Her şeyin bir bedeli var [Semih Ardıç]

ABD Doları’nı mayıs ayında tırmandığı 4,92 TL seviyesinden 4,50 TL eşiğinin altını indirmek için ödenen bedel çok ağır.

Merkez Bankası (TCMB) 7 Haziran itibarıyla haftalık repo faizini yüzde 17,75’e çıkardı. 44 gün evvel yüzde 8 idi. Repo faizi yüzde 121 arttı.

Merkez Bankası’nın faizleri peş peşe artırması bile piyasada eski günleri geri getirmeye kâfi gelmedi.

4,50 TL’NİN ALTI ARTIK HAYAL

Dolar 4,50 eşiğinin altına bir türlü inmiyor. Piyasanın yeni zemini bu seviyenin etrafında ve kısmen de üzerinde şekilleniyor. Döviz kurlarını seyrinde yakın vadede siyasî gelişmeler (seçim) ve büyük merkez bankalarının faiz kararları belirleyici olacak.

Ekonominin temelden sarsıldığı bilgisi ile yorumlanacak her nevi dahilî ve haricî gelişme. Akşamda sabaha bayram ihtimali kalmadı.

Türkiye iktisadî hatalarının bedelini kendi nevinden ödemeye başladı. Günbegün artıyor ödenecek bedel.

HAZİNE’NİN BORÇLANMA MALİYETİ YÜZDE 20 OLDU OLACAK

Hazine faizinin yüzde 20 eşiğini geçmesi an meselesi. Dolardaki artışa nazaran faiz şoku biraz daha geç hissedilir.

Ekonomik aktörlerin davranışlarını değiştirmesinde döviz artışı 30-40 günde tesirli oluyorsa faizde bu müddet 180 günü bulabilir.

Kamu maliyesi de ağır yara alıyor faizden. Hazine geçen seneye kıyasla en az 15 milyar TL ilave faiz ödeyecek. Hazine’nin nakit açığı katlanacak. Borçlanma ihtiyacı azalmak bir tarafa artacak. Bütçeden faize gidecek tutar 70 milyar TL’yi bulacak.

Daha evvel de ifade ettiğim gibi tahvil faizinin yüzde 1 puanlık artması Hazine’nin kasasından 1,6 milyar TL eksiltiyor.

TÜRKİYE FAİZ ARTIŞINDA ARJANTİN, VENEZUELA VE İRAN’IN PEŞİNDEN GİDİYOR

Kırk katır mı, kırk satır mı? Türkiyesinde iktidarın tek derdi seçime kadar vaziyeti idare etmek. Faizde dünya rekoru kırılırken döviz artışı esnasında olduğu gibi iktidar ve Saray cenahında “aymazlık” rekoru kırılıyor.

Repo faizi; Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) 30 milyar dolar acil kredi talep eden Arjantin’de yüzde 40, yüksek enflasyonla boğuşan ve halkın ekmek için çuval dolusu para ödemek mecburiyetinde kaldığı Venezuela’da yüzde 21,7, parası dolara karşı bir günde yüzde 50 eriyen ve 10 Nisan’da sabit kur rejimine geçen İran’da yüzde 18.

Türkiye krizin göbeğindeki üç ekonominin hemen peşinden yüzde 17,75 faiz veriyor. Aynı ligde Endonezya yüzde 5,50, Romanya yüzde 2,50 faiz ödüyor.

BU ŞARTLARDA KİMSE ÇİVİ ÇAKMAZ

Bu tablo ufukta daha karanlık günlerin Türkiye’yi beklediğini gösteriyor. Faizi bu kadar fahiş bir ekonomide kimse çivi çakmaz. Senelik yüzde 25-30 kredi maliyetine hiç bir işletme katlanamaz.

Hükûmetin ‘inkâr’ stratejisi sebepsiz değil. 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak ‘partili cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği’ seçimine kadar işler düzelmiş gibi bir hava estirmeye çalışacak.

“Bakın dolar 5 TL olmadı, kur oyunun bozduk.” diyorlar şimdiden. Oysa doların 5 TL olmaması için Merkez Bankası’nın bankalara vereceği faiz son bir senede yüzde 10 arttı. Bir aylık artış yüzde 5’i aştı.

Faiz artışının da ekonomiye bir bedeli olacak. Yüksek faiz müteakip aylarda ‘kredi maliyetinde artış, yatırımların durma noktasına gelmesi, işsizlikte patlama ve nihayetinde ekonomide finansman krizinin nüksetmesi’ şeklinde herkesten çıkacak.

“SEÇİMDEN SONRA HESAPLAŞACAĞIZ.” DERKEN…

Bütçe açığı (4 ayda 23 milyar TL), cari açık (55 milyar dolar) ve 228 milyar dolar net döviz borcu gibi göstergelere rağmen, “Faizi indireceğiz.” diyen Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, seçimden sonra birileri ile hesaplaşacağını söylüyor.

İsim vermese de dolar alanları kastediyor ve seçimi kazandığı takdirde büyük bir kıyım olacağını ima ediyor.

Kambiyo kontrol rejminden (döviz hesaplarına el konulması) sıcak paraya vergiye kadar çok radikal kararlar alınabilir. Zira Erdoğan seçildiğinde piyasanın bayram etmeyeceğini biliyor.

Yeni şoklara karşı İranvari adımlar atarak piyasaları tecrit etmeye çalışacağı ve top yekûn malî imha stratejisine yeltenebileceği anlaşılıyor.

YABANCILAR “HER AN HER ŞEY OLABİLİR” DİYOR

Yabancı yatırımcılar, “Türkiye’de her an her şey olabilir.” endişesini taşıyor.

Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın, “Enflasyondaki hızlanma önümüzdeki aylarda devam etmeye hazırlanıyor.” beyanı fazla söze hacet bırakmayacak kadar endişe kaynağı oldu…

Cümlenin hangi tarafından tutacaksınız ki! Bu yüzden Türkiye’nin krizi sadece iktisadî sebeplerle izah edilemez. İnsan krizine düçar olduk…

Devleti ayakta tutan hukuk ve müessese nizamının yıkılması herkesi ürkütüyor.

Yabancılar bu belirsizlik ikliminde tedbiri elden bırakmıyor. Faiz artışına rağmen Borsa’ya, tahvile hücum etmiyorlar.

Erdoğan’ı bir numaralı risk faktörü olarak yazıyorlar listenin başına. Onunla ya da onsuz senaryoları çalışıyorlar bugünlerde…

Merkez Bankası faizleri yüzde 20’ye çıkarsa bile dolar bu saatten sonra 4,50 TL yörüngesinde hareket edecek.

Borsa İstanbul (BIST) bu haftayı da ekside kapattı. Almaya değil satmaya gelenlerin piyasası olarak tanımlanan ayı piyasasının yeni adresi BIST oluyor.

Kurdaki istikrar için Türkiye hal-i hazırda top yekûn bir restorasyon (ıslahat) reçetesine muhtaç.

HARİÇTE PARA MUSLUKLARI BİR BİR KAPANIYOR

Hariçte para muslukları anbean kapanıyor. ABD’nin ucuz dolar musluğunu kapatması ile Türkiye’nin son üç senede nelere maruz kaldığı ortada.

ABD Merkez Bankası’nın (FED) para musluğunu kapatacağını ilan ettiği 2013 yılı Mayısı’nda dolar 1,97 TL idi. 8 Haziran 2018 Cuma ise 4,48 TL. Aradan geçen zaman zarfında TL yüzde 130 erimiş.

FED’in vanayı kısma hamlesine rağmen şu ana dek Avrupa Merkez Bankası (ECB) aylık 30 milyar TL tahvil almaya devam etti. Mamafih ECB de sonbahardan itibaren tahvil alımlarını sıfırlamaya hazırlanıyor.

Tahvil alım programı okyanus ötesinden olduğu gibi kıta Avrupasında da nihayete eriyor. Akabinde de faiz artışları gelecek.

BÖYLE GİDERSE TÜRKİYE, IMF’DEN KREDİ TALEP EDECEK

Türkiye’ye Avrupa mahreçli fon girişini daha da azaltacak ve yurt dışından kaynak teminini pahalı hale getirecek bir döneme girilirken memleket hudutlarında siyasetçiler günü birlik hesapların peşinde koşturuyor.

Gelin görün ki Türkiye’nin bir sene içinde 130 milyar dolar bulması şart. Şakası yok bunun. Aksi takdirde IMF’nin kapısına gitmek mecburiyetinde kalabilir.

Mevcut şartlarda az çok nakiti olanlar namına dövizde kalmaktan başka bir çare görünmüyor.

En iyisi ortalıkta fazla görünmeyin ve riskleri azaltabildiğiniz kadar azaltmaya bakın.

[Semih Ardıç] 9.6.2018 [TR724]

Kâbus ve yeni masallar! [Naci Karadağ]

Neydi o eskiler?

Hatırladıkça gözlerimiz nemleniyor, iç çekiyoruz…

Yoktu tabi bunlar…

Canlı yayında kulaklıktan fısıldamalar yoktu misal eskiden…

Hastaları köpekli kızaklarla hastanelere götürürdük ve prompterdan okumazdı siyasiler. Filmlerimizde olay bittikten sonra intikal ederdi polislerimiz ama işkence yapmazdı masumlara. Köylüyü ezer, kızına âşık olan fakir gence tuzak üstüne tuzak kurar ama sonunda hep kaybederdi kötücül feodal Ağa. Vergileri affedilirdi belki ama sadece filmlerde… Halkın malına mülküne konardı yine kurgularda. Bugünkü gibi devleti ardına alarak milletin bilmem neresine bilmem ne yapmazdı zengin tayfası eskiden.

Eskinin siyasileri de bugünüküler gibi değildi.

Demirel ile Erdal Bey şakalaşır, ikisi birden Tonton Özal’a girişirdi. (Allah rahmet eylesin üçüne de) TRT stüdyosunda karşı karşıya gelir, reklam arasında çay içer rahmetli Erbakan’a üniversite yıllarındaki köfte yemesini hatırlatıp gülümserlerdi…

Bugünkü gibi, rakibin daha ismi açıklandığı anda hain ilan edilmezdi siyasi rakipler.

Eskiden yoktu böyle şeyler…


Siyasi liderler koltuğu ölüm-kalım meselesi yapmaz, mikrofonu eline geçirdiğinde “Bunlar ateist, bunlar Zerdüşt, bun Allahsız, bunlar çöplük, bunlar pislik” diye çemkirmezdi mesela.

Ararın 155’i!

Eskiden Adile Naşit vardı eskiden…

Hiç bir şey demesine gerek kalmazdı aslında. Bir Hafize Ana kikirdemesi yeterdi dertlerimizi unutturmaya. Öğrenci ile ağlar, onların kusurlarını örtmek için kendini öne atardı Hafize ana. Eskiden Yaşar Usta vardı mesela. Ailesi için fabrikatöre kafa tutardı.

Oysa şimdi öyle mi ya!

Şimdi Hafize Ana’ların yerini Şerife Bacılar aldı. Yalanla, dolanla gazi maaşı almak için kamyon kullanan Şerife Bacı’lar. Yaşar Usta’nın yerine kahraman olarak 155’i aramakla tehdit eden “Kürtaj Dede”ler aldı.

İktidar sözcüsü Mahir Ünal, “Bu adamlar bize eski Türkiye’yi vadediyor. Diyorlar ki ‘Biz tekrardan eski Türkiye’yi getireceğiz’. Hangi Türkiye? ‘Adile Naşit’in ninni okuduğu Türkiye çok güzel bir Türkiye’ydi.’ Valla o Türkiye sizin için çok güzel bir Türkiye olabilir ama o Türkiye bizim için tam bir kâbustu.” diyor şimdilerde.

Saflığın yerini üçkâğıt, dobralığın yerini nobranlık, samimiyetin yerini ikiyüzlülük almışken, bu tablonun müelliflerinin eskiden ‘Kâbus’ olarak bahsetmesi normal galiba.

Tükeniş dönemi

Literatür Tükenmişlik Sendromu’nu şöyle izah ediyor:

“Tükenmişlik “işi gereği yoğun duygusal taleplere maruz kalan ve sürekli diğer insanlarla yüz yüze çalışmak durumunda olan kişilerde görülen fiziksel bitkinlik, uzun süreli yorgunluk, çaresizlik ve umutsuzluk duygularının, yapılan işe, hayata ve diğer insanlara karşı olumsuz tutumlarla yansıması ile oluşan bir sendromdur.”

Dikkat buyurun, bir hastalık değil bu. Dolayısıyla buna duçar olan şahıs ya da şahıslar kendilerini hasta olarak görmezler. Hatta aksine, muhataplarını hasta addederler. Agresif ve saldırgan olurlar. Başarısızlık ve yorgunluğun en temel tetikleyici olduğunu söylüyor uzmanlar.

Kişi bir takım alternatif gerçeklik üretip onun üzerine hayatını inşa etmeye kalkışır ki, bu ağır bir depresyon sürecinin başlangıcı demektir.

Fazla teknik ayrıntıya takılarak sizleri bunaltmak amacında değilim ama başta Erdoğan olmak üzere iktidar cenahının psikolojisini anlamak adına bilinmesinde yarar olduğuna inanıyorum.

Çoğu kişi, son dönemde hata üstüne hata, yanlış üstüne yanlış yapan Tayyip Erdoğan ve yardımcılarının es-kaza böylesi şeyler yaptığını düşünüyor.

Hayır…

Birer gaf değil Tayyip Erdoğan’ın ya da Mahir Ünal’ın söyledikleri.

Kendi ürettikleri gerçeklik.

Ve samimi olarak inanıyorlar.

Erdoğan Tek parti döneminde 75 kişilik sınıfta okuduğuna inanıyor. Diplomasının olduğuna da.

Mahir Ünal, Adile Naşit’in masallarıyla çocukları zehirlediğine samimi olarak inanıyor ve bir kâbus hatırlıyor çocukluğundan.

Oysa bugün başka masallar anlatıyorlar halkı uyutmak için.

Çarşaflı teyzenin kamyonuyla zalim darbecilere karşı durduğunu, esnaf dayının atletiyle tankın egzozunu tıkadığına inanmamızı istiyorlar. Tanka kafa atarak çenesini kıran delikanlıyı kahraman olarak görüyorlar, bizim de görmemizi istiyorlar. Onlar inanıyor zira. Yeni masalları bunlar… Adile Naşit’in masallarını dinlerlerse halkın uyumayacağını düşünüyorlar çünkü.

Müslüm Gürses’e, Arabeske karşılar. Yavuz Bingöl dinlememizi, Dombra ile uyanmamızı, Mehter ile coşmamızı istiyorlar.

Filmlerimizde Orhan Gencebay, önüne uzatılan para destesini kötü kalpli babanın yüzüne çarpar ve “Aşkımı satın alamazsınız” derdi. Şimdilerde olduğu gibi makam için “Kayyum” filan istemezdi Orhan Baba.

Eski Türkiye satın alamazdı Orhan Baba’yı, hastalarından koparamazdı! Yeni Türkiye, eskinin o müthiş, dert ortağı Orhan Baba’sını üç-beş tane taksi plakası için menfaat dilenen şebeğe çevirdi nedense!

Erdoğan haklı belki de, yoktu eskiden herkesin buzdolabı. Ama çocuklarının cesetlerini günler boyu buzlukta saklamak zorunda da kalmıyordu insanlar!

Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının akıbeti bu aşamadan sonra ne olur bilemiyorum.

Ama bir gerçek var, acı bir gerçek…

Her şeyi bozulan, ağır aksak, eksik gedik, yarım yamalak bile olan eskiye dair düzgün ne varsa artık yok yeni Türkiye’de.

Dostluğun yerini düşmanlık, insanlığın yerini kötülük, birlikteliğin yerini ayrışma ve kamplaşma almış durumda. Toplum en az ikiye bölündü ve bu bile yeterli gelmiyor devleti yönetenlere. Daha da bölerek yönetilmesini kolaylaştırmak istiyorlar kendilerince.

Sadece çevremizdeki herkes bize düşman değil bugünün Türkiye’sinde, birbirimize de düşmanız. Yere düşen birini gördüğümüzde önce kimliğine bakıyoruz tutup kaldırmak için. Katili önce tanımlıyor sonra bizden değilse suçluyoruz…

Bence Erdoğan iktidarının bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük de budur.

Bugün tükenmiş bir toplum var, düne baktığımızda ise şunu görüyoruz acıyla;

Eskiden çok insanmışız, insan…

[Naci Karadağ] 9.6.2018 [TR724]

Vatandaş neden ‘dış mihraklar’ diyor? [Umut Vera Tuna]

“Bizde bir adet var, ülkede başımıza birşey geldiği zaman hemen “dış kuvvetler, dış güçler, yabancılar” deriz bazı isimler buluruz. Bunlar sebebiyle biz ayağa kalkamıyoruz, kalkınamıyoruz birliğimiz beraberliğimiz bozuluyor, deriz.”

Seneler önce C.başkanı Erdoğan, bir televizyon programında, her kötü gidişattan “dış güçler”in sorumlu tutulmasından böyle bahsetmiş. Bugün de, adettendir, doların yükselmesinden aynı güçler sorumlu tutuluyor. Meseleye lider zaviyesinden bakan Ahmet Dönmez “Dış Mihraklar ve Egokrat” yazısında, tebaasını şişkin Ego’sunda eriten Diktatör Liderlerin “dış mihrakları” kendi totaliter rejimine kalkan olarak kullandığını anlatmış. Bu yazı da, halk zaviyesinden bakarak, vatandaşın “dış mihraklar” deme psikolojisini anlatacak.


BİLİŞSEL ÖNYARGI

Kurt adam hikayesini bilirsiniz. Ormanın içinde küçük bir köyde sıradışı cinayetler olur ve maktuller vücutları paramparça, tanınmayacak halde bulunur. Sonrasında, ilk kimin söylediği bilinmeyen kurt adam laneti köylüler arasında hızla yayılır. Aslında katil kurt adam değil, iri yarı, gür sakallı, insanlar içinde bir insandır fakat insanoğlu kendi türünden birine bu vahşeti yakıştırmadığı için bi efsane yaratmayı tercih etmiştir. Psikoloji buna “bilişsel önyargı” der.  Bu önyargılar, çevremizdeki olayları değerlendirirken beynin düşünce ve karar mekanizmasının hata vermesine sebep olur. Önyargılar, inanç, bilgi ve çevre algısıyla beslenir. Sağ mahallede hırsızlık oldu diyelim, en son şüphe duyulacak kişi cami imamıdır çünkü din, hırsızlığı yasaklamıştır. Bu bilgi, beyne otomatik olarak “Dindar adam çalmaz” savunmasını yaptırır. Sonra hırsız da olsa dindar korunur, ahlaklı da olsa içki içen biri kolayca şeytanlaştırılabilir . Sol mahallede de benzer yanılgıları görmek mümkün. Örneğin; bir tecavüz vakası olduğunda dindar görünümlü kişi, modern görünümlü kişiye göre daha çok zan altında bırakılır.

ZİHİNSEL KONFORMİZM

Kendinden olanı melek, başkasını şeytan gösteren sebeplerden biri de hiç şüphesiz, medya. Bu noktada biraz tavuk-civciv paradoksu var. Medya algısı, insanların bilişsel önyargılarını besleyerek yanlış düşünmelerine sebep olduğu gibi, öte yandan insanlar kafaları rahat etsin diye algıyı kendileri isteyerek tercih eder. Çünkü inandıklarının doğru olduğunu hissetmeye, doğrularına daha çok inanmaya ihtiyaçları vardır. Bildiklerinin ve inandıklarının gerçek olduğuna kendilerini ikna edecek herşeye dost, soru işaretine düşman olurlar. Gerçekleri görmek yerine ideolojik körlüğü, doğrularla yüzleşmek yerine zihinsel konformizmi tercih ederler. Yıllarca peşinden gittiği kişi aslında bir sahtekar olsa, o kişiyi çok sevmeseler bile, heba olan yıllarıyla yüzleşmemek için, kendini aptal hissetmemek için, aynadaki yalana inanıp, gerçeği yalan görmekte ısrar ederler.

EMNİYET VE KONFOR

Bilginin gerçek veya yalan olmasından daha öncelikli olan birşey var; insanın kendini emniyette hissetmesi. Ekonomik kriz gibi kaygı verici hadiselerin nedenini merak eden insanlar, gerçeği değil kendilerini rahatlatacak cevabı ararlar. Herşeyin kontrol altında olduğuna inanmak isterler. Bu yüzden, kendilerini güvende hissettiren ilk şeye yalan-gerçek demeden sımsıkı sarılır, kolay kolay da bırakmazlar.

Düşmanı dışarıdan seçerler ki, içeride emniyette olsunlar. Görünmez düşmanlar yaratırlar ki, görünür bir sorumluluk almaktan kurtulsunlar. Kurt adam hikayesinde olduğu gibi, cinayeti işleyenin aralarından biri olduğunu düşünerek diken üstünde uyuyacaklarına, dışarıdan bir lanet uydurarak korku menşeli ittifakta huzur (!) bulurlar.  Bizim vatandaş da bu yüzden, ülkedeki her kötü gidişatın sorumlusunu dış mihrak görerek huzur buluyor. Bu ekonomi neden kötüye gidiyor, ülke ne olacak diye düşünüp rahatını neden bozsun. Sadece ekonomik problemler de değil, küresel ısınmanın bile arkasında dış güçler olduğuna inanır. Şimdi deseniz ki, küresel ısınmada insan etkisi doğal sebeplerden 150 kat fazla, kim inanır. İnandı diyelim, kim bu sıcakta klima yerine vantilatör kullanacak, her yere arabayla gitmeyip yürüyecek, ucuz plastikten vazgeçip cama para verecek.! Boşuna uğraşmayın. Dış mihraklar diye birşey yok diyerek, önyargılarını yıkıyorsunuz, uyuklayan zihinlerini dürtüyorsunuz, rahatlarına iğne batırıyorsunuz. Bırakın, kendi elleriyle hazırladığı felaket sonu, kulaklarının üstüne yattıkları yerden izlesinler.

[Umut Vera Tuna] 9.6.2018 [TR724]

Zombiler [Alper Ender Fırat]

“Siz gençler, Türkiye’nin mazisini ancak büyüklerimizden dinleyerek öğrenebiliyor. ‘Bize ne zulümler yaptılar, bize köle muamelesi yaptılar.” Eskinin sağlık bakanı, şimdinin Başbakan yardımcısı Recep Akdağ’ın bu sözlerini duyunca; tiksinme, kusma isteği, nefret duygularında dolaştım. Sonra düştüğü zavallı durumdan dolayı ‘acıma’ hissine gittim ama hiç birinde duramadım. Ne tuhaf, içimde biriken his hiç birisi değil. Fark ettim ki tiksinmek bile karşıdakine iyi kötü bir değer atfedecek. Artık tiksinmeye bile değer bulmuyorum demek ki.

Uzun süre baktığım fotoğraflar oluyor. Bende bıraktığı hissi nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Eblehliği artmış, boş boş bakan taşlaşmış bir çehre görüyorum sadece. Allah bazılarının yüzündeki insan olma özelliğini almış sanki bir zombiye dönüştürmüş. Evet ya zombi! Anlamsız, ebleh ve cani! Nasıl katliam yaptığının farkında bile olmayan, hisleri alınmış bir zombi. Zombi kurbanını paramparça ederken bunun farkına bile varmaz. Bu yüzden bir zombiye nasıl bir duygu beslenir ki?

Recep Akdağ daha iki gün önce Türkiye’nin en zeki beyinlerinden gencecik bir doktoru Silivri’de işkence ile öldürdüklerinin farkında bile değil. O hala geçmişte hafif iteklenmesine destansı ağıtlar yakıyor ‘ Ah ah bize ne zulümler yaptılar.’

Empati duyuları alınmış, kulakları sağırlaştırılmış, gözleri görmez olmuş bu zombiler; Halime Gülsu ismini de hiç ama hiç duymamıştır.  Sadece ve sadece işsiz kalmış yardıma muhtaç KHK’lılara yardım ettiği için yüzlerce ev kadınıyla birlikte alındığı gözaltında öldürülen mazlum kadından bahsediyorum. Meriç’te ölen bebeleri de zombiler nereden bilsin?

‘Ah bize ne zulümler yaptılar’ diye feryatlar eden Recep Akdağ ‘Zulüm tarihinde çığırlar açan bir hükümetin üyesi olduğunu umursamıyor. Hiçbir somut delil olmadan yüz binlerce insanı işsiz bıraktıklarının, başka bir yerde iş bulmalarını engellediklerinin, yiyecek ekmeğe muhtaç kalanlara, bir lokma götürdüğü için de yüzlerce ev kadınını tutukladıklarının farkında değil. Çiğ çiğ insan eti yerken bile zırıl zırıl ağlayan bir sünepe.

Zombi olduğu için de bilmiyor Bu toprakların zulüm tarihinde; aç kalmış yetimlere yardım ettiği için hiçbir zaman kadınlar tutuklanıp öldürülmemiştir. En alçak zalimler bile bunu yapmamıştır. İnsan olma haysiyeti taşıyanlar savaşırken bebeklere, kadınlara, yaşlılara dokunmazlar. Bu toprakların hiçbir döneminde, hiçbir zalim yönetim lohusa kadınları derdest edecek kadar şerefsizleşmemiştir. On binlerce kadın hiçbir dönemde hapsedilmemiş, kılıçtan geçirilmemiştir. Eğer şartlar birazcık müsait olsaydı tutuklamakla da kalmayacak hepsini kılıçtan geçireceklerdi; düşünmeyeceklerdi bile.

Ben size tiksinmeyi bile çok görsem de zombilikten uyanacağınız bir zaman hem bu dünyada hem de öte tarafta gelecek. Ve o bebekler ve o lohusa kadınlar ve o mazlumlar ve o mustazaflar ve çaldığın her hayat tek tek sizden hesabını alacak. Ve yeryüzü var olduğu müddetçe zulmünüz ve alçaklığınız anlatılıp duracak.

[Alper Ender Fırat] 9.6.2018 [TR724]

15 Temmuz efsanesini çökerten rapor [Bülent Korucu]

15 Temmuz danışıklı ve kurgu darbe girişiminin dayandığı sütunlar birer birer yıkılıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Rabbin lütfu’ tanımının gerçeği yansıtmadığı, aksine epey bir beşer emeği harcandığı anlaşılıyor. 15 Temmuzla ilgili iki önerme temel sütun olarak kayıtlara geçmişti.

Bir: “FETÖ, Ağustos Askeri Şurasında tasfiye olacaktı, onun için darbe yaptı.”

İki: “Haber alındığı için erkene çekip, İstanbul’da cuma günü trafiğinde köprüyü tek yönden kesmek zorunda kaldılar.”

İkinci argümana çocuklar bile inanmadı. Basit mantık yürütmeler bu aptalca eylemin bir darbe planı olamayacağını gösterdi. Ama daha ileri bilgiler çıktı ortaya. Hem Moda Deniz Klübüne hem de Genelkurmay Karargahına giden özel timler iddiaların aksine tam o saate göre plan yapmış. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ı korumak üzere akşam 20-21 saatlerinde görevlendirilmişler. İki komutanın gördüğü imtiyazlı muamele özel timlerin ifadelerini doğrular nitelikte.

HANİ TASFİYE OLMAMAK İÇİN DARBE YAPMIŞLARDI!

Daha önemli olan birinci önerme ise Genelkurmay’da hazırlanıp mahkemelere sunulan bilirkişi raporları ve onlara dayanılarak hazırlanan iddianamelerde çürütülüyor. Genelkurmay Personel Plan ve Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu’nun, Başsavcılığın talebi ve Genelkurmay’ın görevlendirmesiyle bilirkişi olarak yazdıklarına kimse kulp takamıyor. Zira Ergenekon ve Balyoz darbe davalarında yargılanmış ve hapis yatmış bir isim. 15 Temmuz’dan sonra terfi ederek bu önemli göreve gelmişti.

Bitlislioğlu’nun bilirkişi raporuna dayanan Kara Kuvvetleri Komutanlığı iddianamesinde şöyle yazıyor: “Örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kritik yerlerini ele geçiren asker üyelerinin 2016 yılı için yapmış oldukları Yüksek Askerî Şûra çalışmaları başlığında hazırlanan dosyanın incelenmesinde, terfi ettirilecek personelin büyük çoğunluğunun darbe faaliyetlerine katılmış örgüt üyeleri olduğu anlaşılmış…” Evet yanlış okumadığınız; 15 Temmuz’da darbeci diye tutuklananların çoğu Yüksek Askeri Şura’da terfi edecekmiş. Bunu bilmeden yaptılar diyenler komik duruma düşer. Çünkü o listeleri hazırlayan başta Genelkurmay Personel Daire Başkanı Korgeneral İlhan Talu olmak üzere Kara, Hava, Deniz, Jandarma personel başkanları da aynı gerekçeyle tutuklandı. Hani tasfiye olacaklardı, panik halinde son çare darbe yapmışlardı!

Kimsenin ‘FETÖ’cü diye suçlayamadığı bir isim, Karargahtaki belgeleri inceleyerek tam tersini söylüyor. Hatta daha ileri giderek 2020’de bütün komuta kademesinin ele geçirilmiş olacağı öngörüsünde bulunuyor: “Bu terfi ve sicil sistemi neticesinde altıncı yıldan itibaren (2020 yılı) FETÖ mensubu olmayan personelin terfi etmesinin önüne geçilmesi planlandığı ve 2020 li yıllarda TSK komuta kademesinin tamamen ele geçirilmesinin hedeflendiği değerlendirilmektedir.” Ortada bir tasfiye tehlikesi yokken üç yıl daha dişlerini sıkıp bütün orduyu ele geçirmek varken 15 Temmuz’da darbe yapmışlar öyle mi? Bu iddia aslında akşam trafiğinde Boğaz Köprüsünü tek taraflı kapatmaktan bile daha aptalca.

Bitlislioğlu’nun yazdıkları arasında ‘darbeye mecbur kaldılar’ tezini çürüten başka bölümler de var. Ama öncelikle şunu belirtmekte yarar var; Bitlislioğlu da resmi teze uygun olarak bilirkişi raporu yazmış. Hatta bazı bölümleri daha önce Emniyet istihbaratının hazırladığı metinlerden birebir aktarmış. Buna rağmen belgelerden çıkan sonuç yalın gerçeği satır aralarına gizlemiş. Raporların biri Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Masum Gök raporlara ulaşıp bunları haberleştiren ve kitabı yayına hazırlayan gazeteci. Bir kısmına yayın yasağı gelen haberlerinde, komutanların terfisi için olumlu kanaat belirttiği askerlerin tutuklandığını kayıtlara geçirdi. Yani iddianamelerde yer bulan soyut ifadelerden değil, tam tersine isim isim tespitler söz konusu.

BEŞ ORGENERALİN TERFİ ETSİN DEDİĞİ KOMUTAN TUTUKLU

Mesela dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak ve Şura üyesi iki karacı orgeneralin ‘Kanaatim olumlu. Hizmetlerinin bu aşamada yeterli olduğu’ ya da ‘Terfiye layıktır’ dediği subay şu anda tutuklu. Aynı şekilde Çolak ve Ümit Dündar’ın da dahil olduğu beş orgeneralin olumlu not verdiği general de tutuklu. “Hv. K.K(Hava Kuvvetleri Komutanı) tarafından el yazısı ile doldurulan değerlendirmelerdir” şeklinde not düşülen ve Havacı askerleri konu alan bölümler de çok farklı değil. Tekrar olması pahasına yeniden yazıyorum: tasfiye olacakları için darbe yaptılar diye tutuklanan kurmay subayların neredeyse tamamı 15 Temmuz yaşanmasa terfi alacak isimlermiş. Ve bunu ben değil, genelkurmayın atadığı bilirkişi ve iddianame söylüyor.

Bitlislioğlu’nun 21 Şubat 2017 tarihli ve isimlerin yer aldığı raporunun dışında genel kanaatlerini yazdığı ikinci bir metin daha var. Kaynak Yayınlarında ‘Türk ordusunun bugünkü ideolojik çizgisi’ ismiyle kitap olarak piyasaya sunulan raporda da ilginç ayrıntılar şer alıyor. Perinçek, rapora atıflar yaptığı sunuş yazısında “Kısacası Türk ordusunda NATO temizliği yapılmıştır.” diyor. 15 Temmuz’u özetleyen cümlelerden biri bu galiba. Şu cümleleri yazan Bitlislioğlu da farklı düşünmediği anlaşılıyor: “Yurt dışı görevlere seçilerek NATO kadrolarına atanan FETÖ/PDY mensubu subayların bazı milli ve askeri bilgileri gerek NATO makamlarına servis ettikleri… NATO’da görevli üstdüzey bazı yetkililer tarafından uluslararası arenada Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturmaya yönelik beyanatlar verilmekte bunlar zaman zaman yerli ve yabancı medya da yer almaktadır.”

Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi hakkında uzun uzun subjektif yorumların yapıldığı raporda Perinçek’i andıran bir üslup göze çarpıyor. “Liberal politikaların uygulanması için liberalizme uygun hoca profili olarak Fethullah Gülen ve örgütü kendini göstermiştir.”

CADI AVI İTİRAFI

Bitlislioğlu, raporun 40 ve 48. Sayfalarında 15 Temmuz sonrasında gerçekleşen tasfiyelerin temelsiz olduğunu itiraf ediyor. “TSK içerisindeki mensuplarına atfedilecek bir daha davranış ölçütü yoktur. İslam dininde haram sayılan içki kumar gibi günahları işleyebilir. Örgütün TSK içerisindeki mevcudiyetini büyük bir gizlilik içerisinde devam ettirmesi sonucunda iltisaklı personel mesleki yaşantılarında örgütle ilişkilendirilebilicek bir emare tavır davranış sergilememişlerdir.” Bu cümleler bana ‘Cadı yargıçları için tedbirler kitabını hatırlattı. Bakın orada ne diyor: “Kadının kötü bir hayatı olduysa suçludur; ama dürüst bir hayatı olduysa gene aynı ölçüde suçludur; zira cadılar takiyye yapar, gerçek yönlerini saklayıp, kendilerini faziletli insanlar gibi tanıtırlar. Eğer cadı korkuyorsa, bu ilâve bir delildir; çünkü suçlu korkar; ama masumiyetine güvenerek, korkmuyorsa, bu da kesin bir delildir; çünkü, cadılar hep masum gibi davranıp, cesur bir tavır takınırlar. Ayrıca kim cadıyı savunursa, o da cadı muamelesi görür.”

Raporun 53. Sayfası cadı avının delili gibi. Bitlislioğlu, 30 bin TSK personelinin ilişiğinin kesildiği bilgisini veriyor. Aradan geçen 15 ayda bu sayı daha da arttı. Aynı rapor darbeye öğrenciler ve erler dahil sadece 8 bin askerin katıldığını teyit ediyor. Bir örgüt düşünün, darbe yapıyor ama kendisine bağlı olduğu iddia edilen rütbeli askerlerin yüzde onunu bile katmıyor. Bitlislioğlu da binlerce askere komuta eden generaller başta olmak üzere darbeye katılmadığı halde atılanların “FETÖ/PDY iltisakları tespit edilerek” ihraç edildiklerini söylemek zorunda kalıyor.

AKP’YE KANUN ÇIKARTIRMIŞLAR!

Cadı avına dönüşen ihraçları meşrulaştırmak için aklın sınırlarını zorlayanlar arasına General Bitlislioğlu da katılmış. “Diğer yandan emeklilikte rütbe bekleme süresini dört yıldan üç yıla indirerek kendisine müzahir olmayan generalleri daha kısa sürede TSK dışına çıkarmaya çalışmıştır. son olarak kendisine müzahir elemanların en az bulunduğu 1988 ve daha önceki yıllarda mezun olmuş subayları TSK’dan tasfiye etmek için üç devreyi birden toplu olarak emekli edecek ve hizmet süresini 28 yıla indirecek kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir.” Kanun, 11 Şubat 2014 yılında çıkarılmış yani 17-25 Aralıktan sonra… Ayrıca o günün gazeteleri tam tersini söylüyor. Müjde başlıklarıyla çıkan Vatan ve Milliyet gibi gazeteler bu düzenlemenin en çok 78 mezunu korgenerallerin işine yarayacağını ve emeklilikten kurtulup yükselme şansı yakaladıklarını vurguluyordu.

Bitlislioğlu’nun “Darbe gününde devir teslim töreni düzenlenmesi tesadüf olamaz.” (sayfa 58) gibi absürt cümleleri de var. Kuvvet komutanı ve garnizon komutanı orgeneralin katılacağı törende okul komutanına söz düşmeyeceğini bir general bilmez mi? Kara Kuvvetleri Komutanı Çolak, 14 Temmuz’da İzmir Maltepe, 15 Temmuz’da İstanbul Kuleli’deki törene iştirak etmişti.

Samanlıkta iğne arayarak 15 Temmuz’u aydınlatmaya çabalıyoruz. Aradan geçen yaklaşık iki yıla rağmen hâlâ karanlık daha fazla. Meclis Komisyonunun ardından mahkemeler aydınlık yerine karalıktan yana tavır aldıkça bu kolay olmayacak. Ama bu kadarcık bir ışık bile bazılarını panikletmeye yetiyor.

[Bülent Korucu] 9.6.2018 [TR724]

Ömre bedel bir gece: Kadir Gecesi [Cemil Tokpınar]

Çok büyük bir ülkenin sahibi ve sayısız hazineleri bulunan bir padişah tahta çıkışının yıldönümünde, sarayın kapılarını halka açıp şöyle bir ilân yaptırmış:

— Ey millet! Herkes dilediği kadar altın, pırlanta, yakut, elmas, zümrüt, inci, mercan, zebercet alsın. Kabınızı getirin, istediğiniz kadar doldurun.

İnsanların bedava dağıtılan hazinelerden dilediğince yararlanması iyiymiş, hoşmuş; ama padişahın bir şartı varmış.

— Herkes hazineye akşamla, sabah güneşin doğuşu arasında girebilecek.

Halkın bir kısmı:

— Kim geceleyin uykusunu bırakıp da kalkacak, madem bir iyilik yapacaksın, evimize göndersene, deyip mışıl mışıl uyumuş.

Bir kısmı ise:

— Gece de olsa gidelim. Fırsat bu fırsat, belki bütün ömrümüzde kazanamayacağımız kadar bir hazineye sahip oluruz, diyerek saraya koşmuş. Ama birkaç dakikada hazineden biraz altın ve mücevher alıp hemen evine gelip uyumuş.

Bir kısmı ise, “yükte ağır pahada hafif” dediğimiz fazla değerli olmayan eşyaları almış.

Bazıları ise, hazineden mümkün olan en yüksek miktarı alabilmek için günler öncesinden planlar yapmış, arabalar kiralamış, hamallar tutmuş, hatta ortaklıklar kurmuşlar.

O kadar ki, ertesi gün çok yorgun ve uykusuz olduklarından bir süre istirahat etmişler. Önce onların uzun bir hazırlık yapıp kan ter içinde çalışmalarını garipseyen kimseler, hazineden aldıkları mücevherleri görünce şaşkına dönüp:

— Keşke, biz de onlar gibi çalışsaydık, demişler.

Çünkü onların bir gecede elde ettiği mücevherler, ülkenin en zengin insanının tam 1000 ayda veya 30 bin gecede kazanabileceği kadarmış. Bu da tam 83 yıla denkmiş.

O çağda yaşayıp böyle bir fırsatı yakalamış olsaydınız, bu dört gruptan hangisi gibi davranırdınız?

Tabii ki sonuncu şıkkı yapmayı düşünürdünüz. Aklı olan herkes böyle davranır çünkü.

Öyleyse buyurun, Padişah-ı Ezelî ve İki Cihan Sultanı olan Rabbimiz, Kadir Gecesinde sonsuz hazinesinin kapılarını ardına kadar açıyor. Kadir Gecesinde kullarını akıl almaz ihsanlara ve ikramlara mazhar ediyor.

Ne yazık ki, insanların bir kısmı bu geceleri uykuyla geçiriyor, bir kısmı birkaç saat ibadet edip uykuya yenik düşüyor, bir kısmı belki de sabahlıyor, ama zamanını cami ve türbeleri gezerek, televizyondan mevlid ve film izleyerek geçiriyor. Pek azı ise iftardan sabaha kadar istiğfar, dua, Kur’an, salâvat ve namazla meşgul oluyor.

Biz müminler, ne yazık ki, bu muhteşem gecenin kadr ü kıymetini bilmiyoruz. Oysa Kadir Gecesi çok feyizli ve bereketli bir gecedir. Tıpkı toprağa atılan bir tohumun filizlenip yeşermesi, büyüyüp serpilmesi ve binlerce, on binlerce meyve vermesi, üstelik her birinin içinde de yeni tohumların bulunması gibi, bu gece de ebedî saadeti netice verecek tohumları içinde barındıran müstesna zaman dilimidir.

Kur’an’ın doğum gecesi

Mübarek geceler içinde Kadir Gecesinin yeri bambaşkadır. Rabbimiz bunun için özel bir sure indirmiştir. Kadir isimli bu surenin anlamı şöyledir:

“Doğrusu Biz, onu Kadir Gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi; bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Rûh, o gece Rablerinin izniyle her iş için iner de iner. O, tanyeri ağarıncaya kadar bir selamettir.”

Kadir Gecesine, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ümmetine olan şefkat ve muhabbeti sebebiyle yaptığı bir duanın kabul edilmiş şeklidir diyebiliriz. Efendimize (s.a.v.) kendisinden önceki insanların ömürlerinin müddeti veya bu ömürlerden Allah’ın dilediği kadarı gösterildi. Bunun üzerine “Başka ümmetlerin uzun ömürleri içinde yapamayacakları amelleri ümmetim kısa ömrü içinde yapmış olsun.” diye duada bulundu. Allah da Peygamberimize (s.a.v.) bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini ihsan etti. (Muvatta, İ’tikâf: 6)

Bu gecenin faziletiyle ilgili şu hadisler çok önemlidir:

“Allah, Kadir gecesini ümmetime hediye etmiş, ondan önce hiçbir ümmete vermemiştir.” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr: 2/269)

“Her kim Kadir Gecesini, sevabını Allah’tan umarak ihlâslı bir şekilde ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, Kadr: 1; Müslim, Müsâfirîn: 175)

“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesinde namaz kılarsa, geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, Sıyam: 71)

“Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, o geceden nasibini almıştır.” (İ. Canan, Kütüb-i Sitte, 3/289)

“Her kim Ramazan ayı çıkıncaya kadar akşam ve sabah namazlarını cemaat ile kılarsa, Kadir Gecesinden fazla bir hisse alır.” (İ. Canan, Kütüb-i Sitte, 3/289)

Kadir Gecesi ne zaman?

Kadir Gecesi Ramazan içinde gizlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) son on gecede, bilhassa tekli gecelerde aranmasını tavsiye etmiştir. Fakat asırlardır Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi olarak kabul edilmiş ve öyle ihya edilmiştir. Mümkün mertebe bütün Ramazan’ı ihya etmek, bilhassa son on güne özel bir önem vermek, 27. Geceyi ise daha fazla önemsemek güzel olur.

Bediüzzaman Hazretleri talebelerine yazdığı bir mektupta şöyle demiştir:

“Yarın gece Leyle-i Kadir olmak ihtimali çok kuvvetli olmasından bir kısım müçtehidler o geceye Leyle-i Kadr’i tahsis etmişler. Hakikî olmasa da, madem ümmet o geceye o nazarla bakıyor, inşâallah hakikî hükmünde kabule mazhar olur.” (Şualar, 14. Şua)

Kadir Gecesi bin aydan hayırlı olduğuna göre 83 yıllık ibadet ömrüne bedeldir. Her ayda 30 gece, bin ayda 30 bin gece olduğundan her ibadete 30 bin kat sevap verilir.

Buna göre, bu gece kılınan 2 rekât namaz 60 bin rekât kıymetindedir.

Okunan bir Yasin, 30 bin Yasin hükmüne geçer.

Yapılan dualar, zikirler, salavatlar hep 30 binle çarpılır.

Bu da Rabbimizin sonsuz rahmet, mağfiret, lütuf ve ikramının muazzam bir tecellisidir.

Bu bakımdan iftardan sabah namazına kadar hiç uyumayıp ibadetle ihya etmek muhteşem bir kazançtır.

[Cemil Tokpınar] 9.6.2018 [TR724]

Hukukun zaman tünelinden gelen fısıltı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

John Stuart Mill 1859’da yazdığı Özgürlük Üzerine adlı makalesinde, devletin (hükümet veya yönetimin) uygar bir topluma iktidarını adil bir şekilde icra edebilmesi için bireylere zarar vermemesi gerektiğini geçmişten kulaklarımıza fısıldıyor. Ve diyor ki, “… bireyler kendileri, vücutları ve düşünceleri üzerinde egemen olabilmelidir”. Başka bir değişle, birey – ve onun hukuksal karşılığı terim olan ‘vatandaş’ – devlet karşısında bir otonomiye, bağımsızlığa, tam özgürlüğe sahip olmalıdır. Bireyler Mill’e göre algılarıyla, olayları değerlendirmedeki özgünlükleriyle, duyguları ve mental aktiviteleriyle, ahlaki değer yargılarındaki seçimleriyle, kendi kararlarını verebilmelidir. Başkalarının özgürlüklerini kısıtlamadığımız müddetçe her şeyi yapmakta, düşünmekte, dilediğimiz kararları almakta, bir şeye onay vermekte veya karşı çıkmakta özgürüz. Bundan tam 159 yıl önce dile getirilen düşünceler bunlar. Dünyayı yerinden oynatan, birey özgürlüklerini en önemli kavga ve mücadele sebebi haline getiren büyük dönüşümün başlangıcında, bir zaman tünelindeyiz ve dikkatle bakıyoruz – geçmişe, ana ve geleceğe! İnsanlar bilinen, hesaplanabilir, partizan olmayan, tarafsız bir kurallar ve yasalar manzumesine göre yönetilmelidir diyor, zaman tünelinden gelen fısıltı. Bağırmadan, sadece dinlemek isteyenlerin duyacağı bir fısıltı olması, gücünden ileri geliyor. Gücü ise haklılığından! Despotluğundan ve ceberutluğundan değil!

Hem yönetilenler hem de yönetenler tabidir hukuka hukuk devletinde. Her şey, sizin otonominizi ve biricikliğinizi özenle korumak üzere tasarlanmıştır orada. Sizin, üyesi olduğunuz toplumdaki diğer bireyler gibi, feragatte bulunarak devlete emanet ettiğiniz “güç kullanma” hakkını devlet ancak bu kurallar ve yasalar manzumesine ve onun ruhuna uygun olarak kullanırsa, size özgürlüklerinizi garanti edebilir. Onu baskı aracına çevirirse, sizin onu meşru görmenizin bir nedeni kalır mı geriye? Mill bu soruya ne cevap verirdi, lütfen bu satırı okuduktan sonra kendi kendinize mırıldanır mısınız? Ve evet! O cevaba inanmalı, o cevaba eşinizi, çocuklarınızı, anne-babanızı, eş-dostunuzu ikna etmelisiniz. Onlara zaman tünelinden Mill’in âcizane düşünceleriyle hitap ediniz: “sen değerlisin kardeşim”. İnsan olmaktan kaynaklanıyor değerin. Dünyaya vazgeçilemez ve elinden kimsenin alamayacağı haklarla geldin. Hukuk devletinin anlamı, işlevi ve gerekçesi bundan ibarettir. O, seni korumak için var; seni ezmek için değil! Birileri seni devletin hukuk dışına çıkması gerekliliğine inandırmaya çalışsa da eğilme ve dik dur. Hiçbir şey devletin senin insan olmandan ileri gelen haklarını gasp etmesini meşrulaştıramaz. Buna yeltenen devlet, haydutlardan meydana gelen bir adi çeteden farklı değildir.

Tüm günahlarına karşın insanın insana hükümranlığı

1215 Magna Carta Libertatum’dan (Büyük Özgürlükler Şartı) 1789 Fransız Devrimi’ne, hukuk ve devlet göklerden yere indirildi ve bizlere emanet edildi. Magna Carta yürürlüğe girdiğinde, Osmanlı Devleti’nin kurulmasına daha 84 yıl vardı! Tüm günahlarına karşın insanın insana hükümranlığını, insan tarafından tasarlanabilecek ve yeri geldiğinde insan için insan tarafından değiştirilebilecek biçime sokmanın kapılarını araladı. 1275 (Osmanlı Devleti Söğüt’te kurulmadan 24 sene önce!) kurulan ilk İngiliz parlamentosu 1832 ve 1867 reformlarıyla giderek daha fazla temsil yetkisi elde etti, derken 1911’de Lordlar Kamarası’nın Avam Kamarası’nın kararlarını onaylama şartının ortadan kalkmasından sonra, pür ve tam yetki elde etti.

Amerikan Devrimi’nin ve 1870 Amerikan Anayasası’nın (ABD’nin ilk ve tek anayasası!) önemli mimarlarından ve ABD’nin ikinci başkanı olan John Adams “insanların değil kanunların devleti” olarak nitelediği hukuk devleti, bugün anladığımız anlamdaki demokrasinin temel taşı ola geldi. Hukuk devletinin en başta gelen işlevi, hükümete sınırlamalar getirmesidir. Nereye kadar sınırlama? Sınırlamaların sınırı nedir? Hukuktur! O hukuk, salt kanundan ibaret bir norm içermez. Onun bir ruhu vardır. O ruhu oluşturan, Mill gibi, Locke gibi, “kral hukuktur” diyen Paine gibi. Tüm demokratikleşmenin temel hedefi, bireyin haklarını mümkün olduğunca genişletmek ve ihlalini mümkün olduğunca engellemek üzerine kuruludur. Yani seçimle kimin geleceğinden ziyade, seçimle gelenin hukuka ve hakka uygun olarak yönetmesini sağlamaya yönelik optimal koşulların sağlanmasıdır. Keyfi ve yasaya aykırı hükümet uygulamalarının engellenmesi, başlı başına hukuk devletinin sorumluluğudur. Bunun temeli ise devlet gücünün üçe bölünmesine dayanır; yürütme yan, hükümet, yasama yani parlamentodan ve yargı yani bağımsız mahkemelerden ayrılır. Ve böylelikle bir fren (kontrol sayesinde!) ve denge (eşit güç dağılımı sayesinde!) sağlanır. Neden! Bunu sormadan olmaz. Bunun tek bir nedeni var: gücü en fazla kötüye kullanma olanağına sahip olan erkin, yani hükümetin (başkan, başbakan, kabine, vs.) denetlenmesi ve kontrol altına alınması. Bunun gerekçesi ise bireyin temel hak ve özgürlüklerinin garanti altına alınmasıdır. Görüldüğü üzere, birey tüm bunların merkezindedir. Gücün kötüye kullanılması durumunda bireyler zarara uğrayacaktır. Oysa devletin var oluş nedeni, bireyi ve bireyleri (toplumu) korumaktır. Nasıl korumak? Sadece dış tehditlere karşı değil! Onu en ilkel devlet de yapar zaten! Asıl, onu iç tehditlere ve düşmanlara karşı korumak. Yani haklarını gasp etmek isteyenlere karşı! Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü budur.

İnsanları özgür değil tutsak kılan rejimleri iyi tanıyın

Onlar her daim bu yaptıkları kanunsuzluğa ve haksızlığa birtakım kulplar bulurlar. İç düşmanlar üretir, dış düşmanlara cephe alır, şer odakları icat eder, kendi komplolarını başkalarına mal ederek ceberutluklarına ve keyfi yönetim uygulamalarına, zulümlerine ve eziyetlerine, hukuksuzluklarına ve eşkıyalıklarına devamlı bahaneler bulurlar. Bunu yapmak zorundadırlar!

Tüm otoriter rejimlerin ortak özelliği, güç yoğunlaşması ve şeffaflıktan uzak, keyfi karar alma mekanizmalarıdır. Ne olup bittiğini anlamak güçtür, bu tür rejimlerin toz-dumana bürünmüş, sisli-puslu ortamında. Bu belirsizlikler ortamında karanlıktan yükselen çığlıkları önlemenin sırlarını bize zaman tünelinden fısıldayanlara kulak verelim, ne dersiniz? Hukuku, ama evrensel hukuku, haklarımızı, ama temel insan hak ve özgürlüklerini referans alarak sessizce isteyelim. O derin sessizliğin gücünü azımsamadan! Çünkü o güç, haklı olmaktan gelir! Zaman tünelinin ucunda ışık göründü mü korkmayın artık siz. O büyür, büyür. O büyüdükçe karanlık küçülür. Işık boğar karanlığı sonunda ve herkes gerçekleri görür! Er ya da geç, haksızlıklar ortadan kalkar, haklılar haksızlıkların mesullerinden hesap sorar – hukukun önünde! O günlerini umudu değil midir zaten tüm yazılarımızın takatini bulduğu yer?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.6.2018 [TR724]

Paşaların Paşası Erdoğan kimin paşası? [Bülent Keneş]

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi bünyesinde bulunan Keyfi Gözaltılara Dair Çalışma Grubu önceki gün önemli bir rapor yayınladı.  16 sayfalık bu raporda, 27 Eylül 2017 tarihinde geceyarısı Lahor’daki evleri Pakistan istihbaratı tarafından basılarak kaçırılan, keyfi bir şekilde günlerce bu ülkede gözaltında tutulan, sonra teslim edildikleri MİT elemanları tarafından özel bir uçakla İstanbul’a götürülen, buradaki ağır işkence ve kötü muamele altındaki gözaltı sürecinden sonra halen konuldukları cezaevinde bulunan öğretmen Mesut Kaçmaz, eşi Meral Kaçmaz ve bu mafyatik kaçırılma sürecinin tüm dehşetini anne-babalarıyla birlikte yaşayan iki kız çocuklarının hak ihlalleri geniş geniş anlatıldı.

Raporun sonunda ise, BM koruması altındaki Kaçmaz Ailesi’ne yapılan insanlık dışı muamelelerden dolayı Türk ve Pakistan hükümetlerine sert eleştiriler yöneltildi. Mesut ve Meral Kaçmaz Çifti’nin “derhal serbest bırakılması,” çocukları da dahil olmak üzere, durumlarının derhal İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ön gördüğü şartlara kavuşturulması, kaçırılarak gizli bir şekilde sınır dışı edilmelerinden kaynaklanan psikolojik hasarlar da dahil tüm hak ihlallerinin derhal tazmin edilmesi istendi.

KONSEY, ERDOĞAN REJİMİNİN NE MAL OLDUĞUNU DÜNYAYA GÖSTERDİ

Bu rapor önemli, çünkü her şeyden önce, insan hakları alanında şu an dünyadaki en yüksek merci olan İnsan Hakları Konseyi tarafından kaleme alındı. Ve bu örgüt, tipik bir uluslararası mafya davranışları sergileyen İslamofaşist Erdoğan rejiminin haydutluklarını çok net bir şekilde kayıt altına almış oldu. Bu rapor önemli, çünkü bir içtihat niteliği de taşıyor. Haydutlukları ne Kaçmaz Ailesi’yle ne de Pakistan’la sınırlı olan Erdoğan rejiminin ne mal olduğunu tüm dünyaya ilan ediyor.

Erdoğan rejimi, yoksulluklarını, yoksunluklarını istismar ederek üç beş kuruşa satın alabildiği ya da türlü menfaatler sağlayarak ikna edebildiği kendileri gibi yoz ya da yobaz yönetimlerin bulunduğu ülkelerden bugüne kadar Hizmet Hareketi’ne yakın 80’den fazla masumu aynı mafyatik yöntemlerle kaçırdı. Bu haydutluğun son iki örneğini ise, yine masum öğretmenlere musallat olunan Avrupa’nın göbeğindeki Kosova ve Afrika ülkesi Gabon oluşturdu.

Türkiye’nin Stockholm Büyükelçisi Hakkı Emre Yunt’un, geçtiğimiz günlerde katıldığı İsveç Radyosu’ndaki bir programda Gülen Hareketi’ne yakın insanların Erdoğan rejimi tarafından bu ülkede de kaçırılma ihtimalinin olup olmadığının sorulması üzerine ibretlik bir cevap verdi. Demokratik ve hukuki gelişmişlik konusunda Avrupa ortalamasının bile çok ilerisinde olmakla kalmayıp dünyanın en şeffaf ülkelerinden biri de olan İsveç’te bile, bir büyükelçinin çıkıp  “muhataplarımızla anlaşabilirlersek,” yani uygun ortam bulabilirlerse, “neden olmasın” mealinde bir cevap vermesi durumun vehametini ve haydutluktaki gözü karalığı açıkça göstermektedir. İsveç gibi bir ülkedeki büyükelçisinin ağzından böyle bir şey açıktan söyleyebilen bir rejimin, gariban ülkelerdeki haydutluk potansiyelini varın sizin tahmin edin.

Öte yandan, İslamofaşist Erdoğan rejiminin, insan kaçırma haydutluğuna dair ilk girişiminim 2016 sonbaharında Malezya’da gerçekleşmiş olması da son derece anlamlı. Çünkü, o dönemde Malezya’da da kendisininki gibi yoz ve yobaz bir hükümet vardı. Tıpkı Erdoğan gibi, gırtlağına kadar yolsuzluğa, hırsızlığa, rüşvete batmış olan dönemin Başbakanı Necib Razzak’ın dayanışma göstermesi şaşırtıcı değildi.

İktidardan düşer düşmez Necib Razzak’ın 700 milyon dolarlık yolsuzluğu, 70’den fazla valiz dolusu para ve mücevheratı dünyanın diline de düştü. Erdoğan’ın 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalından sadece birkaç gün sonra, daha önce planlanmadığı halde, ilk ziyaretini Malezya’ya gerçekleştirmiş olmasının, Razzak’ın 700 milyon doları ile bir ilişkisi olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Ancak, yoz Erdoğan rejiminin kaçırdığı ilk Gülen Hareketi sempatizanlarının Malezya’dan olmasının kokuşmuş rejimler arası bir dayanışmanın örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

ERDOĞAN’A EN RİSKSİZ VE MALİYETSİZ ŞOV İMKANINI  ‘HİZMET’ VERİYOR

Despot Erdoğan ve şahsiyetsiz hempalarının gırtlak damarlarını şişire şişire, göğüslerini kabarta kabarta sağda solda birer kahramanlık hikayesi gibi anlattıkları bu kaçırma vakalarını duyan da zanneder ki bu adamların hakikaten bir operasyonel kabiliyeti var. Ama ne gezer? Güçleri ancak yıllardır gariban ülkelerde görev yapan gariban öğretmenlere, bugüne kadar silah niyetine ellerine kürdan bile almamış masum insanlara yetiyor. Gerçek bir suç yapılanması ya da terör örgütü ile gerçek bir mücadele peşinde değiller zaten. Sadece şov peşindeler ve en maliyetsiz şov imkanını da Hizmet Hareketi mensuplarını kaçırmakta görüyorlar.

Tersi olsa, yıllardır görev yaptıkları ülkelerden masum öğretmenleri kaçırmada gösterdikleri gayretin en azından binde birini gerçek suç ve terör örgütleri için de gösterdikleri görülürdü. Mesela, yıllardır PKK’nın elinde bulunan polis ve askerlere dair bir şeyler yapmaya çalışırlardı. Hiç bir şey yapmasalar, şimdilerde “Paşalık” sevdasına düşen Erdoğan, PKK’nın elindeki bu gariban Mehmetçiklere dair birkaç kelime ederdi. Ama ne gezer? Tıpkı Erdoğan gibi, ordu ve MİT’te gerçek terör örgütlerine karşı süt dökmüş kedi, gariban masumlar karşısında aslan kesiliyor.

Adi bir mafya gibi, masum öğretmenleri kaçırdıkça hakkında destanlar yazılan MİT’in neredeyse bir yıldır PKK’nın elinde bulunan iki üst düzey yöneticisini kurtarmaya dair bir girişimini duyanınız oldu mu? Olmaz, neden olsun ki? Öğretmen kaçırmak üzerinden caka satmak, büyük istihbaratçı pozlarına girmek, paşacılık oynamak duruyorken, PKK’nın yıllardır elinde tuttuğu askerle, polisle, MİT yöneticileriyle ne diye uğraşsınlar? Nasıl olsa medya tamamen kontrollerinde. PKK’nin elindeki rehineleri kurtarma çabasına girmektense varlıklarını kamuoyundan saklamak, sanki bu insanlar hiç yokmuş gibi davranmak ne de olsa daha kolay. Ha konuyu kurcalayan birileri mi çıktı? O iş kolay. Yakasından tuttuğun gibi hapse atarsın olur biter…

Seçim meydanlarında sakil tavırlarla Paşacılık oynayan Erdoğan, artık nasıl bir Paşaysa, bazıları 3 yılı aşkın bir süredir PKK’nın elinde olan tam 11 polisin, askerin ve MİT yetkililerinin esirliğinden zerre bir utanç duymuyor. Sekiz asker, bir polis, 2 MİT yöneticisini gündemden kaçırdığı sürece, efsunlu kitlelerin önüne çıkıp hiç utanıp arlanmadan “En kahraman Rıdvan” pozlarına girebiliyor. Sonra alkış kıyamet gırla…

ER RYAN, PAŞALARIN PAŞASI ERDOĞAN PAŞA’NIN UMURUNDA OLMAZDI

Oysa liderlik, başkomutanlık, paşalık böyle bir şey değil… Nasıl bir şey olduğunu da zaten madrabaz Erdoğan’ın ahmak avlayan hal ve hareketlerinden anlayamazsınız… Bu konuda azıcık bir fikir edinmek için “Er Ryan’ı Kurtarmak” filminin ana temasını hatırlayabilirsiniz. Bir eri kurtarmanın bir ordu ve ülke için nasıl bir onur meselesi haline geldiğini hissedebilirsiniz. Tuzak kurduğu kendi ordusuna ihanet eden üniformanın yüzkarası paşalarda, el attığı her şeyin içine ettikten sonra nihayet Paşalığa özenen Erdoğan’da zerresini bulamayacağınız bir hissiyat bu.

Hayır hayır… Er Ryan’ı kurtarma hikayesi sadece filmlerde olan bir şey değil. Onurlu rejimlerin bırakın üniformalı bir askeri, sivil bir vatandaşı için neler yapabileceğinin pek çok örneği var. Erdoğan’ın kirli pazarlıklarda kullanılmak üzere rehin aldığı gazetecileri kurtarmak için Macron’un ve Merkel’in yaptıklarını unutmuş olamazsınız. Herkesin nefret ettiği Donald Trump yönetiminin bile İzmir’de rehin tutulan Papaz Andrew Brunson’u kurtarmak için nasıl çaba harcadığı hepimiz biliyoruz.

Tosun Paşa bile olamayacak tıynetteki bizin çakma Paşa ise, idarecileri kendisi gibi olan gariban ülkelerden öğretmen kaçırmakla övünüyor. Ama nedense, 4 Ağustos 2017’den bu yana PKK’nın elinde bulunan üst düzey MİT yöneticileri Erhan Pekçetin ve Aydın Günel’den tek kelime bahsetmiyor. Öte yandan, yıllardır PKK’nın elinde esir olan polis memuru Sedat Yabalak, askerler Sedat Sorgun, Ümit Gıcır, Semih Özbey, Adil Kabaklı, Müslüm Altıntaş, Mevlüt Kahveci, Süleyman Sungur ve Hüseyin Sarı sanki dünyaya hiç gelmemiş gibi davranıyor. Ne ailelerinden ne medyadan ne de siyasetten birileri de çıkıp “Palyaço gibi meydanlarda paşacılık oynamak kolay. Azıcık haysiyetin varsa bu polis ve askerleri PKK’nın elinden kurtar!” demiyor, diyemiyor.

Bu sayede Erdoğan, MİT yöneticileri ve dokuz Anadolu çocuğu sanki hiç yokmuş gibi davranarak şimdilik ağız tadıyla paşacılık oynamaya devam edebiliyor. Nedense aileleri de PKK’nın elinde 3 yıldır tutsak olan çocukları için kızılca kıyameti koparmıyor. Kim bilir, belki hakikaten çok gariban aileler oldukları içindir, belki de daha önce örneklerine rastladığımız şekilde çocuklarının can güvenliğine parayı tercih ettikleri içindir.

“SENİN ASKERİN, POLİSİN, ÇALIŞANIN DEĞİL MİYİZ?”

Oysa polis memuru Sedat Yabalak, terk edilmişliğin ve ihanete uğramışlığın ağır yüküyle hala orada ve yaşıyor. “Mersinliyim,” diyor ve devam ediyor Yabalak, “Şanlıurfa’da görev yapmaktaydım. 28 Temmuz 2015’te Erzurum’dan Urfa’ya giderken Diyarbakır-Lice yolunda alındım. O zamandan beri PKK’nın elindeyim. Burada devlet yetkililerine sesleniyorum. Bizim için artık bir şeyler yapsınlar. Şu ana kadar bir şeylerin yapıldığına dair hiçbir şey duymadık. Bizim için bir şeylerin yapılması için üst rütbeli komutan, vali, kaymakam ya da çok zengin olmamız mı gerekiyor? Ne yapmamız lazım ya da biz burada neyiz? Senin askerin, polisin, devlet çalışanın değil miyiz?”

Bakın er Sedat Sorgun’da yok saymakla yok olmuyor. Var ve ne iyi ki hala yaşıyor. “Erzurumluyum,” diyor ve devam ediyor Sorgun “Van F Tipi Cezaevi’nde askerliğimi yapıyordum. İzine giderken 13 Ağustos 2015’te PKK’nın yol kontrolünde esir alındım. Yaklaşık üç yıldır buradayım. Şimdilik sağlık durumumuz iyi. Pek bir sorun yok. Şimdiye kadar kimsenin bizi aramadığını, sormadığını biliyoruz. Hiç kimsenin, muhalefet partilerinin, hükümetin ve TSK’nın arayıp sormadığını… Bize hiç kimsenin sahip çıkmadığını biliyoruz. 24 Haziran Türkiye’de seçim zamanıdır. Birçok aday Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği için yarışıyor. Akıllarına gelen her türlü kelimeyi burada az çok olsa da radyodan dinliyoruz. Fakat, biz yokmuşuz gibi kimsenin gündeminde değiliz… Şimdi seçim dönemindeyiz, hükümet kanadı olsun, muhalefet olsun, yeni milletvekili adayları olsun bu görüntülerimizi (Buradaki ifadeler Fırat Haber Ajansı’nın çektiği görüntülerden alınmıştır) bunlara ulaştırırsınız da içlerinde bir tane çıkar da bunlara ne olacak diye sorarlar diye düşünüyoruz. Bize sahip çıkılsın.”

Polis memuru Yabalak da jandarma er Sorgun da bunları bana değil, ilk olarak size söylüyor Tosun Paşa ve yedek çanta gibi yanında gezdirdiği Tosun Paşa’nın paşası Hulusi Paşa…

“Balıkesirliyim,” diyor bir diğer PKK tutsağı olan er Ümit Gıcır ve ekliyor: “21 Eylül 2016’da Hakkari-Çukurca arasında PKK’nin yol kontrolünde esir alındım. Çukurca ilçe jandarmada çalışıyorum. Oraya atanalı daha iki ay olmuştu, Çukurca’ya yeni gelmiştim. Bizim için bir şeylerin yapılmasını istiyoruz. Siyasilerden, sivil toplum kuruluşlarından, devlet yetkililerinden iki yıl gibi bir süre geçmiş artık bizim için bir şeylerin yapılmasını bekliyoruz… Ailelerimizin de bizler için bir şey yapmasını bekliyoruz. Bizim iyi olduğumuzu bilmelerini, görmelerini istiyoruz.”

“ÜÇ YILDIR BİZDEN BAHSEDEN KİMSE YOK”

Er Semih Özbey ise imdat çığlığını şu kelimelerle ifade ediyor: “Malatyalıyım. 17 Eylül 2015’te Tunceli’den Malatya’ya izne giderken esir düştüm. Bize yardımcı olabilecek herkesten yardım bekliyorum. Üç yıldır buradayım. Bizim için çabalanıyor mu ya da bir çaba var mı bunu bilmiyorum. Ama kimin elinden ne geliyorsa onun yapılmasını bekliyorum. İnsan Hakları Derneği, diğer sivil toplum örgütleri olsun, yapabilecekleri ne varsa onun yapılmasını bekliyorum. Bizler için bir mücadele versinler.”

Er Adil Kabaklı da “Neden bizim için bir şey yapılmıyor?” diye soran PKK tutsaklarından. Kabaklı şunları söylüyor: “Osmaniye doğumluyum. Askerliğimin acemi birliğini Ankara Etimesgut’ta yaptım. Usta birliğime giderken Tunceli güzergâhında PKK tarafından esir alındım. Yaklaşık üç yıldır buradayım. Bizim için şu ana kadar hiçbir şey yapılmadı. Üç yıl boyunca dinlediğimiz radyo kanalında bizden bahseden yok. İsmimiz geçmedi. Bizim beklentimiz devletimizdir. Herkesten bir beklentimiz var ama kimse hiçbir şey yapmıyor. AKP, CHP hangi siyasi parti olursa olsun fark etmez, burada hepsine sesleniyoruz.”

Piyade er Müslüm Altıntaş, Şanlıurfa, Halfetiliymiş. Şöyle diyor: “2 Ekim 2015’te Tunceli’de yakalandım. Halen örgütün elindeyim. Hükümete ve diğer devlet yetkililerine çağrım olacak. Hem bizler hem de ailelerimiz için bir şeylerin yapılmasını istiyoruz. Bu kadar milletvekili, siyasetçi var. Bunlar bizim için hiç mi bir şey yapamıyor ya da yapmıyor. Kemal Kılıçdaroğlu ‘adalet yürüyüşü’ yaptı, bizim için hiç mi bir şey yapamıyor ya da yapmıyor. Hükümet de artık bizim için bir şey yapsın. Vatandaşlıktan mı çıkardılar, ne yaptılar? Hiçbir yerde ismimiz ağza alınmıyor.”

“Eskişehirliyim. 21 Eylül 2016’da Çukurca’dan Hakkari’ye sınav kaydı yapmak için giderken esir alındım. Yaklaşık iki buçuk yıldır buradayım. Bizim için bir çaba, bir ses duymadık. Şu an seçim zamanı. Muhalefeti, Vatan Partisi, MHP, AKP ayırt etmeksizin bizim için laf arasında bile hiçbir şey söylemediler,” diyen er Mevlut Kahveci’nin yerinde sizin çocuğunuz olsaydı da  bugün yaptığınız gibi yine kulağınızın üzerine mi yatardınız ey Tosun Paşa ve yedek çanta gibi yanında gezdirdiği Tosun Paşa’nın paşası Hulisi Paşa.

YAKILAN SEFER TAŞ VE FETHİ ŞAHİN’E YAPTIĞINIZ GİBİ Mİ YAPACAKSINIZ?

“Siirtliyim,” diyor Süleyman Sungur ve ekliyor “Bingöl’de askerlik yapmaktaydım. Diyarbakır-Lice yolunda PKK’nın yol kontrolünde alındım. Üç yıldır tutukluyum. Annemden babamdan; kimseden haberim yok. CHP, MHP, AKP, HDP olsun bu siyasi partilerden bir şeyler bekliyoruz. Birçok bayram geçti, anne ve babamızdan haberimiz yok. Bizi yok saymasınlar.”

“Maraşlıyım. Kars Sarıkamış’ta görev yapmaktaydım. 13 Ağustos 2015’te Kars Sarıkamış’tan Maraş’a yolculuk ederken tutuklandım,” diyor uzman çavuş Hüseyin Sarı ve diğer çocuklardan biraz daha dramatik olan hikayesini şöyle sürdürüyor: “16 Ağustos 2015’te düğünüm vardı. Kağıt üzerinde üç yıldır evliyim. Eşimle düğünüm olmadığı gibi üç yıldır ayrıyız. Şu an ailem ve eşim ne durumda hiçbir bilgim yok. Üç yıldır bize sahip çıkılmadı… Bu seçim sürecinde ne olup biter bilmiyoruz. Bırakılır mıyız, bırakılmaz mıyız?.. Önümüzde Ramazan Bayramı var. Bu ailelerimizden uzak geçirdiğimiz altıncı bayram olacak. Ailemin Ramazan Bayramı’nı kutlarım. Umarım kavuşuruz.”

Hadi bakalım en kahraman Tosun Paşa ve yanında yedek çanta gibi gezdirdiği Tosun Paşa’nın paşası Hulisi Paşa ve dahi MİT’in en kahraman Fidan’ı… Gariban ya da yoz ve yobaz ülkelerden masum öğretmenleri kaçırmak kolay. PKK’nın elinden kurtarsanıza bu Mehmetçikleri, polisi ve MİT yetkililerini… Ucuz kahramanlıkla duruyorken, böyle bir şey yapamazsınız değil mi? Hem biraz sıkar hem de ne gerek var, değil mi?..

Niye kendinizi yoracakmışsınız, riske atacakmışsınız, canınızı sıkacakmışsınız ki? Olmadı, en kötü IŞİD’in 1 Eylül 2015’te Kilis Sınır Karakolu’ndan kaçırdığı, aylarca rehin tutttuktan sonra 22 Aralık 2016 günü canlı yayında demirden kafes içerisinde canlı canlı yakarak infaz ettiği erler Sefer Taş ve Fethi Şahin için yaptığınızı yaparsınız, olur biter. PKK’nın elinde olmalarını zerre det etmediğiniz, kurtarmak için kılınızı bile kıpırdatmadığınız bu vatan evlatlarını, olmadı bir de vatan hainliği ile suçlarsınız değil mi? Tabii ki yaparsınız… Yapmadığınız bir haysiyetsizlik mi?..

[Bülent Keneş] 9.6.2018 [TR724]

Almanya her zaman favori [F Grubu] [Hasan Cücük]

Son şampiyon Almanya’nın yer aldığı F Grubu’nda Meksika, Güney Kore ve İsveç’in ancak ikincilik için şansı olur. Elbette futbol sürprizlere açık ancak Almanya’nın kadro kalitesi ve futbol kültürünü dikkate aldığımızda diğer takımların işinin ne denli zor olduğunu görürüz. İkincilik için İsveç bir adım önde gözüküyor.

ALMANYA: Ünvanını korumak için geliyor

Son şampiyon Almanya’nın başarısını nedenini görmek için 2009 yılına gitmek gerekiyor. Avrupa U21 şampiyonasına İsveç ev sahipliği yaparken 29 Haziran 2009’da oynanan finalde Almanya, İngiltere’yi 4-0 yenip şampiyon oluyordu. Almanya’yı şampiyonluğa taşıyan kadronun önemli isimleri  Manuel Neuer, Mats Hummels, Bededikt Höwedes, Sami Khedira ve Mesut Özil aynı başarılarını A takıma taşımayı başarıyordu. İşte yıllar önce atılan bu kadronun meyvesini Almanya 2014’te Dünya Kupası’nı kazanarak alıyordu.

Rusya’ya son şampiyon ünvanıyla gelen Panzerler, dünyada futbolun süper güçleri arasında yer alıyor. 4 kez Dünya Kupası’nı kazanan Almanya, Brezilya’dan sonra üst üste iki kez kupayı kazanan takım olmak hedefiyle Rusya’ya geliyor. 4 yıl önce Brezilya’da şampiyon olan kadrodan 9 oyuncu, Rusya’da Almanya’nın başarısı için ter dökecek.

Almanya, Rusya yolunda en rahat takımlardan biriydi. Oynadığı 10 maçın tamamını kazanan Panzerler, ikinci sıradaki Kuzey İrlanda’ya 11 puan fark attı. Alman ciddiyetini ve disiplini sahaya yansıtıp rehavete kapılmadan Rusya biletini aldı. Rakiplerine gol olup yağan bir Almanya vardı. Kolay gol yemeyen Norveç’e iki maçta 9 gol atan Panzerler, toplam 43 gol atıp, kalesinde sadece 4 gol gördü.

Almanya’nın dümeninde 2006’dan bu yana Aziz Yıldırım’ın bir zamanlar beğenmeyip gönderdiği Joachim Löw oturuyor. 2004-06 arasında Jürgen Klinsmann’ın yardımcılığını yapan Löw, 2006’dan sonra takımın tek patronu oldu. Ofansif futbol anlayışıyla dikkat çeken Löw, Dünya Kupas’nın en tecrübeli hocalardan biri olacak. ‘Son şampiyonuz, Konferasyon Kupası’nı kazandık. Tüm takımlar bizi yenmek için sahaya çıkacaklar’ diyen Löw, oyuncularının tecrübe ve kalitesine güveniyor.

Löw’ün nihai kadroda Manchester City formasıyla bu sezon muhteşem maçlar çıkaran Leroy Sane’ye yer vermesi tartışılsa da kısa sürede konu kapandı. Sorunsuz olarak Rusya’ya gelen Almanların tek sıkıntısı takımın bir numaralı kalecisi Manuel Neuer’in uzun süren sakatlığıydı. Kalede Löw büyük ihtimal Barcelona kalesinde rüştünü ispat eden Marc- Andre Ter stegen’e yer verecek. ‘Bizim çocuklar’ Mesut Özil ve İlkay Gündoğan kadroda yer buldular. Emre Can ise sakatlığından dolayı Rusya’ya gelemedi. Mesut Özil için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Süper solakın oynadığı 34 FİFA turnuva maçının 29’unda Almanlar sahadan galip ayrıldı. Toni Kroos, Thomas Müller, Sami Khedira, Timo Werner gibi standart üstü yıldızlarla Almanlar yine kupanın en büyük favorilerinden biri.

MEKSİKA: Bu kez çeyrek finali görmek istiyor

Tarihinde 16. kez Dünya Kupası’nda sahne alacak Meksika, yaşlı ve genç oyuncuların uyumuyla başarı arayacak. En büyük başarısını evinde düzenlenen 1970 ve 1986 Dünya Kupaları’nda çeyrek finali görerek elde etti. Meksika 1994-2014 arasında peş peşe katıldığı 6 Dünya Kupası’nda son 16 turunda elenip evine döndü. Bu kez hem gruptan çıkmak hem de en az çeyrek final görmek için Rusya’da ter dökecekler.

Rusya yolunda ilk 6 maçının 5’ini kazanarak gruptan rahat çıkacağını gösteren Meksika, maçlar tamamlandığında en yakın takipçisine 5 puan fark attı. Özellikle Orta ve Kuzey Amerika Federasyonu’ndaki en büyük rakibi ABD’yi deplasmanda 1-0 yenerek, Rusya yolunda ne denli iddialı olduğunu ortaya koymuştu. Grup maçlarında sadece Honduras’a yenilen Meksika, bu maç öncesi liderliği garantilediği için fazla asılmamıştı.

Meksika’yı Kolombiyalı Juan Carlos Osorio çalıştırıyor. Dünyanın belki de en ilginç teknik adamlarından biri Osorio. Sürekli kendini geliştiriyor. Dünyanın değişik ülkelerine gidip, meslektaşlarının yanında ‘staj’ yapıp yeni taktik ve teknikler öğreniyor.

Hugo Sanchez gibi dünya çapında bir forvet yetiştiren Meksika’nın Rusya’daki en büyük kozu Javier Hernandez olacak. Alex Ferguson’u keşfedip Manchester United’e kazandırdığı Hernandez, 5 sezon boyunda Old Trafford’a sahaya çıkmıştı. Real Madrid ve Bayer Leverkusen formalarını giyen Javier Hernandez West Ham formasını giyen. Milli takım formasıyla attığı 49 golle Meksika’nın en skorer isminden çok şey bekleniyor. Meksika’nın kalesini 2005’ten bu yana 32 yaşındaki Guillermo Ochoa koruyor. 100’ün üzerinde milli maçta kaleyi koruyan Ochoa, kalesinde güven vermeye devam ediyor. Yine Fc Porto formasını giyen Hector Herrera, Meksika’nın diğer önemli kozu olacak.

İSVEÇ: İtalya’yı elemlerinin tesadüfi olmadığını ispat edecek

Ülkenin yetiştirdiği en önemli yıldızı Zlatan İbrahimovic’in Euro 2016 sonrası milli takımı bırakmasıyla İsveç’in nasıl bir performans göstereceği merak ediliyordu. Zlatan’ın yokluğu büyük kayıptı. Ancak kısa sürede İsveç Zlatansız oynamaya alışmakla kalmayı, tarihi bir başarıya imza atıp 4 kez Dünya Kupası’nı kazanan İtalya’yı play-off maçlarında eleyip Rusya biletini aldı.

Tarihinde 12. kez Dünya Kupası katılımcıları arasına adını yazdıran İsveç’in en büyük başarı 1958 Dünya Kupası’nda elde edilen kinciliktir. Kupaya ev sahipliği yapan İsveç, kupanın favorisi olarak çıktığı finalde genç Pele’li Brezilya’ya 5-2 yenilmişti. Evindeki bu başarıdan sonra İsveç, 1994 Dünya Kupası’nda üçüncü olarak yakın dönemdeki en büyük başarısına imza atmıştı. Tomas Brolin, Thomas Ravelli, Martin Dahlin ve Kennet Andersson gibi yıldızlarıyla İsveç kupanın en başarılı takımlarından biri olmuştu.

Rusya yolunda Fransa ve Hollanda gibi iki güçlü takımın yer aldığı grupta mücadele eden İsveç, Fransa’nın ardından averajla ikinci olmuştu. Lüksemburg’u 8-0 yenen İsveç, aynı puandaki Hollanda’yı averajda geride bırakmıştı. Play-off maçlarında İtalya ile eşleşen İsveç sahasında Jakob Johansson’un attığı golle güçlü rakibini 1-0 yenmiş, deplasmanda ise 0-0 berabere kalarak Rusya biletini almıştı. İsveç’i Rusya’ya taşıyan Johansson milli takım kariyerindeki ilk golünü play-off maçında atınca ülkesinde kahraman ilan edilmişti.

Milli takımı çalıştıran Janne Anderson, İsveç ligi takımlarından IFK Norrköping’i 25 yıl aradan sonra lig şampiyonu yaparak dikkat çekmişti. Zlatan’ın yokluğunda kollektif oynayan bir takım kuran Anderson’un 1994 başarısıa yakın bir performans ortaya koymak.

İsveç’in kaptanı Andreas Granqvist aynı zamanda savunmanında emniyet sübabı. Ülkesinde yılın futbolcusu seçilen Andreas Granqvist’le birlikte sağ bek Mikael Lustig rakip forvetlere geçit vermiyor. Forvette Marcus Berg, orta sahada Emil Fosberg İsveç’in Rusya’daki silahları olacak.

GÜNEY KORE: Aklı hala 2002’deki başarıda

Asya kıtasından Dünya Kupası’na en çok katılan ülke konumundaki Güney Kore dev turnuvada 10. kez sahne alacak. 1954 Dünya Kupası’na katıldıktan sonra uzun bir süre ortalıkta gözükmeyen Güney Kore 1986’da Meksika’ya katılarak hasrete son vermişti. 1986’dan sonra ise her kupada boy gösteren bir Güney Kore vardı. En büyük başarısını 2002’de Japonya ile birlikte ev sahipliği yaptığı Dünya Kupası’nda elde eden Güney Kore, üçüncülük maçında Türkiye’ye yenilip dördüncü olmuştu.

Güney Kore’nin Rusya yolu oldukça sıkıntılı oldu. Her zaman lider gelmeye alışkın olan Güney Kore bu kez 10 maçın sadece 4’ünü kazanıp, 3’er maçı ise berabere ve yenilgi ile tamamlayınca grup lideri İran’ın 7 puan gerisinde zar zor ikinci olabildi.

Güney Kore’yi Shin Tae- Young çalıştırıyor. Milli takımda Uli Stielike’nin yardımcılığını yapan Tea-Young, grup maçlarının bitimine 2 maç kala Alman hocanın kovulmasıyla geçici olarak takımın başına getirildi. Ancak İran ve Özbekistan karşısında alınan beraberlikle Güney Kore, Rusya biletini alınca  Tae-Young koltuğunda kalıcı oldu.

Güney Kore’nin en önemli yıldızı Tottenham formasıyla harika bir sezon geçiren Son Heung-Min olacak. 2010’dan bu yana milli formayı giyen Son, mükemmel pasları ve çalımlarıyla Premier Lig’in en iyi orta saha oyuncuları arasında yer buluyor. Yine Swensea formasını giyen Ki Sung-Yueng ve 10 yıldır Premier Lig’de ter döken Lee Chung-Young, Güney Kore’nin sivrilen isimleri olarak Rusya’da ter dökecek.

[Hasan Cücük] 9.6.2018 [TR724]

Cezaevlerinde ölümler ve devletin sorumluluğu [Ramazan F. Güzel]

Birleşmiş Milletler raporlarına da yansıdığı gibi, Türkiye her geçen gün yeni işkence, kötü muamele, insanlığa karşı ağır suçlar ve devlet eliyle cinayet iddialarıyla anılıyor. Doksanlı yıllarda ‘Beyaz Toroslar’ ile insanlar kaçırılıp işkencelerden geçirildikten sonra infaz ediliyordu. AKP Türkiye’sinde ise ‘Siyah Transporterler’ kullanılıyor. Diğer fark ise, 90’larda Derin Devlet bu infazları, JİTEM eliyle yaparken, şimdilerde Siyasal İslamcı AKP’nin ‘MİT Karakutusu’ marifetiyle icra ediliyor.

Türkiye’den her geçen gün yeni işkence/ ölüm/ intihar süsü verilmiş infaz haberleri gelirken, en son olarak, ‘Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitiren ve Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Türkiye 3. olan doktor İbrahim Halil Özyavuz’un, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde Haziran başında intihar ettiği ve 3 Haziran’da da hayata gözlerini yumduğu’ kaydedilmişti.

ZAMAN AŞIMI YOK

Bu zulüm ve cinayetlere buluşan ilgili memurların ve yetkililerin çeşitli motivasyonları olabilir. Amirlerinin, siyasi efendilerinin dediklerini fazlasıyla yaparak onların gözüne girmek, bu şekilde bir menfaat ummak ya da belli kimselere karşı duyduğu kin ve nefret saikiyle mezkur suçlar işleniyor. Devlet bu güdüyü eskiden beri kendi lehinde kullanagelmiştir. Zulmetmek istediği solculara, komünistlere karşı ülkücüleri/ dincileri kullandığı gibi, yeri geldi bu tam tersi oldu.. Alevi’ye karşı Sünni’yi, Kürde karşı Türkü.. Derin devlette insanı insana kırdırmanın hemen her versiyonunu denendi…

Ama şu unutulmamalıdır ki; işkenceler, insanlığa karşı suçlarda, soykırıma varan uygulamalarda zaman aşımı yoktur. Bu suça bulaşanlardan gerek iç hukukta, gerekse uluslararası hukukta hesap sorulacaktır.

Şimdi, özet olarak cezaevlerinde yaşanan kayıplarda ve zararlarda devletin ve ilgili görevlilerin cezai ve hukuki sorumluluklarına değinelim…

ANAYASACA KORUNAN HAKLAR

Anayasa’nın 56. M.’e Devletin, ‘herkesin hayatını beden ve ruh sağılığı içinde sürdürmesini sağlamakla yükümlü olduğu’ söylemesi yine AY’nın 125. m.’de, ‘idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu’ ve devletin ‘idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu’ vurgulanmaktadır.

Ayrıca Anayasa’nın 129/5. m. gereğince insanların vücut bütünlüğünün korunması devletin yükümlülüğünde olup, memurları aracılığıyla bir zarar verildiyse de devlet bizzat ‘kusursuz sorumlu’dur.

Nitekim, Türkiye’nin de kabul ettiği ve iç hukuk gibi bağlayıcılığı olan AİHS’nin 2.m’de de, ‘herkesin yaşam hakkının, yasanın korunması altında olduğu’ ve ‘yaşam hakkının korunmasının devletlere bir yükümlülük olduğu’ ifade edilmektedir.

İNTİHARA DAİR DANIŞTAY KARARI

Ayrıca AİHM İkinci Dairesi’nin de AİHS 2.m. gereğince inceleyip karar verdiği ve Danıştay aşamasında da kesinlik kazanan bir yargılamada da olduğu gibi, ‘her ne sebep olursa olsun cezaevlerinde yaşanan her türlü intihar ve kayıplardan devlet ve görevlileri sorumludur.’

Dolayısıyla da devlet ve idare; yürüttüğü kamu hizmetinde verdiği zararlardan dolayı tazminle yükümlü olup; idari eylem ve işlemlerden doğan zararlar, ‘hizmet kusuru’ veya ‘kusursuz sorumluluk ilkeleri’ gereği tazmin edilmektedir.

Söz konusu olayda dava; ‘davacıların çocuğu .. .’ın hükümlü olarak bulunduğu Erzurum E Tipi Kapalı Cezaevi’nde intiharı sonucu ölümünde, davalı idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle maddi ve manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle’ açılmış,

Yerel mahkeme ise; asılarak intihar hadisesinin, ‘ailevi, psikolojik sebeplerden’ olduğu gerekçesiyle, davanın reddine’ karar vermiştir.

Sonradan yerel mahkeme bu kararında dirense de, Danıştay’ın ve AİHM İkinci Dairesi’nin 9/10/2012 tarihli kararıyla davacılara manevi tazminat ödenmesine karar hükmedilmiştir. Kusuru ve kastı olan memurlara da çeşitli idari ve adli cezalar verilmiştir.

TÜZÜK’TE PSİKOLOJİK SORUNLARA VE İNTİHARA KARŞI TEDBİRLER

Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Tüzüğün m.5/f’de: ‘Kurumlarda, hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması’ zorunluluğu, 9/1 m.’de, ‘ruhsal rahatsızlıkları bulunanlarla ilgili’ cezalarının, kurumların belirlenen mahsus bölümlerinde infaz edileceği düzenlenmiştir.

Dolayısıyla da devletin emaneti durumunda olan ve devletin gözetim ve bakım sorumluluğu altında bulunan tutuklu ve hükümlüler ile ilgili her türlü istenmeyen durum karşısında, gerekli önemlerin alınmaması halinde; ihmali ve kastı olan herkes idari, cezai olarak mesuldür.

CEZAEVLERİNDE İNTİHAR (!) HADİSELERİ

Buraya kadar, ‘cezaevlerindekilerin sahiden de psikolojik bir sorundan dolayı intihar etmesi halindeki’ sorumluluğa değindik. Bir de meselenin; ağır işkencelere maruz bırakılan insanların son çare intihar etmesine giden süreç ve yargısız infaz ya da işkence yaparken ‘öldürme’ haline bakalım. Örneğimizde mağdur/ maktul yakınlarının anlatımlarından anladığımız kadarıyla ortada resmen -devlet görevlileri tarafından- ‘işkenceyle adam öldürme’ durumu bulunmaktadır!

Gezi eylemlerinden beri şahinleşen, kuralsızlaşan, siyasi yönetimden aldığı primle halka çarşı pervasızlaşan bazı devlet görevlileri, kolluk güçleri; sözde darbe 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL ile birlikte tamamen kontrol dışı/ kanun dışı bir hal almışlardır. Gezi olaylarında bir çocuğun bile gözünün yaşına bakmayan bu memurlar, cezaevlerinde ellerine düşenleri ‘canavarca hislerle’ işkenceyle öldürebilmektedir.

Türk Ceza Kanunu’nun ‘Soykırım’ı düzenleyen  m. 76’da, ‘bir topluluğa karşı’ soykırıma varan suçlar işlenmesi halinde bütün faillerine ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verileceği ifade edilir. Yargıtay içtihatlarında buna benzer birleşik suçlarda her eylem için ayrı ayrı cezalandırma yapılacağı hükme bağlanmıştır.

Aynı kanun maddesinde geçen şu hükmü tekrarlayalım: ‘Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.’ Dolayısıyla da bugün belirli gruplara karşı sistematik ve aşama aşama soykırım uygulayanlar, (En başındaki siyasi sorumlusundan, en alttaki polisine, gardiyanına, MİTçisine kadar…) hepsi –tek tek bütün cinayetlerden vb- şahsen sorumlu tutulacaklardır.

Nitekim yine TCK ‘İnsanlığa karşı suçlar’ kısmında (M. 77), bütün sorumlular hakkında ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları’ verileceği ve her ölüm ve işkence için de herkesin ayrı ayrı sorumlu tutulacağı kaydedilir.

Şahsi sorumluluklar noktasında da Kasten öldürme suçunu işleyenler, TCK m.81. gereğince müebbet hapis cezası ile cezalandırılacak olup, insanları işkence ile cezaevlerinde öldürenler TCK 82/1-b’de düzenlenen ‘Canavarca hisle veya eziyet çektirerek, öldürmekten ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası’ ile cezalandırılacaklardır. (‘Bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini kolaylaştırmak amacıyla’ buna ortak olanlar da 82/1-b gereğince aynı şekilde cezalandırılacaklardır.)

Bu ölümlerde ihmalleri olanlar ise, (TCK 83/3 gereğince) cezalandırılır.



Bir hukukçu, eski bir hakim olarak bize düşen hatırlatmak.. Bu yazıyı bir de işkence altında can verdiği söylenen Türkiye dereceli doktor İbrahim Halil Özyavuz’un ölmeden önce ‘tekrar üniversiteye girip hukuk okumak ve adaletsizliklerden hesap sorma’ sözünü duymam üzerine kaleme aldım. Günlerdir rahmetlinin bu sözleri üzerine ne diyeceğimi bilemez haldeyken, sadece ilgili düzenlemeleri ifade etmekle yetinebildim, bu yazıda olduğu gibi..

[Ramazan F. Güzel (Eski Diyarbakır Ağır Ceza Hakimi)] 9.6.2018 [TR724]

Nefes kesen rekabet: Adidas mı Nike mı? [Efe Yiğit]

Dünya Kupası’nda sadece futbolcular arasında rekabet yaşanmayacak. Takımların formalarına sponsor olan markalar arasında da dev bir rekabet olacak. Mücadelede iki marka öne çıkıyor; Alman Adidas ve ABD’li Nike. 2014 Dünya Kupası’nda kazanan Adidas olmuştu. Pazar payını arttırmak için her iki markada özellikle futbola büyük yatırım yapıyor. Ünlü futbolcularla sponsorluk anlaşması imzalayıp, milyonlarca dolar ödüyorlar. Bunun karşılığını ise onbinlerce ürün satarak kat be kat geri alıyorlar.

Futbol sahalarını aratmayan Adidas – Nike rekabetine bakmadan önce iki markanın tarihine kısa bir yolculuk yapalım.

Adidas’ın serüveni 1920’li yıllara kadar uzanıyor. Herzogenaurach kasabasında yaşayan iki kardeş olan Adolf (Adi) ve Rudolf (Rudi)  Dassler kardeşlerin spor ayakkabı üretme hayalliyle işe koyulup Dassler Kardeşler Spor Ayakkabı Fabrikasını kurarlar. Kısa sürede işlerinde başarılı olan Dassler kardeşlerin işleri rayına oturur. 1936 Berlin Olimpiyatlarında 4 altın madalya kazanan ABD’li atlet Jesse Owens’ın Dassler kardeşlerin ürettiği spor ayakkabılarını giymesi ünlerini arttırır. Ancak işlerin artması iki kardeşin arasını açar. Rudi ayrı bir şekilde kendi ayakkabılarını üretmeye başlarken Adi’de kaldığı yerden devam etmiştir. Sonunda iki kardeş de rekabeti artırır ve Adi 18 Ağustos 1949’da adını “Adidas AG” olarak kaydettirir aynı dönem 13 işçiyle işe başlayan Rudi ise Puma markasını kaydettirir. Dassler kardeşler birbirlerine küs ölürler.

Nike ya da Zafer!

Nike ise bir spor koçunun öğrencileri için daha iyi bir spor ayakkabı arama çabasından doğmuş. Temelleri  Stanford Üniversitesinde eğitim gören Phil Knight tarafından 1972 yılında atıldı. Adını Yunan mitolojisinde ki zafer tanrıçasından alır. Yunanca telafuzu ile ‘Nee-Key’dir, anlamı ise zafer demektir. Nike’ün ünlü “Swoosh” sembolü ise Carolyn Davidson isimli bir üniversite öğrencisi tarafından 35 dolara çizilmiştir. Fakat bu simgenin olağanüstü başarısı nedeniyle daha sonra kamuoyuna açıklanmayan bir miktarda şirket hissesi, Carolyn’e verilir.

Adidas uzun yıllar piyasada tek başına olmanın avantajını kullanmıştır. Adidas – Nike rekabeti 1994’te başladı.. Futbola ve basketbola ciddi yatırım yapan her iki marka için Dünya Kupası ayrı bir önem taşıyor. Kupayı kazanan takımın forması daha çok satıyor. Bu da sponsor firma için daha çok gelir anlamına geliyor.

2014 Dünya Kupası’na katılan 32 takımdan 10’u Nike, 9’u ise Adidas formalarını giymişti. 8 takımın üzerinde ise Puma formaları vardı. Yarı finalde kalan takımlardan Almanya ve Arjantin Adidas, Brezilya ve Hollanda Nike giyerken, finali iki Adidas’lı Almanya ve Arjantin oynamıştı. Brezilya’da sadece Almanya şampiyon olmamış, marka savaşında Adidas’ta kazanan olmuştu.

32 takım 9 farklı marka giyecek

Rusya’da mücadele eden 32 takım 9 farklı marka tarafından üretilen formaları giyecek. Üstünlük 12 takımın formasını giydiren Adidas’ta bulunuyor. 10 takım Nike formasıyla sahaya çıkarken, Brezilya’da 8 takıma sponsor olan Puma Rusya’da sadece iki takımın marka sponsoru olacak.  Puma, 2006 Dünya Kupası’nda 12 takıma sponsor olarak Adidas ve Nike’i geride bırakmıştı. Kupayı Puma giyen İtalya kazanmıştı. Ancak son yıllarda rekabette Puma geride kalırken, Adidas – Nike arasında amansız mücadele devam ediyor. Yıldız oyunculardan Neymar ve Cristiano Ronaldo Nike giyerken, Messi Adidas formasıyla sahaya çıkacak.

Kupa öncesi en sürpriz forma satışına ise Njerya imza attı. Büyük beğeni toplayan Dünya Kupası formaları sadece 3 dakika içinde tükendi. Nike mağazalarının önünde büyük kuyruklar oluştu. 3 dakikada 3 milyon Nijerya forması satılırken, Nike’in bir günlük hasılatı 225 milyon dolar oldu.

Adidas (12): Arjantin, Belçika, Kolombiya, Mısır, Almanya, İran, Japonya, Meksika, Fas, Rusya, İspanya, İsveç

Nike (10): Avustralya, Brezilya, Hırvatistan, İngiltere, Fransa, Nijerya, Polonya, Portekiz, Suudi Arabistan, Güney Kore

New Balance (2): Kosta Rika, Panama

Puma (2): İsviçre, Uruguay

Umbro (2): Peru, Sırbistan

Errea (1): İzlanda

Hummel (1): Danimarka

Romai (1): Senegal

Uhlsport (1): Tunus

[Efe Yiğit] 9.6.2018 [TR724]

GPDR yürürlüğe girdi; internetteki yeni haklarınızı biliyor musunuz?

Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Yönetmeliği (EU-GDPR) 25 Mayıs 2018’den itibaren yürürlüğe girdi. Son günlerde posta kutunuzu işgal eden GDPR başlıklı e-postaların sebebi işte bu yönetmelik. Yönetmeliğe göre Avrupa Birliği sınırları içerisindeki internet son kullanıcılarının her türlü kişisel verisi koruma altına alındı. Yönetmeliğe uymayan şirketleri ise 20 milyon euroya varan ağır cezalar bekliyor. Yönetmelik her ne kadar Avrupa Birliği etiketi taşısa da muhatabı sadece Avrupa merkezli şirketler değil. Avrupa’ya hizmet sağlayan tüm şirketlerde yaptırıma tabi.

Bilindiği üzere şirketler, ortada hiçbir geçerli sebep olmadan kullanıcıların verilerini topluyor. Hatta kullanıcıdan izin almadan bu verileri satıyor. Veri satma/kaptırma skandallarına dair en yeni iki örnek; Yahoo’nun hacklenmesi ve Facebook – The Cambridge Analytica skandalı. Tabi bunlar sadece bilinenler. İşte Avrupa Birliği bu gidişe bir dur demek için, son kullanıcıyı koruma kalkanı altına alan bir sistem geliştirdi. O sistemin adı GDPR (General Data Protection Regulation) oldu.

GDPR NE YAPACAK?

GDPR, internet kullanıcılarının kişisel verileri yasal koruma altına alıyor ve internet kullanıcılarına genel olarak sekiz hak sunuyor.

1) Bilgilendirilme hakkı: Eğer bir şirket verilerinizi topluyorsa, net bir şekilde hangi verilerinizi topladığını bu verileri hangi amaçla kullanacağını, ne süre ve hangi koşullarda saklayacağını, paylaşılacaksa bilgilerin hangi üçüncü parti taraflarla paylaşılacağını bildirmek zorunda. Bu bilgiler toplanıyorsa, kullanım şartnamesi sayfanın görülebilir bir yerinde ve kullanıcıların anlayabileceği yalın dilde olmak zorunda.

2) Erişim hakkı: Bir kişi, şirket veya organizasyonun topladığı kişisel verilerin neler olduğunu görmek istiyorsa bu veriler kendisine bir ay içinde sunulacak.

3) Düzeltme hakkı: Bir kişi, şirketin elindeki verilerin geçersiz olduğunu beyan ediyorsa bu verilerin şirket tarafından düzeltilmesini talep edebilecek. Şirketler ve organizasyonlar bu isteği bir ay içinde uygulayacak.

4) Silinme hakkı: Bir kişi, şirketin elinde tuttuğu verilerin bazı şartlar altında silinmesini talep edebilecek. Örneğin bir son kullanıcı verilerinin artık kullanılmamasını istiyorsa veya ihtiyaç duyulmadığını düşünüyorsa verilerinin silinmesini talep edebilecek.

5) İşlem sınırlama hakkı: Eğer şirket ya da organizasyon ilgili kişiye ait verileri silemiyorsa silemediği bu verilerin kullanım hakkını sınırlayabilecek. Yani şirket silemediği kişisel verileri kafasına göre paylaşamayacak.

6) Veri taşınabilirliği hakkı: Kullanıcılar, kişisel verilerini bir servisten başka bir serviste kullanmak için alabilecek.

7) Objektif gerekçeler: Veriler hangi amaçla kullanılıyor olursa olsun, verilerin ne amaçla kullanıldığı bildirilmek zorunda. Eğer yasal nedenler veya toplumun faydası için toplanıyorsa bu durumda yasal nedenler açık ve net bir şekilde belirtilecek.

8) Otomatikleştirilmiş karar vermeye özne olmama hakkı: GDPR kapsamında bireylerin kendilerini ve verilerini etkileyen otomatik kararlar konusunda bir itirazda bulunabilmeleri veya açıklama yapabilmeleri için güvenlik önlemleri koyulacak.

GDPR’NİN MUHATABI KİM?
GDPR, Avrupa Birliği sakinlerini ilgilendiriyor ancak AB dışında kurulmuş olan (örneğin Türkiye) şirketlerin de AB vatandaşları ve kullanıcıları için GDPR’a uyum sağlamış olması bekleniyor.

Dijital reklamcılıkla alakalı olarak reklam verenler, ajanslar, reklam ağları, veri/teknoloji şirketleri ve birçok yayıncıyı ilgilendiriyor. Bu sektörde hizmet veren kuruluşların kendilerini GDPR’a uyumlu hale getirmesi gerekiyor.

Uyum sağlamayan kuruluşları ciddi yasal yaptırımlar bekliyor. GDPR’ı ihlal eden şirketler 20 milyon euro veya yıllık gelirlerinin yüzde 4’ü kadar (hangisi daha çoksa) para cezasına çarptırılabiliyor. Amazon ve Google gibi şirketleri göz önüne aldığımızda, yasanın ihlali konusunda milyarlarca dolarlık yasal tazminatlar caydırıcı olabiliyor.

GDPR TÜRKİYE VE TÜRK VATANDAŞLARI İÇİN NE ANLAMA GELİYOR?
GDPR yasal korunma hakkını Avrupa Birliği sakinleri ve vatandaşlarına (illa vatandaşı olması gerekmiyor) sunuyor. Türkiye de Amerika gibi bu yasal kapsama girmeyen ülkelerden biri fakat yönetmelik her ne kadar Avrupa Birliği etiketi taşısa da, yönetmeliğin muhatabı sadece Avrupa orijinli şirketler değil. Yönetmelik, vatandaş olsun ya da olmasın Avrupa’da ikamet eden tüm bireyleri koruma altına alıyor.

Örneğin, Almanya’da oturan, THY’nin internet sitesinden uçak bileti alan Suriyeli bir mültecinin hakları da bu yönetmelik kapsamında değerlendirilecek. Yönetmeliğe uymayan şirketlere 20 milyon euroya varan ağır cezalar kapıda. Yani GPDR Avrupa’ya hizmet sunan tüm şirketlerin başında Demokles’in kılıcı gibi sallanacak.

GDPR KÜRESEL STANDART HALİNE GELİYOR
Birçok şirket şimdiden GDPR’ı bir veri standardı olarak kabul etti. Şirketler, Avrupa Birliği sınırları dışında yaşayan kullanıcıları için de yönetmeliği uygulamaya başladı. Apple daha şimdiden tüm müşterilerini önümüzdeki birkaç ay içinde yönetmelik kapsamına alacağını bildirdi. Facebook ise ilk adım olarak GDPR korumasını AB dışındaki bazı kullanıcılar için de uygulayacağını açıkladı.

GDPR’A GÖRE KİŞİSEL VERİ NEDİR?
GDPR’da kişisel veri “tanımlanmış veya tanımlanabilir doğal kişiyle alakalı tüm veriler” olarak tanımlanıyor. Yani bir son kullanıcının adı, adresi, telefon numarası, sosyal güvenlik numarası, biyografisi, saç ve göz rengi, beden ölçüleri gibi tüm fiziksel özellik bilgilerinin tümü kişisel veri kapsamında yer alıyor. Öte yandan son kullanıcının eğitim, kariyer, aile, vergi, maddi bilgileri de kişisel veri kapsamında. Son kullanıcının arama motorlarındaki arama geçmişi, özel mesajları, konum bilgileri de tamamen kişisel veri olarak değerlendiriliyor. (İPA)

[TR724 ] 9.6.2018