Belki de adını hiç duymadınız. Google’da ismini arattığınızda sanki böyle biri hiç yaşamamış gibi görünebilir. Fakat bu büyük bir yalan! Kimseye duyurmadan İskenderun Cezaevi’ne attığınız Murat Uçar sizden korkacak biri asla olmadı.
Irak’ta direnişçiler tarafından kaçırılıp kendi mezarını kazan, kafasına silah doğrultup infaz edileceği anı beklerken dahi korkmayan Murat’ı anlatacağım size: 1998’de tanıştığımızda Murat, Şam’da yaşıyor, İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyordu. Bugün Suriye hakkında ahkâm kesen onlarca uzmandan çok daha fazlasını bilen biri olarak sadece gazetecilik yapmak istiyordu. Bu arada Irak’ta, Suriye’de otelinden çıkmadan sağdan soldan izlediği haberlerle gazetecilik yaptığını sanan onlarca gazeteciyle onun ismini yan yana getirmekten utanç duyarım.
Bugün Şam sokaklarını isim isim bilen Murat’ı zindana atmak yerine; bilgisi ve tecrübesiden zamanında faydalanılsaydı bugün en azından ‘Şam’da cuma namazı kılacağız’ hayallerine dalmazdınız. Neyse bu başka bir yazının konusu…
Murat, haksız yere el konulan Cihan Haber Ajansı’nda yıllarca muhabirlik yaptı. Eğer bugün Hafız Esad’ın cenaze töreni bir belgeye dönüştüyse bu onun gayretleriyle oldu.
Murat gazateciliğinin bir döneminde Cihan Haber Ajansı’nın Başbakanlık muhabiriydi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul programlarını takip etti. Yüzlerce haber yaptı. Konvoyların hiçbir trafik kuralını tanımadığı Erdoğan’ı takip ettikleri dönemde bir gün aracı Beşiktaş stadyumunun civarında takla attı, ölümden döndü ama mesleğine küsmedi. Kimseden geçmiş olsun mesajı da beklemedi. Çalıştığı kurumun etkili yetkili abileri bile arayıp geçmiş olsun demedi. “Olsun” dedi, işini doğru dürüst yapmaya çalıştı.
Muhtemelen, Türkiye’de daha fazla gazetecilik yapılamayacağını hepimizden önce fark ederek kendisine başka bir rota çizmişti ki rahat bırakmadılar. Tıpkı binlerce insanı rahat bırakmadıkları gibi. Tıpkı sadece iyi bir insan olarak yaşamak isteyenleri bırakmadıkları gibi. Bugün Silivri’de yatan onlarca meslektaşımızın yanında Murat’ın bir talihsizliği de gözden uzakta bir zindanda ömrünü tüketmesi.
Unutulmadın dostum Murat! Nasıl unutabilirsin ki, şen şakrak gülüşün ve nargilenden çektiğin o derin nefesin ardından anlattığın güzel günlere dair hatıralar her an aklımda.
Tek üzüntüm sana bir kez daha ‘Şişman Arap’ diyerek takılamamak.
Keşke Beşiktaş’taki o son buluşmamızda biraz daha havadan sudan konuşsaydık. Şimdi senin gibi ‘içerde’ olan Ufuk Şanlı’nın ehliyeti olmamasına rağmen araba almasıyla dalga geçebilseydik.
Biliyorum 12 Eylül’de mahkemen var. Adaletin olmadığı Türkiye’de adın hiçbir haber bültenin geçmeyecek ve hiçbir gazete senden tek satır bahsetmeyecek. Haksız yere 2 yıldır cezaevinde yatmana rağmen ‘Soğanlı-soğansız menemen’ tartışmasının onda biri kadar bile yaşadığın bu haksızlıktan sosyal medyada bahsedilmeyecek.
[Deniz İstanbullu] 5.1.2019 [Kronos.News]
Hayır Ahmet Abi! Yapacak çok işimiz var daha… [Veysel Karani]
Birkaç arkadaştık.
Üniversitenin son günlerinde tanışmıştık Ahmet Böken ile.
Enerjisi konuşmasına yansıyor ve heyecanla Türkiye’de habercilik yapmanın öneminden bahsediyordu. İçtendi. Her zamanki dobralığı ile çıkmayı planladığımız uzun gazetecilik yolunda bizleri nelerin beklediğini anlatmış, ufku beni etkilemişti. Evet okuduğumuz bölüm itibariyle medyanın herhangi bir alanında devam etmeyi düşünüyorduk ama nasıl devam edeceğimizi bilmiyorduk. O bize “Haber merkezine yeni arkadaşlar arıyoruz, bizimle çalışır mısınız?” dediğinde açıkçası sevinçle karışık bir korku kaplamıştı içimi.
Küçük bir şehirden büyük bir şehre gelmişiz. Şimdi de daha büyük bir şehre gitme ihtimalimiz vardı. Ama orada ne yapacaktık? Nasıl yaşayacaktık?
Biz sorduk, o cevapladı. Birkaç saat sonra devasa şehir İstanbul’a gitmeye karar vermiştim. Aklımda yine bir sürü soru vardı. Ancak kararımı çoktan vermiştim.
İstanbul’a gider gitmez işe koyulduk. Ahmet Böken’in yol göstericiliğinde ne yapmamız gerektiğini öğreniyorduk. Okulda öğrendiklerimizle uygulama arasındaki fark çok fazlaydı. Sanki her şeyi yeniden öğreniyorduk.
İlk andan itibaren mesleğine tamamıyla âşık bir insan gördüm karşımda. Sanki bu meslek için doğmuştu. Sabahki gündemle başlayan aktif saatler öğleye doğru biraz hafiflese de sonrasında editörlük işleriyle ve ertesi günün gündemleriyle akşamın sonuna kadar devam ediyordu. Haber bülteninin son anına kadar masasından kalkmadığını bilirim.
Genç ve heyecanlı bir editördü. Bize her zaman “daha iyi haberci nasıl olur”u gösteriyordu. O dönemlerde haberci adayı birer stajyerdik. Bazı akşamlar gece evlerimize gitmeyi bile unuturduk. Bütün haber bültenlerini izler, deşifre yapar, notlar alırdık.
Bu noktadan sonra ona abi demem gerekiyor izninizle… Ahmet Abi yaptığımız işlerle bizzat ilgilenir, sürekli farklı açılımlar peşinde koşardı. Kısa sürede bizleri tanımış ve kabiliyetlerimize göre alanlarımızı belirlemişti. Onun ekibinde çalışmak hakikaten çok öğretici olmuştu benim için.
Evet, haber dünyasında çok bilinen isimler vardı Türkiye’de. Haber spikerleri kendi tarzlarında adeta şov yapıyorlardı. Haberin içeriğinin arka planda kaldığı haberi sunanların sunumunun ön plana çıktığı günlerdi. Ahmet Abi ise haberin içeriği üzerinde hassas bir şekilde duruyor, haber montajının çok iyi yapılmasını ve haber bülteninin en etkili şekilde çıkmasını istiyordu.
Yaptığımız haberleri öncelikle birlikte izler, düzeltilmesi gereken yerler varsa düzeltir ve yayına verirdik. O dönemlerde bilgisayarı montaj için kullanmıyorduk henüz. Sınırlı sayıdaki montaj odalarında sınırlı sayıda montaj cihazlarımız vardı. Koşarak yetiştirdiğimiz haberler o kadar çoktur ki ana haber bültenine… Ne muhteşem bir heyecandır, ancak yaşayan bilir.
Zor beğenen ve her zaman en iyisini isteyen bir editör olarak haberlerimizi ana haber bülteninde de seyreder ve bizlere eksilerimizi ve artılarımızı hemen söylerdi. İyi haberler her zaman onda değerini bulurdu. Sadece kendi ekibi için değil bütün arkadaşlar için de öyleydi. Haber kötüyse de hemen telefon açar ve nerede yanlışlıkların olduğunu tek tek söylerdi. Onun kadar işini bu denli takip eden birini tanımadım diyebilirim. Onunla çalışan arkadaşlar her zaman şunu bilirdi: Haklarını savunacak biri varsa o da Ahmet Böken’di.
Haber merkezinde kendisiyle beraber çalışırken şunu da farketmiştim: O gerçek bir dost ve gerçek bir entelektüeldir. Kendisini geliştirmek için de çok çalışır, okur, seyreder ve gelişmeleri yakından takip eder. Dostlarıyla zamanını ve elindekileri paylaşmanın mutluluğunu yaşar, bunu hissettirir.
Birçok haberi onunla beraber yaptık. Meslek hayatımın dönüm noktalarından biriydi. Kendi tarzımın ortaya çıkmasına çok yardımcı oldu. Sınırlarımı belki de benden daha iyi biliyordu.
Mudanya’da Abdullah Öcalan davasını takip ediyorduk. Ekibimiz diğer haber ekiplerine göre sayıca çok daha azdı. Ancak hakikaten oldukça başarılı işler ortaya çıkartmıştık. Kendimize özgü ve sıra dışı. Bu tecrübe ile diğer canlı yayınlara devam ettik.
Ahmet Böken ekibin içinde olmayı her zaman çok sevmiştir. Çünkü ekip çalışmasında ortaya çıkan sinerjiyi sever. Herkesin fikrini alır değerlendirir ve ona göre hareket eder. Tabii ki liderlik ruhu ön planda olmuştur her zaman. Ancak bu liderlik ruhunu arkadaşlarıyla paylaşmayı da iyi bilir.
11 Ağustos ve hemen ardından Bolu depremlerinde de birlikte çalıştık Ahmet Böken ile. Haberlerimizi insani bir bakış açısıyla sunmuştuk. Bu yüzden de o dönem içerisinde seyir oranımız daha da artmıştı. Arkadaşlarla birlikte deprem bölgelerine dağılmış ve canlı yayınlarla insanların sesi olmaya çalışmıştık.
Sonrasında o başka bir birimde devam etti. Bu kez daha çok sunucuydu. Buna rağmen yaptığı programa birçok yenilik getirmiş, ekip arkadaşlarıyla birlikte televizyon dünyasına bambaşka bir sabah programı formatı tanıtmıştı. Habercilik heyecanının hiçbir zaman eksildiğini görmedim. Yeni bir şeyler sunmanın heyecanını her zaman yaşamıştır. Bir gün bungee jumping yapmıştım bir haberde. Haberin ertesi sabahı beni canlı yayına çağırmış ve o haberle ilgili heyecanımı paylaşmıştı. Haber merkezinden ayrıldıktan sonra birlikte mesaimiz olmadı maalesef. Ama her zaman birer dost olarak görüşmeye devam ettik.
Yepyeni bir haber kanalı kurmanın arefesinde nasıl çalıştığını iyi bilirim. Televizyonunu bütün imkânsızlıklara rağmen kurdular ve o televizyon kanalını gerek haber bültenleriyle gerekse programlarıyla Türkiye’nin en çok seyredilen haber kanallarından biri haline getirdiler.
Ve sonra TRT ye gitti… Biz eksildik TRT kazandı…
Öncelikle ana haber bültenini hazırlarken farkını gösterdi. Sonrasında yeni bir haber kanalı kurma görevi de yine ona düştü. Bu kez durağan görünen bir yapıda da bambaşka bir heyecan, bambaşka bir renk ortaya çıkmasında etkisi bir hayli fazla oldu. Gerek görselliği gerekse içeriği ile modern bir haber kanalı ortaya çıkardılar ekibiyle birlikte. Ve kısa bir sürede yine Türkiye’nin en çok seyredilen haber kanalı olmayı başardılar. Ekibini iyi kurmanın, onları iyi yönlendirmenin bir sonucuydu bu. Ahmet Böken böyle biriydi.
“Milletin malı deniz” anlayışını da hiç sevmezdi. Programları kılı kırk yararak seçtiğini, kaliteden ödün vermediğini ve böylelikle TRT bünyesindeki bütün kanallar ekside giderken, onun bütçesinin büyük kısmını harcamadan teslim ettiğini şahitleri anlatır. Zaten onunla ilgili birçok saçma iddia ortaya atılmış ancak yolsuzluk yaptığına dair hiçbir şey ortaya konulamamıştır. Yıllar boyunca genel yayın yönetmenliği yapmasına rağmen hâlâ kiradaydı. Gerçi bu da suç olmuştu Türkiye’de değil mi? “Koskoca genel yayın yönetmenisin! Nasıl bir evin olmaz? Neden evin yok?” sorularını soran hâkimler bile çıktı maalesef. İki televizyon kurmuş ve iki televizyonu da başarıya taşımada etkin rol sahibi olmuştur. Türkiye’de bunun örneğini gösterebilir misiniz?
Maalesef her başarının bir cezası oluyor bu ülkede. Ahmet Böken de başarısının cezasını önce görevden alınarak ardından da tutuklanarak ödedi. 15 Temmuz’a kadar arada sırada da olsa görüşme imkânımız oluyordu. Sonrasında bir daha yüz yüze görüşüp sohbet edemedik maalesef. Tutuklandığını öğrendiğimde uzun süre kendime gelemedim.
Yapılanları anlamak kolay değil. Saçma suçlamalar, mantıksız sorgulamalar ve işkence iddiaları. Artık iyi olduğunu bilmek bile yetiyor insana. En azından haberini alabiliyoruz çok şükür. Ahmet Böken gazetecidir. Günahıyla sevabıyla… Hepimiz gibi…
Türkiye’nin entelektüel, beyefendi, kabına sığmayan, başarılı insanlarından, çok iyi gazetecilerinden biri daha hâlâ tutsak. Onu tutuklatanlar da bunu çok iyi biliyor aslında. Nefret işte… Gözaltındaki işkencelerden sonra şimdi de açık görüşleri yasaklayarak, kitap okumalarına engel olarak işkencelere hapiste devam ediyorlar.
Bu son bölüm ona yazacağım mektuba bir hazırlık olabilir belki…
Ah be kıymetli abim…
Tutuklanmadan bir gün önce görüşmüştük seninle. Ben ertesi gün eğitim için yurt dışına çıkacaktım ve “çok iyi yapıyorsun, artık yapacak bir şey kalmadı burada” demiştin ya hani… Hayır birlikte yapacak çok işimiz var daha. Bunun için dua ediyor ve bekliyorum.
İnşallah bir an önce özgürlüğüne ve çok sevdiğin ailene kavuşursun…
O anı hasretle bekliyorum…
Kardeşin/Arkadaşın Veysel Karani
(Bu yazı ilk kez 17 Mayıs 2017’de Kronos’ta yayımlanmıştır)
[Veysel Karani] 4.1.2019 [Kronos.News]
Üniversitenin son günlerinde tanışmıştık Ahmet Böken ile.
Enerjisi konuşmasına yansıyor ve heyecanla Türkiye’de habercilik yapmanın öneminden bahsediyordu. İçtendi. Her zamanki dobralığı ile çıkmayı planladığımız uzun gazetecilik yolunda bizleri nelerin beklediğini anlatmış, ufku beni etkilemişti. Evet okuduğumuz bölüm itibariyle medyanın herhangi bir alanında devam etmeyi düşünüyorduk ama nasıl devam edeceğimizi bilmiyorduk. O bize “Haber merkezine yeni arkadaşlar arıyoruz, bizimle çalışır mısınız?” dediğinde açıkçası sevinçle karışık bir korku kaplamıştı içimi.
Küçük bir şehirden büyük bir şehre gelmişiz. Şimdi de daha büyük bir şehre gitme ihtimalimiz vardı. Ama orada ne yapacaktık? Nasıl yaşayacaktık?
Biz sorduk, o cevapladı. Birkaç saat sonra devasa şehir İstanbul’a gitmeye karar vermiştim. Aklımda yine bir sürü soru vardı. Ancak kararımı çoktan vermiştim.
İstanbul’a gider gitmez işe koyulduk. Ahmet Böken’in yol göstericiliğinde ne yapmamız gerektiğini öğreniyorduk. Okulda öğrendiklerimizle uygulama arasındaki fark çok fazlaydı. Sanki her şeyi yeniden öğreniyorduk.
İlk andan itibaren mesleğine tamamıyla âşık bir insan gördüm karşımda. Sanki bu meslek için doğmuştu. Sabahki gündemle başlayan aktif saatler öğleye doğru biraz hafiflese de sonrasında editörlük işleriyle ve ertesi günün gündemleriyle akşamın sonuna kadar devam ediyordu. Haber bülteninin son anına kadar masasından kalkmadığını bilirim.
Genç ve heyecanlı bir editördü. Bize her zaman “daha iyi haberci nasıl olur”u gösteriyordu. O dönemlerde haberci adayı birer stajyerdik. Bazı akşamlar gece evlerimize gitmeyi bile unuturduk. Bütün haber bültenlerini izler, deşifre yapar, notlar alırdık.
Bu noktadan sonra ona abi demem gerekiyor izninizle… Ahmet Abi yaptığımız işlerle bizzat ilgilenir, sürekli farklı açılımlar peşinde koşardı. Kısa sürede bizleri tanımış ve kabiliyetlerimize göre alanlarımızı belirlemişti. Onun ekibinde çalışmak hakikaten çok öğretici olmuştu benim için.
Evet, haber dünyasında çok bilinen isimler vardı Türkiye’de. Haber spikerleri kendi tarzlarında adeta şov yapıyorlardı. Haberin içeriğinin arka planda kaldığı haberi sunanların sunumunun ön plana çıktığı günlerdi. Ahmet Abi ise haberin içeriği üzerinde hassas bir şekilde duruyor, haber montajının çok iyi yapılmasını ve haber bülteninin en etkili şekilde çıkmasını istiyordu.
Yaptığımız haberleri öncelikle birlikte izler, düzeltilmesi gereken yerler varsa düzeltir ve yayına verirdik. O dönemlerde bilgisayarı montaj için kullanmıyorduk henüz. Sınırlı sayıdaki montaj odalarında sınırlı sayıda montaj cihazlarımız vardı. Koşarak yetiştirdiğimiz haberler o kadar çoktur ki ana haber bültenine… Ne muhteşem bir heyecandır, ancak yaşayan bilir.
Zor beğenen ve her zaman en iyisini isteyen bir editör olarak haberlerimizi ana haber bülteninde de seyreder ve bizlere eksilerimizi ve artılarımızı hemen söylerdi. İyi haberler her zaman onda değerini bulurdu. Sadece kendi ekibi için değil bütün arkadaşlar için de öyleydi. Haber kötüyse de hemen telefon açar ve nerede yanlışlıkların olduğunu tek tek söylerdi. Onun kadar işini bu denli takip eden birini tanımadım diyebilirim. Onunla çalışan arkadaşlar her zaman şunu bilirdi: Haklarını savunacak biri varsa o da Ahmet Böken’di.
Haber merkezinde kendisiyle beraber çalışırken şunu da farketmiştim: O gerçek bir dost ve gerçek bir entelektüeldir. Kendisini geliştirmek için de çok çalışır, okur, seyreder ve gelişmeleri yakından takip eder. Dostlarıyla zamanını ve elindekileri paylaşmanın mutluluğunu yaşar, bunu hissettirir.
Birçok haberi onunla beraber yaptık. Meslek hayatımın dönüm noktalarından biriydi. Kendi tarzımın ortaya çıkmasına çok yardımcı oldu. Sınırlarımı belki de benden daha iyi biliyordu.
Mudanya’da Abdullah Öcalan davasını takip ediyorduk. Ekibimiz diğer haber ekiplerine göre sayıca çok daha azdı. Ancak hakikaten oldukça başarılı işler ortaya çıkartmıştık. Kendimize özgü ve sıra dışı. Bu tecrübe ile diğer canlı yayınlara devam ettik.
Ahmet Böken ekibin içinde olmayı her zaman çok sevmiştir. Çünkü ekip çalışmasında ortaya çıkan sinerjiyi sever. Herkesin fikrini alır değerlendirir ve ona göre hareket eder. Tabii ki liderlik ruhu ön planda olmuştur her zaman. Ancak bu liderlik ruhunu arkadaşlarıyla paylaşmayı da iyi bilir.
11 Ağustos ve hemen ardından Bolu depremlerinde de birlikte çalıştık Ahmet Böken ile. Haberlerimizi insani bir bakış açısıyla sunmuştuk. Bu yüzden de o dönem içerisinde seyir oranımız daha da artmıştı. Arkadaşlarla birlikte deprem bölgelerine dağılmış ve canlı yayınlarla insanların sesi olmaya çalışmıştık.
Sonrasında o başka bir birimde devam etti. Bu kez daha çok sunucuydu. Buna rağmen yaptığı programa birçok yenilik getirmiş, ekip arkadaşlarıyla birlikte televizyon dünyasına bambaşka bir sabah programı formatı tanıtmıştı. Habercilik heyecanının hiçbir zaman eksildiğini görmedim. Yeni bir şeyler sunmanın heyecanını her zaman yaşamıştır. Bir gün bungee jumping yapmıştım bir haberde. Haberin ertesi sabahı beni canlı yayına çağırmış ve o haberle ilgili heyecanımı paylaşmıştı. Haber merkezinden ayrıldıktan sonra birlikte mesaimiz olmadı maalesef. Ama her zaman birer dost olarak görüşmeye devam ettik.
Yepyeni bir haber kanalı kurmanın arefesinde nasıl çalıştığını iyi bilirim. Televizyonunu bütün imkânsızlıklara rağmen kurdular ve o televizyon kanalını gerek haber bültenleriyle gerekse programlarıyla Türkiye’nin en çok seyredilen haber kanallarından biri haline getirdiler.
Ve sonra TRT ye gitti… Biz eksildik TRT kazandı…
Öncelikle ana haber bültenini hazırlarken farkını gösterdi. Sonrasında yeni bir haber kanalı kurma görevi de yine ona düştü. Bu kez durağan görünen bir yapıda da bambaşka bir heyecan, bambaşka bir renk ortaya çıkmasında etkisi bir hayli fazla oldu. Gerek görselliği gerekse içeriği ile modern bir haber kanalı ortaya çıkardılar ekibiyle birlikte. Ve kısa bir sürede yine Türkiye’nin en çok seyredilen haber kanalı olmayı başardılar. Ekibini iyi kurmanın, onları iyi yönlendirmenin bir sonucuydu bu. Ahmet Böken böyle biriydi.
“Milletin malı deniz” anlayışını da hiç sevmezdi. Programları kılı kırk yararak seçtiğini, kaliteden ödün vermediğini ve böylelikle TRT bünyesindeki bütün kanallar ekside giderken, onun bütçesinin büyük kısmını harcamadan teslim ettiğini şahitleri anlatır. Zaten onunla ilgili birçok saçma iddia ortaya atılmış ancak yolsuzluk yaptığına dair hiçbir şey ortaya konulamamıştır. Yıllar boyunca genel yayın yönetmenliği yapmasına rağmen hâlâ kiradaydı. Gerçi bu da suç olmuştu Türkiye’de değil mi? “Koskoca genel yayın yönetmenisin! Nasıl bir evin olmaz? Neden evin yok?” sorularını soran hâkimler bile çıktı maalesef. İki televizyon kurmuş ve iki televizyonu da başarıya taşımada etkin rol sahibi olmuştur. Türkiye’de bunun örneğini gösterebilir misiniz?
Maalesef her başarının bir cezası oluyor bu ülkede. Ahmet Böken de başarısının cezasını önce görevden alınarak ardından da tutuklanarak ödedi. 15 Temmuz’a kadar arada sırada da olsa görüşme imkânımız oluyordu. Sonrasında bir daha yüz yüze görüşüp sohbet edemedik maalesef. Tutuklandığını öğrendiğimde uzun süre kendime gelemedim.
Yapılanları anlamak kolay değil. Saçma suçlamalar, mantıksız sorgulamalar ve işkence iddiaları. Artık iyi olduğunu bilmek bile yetiyor insana. En azından haberini alabiliyoruz çok şükür. Ahmet Böken gazetecidir. Günahıyla sevabıyla… Hepimiz gibi…
Türkiye’nin entelektüel, beyefendi, kabına sığmayan, başarılı insanlarından, çok iyi gazetecilerinden biri daha hâlâ tutsak. Onu tutuklatanlar da bunu çok iyi biliyor aslında. Nefret işte… Gözaltındaki işkencelerden sonra şimdi de açık görüşleri yasaklayarak, kitap okumalarına engel olarak işkencelere hapiste devam ediyorlar.
Bu son bölüm ona yazacağım mektuba bir hazırlık olabilir belki…
Ah be kıymetli abim…
Tutuklanmadan bir gün önce görüşmüştük seninle. Ben ertesi gün eğitim için yurt dışına çıkacaktım ve “çok iyi yapıyorsun, artık yapacak bir şey kalmadı burada” demiştin ya hani… Hayır birlikte yapacak çok işimiz var daha. Bunun için dua ediyor ve bekliyorum.
İnşallah bir an önce özgürlüğüne ve çok sevdiğin ailene kavuşursun…
O anı hasretle bekliyorum…
Kardeşin/Arkadaşın Veysel Karani
(Bu yazı ilk kez 17 Mayıs 2017’de Kronos’ta yayımlanmıştır)
[Veysel Karani] 4.1.2019 [Kronos.News]
Türkiye’den Hollanda’ya sığınanların hikâyesi devlet televizyonunda [Basri Doğan]
Hollanda devlet televizyonu Nos, Türkiye’deki cadı avından kaçarak Hollanda’ya sığınan mültecilerin hikayesini ekranlarına taşıdı. Ülkenin en çok izlenen haber programlarından NPO2 Nieuwsuur’da Adem Korkut ve Emrah Büyükbaş’ın yanısıra öğrenci ve akademisyenlerle ile söyleşi yapıldı.
İki ayrı mülteci kampında çekimler yapan Nieuwsuur, “Türkler ülkelerini terk ediyor: Özgür olmak Türkiye’de mümkün değil’’ başlıklı dosyada Türkiye’den Hollanda’ya gelen mülteci sayısında ciddi artış olduğu grafiklerle seyirciye yansıtıldı.
Göç ve Yabancılar Bürosu IND’nin rakamlarına göre, 2016’da 235 olan iltica başvuru sayısı 2017’de 481’e, 2018’de ise 1.180’e ulaştı.
ADEM KORKUT: HER ŞEYİ GERİDE BIRAKIP GELMEK KOLAY DEĞİL
Daha önce Tr724’ün de röportaj yaptığı 29 yaşındaki öğretmen Adem Korkut, NPO2 Nieuwsuur’a, babasının ihbarıyla tutuklanıp 18 ay cezaevinde kaldığını, tahliye olduktan sonra ülkesinin terk ederek Hollanda’ya geldiğini ve beş aydır oturum almak için beklediğini anlattı. Her şeyi geride bırakıp gelmenin kolay olmadığının altını çizen Korkut, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından fitnenin evlere kadar sirayet ettiğini vurguladı. Yaşadıklarını şöyle aktardı: “Hatta birçok eş-dost-akraba birbirleri ile bazı tatsızlıklar yaşadı. Bizim aile ile yaşanan sıkıntı 15 Temmuz öncesine 17/25 Aralık’a dayanıyor. Bu arada evde gerilim arttı. En sonunda 15 Temmuz kırılma oldu. Ben aileme böyle darbe olamaz. Buna inanmayın. 15 Temmuz bahane edilerek bir takım olaylar planlanıyor dedim. Babam ise yok olmaz siz şöyle böyle derken, iş en sonunda şikayet etmeye kadar geldi. 15 Temmuz günü babamla tartışmam sert oldu. Bu süreçte ben evi terk ettim. Bu durum babamın zoruna gitmiş olacak ki beni şikayet etmiş. Sonrasında beni telefon ile arayarak, ‘Seni şikayet ettim. Git polise ifadeni ver’ dedi. Bir arkadaşımın yanında kalıyordum. Sonra ona da benden zarar gelmesin diye dedemin yanına köye gittim. Benim dosyam Karabük’ten açılmıştı. Dedemin evinden gelip beni aldılar. Sonra uzun bir yolculuktan sonra Hollanda’ya geldi. Başvurumun neticelenmesini bekliyorum. Ondan sonra burada birşeyler yapmak istiyorum.”
EMRAH BÜYÜKTAŞ: BOZULAN SAATİMİ HATIRA OLARAK KOLUMDAN ÇIKARMIYORUM
NPO2 Nieuwsuur’da konuşan Komiser yardımcısı 26 yaşındaki Emrah Büyüktaş ise Türkiye’de yaşamak imkanı kalmadığı için ülkesini terk ettiğinin söyledi. Büyüktaş, sınırdaki askerlere yakalanmamak için ölümü göze alıp suya elbiseleriyle atladığını, karşıya geçtiğinde çamur içinde kaldığını kolundaki saatinin durduğunu ancak o günün hatırası olarak kolundan çıkarmadığını anlattı.
AVUKAT EİKELBOOM: HEPSİ YAŞANMIŞ GERÇEK HİKAYELER
Görüşlerine başvurulan iltica avukatı Wil Eikelboom, Hollanda’ya kaçan insanların hikâyelerinin gerçekliğine dikkat çekti. Eikelboom, “Sadece darbeyle ilişkili insanlar değil, Gülen hareketine mensup, okullarında öğretmenlik yapanlar da cadı avına maruz kalıyor. Gittikçe Türkiye’de farklı gruplara yönelik de baskı var.’’ dedi.
‘BİLİM ADAMI ÖZGÜR OLMALI AMA BU TÜRKİYEDE MÜMKÜN DEĞİL’
Haber programında Ahmet Hallaceli’nin ifadelerine de yer verildi: Hallaceli mart ayından bu yana Hollanda’da bulunuyor. 2011-2015 yılları arasında Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde Kimya okudu. Bilim adamı olmak istedi ama birçok akademisyenin görevden alındığını ya da tutuklandığını gördü. Hollanda’ya iltica etti. Ona göre, “Bir bilim adamı olarak kafanızda özgür olmalısınız, ancak bu Türkiye’de mümkün değil.”
[Basri Doğan] 6.1.2019 [TR724]
İki ayrı mülteci kampında çekimler yapan Nieuwsuur, “Türkler ülkelerini terk ediyor: Özgür olmak Türkiye’de mümkün değil’’ başlıklı dosyada Türkiye’den Hollanda’ya gelen mülteci sayısında ciddi artış olduğu grafiklerle seyirciye yansıtıldı.
Göç ve Yabancılar Bürosu IND’nin rakamlarına göre, 2016’da 235 olan iltica başvuru sayısı 2017’de 481’e, 2018’de ise 1.180’e ulaştı.
ADEM KORKUT: HER ŞEYİ GERİDE BIRAKIP GELMEK KOLAY DEĞİL
Daha önce Tr724’ün de röportaj yaptığı 29 yaşındaki öğretmen Adem Korkut, NPO2 Nieuwsuur’a, babasının ihbarıyla tutuklanıp 18 ay cezaevinde kaldığını, tahliye olduktan sonra ülkesinin terk ederek Hollanda’ya geldiğini ve beş aydır oturum almak için beklediğini anlattı. Her şeyi geride bırakıp gelmenin kolay olmadığının altını çizen Korkut, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından fitnenin evlere kadar sirayet ettiğini vurguladı. Yaşadıklarını şöyle aktardı: “Hatta birçok eş-dost-akraba birbirleri ile bazı tatsızlıklar yaşadı. Bizim aile ile yaşanan sıkıntı 15 Temmuz öncesine 17/25 Aralık’a dayanıyor. Bu arada evde gerilim arttı. En sonunda 15 Temmuz kırılma oldu. Ben aileme böyle darbe olamaz. Buna inanmayın. 15 Temmuz bahane edilerek bir takım olaylar planlanıyor dedim. Babam ise yok olmaz siz şöyle böyle derken, iş en sonunda şikayet etmeye kadar geldi. 15 Temmuz günü babamla tartışmam sert oldu. Bu süreçte ben evi terk ettim. Bu durum babamın zoruna gitmiş olacak ki beni şikayet etmiş. Sonrasında beni telefon ile arayarak, ‘Seni şikayet ettim. Git polise ifadeni ver’ dedi. Bir arkadaşımın yanında kalıyordum. Sonra ona da benden zarar gelmesin diye dedemin yanına köye gittim. Benim dosyam Karabük’ten açılmıştı. Dedemin evinden gelip beni aldılar. Sonra uzun bir yolculuktan sonra Hollanda’ya geldi. Başvurumun neticelenmesini bekliyorum. Ondan sonra burada birşeyler yapmak istiyorum.”
EMRAH BÜYÜKTAŞ: BOZULAN SAATİMİ HATIRA OLARAK KOLUMDAN ÇIKARMIYORUM
NPO2 Nieuwsuur’da konuşan Komiser yardımcısı 26 yaşındaki Emrah Büyüktaş ise Türkiye’de yaşamak imkanı kalmadığı için ülkesini terk ettiğinin söyledi. Büyüktaş, sınırdaki askerlere yakalanmamak için ölümü göze alıp suya elbiseleriyle atladığını, karşıya geçtiğinde çamur içinde kaldığını kolundaki saatinin durduğunu ancak o günün hatırası olarak kolundan çıkarmadığını anlattı.
AVUKAT EİKELBOOM: HEPSİ YAŞANMIŞ GERÇEK HİKAYELER
Görüşlerine başvurulan iltica avukatı Wil Eikelboom, Hollanda’ya kaçan insanların hikâyelerinin gerçekliğine dikkat çekti. Eikelboom, “Sadece darbeyle ilişkili insanlar değil, Gülen hareketine mensup, okullarında öğretmenlik yapanlar da cadı avına maruz kalıyor. Gittikçe Türkiye’de farklı gruplara yönelik de baskı var.’’ dedi.
‘BİLİM ADAMI ÖZGÜR OLMALI AMA BU TÜRKİYEDE MÜMKÜN DEĞİL’
Haber programında Ahmet Hallaceli’nin ifadelerine de yer verildi: Hallaceli mart ayından bu yana Hollanda’da bulunuyor. 2011-2015 yılları arasında Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde Kimya okudu. Bilim adamı olmak istedi ama birçok akademisyenin görevden alındığını ya da tutuklandığını gördü. Hollanda’ya iltica etti. Ona göre, “Bir bilim adamı olarak kafanızda özgür olmalısınız, ancak bu Türkiye’de mümkün değil.”
[Basri Doğan] 6.1.2019 [TR724]
Güney komşumuz Rusya! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Tutarsızlıklar ve kafa karışıklığı, özellikle Türkiye diplomasisinde giderek belirgin şekilde açığa çıkıyor. AKP iktidarıyla beraber, Milli Görüş fikrinin rafine hali olarak başlayan kendine has dış politika anlayışı, AB reformları çerçevesinde Türkiye siyasetinin balans ayarlarını bozmayı başardı. 1980 anayasasının – tıpkı daha önceki anayasalarda olduğu gibi – orduya sistemin sigortası olma görevini vermesi, hem de bunu Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ile sistematikleştirerek, seçilmişlerin atanmışların vesayetine sokulması, 1980 anayasasıyla gerçekleşmişti. Güçler ayrılığından da, Anayasa Mahkemesi’nden de, medya veya sivil toplumdan da çok daha belirgin şekilde, asker MGK üzerinden sistemde kontrol ve denge unsuru oldu. Bu satırların yazarı başta, Türkiye’de aklı başında tüm akademisyenler, gazeteciler ve yazarlar, bu duruma karşı çıktı. Çünkü hedef AB düzeyinde bir demokrasi standardını sağlamaktı.
Ancak öykünün gelişimi bizi başka bir tarafa götürdü. Gelinen yer AB’yle alakası olmayan bir tür hukuksuzluk alanıdır. Önce AB reformları çerçevesinde askerin ve bir kısım bürokrasinin el frenini elinde bulundurduğu vesayet rejimi kademeli olarak etkisini kaybetti. Askerde de bürokraside de bu yeni durumu kabullenen, hatta destekleyen Batıcı ve NATO’cu subayların mantığına göre, AB seviyesine çıkmayı başaran bir demokratik hukuk devletinde yüksek yargı, parlamento ve medya denetimi, pek ala cumhuriyetçi değerleri – mesela seküler devlet yapısını – koruyabilirdi. Dahası, askerler ve bürokratların AB ve NATO yanlıları, etnik bölünme riskinin de AB demokrasi normları çerçevesinde törpüleneceğini düşünüyorlardı. Yanıldılar.
Hesap hatası şuydu: kimse niyet okumadığından, Erdoğan ve AKP’nin demokratikleşen Türkiye fikrinde özünde samimi olmadığını düşünmedi. İki sorun, Erdoğan ve çevresini başlangıçtaki demokrasi paradigmasından uzaklaştırdı:
1- Yolsuzluklar,
2- İslamcı ideolojik arka plan.
Yolsuzlukların boyutunun tüm Türkiye ve Osmanlı tarihi içinde en astronomik seviyelerde olması, 17 Aralık sonrasında patlayan kanalizasyon ve akabinde gördüğümüz ahlaki erozyonla ifşa oldu. İslamcıların demokrasiden (tıpkı Ortadoğu’daki İslamcı diğer politik hareketlerde olduğu gibi) sadece seçimleri anlaması ve bu kısır demokrasi tanımı üzerinden iktidara gelip toplumu istedikleri yönde değiştirme projesinin tabanda baskın eğilim olması, Türkiye’de hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler ve işleyen bir liberal demokrasi adına çok büyük talihsizlikti. Vesayet rejimi sonlandırılırken herkes satıhtaki demokratikleşmeye odaklandı. Hiçbirimiz, sistemin kontrol ve denge mekanizmasının bu yeni durumdan nasıl etkileneceğini sormadık, soranlar da hep AB süreciyle aynı bağlamda, bu endişelerin anlamlı olmadığını düşündü.
Türkiye’nin Batı’yla organik bağları olması, NATO üyeliği, AB müzakere süreci ve tam üyelik perspektifi, seküler toplum, lik devlet, kurumsal yapı, özgür ve çok sesli medya, açık toplum gibi kalifikasyonlar, Türkiye’de demokratik temel anayasal düzenin ve devlet mimarisinin garantileri sayıldı. Dahası Anayasa Mahkemesi ve üst yargı, özgür ve çok sesli akademi gibi unsurlar da sistem bakımından diğer garantör unsurlar olarak değerlendirildiler. Avrupa’yla coğrafi bağ, ekonominin Avrupa’ya Gümrük Birliği ve diğer kurumsal bağlar üzerinden eklemlenmiş olması, modernize edici dinamiklerin Türkiye toplumunda çok güçlü olması, Kürtler ve Alevilerin seküler yapısı gibi etmenler de Türkiye siyasi sistemi bakımından karamsar olmamayı gerektiren argümanlar olarak ön plandaydı.
Bu iç politika dinamiklerinin sistemi korumada güvence oluşturmamaya başlaması ve yukarıda bahsettiğim Batı’yla sıkı bağlar kurmuş olma durumu ve Batı kurumları içinde bulunması, Türkiye demokrasi tarihinde defalarca en önemli çapa olarak kendini göstermişti. Türkiye’de başka denizlere dümen kırmanın ve yelken açmanın ekonomik ve rasyonel bir gerekçesi olamazdı. Ancak bu tezde de hepimiz yanıldık. Çok basit bir nedenle hata yapmıştık: hepimiz Türkiye’nin âli çıkarlarını önceleyen, dürüst siyasi karar alıcılar tarafından yönetildiğimizi ve yönetilmeye devam edeceğimizi varsaymıştık. Siyasi gücü elinde bulunduranların kendi şahsi menfaatlerini Türkiye’nin âli menfaatlerinin üzerinde tutacağı bir senaryo üzerinde durmamıştık. Çünkü – yakın tarihimizdeki her türlü hatalara rağmen – Türkiye’de iktidarı dengeleyen askeri-sivil bürokrasi, sistemde neticede her zaman denge sağlamayı ve “balans ayarı” vermeyi başarmıştı. Bu hoş bir şey değil belki, ama gerçek buydu. Darbeler ve muhtıralar kötüydü elbette. Bunlar üzerinden vesayetçi bir modelle 21. yüzyılda devam etmek, Türkiye ve vatandaşları bakımından çok olumsuz sonuçları beraberinde getirecekti. Bu nedenle hepimiz Türkiye demokrasisinin rüştünü ispat etmesini ve demokratik sistem dâhilinde kontrol ve denge mekanizmasını Anayasa Mahkemesi, diğer yüksek yargı ve meclis artı medya üzerinden gerçekleştirmesini istiyordu.
Geriye bir tek TSK kalmıştı
17 Aralıktan sonra Erdoğan hükümeti, sivil darbe yaparak yargının hükümranlık sahasına doğrudan müdahalede bulundu ve yargıyı kendi denetimine aldı. Böylece yüksek yargı, Erdoğan rejiminin kontrolüne geçti. Erdoğan açıkça anayasayı ihlal etmeye başladı. Bunu açıkça dile getirmekten dahi kaçınmadı. Böylelikle fiili bir başkanlık rejimi uygulanmaya başlandı. Hâkim ve savcıların doğrudan rejimce görevden uzaklaştırılabildiği, başka yere atanabildiği, görevden alınabildiği, hatta tutuklanabildiği bir fiili uygulama başladı. Buna çok itiraz da gelmedi. Böylelikle bu oldu-bitti yerleşti ve önce teamül, sonra genel uygulama haline dönüştü. İkinci kademe olarak, AİHM gibi anayasa üstü uluslararası mahkemeler ve devletler hukuku uygulamaları Erdoğan rejimi tarafından dikkate alınmamaya başladı. AB ile mülteci anlaşması üzerinden şantaj politikasına devam eden Türkiye, AB tarafından üçüncül ülke olarak algılanmaya başladı. Erdoğan bundan büyük memnuniyet duydu. Çünkü içeride sistemin denge ve fren mekanizması geniş ölçüde sıfırlanmıştı. Geriye bir tek TSK kalmıştı. 15 Temmuz sonrasında TSK’da astronomik rakamlarda bir tasfiye yapılmış, 17 Aralık sonrası rehabilite edilen ve hapisten çıkartılan Ergenekon (Balyoz, Sarı Kız, Ay Işığı, Askeri Casusluk vb.) davalardan hüküm giymiş Avrasyacı yapı, boşalan kilit görevlere getirildi. Bunlar NATO ve AB üyeliği/süreci gibi Batılı bağların getirdiği normatif bağlayıcılıkların ve standartların, kendi hareket sahalarını içeride ve dışarıda sınırlandırdığının farkındaydılar. İçeride askeri vesayeti hortlatmak, dışarıda irredentist ve maceracı dış politika yapabilmek için, Batı’dan uzaklaşıp, yerine Rusya’yla stratejik ortaklığa girmeyi planlıyorlardı. Rusya ABD’nin verebileceği askeri donanımı ve desteği verebilirdi. Dahası, kendisi de bir diktatörlük olan Rusya, Ankara’nın insan hakları ve demokrasi karnesiyle ilgilenmezdi. Rusya için her şeyin bir fiyatı vardı. Ya nakit, ya imtiyaz vererek Rusya ile iş yapılabilirdi.
Ahmet Davutoğlu’nun 2010’dan itibaren Ortadoğu’yu dizayn etmek üzerine oluşturduğu dış (hayır, esasında düş!) politika konsepti, Suriye’de sahada çöktü. Esad’a karşı ayaklanan Sünni çetelerin demokrasi havarisi olmadığı, bilakis şeriatçı cihatçı barbarlar olduğu ortaya çıktı. Fakat Türkiye’deki İslamcı rejim, ısrarla IŞİD ve Ek Kaide alt grubu olan El Nusra Cephesi gibi oluşumlara “bizim çocuklar” olarak yaklaştı. Bunları “öfkeli Müslümanlar” olarak algıladı, sahada bunlara tolerans gösterdi. Dahası, bunlara Türkiye topraklarını güzergâh olarak kullanma olanağı verdi. Böylece binlerce cihatçı fanatik ve terörist, dünyayı tehdit eden selefi grup, terör örgütü ve barbar, Türkiye üzerinden Suriye’ye aktı. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) denen ve başlangıçta Batı tarafından da desteklenen grubun da, tıpkı IŞİD ve Nusra gibi selefi fanatik cihatçı olduğu açıklık kazanınca, ABD ve Batı, bunları desteklemeyi bıraktı. Rusya ve Esad da kendi kontrol ettikleri bölgeler üzerinden tüm cihatçı gruplara karşı önlemler almaya başladılar. Erdoğan ve çevresiyse, “düş politikalarının” etkisiyle, Erdoğan’ı İslam dünyasının lideri olarak lanse etmeye, bu uğurda cihatçı manyaklarla flört etmeye devam etti.
ABD bu nedenle Türkiye ile Suriye’de ortak bir zemin bulamayacağını çabucak kavradı ve Suriye Kürtleriyle işbirliğine girdi. Böylece PYD Suriye’de ABD’nin ortağı oldu. Fırat’ın doğusunda ABD İncirlik üzerinden Suriye hava sahasını denetlerken, Rusya Fırat’ın batısında Esad rejimi lehine Suriye hava sahasını denetlemeye başladı. Türkiye, bu arada Suriye’deki etkinliğini tümden sıfırladı. Başlangıçta Ankara’da olağan söylem olan “Şam Emevi Camii’nde namaz kılmak” söylemi, yerini sınırlarını güvenlik altına almak isteyen ve savunmada olan etkisiz bölgesel ülke hedeflerine terk etti. 17 Aralık sonrasında dominant güç olan Ergenekoncu Avrasyacılar, içeride Çözüm Sürecini nasıl sonlandırttılarsa, dışarıda da bu iç politik değişimle paralel olarak, Suriye Kürtlerine karşı saldır-yok et stratejisine geçtiler. Daha önceleri PYD lideri Salih Müslim defalarca Ankara’yı ziyaret etmişti oysa. Ya da Kobani krizinde Ankara Irak Kürtlerinin askeri unsuru olan Peşmergelere kendi sınırlarını kullanarak Suriye’ye geçiş izni vermişti. O günlerde Çözüm Süreci, Diyarbakır’da okunan Abdullah Öcalan Mesajları, İmralı Görüşmeleri olağan Türkiye siyasetiydi. Bu 180 derecelik değişimin sebebi neydi? Kanaatimce Ergenekoncu grubun üstünlüğü ele geçirmesi 17 Aralık sonrası Erdoğan’a kendi şartlarını dikte ettirmeyi başarmalarıyla gerçekleşti.
Batı’dan kopuş
İçeride de dışarıda da bu dönüşümün uzun süreli olması, Batı’dan kopuşa bağlıydı. Bu yaklaşımın mihenk taşı ise Rusya’ydı. Batıdan kopma oranında Rusya’ya yaklaşma ve boşalan alanın Rusya tarafından doldurulması taktiği izlenmeye başlandı. Rus uçağını kendi hava sahasına girdiği gerekçesiyle düşüren ve iki Rus pilotun ölümüne neden olan Ankara’dan, Rus S-400 hava savunma roket sistemi alan, Astan süreci gibi tümüyle Rus ve İran güdümünde olan bir platforma angaje olmak, istihbarat ve ordu liderliğinin iki günde bir Moskova’ya gidip rapor vermesi gibi donelerden çok daha enteresanı, 15 Temmuz 2016 sürecinde yaşanan garabetti. Hayır, Boğaz Köprüsü’nün komedi şekilde salt tek şeridini kapatan askerlerden falan söz etmiyorum. 15 Temmuz olurken, Putin’in danışmanı ve Avrasyacılık stratejisinin beyni Aleksandr Dugin Türkiye’deydi. Kendi ifadesiyle, Türkiye’yi uyarmıştı. Bu işin resmi versiyonu elbette. İşin ilginç kısmı, Rusya’nın 15 Temmuz’a ilişkin bağlamda, oyunun içinde olması! Rusya’nın rolü neydi? Bilemiyoruz. Ama Rusya’nın 15 Temmuz sonrası TSK yönetiminde stratejik görevlere gelen Türk Avrasyacısı Ergenekoncu subaylar üzerinden Türkiye üzerinde ciddi bir belirleyici dış aktör konumuna yükseldiğini, sanırım herkes açıkça görüyor.
ABD’nin askeri varlığını Kuzey Suriye’den çekmesi ve Fırat’ın doğusundaki statükonun değişecek olması, Ankara çevrelerini coşkuya boğdu. Oysa görünen o ki, boşalan bölge Rus kontrolündeki Esad rejimi tarafından doldurulacak. Çünkü Suriye Kürtleri, Türkiye rejiminin kendilerini yok etmek istediğini biliyor. Tıpkı tüm dünyanın bildiği gibi! Yine başta Amerikalılar, tüm dünyanın çok iyi bildiği bir başka gerçek, Erdoğan rejiminin IŞİD’le mücadele gibi bir önceliğinin olmadığı. Türkiye’nin tek “düşü”, Suriye’de, Fırat’ın doğusuna askerini göndermek, bunu mümkünse 2019’daki yerel seçimlerden önce yapmak ve tribünleri memnun etmek!
Rusya ile güneyden ortak sınırımız var artık, hayırlı uğurlu olsun!
Bu tabloyu yorumlayacak olursak, ben tek çarpıcı gerçek görüyorum: Rusya artık sadece Karadeniz üzerinden bizim Kuzey komşumuz değil. Suriye üzerinden de Rusya ile güneyden ortak sınırımız var artık, hayırlı uğurlu olsun! Yani, bir başka deyişle, Rusya artık bizim güney komşumuz. Rusya’nın “yakın komşuluk” (eski Sovyet cumhuriyetlerini kontrolünde tutması ve arka bahçesi olarak güdümüne alması politikasının Rusça terimi bu) kapsamına aldığı Ankara, doğan gazının yüzde seksenini Rusya’dan alan, Rusya’ya nükleer santral kurduran, Rusya’dan milyar dolarlık silah alımı yapan, Suriye’de Rusya’nın güdümünde hareket eden, Rusya ile stratejik ortaklık içerisinde bulunan bir aktördür. Hukuken hala NATO’da olsa da, artık fiilen NATO ve Batı ile bir müttefik değildir. Bu durumun en önemli nedeni, yine vurguluyorum, Türkiye’yi yönetenlerin tercihidir. Neden Rusya’yı tercih ediyorlar ve Batı düşmanlığını pompalıyorlar? Çünkü bu sayede Türkiye için hiçbir hukuki ve siyasi norm kalmıyor! İçeride istediklerini yapabilecekleri, yolsuzluğa batmış, hukuksuz, anti demokratik bir sömürü düzeni, bir cehennem kuruyorlar. Bu ortamda yarım milyon iyi eğitimli insan Türkiye’yi terk etmiş, Türkiye sermayesi milyarlarca doları Türkiye’den çıkartıyormuş, en köklü Sabancı gibi sanayici aileler başka ülkelerden vatandaşlık alıyormuş falan, rejimin umurunda bile değil! Tıpkı Ermeni soykırımı sonrasında Ermenilerden boşalan varlıklara konulduğu gibi, büyük bir talan ve sermaye el değişimi tüm hızıyla gerçekleşiyor. Moğol işgalinden sonra belki de en ciddi anlamda sosyo-ekonomik ve demografik bir dönüşümle karşı karşıya Türkiye. Moğol işgali sonrasında başlayan Fetret Devri gibi bir dönemden geçtiğimiz de buraya not olarak düşülsün!
Güneyden Rusya ile komşu olmak ve Rusya’nın Avrasyacılık stratejisinde piyon veya konu mankenliğine “terfi etmek”, kısa vadede rejimin kontrolünü ellerinde bulunduranlara bazı avanta(j)lar getirecektir kuşkusuz! Ancak orta ve uzun vadede, Birinci Dünya Savaşı sonrasında düşülen acınası durumdan çok daha acı bir konuma gerilediğimiz, çok net olarak görülüyor. Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya’da gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi ile Rus tehdidinden geçici olarak kurtulmuştu Anadolu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Potsdam ve Yalta’da ve de Sovyetler’in Ankara’ya verdiği saldırgan notalarda talep edilen Kars ve Ardahan gibi topraklarımız ve Boğazlar bölgesinin Sovyet kontrolüne verilmesi anlamına gelecek olan üs talepleri, Türkiye’yi ABD ile yakın ortaklığa götürmüştü. Bu arka planda Türkiye Truman Doktrini ve Marshall Yardımı kapsamında çok ciddi ekonomik ve askeri yardımlar almıştı. NATO üyeliği ve Batı ittifakı, Türkiye’yi olası bir Sovyet işgalinden korumuş, Batı standartlarının – yavaş da olsa – Anadolu’da yerleşmesine fırsat vermişti. Çok partili sisteme geçiş bile bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir hadisedir.
Son 300 yıldır Türkiye, kuzeydeki büyük komşu (Rusya) faktörünü dış politikasının en önemli belirleyicilerinden biri addetmiş, Rusya’yı dengelemek, en stratejik, hatta hayati dış ve güvenlik politikası doktrini ola gelmiştir. Bugün yaşanan süreç, Türk dış politikasını bilmeyen cahiller veya bilerek ihaneti seçen hainlerden dolayı Türkiye’nin var oluşunu tehdit eden bir durumu beraberinde getirmektedir. Rusya’nın kuzeyden sonra güneyden de Türkiye’yle “komşu” olması, orta ve uzun vadede var oluşsal bağlam da dâhil, onulması mümkün olmayacak bir sürecin başlangıcı anlamına geliyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.1.2019 [TR724]
Ancak öykünün gelişimi bizi başka bir tarafa götürdü. Gelinen yer AB’yle alakası olmayan bir tür hukuksuzluk alanıdır. Önce AB reformları çerçevesinde askerin ve bir kısım bürokrasinin el frenini elinde bulundurduğu vesayet rejimi kademeli olarak etkisini kaybetti. Askerde de bürokraside de bu yeni durumu kabullenen, hatta destekleyen Batıcı ve NATO’cu subayların mantığına göre, AB seviyesine çıkmayı başaran bir demokratik hukuk devletinde yüksek yargı, parlamento ve medya denetimi, pek ala cumhuriyetçi değerleri – mesela seküler devlet yapısını – koruyabilirdi. Dahası, askerler ve bürokratların AB ve NATO yanlıları, etnik bölünme riskinin de AB demokrasi normları çerçevesinde törpüleneceğini düşünüyorlardı. Yanıldılar.
Hesap hatası şuydu: kimse niyet okumadığından, Erdoğan ve AKP’nin demokratikleşen Türkiye fikrinde özünde samimi olmadığını düşünmedi. İki sorun, Erdoğan ve çevresini başlangıçtaki demokrasi paradigmasından uzaklaştırdı:
1- Yolsuzluklar,
2- İslamcı ideolojik arka plan.
Yolsuzlukların boyutunun tüm Türkiye ve Osmanlı tarihi içinde en astronomik seviyelerde olması, 17 Aralık sonrasında patlayan kanalizasyon ve akabinde gördüğümüz ahlaki erozyonla ifşa oldu. İslamcıların demokrasiden (tıpkı Ortadoğu’daki İslamcı diğer politik hareketlerde olduğu gibi) sadece seçimleri anlaması ve bu kısır demokrasi tanımı üzerinden iktidara gelip toplumu istedikleri yönde değiştirme projesinin tabanda baskın eğilim olması, Türkiye’de hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler ve işleyen bir liberal demokrasi adına çok büyük talihsizlikti. Vesayet rejimi sonlandırılırken herkes satıhtaki demokratikleşmeye odaklandı. Hiçbirimiz, sistemin kontrol ve denge mekanizmasının bu yeni durumdan nasıl etkileneceğini sormadık, soranlar da hep AB süreciyle aynı bağlamda, bu endişelerin anlamlı olmadığını düşündü.
Türkiye’nin Batı’yla organik bağları olması, NATO üyeliği, AB müzakere süreci ve tam üyelik perspektifi, seküler toplum, lik devlet, kurumsal yapı, özgür ve çok sesli medya, açık toplum gibi kalifikasyonlar, Türkiye’de demokratik temel anayasal düzenin ve devlet mimarisinin garantileri sayıldı. Dahası Anayasa Mahkemesi ve üst yargı, özgür ve çok sesli akademi gibi unsurlar da sistem bakımından diğer garantör unsurlar olarak değerlendirildiler. Avrupa’yla coğrafi bağ, ekonominin Avrupa’ya Gümrük Birliği ve diğer kurumsal bağlar üzerinden eklemlenmiş olması, modernize edici dinamiklerin Türkiye toplumunda çok güçlü olması, Kürtler ve Alevilerin seküler yapısı gibi etmenler de Türkiye siyasi sistemi bakımından karamsar olmamayı gerektiren argümanlar olarak ön plandaydı.
Bu iç politika dinamiklerinin sistemi korumada güvence oluşturmamaya başlaması ve yukarıda bahsettiğim Batı’yla sıkı bağlar kurmuş olma durumu ve Batı kurumları içinde bulunması, Türkiye demokrasi tarihinde defalarca en önemli çapa olarak kendini göstermişti. Türkiye’de başka denizlere dümen kırmanın ve yelken açmanın ekonomik ve rasyonel bir gerekçesi olamazdı. Ancak bu tezde de hepimiz yanıldık. Çok basit bir nedenle hata yapmıştık: hepimiz Türkiye’nin âli çıkarlarını önceleyen, dürüst siyasi karar alıcılar tarafından yönetildiğimizi ve yönetilmeye devam edeceğimizi varsaymıştık. Siyasi gücü elinde bulunduranların kendi şahsi menfaatlerini Türkiye’nin âli menfaatlerinin üzerinde tutacağı bir senaryo üzerinde durmamıştık. Çünkü – yakın tarihimizdeki her türlü hatalara rağmen – Türkiye’de iktidarı dengeleyen askeri-sivil bürokrasi, sistemde neticede her zaman denge sağlamayı ve “balans ayarı” vermeyi başarmıştı. Bu hoş bir şey değil belki, ama gerçek buydu. Darbeler ve muhtıralar kötüydü elbette. Bunlar üzerinden vesayetçi bir modelle 21. yüzyılda devam etmek, Türkiye ve vatandaşları bakımından çok olumsuz sonuçları beraberinde getirecekti. Bu nedenle hepimiz Türkiye demokrasisinin rüştünü ispat etmesini ve demokratik sistem dâhilinde kontrol ve denge mekanizmasını Anayasa Mahkemesi, diğer yüksek yargı ve meclis artı medya üzerinden gerçekleştirmesini istiyordu.
Geriye bir tek TSK kalmıştı
17 Aralıktan sonra Erdoğan hükümeti, sivil darbe yaparak yargının hükümranlık sahasına doğrudan müdahalede bulundu ve yargıyı kendi denetimine aldı. Böylece yüksek yargı, Erdoğan rejiminin kontrolüne geçti. Erdoğan açıkça anayasayı ihlal etmeye başladı. Bunu açıkça dile getirmekten dahi kaçınmadı. Böylelikle fiili bir başkanlık rejimi uygulanmaya başlandı. Hâkim ve savcıların doğrudan rejimce görevden uzaklaştırılabildiği, başka yere atanabildiği, görevden alınabildiği, hatta tutuklanabildiği bir fiili uygulama başladı. Buna çok itiraz da gelmedi. Böylelikle bu oldu-bitti yerleşti ve önce teamül, sonra genel uygulama haline dönüştü. İkinci kademe olarak, AİHM gibi anayasa üstü uluslararası mahkemeler ve devletler hukuku uygulamaları Erdoğan rejimi tarafından dikkate alınmamaya başladı. AB ile mülteci anlaşması üzerinden şantaj politikasına devam eden Türkiye, AB tarafından üçüncül ülke olarak algılanmaya başladı. Erdoğan bundan büyük memnuniyet duydu. Çünkü içeride sistemin denge ve fren mekanizması geniş ölçüde sıfırlanmıştı. Geriye bir tek TSK kalmıştı. 15 Temmuz sonrasında TSK’da astronomik rakamlarda bir tasfiye yapılmış, 17 Aralık sonrası rehabilite edilen ve hapisten çıkartılan Ergenekon (Balyoz, Sarı Kız, Ay Işığı, Askeri Casusluk vb.) davalardan hüküm giymiş Avrasyacı yapı, boşalan kilit görevlere getirildi. Bunlar NATO ve AB üyeliği/süreci gibi Batılı bağların getirdiği normatif bağlayıcılıkların ve standartların, kendi hareket sahalarını içeride ve dışarıda sınırlandırdığının farkındaydılar. İçeride askeri vesayeti hortlatmak, dışarıda irredentist ve maceracı dış politika yapabilmek için, Batı’dan uzaklaşıp, yerine Rusya’yla stratejik ortaklığa girmeyi planlıyorlardı. Rusya ABD’nin verebileceği askeri donanımı ve desteği verebilirdi. Dahası, kendisi de bir diktatörlük olan Rusya, Ankara’nın insan hakları ve demokrasi karnesiyle ilgilenmezdi. Rusya için her şeyin bir fiyatı vardı. Ya nakit, ya imtiyaz vererek Rusya ile iş yapılabilirdi.
Ahmet Davutoğlu’nun 2010’dan itibaren Ortadoğu’yu dizayn etmek üzerine oluşturduğu dış (hayır, esasında düş!) politika konsepti, Suriye’de sahada çöktü. Esad’a karşı ayaklanan Sünni çetelerin demokrasi havarisi olmadığı, bilakis şeriatçı cihatçı barbarlar olduğu ortaya çıktı. Fakat Türkiye’deki İslamcı rejim, ısrarla IŞİD ve Ek Kaide alt grubu olan El Nusra Cephesi gibi oluşumlara “bizim çocuklar” olarak yaklaştı. Bunları “öfkeli Müslümanlar” olarak algıladı, sahada bunlara tolerans gösterdi. Dahası, bunlara Türkiye topraklarını güzergâh olarak kullanma olanağı verdi. Böylece binlerce cihatçı fanatik ve terörist, dünyayı tehdit eden selefi grup, terör örgütü ve barbar, Türkiye üzerinden Suriye’ye aktı. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) denen ve başlangıçta Batı tarafından da desteklenen grubun da, tıpkı IŞİD ve Nusra gibi selefi fanatik cihatçı olduğu açıklık kazanınca, ABD ve Batı, bunları desteklemeyi bıraktı. Rusya ve Esad da kendi kontrol ettikleri bölgeler üzerinden tüm cihatçı gruplara karşı önlemler almaya başladılar. Erdoğan ve çevresiyse, “düş politikalarının” etkisiyle, Erdoğan’ı İslam dünyasının lideri olarak lanse etmeye, bu uğurda cihatçı manyaklarla flört etmeye devam etti.
ABD bu nedenle Türkiye ile Suriye’de ortak bir zemin bulamayacağını çabucak kavradı ve Suriye Kürtleriyle işbirliğine girdi. Böylece PYD Suriye’de ABD’nin ortağı oldu. Fırat’ın doğusunda ABD İncirlik üzerinden Suriye hava sahasını denetlerken, Rusya Fırat’ın batısında Esad rejimi lehine Suriye hava sahasını denetlemeye başladı. Türkiye, bu arada Suriye’deki etkinliğini tümden sıfırladı. Başlangıçta Ankara’da olağan söylem olan “Şam Emevi Camii’nde namaz kılmak” söylemi, yerini sınırlarını güvenlik altına almak isteyen ve savunmada olan etkisiz bölgesel ülke hedeflerine terk etti. 17 Aralık sonrasında dominant güç olan Ergenekoncu Avrasyacılar, içeride Çözüm Sürecini nasıl sonlandırttılarsa, dışarıda da bu iç politik değişimle paralel olarak, Suriye Kürtlerine karşı saldır-yok et stratejisine geçtiler. Daha önceleri PYD lideri Salih Müslim defalarca Ankara’yı ziyaret etmişti oysa. Ya da Kobani krizinde Ankara Irak Kürtlerinin askeri unsuru olan Peşmergelere kendi sınırlarını kullanarak Suriye’ye geçiş izni vermişti. O günlerde Çözüm Süreci, Diyarbakır’da okunan Abdullah Öcalan Mesajları, İmralı Görüşmeleri olağan Türkiye siyasetiydi. Bu 180 derecelik değişimin sebebi neydi? Kanaatimce Ergenekoncu grubun üstünlüğü ele geçirmesi 17 Aralık sonrası Erdoğan’a kendi şartlarını dikte ettirmeyi başarmalarıyla gerçekleşti.
Batı’dan kopuş
İçeride de dışarıda da bu dönüşümün uzun süreli olması, Batı’dan kopuşa bağlıydı. Bu yaklaşımın mihenk taşı ise Rusya’ydı. Batıdan kopma oranında Rusya’ya yaklaşma ve boşalan alanın Rusya tarafından doldurulması taktiği izlenmeye başlandı. Rus uçağını kendi hava sahasına girdiği gerekçesiyle düşüren ve iki Rus pilotun ölümüne neden olan Ankara’dan, Rus S-400 hava savunma roket sistemi alan, Astan süreci gibi tümüyle Rus ve İran güdümünde olan bir platforma angaje olmak, istihbarat ve ordu liderliğinin iki günde bir Moskova’ya gidip rapor vermesi gibi donelerden çok daha enteresanı, 15 Temmuz 2016 sürecinde yaşanan garabetti. Hayır, Boğaz Köprüsü’nün komedi şekilde salt tek şeridini kapatan askerlerden falan söz etmiyorum. 15 Temmuz olurken, Putin’in danışmanı ve Avrasyacılık stratejisinin beyni Aleksandr Dugin Türkiye’deydi. Kendi ifadesiyle, Türkiye’yi uyarmıştı. Bu işin resmi versiyonu elbette. İşin ilginç kısmı, Rusya’nın 15 Temmuz’a ilişkin bağlamda, oyunun içinde olması! Rusya’nın rolü neydi? Bilemiyoruz. Ama Rusya’nın 15 Temmuz sonrası TSK yönetiminde stratejik görevlere gelen Türk Avrasyacısı Ergenekoncu subaylar üzerinden Türkiye üzerinde ciddi bir belirleyici dış aktör konumuna yükseldiğini, sanırım herkes açıkça görüyor.
ABD’nin askeri varlığını Kuzey Suriye’den çekmesi ve Fırat’ın doğusundaki statükonun değişecek olması, Ankara çevrelerini coşkuya boğdu. Oysa görünen o ki, boşalan bölge Rus kontrolündeki Esad rejimi tarafından doldurulacak. Çünkü Suriye Kürtleri, Türkiye rejiminin kendilerini yok etmek istediğini biliyor. Tıpkı tüm dünyanın bildiği gibi! Yine başta Amerikalılar, tüm dünyanın çok iyi bildiği bir başka gerçek, Erdoğan rejiminin IŞİD’le mücadele gibi bir önceliğinin olmadığı. Türkiye’nin tek “düşü”, Suriye’de, Fırat’ın doğusuna askerini göndermek, bunu mümkünse 2019’daki yerel seçimlerden önce yapmak ve tribünleri memnun etmek!
Rusya ile güneyden ortak sınırımız var artık, hayırlı uğurlu olsun!
Bu tabloyu yorumlayacak olursak, ben tek çarpıcı gerçek görüyorum: Rusya artık sadece Karadeniz üzerinden bizim Kuzey komşumuz değil. Suriye üzerinden de Rusya ile güneyden ortak sınırımız var artık, hayırlı uğurlu olsun! Yani, bir başka deyişle, Rusya artık bizim güney komşumuz. Rusya’nın “yakın komşuluk” (eski Sovyet cumhuriyetlerini kontrolünde tutması ve arka bahçesi olarak güdümüne alması politikasının Rusça terimi bu) kapsamına aldığı Ankara, doğan gazının yüzde seksenini Rusya’dan alan, Rusya’ya nükleer santral kurduran, Rusya’dan milyar dolarlık silah alımı yapan, Suriye’de Rusya’nın güdümünde hareket eden, Rusya ile stratejik ortaklık içerisinde bulunan bir aktördür. Hukuken hala NATO’da olsa da, artık fiilen NATO ve Batı ile bir müttefik değildir. Bu durumun en önemli nedeni, yine vurguluyorum, Türkiye’yi yönetenlerin tercihidir. Neden Rusya’yı tercih ediyorlar ve Batı düşmanlığını pompalıyorlar? Çünkü bu sayede Türkiye için hiçbir hukuki ve siyasi norm kalmıyor! İçeride istediklerini yapabilecekleri, yolsuzluğa batmış, hukuksuz, anti demokratik bir sömürü düzeni, bir cehennem kuruyorlar. Bu ortamda yarım milyon iyi eğitimli insan Türkiye’yi terk etmiş, Türkiye sermayesi milyarlarca doları Türkiye’den çıkartıyormuş, en köklü Sabancı gibi sanayici aileler başka ülkelerden vatandaşlık alıyormuş falan, rejimin umurunda bile değil! Tıpkı Ermeni soykırımı sonrasında Ermenilerden boşalan varlıklara konulduğu gibi, büyük bir talan ve sermaye el değişimi tüm hızıyla gerçekleşiyor. Moğol işgalinden sonra belki de en ciddi anlamda sosyo-ekonomik ve demografik bir dönüşümle karşı karşıya Türkiye. Moğol işgali sonrasında başlayan Fetret Devri gibi bir dönemden geçtiğimiz de buraya not olarak düşülsün!
Güneyden Rusya ile komşu olmak ve Rusya’nın Avrasyacılık stratejisinde piyon veya konu mankenliğine “terfi etmek”, kısa vadede rejimin kontrolünü ellerinde bulunduranlara bazı avanta(j)lar getirecektir kuşkusuz! Ancak orta ve uzun vadede, Birinci Dünya Savaşı sonrasında düşülen acınası durumdan çok daha acı bir konuma gerilediğimiz, çok net olarak görülüyor. Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya’da gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi ile Rus tehdidinden geçici olarak kurtulmuştu Anadolu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Potsdam ve Yalta’da ve de Sovyetler’in Ankara’ya verdiği saldırgan notalarda talep edilen Kars ve Ardahan gibi topraklarımız ve Boğazlar bölgesinin Sovyet kontrolüne verilmesi anlamına gelecek olan üs talepleri, Türkiye’yi ABD ile yakın ortaklığa götürmüştü. Bu arka planda Türkiye Truman Doktrini ve Marshall Yardımı kapsamında çok ciddi ekonomik ve askeri yardımlar almıştı. NATO üyeliği ve Batı ittifakı, Türkiye’yi olası bir Sovyet işgalinden korumuş, Batı standartlarının – yavaş da olsa – Anadolu’da yerleşmesine fırsat vermişti. Çok partili sisteme geçiş bile bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir hadisedir.
Son 300 yıldır Türkiye, kuzeydeki büyük komşu (Rusya) faktörünü dış politikasının en önemli belirleyicilerinden biri addetmiş, Rusya’yı dengelemek, en stratejik, hatta hayati dış ve güvenlik politikası doktrini ola gelmiştir. Bugün yaşanan süreç, Türk dış politikasını bilmeyen cahiller veya bilerek ihaneti seçen hainlerden dolayı Türkiye’nin var oluşunu tehdit eden bir durumu beraberinde getirmektedir. Rusya’nın kuzeyden sonra güneyden de Türkiye’yle “komşu” olması, orta ve uzun vadede var oluşsal bağlam da dâhil, onulması mümkün olmayacak bir sürecin başlangıcı anlamına geliyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.1.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Üniversite 1 liralık malı 10 liraya aldı, yakalanınca ‘pardon’ dedi
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde, öğrenciler ve personel için alınan gıda ürünlerinin, ortalama rakamın çok üzerinde fiyatla edinildiği ortaya çıktı. Yetkililer, tarhana, kuru fasulye, mantı, şalgam, helva, zerdeçal, fıstık, kıyma makinası gibi gıda ve ihtiyaç malzemelerini alırken, piyasa fiyatı yerine “aşırı yüksek fiyat” teklif eden 1 firmanın teklifini kabul etti. Bazı ürünlerde ödenen fiyat, 10 katın üzerine çıktı. Skandalı Sayıştay ortaya çıkardı, üniversite ‘bir daha olmaz’ savunması yaptı.
SAYIŞTAY YAKALAYINCA: ‘PARDON’
Sözcü’nün haberine göre Sayıştay raporunda yer alan tespitler üzerine üniversite olayı doğruladı ve “Bundan sonra böyle yapmayacağız. Daha titiz ve dikkatli davranacağız” savunması yaptı.
4 FİYAT BİLDİRİMİ HESAPLANDI
“2017 yılı yemekhaneye gıda maddeleri alımında yaklaşık maliyet sadece 4 adet fiyat bildirimine göre hesaplanmış ve bu hesaplamada aşırı yüksek fiyat bildirimleri dikkate alınmıştır” diyen Sayıştay’ın örnekleri şöyle:
-Tarhanaya 3 firma 9 bin 666 lira teklif verdi. 35 bin lira veren kabul edildi.
-Pul biber için 3 firmanın ortalaması 13 bin 333 lira. 35 bin liralık aşırı fiyat veren firma dikkate alındı.
-Kuru fasulye için 3 firmanın ortalama teklifi 25 bin 333 lira. 40 bin lira teklif eden firma kabul edildi.
-Mantı için 3 firma 14 bin 666 lira önerdi. 40 bin liralık teklif kabul gördü.
NEYE NE KADAR ÖDENDİ
-Şalgam için 3 firma 800 lira teklif yaptı. 8 bin 400 lira teklif eden firma dikkate alındı.
-Tomurcuk çay için 3 firma 391 lira teklif yaptı. 3 bin liralık teklif dikkate alındı
-Islak kek için 3 firma 3 bin 716 lira teklif verdi. 9 bin liralık teklif dikkate alındı.
-Et kıyma makinesi 4 bin 525 lira yerine, 9 bin 500 liraya alındı.
-Zerdeçal 21 lira yerine, 50 liraya alındı.
-Buğday nişastası 4 lira 75 kuruş yerine 15 liraya alındı.
-Tahin pekmez 23 kuruş yerine, 4 katı fiyata, 80 kuruşa alındı.
-Antep fıstığı 110 lira yerine 200 liraya alındı.
-Meyveli soda 2 bin 730 lira yerine, 8 bin 400 liraya alındı.
-Neskafe 708 lira yerine, 2 bin 500 liraya alındı.
-Süt tozu 833 lira yerine, 2 bin 500 liraya alındı.
-Nar ekşisi 800 lira yerine 2 bin 100 liraya alındı.
-Ayran 7 bin lira yerine, 6 katı fiyata, 40 bin liraya alındı.
[TR724] 5.1.2019
SAYIŞTAY YAKALAYINCA: ‘PARDON’
Sözcü’nün haberine göre Sayıştay raporunda yer alan tespitler üzerine üniversite olayı doğruladı ve “Bundan sonra böyle yapmayacağız. Daha titiz ve dikkatli davranacağız” savunması yaptı.
4 FİYAT BİLDİRİMİ HESAPLANDI
“2017 yılı yemekhaneye gıda maddeleri alımında yaklaşık maliyet sadece 4 adet fiyat bildirimine göre hesaplanmış ve bu hesaplamada aşırı yüksek fiyat bildirimleri dikkate alınmıştır” diyen Sayıştay’ın örnekleri şöyle:
-Tarhanaya 3 firma 9 bin 666 lira teklif verdi. 35 bin lira veren kabul edildi.
-Pul biber için 3 firmanın ortalaması 13 bin 333 lira. 35 bin liralık aşırı fiyat veren firma dikkate alındı.
-Kuru fasulye için 3 firmanın ortalama teklifi 25 bin 333 lira. 40 bin lira teklif eden firma kabul edildi.
-Mantı için 3 firma 14 bin 666 lira önerdi. 40 bin liralık teklif kabul gördü.
NEYE NE KADAR ÖDENDİ
-Şalgam için 3 firma 800 lira teklif yaptı. 8 bin 400 lira teklif eden firma dikkate alındı.
-Tomurcuk çay için 3 firma 391 lira teklif yaptı. 3 bin liralık teklif dikkate alındı
-Islak kek için 3 firma 3 bin 716 lira teklif verdi. 9 bin liralık teklif dikkate alındı.
-Et kıyma makinesi 4 bin 525 lira yerine, 9 bin 500 liraya alındı.
-Zerdeçal 21 lira yerine, 50 liraya alındı.
-Buğday nişastası 4 lira 75 kuruş yerine 15 liraya alındı.
-Tahin pekmez 23 kuruş yerine, 4 katı fiyata, 80 kuruşa alındı.
-Antep fıstığı 110 lira yerine 200 liraya alındı.
-Meyveli soda 2 bin 730 lira yerine, 8 bin 400 liraya alındı.
-Neskafe 708 lira yerine, 2 bin 500 liraya alındı.
-Süt tozu 833 lira yerine, 2 bin 500 liraya alındı.
-Nar ekşisi 800 lira yerine 2 bin 100 liraya alındı.
-Ayran 7 bin lira yerine, 6 katı fiyata, 40 bin liraya alındı.
[TR724] 5.1.2019
Enes Kanter: Can güvenliğim yok, Londra’daki maça gidemem
NBA’de New York Knicks takımında oynayan Enes Kanter, takımının İngiltere’nin başkenti Londra’da oynayacağı maça katılamayacağını açıkladı. Kanter, Londra’da can güvenliğinin olmayabileceğini söyledi. Kanter, 17 Ocak’ta takımının Londra’da O2 Arena’da Washington Wizards ile yapacağı karşılaşma sırasında New York’ta kalacak.
KANTER: BİR ÇILGIN, BİR DİKTATÖR YÜZÜNDEN GİDEMİYORUM
Kanter, Londra ile ilgili kararını Cuma akşamı takımının Los Angeles Lakers’ı 119-112 yenmesinin ardından açıkladı. New York Nicks takımı, Kanter’in Londra seyahatine ayrıca vize problemleri sebebiyle katılmayacağını belirtti. Kanter, yaptığı açıklamada ABD ve Kanada dışında başka bir ülkeye gidemeyeceğini çünkü bu ülkelerde öldürülebileceğini belirtti.
Kanter, “Üzgünüm, bu hilkat garibesi, Türkiye Cumhurbaşkanı yüzünden gidemeyeceğim. Oldukça üzüntü verici. Bu durum, bütün kariyerimi ve basketbolumu etkiliyor. Çünkü orada olmak ve takımımın kazanmasına yardım etmek istiyorum. Ancak bu çılgın adam yüzünden, bir manyak ve diktatör yüzünden, oraya gidemiyorum ve işimi yapamıyorum. Oldukça üzüntü verici” dedi.
TÜRKİYE, KANTER’İN PASAPORTUNU İPTAL ETTİ , YAKALAMA KARARI ÇIKARDI
Enes Kanter, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Türkiye’de giderek artan insan hakları ihlalerini her platformda eleştiriyor. Kanter’in Türk pasaportu 2017 yılında iptal edildi ve Türkiye, Enes Kanter için uluslararası yakalama kararı çıkardı.
Kanter, Londra’da hayatına kastedecek bir girişimin yapılmasının oldukça kolay olduğunu belirtti. Enes Kanter, “Orada birçok ajanları var. Orada beni kolayca öldürebileceklerini düşünüyorum. Bu çok çirkin bir durum olur.” dedi.
[TR724] 5.1.2019
KANTER: BİR ÇILGIN, BİR DİKTATÖR YÜZÜNDEN GİDEMİYORUM
Kanter, Londra ile ilgili kararını Cuma akşamı takımının Los Angeles Lakers’ı 119-112 yenmesinin ardından açıkladı. New York Nicks takımı, Kanter’in Londra seyahatine ayrıca vize problemleri sebebiyle katılmayacağını belirtti. Kanter, yaptığı açıklamada ABD ve Kanada dışında başka bir ülkeye gidemeyeceğini çünkü bu ülkelerde öldürülebileceğini belirtti.
Kanter, “Üzgünüm, bu hilkat garibesi, Türkiye Cumhurbaşkanı yüzünden gidemeyeceğim. Oldukça üzüntü verici. Bu durum, bütün kariyerimi ve basketbolumu etkiliyor. Çünkü orada olmak ve takımımın kazanmasına yardım etmek istiyorum. Ancak bu çılgın adam yüzünden, bir manyak ve diktatör yüzünden, oraya gidemiyorum ve işimi yapamıyorum. Oldukça üzüntü verici” dedi.
Enes Kanter says he’s not going to London with Knicks because he fears for his life due to “that freaking lunatic, the Turkish president. There’s a chance that I can get killed out there.” pic.twitter.com/NvRDSHWB4V— Ohm Youngmisuk (@NotoriousOHM) 5 Ocak 2019
TÜRKİYE, KANTER’İN PASAPORTUNU İPTAL ETTİ , YAKALAMA KARARI ÇIKARDI
Enes Kanter, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Türkiye’de giderek artan insan hakları ihlalerini her platformda eleştiriyor. Kanter’in Türk pasaportu 2017 yılında iptal edildi ve Türkiye, Enes Kanter için uluslararası yakalama kararı çıkardı.
Kanter, Londra’da hayatına kastedecek bir girişimin yapılmasının oldukça kolay olduğunu belirtti. Enes Kanter, “Orada birçok ajanları var. Orada beni kolayca öldürebileceklerini düşünüyorum. Bu çok çirkin bir durum olur.” dedi.
[TR724] 5.1.2019
Ölümden korkmalı mı? [Ali Demirel]
Dünya hayatının bir imtihan olduğu bilincinden yoksun olan bir kimse, ölümden korkar, etrafındaki insanların ölümleriyle ürperir ve feryad u figan eder. Bu korkunun gerçek sebebi ölümün mâhiyetinin bilinmemesi, insanın emellerine engel olması ve ölümün onu zâhiren sevdiklerinden ayırmasıdır.
Mana büyüklerinin kimisi ölümden tir tir titrer, kimisi ise onu bir düğün gecesi gibi bekler. Ancak bu tür sözler, onların o anda içinde bulunmuş oldukları bir hâlin ifadesidir.
Mesela Hak dostlarından Fudayl b. İyâz şöyle der: “Şayet sen ölümden korktuğunu söylersen, ben bu söze inanmam. Gerçekten ölümden korksaydın, sana ne yemek ne içmek kâr etmezdi!”
Yunus Emre Hazretleri, “Ölümden ne korkarsın; korkma ebedî varsın.” der ama iman ve imanın getirmiş olduğu kazanımlardan istifade etmeden insanlığın bu korkuyu aşması zordur. Çünkü insan kendine elem ve keder veren şeyden korkar.
Ölüm, lezzetleri acılaştırması, dostları ayırması vb. sebeplerle korku kaynağıdır. Öldükten sonra başa neler geleceğini kestirememek, beden çürüyüp yok olduktan sonra kişilik ve benliğin tamamen hiçliğe kavuşacağını zannetmek, öldükten sonra nereye gideceğini bilememek, arkada kalacak mal/miras üzerine üzüntü duymak, ölüm korkusunun başlıca sebeplerindendir.
Ölüm korkusunun ilacı Kur’an’ın getirdiği ebedî saadet formülünde gizlidir. İnsan ölümle, en fazla sevdiği varlığını/ruhunu her şeyin sahibine emanet ettiği düşüncesine sahip olur. Ruh, Allah’ın vazifeli elçilerinin emin ellerinde, yüce ve mükemmel bir âleme götürülecektir. O halde korkuya gerek yok. Ölüm korkusu aslında hayatımızdaki birtakım aşırılıkları dengelemek için gereklidir.
İnsandaki bütün duygular gibi ölüm korkusu da itidal çizgide bulunduğu zaman faydalıdır. Ölüm korkusu olmasaydı, sosyal düzeni sağlamak, kötü niyetli insanların cemiyette anarşi çıkarmasını engellemek mümkün olmazdı. Bu korkuyu insanın çevreyle intibakına zarar vermeyecek bir seviyede tutmanın yolu, akl-ı selim ve doğru dinî inançlardır.
İnsan, niçin ölümü düşünmek istemez?
Mutlaka herkes ölecek. Düşünecek olursak, yüz yıl sonra şu anda yaşayan insanların tamamına yakını dünyada olmayacaktır. İnsan, ölümü düşünmek istemez. Bu mutlak sonun kendi başına da geleceğini aklına getirmez. İnsanlar, düşünülmediği sürece ölümle karşılaşılmayacağı gibi bâtıl bir inanç geliştirmişlerdir. Ölümle ilgili konu açan bir kişi hemen “şom ağızlı” olarak nitelenir ve bu konu hemen “Ağzından yel alsın!” gibi manasız sözlerle kapattırılır.
Hâlbuki ölümden söz eden biri, isteyerek-istemeyerek, Allah’ın çok büyük bir mucizesini hatırlatmakta ve insanların üzerindeki kalın gaflet perdesini az da olsa aralamaktadır. İnsan, gafleti bir yaşam biçimi hâline getirmişse, kendisini rahatsız eden bu tür gerçeklerin aklına gelmesiyle, gafletinin zedelemesinden huzursuz olur.
Oysa ölümü düşünmekten kaçanlara, ölümle karşılaşıldığında sıkıntı da o kadar dehşetli olur. Dünyada gaflet ne kadar büyükse ölüm ânında ve kıyamet gününde de sıkıntı o derece büyük olur.
Zamanın ilerlemesine rağmen kendini yaşlanmaya ve ölüme karşı koruyabilmiş tek bir insan yoktur. Çünkü insan kendi bedeninin ve hayatının gerçek sahibi değil. Yaşama karar verip hayatını kendisinin başlatmamış oluşu ve hayatını bitiren ölüme müdahale edemeyişi bunun açık bir göstergesi. Hayatın sahibi, onu verendir. Ve O, dilediği zamanda onu geri alır.
Ebedî hayata geçiş ölümle olur. Öyleyse bize verilen bu ömür süresince bizden istenen ve bekleneni iyi anlayıp Allah’a yakınlaşmalı ve sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Akıl ve şuur sahibi olarak yaratılmış, varlıkların çoğunluğu üzerinde tasarruf yetkisine sahip kılınan insandan beklenen, ölüme karşı ilgisiz kalmamasıdır.
İlk insandan bu yana milyonlarca insan yaşamış, bu insanların hepsi de istisnasız ölümü tatmışlardır. Bu, şu anda yaşamakta olanların da başlarına gelecek olan kesin ve kaçınılmaz bir sondur: “Siz evlerinizde dahi olsaydınız haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı.” (Âl-i İmrân, 3/154); “Vakti geldiğinde ölüm sekerâtı başlayınca, can çekiştiği sırada insana ‘İşte’ denir, ‘senin en çok nefret edip kaçtığın şey!’” (Kâf, 50/19).
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğumla gelen insanoğluna anne karnında yaklaşık dört aylık cenin döneminden sonra üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar.
Kıyametten sonra da âhirete yeni bir yaşam için geçecek olan insan, dünyadaki inanç ve amel durumuna göre cennet veya cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İnançlı olup da amel eksikliği bulunanlar, ya Allah’ın rahmetiyle bağışlanır ya da belli bir süre cezasını çekip cennete geçebilirler.
YARIN:
Ölüm nasıl nimet olur?
Ölüm olmasaydı!
[Ali Demirel] 5.1.2019 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel, alidemirelshaber@gmail.com
Mana büyüklerinin kimisi ölümden tir tir titrer, kimisi ise onu bir düğün gecesi gibi bekler. Ancak bu tür sözler, onların o anda içinde bulunmuş oldukları bir hâlin ifadesidir.
Mesela Hak dostlarından Fudayl b. İyâz şöyle der: “Şayet sen ölümden korktuğunu söylersen, ben bu söze inanmam. Gerçekten ölümden korksaydın, sana ne yemek ne içmek kâr etmezdi!”
Yunus Emre Hazretleri, “Ölümden ne korkarsın; korkma ebedî varsın.” der ama iman ve imanın getirmiş olduğu kazanımlardan istifade etmeden insanlığın bu korkuyu aşması zordur. Çünkü insan kendine elem ve keder veren şeyden korkar.
Ölüm, lezzetleri acılaştırması, dostları ayırması vb. sebeplerle korku kaynağıdır. Öldükten sonra başa neler geleceğini kestirememek, beden çürüyüp yok olduktan sonra kişilik ve benliğin tamamen hiçliğe kavuşacağını zannetmek, öldükten sonra nereye gideceğini bilememek, arkada kalacak mal/miras üzerine üzüntü duymak, ölüm korkusunun başlıca sebeplerindendir.
Ölüm korkusunun ilacı Kur’an’ın getirdiği ebedî saadet formülünde gizlidir. İnsan ölümle, en fazla sevdiği varlığını/ruhunu her şeyin sahibine emanet ettiği düşüncesine sahip olur. Ruh, Allah’ın vazifeli elçilerinin emin ellerinde, yüce ve mükemmel bir âleme götürülecektir. O halde korkuya gerek yok. Ölüm korkusu aslında hayatımızdaki birtakım aşırılıkları dengelemek için gereklidir.
İnsandaki bütün duygular gibi ölüm korkusu da itidal çizgide bulunduğu zaman faydalıdır. Ölüm korkusu olmasaydı, sosyal düzeni sağlamak, kötü niyetli insanların cemiyette anarşi çıkarmasını engellemek mümkün olmazdı. Bu korkuyu insanın çevreyle intibakına zarar vermeyecek bir seviyede tutmanın yolu, akl-ı selim ve doğru dinî inançlardır.
İnsan, niçin ölümü düşünmek istemez?
Mutlaka herkes ölecek. Düşünecek olursak, yüz yıl sonra şu anda yaşayan insanların tamamına yakını dünyada olmayacaktır. İnsan, ölümü düşünmek istemez. Bu mutlak sonun kendi başına da geleceğini aklına getirmez. İnsanlar, düşünülmediği sürece ölümle karşılaşılmayacağı gibi bâtıl bir inanç geliştirmişlerdir. Ölümle ilgili konu açan bir kişi hemen “şom ağızlı” olarak nitelenir ve bu konu hemen “Ağzından yel alsın!” gibi manasız sözlerle kapattırılır.
Hâlbuki ölümden söz eden biri, isteyerek-istemeyerek, Allah’ın çok büyük bir mucizesini hatırlatmakta ve insanların üzerindeki kalın gaflet perdesini az da olsa aralamaktadır. İnsan, gafleti bir yaşam biçimi hâline getirmişse, kendisini rahatsız eden bu tür gerçeklerin aklına gelmesiyle, gafletinin zedelemesinden huzursuz olur.
Oysa ölümü düşünmekten kaçanlara, ölümle karşılaşıldığında sıkıntı da o kadar dehşetli olur. Dünyada gaflet ne kadar büyükse ölüm ânında ve kıyamet gününde de sıkıntı o derece büyük olur.
Zamanın ilerlemesine rağmen kendini yaşlanmaya ve ölüme karşı koruyabilmiş tek bir insan yoktur. Çünkü insan kendi bedeninin ve hayatının gerçek sahibi değil. Yaşama karar verip hayatını kendisinin başlatmamış oluşu ve hayatını bitiren ölüme müdahale edemeyişi bunun açık bir göstergesi. Hayatın sahibi, onu verendir. Ve O, dilediği zamanda onu geri alır.
Ebedî hayata geçiş ölümle olur. Öyleyse bize verilen bu ömür süresince bizden istenen ve bekleneni iyi anlayıp Allah’a yakınlaşmalı ve sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Akıl ve şuur sahibi olarak yaratılmış, varlıkların çoğunluğu üzerinde tasarruf yetkisine sahip kılınan insandan beklenen, ölüme karşı ilgisiz kalmamasıdır.
İlk insandan bu yana milyonlarca insan yaşamış, bu insanların hepsi de istisnasız ölümü tatmışlardır. Bu, şu anda yaşamakta olanların da başlarına gelecek olan kesin ve kaçınılmaz bir sondur: “Siz evlerinizde dahi olsaydınız haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı.” (Âl-i İmrân, 3/154); “Vakti geldiğinde ölüm sekerâtı başlayınca, can çekiştiği sırada insana ‘İşte’ denir, ‘senin en çok nefret edip kaçtığın şey!’” (Kâf, 50/19).
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğumla gelen insanoğluna anne karnında yaklaşık dört aylık cenin döneminden sonra üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar.
Kıyametten sonra da âhirete yeni bir yaşam için geçecek olan insan, dünyadaki inanç ve amel durumuna göre cennet veya cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İnançlı olup da amel eksikliği bulunanlar, ya Allah’ın rahmetiyle bağışlanır ya da belli bir süre cezasını çekip cennete geçebilirler.
YARIN:
Ölüm nasıl nimet olur?
Ölüm olmasaydı!
[Ali Demirel] 5.1.2019 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel, alidemirelshaber@gmail.com
Kenara Çekilmek! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Ağır bir deprem yaşandı ve depremin yıkımı, hasarı büyük oldu. Sarsıntılar devam ediyor. Depremin neden olduğu, yapılarımızın ne kadar depreme dayanıklı olduğu, hasarın ne kadarının depremden, ne kadarının ihmalden kaynaklandığı ayrı bahsin konusu. Bunları sorgulamak lazım; ama birilerini suçlamak, birilerine atfı cürümde bulunmak, insanları demoralize etmek, çalışanların şevkini kırmak için değil. Yeni felaketlere maruz kalmamak, geleceği daha sağlam inşa edebilmek için! Bu noktada hatası olan kişilerin de sorgulanması, cezalandırılması, en azından alandan çekilmesi gerektiği düşüncesi yaygın. Ama olayları, süreçleri, yöntemleri mutlaka sorgulamalıyız ki bir daha benzerlerini yaşamayalım.
“Biz ne yapsak bu başımıza gelecekti” yaklaşımı İslam’ın kader itikadı ile ne kadar uyumlu bilmiyorum. İlahiyatçılar tartışabilirler. Ama ben “ne yapsak başımıza gelecekti” yaklaşımına birebir katılmıyorum. Biz ne yapsak birileri bizi hazmedemeyecek, zarar vermek ve yok etmek isteyecekti. Bu doğru olabilir; Zira bütün Hak dostlarının, Pegamberlerin başına benzer olaylar gelmiş. Dönemlerindeki şer odakları, firavunlar, zorbalar tarafından yok edilmek, linç edilmek istenmişler. İtibarsızlaştırmanın, baskının en ağırına maruz kalmışlar. Hareket için de böyle bir süreç bekleniyordu. Ama bazı şeyleri daha sağlam yaparak, daha erken davranarak, bazı tedbirler alarak, bünyemizi daha güçlü tutarak aynı şiddette bir depremi, aynı insafsızlıktaki saldırıyı daha az hasarla atlatabilir miydik? Zalimin kinini engelleyemesek dahi halkın nefretini ve zulme yan çıkmasını azaltabilir miydik? Yaşananlardan bağımsız bünyemizde var olan zaaflara odaklanmanın ve onları düzeltmeye çalışmanın geriye bakıp ahu-vah etmekten, birilerini suçlamaktan daha gerekli ve yararlı olduğunu düşünüyorum.
Depremden dolayı travma yaşayıp içe kapananlar var. Ailesi dağılmış, perişan olmuş, sağını solunu görmeyecek kadar ızdıraba, hüzne garkolmuşlar var.
Bazıları yaşananları tamamen “yolun kaderi” görüp tevekkül ediyor. Bir yandan yaralarını sarmaya çalışırken, yaşadıklarını manevi kazanç vesilesi Kabul ediyor. Bazıları bunu hem “yolun kaderi” görüyor hem de muttali olduğu bazı hatalar nedeniyle eleştirilerde bulunuyor. Bağlılığını devam ettirmekle birlikte kafasını kurcalayan sorulara sahip ve bunların giderilmediğini düşünüyor. Ama gidecek daha iyi bir adres olmadığını bildiği, yapılacak şeyler olduğunu düşündüğü için sebat ediyor. Mağdurlara mazlumlara el atmak, destek olmak, zor zamanda aynı gemide bulunduğu insanlara omuz vermek gerekir diye eleştirilerinin, çekincelerinin üzerine taş basıp bir şeyler yapmaya çalışıyor.
Bir kesim de var ki bu yapıyı tekrar inşa ve imar etmenin mümkün olmadığını düşünüyor. Genellikle aklıyla hareket eden, metafizik yorumlara çok itibar etmeyen bu kesim hatalarla deprem arasında sebep sonuç ilişkisi kuruyor. Hasarı bütünüyle ihmallere, yanlış kararlara ve strateji eksikliğine bağlıyor.
Benim de içinde olduğum ve en kalabalık kitleyi oluşturan kesim ise: “her ne olduysa oldu içten veya dıştan sebeplerin etkisi ile gemi karaya oturdu. Bu gemiyle daha önce çok insan Hakkı gördü, sahili selamete ulaştı ve bundan sonra da çok kimse ulaşabilir. Geminin yapısı, iskeleti, ilkeleri sağlam, rotada yer yer sapmalar olsa da istikamet doğru, kaptan samimi ve dertli. Tayfalar ve yolcular çok iyi gemiciler, en stratejik adamlar olmasalar da yeryüzünün şu an görebileceği en iyi, en nitelikli, en fedakar ve samimi insanları. Bu gemiyi tekrar yüzdürmeye bakmak lazım. Bunun için geçmişe değil, geleceğe odaklanmak lazım. Ama geçmişten ders ve ibret alarak! Benzer hataları yapmamak, aynı felaketlere maruz kalmamak için daha sağlam bir blokaj kurmak, güçlü bir zemin oluşturmak lazım” diye düşünüyor.
Kendimizi hangi kategoride telakki edersek edelim, şimdiye kadar yapılan işlerde hayır ve güzellik olduğunu düşünüyorsak, bütünüyle kenara çekilmemeliyiz. Eğer Hareketin İslami ve evrensel esaslara uygun, insanlık ve İslam dünyası için yararlı, problemlere çözüm üretebilecek reçetelere sahip olduğunu düşünüyorsak fark ettiğimiz/gördüğümüz bazı eksiklere rağmen burada durup bunları tadil etmenin, eksikleri-gedikleri gidermenin yollarını aramalıyız.
Çok sıkıntılar, kafa karışıklıkları, inkısarlar yaşamış olabilirsiniz. Bazı yanlışlıklara müttali olmuş, bazı ham insanların gadrine uğramış olabilirsiniz. Zamanında yaptığınız uyarılar dikkate alınmamış olabilir. Yanlışa sebep olduğunu düşündüğünüz bazı kişiler hala etkin ve kenara çekilmeye isteksiz olabilir. İşin odağında olup çözümü tıkayan, sağlam bir yapı kurmaya ve müspet manada değişime mani kişiler olabilir. Ama eğer bu işin içinde hakikat olduğuna inanıyor ve bu inancımızı sürdürüyorsak kenara çekilmek, küsmek, içe kapanmak çözüm değil diye düşünüyorum. Hakikate karşı küskünlük olmaz! “Bazı yanlış uygulamlar var” diye hakikat terkedilmez. Aksine yanlışları düzeltmeye çalışmak sadakatin, vefanın gereğidir. Nitekim alanda koşturan, samimi, gayretkeş çok arkadaş var. Küsüp kenera çekilerek hem kendimize kahredip hem arkadaşlara gadretmek yerine onlara omuz verip hayırhah olmaya çalışmalıyız. Bir şekilde karaya oturan gemiye omuz vermeliyiz diye düşünüyorum. Bu bazen muavenetle, bazen kalemle, bazen uyarıyla olabilir. Ama kendi kabuğuna çekilerek değil!
Elbette yeni kazalar, hatalar olmasın diye teyakkuz içinde ve uyunu sahire kalacağız. Yeni yanlışlarda uyaracak, eski yanlışın sürdürülmesine mani olacağız. Hem terleyip, omuz verip hem mahruti bakabilmek, dıştan nazarla da olayları analiz edebilmek önemli. Ancak akademisyenler dahil hepimiz ne kadar dıştan bakarsak bakalım hala içten, taraflı, duygusal bakıyoruz. Bu konularda içten (emik) bakışla problemi bütünüyle kuşatmak ve rasyonel çözümler bulmak mümkün olmaz. Dıştan (etik) bakışa ve rasyonel, objektif çözüm önerilerine de ihtiyaç var. Bu ayrıca ele alınması gereken bir konu.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 5.1.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
“Biz ne yapsak bu başımıza gelecekti” yaklaşımı İslam’ın kader itikadı ile ne kadar uyumlu bilmiyorum. İlahiyatçılar tartışabilirler. Ama ben “ne yapsak başımıza gelecekti” yaklaşımına birebir katılmıyorum. Biz ne yapsak birileri bizi hazmedemeyecek, zarar vermek ve yok etmek isteyecekti. Bu doğru olabilir; Zira bütün Hak dostlarının, Pegamberlerin başına benzer olaylar gelmiş. Dönemlerindeki şer odakları, firavunlar, zorbalar tarafından yok edilmek, linç edilmek istenmişler. İtibarsızlaştırmanın, baskının en ağırına maruz kalmışlar. Hareket için de böyle bir süreç bekleniyordu. Ama bazı şeyleri daha sağlam yaparak, daha erken davranarak, bazı tedbirler alarak, bünyemizi daha güçlü tutarak aynı şiddette bir depremi, aynı insafsızlıktaki saldırıyı daha az hasarla atlatabilir miydik? Zalimin kinini engelleyemesek dahi halkın nefretini ve zulme yan çıkmasını azaltabilir miydik? Yaşananlardan bağımsız bünyemizde var olan zaaflara odaklanmanın ve onları düzeltmeye çalışmanın geriye bakıp ahu-vah etmekten, birilerini suçlamaktan daha gerekli ve yararlı olduğunu düşünüyorum.
Depremden dolayı travma yaşayıp içe kapananlar var. Ailesi dağılmış, perişan olmuş, sağını solunu görmeyecek kadar ızdıraba, hüzne garkolmuşlar var.
Bazıları yaşananları tamamen “yolun kaderi” görüp tevekkül ediyor. Bir yandan yaralarını sarmaya çalışırken, yaşadıklarını manevi kazanç vesilesi Kabul ediyor. Bazıları bunu hem “yolun kaderi” görüyor hem de muttali olduğu bazı hatalar nedeniyle eleştirilerde bulunuyor. Bağlılığını devam ettirmekle birlikte kafasını kurcalayan sorulara sahip ve bunların giderilmediğini düşünüyor. Ama gidecek daha iyi bir adres olmadığını bildiği, yapılacak şeyler olduğunu düşündüğü için sebat ediyor. Mağdurlara mazlumlara el atmak, destek olmak, zor zamanda aynı gemide bulunduğu insanlara omuz vermek gerekir diye eleştirilerinin, çekincelerinin üzerine taş basıp bir şeyler yapmaya çalışıyor.
Bir kesim de var ki bu yapıyı tekrar inşa ve imar etmenin mümkün olmadığını düşünüyor. Genellikle aklıyla hareket eden, metafizik yorumlara çok itibar etmeyen bu kesim hatalarla deprem arasında sebep sonuç ilişkisi kuruyor. Hasarı bütünüyle ihmallere, yanlış kararlara ve strateji eksikliğine bağlıyor.
Benim de içinde olduğum ve en kalabalık kitleyi oluşturan kesim ise: “her ne olduysa oldu içten veya dıştan sebeplerin etkisi ile gemi karaya oturdu. Bu gemiyle daha önce çok insan Hakkı gördü, sahili selamete ulaştı ve bundan sonra da çok kimse ulaşabilir. Geminin yapısı, iskeleti, ilkeleri sağlam, rotada yer yer sapmalar olsa da istikamet doğru, kaptan samimi ve dertli. Tayfalar ve yolcular çok iyi gemiciler, en stratejik adamlar olmasalar da yeryüzünün şu an görebileceği en iyi, en nitelikli, en fedakar ve samimi insanları. Bu gemiyi tekrar yüzdürmeye bakmak lazım. Bunun için geçmişe değil, geleceğe odaklanmak lazım. Ama geçmişten ders ve ibret alarak! Benzer hataları yapmamak, aynı felaketlere maruz kalmamak için daha sağlam bir blokaj kurmak, güçlü bir zemin oluşturmak lazım” diye düşünüyor.
Kendimizi hangi kategoride telakki edersek edelim, şimdiye kadar yapılan işlerde hayır ve güzellik olduğunu düşünüyorsak, bütünüyle kenara çekilmemeliyiz. Eğer Hareketin İslami ve evrensel esaslara uygun, insanlık ve İslam dünyası için yararlı, problemlere çözüm üretebilecek reçetelere sahip olduğunu düşünüyorsak fark ettiğimiz/gördüğümüz bazı eksiklere rağmen burada durup bunları tadil etmenin, eksikleri-gedikleri gidermenin yollarını aramalıyız.
Çok sıkıntılar, kafa karışıklıkları, inkısarlar yaşamış olabilirsiniz. Bazı yanlışlıklara müttali olmuş, bazı ham insanların gadrine uğramış olabilirsiniz. Zamanında yaptığınız uyarılar dikkate alınmamış olabilir. Yanlışa sebep olduğunu düşündüğünüz bazı kişiler hala etkin ve kenara çekilmeye isteksiz olabilir. İşin odağında olup çözümü tıkayan, sağlam bir yapı kurmaya ve müspet manada değişime mani kişiler olabilir. Ama eğer bu işin içinde hakikat olduğuna inanıyor ve bu inancımızı sürdürüyorsak kenara çekilmek, küsmek, içe kapanmak çözüm değil diye düşünüyorum. Hakikate karşı küskünlük olmaz! “Bazı yanlış uygulamlar var” diye hakikat terkedilmez. Aksine yanlışları düzeltmeye çalışmak sadakatin, vefanın gereğidir. Nitekim alanda koşturan, samimi, gayretkeş çok arkadaş var. Küsüp kenera çekilerek hem kendimize kahredip hem arkadaşlara gadretmek yerine onlara omuz verip hayırhah olmaya çalışmalıyız. Bir şekilde karaya oturan gemiye omuz vermeliyiz diye düşünüyorum. Bu bazen muavenetle, bazen kalemle, bazen uyarıyla olabilir. Ama kendi kabuğuna çekilerek değil!
Elbette yeni kazalar, hatalar olmasın diye teyakkuz içinde ve uyunu sahire kalacağız. Yeni yanlışlarda uyaracak, eski yanlışın sürdürülmesine mani olacağız. Hem terleyip, omuz verip hem mahruti bakabilmek, dıştan nazarla da olayları analiz edebilmek önemli. Ancak akademisyenler dahil hepimiz ne kadar dıştan bakarsak bakalım hala içten, taraflı, duygusal bakıyoruz. Bu konularda içten (emik) bakışla problemi bütünüyle kuşatmak ve rasyonel çözümler bulmak mümkün olmaz. Dıştan (etik) bakışa ve rasyonel, objektif çözüm önerilerine de ihtiyaç var. Bu ayrıca ele alınması gereken bir konu.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 5.1.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)