Tutuklama düzeninin parçası olanlara net bir çağrımız var [SamanyoluHaber]

Tutuklama düzeninin parçası olanlara net bir çağrımız varTürkiye'deki zulüm dönemi maalesef artık kimsenin güvenmediği, itibarı bitirilen yargı düzeniyle sürüyor. Bu düzenin bir yerinden parçası iseniz size bir çağrımız var.

Yargı camiasıyla içli dışlı olan Gazeteci Arzu Yıldız Twitter'dan yazdı. Bir yargıç DM'den ulaşmış ve herkesin aklındaki soruya kendiliğinden cevap vermiş. 'Üzerimizde çok baskı var, ailelerimizi düşünüyoruz, hapse atılma, işten atılma korkumuz var'

Adaletten sapan, masum olduğunu bildiği halde bir insanı cezaevine gönderen ya da gözaltına aldıran insanlar hakkında ne yazılsa yeridir. Arzu Yıldız da zaten devamında 'korkuyorsan cübbeni çıkar' yorumunda bulunuyor, ki herhalde en hafifi budur. 

Peki cübbeyi çıkarmak kolay mı?

'Geceleri uyuyamıyorum', 'vicdanım hiç rahat bırakmıyor', 'gözümün önünden gitmiyor'la başlayan cümleler eşliğinde adalete teslim olanların davaları herhalde yargı üyelerinin çok sık karşılaştıkları vak'alardır. Buna taşınması imkansız hale gelen bir yükten yorulan ruhun, bedeni adalete teslim etmesi de denebilir. Vicdan azabı denen bu yük zaman geçtikçe hafiflemek yerine ağırlaşır, ağırlaşır ve sonunda muhatabını ezer, harekete geçmeye zorlar. Son zamanlarda bu yükün ezmeye başladığı birçok hakim ve savcı olduğunu da tahmin etmek zor değil. 

Peki bu insanlar ne yapacak?

En az 3 bini tutuklu, 4 bin civarında hakim ve savcı 'kanaatle' meslekten atıldı. Kalanlar için resmen ibret vesikası. Ne kadar yandaş da olsalar, muktedirin istediği kararları göz karartıp da verseler hiçbirinin yarınının garantisi yok. Absürd yargıç tutuklamaları haberlerini görüyorsunuz. Halihazırda tutuklama ve gözaltı kararlarını da bu insanlar vermek zorunda iken herkes için makul bir çıkış yolu, tutuklama baskısı/vicdan azabı sarmalını kırabilecek bir hamle yok mu?

Elbette var. 

Bu yazının ana konusu, bu uzun girişin ardından aslında 'bir çağrı'dan ibaret. 

Eşe, dosta 'adliyeye giderken ayağım geri geri gidiyor' diye mırıldananlara yalın ve kısa ifadelerle, net bir çağrı bu...

Öncelikle parçası olduğunuz zulüm çarkından ne kadar kısa sürede çıkabiliyorsanız çıkın. Size kim talimat veriyorsa, elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan telefonla, aracıyla bir şekilde size 'delil melil aramayın tutuklayın' diyen siyasiler, başsavcılar, başsavcı vekilleri, HSYK yetkilileri... Geri planda hiçbir yere imza atmadan sizi kullananların kullanışlısı olmaktan olabildiğince hızla çıkın. Onlar ceplerine girene ya da aldıkları fetvalara güveniyor olabilir ama o karar ve altındaki imza sizin unutmayın. 

Tetiği çeken el, tetiği çeken eldir. Katil olmayı bırakın. 

Muhtemelen büyük çoğunluğunuz yeşil pasaport sahibidir. Eşinizle ve çocuklarınızla birlikte bu imtiyazınızı kullanın. 
Evet bu alçak zulüm çarkının bir parçası olmayın artık. Çok net ifade etmekte sakınca yok: Batı ülkelerinden birine geçin ve burada vicdanınızı örseleyip duran anneleriyle 'cezaevinde büyüyen çocuklardan, hücrelerde tutulan meslektaşlardan, hapishanelerde bitirilmiş hayatlardan' kendinizi kurtarın. 

Ne yeriz ne içeriz diye düşüneceksiniz elbette. İktidarın mağdur ettiği ve yurtdışına çıkmak zorunda kalan on binler nasıl yapıyorsa öyle yapacaksınız. Az önce 'Batı ülkesi' tabiri boşuna kullanılmadı. Bu ülkelerden birine sığınacaksınız ve emin olun belki de ilk gece uzun süredir olmadığı kadar rahat bir uyku uyuyacaksınız. 

Binlerce insan yurtdışında yaşamak zorunda kaldı. Bu insanlar Türkiye'de sıradan hayatları olan, maaşlarıyla geçinen insanlardı. Hiç kimse yanında bir-iki bavul dışında doğru dürüst eşyasını almadı. Ama bilin ki bir kişi bile aç ve açıkta değil. Siz de aç ve açıkta kalmazsınız emin olun. Sıfırdan bir hayat kurmak, Türkiye'dekinden çok çok daha kolay. Allah o gün size ne kapılar açacak kim bilir...

İkinci adımsa ister adınızla, ister hayali isimle Türkiye'de olan biteni bu ülkelerdeki insanlara anlatmanız olacaktır elbette. Türkiye'de yaşananların yurtdışında tam olarak anlaşılmasını sağlayacağı gibi sizi de kuş gibi hafifletecek bir hareket tarzı olur bu.

Haksızca kırılmış bir tırnağın bile hesabının sorulacağı Allah'ın huzuruna, evim, arabam, makamım diyerek ucundan az-çok tuttuğunuz zulüm yüküyle gitmeyin. (Belki de arkadaşlarının anne-babasını tutukladığınız) Evlatlarınıza bir ömür kurtulamayacakları yafta bırakmayın. Bir yerlerde siz de okumuşsunuzdur, belki kürsüde yüzünüze söylenmiştir 'zulüm abad olmaz' diye. Evet zulüm abad olmayacak, siz ahiretinizi de dünyanızı da berbat etmeyin.

Planlayın ve yapın bunu. 

Samanyoluhaber.com / ANALİZ / 9.5.2017

Sistem yıkılmamış ise yetişmiş eleman varsa... [Abdullah Aymaz]

Amerikan vatandaşı ve Amerika’da yetişmiş Mısırlı Ahmet Beyle görüşmemizde üç şey söylemişti: 

“Ben Hizmeti biliyorum… Türkiye’ye de gittim. Kimse Yok Mu'yu, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nı, TUSKON’u, hastaneleri, üniversiteleri, kolejleri, esnaf ve mütevellileri gördüm, tanıdım, tanıştım. Bir Müslüman olarak çok sevindim ve iftihar ettim. 15 Temmuzdan sonra hepsinin yok edilmesiyle de çok üzüldüm. Ama kendimi şöyle teselli ettim… Hizmetin, meşru dairede çok güzel bir sistemi var ve yetişmiş, fedâkar güzel insanları ve elemanları var. Bu tasallutlar geçici şeyler. Hizmet kısa zamanda kendisini toparlar…” 

“Hem İkinci Dünya Savaşı'na girenlerden Almanya ve Japonya yerle bir edildikleri halde, kısa zamanda derlenip toparlandılar. Çünkü işleyen bir sistemleri, yetişmiş teknik ve teknolojiden anlayan insanları, bir de disiplinli bir hayatları vardı…”

Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na girmiş miydi? Hayır. Peki neden hâlâ Almanya ve Japonya’dan geri?

Diğer iki meseleyi inşaallah sonra yazarım…

Şimdi merhum Ali Ulvi Kurucu Ağabeyin Hatıratını okurken, karşıma şu ifadeler çıktı: 

“YIKILAN MEMLEKET; MİLLET DEĞİL… Almanya’da hem merak, hem de hayret uyandıran şeylerden birisi de, İkinci Cihan Harbinde yıkılan, mağlup olan Almanya’nın yeniden îmarı… O günlerde okuduğum bir Bakanımızın hatıralarında şu satırları görmüştüm: 

‘Tedavi için Almanya’ya gitmiştim, yıl 1958… Beni gezdiren tercümana dedim ki: 

- Hep mâmur yerleri gezdirdin. Bir de Cihan Harbinden çıkan harap şehirleri gezip görsek… Dedim. O,

- Hangi harap şehirler? Dedi. Ben

– Canım, işte beş altı sene Almanya, dünya ile harbetti. Ruslar bir taraftan, Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar bir taraftan, on binlerce tayyare, senelerce bu memleketi bombalamadı mı? Dedim.

– Evet. Dedi.

– İşte o harabeleri göstersene? Dedim.

– O harabeler, işte şu gördüğünüz yerlerdi. Hepsi yeniden yapıldı. Dedi. Tercümanın bu sözü tuhafıma gitti.

– Canım, on sene içinde koca bir memleket nasıl imar edildi? Dedim. Tercümanın şu cevabı, bir vecize, bir düstur halinde gönlüme nakşedildi. Dedi ki:

- Evet efendim, biz zannederdik ki, Alman milleti yıkıldı! Meğer yıkılan Almanya imiş, Alman milleti değilmiş… Eğer yıkılan millet  olsaydı, bu Almanya yeniden yapılamazdı… Binalar kolayca yapıldı. Asıl mühim olanı da, eskimiş, demode olmuş fabrikalar da yenilendi, otomatik oldu. Faraza yüz elli kişiyle çalışan eski hantal fabrikaların yerini, on beş kişiyle çalışan fabrikalar aldı.’

‘Tercümanın sözlerindeki asıl mühim nokta, meselenin can damarı şu sözlerdi: ‘Herkes Alman milleti yıkıldı, sanırdı. Yıkılan Alman milleti değilmiş. Almanya imiş!..’

“Okuduğum bu hatıra bana Mehmed Hasan Beşer Beyin vaktiyle bir kurs, bir çalışma için Beyrut’ta katıldığı konferanslarda işitip de bize naklettiği bir hadiseyi hatırlattı. Hasan Beşer Bey şunları söylemişti: ‘Beyrut’ta konferanslara katılıyoruz. Milletlerin geliri gideri, milli hâsılatı, kazancı, zamanı, hammaddesi, imâlâtı vesâire konuşuyoruz, dinliyoruz, öğreniyoruz. Sıra Japonya’ya  geldi. ihrâcâtı şu kadardır. Hammaddesi yoktur. Her şey hâriçten gelir ve Japonya dışarıdan aldığı hammaddeyi işleyip dışarı ihraç eder. İhrâcâtıyla da dünya ile rekabet eder. Avrupa’yı çoktan geçtiği gibi, Amerikan mallarıyla da boy ölçüşür ve zor duruma sokmuştur; hâlen de meydan okumaktadır. Konferans esnasında, herkesin zihninde bir suâl oluştu: Peki her şeyi dışarıdan alan bu Japonya’nın kendine has nesi var ki, bu kadar muvaffak olabiliyor? Japon ruhu var, çalışma azmi var, çalışma planı var; Allah’ın verdiği akıl daima ve yerinde kullanması var… Japonlarda ‘Anamız, babamız nasıl yaptıysa, biz de öyle yapar, gideriz.’ demek yok!..”

İşte can alıcı nokta bu… Yetişmiş insan… Çalışan eleman… Disiplin… Doğru ve düzgün sistem… İşine odaklanma…

Hep söylemiyor muyuz: İşimize bakalım… Müşteriler bekliyor…

Evet, Anadolu’nun güzelliklerini, gülümseyen yüzünü… Bunların da özü ve kökü olan güzel İslâmiyeti, güzel yaşamak, güzel temsil etmek… İslamın cibilli düşmanları bu güzellikleri yok etmek için bir takım terör örgütlerini sadece Suriye’ye, Irak’a, Türkiye’ye değil, bizzat Mekke’ye ve Medine’ye yerleştirip ‘İşte İslamiyet budur!..’ demek ve dünyada böylece İslâmî güzellikleri bitirmek istiyorlar. İyi niyetliler, İslamiyeti güzel yaşayan ve güzel temsil edenler ellerini çabuk tutarlarsa, bu yıkımı, bu felâketi önleyebilirler… Bunun için işlerine bakmaları, güzelliklere odaklanmaları gerekiyor… Yoksa birileri müşterileri ürkütürse, Allah korusun iş işten geçmiş olabilir… Allah göstermesin…

[Abdullah Aymaz] 9.5.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Sosyal demokratlar, Avrupa için ümit olmaktan çıktı [Analiz: Hasan Cücük]

Tarih 29 Ocak 2000. Stockholm’de toplanan Avrupa Birliği (AB) liderlerinin en önemli gündem maddesi Avusturya’da iktidara yürüyen Jörg Haider liderliğindeki Özgürlük Parti’siydi. Masanın etrafında oturan 15 liderden 11’i sosyal demokrat partilerden, geri kalan 4 lider ise ‘sağcı’ydı.

Ancak bugün Stockholm’de toplanan 15 AB üyesi ülke liderinin yalnızca 5’inde sosyal demokratlar iktidarda. Önümüzdeki dönemde bu sayı daha da azalabilir. Sosyal demokratlar, Avrupa için ‘umut’ olmaktan giderek uzaklaşıyor.

ARDI ARDINA GELEN KAYIPLAR

2016 sosyal demokrat partiler için tam bir yıkım oldu. İtalya’da yapılan anayasa referandumunda istediğini alamayan Matteo Renzi istifa etti. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ülke tarihinin en düşük popülerlik rakamlarına düştü. İkinci dönem için aday dâhi olamadı. İspanya’da sosyal demokrat PSOE tarihinin en kötü seçim sonuçlarını aldı. Avusturya’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sosyal demokratların adayı ikinci tura bile kalamadı. İngiltere’de Brexit’in faturası İşçi Partisi’ne kesildi…

Sosyal demokratların erimesi 2017’de de devam etti. Hollanda’da yapılan seçimlerde İşçi Partisi adeta kayıpları oynadı. Seçimden yüzde 20’lere varan oy kaybıyla çıkan İşçi Partisi yüzde 5,7 oy oranıyla iyice küçüldü. Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi ilk turunda sosyalist aday Benoit Hamon yüzde 6,4 oy alarak, ikinci tura kalamadı.  Sosyal demokratlar bir zamanlar kaleleri olan İsveç’te de oy kaybederken, Danimarka ve Almanya’da az da olsa oylarını arttırdı. Almanya’da Avrupa Parlamentosu eski başkanı Martin Schultz’un iç politikaya dönmesiyle oylarda bir kıpırdanma yaşanıyor. Solun en rahat olduğu yer ise şimdilik Portekiz. Kasım 2015’ten beri ülkeyi sosyal demokrat Antonio Costa yönetiyor.

İŞÇİ SINIFINDAKİ DEĞİŞİM

İşçi sınıfı sosyal demokratların oy deposu oldu uzun yıllar. İşçi hareketlerini organize eden bu partiler, sendikaların büyük desteğini gördü. 1970 ve 80’li yıllarda Almanya’da Willy Brandt, İsveç’te Olof Palme, Danimarka’da Anker Jörgensen gibi efsanevi sosyal demokrat başbakanlar ülkeyi yönetti. Depo işçiliğinden önce sosyal demokratların başkanlığına sonra başbakanlığa uzanan Danimarkalı Anker Jörgensen, sadece sol için değil sıradan halk içinde önemli bir figür olmuştu.

2000’li yıllarla birlikte sosyal demokrat partilerin ‘oy deposu’ olan ‘işçi sınıfı’ ciddi değişime uğradı. Fabrikaların kapandığı, işçi sınıfının tarihe karıştığı günümüz Avrupa’sında sosyal demokratların yapması gereken reformları sağ partiler yapınca, seçmen otomatik olarak soldan sağa kaymaya başladı. Bunda partilerin savunduğu değerlerin giderek birbirine benzemesi ve ideolojilerin çökmesi de önemli rol oynadı. Ekonomi, sağlık, eğitim ve yabancılar konusunda sağ ile sol arasında sadece küçük farklar olunca sosyal demokratlar için çöküş kaçınılmaz oldu. Yeni nesil için ‘dayanışma’, ‘özgürlük’, ‘işçi sınıfı’ gibi kavramlar bir anlam ifade etmeyince sosyal demokratların oy alması da zorlaştı.

GÖÇMEN MESELESİ VE SOL

Göçmen ve mültecilerin toplum için problem olmasının faturası doğal olarak sosyal demokratlara çıkarılıyordu. Bir taraftan ‘göçmen dostu’ gözüküp, diğer taraftan göçmenlerin ülkeye gelmesine engel olmak ideolojilerine ters düştüğü için sosyal demokratlar uzun yıllar giderek bir problem haline gelen bu sorunu görmezden geldiler. Göçmenlerin nüfus olarak artması ve toplum düzenine yönelik tehdit oluşturduklarına dair algının yerel halkta güçlenmesiyle orta sınıf seçmenler yavaş yavaş partilerinden koptu.

Bugün aşırı sağa giden oyların büyük kısmını daha önce sosyal demokratlara oy veren kitle oluşturuyor. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (European Council on Foreign Relations – ECFR) araştırmacılarından Alman Josef Janning, Almanya ve İsveç’te suç işleyenin etnik kimliğinin konuşulmasının uzun yıllar ‘ayıp’ olarak algılandığını belirterek, “Ancak bu kural son yıllarda rafa kaldırıldı. Sebebi gayet basit; göçmenleri gündemde tutan parti oy kazanıyor” açıklamasını yapıyor.

Aşırı sağın yükselmesi sosyal demokrat partilerin göçmenler konusunda söylem değiştirmesine yol açıyordu. 2000’li yıllarda kapılarını herkese açan sosyal demokratlar gitmiş, suç işleyenin sınır dışı edilmesini, her mülteciye sınırların açılmamasını isteyen yeni bir sosyal demokrat görüş gelmişti. Bunda sosyal demokratların sürekli oy kaybı etkili oldu. Koca Avrupa’da sadece Norveç, Portekiz, İngiltere ve İsveç’te sosyal demokratlar ’sihirli’ rakam yüzde 30 oy oranına ulaşırken, diğer ülkelerde bu oranı yakalamak sol için hayal ötesi oluyordu.

YÜZDE 30’LARDAN YÜZDE 20’LERE

2000’li yıllarda Avrupa genelinde sosyal demokrat partilerin oy oranı yüzde 30’ların üstünde olurken, bugün bu oran yüzde 20 seviyesine kadar düşmüş durumda. Sosyal demokratlar ekonomik kriz, büyüme, kamu harcamaları, göçmen sorunları gibi konulara çözüm getiremediği gibi ciddi bir kimlik krizi yaşıyor. İşçi hareketlerinin son bulduğu, işçi sınıfının ortadan kalktığı bir Avrupa’da sosyalistler en klasik söylemlerinde bile toplumu ikna edebilecek enerjiyi bulamıyor.

Sol bugün Avrupa’da sadece İtalya, İsveç, Avusturya, Portekiz ve Fransa’da ülkeyi yönetiyor. Haziran’da Fransa’da parlamento seçimleri yapılacak ve büyük ihtimal sosyalistler ciddi oy kaybına uğrayacak. Yine Haziran’da İngiltere de seçime gidecek. Ekim’de ise Almanya seçimleri var. Bu 3 ülkede seçimlerden sosyal demokratlar oy kaybıyla çıkarsa sosyalistler artık Avrupa için ümit olmaktan çıkmış olacak.

[Hasan Cücük] 9.5.2017 [TR724]

Hani o paralar ödenecekti? [Semih Ardıç]

Hükümet kapattığı okulun ücretini, gazetenin abone bedelini tahsil etti. Hizmet Hareketi’nden gasp edilen milyarlarca liranın hak sahiplerine ne zaman ödeneceği meçhul!


“Devleti idare edenler dolandırıcılığa seyirci kaldığında kime müracaat edeceğiz? Mal emniyetini tehdit eden daha dehşet verici bir husus var ki o da bizzat devlet adına hareket ettiğini söyleyenlerin gasp suçunu işlemesidir. Devlet, mala-mülke tasallut etmişse hakkımızı nasıl geri alacağız? Zalim Bolu Beyi’ne karşı dağlara çıkan Köroğlu’nun izinden gidemeyeceğimize göre hak mahrumiyetleri nasıl bertaraf edilecek?”

Bu satırları Hizmet Hareketi’ne reva görülen zulümlerin malî veçhesini ele aldığım 30 Aralık 2016 tarihli makalede tr724.com okurlarının dikkatine arz etmiştim. O makalenin üzerinden 4 ay geçtiği halde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, el konulan aile şirketleri ve holdingler dâhil edildiğinde 60 milyar liradan fazla nakdî ya da menkul kıymeti haiz varlığı esas sahiplerine iade etmedi. Açılan davalar, Defterdarlıklara yapılan müracaatlar hükümetin şifahî talimatları ile sümen altı ediliyor. Alenen gasp edilen bu paraların Ocak 2017’de ödeneceği söylendi. Olmadı, mart ya da nisan ayları telaffuz edildi. Hepsi geride kaldı. Ne paralar iade edildi ne de buna dair bir teşebbüs var! En azından Ramazan ayından evvel ödeme yapılabilse mağduriyetler bir nebze giderilmiş olurdu.

ERKEN KAYIT PARALARI NİYE İADE EDİLMİYOR?

15 Temmuz 2016 Darbe Tiyatrosu bahane ederek el konulan onlarca okul ve yurda erken kayıt yaptıran 160 bin kişinin kredi kartlarından bu aya kadar 1,6 milyar TL kesildi. Okul kapatılmış, yurt Ensar’a ya da Bilal Erdoğan’ın TÜRGEV’ine peşkeş çekilmiş, aynı zamanda daha evvel bu müesseselere kayıt yaptıranlardan para tahsil ediliyor. Köprüden geçenden 5, geçmeyenden 10 akçe alan Deli Dumrul, AKP’nin eline su bile dökemez. Ortada verilen bir hizmet yoksa bu paralar nasıl alınabiliyor? Maliye Bakanı Naci Ağbal nerede?

Müşteri bankasına ‘ödemeyi durdurun’ talimatı verdiği halde banka hangi salahiyetle karttan para çekmeye devam ediyor? Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na paraşütle indirilen ve diyet borcunu ödemek için ilk icraat olarak Bank Asya’nın yönetimini Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devreden Başkan Mehmet Ali Akben, Kredi Kartları Kanunu, Bankacılık Kanunu ve Tüketici Kanunu’nda yeri olmayan bu haksız kesintilerden bîhaber olamaz.

KREDİ KARTLARINDAN MÜŞTERİYE RAĞMEN KESİNTİ

Bankalar, böylesine netameli ve aylarca devam eden bir işlemi BDDK’nın tensibini almadan yapmaz, yapamaz. Bankacılık lisansının iptaline kadar gidecek bir ihlalden bahsediyoruz… İşsiz bırakılmış, eşi, dostu mahpus insanlara erken kayıt paralarını iade etmeyerek katmerli bir zulme imza atanların yanına kâr kalmaz bu işler! Gasp edilen her bir kuruş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) kadar götürülecektir. Bugün etrafındaki aç gözlüleri doyurmak için harcadıkları o paralar, AİHM tarafından kat be kat tazmin edilecektir.

ZAMAN ABONELERİNDEN KESİLEN ÜCRETLERİ KAYYIM YEDİ

Gaspın bini bir para! Zaman aboneleri de kayyımlar tarafından mağdur edildi. 4 Mart 2016’da Zaman gazetesine kayyım olarak tayin edilen Sezai Şengönül, Tahsin Kaplan ve Metin İlhan kasım ayına kadar abonelerden para aldı. Gazete 27 Temmuz’da KHK ile kapatıldığı halde bu paraları tahsil ettiler. Kapalı okul ve yurt için ücret alanlar basılıp dağıtımı yapılmayan Zaman için de aynı usulsüzlüğü yaptı. Abonelerden cebir yoluyla tahsil edilen 7 milyon liraya yakın tutar ne oldu?

Zaman gibi bir markayı 4-5 ayda batırmayı başaran kayyımların aldığı bu paradan Maliye’nin haberi var mı? Bu paralar harcandı ise hangi maksatla ve kimler tarafından harcanmıştır? Tüketiciyi dolandırma suçu işleyen kayyımlar hakkında şu ana dek herhangi bir adlî tahkikat başlatıldığını duymadık. On binlerce mağdur, zahmet olmazsa Bakan Ağbal’dan makul bir izahat bekliyor. İzahatla beraber Maliye (Defterdarlık) de bu paraları bir an evvel iade etmelidir.

El konulan holding ve şirketlerde işten çıkarılan on binlerce çalışanın maaş, kıdem, ihbar tazminatları, izin, fazla mesai ücretlerinden müteşekkil milyarlarca liranın ne vakit ödeneceği de meçhul! Faaliyeti devam eden şirketlerin, yani tüzel kişilerin satış gelirleri, marka değeri, defter değeri, nakdî varlığı, duran varlıkları, net alacakları dâhil edildiğinde 60 milyar TL’yi aşan bir iktisadî büyüklük cebren ve hileyle alıkonuldu.

BANK ASYA’DA MEVDUATI ÖDEMİŞ GİBİ YAPTILAR

Bank Asya’da 100 bin TL ve altında TL ya da döviz hesabı olanlara ödeme yapılacağı minvalindeki beyanlarla işlemlerin yapılacağı Vakıf Katılım’da yaşananlar hiç de örtüşmüyor. Bankalarda olduğu gibi katılım bankalarındaki mevduata da 100 bin liraya kadar Hazine garantisi verildiği halde mudiler ‘hesabınızda tedbir var, hakkınızda soruşturma var’ denilerek geri çevriliyor. Belli ki MİT’in meşhur fişlemelerinin yer aldığı excel tablolar TMSF’ye de bildirilmiş. Anayasaya göre suç teşkil eden bahse konu listelerde ismi geçen Bank Asya mudilerine ödeme yapılmıyor. Ödeme yapılan mudiler için dolar 2,90 TL, Euro ise 3,09 TL olarak esas alınıyor. Döviz hesabına böyle muamele! İtiraz edene ‘hapse mi girmek istiyorsun!’ diye gözdağı veriliyor.

Hizmet Hareketi’ne gönül veren insanlar hürriyetlerinden, helal kazançlarından mahrum edilirken hâlâ ‘yapılanlar soykırım mı, değil mi’ diye sözüm ona hakkaniyetçilik oynayanlar yok mu! Bunlar bilerek ya da bilmeyerek zulme teşne oluyor. Bu kadar haksızlığa, hırsızlığa, zorbalığa, gaspa ve tedhişe rağmen hükümetin icraatına ‘soykırım’ demekten imtina edenler, mazlumiyete ikna olmak için masum insanların gaz odalarında diri diri yakılmasını mı bekliyor? Vicdanların harekete geçmesi için daha ne kadar can yanacak!

HIRSIZI HIRSIZA ŞİKÂYET ETMENİN GARABETİ

Canı sıkıldıkça kararname çıkaran AKP Hükümeti, gasp edilmiş bir hakkın iadesi mevzu bahis olduğunda ıslık çalmayı tercih ediyor. Esasında masum ve mağdur yüz binlerce insan, hırsızı hırsıza şikâyet etmenin garabetinin ve buradan bir netice çıkmayacağının farkında. Onların tek derdi var, o da haklı iken haksız vaziyete düşmemek. Er ya da geç, Türkiye’de ya da AİHM’de adaletin tecelli edeceği ümidi ile sabrediyorlar. Yeryüzünde sulhun temsilcileri olma gayesinden taviz vermektense muvakkat zarara uğramayı göze alıyorlar. Zerre kadar adaletin tesis olunduğu beldelerde takdir edilmesi icap eden bu vakur duruşa mukabil hükümetin istismardan geri durmuyor, bir mânâda hırsızlığı teşvik ediyor.

SİLAHLARIN YANINA KİTAP KOYAN DÜZENBAZLAR!

Haksızlıkların malî veçhesi bile insanı çileden çıkaracak kadar vahim. Türkiye’de Hizmet Hareketi’nin maruz kaldığı gayr-i hukukî muamelenin onda biri başka bir kesime reva görülseydi neler olurdu? Bu suâle verilecek samimi cevaplar, Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ve ondan ilham alan milyonlarca kişiye atılan ‘terörist’ iftirasının tutmayacağını bir kere daha dünyaya ilan edecektir. Özel Harp Dairesi’ne ait kayıt dışı silahların yanına muhterem Hocaefendi’nin kaleme aldığı kitaplardan koyup kurgulanmış fotoğrafları çeken polis ve jandarma teşkilatı, Türkiye’yi bütün dünyanın gözü önünde ‘tahkir’ ettiklerinin farkında bile değil! Mardin’de sahnelenen tiyatro, MİT mensubunun ormanda yakalayıp yere yatırdığı geyiğe fil olduğunu itiraf ettirmeye çalıştığı o fıkradaki kadar sakil kaçtı.

Hırsızlık, düzenbazlık, hokkabazlık üzerine kurulan bu korku imparatorluğu çöktüğünde çok kişi başını yerden kaldıramayacak…

[Semih Ardıç] 9.5.2017 [TR724]

Uydur uydur ipe diz, adına iddianame desinler (1) [Mehmet Yıldız]

İstanbul Cumhuriyet Savcılarından Can Tuncay’ın ‘15 Temmuz darbe girişimine iştirak eden medya unsurları’ hakkında hazırladığı iddianame, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Aralarında Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler ile gazeteci Nazlı Ilıcak ve kapatılan Zaman gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın da bulunduğu 16 şüpheli hakkında 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi. İlk duruşma 19 Haziran’da yapılacak.

İddianamenin yazım tekniği açısından bakıldığında diğer iddianameler gibi bu da bir takım sorunları içinde barındırıyor. Cumhuriyet savcısının görev ve yetkilerini düzenleyen CMK’nın 160/2 maddesinde Cumhuriyet savcısının şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlü olduğu belirtilmiş, kamu davası açma görevini düzenleyen CMK’nın 170/4 maddesinde ise iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olayların, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanacağı belirtilmiştir.

İddianame hukuk dili ile değil sanki bir film senaryosu yazar gibi soyut, fantastik ve hayal ürünü bir şekilde yazılmıştır. “FETÖ/PDY” olarak isimlendirilen sözde örgüt anlatılırken hiçbir somut veriye ve delile dayanılmadan, istihbarat raporlarından ve  tanık ifadelerinden yola çıkılmış. Örgütü delillendirme adına soruşturmada elde edilen belgeler nelerdir, bu ve bunun gibi sayısız soruya yanıt verilmeden hikaye anlatılır gibi hiçbir delillendirme olmadan tek taraflı olarak anlatım yapılmış.

İddianameyi düzenleyen Cumhuriyet savcısı kendisinden önce yapılan bir kısım sorusturmalardaki (MİT Tırları Operasyonu, Selam Tevhid-Kudüs Ordusu ve 17-25 Aralık soruşturmalarındaki) beyan ve değerlendirmeleri sanki kendi delil toplamış gibi bu iddianamede yazmış.

341 sayfadan oluşan iddianame 9 bölümden oluşuyor.

İlk bölümde ‘suçtan zarar görenler’ başlığı altında Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Başkanlığı ve 65’nci Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yer almış.

İkinci bölümde İddianamenin 6’sı tutuklu, 10’u haklarında yakalama kararı, 1’i tutuksuz yargılanacak olan 17 şüphelinin kimlik bilgileri var. Bu isimlerin hangi gerekçeyle bu iddianamede yer aldıklarını ileride ele alacağız. Savcı şüphelileri üç kategoride değerlendirmiş.

Silahlı Terör Örgütü Yöneticisi Olan Şüpheliler: Ekrem Dumanlı, Tuncay Opçin ve Emre Uslu

Örgüt Üyesi Olan Şüpheliler: Abdülkerim Balcı, Şemseddin Efe, Osman Özsoy, Faruk Kardıç, Fevzi Yazıcı, Mehmet Kamış, Tuğrul Özşengül, Yakup Şimşek, Bülent Keneş ve Ali Çolak

Örgüt Adına Suç İşlediği Anlaşılan Şüpheliler: Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak

Adı geçenlerin 9’u Zaman gazetesi çalışanı, 1’i Zaman’ın reklam filmini hazırlatan Marka Direktörü, diğerleri Samanyolu TV ve Can Erzincan TV’de program yapan veya konuşmacı olarak katılan gazeteciler.

Üçüncü bölüm iddianamenin en geniş kısmı. Neredeyse 200 sayfadan oluşan bu bölümde sözde örgüt hakkında genel bilgiler verilmiş. Son dönemde Cemaat aleyhinde hazırlanan bütün iddianamelerin girişine konulan emniyet istihbarat raporundan alınmış (ihtimal bir akademisyenin kaleminden çıkmış) bilgiler bunlar.

Özellikle örgütle ilgili anlatılan kısımda yazılan metin bütünlük arzetmiyor, dil olarak aynı üslüpla yazılmamış, bu da metni yazan kişinin ya farklı bir yerde hazırlanan ve kendisine verilen metni iddianameye aktardığını ya da farklı illerde benzer nitelikte örgütle ilgili açılan davalardaki iddianamelerden alıntı yapıldığını göstermektedir.

CHP milletvekili Mahmut Tanal, 15 Temmuz öncesi katıldığı bir TV programında polislerle ilgili farklı illerde düzenlenen iddianamelerin bire bir aynı olduğunu, bunun da iddianamenin soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı tarafından değil de tek bir yerden hazırlanarak flash bellekle verilip iddianameye dönüştürüldüğünü gösterdiğini belirtmiştir.

Benzer davalardaki farklı iddianameler incelenebilse kuvvetle muhtemel bu iddianamede de aynı durum söz konusu olacaktır. Bu da soruşturmanın bağımsız ve tarafsız olduğu iddia edilen yargı organları tarafından değil tek bir yerden yürütüldüğünü ortaya koyacaktır.

Dördüncü bölümde 15 Temmuz darbe girişiminde medyanın rolü anlatılmış. Twitter’da kime ait olduğu belli olmayan ama Savcıya göre ‘örgüt abisi’ olan kullanıcılar tarafından atılan twit mesajlarına yer verilmiş.

Beşinci bölümde yaklaşık 45 sayfa boyunca darbe girişimine iştirak eden (!) şüphelilerin eylemlerine yer verilmiş. Bu bölümde yer alan iddiaları ayrıca ele alacağız.

Altıncı bölümde ‘şüphelilerin örgütsel konum ve bağlarına ilişkin tespitler’ başlığı altında, şüphelinin çalıştığı işyeri, ev araması yapılmışsa nelerin bulunduğu, Bankasya’da kaç parasının bulunduğu gibi bilgiler yer almış.

Yedinci bölümde sözde örgütün üst yöneticilerinin isimleri ve konumları anlatılmış. Bu isimler Ankara Çatı davada yer alan isimler. O isimlerle bu iddianamenin şüphelilerinin irtibatlı olduğu bilgisine yer verilmiş. Ama kimin kiminle ne zaman nerede irtibatının olduğu bilgisinin detayı yok. Ek delil klasörlerinde bu konuda belki bir şeyler olabilir.

Sekizinci bölümde sözde örgütün medya faaliyetlerinin darbeye hazırlık dönemindeki yeri anlatılmış. Bu bölüm, Ankara C.Başsavcılığının hazırladığı Akıncı Üssü iddianamesinin ‘Darbeye Hazırlık Faaliyetleri’ başlıklı kısımdan kopyalanıp yapıştırılmış. Bizzat Akıncı Üssünde bulunarak darbeye iştirak eden sivillerin yakınlarının telefon irtibatları verilmiş. Ama bu isimler arasında gazeteciler yok. Sanki savcı bu bölümü yanlışlıkla kopyalamış gibi.

Dokuzuncu bölümde İddianamenin kısa bir özeti verilmiş ve şüpheliler hakkında istenen cezalar yer almış.

Savcı Can Tuncay sözde örgütün eylemlerini şöyle sıralamış:
  1. 07 Şubat 2012 tarihli MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘a yönelik kurgu delillerle ve usule aykırı yöntemle soruşturmaya girişilerek tutuklanmaya çalışılması,
  2. 2013 yılı Haziran ayında gerçekleşen ve kamu düzenini tehdit eden Gezi Parkı eylemlerinin provoke edilmesi ve şiddetinin arttırılması,
  3. Güvenlik ve istihbarat birimlerini hedef alan ve kamuoyunda (sözde) “Selam Tevhid Örgütü” adıyla bilinen soruşturma süreci,
  4. Doğrudan hükümet görevlilerini hedef alan 17-25 Aralık 2013 tarihli sözde yolsuzluk soruşturmalarında etkin rol oynadığı,
  5. 15 Temmuz darbe girişimi.
Sonuç bölümüne iddianamenin önceki sayfalarında geçtiği halde savcı yazmayı unutmuş ama biz ekleyelim. ‘Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, İzmir Askeri Casusluk, Taşhiye (Tahşiye olacak) ve MİT Tırları isimleriyle bilinen kurgu ve kumpas soruşturmalar‘ da cemaatin idamlık günahlarından.

***

Bugüne kadar gazeteciler hakkında düzenlenen bütün iddianameler gibi bu iddianamede de delil yok diyebiliriz. Silahlı terör örgütü yöneticiliği veya üyeliği için en azından bir yerlerde silah olması lazım değil mi? Öyle bir şey yok tabii ki. Bütün deliller, ‘konuştu, yazdı, twit attı’dan ibaret.

15 Temmuz’da birileri darbe girişiminde bulunmuş. O birileriyle hiç bir irtibatı bulunmadığı halde 50 bine yakın kişi örgüte üye olmak ve darbeye iştirakten tutuklanmış. Gazeteciler için hazırlanan iddianameler de öyle. Cumhuriyet Gazetesi iddianamesinde de gördük, Cumhuriyet yazarlarının görüştüğü kişilerin bir kısmının Bylock kullanıcısı olması örgüt üyeliğine delil sayılmış. Bylock kullanıcısı olmak suç değil ayrı mesele ama biriyle telefon görüşmesi yapmadan önce telefonunda hangi uygulamaların yüklendiğini nereden bilebilirsiniz ki! Savcı Can Tuncay kim bilir kaç Bylock kullanıcısıyla görüştü. Bir gün Saray’ın gözünden düşerse, aynı suçlamalara maruz kaldığı zaman öğreniri o irtibatlarını.

Savcıların bu yaklaşımıyla, Türkiye’de tutuklanmayacak kimse tanımıyorum. En başta Erdoğan sonra AKP’li bakanlar, milletvekilleri ve bürokratlar…

Belki de iddianameleri hazırlayanların asıl hedefi bu. Bugün onayladığınız hukuk dışı yöntemler yarın size karşı kullanıldığında söyleyecek tek sözünüz olmaz.

Sonraki Yazı: Saray yargısı böyle kumpas kurdu

[Mehmet Yıldız] 9.5.2017 [TR724]

Kimine göre iyi, kimine göre kötü haber [Tarık Toros]

Konuşan hemen herkes, diğer tarafı tarihin çöplüğüne yolluyor. Kimler gidecek kimler kalacak, çok beklemeyeceğiz. Ülke, “yok hükmündeki” referandumla şunu gördü, siyaset de bitmiş. CHP ve CHP yönetiminin şeffaflaşması adına iyi oldu bu. “CHP’yi karıştırıyorlar” diye kendilerini savunmasınlar, komik oluyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Saray düğmeye bastı, arkadaşlarımız alet oluyor” sözü, Bülent Arınç’ın “Arabam yoktu, Abdullah Gül’ün babasının cenazesine gidemedim” mazeretinden daha tutarsız.

PENGUEN EFEKTİ

Ülkede milyonlar inim inim inlerken, OHAL uygulamaları milleti canından bezdirirken, konuştuğumuz şeylere bak. Bir kanalda, “Mustafa Kemal’in hayatındaki kadınları” tartışanlar hışma uğrarken, acaba diğer kanalda Antartika’yı tartışanlara kimse niye sesini çıkarmaz? Medyanın penguen ilgisi hiç geçmedi. Gezi olaylarında penguen belgeseli verdiler, şimdi de penguenlerin yaşadığı kıtayı konuşuyorlar. Mustafa Kemal’in kadınlarını geyik malzemesi yapanlar alçak da bunlar ne?

NEGATİF HABER YASAK!

Hadi diyelim ki, nezarette 25 gün boyunca çırılçıplak tutulan ve sonra “pardon” denilerek salınan kadının feryadını duymuyorsunuz, işinize gelmiyor. Silopi’de panzerin ezerek öldürdüğü 6 ve 7 yaşlarındaki iki küçük çocuk, çok mu önemsiz. Ya da Antalya’da ilköğretim ikinci sınıf öğrencisi Selen’in, “yüzde 30 bedensel engelli” diye dışlanması, okul velilerinin “bu çocuğu istemiyoruz” eylem yapması niye radarınıza girmez!

ŞAPŞAL, SERSEM BİR GÜRUH

Kimseye gazetecilik anlatmıyoruz. Bitti çünkü. Vahşilere demokrasi dersi verilmez. Haramilere hukuktan bahsedilmez. Zalimlere insan haklarından dem vurulmaz. Kimsenin bunlardan beklentisi de yok. Şapşallıklarını anlatıyoruz, hepsi o. Sadece ve sadece, ülkede milyonları bulan mağdurlara karşı gazeteci olarak sorumluluğumuz var. Onu yapıyoruz. Bunun için de kimsenin iznine, icazetine ihtiyacımız yok.

KOLEJLER BİLE PAYLAŞILDI

Eğitim çökeli yıllar oluyor. İmam hatip furyası, dershanelerin kapatılması, sınav sisteminin laçkalaşması, öğrenciler üzerinde ağır tahribata yol açtı, henüz farkında değiliz. OHAL KHK’larıyla akademi bitti. Nasıl yetişecek gelecek nesiller? Kaç tane özel okul kaldı, bildiğiniz? Çoğunun ortaklık yapısı, sahipleri değişti, gizlice! Haberiniz var mı? Yandaşlar paylaştı aralarında, biliyor musunuz? Söylemediler, açıklamadılar, öğrenci kaçmasın diye. Hepsi satıldı. Robert Kolej, Galatasaray Lisesi, ENKA gibileri kaldıysa, bilmiyorum yani.

BÜYÜK TÜRK YALANLARI

TV’lerinde sürekli propaganda görüntüleri dönüyorlar. Yanına halk röportajları da koyuyorlar ki, propagandanın gücü görülsün. Vatandaşın yarısı, ekranlardan üflenen belli lafları ezberlemiş: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok. Biz kendi kendine yeten bir ülkeyiz, asıl dünyanın bize ihtiyacı var. Avrupalılar gelip Türkiye’de çalışacak. Batı, Kanal İstanbul’u, üçüncü havaalanını rakip gördüğü için böyle yapıyor. Kıskanıyorlar.”

DİPLOMASİDE DOST OLMAZ

Büyük Türk yalanları bunlar. Allah aşkına hangi birini düzeltelim. Türk’ün Türk’ten başka dostu yok da… Rus’un Rus’tan başka dostu var mı? İran’ın İran’dan başka dostu var mı, mesela. Hem, kendi kendine yeten bir ülke olduğumuzu nereden çıkardınız. Bırak cep telefonunu, bilgisayarı, en temel gıda maddelerini bile ithal ediyor Türkiye. Salaklaşmamak lazım.

REİSİNİZ DİKTATÖRLERLE YAN YANA

Avrupalılar gelip Türkiye’de çalışmak için kuyruğa girecekler mi, bilemem ama şunu biliyorum; Amerikan CNN’de Türkiye Cumhurbaşkanının fotoğrafı, Mısır’ın darbeci lideri Sisi ve Kuzey Kore’nin çılgın lideri ile yan yana gösteriliyor. Avrupa’da ise yoksunuz. Dünyada bir tane bile markanız yok, dolaşımda olan. Gazetelerin turizm sayfaları Güney Kıbrıs’a ver veriyor, sizin ülkenizi görmüyor. Kıskandıkları için mi, keşke öyle olsaydı. Adamların gazetecilerini tutukluyorsunuz, yöneticilerine kafa tutuyorsunuz, ülkesinde olay çıkarıyorsunuz, liderlerine “Nazi” diyorsunuz! Az bile yapıyorlar. Halen köprüleri atmıyor, onca kırmızı çizgiyi aştığınız halde, müzakere kapısını açık tutuyorlar.

FİİLEN GEBERTİYORLAR!

Türkiye’nin gerçek gündemi, ağır OHAL şartlarında yaşam mücadelesi veren milyonlar. Bakan Nihat Zeybekçi, 9 ay önce, “Bunlara öyle cezalar vereceğiz ki, gebertin bizi diye yalvaracaklar” demişti, şimdi daha iyi anlaşılıyor. Yüz sene önceki koşullar olsa, gaz odalarında imha ederlerdi. Bunu yapamadıkları için, ekmeği, suyu kesiyor, fiili ölüme mahkum ediyorlar. İçeri attıklarının da kafayı yemesini bekliyorlar. İzliyorsunuz, “kaçarken düştü öldü”, “intihar etti”, “operasyonda ölü geçirildi” vesaire… İnfazlar biçim değiştirdi. Neyin ne olduğunu da bilmiyor, aslını öğrenemiyoruz. Kara, kapkara günler… Kimine göre iyi, kimine göre kötü haber ise şu: Bugünden itibaren hiç ama hiçbir şey gidişatı değiştiremez!

[Tarık Toros] 9.5.2017 [TR724]

Devlet Kılıçdaroğlu, Kemal Baykal ve muhalefet… [Sefer Can]

Selin Sayek Böke’nin istifası CHP kadar AKP mevzilerinde de çalkantıya sebep oldu. Muhalefetteki mevcut dizilim belli ki AKP’yi mutlu ediyor; değişme ihtimali üzerine paniğe kapılıp saldırıya geçiyorlar. MHP’de başta Meral Akşener olmak üzere bütün muhalifler yandaş medyada boy hedefi haline geldi. Sinan Ogan ve Ümit Özdağ fiili saldırıya uğradı. Devlet Bahçeli’yi koruma kanunu çıkarsalar şaşırmayacağız. Bahçeli’ye biatlı partililer onu koruma mevzunda AKP’lilere yetişemiyor.

Benzer süreçleri CHP’liler de yaşayacak galiba. İşin ilginç yanı liderlerin refleksleri de benzeşiyor: Kapıya koymak. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da Bahçeli’nin yolunda. İhraç giyotini Fikri Sağlar için işlemeye başladı. Bu aslında gözdağı, diğer partililere ayağınızı denk alın mesajı. İşlemin bir sosyal demokrat partiye yakışmaması bir yana, ne kadar seviyesiz bir söylem: Kapıya koymak. Çocuğunuza söyleseniz ağır kaçacak ifadeyi, siyasette bir konumu ve kariyeri olan insanlara karşı kullanmak Kemal Bey’e yakışmadı.

HIRİSTİYANFOBİ!

Böke için yandaş medyada işaret fişeği çakılan itibar suikastlerinin arkası gelecek. Öyle anlaşılıyor. Daha önce de yaptıkları gibi Böke’ye dini tercihinden yüklenecekler. Hıristiyan olduğunu, onun için liderlik koltuğuna oturamayacağını yazıp duruyorlar. Aynı şeyi Batı’da bir Müslüman siyasetçi için yapsalar İslamofobi diye kıyameti koparırlar. Selin Hanım’ın dini tercihini bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Ama İslamofobi bayraktarı İslam tüccarlarının iki yüzlülüğünün mide bulandırıcı halini görmek gerekiyor.

Yandaş medyanın Böke karşıtlığı bununla sınırlı kalmadı. ABD elçisiyle görüştükten sonra istifa ettiğini iddia ettiler. Selin Hanım sert bir dille yalanladı. Plan basit, sol kesimdeki ABD antipatisi üzerinden Böke’yi linç ettirecekler. Güya çok karşı oldukları Kılıçdaroğlu’na bundan daha iyi kıyak olmaz diye düşünüyorlar. Kemal Bey gerçek bir demokrat ve kayıkçı kavgası yapmayan sarı muhalefet değilse bu oyunu bozmalı. Ne yazık ki şu ana kadar Saray’ın işini kolaylaştırıcı adımları attı.

GAYRİ MEŞRULUĞU KABULLENMEK…

Böke istifa metninde şunları söylüyor:

“Referandumun gayrimeşru sonucunu kabullenerek hedefler ve politikalar oluşturmak, demokrasiye ve her şeyden önce demokrasi iradesini ortaya koymuş milyonlara haksızlıktır.”

Bu görüşe katılmayacak aklı başında bir muhalefet olabilir mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan ve çevresinin yüzünden düşenin bin parça olduğu referandum gecesi Kemal Bey ortadan kayboldu. Kısa bir basın toplantısından sonra soru bile almadan salondan kaçtı. Yüzde 49’luk hayır blokunu arkasına alıp Erdoğan’ı köşeye sıkıştırabilecekken topu gol çizgisinden taça vurmayı başardı. Peş peşe hatalarla da hileli seçimin unutturulmasına zemin hazırladı. Bu arada eski lider Deniz Baykal’ın yaptıkları da cabası.

AKP’nin 7 Haziran seçim yenilgisinden sonra tekrar ayağa kalkmasında da bu ikilinin katkısı büyüktü (Bahçeli’yi de unutmayalım). Hiçbir teklif almadan günlerce ‘istikşafi’ görüşme saçmalığıyla oyalanıp Erdoğan’a manevra fırsatı verdiler.

Böke, hileli seçimi kabullenmemek adına Meclis’ten çekilmeyi önerdi. CHP apar topar kendi sözcüsünü yalanladı. Blöf olarak dahi kullanmadılar çekilme seçeneğini. Kemal Bey, uyum yasaları Meclis’e gelmez, KHK ile gidilirse düşünebileceklerini dile getirerek tornistan yaptı. Oysa nitelikli çoğunluk ve sıkı prosedüre rağmen anayasa değişikliğinde yapamadıkları neyi uyum yasalarında başaracaklar? Tamamen baştan savma zaman kazanma amaçlı bir açıklama…

Kemal Bey’in, Türkiye’nin yaşadığı şeyin geçici bir durum olduğu ve demokrasinin ortadan kalkmayacağına inandığı var sayılabilir. Zaman kazanmayı çözüm gibi görebilir. Bu iyimser tahmin. Kendisine çıkmaz sokakta gittiği anlatılmalı. Ancak Erdoğan’la danışıklı dövüş görüntüsü de yabana atılmamalı. O zaman muhalefet Kemal Bey’siz alternatifler üzerinde çalışmalı.

[Sefer Can] 9.5.2017 [TR724]

İşkence insanlık suçudur beyler, kendinize gelin! [Akif Umut Avaz]

Gün geçmiyor ki münferit ya da kitlesel işkence haberleri almayalım. Türkiye’nin bütün polis merkezleri, nezarethaneleri, cezaevleri en alçakça işkencelerin yapıldığı işkencehanelere çevrilmiş durumda. Bu yetmezmiş gibi bir de gözaltına alınanların veya tutuklananların yasal olarak tutulamayacağı çeşitli mekânların, metruk binaların, eski fabrika inşaatlarının da işkenceler için kullanıldığına dair ciddi duyumlar, ciddi iddialar ve bulgular var.

Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dair faaliyetlerini sürdüren Stockholm Center for Freedom (SCF), bu konuda ulaştığı yeni bilgileri Pazar gecesi sitesinde yayınladı. Mağdur avukatlarının tüyler ürpertici iddialarına göre, Erdoğan’ın başlattığı cadı avı kapsamında 26 Nisan’da 81 ilde yapılan kitlesel gözaltıya maruz kalan binden fazla insan Ankara Eskişehir Yolu üzerindeki Devlet Su İşleri (DSİ) tesisleri stadyumunda insanlık dışı işkencelere maruz kalıyor.

FİLİSTİN ASKISI, COPLA TECAVÜZ, KABA DAYAK, TEHDİT VE KÜFÜR…

Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün kullanımına tahsis edilen bu mekânda oluşturulan sorgu odalarında çıplak bir şekilde tazyikli suya tutma, Filistin askısına asma, copla tecavüz, kaba dayak, tehdit ve küfür gibi işkenceler yapıldığına dair bilgiler haberleştirilmiş. Kafalarındaki senaryoya uygun “itiraf”lara veya cadı avı kapsamında hedefe koydukları başka masum insanları suçlamaya zorlamak için yapılan sistematik işkencelerin tüm şiddetiyle sürdüğü söyleniyor.

Mağdur avukatlarının ifadelerine dayanan habere göre, erkek şüpheliler doğrudan şiddetin ve türlü işkencelerin yanı sıra haysiyetsiz sorgucuları tarafından ‘eşlerine tecavüz’ ile de tehdit ediliyor. Kadın mağdurlar ise, yine tecavüzle tehdit edilerek itirafçı olmaya zorlanıyor.

Haberde, gözaltındaki şüphelilerin insanlık dışı şartlarda tutulduğu, stadyumun zeminine bir örtü serildiği ve herkesin yan yana yatırıldığı aktarılıyor. Ayrıca tek bir tuvaletin çalıştığı ve yüzlerce insan için tek bir çift terliğin ortak kullanıma sunulduğu yönünde bilgiler paylaşılıyor.

İŞKENCECİ POLİSLERİN ÇOK ACELESİ VARMIŞ…

SCF’nin haberine göre işkence mağdurlarından biri avukatına şunları anlatmış: “Sorgu sırasında ailemdeki kadınlara etmedikleri küfür kalmadı. Onlara tecavüz etmekle tehdit ettiler. Her türlü hakaret, küfür, tehdit ve kaba muamele var. Bir kişinin gözünü patlattılar, mosmordu. Birini gördüm, makatına sokulan cop yüzünden yürümekte bile zorlanıyordu. Birçok insanın vücudunda darp izleri var. Doktorun bir tanesi darp raporu vermiş ama polisler tarihini değiştirmeye çalıştılar.”

İşkenceci polislerin aceleleri olduğunu da ifade eden aynı mağdur, “Çünkü önümüzdeki hafta içi yine yüzlerce insanı gözaltına alacaklarmış. Yer açmaları lazımmış. O yüzden bize yoğun baskı ve işkence uygulayıp mümkün olan en kısa sürede aramızdan ‘itirafçılar’ çıkarıp amaçlarına ulaşmak istiyorlar,” demiş.

Kendilerinin de müvekkilleri ile görüşemediğini ifade eden avukatlar ise, çok kısıtlı bilgi alma imkânlarının olduğunu, bu yüzden içeride yaşananların kendilerine anlatılanlardan çok daha fazla ve feci olabileceğini vurguluyor.

Devlet Su İşleri (DSİ) tesisleri stadyumunda yaşananlar ülke genelinde yaşanan yaygın ve sistematik işkencelere sadece bir örnek. Hizmet Hareketi mensubu oldukları iddiasıyla kitlesel olarak gözaltına alınıp, günlerce işkence altında tutulduktan sonra tutuklananların yanısıra Kürtlere yönelik uygulanan işkence ve kötü muamelelerin iyice sistematikleştiği ve büyük bir pervasızlık içerisinde yürütüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Sırf işkence yapmaları amacıyla geçmişte bu insanlıkdışı işlerde tecrübe kazanmış eski kirli ekiplerin yeniden görevlendirildiği söyleniyor. Polis teşkilatına yeni katılan fanatik siyasal İslamcı ekiplerin ise, gözaltındakilerin “kafir”, “din dışı”, “vatan haini” oldukları dolduruşuyla motive edilerek cihat ruhuyla işkenceleri gerçekleştirdikleri ifade ediliyor.

İŞKENCELER AYRI, ŞİKÂYET ETMEK AYRI BİR DERT…

Yerel ve uluslararası insan hakları örgütleri ile uluslararası kuruluşların denetimine müsaade edilmediği için gözaltına alınanların veya tutuklananların tutulduğu polis ve jandarma merkezleri, nezarethaneler, cezaevleri ve türlü yasadışı mekanlar her türlü işkence ve kötü muameleye müsait hale gelmiş durumda. Mağdurların yaşadıkları işkence ve kötü muameleleri şikâyet edebilmesi ise Türkiye’nin mevcut hukuksuzluk ve devlet terörü şartları altında ciddi bir cesaret işi. Bu şartlarda yapılacak şikâyetlerden sonuç almanın zor olduğunu, tam tersine benzer gözaltılara ve daha ağır işkencelere yol açacağı korkusuyla mağdurlar çoğunlukla yaşadıkları işkenceler konusunda şimdilik sessiz kalmayı tercih ediyor.

Yaşadıkları işkence ve kötü muameleleri şikâyet ederek kayıtlara geçirme cesareti gösteren bazı mağdurların savcılık ve mahkemelere başvuruları ise sistematik bir şekilde sümen altı ediliyor. Erdoğan diktası altındaki siyasi irade böylelikle işkencecilere “cezasızlık” konusunda cesaret vererek, pervasızca girişecekleri daha ağır işkenceler için de açık çek vermiş oluyor.

Yaptıkları Hipokrat yeminine ihanet ederek önlerine gelen işkence vakalarını raporlamayan adli tıp doktorları, işkence şikayetlerini kabul etmeyen ya da sümenaltı eden mesleğin ve insanlığın yüzkarası savcılar, mahkemelerde dile getirilen işkence ifadelerini tutanaklara geçirmeyen ya da üstünkörü geçirerek geçiştiren işkence işbirlikçisi hâkimler de bu insanlıkdışı işkencelerin bir parçası ve suç ortağı haline geliyor. Vazifelerinin haysiyetine ihanet etmek suretiyle işkenceci mahlûklara cesaret veriyorlar. Böylece yaptıkları işkenceleri daha da yaygınlaştırmalarının ve şiddetini artırmalarının yolunu açmış oluyorlar. Despotik rejim ve adi bir çeteye dönüşen emniyet güçlerinin saldığı korku ve tehdit ortamında mecburen böyle davranmak zorunda hissedenler de bulunuyor şüphesiz. Ama bu mecburiyet sorumluluklarını elbette ki ortadan kaldırmıyor.

BU DEVRAN BÖYLE GİTMEZ, KENDİNİZE GELİN!..

Buradan açıkça uyarıyorum. Bu devran böyle gitmez. Kendinize gelin beyler! Cumhurbaşkanı’ndan valisine, belediye başkanından emniyet müdürüne, jandarmasından polisine, savcısından hâkimine, gardiyanından doktoruna varıncaya kadar insanlık dışı işkencelerin bir parçası haline gelenler, bu suçtan kurtuluşunuzun olmayacağını asla aklınızdan çıkarmayın. Günümüzün omurgasız medyası, ödlek, silik ve sinik muhalefeti bu yaptıklarınızı görmezden gelebilir. Sindirdiğiniz toplum dilsiz şeytana dönüşüp sessizlik mührüyle yaşattıklarınıza onay verebilir ya da boyun eğebilir. Ama sakın ha sakın unutmayın, bugünün yarını da var!

Nesiller boyunca aşağılık işkenceci mahlûklar olarak anılmanın yanı sıra, eninde sonunda ama mutlaka dönecek hukukun veya bir gün mutlaka yakanızdan yapışacak uluslararası hukukun önünde, bir parçası haline geldiğiniz işkencelerin ve ancak alçaklara yakışır bir pervasızlıkla işlenen insanlık suçlarının hesabını mutlaka vereceksiniz. İşkence suçlarında zamanaşımının olmadığı gerçeğini de aklınızdan bir an olsun çıkarmayın.

Hepiniz çok iyi bilirsiniz ama yine de hatırlatayım. Türkiye’nin de halen tarafı olduğu 10 Şubat 1984 tarihli “İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nin 1. maddesinde işkence kavramı tanımlanmış ve kapsamı belirlenmiştir. Bakın bakalım şu an yaptıklarınız bu tanımın neresine denk düşüyor?

“İşkence, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayırım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevî ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir.”

HİÇ LAMI CİMİ YOK, SİZ DE O AŞAĞILIK İŞKENCECİLERDENSİNİZ!..

Yaptıklarınız ya da yapmasını kolaylaştırdığınız fiiller şayet bu kapsamdaysa, hiç lamı cimi yok, siz de o aşağılık işkencecilerdensiniz demektir. Şunu aklınızdan asla çıkarmayın, Türk Ceza Kanunu (TCK) Madde 94’ün gerekçesinde yer aldığı gibi, Türkiye, taraf olduğu milletlerarası sözleşmelerde işkencenin yasak olduğunu kabul ederek, işkencenin önlenmesiyle ilgili gerekli tedbirleri alma konusunda taahhüt altına girmiştir. BM Genel Kurulu’nca 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin 5. Maddesi’nin de “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsanî, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tâbi tutulamaz,” dediğini unutmayın.

4 Kasım 1950 tarihli “İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme”nin 3. Maddesi de aynı şeyi aynı ifadelerle söylüyor. Ama Sözleşme’nin 2. Maddesi, siz işkencecilere kaçacak hiçbir kapı bırakmıyor. Bu madde değil OHAL, değil KHK, hiçbir hâl ve şartta işkencenin meşru ve mazur gösterilemeyeceğini net bir hüküm altına alıyor: “Hiç bir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dâhili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez. Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez.” İyice, tekrar be tekrar, sindire sindire okuyun bu maddeyi.

Sözleşme’nin 4. Maddesi’nde ise taraf devletlere işkence fiillerinin suç olarak tanımlanması yönünde bir yükümlülük getirilmiştir: “Her Taraf Devlet, tüm işkence fiillerinin kendi ceza kanununa göre suç olmasını sağlayacaktır. Aynı şekilde, işkence yapmaya teşebbüs ve işkenceye iştirak veya suç ortaklığı yapan şahsın fiili suç sayılacaktır.”

Dahası işkence ile ilgili olarak bu Sözleşme’de taraf devletlere yüklenen yükümlülüklerin “işkence derecesine varmayan diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya ceza gibi fiiller” açısından da geçerli olduğu kabul edilmiştir (Madde 16).

Türkiye, ayrıca, 26 Kasım 1987 tarihli “İşkencenin ve Gayriinsanî ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi”ni de onaylamıştır.

ANAYASA’YA VE TCK’YA GÖRE DE SUÇA BATMIŞ VAZİYETTSİNİZ

Bu milletlerarası yükümlülüklere paralel olarak Anayasa’da da işkencenin yasak olduğu kabul edilmiştir. İyi okuyun: “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.” (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde 17, Fıkra 3). Ayrıca, “Hiç kimse kendisini (…) suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.” (Anayasa Madde 38, Fıkra 5).

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 94., 95. ve 96. maddelerinde düzenlenen “İşkence ve Eziyet” başlıklı “üçüncü bölümü”nde bu suça dair alınan hukuki yaptırımlar ve cezai önlemler konusu ele alınmaktadır. İşkenceyle neye hizmet ettiğinizi ve sizi neyin Beklediğini açıp bu maddeleri okuyarak anlayabilirsiniz. TCK Madde 94’ün gerekçesi de bugün yaptığınız işkencelerin adalete değil adaletsizliğe hizmet ettiğini açıkça anlatıyor:

“İşkence teşkil eden fiiller, bir yandan buna maruz kalan kişilerin vücut dokunulmazlığına ve onuruna saldırı niteliği taşımakta, beden ve ruh sağlığını bozmaktadır. Diğer yandan, işkenceye maruz kalan kişi, irade serbestisi bertaraf edildiği için ve hatta, algılama yeteneği etkilendiği için, duyduğu acı ve elemin etkisiyle gerçek dışı bazı açıklama ve kabullenmelerde bulunabilir. Bu nedenle, belli bir suça ilişkin ikrar veya sair delil elde etmek için başvurulan işkence, gerçeğin ortaya çıkarılmasına ve adaletin gerçekleşmesine engel olucu bir etki de doğurabilir. Böylece işkencenin ayrı bir suç olarak ceza yaptırım altına alınması, ceza muhakemesinin maddî gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik amacının gerçekleştirilmesine de hizmet eder.”

İŞKENCEYİ GÖRMEZDEN GELEREK KOLAYLAŞTIRAN KAMU GÖREVLİLERİ

Özellikle işkenceleri görmezden gelen, işkence yapılmasına uygun vasatın oluşmasına katkı veren kamu görevlileri TCK 94’ün gerekçesindeki şu ifadeleri dikkatlice okumalı ve asla unutmamalı: “Madde metninde, işkence suçunun mağduru, sadece suç şüphesi altında olan kişi ile sınırlı tutulmamıştır. Tanık ve hatta bir kamu görevlisi de bu suçun mağduru olabilir. İşkence, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmektedir. Ancak, suçun işlenişine kamu görevlisinin yanı sıra diğer kişiler de iştirak etmiş olabilir. Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de, kanun kapsamında kamu görevlisi gibi cezalandırılacaklardır.”

BU DÜNYADA KAÇACAK, ÖTEKİ DÜNYADA YATACAK YERİNİZ YOK!

Gelelim işkencenin en alçakçasının, en şerefsizcesinin hukuki hükmüne. TCK Madde 94’ün 3. Fıkrası’na göre, “Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu hükmün uygulanabilmesi için, mağdur üzerinde gerçekleştirilen fiillerin cinsel saldırı boyutuna ulaşmamış olması gerekir. Aksi takdirde, işkence suçunun yanı sıra, ayrıca cinsel saldırı suçundan dolayı da cezaya hükmetmek gerekecektir.”

Gerekçenin uyarıları devam ediyor: “İşkence suçu, çoğu zaman, amir mevkiindeki kamu görevlilerinin zımni muvafakatiyle gerçekleştirilmektedir. Başka bir deyişle, amir konumundaki kamu görevlisi, kendi gözetim yükümlülüğü altında yürütülmekte olan bir soruşturma işlemi sırasında kişilere işkence yapıldığını öngörmesine rağmen bu konuda gerekli müdahalede bulunmamak suretiyle işkence yapılmasına zımnen rıza göstermiş olabilir. Maddenin beşinci fıkrasına göre; bu gibi durumlarda, amir konumundaki kamu görevlisi, ihmali davranışla işkence suçunu işlemiş kabul edilecek ve bu nedenle cezasında indirim yapılmaksızın sorumlu tutulacaktır.”

Anlaşılmayan bir şey yok sanırım. Bugün yaptıkları insanlık dışı sistematik işkencelerle Türkiye’nin her köşesinden duyulan çığlıklara, feryatlara, figanlara neden olan veya bunlara destek olan her meslekten ve meşrepten insanlığın yüzkarası aşağılık mahlûkların bu dünyada kaçacak, öteki dünyada yatacak yerleri yok.

[Akif Umut Avaz] 9.5.2017 [TR724]