Ankara ve Manisa’da gözaltına alınıp tutuklanan hamile kadınların sayısı üçe çıktı. En son tutuklanan Hatice Aydın 11 haftalık hamile.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Beş gün önce Manisa’da gözaltına alınan 11 haftalık hamile Hatice Aydın’ın (38) tutuklandığı bugün ortaya çıktı. 4 Haziran 2020 perşembe günü alınan Aydın aynı günün akşamında tutuklanıp Manisa Cezaevine gönderildi. SEGBİS ile Manisa’ya bağlanan Ağrı Savcılığı ve Sulh Ceza Hakimliği kanunlara rağmen hamile kadının tutuklanmasına karar verdi.
KHK ile kapatılan Ağrı Nil Özel Eğitim Kurumlarda fen bilgisi öğretmenliği yapan Hatice Aydın’ın Elif Erva (2,5) ve Yavuz Selim (7) adında iki çocuğu daha bulunuyor.
Hatice Aydın’ın Elif Erva (2,5), Yavuz Selim (7) adında iki çocuğu daha bulunuyor.
EŞİMİN HEM DÜŞÜK RİSKİ HEM DE SAĞLIK PROBLEMLERİ VAR
Bold Medya’ya konuşan Hatice Aydın eşi Fatih Aydın, “Eşim 11 haftalık hamile. Düşük riski olduğu için doktor ilaç vermişti. Onları kullanıyor. Aynı zamanda fizik tedavi gördü. Bel fıtığı vardı, omuzlarında da kist var. Bu nedenle her ay hastaneye gidip geliyordu. Kötü huylu bir kist değil ama hamile kalınca kist tedavisini doktor daha sonra yaparız demişti. Fizik tedaviden sonra başka tedavi uygulanacak dedi ama koronavirüs çıkınca hastane tedaviyi durdurdu. Eşim aynı zamanda kronik bronşit.” dedi.
İŞSİZ KALINCA DÜKKAN İŞLETMEYE BAŞLADILAR
Karı-koca aynı kurumda çalışan Aydın çifti, işsiz kalınca Manisa’ya yerleşti ve burada bir bakkal dükkanı işletmeye başladı. Eşinin hamileliğine itiraz için dilekçe yazdıklarını ve belge hazırladıklarını söyleyen Fatih Aydın, “Hakim eşime iki yıldır arandığını söyledi. Oysa ki bizim bir bilgimiz yok, bir tebligat gelmedi. Saat 11.00’de kimlik ve sürücü belgesi yenileme işlemleri için Şehzadeler Manisa İlçe Nüfus Müdürlüğüne gitmiştik. Sivil giyimli polisler gelip eşimi aldı. Bakkal dükkanı eşimin üzerineydi, adresimiz belli. Eşim hem hamile hem de hasta olduğu için sürekli hastaneye gidip gelen biri. Yerimiz yurdumuz belli.” ifadelerini kullanıldı.
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Hatice Aydın’ın eşi Fatih Aydın da 13 ay cezaevinde kaldı. Kasım 2018’de aynı gerekçelerle tutuklanan Fatih Aydın, hakkında verilen 6 yıl 10 ay verilen cezayı İstinaf Mahkemesi bozduğu için Kasım 2019’da tahliye edilmişti.
2 HAMİLE DAHA TUTUKLANMIŞTI
4 Haziran 2020 Perşembe günü Ankara’da da iki kadın eşleriyle birlikte gözaltına alınıp tutuklanmıştı. Sehat Sarı 5, Ümmiye Kara ise 7 aylıktı. Sehat-Samet Sarı çiftinin 1 yaşındaki Mustafa Vedat adlı oğulları, Kara çiftinin ise 1 kız, 1 erkek çocukları bir anda hem annesiz hem babasız kaldı.
[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 8.6.2020
CHP’li Öztrak’tan Ayasofya çıkışı: 18 yıldır iktidardasınız açacaksanız açın!
Ayasofya tartışmalarına değinen CHP’li Faik Öztrak, “18 yıldır iktidardasınız, tek adamın kararına bakar iş. Bunu istismar etmeyin, bunun üzerinden siyaset yapmayın açacaksanız açın” dedi.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tartışmaya açtığı ve Danıştay 2’inci Dairesi’nin de Ayasofya’nın durumunu 2 Temmuz’da görüşeceğini bildirmesi üzerine siyaset arenasında ‘Ayasofya’ tartışması yeniden başladı.
CHP Sözcüsü Faik Öztrak, Ayasofya tartışmaları ile ilgili önemli açıklamalar yaptı. Hükümetin her sıkıştığında bu konuyu gündeme taşıdığını belirten Öztrak, “18 yıldır, Saray yönetimi ne zaman başı sıkışsa Ayasofya’yı ortaya atıyor. 18 yıldır iktidardasınız, tek adamın kararına bakar iş. Bunu istismar etmeyin, bunun üzerinden siyaset yapmayın açacaksanız açın” ifadelerini kullandı.
CHP’li Faik Öztrak’ın açıklamalarından satır başları şöyle:
“BERBEROĞLU GAREZ KURBANIDIR”
“Ağızlarından milli iradeyi düşürmeyenler, Erdoğan’ın atama yardımcısının gönderdiği tezkereyi TBMM’de okutarak İstanbulluların hür iradesiyle seçtiği vekilimizin, Enis Berberoğlu’nun milletvekilliğini düşürdü. Herkes biliyor ki, Enis Berberoğlu siyasi garez ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı yürütülen kan davasının kurbanıdır. Enis Berberoğlu’nun yargılandığı davaya konu olan görüntü belgeleri herkesten önce yayınlayanlar, şimdi Erdoğan’ın etrafındadır. Yine “O silahlar vallahi de billahi de Türkmenlere gönderilmedi” diye ekranlarda feryat edenlerin partisi de şimdi Saray’ın küçük ortağıdır. Türkiye’yi beraber yönetiyorlar.
“Enis Berberoğlu her CHP’linin yapacağını yaptı ve Saray’ın tehdit ve şantajları karşısında eğilip bükülmedi. Demokrasi bir bedel ödenecekse bunu seve seve öderim dedi. 16 ay hapis yaptı, tahliye edilip seçimlere girdi yeniden milletvekili seçildi. Ancak görevi millet iradesini korumak olan TBMM Başkanı milletin iradesi yerine Saray’ın iradesine sahip çıktı. Meclis Başkanının şimdi suçluların telaşı içinde bize laf yetiştirmeye çalışması beyhudedir. Meclis Başkanı oturduğu koltuğun hakkını verememiştir. Milletvekilimiz Anayasa Mahkemesi’nde yargılanması devam ederken ve Anayasamızın 83. maddesi çok açıkken, 27. dönemin bitmesi beklenmeden arkadaşımızın vekilliği Saray hükümetinin vesayeti altındaki TBMM Başkanı tarafından gasp edilmiştir.
İktidar partisi kendi belediye başkanlarını istifa ettirirken, biz onları savunduk. Hiçbir parti ve siyasi görüşü ayırmadan darpedilmişti, millet iradesiyle gelen millet iradesiyle gitmelidir.
“AÇACAKSANIZ AÇIN”
18 yıldır, Saray yönetimi ne zaman başı sıkışsa Ayasofya’yı ortaya atıyor. 18 yıldır iktidardasınız, tek adamın kararına bakar iş. Bunu istismar etmeyin, bunun üzerinden siyaset yapmayın açacaksanız açın.
Biz dedik ki, Genel Başkanımız şunu söyledi, şu anda Adalet Yürüyüşü ile ilgili bir şartlar yoktur, farklıdır durum dedi. Bu bizim kendi görüşümüz, diğer partilerin görüşüne de karışamayız.
[Bold Medya] 8.6.2020
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tartışmaya açtığı ve Danıştay 2’inci Dairesi’nin de Ayasofya’nın durumunu 2 Temmuz’da görüşeceğini bildirmesi üzerine siyaset arenasında ‘Ayasofya’ tartışması yeniden başladı.
CHP Sözcüsü Faik Öztrak, Ayasofya tartışmaları ile ilgili önemli açıklamalar yaptı. Hükümetin her sıkıştığında bu konuyu gündeme taşıdığını belirten Öztrak, “18 yıldır, Saray yönetimi ne zaman başı sıkışsa Ayasofya’yı ortaya atıyor. 18 yıldır iktidardasınız, tek adamın kararına bakar iş. Bunu istismar etmeyin, bunun üzerinden siyaset yapmayın açacaksanız açın” ifadelerini kullandı.
CHP’li Faik Öztrak’ın açıklamalarından satır başları şöyle:
“BERBEROĞLU GAREZ KURBANIDIR”
“Ağızlarından milli iradeyi düşürmeyenler, Erdoğan’ın atama yardımcısının gönderdiği tezkereyi TBMM’de okutarak İstanbulluların hür iradesiyle seçtiği vekilimizin, Enis Berberoğlu’nun milletvekilliğini düşürdü. Herkes biliyor ki, Enis Berberoğlu siyasi garez ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı yürütülen kan davasının kurbanıdır. Enis Berberoğlu’nun yargılandığı davaya konu olan görüntü belgeleri herkesten önce yayınlayanlar, şimdi Erdoğan’ın etrafındadır. Yine “O silahlar vallahi de billahi de Türkmenlere gönderilmedi” diye ekranlarda feryat edenlerin partisi de şimdi Saray’ın küçük ortağıdır. Türkiye’yi beraber yönetiyorlar.
“Enis Berberoğlu her CHP’linin yapacağını yaptı ve Saray’ın tehdit ve şantajları karşısında eğilip bükülmedi. Demokrasi bir bedel ödenecekse bunu seve seve öderim dedi. 16 ay hapis yaptı, tahliye edilip seçimlere girdi yeniden milletvekili seçildi. Ancak görevi millet iradesini korumak olan TBMM Başkanı milletin iradesi yerine Saray’ın iradesine sahip çıktı. Meclis Başkanının şimdi suçluların telaşı içinde bize laf yetiştirmeye çalışması beyhudedir. Meclis Başkanı oturduğu koltuğun hakkını verememiştir. Milletvekilimiz Anayasa Mahkemesi’nde yargılanması devam ederken ve Anayasamızın 83. maddesi çok açıkken, 27. dönemin bitmesi beklenmeden arkadaşımızın vekilliği Saray hükümetinin vesayeti altındaki TBMM Başkanı tarafından gasp edilmiştir.
İktidar partisi kendi belediye başkanlarını istifa ettirirken, biz onları savunduk. Hiçbir parti ve siyasi görüşü ayırmadan darpedilmişti, millet iradesiyle gelen millet iradesiyle gitmelidir.
“AÇACAKSANIZ AÇIN”
18 yıldır, Saray yönetimi ne zaman başı sıkışsa Ayasofya’yı ortaya atıyor. 18 yıldır iktidardasınız, tek adamın kararına bakar iş. Bunu istismar etmeyin, bunun üzerinden siyaset yapmayın açacaksanız açın.
Biz dedik ki, Genel Başkanımız şunu söyledi, şu anda Adalet Yürüyüşü ile ilgili bir şartlar yoktur, farklıdır durum dedi. Bu bizim kendi görüşümüz, diğer partilerin görüşüne de karışamayız.
[Bold Medya] 8.6.2020
Davutoğlu: İktidar 28 Şubatçı yerli muhbiri çok seviyor
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, haftalık gündem değerlendirmesinde Doğu Perinçek'le ortaklık içinde bulunan AKP'ye yüklendi.
"İktidar 28 Şubatçı yerli muhbiri çok seviyor" diyen Davutoğlu'nun açıklaması şöyle:
"Yıllarca milletvekillerinin kürsü dokunulmazlığını savunan, siyasetçilerin ifade özgürlüğünün genişlemesi için çalışan Erdoğan ve AK Parti, maalesef bugün koalisyon ortaklarıyla el ele vererek, siyaseti en fazla baskılayan, milletvekillerini en fazla hapse gönderen bir iktidara dönüşmüş durumdadır. Erdoğan’ın kendisi ile ilgili yasaklar sona ersin ve milletvekili olsun diye düzenleme yapan bir Meclis’ten tekrar hapishaneye vekil gönderme rekoru kıran bir Meclis’e geçiyor olmamızın vebali AK Parti’nin boynuna asılacaktır. Bakın bugünlerde iktidar ekranlarında dolaşan ünlü bir 28 Şubatçı var. CHP milletvekili Berberoğlu’nun mahkumiyetine yol açan, Suriye halkına giden yardımları küresel odaklara iştiyakla koşarak ihbar eden yerli bir muhbirdir kendisi. Bu yerli muhbir tüm hayatı boyunca ülkemizi bir gün Pekin’e, diğer gün Moskova’ya ihbar etmiş, nerede millet aleyhine bir faaliyet varsa ömrünü orada harcamış, her türlü zulmün yılmaz savunucusu olmuş bir isimdir. İktidar bu yerli muhbiri çok seviyor. Bu muhbir aynı zamanda, bir taraftan Çin’in Doğu Türkistanlı kardeşlerimize yaptığı zulümlerin savunucusu diğer taraftan zalim Esed’in Türkiye tanıtım mümessilidir. İşte bu yerli muhbir 13 yıl önce de televizyon televizyon dolaşıp AK Parti’nin kapatılması ve Erdoğan’ın yargılanması için yargıya yaptığı başvuruyu anlatıyordu; bugün ise iktidar televizyonlarında bir başka partinin kapatılması gerektiğini savunuyor. Bu AK Parti-MHP ve Vatan Partisi koalisyonu Türkiye’yi bir askeri nizamiye, milletimizi hizaya sokulması gereken kalabalıklar, devleti ise askerî harekât komutanlığı zannetmektedirler."
[Samanyolu Haber] 8.6.2020
"İktidar 28 Şubatçı yerli muhbiri çok seviyor" diyen Davutoğlu'nun açıklaması şöyle:
"Yıllarca milletvekillerinin kürsü dokunulmazlığını savunan, siyasetçilerin ifade özgürlüğünün genişlemesi için çalışan Erdoğan ve AK Parti, maalesef bugün koalisyon ortaklarıyla el ele vererek, siyaseti en fazla baskılayan, milletvekillerini en fazla hapse gönderen bir iktidara dönüşmüş durumdadır. Erdoğan’ın kendisi ile ilgili yasaklar sona ersin ve milletvekili olsun diye düzenleme yapan bir Meclis’ten tekrar hapishaneye vekil gönderme rekoru kıran bir Meclis’e geçiyor olmamızın vebali AK Parti’nin boynuna asılacaktır. Bakın bugünlerde iktidar ekranlarında dolaşan ünlü bir 28 Şubatçı var. CHP milletvekili Berberoğlu’nun mahkumiyetine yol açan, Suriye halkına giden yardımları küresel odaklara iştiyakla koşarak ihbar eden yerli bir muhbirdir kendisi. Bu yerli muhbir tüm hayatı boyunca ülkemizi bir gün Pekin’e, diğer gün Moskova’ya ihbar etmiş, nerede millet aleyhine bir faaliyet varsa ömrünü orada harcamış, her türlü zulmün yılmaz savunucusu olmuş bir isimdir. İktidar bu yerli muhbiri çok seviyor. Bu muhbir aynı zamanda, bir taraftan Çin’in Doğu Türkistanlı kardeşlerimize yaptığı zulümlerin savunucusu diğer taraftan zalim Esed’in Türkiye tanıtım mümessilidir. İşte bu yerli muhbir 13 yıl önce de televizyon televizyon dolaşıp AK Parti’nin kapatılması ve Erdoğan’ın yargılanması için yargıya yaptığı başvuruyu anlatıyordu; bugün ise iktidar televizyonlarında bir başka partinin kapatılması gerektiğini savunuyor. Bu AK Parti-MHP ve Vatan Partisi koalisyonu Türkiye’yi bir askeri nizamiye, milletimizi hizaya sokulması gereken kalabalıklar, devleti ise askerî harekât komutanlığı zannetmektedirler."
[Samanyolu Haber] 8.6.2020
Gazeteci Tenekeci: Norveç’te trollerin ölüm tehditleri cezasız kalmadı!
15 Temmuz gecesi Oslo’da yaşayan AKP’li bir trolden ölüm tehditti içeren bir mesaj aldığını belirten Gazeteci Engin Tenekeci, Norveç yargısının kendisini tehdit eden şahsı tazminat ödemeye mahkûm ettiğini söyledi.
Türkiye’de ‘ölüm listesi’ yayınlayanlar veya sosyal medya üzerinden masum insanlara yönelik tehdit içeren mesajlar paylaşanlara yönelik adli bir yaptırımın olmaması, AKP’li trollerin motivasyonunu artırıyor.
Uzun yıllar Norveç’te Zaman Gazetesi ve Cihan Haber Ajansı temsilcisi olarak çalışan Engin Tenekeci, 15 Temmuz gecesi facebook üzerinden AKP’li bir troll tarafından ölümle tehdit edildiğini anlattı. O gece balık tutmaya gittiği ve Türkiye’deki gelişmelerden haberdar olmadığını aktaran Tenekeci, “Ölüm tehditti içeren mesajı 15 Temmuz gecesi aldım. Mesajı görünce şok oldum. Askeri darbe girişimiyle benim ne gibi bir ilgim olabilirdi ki. O gün zaten bu tarz bir gelişmeyi öğrenir öğrenmez ‘darbeye karşıtıyım ve demokrasi taraftarıyım’ diye bir mesaj paylaştım.” dedi.
“HEPİNİZİ AVLAYIP YOK EDECEĞİZ”
Aldığı ölüm tehditti mesajında AKP’li trol H.E.’nin “Hepinizi avlayıp yok edeceğiz” dediğini anlatan Engin Tenekeci, ilk iş olarak polise giderek şahıstan şikayetçi olduğunu belirtti.
Norveç’te yaşayan H.E. isimli Türk vatandaşı, Engin Tenekeci’ye gönderdiği mesajında “Engin kork kaç. Norveç’i sana ve senin gibilere dar getireceğim. Ş…. paralel köfte …” ifadelerini kullanıyor. Tenekeci, kendisini hakaret eden şahsın ağıza alınmayacak kadar iğrenç ifadeler kullandığını ve son olarak “Hepinizi avlayıp yok edeceğiz” sözlerinin ardından H.E. isimli şahsın başka kişilerle organize olduklarını düşündüğünü belirtti.
Olayın Norveç yargısına taşındığını anlatan Tenekeci, “Norveç gibi demokrasi, barış, hukuk, huzurun olduğu bir ülkede böyle bir mesaj almam beni şaşırttı. Mesajında çoğul kipi (biz) ifadesini kullanınca, mahkemede de ifade ettim bunu ‘biz’ derken bunlar herhalde ‘organizeli suç örgütü?’ dedim.” şeklinde anlattı.
Ölüm tehditti ve hakaret içeren mesajın yargıya taşınmasından sonra Norveç medyasında gündem olduğunu anlatan Tenekeci, AKP’li H.E., gönderdiği mesajın sansür edilmeden devlet televizyonu NRK da yayınladığını vurguladı.
“UZLAŞMA TEKLİFİNİ REDDETTİM”
Oslo Mahkemesi’nde görülen davada ‘uzlaşma’ talep ettiklerini anlatan Tenekeci, bu tarz tehdit ve hakarete niyetlenenlere yönelik bir emsal taşıması adına uzlaşmaya yanaşmadığını vurguladı. Ayrıca Tenekeci, MİT’in adam kaçırma operasyonları nedeniyle dava sürecinde ‘kaçırılma’ endişe yaşadığını da ifade ettiğini belirtti.
Norveç’in aynı zamanda AKP’li H.E.’ye kamu davası açtığını aktaran Tenekeci, yargı sürecinde kendisine düşen tüm masrafları mahkemenin karşıladığını belirtti. Davanın 2018’te sonuçlandığını vurgulayan Tenekeci, kendisini ölümle tehdit eden şahsın tazminata mahkûm edildiğini söyledi.
“BU SATIRLARI OKUMAKTAN HAYA EDİYORUM”
Mahkemede bayan yargıçla arasında geçen bir diyaloğu anlatan Tenekeci, “Hâkime hanım bana tehdit içiren mesajı okumamı istedi, bende, ‘Bu satırları sizin gibi bir kadının karşısında okumaktan haya ediyorum.’ dedim. Ancak hâkime hanım buranın bir duruşma olduğu için bir sakıncası olmadığını söyledi. Duruşmamı takip eden polis avukatıma, bunun bir kamu davası olduğunu, bunu bana yapan birinin dışarıda ki herhangi bir Norveçliye de çok rahat yapabileceğini bildirmiştim.” şeklinde konuştu.
“Aslınsa şahsıma yapılan bu tehdidi, Norveç’in demokrasi, hukuk, ifade özgürlüğü, kamu güvenliğine yapılmış görüyorum” diyen Tenekeci, “Bununla birlikte bu tehdit; radikalleşmiş, kin ve öfkeyle gerilmiş, gerdirilmiş AKP tabanının global manada, Avrupa ülkelerinin güvenliği adına net ve somut bir delildir.” dedi.
Norveç Başbakanı Erna Solberg, Engin Tenekeci’nin organize ettiği uçurtma etkinliğinde katıldı.
Norveç’te bir sivil toplum kuruluşunun koordinatörlüğünü yapan Engin Tenekeci, çocuklara yönelik aktiviteler yaptıklarını, yemek ve dil kursu eğitimi verdiklerini belirtti. Kadınlara yönelik düzenledikleri yemek kursuna 10 farklı ülkeden katılım olduğunu anlatan Tenekeci, “Çocuklara yönelik düzenlediğimiz bir uçurtma festivaline şu anki Başbakan Erna Solberg de katılmıştı. Hatta başbakan festival resimlerini Facebook sayfasında paylaşmış ve paylaşımında ‘çocukluğumu yaşadım’ demişti. Ayrıca Solberg, siyasi hayatında eleştiri almadığı tek program olduğu söylenmişti.” dediğini aktardı.
[Samanyolu Haber] 8.6.2020
Türkiye’de ‘ölüm listesi’ yayınlayanlar veya sosyal medya üzerinden masum insanlara yönelik tehdit içeren mesajlar paylaşanlara yönelik adli bir yaptırımın olmaması, AKP’li trollerin motivasyonunu artırıyor.
Uzun yıllar Norveç’te Zaman Gazetesi ve Cihan Haber Ajansı temsilcisi olarak çalışan Engin Tenekeci, 15 Temmuz gecesi facebook üzerinden AKP’li bir troll tarafından ölümle tehdit edildiğini anlattı. O gece balık tutmaya gittiği ve Türkiye’deki gelişmelerden haberdar olmadığını aktaran Tenekeci, “Ölüm tehditti içeren mesajı 15 Temmuz gecesi aldım. Mesajı görünce şok oldum. Askeri darbe girişimiyle benim ne gibi bir ilgim olabilirdi ki. O gün zaten bu tarz bir gelişmeyi öğrenir öğrenmez ‘darbeye karşıtıyım ve demokrasi taraftarıyım’ diye bir mesaj paylaştım.” dedi.
“HEPİNİZİ AVLAYIP YOK EDECEĞİZ”
Aldığı ölüm tehditti mesajında AKP’li trol H.E.’nin “Hepinizi avlayıp yok edeceğiz” dediğini anlatan Engin Tenekeci, ilk iş olarak polise giderek şahıstan şikayetçi olduğunu belirtti.
Norveç’te yaşayan H.E. isimli Türk vatandaşı, Engin Tenekeci’ye gönderdiği mesajında “Engin kork kaç. Norveç’i sana ve senin gibilere dar getireceğim. Ş…. paralel köfte …” ifadelerini kullanıyor. Tenekeci, kendisini hakaret eden şahsın ağıza alınmayacak kadar iğrenç ifadeler kullandığını ve son olarak “Hepinizi avlayıp yok edeceğiz” sözlerinin ardından H.E. isimli şahsın başka kişilerle organize olduklarını düşündüğünü belirtti.
Olayın Norveç yargısına taşındığını anlatan Tenekeci, “Norveç gibi demokrasi, barış, hukuk, huzurun olduğu bir ülkede böyle bir mesaj almam beni şaşırttı. Mesajında çoğul kipi (biz) ifadesini kullanınca, mahkemede de ifade ettim bunu ‘biz’ derken bunlar herhalde ‘organizeli suç örgütü?’ dedim.” şeklinde anlattı.
Ölüm tehditti ve hakaret içeren mesajın yargıya taşınmasından sonra Norveç medyasında gündem olduğunu anlatan Tenekeci, AKP’li H.E., gönderdiği mesajın sansür edilmeden devlet televizyonu NRK da yayınladığını vurguladı.
“UZLAŞMA TEKLİFİNİ REDDETTİM”
Oslo Mahkemesi’nde görülen davada ‘uzlaşma’ talep ettiklerini anlatan Tenekeci, bu tarz tehdit ve hakarete niyetlenenlere yönelik bir emsal taşıması adına uzlaşmaya yanaşmadığını vurguladı. Ayrıca Tenekeci, MİT’in adam kaçırma operasyonları nedeniyle dava sürecinde ‘kaçırılma’ endişe yaşadığını da ifade ettiğini belirtti.
Norveç’in aynı zamanda AKP’li H.E.’ye kamu davası açtığını aktaran Tenekeci, yargı sürecinde kendisine düşen tüm masrafları mahkemenin karşıladığını belirtti. Davanın 2018’te sonuçlandığını vurgulayan Tenekeci, kendisini ölümle tehdit eden şahsın tazminata mahkûm edildiğini söyledi.
“BU SATIRLARI OKUMAKTAN HAYA EDİYORUM”
Mahkemede bayan yargıçla arasında geçen bir diyaloğu anlatan Tenekeci, “Hâkime hanım bana tehdit içiren mesajı okumamı istedi, bende, ‘Bu satırları sizin gibi bir kadının karşısında okumaktan haya ediyorum.’ dedim. Ancak hâkime hanım buranın bir duruşma olduğu için bir sakıncası olmadığını söyledi. Duruşmamı takip eden polis avukatıma, bunun bir kamu davası olduğunu, bunu bana yapan birinin dışarıda ki herhangi bir Norveçliye de çok rahat yapabileceğini bildirmiştim.” şeklinde konuştu.
“Aslınsa şahsıma yapılan bu tehdidi, Norveç’in demokrasi, hukuk, ifade özgürlüğü, kamu güvenliğine yapılmış görüyorum” diyen Tenekeci, “Bununla birlikte bu tehdit; radikalleşmiş, kin ve öfkeyle gerilmiş, gerdirilmiş AKP tabanının global manada, Avrupa ülkelerinin güvenliği adına net ve somut bir delildir.” dedi.
Norveç Başbakanı Erna Solberg, Engin Tenekeci’nin organize ettiği uçurtma etkinliğinde katıldı.
Norveç’te bir sivil toplum kuruluşunun koordinatörlüğünü yapan Engin Tenekeci, çocuklara yönelik aktiviteler yaptıklarını, yemek ve dil kursu eğitimi verdiklerini belirtti. Kadınlara yönelik düzenledikleri yemek kursuna 10 farklı ülkeden katılım olduğunu anlatan Tenekeci, “Çocuklara yönelik düzenlediğimiz bir uçurtma festivaline şu anki Başbakan Erna Solberg de katılmıştı. Hatta başbakan festival resimlerini Facebook sayfasında paylaşmış ve paylaşımında ‘çocukluğumu yaşadım’ demişti. Ayrıca Solberg, siyasi hayatında eleştiri almadığı tek program olduğu söylenmişti.” dediğini aktardı.
[Samanyolu Haber] 8.6.2020
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Yeni kitabı çıktı
M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1980 öncesi vaizlik döneminde cami kürsülerinde yaptığı Zekât konulu sohbetleri bir araya getirilerek kitaplaştırıldı.
Süreyya Yayınlarından çıkan kitap, “Sosyal Adaletin Temel Unsuru: Zekât” ismini taşıyor. İbadet Hayatımız serisinin üçüncüsü olarak yayınlanan eser, Hocaefendi’nin 24 Kasım 1978-16 Şubat 1979 tarihleri arasında yapmış olduğu zekât vaazlarını (8 adet) esas almakla birlikte yine değişik tarihlerde zekatla ilgili dile getirdiği görüş ve açıklamalarına da yer veriyor.
Asli bir ibadet olarak Zekat
Bilindiği üzere zekât, İslam dininin en önemli ibadetlerinden birisidir. Kur’an-ı Kerim’de mü’minlere farz kılınan namaz anlatılırken hemen peşi sıra da zekât yükümlülüğünden bahsedilir. Pek çok ayette zekât verme, takva ve ihsan sahibi mü’minlerin en önemli özellikleri arasında zikredilir.
Peygamber Efendimiz de zekat vermeyi İslam’ın beş şartından birisi olarak saymıştır. İbn Ömer’den rivayet edilen bir hadiste “İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak.” buyrulurken başka bir hadislerinde zekat, Cennet’e götürecek ameller arasında sayılmıştır.
Hocaefendi, hadislerde İslam’ın köprüsü olarak ifade edilen zekatın hem veren hem de alan açısından pek çok faydasının olduğuna işaret eder. Ona göre zekat, insanın fıtratında olan pek çok hastalığın tedavisinde çok önemli görevler üstlenmektedir. Zekat sayesinde insan verici olmaya alışırken nefsini de cimrilik hastalığından, tul-i emel arzusundan ve maddenin esiri olmaktan kurtarır.
Bu açıdan Hocaefendi'nin, İslam’ın beş esasından birisi olan zekâta iktisadi manasının çok ötesinde anlamlar yüklediği söylenebilir. Zekatı sağlıklı bir toplum inşasının en önemli unsurlarından biri olarak değerlendiren Hocaefendi, onun, toplumda dayanışma, birlik ve adalet duygusunun kök salmasına vesile olacağını ifade etmektedir.
Birlik ve dayanışma ruhu kazanmış bir toplum inşasında Zekat
Kitap boyunca göze çarpan diğer bir şey de, iktisadi açıdan refaha ermiş bir toplumdan ziyade, zekât sayesinde birlik ve dayanışma ruhu kazanmış bir toplum inşasının öncelenmesi gerektiğidir. Günümüzdeki yardım müesseseleri insanları daha müreffeh kılmayı hedeflerken İslam’ın zekat ve çeşitli yardım sistemleri daha faziletli bir insan ve toplum modeli inşa etmeyi hedefler. İnsanların birbirlerinin mutluluk ve acısını hissettikleri, birbirlerine karşı mürüvvet ve saygı duyguları besledikleri, kin ve nefretin önünün alındığı bir insan ve toplum modeli. Bu açıdan zekat müessesi, insanın tükettiği nispette mutlu olacağı anlayışı üzerine kurulan günümüz toplum yapısına bir alternatif olarak öne çıkmaktadır.
Hocaefendi’nin zekâtla ilgili görüşlerinde dikkati çeken bir diğer nokta da; insanın dünya ve ahiret mutluluğunun temininde oynadığı roldür. İnsan namazla kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselerek bir nevi miraç yaşarken zekatla da maneviyata açılmakta, fani alemde maddi bir varlık olan malına ebediyet kazandırmakta, bir nevi maneviyatın ve ebediyetin hazzına ermektedir.
Zekat ibadetinin fert ve toplum hayatında oynadığı rolleri başlıklar halinde zikreden Hocaefendi son olarak da zekatla ilgili fıkhi konularak değinir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Muhterem Müellif’in Sosyal Adaletin Temel Unsuru: Zekat ismini taşıyan eseri bir giriş ve beş bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde müminin dünyaya bakışı, emek-sermaye dengesi gibi konulara yer verirken birinci bölümde verme ahlakı, ikinci bölümde sosyal bir müessese olarak zekat, üçüncü bölümde zekatla gelen maslahatlar, dördüncü bölümde zekatın farz olmasının şartları ve zekat miktarları, beşinci bölümde ise zekat organizasyonundan bahsedilmektedir.
Avrupa ve Amerika'da aynı anda satışa sunulan kitap aynı zamanda digital mağazalardan e-kitap olarak satın alınabilir.
Avrupa’dan satın almak için: www.kitapdunyasi.eu
Amerika’dan satın almak için: www.antstores.com
E-kitap için:
Play Books
Apple Books
[Samanyolu Haber] 8.6.2020
Süreyya Yayınlarından çıkan kitap, “Sosyal Adaletin Temel Unsuru: Zekât” ismini taşıyor. İbadet Hayatımız serisinin üçüncüsü olarak yayınlanan eser, Hocaefendi’nin 24 Kasım 1978-16 Şubat 1979 tarihleri arasında yapmış olduğu zekât vaazlarını (8 adet) esas almakla birlikte yine değişik tarihlerde zekatla ilgili dile getirdiği görüş ve açıklamalarına da yer veriyor.
Asli bir ibadet olarak Zekat
Bilindiği üzere zekât, İslam dininin en önemli ibadetlerinden birisidir. Kur’an-ı Kerim’de mü’minlere farz kılınan namaz anlatılırken hemen peşi sıra da zekât yükümlülüğünden bahsedilir. Pek çok ayette zekât verme, takva ve ihsan sahibi mü’minlerin en önemli özellikleri arasında zikredilir.
Peygamber Efendimiz de zekat vermeyi İslam’ın beş şartından birisi olarak saymıştır. İbn Ömer’den rivayet edilen bir hadiste “İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak.” buyrulurken başka bir hadislerinde zekat, Cennet’e götürecek ameller arasında sayılmıştır.
Hocaefendi, hadislerde İslam’ın köprüsü olarak ifade edilen zekatın hem veren hem de alan açısından pek çok faydasının olduğuna işaret eder. Ona göre zekat, insanın fıtratında olan pek çok hastalığın tedavisinde çok önemli görevler üstlenmektedir. Zekat sayesinde insan verici olmaya alışırken nefsini de cimrilik hastalığından, tul-i emel arzusundan ve maddenin esiri olmaktan kurtarır.
Bu açıdan Hocaefendi'nin, İslam’ın beş esasından birisi olan zekâta iktisadi manasının çok ötesinde anlamlar yüklediği söylenebilir. Zekatı sağlıklı bir toplum inşasının en önemli unsurlarından biri olarak değerlendiren Hocaefendi, onun, toplumda dayanışma, birlik ve adalet duygusunun kök salmasına vesile olacağını ifade etmektedir.
Birlik ve dayanışma ruhu kazanmış bir toplum inşasında Zekat
Kitap boyunca göze çarpan diğer bir şey de, iktisadi açıdan refaha ermiş bir toplumdan ziyade, zekât sayesinde birlik ve dayanışma ruhu kazanmış bir toplum inşasının öncelenmesi gerektiğidir. Günümüzdeki yardım müesseseleri insanları daha müreffeh kılmayı hedeflerken İslam’ın zekat ve çeşitli yardım sistemleri daha faziletli bir insan ve toplum modeli inşa etmeyi hedefler. İnsanların birbirlerinin mutluluk ve acısını hissettikleri, birbirlerine karşı mürüvvet ve saygı duyguları besledikleri, kin ve nefretin önünün alındığı bir insan ve toplum modeli. Bu açıdan zekat müessesi, insanın tükettiği nispette mutlu olacağı anlayışı üzerine kurulan günümüz toplum yapısına bir alternatif olarak öne çıkmaktadır.
Hocaefendi’nin zekâtla ilgili görüşlerinde dikkati çeken bir diğer nokta da; insanın dünya ve ahiret mutluluğunun temininde oynadığı roldür. İnsan namazla kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselerek bir nevi miraç yaşarken zekatla da maneviyata açılmakta, fani alemde maddi bir varlık olan malına ebediyet kazandırmakta, bir nevi maneviyatın ve ebediyetin hazzına ermektedir.
Zekat ibadetinin fert ve toplum hayatında oynadığı rolleri başlıklar halinde zikreden Hocaefendi son olarak da zekatla ilgili fıkhi konularak değinir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Muhterem Müellif’in Sosyal Adaletin Temel Unsuru: Zekat ismini taşıyan eseri bir giriş ve beş bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde müminin dünyaya bakışı, emek-sermaye dengesi gibi konulara yer verirken birinci bölümde verme ahlakı, ikinci bölümde sosyal bir müessese olarak zekat, üçüncü bölümde zekatla gelen maslahatlar, dördüncü bölümde zekatın farz olmasının şartları ve zekat miktarları, beşinci bölümde ise zekat organizasyonundan bahsedilmektedir.
Avrupa ve Amerika'da aynı anda satışa sunulan kitap aynı zamanda digital mağazalardan e-kitap olarak satın alınabilir.
Avrupa’dan satın almak için: www.kitapdunyasi.eu
Amerika’dan satın almak için: www.antstores.com
E-kitap için:
Play Books
Apple Books
[Samanyolu Haber] 8.6.2020
Libya ısrarının sebebi belli oldu
Türkiye, Libya'da askeri gücünü artırınca Sarraj güçleri Hafter'e karşı Trablus'ta zafer ilan etti.
Türkiye'nin bölgedeki varlığı tartışma konusu olurken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın "Darbeci Hafter'in Libya halkının hakkı olan petrolü kaçak yollardan satma girişimlerinin engellemek için elimizden geleni yapacağız ve buna müsaade etmeyeceğiz" sözleri bu konuda güçlü bir mesaj olarak öne çıkıyor.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez de, Libya ile yedi ruhsat alanı belirlendiğini ve bu bölgelerde Türkiye Petrolleri'nin (TP) sismik arama yapacağını açıkladı.
Dönmez, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının (TP) Libya'da petrol arama ve üretim çalışmaları için ruhsat başvurusunda bulunduğunu belirterek, "Libya ile yapılan mutabakat kapsamında 7 ruhsat alanı belirledik, yaklaşık 3 ay kadar askı ve ilan süreci devam edecek. 3-4 ay içerisinde sismik aramaları yapacağız, buradan alınan veriler değerlendirildikten sonra da lokasyon belirleyeceğiz" ifadesini kullandı.
Karar'da yer alan habere göre, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de altı sondajı tamamladığını ve "Yavuz" sondaj gemisinin Selçuklu-1 lokasyonunda yedinci sondaja devam ettiğini söyledi. Doğu Akdeniz'de TP'nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden aldığı ruhsat alanlarındaki çalışmaların yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti'nin TP'ye verdiği ruhsat alanlarında da sondaj yapıldığını vurgulayan Dönmez, sözlerine şöyle devam etti:
"Libya ile yapılan mutabakat kapsamında ise 7 ruhsat alanı belirledik. TP geçtiğimiz haftalarda Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'ne müracaat etmek suretiyle burada petrol arama ve üretim faaliyeti için izin istedi. Yasal bir prosedür var, yaklaşık 3 ay kadar askı ve ilan süreci devam edecek. Sonrasında başka başvuran olmazsa, TP bu alanda da petrol aramalarına başlamış olacak ve 3-4 ay içerisinde önce sismik aramaları yapacağız, buradan alınan veriler değerlendirildikten sonra da lokasyon belirleyeceğiz. Bu mutabakatla Doğu Akdeniz'in batı kısmında sınırı da netleştirmiş olduk."
Dönmez, Libya'nın istikrar ve güvenliğe kavuşmasının öncelikli olduğunu belirterek, "Her iki ülkenin lideri de doğal gaz ve petrol aramalarında iş birliğinin daha da geliştirilmesi noktasında görüşlerini beyan etmişlerdi. Altyapı ve üstyapıda birçok işler de olacak. Bizim müteahhitlerimiz o bölgeye alışık. Şu anda da iki tane büyük elektrik üretim santralinin inşası bizim iki büyük özel firmamamıza ait. Onlar da bu süreç tamamlanır tamamlanmaz devreye alınma aşamasına geldi" ifadesini kullandı.
TP'nin yakın coğrafyada petrol arama ve üretimi yapan güçlü bir oyuncu haline geldiğini ifade eden Dönmez, salgın sürecinden önce Cezayir ile de planlanan bir çalışma olduğunu ve görüşmelerin devam ettiğini sözlerine ekledi.
Dönmez, TP'nin derin denizlerdeki sondaj kabiliyeti kullanmak üzere ülkelerden talepler de geldiğini vurguladı.Diğer yandan Türkiye'nin Afrika'da da maden başta olmak üzere çeşitli yatırımları olduğunu aktaran Dönmez, maden çalışmalarının keşif ve araştırma aşamasında olduğunu dile getirdi.
TP'ye ait "Fatih" sondaj gemisinin Karadeniz'deki sondajına temmuz ayının ortasında başlayacağını anımsatan Dönmez, Türkiye'nin karada da petrol aramalarını sürdürdüğünü, Diyarbakır ve Siirt'te hidrolik çatlatma yönteminin denendiğini ve ilk çalışmaların olumlu sonuçlandığını açıkladı.
[Samanyolu Haber] 8.6.2020
Türkiye'nin bölgedeki varlığı tartışma konusu olurken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın "Darbeci Hafter'in Libya halkının hakkı olan petrolü kaçak yollardan satma girişimlerinin engellemek için elimizden geleni yapacağız ve buna müsaade etmeyeceğiz" sözleri bu konuda güçlü bir mesaj olarak öne çıkıyor.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez de, Libya ile yedi ruhsat alanı belirlendiğini ve bu bölgelerde Türkiye Petrolleri'nin (TP) sismik arama yapacağını açıkladı.
Dönmez, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının (TP) Libya'da petrol arama ve üretim çalışmaları için ruhsat başvurusunda bulunduğunu belirterek, "Libya ile yapılan mutabakat kapsamında 7 ruhsat alanı belirledik, yaklaşık 3 ay kadar askı ve ilan süreci devam edecek. 3-4 ay içerisinde sismik aramaları yapacağız, buradan alınan veriler değerlendirildikten sonra da lokasyon belirleyeceğiz" ifadesini kullandı.
Karar'da yer alan habere göre, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de altı sondajı tamamladığını ve "Yavuz" sondaj gemisinin Selçuklu-1 lokasyonunda yedinci sondaja devam ettiğini söyledi. Doğu Akdeniz'de TP'nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden aldığı ruhsat alanlarındaki çalışmaların yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti'nin TP'ye verdiği ruhsat alanlarında da sondaj yapıldığını vurgulayan Dönmez, sözlerine şöyle devam etti:
"Libya ile yapılan mutabakat kapsamında ise 7 ruhsat alanı belirledik. TP geçtiğimiz haftalarda Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'ne müracaat etmek suretiyle burada petrol arama ve üretim faaliyeti için izin istedi. Yasal bir prosedür var, yaklaşık 3 ay kadar askı ve ilan süreci devam edecek. Sonrasında başka başvuran olmazsa, TP bu alanda da petrol aramalarına başlamış olacak ve 3-4 ay içerisinde önce sismik aramaları yapacağız, buradan alınan veriler değerlendirildikten sonra da lokasyon belirleyeceğiz. Bu mutabakatla Doğu Akdeniz'in batı kısmında sınırı da netleştirmiş olduk."
Dönmez, Libya'nın istikrar ve güvenliğe kavuşmasının öncelikli olduğunu belirterek, "Her iki ülkenin lideri de doğal gaz ve petrol aramalarında iş birliğinin daha da geliştirilmesi noktasında görüşlerini beyan etmişlerdi. Altyapı ve üstyapıda birçok işler de olacak. Bizim müteahhitlerimiz o bölgeye alışık. Şu anda da iki tane büyük elektrik üretim santralinin inşası bizim iki büyük özel firmamamıza ait. Onlar da bu süreç tamamlanır tamamlanmaz devreye alınma aşamasına geldi" ifadesini kullandı.
TP'nin yakın coğrafyada petrol arama ve üretimi yapan güçlü bir oyuncu haline geldiğini ifade eden Dönmez, salgın sürecinden önce Cezayir ile de planlanan bir çalışma olduğunu ve görüşmelerin devam ettiğini sözlerine ekledi.
Dönmez, TP'nin derin denizlerdeki sondaj kabiliyeti kullanmak üzere ülkelerden talepler de geldiğini vurguladı.Diğer yandan Türkiye'nin Afrika'da da maden başta olmak üzere çeşitli yatırımları olduğunu aktaran Dönmez, maden çalışmalarının keşif ve araştırma aşamasında olduğunu dile getirdi.
TP'ye ait "Fatih" sondaj gemisinin Karadeniz'deki sondajına temmuz ayının ortasında başlayacağını anımsatan Dönmez, Türkiye'nin karada da petrol aramalarını sürdürdüğünü, Diyarbakır ve Siirt'te hidrolik çatlatma yönteminin denendiğini ve ilk çalışmaların olumlu sonuçlandığını açıkladı.
[Samanyolu Haber] 8.6.2020
Krizde batmayan rejim! [Turhan Bozkurt]
Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını Türkiye’nin kendi siyasi ve iktisadi krizinin tuzu biberi oldu. Hükûmetin krize karşı attığı adımlar, komedyen Cem Yılmaz’ın cips reklamındaki “Ürünümüzün bir özelliği de suda batmamasıdır” repliğini hatırlatıyor.
Suya düşsek de sırılsıklam olsak da son 5 yılda yüzde 40 fakirleşsek de batmıyoruz.
24 Haziran 2018 Partili Cumhurbaşkanlığı Seçimi ile resmiyet kazanan Erdoğan tipi başkanlık sisteminde ikinci yıl geride kalırken elde var hüsran!
Demokrasilerde yasama, yürütme ve yargının yanında “4’üncü kuvvet” diye nitelen medya artık tek adam rejiminde piyade vazifesini üstlendi.
Patronlarına verilen ballı ihalelerin diyet borcunu medya havuzunda yüzen kalemşorlar imza attıkları yalan haberlerle ödüyor.
MEDYA KAPIKULU, TBMM NOTERLİK
Medya, havuzlu villalarda, stadyum localarında Havana purosu tüttürmenin keyfini süren kiralık kalemlerin teslimiyeti ile Saray’ın kapıkuluna dönmüş yasama ve yargı vitrin süsünden ibarettir.
Nitekim yasama organı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Saray’dan gelen kanun tekliflerini onaylayan Noterlik gibi hizmet veriyor.
Vaktiyle “bağımsızlık” esası üzerine inşâ edilen Adliye teşkilatı ise Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) menfaatini koruyan ve kollayan, o menfaate halel getiren her şahıs ve kurumu bertaraf eden kadife eldiven giymiş bir boksöre döndü.
Tek adam rejimlerinin en bariz özelliği krizde batmamalarıdır. Enflasyonda dünyada ilk 10 arasında olmak ya da nüfusa oranla işsizlikte yine ilk 10 arasına girmek teferruattan ibarettir.
Bütçe açığını kapatmak için Merkez Bankası’na 5 ayda 90 milyar TL karşılıksız para bastırılması da mühim değildir.
Gıcır gıcır banknotlarla kamu bankalarına konut, taşıt, tatil ve bilumum ihtayaçlar için piyasa şartlarının altında faizle kredi verilmesi şuurlu bir siyasi tercihtir.
VATANDAŞI BORÇLANDIR Kİ BİR YERE KIPIRDAYAMASIN
Halkı borç batağında daha da çaresiz ve bağımlı hâle getirmek gibi seçimde kalıcı oy manasına gelen bu hareketlerin tehlikeli olduğunu işgüzar iktisatçılar terennüm ede dursun AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan bildiği yolda emin adımlarla ilerliyor.
Hazine’nin anahtarını teslim ettiği damadı Berat Albayrak kendisinin bir dediği iki etmeden her gün yeni bir icatla Hazine’nin köküne kibrit suyu döküyor. Dolayısıyla milletin ocağına incir ağacı dikiliyor.
Döviz, altın ve diğer emtia işlemlerinde Kambiyo Vergisi’ni 5 kat artırarak yüzde 1’e çıkartmak ya da dövize bir gün valörlü işlem şartı getirerek muhtemel bir bankalara hücum karşısında vakit kazanmak ufuktaki kızılca kıyametin ayak sesleridir.
DÖVİZ HESAPLARINA MÜDAHALE
Yapı Kredi Bankası’nın 10 bin dolar ve altında kalan tutarda döviz tevdiat hesabı açmayacağını ilan etmesi ile Merkez Bankası’nın 20 milyar TL “yatırım taahhütlü avans kredisi” için vanayı açması hep aynı yere götürüyor.
Merkez Bankası karşılıksız para basarken diğer taraftan bankalara “Sizin sırtınızdan döviz kazanacağım.” mesajı veriyor.
Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası, TCMB kaynaklı 18 milyar TL’lik 10 yıla kadar vadeli yatırım taahhütlü avans kredisin bugün itibarıyla yüzde 7,75 sabit faiz mukabilinde tahsis etmeye başladı.
Bu krediden küçük esnaf ya da AKP’ye yakın olmayan sanayicinin istifade edeceğini ümit eden varsa son iki yıllık zaman zarfında olup bitenlere tekrar bakabilir.
Krizde batmayan rejimin bir hazırlığı daha var. TBMM Başkanlığı’na sunulan yeri torba kanun teklifi ile Türkiye Vakıflar Bankası’nın (Vakıfbank), Sermaye Piyasası Kanunu’na göre faaliyette bulunan gayrimenkul yatırım ortaklıkları Kamu İhale Kanunu'na tabi olmayacak.
SINIRSIZ BORÇLANMA YETKİSİ
Tıpkı Varlık Fonu’nun KİK’ten ve her nevi teftişten muaf olduğu gibi Vakıfbank’ın konut, arazi, emlak işlemleri de milletten kaçırılıyor.
Torbada yok yok… Kamu kurum ve kuruluşları ile kamu sermayeli bankaların (Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank, Türk Eximbank, Ziraat Katılım ve Vakıf Katılım) sermaye ihtiyacını karşılamak maksadıyla Hazine sınırsız borçlanabilecek.
2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu'nda belirlenen limit 151 milyar TL idi. Bu limit mayı ayı itibarıyla dolduğu için minare için yeni bir kılıf dikiliyor.
Artık vatandaş da olup biteni kabullendi bile. Nasıl kabul etmesin ki!
BATSA DA “BATTI” DEMEK YASAK
Sorgulayanın nezarethanede sorgulandığını, Alattin Çakıcı gibi azılı bir mafya lideri tahliye edilirken, siyasetçilerden yazarlara eline çakı almamış on binlerce masum insanın zindanlarda çürütüldüğünü gören milyonlar sindiriliyor.
Memleket batsa da “battı” denilemeyen bir siyasi ve iktisadi model Türkiye’yi nihayetinde Kuzey Kore, Çin, İran, Suriye ve Rusya gibi rejimlerin biraz demokrasi ile harmanlanmış bir sentezine ulaştıracak.
O sentezin de lutf edildiği kadar hürriyetten, vergilerin belli bir zümre arasında taksim edilmesinin akabinde kalan paralarla iktifa edilecek kadar kazançtan başka bir karşılığı yok maalesef.
Türkiye’nin önünde tek yol var: Şoförü değiştirmek…
[Turhan Bozkurt] 8.6.2020 [Samanyolu Haber]
Suya düşsek de sırılsıklam olsak da son 5 yılda yüzde 40 fakirleşsek de batmıyoruz.
24 Haziran 2018 Partili Cumhurbaşkanlığı Seçimi ile resmiyet kazanan Erdoğan tipi başkanlık sisteminde ikinci yıl geride kalırken elde var hüsran!
Demokrasilerde yasama, yürütme ve yargının yanında “4’üncü kuvvet” diye nitelen medya artık tek adam rejiminde piyade vazifesini üstlendi.
Patronlarına verilen ballı ihalelerin diyet borcunu medya havuzunda yüzen kalemşorlar imza attıkları yalan haberlerle ödüyor.
MEDYA KAPIKULU, TBMM NOTERLİK
Medya, havuzlu villalarda, stadyum localarında Havana purosu tüttürmenin keyfini süren kiralık kalemlerin teslimiyeti ile Saray’ın kapıkuluna dönmüş yasama ve yargı vitrin süsünden ibarettir.
Nitekim yasama organı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Saray’dan gelen kanun tekliflerini onaylayan Noterlik gibi hizmet veriyor.
Vaktiyle “bağımsızlık” esası üzerine inşâ edilen Adliye teşkilatı ise Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) menfaatini koruyan ve kollayan, o menfaate halel getiren her şahıs ve kurumu bertaraf eden kadife eldiven giymiş bir boksöre döndü.
Tek adam rejimlerinin en bariz özelliği krizde batmamalarıdır. Enflasyonda dünyada ilk 10 arasında olmak ya da nüfusa oranla işsizlikte yine ilk 10 arasına girmek teferruattan ibarettir.
Bütçe açığını kapatmak için Merkez Bankası’na 5 ayda 90 milyar TL karşılıksız para bastırılması da mühim değildir.
Gıcır gıcır banknotlarla kamu bankalarına konut, taşıt, tatil ve bilumum ihtayaçlar için piyasa şartlarının altında faizle kredi verilmesi şuurlu bir siyasi tercihtir.
VATANDAŞI BORÇLANDIR Kİ BİR YERE KIPIRDAYAMASIN
Halkı borç batağında daha da çaresiz ve bağımlı hâle getirmek gibi seçimde kalıcı oy manasına gelen bu hareketlerin tehlikeli olduğunu işgüzar iktisatçılar terennüm ede dursun AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan bildiği yolda emin adımlarla ilerliyor.
Hazine’nin anahtarını teslim ettiği damadı Berat Albayrak kendisinin bir dediği iki etmeden her gün yeni bir icatla Hazine’nin köküne kibrit suyu döküyor. Dolayısıyla milletin ocağına incir ağacı dikiliyor.
Döviz, altın ve diğer emtia işlemlerinde Kambiyo Vergisi’ni 5 kat artırarak yüzde 1’e çıkartmak ya da dövize bir gün valörlü işlem şartı getirerek muhtemel bir bankalara hücum karşısında vakit kazanmak ufuktaki kızılca kıyametin ayak sesleridir.
DÖVİZ HESAPLARINA MÜDAHALE
Yapı Kredi Bankası’nın 10 bin dolar ve altında kalan tutarda döviz tevdiat hesabı açmayacağını ilan etmesi ile Merkez Bankası’nın 20 milyar TL “yatırım taahhütlü avans kredisi” için vanayı açması hep aynı yere götürüyor.
Merkez Bankası karşılıksız para basarken diğer taraftan bankalara “Sizin sırtınızdan döviz kazanacağım.” mesajı veriyor.
Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası, TCMB kaynaklı 18 milyar TL’lik 10 yıla kadar vadeli yatırım taahhütlü avans kredisin bugün itibarıyla yüzde 7,75 sabit faiz mukabilinde tahsis etmeye başladı.
Bu krediden küçük esnaf ya da AKP’ye yakın olmayan sanayicinin istifade edeceğini ümit eden varsa son iki yıllık zaman zarfında olup bitenlere tekrar bakabilir.
Krizde batmayan rejimin bir hazırlığı daha var. TBMM Başkanlığı’na sunulan yeri torba kanun teklifi ile Türkiye Vakıflar Bankası’nın (Vakıfbank), Sermaye Piyasası Kanunu’na göre faaliyette bulunan gayrimenkul yatırım ortaklıkları Kamu İhale Kanunu'na tabi olmayacak.
SINIRSIZ BORÇLANMA YETKİSİ
Tıpkı Varlık Fonu’nun KİK’ten ve her nevi teftişten muaf olduğu gibi Vakıfbank’ın konut, arazi, emlak işlemleri de milletten kaçırılıyor.
Torbada yok yok… Kamu kurum ve kuruluşları ile kamu sermayeli bankaların (Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank, Türk Eximbank, Ziraat Katılım ve Vakıf Katılım) sermaye ihtiyacını karşılamak maksadıyla Hazine sınırsız borçlanabilecek.
2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu'nda belirlenen limit 151 milyar TL idi. Bu limit mayı ayı itibarıyla dolduğu için minare için yeni bir kılıf dikiliyor.
Artık vatandaş da olup biteni kabullendi bile. Nasıl kabul etmesin ki!
BATSA DA “BATTI” DEMEK YASAK
Sorgulayanın nezarethanede sorgulandığını, Alattin Çakıcı gibi azılı bir mafya lideri tahliye edilirken, siyasetçilerden yazarlara eline çakı almamış on binlerce masum insanın zindanlarda çürütüldüğünü gören milyonlar sindiriliyor.
Memleket batsa da “battı” denilemeyen bir siyasi ve iktisadi model Türkiye’yi nihayetinde Kuzey Kore, Çin, İran, Suriye ve Rusya gibi rejimlerin biraz demokrasi ile harmanlanmış bir sentezine ulaştıracak.
O sentezin de lutf edildiği kadar hürriyetten, vergilerin belli bir zümre arasında taksim edilmesinin akabinde kalan paralarla iktifa edilecek kadar kazançtan başka bir karşılığı yok maalesef.
Türkiye’nin önünde tek yol var: Şoförü değiştirmek…
[Turhan Bozkurt] 8.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Turhan Bozkurt
AKP, baraj ittifakı yapacak partilere yüzde 5 oy alma şartı getiriyor
AKP'nin seçim yasasında değişiklik içeren paket hazırlığı yaptığı, baraj ittifak yapan partilerin en az yüzde 5 oy almaları şekline dönüştürülebileceği kaydedildi. Buna göre, küçük partilerin ittifak aracılığı ile Meclis’e girmesi engellenecek.
KRONOS 08 Haziran 2020 GÜNDEM
AKP, Siyasi Partiler ve Seçim Yasasında yapılacak değişiklikle seçim barajlarının yüzde 5’e indirilmesi ve seçim bölgelerinin sayısının arttırılmasını planlıyor.
Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın haberine göre, AKP’de kurulan komisyon, ilk toplantısını önümüzdeki hafta yapacak. AKP Siyasi İşler Başkanı Hayati Yazıcı başkanlığındaki komisyon, çalışmalarını yaz boyunca sürdürecek ve yeni yasama dönemine, hem siyasi partiler, hem de seçim yasasında ciddi değişiklikler içeren bir paket getirilecek.
YENİ KURULACAK PARTİLERE KARŞI ÖNLEM
Yapılan planlamaya göre öncelikle 400 maddeyi bulan iki yasa sadeleştirilecek ve yaklaşık 200 maddeye indirilecek. Sadeleştirme dışında, asıl önemli çalışma, seçim barajı konusunda olacak. İttifak uygulamasının seçim barajını fiilen ortadan kaldırdığı yorumları yapılırken, barajın ittifak yapan partilerin en az yüzde 5 oy almaları şekline dönüştürülebileceği iddia ediliyor. Bu durumda, baraj otomatik olarak yüzde 5’e inecek. Küçük partilerin ittifak aracılığı ile Meclis’e girmesi engellenecek.
SEÇİM BÖLGE SAYISI ARTIYOR: BÖL, OY AL
AKP, milletvekili seçimlerinde dar bölgeye sıcak bakmazken, daraltılmış bölgeye daha yakın duruyor. Yeni düzenlemede buna ilişkin hükümler de yer alacak. Parti, metropollerdeki seçim bölgelerinin sayısını arttırmayı planlıyor.
SEÇİMDEN SONRA İTTİFAK FORMÜLÜ
İttifak yapısının aynen kalabileceği gibi seçimden önce ittifak yapmanın yolunun kapatılabileceği de iddia ediliyor. Partilerin güçlerini seçimden önce değil, seçimden sonra birleştirmesiyle ilgili öneriler de bulunuyor. Bu durumun büyük partileri avantajlı çıkaracağı yorumları yapılıyor.
[Kronos.News] 8.6.2020
KRONOS 08 Haziran 2020 GÜNDEM
AKP, Siyasi Partiler ve Seçim Yasasında yapılacak değişiklikle seçim barajlarının yüzde 5’e indirilmesi ve seçim bölgelerinin sayısının arttırılmasını planlıyor.
Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın haberine göre, AKP’de kurulan komisyon, ilk toplantısını önümüzdeki hafta yapacak. AKP Siyasi İşler Başkanı Hayati Yazıcı başkanlığındaki komisyon, çalışmalarını yaz boyunca sürdürecek ve yeni yasama dönemine, hem siyasi partiler, hem de seçim yasasında ciddi değişiklikler içeren bir paket getirilecek.
YENİ KURULACAK PARTİLERE KARŞI ÖNLEM
Yapılan planlamaya göre öncelikle 400 maddeyi bulan iki yasa sadeleştirilecek ve yaklaşık 200 maddeye indirilecek. Sadeleştirme dışında, asıl önemli çalışma, seçim barajı konusunda olacak. İttifak uygulamasının seçim barajını fiilen ortadan kaldırdığı yorumları yapılırken, barajın ittifak yapan partilerin en az yüzde 5 oy almaları şekline dönüştürülebileceği iddia ediliyor. Bu durumda, baraj otomatik olarak yüzde 5’e inecek. Küçük partilerin ittifak aracılığı ile Meclis’e girmesi engellenecek.
SEÇİM BÖLGE SAYISI ARTIYOR: BÖL, OY AL
AKP, milletvekili seçimlerinde dar bölgeye sıcak bakmazken, daraltılmış bölgeye daha yakın duruyor. Yeni düzenlemede buna ilişkin hükümler de yer alacak. Parti, metropollerdeki seçim bölgelerinin sayısını arttırmayı planlıyor.
SEÇİMDEN SONRA İTTİFAK FORMÜLÜ
İttifak yapısının aynen kalabileceği gibi seçimden önce ittifak yapmanın yolunun kapatılabileceği de iddia ediliyor. Partilerin güçlerini seçimden önce değil, seçimden sonra birleştirmesiyle ilgili öneriler de bulunuyor. Bu durumun büyük partileri avantajlı çıkaracağı yorumları yapılıyor.
[Kronos.News] 8.6.2020
Odatv yazarı Yıldız’a gözaltının nedeni 15 Temmuz yazıları mı?
Odatv Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız, "askeri casusluk" iddiasıyla gözaltına alındı. Yıldız, son olarak İçişleri Bakanı Soylu tarafından hedef gösterilmişti.
KRONOS 08 Haziran 2020 GÜNDEM
Odatv’de yer alan habere göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı “Askeri casusluk” suçlamasıyla Müyesser Yıldız’ın gözaltına alındığı öne sürülüyor.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Yıldız’ın “Anlaşılan o ki, Bakan Soylu’nun söylediği gibi, ‘Çemçe grubu’ tamamen yok edilmemiş”paylaşımını alıntılayarak, “Çemçe grubunun itlafına, bir PKK bir sen üzülmüşsün. Kahramanlarımız bugün o bölgeye yeni sızmayı 10 metrede çatışma ile teröristleri yok ederek engelledi… Benim üzüntüm PKK seviciliğin değil, devlet gömleği giymiş pespayelerle iş tutmandır” demişti.
ARAMADA NELER YAŞANDI
Odatv’nin gözaltı sırasında yaşananları şöyle aktırdı:
“Yıldız’ın evi 2011’deki Odatv kumpası sırasında da aranmıştı. Ancak o dönem evde arama yapan polisler dijital cihazların imajını almıştı. Bugün yapılan aramada ise imaj alınmaması, evde Müyesser Yıldız’ın kullanmadığı, bilgisayar mühendisi olan oğlunun kullandığı cihazlara ve avukat olan eşinin kullandığı bilgisayara da el koyulması dikkat çekti.
Arama sırasında cihazların imajının alınmasının istenmesine “uzman personel olmaması nedeniyle imaj alınamadığı” gerekçesi ileri sürüldü.
2011’de” ‘FETÖ’nün Odatv kumpası” sırasında ev aranırken Yıldız avukatlarına haber vermiş, avukatlar aramaya iştirak edebilmişlerdi. Bugün yapılan aramada ise, Yıldız’ın avukatına haber verilmesi engellendi. Yıldız’ın avukatı, arama kararını kendisinin duyması üzerine eve geldi.”
KENDİ EVİNDE TUVALETE GİDERKEN ÜSTÜ ARANDI
Arama bitip, el koyulacak eşyalar tutanağa geçirilirken Müyesser Yıldız kendi evinde tuvalete girmek istedi. Polis, tuvalete girmeden önce Yıldız’ın üstünü aradı.
SOYLU’YA DAVA AÇMIŞTI
Müyesser Yıldız, Cuma günü, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya dava açmıştı. Soylu da Yıldız’ı sosyal medya hesabından hedef göstermişti.
Müyesser Yıldız’ın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la da devam eden davası bulunuyor.
GAZETECİLERDEN TEPKİ
Gazeteci Dayanışma Ağı, gazetecilerin gözaltına alınmasına tepki göstererek, “Basın özgürlüğü adına yine kara bir güne uyandık. TELE 1 Ankara temsilcisi İsmail Dükel ve Odatv Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız gözaltına alındı.
Halkın haber alma özgürlüğüne yöneltilen saldırılar bizi yıldıramayacak. Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel gazetecidir!” açıklamasında bulundu.
CHP’Lİ AĞBABA: DERHAL SERBEST KALMALI
CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, gazetecilerin gözaltına alınmasına tepki gösterdi. Twitter hesabından açıklama yapan Ağbaba, “Güne yine AKP faşizmi ile uyandık” yorumunu yaptı. Ağbaba, “Güne yine AKP faşizmi ile uyandık. #tele1 Ankara Tem.#İsmailDükel ile #OdaTv Ankara Haber Müd. #MüyesserYıldız gözaltına alındı. Gerçekleri konuştukları/yazdıkları için gazetecileri gözaltına almak, bitip tükenmişliğin resmidir. Dükel ve Yıldız derhal serbest bırakılmalıdır” dedi.
DEVA PARTİSİ’NDEN TEPKİ
Gazetecilerin gözaltına alınmasına DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu’undan da tepki geldi. Türkiye’nin korku cumhuriyetine çevrildiğini kaydeden Yeneroğlu, “Türkiye yine birçok gazetecinin gözaltına alındığı bir sabaha uyandı… Gazetecileri baskıyla sindirip güzel ülkemizi korku cumhuriyetine çevirenler tarihten ders alsalardı, kendi korkularına çarenin de hukukun üstünlüğü olduğunu anlarlardı…
Korku siyasetinin günü sayılıdır…” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 8.6.2020
KRONOS 08 Haziran 2020 GÜNDEM
Odatv’de yer alan habere göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı “Askeri casusluk” suçlamasıyla Müyesser Yıldız’ın gözaltına alındığı öne sürülüyor.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Yıldız’ın “Anlaşılan o ki, Bakan Soylu’nun söylediği gibi, ‘Çemçe grubu’ tamamen yok edilmemiş”paylaşımını alıntılayarak, “Çemçe grubunun itlafına, bir PKK bir sen üzülmüşsün. Kahramanlarımız bugün o bölgeye yeni sızmayı 10 metrede çatışma ile teröristleri yok ederek engelledi… Benim üzüntüm PKK seviciliğin değil, devlet gömleği giymiş pespayelerle iş tutmandır” demişti.
ARAMADA NELER YAŞANDI
Odatv’nin gözaltı sırasında yaşananları şöyle aktırdı:
“Yıldız’ın evi 2011’deki Odatv kumpası sırasında da aranmıştı. Ancak o dönem evde arama yapan polisler dijital cihazların imajını almıştı. Bugün yapılan aramada ise imaj alınmaması, evde Müyesser Yıldız’ın kullanmadığı, bilgisayar mühendisi olan oğlunun kullandığı cihazlara ve avukat olan eşinin kullandığı bilgisayara da el koyulması dikkat çekti.
Arama sırasında cihazların imajının alınmasının istenmesine “uzman personel olmaması nedeniyle imaj alınamadığı” gerekçesi ileri sürüldü.
2011’de” ‘FETÖ’nün Odatv kumpası” sırasında ev aranırken Yıldız avukatlarına haber vermiş, avukatlar aramaya iştirak edebilmişlerdi. Bugün yapılan aramada ise, Yıldız’ın avukatına haber verilmesi engellendi. Yıldız’ın avukatı, arama kararını kendisinin duyması üzerine eve geldi.”
KENDİ EVİNDE TUVALETE GİDERKEN ÜSTÜ ARANDI
Arama bitip, el koyulacak eşyalar tutanağa geçirilirken Müyesser Yıldız kendi evinde tuvalete girmek istedi. Polis, tuvalete girmeden önce Yıldız’ın üstünü aradı.
SOYLU’YA DAVA AÇMIŞTI
Müyesser Yıldız, Cuma günü, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya dava açmıştı. Soylu da Yıldız’ı sosyal medya hesabından hedef göstermişti.
Müyesser Yıldız’ın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la da devam eden davası bulunuyor.
GAZETECİLERDEN TEPKİ
Gazeteci Dayanışma Ağı, gazetecilerin gözaltına alınmasına tepki göstererek, “Basın özgürlüğü adına yine kara bir güne uyandık. TELE 1 Ankara temsilcisi İsmail Dükel ve Odatv Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız gözaltına alındı.
Halkın haber alma özgürlüğüne yöneltilen saldırılar bizi yıldıramayacak. Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel gazetecidir!” açıklamasında bulundu.
CHP’Lİ AĞBABA: DERHAL SERBEST KALMALI
CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, gazetecilerin gözaltına alınmasına tepki gösterdi. Twitter hesabından açıklama yapan Ağbaba, “Güne yine AKP faşizmi ile uyandık” yorumunu yaptı. Ağbaba, “Güne yine AKP faşizmi ile uyandık. #tele1 Ankara Tem.#İsmailDükel ile #OdaTv Ankara Haber Müd. #MüyesserYıldız gözaltına alındı. Gerçekleri konuştukları/yazdıkları için gazetecileri gözaltına almak, bitip tükenmişliğin resmidir. Dükel ve Yıldız derhal serbest bırakılmalıdır” dedi.
DEVA PARTİSİ’NDEN TEPKİ
Gazetecilerin gözaltına alınmasına DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu’undan da tepki geldi. Türkiye’nin korku cumhuriyetine çevrildiğini kaydeden Yeneroğlu, “Türkiye yine birçok gazetecinin gözaltına alındığı bir sabaha uyandı… Gazetecileri baskıyla sindirip güzel ülkemizi korku cumhuriyetine çevirenler tarihten ders alsalardı, kendi korkularına çarenin de hukukun üstünlüğü olduğunu anlarlardı…
Korku siyasetinin günü sayılıdır…” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 8.6.2020
Sırada KHK ile dokunulmazlıklarının kaldırılması mı var?
Eski AKP Milletvekili ve Karar gazetesi yazarı Mehmet Ocaktan bugünkü yazısında, "Muhtemelen bu gidişle sıra, Kanun Hükmünde Kararname ile vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına gelecek. " diyerek AKP kulislerinden sızan bilgileri paylaştı.
KRONOS 08 Haziran 2020 GÜNDEM
AK Partili bir vekilin, CHP İstanbul milletvekili Enis Berberoğlu, HDP’li vekiller Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’nın dokunulmazlıklarının kardırılmasıyla ilgili olarak “Siyasi irade bir karar vermiş gereği yapıldı. 4 Haziran bir milat, siyasette yeni bir dönem, yeni bir süreç başlıyor” değerlendirmesinde bulunduğu öne sürüldü.
Eski AKP Milletvekili ve Karar gazetesi yazarı Mehmet Ocaktan bugünkü (8 Haziran 2020) yazısında, “Muhtemelen bu gidişle sıra, Kanun Hükmünde Kararname ile vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına gelecek. ” diyerek, Türkiye’nin yıllardır yargı dahil, millet iradesinin üzerinde kurulmaya çalışılan her türlü vesayete karşı mücadele ederek bugünlere geldiğini söyledi. “Bütün yaşananlardan sonra milletvekillerinin Meclis’te dokunulmazlığını kaldırarak yargının insafına terk etmek, ülkenin demokratik kazanımlarını heba etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.” diyen Ocaktan, yazısının ilgili bölümünde şunları yazdı:
“Oysa geçmiş uygulamalarda da olduğu gibi milletvekillerinin üyelik sıfatlarının sona ermesi beklenebilirdi. Anayasa’nın vekil dokunulmazlığı ile ilgili 83. Maddesi son derece açık: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçimden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.”
Peki bu acelecilik niye?
Eğer gündemde hiç yokken üç milletvekilinin vekilliklerinin düşürülmesiyle, yaşanan ekonomik ve sosyal sorunlar, yükselen enflasyon ve işsizliğin gündemden düşürülmesi gibi bir hesap yapılıyorsa bu hiç akıllıca bir seçim olmayacaktır. Bu adım sadece toplumdaki kutuplaşmayı derinleştirir, siyaseti daha da gerilimli bir atmosfere mahkum eder. Kim bilir belki de istenen budur…
Yıllardır millet iradesinin üzerindeki vesayete karşı mücadele eden, jürostokrasiye meydan okuyan AK Parti’nin, tamamen devletçi bir refleksle ‘vesayetçi’ bir iklime doğru yol alması doğrusu büyük bir talihsizlik… Oysa AK Parti’nin, 12 Eylül 2010 referandumunda ‘hayır’ kampanyası yürüten CHP’ye karşı en güçlü argümanı siyasetçinin üzerine çöken vesayetçi yapının kaldırılmasıydı. O gün başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın Kütahya’da yaptığı konuşmada Kılıçdaroğlu’nu hedef alarak söylediği şu sert ifadeler hala hafızalarımızdadır, diyordu ki: “Kalkıp da siyasetçiye dokunulmazlığı kaldır, ondan sonra da biz siyasetçiyi birilerinin eline mahkum edelim. Kusura bakma, bunun altında hangi tezgahın yattığını biz çok iyi biliriz. Onun için bu oyuna bizler gelmedik, gelmeyiz.”
2007 yılında dokunulmazlıkları savunan Erdoğan o günlerde bürokratik oligarşiye adeta meydan okuyordu: “Dokunulmazlık bizim aklımıza geldiğinde veya popülistlikle gündeme getireceğimiz bir konu değildir…Bu siyasetçiyi, bürokratik oligarşiye mahkum etme çabasıdır. Demokrasilerin geliştiği dünyada asla seçilmişler, atanmışların elinde oyuncak haline getirilemez.”
İnsan ister istemez, tarihe “2 Mart darbesi” olarak geçen 1994’te dokunulmazlıkları kaldırılan DEP milletvekillerinin yaka-paça Meclis’ten götürülerek tutuklandığı o günleri hatırlamadan edemiyor. Ve biliyoruz ki o süreçten sonra Türkiye başarısız hükümetlere, ekonomik krizlere ve hızla siyasi bir istikrarsızlığa sürüklenmişti. Herhalde yeniden benzer görüntülere sahne olan bir Türkiye’yi hiçbirimiz istemeyiz.
Kabul etmek gerekiyor ki Meclis’teki bu dokunulmazlıkların kaldırılması hamlesi, siyasi alanı fevkalade daraltacağı gibi Türkiye’nin demokratik görünürlüğünü de ciddi bir biçimde zedeleyecektir.
Kaderin cilvesine bakın ki, özgürlükçü AK Parti’den bugünlere geldik…”
[Kronos.News] 8.6.2020
KRONOS 08 Haziran 2020 GÜNDEM
AK Partili bir vekilin, CHP İstanbul milletvekili Enis Berberoğlu, HDP’li vekiller Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’nın dokunulmazlıklarının kardırılmasıyla ilgili olarak “Siyasi irade bir karar vermiş gereği yapıldı. 4 Haziran bir milat, siyasette yeni bir dönem, yeni bir süreç başlıyor” değerlendirmesinde bulunduğu öne sürüldü.
Eski AKP Milletvekili ve Karar gazetesi yazarı Mehmet Ocaktan bugünkü (8 Haziran 2020) yazısında, “Muhtemelen bu gidişle sıra, Kanun Hükmünde Kararname ile vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına gelecek. ” diyerek, Türkiye’nin yıllardır yargı dahil, millet iradesinin üzerinde kurulmaya çalışılan her türlü vesayete karşı mücadele ederek bugünlere geldiğini söyledi. “Bütün yaşananlardan sonra milletvekillerinin Meclis’te dokunulmazlığını kaldırarak yargının insafına terk etmek, ülkenin demokratik kazanımlarını heba etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.” diyen Ocaktan, yazısının ilgili bölümünde şunları yazdı:
“Oysa geçmiş uygulamalarda da olduğu gibi milletvekillerinin üyelik sıfatlarının sona ermesi beklenebilirdi. Anayasa’nın vekil dokunulmazlığı ile ilgili 83. Maddesi son derece açık: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçimden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.”
Peki bu acelecilik niye?
Eğer gündemde hiç yokken üç milletvekilinin vekilliklerinin düşürülmesiyle, yaşanan ekonomik ve sosyal sorunlar, yükselen enflasyon ve işsizliğin gündemden düşürülmesi gibi bir hesap yapılıyorsa bu hiç akıllıca bir seçim olmayacaktır. Bu adım sadece toplumdaki kutuplaşmayı derinleştirir, siyaseti daha da gerilimli bir atmosfere mahkum eder. Kim bilir belki de istenen budur…
Yıllardır millet iradesinin üzerindeki vesayete karşı mücadele eden, jürostokrasiye meydan okuyan AK Parti’nin, tamamen devletçi bir refleksle ‘vesayetçi’ bir iklime doğru yol alması doğrusu büyük bir talihsizlik… Oysa AK Parti’nin, 12 Eylül 2010 referandumunda ‘hayır’ kampanyası yürüten CHP’ye karşı en güçlü argümanı siyasetçinin üzerine çöken vesayetçi yapının kaldırılmasıydı. O gün başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın Kütahya’da yaptığı konuşmada Kılıçdaroğlu’nu hedef alarak söylediği şu sert ifadeler hala hafızalarımızdadır, diyordu ki: “Kalkıp da siyasetçiye dokunulmazlığı kaldır, ondan sonra da biz siyasetçiyi birilerinin eline mahkum edelim. Kusura bakma, bunun altında hangi tezgahın yattığını biz çok iyi biliriz. Onun için bu oyuna bizler gelmedik, gelmeyiz.”
2007 yılında dokunulmazlıkları savunan Erdoğan o günlerde bürokratik oligarşiye adeta meydan okuyordu: “Dokunulmazlık bizim aklımıza geldiğinde veya popülistlikle gündeme getireceğimiz bir konu değildir…Bu siyasetçiyi, bürokratik oligarşiye mahkum etme çabasıdır. Demokrasilerin geliştiği dünyada asla seçilmişler, atanmışların elinde oyuncak haline getirilemez.”
İnsan ister istemez, tarihe “2 Mart darbesi” olarak geçen 1994’te dokunulmazlıkları kaldırılan DEP milletvekillerinin yaka-paça Meclis’ten götürülerek tutuklandığı o günleri hatırlamadan edemiyor. Ve biliyoruz ki o süreçten sonra Türkiye başarısız hükümetlere, ekonomik krizlere ve hızla siyasi bir istikrarsızlığa sürüklenmişti. Herhalde yeniden benzer görüntülere sahne olan bir Türkiye’yi hiçbirimiz istemeyiz.
Kabul etmek gerekiyor ki Meclis’teki bu dokunulmazlıkların kaldırılması hamlesi, siyasi alanı fevkalade daraltacağı gibi Türkiye’nin demokratik görünürlüğünü de ciddi bir biçimde zedeleyecektir.
Kaderin cilvesine bakın ki, özgürlükçü AK Parti’den bugünlere geldik…”
[Kronos.News] 8.6.2020
CHP, İnfaz Yasası’na AYM’de ‘esastan’ itiraz edecek
İnfaz Yasası'nın iptali için daha önce Anayasa Mahkemesi'nde şekil yönünden başvuran CHP’nin bu hafta, düzenlemenin 17 maddesinin başta eşitlik ilkesi olmak üzere Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle esastan başvuru yapması bekleniyor.
KRONOS 08 Haziran 2020 GÜNDEM
AKP ve MHP’nin TBMM’ye getirerek muhalefetin itirazına karşın yasalaştırdığı infaz düzenlemesini şekil yönünden iptal edilmesi istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) götüren CHP’nin bu hafta içinde esastan başvuru yapması bekleniyor.
Cumhuriyet‘ten Mahmut Ilıcalı’nın haberine göre, CHP’nin yaklaşık 100 sayfadan oluştuğu belirtilen başvuru dilekçesinde 69 maddeden oluşan düzenlemenin 17 maddesinin başta eşitlik ilkesi olmak üzere anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istenecek.
İnfaz düzenlemesine esastan yapılacak başvuru tarihi için son günün 15 Haziran olduğu, bu kapsamda önümüzde hafta içinde CHP’nin bu konuda AYM’ye başvuru yapacağı ifade ediliyor.
Parti içinde Yüksek Mahkeme’nin vereceği kararın istenmeyen sonuçlar doğurabileceği yorumları da yapılırken; parti kaynakları, CHP’nin bu konuda kırmızı çizgilerine dikkat ederek başvuru yapacağını bildiriyor.
[Kronos.News] 8.6.2020
KRONOS 08 Haziran 2020 GÜNDEM
AKP ve MHP’nin TBMM’ye getirerek muhalefetin itirazına karşın yasalaştırdığı infaz düzenlemesini şekil yönünden iptal edilmesi istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) götüren CHP’nin bu hafta içinde esastan başvuru yapması bekleniyor.
Cumhuriyet‘ten Mahmut Ilıcalı’nın haberine göre, CHP’nin yaklaşık 100 sayfadan oluştuğu belirtilen başvuru dilekçesinde 69 maddeden oluşan düzenlemenin 17 maddesinin başta eşitlik ilkesi olmak üzere anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istenecek.
İnfaz düzenlemesine esastan yapılacak başvuru tarihi için son günün 15 Haziran olduğu, bu kapsamda önümüzde hafta içinde CHP’nin bu konuda AYM’ye başvuru yapacağı ifade ediliyor.
Parti içinde Yüksek Mahkeme’nin vereceği kararın istenmeyen sonuçlar doğurabileceği yorumları da yapılırken; parti kaynakları, CHP’nin bu konuda kırmızı çizgilerine dikkat ederek başvuru yapacağını bildiriyor.
[Kronos.News] 8.6.2020
Kanser hastası öğretmen hayatını kaybetti
Beş ay önce cilt kanserine yakalanan Türkçe öğretmeni Ömer Günerigök hayatını kaybetti. Günerigök’ün son isteği 4 yıldır tutuklu abisini görmekti.
BOLD – Görevden ihraç, sürgün, gözaltı… Yaşadığı sıkıntılar nedeniyle Şubat 2020’de cilt kanserine yakalanan ve önceki gün yoğun bakıma kaldırılan Ömer Günerigök (31) tedavi gördüğü Erzurum Atatürk Üniversitesi Hastanesinde hayata gözlerini yumdu. Kardeşinin ölüm haberini abisi Gıyasettin Günerigök, sosyal medya hesabından duyurdu: “Kardeşimin kalbi durdu. Doktorlar müdahale ediyor. Allah rızası için eder misiniz? Kardeşim vefat etti.” dedi.
KPSS’DE DERECE YAPTI, ÖĞRETMEN OLDU, HUKUK DA OKUYORDU
2015 yılında girdiği KPSS sınavında Türkiye 12. olan Ömer Günerigök (31) aynı yıl memleketi Bingöl’ün Çavuşlar Köyüne öğretmen olarak atandı. 15 Temmuz’dan sonra önce görevinden uzaklaştırıldı. Üç ay geçmeden iade edildi ama başka bir okula sürgün edildi. Daha sonra gözaltına alınan Ömer Günerigök, Cemaat soruşturmaları kapsamında hakkında açılan davadan geçen yaz beraat etti. Ancak sıkıntıları bitmedi. Abisi tutukluydu. Kuzeni, gazeteci Hamza Günerigök de 4 yıldır hapiste.
Ailece zor günler geçiren Ömer Günerigök bir yandan öğretmenliğe devam ediyor, bir yandan ikinci üniversitesini okuyordu. Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıfta olan Günerigök, şubat ayında sınavlara girmek üzere Erzurum’a gittiğinde hastalığı ortaya çıktı.
SON İSTEĞİ TUTUKLU ABİSİNİ GÖREBİLMEK
Ölüm döşeğindeki Ömer Günerigök’ün son isteği tutuklu abisi Taner Günerigök’ü görebilmekti. Dört yıldır Elazığ Cezaevinde tutuklu olan polis memuru Taner Günerigök, kardeşini görebilmek için dilekçe yazdı ama henüz cevap verilmedi. Cemaat soruşturmaları kapsamında Ağustos 2016’da tutuklanan Taner Günerigök, 10 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından da onaylandı.
[Bold Medya] 8.6.2020
BOLD – Görevden ihraç, sürgün, gözaltı… Yaşadığı sıkıntılar nedeniyle Şubat 2020’de cilt kanserine yakalanan ve önceki gün yoğun bakıma kaldırılan Ömer Günerigök (31) tedavi gördüğü Erzurum Atatürk Üniversitesi Hastanesinde hayata gözlerini yumdu. Kardeşinin ölüm haberini abisi Gıyasettin Günerigök, sosyal medya hesabından duyurdu: “Kardeşimin kalbi durdu. Doktorlar müdahale ediyor. Allah rızası için eder misiniz? Kardeşim vefat etti.” dedi.
KPSS’DE DERECE YAPTI, ÖĞRETMEN OLDU, HUKUK DA OKUYORDU
2015 yılında girdiği KPSS sınavında Türkiye 12. olan Ömer Günerigök (31) aynı yıl memleketi Bingöl’ün Çavuşlar Köyüne öğretmen olarak atandı. 15 Temmuz’dan sonra önce görevinden uzaklaştırıldı. Üç ay geçmeden iade edildi ama başka bir okula sürgün edildi. Daha sonra gözaltına alınan Ömer Günerigök, Cemaat soruşturmaları kapsamında hakkında açılan davadan geçen yaz beraat etti. Ancak sıkıntıları bitmedi. Abisi tutukluydu. Kuzeni, gazeteci Hamza Günerigök de 4 yıldır hapiste.
Ailece zor günler geçiren Ömer Günerigök bir yandan öğretmenliğe devam ediyor, bir yandan ikinci üniversitesini okuyordu. Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıfta olan Günerigök, şubat ayında sınavlara girmek üzere Erzurum’a gittiğinde hastalığı ortaya çıktı.
SON İSTEĞİ TUTUKLU ABİSİNİ GÖREBİLMEK
Ölüm döşeğindeki Ömer Günerigök’ün son isteği tutuklu abisi Taner Günerigök’ü görebilmekti. Dört yıldır Elazığ Cezaevinde tutuklu olan polis memuru Taner Günerigök, kardeşini görebilmek için dilekçe yazdı ama henüz cevap verilmedi. Cemaat soruşturmaları kapsamında Ağustos 2016’da tutuklanan Taner Günerigök, 10 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından da onaylandı.
[Bold Medya] 8.6.2020
Kelebeğin Kanat Çırpması! [Kadir Gürcan]
ABD'de, her zaman olduğu gibi polisin, siyahi bir genci yok yere öldürmesinin ardından, ülkede sokak gösterileri saman alevi gibi yayılıverdi. Beyaz-ırkçı Polis ekibi, yüzüstü yere yatırılmış gencin “Nefes alamıyorum!” çığlıklarına kulak asmamış. Bir kaç polisin üzerine çullandığı zavallının“I can not breath!” sözleri protestoların sloganı haline dönüştü.
Siyahi nüfusun yoğun olduğu şehir ve eyaletlerde, her gün bir benzerine rastlanan bu talihsiz olayın özelliği, bütün fenalığı ile medyaya düşmüş olması. Zenci gençlerin birinci önceliği polise yakalanmamak. Sıradan bir trafik suçundan dolayı öldürülen siyahi insan sayısı korkunç rakamlarda geziyor. Olağan suçlular yaftası, zenci nüfusun boynuna asılmış kötü bir alın yazısı.
Başkan Trump'ın gizleme ihtiyacı duymadığı Beyaz-Irkçı eğilimi başkanlığı döneminde, azınlıklara karşı girişilen saldırıları artırdı. Başkanlık yetkisini kullanarak affettiği devlet görevlileri arasında ırkçı eğilimi ile bilinen suç dosyası kabarık, psikopat ve karanlık polis şefleri başı çekiyor. Şimdi ona destek verenler de ırkçılığı kutsayanlar. Amerika'da etnik ve ırki ayrımcılık, korona virüsünden daha öldürücü ve her mevsim nüksetme potansiyeline sahip.
Sokak gösterilerinin önlenemez hale geldiği aynı gün NASA, Kennedy Uzay Araştırmaları Merkezinde dönüm noktası bir araştırmanın heyecanını Amerikan Halkı ile paylaşmayı ertelemedi. Amerikan Uzay Üssü'nün araştırma bütçesi dudak uçuklatacak rakamlarda gezdiği için bir günlük ertelemenin maliyetini kimse göze alamıyor. Gelişmiş ülkelerde, maliyetli ve ciddi araştırmaları damat hatırına destekleyen devlet başkanları pek yaygın değil. Vatandaş, verdiği vergilerin hesabını sormayı biliyor.
İyi ama, sokaklar karıştı! Amerika'nın zaman zaman küllenen ama bir türlü yakı tutmayan eski hastalığı yine nüksetti. Gösteriler şehir şehir, eyalet eyalet yayılmaya devam ediyor. New York'ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. “Şimdi uzaya araç ya da insan göndermenin zamanı mı? Şu sokak olaylarını bir selametleyelim! Sonra oturur, NASA ve Elon Musk'un zamansız fantazilerini(!) çitlek yiyerek seyrederiz...” diye aklınıza gelmiş olabilir. Bütün dünyayı Türkiye merkezinden seyretmeye alışmış olmanın kötü hayal kırıklıklarıdır bunlar. Hadiseleri anı anına ve canlı olarak seyredemeyip, sansürlenmiş kayıtlardan takip etmenin sonucu bu! Yine de, meraklarına yenilip “Boynun devrilsin Elon, oralardan düşüp bir yerlerine kıracaksın!” diye bizim gibi endişelenenlerin sayısı da az değil. Uzay mekiğinin kokpitinden paylaşılan görüntüye kalbim titreyerek, korka korka baktım ama muhteşem bir görüntü olduğunu itiraf etmeliyim.
Kafa karışıklığını gidermek için önce şu esasın altını çizelim; Demokratik ülkelerde sokak olayları, protesto ve gösteriler anayasanın vatandaşlara tanıdığı haklar zümresindendir. Hedefi de mevcut iktidarın yanlışlarından geri dönmesi için farkındalık oluşturmaktır. İşin ucu, askeri darbe, sistem değişikliği ya da iktidardakileri darağacında sallandırmaya dayanmaz. Başkan Trump bunu bildiği için, ekran başında oturup “Aman şimdi kapı çalacak beni almaya gelecekler!” diye tırnaklarını kemirmiyor. O da gidip, uzay mekiğinin fırlatılışını seyretti.
Bizdeki Saray Hanendeleri'nin göz ucu ile veliyyünimetlerine bakıp, “Efendim, merak etmeyin. Sokak olayları Amerika'da da oluyor. Hepsi aynı.” sözlerine kendileri de inanmıyor. Neden? Çünkü anti-demokratik, despot idarelerde sokak olayları hem hükümet hem de göstericiler açısından farklı manalar ifade eder. İdamlar, dar ağaçları, sürgünler önlenemeyen sokak hareketlerinin bir sonraki aşamasıdır. Gazi Olaylarından dili yanan mevcut iktidarın, o gün bugün insomnia olması boşuna mı? O gösterilerden içeri attıkları adamlara bir türlü ceza yakıştıramadılar. Yok yere bir sürü insanı içeride tutuyorlar.
Saray'ın teknoloji ile alakalı vizyonu küçük damadın omuzlarında. Sevgili damat, geleceğin teknolojisi diye pazarladıkları ikinci el ithal malzeme fuarlarına Paşa Babasını çağırmayı ihmal etmiyor. Ancak, bir çok kimse gibi, 2020 genç damat için iyi bir yıl olmadı. Araya virüs girdi, Ramazan girdi. Şimdi de, ağızdan ağza bir ihtilal muhabbeti almış başını gidiyor. Elin oğlu Mars'a tarifeli seferler başlatmak üzere, Yerli Elon'ın kaderine, Kayınpeder'in ihtilal endişelerini dağıtmak düşüyor.
Son gelişmelerde Saray'dan beslenen yeni bir tür dikkatimizi çekti. Meğer, Saray'a koğuşlanan futurist, çatlak bir ekip de varmış. Tahminimiz, bu yeni türün maaş bordrolarını, Elon Musk tavırlarını pek seven yeni damat imzalıyor. Çünkü küçük damada toz kondurmuyorlar. Suriye krizinde İHA'lar ile gündeme gelen küçük damattan son dört aydır ses çıkmıyordu. NASA'nın son başarısı karşısında afallamış olmalılar ki “İHA'larımız dünyanın bir tanesi!” diyerek moral bulmaya çalışıyorlar. Yani terazinin bir kefesinde Elon Musk, NASA ve SpaceX var diğerinde damat ve İHA'lar. Buyrun tercihi siz yapın!
Irkçı olaylar ikinci haftasına girerken, bizdeki divanelerin korkuları başka bir boyuta sıçradı. “Acaba ABD'deki sokak hareketleri, yeni Gazi Olaylarını tetikler mi?” diye uçuk kehanetler paylaşıyorlar. Kendilerini ne kadar önemsediklerine bir bakın! Milyonda bir de olsa, isabet ederlerse kara geçmiş olacaklar. Akıllarınca, Amerika'da kelebeğin kanat çırpması ile oluşacak büyük Tsunamiler'e dikkat çekiyorlar. İktidar ve yandaşlarını kulakları sağır eden teknolojik ilerlemeler değil de, köhne iktidarı tehdit edecek kıpırtılar endişelendiriyor.
Merak etmeyin bir şey olmaz. ABD ile Türkiye arasında doku uyuşmazlığı gece ile gündüz farkı kadar derin ve aşılmaz bir seviyededir. Orada demokratik kurumlar hala tam kapasite çalışıyor. Asker sokağa inse de işi bitince tekrar kışlasına döner. Anti-Demokratik rejimlerde karargahın ışıkları yandığında ne zaman söneceği hiç belli olmaz. Bu yüzden siz ABD'yi boş verin. Karargahın elektrik faturasından gözünüzü ayırmayın.
[Kadir Gürcan] 8.6.2020 [Samanyolu Haber]
Siyahi nüfusun yoğun olduğu şehir ve eyaletlerde, her gün bir benzerine rastlanan bu talihsiz olayın özelliği, bütün fenalığı ile medyaya düşmüş olması. Zenci gençlerin birinci önceliği polise yakalanmamak. Sıradan bir trafik suçundan dolayı öldürülen siyahi insan sayısı korkunç rakamlarda geziyor. Olağan suçlular yaftası, zenci nüfusun boynuna asılmış kötü bir alın yazısı.
Başkan Trump'ın gizleme ihtiyacı duymadığı Beyaz-Irkçı eğilimi başkanlığı döneminde, azınlıklara karşı girişilen saldırıları artırdı. Başkanlık yetkisini kullanarak affettiği devlet görevlileri arasında ırkçı eğilimi ile bilinen suç dosyası kabarık, psikopat ve karanlık polis şefleri başı çekiyor. Şimdi ona destek verenler de ırkçılığı kutsayanlar. Amerika'da etnik ve ırki ayrımcılık, korona virüsünden daha öldürücü ve her mevsim nüksetme potansiyeline sahip.
Sokak gösterilerinin önlenemez hale geldiği aynı gün NASA, Kennedy Uzay Araştırmaları Merkezinde dönüm noktası bir araştırmanın heyecanını Amerikan Halkı ile paylaşmayı ertelemedi. Amerikan Uzay Üssü'nün araştırma bütçesi dudak uçuklatacak rakamlarda gezdiği için bir günlük ertelemenin maliyetini kimse göze alamıyor. Gelişmiş ülkelerde, maliyetli ve ciddi araştırmaları damat hatırına destekleyen devlet başkanları pek yaygın değil. Vatandaş, verdiği vergilerin hesabını sormayı biliyor.
İyi ama, sokaklar karıştı! Amerika'nın zaman zaman küllenen ama bir türlü yakı tutmayan eski hastalığı yine nüksetti. Gösteriler şehir şehir, eyalet eyalet yayılmaya devam ediyor. New York'ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. “Şimdi uzaya araç ya da insan göndermenin zamanı mı? Şu sokak olaylarını bir selametleyelim! Sonra oturur, NASA ve Elon Musk'un zamansız fantazilerini(!) çitlek yiyerek seyrederiz...” diye aklınıza gelmiş olabilir. Bütün dünyayı Türkiye merkezinden seyretmeye alışmış olmanın kötü hayal kırıklıklarıdır bunlar. Hadiseleri anı anına ve canlı olarak seyredemeyip, sansürlenmiş kayıtlardan takip etmenin sonucu bu! Yine de, meraklarına yenilip “Boynun devrilsin Elon, oralardan düşüp bir yerlerine kıracaksın!” diye bizim gibi endişelenenlerin sayısı da az değil. Uzay mekiğinin kokpitinden paylaşılan görüntüye kalbim titreyerek, korka korka baktım ama muhteşem bir görüntü olduğunu itiraf etmeliyim.
Kafa karışıklığını gidermek için önce şu esasın altını çizelim; Demokratik ülkelerde sokak olayları, protesto ve gösteriler anayasanın vatandaşlara tanıdığı haklar zümresindendir. Hedefi de mevcut iktidarın yanlışlarından geri dönmesi için farkındalık oluşturmaktır. İşin ucu, askeri darbe, sistem değişikliği ya da iktidardakileri darağacında sallandırmaya dayanmaz. Başkan Trump bunu bildiği için, ekran başında oturup “Aman şimdi kapı çalacak beni almaya gelecekler!” diye tırnaklarını kemirmiyor. O da gidip, uzay mekiğinin fırlatılışını seyretti.
Bizdeki Saray Hanendeleri'nin göz ucu ile veliyyünimetlerine bakıp, “Efendim, merak etmeyin. Sokak olayları Amerika'da da oluyor. Hepsi aynı.” sözlerine kendileri de inanmıyor. Neden? Çünkü anti-demokratik, despot idarelerde sokak olayları hem hükümet hem de göstericiler açısından farklı manalar ifade eder. İdamlar, dar ağaçları, sürgünler önlenemeyen sokak hareketlerinin bir sonraki aşamasıdır. Gazi Olaylarından dili yanan mevcut iktidarın, o gün bugün insomnia olması boşuna mı? O gösterilerden içeri attıkları adamlara bir türlü ceza yakıştıramadılar. Yok yere bir sürü insanı içeride tutuyorlar.
Saray'ın teknoloji ile alakalı vizyonu küçük damadın omuzlarında. Sevgili damat, geleceğin teknolojisi diye pazarladıkları ikinci el ithal malzeme fuarlarına Paşa Babasını çağırmayı ihmal etmiyor. Ancak, bir çok kimse gibi, 2020 genç damat için iyi bir yıl olmadı. Araya virüs girdi, Ramazan girdi. Şimdi de, ağızdan ağza bir ihtilal muhabbeti almış başını gidiyor. Elin oğlu Mars'a tarifeli seferler başlatmak üzere, Yerli Elon'ın kaderine, Kayınpeder'in ihtilal endişelerini dağıtmak düşüyor.
Son gelişmelerde Saray'dan beslenen yeni bir tür dikkatimizi çekti. Meğer, Saray'a koğuşlanan futurist, çatlak bir ekip de varmış. Tahminimiz, bu yeni türün maaş bordrolarını, Elon Musk tavırlarını pek seven yeni damat imzalıyor. Çünkü küçük damada toz kondurmuyorlar. Suriye krizinde İHA'lar ile gündeme gelen küçük damattan son dört aydır ses çıkmıyordu. NASA'nın son başarısı karşısında afallamış olmalılar ki “İHA'larımız dünyanın bir tanesi!” diyerek moral bulmaya çalışıyorlar. Yani terazinin bir kefesinde Elon Musk, NASA ve SpaceX var diğerinde damat ve İHA'lar. Buyrun tercihi siz yapın!
Irkçı olaylar ikinci haftasına girerken, bizdeki divanelerin korkuları başka bir boyuta sıçradı. “Acaba ABD'deki sokak hareketleri, yeni Gazi Olaylarını tetikler mi?” diye uçuk kehanetler paylaşıyorlar. Kendilerini ne kadar önemsediklerine bir bakın! Milyonda bir de olsa, isabet ederlerse kara geçmiş olacaklar. Akıllarınca, Amerika'da kelebeğin kanat çırpması ile oluşacak büyük Tsunamiler'e dikkat çekiyorlar. İktidar ve yandaşlarını kulakları sağır eden teknolojik ilerlemeler değil de, köhne iktidarı tehdit edecek kıpırtılar endişelendiriyor.
Merak etmeyin bir şey olmaz. ABD ile Türkiye arasında doku uyuşmazlığı gece ile gündüz farkı kadar derin ve aşılmaz bir seviyededir. Orada demokratik kurumlar hala tam kapasite çalışıyor. Asker sokağa inse de işi bitince tekrar kışlasına döner. Anti-Demokratik rejimlerde karargahın ışıkları yandığında ne zaman söneceği hiç belli olmaz. Bu yüzden siz ABD'yi boş verin. Karargahın elektrik faturasından gözünüzü ayırmayın.
[Kadir Gürcan] 8.6.2020 [Samanyolu Haber]
Altın Kuşak İnsanı [Abdullah Aymaz]
Bir soru üzerine M. Fethullah Gülen Hocaefendi Altın Kuşak için: “Değişik zaman dilimleri içinde ANADOLU, çokları için bir Sefine-i Nuh olmuştur.” diyor. Ayrıca devamla şu tesbitleri yapıyor: “Öte yandan ANADOLU, sadece yakın çağda değil, Emevî-Abbasî idaresi döneminde de Ehl-i Beyt (Seyyidler ve Şerifler) için bir Sefîne-i Nuh olmuştur. Evet, o devirlerde Ehl-i Beyt, mevcut idarelerden görmüş oldukları tazyik, zulüm ve şiddet karşısında bizim Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgemize sığınmışlar, sığınmış ve oraları mesken edinmişler. Gerçi o sıralarda Anadolu Bizans hâkimiyeti altında idi ama, onlar Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde bugün bile, hala daha ulaşılamayan sarp yerlere gidip yerleşmişlerdir. Yani Anadolu, Ehl-i Beyt adına bir Sefîne-i Nuh olmuştur.” (Prizma-2)
“Ahlat, malumunuz Bitlis Vilayetimize bağlı tarihî bir belde. SEYYİDLER soyunun, göç yerlerinden biri olarak Bitlis yöresini seçmeleri KADERİN GARİP BİR CİLVESİ… Geylânîlerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların ANADOLU’ya gelip yerleşmesinden sonra olmuş. Kar-kış kalkmış, Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da Emevî ve Abbasî zulmünden emin olunmuş ve bu seyyidler soyu, belli tarikatların içinde ve başında KAR ÇİÇEKLERİ gibi açmaya başlamışlardır.
“Bu günlere gelinceye kadar da hep saklandılar gizlendiler. Bitlis ve yöresi, Seyyidler adına sanki Ashab-ı Kehfin Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse, mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.
“İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lâzım. bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesâdüfi değildir. Hizan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.
“Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: İslama yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. asırda kitleler halinde İslâma girmiştir. Bunlar, âdab, ahlâk, kültür ve İSLÂMÎ AKÎDE hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, SALTUKLULAR, Karamanlar ve Anadolu’ya yerleşen bütün Oğuz Boyları, (maneviyat olarak) desteklenmelidir ki, İslâm adına yapacakları FETİHLER istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin.
Seyyidler ve onların sempatizanları, dine CİBİLLÎ olarak bağlıdırlar. Âdeta bu YÖRE ‘Mülteka’l-Bahreyn: İki denizin birleştiği yer’ olmuş. Yani, esas DEVLET GÜCÜNÜ temsil eden Türk boyları ile İSLÂMÎ RUHU bütün hakikatiyle temsil eden mânâ ve hakikat ERLERİ SEYYİDLER birleşerek bir DERYA meydana getirmişler. Ve fizîkî olarak bu deryayı VAN GÖLÜ temsil etmektedir.” (Küçük Dünyam)
Prizma-2’de Hocaefendi aynı zamanda bir uğrak yerinden, Altın Kuşaktan şöyle bahsediyor: “ANADOLU öteden bu yana hep memerr-i akdâm (uğrak yeri) olmuştur. Asya steplerinden kalkıp gelen insanlar önce Anadolu’ya uğramış, burada bir medeniyetin kurucuları olmuş, ardından Köstence’den geçerek ta Avrupa içlerine ve Roma’ya kadar uzanmışlardır. (…)
“Günümüze gelince, şimdilerde (1995’de) yeniden ata yurdumuza giderek, vefa ve kadirşinaslık hisleri içinde vazife yapma sırası bize gelmiştir. Hayatın her ünitesine ait temsilcileriyle oralara gidenlerin önemli bir misyon eda edeceklerine inanıyorum. Müteşebbislerimiz, sanayicilerimiz, Batı ile entegrasyon neticesi dış dünyayı bilen tüccarlarımız, hatta esnaflarımız ve işçilerimiz, imkânları ölçüsünde mutlaka Asya’ya gitmek ve oradaki istihdam problemlerini de halletme yolunda sınaî ve ziraî yatırımlarda bulunmalıdırlar. Aslında içinde bulunduğumuz süreç itibariyle ülke olarak böyle bir şeye de çok ciddi olarak ihtiyacımız var. İÇ PİYASANIN DOYUM NOKTASINA ulaştığı günümüzde, bizim yeni yeni mahreçler ve dünya ile rekabete girebileceğimiz dış pazarlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. İşte tam bu merhalede Orta Asya bizim için bulunamaz bir fırsattır.” (Prizma-2)
Hz. Nuh’a İKİNCİ ÂDEM denir. Nuh Tufanında Nuh Aleyhisselamın gemisi Ağrı Dağına demirlendi. Tevrat bu dağa ARARAT ismini veriyor. Kur’an ise CÛDÎ diyor. CÛD cömertlik demektir. Anadolunun bu dağı cömertlik sembolüdür. Onun için Anadolu kendisine hicret edip sığınanları hep cömertçe bağrına basmıştır. Şimdi de Hz. Nuh Aleyhisselam döneminde tufan sonunda YENİ BİR DÜNYA kurulduğu gibi, Hzimetle dünyaya açılan CÛDÎ Merkezli Anadolu, dünyaya, eğitimci evlatlarını cömertçe gönderdi… Arkasından burslarını, maaşlarını cömertçe gönderdi… Aynı zamanda eğitim müesseselerinin sıra, tahta vs. ihtiyaçlarını da cömertçe gönderdi. Dünyada böyle bir ülke yok. Hatta İslam ülkelerinde bile bir benzeri yok… Ama biz yapı ve tarih itibariyle asker bir millet olduğumuz için, hep herşeyi yukarıdan-devletten bekleriz ve oradan gelen herşeyi semadan gelmiş gibi doğru kabul eder ve buna göre vaziyet alırız. Onun için halkın şu andaki durumunu normal görmeliyiz. En iyi bildikleri hususlarda bile, DEVLETİN BİR BİLDİĞİ VARDIR der geçer halkımız. Halbuki devleti ele geçiren ve maalesef Mafya Usulü idare edenler halkın bu sâfî anlayışını istismar ederek algı operasyonları ile halkı yanlış yollara sevk ediyorlar. Bunlar geçici şeyler. Onun için, gerçek suçlularla, algı operasyonlarla yönlendirilen halkı ayırmamız lâzım ve onlara karşı hep affedici bir tavır içinde bulunmamız icap etmektedir.
[Abdullah Aymaz] 8.6.2020 [Samanyolu Haber]
“Ahlat, malumunuz Bitlis Vilayetimize bağlı tarihî bir belde. SEYYİDLER soyunun, göç yerlerinden biri olarak Bitlis yöresini seçmeleri KADERİN GARİP BİR CİLVESİ… Geylânîlerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların ANADOLU’ya gelip yerleşmesinden sonra olmuş. Kar-kış kalkmış, Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da Emevî ve Abbasî zulmünden emin olunmuş ve bu seyyidler soyu, belli tarikatların içinde ve başında KAR ÇİÇEKLERİ gibi açmaya başlamışlardır.
“Bu günlere gelinceye kadar da hep saklandılar gizlendiler. Bitlis ve yöresi, Seyyidler adına sanki Ashab-ı Kehfin Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse, mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.
“İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lâzım. bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesâdüfi değildir. Hizan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.
“Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: İslama yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. asırda kitleler halinde İslâma girmiştir. Bunlar, âdab, ahlâk, kültür ve İSLÂMÎ AKÎDE hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, SALTUKLULAR, Karamanlar ve Anadolu’ya yerleşen bütün Oğuz Boyları, (maneviyat olarak) desteklenmelidir ki, İslâm adına yapacakları FETİHLER istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin.
Seyyidler ve onların sempatizanları, dine CİBİLLÎ olarak bağlıdırlar. Âdeta bu YÖRE ‘Mülteka’l-Bahreyn: İki denizin birleştiği yer’ olmuş. Yani, esas DEVLET GÜCÜNÜ temsil eden Türk boyları ile İSLÂMÎ RUHU bütün hakikatiyle temsil eden mânâ ve hakikat ERLERİ SEYYİDLER birleşerek bir DERYA meydana getirmişler. Ve fizîkî olarak bu deryayı VAN GÖLÜ temsil etmektedir.” (Küçük Dünyam)
Prizma-2’de Hocaefendi aynı zamanda bir uğrak yerinden, Altın Kuşaktan şöyle bahsediyor: “ANADOLU öteden bu yana hep memerr-i akdâm (uğrak yeri) olmuştur. Asya steplerinden kalkıp gelen insanlar önce Anadolu’ya uğramış, burada bir medeniyetin kurucuları olmuş, ardından Köstence’den geçerek ta Avrupa içlerine ve Roma’ya kadar uzanmışlardır. (…)
“Günümüze gelince, şimdilerde (1995’de) yeniden ata yurdumuza giderek, vefa ve kadirşinaslık hisleri içinde vazife yapma sırası bize gelmiştir. Hayatın her ünitesine ait temsilcileriyle oralara gidenlerin önemli bir misyon eda edeceklerine inanıyorum. Müteşebbislerimiz, sanayicilerimiz, Batı ile entegrasyon neticesi dış dünyayı bilen tüccarlarımız, hatta esnaflarımız ve işçilerimiz, imkânları ölçüsünde mutlaka Asya’ya gitmek ve oradaki istihdam problemlerini de halletme yolunda sınaî ve ziraî yatırımlarda bulunmalıdırlar. Aslında içinde bulunduğumuz süreç itibariyle ülke olarak böyle bir şeye de çok ciddi olarak ihtiyacımız var. İÇ PİYASANIN DOYUM NOKTASINA ulaştığı günümüzde, bizim yeni yeni mahreçler ve dünya ile rekabete girebileceğimiz dış pazarlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. İşte tam bu merhalede Orta Asya bizim için bulunamaz bir fırsattır.” (Prizma-2)
Hz. Nuh’a İKİNCİ ÂDEM denir. Nuh Tufanında Nuh Aleyhisselamın gemisi Ağrı Dağına demirlendi. Tevrat bu dağa ARARAT ismini veriyor. Kur’an ise CÛDÎ diyor. CÛD cömertlik demektir. Anadolunun bu dağı cömertlik sembolüdür. Onun için Anadolu kendisine hicret edip sığınanları hep cömertçe bağrına basmıştır. Şimdi de Hz. Nuh Aleyhisselam döneminde tufan sonunda YENİ BİR DÜNYA kurulduğu gibi, Hzimetle dünyaya açılan CÛDÎ Merkezli Anadolu, dünyaya, eğitimci evlatlarını cömertçe gönderdi… Arkasından burslarını, maaşlarını cömertçe gönderdi… Aynı zamanda eğitim müesseselerinin sıra, tahta vs. ihtiyaçlarını da cömertçe gönderdi. Dünyada böyle bir ülke yok. Hatta İslam ülkelerinde bile bir benzeri yok… Ama biz yapı ve tarih itibariyle asker bir millet olduğumuz için, hep herşeyi yukarıdan-devletten bekleriz ve oradan gelen herşeyi semadan gelmiş gibi doğru kabul eder ve buna göre vaziyet alırız. Onun için halkın şu andaki durumunu normal görmeliyiz. En iyi bildikleri hususlarda bile, DEVLETİN BİR BİLDİĞİ VARDIR der geçer halkımız. Halbuki devleti ele geçiren ve maalesef Mafya Usulü idare edenler halkın bu sâfî anlayışını istismar ederek algı operasyonları ile halkı yanlış yollara sevk ediyorlar. Bunlar geçici şeyler. Onun için, gerçek suçlularla, algı operasyonlarla yönlendirilen halkı ayırmamız lâzım ve onlara karşı hep affedici bir tavır içinde bulunmamız icap etmektedir.
[Abdullah Aymaz] 8.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Karadayı mezara gitti, 28 Şubat iktidarda [Ali Emir Pakkan]
Bir biri ardına gidiyorlar. İsmail Hakkı Karadayı da öldü. 28 Şubat’ın genelkurmay başkanıydı. Kudretliydi. Zaman zaman ikinci başkan Çevik Bir’in gölgesinde kaldı. Belki rol dağılımıydı.
Karadayı, Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu'na gelmiş ( 2012) bir nevi ifade vermişti. 28 Şubat dönemi ile ilgili neredeyse kayda değer hiç bir şey söylemedi. Çoğu soruyu “hatırlamıyorum” diye geçiştirdi. Dikkatimi daha çok 27 Mayıs darbesine ilişkin açıklamaları çekmişti. Bir de ifşaat vardı o görüşme tutanaklarında.
27 Mayıs 1960, TSK’ya da bir darbeydi. 7 binin üzerinde subay bir gecede emekli edildi. Karadayı, o yıllarda Davutpaşa kışlasında bir subaydı. 27 Mayıs, demokrat subayları tasfiye ederken Karadayı gibi düşünenlerin önünü açtı.
İsmail Hakkı Karadayı’ya göre; Menderes’in en büyük yanlışlardan birincisi ezanın Türkçe’den Arapça'ya çevrilmesiydi. Türkçe “Tanrı uludur” diye başlayan ezanı dinlerken duyduğu heyecanı Karadayı, “tüylerim diken diken olurdu” diye anlatıyordu komisyona.
DP’yi iktidardan indirme kararı çoktan alınmış, darbeye zemin hazırlanıyordu. 27-28 Nisan’daki öğrenci olayları planın bir parçasıydı. Menderes, bir tedbir olarak İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan etti. Asker, olayları önlemekle görevlendirildi. Ancak bu tedbir işe yaramadı. Çünkü olayları önlemekle görevli asker, öğrencileri kışkırtıyordu. Karadayı anlatıyor: “Davutpaşa kışlasına cemselerle, kamyonlarla getirilen öğrencilerle subaylar futbol maçı yapıyor, yemek yiyordu. Ondan sonra akşam nerede yatırılacak öğrenciler? Bir kısmını arka bahçeden bırakıyorlardı.”
Nitekim bir ay sonra, 27 Mayıs sabahı, “Ordu gençlik el ele” sloganları ile iktidara el koydular!
Eski Genelkurmay başkanı, Encümen-i Daniş’e üye olduğunu da açıkladı komisyona.
Encümen-i Daniş cumhuriyetten önce (1850) kurulmuştu. İmparatorluk, cumhuriyet görmüş, çok partili hayattan günümüze gelmişti. Karadayı, komisyona Nur Serter, Necmettin Karaduman gibi bazı isimleri verdi.
Karadayı, 5 yıl süren 28 Şubat davasında mahkum oldu ve müebbet cezası aldı. (13 Nisan 2018) AKP, Ergenekon ile anlaşınca hapse girmekten kurtuldu!
Ölmeden önce sevinçle karşılayacağı gelişmeleri gördü. Batı Çalışma Grubu'nun fişlemeleri raflardan indirildi, binlerce insan hapse atıldı. Dershane ve yurtlar kapatıldı. Anadolu sermayesine çöküldü.
Karadayı, mezara gitti ama düşüncesi iktidara geldi. 28 Şubat daha şiddetli yaşanıyor.
[Ali Emir Pakkan] 8.6.2020 [Samanyolu Haber]
Karadayı, Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu'na gelmiş ( 2012) bir nevi ifade vermişti. 28 Şubat dönemi ile ilgili neredeyse kayda değer hiç bir şey söylemedi. Çoğu soruyu “hatırlamıyorum” diye geçiştirdi. Dikkatimi daha çok 27 Mayıs darbesine ilişkin açıklamaları çekmişti. Bir de ifşaat vardı o görüşme tutanaklarında.
27 Mayıs 1960, TSK’ya da bir darbeydi. 7 binin üzerinde subay bir gecede emekli edildi. Karadayı, o yıllarda Davutpaşa kışlasında bir subaydı. 27 Mayıs, demokrat subayları tasfiye ederken Karadayı gibi düşünenlerin önünü açtı.
İsmail Hakkı Karadayı’ya göre; Menderes’in en büyük yanlışlardan birincisi ezanın Türkçe’den Arapça'ya çevrilmesiydi. Türkçe “Tanrı uludur” diye başlayan ezanı dinlerken duyduğu heyecanı Karadayı, “tüylerim diken diken olurdu” diye anlatıyordu komisyona.
DP’yi iktidardan indirme kararı çoktan alınmış, darbeye zemin hazırlanıyordu. 27-28 Nisan’daki öğrenci olayları planın bir parçasıydı. Menderes, bir tedbir olarak İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan etti. Asker, olayları önlemekle görevlendirildi. Ancak bu tedbir işe yaramadı. Çünkü olayları önlemekle görevli asker, öğrencileri kışkırtıyordu. Karadayı anlatıyor: “Davutpaşa kışlasına cemselerle, kamyonlarla getirilen öğrencilerle subaylar futbol maçı yapıyor, yemek yiyordu. Ondan sonra akşam nerede yatırılacak öğrenciler? Bir kısmını arka bahçeden bırakıyorlardı.”
Nitekim bir ay sonra, 27 Mayıs sabahı, “Ordu gençlik el ele” sloganları ile iktidara el koydular!
Eski Genelkurmay başkanı, Encümen-i Daniş’e üye olduğunu da açıkladı komisyona.
Encümen-i Daniş cumhuriyetten önce (1850) kurulmuştu. İmparatorluk, cumhuriyet görmüş, çok partili hayattan günümüze gelmişti. Karadayı, komisyona Nur Serter, Necmettin Karaduman gibi bazı isimleri verdi.
Karadayı, 5 yıl süren 28 Şubat davasında mahkum oldu ve müebbet cezası aldı. (13 Nisan 2018) AKP, Ergenekon ile anlaşınca hapse girmekten kurtuldu!
Ölmeden önce sevinçle karşılayacağı gelişmeleri gördü. Batı Çalışma Grubu'nun fişlemeleri raflardan indirildi, binlerce insan hapse atıldı. Dershane ve yurtlar kapatıldı. Anadolu sermayesine çöküldü.
Karadayı, mezara gitti ama düşüncesi iktidara geldi. 28 Şubat daha şiddetli yaşanıyor.
[Ali Emir Pakkan] 8.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
Ve Recep ve Davut [Alper Ender Fırat]
Ahmet Davutoğlu’nun AKP’den tasfiyesi sadece bir Genel Başkan değişikliği değil AKP için aynı zamanda bir eksen değişikliğidir; AKP’nin İslamcılık damarını besleyen son halkanın da sökülmesidir.
Çünkü Recep T. Erdoğan ideolojik olarak bir İslamcı değildir. Zaten onda bir ideoloji sahibi olacak fikri birikim hiçbir zaman olmamıştır. İslami birikimi namazlardan sonra, ya da ölünün arkasından aşır okumaktan öteye gitmeyen, İmam-Hatip Lisesi birikimidir. Okumadığı için fikren beslenmiş değildir, bu yüzden ideolojik olarak ciddi bir alt yapı da kuramamıştır. Erdoğan için İslamcılık da demokrasi gibi istenilen durağa vardığında inilecek bir trendir; işine yaradığı müddetçe kullanacağı bir aparattır. İslamcılık ile milliyetçiliği bulamaç halinde sunduğu sığ sloganlar, bilinen anlamda bir ideoloji olarak nitelenemez.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Gelecek kuracak, medeniyet inşa edecek zihinsel bir birikimi olmadığı gibi, kendisini ideolojik olarak destekleyecek bir tabanı da yoktur. Erdoğan’ın var olduğu zannedilen tabanı ideolojiyle değil para ve herhangi bir karşılıkla oluşmuş çıkarcı bir tabandır. Rant, kazanç, makam dağıtmadığı ya da korku salamadığı anda Recep T. Erdoğan yeryüzünde yapayalnız bir adamdır. Bunlar olmadan kendisine su verecek adam bile bulamaz, göreceksiniz bulamayacakta. Zihinsel bir istikameti olmadığı için de yetiştirdiği ya da yetişmesine ön ayak olduğu hiç kimse yoktur. Hep başkalarının kadrolarıyla yol almış ve yetişmelerinde zerre katkısı olmadığı bu kadroların çarçur edilmesinde beis görmemiştir.
Recep T. Erdoğan’ın zihinsel alt yapısını ve ideolojisini açıklayan en güzel kelime ‘kupon arazidir’. Zihinsel melekeleri inşaat, bina, imar tadilatı, arsa rantı gibi şeylere çalışır. Kanaati acizanem odur ki inşaatı delicesine sevmesinin altında yatan saik de budur. Yeryüzündeki her şeye böyle bakar, eskilerin deyimiyle eşya ve hadiseleri okuma biçimi son derece yüzeysel ve sığdır.
Oysa Davutoğlu AK Parti’yi ideolojik açıdan besleyen hatta ayakta tutan en önemli isimlerden biriydi. Hatta politikaya girmesindeki en önemli sebep ideolojik saiklerdir desek yanlış olmaz.
Bir konuda hakkını teslim etmek gerekir ki siyaseti kişisel zenginlik aracı yapmamış, yolsuzluk, hırsızlık, ihaleye fesat karıştırmak gibi işlerle hiç anılmamıştır. Davutoğlu eline ve beline sahip çıkmış bu tür işlerle hiç anılmamıştır. O’nu bataklığa düşüren şey ideolojik körlüğü ve ham hayalperestliğidir. Çoğu İslamcının düştüğü girdaptan o da kurtulamamış kendini insanlar içinden seçilmiş özel ve vazifeli olarak görmüştür. Bu zan onu rasyonellikten çıkarıp, Enver Paşa gibi ham hayaller peşinde koşmasına, Neo Osmanlı rüyasıyla Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına saplanmasına neden olmuştur. Bu konuyu çok uzatmayayım çünkü yazının konusu Davutoğlu’nun siyasi başarı ya da başarısızlığı değil.
Hatırlayacaksınız Recep T. Erdoğan’ın bütün yolsuzlukları, hırsızlıkları, rutin dışı işleri ortaya dökülünce, arkasında duracak devlet kadrosu da olmayınca can havliyle Ergenekon’un kucağına koşmuştu. Gerçekte bir ideolojisi olmadığı için, Ergenekon’la el sıkışmasını kendi iç dünyasına açıklaması çok da zor olmuşa benzemiyor.
Erdoğan ve Ergenekon ittifak etmiş görünse de gerçekte Ergenekon AKP’yi muhasara altına almış, sarıp sarmalamıştı. Ergenekon bundan sonra on yıllardır hayalini kurduğu rejimi kurmak için Erdoğan’ı koçbaşı olarak kullanacaktı. Ergenekon, Erdoğan’ın etrafını sardıkça İslamcılar etrafından uzaklaştırıldı. Böyle bir rejimi kurabilmek için 15 Temmuz gibi bir tiyatronun gerçekleşmesi gerekiyordu ve Başbakan koltuğunda oturan Davutoğlu bunun için büyük bir engel teşkil ediyordu. Davutoğlu her ne kadar günahı kadar sevmese de cemaate (dindarlara) zulmeden bir adam olarak tarihe geçmek istemiyordu. Ancak 15 Temmuz Erdoğan’a rüyasında bile göremeyeceği bir fırsatın kapısını açıyordu, Davutoğlu’nun ya da başka birisinin ideolojik takıntısına böyle bir rüyayı heba edecek değildi.
Öyle zannediyorum ki Davutoğlu, Başbakanlıkta devam ediyor olsaydı AKP, Ergenekon’a böylesine teslim olmazdı.
Bir durum tespiti yapıyorum, söylediklerimin hiç birisi Davutoğlu’nu tarih önünde aklamaz. Bu rejimin ilk taşları örülürken ona canla başla verdiği destek hiçbir zaman unutulmaz. Ülkeyi Orta Doğu bataklığına saplaması bile günah olarak tek başına ona yeter.
Mazlumların tutuklanmaya başlaması onun Başbakanlığı döneminde olmuş, Zaman ve Bugün Gazetesi’ne o Başbakanken el konmuş, Samanyolu TV yayın yapamaz hale gelmişti. Hepsinden önemlisi de yılan kendisine dokunana kadar yaşanan hiçbir şeye ses etmemişti.
[Alper Ender Fırat] 8.6.2020 [TR724]
Çünkü Recep T. Erdoğan ideolojik olarak bir İslamcı değildir. Zaten onda bir ideoloji sahibi olacak fikri birikim hiçbir zaman olmamıştır. İslami birikimi namazlardan sonra, ya da ölünün arkasından aşır okumaktan öteye gitmeyen, İmam-Hatip Lisesi birikimidir. Okumadığı için fikren beslenmiş değildir, bu yüzden ideolojik olarak ciddi bir alt yapı da kuramamıştır. Erdoğan için İslamcılık da demokrasi gibi istenilen durağa vardığında inilecek bir trendir; işine yaradığı müddetçe kullanacağı bir aparattır. İslamcılık ile milliyetçiliği bulamaç halinde sunduğu sığ sloganlar, bilinen anlamda bir ideoloji olarak nitelenemez.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Gelecek kuracak, medeniyet inşa edecek zihinsel bir birikimi olmadığı gibi, kendisini ideolojik olarak destekleyecek bir tabanı da yoktur. Erdoğan’ın var olduğu zannedilen tabanı ideolojiyle değil para ve herhangi bir karşılıkla oluşmuş çıkarcı bir tabandır. Rant, kazanç, makam dağıtmadığı ya da korku salamadığı anda Recep T. Erdoğan yeryüzünde yapayalnız bir adamdır. Bunlar olmadan kendisine su verecek adam bile bulamaz, göreceksiniz bulamayacakta. Zihinsel bir istikameti olmadığı için de yetiştirdiği ya da yetişmesine ön ayak olduğu hiç kimse yoktur. Hep başkalarının kadrolarıyla yol almış ve yetişmelerinde zerre katkısı olmadığı bu kadroların çarçur edilmesinde beis görmemiştir.
Recep T. Erdoğan’ın zihinsel alt yapısını ve ideolojisini açıklayan en güzel kelime ‘kupon arazidir’. Zihinsel melekeleri inşaat, bina, imar tadilatı, arsa rantı gibi şeylere çalışır. Kanaati acizanem odur ki inşaatı delicesine sevmesinin altında yatan saik de budur. Yeryüzündeki her şeye böyle bakar, eskilerin deyimiyle eşya ve hadiseleri okuma biçimi son derece yüzeysel ve sığdır.
Oysa Davutoğlu AK Parti’yi ideolojik açıdan besleyen hatta ayakta tutan en önemli isimlerden biriydi. Hatta politikaya girmesindeki en önemli sebep ideolojik saiklerdir desek yanlış olmaz.
Bir konuda hakkını teslim etmek gerekir ki siyaseti kişisel zenginlik aracı yapmamış, yolsuzluk, hırsızlık, ihaleye fesat karıştırmak gibi işlerle hiç anılmamıştır. Davutoğlu eline ve beline sahip çıkmış bu tür işlerle hiç anılmamıştır. O’nu bataklığa düşüren şey ideolojik körlüğü ve ham hayalperestliğidir. Çoğu İslamcının düştüğü girdaptan o da kurtulamamış kendini insanlar içinden seçilmiş özel ve vazifeli olarak görmüştür. Bu zan onu rasyonellikten çıkarıp, Enver Paşa gibi ham hayaller peşinde koşmasına, Neo Osmanlı rüyasıyla Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına saplanmasına neden olmuştur. Bu konuyu çok uzatmayayım çünkü yazının konusu Davutoğlu’nun siyasi başarı ya da başarısızlığı değil.
Hatırlayacaksınız Recep T. Erdoğan’ın bütün yolsuzlukları, hırsızlıkları, rutin dışı işleri ortaya dökülünce, arkasında duracak devlet kadrosu da olmayınca can havliyle Ergenekon’un kucağına koşmuştu. Gerçekte bir ideolojisi olmadığı için, Ergenekon’la el sıkışmasını kendi iç dünyasına açıklaması çok da zor olmuşa benzemiyor.
Erdoğan ve Ergenekon ittifak etmiş görünse de gerçekte Ergenekon AKP’yi muhasara altına almış, sarıp sarmalamıştı. Ergenekon bundan sonra on yıllardır hayalini kurduğu rejimi kurmak için Erdoğan’ı koçbaşı olarak kullanacaktı. Ergenekon, Erdoğan’ın etrafını sardıkça İslamcılar etrafından uzaklaştırıldı. Böyle bir rejimi kurabilmek için 15 Temmuz gibi bir tiyatronun gerçekleşmesi gerekiyordu ve Başbakan koltuğunda oturan Davutoğlu bunun için büyük bir engel teşkil ediyordu. Davutoğlu her ne kadar günahı kadar sevmese de cemaate (dindarlara) zulmeden bir adam olarak tarihe geçmek istemiyordu. Ancak 15 Temmuz Erdoğan’a rüyasında bile göremeyeceği bir fırsatın kapısını açıyordu, Davutoğlu’nun ya da başka birisinin ideolojik takıntısına böyle bir rüyayı heba edecek değildi.
Öyle zannediyorum ki Davutoğlu, Başbakanlıkta devam ediyor olsaydı AKP, Ergenekon’a böylesine teslim olmazdı.
Bir durum tespiti yapıyorum, söylediklerimin hiç birisi Davutoğlu’nu tarih önünde aklamaz. Bu rejimin ilk taşları örülürken ona canla başla verdiği destek hiçbir zaman unutulmaz. Ülkeyi Orta Doğu bataklığına saplaması bile günah olarak tek başına ona yeter.
Mazlumların tutuklanmaya başlaması onun Başbakanlığı döneminde olmuş, Zaman ve Bugün Gazetesi’ne o Başbakanken el konmuş, Samanyolu TV yayın yapamaz hale gelmişti. Hepsinden önemlisi de yılan kendisine dokunana kadar yaşanan hiçbir şeye ses etmemişti.
[Alper Ender Fırat] 8.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Sarayın şifreleri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Kaçak sarayın ve onu yapan zihniyetin şifreleri nedir? Arka plandaki sosyolojik ve kültürel DNA nasıl oluştu? Niye kitleler bunu normal addediyor? Sarayın önünde poz veren reis bize ne anlatıyor? Onu bu davranışa iten neydi? Onun bu davranışını normal, hatta olması gereken olarak gören kitleler, neden böyle bir algıya sahip?
Saraylarda yaşamaya imrenen diktatörün psikolojisini anlamaya çalışıyorum. Halkın parasıyla bin bilmem kaç odalı saray yaptırılırken, esasında bir yönetim kompleksi tasarlanmıştı. Başbakanlık ve bakanlıkların yer aldığı bir kompleks! Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Erdoğan cumhurbaşkanlığını da saraya taşımaya karar verdi. Daha yetkileri hukuken ve anayasal olarak eline almadığından, kimse buna anlam veremedi. Oysa onun niyetlerini ve ihtiraslarını göstermesi bakımından saraya yerleşmek çok semboliktir. Böylece saray, başbakan ve bakanların (icracı yürütme organının) ofislerine değil, o dönem halen “tarafsız”, “devletin ve milletin birliğini” temsil eden cumhurbaşkanına mekân olacaktı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Tabi burada “hukuken” vurgusu çok önemlidir. Zira Türkiye’de giderek hukuken ve fiilen arasındaki makas açıldı. Anayasadan sapmak doğal hale getirildi. Kendisine anayasa tarafından verilmeyen yetkileri birbiri ardına gasp eden cumhurbaşkanı, böylece kabine toplantılarını saraya alarak onlara başkanlık etmeye başladı. İlk başlarda muhalefet gık-mık dedi, ama sonra alıştılar.
Perdeleri, altın kaplama çerçeveler, mobilyalar, İtalyan mermerler, iç dekorasyona ödenen milyarlar insanların magazinsel ilgisini çekerken, o hiç istifini bozmayacaktı. Saraylarda yaşamayı aklına koymuştu. Çocukluğunda ve ilk gençlik yıllarında keloğlan masallarında da öyle olmaz mıydı? Keloğlan sonunda yaşlı padişahın kızıyla evlenirdi ve saraylarda yaşamaya başlardı. Ali Baba mağaranın şifresini öğrendikten sonra, ya da Alâeddin sihirli lambayı ovuşturunca, hep ilk dilek olarak saray, zenginlik, güç istemiyorlar mıydı?
Orta Doğu masallarında ve mitlerinde saraylar var, o saraylarda yaşamaya istekli fakir çocuklar var. O da öyleydi. İstanbul’a sonradan göçen ve kalabalık, bir göz odada etrafındaki birikmiş sermayeye ve onu kontrol eden büyük ve küçük kentsoylulara bakan genç, solcu olsa da sağcı olsa da hep onların mal, mülk ve güçlerine imrenirdi. Sağcılar alenen, solcular ise latent olarak (Marksiyan proletarya diktatörlüğü fikrinin arkasına saklanarak) zenginin malını elinden almayı hayal ederdi. Bu varoş ve kırsal kesim rüyası, mesela Rusya’da yolsuz Marksist sistemin temel motivasyonunu oluşturmuştur. Devrimden sonra devrimcilerin önde gelenleri zenginlerin elinden alınan mekânlara kondular. Türkiye’de ise bu, sınıfsal değil, etnik motivasyonlu oldu. Ermenilerden ve Rumlardan boşaltılan her şeye çekirge gibi saldırıp talan ettiler. Böylece milli burjuvazi yarattılar. Osmanlı’nın bile “Etrak-ı bi idrak” diye aşağıladığı Anadolu’lu etnik Türklerden böylece milli bir tüccar sınıfı tasarlandı ve imal edildi. İslamcılar bu projeden dışlandılar. Kentsoyluların Kemalist ideal vatandaşlara dönüşmesiyle beraber, İslamcılık kırsalda kendisine bir sığınacak liman buldu. 1960’larda “taşı-toprağı altın” olan İstanbul’a akın eden taşralı kesim, çoğunlukla bir altına hücum psikolojisi ile hareket etti. Ekonomik sınıf atlama, en önemli motif oldu bu kitleler için. Küçük bir bölümü devlet memuru olup atama yoluyla kentlere göç etti ve kentsoylu kesime adapte oldu. Onların çocukları genelde eğitim yoluyla bir nesil sonra iyi pozisyonlara geldiler. Ancak proleter kesim (tarım iççiliğinden sanayi işçiliğine geçenler) kolay sermaye birikimi için doğal reflekslerle kamu arazilerine yöneldi. Hükümetler bu yönelim ile oy arasında korelasyonu çabucak kurdular. Böylece kamu arazilerinin talanı, düzensiz kapitalizmi ve yolsuzluğu pompaladı. Keloğlanlar ve Alâeddinler böylece hedefe yaklaştılar!
İlk gelenlerin oturdukları bir göz kondular, giderek yol, su, elektrik, kanalizasyon, toplu taşıma, telefon gibi altyapı hizmetlerinin getirilmesiyle apartmanlara doğru hızla evrildi. Bu altına hücumun en verimli dönemidir. Sınıfsal aidiyetinin bilincinde olmayan kesimler, böylece son derece refleksif ve içgüdüsel şekilde hızlı sermaye birikimi gerçekleştirmeye yöneldi. Onların çocukları bu hırslı mücadelenin içinde büyüdüler. Ve komplekslerini bu ortamda oluşturdular.
Kültürel temellerinde İslami kimliğin ve Türkçü akımların idealize ettiği mitlerin olduğu, daima gücün (siyasi iktidarın ve kişisel gücün) ve paranın (kendilerinde olmayan şeylerin) büyüsüyle hayatlarına yön verdiler.
Büyük bir işlevsellik vardır bu toplumsal kesimlerde. Pragmatizm, fonksiyonalizm! Estetiğin içselleştirilmesi bu ortamda olanaklı olamazdı. En büyük savunmaları “yaptım oldu” olan bir kitle, bunu pragmatizmlerinin de mihenk taşı yaptılar. Mesela anayasaya hep “yapı” metaforu ile yaklaşılır. Kendi evlerinin devamlı biçim değiştiren (yukarı ve yatay olarak devamlı genişleyen) yapısı, bu kesimlerin politik yapılara da aynı mantaliteden yaklaşmalarına neden oldu: dikey ve yatay genişleme!
Anayasanın esnetilmesi, olmadığı yerde “kırılması” ile, kaçak çıkılan gecekondunun yine kaçak olarak daha yüksek ve daha geniş bir yapıya dönüştürülmesi arasında bağ var. Böylece birbiriyle uyumsuz, özellikle de söylem ve eylem arasında çelişkilerin olduğu bir “takıyye” kültürü ile karşı karşıya kalıyoruz. Mağdur ve kurban edebiyatı arkasından, kendilerinin ezenin gücüne imrenen, ona öykünen, ona gıpta eden kitlelerin arasından sıyrılan politik figürler hem sözüne güvenilmeyen, hem de kendi kişisel çıkarlarını kamunun ortak iyisine karşı önceleyen insanlardır. Böylelikle siyaset de zaten bir nevi bu amaçların meşrulaştırılmasına hizmet eden, daha kolay yoldan “sermaye birikimini ve gücü” genişleten bir dinamik olarak kavranıyor. Yolsuzlukların temelinde, sermaye birikimini hakkı olmayarak, kamunun malını gasp ederek elde edenleri meşrulaştıran bir kültürel arka plan var.
Neden Erdoğan kaçak saraya kondu?
İşte yukarıda bunun arka planının bazı ipuçlarını ele aldım. Kaçak saraya konmakla kamu arazisine konmak arasında bir ilinti var. Kaçak saraya konulmayı içine sindirenlerin kültürel ve sosyolojik DNA’larında kamusal araziyi gasp ederek zengin olmayı meşrulaştıran bir sosyokültürel anlayış mevcut. Keloğlan’ın ve Alâeddin’in çoğu zaman dürüst yollardan olmayan güç ve maddiyat elde etme davranışı, bu gücü elinde tutan kötü padişahlar üzerinden meşrulaştırılır. İslamcılar da “kötü Kemalist rejim” imajı üzerinden anayasayı gasp etmelerini, kaçak sarayı, lüks ve sefayı, vergi paralarıyla alınan lüks uçakları, ithal lüks makam araçlarını veya ulusal-uluslararası üçkâğıtlardan tokatladıkları paraları meşrulaştırıyor. “Onların egemenliğini kırdık” diye satmaya çalıştıkları bu “İslamcı devrim”, fena sırıtıyor. O sarayın bomboş alanlarında ve yollarında tek başına poz veren cumhurbaşkanı, bana bu nedenle o gecekondunun penceresinden asfaltsız mahallere bakan hüzünlü, yanlış değerlerle büyümüş, gayet iyi bildiği olması gerekenin, sadece yoksulluğun ve yokluğun devamına yarayacağını zekâsıyla gayet net olarak kavrayabilen bir çocuğu hatırlatıyor.
O sarayın her türlü sınırsıza yakın maddi olanaklara karşın (devlet malı deniz!) estetik sefaleti bundan. Olsun! O sefaleti o ve onu mitolojik bir varlık, bir firavun gibi gören kitleler görmüyor. Onlar sapsarı altın suyuna batırılmış mobilyaların, fiyakalı otomobillerin, bilinmeyen banka hesaplarındaki dövizlerin, nereden nereye geldik türü bir avunmanın, “biraz da bizimkiler yesin!” türü bir tatminin büyüsüyle, kendi yoksulluklarını ve sefaletlerini görmüyorlar.
Ve uzaklarda bir yerlerde, mahalle aralarında, yeni oluşan periferi İstanbul semtlerinin birinde, bir göz gecekondusunun penceresinden bakan çocuk, kendi gibi ortamlardan çıkıp “başaran” reisi görüyor. O başarının uzun ve meşakkatli yolunda yaşanan sıkıntılar metanetle, sabırla ve her şeyden önemlisi kendilerinden öncekilerin “altına hücum” motivasyonuyla aşılacaktır. Şu an sadece reise ve rejimine destek vererek bekleme zamanı!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.6.2020 [TR724]
Saraylarda yaşamaya imrenen diktatörün psikolojisini anlamaya çalışıyorum. Halkın parasıyla bin bilmem kaç odalı saray yaptırılırken, esasında bir yönetim kompleksi tasarlanmıştı. Başbakanlık ve bakanlıkların yer aldığı bir kompleks! Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Erdoğan cumhurbaşkanlığını da saraya taşımaya karar verdi. Daha yetkileri hukuken ve anayasal olarak eline almadığından, kimse buna anlam veremedi. Oysa onun niyetlerini ve ihtiraslarını göstermesi bakımından saraya yerleşmek çok semboliktir. Böylece saray, başbakan ve bakanların (icracı yürütme organının) ofislerine değil, o dönem halen “tarafsız”, “devletin ve milletin birliğini” temsil eden cumhurbaşkanına mekân olacaktı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Tabi burada “hukuken” vurgusu çok önemlidir. Zira Türkiye’de giderek hukuken ve fiilen arasındaki makas açıldı. Anayasadan sapmak doğal hale getirildi. Kendisine anayasa tarafından verilmeyen yetkileri birbiri ardına gasp eden cumhurbaşkanı, böylece kabine toplantılarını saraya alarak onlara başkanlık etmeye başladı. İlk başlarda muhalefet gık-mık dedi, ama sonra alıştılar.
Perdeleri, altın kaplama çerçeveler, mobilyalar, İtalyan mermerler, iç dekorasyona ödenen milyarlar insanların magazinsel ilgisini çekerken, o hiç istifini bozmayacaktı. Saraylarda yaşamayı aklına koymuştu. Çocukluğunda ve ilk gençlik yıllarında keloğlan masallarında da öyle olmaz mıydı? Keloğlan sonunda yaşlı padişahın kızıyla evlenirdi ve saraylarda yaşamaya başlardı. Ali Baba mağaranın şifresini öğrendikten sonra, ya da Alâeddin sihirli lambayı ovuşturunca, hep ilk dilek olarak saray, zenginlik, güç istemiyorlar mıydı?
Orta Doğu masallarında ve mitlerinde saraylar var, o saraylarda yaşamaya istekli fakir çocuklar var. O da öyleydi. İstanbul’a sonradan göçen ve kalabalık, bir göz odada etrafındaki birikmiş sermayeye ve onu kontrol eden büyük ve küçük kentsoylulara bakan genç, solcu olsa da sağcı olsa da hep onların mal, mülk ve güçlerine imrenirdi. Sağcılar alenen, solcular ise latent olarak (Marksiyan proletarya diktatörlüğü fikrinin arkasına saklanarak) zenginin malını elinden almayı hayal ederdi. Bu varoş ve kırsal kesim rüyası, mesela Rusya’da yolsuz Marksist sistemin temel motivasyonunu oluşturmuştur. Devrimden sonra devrimcilerin önde gelenleri zenginlerin elinden alınan mekânlara kondular. Türkiye’de ise bu, sınıfsal değil, etnik motivasyonlu oldu. Ermenilerden ve Rumlardan boşaltılan her şeye çekirge gibi saldırıp talan ettiler. Böylece milli burjuvazi yarattılar. Osmanlı’nın bile “Etrak-ı bi idrak” diye aşağıladığı Anadolu’lu etnik Türklerden böylece milli bir tüccar sınıfı tasarlandı ve imal edildi. İslamcılar bu projeden dışlandılar. Kentsoyluların Kemalist ideal vatandaşlara dönüşmesiyle beraber, İslamcılık kırsalda kendisine bir sığınacak liman buldu. 1960’larda “taşı-toprağı altın” olan İstanbul’a akın eden taşralı kesim, çoğunlukla bir altına hücum psikolojisi ile hareket etti. Ekonomik sınıf atlama, en önemli motif oldu bu kitleler için. Küçük bir bölümü devlet memuru olup atama yoluyla kentlere göç etti ve kentsoylu kesime adapte oldu. Onların çocukları genelde eğitim yoluyla bir nesil sonra iyi pozisyonlara geldiler. Ancak proleter kesim (tarım iççiliğinden sanayi işçiliğine geçenler) kolay sermaye birikimi için doğal reflekslerle kamu arazilerine yöneldi. Hükümetler bu yönelim ile oy arasında korelasyonu çabucak kurdular. Böylece kamu arazilerinin talanı, düzensiz kapitalizmi ve yolsuzluğu pompaladı. Keloğlanlar ve Alâeddinler böylece hedefe yaklaştılar!
İlk gelenlerin oturdukları bir göz kondular, giderek yol, su, elektrik, kanalizasyon, toplu taşıma, telefon gibi altyapı hizmetlerinin getirilmesiyle apartmanlara doğru hızla evrildi. Bu altına hücumun en verimli dönemidir. Sınıfsal aidiyetinin bilincinde olmayan kesimler, böylece son derece refleksif ve içgüdüsel şekilde hızlı sermaye birikimi gerçekleştirmeye yöneldi. Onların çocukları bu hırslı mücadelenin içinde büyüdüler. Ve komplekslerini bu ortamda oluşturdular.
Kültürel temellerinde İslami kimliğin ve Türkçü akımların idealize ettiği mitlerin olduğu, daima gücün (siyasi iktidarın ve kişisel gücün) ve paranın (kendilerinde olmayan şeylerin) büyüsüyle hayatlarına yön verdiler.
Büyük bir işlevsellik vardır bu toplumsal kesimlerde. Pragmatizm, fonksiyonalizm! Estetiğin içselleştirilmesi bu ortamda olanaklı olamazdı. En büyük savunmaları “yaptım oldu” olan bir kitle, bunu pragmatizmlerinin de mihenk taşı yaptılar. Mesela anayasaya hep “yapı” metaforu ile yaklaşılır. Kendi evlerinin devamlı biçim değiştiren (yukarı ve yatay olarak devamlı genişleyen) yapısı, bu kesimlerin politik yapılara da aynı mantaliteden yaklaşmalarına neden oldu: dikey ve yatay genişleme!
Anayasanın esnetilmesi, olmadığı yerde “kırılması” ile, kaçak çıkılan gecekondunun yine kaçak olarak daha yüksek ve daha geniş bir yapıya dönüştürülmesi arasında bağ var. Böylece birbiriyle uyumsuz, özellikle de söylem ve eylem arasında çelişkilerin olduğu bir “takıyye” kültürü ile karşı karşıya kalıyoruz. Mağdur ve kurban edebiyatı arkasından, kendilerinin ezenin gücüne imrenen, ona öykünen, ona gıpta eden kitlelerin arasından sıyrılan politik figürler hem sözüne güvenilmeyen, hem de kendi kişisel çıkarlarını kamunun ortak iyisine karşı önceleyen insanlardır. Böylelikle siyaset de zaten bir nevi bu amaçların meşrulaştırılmasına hizmet eden, daha kolay yoldan “sermaye birikimini ve gücü” genişleten bir dinamik olarak kavranıyor. Yolsuzlukların temelinde, sermaye birikimini hakkı olmayarak, kamunun malını gasp ederek elde edenleri meşrulaştıran bir kültürel arka plan var.
Neden Erdoğan kaçak saraya kondu?
İşte yukarıda bunun arka planının bazı ipuçlarını ele aldım. Kaçak saraya konmakla kamu arazisine konmak arasında bir ilinti var. Kaçak saraya konulmayı içine sindirenlerin kültürel ve sosyolojik DNA’larında kamusal araziyi gasp ederek zengin olmayı meşrulaştıran bir sosyokültürel anlayış mevcut. Keloğlan’ın ve Alâeddin’in çoğu zaman dürüst yollardan olmayan güç ve maddiyat elde etme davranışı, bu gücü elinde tutan kötü padişahlar üzerinden meşrulaştırılır. İslamcılar da “kötü Kemalist rejim” imajı üzerinden anayasayı gasp etmelerini, kaçak sarayı, lüks ve sefayı, vergi paralarıyla alınan lüks uçakları, ithal lüks makam araçlarını veya ulusal-uluslararası üçkâğıtlardan tokatladıkları paraları meşrulaştırıyor. “Onların egemenliğini kırdık” diye satmaya çalıştıkları bu “İslamcı devrim”, fena sırıtıyor. O sarayın bomboş alanlarında ve yollarında tek başına poz veren cumhurbaşkanı, bana bu nedenle o gecekondunun penceresinden asfaltsız mahallere bakan hüzünlü, yanlış değerlerle büyümüş, gayet iyi bildiği olması gerekenin, sadece yoksulluğun ve yokluğun devamına yarayacağını zekâsıyla gayet net olarak kavrayabilen bir çocuğu hatırlatıyor.
O sarayın her türlü sınırsıza yakın maddi olanaklara karşın (devlet malı deniz!) estetik sefaleti bundan. Olsun! O sefaleti o ve onu mitolojik bir varlık, bir firavun gibi gören kitleler görmüyor. Onlar sapsarı altın suyuna batırılmış mobilyaların, fiyakalı otomobillerin, bilinmeyen banka hesaplarındaki dövizlerin, nereden nereye geldik türü bir avunmanın, “biraz da bizimkiler yesin!” türü bir tatminin büyüsüyle, kendi yoksulluklarını ve sefaletlerini görmüyorlar.
Ve uzaklarda bir yerlerde, mahalle aralarında, yeni oluşan periferi İstanbul semtlerinin birinde, bir göz gecekondusunun penceresinden bakan çocuk, kendi gibi ortamlardan çıkıp “başaran” reisi görüyor. O başarının uzun ve meşakkatli yolunda yaşanan sıkıntılar metanetle, sabırla ve her şeyden önemlisi kendilerinden öncekilerin “altına hücum” motivasyonuyla aşılacaktır. Şu an sadece reise ve rejimine destek vererek bekleme zamanı!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
TL pul oldu! [Yusuf Dereli]
AKP iktidarının kontrolsüz ve gizli saklı bastığı paraların etkileri görülmeye başlandı. Türkiye’de özellikle son 6 ayda ürün ve hizmet sektöründe inanılmaz bir fiyat artışı yaşanıyor. Çok değil 3-4 ay önce 350 bin TL olan konutların fiyatları, kredi faiz oranlarının da aşağı çekilmesiyle birlikte bugün 460 bin lirayı aşmış durumda. İkinci el otomobillerin yanına bile yaklaşılmıyor. 6 ay önce 50-60 bin lira fiyat konulan ikinci el araçlar, 70-80 bin liradan alıcı bekliyor. Asgari ücretle ya da onun biraz üzerinde maaş alan bir insanın bırakın ev almayı, otomobil alması bile hayal!
Hızla değer kaybeden TL’nin satın alma gücü her geçen hafta daha da azalıyor. Tartışmalı TÜİK verilerine göre göre enflasyon 12 aylık ortalamalara göre yüzde 12,10 olarak gerçekleşti. Ancak söz konusu oranlar gerçeklerle örtüşmüyor. Uzmanlara göre yıllık enflasyon en iyi ihtimalle yüzde 30’larda.
Marketlerde fiyatlar el yakıyor. Beyaz peynir’in kilosu 30 lirayı aştı. Bazı marketlerde beyaz peynir paketleri kilit altına alındı! Siyah zeytin 20 liradan başlıyor, 40 liraya kadar çıkıyor. Sucuğun kilosu 50-60 TL. Kıyma 50 liradan başlıyor, kuşbaşı et 60-70 liradan satılıyor. Geçtiğimiz yıl kolisi 12 lira olan aynı yumurtanın fiyatı 18 liraya çıktı. Pandemiden önce 5 litresi 38 TL olan sıvı yağ bugün 45 TL’den satılıyor. 5 kiloluk unun fiyatı ise son iki ayda 12 liradan, 18 liraya yükseldi.
İktidar gerekli önlemleri almaz ve TL’ye olan güveni yeniden sağlayamazsa, Türkiye’de vatandaşlar bir tavuk alabilmek için tıpkı Venezuella’da olduğu gibi bir çuval para ödemek zorunda kalacak!
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki günkü konuşmasında, “Ekonominin çarkları yeniden tam güç dönmeye başladı.” dedi. Erdoğan’ın verileri nereden aldığını bilmiyoruz. Ancak pandemi sürecinde en iyi ihtimalle işsiz sayısına 3 milyon kişinin eklendiği tahmin ediliyor. Rakamın 5 milyonu aştığını iddia eden araştırmalar da var.
Tartışmalı TÜİK verilerine göre göre enflasyon bir önceki aya göre yüzde 1.3, 12 aylık ortalamalara göre yüzde 12,10 olarak gerçekleşti. Ancak söz konusu oranlar gerçeklerle örtüşmüyor. Uzmanlara göre yıllık enflasyon en iyi ihtimalle yüzde 30’larda. 2019’da elde ettiğim vergi ve harçlara 2020’de yeniden değerleme oranına göre yüzde 22.58 zam yapması da aslında açıklanan enflasyon rakamlarına iktidarın bile inanmadığının ispatı. Enflasyon oranı yüzde 12’lerde ise neden yüzde 22,5 zam yapılıyor? Köprü, otoyol ve tren bilet fiyatlarına yapılan yüzde 50’den başlayan zamları söylemiyorum bile!
OTOMOBİL VE KONUT FİYATLARI UÇTU
İktidar temsilcileri ‘ekonominin çarklarının yeniden tam güçle dönmeye başladığını’ söyleyedursun, enflasyon aldı başını gidiyor. TL inanılmaz bir hızla değer kaybediyor. Son 1 yılda konut fiyatlarındaki artış oranı yüzde 50’lere dayandı. Tam bir yıl önce 320 bin liraya alınan ev için yeni sahibi 480 bin lira istiyor! Aynı şey ikinci el otomobil fiyatları için de geçerli. Geçtiğimiz yıl 60-70 bin liraya satılan otomobillerin fiyatı bugün 90-100 bin liraya fırlamış durumda.
MARKET FİYATLARI KOPTU GİDİYOR
İktidar temsilcilerine göre ekonomide herşey olması gerektiği gibi. Ancak market raflarındaki rakamlar öyle demiyor; sebze ve meyve fiyatları ateş pahası. Taze fasulye 15, salatalık 4, domates 5, patlıcan 6, kabak 6 liradan satılıyor. En ucuz meyve ise 7 liradan başlıyor; elma… Muz 12 TL, şeftali 15, çilek 13, kivi 14 TL! Geçtiğimiz yıl 20 liradan satılan beyaz peynir 30 liraya çıktı. Sucuk fiyatları ise 60 liradan başlıyor. Kıyma 50 TL, kuşbaşı 60! Bir kiloluk paket unların fiyatı sadece iki ayda 3 liradan 4,5 liraya çıktı. 5 litrelik sıvı yağ iki ay önce 35 TL’ydi. Bugün aynı marka yağ 44 lira!
HUKUKTAN UZAKLAŞTIKÇA, TL DEĞER KAYBEDİYOR
Ekonomide koronavirüs kaynaklı endişeler, Türk Lirası’ndaki değer kaybını hızlandırdı. Türk Lirası, yılbaşından bu yana dolar karşısında yüzde 15 değer kaybetti. Ekonomistlere göre kur artışının, TL’deki değer kaybının en önemli nedeni hukuksuzluk, güvensizlik ve son yıllarda uygulanan ekonomi politikaları. Türkiye, hukuk ve demokrasiden uzaklaştıkça TL’nin değer kaybı daha da artıyor. Ekonomist Uğur Gürses, “Türkiye’de artık işler ekonomik önlemin önüne geçmiş durumda. Halkı kutuplaştıran. Hukuktan uzaklaşan bir siyasi anlayış değişmeden ekonomi düzelmez.” diyerek bu gerçeğe dikkat çekiyor.
HALK TÜİK’E GÜVENMİYOR
Avrasya Araştırma Başkanı Kemal Özkiraz, geçtiğimiz aylarda TÜİK’le ilgili yaptıkları anketin sonucunu paylaşmıştı. “Sizce TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranlarının gerçeği yansıtıyor mu?” sorusuna, ‘Evet’ diyenlerin oranı sadece yüzde 7.7. TÜİK’in rakamları doğru değil diyenlerin oranı ise yüzde 79.1 olarak tespit ediliyor. Ankete katılanların yüzde 13.2’sinin ise fikri yok!
[Yusuf Dereli] 8.6.2020 [TR724]
Hızla değer kaybeden TL’nin satın alma gücü her geçen hafta daha da azalıyor. Tartışmalı TÜİK verilerine göre göre enflasyon 12 aylık ortalamalara göre yüzde 12,10 olarak gerçekleşti. Ancak söz konusu oranlar gerçeklerle örtüşmüyor. Uzmanlara göre yıllık enflasyon en iyi ihtimalle yüzde 30’larda.
Marketlerde fiyatlar el yakıyor. Beyaz peynir’in kilosu 30 lirayı aştı. Bazı marketlerde beyaz peynir paketleri kilit altına alındı! Siyah zeytin 20 liradan başlıyor, 40 liraya kadar çıkıyor. Sucuğun kilosu 50-60 TL. Kıyma 50 liradan başlıyor, kuşbaşı et 60-70 liradan satılıyor. Geçtiğimiz yıl kolisi 12 lira olan aynı yumurtanın fiyatı 18 liraya çıktı. Pandemiden önce 5 litresi 38 TL olan sıvı yağ bugün 45 TL’den satılıyor. 5 kiloluk unun fiyatı ise son iki ayda 12 liradan, 18 liraya yükseldi.
İktidar gerekli önlemleri almaz ve TL’ye olan güveni yeniden sağlayamazsa, Türkiye’de vatandaşlar bir tavuk alabilmek için tıpkı Venezuella’da olduğu gibi bir çuval para ödemek zorunda kalacak!
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki günkü konuşmasında, “Ekonominin çarkları yeniden tam güç dönmeye başladı.” dedi. Erdoğan’ın verileri nereden aldığını bilmiyoruz. Ancak pandemi sürecinde en iyi ihtimalle işsiz sayısına 3 milyon kişinin eklendiği tahmin ediliyor. Rakamın 5 milyonu aştığını iddia eden araştırmalar da var.
Tartışmalı TÜİK verilerine göre göre enflasyon bir önceki aya göre yüzde 1.3, 12 aylık ortalamalara göre yüzde 12,10 olarak gerçekleşti. Ancak söz konusu oranlar gerçeklerle örtüşmüyor. Uzmanlara göre yıllık enflasyon en iyi ihtimalle yüzde 30’larda. 2019’da elde ettiğim vergi ve harçlara 2020’de yeniden değerleme oranına göre yüzde 22.58 zam yapması da aslında açıklanan enflasyon rakamlarına iktidarın bile inanmadığının ispatı. Enflasyon oranı yüzde 12’lerde ise neden yüzde 22,5 zam yapılıyor? Köprü, otoyol ve tren bilet fiyatlarına yapılan yüzde 50’den başlayan zamları söylemiyorum bile!
OTOMOBİL VE KONUT FİYATLARI UÇTU
İktidar temsilcileri ‘ekonominin çarklarının yeniden tam güçle dönmeye başladığını’ söyleyedursun, enflasyon aldı başını gidiyor. TL inanılmaz bir hızla değer kaybediyor. Son 1 yılda konut fiyatlarındaki artış oranı yüzde 50’lere dayandı. Tam bir yıl önce 320 bin liraya alınan ev için yeni sahibi 480 bin lira istiyor! Aynı şey ikinci el otomobil fiyatları için de geçerli. Geçtiğimiz yıl 60-70 bin liraya satılan otomobillerin fiyatı bugün 90-100 bin liraya fırlamış durumda.
MARKET FİYATLARI KOPTU GİDİYOR
İktidar temsilcilerine göre ekonomide herşey olması gerektiği gibi. Ancak market raflarındaki rakamlar öyle demiyor; sebze ve meyve fiyatları ateş pahası. Taze fasulye 15, salatalık 4, domates 5, patlıcan 6, kabak 6 liradan satılıyor. En ucuz meyve ise 7 liradan başlıyor; elma… Muz 12 TL, şeftali 15, çilek 13, kivi 14 TL! Geçtiğimiz yıl 20 liradan satılan beyaz peynir 30 liraya çıktı. Sucuk fiyatları ise 60 liradan başlıyor. Kıyma 50 TL, kuşbaşı 60! Bir kiloluk paket unların fiyatı sadece iki ayda 3 liradan 4,5 liraya çıktı. 5 litrelik sıvı yağ iki ay önce 35 TL’ydi. Bugün aynı marka yağ 44 lira!
HUKUKTAN UZAKLAŞTIKÇA, TL DEĞER KAYBEDİYOR
Ekonomide koronavirüs kaynaklı endişeler, Türk Lirası’ndaki değer kaybını hızlandırdı. Türk Lirası, yılbaşından bu yana dolar karşısında yüzde 15 değer kaybetti. Ekonomistlere göre kur artışının, TL’deki değer kaybının en önemli nedeni hukuksuzluk, güvensizlik ve son yıllarda uygulanan ekonomi politikaları. Türkiye, hukuk ve demokrasiden uzaklaştıkça TL’nin değer kaybı daha da artıyor. Ekonomist Uğur Gürses, “Türkiye’de artık işler ekonomik önlemin önüne geçmiş durumda. Halkı kutuplaştıran. Hukuktan uzaklaşan bir siyasi anlayış değişmeden ekonomi düzelmez.” diyerek bu gerçeğe dikkat çekiyor.
HALK TÜİK’E GÜVENMİYOR
Avrasya Araştırma Başkanı Kemal Özkiraz, geçtiğimiz aylarda TÜİK’le ilgili yaptıkları anketin sonucunu paylaşmıştı. “Sizce TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranlarının gerçeği yansıtıyor mu?” sorusuna, ‘Evet’ diyenlerin oranı sadece yüzde 7.7. TÜİK’in rakamları doğru değil diyenlerin oranı ise yüzde 79.1 olarak tespit ediliyor. Ankete katılanların yüzde 13.2’sinin ise fikri yok!
[Yusuf Dereli] 8.6.2020 [TR724]
İmitasyon Memati: Fahrettin Altun [Bülent Korucu]
METAMORFOZ PORTRELER | BÜLENT KORUCU
Askerlik yapanlar bilir; en baş belası şey üst devre sadizmidir. Çömezken ezilmiş olanlar, gücü eline geçirince seleflerinden daha zalim olur ve kısır döngü sürer gider. Saray’ın İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un geçirdiği metamorfozu anlamaya çalışırken, gözlemlediğim şeylerden biri de bu. İktidarı ele geçiren İslamcılar aynen bu kafada; biz ezildik şimdi ezme sırası bizde!
Normal şartlarda aksinin olmasını beklersiniz ancak, üst devre sendromunun en acımasız yaşandığı alan akademi dünyasıdır. Mürekkep yalamış olanların daha sakin, vakur ve müstağni kalmasını beklersiniz. Ne yazık ki öyle değil, iktidara ve nimetlerine kara sinekler gibi saldırıyorlar. Aç akademisyenler familyasının tipik örneklerinden biri Altun. TRT 2’de yayınlanan Ayrıntı programının 2011 öncesi örneklerine göz atın ve dönüşümün büyüklüğünü görün. Yüz, tip, konuşma tarzı, ses tonu… her şey değişmiş, sanki kurt adama dönüşmüş. Saraya taşınınca da evrimini tamamlamış.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Fahrettin Altun’a bakınca Kurtlar Vadisi dizisindeki Memati karakteri geliyor gözümün önüne. Cumhurbaşkanı Erdoğan için iletişim stratejileri oluşturması gereken kişiyi çoğu zaman ‘racon’ keserken görüyoruz. Üst perdeden konuşup, had bildiren, tehdit eden ve bunu Erdoğan’dan rol çalarak yapan bir basın danışmanı var karşımızda. Daha önce Ahmet Tezcan, Kemal Öztürk, Akif Beki, Lütfullah Göktaş gibi isimlerin bulunduğu koltukta oturuyor. Onların da haberlerin veriliş biçimiyle ilgili gazete ve televizyon yöneticilerine baskı yaptığı hatta tehditler savurduğuna dair çok sayıda tanıklık var. En azından kamuya açık yapmazlardı ve medyayla sınırlı alanda kalmaya çalışırlardı. Altun, il başkanlarından parti sözcülerine hatta genel başkanlara varıncaya kadar herkese ‘ayar vermeye’ kalkışıyor. En komiği mesajlarında birinci çoğul şahıs ekini kullanması ve ‘biz’ diye konuşması.
Surp Krikor Ermeni Kilisesi’ne yapılan saldırıyı kınamak için Vakıf Başkanı Edvard Ayvazyan’ı arayarak geçmiş olsun dileklerini iletmiş. Devam cümlesi şu “Bu üzücü olayın hukuki zeminde takipçisi olacak ve vatandaşlarımızın haklarını her zaman savunacağız.”
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın iktidarları döneminde düşünce suçlusu olmayacağına dair açıklamasına verdiği cevap ise psikolojik analiz gerektiriyor. Gazetecileri ‘Basın özgürlüğü” adı altında terör örgütlerinin propagandasını yapmakla’ suçlayan Altun söze ‘devletimiz’ diye başlıyor. Devleti ‘tağut’ gören islamcıların devlet adına tehditler savurması da hayatın acı bir ironisi olsa gerek.
Eminim kendisine Goebbels benzetmesi yapılmasından fazlasıyla mutlu oluyor, haz duyuyordur. Hitler’in propaganda makinasını yöneten şeytani zeka ile en küçük bir benzerliği yok oysa. Üzerinde iğreti duran Memati pozlarıyla Erdoğan’ın imajına fayda yerine zarar veriyor. Bitirim rolünü zaten Erdoğan yeterince yapıyor, basın danışmanının da öyle olması kendi tabanını bile irrite ediyordur. Ayrıca çok büyük iletişim kazalarına imza atıyor. Azerbaycan’ın Balaken şehrinde okunan ezanı Endülüs’te okunmuş gibi Erdoğan’a dinletip, sosyal medya ve Anadolu Ajansı’na servis etmesi gibi. Ya da ABD’deki polis şiddetiyle ilgili Erdoğan’ın sosyal medya hesaplarından İngilizce paylaşım yapması… Cumhurbaşkanı o paylaşımdan dolayı binlerce kişinin müstehzi cevabına muhatap oldu.
Bununla da yetinmiyor Altun, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield’i telefonla arayıp, şiddet olaylarının arkasındaki ANTIFA’ya hem FETÖ hem de PKK’nın destek verdiğini söylüyor. Büyükelçi Satterfield, A Haber izleyicisi muamelesi görmekten mutlu olmamıştır herhalde.
Çakma Memati’nin bence en önemli sabıkası, Ahmet Davutoğlu ve Bilim Sanat Vakfı camiasına ihanet etmesi. Akademik dünyada yokluğa mahkum edildikleri günlerde onlara değer veren, sahip çıkan Davutoğlu’nu arkadan hançerlediler. Çoğul kullanıyorum çünkü Burhanettin Duran, Medayim Yanık ve o, Şehir Üniversitesine el koyma sürecinin ilk fitilini ateşlemişti. Atıf Ali Bir’in rektörlüğüne karşı isyan başlatıp istifa ettiklerinde linç kampanyasının ilk taşını atmışlardı. 28 Şubatçı diye Bir’in rektörlüğüne savaş açan Altun, şimdi Yiğit Bulut’la birlikte Saray’da mesai yapıyor. Kurucuları arasında yer aldığı Şehir Üniversitesi’ne el koyup kapatanların ‘hık’ deyicilerdendi. Bu örnek bile tek başına iktidar ve onun nimetleriyle arasındaki ilkesiz ve sorunlu ilişkiyi resmetmeye yetiyor. Karşılığında eşi ve kendisi alakasız biçimde THY ve Borsa İstanbul’da Yönetim Kurulu’nda ve daha önemlisi Erdoğan hanedanının gözdesi konumundalar. Bunlar rantın sadece görünen kısmı…
Mafya güzellemesi yapacak halim yok ama böylesi Brütüslük orada bile olmaz. İmitasyon Memati derken haksız mıyım?
[Bülent Korucu] 8.6.2020 [TR724]
Askerlik yapanlar bilir; en baş belası şey üst devre sadizmidir. Çömezken ezilmiş olanlar, gücü eline geçirince seleflerinden daha zalim olur ve kısır döngü sürer gider. Saray’ın İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un geçirdiği metamorfozu anlamaya çalışırken, gözlemlediğim şeylerden biri de bu. İktidarı ele geçiren İslamcılar aynen bu kafada; biz ezildik şimdi ezme sırası bizde!
Normal şartlarda aksinin olmasını beklersiniz ancak, üst devre sendromunun en acımasız yaşandığı alan akademi dünyasıdır. Mürekkep yalamış olanların daha sakin, vakur ve müstağni kalmasını beklersiniz. Ne yazık ki öyle değil, iktidara ve nimetlerine kara sinekler gibi saldırıyorlar. Aç akademisyenler familyasının tipik örneklerinden biri Altun. TRT 2’de yayınlanan Ayrıntı programının 2011 öncesi örneklerine göz atın ve dönüşümün büyüklüğünü görün. Yüz, tip, konuşma tarzı, ses tonu… her şey değişmiş, sanki kurt adama dönüşmüş. Saraya taşınınca da evrimini tamamlamış.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Fahrettin Altun’a bakınca Kurtlar Vadisi dizisindeki Memati karakteri geliyor gözümün önüne. Cumhurbaşkanı Erdoğan için iletişim stratejileri oluşturması gereken kişiyi çoğu zaman ‘racon’ keserken görüyoruz. Üst perdeden konuşup, had bildiren, tehdit eden ve bunu Erdoğan’dan rol çalarak yapan bir basın danışmanı var karşımızda. Daha önce Ahmet Tezcan, Kemal Öztürk, Akif Beki, Lütfullah Göktaş gibi isimlerin bulunduğu koltukta oturuyor. Onların da haberlerin veriliş biçimiyle ilgili gazete ve televizyon yöneticilerine baskı yaptığı hatta tehditler savurduğuna dair çok sayıda tanıklık var. En azından kamuya açık yapmazlardı ve medyayla sınırlı alanda kalmaya çalışırlardı. Altun, il başkanlarından parti sözcülerine hatta genel başkanlara varıncaya kadar herkese ‘ayar vermeye’ kalkışıyor. En komiği mesajlarında birinci çoğul şahıs ekini kullanması ve ‘biz’ diye konuşması.
Surp Krikor Ermeni Kilisesi’ne yapılan saldırıyı kınamak için Vakıf Başkanı Edvard Ayvazyan’ı arayarak geçmiş olsun dileklerini iletmiş. Devam cümlesi şu “Bu üzücü olayın hukuki zeminde takipçisi olacak ve vatandaşlarımızın haklarını her zaman savunacağız.”
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın iktidarları döneminde düşünce suçlusu olmayacağına dair açıklamasına verdiği cevap ise psikolojik analiz gerektiriyor. Gazetecileri ‘Basın özgürlüğü” adı altında terör örgütlerinin propagandasını yapmakla’ suçlayan Altun söze ‘devletimiz’ diye başlıyor. Devleti ‘tağut’ gören islamcıların devlet adına tehditler savurması da hayatın acı bir ironisi olsa gerek.
Eminim kendisine Goebbels benzetmesi yapılmasından fazlasıyla mutlu oluyor, haz duyuyordur. Hitler’in propaganda makinasını yöneten şeytani zeka ile en küçük bir benzerliği yok oysa. Üzerinde iğreti duran Memati pozlarıyla Erdoğan’ın imajına fayda yerine zarar veriyor. Bitirim rolünü zaten Erdoğan yeterince yapıyor, basın danışmanının da öyle olması kendi tabanını bile irrite ediyordur. Ayrıca çok büyük iletişim kazalarına imza atıyor. Azerbaycan’ın Balaken şehrinde okunan ezanı Endülüs’te okunmuş gibi Erdoğan’a dinletip, sosyal medya ve Anadolu Ajansı’na servis etmesi gibi. Ya da ABD’deki polis şiddetiyle ilgili Erdoğan’ın sosyal medya hesaplarından İngilizce paylaşım yapması… Cumhurbaşkanı o paylaşımdan dolayı binlerce kişinin müstehzi cevabına muhatap oldu.
Bununla da yetinmiyor Altun, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield’i telefonla arayıp, şiddet olaylarının arkasındaki ANTIFA’ya hem FETÖ hem de PKK’nın destek verdiğini söylüyor. Büyükelçi Satterfield, A Haber izleyicisi muamelesi görmekten mutlu olmamıştır herhalde.
Çakma Memati’nin bence en önemli sabıkası, Ahmet Davutoğlu ve Bilim Sanat Vakfı camiasına ihanet etmesi. Akademik dünyada yokluğa mahkum edildikleri günlerde onlara değer veren, sahip çıkan Davutoğlu’nu arkadan hançerlediler. Çoğul kullanıyorum çünkü Burhanettin Duran, Medayim Yanık ve o, Şehir Üniversitesine el koyma sürecinin ilk fitilini ateşlemişti. Atıf Ali Bir’in rektörlüğüne karşı isyan başlatıp istifa ettiklerinde linç kampanyasının ilk taşını atmışlardı. 28 Şubatçı diye Bir’in rektörlüğüne savaş açan Altun, şimdi Yiğit Bulut’la birlikte Saray’da mesai yapıyor. Kurucuları arasında yer aldığı Şehir Üniversitesi’ne el koyup kapatanların ‘hık’ deyicilerdendi. Bu örnek bile tek başına iktidar ve onun nimetleriyle arasındaki ilkesiz ve sorunlu ilişkiyi resmetmeye yetiyor. Karşılığında eşi ve kendisi alakasız biçimde THY ve Borsa İstanbul’da Yönetim Kurulu’nda ve daha önemlisi Erdoğan hanedanının gözdesi konumundalar. Bunlar rantın sadece görünen kısmı…
Mafya güzellemesi yapacak halim yok ama böylesi Brütüslük orada bile olmaz. İmitasyon Memati derken haksız mıyım?
[Bülent Korucu] 8.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Bülent Korucu
Kureyş Suresi ve İslam öncesi Arap toplumunu bilmek [Ahmet Kurucan]
Bizim yetiştiğimiz dönemlerde gerek Kur’an gerekse hadisler, tarihi arka planlarından bağımsız bir metin olarak okutulurdu. Şimdi de farklı olduğunu düşünmüyorum. Aile içi ve çevresinde, Kur’an kursunda ve lise hayatım boyunca çeşitli çevrelerden aldığım dini eğitim ve öğretim hep bu felsefe, bu zihniyet, bu anlayış ve bu sistem üzerine kuruluydu. Ankara İlahiyat sıralarında öğretime başlayıncaya kadar Kur’an’ın nazil olduğu toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, dini yapısı hakkında genel bir fikrim olmadığı gibi ne bir ayetin sebebi nüzulü ne de bir hadisin sebebi vürudu adına zihnimde iz bırakacak bir bilgiye de sahip değildim. Bugün bile hafızamı zorlayıp geriye doğru düşündüğümde, İslam’ı yüceltmek adına Cahiliyye’yi kötüleme üzerine kurulu zihniyetin anlattığı, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüldüğü, zinanın açıktan yapıldığı vb. şeylerden başka bir şey hatırlamıyorum. İmam-Hatip’te okumadım. Lise mezunu olmamın bunda bir rolü var mı bilmiyorum ama dini sohbetlere yoğun olarak katılmanın yanı sıra merhum Tahir Büyükkörükçü’den Ahmet Vanlı ve Timurtaş Hoca’ya kadar nice meşhur vaizlerin vaazlarını sürekli olarak dinleyen bir alt yapıya sahiptim. Tavşanlı’da da müftü Rıza Deniz, vaiz Kamil Turhan ve Ahmet Yaşar Çakmak vaazlarını çok sık dinlediğim isimler arasındaydı. Buna rağmen netice değişmiyor; ben ve benim neslim ayet ve hadislerin tarihi arka planına ait yeterli bilgiye sahip değildik.
Ankara İlahiyat yıllarımın başlangıcında öğrendiğim şeyler bana bu zihniyetin ve sistemin yanlışlığını düşündürdü. İsimlerini anmasam haknâşinaslık yapmış olurum. Neşet Çağatay hiç dersimize girmedi ama onun “İslam’dan Önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı” çalışmasını Hüseyin Gazi Yurdaydın gibi duayen bir hocadan ders kitabı olarak okuduk. Mustafa Fayda o günlerde doçent ünvanına sahipti ama doktora konusu Hz. Ömer dönemini anlatırken hemen her bir hadiseyi Cahiliye dönemi ile irtibatlandırması bende şok etkisi yaratmıştı. Nesimi Yazıcı “İlk Türk İslam Devletleri” kitabını din-tarih birlikteliğini sürekli nazara vererek ders olarak okutmuştu. Mezhepler tarihinde Sabri Hizmetli, Hasan Onat’ın anlattıkları şeyler de hep Cahiliyye’yi bilmekle anlam kazanıyordu. Hariciler, Şia, Cebriye, Mu’tezile, Maturidi, Eş’ari dedikleri her yerde Cahiliye dönemine kadar uzanmaları ve sözü edilen görüşlerin tarihi kökenlerine işaret etmeleri ufuk açıcıydı. Kelam’da Hüseyin Atay, M. Said Yazıcıoğlu, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet S. Hatipoğlu, Mehmet Şimşek, Müçteba Uğur ve tefsirde İsmail Cerrahoğlu, her ikisi de merhum olan Salih Akdemir ve Mevlüt Güngör, fıkıhta Abdülkadir Şener, merhum İbrahim Çalışkan gibi hocaların anlattıkları şeylerin eninde sonunda gidip vardığı son durak Cahiliyye dönemi oluyordu. Bütün bunlar sonucu zihnen öyle bir noktaya gelmiştim ki Cahiliye tam anlamıyla bilinmeden İslam bilinemezdi, Kur’an ve sünnet hakiki manasıyla anlaşılamazdı.
Bugün de farklı düşünmüyorum hatta daha ötesini bile söyleyebilirim. İslam’ın doğru anlaşılması için Cahiliyye dönemi -doğru isimlendirme ile İslam öncesi Arap toplumu- siyasi, ekonomik, dini, kültürel, askeri bütün yönlerinin birlikte ele alındığı müstakil bir disiplin olması gerekir. Bu disiplinin ortaya koyacağı çalışmaların Kur’an Kurslarından, İmam Hatip liselerine, İlahiyat Fakültelerinden yaygın eğitimin parçası olan halk sohbetlerine kadar her yerde anlatılması şarttır. Hatta bir adım daha ileri giderek; nasıl müçtehidin ele aldığı meseleyle alakalı hükme varırken içinde yaşadığı dünyanın ve toplumun dini, psikolojik, sosyolojik, ekonomik, kültürel arka planının bilmesi, vereceği hükmün bu alanlardaki yansımalarını hesaba katabilmesi gerekir, aynen öyle de o müçtehidin ister hüküm istibatında ister içtihadi hükmünü genel prensipler bağlamında onaylatmak için müracaat ettiği ayet ve hadisleri doğru anlamlandırabilmesi için İslam Öncesi Arap toplumunu bütün yönleri ile bilmesi elzemdir. Dikkat ederseniz bir alet ilmi olarak derinlemesine Arapça bilgisi yeterlidir demiyorum. Bu zaten olmazsa olmaz. İsterseniz İslam öncesi Arap toplumunun bütün yönleriyle bilinmesini müctehidin içtihad yapabilme yeterliliği adına ileri süren şartlara ilave olarak da düşünebilirsiniz. Evet, aynen böyle diyorum. Nasıl içinde yaşadığı dönemin şartlarına vakıf olmayan kişi müçtehid olamazsa, İslam öncesi Arap toplumunu bilmeyen bir kişi de müçtehid olamaz ve olmamalı. Çünkü ayet ve hadislere, gelenek içinde yerini alan içtihadi hükümlere doğru anlam veremez o kişi.
Erken dönemlerde müçtehitlerin bunu içtihat yapmak için bir şart olarak ortaya koymamasının nedeni anlaşılabilir. İlk üç asır ve genelde Hicaz havzası içinde hayatlarını sürdüren insanların sosyal hayat şartlarının bir nispette ayniliği, ayet ve hadislerin nüzul ve vürud sebeplerine şahit ve vakıf sahabe ve tabiin neslinin varlığı buna ihtiyaç bırakmamış olabilir. Ama bugün biz, tam 15 asır ileride, bambaşka bir kültür ortamında ve Arapçamız da ana dilimiz olmadığı halde hayat sürüyoruz.
Özetleyeyim; İslam öncesi Arap dünyası bir medeniyet tarihçisi gibi tam anlamıyla ve bütün yönleriyle bilinmeden İslam’ın ne nüzul toplumuna “ne dediği” ne de bugün bize “ne demek istediği” ve “ne mesaj verdiği” tam anlamıyla anlaşılamaz. İslami ilimler adı altında Kur’an, sünnet, hadis, kelam, fıkıh eğitimi verilirken, söz konusu eğitimin aradan geçen 15 asır içinde kemikleşen klasik metinleri üzerinden verilip tarihi arka planlarına gidilmemesi, sosyal, kültürel, ekonomik şartların bir bütün halinde mütalaa edilmemesi, tarihi ve kültürel bağlamda arkeolojik ve antropolojik kazıların yapılmaması İslam’ı daha anlaşılır kılma yerine daha da anlaşılmaz kılacaktır. Böylece sorunlara çözüm bulmak için müracaat edilen din bizzat sorunun kendisi haline gelecektir. Bu yüzden son dönemlerde akademik ve popüler düzlemde Cahiliye dönemini çalışan insanların çoğalması, kitapların yayınlanması, TV konuşmaları, gazete makalelerinde sık sık o döneme vurguların yapılmasını çok faydalı ve anlamlı buluyorum.
Önümüzdeki bir ya da iki yazıda şu ana kadar dile getirdiğim düşünceleri bir örnek üzerinden açıklayacağım. Örnek, “Lî ilâfi Kureyş” diye başlayan ve hemen her Müslümanın ezbere bildiği “Kureyş” suresinin manası olacak. Kur’an meallerine baktığımızda bu kısa süreye yapılan lafzi tercümeler genelde birbirinin aynısıdır. Fakat asıl önemli olan Kur’an’ın nüzul çağından 15 asır sonra yaşayan ben, tercümeden ne anlıyorum? İşte asıl soru bu. Bu anlam benim zihnimde, hayalimde nasıl bir manzaranın çağrışımına sebebiyet veriyor? Beni 15 asır öncesine götürüp Kur’an’ın ilk muhataplarına ne dediğini anlamama yardımcı oluyor mu? O tercümeden bugüne intikal edip bana ne mesaj verdiği konusunda bir fikre sahip oluyor muyum? Ve sıradan bir mümin olarak namazda bu sureyi okurken o anlamla ve o mesajla bütünleşip hem zihni ve fikri hem de kalbi ve vicdani olarak ayrı ufuklara ve deruni hazlara yelken açabiliyor muyum?
Devam edeceğim inşallah.
[Ahmet Kurucan] 8.6.2020 [TR724]
Ankara İlahiyat yıllarımın başlangıcında öğrendiğim şeyler bana bu zihniyetin ve sistemin yanlışlığını düşündürdü. İsimlerini anmasam haknâşinaslık yapmış olurum. Neşet Çağatay hiç dersimize girmedi ama onun “İslam’dan Önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı” çalışmasını Hüseyin Gazi Yurdaydın gibi duayen bir hocadan ders kitabı olarak okuduk. Mustafa Fayda o günlerde doçent ünvanına sahipti ama doktora konusu Hz. Ömer dönemini anlatırken hemen her bir hadiseyi Cahiliye dönemi ile irtibatlandırması bende şok etkisi yaratmıştı. Nesimi Yazıcı “İlk Türk İslam Devletleri” kitabını din-tarih birlikteliğini sürekli nazara vererek ders olarak okutmuştu. Mezhepler tarihinde Sabri Hizmetli, Hasan Onat’ın anlattıkları şeyler de hep Cahiliyye’yi bilmekle anlam kazanıyordu. Hariciler, Şia, Cebriye, Mu’tezile, Maturidi, Eş’ari dedikleri her yerde Cahiliye dönemine kadar uzanmaları ve sözü edilen görüşlerin tarihi kökenlerine işaret etmeleri ufuk açıcıydı. Kelam’da Hüseyin Atay, M. Said Yazıcıoğlu, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet S. Hatipoğlu, Mehmet Şimşek, Müçteba Uğur ve tefsirde İsmail Cerrahoğlu, her ikisi de merhum olan Salih Akdemir ve Mevlüt Güngör, fıkıhta Abdülkadir Şener, merhum İbrahim Çalışkan gibi hocaların anlattıkları şeylerin eninde sonunda gidip vardığı son durak Cahiliyye dönemi oluyordu. Bütün bunlar sonucu zihnen öyle bir noktaya gelmiştim ki Cahiliye tam anlamıyla bilinmeden İslam bilinemezdi, Kur’an ve sünnet hakiki manasıyla anlaşılamazdı.
Bugün de farklı düşünmüyorum hatta daha ötesini bile söyleyebilirim. İslam’ın doğru anlaşılması için Cahiliyye dönemi -doğru isimlendirme ile İslam öncesi Arap toplumu- siyasi, ekonomik, dini, kültürel, askeri bütün yönlerinin birlikte ele alındığı müstakil bir disiplin olması gerekir. Bu disiplinin ortaya koyacağı çalışmaların Kur’an Kurslarından, İmam Hatip liselerine, İlahiyat Fakültelerinden yaygın eğitimin parçası olan halk sohbetlerine kadar her yerde anlatılması şarttır. Hatta bir adım daha ileri giderek; nasıl müçtehidin ele aldığı meseleyle alakalı hükme varırken içinde yaşadığı dünyanın ve toplumun dini, psikolojik, sosyolojik, ekonomik, kültürel arka planının bilmesi, vereceği hükmün bu alanlardaki yansımalarını hesaba katabilmesi gerekir, aynen öyle de o müçtehidin ister hüküm istibatında ister içtihadi hükmünü genel prensipler bağlamında onaylatmak için müracaat ettiği ayet ve hadisleri doğru anlamlandırabilmesi için İslam Öncesi Arap toplumunu bütün yönleri ile bilmesi elzemdir. Dikkat ederseniz bir alet ilmi olarak derinlemesine Arapça bilgisi yeterlidir demiyorum. Bu zaten olmazsa olmaz. İsterseniz İslam öncesi Arap toplumunun bütün yönleriyle bilinmesini müctehidin içtihad yapabilme yeterliliği adına ileri süren şartlara ilave olarak da düşünebilirsiniz. Evet, aynen böyle diyorum. Nasıl içinde yaşadığı dönemin şartlarına vakıf olmayan kişi müçtehid olamazsa, İslam öncesi Arap toplumunu bilmeyen bir kişi de müçtehid olamaz ve olmamalı. Çünkü ayet ve hadislere, gelenek içinde yerini alan içtihadi hükümlere doğru anlam veremez o kişi.
Erken dönemlerde müçtehitlerin bunu içtihat yapmak için bir şart olarak ortaya koymamasının nedeni anlaşılabilir. İlk üç asır ve genelde Hicaz havzası içinde hayatlarını sürdüren insanların sosyal hayat şartlarının bir nispette ayniliği, ayet ve hadislerin nüzul ve vürud sebeplerine şahit ve vakıf sahabe ve tabiin neslinin varlığı buna ihtiyaç bırakmamış olabilir. Ama bugün biz, tam 15 asır ileride, bambaşka bir kültür ortamında ve Arapçamız da ana dilimiz olmadığı halde hayat sürüyoruz.
Özetleyeyim; İslam öncesi Arap dünyası bir medeniyet tarihçisi gibi tam anlamıyla ve bütün yönleriyle bilinmeden İslam’ın ne nüzul toplumuna “ne dediği” ne de bugün bize “ne demek istediği” ve “ne mesaj verdiği” tam anlamıyla anlaşılamaz. İslami ilimler adı altında Kur’an, sünnet, hadis, kelam, fıkıh eğitimi verilirken, söz konusu eğitimin aradan geçen 15 asır içinde kemikleşen klasik metinleri üzerinden verilip tarihi arka planlarına gidilmemesi, sosyal, kültürel, ekonomik şartların bir bütün halinde mütalaa edilmemesi, tarihi ve kültürel bağlamda arkeolojik ve antropolojik kazıların yapılmaması İslam’ı daha anlaşılır kılma yerine daha da anlaşılmaz kılacaktır. Böylece sorunlara çözüm bulmak için müracaat edilen din bizzat sorunun kendisi haline gelecektir. Bu yüzden son dönemlerde akademik ve popüler düzlemde Cahiliye dönemini çalışan insanların çoğalması, kitapların yayınlanması, TV konuşmaları, gazete makalelerinde sık sık o döneme vurguların yapılmasını çok faydalı ve anlamlı buluyorum.
Önümüzdeki bir ya da iki yazıda şu ana kadar dile getirdiğim düşünceleri bir örnek üzerinden açıklayacağım. Örnek, “Lî ilâfi Kureyş” diye başlayan ve hemen her Müslümanın ezbere bildiği “Kureyş” suresinin manası olacak. Kur’an meallerine baktığımızda bu kısa süreye yapılan lafzi tercümeler genelde birbirinin aynısıdır. Fakat asıl önemli olan Kur’an’ın nüzul çağından 15 asır sonra yaşayan ben, tercümeden ne anlıyorum? İşte asıl soru bu. Bu anlam benim zihnimde, hayalimde nasıl bir manzaranın çağrışımına sebebiyet veriyor? Beni 15 asır öncesine götürüp Kur’an’ın ilk muhataplarına ne dediğini anlamama yardımcı oluyor mu? O tercümeden bugüne intikal edip bana ne mesaj verdiği konusunda bir fikre sahip oluyor muyum? Ve sıradan bir mümin olarak namazda bu sureyi okurken o anlamla ve o mesajla bütünleşip hem zihni ve fikri hem de kalbi ve vicdani olarak ayrı ufuklara ve deruni hazlara yelken açabiliyor muyum?
Devam edeceğim inşallah.
[Ahmet Kurucan] 8.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Ahmet Kurucan
Çok iyiler ama teröristler! [Hasan Cücük]
Sokak röportajı için mikrofon uzatılan kadın, ‘Yeni emekli oldum. Maaş yetmiyor düşük. Zaten evim de kiradayım. Düzelmede yok ortalıkta, daha da kötü olacak’ dedikten sonra spiker devreye girip, ‘Peki seçim olacak olsa hangi partiyi desteklersiniz?’ sorusunu yöneltiyor. Verdiği cevap oldukça mânidar, ‘AKP’ye veririm, başka kimseye vermem’ diye ilave ediyor ‘Atatürk bir, Cumhurbaşkanımı Tayyip Erdoğan ikidir bunu hiçbir zaman unutmayın. Tayyip bizi her zaman kurtarır.’
Olay röportaj sadece bu kadınla sınırlı değil. Konuşan iki erkek de benzer şeyler söyleyip, oy konusunda tavırlarının AKP’den yana olacağını ifade ediyor. Bu röportajları herkes ülkede muhalefet eksikliğine bağladı. Ben ise bir başka noktaya dikkat çekmek isterim.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Akşam normal bir vatandaş gibi yatıp, sabah ‘terörist’ olarak uyanan yüz binlerce insan bu kadının söylediklerinin aslında gerçek hayata yansımasıdır. Terörün tanımında olmazsa olmazlardan olan, şiddet ve silahla hayatları hiçbir zaman kesişmeyen bu insanların ‘terörist’ ilan edildiğinde doğal beklentisi ‘yok artık daha neler’ tepkisinin verilmeseydi. Zirâ, Hizmet hareketinin Anadolu’da neredeyse dokunmadık, bırakın kasabayı köy kalmamıştı. Bu insanların ortak özelliği, ahlaki duruşlarının yanı sıra çalışkan, hak-hukuk gözeten, başkaları için yaşayanlar olmasıydı. Aile fertleri içinde en fazla saygı duyulan ve örnek alınanlar daima Hizmet’e gönül verenlerdi.
17/25 Aralık sonrası ülke sathında Hizmet’e karşı bir kara propaganda başlatıldı. Havuz medyası ve Erdoğan’ın tek maddesi vardı. Önce ‘paralel yapı’ ilan edildi. İlerleyen günlerde saldırının dozajı daha da arttı. Erdoğan, seviyesini düşürüp salya saçarak saldırdıkça toplumdan hiçte ‘yok daha neler’ sesleri çıkmadı. Garip bir durumdu yaşanan. 7/24 Hizmet aleyhine yayınlar vardı eyvallah ama bir de yıllarca canlı şahit oldukları yaşanmışlıklar vardı. Mesela ‘Bunlarda her şey mübah’ deyip içki ve zina gibi dinin ağır günahlarını işlediğimizi söylediklerinde en değerli evlatlarını Hizmet’e teslim edenler ‘yuh artık’ diyemedi.
En bilindik teselli, ‘Tamam seni tanıyoruz ama herkes sen gibi değil’ oldu. Ne gariptir, tanıdıkları herkes çok iyiydi. Ama o tanımadıkları var ya işte onlar kötü adamlardı. Kim bu kötüler dediğinizde dilleri lâl oluyor, ağızlarından bir isim çıkmıyordu. Veya Havuz’dan boca edilen yalanlarla öğrendikleri isimler hakkında konuşuyor. Ne yapmış bu insanlar deyince kem küm ediyorlardı.
Süreçte ben en çok AKP’lilerden tepki bekledim. Gerekçem basitti; en yakın oldukları grup Hizmet mensupları olmuştu. Damat ve gelin ararken tercihleri Hizmet mensupları oldu. Saray’daki zatın bile iki kızına bulduğu damatlarının –şimdi fütü sakızını çiğneseler de- Hizmet geçmişi olması gibi. Bekledim ki, AKPlilerde biraz vicdan kırıntısı vardır, iftiralara kısık sesle de olsa itiraz ederdi. ‘Bu kadarı da fazla’ beklentisi bir çoğumuzda vardı. Acı olan, en değerli varlıklarını Hizmet’e emanet edenler en fazla saldıranlar listesine adını yazdırdı. İki oğlu Samanyolu Koleji’nde okuyan, dahası Türkçe Olimpiyatları’nda ‘Buradan Fethullah Gülen Hocaefendi’ye selam gönderiyorum’ diyen Melih Gökçek’in düştüğü durumu izah edecek biri var mı? Yaşını almış, çeyrek asır Ankara’yı yönetmiş, artık hayatının sonbaharında olan biri için ‘bu kadarda alçalınılmaz’ demekten başka söz bulamıyoruz.
Yazının başındaki kadının sözlerini biraz değiştireyim. Spiker soruyor, ‘Hizmet mensupları nasıl insanlar?’ Kadın, ‘Ben birebir tanışmadım ama eşim ve çocuklarım Hizmet’i yakından tanıyor. Kesinlikle çok iyiler. Çok güzel işler yapıyorlar daha iyi işler yapacaklar.’ ‘Peki bunlar terörist mi?’ inanın cevap şöyle olacaktır, ‘Devlet hata yapacak değil ya kesinlikle bir şeyler yapmasalar Cumhurbaşkanımız onları terörist ilan eder mi? Benim tanıdıklarım iyi ama hepsi aynı değil ki?’
İzahını yapamadığımız bir dönemden geçiyoruz. Yolun kaderi dediğimizde içimizdekilerden itiraz yükseliyor. Olayı sadece ‘Ya Musa sen haklısın ama karnımızı Firavun doyuruyor’ olarakta açıklamak resmi tam görmemize engel oluyor. Nasıl bir topluluk böyle; ‘tanıdığı herkes çok iyi ama terör örgütü olan bir grup’ diyorsunuz. İzahını yapamayınca mizaha başvuruyoruz. Konya’da 44 değişik suçtan hapis cezası alan ancak AKP/MHP ortaklığıyla çıkan infaz yasasından yararlanıp, tahliye olan Ahmet Ü. adlı erkek, Nargül Yıldız’ı öldürdüğünde ‘Utanın be 44 ayrı suçtan deyip abartıyorsunuz; burs vermemiş, kermes düzenlememiş, Bankasya’ya para yatırmamış, gazeteye abone olmamış sadece 44 değişik adi suçtan kader kurbanı olmuş! Kader ona bu kez cinayet işletmiş. Ne yani yukarıdaki suçları işeyip terörist mi olsaydı?’ diyorsunuz.
Dün Cahit Zarifoğlu’nun ölüm yıldönümüydü. AKP cenahı zirveden tabana bol bol Zarifoğlu güzellemesi yapıp, şiirlerini paylaştı. Yaşananları görünce bir Zarifoğlu paylaşımıyla yazıyı sonlandırayım, ‘Biliyor musunuz? Ben bu çağdan nefret ettim. Etimle, kemiğimle nefret ettim!’
[Hasan Cücük] 8.6.2020 [TR724]
Olay röportaj sadece bu kadınla sınırlı değil. Konuşan iki erkek de benzer şeyler söyleyip, oy konusunda tavırlarının AKP’den yana olacağını ifade ediyor. Bu röportajları herkes ülkede muhalefet eksikliğine bağladı. Ben ise bir başka noktaya dikkat çekmek isterim.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Akşam normal bir vatandaş gibi yatıp, sabah ‘terörist’ olarak uyanan yüz binlerce insan bu kadının söylediklerinin aslında gerçek hayata yansımasıdır. Terörün tanımında olmazsa olmazlardan olan, şiddet ve silahla hayatları hiçbir zaman kesişmeyen bu insanların ‘terörist’ ilan edildiğinde doğal beklentisi ‘yok artık daha neler’ tepkisinin verilmeseydi. Zirâ, Hizmet hareketinin Anadolu’da neredeyse dokunmadık, bırakın kasabayı köy kalmamıştı. Bu insanların ortak özelliği, ahlaki duruşlarının yanı sıra çalışkan, hak-hukuk gözeten, başkaları için yaşayanlar olmasıydı. Aile fertleri içinde en fazla saygı duyulan ve örnek alınanlar daima Hizmet’e gönül verenlerdi.
17/25 Aralık sonrası ülke sathında Hizmet’e karşı bir kara propaganda başlatıldı. Havuz medyası ve Erdoğan’ın tek maddesi vardı. Önce ‘paralel yapı’ ilan edildi. İlerleyen günlerde saldırının dozajı daha da arttı. Erdoğan, seviyesini düşürüp salya saçarak saldırdıkça toplumdan hiçte ‘yok daha neler’ sesleri çıkmadı. Garip bir durumdu yaşanan. 7/24 Hizmet aleyhine yayınlar vardı eyvallah ama bir de yıllarca canlı şahit oldukları yaşanmışlıklar vardı. Mesela ‘Bunlarda her şey mübah’ deyip içki ve zina gibi dinin ağır günahlarını işlediğimizi söylediklerinde en değerli evlatlarını Hizmet’e teslim edenler ‘yuh artık’ diyemedi.
En bilindik teselli, ‘Tamam seni tanıyoruz ama herkes sen gibi değil’ oldu. Ne gariptir, tanıdıkları herkes çok iyiydi. Ama o tanımadıkları var ya işte onlar kötü adamlardı. Kim bu kötüler dediğinizde dilleri lâl oluyor, ağızlarından bir isim çıkmıyordu. Veya Havuz’dan boca edilen yalanlarla öğrendikleri isimler hakkında konuşuyor. Ne yapmış bu insanlar deyince kem küm ediyorlardı.
Süreçte ben en çok AKP’lilerden tepki bekledim. Gerekçem basitti; en yakın oldukları grup Hizmet mensupları olmuştu. Damat ve gelin ararken tercihleri Hizmet mensupları oldu. Saray’daki zatın bile iki kızına bulduğu damatlarının –şimdi fütü sakızını çiğneseler de- Hizmet geçmişi olması gibi. Bekledim ki, AKPlilerde biraz vicdan kırıntısı vardır, iftiralara kısık sesle de olsa itiraz ederdi. ‘Bu kadarı da fazla’ beklentisi bir çoğumuzda vardı. Acı olan, en değerli varlıklarını Hizmet’e emanet edenler en fazla saldıranlar listesine adını yazdırdı. İki oğlu Samanyolu Koleji’nde okuyan, dahası Türkçe Olimpiyatları’nda ‘Buradan Fethullah Gülen Hocaefendi’ye selam gönderiyorum’ diyen Melih Gökçek’in düştüğü durumu izah edecek biri var mı? Yaşını almış, çeyrek asır Ankara’yı yönetmiş, artık hayatının sonbaharında olan biri için ‘bu kadarda alçalınılmaz’ demekten başka söz bulamıyoruz.
Yazının başındaki kadının sözlerini biraz değiştireyim. Spiker soruyor, ‘Hizmet mensupları nasıl insanlar?’ Kadın, ‘Ben birebir tanışmadım ama eşim ve çocuklarım Hizmet’i yakından tanıyor. Kesinlikle çok iyiler. Çok güzel işler yapıyorlar daha iyi işler yapacaklar.’ ‘Peki bunlar terörist mi?’ inanın cevap şöyle olacaktır, ‘Devlet hata yapacak değil ya kesinlikle bir şeyler yapmasalar Cumhurbaşkanımız onları terörist ilan eder mi? Benim tanıdıklarım iyi ama hepsi aynı değil ki?’
İzahını yapamadığımız bir dönemden geçiyoruz. Yolun kaderi dediğimizde içimizdekilerden itiraz yükseliyor. Olayı sadece ‘Ya Musa sen haklısın ama karnımızı Firavun doyuruyor’ olarakta açıklamak resmi tam görmemize engel oluyor. Nasıl bir topluluk böyle; ‘tanıdığı herkes çok iyi ama terör örgütü olan bir grup’ diyorsunuz. İzahını yapamayınca mizaha başvuruyoruz. Konya’da 44 değişik suçtan hapis cezası alan ancak AKP/MHP ortaklığıyla çıkan infaz yasasından yararlanıp, tahliye olan Ahmet Ü. adlı erkek, Nargül Yıldız’ı öldürdüğünde ‘Utanın be 44 ayrı suçtan deyip abartıyorsunuz; burs vermemiş, kermes düzenlememiş, Bankasya’ya para yatırmamış, gazeteye abone olmamış sadece 44 değişik adi suçtan kader kurbanı olmuş! Kader ona bu kez cinayet işletmiş. Ne yani yukarıdaki suçları işeyip terörist mi olsaydı?’ diyorsunuz.
Dün Cahit Zarifoğlu’nun ölüm yıldönümüydü. AKP cenahı zirveden tabana bol bol Zarifoğlu güzellemesi yapıp, şiirlerini paylaştı. Yaşananları görünce bir Zarifoğlu paylaşımıyla yazıyı sonlandırayım, ‘Biliyor musunuz? Ben bu çağdan nefret ettim. Etimle, kemiğimle nefret ettim!’
[Hasan Cücük] 8.6.2020 [TR724]
İşte darbenin fotoğrafı [Tarık Toros]
Size darbenin fotoğrafının göstereyim mi?
Hangi darbe demeyin.
Çok uzağa da gitmeyin.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Darbenin fotoğrafı, 10 gün kadar önce çekildi.
27 Mayıs 2020’de Yassıada’da.
Fotoğrafta soldan sağa:
Binali Yıldırım, Mustafa Şentop, İsmail Kahraman, Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Celal Adan ve Fuat Oktay görülüyor.
**
Geçen hafta üç milletvekilinin vekilliği düşürüldü.
Enis Berberoğlu, Musa Farisoğulları ve Leyla Güven derhal tutuklanarak cezaevine gönderildi.
CHP, “Meclis’e darbe” dedi, ama…
Berberoğlu ertesi gün “Korona önlemleri” kapsamında tahliye edilince…
Parti hızla normale döndü.
Hatta…
CHP Lideri, “Bugünkü koşullarda adalet yürüyüşünü yanlış buluyorum” dedi.
Kaldı ki,
Tam 3 sene önce bugünlerde yaşanan o yürüyüş…
Geriye doğru CHP’nin hanesindeki tek artıdır.
Arkası gelmemiştir.
**
Enis Berberoğlu hakkındaki yargı kararına atıfta bulunarak vekilliğinin düşürülmesini isteyen Cumhurbaşkanlığı yazısını, Erdoğan’ın yardımcısı Fuat Oktay yazdı, 26 Kasım 2018’de Meclis’e iletti.
Meclis Başkanı Binali Yıldırım’dı.
Nedense o günlerde işleme koymadı.
Belediye seçimleri yaklaşıyordu, konjonktür müsait değildi, Saray belki de beklemeyi tercih etti, bilmiyoruz.
Takip eden aylarda Binali Yıldırım İstanbul’dan aday oldu.
Mustafa Şentop TBMM başkanlığı koltuğuna oturdu.
**
Bir buçuk sene sonra,
MHP Lideri Bahçeli, “Milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili beklentiler karşılanmalı” dedi.
Sonra…
Cumhurbaşkanlığı yazısı tozlu raflardan indirildi.
Vakti gelmişti artık.
Ve operasyon için düğmeye basıldı.
Muhalefet partileri, 3 vekilin üyeliğinin düşürüleceğini…
TBMM Genel Kurulu toplanmadan 15 dakika önce öğrendi.
Oldu ve bitti.
**
Bir gün sonra…
CHP’li Berberoğlu tahliye edildi.
Tahliye gerekçeleri diğer iki HDP’li için geçerli değilmiş gibi…
Olay, “3 gün konuşulup unutulacaklar” listesine eklendi.
**
Tekrar dönelim darbenin fotoğrafına.
4 sene öncesine gidelim, 15 Temmuz 2016’ya.
Meclis Başkanı İsmail Kahraman’dı.
Ahmet Davutoğlu, başbakanlıktan azledilmiş…
Binali Yıldırım, 15 Temmuz’dan iki ay önce onun koltuğuna yerleşmişti.
Mustafa Şentop, 15 Temmuz sonrası tasfiye edileceklerin listesine çalışıyordu, fişleme ekibinin başı olarak.
Bahçeli ve Erdoğan’ı hatırlatmama lüzum var mı..?
**
Şunu unutmayın.
Kimi tarihi dönemeçleri sıcağı sıcağına analiz etmek güçtür.
Ancak yıllar sonra olan bitenin farkına varılır.
15 Temmuz’un üzerindeki sır perdesi özellikle kaldırılmıyor.
Fakat…
Hemen herkes mevcut rejimin taşlarının döşenmesi için…
15 Temmuz’a ihtiyaç duyulduğunu görüyor ve anlıyor.
Aktörler pek değişmiyor.
Hatta zaman zaman böyle birlikte fotoğraf verip objektife gülümsüyor.
Üstelik bir darbenin yıldönümünde: 27 Mayıs 2020’de, Yassıada’da.
[Tarık Toros] 8.6.2020 [TR724]
Hangi darbe demeyin.
Çok uzağa da gitmeyin.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Darbenin fotoğrafı, 10 gün kadar önce çekildi.
27 Mayıs 2020’de Yassıada’da.
Fotoğrafta soldan sağa:
Binali Yıldırım, Mustafa Şentop, İsmail Kahraman, Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Celal Adan ve Fuat Oktay görülüyor.
**
Geçen hafta üç milletvekilinin vekilliği düşürüldü.
Enis Berberoğlu, Musa Farisoğulları ve Leyla Güven derhal tutuklanarak cezaevine gönderildi.
CHP, “Meclis’e darbe” dedi, ama…
Berberoğlu ertesi gün “Korona önlemleri” kapsamında tahliye edilince…
Parti hızla normale döndü.
Hatta…
CHP Lideri, “Bugünkü koşullarda adalet yürüyüşünü yanlış buluyorum” dedi.
Kaldı ki,
Tam 3 sene önce bugünlerde yaşanan o yürüyüş…
Geriye doğru CHP’nin hanesindeki tek artıdır.
Arkası gelmemiştir.
**
Enis Berberoğlu hakkındaki yargı kararına atıfta bulunarak vekilliğinin düşürülmesini isteyen Cumhurbaşkanlığı yazısını, Erdoğan’ın yardımcısı Fuat Oktay yazdı, 26 Kasım 2018’de Meclis’e iletti.
Meclis Başkanı Binali Yıldırım’dı.
Nedense o günlerde işleme koymadı.
Belediye seçimleri yaklaşıyordu, konjonktür müsait değildi, Saray belki de beklemeyi tercih etti, bilmiyoruz.
Takip eden aylarda Binali Yıldırım İstanbul’dan aday oldu.
Mustafa Şentop TBMM başkanlığı koltuğuna oturdu.
**
Bir buçuk sene sonra,
MHP Lideri Bahçeli, “Milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili beklentiler karşılanmalı” dedi.
Sonra…
Cumhurbaşkanlığı yazısı tozlu raflardan indirildi.
Vakti gelmişti artık.
Ve operasyon için düğmeye basıldı.
Muhalefet partileri, 3 vekilin üyeliğinin düşürüleceğini…
TBMM Genel Kurulu toplanmadan 15 dakika önce öğrendi.
Oldu ve bitti.
**
Bir gün sonra…
CHP’li Berberoğlu tahliye edildi.
Tahliye gerekçeleri diğer iki HDP’li için geçerli değilmiş gibi…
Olay, “3 gün konuşulup unutulacaklar” listesine eklendi.
**
Tekrar dönelim darbenin fotoğrafına.
4 sene öncesine gidelim, 15 Temmuz 2016’ya.
Meclis Başkanı İsmail Kahraman’dı.
Ahmet Davutoğlu, başbakanlıktan azledilmiş…
Binali Yıldırım, 15 Temmuz’dan iki ay önce onun koltuğuna yerleşmişti.
Mustafa Şentop, 15 Temmuz sonrası tasfiye edileceklerin listesine çalışıyordu, fişleme ekibinin başı olarak.
Bahçeli ve Erdoğan’ı hatırlatmama lüzum var mı..?
**
Şunu unutmayın.
Kimi tarihi dönemeçleri sıcağı sıcağına analiz etmek güçtür.
Ancak yıllar sonra olan bitenin farkına varılır.
15 Temmuz’un üzerindeki sır perdesi özellikle kaldırılmıyor.
Fakat…
Hemen herkes mevcut rejimin taşlarının döşenmesi için…
15 Temmuz’a ihtiyaç duyulduğunu görüyor ve anlıyor.
Aktörler pek değişmiyor.
Hatta zaman zaman böyle birlikte fotoğraf verip objektife gülümsüyor.
Üstelik bir darbenin yıldönümünde: 27 Mayıs 2020’de, Yassıada’da.
[Tarık Toros] 8.6.2020 [TR724]
Koronavirüs tehlikesi bitti mi? [Dr. Nurhan Metan]
Yaklaşık 3 aydır koronavirüsten korunmak için pek çok ülke evde kalma ve sınırlı dışarıya çıkma tedbirlerini sıkı bir şekilde uyguladı. Ancak son haftalarda, işlere geri dönüşler başladı, okullar açıldı, çocuklarımız eğitim hayatlarına geri döndü. Bu koronavirus tehlikesi bitti anlamına mı geliyor? Artık tümden normale dönebilir miyiz?
Bu sorulara cevap vermeden önce dünyadaki genel duruma bir göz atalım. Dünya Sağlık Örgütü’nün 6 Haziran 2020 verilerine göre (https://covid19.who.int/):
Dünya’da toplam koronavirüs vaka sayısı 6.612.301
Son 24 saatte dünyada görülen vaka 118.526
Dünya’da toplam koronavirüsten ölüm sayısı 391.161
Son 24 saatte dünyada görülen ölüm 4.288
Vaka sayılarının aylar içerisindeki dağılımına baktığımızda, Asya kıtasında artışın hala devam ettiği ancak Avrupa’da sayılarda yavaş yavaş bir azalma olduğu görülmektedir.
https://www.who.int/docs/default-source/sri-lanka-documents/20200605-covid-19-sitrep-137.pdf?sfvrsn=a13df572_2
Tehlike bitti mi?
Uygulanan sıkı “evde kal” tedbirleri ile tüm dünyada virüsün yayılması ve vaka sayılarının ani pik yapması engellenmiş oldu. Ayrıca yapılan araştırmalar yaz sıcaklarında virüsün canlı kalma süresinin azaldığını, ancak tamamen yok olmadığını göstermiştir. Bu gerçekler devletlerin en azından yaz boyunca aldıkları tedbirleri azaltmasına ve hayatın bir nebze de olsa normale dönüştürülmesine yol açmıştır. Ancak tehlikenin bittiğini söylemek mümkün değildir. Hatta yakın bir zamanda biteceğini söylemek de gerçekçi olmayacaktır.
Ne zaman normale dönebileceğiz?
Tarih boyunca insanlık birçok pandemi süreci yaşamış ve her pandemi toplumların yaşam şekillerinde değişiklikler yapmıştır. Örnek olarak orta çağda, özellikle Avrupa’da etkisini gösteren veba salgını insanların büyük şehirlerden kırsal alanlara göçüne ve hijyen uygulamalarında büyük gelişmelere neden olmuştur.
Bu, koronavirüs salgınından da ancak bir değişimle çıkabileceğimiz anlamı çıkarılabilir. Yani “normalimiz” artık eski normalimiz olamayacaktır. İşyerleri ve okullar faaliyete geçmiş olsa bile, kalabalık alanlar uzun bir süre daha – en azından aşı ya da kesin tedavi bulunana kadar – bir tehlike kaynağı olmaya devam edecektir. Bu nedenle, bizlerin bu sürece uyum adına alışkanlıklarımızı değiştirmekten başka bir şansımız bulunmamaktadır.
Dikkat etmemiz ya da “yeni normalimiz” haline dönüştürmemiz gereken hususlar:
Kış nasıl görünüyor?
Şu an bir azalma eğilimine giren koronavirüs, salgınının kışın ikinci bir dalga yapması kaçınılmazdır. Ancak, önemli olan bu dalga ile devletlerin, bilim insanlarının ve toplumun nasıl mücadele ettiğidir. Bu yöntem dalganın tahribat gücünü belirleyecektir. Aslında dalga ile mücadele terimini de kullanmak istemiyorum, denizde yüzme tecrübesi olan herkesin bildiği üzere, dalganın akışına kendinizi bıraktığınızda daha güvende olursunuz. Bireysel olarak bizlerin bu süreçte o akışa göre “yeni normallere” uymaktan başka bir çaremiz bulunmamaktadır. Ancak devletlerin alacağı tedbirler ve bilim adamlarının o dalgayı küçültme adına yapacağı keşifler de kışın nasıl geçeceği konusunda önemli rol oynayacaktır.
Araştırmalar ne durumda?
Dünya Sağlık Örgütü, KOVİD-19 ile ilgili araştırmaları standardize etmek ve gelişmeleri hızlandırmak için bilim insanları ve sağlık çalışanlarını bir platformda bir araya getirmiş ve bu araştırmaların paylaşıldığı bir veri tabanı oluşturmuştur. Bu bilgilere aşağıdaki linkten ulaşılabilmektedir:
https://www.who.int/emergencies/diseases/novel-coronavirus-2019/global-research-on-novel-coronavirus-2019-ncov
Tanı çalışmaları
Koronavirus tanısı klinik olarak ya da laboratuvarda PCR ve antikor testi ile gerçekleştirilebilmektedir. Laboratuvar tanısı için standardize edilmiş testler geliştirilmiştir, ancak unutulmamalıdır ki her vaka için laboratuvar testi yapmaya gerek yoktur.
Tedavi seçenekleri
Hali hazırda KOVİD-19 için onaylanmış bir ilaç bulunmamaktadır. Ancak başka hastalıklarda kullanılan onaylı bazı ilaçlar KOVİD-19 hastalarında denenmektedir. Bunlar bazı antiviraller, sıtma ilacı klorokin ve romatizmal hastalıklarda kullanılan bağışıklık düzenleyici bazı ilaçlardır. Klorokinin virüs üzerine etkili olduğu gösterilmiş olmakla birlikte yan etkileri nedeniyle kullanımı bazı ülkelerde yasaklanmıştır.
Pasif bağışıklama
KOVİD-19 geçirmiş ve iyileşmiş bireylerin kanlarından elde edilen koruyucu antikorların kan bankalarında dondurulması ve gerekli durumlarda ciddi hastaları ölümden kurtarmak için verilmesi umut vadedici bulunmuştur. Ancak bu uygulamanın etkisi kısa süreli olduğundan genel bir aşılama programı gibi toplumda koruyucu etkiye sahip olamamaktadır. Bu nedenle, sadece ciddi hastalarda ve plazmaya sahip merkezlerde uygulama imkanı bulabilecektir.
Aşı çalışmaları
Aşılar, kişi mikroorganizma ile karşılaşmadan önce bağışıklık sistemine o mikroorganizmayı tanıtma ve gerçek mikroorganizma ile karşılaşıldığında hastalığı kolay atlatabilme temeli ile geliştirilmektedir. Günümüzde koronavirus için sürdürülmekte olan onlarca aşı çalışması bulunmaktadır. Bazı aşı adaylarının güvenilirlik ve etkinlik çalışmaları sürdürülmekte olup 2 aşı adayı çalışmalarının 2020 sonunda bitmesi öngörülmektedir. Rusya ve Almanya aşı çalışmalarını 2021 Aralık’ta tamamlamayı öngörmektedir.
Aşı ve ilaçtan başka çözüm yolları var mı? Toplum bağışıklığı bir çözüm mü?
Toplum bağışıklığı, hastalığın bir toplumdaki bireylerde geçirilmiş olmasını ya da aşılanarak bağışıklık geliştirilmiş olmasını ifade etmektedir. Bağışık bir toplum bulaş zincirinin kırılmasına neden olmakta, böylelikle hastalığın duyarlı bireylere ulaşmasını yani yayılımını dolaylı olarak engellemekte ve vaka sayıları azalmaktadır. Toplum bağışıklığının koronavirüse karşı oluşması için toplum bağışıklığı eşiği uzmanlarca yüzde 50-67 olarak hesaplanmıştır. Bunun anlamı, toplumun yarısı hastalığı geçirdiğinde, virüs toplumda şu anki hızda dolaşmaya devam edemeyecek ve tehlike azalacaktır. Ancak, bu oran toplum içinde hareketliliğin çokluğu, hijyen kurallarına riayet ya da o toplumda hastalığa duyarlı risk grubu bireylerin çokluğu gibi toplumsal etkenlere göre değişecektir. Yani toplum bağışıklığı da bizim “yeni normalimiz”den etkilenecektir.
Kaynaklar;
https://www.who.int/health-topics/coronavirus
Khan MM, Rev Med Virol, 2020
Syal K, J Med Virol, 2020
Randolph H, Immunity, 2020
[Dr. Nurhan Metan] 8.6.2020 [TR724]
Bu sorulara cevap vermeden önce dünyadaki genel duruma bir göz atalım. Dünya Sağlık Örgütü’nün 6 Haziran 2020 verilerine göre (https://covid19.who.int/):
Dünya’da toplam koronavirüs vaka sayısı 6.612.301
Son 24 saatte dünyada görülen vaka 118.526
Dünya’da toplam koronavirüsten ölüm sayısı 391.161
Son 24 saatte dünyada görülen ölüm 4.288
Vaka sayılarının aylar içerisindeki dağılımına baktığımızda, Asya kıtasında artışın hala devam ettiği ancak Avrupa’da sayılarda yavaş yavaş bir azalma olduğu görülmektedir.
https://www.who.int/docs/default-source/sri-lanka-documents/20200605-covid-19-sitrep-137.pdf?sfvrsn=a13df572_2
Tehlike bitti mi?
Uygulanan sıkı “evde kal” tedbirleri ile tüm dünyada virüsün yayılması ve vaka sayılarının ani pik yapması engellenmiş oldu. Ayrıca yapılan araştırmalar yaz sıcaklarında virüsün canlı kalma süresinin azaldığını, ancak tamamen yok olmadığını göstermiştir. Bu gerçekler devletlerin en azından yaz boyunca aldıkları tedbirleri azaltmasına ve hayatın bir nebze de olsa normale dönüştürülmesine yol açmıştır. Ancak tehlikenin bittiğini söylemek mümkün değildir. Hatta yakın bir zamanda biteceğini söylemek de gerçekçi olmayacaktır.
Ne zaman normale dönebileceğiz?
Tarih boyunca insanlık birçok pandemi süreci yaşamış ve her pandemi toplumların yaşam şekillerinde değişiklikler yapmıştır. Örnek olarak orta çağda, özellikle Avrupa’da etkisini gösteren veba salgını insanların büyük şehirlerden kırsal alanlara göçüne ve hijyen uygulamalarında büyük gelişmelere neden olmuştur.
Bu, koronavirüs salgınından da ancak bir değişimle çıkabileceğimiz anlamı çıkarılabilir. Yani “normalimiz” artık eski normalimiz olamayacaktır. İşyerleri ve okullar faaliyete geçmiş olsa bile, kalabalık alanlar uzun bir süre daha – en azından aşı ya da kesin tedavi bulunana kadar – bir tehlike kaynağı olmaya devam edecektir. Bu nedenle, bizlerin bu sürece uyum adına alışkanlıklarımızı değiştirmekten başka bir şansımız bulunmamaktadır.
Dikkat etmemiz ya da “yeni normalimiz” haline dönüştürmemiz gereken hususlar:
- Zorunlu olmadıkça kalabalık, özellikle kapalı alanlardan kaçınmak
- Zorunlu durumlarda hijyen (sık sık el yıkamak, el ile yüze dokunmamak vb.) kurallarına ve sosyal mesafeye dikkat ederek bu alanlarda bulunmak
- Öksürük ve ateşi olan bireylerden uzak durmak
- Hastalık şüphesi olanların evde kalması, toplumdan uzak durması bunlar arasında sayılabilir.
Kış nasıl görünüyor?
Şu an bir azalma eğilimine giren koronavirüs, salgınının kışın ikinci bir dalga yapması kaçınılmazdır. Ancak, önemli olan bu dalga ile devletlerin, bilim insanlarının ve toplumun nasıl mücadele ettiğidir. Bu yöntem dalganın tahribat gücünü belirleyecektir. Aslında dalga ile mücadele terimini de kullanmak istemiyorum, denizde yüzme tecrübesi olan herkesin bildiği üzere, dalganın akışına kendinizi bıraktığınızda daha güvende olursunuz. Bireysel olarak bizlerin bu süreçte o akışa göre “yeni normallere” uymaktan başka bir çaremiz bulunmamaktadır. Ancak devletlerin alacağı tedbirler ve bilim adamlarının o dalgayı küçültme adına yapacağı keşifler de kışın nasıl geçeceği konusunda önemli rol oynayacaktır.
Araştırmalar ne durumda?
Dünya Sağlık Örgütü, KOVİD-19 ile ilgili araştırmaları standardize etmek ve gelişmeleri hızlandırmak için bilim insanları ve sağlık çalışanlarını bir platformda bir araya getirmiş ve bu araştırmaların paylaşıldığı bir veri tabanı oluşturmuştur. Bu bilgilere aşağıdaki linkten ulaşılabilmektedir:
https://www.who.int/emergencies/diseases/novel-coronavirus-2019/global-research-on-novel-coronavirus-2019-ncov
Tanı çalışmaları
Koronavirus tanısı klinik olarak ya da laboratuvarda PCR ve antikor testi ile gerçekleştirilebilmektedir. Laboratuvar tanısı için standardize edilmiş testler geliştirilmiştir, ancak unutulmamalıdır ki her vaka için laboratuvar testi yapmaya gerek yoktur.
Tedavi seçenekleri
Hali hazırda KOVİD-19 için onaylanmış bir ilaç bulunmamaktadır. Ancak başka hastalıklarda kullanılan onaylı bazı ilaçlar KOVİD-19 hastalarında denenmektedir. Bunlar bazı antiviraller, sıtma ilacı klorokin ve romatizmal hastalıklarda kullanılan bağışıklık düzenleyici bazı ilaçlardır. Klorokinin virüs üzerine etkili olduğu gösterilmiş olmakla birlikte yan etkileri nedeniyle kullanımı bazı ülkelerde yasaklanmıştır.
Pasif bağışıklama
KOVİD-19 geçirmiş ve iyileşmiş bireylerin kanlarından elde edilen koruyucu antikorların kan bankalarında dondurulması ve gerekli durumlarda ciddi hastaları ölümden kurtarmak için verilmesi umut vadedici bulunmuştur. Ancak bu uygulamanın etkisi kısa süreli olduğundan genel bir aşılama programı gibi toplumda koruyucu etkiye sahip olamamaktadır. Bu nedenle, sadece ciddi hastalarda ve plazmaya sahip merkezlerde uygulama imkanı bulabilecektir.
Aşı çalışmaları
Aşılar, kişi mikroorganizma ile karşılaşmadan önce bağışıklık sistemine o mikroorganizmayı tanıtma ve gerçek mikroorganizma ile karşılaşıldığında hastalığı kolay atlatabilme temeli ile geliştirilmektedir. Günümüzde koronavirus için sürdürülmekte olan onlarca aşı çalışması bulunmaktadır. Bazı aşı adaylarının güvenilirlik ve etkinlik çalışmaları sürdürülmekte olup 2 aşı adayı çalışmalarının 2020 sonunda bitmesi öngörülmektedir. Rusya ve Almanya aşı çalışmalarını 2021 Aralık’ta tamamlamayı öngörmektedir.
Aşı ve ilaçtan başka çözüm yolları var mı? Toplum bağışıklığı bir çözüm mü?
Toplum bağışıklığı, hastalığın bir toplumdaki bireylerde geçirilmiş olmasını ya da aşılanarak bağışıklık geliştirilmiş olmasını ifade etmektedir. Bağışık bir toplum bulaş zincirinin kırılmasına neden olmakta, böylelikle hastalığın duyarlı bireylere ulaşmasını yani yayılımını dolaylı olarak engellemekte ve vaka sayıları azalmaktadır. Toplum bağışıklığının koronavirüse karşı oluşması için toplum bağışıklığı eşiği uzmanlarca yüzde 50-67 olarak hesaplanmıştır. Bunun anlamı, toplumun yarısı hastalığı geçirdiğinde, virüs toplumda şu anki hızda dolaşmaya devam edemeyecek ve tehlike azalacaktır. Ancak, bu oran toplum içinde hareketliliğin çokluğu, hijyen kurallarına riayet ya da o toplumda hastalığa duyarlı risk grubu bireylerin çokluğu gibi toplumsal etkenlere göre değişecektir. Yani toplum bağışıklığı da bizim “yeni normalimiz”den etkilenecektir.
Kaynaklar;
https://www.who.int/health-topics/coronavirus
Khan MM, Rev Med Virol, 2020
Syal K, J Med Virol, 2020
Randolph H, Immunity, 2020
[Dr. Nurhan Metan] 8.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Nurhan Metan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)