Davada koptuğum o an… ‘Çikinova mektup’la Zarrab’a tur bindirdiler [Adem Yavuz Arslan]

Reza Zarrab davasında 3.haftayı geride bırakıyoruz.

Şu ana kadar 14 gün, 90 küsür saat duruşma izledim. Sabahın erken saatlerinde başlayan mesaim akşamın geç saatlerine kadar sarktı.

Tuttuğum notlar 3 defteri doldurdu.

Adliyenin girişinde, duruşmanın yapıldığı 17.katta uzun kuyruklarda bekledim. Salonda ise saatler boyunca (tam 7 gün) Zarrab’ı dinledim.

Detaylara dair çok şey yazdım, sosyal  medya da anlattım.

Rüşvet pazarlıklarının yapıldığı telefon tapelerini, para için Reza’nın önüne yatan bürokratların, siyasilerin düştüğü ‘rezil ilişkileri’ dinlerken ruhum sıkıldı.

Sahtecilik yöntemlerini filan izlerken de sık sık ‘yok artık’ dedim.

Fakat Perşembe öğleden önce gördüğüm, şahit olduğum bir sahtecilik o ana gördüklerimle kıyaslanamayacak kadar absürttü.

Bir başka ifadeyle davanın 14.günü koptum.

ABD’Lİ AVUKATLARI FENA TROLLEMİŞLER

Davanın tek tutuklu sanığı Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın avukatları Türkiye Cumhuriyeti tarafından tutuldu. Ücretleri –hayli kabarık bir fatura- Türk halkının cebinden çıkıyor.

Avukat Kathy Fleming, Victor Rocco ve Todd Harrison oldukça tecrübeli avukatlar. Hatta Victor Rocco aynı adliyede uzun yıllar savcılık yapmış bir isim. Dolayısıyla beklenti Zarrab başta olmak üzere savcılığın tanıklarını sıkıştırmaları, davayı Hakan Atilla lehine çevirmeleri yönündeydi.

Fakat genel olarak çok kötü sınav verdiler.

Daha duruşmanın ilk günü davaya dair genel sunum yaparken 17 Aralık operasyonundaki rüşvetleri, ayakkabı kutularını, Reza’nın önüne yatan siyasetçileri doğruladılar.

Düşünsenize, parasını Erdoğan iktidarının ödediği avukatlar, Erdoğan’ın ‘kumpas, montaj – dublaj’ söylemlerini yerler bir etti.

İlerleyen dönemlerde başka hatalar da yaptılar.

Hatta zaman zaman ‘bu avukatlar kim adına çalışıyorlar’ diye düşünmeden edemedim. Maddi hatalar yaptılar, sorulması gereken soruları sormadılar. Üstelik Zarrab’ın çapraz sorgusunda öyle açıklar verdiler ki savcı, Fleming’in açık bıraktığı alanlarda gol üstüne gol attı.

Fakat hiç biri Perşembe günü yaşananlar kadar komik-tuhaf olmamıştı.

ATİLLA’NIN AVUKATI DA “YAŞASIN FOTOŞOP”ÇU ÇIKTI

Daha önce ki yazılarımda anlatmıştım.

Reza Zarrab tam bir suç makinesi. Uyuşturucu, rüşvet, fuhuşa aracılık, cinsel saldırı, sahtecilik.. Erdoğan’ın ‘hayırsever iş adamı’ olarak görüp uğruna ülkeyi yaktığı Zarrab’ta suç adına yok yok.

Savcının dinlettiği telefon tapelerinde bunun envai çeşit örneğini görmüştük.

Kapalıçarşı’da ki işyerinde ‘sahte belge üretim merkezi’ kurduğunu öğrendiğimiz Zarrab, Halkbank’a verecekleri evraklar için Happani’ye “Eksikleri fotoşop yapın geçin, yaşasın fotoşop” demişti.

Düşünsenize, Türkiye’nin en büyük bankalarından Halkbank’a fotoşopta yapılmış yada sahte hazırlanmış faturalar, evraklar veriliyor. Banka yöneticileri Reza’dan rüşveti peşin aldığı için evraklara bakmıyorlar bile. Oysa ki evraklara baksalar ilk anda sahte olduklarını fark edecekler.

Mesela Dubai gümrüğüne ait gözüken bir evrakta Türkçe tarihler vardı. Evrak güya Dubai Gümrüğü’nde doldurulmuştu fakat nedense tarih Türkçe atılmıştı. Dahası bir evrakta 00 Ocak 2012 yazıyordu.

Bir başka evrakta ise İngilizce bir şeyler yazmaya çalışmışlar. Fakat sahte kaşelerde kelime hataları yapmışlar. İlk bakışta görülebilecek hatalarla dolu sahte evraklarla milyonlarca dolar hayali ihracat yapmış Zarrab ve ekibi.

Duruşmada bu tip sahtecilikleri çok görmüştük ama hiç biri Atilla’nın avukatı Todd Harrison’un ‘delil’ diye sunduğu kadar abrüsd değildi.

Malum olduğu üzere 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz savcının tanığı olarak ifade verdi.(Ayrı bir yazı konusu ama kısaca fikrimi not edeyim: Savcının elinde çok güçlü kanıtlar ve Zarrab gibi bir isim varken Hüseyin Korkmaz’a neden ihtiyaç duydu anlamış değilim. Çünkü Korkmaz üzerinden davaya gölge düşürülmek isteneceğini bilmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Bu Korkmaz’ın şahitliğini, anlattıklarının değerini azaltmıyor fakat böyle önemli bir davayı polemiklerden uzak tutmak şart)

Avukat Harrison, Hüseyin Korkmaz’ın çapraz sorgusunda tam anlamıyla Nirvanaya çıktı. Havuz medyasında çıkan haberleri çok ciddi deliller, bulgularmış gibi Korkmaz’a yöneltti.

Bu esnada bir çok maddi hata da yaptı.

Mesela polis koleji sorularının çalındığını, Cemaatçi polislerin hızlı terfi aldığını, 17 Aralık operasyonundaki telefon dinlemelerinin mahkeme kararı olmadan yapıldığı gibi onlarca soru sordu.

Hüseyin Korkmaz hepsini tek tek cevapladı.

Hatta zaman zaman Korkmaz en baştan Türkiye’deki uygulamaları, sistemi ve mevzuatı uzun uzun anlatmak zorunda kaldı.

Ben hemen avukatın arkasında olduğum için masasını ve ekranını görebiliyordum. Önünde Daily Sabah’ın hazırladığı ve yalan yanlış bilgilerle dolu 15 Temmuz kitapçığı vardı. Yine havuz medyasından alınmış haber küpürleri de dosyalanmıştı.

Fakat öyle bir an geldi ki işte ben orada koptum. Uzun süre ‘galiba yanlış görüyorum’ diye düşündüm.

Avukat Harrison ekrana bir mektup getirip Hüseyin Korkmaz’a sorular sormak istedi. Harrison’un iddiasına göre Fethullah Gülen, hakim Mustafa Başer’e bir mektup yazıp tutuklu polislerin tahliyesini talep ediyordu.

Harrison’un bu sorusu üzerine Korkmaz “ Çok saçma geldi. Ben ne Gülen’i ne de hakim Başer’i tanırım. Böyle bir şeyi ilk kez duyuyorum. Saçma bir şey” dedi. Harrison tekrar “gördünüz mü bu mektubu daha önce” diye sordu. Korkmaz tekrar “hayır görmedim, ilk kez görüyorum” dedi.

Bu cevap üzerine Hakim Berman evrağın jürinin göreceği şekilde ekranlara yansıtılmasına izin vermedi. Harrison başka sorulara geçti ve konu kapandı. Fakat mektup çok ilgimi çekmişti.

ÇİKİNOVA MEKTUP

Birincisi Fethullah Gülen’in bir mahkeme reisine mektup yazıp ‘arkadaşları serbest bırakın’ demesi akla mantığa aykırı bir durumdu. İkincisi ekranda gördüğüm mektuptaki logo, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın logosuna benziyordu fakat altında Fethullah Gülen yazıyordu.

Üçüncüsü mektubun altındaki imza tuhaftı.

Öğle arası Periscopu’nda mektuptan bahsettim ve bulabilirsem paylaşacağımı, çok ilginç bulduğumu anlattım.

Ben başka işlerle uğraşırken Havuz medyası ‘özel haber’ olarak söz konusu mektubu haberleştirdi.

Ortalama zekaya sahip herkes bu mektubun sahte olduğunu anlayabilirdi. Çünkü logo, imza, içerik her şeyiyle ‘dökülüyor’du. Üstelik Havuz’un paylaştığı mektubun oluşturulma tarihi hakimin tahliye kararını verdiği 25 Nisan tarihinden 1 gün sonra yani 26 Nisan akşamı.

Yani birileri saçma sapan bir mektup yazmış, tahliye kararından bir gün sonra mektubu üretmişti.

Türkiye’de alışmıştık bu tip sahte belge ve yalan haberlere. Fakat tuhaf olan dünyanın öbür ucunda, yüzbinlerce dolar para ödenerek tutulan avukatların bu sahte evrakları delil diye New York’ta ki mahkemeye getirmesiydi. Üstelik doğruluğuna öyle inanmışlar ki ilk bakışta sahteliği anlaşılabilecek mektuba dair ısrarla sorular sordular.

Zarrab’ın ifadelerinde, dinlediğimiz telefon tapelerinde hayali ihracat için üretilen sahte evraklardan bolca görmüştük. Hatta sahte evrak işi o kadar yaygındı ki Zarrab ve ekibi kendi aralarında bu işlemler için ‘Çikinova’ tabirini kullanıyorlardı. Dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan bile biliyordu sahte evraklar için ‘Çikinova’ dendiğini ve Zarrab’a hitaben ‘ne getirirsen getir, Çikinova yap getir’ diyordu.

Avukat Harrison’un Korkmaz’a sorduğu sorulardaki mektubu görünce ben pes ettim. Bundan sonra söyleyecek, analiz edecek bir şey bulamadım.

Türkiye Cumhuriyetinin yüzbinlerce dolar para vererek tuttuğu avukatlar, fotoşopla üretilmiş sahte bir mektubu ‘delil’ diye mahkemeye taşıdılar.

Zarrab görse ‘bu kadarını ben bile yapamazdım” derdi muhtemelen.

[Adem Yavuz Arslan] 15.12.2017 [TR724]

Vazifemiz İhtilaf Değil İttifaktır [Mehmet Ali Şengül]

Vifak ve ittifak tevfîk-i İlâhî’nin bir vesilesidir. İhtilâf ve tefrika, dâvây-ı İslâm’a ve ehl-i îmana büyük bir zarardır, gelecek nesiller adına kötü bir örnek olmadır.

Yeni bir doğum oluyor. Elbette sancısı olacaktır. Kendi işimize bakmaz, başka lüzumsuz işlerle meşgul olup  birbirimizle uğraşır isek; durmadan şeytanı taşlar durur, bir türlü Kâbe’yi ziyaret etme fırsatı da bulamayız.
 
Her şeyin dünyevîleştiği, şeytan saltanatının hâkim olduğu, zâlimle mazlumun yer değiştirdiği bir dünyada bulunuyoruz. Şayet Allah’a ve Resülullah’a itaat etmez, dinin ruhuna muvâfık harekette bulunmaz isek, yollarda engellere takılır kalırız.

Müslümanın her işinin temelinde îman vardır. İman kalbe gerçek mânâda inmediği takdirde, şeytan devamlı oraya el uzatmak ister ve uzatırda.

Mü’min sürekli kendini kontrol eden, Allah’ın kontrolü altında yaşadığına inanan ve hayatını ona göre tanzim eden insandır.
 
Varlık aleminde, yerler gökler,  aylar güneşler, nebâtat ve hayvanât, velhasıl zerreden küreye  herşey bir asker gibi Allah’a harfiyyen itaat etmektedirler.

Böylesine Allah’ın mûcizevî, harika olarak yarattığı kâinatta, başta insan olmak üzere bütün varlıkların hayatlarının devamına; toprağı, hava, su ve güneşi vasıta yapması, bulutlardan yağmuru, arıdan balı, kuru çubuktan üzüm salkımlarını göndermesi O’nun (cc) sonsuz kudretine ve muhteşem sanâtına birer alâmettir.

Hayâtını Kur’ân’a göre planlayan, her âyeti kendine hitap eder gibi okuyup anlayanlar -inşaallah- kaybetmez kazanırlar. İnandım dediği halde Allah’a, Resûlullah’a ve Kur’ân’a muhalif hareket edenlerin durumu ise, Allah onları (niyetlerine göre)  dilerse affeder, dilerse azap eder.

Mü’min; aklî, fikrî, ruhî ve hissî olarak erkân’ı îmaniyeyi,  erkân-ı İslâmiyeyi boşluk bırakmadan temsil etme gayreti içinde olmalıdır.

Mü’minin dâvâsı îlây-ı kelimetullah’dır. Derdi de, küfür ve dalalet yangınından neslin îmanını kurtarmaktır. Koyun kuzusuna süt verir, kuş ise yavrusuna kusmuk! Mü’min de, kötü örnek olarak insanlara kusmuk verip tiksindirmemelidir. Kavl-i leyyinle, tatlı dil- güler yüzle gönüllere girmelidir. Kişi, inancıyla ahlâkıyla, tavır ve davranışlarıyla kendini sevdirmeden, sevdiklerini (Allah, Resûlullah ve İslâm) sevdiremez..

Kalblerin fethi, ülkelerin fethinden daha hayırlı ve daha önemlidir.  Mü’min dünyaya tefrika çıkarmak için, yakıp yıkmak için gönderilmemiştir. Gönülleri fethederek rızây-ı ilâhîyi kazanması, ölümsüz ebedî hayâta hazırlanması, barışın, huzurun, güvenin temsilcisi olabilmesi için; yaratılan varlıkların en şereflisi, paha biçilmez latîfeler ve uzuvlarla donatılarak gönderilmiştir.

Bunun yanında insan, dünya itibariyle etten, kemikten bir varlıktır. Neticede çürüyüp yok olup gitmeye mahkûmdur. İnsan, dünyada ne kadar büyümeye çalışsa da ne semaları delebilir, ne de dağları geçebilir. Günümüz itibariyle 2,5 metreyi geçemez.

İtfaiyecilerin  vazifesi; yangını söndürmek, yangında yanmakta olanları kurtarmak, duman ve zehirli gazda boğulup ölmelerine engel olmaktır. Masum insanları suda boğmak değildir.

Büyük sadece herşeyi yaratan ve yaşatan Allah’tır. (cc) İnsanlar Allah’a baş kaldırıp, büyüklük tavrı sergileyeceğine, Allah nezdinde büyük olma gayreti içinde bulunmalıdırlar.  İnsanlar birilerine  melek, birilerine de şeytan diyebilirler. Önemli olan,  Allah nezdinde insanın değeri nedir? Allah kuluna nasıl bakıyor? Dikkat edilmesi gereken husus bu olmalıdır.

İnsanların mü’minleri Hak’tan koparmaya çalıştıkları böylesine korkunç bir dönemde, inananlar kopmayacak şekilde birbirine sımsıkı sarılmalı, basit şeylere takılıp kalmamalı,güzel ve iyi yönlerini görüp o noktadan yaklaşmalı, Kâbe’den daha değerli ‘Beyt-i Hüdâ’ olan insan kalbini kırıp rencide etmemelidirler.

Mü’minler; Allah’a, Resûlullah’a ve Kur’ân’a sımsıkı bağlanmak suretiyle, nefis ve şeytana esir olmamalı, en ağır şartlarda bile olsa istikâmetlerini kaybetmemelidirler.
   
Ey vefâ ehli! Ne olur Allah’a ve Resûlüllah’a verdiğiniz sözü yerine getirin! Diklenmeden, dik durup hak bildiğiniz dâvâda  geriye adım atmayın. Zor dahi olsa sabredin. Allah’a dayanıp güvenerek sıkıntılara katlanın.
 
İçinde bulunduğunuz sıkıntılar, çektiğiniz çile ve ızdıraplar kolay değil ama; bütün bunları merhamet-i sonsuz olan, re’fet ve şefkat sâhibi Allah (cc) görüyor, en ince teferruatına kadar bunları kirâmen kâtibin olan Allah’ın memurları melekler emr-i ilahi ile kayda alıyor. Bir gün, zerre kadar hayır ve şerrin mutlakâ hesabının görüleceği Büyük Mahkeme’ye gönderiliyor.
 
Hâkimler Hâkimi Allah (cc), Mahkeme-i Kübrâ’da kâfirlerin, zâlimlerin hesâbını görecektir. Mazlumların hakkını zâlimlerden, en küçüğüne varıncaya kadar zâyi etmeyip alacaktır. Böylece mutlak ve gerçek adâlet gerçekleşmiş olacaktır.
 
Onun için  musibet gibi görünen ve Allah’ın takdiri, tâyini ve izniyle gerçekleşen bu sıkıntılara katlanın,  sabredin ve geriye adım atmayın. Onun için, diklenmeden hak bildiğiniz dâvâda dik durun diyorum.
 
Allah kullarına niyetlerine göre  muamele eder, edecektir.  Hiçbir hakkı zâyi etmez, etmeyecektir. Hiç bir musibet de devamlı değildir. Kendisi fâni olan dünyanın musibetleri bâki olamaz. Kaldı ki, olup bitenler en ağır şartlarda da olsa,  ahiret kazancı olması itibariyle  gerçek manada musibet sayılmaz.

Gerçek ve hakiki musibet dine gelen musibettir. Bundan dolayı Allah’a sığınmamız gerekmektedir. O’nun yolunda olduktan, rızâsına talip bulunduktan sonra, neticesi Cennet meyveleri, cennet nimetleri  ve mükâfatları olması itibariyle, sabredip dişimizi sıkmamız gerekmektedir.

Cenab-ı Hak Nisâ sûresi 69.ayette; “Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler, şehidler, salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar!”

Enfâl sûresi 46.ayette de; “Allah’a ve Resûlüne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zâ’fa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider. Bir de tam mânasıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

Al-i İmran sûresi 103.ayette ise; “Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı.Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.” Buyurmaktadır.

Önemli olan dünyâda saltanat içinde yaşamak değildir. Ölümsüz ebedî hayâtı kazanma gayreti içinde bulunmaktır. Bu da, Mevlâ’nın rızâsını elde etmeye, haram ve helal sınırlarına saygılı olmaya, Resûlüllah (sav)’i hoşnût ederek O’nun sünnetini ihyâ etmeye bağlıdır.

Gerçek ideal bir mü’mine yakışan, inandığı gibi yaşamak, Allah’a ve Resûlullah’a saygıda kusur etmemek, emir ve yasakları doğrultusunda hayatını tanzim ederek iffet, haysiyet ve şerefiyle, başkalarının hak ve hukukuna riayet ederek, mutlu ve huzurlu bir şekilde ahiret hayatına yatırım yapmaktır.

[Mehmet Ali Şengül] 15.12.2017 [Samanyolu Haber]

Ey bu yerlerin hâkimi, senin bahtına düştük! [Cemil Tokpınar]

Elhamdülillâhi Rabbi’l- Âlemîn, vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Ya Allah, Ya Rahman, Ya Rahîm, Ya Ferd, Hayy, Kayyûm, Ya Hakem, Ya Adl, Ya Kuddûs!

İsm-i A’zam’ın hakkına ve Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın hürmetine ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine, bizleri, ülkemizi ve İslâm âlemini içine düştüğümüz badirelerden, felâketlerden, mağlubiyetlerden, mahkûmiyetlerden kurtar ve sahil-i selâmete çıkar. Ümitlerimizi törpüleyen, aşkımızı ve şevkimizi örseleyen, sabrımızı zorlayan bu ifritten süreçten bir an önce çıkmamız için bizlere fereç ve mahreç, fetih ve nusret ihsan eyle. Bilhassa bu ağır imtihandan en ziyade zarar gören masumlara, mazlumlara, mahpuslara, kaçırılanlara, muhacirlere, zulme karşı saklananlara, işinden ve mesleğinden mahrum edilenlere, canını feda edenlere, malları gasp edilenlere, parçalanmış ailelere, terör ve savaşın hedefi olan müminlere yardım ve inayet eyle, rahmet ve mağfiret eyle, onları teşvik, teyit ve takviye eyle, himaye ve muhafaza eyle.

Ya Hayra’l-Mâkirîn! Ey hâinane ve zâlimane tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçiren ve tuzak kuranların en hayırlısı olan Allah’ım! Masumlara ve mazlumlara yönelik her türlü taarruz ve tuzağı boşa çıkar, onların hile ve tuzaklarını, kumpas ve komplolarını başlarına çal, kazdıkları kuyuya kendilerini düşür.

***

Allah’ım! Kur’an-ı Keriminde, “Ey iman edenler! Allah’ın dinine yardım edin ki Allah da size yardım etsin, ayaklarınızı kaydırmasın, sabit kılsın” (Muhammed: 7) buyuruyorsun. Elli yıldır senin dinine yardım eden, iman ve Kur’an hizmetini cihanın dört bir yanına yayan, senin ve Habibinin (s.a.v.) namını güneşin doğup battığı her yere ulaştırmak için ilim ve irfan müesseseleri açan, insanlığı ebedî hakikatlerle buluşturmak için akıl ve hayal ötesi formül ve yöntemlerle fedakârane ve cansiperane çırpınan, İslâmın güzellikleri olan barışı, kardeşliği, hoşgörüyü, paylaşmayı yaşayan ve öğreten bu beklentisiz ve hakka adanmış topluluğa sen de yardım ve inayet eyle, onları yad ve yaban ellere bırakma, şefkat ve merhametle her türlü şerden ve zarardan muhafaza eyle.

Ey Rabbimiz! Kur’an-ı Hakîmde, “Beni anın ki, ben de sizi anayım” (Bakara: 152) buyuruyorsun. Biz bu muhteşem vaadini, “Siz beni imanla, ibadetle, ilimle, zikirle, namazla, tesbihle, şükürle, tefekkürle, hizmetle anın ki, ben de sizi tevfik ve hidayetle, inayet ve himayetle anayım, sürpriz yardımlarda bulunayım, ekstra lütuf ve ikramlar vereyim, sıra dışı ihsanlara mazhar edeyim” şeklinde anladık ve seni tanıyıp ananların ve inanıp itaat edenlerin sayısını arttırmak için canımızı dişimize taktık. O kadar ki, hizmet yolunda koşturmaktan evinin yolunu unutanlar, ailesine ve vatanına hasret kalanlar, bu uğurda rahatını, huzurunu, canını, malını feda edenler oldu. Senin de bu hizmet kahramanlarını bugüne kadar rahmet ve inayetinle andığın gibi bugünden sonra da sürpriz ve ekstra inayetlerle anmanı rahmetinden ümit ediyor ve dört gözle bekliyoruz.

Hak ve hakikat yolunda dört yıldır maruz kaldığımız zulüm ve işkenceleri en iyi bilen Sensin. Kader plânında kendi hata ve kusurlarımız, eksik ve ihmallerimiz elbette var ve nicedir bunların itirafı, nefis muhasebesi, tevbe ve istiğfarı ile meşgulüz. Ancak dinlerini dünyaya satan bedbahtlar bizim hatalarımız için değil, dine hizmetimiz için zulmediyorlar.

O kadar ki, binlerce kardeşimiz hiçbir suç delili olmamasına rağmen hapsedildi. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kadın, çocuk, yaşlı ve hasta cezaevlerinde acı çekiyor. Allah’ım, hapisteki kardeşlerimizi her türlü zulüm ve işkenceden, açlıktan, susuzluktan, havasızlıktan, sıcak ve soğuğun şiddetinden, ilaçsızlıktan muhafaza eyle, hapishanelerin kapılarını Fettah isminle aç, onları en kısa zamanda hürriyetlerine kavuştur, aileleriyle buluştur, anne babalarıyla, eşleriyle ve çocuklarıyla kardeş ve akrabalarıyla kucaklaştır. Medrese-i Yusufiyede dua, zikir ve ibadetle yücelen bu kardeşlerimizi oradan mezun ederken diploma olarak ellerine velayet beratlarını ver Allah’ım.

***

Allah’ım! İşlerinden ve mesleklerinden haksız bir şekilde atılan on binlerce kardeşimiz var. Biliyoruz ki, rızık endişesinden ziyade işlerini ve mesleklerini senin rızana hadim yapamamaktan dolayı aşırı derecede muzdaripler. Ancak mal canın yongasıdır. Aile ve akrabaları tarafından bile dışlanan ve yardım göremeyen bu kardeşlerimize hayırlı rızık kapıları aç, umulmadık bir şekilde helal rızıklar ihsan eyle, imkânı olan kardeşlerimizi de onlara yardımcı eyle.

Ey Güzeller Güzeli! Eşi, evladı, kardeşi veya ailesinden herhangi bir ferdi hapiste ya da işinden atılmış kardeşlerimize yardım ve inayet eyle. Onlara sabır ve tahammülle birlikte hayırlı kapılar aç, sürpriz bir şekilde rızıklandır. Ağlayışlarını gülmelere çevir, üzüntülerini sevinçlere dönüştür, olağanüstü lütuflarınla kalplerini ferahlandır.

Ey Rabbimiz! Eğer mahkemelere adalet ve hapishanelere şefkat ve anlayış hâkim olsa, belki de orayı bir uzlethane ve çilehane gibi görüp ilim ve ibadetle terakki etmek isteyen kardeşlerimiz olabilirdi. Ancak henüz suçu ve cezası ispatlanmamış nice masumlara zulmedildiği için birçok kardeşimiz gizlenmeyi tercih ediyor. Normal bir hapishanenin mahrumiyetinden bin derece daha sıkıcı, huzursuz ve sıkıntılı bu hallere mecbur olan kardeşlerimize yardım eyle, onları zalimlerin zulmünden muhafaza eyle. Onları, “Hem önlerinden hem arkalarından bir set yaparak, öylesine çepeçevre sardık ki, onlar artık hiç göremez” (Yasin:9) meâlindeki ayetin sırrına mazhar eyle.

Ya Rabbi! Senelerdir çalışıp çırpınarak elde ettikleri helal malları, mülkleri, fabrikaları gasp edilen kardeşlerimiz var. Bu zulümleri sabır ve tevekkülle karşılayıp “Rabbimiz daha hayırlısını ihsan eder” diyen bu yiğitlerin kaybettiklerini Allah yolunda verilen sadaka olarak kabul eyle, onların kayıplarını kat kat ihsan ederek telafi eyle.

***

Allah’ım, bu ifritten sürece akıl ve kalp sağlığı tahammül edemeyerek başta depresyon olmak üzere farklı psikolojik sıkıntılar yaşayan canlarımız var. Onların çektikleri acılara mukabil dünyada sağlık ve huzurla, ahirette Cennetle mükâfatlandır ve en kısa zamanda Şafi isminle şifayab eyle.

Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Bu zulüm döneminde gerek ülkemizde gerekse yurt dışında birçok insan zorbaca kaçırıldı. Ya Rabbi, onları her türlü zulüm ve işkenceden muhafaza eyle, en kısa zamanda ailelerine kavuştur.

Türlü hile ve tuzaklarla öldürülen, hapishanede tedavisiz bırakılan, kötü şartlara dayanamayan, kaza süsü verilerek ya da işkence yapılarak öldürülen, zulümden kaçarken canından olan kahramanlar var; onlara şehadet makamı ihsan eyle. Geride kalan ailelerine sabır ve tahammül lütfeyle, acılarını hafiflet, kalplerini serinlet, rüya ve yakazalarla müjdeleyerek onları teselli eyle.

Rabbim, herkesin çektiği aynı değil. Kiminin derdi kiminin derdinden çok daha fazla veya bazıları daha zayıf, daha kırılgan belki de daha tahammülsüz olabiliyor. İşinden atılan, aile ve akraba çevresi tarafından dışlanan, başka rızık kapısı bulamayan, eşi hapiste olan, eziyetlere daha fazla dayanamayan veya bilmediğimiz başka acılara maruz bazı kardeşlerimizin intihar ettiği haberleri yüreğimizi yakıyor. Allah’ım, biliyoruz ki intihar büyük günahtır, ancak Senin sonsuz rahmetinden istirham ediyoruz ki, bu kardeşlerimize intihar günahı yazma, ne olur “bu yükü taşıyamadılar veya ıztırapları cinnet seviyesine ulaştı” nazarıyla muamele buyur, af ve ihsanına mazhar eyle.

***

Allah’ım! Bu süreçte zalimin zulmüne fırsat vermemek için malını, mülkünü, çevresini, konumunu, ülkesini terk edip bir bilinmezler yumağına doğru hicret eden ve her şeye sıfırdan başlamayı göze alan kahramanlar var. Dünyanın dört bir yanına dağılan bu kardeşlerimize yardım eyle, onlara kendi değerlerini koruyarak bulundukları yere uyum sağlama konusunda inayet eyle, dil öğrenme, iş ve meslek sahibi olma, eğitim görme, çevre edinme ve hepsinden önemlisi hizmette istihdam konusunda lütuf ve ikramlarda bulun, isimlerini Mekke muhacirlerinin yanına yaz.

Ve bütün bu mağdurların, masumların, mazlumların ve bize emanetleri olan ailelerinin yardımına koşan, adeta günümüzde Medine ensarlarının yanına ismini yazdırmak için birbiriyle yarışan, himmette, hizmette, muavenette destan yazan kardeşlerimize de hayırlı bol kazançlar ihsan eyle, onları verdiklerinin binlerce katıyla mükâfatlandır. “Gün bu gündür, dem bu demdir, bu fırsat bir daha ele geçmez” düşüncesiyle hayırda yarışan bu kahramanları ve tüm mazlumları da sahabe efendilerimize arkadaş eyle.

Ya Rabbi, biliyoruz ki imtihandan kaçılmaz, imtihanlar seçilmez, imtihanlar yarıştırılmaz ve hepsi Senin takdirinledir. Senden hayır ve ihsan bekliyoruz. Bir hadis-i kudsîde, “Kim Benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ben ona harp ilan ederim” buyurdun. Senin veraset-i nübüvvet sırrıyla serfiraz ve velayet-i kübra makamındaki kuluna ve çevresindeki binlerce veliye düşmanlık ediliyor. İman ve Kur’an hizmetini türlü iftiralarla engelleyip, imana aç sineleri bundan mahrum ettikleri için onlara harp ilan edeceğin günü hasretle, ümitle bekliyoruz.

Farklı şekillerde acı çeken bütün mazlumların kalplerine sekine, huzur, itminan ve emniyet ihsan eyle Allah’ım! Âmin.

[Cemil Tokpınar] 15.12.2017 [TR724]

Varlık evinden kovulanlar [Emine Eroğlu]

“Bunların hâli, aydınlanmak için ateş yakan bir kimsenin durumuna benzer. Ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların gözlerinin nurunu giderir ve karanlıklar içinde bırakır da göremez olurlar. Sağır, dilsiz ve kördürler onlar. Onun için Hakk’a dönmezler.” (Bakara, 17,18)

Yol yorgunlarıdır onlar…

Bitmeyen bir körebe oyununun gözü bağlıları.

Taklitle menfaat, imanla küfür arasında gidip gelir, sadece atalarından gördükleri şeyleri yaşarlar.

İlimleri ve basiretleri olmadığı için çevrelerinde olup biten hadiseleri değerlendiremez, bir anlayış darlığına mahkûm olurlar.

Kur’an, Allah’ın nuruyla bakma ferasetinden yoksun bu “avam münafıklar”ın vasıflarını açıklıkla tarif edip nifakın kötülüğünü akla kabul ettirdikten sonra, “münafıklık halleri”ni bir temsile dökerek hayale ve hisse de tasdik ettirir.

Ellerini uzattığı her şeyde hüsran yaşayan, ruhsuz bir ceset, içsiz bir kabuk hükmündeki o şaşkınların değişken psikolojik durumunu “ibret alanlar”a seyrettirir.

KÖREBE OYUNU

Onların durumu karanlık bir gecede, ıssız bir çölde ateş yakıp etrafına kümelenen yolcuların haline benzer. Ateş onlar için her şeydir. Vahşi hayvanlardan korunmak, etraflarında neler olup bittiğini anlayabilmek, eşyalarına göz kulak olmak ve birbirlerini görüp rahatlamak ancak yaktıkları ateşin aydınlığında mümkündür çünkü.

Önce rahat bir nefes alırlar.

Fakat birdenbire ateşleri söner ve koyu bir karanlığın içinde kalıverirler. Onları görüp yardım edecek, bağırsalar seslerini duyacak kimse yoktur. Gidecekleri yönü tayin etsinler diye onlara rehberlik edecek bir yıldız da…

Karanlık bir elbise gibi üzerlerine giydirilmiştir. Bir ışıltı göremezler ki ona yönelsinler. Tehlikeleri seçemezler ki kaçınsınlar.

Vehimlerinin ürettiği ürpertici tabiat manzaraları, vahşi hayvanların dehşet verici sesleri karşısında sağırlaşır, bağırmak isteseler de gecenin suskunluğundan lal kesilirler.

Birden yalnızlaşırlar.

Varlık evinden kovulmuş, kainat harmonisinden kopmuş gibidirler. Hedefi, yönü, yöntemi belli olmayan hamleler yaparlar.

Hepsinin kıblesi birbirinden farklıdır. Bir panik havası içerisinde eski yerlerine dönmeye çalışır, ama dönemezler. Bataklığa düşmüş gibi, hareket ettikçe batarlar.

Ayet onları kuşatan karanlığı “zulûmat” olarak nitelendiriyor. Tek bir karanlık değil yani, iç içe geçmiş karanlıklar…

HAYIRLI SELEFLER, HAYIRSIZ HALEFLER

Öyle anlaşılıyor ki bunlar, hayırlı selefleri ve çevrelerindeki ihlaslı müminlerin gayreti ile geçmişte az çok imanın nurunu görmüş, duymuş, hissetmiş kimselerdir. Fakat taklitten kurtulamadıkları için menfaatlerinin perçeminden yakalanmış, Peygamber (as) yolunda değil, kendilerince büyük saydıklarının etrafında kümelenmişlerdir.

Sorsanız size Osmanlı’daki sadaka taşlarından, göçmen kuşların bakımı için kurulan vakıflardan, müşterisini “o daha siftah yapmadı” diye komşu dükkâna gönderen esnaftan, gayrimüslimlere tanınan haklardan, insanın, doğanın ve mimarinin büyüsünden, edep ve erkânın inceliklerinden bahis açabilirler. “Benim dedem ya da ninem…” diye başlayan fazilet öyküleri anlatabilirler.

Fakat o ışık çoktan sönmüş, geride ateşin bir tek hatırası kalmıştır.

İslam diyenler, Türk ve Osmanlı diyenler, şuursuzca reislerinin arkasına takılıp bozuk bir düzeni sahiplenmiş, bütün münafıklar gibi hamasete sarılmış, “körü körüne” güce tabi olmuşlardır.

Hidayet yerini dalalete, nur zulmete bırakmıştır. Başkalarının imanını dert edinen o güzel insanlar da yoktur artık. Durumun vahametini anlatmak için, “O zulmeti kendilerine kabir yapmışlar, içine girip gizlenmişlerdir” diyor Bediüzzaman, kaderine münafıkların hâkim olduğu Müslüman toplumları tarif edercesine…

“Şuuru olmayanın basireti de yoktur.” hükmünce onlar, zamanı okuyamadıkları, hadiseleri değerlendiremedikleri için kördürler. Karanlıklar içinde kalmışlığın psikolojisi ile bütün bir âlemi kendilerine düşman olarak görür, komşu ve akrabalarını bile tehdit olarak algılamaya başlarlar. Etraftan gelen sesler huzurlarını öyle bir bozar ki, içinde yaşadıkları o koskoca yalanı sürdürebilmek için sağırlaşırlar.

Kaybetme korkusu, haybet ve hüsran ruh haleti onları dilsizleştirir. Çevrelerini saran zulüm arşa da çıksa, mazlumların çığlıkları kulakları sağır da etse tek bir cümle kuramaz, ahlaki tüm değerlerden lal kesilirler.

ACINMA HAKKINI YİTİRENLER

O keşmekeş ve panik havası içerisinde tek düşünebildikleri kendi akıbetleridir. Vicdanları sıkıntı ve ıstırapla inler. “Ne var ki onlarda kör olan gözler değil, asıl kör olan sinelerdeki gönüller!” (Hac, 46) âyeti onların halini aks ettirir.

Yazık ki, acınacak halde olmalarına rağmen acınma hakkını da yitirmişlerdir.

Çirkin vaziyetlerine bakıp tevbe etmeleri mümkün olduğu halde, nefislerinin hevasına tabi oldukları ve fıtratlarını bozdukları için tevbe edemezler.

İman ateşinden istifade edebildikleri o “eski günler”e dönmek isterler, ama dönemezler.

Eski günler mazide kalmıştır…

Onlar için tek ümit, âyetin “ebediyen dönemeyecekler” değil, sadece “dönmezler” demesidir.

Ne kadar zor olsa da umulur ki, kendi iradeleri ile düştükleri o bataklıktan yine kendi iradeleri ile çıkabilsinler.

***

Okuyucuya not: Geçen hafta havas münafıkların haline tercümanlık yaptığı için  “Ben yolumu yitirdim/ Yolların günahı ne?” şarkısını önermiştim. Avam münafıkların halleri için  Grifon&Hidra’dan Elini Çek’i öneriyorum. Çok başarılı.



[Emine Eroğlu] 15.12.2017 [TR724]

General McMaster'ın sözleri ne anlama geliyor? [İskender Derviş]

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı General Herbert Raymond McMaster, Washington’da nadiren katıldığı bir düşünce kuruluşu etkinliğinde, Ortadoğu’da radikal İslamcı grupların yeni sponsorlarının Katar ve Türkiye olduğunu iddia etti. Basına yansıdığı kadarıyla McMaster konuşmasında daha önce bu konulara ‘miyop’ baktıklarını fakat artık radikal ideolojinin ‘yardım kuruluşları, medreseler ve diğer sosyal organizasyonlar’ eliyle yayıldığına ikna olduklarını da belirtmiş.

‘SAVAŞÇI DÜŞÜNÜR’

Önce muhatabı biraz tanıyalım. H.R. McMaster, Trump’ın ulusal güvenlik ekibine sonradan katılmıştı. Emekli General Michael Flynn’in bir takım skandalların ortaya çıkmasıyla istifa etmek zorunda kalması, bir boşluk doğurdu ve Trump sürpriz bir kararla McMaster’ı kadroya dâhil etti. Sürpriz bir karar çünkü General McMaster, ekibin geri kalanı gibi ‘Trump’çı’ değil. Bilakis, hem Washington’a hâkim hem de sahada görev almış, Amerikalıların ‘savaşçı düşünür’ (warrior thinker) dedikleri bir isim. 2003’te başlayan Irak işgalinde ‘yerel halkın gönlünü kazanma’ adı verdiği strateji, ABD ordusunun bölgedeki ilerleyişini kolaylaştırmıştı. Bu strateji daha sonra Afganistan’da General David Petraeus tarafından da uygulandı. 2014’te Time dergisi, General McMaster’ı ‘En etkili 100 kişi’ arasında gösterdi.

Washington’daki konuşmasında McMaster, bir detay daha vermiş ve 2015’te İngiltere Parlamentosu’nda sunulan Sir John Jenkins raporunun bir ‘hayranı’ olduğunu vurgulamış. Bu rapor, 2014’te Başbakan David Cameron’un talebiyle Sir John Jenkins’e hazırlatılan ve Müslüman Kardeşler topluluğunun bir nevi anatomisini çıkartması beklenen bir çalışma. Özellikle Mısır’daki darbeden sonra Mısır’da ve bölgedeki Müslüman Kardeşler sempatizanlarının geleceğini araştırdığı da düşünülebilir. Ancak Jenkins’in raporu daha sonra siyasal İslam’ın ne olduğuyla ilgili de temel referans kabul edilmeye başlandı.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER VE ŞİDDET MESELESİ

Peki, Jenkins bu raporda ne anlatıyordu? Kamuoyuna tamamı açıklanmayan rapordan bilinenler ışığında şu sonuca varmak mümkün: Müslüman Kardeşler her ne kadar kendilerini barışçı olarak niteleseler de, şiddete meyletmeleri konusunda önlerinde bir engel yok. Nitekim kurucu Hasan el Benna’nın şiddeti benimseyen bir yaklaşımı olduğu, süreç içinde grup bundan vazgeçse de, gelecekte sempatizanlarının yeniden şiddet sarmalına girme ihtimalinin bulunduğu özellikle vurgulanıyor. Burada çoğunlukla Müslüman Kardeşler’in ‘tepe yönetiminde’ bulunan kişilerle bazı üyeleri arasındaki farklara dikkat çekiliyor. Mesela, 11 Eylül saldırılarını ve El Kaide’yi bazı üyeler kınamış olsa da, Müslüman Kardeşler’in liderlerinin 11 Eylül’ü ‘ABD’nin kendi kendine yaptığı bir fabrikasyon’ olarak niteledikleri üzerinde durulmuş. Özellikle Batı’da ‘ikili-dil’ geliştirdikleri, Batı’ya demokrasi yanlısı olduklarını anlatırken, kendi iç yayınlarında Batı karşıtı bir tutum sergiledikleri belirtilmiş.

(Elbette bu rapora yönelik, hem de İngiltere dış işlerinden yapılmış eleştiriler de var. En önemlisi de Sir John Jenkins’in Suudi Arabistan büyükelçisi olması dolayısıyla ‘yanlış yönlendirilmiş’ olma ihtimali.)

ŞİDDET SARMALINI ÇÖZMEYE YETER Mİ?

McMaster’ın bu rapordan ‘övgüyle’ bahsetmesinin en önemli sebebi, muhtemelen Ortadoğu’daki terör tehdidinin sadece silahlı bir grup militandan gelmediğini, arkasındaki düşüncenin farklı görünümlerle de var olduğunu düşünmesi. Yani bir bakıma Ortadoğu’daki radikal İslamcı şiddetle siyasal İslam arasında karmaşık ilişkiler olduğunu düşünüyor McMaster. Türkiye’yle ilgili endişelerinin başında da ‘Batı’dan kopması’ geliyor. AKP’nin Batı yanlısı bir profil çizerek yükseldikten sonra, şimdilerde anti-Batı söylemin bayraktarı hâline gelmesi, muhtemelen McMaster için Sir Jenkins’in raporundaki ‘çift-dilli’ yaklaşıma uygun bir örnek. Şiddeti açıkça reddetmeyen, hatta terör gruplarına yerine göre sempatiyle bakan politikacıların varlığı, McMaster için, terör kadar tehlikeli.

Ancak aktüel şiddetle, arka plandaki ‘öfkeli kalabalık’ arasına set çekmeyen bir yaklaşımın, çok sayıda masumun da hayatını sıkıntıya sokacağını düşünmek gerekir. Hamas’ı ve eylemlerini kınamak, İsrail’in yerleşim politikasındaki ‘devlet terörünü’ görmezden gelmek anlamına gelmemeli. Yahut Ortadoğu’daki Batı-karşıtı retoriğin kuvvetlenmesinde tek suçlu olarak siyasal İslam gösterilmemeli. Çünkü bu durumda adaletin tecelli edeceğini beklemek safdillik olacaktır.

Öte yandan McMaster’ın sözleri, hâli hazırda ABD’nin Ortadoğu’daki yeni politikasının da ipuçlarını içeriyor. Katar krizini ve Suudi Arabistan’daki gelişmeleri bununla irtibatlı düşünebiliriz. McMaster aynı zamanda Suriye’de Rusya ve İran’ın etkinliğini de çeşitli metotlarla kırmak gerektiği görüşünde. PYD eliyle bölgedeki Kürtlerde bir ABD sempatisi oluşturma çabasının arka planında bu türlü bir strateji yatıyor. ABD bölgede daha çok ‘sevimli aktörler’ aracılığıyla temsil edilmeye çalışılacaktır muhtemelen.

[İskender Derviş] 15.12.2017 [TR724]

‘Hızlı ve öfkeli’ [Kemal Ay]

Dünyada kimliklerin yeniden belirleyici olduğu bir döneme giriyoruz. İnsanlar artık size, ‘kimlerden’ olduğunuzu soracak. Muhtemelen semboller revaçta olacak. Bir grup aidiyeti, bireyselliğin önüne geçecek. İdeolojilerin devrinin kapandığı düşünülüyordu ancak yeniden insanlar ideolojiler (ya da benzeri fikirler) etrafında kamplaşmaya başladı. Kutuplaşma dünyanın her yerinde yükselişte. Dikkat edin, kutuplaşma ‘farklı fikirlerin çatışması’ değildir; ‘iki farklı dünya’ kurulması demektir. Sembolleriyle, düşünce ve yaşayış biçimleriyle, birbirine sağır kesilmiş iki dünyanın bir toplumda yaşamaya çalışmasıdır. Bu da, iletişim teknolojileri gelişse de, iletişimsizliğin en büyük problem olduğunu gösteriyor.

Böyle bir ortamda ‘köprüler’ kurmak tek çözüm yolu fakat ‘grup içi popülerlik’ kovalayan demagoglar ilk olarak köprüleri hedef alıyor. Zira onları yıktıktan sonrası basit bir ‘aritmetik’ meselesi. Kelle sayımı bir bakıma. Kim daha çoksa ya da kim ‘gücü ele geçirmişse’ onun borusu ötüyor. Grup içi davranışlarda da bu popülist tavırlar öne çıkıyor. Grupların sosyal hayattaki karşılıkları da bu ‘sembolist’ tavra indirgeniyor.

Bununla birlikte devletleri oluşturan yapılar de artık ‘tarafsız’ değil. Siyaset (ideoloji) her yeri ele geçiriyor yavaş yavaş. Herkese eşit davranan ‘bürokrasi’ yerine, ‘taraf tutan’ hatta ‘militanlık yapan’ bir bürokrasi anlayışı öne çıkıyor.

Üstelik ‘iyi niyetle’ de oluyor bazen bunlar. ABD’de Donald Trump’a karşı adeta ‘savaşan’ bir bürokrat kesimi var ve bu insanlar farkında olmadan yarın bir gün ‘Trump için savaşacak’ yeni bürokratlara ‘bahane’ üretiyor. Elbette bu, yanlışlara karşı hiçbir şey yapmasınlar anlamına gelmiyor. Ancak bir toplumda ‘nihaî’ hakemlik görevi üstlenebilecek bürokrasinin ‘taraflı’ hâle gelmesi, muhtemelen belaların en büyüğü. Çünkü en başta hikmet-i hükümeti, yani bir devletin varlık sebebini ortadan kaldırıyor. Yani ‘devlet’ herkesin vergileriyle finanse ettiği, bir anlaşmazlıkta başvuracağı, kendi gücünün yetmeyeceği elektrik, su, ısınma gibi genel problemlerin çözüm yeri olmaktan çıkıyor. Bir güç gösterisinin sahnesine dönüşüyor yeniden. Bu da ‘karşı grupların’ önünü açıyor.

POPÜLİZM TEK BAŞINA YETERSİZ

Tek başına ‘popülizm’ gibi kavramlar bu trendi açıklamada yetersiz görünmeye başladı artık. ‘Post-truth’ (gerçek sonrası) dediğimiz mesele de sadece insanların gerçekleri araştırıp araştırmamasına değil, yukarıda bahsettiğim gruplaşma, kamplaşma meselelerine dayanıyor. Muhatapların artık ‘doğrularla ikna edilemeyeceği’ ilginç bir dönemdeyiz. Kabilecilik diyoruz fakat ‘kabileler’ arasındaki bağın nasıl kurulduğu, kimin hangi kampta olduğu üzerine fazlaca düşünmek gerekiyor. Çünkü artık ‘kan bağı’ ile oluşmuyor kabileler. İnternet çağındayız ve semboller her şeyden hızlı yayılıyor. Gettolaşmalar da çoğunlukla sosyal medyada gerçekleşiyor. Burada insanlar hızla mobilize oluyor, çabucak öfkelenecek bir ‘nesne’ (av) buluyor ve onu tükettikten sonra avlanmayı sürdürüyor.

İnsanlığın bir dönem avcı ve toplayıcı olarak yaşadığı, ardından yerleşik tarım toplumuna geçtiği şeklindeki görüşe göre, medeniyet meselesi de insanın ‘yerleşik’ hâle gelmesiyle gündeme geliyor. Avcı ve toplayıcı insan, günübirlik yaşayıp daha kısa vadeli planlar yaparken, tarımla uğraşan insan ekinini ekip, onu hasat edeceği vakte kadar farklı uğraşlarla da kendini meşgul edebilecek durumdadır. Bu da, yeni meşguliyetleri gündeme getirir. Bu, insanın aşırı duygularına (öfke, cinnet, nefret vs.) ket vurabildiği, bir çeşit ‘sakinlik’ yakalayabildiği bir varoluş biçimidir aynı zamanda. Hayat daha yavaştır, insanın bin düşünüp bir söylemeye vakti vardır. Yerleşik ilişkilerden ötürü insanlar ‘yüz yüze bakacağız’ diye düşünür ve ona göre dostluklar, arkadaşlıklar kurar. Elbette bu yerleşikliğin kendine özgü problemleri de ortaya çıkmış zamanla. Toplumsal baskı, yabancı düşmanlığı, yozlaşma gibi meseleler yüzeye vurmuş.

Avrupa’daki Aydınlanma’nın başlangıcı da bu yerleşikliğe ve şehirlerin yükselişine dayanır. ‘Yasa’ dediğimiz şey, insanların birbirini keyfî öldürmemesi, malına mülküne çökmemesi, özgürlüğün garanti altına alınması için önemsenmiş. İnsanların ‘doğal’ durumunun, mütemadi bir çatışma doğuracağı, bu sebeple de ‘yasa’ dediğimiz akla ve mantığa dayalı kodlarla, insanların bir arada özgürce yaşayabileceği bir toplum hayal edilmiş. Ancak bugünlerde, insanlığın bu ‘Aydınlanma’ evresine geçişinin akıllarını kullanmaktan çok ‘dönemin şartlarına’ bağlı olduğu düşüncesi daha yaygın. Yani zenginleşme, refaha ulaşma, düşünsel anlamda olgunlaşmanın da öncülü kabul ediliyor. Bu durumda, en başa dönüyoruz: Tarım toplumuna geçişin koşulu eğer ‘teknoloji’ ise, bu durumda kendilerine yetecek teknolojiyi üretmeyen toplumlar Aydınlanma doktrinlerinden uzak yaşamayı ve ‘günübirlik’ telaşenin doğasını kabullenmek zorundadır.

TEKNOLOJİ BİZATİHİ GERİLEMENİN AKTÖRÜ OLABİLİR Mİ?

İşin çetrefilli tarafı ise şu: Bugün bizatihi teknoloji (örneğin Silikon Vadisi), insanların daha da hızlanmasına ve daha da öfkeli hâle gelmesinin vesilesi durumunda. Tarım teknolojisi ‘yerleşik toplumları’ netice vermişti. Sanayi Devrimi, tüketim toplumunun (hazcılık) ve küreselleşmenin (ham madde, ürün değişimi) önünü açtı. Bütün bunlar olurken toplumlar farklı zaman dilimlerini, farklı deneyimleri yaşıyordu. Ve bu farklı deneyimler, zaman zaman birbirini yok edecek şekilde karşı karşıya geliyordu bazen. İlk yerleşik toplumların bir kısmı, barbarların saldırılarıyla yok edilmişti. İslam dünyası en parlak devirlerini yaşarken, yanı başında beliren Moğol İstilası’na karşı çaresiz kalmıştı. Çünkü ‘düşman’ farklı bir sembolik evrenden geliyordu. ‘Aştığımızı’ düşündüğümüz geçmişin sesiydi.

Bugünkü bilgi yığını arasında her şey var. ‘Barbarlar’ çeşitli akıllı telefon uygulamaları etrafında toplanıp mobilizasyon sağlayabiliyorlar. Mesela IŞİD, Telegram aracılığı ile haberleşiyor, çok kaliteli görselliğe sahip süreli yayınlar çıkarıyor. Sosyal medyada her fikrin bir alıcısı çıkabiliyor. Eğer toplumsal gelişimi lineer bir ilerleme şeklinde ele alıyorsanız, bu zaman çizelgesinin her anından bir şeyler artık karşımızda. ‘Hızlı ve öfkeli’ bir biçimde üstelik. Uzun vadeli stratejiler, sakinlik ve tevazu geçer akçe değil. İşe de yaramıyor zaten. Hemen sonuç almak zorundasınız. Savaştayız çünkü. Grup aidiyeti tek sığınağınız. Başlangıçta ‘tek başına’ görünseniz de, kısa sürede hemen angajmanlar oluşuyor, gruplaşıyorsunuz. (Bu arada gruplaşmanın faydaları da var, o başka bir yazının konusu.)

Post-truth (gerçek sonrası) sadece ‘yalanın revaçta olması’ demek değil. Gerçeğin hiçbir kıymetinin kalmaması aynı zamanda. ‘Evet seni anlıyorum ama bu dediklerinin bir karşılığı yok insanlarda’ demek. Buraya elbirliği ile geldik. Çarpık demokrasi anlayışının, medya alanlarını sorumsuzca kullanmanın neticeleri bir bakıma. ‘Satılabilir fikirler’ diye bir kavram var düşünsenize… Bu yaşadığımız problemin bütün zaman dilimlerinde karşılıkları olduğu için de, geçmişteki bütün çözümler bize mantıklı görünüyor. Ancak asıl illüzyon da burada: Şu an bambaşka bir gerçekliği yaşıyoruz ve yepyeni bir çözüme ihtiyacımız var. Öncelikli adım da, bugünkü toplumu, bütün bileşenleriyle birlikte yeniden tanımlamak. Yani nerede yaşadığımızı, nasıl bir dünyaya adapte olmak durumunda olduğumuzu kestirmek.

Her ‘yeni’ çağın başlangıcında olduğu gibi, kendimizi, yeni benliğimizi tanımak biraz zaman alacaktır. Bu süreçte, çok şey zayi olacak muhtemelen. Şu Hadis-i Şerif’i hatırlayalım: “Yakında büyük fitneler olacak, o fitnelerde (yerinde) oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar. Kim o fitne içinde bulunmuş olursa, ondan uzak dursun. O zaman bir iltica yeri, sığınacak mekân bulursa ona sığınsın.” Sonra da buradaki ‘fitne’yi ‘kaos’ olarak düşünelim. Hızlanmak değil yavaşlamak, aceleci değil sakin olmak, kaosun ortasında sağlamca durup etrafta olup bitene keskin nazarlar atabilmek, enkazdan çıkabilmek için de gerekli görünüyor.

[Kemal Ay] 15.12.2017 [TR724]

Pijamalı ve yenil nesil istihbaratçı gazetecilik! [Naci Karadağ]

Zeyno Erkan herkesin mebzul miktarda meşhur olacağı deyişini haklı çıkarırcasına ünlü olmanın tepesinde keyif sürdü yaklaşık 10 gün boyunca. “Heyo beni yüz kişi izliyo”dan, “yüzbinlerce takipçim var”a evrilen inanılmaz etkileyici, kısa bir süre ve süreçten bahsediyoruz.

“Az bi makyaj yaptım ha” ya da “Paylaşımlarda mutlaka Zeyno Erkan New York’tan bildiriyor yazın, yoksa dava ederim”e kadar samimi bir halk tipi gazetecilik örneği sergiledi Erkan.

Yarım akademisyenlerin tabiriyle, “pijamalı gazetecilik!”

BBC’nin davayı takip eden muhabiri, Zarrab’ın mahkemeye geldiği süre boyunca evlerinde kek yapıp mahkeme salonuna gelen Long Island’lı bir grup Türk ev hanımından bahsetti bir haberinde.

Yakın akrabalarına özel haber servis ediyorlarmış.

Bir tür müşteri odaklı habercilik de diyebiliriz…

Butik yani…

GAZETECİLİK BİTİNCE NE YAPACAKSIN?

Türkiye’de gazeteciliğin artık bittiğini bu işi hakkıyla yapan herkes kabul ediyor. Geçen gün bahsettiğim gibi Ruşengillere, Muratgillere, Sedatgillere kaldı artık ortalık.

Şair, “Ver cüceye onun olsun şairlik” demiş ya “Ver Ruşen’e onun olsun gazetecilik” devrini yaşıyoruz bir nevi.

Her fırsatta Boğaziçi mezunu olduğunu hatırlatan, BM’de çalışan sıradan vatandaşa kaldı meslek.

Zeyno Erkan, neden bu işi yaptığını bir paylaşımında açık yüreklilikle itiraf etti.

Siyasete atılmayı düşünüyormuş hatta önünü kesmek isteyen Atatürkçüler bile olmuş.

Sonra ani bir kararla artık siyasi haber geçmeyeceğini deklare etti. İma yoluyla da birilerinin bunu istediğini de ekledi.

HABERCİLİK PARA GETİRMİYOR

Vakkas örneğinde anlatmaya çalışmıştım. Türk İstihbarat servisleri özellikle yurt dışında yaşayan her AKP yandaşını artık bir operasyon elemanı olarak kullanmayı keşfetti. Hani icap ederse, birer tane basın kartı da temin edebiliyorlar nasılsa! İki cümle kurmaktan aciz kişilere köşe vermek hiç sıkıntı değil onlar için.

Bununla beraber havuz medyası başta olmak üzere, Hürriyet, Vatan gibi gazetelerin muhabirleri de habercilikten ziyade istihbarat personeli gibi çalıştıkça enselerinin okşandığını keşfetti. Dolayısıyla, haberden ziyade bilgi notu, ortam gözlemleri, isim, haberin değil habercinin fotoğrafını çekip servis yapmak gibi eylemler öncelikli görevleri olmuş durumda.

Ahmet Hakan tipi her devrin kalemleri de İstanbul’dan koltuk çıkınca muhbir gazeteci/istihbaratçı medyacı çağının fevkalade örneklerine her gün tanık oluyoruz.

Vakkas dondurmacı basıyor, bir diğeri Erzurum’un köyüne gidip köylülere zorla “Fetö” dedirtmeye çalışıyor, dedirtemeyince kolluk görevlilerine haber edip, vatandaş tutuklatıyor. Hakan Şükür’ün gizlice fotoğrafını çekmek büyük gazetecilik başarısı gibi sunuluyor.

Ülke tarihinin en önemli davalarından birinin görüldüğü mahkeme salonuna davayı izlemek için değil, istihbaratçılık yapmak için gidiyor havuzcu personel.

Hatırlayanlar olacaktır, hangi özelliğinden ötürüdür bilinmez, havuzun üç para etmez yayın organına yayın yönetmeni olarak atanan kişi, Beyaz Saray’daki basın toplantısını takip ederken, önünde oturan gazetecinin ensesinden fotoğrafını çekip “Önümde oturuyor, boynunu sıkayım mı?” diye sosyal medyada paylaşımda bulunuyor.

MİT’E YARDIMCI

Kısa bir süre önce, bir ocakbaşı restoranda vaktiyle Zaman gazetesinin mutfağında çalışmış bir dostuma denk geldim. Havadan sudan bahsederken Aksiyon ve Samanyolu TV’de çalışmış birinin adı geçti. Arkadaşım, “Bırak onu, kalitesiz biri” dedi. Ben de “Ne kötülüğünü gördün yahu!” diye itiraz ettim. “Havuz mavuz, her neyse adam ekmeğinin peşinde, başına gelecekleri görmüş, Sabah’a transfer olmuş. Bundan dolayı kimseyi kınamamalı” dedim ama aldığım cevap dehşet vericiydi. Meğer Aksiyon’dan Sabah’a geçen bu çakal kişi, gazeteye kayyım atanmadan önce, binanın etrafında gezer olmuş ve bizzat yemekhanede çalışan garibana, “Ekrem Dumanlı sence nerededir?” diye sorup istihbarat topluyormuş!

İhtimal, kendisini havuza transfer ettirenlerden aferin almak için, yaptığı mesleğe ihanet etmekte bir sakınca görmüyordu artık ismi lazım olmayan bu şahıs.

New York’ta görülen dava ve Zeyno Erkan örneğine bakarak şunu söylemek mümkün: Kocaman ofislerde bol sıfırlı binlerce dolarlık maaşlarla gazeteci kılığında gezinen havuzcular Zarrab davasını haber amaçlı izlemiyor. Salona gidip, ‘kimler var’ içerikli istihbarat notları topluyorlar sadece. Bilgi almak için, Zeyno Erkan’ın “koptuk koptuk, savcı uçurdu beni, çok etkiledi” türünden vurgularla yaptığı, yengelerin ikindi vakti kısır muhabbetinden hallice haberlerine dört elle sarılıyor vatandaş.

Çünkü işini yapan medya yok artık.

İSTİHBARAT MEMURU DİYECEKLER

Yalnız pek uzun sürmez bu illüzyon onu söyleyeyim. Geçtiğimiz gün Beyaz Saray sözcüsünün bozduğu gibi, pek çok kişi ve makam bunları yakında gazeteci olarak değil, sarayın istihbarat memuru olarak kabul edecek ve ona göre davranacak emin olun.

Öte yandan, kendilerini artık bir muhbir personel olarak kullanan kişi ve kurumlar bir süre sonra eylem talebinde de bulunabilirler.

Nitekim, gittiği haberi provoke eden, manipülasyon ile ortalığı karıştırmaya çalışan pek çok havuz personeli var artık. Yakında bunların eline tehlikeli aletler verip, bizzat suç işlemelerini de talep ederlerse kimse şaşırmayacak emin olun.

İktidar ve Saray Türkiye’de sadece özgür gazeteciliğin canına okumadı, haberciliği de istihbarat personelliğine dönüştürdü. Bunun kısa ve uzun vadede çok üzücü sonuçları olacağı ve diğer pek çok alanda olduğu gibi, medya alanında da ülkenin itibarının yerle bir olacağını tahmin etmek kehanet olmasa gerek!

[Naci Karadağ] 15.12.2017 [TR724]

Sınır Tanımayan Doktorlar: Myanmar’da bir ay içinde binlerce Arakanlı Müslüman öldürüldü [TR724]

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü, Myanmar’da Ağustos ayında başlayan şiddet olaylarında bir ay içinde 6700 Arakanlı’nın öldürüldüğünü açıkladı. MSF’nin, Bangladeş’e kaçan Arakanlılarla görüşerek yaptığı araştırmaya dayandırdığı veriler, bugüne kadar açıklanan resmi ölüm rakamlarının oldukça üzerinde. MSF, Arakanlı mültecilerin tanıklıklarının ‘dehşet verici’ olduğunu söylüyor.

Resmi açıklamalara göre, olaylarda 400 kişi yaşamını yitirmişti. MSF bu verilerin, ‘Myanmar’ın yaygın çaptaki şiddetinin bugüne kadarki en açık göstergesi olduğunu’ belirtti.

UNHR, Eylül itibariyla 582 bin Müslüman’ın göçe zorlandığını açıkladı.

ÖLENLER ARASINDA YÜZLERCE ÇOCUK VAR

Örgüt, Ağustos ayında başlayan olaylardan sonra 647 bin Arakanlı’nın Bangladeş’e kaçtığını belirtti.MSF’ye göre, 25 Ağustos ve 24 Eylül tarihleri arasında Myanmar’da en az 9000 Arakanlı hayatını kaybetti.’En ihtiyatlı tahminlere göre bu ölümlerden en az 6700’ünün şiddet sonucu gerçekleştiğini’ belirten örgüt, ölenlerden en 730’ununsa beş yaş altındaki çocuklar olduğunu belirtti.

Birçok mülteci yoğun şiddete maruz kaldı.

MYANMAR ORDUSU SUÇLAMALARI KABUL ETMİYOR

Myanmar ordusu, Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu’nun, Arakan eyaletindeki polis noktalarına saldırı düzenlemesi ardından büyük bir operasyon başlatmıştı.

Myanmar ordusu daha önceki açıklamalarında, ‘olaylarda yaklaşık 400 kişinin öldüğünü, bu kişilerin de büyük bölümünün de Müslüman teröristler olduğunu’ öne sürmüştü.

Ordu, operayonla ilgili yaptığı soruşturmanın sonucunu da Kasım ayında açıklamış ve insan hakları ihlali suçlamalarını reddetmişti.

Myanmar ve Bangladeş, Bangladeş’teki kamplarda yaşayan yüz binlerce Arakan Müslümanı’nın Myanmar’a geri yollanmasını amaçlayan bir anlaşma imzaladı.

Kaynak: BBC

[TR724] 15.12.2017

Çin seferinde hüsran yaşadılar [Hasan Cücük]

Çin futbolda kültür devrimini yapmak için kolları sıvayıp, kesenin ağzını açınca Avrupa liglerinde top koşturan birçok yıldız oyuncu bu ülkenin yolunu tuttu. Avrupa kulüplerinin çok üstünde ücret alan bu oyuncular, futbol kalitesinden ziyade keselerini düşünüyorlardı. Tabi ligin kalitesizliği ister istemez yıldız oyuncuları da etkiledi. Her geçen gün form kaybı yaşadılar. Uzakdoğu’da aradıklarını bulamadılar.

TEVEZ’İN BAŞI KİLOLARLA DERTTE

Çin liginin en çok kazanan ismi Manchester City, Manchester United ve Juventus formalarını giyen Arjantinli Carlos Tevez’di. Shanghai Shenhua’ya 10,5 milyon Euro bonservis karşılığı transfer olan Tevez, yıllık 38 milyon Euro ücretiyle Messi, Ronaldo, Neymar gibi isimleri geride bırakıp dünyanın en çok kazanan oyuncusu oldu. Tevez ilk sezonunda attığı goller ve gösterdiği yüksek performanstan ziyade sakatlıkları ve giderek artan kilolarıyla gündeme geldi. Çin liginde geçirdiği 10 ayda 16 maça çıkıp 4 gole imza atan Tevez, yetersiz performansı nedeniyle çıktığı son maçlarda seyirciler tarafından ıslıklarla protesto edildi.  Sıkı bir diyete başlayıp 78 kilodan 72’ye düşen Tevez’in geleceği ise henüz belirsiz. Aradığını bulamadığı Çin ligine dönmek istemiyor.

OSCAR, KARİYERİNİ YAKTI

Çin ligine giden en pahalı futbolcu Brezilyalı Oscar’dı. Chelsea formasını giyen Sambacı oyuncu, en iyi 10 numaralardan biri olarak gösteriliyordu. Birçok kulübün kadrosunda görmek istediği 26 yaşındaki Oscar’ın Çin ligini tercih etmesi futbol kamuoyu tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştı. 60 milyon Euro bonservis karşılığı Shanghai SIPG yolunu tutan Oscar, form düşüklüğü yaşayan isimlerden biri oldu. Oscar, ligde 22, Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) Şampiyonlar Ligi’nde ise 11 maçta toplam 5 gole imza atabildi. Ödenen bonservisin yüksekliği ve Oscar’ın kalitesini dikkate aldığımızda bu performans tam anlamıyla bir hüsrandı. Oscar parayı tercih etmenin faturasını milli takımdaki yerini kaybetmekle de ödedi. Eğer önümüzdeki 6 ayda daha iyi performans göstermezse, Brezilya’nın 2018 Dünya Kupası kadrosunda da yer bulamayabilir.

JACKSON MARTİNEZ’İ HATIRLADINIZ MI?

Kolombiyalı Jackson Martinez adını FC Porto ve Atletico Madrid’de oynadığı futbol ve attığı gollerle duyurdu. Çin macerasında hüsran yaşatan isimlerden biri de o. 2015-16 sezonunda Çin’den gelen teklifi geri çevirmeyen Martinez, Atletico Madrid’den Guangzhou Evergrande takımına 42 milyon Euro karşılığında transfer oldu. Yeni takımıyla çıktığı 10 maçta 4 gol atan Martinez, AFC Şampiyonlar Ligi’nde ise çıktığı 4 karşılaşmada golle tanışamadı. Guangzhou Evergrande ile Jiangsu Suning arasında 26 Ekim 2016’da oynanan maçta ciddi bir sakatlık yaşayan Kolombiyalı golcü, sahalara henüz dönemedi. Çin ligine gitmeden önce piyasa değeri 35 milyon Euro olan Martinez’in değeri şu an 3 milyon Euro civarında bulunuyor. 31 yaşındaki yıldız oyuncu Çin’de hüsran yaşayanlar kulübünün üyesi oldu.

PARAYI BULDULAR AMA…

Belçikalı Axel Witsel, 2012-16 arasında Zenit’te gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çekmişti. Ocak 2017’de Çin yolunu tutan Witsel, Tianjin Quanjian ile sözleşme imzaladı. Belçikalı milli oyuncu, forma giydiği 27 lig maçında 4 gol ve 3 asistlik performans sergilerken, bir ara 35 milyon Euro’ya çıkan piyasa değeri 17 milyon Euro’ya geriledi.

İtalyan golcü Graziano Pelle de kariyerini Çin’e taşımasının ardından kendisinden beklenen futbolu sahaya yansıtamadı. İnişli çıkışlı Avrupa kariyeri boyunca Parma, Sampdoria, Feyenoord ve Southampton gibi kulüplerde forma giymesinin ardından 2016’da Shandong Luneng takımına 15 milyon Euro bonservis bedeli karşılığında transfer olan 32 yaşındaki santrafor, 24 lig maçında 7 gol üretebildi. Parayı buldu ama kariyerine yakışmayan bir performans ortaya koyup hüsran oldu.

EN İYİSİ GERİ DÖNMEK

Shakhtar Donetsk formasıyla gösterdiği performansla dikkatleri çeken Brezilyalı Alex Teixeira, Çin furyasına katılan isimlerdendi. 50 milyon Euro bonservis karşılığında JS Suning takımına giden Teixeira şu ana kadar oynadığı 28 maçta 11 gol attı. Piyasa değeri ise 12 milyon Euro’ya kadar düştü.

Çin’de aradığını bulamayan Paulinho Barcelona’ya, Burak Yılmaz ise Trabzonspor’a dönerek Uzakdoğu serüvenini bitirdi. Daha önce para için Çin’e giden Didier Drogba ve Nicolas Anelka da aradığını bulamayıp yeniden Avrupa’ya dönmüştü.

[Hasan Cücük] 15.12.2017 [TR724]

Midenizden gelen sinyallere kulak verin! [TR724]

Mide kanseri hızlı seyreden ve yayılan bir kanser türü. En sık görülen kanser türleri arasında dördüncü sırada yer alıyor. Mide kanserine dünyanın her bölgesinde rastlanıyor ancak bazı bölgelerde daha sık görülüyor. Japonya, Malezya, Şili, İzlanda bu bölgelerden bazıları. Verilere göre, Türkiye’de her yıl 20-25 bin kadar mide kanseri vakasına rastlanıyor. Genellikle orta yaş üstünde görülen hastalık en ciddi belirtisi bir iki ayda 8-10 kiloya varan kilo kaybı.Bunun yanında mide bölgesinde ağrı, yanma, iştahsızlık, kilo kaybı, mide kanaması ile sinyal veriyor.

Çok tuzlu beslenenler, tütsülenmiş balık, çiğ et yiyenler ve alkol-sigara tüketenlerde ortaya çıkma riski daha fazla. Buna Helicobacter Pylori faktörü de eklenince risk daha da büyüyor. Helicobacter Pylori, genellikle midede yaşayan bir bakteri çeşididir ve mide kanseri riskinin, sağlıklı insanlara göre yaklaşık üç kat artmasına sebep olmakta. Toplumun yüzde 90’ında olduğu tahmin edilen bu bakteriden korunmanın tek yolu ise hijyen.

Helicobacter Pylori bulaşıcı mı?

Helicobacter Pylori, aside dirençli bir bakteri. Önceleri mide ülserine yol açıyor diye biliniyordu. Ama son zamanlarda mide kanserine de sebep olduğu biliniyor. Toplumun yüzde 90’ında bu bakteri var ve verem gibi de bulaşıcı. Bardaktan bile geçer. Onun için uzmanlar, bulaşıkları bir süre elma sirkesine yatırmayı tavsiye ediyor. Tespit edilince endoskopi ile ikili antibiyotik ile tedavisi ile yok edilebiliyor. Onun için zaman zaman salatalarda sirke kullanmanızda, hatta bir miktar elma sirkesi içmenizde fayda var. Tüm bu tedbirlere rağmen, genetik faktörlerin etkisi öne çıkıyor. Aşırı stres, üzüntü, sıkıntı gibi durumlar hastalığı tetikliyor.

Erken teşhis

Midedeki kanser, midede büyüyerek hastanın yaşamını sonlandırmaz. Hayati bir organa sıçrar; karaciğer, akciğer, beyin gibi.. Orada fonksiyon bozukluğuna yol açarsa hasta yaşamını yitirir. Onun için son evreye getirmemek önemli. Eskiden yalnız kemoterapik ilaçlarla tedavi yapılan kanser, evre 1, 2 ve 3’te yakalandığında cerrahi yöntemlerle bölgeden temizleniyor. Evre 4 olunca tümör başka bir organa, genellikle de karaciğere sıçrayabiliyor. Bu durumlarda öncelikle kemoterapi gibi onkolojik tedavi yapılıyor. 1991’den bu yana mide kanserinde kapalı ameliyat tekniği kullanılıyor. Evre 1 ve 2’de laparoskopik yöntem kullanılıyor. Bazen midenin tamamını çıkarmadan da olumlu sonuç alınabiliyor. Midesi alınan hastanın yaşam kalitesinde düşüş olmuyor. Yalnızca eskisi kadar mide cebi olmadığı için bol yiyemiyor. Azar azar, günde 3 öğün yediğini 7-8 öğünde azar azar yemesi gerekiyor.

[TR724] 15.12.2017