Şimdi hürmet değil hizmet zamanı [Ebu Abdurrahman]

Muhsin Alev Ağabeyin hatıralarından ibret ve ders verici bazı bölümlerini aktaralım:

“Üstad Hazretlerinin yanına çok çeşitli ziyaretçiler gelirdi. Akşehir Palas Otelinde Urfalı iki kardeş gelmişti. Üstad bunların aşırı hürmetlerinden sıkıldı. Ağlayıp duruyorlardı. Bunlar Üstad’a çok fazla hürmet ediyorlardı. Bunların aşırı hürmetlerini kabul etmedi: ‘Kardeşim şimdi hürmet zamanı değil, hizmet zamanıdır’ diye ikaz etti.

“Üstad Hazretleri, İstanbul’da Akşehir Palas Otelinde ziyaretine gelen Necip Fazıl Kısakürek’e alâka göstererek bir sandalyeye oturttu ve kendisine: ‘Ben (Büyük) Doğucuları, Risale-i Nur talebesi olarak kabul ettim. Ben seni Risale-i Nur’a yirmi senelik hizmet yapmış olarak kabul ediyorum. Biz bir ağacın meyveleriyiz. Aramızda ayrılık-gayrılık yoktur. Ders almak ve kaynak bakımından aynı yere gidiyoruz.’ dedi.  Üstad, Fatih’teki Reşadiye Otelinde  kalırken ziyaretine gelen Osman Yüksel Serdengeçti’ye de şöyle demişti: ‘Seni oğlum gibi kabul ediyorum. Oğlum olsaydı senin ismini koyardım. Yazılarında şahıslarla, bilhassa menfi şahıslarla uğraşma” demişti.”

“Bir gün ders esnasında Sokrat’tan bahis açılmıştı. Sokrat’ın zehir içerek intihar ettiğini söylediğimde, Üstad, Sokrat’ın intihar etmediğini söyleyerek ‘Nasıl intihar edebilir? İntihar etmedi, mahkum edildi… Zehir içmeye mahkum edildi. Neticede zehir içirilerek öldürüldü.’ dedi. 

“Üstad, bazen çeşitli meseleler olunca, onları yazmamı isterdi: ‘Yaz, unutursun’ derdi. Sonra daima sorup istişare etmemi isterdi. ‘İki kişiye sormadan bir şey yapma’ derdi. ‘Eline ve diline itirazım yok, fakat senin aklına  karışmam’ derdi.

“İstanbul’da 1953 senesi baharında son eseri NUR  ÂLEMİNİN  BİR  ANAHTARI’nı yazıp bitirmişti. Bu eserine bir isim koymak istiyordu. Bize ders vermek ve hem de istişârenin ehemmiyetini bildirmek için, bize sordu, istişâre yaptı. Neticede Nur Âleminin Bir Anahtarı isminde karar kılındı ve esere bir isim verildi… Üstad gezmeyi, bilhassa bahar ve yaz aylarında kırlarda dolaşmayı çok severdi. Mahlukatla, mevcudatla başbaşa kalıp, derin derin tefekkür ederdi. ‘İstanbul’da Nevruz günü (21 Mart) kıra giderken, bizi de yanında götürdü. Kırda, ‘Bugün mahlukatın bayramıdır’ diye Nevruzun önemini bize anlatmıştı. Kırdaki köpeklere ekmek parçası verdi. Bugün, bu Nevruz Bayramından, bu köpeğin bile bir hissesi vardır. Bahar mahlukatın bayramıdır. Biz de onların bayramına iştirak edelim’ demişti. Çok sevinçli bir hali vardı Nevruz günü…

“Üstadın ziyaretine gelen tıbbiyeli bir arkadaş, ‘Ben namazımı kılıyorum, fakat ibadet esnasında kalbime fena şüpheler geliyor’ deyince, Üstad da beni göstererek; ‘Bak buna: Felsefe  tahsil ediyor, hiçbir şüphesi de yok. Bundan ders al. Nurları oku’ diye ona nasihat etti.”

Ne kadar çok ibret ve ders alacak hatıra var… 

[Ebu Abdurrahman] 27.1.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Şahin’i Mercedes diye yutturmaya çalışıyorlar: AİHM bu numarayı yer mi? [Sefer Can]

Kanun Hükmünde Kararname ile yönetilen ülke olmaya devam. Yine bir gece yarısı KHK’sı yayınlandı. 685 sayılı KHK, daha önceki KHK’larla yapılan işlemleri incelemek üzere komisyon kurulmasını öngörüyor. Fısıltı halinde dillendirilebilen “Mağdurlar da olabilir, kurunun yanında yaşlar da yanıyor” seslerini Cumhurbaşkanı Erdoğan “Yok öyle şey!” diye bastırmıştı. Hatta fetvacıbaşı Hayrettin Karaman’dan “Bunlar zulüm değildir” sonucu verecek fetva bile aldılar.

Normal vatandaşlar için hukuk yolu kapalı ama AKP’den tanıdık bulana her şey mümkün. Gökçebey kaymakamı, ilçe başkanının ihbarıyla tutuklanmıştı. İHH yetkililerinin referans olması ve milletvekilinin araya girmesi sonucu salıverildi. Böyle çok örnek var. AKP ordu milletvekili Metin Gündoğdu’nun “Ünye savcısını aradım, iki saat süre verdim. Söylediğim kişiyi yanlışlık olmuş deyip salıverdiler” sözleri de kamuya mal olanlardan.

Örneklerden anlaşılacağı üzere iç kamuoyunu dikkate almıyorlar; 685 numaralı KHK içe değil dışa dönük bir atraksiyon. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Avrupa’nın siyasi organlarından gelen ve sıklaşması beklenen eleştirileri savuşturma hamlesi. Eleştiri de çok umurlarında değil ama hukuki ve siyasi yaptırımların gelmesi an meselesiydi. Onlara bu aklı da Avrupa Konseyi Genel sekreteri Jagland vermişti. Hatta KHK’lara yönelik ağır eleştirileri olan Venedik Komisyonu bile genel sekreterin önerisini desteklemişti. Fakat konsey ve komisyonun kastettiği oluşum bu değildi. Daha önce terörle mücadeleden zarar gören sivillerin mağduriyetini gideren komisyonlar kurulmuştu. Avrupalı muhataplar öyle bir düzenleme beklerken ‘boyalı eşekle’ karşılaştı. Kısa sürede boyaları dökülen bu aldatmacayı Avrupalılar yemez. Yerlerse onların da iyi niyetli olmadığı söylenebilir.

TERÖR KOMİSYONU DOĞRU ADIMDI

Terörle mücadelede zarar gören sivillerin bu zararlarının ulusal ve uluslararası yargı mercilerine gidilmeden karşılanması için kanun çıkarıldı. 5.233 sayılı kanun hızlı ve uzlaşmayla sonuca gitmeyi amaçlıyordu. 2004 yılının sonunda yürürlüğe girdi ve yaklaşık 385 bin başvuruyu sonuçlandırdı. İyi niyetli ve gerçekten çözüm odaklı bir girişimdi. Nitekim köy boşaltmalarla ilgili başvurularda ‘iç hukuku tüketme’ şartı aramayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi komisyonların kurulmasıyla başvuruları kabul edilemez bulmuş ve onları adres göstermişti.

Söz konusu komisyonlar illerde valilikler tarafından kuruldu. Yaygındı, ülke genelinde 88 komisyon görev yaptı. Yereldi, şikayete konu olan hadiselerin doğruluğunu teyit edebilme imkanına sahipti. Vali yardımcısı başkanlığında; maliye, bayındırlık ve iskân, tarım ve köyişleri, sağlık, sanayi ve ticaret konularında uzman ve o ilde görev yapan kamu görevlileri ile baronun atadığı o ilde kayıtlı bir avukat komisyonun üyesiydi. Kamu görevlisi bile olsa yerel memurların bulunması ve avukatın varlığı adil çözümü kolaylaştırıyordu. Şikayetleri iki yıl içinde sonuçlandırma zorunluluğu vardı.

YEDİ SÜPERMEN İŞ BAŞINDA!

KHK’ları inceleme komisyonunun diğeriyle tek ortak noktası ‘7’ rakamı. Komisyonlardaki üye sayısı bu. Ancak şöyle bir fark var: Terör komisyonunda 88 çarpı 7 idi; bugün bütün Türkiye’yi 7 kişinin çözmesi gerekiyor. Oysa önceki uygulamada Hakkari gibi başvuruların fazla olduğu illerde birden çok komisyon kurulmuştu. Bu sayede 385 bin dosya kısa sürede sonuçlandırıldı. KHK marifetiyle işini kaybeden sayısı şimdilik 135 bin. Kapatılan özel eğitim kurumları, gazeteler, vakıf ve dernek çalışanları da eklenince 200 binden fazla kişi muhtemel başvurucu demektir. Kapatma kararı verilen binlerce tüzel kişiliğin çok unsurlu kalın dosyaları da düşünüldüğünde AKP hükümetinin tek amacının yasak savmak ve Avrupalı muhatapları oyalamak olduğu ortaya çıkıyor.

Türk Ceza Kanunu’nu kaleme alan isimlerden Prof. Dr. İzzet Özgenç, bu komisyonla mağduriyetlere karşı kanun yolu açıldığı iddiasının yanıltıcı olduğunu belirtiyor. İzzet Hoca, komisyonun “mağduriyetlerin giderilmesini öteleyeceğine” dikkat çekiyor. Yine hukukçu akademisyen Kerem Altıparmak, mağduriyetlerin telafisi için 10 yıllık bir vade gerektiğine dair hesabını paylaştı.

Artık kanun yolu açıldı ama önce Kaf Dağı’ndan kar getirmelisin diyorlar kısacası. Düzenlemenin makul, kolay erişilen ve kabul edilebilir sürede sonuç doğuracak bir mekanizma olmadığını anlamak için hukuk bilmek gerekmiyor. Hukuk bilenler ise bu girişimin bir hukuka (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne) karşı hile olduğu düşünceme katılırlar. Diğer Avrupa liderlerine nazaran Erdoğan’a karşı daha ılımlı bakan genel Sekreter Jagland düzenlemeyi tatmin edici bulursa, muvazaadan bile söz edebiliriz. AİHM’ye düşen bu ucuz hilelere, hukukun arkasından dolanma girişimine prim vermemesi. Aksi halde evrensel hukuka ve onu gerçekleştirme mekanizmalarına karşı güven bunalımı oluşacak.

[Sefer Can] 27.1.2017 [TR724]

Avrupa Aşırı Sağı’nın Erdoğan Hayranlığı [Berk Uluç]

Aşırı sağ, Avrupa kıtasının sosyal ve siyasal bir gerçekliği olarak özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze varlığını devam ettiren önemli bir hareket. Bu aşırılar hareketinin yayılma alanını kısmen daraltan ve etkisizleştiren en önemli proje son 50 yılda bugünkü yapısına evrilen Avrupa Birliği oldu. Fakat, Avrupa Birliği projesinin 2004 yılında Sovyet ardılı 10 ülkeyi bünyesine katması ve 2009 yılında Avro bölgesinde başlayan ve etkileri hala devam etmekte olan ekonomik kriz ile Avrupa karşıtı eğilim toplumsal tabanını tekrar genişletmeye başladı.

Özellikle 2011 yılında Yunanistan’da baş gösteren ekonomik kriz, ardından 2015 yılında Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya akın etmesi Avrupa projesinin ilk defa derinden sarsılmasına sebep oldu. Büyük Britanya Brexit referandumu ile Avrupa Birliği üyeliğinden çıkma kararı alırken, 2017 yılında yapılacak muhtemel referandumlarla birlikten ayrılması gündeme gelebilecek diğer iki önemli ülke ise Fransa ve Hollanda. Avrupa aşırı sağının 2017 itibariyle temel söylemlerine baktığımızda, kendi ülkelerinin Brüksel’de görev yapan atanmış bürokratlar tarafından yönetilmelerine karşı, mültecilerin Avrupa’ya gelmelerini kesinlikle kabul etmeyen, İslam karşıtı ve Türkiye’nin Avrupa’lı olmadığını savunan bir söylemler manzumesi ile karşılaşmaktayız.

Aşırı Sağ ve Erdoğan’ın ortak ajandası

2011 yılından bugüne Türkiye’nin içinden geçtiği iç ve dış siyasal gelişmelere baktığımızda, Avrupa aşırı sağının Erdoğan’dan son derece memnun olduğunu söylemek temelsiz bir iddia olmayacaktır.

İlk olarak, 2000’lerin başında Almanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday olmasına karşı olan merkez sağ ve aşırı sağ partilerin tam üyelik yerine Türkiye’ye önerdikleri ‘’ayrıcalıklı üyelik’’ modeli resmi olarak AK Parti hükümetleri tarafından reddedilse de, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son bir kaç yıldır AB ile alakalı söylemleri ve hukukun üstünlüğünü hiçe sayan uygulamaları, fiilen Türkiye’nin AB ile üyelik müzakereleri üzerinden değil, farklı bir ortaklık modeli ile hareket etmesine yol açmış bulunuyor. Şüphesiz bu durum, yıllardır Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini destekleyen Avrupa Yeşiller Hareketi ve Avrupa Sosyal Demokratlar grubunu son derece zor duruma sokmakta ve Türkiye’ye dair pozisyon alma noktasında bu siyasal ailelerin aşırı sağa daha yakın söylemler takınmaları sonucunu doğurmakta.

İkincil olarak, Türkiye’nin yalnızca Avrupa Birliği ile olan münasebetlerinin değil, aynı zamanda Batı ittifakının en önemli halkası olan NATO ile de ilişkilerin bozulması ve buna müteakip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya ile son derece yakın ilişkiler kurması, Türkiye’nin Avrupa medeniyet ailesinde yer almadığını belirten aşırı sağı son derece memnun etmişe benziyor. Hatta bazı Avrupa başkentlerinde Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması gerektiğine dair paneller ve geniş katılımlı kampanyalar düzenlenmekte ve tartışma alanı canlı tutulmakta.

Suriyeli mülteciler konusunda Erdoğan’a güveniyorlar

Diğer taraftan, Avrupa aşırı sağının inanılmaz ölçülerde hassasiyet gösterdiği Suriyeli mülteciler meselesi, Türkiye’nin 2015 yılında 3 milyar Avro karşılığında Avrupa Birliği ile bir anlaşma yapmasıyla çok farklı bir boyut kazandı. Bu anlaşma ile Türkiye fiilen Avrupa’nın mülteci polisi rolünü üstlenerek, Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçen her mülteciyi geri kabul edeceğinin teminatını verdi. Bununla beraber, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’de yaşayan üç milyonunun üzerinde Suriyeli mülteciye yaklaşmakta olan başkanlık referandumunu da göze alarak vatandaşlık vermeyi planladığını duyurması, Avrupa aşırı sağının şüphesiz derin bir nefes almasına sebep oldu.

Son olarak, gerek Avrupa aşırı sağı gerekse Erdoğan’ın karşılıklı etkileşimlerinden ötürü etki alanlarını da genişletmeye muvaffak oldukları belirtilmesi gereken diğer bir husus. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa aşırı sağınının ötekileştirici ve yer yer ırkçı söylemlerini kendi kitlesi ile paylaşması, kendisini destekleyen siyasal İslamcı zümrenin Avrupa karşıtlığı noktasında daha da kenetlenmelerine yol açmakta. Diğer taraftan, Erdoğan gibi siyasal İslamcı liderlerin Avrupa’da ki müslüman diasporaya bir takım dini tandanslı çağrılarda bulunması Avrupa aşırı sağının yabancı ve İslam karşıtı söylemlerini daha da keskinleştirmesine sebep olmakta ve bu durum etki alanlarının genişlemesi neticesini de doğurmakta.

[Berk Uluç] 27.1.2017 [TR724]

AİHM 2016 raporu: Türkiye hukuksuzlukta zirveye oynuyor [Mehmet Dinç, Strazburg]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 2016 olağan yıllık raporunu açıkladı. Türkiye 12,575 davayla AİHM’de en fazla dosyası bulunan ülkeler arasında ikinciliğe yükseldi. Sadece 15 Temmuz’dan sonra hükümetin baskıcı tutumu, hukuksuzluklar ve hak ihlallerinden dolayı Strazburg’a 5,300 dosya ulaştı. Bu yıl, Türkiye’nin dosya artış hızı yüzde 276 oldu. Hukuksuzluklar bu şekilde sistemli olarak devam ederse yakın zamanda birincilik koltuğuna oturacak. AİHM başkanı Guidio Raimondi ise durumu ‘dramatik’ olarak nitelendirdi.

AİHM, Avrupa Konseyine üye 47 devletin karnesini açıklarken, rapordan çıkarabileceğimiz ilk yorumlara göre “Yeni Türkiye” her alanda eskisinden daha kötü, daha hukuksuz, daha az özgür durumda. 2013’ten sonra hızla kötüye giden Türkiye, 2016’da hukuksuzluk ve hak ihlallerinde zirve yaptı. AİHM’de bulunan toplam dava sayısının yüzde 15’ini tek başına üstleniyor. 2015 rakamlarına göre 64,850 davanın yüzde 21’i Ukrayna, yüzde 14’u Rusya yüzde 13’ü Türkiye aleyhine açılmışken bu istatistik 2016 yılında yüzde 22 Ukrayna, yüzde 15 Türkiye olarak karşımıza çıkıyor.

Özellikle 15 Temmuz’dan sonra başlatılan kıyım ve zulüm kısa vadede istatistiklere de yansıdı. Dosyalar hazırlanıp AİHM yargıçlarının önüne geldikten sonra Türkiye aleyhine çıkacak ağır tazminatlarla hukuksuzluğun boyutları daha net ortaya çıkacak. Mağdurlar açısından ise sadece adaletin bir nebze olsun tecelli etmesi anlamına geliyor. AİHM’de ulaşan dosya toplamda 2015’te 64,850 iken bu rakam 2016 yılında 79,750’ye yükseldi. Hukuksuzluk artışında aslan payı ne yazık ki yine Türkiye’ye ait. Türkiye’den AİHM’e 2014’te 1584 dava, 2015’te 2212 dava gelirken, 2016’da bu rakam 8308’e çıktı. Bunlara, iç hukuk sürecini tüketmeyi bekleyen binlercesini de eklemek gerekiyor.

Mahkeme başkanı da ‘iç hukuku’ işaret etti

Mahkeme başkanı Raimondi, rapora ilişkin konuşmasının büyük bölümünü Türkiye’ye ayırdı. Türkiye’den gelen başvuruların 5,300’ünün (%65’inin) KHK’larla ilgili olduğunu söyledi. 15 Temmuz’dan sonra gelen dosyaların 300 tanesi ilk incelemede, iç tüzüğe aykırı olduğu için kabul edilmezken. Emsal kabul edilebilecek 2 dava da (Hakim Mercan ve Öğretmen Zihni kararı) iç hukuk yollarının tükenmediği gerekçesiyle geri çevrildi. Ayrıca iç hukuk yollarının işletilmesi için AYM’ye atıf yapan Raimondi aksi takdirde Strazburg mahkemesine on binlerce davanın gelebileceğini savundu.

Türkiye’de adil yargılama ve ifade özgürlüğü yok

2016 raporunda açıklanan 88 davaya göre Türkiye en fazla özgürlük ve güvenlik hakkı (22), etkin soruşturma (18), adil yargılama (11) ve ifade özgülüğü (7), yaşam hakkı (8) ve insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelede (9) tazminata mahkûm oldu. 2015 yılında Türkiye’nin mahkûm olduğu 87 davanın 20’si yine adil yargılamaydı, 14 etkin soruşturma, 14 güvenlik ve özgürlük, 10 ifade özgürlüğü ihlali karara bağlanmıştı. Türkiye 2014 yılında ise yine (45) yaşam hakkı (31) adil yargılama ihlali yaparken ifade özgürlüğü ihlallerinde ise rekor kırmıştı. 24 mahkûmiyetle 47 ülkenin 46’sından daha fazla tazminata mahkûm olmuştu.

‘AİHM sistemi bloke olabilir’

Hükümet ve Avrupa Konseyi bünyesindeki AİHM, durumun vahametini kavramış olacak ki, Türkiye’ye verilen tavsiyelerle, OHAL komisyonu adı altında ara bir kurum oluşturuldu. Bu sayede davalar Türkiye’den kolay kolay çıkmayacak. Böylece AİHM ağır dosya yükünden kurtulacak, hükümet ise ağır tazminat ve bol rakamlı istatistiklerden.

AİHM Türkiye yargıcı Işıl Karakaş, Alman medyasına verdiği demeçte Türkiye’den Strazburg’a gelebilecek dosyaların AİHM sistemini tamamen bloke edebileceği duyurdu. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland’ın da eğer Türkiye’de yargı sitemi işlemezse Strazburg’a davaların sel gibi akacağını söylemesi aynı kaygılardan dolayı. Ayrıca Karakaş, bireysel başvuru kabul edebilen Anayasa Mahkemesi’nin artık bir karar vermesi gerektiğini, aksi halde ağır yük olsa da AİHM’in işletileceğini söyledi.

AİHM’in davaları sonuçlandırması 50 yılı geçebilir

AİHM’in, işleyişi sebebiyle davacının iç hukuk yolunu tüketip AİHM’den davanın sonucunu alması çok uzun zamana yayılabiliyor. Bu, bir bakıma etkin soruşturma hakkının ihlali sayılabilir, ya da “Geç gelen adalet, adalet midir?” sorusunu akla getirebilir. İç hukuk yollarını tüketip, Strazburg’a ulaşabilen bir davanın nihai olarak karara bağlanması 5 ila 10 yıl arasında değişiyor. Kaldı ki hukuk sitemi çökmüş, yargı yollarına barikatlar kurulmuş Türkiye gibi ülkeler için süre daha da uzayacaktır.

Üstüne, 100 binlere varacak davalardan sonra adaletin tecelli etmesi onlarca yıl alabilir. Tabi hali hazırdaki AİHM sistemi bu yükü kaldırabilirse. Türkiye’den AİHM’e ulaşan 12,575 davadan 9,769’unun yani yüzde 78’inin henüz ilk incelemeden bile geçmediğini, yani AİHM yargıçlarının önüne gelmediğini göz önünde bulundurmak gerekir.

AİHM Türkiye’nin 2016’da 88, 2015’te 87, 2014’te ise 101 davasını hükme bağladı. Her sene ortalama 100 dava açıkladığını (benzer davalar olursa daha yüksek rakamlara çıkabilir) bile düşünsek, 12,575 davayı eritmesi 50 yılı geçecektir. Kaldı ki 15 Temmuz’dan sonra Strazburg’a 5,300 dosya ulaştı. Gelme ihtimali bulunan 100 binlerce dava öngörülüyor. Eğer iç hukuk çalışmaz, AİHM de bu hızla devam ederse mahkeme çöker.

Avrupa Konseyi ve AİHM gelebilecek dava sayısından korkuyor

AİHM’e gelecek 100 binlerce dava dosyası Konsey’in ve AİHM’in en büyük korkusu. OHAL ve KHK’lardan sonra AİHM’in karar verdiği Akif Zihni v. Türkiye davası da iç hukuk yollarının tüketilmesi şartıyla geri çevrilmişti. İç hukukun işlemediği Avrupa Konseyi’nin ve ona bağlı kurumların yazdıkları rapor ve açıklamalarda mevcut. Fakat AİHM’in hâlihazırdaki işleyişi bu dosya yükünün altından kalkamaz.

Bu sebeple ara formül bulunması gerekiyordu. Konsey, Türk hükümet yetkilileriyle görüşerek komisyon çözümü buldu. 7 üyesinin tamamını hükümetin atadığı komisyonun bağımsızlığı su götürür bir mesele. Jagland yeni yıl açılışında “10 binlerce dava gelirse buradaki mahkeme için yıllarca beklemek durumda kalabilir o sebeple içeride çözülmesi gerekli” sözleri AİHM’i kurtarma çabasını açıkça gösteriyor.

AİHM kendi kararlarını uygulatamıyor

Avrupa Konseyi’ne üye 47 devlet, imzaladıkları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) gereği, AİHM kararları uygulamak zorunda. Karaların uygulanıp uygulanmadığını Bakanlar Komitesi denetliyor. Komitenin son açıklamasında 17 devletin kararları uygulama oranı “endişe verici” olarak nitelendirilmişti. Hâlihazırda üye devletlerin uygulamadığı karaların sayısı 11 bin’e ulaşmış durumda. En sorunlu ülkeler ise Rusya, Türkiye, Ukrayna ve Romanya. Rusya, geçtiğimiz Aralık ayında Meclis’te aldığı kararla, AİHM’nin Rusya ile ilgili kararlarını kendi Anayasa Mahkemesi’nin denetimine açtı.

Son oturumlarda bu konuya dikkat çeken İngiliz Avrupa Konseyi parlamenteri Cherly Gillan “Mahkemenin otorite düzeyini artırmamız lazım, mahkeme olmaksızın AİHS bir şey ifade etmez, ancak AİHM güçlü olduğunda bir anlamı vardır” sözleriyle kurumun yaptırım gücünü tartışmaya açtı.

[Mehmet Dinç] 27.1.2017 [TR724]

İlahiyatçı olmak [Faik Can]

İlahiyat fakültesini kazandığımda çok sevinmiştim. Çünkü dinimi ana kaynaklarından ve ehil hocaların elinden öğrenecektim. İsimlerini önceden duyduğum pek çok hocayla bu vesileyle tanışmış olacak ve onların derslerine girecektim. Okullar açıldı ve biz arkadaşlarımızla birlikte ilk dersimize girdik. Hoca yıllarını bu mesleğe vermiş bir profesördü. Bu yüzden dediklerini dikkatle dinleyecektik.

İlahiyatçının ne demek olduğunu anlatmaya başladı. Bu fakültenin bizlere neler kazandıracağından bahsediyordu. Bahsediyordu ama ben onu dinledikçe yıkılıyordum. Anlattıklarıyla beklentilerim tamamen zıttı. “İlim yapacaksanız, objektif olacaksınız” demişti mesela, hiç unutmuyorum. Objektiflikten kastını yine şu çarpıcı cümlelerle anlatmıştı: “Siz cami hocası ya da vaiz değilsiniz. Peygamberden bahsederken, tazim ifadeleri kullanmayacaksınız. O ifadeler vaazlarda kullanılır.” Şok olmuştum. Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) bahsederken “Efendimiz” demek bile ona göre objektifliğe aykırıydı. Hele mübarek isminden sonra salat ü selam okumak bütün bütün vaiz işi bir eylemdi ve biz kesinlikle yapmamalıydık!

Üstüne üstlük “Peygamber de insandır, hata yapmıştır ve biz burada bu hataları rahatlıkla dile getirebilmeliyiz!” sözünü duyunca “Allah’ım ben nereye geldim?” dedim kendi kendime. Daha ilk derste duyduklarım beni allak bullak etmeye yetmişti. Hocanın itikadı zayıf herhalde diye düşündüm ve diğer hocaların durumu düzelteceğini ümit etmeye başladım. Ama maalesef hüsn-ü zanlarımda yanıldım. Pek azı müstesna hocaların kahir ekseriyeti böyle düşünüyordu.

İlmin ‘zilleti’

Sahabeden bahsederken sıradan bir insandan konuşuyorlardı sanki. Hiçbir saygı emaresi yoktu ifade ve tavırlarında. Kütüb-i sittenin bir tekini bile başından sonuna okumamış Hadis profesörlerinden tutun, doktora tezinde sadece tek bir kavramı irdeleyip o kavramı sulandıra sulandıra profesörlük alan tefsircilere kadar geniş bir yelpaze vardı karşımızda.

“Benim bilgisayarımda kayıtlı hadis sayısı, Ebu Hanife’nin bildiklerinden daha fazla” diyerek kendini müçtehid sananlar bile vardı. İmam Şafiî hazretlerinin bir fetvasına “Şafiî’nin de kafası basmıyormuş!” şeklinde edepli (!) eleştiriler getirenlere de şahit olmuştuk.

Allah Resûlü’nü -hâşâ- vahyi tebliğ etmekle memur bir postacı olarak gören ve hiçbir saygı ifadesine müsaade etmeyen zihniyetin şokunu yaşarken, bir başka ilahiyat profesörünün “Kur’an’da i’rab (gramer) hataları” bulduğunu söylemesiyle irkildik. Ecdattan sahabeye, oradan Nebiler Servreri’ne ve Kur’an’a uzanan bu cesur (!) söylemleri hocalar hep ilmin izzeti ve akademik bağımsızlık düşüncesine dayandırıyorlardı. Hele bir tanesinin -hâşâ milyon defa hâşâ- “Allah’ın kâinat projesi başarılı ama insan projesi başarısız” deme cür’eti karşısında yer yarılsa da içine girsek hissiyatına kapılmıştık.

Akademik özerkliğe, objektifliğe, ilmin izzetine çok düşkün olduklarından namazların sünnetlerini bile kılmayabileceğimizi söylüyorlardı. İlim farzdı ve biz sünnet kılmaya harcadığımız zamanı ilim için sarf etmeliydik! Daha bunlar gibi yüzlerce garabetle karşı karşıya kalmıştık. Artık hedefimiz, itikadımızı kaybetmeden okuldan mezun olmaktı!

Şimdi nerede o hocalar?

Bütün bunları yapan ve cesurca söyleyen hocalar şimdilerde ne mi yapıyorlar? Efendimiz’le ilgili her türlü saygı ifadesini öğrencilerinin ödevlerinden, tezlerinden kırmızı kalemle çizmekten korkmayan adamlar, devrin tiranlarına övgüler düzmekle meşguller. Ebu Hureyre’yi çok hadis rivayet ettiği için utanmadan yalancılıkla suçlayanlar, zamanın en büyük yalancılarına neredeyse secde edecekler!

Kendilerini mezhep imamlarıyla, müçtehitlerle aynı seviyede görüp onların fetva ve görüşlerini en acımasız ve edep dışı üsluplarla eleştirenler, zulme şakşakçılık yapıp payanda oluyorlar. İmam-ı A’zam’ın, İmam Şafiî’nin, Ahmed b. Hanbel hazretlerinin ve daha binlerce dev kametin siyasete koydukları mesafeden, zulme yaptıkları yüksek sesli itirazlardan dolayı zindanlara atıldıklarını, oralarda kırbaçlanarak şehit olduklarını düşünmüyorlar. İzzeti, emirlere yalakalık yapmakta arayanlar, zilletin en aşağılık olanına yuvarlanıyorlar. Âlimlerin sultanı olmak yerine sultanların âlimi olmayı yeğliyorlar.

Pek çoğunun yakinen bildiği, tanıdığı yüzbinlerce masum insana en adi iftiralar atılırken, hayatında kimseyi incitmemiş bir gönül insanına yazmaya elimin varmadığı nitelemelerle hakaretler edilirken tek kelime edecek cesareti olmayanların ne ilim adamlığı, ne akademik bağımsızlığı ne de izzeti vardır! Allah Teâlâ’nın insan projesini -hâşâ- başarısız bulan adamın, zalimin bütün projelerine sahip çıkmasının hesabı ancak ahirette sorulur.

Bu ezikliğin sebebi

Efendimiz’e postacı diyerek hakaret ederken zalimlerle aynı fotoğrafta yer alabilmek için onlarca takla atan ilahiyat hocaları, eğer ahirete imanları varsa Allah Resûlü’nün yüzüne nasıl bakacaklar! “Ben ilahiyat hocası olmama rağmen kızlarıma Kur’an’ı öğretememiş ve tesettürü sevdirememiştim. Üniversiteyi kazanınca Cemaatin evlerinde kaldılar. Onlar sayesinde hem Kur’an öğrendiler hem de tesettüre girdiler” diye iyi zamanlarında Cemaati öven beyefendi, neden şimdi bir tek kelime dahi konuşmuyor?

Bu zilletin, bu ezikliğin sebebi ne olabilir! Söyleyeyim, bunca ilahiyat hocasından değil dünya çapında, İslam âleminde bile tanınan, bilinen ve itibarı olan neredeyse hiç kimse yok! Türkiye’den kaç tane ilahiyat hocasının doktora tezi, makaleleri veya eserleri Arapça’ya, Farsça’ya ve İngilizce başta olmak üzere batı dillerine çevrilmiştir? Uluslararası sempozyumlara, akademik toplantılara davet edilen kaç ilahiyat hocası vardır? Sayıları yüzü bulan ilahiyat fakültelerinde binlerce akademisyen çalışıyor ve bunların içinde derdini İngilizce veya Arapça kolaylıkla anlatabilecek insan sayısı iki elin parmağını geçmiyor. Beş on istisna dışında hazırladıkları tezler, uluslararası akademik camiada ve İslam ülkeleri nezdinde itibar görmüyor. Nüfusu bizim kırkta birimiz kadar olan Bosna Hersek’in ilahiyat hocaları bile bizimkilerden daha çok tanınıyor ve dertlerini iki üç dilde anlatabiliyor.

Türkiye her alanda olduğu gibi din ve ilahiyat alanında da nal topluyor. Ekseriyet itibariyle kendini dev aynasında gören, ama siyasetin esiri, zalimlerin oyuncağı olmuş dilsiz şeytanlar topluluğu bir akademik kadronun elinde ilahiyatlar da Türkiye Müslümanlığı da maalesef can çekişiyor!

[Faik Can] 27.1.2017 [TR724]

Ekonomide 90’ların hastalığı nüksetti [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Fiilen batmış firmaları biraz daha yüzdürmek için bankaları uçurumun eşiğine getirdiler.

Başbakan Binali Yıldırım, “Bankalar panik yapmasın” derken bile krizin artık kontrol altına alınamayacak boyutlara geldiğinin itiraf etti. Hüsnü niyetle söylense de bu şekilde bankaları baskı altına almanın telafi edilemeyecek neticeleri olabilir.

Şu sözleri tekrar tekrar okudum: “Bankalar, belki yeniden değerlendirme yaparsa teminatlar yetersiz gibi gözükebilir. Bundan panikleyip, kredileri geri çağırırlarsa bu yanlış. Biz bu konuda bankalara ‘Bu gelip geçici bir durumdur, paniklemeyin’ diyoruz.” Başbakan ya söylediklerinin nasıl tevil edileceğini fark etmemiş ya da dolar ve Euro’yu yeniden tırmandırmaktan haz duyuyor. Dolar 3,85 TL’ye kadar tırmandığı için kredi teminatlarının artık kâfi gelmeyeceğinin kendisi de farkında. O halde niye bankalara yükleniyor?

1990’lı senelerde koalisyon hükümetlerinden aşina olduğumuz popülist beyanlardan uzak durulmalı. Bankadan kredi alamayan patronlar, bakanların kapısını çalardı. Ankara’da ahbabı olanlar daha evvel ‘red yemiş’ krediyi söke söke alırdı. Akabinde o krediler batardı.

AİLE FOTOĞRAFINDAKİLER KREDİ ALAMADI, BANKA ALDI!

1990’larda daha ilerisi de oldu. Kredi şartlarını haiz olmayan nice isime bankacılık ruhsatı verildi. Süleyman Demirel devrinin aile fotoğrafındakilere (Erol Aksoy, Kamuran Çörtük, Cavit Çağlar, Murat Demirel, Dinç Bilgin ve Cem Uzan) banka lisansı verenler, Türkiye’ye uçurumun kenarında sirk gösterisi yaptırmaya kalktı. Gösteri tehlikeliydi. Cambaz ip üstünde bir sıçradı, iki sıçradı…2001’de akrobat, cambazlar ve bütün seyircisi ile o çadır uçurumdan aşağı yuvarlandı.

Bankaların kaynakları siyasetin tavassut ve tasallutu ile birilerinin şahsî servetine dönüştürülmüştü. Bünyesi bu şekilde zayıf düşürülen ekonomi yoğun bakımdaydı. 21 banka 19 Şubat’ta, bir gecede batmadı. Sadece o gece cenaze musallaya kondu. Ertesi gün de sâlâ okundu, cenaze namazı kılınıp defnedildi. Türkiye’ye o müteveffa (ölmüş) ekonomiden 80 milyar dolar borç kaldı.

Referandumu kazanmak uğruna AKP’nin her yolu deneyeceği dünden belliydi. Amma velâkin şu son gelişme bu yollardan en tehlikelisidir. 90’larda tecrübe ile sabit acılara maruz kaldığımız o çadırı yine uçurumun kenarına kurmanın izahı yok.

BANKALAR OLMAYAN PARAYI NASIL VERECEK?

Bankaları disiplin altında tutan, dolayısıyla ekonominin sigortası nevinden kanun ve nizamı birkaç aylığına esnetmek ekonomiyi içine düştüğü darboğazdan kurtarmaya yetmez. Kaldı ki bankalar piyasayı ne kadar paraya boğabilecek? Onlar da dışarıdan borç bulmakta zorlanıyor. Tahvil ihraçları başka nasıl izah edilebilir ki!

Ekonomi her şey bir yana oksijen mesabesindeki hukuk ve demokrasiden mahrum kaldı. Kaynak ihtiyacını hariçten gelen ucuz dövizle (cari açık) karşılayan ekonomi, OHAL, baskı ve zulüm atmosferinde bu imkânı da kaybetti.

Bankacılar da şifahî talimatlara itibar etmemeli. 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu, 2001 krizinden sonra sil baştan yazıldı. O krizin tekrar etmemesi için kanunda A’dan Z’ye her işlem tek tek anlatıldı. Başbakan Yıldırım’ın tatbik etmeyin dediği ‘krediyi geri çağırma’ mevzuu kanunun âmir hükmü. Kredinin tamamının batma tehlikesi varsa bankanın harekete geçmesi şart. Aksi takdirde kanunun 160. Maddesi devreye giriyor. Bankanın yönetim kurulu üyeleri, genel müdür ve diğer yetkili mensupları ‘bankayı zarara uğrattıkları’ için 20 seneye kadar hapis cezası ile karşı karşıya kalabiliyor.

Bankalar birer anonim şirket olmakla beraber, sadece kâr elde etmek üzere kurulmuş müesseseler olarak kabul edilemez. Zira ister özel banka olsun ister kamu bankası olsun bu müesseselerin malî açıdan zorluk yaşaması sadece kendilerine değil 78 milyonun hayatına tesir etmektedir.

KANUN DEĞİŞMEDİĞİNE GÖRE…

Zimmet gibi bankanın malî durumuna doğrudan etki eden, halkın bankalara olan güven duygusunu sarsan bir suça mani olmak için kanuna caydırıcı cezalar derç edildiği unutulmamalı. Hatta bankacının işlediği zimmet suçunun cezası devlete karşı işlenen zimmet suçundan bile ağırdır.

Kanun değişmediğine göre Başbakan’ın sözlerinin hukukî açıdan yok hükmündedir. Bu şartlar altında bankacıların kendilerini ateşe atacaklarına ihtimal vermem.

Hükümet riskli yollara tevessül edeceğine krizin teşhisini doğru yapmalı. Türkiye 417 milyar dolar gibi afakî dış borça mukabil sıfırı tüketmiş vaziyette. Ekonomi yüksek kur, yüksek faiz, yüksek enflasyonla üç koldan muhasara ediliyor. Diğer tarafta en fazla gazeteciyi hapse atan ve yolsuzluk endeksinde en berbat haldekilerle aynı kümeye düşen bir ekonomiye müreffeh, demokratik ve zinde bir memleketin yardım kuvveti yollaması da beklenemez.

Aranan, beklenen kaynak mevcut siyasetten vazgeçilmedikçe gelmeyecek. Hazırı da fırsat buldukça Türkiye’yi terk edecek.

Bizzat Başbakan’ın bankalardan ‘2001 krizi tekrar etmesin diye getirilmiş düzenlemeler yokmuş gibi hareket etmesini’ talep etmesi hakikaten dehşet verici. Türkiye, keşke Başbakan’ın ifade ettiği gibi geçici bir krizle karşı karşıya olsaydı…

“Panik yapmayın.” sözü bile krizin vahametini ve hükümetteki panik halini ele veriyor.

[Semih Ardıç] 27.1.2017 [TR724]

5 kardeşin gözyaşları ve üstü örtülemeyen gerçekler [Erhan Başyurt]

AKP iktidarı son dönem icraatlarıyla adeta zulmün kitabını yazıyor.

45 bin masum insan iftira ve uydurma suçlamalarla yok yere hapis yatıyor.

100 bini aşkın insan kamudan hiçbir somut delil olmadan, duyumlar ve iftiralara dayalı fişlemeler sonucu atıldı.

Haklarında tek bir mahkeme kararı yok. Somut delil yok. Suç yok!

Yargısız infaz aldı başını gidiyor…

***

Darbe bahane gösterilip tüm muhalifleri susturmaya yönelik ‘purge’ yani ‘siyasi temizlik operasyonu’ gerçekleştiriliyor.

AKP iktidarının ayakta kalabilmesi, muktedir olabilmesi, kendisine yaptığı yolsuzlukların ve hukuksuzlukların hesabı sorulamaması için inanılmaz bir zülüm icra ediliyor.

***

İşadamlarının helal kazançlarına el konuyor, malları gasp ediliyor.

Medya kuruluşlarına kilit vuruluyor, gazeteciler, aydınlar sudan sebeplerle hapse konuluyor, özgür kalemler susturuluyor.

Sadece insanların ekmekleriyle oynamakla kalmıyor, aileleri de çocuklarına da zulm ediliyor.

Eşler hapse konuyor, çoçukları açlığa mahkûm ediliyor.

‘Şüpheli’ biri bulunamazsa yerine kardeşi, babası, eşi, birinci derece yakınları hapse alınıyor, işkence ediliyor, şantaj yapılıp teslim olması sağlanmaya çalışıyor.

***

Adalet yok. Tarafsız ve bağımsız yargı yok. Adil yargılama yok.

Özel kurulmuş mahkemelerde, özel seçilmiş tek bir hâkim ve savcı üzerinden, siyasi talimatla alınan kararlar üzerinden ‘yargı’ işletiliyor.

Hukuk, iktidarın silahı ve sopası haline getirildi.

Siyasi talimata aykırı karar veren hâkimler de ‘terör’ ile suçlanıp kürsüden kodese yollanıyor.

Hâkim ve savcıların üçte biri bu nedenle görevden alındı ve hapse atıldı.

***

Yargıtay, Danıştay ve HSYK üyeleri bile yargısız infazla tutuklandı.

Anayasa Mahkemesi bile dokunulmazlığı olan ve Anayasal güvence altındaki iki üyesini yargı kararı olmaksızın hapse konulmasına göz yumdu.

Sadece hâkim ve savcılar değil, mağdurları savundukları için avukatlar da demir parmaklıkların ardına konuluyor.

Proje hâkimler tarafından verilen kararlar hukuksuz, iddialar iftira, ama savunma bile yapılması engelleniyor.

Böyle bir yargı sisteminden, OHAL yasalarının gölgesinde, KHK’larla gerçekleşen hak katliamlarından hukuk da adil ve demokratik bir yönetim de elbet çıkmaz.

***

İnsan hakları, evrensel ortak değerler pervasızca ihlal ediliyor.

Sistematik işkence ve kötü muamele ‘gövde gösterisi’ olarak ‘sindirme’ amaçlı kullanılıyor.

Tutuklu yargılama, bir nevi yargısız cezalandırma yöntemine dönüştürüldü.

İddianame yok, iddialar uyduruk, ama binlerce insan kapasitesinin iki katı hücrelerde tıka basa zulme tabi tutuluyor.

***

Ankara’da tutuklu babalarını anneleriyle ziyarete giden beş çoçuğun yeni yayınlanan videosu ve gözyaşları tek başına herşeyi anlatıyor.

Annelerini de cezaevinde ziyaret esnasında tutuklayıp, biri özürlü beş küçük çoçuğu tek başlarına cezaevi bahçesine terk ediyorlar.

Vicdanı olan ve hardal tanesi kadar hatanın bile hesabını Allah’a vermekten korkan kim bunu yapabilir?

Demokrasiye ve insan haklarına zerre inancı be bağlılığı bulunan hangi iktidar bu yapılanlara göz yumabilir?

***

Unutmayın! Tarih hırslı yöneticilerin güce dayalı benzer zülümleriyle doludur.

Hepsi bugün nefretle anılıyorlar. Onların katlettiği, güç kullanıp hukuklarını ayaklar altına aldıkları mağdurlar ise hayırla zikrediliyorlar.

Yalan ve iftiraya dayalı zülüm ve kaba güçle uzun süre iktidarda kalan hiç kimse yoktur ve hiçbirinin akıbeti de güzel olmamıştır.

Hukuk adeta olduğu üzere geri döndüğünde, gerçekler bir bir ortaya çıkacak ve maskeler düşecektir.

Algı operasyonları ve kara propagandayla hipnotize edilen kitleler ‘’ölüm uykusundan’’ pişmanlık ve öfkeyle uyanacaktır.

Zulme merdiven yapılan o iftiralar da güneşi gören kar misali eriyip gidecektir.

[Erhan Başyurt] 27.1.2017 [TR724]

SCF basın özgürlüğü raporu: Türkiye’de 191 gazeteci tutuklu [TR724]

İsveç merkezli Stockholm Center for Freedom (SCF) adlı sivil toplum kuruluşunun yayınladığı “Türkiye’de Basın Özgürlüğü: Bilinenden Çok Daha Kötü” başlıklı (İngilizce) rapora göre, 300’e yakın gazeteci ve medya çalışanı halen cezaevinde ya da her an hapse girme tehlikesi ile karşı karşıya. SCF’nin yaptığı çalışmada, hükümlü ve tutuklu durumdaki 191 medya çalışanının bilgileri yer aldı (TRT’de çalışırken tutuklanan 29 gazeteciden sadece 2’sinin kimliğine ulaşılabilirken, diğerleri açıklanmadı.). Buna göre 21 gazetecinin dosyası mahkeme tarafından hükme bağlanmışken, tutuklu durumdaki 170 gazetecinin çoğunun henüz iddianamesi bile hazırlanmadı. 92 gazeteci ise haklarında verilen gözaltı ve yakalama kararlarına istinaden aranıyor. Bunun yanı sıra sadece geçen yıl 839 gazeteci çeşitli gerekçelerle adlî soruşturma kapsamına alındı.

Halen cezaevinde olan ya da hakkında yakalama kararı bulunan gazeteciler “terör örgütüne üye olmak”, “terör örgütü propagandası yapmak”, “hükümeti devirmeye teşebbüs etmek” ve “casusluk”  gibi otoriter yönetimlerde muhalif sesleri susturmak için başvurulan tüm yöntemlerle suçlanıyorlar. 191 gazeteciden 189’u herhangi bir terör örgütünün üyesi olmak ya da propagandasını yapmaktan yargılanıyor. Bu gazetecilerin 162’si, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklandı.

Tutuklu ya da hükümlü gazetecilerin yüzde 40’ı ulusal gazetelerde, yüzde 24’ü TV ve radyolarda, yüzde 16’sı haber ajanslarında, yüzde 7’si yerel gazetelerde, yüzde 6’sı dergi ve yüzde 5’i ise web sitelerinde gazetecilik yapıyordu.

10.000’DEN FAZLA GAZETECİ İŞSİZ

Son yıllarda zirveye çıkan baskılar sonucu Türkiye’de gazetecilerin hapse atılmasının yanı sıra, 200’e yakın medya kuruluşu kapatıldı ve 10 binden fazla gazeteci işsiz kaldı. Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPJ) Aralık 2016 tarihli raporuna göre de, Türkiye dünyadaki toplam tutuklu gazeteci sayısının üçte birine sahip ve bu alandaki ‘rekoru’ uzun zaman sonra ilk kez Çin’den aldı. CPJ, Türkiye’de medyaya yönelik baskılarla ilgili haftalık online rapor yayınlamaya başladı. Freedom House’un 2016 raporlarına göre ise Türkiye’nin ‘Sivil Özgürlükler’ alanındaki notu hayli düşmüştü (60 üzerinden 29 puan).

Türkiye’de basın özgürlüğü önündeki engellerin bilinenden çok daha vahim olduğunun altını çizen SCF Başkanı Abdullah Bozkurt, “Bir çok gazetecinin yetkili makamlar tarafından uydurulmuş gerekçeler yüzünden özgürlüğünü kaybettiğini” söylüyor. Benzer gerekçeler yüzünden pek çok gazetecinin ülkeyi terk ettiği bilgisini aktaran Bozkurt, raporu hazırlarken sürgündeki gazetecilerin oldukça zor ve yıpratıcı şartlarda hayatta kalmaya çalıştıklarına şahit olduklarını belirtti.

SCF’nin çalışması ayrıca, gazetecilerin gözaltı ve hapishane koşullarının da insan hakları sözleşmelerine uygun olmadığını ortaya koydu. Gözaltına alınan gazeteciler uzun süre avukatlarıyla görüştürülmezken, bir kısmı tıbbî yardımdan mahrum edildi ve bir kısmı da mektup alıp göndermekten alıkonuldu. Aileleriyle yapılan görüşmelerde ise, genç gazetecilerin depresyon ilaçları almaya başladığı açığa çıktı.

GÖZALTILAR ‘CEZALANDIRMA’ YÖNTEMİ

Raporda, az sayıdaki bağımsız ve eleştirel medyada çalışan gazetecilerin ise ölüm tehditleri, gözaltılar, şiddet, nefret söylemi, ayrımcılık, fişleme ve sansüre maruz kaldıklarına değinildi. Yakın zamanda, aralarında Tunca Öğreten, Mahir Kanat ve Eray Saygın’ın da bulunduğu (bu üç isim tutuklandı) 6 gazeteci yaklaşık 30 gün ifadeleri alınmadan gözaltında tutuldu. OHAL’in ‘tanıdığı’ 30 gün gözaltı hakkı, özellikle eleştirel gazeteciler için ‘cezalandırma’ yöntemi olarak kullanılıyor.

Hükümetin, hakkında gözaltı kararı olan bazı gazetecilerin yerine aile üyelerini hapse attığı da araştırmada yer alıyor. Ulusal bir gazetenin genel yayın yönetmenin eşi ve ünlü bir gazetecinin kardeşi halen cezaevinde tutuklu bulunuyor. Bununla birlikte SCF’nin başkanlığı görevini üstlenen, Today’s Zaman eski Ankara Temsilcisi Abdullah Bozkurt’un, 79 yaşındaki annesi Semiha Bozkurt da, polis tarafından gözaltına alındı.

Gazetecilerin karşı karşıya kaldığı bir başka baskı aracı ise gözaltında olanların mal varlıklarının dondurulması. Aralarında darbeden kısa süre sonra vefat eden Zeki Önal’ın (Ahmet Selim) da olduğu gazetecilerin aileleri, bu şekilde mağdur ediliyor.

SÜRGÜNDEKİ GAZETECİLER BASKI ALTINDA

Sürgündeki gazeteciler ise AKP yanlısı Türk medyası ve kuruluşlarca bulundukları ülkelerde hedef alınıyor. Almanya’da bulunan Can Dündar’a sosyal medyadan ya da ‘yandaş’ medyadan yapılan baskıların yanı sıra, Erkem Dumanlı ve Adem Yavuz Arslan gibi gazetecilere de, ‘gizli çekim’ fotoğraflarla baskı kuruluyor. Yine hakkındaki yargı kararları sebebiyle yurt dışında yaşayan ve kanser tedavisi görürken “Ülkemde ölmek istiyorum” diyen Cemal Uşşak’ın bu talebi kabul görmedi. Sürgündeki Türkiye kökenli gazetecilerin sosyal medya hesapları yasaklanarak, Türkiye’deki okuyucuyla bağlarının koparılması sağlanıyor.

Raporda yer verilen çarpıcı ayrıntılardan birini de muhalif bir medya yöneticisinin şoförü olduğuna inanılan bir medya çalışanının darbeden hemen sonra tutuklanması.

AKP HÜKÜMETİ BİLGİ PAYLAŞMIYOR

SCF yetkilileri, raporu hazırlarken oldukça dikkatli çalışılmasına rağmen Türkiye’deki resmi makamlardan bilgi alma ve bilgiyi  teyit etme konusunda yaşanan sıkıntılar ve OHAL ile daha da artan  baskı ortamı yüzünden muhtemel eksikliklere binaen her türlü güncelleme, düzeltme ve bilgi paylaşımına açık olduklarını ifade ediyor.

Buna karşılık AKP hükümeti, cezaevinde hiçbir gazetecinin bulunmadığını iddia etmekte. Gazeteci olduğu bilinen isimleri terörist ve adi suçlu olarak tanımlamakta. AKP hükümeti iddia ettiği suçları işlediğine inandığı kişilerin kimlik bilgilerini de kamuoyu ile paylaşmamakta. Son olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) tarafından hazırlanan “Avrupa’da Medya Özgürlüğüne ve Gazetecilere Saldırılar” raporu için temasa geçen Avrupalı yetkililerin hapisteki gazetecilerle ilgili bilgi alma çabaları da sonuçsuz kalmıştı.

Hükümet, gizlilik kararı gerekçesiyle dava dosyalarını ve iddia edilen delillere dair bilgileri gazeteciler ve avukatlarıyla paylaşmamaktadır. Araştırmada önemli bir detayı da tutuklu gazetecilerin aile üyelerinin ve avukatlarının hapisteki yakınlarının başına daha fazla sıkıntı açılır endişesi ile ellerindeki kısıtlı bilgiyi dahi paylaşmakta tereddüt ve tedirginlik yaşadıklarının kaydedilmesi oluşturuyor.

ULUSLARARASI KURUMLARA ÇAĞRI

Raporun son bölümünde Türkiye’nin, taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin savunduğu yasalara açık şekilde uymadığından bahsedilerek, bu kurumların daha somut çaba sarf etmesi gerektiği vurgulandı. SCF, Türkiye’nin üyeliğinin bulunduğu Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve müzakereci ülke konumunda olduğu Avrupa Birliği’ne sonuç alacak adımlar atma çağrısı yaptı.

34 sayfalık rapora, SCF’nin internet sitesinden ulaşılabilir: