Benim Ablalarım vardı [Fuat Baran]

Ortaokul-Lise yıllarında “Kime emanet ” klibi vardı, sürekli dinlerdik.

Sonra  üniversite yıllarında “benim abilerim vardı” klibini dinlemeye başladık.

O klipte, abilerden bahsedilir ve onların yaptıkları resmedilmeye çalışılırdı.

Bugünler, benim ablalarım vardı diyeceğimiz günler.

Evet benim ablalarım vardı ve iyiki varlar.

Benim ablalarım vardı;

Devletin ona verdiği maaşı kendisine yeterli bulup, para, makam, mansıp için kimsenin önüne yatmayacak kadar onurlu, namuslu evlatlar yetiştiren ablalarım, analarım vardı.

Hırsız yakaladı diye, oğlunu gözaltına alınmaya yollarken, “başını dik tut, sen haram yemedin, kimsenin hakkına girmedin” diyecek kadar kendinden ve evladından emin ablalarım, analarım vardı.

Evinin direği, hayat arkadaşı, yıllarca vatanına milletine fedakarca hizmet eden eşine, şikayet etmeden sabreden, çocuklarına hem ana, hem babalık yapan, babalarının yokluklarını bir an olsun evlatlarına hissettirmeme adına kendinden geçen ablalarım vardı.

Bunca hizmette sonra, bir şaki, bir terörist gibi hapislere atılan eşlerinin yokluklarında, ailenin tüm yükünü taşıyan, bundan şikayetçi olmayın rabbine şükreden, bununla gurur duyan Anadolu soyisminin hakkını  veren, Anadolu’nun, Yurd’un çilekeş, elleri öpülesice analarım vardı.

Haram lokma yememenin bedelini hapiste eşleri öderken, dışarda, hor görülme, dışlanma, linç edilme, vebalı gibi davranılmalara aldırış etmeden, hem çocuklarına, hem eşine moral ve motivasyon kaynağı olan elleri öpülesi ablalarım vardı.

Yeni doğmuş evladının kokusuna daha doyamadan, doğumhane önlerinde kendilerini hapse atmak için bekleyen zalimlerin zindanlara attığı ablalarım vardı.

Zindanda bebeğine, mama verilmediği için kendi yediği yemeği yedirmek zorunda kalan,

Yavrusunu emzirmeye müsade edilmediği için, sütünü lavaboya sağmak zorunda kalan,

Beton yerde, emekleyen evladının yırtılan elbisesini yama yaparak yeniden giydirmek zorunda kalan,

Daha babasını bir kere bile görmeyen yavrusuna, babasızlığı zindanlarda hissettirmemeye çalışan, zindandaki babalarının yokluğunu, adeta zindana dönmüş ülkesinde hissettirmemeye çalışan gözü yaşlı, hayatın en acımasız yüzüyle yaşamak zorunda kalan ablalarım, analarım vardı.

Hapiste olanların ailelerine, parasız, ailesiz, dedelerinin ve ninelerinin bile kabul etmediği, adeta toplama kamplarına hapsedilmiş garibalara yardım için, ölümü, hapisi göze alarak biraraya gelen, onlar için içli köfte yapan, sarma saran, bunun bedelini de, kendisine müslüman diyen münafıklar tarafından hapisle, işkence ile ve sonunda ölüm ile ödeyen ayaklarının altına keçe olmayı kendime şeref bileceğim ablalarım vardı.

Kocası zalimler tarafından bir anda kaçırılınca, çocuklarına baba olan, ortalıkta erkek diye dolaşak korkar dilsiz şeytanların aksine, kocası için koşturan, kocasını bulmaya çalışan, bunun için video çeken, twit atan, acziyetini ve çaresizliğini insanlarla paylaşan, acaba birazcık olsun vicdanlar canlanır mı diye, hala kendisine terörist diyenlerin bile kapısını çalan gözü yaşlı, kalbi kırık ablalarım vardı.

Hayat arkadaşı, çocuklarının annesi iken, bir anda eşi tarafından terörist olmakla suçlanıp, çocukları ile tehdit edilince, çocuklarını da yanına alıp, bilmediği, tanımadığı, dilini bile konuşamadığı, anlamadığı ülkelere cebri hicret edip, o yaban ellerde, hem analık, hem babalık yapan, bununla da yetinmeyip, geride, Türkiye’de bıraktığı ve hala o cehennemde yaşamak zorunda kalan insanlara yardım toplayan, onların seslerini duyurmaya çalışan yiğit ablalarım vardı.

Ailesi, komşusu, arkadaşları ve tüm yakınlarının kendilerine sırtını dönmesi, terörist demesi üzerine, biricik yavrusu ve kocasıyla, bir şişme botun içinde, kış günü, soğuğun iliklere işledi Meriç Nehri’nde, umuda, yeni bir hayata doğru açılmışken, botun batması sonucunda, daha minnacık bebeği, hayat arkadaşı ve kendisi, Meriç’in soğuk sularında kaybolan, cenazesi aylar sonra bulunan, her daim, peygambere komuşu olun diye dua ettiğim şehit ablalarım vardı.

İnsanın damarlarındaki kanı donduracak soğukta, sırılsıklam, çamur deryasında yürürken, sırtında bebeği, eliyle, “anne dondum” diyen kızının elini ısıtmaya çalışan, babalarının yokluğunda, hem anne, hem baba olan, onlar için çırpınan, kendini unutmuş, sağlığını kaybetmiş ve bir akşam kalbinin pes etmesi ile orada ruhunun ufkuna yürüyen, ayağının altına keçe olduğum, fedakar, cefakar, yüreğindeki güzellik yüzüne, kalbindeki iyilik evlatlarının tertemiz yüzlerine vurmuş şehid ablalarım vardı.

Bu sürecin en fazla bedel ödeyen, çile çekenleri ablalar, analar, yani kadınlar oldu.

Anadolu topraklarında, analar çok dolu.

Onlara hapis,

Onlara tecrid,

Onlara işkence,

Onlara namusları ile tehdit,

Onlara hücre,

Onlara sürgün,

Onlara çile düştü.

Onlar hem baba oldular,

Onlar hem ana oldular,

Onlar hem acı çektiler,

Onlar hem acı çekenlere derman oldular.

Onlar kan kusarken kızılcık şerbeti içiyorum dedi.

Onlar kimse yok mu diyenlere, buradayız dedi.

Onlar can oldular

Onlar canlarından oldular.

Onlar yar oldular

Onlar yarlarından oldular.

Onlar ana oldular Anadolu’da

Anadolu zulüm dolu oldu, onlar anadoludan oldular.

Onlar evladının cenazesini bile alamayan oldular.

Onlar, anaları, babaları, kardeşleri tarafından anlaşılamayan oldular.

Onlar zulüm dolu haline gelen Anadolu’nun, çile çeken anaları, ablaları oldular.

Berat gecesinin kıyısında olduğumuz şu dakikalara, rabbime dua dua yalvarıyorum

Anaları artık ağlatma Allahım!

Anaları evlatsız, evlatları anasız bırakma Allahım!

Ablalarımı, analarımı, zindanlardan sen kurtar Allahım!

İsmi Anadolu olan bu toprakları, yeniden Ana dolu, vicdan dolu, insan dolu, huzur dolu toprak yap Allahım!

Anaların bu bitmeyen çilelerini tez zamanda bitir Allahım!

Ablalarımın yüzlerini sen güldür Allahım!

Berat gecesini, zindanlarda bulunan analara, ablalara, bebeklere, yavrulara beraat kapılarının açılmasına vesile eyle Allahım!

Amin..

[Fuat Baran] 30.4.2018 [YeniHamle]

Prof. Dr. Suat Yıldırım: Millete küsmek, bizim mesleğimiz olmamalı.

Değerli kardeşim Engin bey,

“Tahayyülümüzde kalsınlar eski halleriyle!” makalenizde  “İktidarın gazabından korunmak ve nimetlerinden yararlanmak hatırına, binlerce masuma yapılan tarifi muhal zulme bigane kalanları tarih elbette yazacak” dedikten sonra , bu neme lâzımcı tavrın her zaman vaki olduğunu ifade ediyorsunuz . Beklemediğimiz, ummadığımız, ihtimal vermediğimiz şeylerin bir vakıa olarak yaşanabileceğini hayat gösteriyor. Yazınızda bu ters beklentilerin çok örneklerini belirtiyor, haklı olarak hayıflanıyorsunuz. Ama ne yapalım ki Fransızların, böylesi durumlarda dediği gibi, ne diyelim, “C’est la vie! Hayat böyledir!”. Ama ben, bu makamda, sizin “Aşk gelince bütün dertler bitecek” makalenizin persbektifinden bakmada yarar görüyorum.

Evet, bu vefasızlık, hakka hakikate sahip çıkmamak şimdiye mahsus değil. Yakın dönemdeki çarpıcı örneklerinden biri Bediüzzaman Said Nursi’dir. Osmanlı Devletinin son döneminde din ilimlerinin en yüksek kurulu olan Dâru’l-Hikmeti’l-İslamiyye üyelerinden. Elmalı’lı M. Hamdi, İzmirli İsmail Hakkı, Şeyhülislam Mustafa Sabri gibi en gözde âlimlerlin teşkil ettiği bu Kurulun genel sekreterliğini de Mehmet Âkif üstleniyordu. Bediüzzaman ayrıca o dönemin sosyal ve entelektüel hayatında da etkili bir zat. Anadolu istiklal hareketini  verdiği fetva ile açıkça desteklemiş olduğundan, zaferden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin resmen  daveti üzerine 9 Kasım 1922 günü millet vekillerine hitap etmek için Kürsüye davet ediliyor.  Siyasetin gidişatından ümitvar olmayınca 1923 ortalarında memleketi Van’a gidiyor. 1925 başında Şeyh Said hadisesi bahane edilerek kelepçe takılarak İstanbul’a mahkemeye, oradan bir dağ köyü Barla’ya sürgüne mahkûm ediliyor. İsyanla ilgisi bulunmadığı halde sürülüyor. Yoksa derhal idam edilirdi. Daha sonra hayatının sonuna kadar 35 yıl,  kanunen suç bulunmaksızın hapishane hapishane  dolaştırılıyor. Dikkat edelim: Yeni Türkiye’nin en çok göz önünde şahsiyetlerinden biri, el üstünde oluşundan, bir buçuk yıl sonra linç edilirken toplumda adalet isteyen bir ses yükselmiyor.

Hizmet hareketi, Bediüzzaman’ın Kur’an ve hadislerden çıkardığı hizmet prensiplerinin, değişen toplum şartlarına geniş ölçüde  uygulanmasından ibaret. Açtığı binden fazla kaliteli okul ile “aklın nuru müspet bilim, vicdanın ışığı din ilmidir” prensibini tatbik ederek bütün dünyada ses getiren bir eğitim hamlesi gerçekleştirdi. Ahlâk ve maneviyatla donanmış,  sadece yaşama değil, yaşatma idealine gönül vermiş bir nesil yetiştirdi. İslam’dan yola çıkıp Müslüman kalarak evrensel insanî değerlerde buluşmak suretiyle dünya barışına katkıda bulunmanın mümkün olduğunu göstererek islamofobinin yanlışlığını ortaya koydu. Böylece Türkiye’nin ve faaliyette bulunduğu yüz küsur ülkenin devlet adamlarının takdirini topladı. Bu takdirler münferit başarılara değil, yaklaşık 25 yıllık gözlemlere dayanıyordu.

Ezcümle, T. Özal, S. Demirel ve A. Gül cumhurbaşkanları,  T. Özal, T. Çiller, S. Demirel, Y. Akbulut, B. Ecevit, R.T. Erdoğan başbakan olarak  – ve tabiatıyla devletin bilgi kaynaklarını göz önünde bulundurarak- takdirlerini açıkladılar. Yasal çerçevede çalışan bu sosyal yapının tahrip edilmesi, insanın hayalinden bile geçmezdi.

Ama   Erdoğan iktidarının,  A. Hitler’in “Halkı aydınlatma  bakanı” Goebbels’in “büyük yalan” taktiğini kullanması ve bunu beş yıldan beri devlet gücü ile uygulaması, toplumda etkisini gösterdi. Hitler rejiminin yaptığını gören  G. Orwel , İngiltere’de  elli yıl sonrası için “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” kitabını kaleme aldı. Bu ütopik romanında ironik bir şekilde , toplumun “Bu kadarı da olmaz!” sandığı, yenilir yutulur görmediği uygulamaların topluma içirilebileceğini anlatarak, âdeta toplumları uyarmak istedi. Fakat bu kitabı tersinden okuyan bazı şeytanî tipler, olmaz sanılan şeylerin yapılabileceğini, topluma hazmettirilebileceğini, birbiriyle çelişik yüzlerce büyük yalana inandırılabileceğini çıkardılar (Ben bu diktatörlüğü uygulayan iradenin, bu kitabı tersinden okuduğuna eminim. O ütopik devlette Gerçek Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı, Barış Bakanlığı gibi yapıların, sadece isimleri alıp onların tamamen tersi içerikleri ifade etmeleri, algı yönetiminin pekâlâ mümkün olduğunu gösterir.)

2015 başlarında  Hizmet hareketi  aleyhinde büyük yalanlar piyasaya sürülüp halktan inananların yavaş yavaş artmaya başladığını görünce çok şaşırmıştım. Devletin ve toplumun gözlemleri altındaki bu eğitim yapısı  ile, neredeyse yolları buluşmayan aile kalmamıştı. Halkımızın önemli bir kesimi, bu kurumları ve oralardaki  eğitim gönüllülerini  tanımış ve iyiliklerini görmüştü. Bir acı kahvenin kırk yıllık hatırı olduğunu söyleyen bir toplum nasıl olur da  çocuklarını vatana, millete, ailelerine kazandırmak için ferağatla çalışan bu yapının aleyhine dönebilirdi? Aylarca bu ifritten soru ile kıvrandım.

İnsanın en büyük nankörlüğü Rabbine karşı yapabileceğini bildiren ayetleri okuyup iyi düşününce cevabı buldum. “Allah, dilediğiniz her şeyi verdi. Öyle ki Allah’ın size verdiği nimetleri saymaya kalkarsanız, mümkün değil sayamazsınız. Gerçekten insan pek zalim, pek nankördür” (14/34. Ayrıca 80/17). Kâfir insan, hep batıl cephesinde yer alıp Rabbine düşmanlık eder (25/55). Demek insan, en büyük nankörlüğü, paradoksal olarak,  en çok iyiliğine mazhar olduğu varlığa karşı yapabilmektedir. Minnetarlığın manevi ağırlığından içten içe kurtulmak istemektedir. Bir  vesvâsın vesvesesi “Bunca iyilikleri meğer gizli maksat için yapmışlar” diye inandırınca, o minnettar, bir hamlede eziklikten kurtuluyor ve velînimetine büyük düşman kesilmesini haklı görüyordu. Sizin Fatih kolejindeki Osmanlı ailesinden öğrenciniz on binlerce örnekten biridir. Kendisine nezih ortamda kaliteli bir eğitim veren ve normalde yüz bin lira ödeyerek mezun olacağı bir okuldan parasız mezun olduktan sonra şimdi en ufak bir hicap duymaksızın Hizmetin düşmanı kesilebiliyor.

Fakat ne yaparsınız? İnsan “nisyan” ile mâlül. İnsanın Rabbi, tezkiye edilmeyince onun “zalûm-ün keffâr” (14/34) “zalûm-en cehûl-â” (İnsan pek zalim, pek cahildir , 33/72) olduğunu bildiriyor. Peygamber Efendimiz (aleyhi’s-selam)ın,  çevresindeki yüzlerce münafığın yola gelmesi için ömrünün sonuna kadar zehir gibi nice acılar yudumladığını biliyoruz.

Bilirim ne yapsam hata! / Yanlış attığım her adım.
Ellerim elma dalında / Âdem’le Havvâ ecdadım.
Belli ne birdir, ne iki! / Günahım başımdan aşkın!
Ya Rab Sen de bilirsin ki: / Bir Sen varsın bana yakın! (C.S.Tarancı)

İnsanları irşad kolay değil. Onların böyle dönüş yapmalarını beklemişti. Böylece hem onlardan doğru yola gelenler oldu, hem soylarından çok güzel Müslümanlar yetişti.

Bu sırdan olmalı ki, Rabbimiz insanlardan kolay kolay vaz geçmeyeceğini bildiriyor: “Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye bu Kur’an ile sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz?” (43/5). Toplumda yerleşmiş nice bozuklukları düzelten, manevî hastalıklarını şefkatle tedavi eden, cehalet, zulüm ve karanlıktan aydınlığa çıkaran peygamberlerini öldürmeye  girişecek kadar vahşilikte ileri giden o zalimlere böyle hitap buyuruyor. Âdeta şöyle diyor: “Sizi bu halde bırakmak  Ben’im rahmetimle bağdaşmaz. Ne kadar kaçmak isteseniz de Ben sizi helâk olmaya terk etmem. Allah, insanlardan vaz geçmez”.

Şimdi profesör olan bir doktora öğrencime pek bakir ve bereketli bir alana vesile olmuştum. Türkiye’de bu alanın tek uzmanı olduğundan bana müteşekkir oldu, kitaplarına takdim yazdırdı. Yetenekli biri idi. Fakat bu nankörlük ve zulüm sürecinde bana ağır hakaretle dolu bir mesaj yazdı. Şöyle mukabele ettim: “Sen müminsin. Bu hakaretler imanına yakışmıyor. Bak, bu hakaretlerin bana hiçbir zarar vermedi. Ama sana ahirette çok zarar verecek. Büyük duruşma gününde seninle hesaplaşmaya hazırım”.

Solcuları arıyorsunuz Engin bey. İşte onlardan bir nümûne:  Daha 2014 başlarında bir gazeteci arkadaşım, Eski solcu, sonra liberal, bilahere oportünistliğe evrilen seksenlik birinin şöyle dediğini nakl etmişti: “Benim güzel yaşamam için gereken imkânlar şimdiki iktidar sahiplerinde. Şimdi müsaade edin biz yaşamımıza bakalım. Sonra gerektiğinde  gelmek istediğimizde sizin kapınızın açık olacağını biliyoruz, siz müsamahakâr insanlarsınız”. Bu, M. Barlas’ın cerbezesi ve deneyimleriyle uyuşan bir söz idi.

İnsanımızın epey bir kısmı böyle. Millete küsmek, bizim mesleğimiz olmamalı. Ortam müsait olunca, yine biz veya çocuklarımız böyle bir topluma gerçekleri anlatmaya çalışacağız. Küsmek kolay. Çoğumuzda bu temayül var. Fakat zor ve âkıbet bakımından iyi olana yönelmeli. Hem unutmayalım ki  dünya çapındaki bu islamî hizmeti geliştirip dünyanın her tarafına ulaştıran cemaat çıkarmayı da Allah Anadolu’ya nasib etti. Bu milletin böyle örnek nesil yetiştirme liyakati var. Bu süreçte Allah’ın Hizmete en büyük lütfu Fethullah Gülen Hocamıza süreci yönetme imkânı vermesidir. Onun zaman zaman “mübarek Anadolu” hatırlatmasını unutmayalım.

Hem kadirşinas, hem de gelecekten ümitvar olmak lazım. İyiliğin ve hayrın artması için yol bu olmalı. Bu noktada İsmet İnönü tecrübesini önemli görürüm. 1950, 1954, 1957 …1969 ‘da her seçimden sonra, kendisini iktidara getirmeyen halk için, yakınındakilere: “Ne olacak,nankör millet!” dedikçe, halkı daha çok küstürdü, oyları daha da azaldı. Halkın önemli bir kısmı, muhalefetin olmadığı, hukukun kalmadığı, hür medyanın söz konusu olmadığı bir ortamda konjonktürel olarak “uydum kalabalığa!” tarzında gidiyor. Normal dönemde bu kitlenin de mecrasını bulacağını umabiliriz. Fakat bu müsamaha tavrı,  asla neredeyse tarihte benzeri görülmemiş kapsamdaki zulmü hafife aldığımız, veya ciğerimiz yanmadığı için bağışlayıcı olduğumuz şeklinde anlaşılmamalı. Başka bir makamda bu zulmü dünyaya duyurmaktan ve zalimlerin işini zorlaştırmaktan geri durmamalıdır.
Ben de sizin bu anlamdaki sözlerinizle bitireyim: “Günün sonunda, her şeye rağmen… Okuyacağız,yazacağız, çalışacağız, her dem yola revan olacağız(…) Nâdanlara bile merhametle, insafla, sevgiyle muamelede bulunacağız. İnsanlıktan ümidi kesmeyeceğiz. Okuduğumuz kitaplardan bunu öğrenmedik mi?”

[The Circle] 29.4.2018 [thecrcl.ca]

'Yoğurta jelatin, çaya domuz kanı, salama erimiş kemik katılıyor'

Cumhuriyet'ten Gamze Bal'ın haberine göre, sütten peynire, baldan baharata yediğimiz her ürüne hile karışıyor. İnsan sağlığını hiçe sayan hileli gıda üreticilerine verilen komik cezalar ise caydırıcı olmaktan çok uzak.

Dünya Tüketici Örgütü'ne (WCO) göre ekonomik büyüklüğü tüm dünyada 50 milyar dolar civarında olan hileli gıda sektörünün Türkiye'deki büyüklüğü ise 10 milyar TL'yi aşıyor. Bu ürünleri üreten firmalara verilen ceza ise büyüklüğü ne olursa olsun yalnızca 18 bin TL.

TMMOB Gıda Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Zafer Şenyurt, 18 bin TL ceza kesilmesinin caydırıcılıktan uzak olduğunu vurgulayarak, "Et, süt, peynir, zeytinyağı, bal, baharat.. Hile yapılmayan ürün neredeyse yok. Ancak etkin bir mücadele de yok" dedi. Hileli ürün ürettiği veya sattığı tespit edilen firmalara uygulanacak cezai yaptırımların yeniden düzenlenmesi gerektiğini ifade eden Şenyurt, "Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'na ve ilgili birimlerine önemli görevler düşüyor. Mevzuatta yer alan eksiklikler en kısa sürede giderilmeli" diye konuştu.

'DENETİMLER YETERSİZ, BAZI ÜRÜNLERDE FARKI ANLAMAK ZOR'

Türkiye'de faaliyette bulunan yaklaşık 652 bin onaylı ve kayıtlı işletme varken, bu işletmeleri denetlemekle görevli denetçi sayısı yalnızca 6404. "Denetimlerin gerek nicelik, gerekse nitelik açısından yeterli olduğu söylenemez. Denetçi sayısı, işletme sayısı dikkate alındığında mevcudun en az iki katı olmalıdır" diyen Şenyurt, denetim kriterlerinin yeniden ele alınması ve denetçi niteliklerinin artırılması gerektiğini aktardı.

Şenyurt, "Bazı ürünlerde görsel ve duyusal olarak farkı anlamak zor da olsa mümkün olabilse de çoğunda analiz yapılmadan anlamak mümkün değildir. Bu nedenle denetimler son derece önemli" diye konuştu.

Şenyurt, kayıtdışılığın yaygınlığı açısından gıda sektörünün ikinci sırada yer aldığını söyledi. Şenyurt'a göre faaliyetteki kayıtlı işletmeleri denetleyen 6 bin 404 kişilik kadro içerisinde gıda mühendislerinin payı yalnızca 2 bin 237. Bu durumdan dertli olan gıda mühendisleri, meslek alanlarını ilgilendiren konularda bile yeterince rol alamadıklarından yakınıyor.

Gıda güvenliğinin tüm dünyanın ele aldığı önemli bir konu olduğunu ve bu konuda üzerlerine düşeni yapmak istediklerini söyleyen Şenyurt, "20 bine yakın üyesiyle Gıda Mühendisleri Odası olarak görev ve sorumluluk almaya hazırız. Konuyla ilgili GTHB ilgili birimleriyle ve belediyelerle ortak çalışmalar yapabiliriz. Öncelikle meslek alanımızı ilgilendiren konularda etkin rol almak istiyoruz. Yurttaşlarımızın bilinçlendirilmesi son derece önemlidir" diye konuştu.

GIDADA HİLELİ YÖNTEMLER

Türkiye Ziraatçılar Derneği'nin (TZD) tespit ettiği gıdada hileli yöntemler şöyle:

*Yoğurda bitkisel yağ ve jelatin katılıyor, jelatin, domuzun deri veya kemiklerinin kaynatılmasıyla elde ediliyor.
*Yağlı tulum peynirine bitkisel yağ ve nişasta; yağlı eritme peynirine bitkisel yağ karıştırılıyor.
*Şekere tekstil boyası, yumuşak şekere domuz jelatini ve tekstil boyası karıştırılıyor.
*Tavuk kemikleri öğütülüp salama katılıyor.
*Kaçak çaylar, kimyasal renklendiriciler hatta domuz kanıyla renklendiriliyor.
*Yüzde 100 dana eti diye satılan sucuklarda at, eşek ve kanatlı eti kullanılıyor.
*Uzun soyulmuş sosise kanatlı eti, yabancı doku ve iç organ katılıyor.

EN BÜYÜK TEHLİKE SÜTTE

En çok hile yapılan ürün grubunun yüzde 35 ile süt ürünleri olduğunu, yaygın olarak tereyağı ve peynirin başı çektiğini anlatan Şenyurt, ikinci sırada ise yüzde 22 ile et ürünlerinin bulunduğunu dile getirdi.

Şenyurt, "Zeytinyağı hileleri yüzde 12 ile üçüncü sırada yer alırken, yüzde 11 katkı maddelerinde, yüzde 10 balda, yüzde 10 baharat ürünlerinde hile yapıldığı tespit edildi" diye konuştu.

Tüketicinin bu hileleri anlamasının neredeyse imkânsız olduğuna işaret eden Şenyurt, "Yurttaşlarımıza öncelikle mümkün olduğunca ambalajlı ürünleri tercih etmelerini, güvendikleri firmaların ürünlerini almalarını, aldıkları ürünlerin etiket bilgilerini mutlaka kontrol etmelerini öneririz. Meyve sebze ürünleri dışında gıda ürünlerinin neredeyse tamamının ambalajsız olarak satılması mevzuata aykırıdır. Meyve sebzelerde de sağlığı tehdit edebilecek önemli riskler mevcut. Kimyasal kalıntı riski bunların başında geliyor. Halk pazarlarında satılan açık ürünler de gıda güvenliği açısından son derece riskli. Üretim koşulları ve menşei bilinmeyen ürünlerden uzak durulmasını öneriyoruz" dedi.

[Samanyolu Haber] 30.4.2018

Bugüne kadar hiç böcek yemedim demeyin... Binlerce böcek yemiş olabilir misiniz?

BBC Türkçe’nin haberine göre; meyveli yoğurtlardan dondurmalara, meşrubatlardan boyalı kek kremalarına kadar kırmızı renk içeren hemen her işlenmiş gıdada karmin böceklerinin izleri mevcut. Özellikle Peru’da endüstriyel ölçekte yetiştirilen karmin böceği pek çok ruja da kırmızı rengini veriyor.

KARMİN BÖCEĞİ VAZGEÇİLMEZ

Karmin böceğini küresel gıda piyasasının vazgeçilmezlerinden birisi haline getiren şey ise dayanıklılığı. İnsan sağlığı açısından herhangi bir risk teşkil etmeyen karmin böceğinin ezilmesiyle elde edilen kırmızı renk, ısı değişikliklerine uzun süre dayanabiliyor ve canlı rengini kaybetmiyor. Karmin böceğinden elde edilen gıda boyasını destekleyenler, bunun doğal bir ürün olduğunu da vurguluyor ve kimyasal gıda boyalarındansa karmin böceği boyasının daha avantajlı olduğunu savunuyor. Ancak karmin böceğini savunanlar dahi ürünlerin etiketlerinde kırmızı rengin nasıl elde edildiğine dair daha net ifadelerin kullanılması gerektiği görüşünde.

ALDIĞINIZ ÜRÜNLERDE İÇİNDEKİLER BÖLÜMÜNÜ İYİCE OKUYUN

Aldığınız kırmızı renkli gıda ürünlerinde içindekiler bölümünü iyice okuyun. ‘Karmin’ ifadesini görebilirsiniz. Karmin böceği, içindekiler bölümünde bazen de Avrupa Birliği’ndeki kodu olan E120 ile yer alıyor. Karmin böceği ve bu böceğin kullanımı konusunda ‘Mükemmel kırmızı’ adlı bir kitap yazan Amy Butler Greenfield, ürünlerde kırmızı rengin sorumlusunun net biçimde yazılması gerektiğini söylüyor. Greenfield, “Karmin son derece güvenilir, doğal bir gıda boyası. Ancak karmine alerjisi olan çok sayıda insan da var. Her şeye rağmen sicili temiz bir ürün” diyor.

YÜZDE 95’İNİ ÜRETİYOR

Peru şu anda dünya karmin üretiminin yüzde 95’ini yapıyor. Ülkenin Karmin çiftliklerinde 32.600 işçi çalışıyor. Peru geçtiğimiz yıl 647 ton karmin gıda boyası ihraç ederek 46,4 milyon dolarlık gelir sağlamıştı. 5 milimetre boyundaki böcekler kaktüs yapraklarından toplanıyor. Kanatsız dişiler kırmızı gıda boyası üretiminde kullanılıyor. Böceğin ağırlığının neredeyse dörtte birini karminik asit oluşturuyor. Karminik asit böceği saldırgan böceklerden koruyan bir savunma mekanizması olarak çalışıyor. Greenfield üretim sürecini şöyle anlatıyor: “Önce böcekler kurutuluyor… Birçok filtreleme sisteminden geçiriliyor ve böcek parçaları ayıklanıyor.”

Bu gıda boyasına böcekten üretildiği için talebin azaldığını düşünebilirsiniz. Ancak durum aslında tam tersi. Karmin böceklerinin sayısı sınırlı. Perulu çiftçiler böcek sayısını bir noktaya kadar artırabiliyorlar. Bu nedenle de son yıllarda karmin gıda boyasının fiyatı hızla yükseldi. 2013’ten bu yana 1 ton karmin gıda boyasının fiyatı %73 arttı. Ancak Peta gibi hayvan hakları örgütleri, bu böceklerin endüstriyel ölçekte üretilip gıda sektörüne servis edilmelerine karşı çıkıyor. Peta, “Sadece 500 gram gıda boyası için yaklaşık 70.000 böceğin öldürülmesi gerekiyor. Vegan hayat tarzını benimsemiş olan tüketiciler, firmalar üzerinde baskı kurarak daha hayvan dostu üretim süreçlerini benimsemelerini sağlıyor” diyor.

Karmin gıda boyasını terk eden şirketlerin başındaysa ABD merkezli küresel kahve devi Starbucks geliyor. 2012’de Starbucks’ın bazı buzlu kahve, kek ve meşrubatlarında karmin gıda boyası kullandığı anlaşılınca şirket domatesten elde edilen likopen adlı gıda boyasını kullanmaya başlayacağı yönünde açıklama gelmişti. Diğer doğal gıda boyası seçenekleri arasında pancardan ya da böğürtlen benzeri taneli küçük meyvelerden elde edilen boyalar var. Ancak hiçbirisi karmin kadar uzun ömürlü değil. Örneğin pancardan elde edilen betanin, ışığa ya da sıcağa maruz kaldığında soluyor ve renk kayboluyor. Bu nedenle de bu boya türü genelde sadece raf ömrü kısa olan ürünlerde kullanılıyor. Greenfield, karminin doğal bir ürün olduğunu ifade ediyor ve binlerce Perulu çiftçinin tek geçim kaynağı olduğunu vurguluyor ve “Büyük kısmı Perulu fakir işçiler olan binlerce kişi karmin böceği sayesinde para kazanabiliyor ve yaşıyor” diyor.

[Samanyolu Haber] 304.2018

Anne, Esma abla değil mi bu? [Selahattin Sevi]

Ateş düştüğü yeri yakıyor.

Ve o ateşin bir parçası hanemize düştü.

Yaklaşık iki yıl sonra eşimle ve iki kızımla özlemini duyduğumuz pazar kahvaltısı için oturduğumuz masada öylece kalakaldık. Atina’dan gelen acı haber sosyal medyaya düştüğünde, küçük kızımın, “Anne bu kadın konsoloslukta karşılaştığımız abla değil mi?” sorusuyla şaşkına döndük.

Sabah saatlerinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda eden Esma Uludağ ve çocuklarıyla konsoloslukta vize sırası beklerken tanışmışlar. “Kolay değildi Atina hayatı ama sanıyorum onun için daha da zordu. Çünkü küçük yaşta çocukları vardı. Çok yoruluyordu ama hep yakın zamanda ailesinin bir araya geleceğini umuyordu, çocuklarının babalarına kavuşacağı günü bekliyordu,” diye anlatıyor eşim.

Kızlarım ise bekleme salonunda hemen arkadaş oldukları ve oyun oynadıkları 9 yaşındaki Veli Said’in, “Anne daha ne kadar konsolosluğa gelip gideceğiz? Artık buraya gelmeyelim, Atina’ya yerleşelim, bak burası da güzel, belki Almanya bu kadar güzel değildir,” sözlerini gözyaşlarıyla aktarıyor.

Onları teselli etmek için çıktığımız küçük yürüyüşte söz hep Esma anneye ve sevimli çocuklarına geliyor.

Sonra görüntüleri düşüyor 32 yaşındaki Esma Uludağ’ın. Altı ay önce bir şafak vakti kader nehri Meriç’i sağ salim geçmenin mutluluğu ve heyecanıyla konuşmasını izliyoruz birlikte. “Valla herhalde beş altı saattir yürüyoruz. Çamur, su… ” diyor Esma Hanım. Biri sırtında, diğerleri ağlayarak kendisini takip eden iki yavrusuna kılavuzluk ediyor. “Rabbim yardımcısı olsun gelmek isteyenlerin. Allah kurtarsın herkesi…” dua ve temennileriyle ruhunu teslim edeceği Atina’ya ulaşmak için anayola doğru yürüyor.

Tanıyanların azmi, kararlılığı, güleryüzü ve başarılarıyla hatırladığı Esma Uludağ iki üniversite bitirip memur olduğunda bile öğrencilikten kopmamış. Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nu birincilikle tamamladıktan sonra diplomasını almak için sahneye davet edildiğinde biri 38 günlük 3 çocuğuyla birlikte verdikleri poz başarılı bir kadın ve genç bir anne olarak Esma Uludağ’ı özetliyor.

Uludağ, 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü’nü bitirdi. 2009’da bu kez Celal Bayar Üniversitesi’nde lisanüstü eğitimini tamamladı. Evlendiği yıl memur olarak işe başladı. Üç çocuğunu dünyaya getirdiğinde Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’na devam ederken Karabağlar Kaymakamlığı’nda çalışıyordu. Aynı zamanda fizik öğretmeniydi. 4 üzerinden 3.89 not ortalamasıyla bölüm birincisi olarak diplomasını almaya gittiğinde 8 yaşındaki oğlu Veli Said, 4 yaşındaki kızı Müşerref Zümra ve 38 günlük bebeği Ceyda kendisine eşlik etmişti. Tıpkı beraber çıktıkları umut yolculuğunda annelerini yalnız bırakmadıkları gibi o gün de oradaydılar.

“Hem çalışıp hem annelik yaparak öğrenci olunabileceğini kendime ve çevreme göstermeye çalıştım. Bu süreçte eşim destek olarak bana hep güç verdi. Hukuk Fakültesi’ni de bitirebilirsem avukat olmak istiyorum,” demişti ve eşi de yakınları da ona inançlarında en küçük bir tereddüt emaresi göstermemişti.

Ama nasip olmadı. Türkiye’de insan hakları ve hukuku askıya almak için ‘Allah’ın lütfu’ olarak görülen 15 Temmuz’dan sonra o da her türlü adaletsizlikten nasibini aldı. Türkiye’de her onurlu yurttaşın yaşadıkları onun da başına geldi. Önce KHK ile işinden ihraç edildi. Gözaltına alındı, tutuklandı… 3 ay hapis yattıktan sonra denetimli serbestlikle tahliye oldu. Polisler Esma Uludağ’ın evine defalarca baskın yaptı. Bu sıkıntılı günleri eşi ve kendisi aylarca ayrı yaşayarak atlatmaya çalıştı. Fakat baskı ve yıldırmalar her geçen gün artınca önce eşi Türkiye’den yasa dışı yollarla ayrılarak Almanya’ya ulaştı ve sığınma istedi. Sonra da kendisi 3 çocuğu ile Yunanistan’a geçti.

Eşi uzun uğraşlar sonucu Almanya’da oturum almış ve aile birleşimi hakkına kavuşmuştu. Yunanistan’da misafir olarak bulunan yüzlerce mültecinin beklediği müjdeli haber nihayet onlar için de gelmişti. Gerekli prosedürler tamamlandığında zor ve çileli günlerin ardından 5 kişilik küçük ailesi tekrar bir araya gelecekti. Olmadı… Esma Uludağ’ın ömrü vefa etmedi…

Esma Hanım’ın eşi Mehmet Ali Uludağ (38) ise şimdi yüreğinde kaybettiği eşinin acısı, omuzlarında ise 3, 7 ve 10 yaşlarındaki çocuklarının sorumluluğu ile hayat yolculuğuna devam edecek.

[Selahattin Sevi] 30.4.2018 [Kronos Haber]

Öğrencileri kıyma makinelerinde kıydılardan, çay içelim şifresine! [Ali Emir Pakkan]

Arada bir sosyal medya hesabımdan gelişmeleri takip ediyorum. Anadolu Ajansı, AA’nın bir haberi paylaşılmış! Başlık şu; “F. ‘nün yeni taktiği deşifre oldu” Neymiş? “Örgüt”, gizli toplantıların ifşa olmaması için “haydi çay içelim’ şifresi ile buluşuyormuş! Gizli tanık bu iddiayı ileri sürmüş! Habercilik burada başlar! Gazeteci alır bu iddiayı araştırır!
Kim çayı şifre yapmış? Nerede? Ne zaman toplanmışlar? Doğruluğunu teyit eder!

AA’nın bu “çay servisi” bazı başka servislerini hatırlattı bana...

27 Mayıs (1960) sonrası halk dehşete düşmüştü. Çünkü gazete manşetlerinde, üniversite öğrencilerinin öldürüldüğü yazıyordu! Ancak bir sorun vardı! Cesetler ortada yoktu! Yalan başka büyük bir yalanla örtüldü. Öğrencilerin cesetlerinin kıyma makinalarında kıyıldığı söylendi!

Et balık kurumu aranmış ceset parçaları bulunamamıştı. Daha büyük bir yalana ihtiyaç vardı. Kıyma haline getirilen cesetler, asfaltların altına serilip yok edildi, dediler!

Bu yalanların kaynağı neresi diye araştırmıştım. Tahmin ettiğiniz gibi; devletin Anadolu Ajansı çıktı.

Psikolojik harp eğitimi almış 2 Milli Birlik Komitesi üyesi subay, bir bülten kaleme alıp AA’ya göndermiş onlar da bunu haber diline çevirip “servis” etmişlerdi.

Ertesi gün bütün gazetelerde AA’nın yalan haberi manşetti!

Türk medyası olağanüstü dönemlerde hiç iyi sınav vermedi. Hep gücün emrinde oldu! Akan kana elleri bulaştı. Başka örnek vereyim.

12 Eylül’den (1980) önce toplumsal olaylar var! Sivas’ta Alevi-Sünni çatışması tezgahlanmış. Ortam hazırlanıyor. Görgü tanıklarından dinlemiştim. Cuma namazı çıkışı cemaat, Alevi mahallelerine yöneliyor! Neden mi ?

Devletin ajansı ve radyosu saat başı haber geçiyor. “Aleviler Camileri ateşe verdi” diye! O günkü olaylara şahit bir Alevi dedesi, “Sivas nere, Ankara nere! Caminin ateşe verildiği doğru değil! Kim bu yalanı ajansa ulaştırdı? diye sormuştu. Devletin yayın organları eliyle Sünniler kışkırtılmış kan gövdeyi götürmüştü.

Yine başka bir servis olayını anlayayım.

1980, 6 Eylül.. Konya mitingi...İstiklal marşı okunurken bir grup ayağa kalkmıyor, oturuyor! O mitingi organize eden Mehmet Keçeciler’den dinlemiştim. “Biz kürsüden kimseyi görmedik. Ama akşam TRT televizyonu ve bazı gazeteler, bu grubun görüntülerini kullandı. Bir anlık olay... Herkes ve bütün basın kürsüde Erbakan’ı dinlerken bir anlık oturma olayı nasıl görüntülenebildi?”

Konya mitingi ülkeyi ayağa kaldırdı. TRT görüntüleri, 12 Eylül darbe bildirisine konu oldu. Tekrar ve tekrar kullanıldı.

28 Şubat’ı yazmıyorum bile! Sincan’da tanklar, Hürriyet için ikinci kez yürütüldü.

Psikolojik harpçiler, yine devletin yayın organlarında tezgâhlarını kurmuşlar! Tarihin hiç bir döneminde görülmemiş şekilde yalan haberler üretiyorlar! Alçakça, ahlaksızca...

Kitleler bu haberlerle zehirleniyor! Kardeş kardeşe düşman ediliyor. Yolsuzluklar, hukuksuzluklar ve cinayetler bu şekilde örtülüyor.

Ancak hemen belirteyim. Edirne’den öteye geçince kara propagandanın bir etkisi yok! Dünya gerçekleri görüyor. AKP’nin yayın organlarına itibar edilmiyor. En son Amerikan Dışişleri Sözcüsü, Sabah adlı paçavranınn muhabirine cevap vermedi. Basın toplantısında, “medya grubunun hükümet tarafından fonlandığını” söyledi.

Demokrasi ve hukuk döndüğünde, kara propaganda yayınları, “zulüm dönemi”ni anlatan deliller olarak zalimlerin boynuna asılacak...

[Ali Emir Pakkan] 30.4.2018 [Samanyolu Haber]

Kurtuluş Allah'ın kitabı Kuran'da [Abdullah Aymaz]

Tirmizî’deki bir Hadis-i Şerifte Kur’an-ı Kerim’in muhtevasını ve önemini yansıtan şöyle bir rivayet var:

Hâris el-A’ver  anlatıyor: “Mescide uğradığımda gördüm ki, halk, zikri terkedip mâlâyânî konularla meşgul oluyor. Çıkıp durumdan Hz. Ali’yi (R.A.) haberdar ettim. Bana: ‘Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?’ dedi. Ben ‘Evet’ deyince, o da, ‘Ben, Resulullah’ın (S.A.S.) şöyle ferman ettiğini işitmiştim: ‘Haberiniz olsun, bir fitne zuhur edecek!’ buyurdu. Ben hemen, ‘Ondan kurtuluş yolu nedir Ey Allah’ın Resûlü?’ diye sordum. Buyurdular ki: ‘Allah’ın Kitabı… O’nda, hem sizden öncekilerin haberi, hem de sizde sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyamet halleri ile ilgili haberler… Ayrıca sizin aranızda cereyan edecek durumlarla alâkalı hükümler var. O, hak ile batılı ayırdeden ölçüdür ve O’nda her şey ciddidir. Kim bir zâlimden korkarak, ondan kopar ve onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder. Kim O’nun dışında bir hidayet ararsa Allah o kimseyi saptırır. O, Allah’ın en sağlam ipi (hablü’l-metindir.) O, hikmetli bir beyan ve Hakk’a ulaştırılan bir yoldur. O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. Alimler hiçbir zaman ona doyamaz… O’nu tekrar tekrar okuyana usanç vermez ve tadını eksiltmez. O’nun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez. O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır: ‘Biz doğru yolu gösteren acib bir Kur’an dinledik, ona (Allah kelâmı olduğuna) iman ettik.’ (Cin Suresi, 72/1-2) O’nun uslûbuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. Onunla amel eden mutlaka mükafat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim ona çağırsa, doğru yola çağırmış olur.”

Kur’an-ı Kerim bütün zaman ve mekanlara, fert fert herkese ve her topluma hitap eder. Sınırlı harfler ve kelimelerle sonsuz mânâlar ifade eder. O, her zaman taze nâzil oluyor gibi yepyeni mânalarla arz-ı endam eder.

Evet, Kur’an’ın çağımızı aydınlatan bir tefsiri olan Risale-i Nurlar bile bugün yazılmış gibi taze… Elbette onların asıl kaynağı olan Kur’an her an ve her zaman ter u taze ve taptaze olacaktır… Kur’an muhataplarını günü gününe takip eder. Onu elinden bırakmayan âşık dostları günlük ve anlık mesajlarını alırlar… O an ki, problemlerine ışık tutacak, ya sarih bir ifade veya imâ, işaret, telmih ve remiz cinsinden bir mânâyı hissettirmekle  uyarıda bulunur. Mesela, Tanzanya’nın başşehrine tayini çıkan adanmış bir ruhun, biraz âheste-revlik yapmasına karşı Kur’an-ı Kerimi açınca, karşısına “Allah, dârü’s-selâma davet ediyor.” (Yunus Suresi, 10/25) meâlindeki âyet karşısına çıkar. Hemen başşehir Dârü’s-Selâm’ın yolunu tutar. Böyle çok tevâfuklar vardır.
Muhammed Esed’in (1900-1992)  Müslüman olmasına vesile olan da yine Kur’an’ın onu takip etmesidir.

Muhammed Esed  bir gün Berlin metrosunda seyahat ederken gördüğü yüzlerin istisnasız hepsinin derin ve gizli bir acıyla kasılı olduğunu müşahede etti. Duyduğu sarsıntıyla bunu yanındaki Elsa'ya açtı. Elsa şaşkınlıkla "Bir cehennem azabı çekiyorlar sanki... Acaba kendileri bunun farkındalar mı?" cevabıyla onu tasdik etti. Esed bu acıları ve ıstırapları insanların gerçeksiz, inançsız ve fasılasızca refah peşinde olmalarına bağlar. Eve döndüklerinde masada açık kalmış Mushafı gördü. Kapatıp kaldırmak için uzandığında gözü Tekâsür suresine ilişti. Birden surenin o gün metroda yaşadıklarının tam bir yankısı olduğunu hissetti ve şunları düşündü: "Bütün çağlarda insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır: ama tamah ve açgözlülük başka hiçbir çağda bugün olduğu kadar,  ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa vurmamıştı. ... İnsanların boyunlarına binmişti ifrit; kamçısını tam yüreklerinin başına indiriyor ve uzaklarda alayla göz kırpan yalancı hedeflere doğru dehliyordu onları. ... Ne kadar hikmetli olursa olsun bir insan, yirminci yüzyıla özgü bu acılı koşuyu kendiliğinden bilemez. Böylesine hakim bir perdeden, böylesine apaçık bir üslupla dile getiremezdi. Hayır Kur'an'da konuşan, Muhammed (S.A.V.)'in sesinden daha güçlü, daha yüksek bir sesli ve bütün zamanları aşarak ulaşıyordu insan kulağına..."

Esed, bu olaydan kısa bir süre sonra Elsa ile birlikte müslüman olduğunu açıkladı. Böylece on dokuz yaşlarındayken görüp çoktan unutmuş olduğu bir rüya tecelli etmişti: Bu rüyada Esed, içinde bulunduğu bir metro treninin yeraltından çıktıktan sonra saplandığı sonsuz ufuklu bir batakta, az ötede çökmüş duran ve kendisini beklediğini hissettiği, yüzü örtülü kısa kollu harmanili binicisi olan bir devenin terkisine binerek, saat, gün, ay, kısaca zaman kavramını yitirecek kadar uzun bir yolculuk sonunda, yakmayan fakat kör edici parlaklıktaki bir beyaz ışığa vardığını görmüş ve tasvir edilemez ahenkteki bir sesin 'Burası Batının en uç şehri' dediğini işitmişti. Yıllar sonra, rüyasındaki binicinin Hz. Peygamber, ışığın kavuştuğu, işittiği sözlerin ise Batıdaki hayatının sona ereceğinin habercisi olduğu tefsiriyle karşılaşacaktır.

Esed, 1927 Ocak'ında bir kez daha, ama bu sefer Elsa ve onun altı yaşındaki oğlu ile beraber yola çıktı. Daha o günden bunun dönüşü olmayan bir yolculuk olduğunu hissetmişti. Deniz yoluyla Cidde'ye oradan da Mekke'ye hacca gittiler. Vardıktan dokuz gün sonra Elsa, bilinmeyen bir hastalıktan öldü ve Mekke mezarlığına gömüldü. Aynı yıl Kral Abdülaziz ile tanıştı. Bir müddet sonra Zeyd'i yanına çağırdı. Bu arada yeniden evlendi ve Medine'ye yerleşip, tarih ve tefsir çalıştı. Fakat hiçbir zaman evde sürekli kalmadı, Zeyd'le Arabistan'da pek çok seyahatler yaptı. Şeyh Sunusî ile tanıştı, Libya bağımsızlık savaşına katılmak için yola çıktı, fakat Ömer el-Muhtar'a yetişemedi. 1932 yılı Arabistan'daki hayatının sonu oldu. 1942 yılında babası ve kız kardeşi Yahudi oldukları için  toplama kampında öldüler. 

Pakistan'a gitti, Cinnah ve İkbal'le tanıştı; 1947'de Pakistan Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Dairesi başkanı ve İslamî Tecdit Kurumu üyesi oldu, çalışmalarda ve araştırmalarda bulundu.

1952 yılı başlarında yirmi beş yıllık ayrılıktan sonra Pakistan'ı Birleşmiş Milletler'de temsil etmek üzere New York'a gitti. Kısa süre sonra bu vazifesinden ayrıldı ve Mekke'ye Giden Yol adlı hatıratını ve seyahatnamesini yazdı ve neşretti. Daha sonraki yıllarını elinizdeki bu meali hazırlamaya hasretti. 1992 yılında İspanya’da  vefat etti.

[Abdullah Aymaz] 30.4.2018 [Samanyolu Haber]

Asıl soru; Kaybederseniz gider misiniz? [Kadir Gürcan]

İçimden bir ses, baskın-erken seçimin, görünen ve dikte edilen sebeplerinin dışında, işi garantiye alanların sevinç sabırsızlığı olduğunu söylüyor. OHAL’in bir kez daha uzatılmasının seçimi öne alma ile ciddi alakası yok mu? Ya koskoca medya şirketinin bir kaç hafta içinde el değiştirivermesi basit bir rastlantı mı? La yüs’el olanların, seçim dönemi suçlarının hesabını kim soracak ki? Maçın bitiş düdüğünü fark edemeyen, acemi oyuncu gibi sahayı boşuna turlayanlardan olmaktansa, temkinli davranmakta fayda var.

İktidar, ekonomi, terör, dış borçlanma, bürokratik iflas ve sıfırı tüketen uluslararası itibarın tek kurtarıcısı ve can simidi olarak bir kez daha seçimlere sığınıyor. Koltuk değneği milliyetçi kanat bundan önceki kriz döneminde de iş yapıyor görünmek için “İlle de erken seçim!” diye tutturmuş, o zaman da kafa üstü çakılmıştı. Şimdi genç olanlar o günleri hatırlamazlar. Türk Siyaseti işte böylesine acınası durumda. On beş yılda bir “Erken seçim isteriz!” diye sahneye çıkanları bile beslemeye devam ediyor. Şu an için en cazip ve karlı sektör, Haziran’a kadar sürecek olan seçim sektörü. Araya Ramazan-ı Şerif’te girecek, onu da hesaba katın.

Bir anda kilit parti havasına giriveren, mevsimlik siyasi oluşumların saman alevleri sönüverdi. Daha ringe çıkamadan “Biz bu kadar erken beklemiyorduk!” itirafıyla şimdiden havlu attılar. Vakit olsa, yeri yerinden oynatacakmış hissi vermeye çalışıyorlar. Görevde iken, rutin görevlerini yerine getirme konusundaki beceriksizliği ile tarihe geçen son iki Cumhurbaşkanı’na yapılan yatırımların seçmen açısından bir oy karşılığı olmayacak. Onların kendilerini anlatmaları için bile vakitleri yok.

Seçimde yapılacak çok bir şey görünmüyor. Yüzde vererek kendimizi boşa düşürmeyelim ama, iktidar ve Saray’ın beklediği oy oranını şimdiden bildiklerini, hatta ısmarlama anket ve kamuoyu yoklamalarıyla zihinleri hazırlama turlarını yakında gazetelerden okumaya başlarız.

Ucuz ve beş para etmez sorularla güya erken seçimi zihinlere alıştırmak için gayret sarf eden medya takımı, kendilerine dikte ettirilen boş ve anlamsız merakların peşinde koşuyorlar. Aslında şu an iktidarı elinde bulunduranlara sorulacak en önemli soru şu: “Farz muhal, seçimleri kaybederseniz, sonuca boyun eğip, demokratik davranacak mısınız?” Yani “Sahip olduğunuz saltanatın elinizden gitmesine boyun eğecek misiniz?”

Saray ve iktidar, seçimde istedikleri sonucu alamazlarsa, başka planları devreye sokmakta en küçük bir tereddüt yaşamayacak kadar iktidara mahkum durumdalar. Muhalefet, iktidar için ne kadar hazırlıksız ve isteksiz ise, gırtlağına kadar suça batmış olan bazı iktidar mensupları mevcudu devam ettirmenin ötesinde başka bir alternatife geçit vermeyecek kadar akıbetlerinin karanlık olduğunu hepimizden iyi biliyorlar.

YSK’nın merhametiyle seçimlere katılacak olan yeni partinin, mevcut iktidarın devlet imkanlarıyla oluşturduğu eğilime yön verecek bir varlık göstermesini beklemek ham hayal olur. Türkiye’nin bir çok yerinde, söz konusu partinin lideri de dahil, tanınma ve tercih edilebilir konuma yükselebileceğini düşünmüyoruz. Ürkek, endişeli ve korkak tavırları mail-i inhidam kerpiç ya da ahşap yapıları andırıyor.

İktidar ve Saray’ın “Erken seçim isteriz!” demesi için beslediği muhalefet kadar, seçim sandıklarını, oy pusulalarını, seçmenleri ve hepsinden öte, seçim sonuçlarını Türkiye’ye duyuracak medya kanallarını şimdiden garanti altına aldığını söylemek erken bir kehanet sayılmaz. Yurt dışında bile eski Nazi kalıntılarını hatırlatan militan partizanlar bu günler için değil mi?

Daha şimdiden seçime “Ölüm-kalım savaşı!” deyip, “Harp hiledir!” gibi mukaddes metinleri alet etmeye başladılar bile. İktidarın dini metinleri taktığı yokta, Ramazan-ı Şerif’te inananları cuş u huruşa getirecek malzeme lazım. Oruç, teravih, bayram ve cihat...Daha ne olsun?

[Kadir Gürcan] 30.4.2018 [Samanyolu Haber]

Mehmet Şimşek: TL değer kaybediyor, döviz geliri olan dövizle borçlansın [Semih Ardıç]

Döviz kurundaki artışa dikkat çeken Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ‘dövizle borçlanmayın’ uyarısını tekrarladı.

Bugün NTV canlı yayınına katılan Şimşek, hükümetin kur tahmininin alt üst olduğunu, “Lirada bu kadar hızlı bir değer kaybı öngörmüyorduk.” sözleri ile itiraf etti.

Şimşek kredi kullanacakları şöyle ikaz etti: “Enflasyon artıyor, faiz artıyor lira değer kaybediyor. Döviz geliri olanlar dövizle borçlansın.” uyarısında bulundu.

ŞİMŞEK O SÖZLER YÜZÜNDEN ERDOĞAN’IN HIŞMINA UĞRAMIŞTI

Şimşek 23 Mart 2018’de Bursa Uludağ’da düzenlenen Ekonomi Zirvesi’nde, “Faizlerin yükseleceği bir döneme giriyoruz, mümkünse borç almayın.” ifadelerini kullanmıştı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu sözler üzerine isim vermeden Mehmet Şimşek’e tepki göstermişti: “İnsan kendi ayağına kurşun sıkar mı ya! İnanmıyorsan kusura bakma arkadaş. Biz bu işe inananlarla yolumuza devam ederiz. Bunu affetmemiz mümkün değil.”

İSTİFASINA BAŞBAKAN YILDIRIM MANİ OLDU

Erdoğan’ın İstanbul Güngören ilçe kongresinde sarfettiği sözlerin ardından Şimşek’in istifasını Başbakan Binali Yıldırım’a sunduğu, ancak Yıldırım’ın dilekçeyi geri verdiği ortaya çıkmıştı.

24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak milletvekilliği seçimi öncesinde AKP’nin ‘en fazla 3 dönem üst üste aday olabilme’ kuralına takılan 40’a yakın isim arasında Şimşek de yer alıyor. Kural değiştirilmezse Şimşek milletvekilliği için aday olamayacak.

2007’DE SİYASETE ADIM ATTI

Şimşek’in son sözleri, “Gider ayak piyasalar nezdinde kaybettiği itibarı geri kazanma gayreti.” şeklinde yorumlandı.

Şimşek 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde AKP Gaziantep Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmişti.

O tarihe kadar dünyanın en büyük yatırım bankalarından Merrill Lynch’te baş ekonomist olarak görev yapmıştı.

[Semih Ardıç] 30.4.2018 [TR724]

Halime’lerin koğuşunda fırtınalar koptu! [Sefer Can]

Mersin’de yapılan ev baskınıyla gözaltına alınan ev hanımları ve üniversite öğrencisi kızlar arasında yer alan İngilizce öğretmeni Halime Gülsu, cezaevinde hayatını kaybetti. Hastalığına rağmen tedavisi yapılmayan ve ısrarlı tepkiler görmezden gelinerek tahliye edilmeyen Halime Gülsu’ya gözaltı ve cezaevi süreçlerinde ilaçlarının verilmediği de medyaya yansımıştı.

Burada sözü, cezaevinden yakın zamanda çıkmış ve Halime Gülsu’ya benzer örneklere tanıklık etmiş birine bırakmak istiyorum. Cezaevinde, o koğuşta ne yaşanmıştır; bir de o gözle bakalım:

***

“Bugün Halime’nin çıktığı koğuşta fırtınalar var. Aylardır 8-10 kişilik koğuşlarda 21 kişi kalan, sıkışıkmışlığın psikolojisiyle yıpranan; kendi dertlerini unutup Halime’ye bir nefesçik hayat olmaya çalışırken, ellerinden kayan kader arkadaşlarının ölümüyle sarsılan insanlar var. Hapishanede sağlam insanlar bile hayata zor tutunurken, Halime o koğuşta hastadır. Koğuş zaten sıkışıktır hastalar ve bebeklerle daha da nefes alınamaz bir hale gelmiştir.

Herkesin dışarıda bıraktığı yarım bir hayatı, hasret duyduğu yavruları, kaybolan eşleri vardır. Kimi koyacak kimse bulamaz 4 çocuğunu komşulara bırakmış öyle gelmiştir. Kimi beli bükülmüş anasına emanet etmiş, kiminin hasta yavrusunun tedavisi yarım kalmıştır. Gençler vardır koğuşta, gelecek hayalleri yıkılan, kaldığı evden ya da okul yollarından toplanıp getirilen. Daha yuvasına doyamamış taze gelinler, özlemini duyduğu bebeğini hapishanede büyüten anneler vardır. İlerlemiş yaşına rağmen, yaptığı içli köftelerden dolayı hapishaneye kapatılmış ve yaşadıklarını içine sindiremeyen ihtiyarlar… Kucağındaki bebeği ve üç kişiyle paylaştığı ranzasına büzülüp oturan; ağlayan bebeğini kimseyi rahatsız etmesin diye neyle ve nasıl susturacağını bilemeyen, her ağlamada panikleyen anneler.. Birkaç bebekle aynı yatağı ve koğuşu paylaşan, sessizliğe hasret kalmış insanlar..

En doğal hakkıdır bir bebeğin diş çıkarırken ağlamak. Bir çocuğun canı oyuncak ister veya bir meyveyi canı çeker ve mızırdanır. Onlar koğuşlarda değil ağlamaya nefes almaya bile korkarlar. Yaşıtları süslü yataklarda yatarken, ağlama özgürlüğü bile elinden alınmıştır onların. Koca koca insanlarla aynı yatağı ve mekanı paylaşmak zorunda kalmışlardır. Kimi teyzeler güler yüzüyle saçlarını okşar, kimi teyzeler sanki o yokmuş gibi davranır. Herkes mazurdur hapishanede.

Ya Halime gibi hastalığını şartların en zor olduğu hapishanede geçirenler. Nefesin neredeyse karneyle dağıtıldığı koğuşta soluk alamaya bile çekinir. Yükü zaten ağır insanların omzuna tüy kadar dahi olsa yük olmak istemez. Ranzasında belki ayağını uzatacak kadar bile yeri yoktur. Ya da o rahat etsin diye birileri günlerce başka yataklara kıvrılıp uyumuştur. Etrafında vefalı dostlar vardır, yüreği dert çekmekten yorulmuş da olsa.

Halime, iddianamesi yazılmamış henüz neyle suçlandığını bilmeyen bir tutukluydu. Ansızın alındığı evinden bir anda kendini nezarette ve hapishanede bulmuştu. Kaç kere krize girmiş, kim bilir kaç kere ilaçlarını istemiştir. Kendisine hain muamelesi yapan polislerin hangi hakaretlerine maruz kalmıştır. Verilmesi gereken ilaçları verilmemiş, belki de raporları da bilinçli olarak kaybedilmişti. Halime yavaş yavaş ölüyormuş, hayat çiçeği soluyormuş; karakolda kimsenin umurunda değildir bunlar. Nezarette şartlar o kadar kötüdür ki, tutuklandığına dahi sevinir insan. Ölümü gösterip hastalığa ikna edilenler gibi… Halime’de hapishaneye girerken tedavi olabilmeyi umuyordu belki. Kriz anlarında ona yardım edecek birilerini bulmak onu belki biraz rahatlatmıştı.

HER KOĞUŞTA BİR HALİME VARDIR

Koğuştaki arkadaşları Halime’ler için onlarca dilekçe yazar. Cezaevi revirine bile kaç dilekçe sonra götürülür. Her yer duvardır. Gardiyanlar hastayı revire ite kaka, hakaretlerle götürür. Bizim koğuştaki Halime’nin şiddetli karın ağrısı şikayetini olmuştu. Saatlerce gardiyanlara ciddiyetini anlatamamıştık. Kusmaya başlayıp baygınlık geçirince ancak inanmışlardı. Günlerden pazardı ve gardiyanlar kendilerine iş çıktığı için kızgındılar. ‘Bugünü mü buldun hasta olmak için’ diyerek kadını sürükleyerek götürdüler. Revirde tansiyonun düştüğünü görünce bir kaçı panikliyor. Serum takıyorlar. Baş gardiyan geliyor, ‘bu hainle uğraşmayın hücreye atın’ diyor. O kadıncağız 1 saat karanlık bir hücrede baygın bırakılıyor. Ben benzer bir muameleyi karakolda yaşadım. Günlerce beslenmemek ve kirli su içmekten kanlı ishal oldum. İyice kötüleşince ambulans çağırmak zorunda kaldılar. Gelen iki ambulanstaki sağlık görevlileri ‘biz hainlere bakmıyoruz’ diye almadan gitti. Üçüncü ambulansa güç bela koyup acil servise yetiştirdiler.

Halime için şartlar cezaevinde tahmin ettiğinden zordur. Her pazartesi yılmadan dilekçeler gönderir. Kendisi yazacak durumda değildir. Dertlerini unutup Halime’yi kurtarmaya çalışan arkadaşları kaleme sarılır. Şartların zorluğuna rağmen koğuşta bir dayanışma vardır. Halimeyi hayata tutunduran, dışarıdaki yakınlarına tek teselli olan şey de bu kenetlenmedir. Ama Halime’ye bundan fazlası lazımdı. Bir an önce ilaçları verilmeliydi. Her zorluğu aşıp “romotoloji”servisine sevkedilmesini başarmışlar.

Cezaevinden hastaneye gitmek çok zordur. Sabah erken kalkar hazırlanırsın. Söylenen saatte kapıda olmazsan kimse beklemez, hakkını kaybedersin. Yoğun bir aramadan geçirir psikolojisini daha gitmeden bozarlar. Silahlı jandarmalar eşliğinde, ellerinde kelepçelerle cezaevinden çıkarsın. Yürümeye takatin yoktur ama kendini zorlarsın. Demir parmaklıklarla bölünmüş küçük bir hapishane gibi zırhlı araca bindirirler seni. Araçta farklı suçlardan yıllardır orda yatan mahkumlarda vardır. Sana bakar “Bu fetöcü galiba” derler. Hatta biraz daha ileri giderler, bunları duymamaya çalışır, “inşallah hastanede tanıdık birileriyle karşılaşmam diye dua edersin”. Onların incitici bakışları daha ağır gelir. Zaten son çare olarak bu zillete katlanır, son kertede hastaneye gidersin.

Biraz sonra hastaneye getirir, araçtan indirirler. Etraftakilerin bakışlarından bir an önce kurtulmak için jandarmaların arasında, ellerinde kelepçe ikibüklüm yürürsün. Kimi nefret kimi acımakla bakar. Halimeler ne hapishaneyi ne de bugün maruz kaldıklarını hakketmiştir. Hastanenin bodrum katında soğuk ve ürkütücü nezarethaneye konup aç susuz saatlerce bekletilir. Doktoru görmesi tüm günü bulmuştur ve yorulmuştur. Çıkarıldığı doktor onu konuşturmamış hatta muhatap bile almamıştır. Hipokrat yeminine sadık, vicdanlı bir doktora denk gelse bile jandarmaların ürkütücü bakışları arasında size şefkat göstermeye cesaret edemez çoğu zaman. (Halime Gülsu’ya ağır hastalığına rağmen ağrı kesici verip geri göndermişler.) Aynı işlemlerden geçerek tekrar hapishaneye yorgun geri dönersiniz. Bir an önce gardiyanların ellerinden kurtulup dostlarla ağlamak istersiniz.

O günden sonra bozulan psikolojisi ve sağlığıyla daha zor günler yaşayacaktır, Halime. İki kez kriz geçirecek, dili boğazına kaçarak nefes alamayacaktır. Bunların yaşandığı koğuş ortamını düşünemiyorum. O an nasıl çığlıklar kopmuştur kim bilir. Halime’nin dilini boğazından çıkaran arkadaş gerçekten onu yapacak kadar cesur mudur? Onu kurtardığı zaman Halime’yi göğsüne basıp ne kadar süre ağlayarak öylece kalakalmıştır. Kim bilir kaç kişi korkudan bir kenara büzülmüş, kaç kişi dualarla yardımına koşmuştur. Koğuştaki çocuklar yaşananları görmesin diye, üst ranzalaralara çıkarılmış. Duvardaki küçük pencereden  tel örgülere konan kuşlar seyrettirilmiştir. İçleri kan ağlasada o küçük yavruların dikkatini dağıtmak için kaç şaklabanlıklar yapılmıştır. Gençler korkudan yorgan altında kaç saat ağlamıştır kimbilir. Kimileri feryadını içine gömemeyip hapishanenin duvarlarına “biz bunları hakkedecek ne yaptık” diye haykırmıştır. Canlı tutmaya çalıştıkları ümitleri yaşanan dramla yara almış, hassas ruhlar fırtınalarla savrulmuştur. Halime’nin çırpınışları koğuşu hüzüne boğarken, kurtuluşu göz yaşlarıyla dualara, şükürlere dönmüştür.

Ve birkaç krizden sonra gözü gibi baktıkları dostları bu zulüm altında ruhunu teslim edecektir. Ah garip Halime ve ah garipler. Halime, demir pencereli koğuşundan, yeşil renkli demir tabuta konulurken, koğuş arkadaşları da arkada canlı cenazeye dönmüştür. Herkes araftadır. Kimi aylardır koruduğu ümidini kaybetmiştir, birisi yanına oturmuş onu  teselli ediyordur. Kimi konuşmaz kapatır kendini günlerce. Anti depresanla acıyı uyuşturmaya çalışanlara, dualarla güç verilmeye çabalanır. Yaralar kanıyor, ruhlar dağınıktır. Sözler, kelimeler kifayet etmez. Namazlar göz yaşıyla eda edilir, Kuranlar merhem gibi yaralara sürülür. Koğuş bir gemi gibi rotasını arar durur günler boyu. Dalgalı deniz olan koğuşun azgın dalgalarını coşkun bir yürek sakinleştirir: ‘Arkadaşlar ‘innalillah ve inna ileyhi raciun, Allahtan geldik ve Allah’a gidiyoruz. Bize bunu yapanlar bu hesabı düşünsün’ der. Haklılığından emin bu sözler dağılan ruhları yara alan kalpleri bir kere daha kendine getirir. Bir anda atmosfer dağılır, herkes tufanlarını içine gömer artık koğuşta ruhlara sükun veren bir Kuran sesi hakimdir. O gün o koğuştan bir şehit çıkmıştır.

Ben Halime’yi ve koğuş arkadaşlarını tanımıyorum. Fakat Halime ve arkadaşlarının çilesini tanıyorum.”

***

BAKANLIK YAPTIĞINA TÜY DİKİYOR!

Adalet Bakanlığı ise AKP Türkiye’sinde bile savunamadığı yargısız infazı yalanlamıyor ama yalanlamış gibi yapıyor. Onlar çok akıllı ve bütün alem sersem ya! Elleri güçlü olsa bangır bangır tekzip ederlerdi, bunu yapmayıp tetikçi olarak kullandıkları İhlas Haber Ajansına ‘bakanlık kaynakları’na dayandırılarak haber yaptırıyorlar. Ne bakan Abdülhamit Gül ne de bakanlığın sosyal medya hesaplarında bile yok o ‘açıklama’. Çaykur Rize Spor’u tebrik etmeyi ihmal etmeyen bakan nedense İHA’nın haberini paylaşmamış.

Haber zaten özrü kabahatinden büyük cinsinden bir açıklama. Şöyle diyor: “Adalet Bakanlığı kaynaklarından alınan bilgiye göre, “FETÖ terör örgütüne üye olma” suçundan tutuklu olan Gülsu, Tarsus Devlet Hastanesi Acil Polikliniği’nde yapılan tedavisinin ardından 28 Nisan 2018 günü saat 02.15 sıralarında taburcu edildi. Araçta tekrar rahatsızlanması üzerine hastanenin acil bölümüne alınan Gülsu, yapılan tüm müdahalelere rağmen saat 03.10’da hayatını kaybetti.” Günlerdir bu teşhis konulmuş bir hastanın cezaevinde tutulmasının cinayet olacağını yazan doktorlara kulak verilmedi. Hepsi bir yana böyle bir hastayı 02:15’te taburcu etmek nedir? Bakanlık Halime Gülsu’yu cezaevine geri göndermekte sakınca görmeyen doktoru ve onun raporunu açıklamak zorunda. Hem de gece 02:15’te… Aceleniz ne! Paşaya kelle mi yetiştiriyorsunuz? Daha yoldayken ağırlaşan Gülsu, taburcu edilmesinin üzerinden bir saat bile geçmeden hayata gözlerini yumuyor. Bakanlığın açıklaması vahim. Ama hikayenin kabul edilebilir sınırlara çekilmek için sulandırılmış ve daha kötü olma ihtimali yüksek.

[Sefer Can] 30.4.2018 [TR724]

Akaryakıtta ÖTV düşecekmiş! [Semih Ardıç]

‘ABD Doları 4 TL olmuş gibi bir algı oluşturuluyor’ vecizesi ile meşhur Saray Müşaviri Cemil Ertem akaryakıtta vergi indirimi yapılabileceğini müjdeledi.

TRT’nin ‘Diriliş Ertuğrul’ dizisinin müptelası milyonlar, kılıç ve kalkanları ile kırk gün kırk gece şehrâyin tertip etse yeridir.

56 gün sonra ‘partili cumhurbaşkanlığı’ için sandık kurulacak ne de olsa!

O güne dek kubbeyi habbe, habbeyi kubbe yapan nice beyanat verilecek. Seçime kadar vaat rüzgârı ekip, seçimi müteakip zam fırtınası biçmekte Adalet ve Kalkınma Partisi’nin eline hiç kimse su dökemez.

LİMONATA KÂFİ GELMEZSE SUYA DA ÖTV GELEBİLİR

16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu’ndan evvel halka vaat edilen başlıkların ekseriyetinin üzeri çizildi.

Bütçedeki kara delik kapanmayınca da 1 Ocak 2018 itibarıyla motorlu taşıtlardan alınan vergilerde yüzde 20 ila yüzde 50 arasında artırıldı.

Hükûmete yakın gazetecilerin tabiri ile Özel Tüketim Vergisi (ÖTV), Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) güncellendi.

Kâfi gelmedi limonata ve meyve suyuna yüzde 10 ÖTV getirildi. AKP’nin paket dediği vergi zamları ile vatandaşın sırtına 40 milyar TL yük bindi.

REFERANDUMDAN SONRA EKONOMİ ŞAHLANACAKTI

Referandumu müteakip ekonomi kanatlanacaktı. Dolar 3,30 TL’ye inecekti. Ekonomi yerine dolar şahlandı, 4 TL’yi geçti.

Yerli ve millî tank Altay düşmana gözdağı verecek, has uçağımız gök kubbede kutup yıldızı misali parlayacaktı.

Emekli maaşlarına 200 ila 700 TL arasında değişen tutarda zam yapılacaktı. Asgarî ücretliden vergi alınmayacaktı.

Daha neler, neler olacaktı…

Hepsi referandum sandıkları gibi depoya kaldırıldı, unutuldu gitti.

Seçimi kazanmak uğruna bütçeden harcanan paraları yerine koymak için vatandaşın cebindeki üç kuruşa göz dikildi. Vergi zamları ile halkın refahından biraz daha çalındı.

Yine bir seçim sath-ı mailine girildi. Vatandaşın gözünü boyamak için ilk yalan rüzgârı akaryakıttan alınan vergilere dair estirildi.

CEMİL ERTEM FAHİŞ ÖTV ALINDIĞINI İTİRAF ETTİ

Cemil Ertem indirim müjdesi verirken vergilerin ne kadar fahiş olduğunu itiraf etmiş oldu. ‘Bugüne kadar fazla aldık, seçimden evvel biraz insafa geleceğiz’ meyanındaki sözler için özrü kabahatinden büyük denilebilir.

Madem Ertem mevzuyu akaryakıttan alınan vergilere getirdi ben de bir-iki rakamla mevzuyu berraklaştırayım.

İstanbul, Türkiye ekonomisinin yarısını ifade ettiğine göre oradan misal vereyim.

İstanbul’da 95 oktan benzinin litresi (29 Nisan 2018 tarihi itibarıyla) 6,11 TL’den satılıyor. Fiyatın içinde rafineri (TÜPRAŞ) çıkış fiyatı, ÖTV, Katma Değer Vergisi (KDV), dağıtıcı payı, bayi payı ve nakliye maliyeti var.

1 LİTRE BENZİNDE 6,11 TL’NİN 3,47 TL’Sİ VERGİ

6,11 TL benzin fiyatının 2,37 TL’si ÖTV, 1,10 TL’si KDV olmak üzere 3,47 TL’si vergiden teşekkül ediyor.

Kalan 2,64 TL ise TÜPRAŞ’tan en ücra yerdeki akaryakıt bayiine kadar zincirin bütün halkaları arasında taksim ediliyor.

50 litrelik depoyu dolduran bir taşıt sahibi toplam 305,5 TL ödüyor. Bu tutarın 174,1 TL’si vergi. Pastanın en büyük dilimini devlet baba alıyor.

Kalan 131,4 TL kümenin diğer elemanları (devlet babanın evlatları) arasında taksim ediliyor.

Bir başka ifade ile 100 liralık benzinin 57 lirası doğrudan Maliye’nin kasasına gidiyor. Kalan 43 liranın içinde benzinin maliyeti ve brüt kazanç var.

Vergi kazançtan alınır, öyle mi? Türkiye’de akaryakıt sektöründe ‘vergiden arta kalanla idare edin’ deniliyor.

100 TL MOTORİNİN 50 TL’Sİ VERGİYE GİDİYOR

Aynı tablo motorinde de cari.

İstanbul’da motorinin litresi 5,60 TL. ÖTV 1,79 TL, KDV 1,01 TL olmak üzere motorinden toplam 2,80 TL vergi tahsil ediliyor.

100 liralık motorin alan devlete 50 lira vergi ödüyor.

Her seferinde 50 liralık motorin alan Temel için de kural değişmiyor. O da 25 lira vergi ödüyor.

Fuel oil, gazyağı, kalorifer yakıtı gibi diğer akaryakıt mamullerinden de ÖTV alınıyor. Rafineri çıkış fiyatına ÖTV ilave ediliyor çıkan rakama yüzde 18 KDV tatbik ediliyor ki başka misali yok bunun. Verginin vergisi alınıyor!

BÜTÇEYİ AKARYAKIT VERGİLERİ SIRTLIYOR

Akaryakıttan elde edilen vergi gelirlerinin toplam vergi gelirleri içinde payı yüzde 11’i aştı. Senelik 50-55 milyar lira pompadan Maliye’nin kasasına doluyor.

Maliye 2018 senesinde 63 milyar TL gelir bekliyor pompadan.

AKP’nin iktidara geldiği tarihte akaryakıttan alınan vergilerin toplam tutarı 5 milyar TL idi.

Akaryakıt mamullerinde ÖTV maktu olarak alınıyor. ‘Baş (kelle) vergisi’ de deniliyor. Zengin fakir tefrik etmeksizin eşit olarak alındığı için maktu verginin ‘vergilendirmede adalet’ düsturu ile alakası yoktur.

Maktu vergiler daha ziyade savaş, tabii afet gibi fevkalade zamanlarda tatbik edilmiş vergi nevileridir.

Mağlup edilen veya himaye altına alınan devletlerin galip devlete ödedikleri vergiye maktu vergi deniliyordu.

Osmanlı Devleti’nde Sultan I. Murat zamanında, himaye altındaki devletlerden alınmak üzere maktu vergiler ihdas edilmişti.

AKARYAKITTA FEODAL REJİM VERGİSİ

5-6 asır evvelki Avrupa’da feodal rejimler de maktu vergi topluyordu. O günlerin kalıntısı bir verginin Türkiye’de kimsenin gıkı çıkmadan tahsil edilmesi de hayli manidar.

Vergiyi zengin-fakir ayırt etmeden en kolay yolla toplayan iktidarın bu lüksünden vazgeçme ihtimali yok. Vergide seçimden evvel sembolik bir indirim yapılsa bile üç-beş ay geçmeden o indirim kepçe ile geri alınacaktır.

AKP için limonata ve meyve suyundan sonra sudan da ÖTV almak hiç de zor değil.

Rakam kalabalığını kenara koyarak ifade edeyim…

PETROL BEDAVA OLSA BİLE BENZİN 3,47 TL!

Farz-ı muhal dünyada petrol bedava olsa…

TÜPRAŞ, dağıtım şirketleri ve akaryakıt bayileri ‘madem petrol bedava, biz de bütün akaryakıt istasyonlarını memleketimizin kalkınması adına hayrat pompasına dönüştüreceğiz’ dese…

Benzin bedava olurdu öyle mi? O halde bile Türkiye’de benzinin fiyatı ancak 3,47 TL’ye inebilir.

Mevcut ‘verginin vergisi’ tahsilatının sürmesi halinde istasyona kadar bedavaya gelen 1 litre benzin ÖTV+KDV’li hali ile 3,47 TL’ye satılabilir.

Zira maktu vergi tutarı 2,37 TL, KDV de yüzde 18. Mevcut vergilerle motorin de 2,79 TL’den ucuza satılamaz.

Devlet her halükârda litre başına o kadar vergiyi kesecek.

Kanun değişmedikçe, akaryakıtta fahiş ÖTV tutarı aşağı çekilmedikçe üç-beş kuruşluk göstermelik indirimlerle vatandaşın ağzına bir parmak bal çalınır o kadar.

[Semih Ardıç] 30.4.2018 [TR724]

Hayko Bağdat da ‘delilsiz suç’ furyasına katılmış [Av. Nurullah Albayrak]

Ülkemizde her şey başkalaştırıldığı gibi temel hak ve özgürlük ilkeleri de başkalaştı. İnsan hakları evrensel bildirgesiyle ilan edilen ve tüm halklar tarafından tanınıp uygulanmasına çaba gösterileceği belirtilen hak ve özgürlüklere verdiğimiz anlamlar ne yazık ki değiştirildi. Öyle ki, demokrat bildiğimiz insanlar bile kendilerini bu başkalaşıma kaptırarak, suçsuzluk karinesi yerine masum olunduğu ispat edilene kadar herkes suçludur; kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi yerine kanunda yazmasa da yeni suç ve ceza ihdas edilebilir, sorumluluğun şahsiliği ilkesi yerine, ortada bir suç iddiası varsa kimin suçlandığına bakılmaksızın mensup olduğu aile fertleri, cemiyeti, cemaati, partisi toptan suçludur şeklinde değerlendirme yapabilmektedir.

Bu anlayışa sahip hukukçuları ve demokrat olarak bilinen insanları görünce, insan hakları evrensel bildirgesi bu anlayış sahibi demokratlar ile saray hukukçuları ve avaneleri tarafından yazılmak durumunda kalmadı diye insanın şükredesi geliyor.

Eski Roma Hukukunda ‘olaylar varsayılmaz, kanıtlanır’ denilmektedir. 2000’li yıllara gelindiğinde ise sadece varsayımlardan yola çıkılarak insanların toptan suçlanabileceğine inanılmaktadır. Toptancı yaklaşımla insanların suçlanması ve mahkum edilmek istenmesi, ‘saray hukuku’ ve ‘saray hukukçularının’ evrensel hukuktan uzak, kindar, hırslı ve zorba yaklaşımlarıyla izah edilerek bu anlayışın geçici olduğu söylenebilir. Ancak, evrensel hukuk ilkelerine inandığını düşündüğümüz hukukçular ve demokrat olduğu zannedilen entelektüellerin, kişiye, gruba, partiye göre ve konjonktürel yaklaşımları gerçek bir hukuk devletine ulaşma ümitlerimizi de boşa çıkartmaktadır.

Bizi yaralayan ve ümitsizliğe sevk eden saray hukukçularının değerlendirmeleri değil hukukçu ve demokrat olduğuna inandığımız kişilerin yaklaşımları olmuştur.

Hiç kimse, kurum, grup, cemaat, cemiyet, hareket ya da parti hatadan münezzeh olmadığı gibi her faaliyetleriyle ilgili olarak da eleştirilebilir ve eleştirilmelidir de. Eleştiri usulüne uygun olursa hataların düzeltilmesi için faydalı olur ancak eleştirme boyutu suçlama seviyesine geldiği zaman, amaç bağcıyı dövmek değilse, suçlamanın usule uygun yapılması gerekir.

Öncelikle bir gruba, cemiyete, camiaya ya da partiye toptan suçlamada bulunmak doğru değildir. İsnat edilen suçlama neyse, suçu işlediği iddia edilen kişi ya da kişiler ile eylem üzerinden suçlama yöneltilmelidir.

İkincisi, suçlamaya dayanak deliller belirtilmeli ve suçlama yöneltilen kişinin de suçlamayla ilgili savunmasının ne olduğu sorulmalı, yani savunma hakkı tanınmalıdır.

İçinde yaşadığımız dönem ne yazık ki, insanların birbirini acımasızca suçladığı; normal zamanda ve mekanda sosyal faaliyet olan davranışların vatana ihanet olarak nitelendirildiği; eş, dost ve akrabaların birbirini örgüt mensubu olarak ihbar ettiği iğrenç ve ibretlik bir dönemdir. Bu dönemin doğal bir sonucu olarak kişilere, gruplara acımasızca suçlama yöneltilmesi hiç kimse için beklenmeyen bir davranış değildir. Yapılması icap eden her eleştiriyi, suçlamayı dikkatle değerlendirmek suretiyle hataların, kusurların düzeltilmesi için fırsata çevirmek olmalıdır.

Sayın Hayko Bağdat, yazılarını ve konuşmalarını takip ettiğim, bazı fikirlerini takdir edip bazılarına ise katılmadığım bir kişidir. Cemaat mensuplarını tanıyan birisi olarak da eleştirilerinin dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

Bu kapsamda içeriği itibariyle çoğu kısmına katılmadığım ‘Cemaate ne olacak’ başlıklı yazısında yer alan ‘dayanışma içinde olmalıyız’ ifadesinin gereğini yapmaya çalıştığımızı öncelikle ifade etmem gerekir. Hukukçular olarak tüm platformlarda mağdurun kimliğine bakmaksızın herkese yardımcı olmaya çalışıyoruz. Siz kimsiniz, düşünceniz nedir, kimlerdensiniz demeden.

Yazının tartışma konusu olan ve suçlamaların yer aldığı kısmına ise katılmak mümkün değil. ‘Gülen Cemaati, Cumhuriyet Türkiye’sinde karşımıza çıkan en tehlikeli örgütü içinde barındırmış bir sağcı tarikattır’ ifadesinin hukuken ve vicdanen kabul edilmesi mümkün değil.

Bu suçlamanın hukuki değil siyasi ve kişisel olduğu, yine kendi ifadesinde yer alan hukuk dışı bir değerlendirmeden anlaşılmaktadır.

‘Adil bir mahkemede yargılansalar, başta çetenin lideri Fethullah Gülen olmak üzere çoğu tutuklanır.’ Tutuklamayı mevcut iktidar ve iktidarın adamları cezalandırma aracı olarak kullanmaktadır. Sayın Hayko Bağdat da iktidarın hukuk dışı yöntemlerini benimsemek suretiyle, siyasi iktidarın yöntemleriyle ve kişisel nefretiyle değerlendirme yaptığını göstermiş oldu.

Savcılık tarafından örgüt yöneticisi olarak suçlanan bir kişi olarak soruyorum, yaptığım hangi davranış gerekçesiyle beni sorumlu tutmaktasınız? Ortada çok tehlikeli bir örgüt varsa savcılık da beni bu örgütün yöneticisi olarak suçluyorsa bu soruyu sorma hakkına sahip olmalıyım. Savcılığın bana yönelttiği suçlamayla ilgili eylemler; cemaat mensuplarının avukatlığını yapmak, 1 dolar bulundurmak, bankaya para yatırmak, çocuklarını okula göndermek gibi herkese yöneltilen benzer suçlamalar benim tehlikeli bir örgüt mensubu olduğumu mu göstermektedir?

Ya da zalim iktidar temsilcilerinin ölüme gönderdiği Halime öğretmen, ülkesinden kaçmak zorunda kalarak hayatını kaybeden Esma Uludağ ya da gerçekten dünya tatlısı Ayşenur Parıldak mı tehlikeli örgüt mensupları? İsimlerini bilmediğimiz cezaevlerinde bulunan binlerce kadın, üniversite öğrencisi, öğretmen, doktor, hemşire, kamu görevlisi olan kişiler mi yoksa sizin çok tehlikeli dediğiniz örgütün mensupları?

Eğer örgüt mensupları dedikleriniz polislerse, o zaman cemaatçi olduğu söylenen bazı polisler deyin hatta hangi polislerse onları belirtin ki o insanlar da çıksın kendilerini savunsun. Bizler de beni neden suçladı diye düşünmek zorunda kalmayalım.

Biliyoruz ki hakimler, zamanla bir suçlu bulmaya heves etme ve her şeyi incelemeden yapay bir sisteme indirgeme alışkanlığı kazanıyorlar. Hayko Bağdat da dönemin ruhuna uygun olarak hakimler gibi suçlu bulma hevesine kapılmış olabilir. Bunun geçici bir heves olduğunu evrensel hukuk ilkelerinin uygulamaya başlandığında bu hevesin biteceğine inanıyorum. Bu nedenle de kendisini, yazısında  bahsettiği dayanışmaya davet ediyorum.

Biz, iktidarın kötüye kullandığı gücünün, hukuk dışı uygulamalarının ve acımasızlığının dizginlenebilmesi ve iktidarın yaptıklarının kendilerine tanınan bir hak olmadığının anlatılması amacıyla, ayrıca yaşanan tüm mağduriyetlerin sonlandırılması için herkesle dayanışmaya hazırız.

[Av. Nurullah Albayrak] 30.4.2018 [TR724]

Muhalefetin intiharı: Erdoğan’a cevap yetiştirmek [Levent Kenez]

Kimin nasıl aday olacağının bile düzenlenmediği bir tarihte, muhalefeti   hazırlıksız yakalamayı amaç edinen baskın seçimlerin demokrasi şöleni olarak sunulduğu günler başladı.

Bütün araştırmalarda Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı yarışını önde götürdüğünü görüyoruz. Seçimin ikinci tura kalması Akşener’in performansına, eğer kalırsa ikinci turda Erdoğan’ın seçilip seçilememesi de CHP’nin adayına bağlı.

Gül’ün tehdit edilerek adaylık planlarından vazgeçirilmesinde, Erdoğan’ın önündeki saha çalışmalarına ait bazı verilerin etkisi olduğu muhakkak. Demek ki, ‘karşımızda kim olursa olsun’ kadar kolay değilmiş işler. Kemal Can’ın vurguladığı psikolojik denklik algısı da Erdoğan için epey rahatsız ediciydi.

Erdoğan’ın ısrarla Kılıçdaroğlu’nun aday olmasını istemesinin nedeni basit. Seçim ola ki ikinci tura kalırsa “Erdoğan mı, Kılıçdaroğlu mu?” dendiğinde ezici oranda sağ kitlenin oluşturduğu seçmenleri “yok Aleviydi, yok camileri ahıra çeviren CHP’ydi, yok bilmem ne” ile gütmesi çok kolay olacak. “Genel başkan dediğin aday olur, aday aramaz” diyorlar ama ortakları Bahçeli’nin o halde neden aday olmadığını es geçiyorlar. Kendileri yapınca ittifak, muhalifler yapınca ihanet planı.

AKP temsilcilerinin sözlerini yan yana dizersek, Pensilvanya’nın talimatı ile ittifak çalışmalarına başlayan Kılıçdaroğlu’nun, “Fetö”nün Ablası Akşener yüzünden “Fetö”cülerin dümen suyuna girmiş Karamollaoğlu’nun kirli ittifak planını gerçekleştiremediği gibi bir sonuca ulaşırız ki neresini düzeltmeli? Yani “Fetö” bir yandan ittifak kurulsun diye plan yaparken diğer yandan da ittifak bozulsun diye de başka bir plan yapıyor. Bu durumda “Fetö”nün Erdoğan’a çalıştığı kesinlik kazanıyor.

2011 seçimlerinden itibaren CHP’nin oyu yüzde 25. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a bütün partilerin oyları değişime uğrarken Erdoğan’ın düğmesine bastığı terör ve kan gözyaşı ikliminde CHP’nin oyu değişmedi. Ben Cumhurbaşkanlığı seçiminde de CHP’nin adayının Ekmeleddin İhsanoğlu gibi silik, tanınmayan ve tabanın içine sinmeyen bir aday olmadığı takdirde en az yüzde 25 alacağını öngörüyorum. Eğer sağın itici bulmadığı bir aday bulunursa bunun artacağını düşünüyorum.

Demirtaş’ın adaylığının kesinleştiğini varsayarsak, 7 Haziran’daki kadar oy alabilir mi? 7 Haziran seçimlerinde HDP yüzde 13 almıştı. Bu rakam daha önceki cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oydan yüzde 4 fazlaydı. 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde yaklaşık 40 milyon, 2015 seçimleri ve 2017 referandumunda yaklaşık 49 milyon oy kullanılmıştı. Demirtaş’ın haksız yere hapiste olması, Kürt tabanında rahatsızlık yaratan Afrin operasyonu ve seçilmiş belediye başkanlarının ve vekillerin hapiste yer almasının sahada nasıl bir etkisi olacağı merak konusu. Tahmin edildiği gibi bunun Demirtaş’a bir destek olarak gerçekleşmesi daha muhtemel. Ancak anketlerin güvenilmez olduğu, korku ikliminden dolayı insanların gerçek fikirlerini söylemekten çekindikleri bir ortamda bunun nasıl olacağını kestirmek zor. Güneydoğu’da ezici üstünlüğe sahip HDP’nin 7 Haziran’daki gibi bir kampanya yapması ve hava yakalaması zor ancak yüzde 10’un altına düşmeleri beklenmiyor. Referandumun aksine bu kez adayların da sahada olacağını düşünürsek referandumdan daha yüksek bir oy oranına ulaşılacağını tahmin edebiliriz. Geçen seçimde en çok oy hilelerinin ve mühürsüz pusulaların bu bölgede yaşandığını düşününce elimizdeki verilerin ne kadar gerçeği yansıttığını bilemiyoruz. Son referandumda “Hayır” oyları 1 Kasım’daki HDP oylarından yaklaşık 370 bin daha az gerçekleşmiş, “Evet” oyları da AKP oylarından yaklaşık 450 bin fazla çıkmıştı.

Bu durumda minimum oy oranlarını yazdığımızda, CHP yüzde 25, Demirtaş yüzde 10, SP adayının yüzde 1 potansiyeli olduğunu düşünürsek ikinci tur Akşener’e bağlı. Demirtaş’ın bir kez daha sürpriz yaparak yüzde 13’lere çıktığını SP’nin de bu kez sahada çalışma yapacağı sinyalleri verdiğini düşündüğümüzde Akşener’siz muhalefet blokunun yüzde 40 bandında olduğunu düşünebiliriz.

Bu durumda Akşener’in en az 10,01’i bulması gerekiyor. Akşener’in medya desteği olmadığı ve ekibinin pek de güven vermediği bir gerçek. Ancak ayrıldıkları MHP’de bir karşılıkları olduğu ve Erdoğan’ın kuyruğuna takılan ülkücüler algısından rahatsız olan MHP’lilerin oyunu alacakları kesin. Yine gayri memnun AKP’lilerden CHP’yi tercih etmeyeceklerin ve partisi olmayan sağ seçmenin oyununu da alabilirler.

Erdoğan, Akşener’i görmezden gelip kendisinin rakibi olmadığı algısına oynuyor. Halbuki baskın seçimin yan nedenlerinden bir tanesi de Akşener’in potansiyelinin artıyor olması.

Gül olayı gösterdi ki sandıktaki hırsızlığın belli limitleri var. 7 Haziran’daki gibi şok bir düşüş yaşamamak için tedbirler alınıyor. Erdoğan’ın “7 Haziran’da bana yanlış yaptınız bunun bedelini de kanınızla ödediniz” mealindeki itirafı her şeyi anlatıyor.

Muhalefet, Fetö saçmalıkları veya 15 Temmuz gibi kumpaslarda Erdoğan’ın propaganda makinesi ile zaman kaybetmemeyi hedeflemesi gerekiyor. Erdoğan’ın ısrarla topu buralarda dolaştırmasına kapılırlarsa büyük hata ederler. Yapmaları gereken, ekonomik bir krizin geldiği ve bu sebeple baskın seçimlerin yapıldığını, ısrarla ve bıkmadan anlatmaları. Ve gelmekte olan krizin ancak kutuplaşmalardan kurtulma ve normalleşme ile çözüleceğini işlemeleri.

Kemik CHP ve HDP oylarını düşünürsek yüzer gezer sağ oyları almak için Erdoğan’ın Ramazan şovları, Osmanlı güzellemeleri, şehit istismarı, Haçlı’dan girip İsrail’den çıkacağı bir propaganda yapacağı aşağı yukarı belli oldu. Seçim rüşveti sayılacak ekonomik girişimlerin de yakında açıklanacağı tahmin ediliyor.

CHP’nin ekonomi merkezli bir kampanya yürütmesi kendileri için en isabetli tercih olur. Sağcı ve milliyetçi oyları hedefleyen Akşener ile küskün İslamcıları hedefleyen Karamollaoğlu’nun performansı seçimin kaderini belirleyecek. Demirtaş’ın büyük dezavantajlarla girdiği seçimde 7 Haziran başarısını tekrarlaması beni şaşırtmaz.

Seçimleri iktidar ya da muhalefet aleyhine veya lehine etkileyecek bir gelişmenin yaşanması da artık şaşıracağımız bir şey değil.

Bir de muhalefetin seçmenine ve iktidara seçim akşamı, geçen referandumda olduğu gibi hilelerin ve hırsızlığın ayyuka çıktığı bir ortamda, mikrofonlara “Hayırlı olsun, erken yatın yarın mesai var hepinize iyi geceler” demeyeceklerinin garantisini vermeleri gerekiyor.

[Levent Kenez] 30.4.2018 [TR724]

Hz. Ali ve ‘Ya ahiret varsa/yoksa’ önermesi [Ahmet Kurucan]

Yazı bana ait değil. Aşağıda okuyacağınız makalenin yazarı yazısına “Hazreti Ali’ye atfedilen bir hikâye, Sofizm ve Felsefe’ye dair” başlığını koymuş.

Yıllarca cami kürsülerinde vaizlik yaptım ama hiçbir zaman meslektaşlarımdan onlarca defa dinlediğim Hz. Ali’nin Allah’ı, ahireti cennet ve cehennemi inkar eden ve yapılan salih amelleri boşa harcanan zaman, zayi edilen emek gibi görüp acıyan ve ‘Ya Ahiret yoksa’ diyen komşusuna  söylediği söylenen ‘Ya ahiret varsa’ önermesi üzerine kurulan iman-inkar hikayesini anlatmadım. Nedense aklıma hiç yatmadı bu hikâye. Hele Hz. Ali gibi bir insanın bunu söyleyeceğine ihtimal vermedim. Ama üzerinde de hiç düşünmedim. Derinlemesine bir araştırma yapma ihtiyacı hissetmedim.

Online bir grubumuz var. Bazı mevzuları kendi aramızda fırsat oldukça müzakere ediyoruz. O grupta bu mevzu gündeme geldi ve bir arkadaşımız -ismini vermemi istemediği için vermiyorum- aşağıda detaylıca okuyacağınız yazı ekseninde oldukça uzun sayılacak paylaşımlarda bulundu. Çok sevindim. Nihayet yıllardan beri kafamı kurcalayan ama üzerini örterek, düşünmeyerek kendimi rahatlattığım bir mevzu bana göre açıklığa kavuşmuştu. Hemen teşekkür ettim ve ardından “İzin verirsen köşeme bu yazıyı taşıyacağım, dar bir grupla sınırlı kalmamalı” dedim. Kabul etti ve yazdığı şeyleri toparlayıp bazı ilavelerle bana gönderdi.

Şimdi sizi o yazıyla baş başa bırakıyorum. İstifadeli olacağı kanaatini taşıyorum.

Hazreti Aliye atfedilen bir hikaye, Sofizm ve Felsefe’ye dair

Malumunuz, Hazreti Ali (kerremallahu vecheh) kendisi ile Allah’ın varlığını tartışan adama şöyle cevap verir: “Ya Allah varsa!”

İrfan ve hikmet literatürümüzde pek çok mesele var ki tetkik ve tahkik süzgecinden geçirmek gerekiyor. Zaman zaman Hocaefendi, bazı atasözlerini belirgin bir kontekst içine oturtarak farklı manalar verir. “Ateş düştüğü yeri yakar” sözüne daha kapsayıcı ve ahlaki sorumluluk taşıyan bir mana yükleyerek bu deyimi gelişigüzel ve olumsuz yorumlanmaktan kurtarmıştır.

Hikmet ve irfan kültürümüzdeki hikmet, felsefe dediğimiz şeyin bir yönü ile aynı manadadır. Muhakemat eserinde Bediüzzaman hazretleri felsefeyi bu yönü ile tasvip eder. İşte bu yönü ile felsefeyi daha iyi anlamak için en iyi yöntem, onun neye karşı ortaya çıktığını ve felsefeyi ilk ortaya atanların ne anlam ifade etmek istediğini bilmek ile olur. Felsefe sofizme karşı ortaya çıkmıştır. İlk ortaya çıkış macerasına kısaca baktıktan sonra başta zikredilen hikayenin teknik olarak hangi kategoriye girdiğine ve nasıl yorumlanması gerektiğine bakabiliriz.

Felsefeden önce Sofizm (bizde sofestailik denen şey) vardı. Sophia eski Yunanca bilgi demektir ve sofizm doğrudan doğruya bilgicilik, bilgiçlik yapmak, bilgi satmak demekti. Sofist, o dönemki kullanımı itibariyle, sanatında mahir, sözü zekice sevk edebilen, ikna edici, hatta kandırıcı demekti (bilerek kandırma niyetiyle değil tabi-kendi doğrularına ikna etme manasındadır. İslam felsefecileri, bilerek kandırma metodunu safsatadan ayırarak mugalata tabirini üretmişlerdir). Filozoflardan önce Atinalı akıl hocalarının mesleği ve geçim kaynağı sofizm idi. Bu tür bilgi ve düşünme tarzı her ne kadar sofistlerle bilinse de her zaman ve her yerde en yaygın olan şeydir. Hazreti İbrahim’in Harran’dan Mısır’a kadar yaptığı seyahatlerinde bu tür düşünceyle yaptığı mücadelenin örnekleri verilir Kur’an’da. Nemrut’un düşünce tarzı bir safsatadır. Hazreti İbrahim sorular ile adım adım giderek yanlışı ortaya çıkarmaya çalışır.

Sokrat, bu profesyonel bilgi üreticilerine itiraz ile ortaya çıktı. Diyalog metoduyla her meseleyi tek tek karşılıklı müzakereye açtı. Kendisi felsefe yazmadı; sadece ortalıkta dolaşan fikirlerin nasıl test edileceğini öğretmeye çalıştı. Öğrencisi Eflatun’un kaleme aldığı diyaloglarda görüldüğü gibi, sofistlerin fikirleri zannedildiğinden daha farklı sonuçlara götürebiliyordu, kendi içinde çelişkili oldukları fark edilebiliyordu.

Sokrat sofizm yerine, aynı kelimeden türettiği felsefe (philo-sophia) tabirini ortaya attı. Bir insanın bilgi üreticisi-satıcısı değil, doğru bilginin sevdalısı olması gerektiğini, hakikatin bilgisini arayan bir insan olmanın daha erdemli olduğunu hayatı pahasına öğretmeye çalıştı. Zannedildiği gibi bir insanın tek başına, bir iki kelime oyunuyla veya kendi şahsi tecrübesiyle hakikatı/doğruyu hemen ortaya çıkaramayacağını anlatmaya çalıştı. Ona göre doğruya ulaşmak çok daha büyük, daha zor ve erdem gerektiren bir işti. Sokrat’ın teklif ettiği şekli ile felsefenin en büyük derdi, bilgi ve bilmek dediğimiz o değerli nesneyi ve erdemli uğraşıyı gelişigüzellikten, şahsilikten ve hissilikten kurtarmaktı.

Antrparantez şunu da söyleyip geçeyim: Bugünün düşünür ve kritikçileri sofizm çağına geri dönüldüğü kanaatindedirler. Özellikle Trump’ın en yüksek siyasi mertebede bazı şahsi/partizan fikirlerini cesurca söyleyivermesi (tweet’lemesi), son zamanlarda giderek yükselen popülist trendi meşrulaştırmış, bir politika yapma metodu olarak kalabalık kitleler nazarında geçerlilik kazandırmıştır. Politik aldatmacaların 90’lı yıllarda zirveye çıkarak dünyayı idare şekline dönüşmesi dönemine post-truth (hakikat/gerçek sonrası, gerçek ötesi) adını vermişlerdir. Gerçek ötesi dönem, objektif bilgiyi şahsi kanaatlerle rahatça göz ardı edebildiğimiz, sübjektif ve alternatif doğruları yarıştırdığımız ve bu yarışmada gücün belirleyici olduğu bir dönemdir. Soğuk Savaş dönemi Amerika ve Avrupa’nın profesyonel illüzyon dönemleri olsa da bugün bazı üçüncü dünya ülkeleri ligine geri dönmeyi başarmış bazı ülkelerde açıktan yalana dönülmüştür. Kitleler olmayan teknoloji ile, olmayan para ile, olmayan itibar ile kandırılabilmektedirler. Buna safsata sonrası mugalata dönemi de denebilir. Kısacası bilimsel (nesnel, objektif), ahlaki ve irfani hakikat hiç bu kadar örselenmemişti.

Özetlersek, sofizm şahsi duygu, his, zan, zevk ve tercihlerine göre bilgi/doğru üretmek demektir. Bizim literatürümüzde ‘indî mülahaza’ ve ‘zann’ı da içine alır. Her zaman olduğu gibi şu anda da çok yaygın bir düşünme ve inanma şeklidir. Bu noktada pek çoklarımız tarafından bilinen argümana geri dönüyorum: “Ya ahiret varsa?”

Bu argümanı seçmemin sebebi, üzerinde çalıştığım imani meseleler ile alakalı dikkatimi çekmesiydi. Çok daha güncel, sofizm tarzını daha iyi örnekleyen pek çok hikaye ve söylem seçilebilirdi. 1970’lerden sonra bazı İslami siyasetçilerin meşhur ettiği, “lafla muhatabını susturma” sanatının eski bir örneğidir. Eskiler buna “ilzam” (susmaya mecbur etmek) derlerdi ve çok makbul saymazlardı. İlzam muhatabı susturur, taraftarları ikna eder ve coşturur, ama iki tarafa da uzun vadeli faydası olmaz.

Hazreti Ali’ye izafe edilmiş bu söz, çok zekice söylenmiş, kulağa da çok hoş gelen, ama İslam’ın değer verdiği iman anlayışına uymayan bir sözdür.

Bu sözü bir mihenk taşına vurursak bu mihenk ne olabilir? Sözün temel mevzusu ve hedefi Allaha iman ise ve biz Müslüman isek, öyleyse İslam’ın iman anlayışı bizim için bir ölçü olabilir. İslam’ın ‘iman’ dediği şey nedir ve bu argüman nasıl bir iman anlayışı üretmektedir? İkisi birbiri ile uygunluk arz eder mi?

‘Ya Allah varsa’yı da içine alan ‘Ya ahiret varsa!’ argümanı hikâyeye göre muhatabını imana sevk ediyor. Ancak bu iman, ‘ya varsa, ya yoksa’ hesabına dayanıyor. Yoksa ne kaybedersin, varsa ne kaybedersin hesabıdır bu. Bu hesapta ‘inanan’ kazanıyor görünüyor. Ama kazanç ihtimali yüzde elli olan bir iman bu, tabii eğer Allah varsa ve o şahsın ettiği imanın geçerli iman olup olmadığını hesaba katmamak şartıyla. Diğer yüzde elli ihtimal şu: Eğer Allah yoksa ve o da inanmış ise, bu durumda bir kazanç yok, sadece kaybetmek bir zarar vermiyor o kadar. İnanmayanın da yüzde elli kaybetme ihtimali, cehenneme veya idamı ebedi ile yokluk cezasına çarptırılma ihtimali var. Allah yoksa, o da iman etmemiş ise, yüzde elli kendi hesabına göre kârlı. En azından dünyayı istediği gibi yaşamış olacak, eğer yaşayabilirse. Böyle bir iman hesap imanıdır. “Ya varsa!” ihtimalinin imanıdır. “Evet, Allah var ve ben inanıyorum” imanı değil. Kur’an ve Sünnetin “iman” dediği imanı hasıl etmek zor bir iş olduğundan dolayıdır ki, Bediüzzaman Hazretleri bütün hayatını ona adamış, gece gündüz tefekkür etmiş, binlerce sayfa yazmıştır.

Hazreti Ali’ye bu argüman ne diye söyletilmiş? Buna cevap vermek o kadar da zor değil ancak bu durumda bazı boşlukları görmek imkânı olmazdı. Sonuç şu, belki bu söz çok sakıncalı sonuçlar doğurmayabiliyor ama Hazreti Ali’den geldiği zannıyla bütün mantık süzgeçleri açılıyor ve o süzgeçten her şey geçiyor. Ne de olsa söyleyen Hz. Ali deniyor. Yaratıcının varlığı adına da bir şey söylemediği fark edilmiyor. Bu tür argüman bir sofizmdir; ikna edici, ama genel-geçer bir bilgi üretmiyor, güvenilip peşinden gidilecek bir bilgi değil. Bu misali şerh etmekten maksadım düşüncede metotsuz ve tartısız olduğumuza dair bir misal ile tembih ve irfan külliyatımızı tenkih adına küçük bir adım idi.

Bugün çok daha büyük yanlışlarla muhatap oluyoruz. Bizim için yanlışın büyüğü küçüğü olmaması lazım. İslam’ın hikmet ve irfan literatürünü tetkik ve tahkik süzgecinden geçirmeden kullanmak, sözün manasını ve değerini anlayanlar nazarında pek makbul olmasa gerek. Tetkik ve tahkik bizler için gayr-i ihtiyari çalışan bir mekanizmaya dönüşmeli.

Aksi halde sofistlerin bilgisi her zaman alıcı bulur. Kitleler, özellikle eğitimsiz kitleler, şahsi his ve hevesleri ile bir şeylere inanmayı tercih ederler. Çok yakın zamanda inançlı olduğunu düşünen bir kitle, yıllardır kendi çocuğundan daha öte tanıdığı ve güvenilir bulduğu insanlara inanmayıp, kim olduklarını bile bilmediği bir kısım isimsiz sosyal medya iftiracılarına inanmayı tercih etmedi mi? Allah’ın Mizan’ı orada; buradaki ölçü nerde, mihenk nerde, vicdanlar nerede? Son zamanlarda sık sık Hizmet’in prensiplerinin hatırlatılması boşuna değil. O prensipleri üretenler ve hatırlatanların ilk uygulayıcıları olup olmadıkları konusu bahs-i âher.

“Allah, ‘mizan’ koymuştur, siz ölçüyü aşmayasınız diye. Siz istikametle ölçüp biçin, ölçme değerlendirme yaparken haksızlık etmeyin!”

[Ahmet Kurucan] 30.4.2018 [TR724]

Sen beni savunma Hayko! [Naci Karadağ]

Sen Bağdat Hayko!

Aşağılama ya da küçümseme için demiyorum bunu ama sen ve senin gibi suret-i haktan görünenlerin çeyrek ağız savunur gibi yapmadan önce üç kamyon hakaret, aşağılama ve suçlamalarından bıktık.

Evet, lütfen savunma beni!

Kara kaşım, kara gözüme aşık değilsin tabi, anladın benden kastın aslında biz olduğunu. Ancak sadece kendi adıma konuşma hakkım var; şahsen beni savunma çok rica ediyorum.

Çünkü…

Bıktık, yorulduk, bunaldık ve baydınız…

Vallahi baydınız…

Cidden bir bitmediniz yani.

Savunmayın kardeşim.

Acımayın da…

İstemez, eksik olsun sizin merhametiniz.

Hatta zalimin yanında olun, yarın yüzünüze vurmayız yeminle.

Artık gına geldi, bir bitirmediniz, bir bitmediniz bu “ama Cemaat de şöyle böyle…” diye lafa başlamaktan.

İyisin, hoşsun, vicdanlısın, kafalısın eyvallah.

Yazıların da insan kokuyor buna da eyvallah.

Etyen gibi rüzgâra göre dümen kıran bir yelkenlin yok fikir borsasında.

Hepsine eyvallah.

Ama dikkat buyur, Etyen’den yola çıkarak “Bütün Ermeniler var ya, hepsi çıkarcı, hepsi sinsi, hepsi şark kurnazı” falan demiyorum.

Etini yemiyorum tüm Ermenilerin ya da başka birilerinin…

Hakikaten sıtkımız sıyrıldı, hakikaten bıktık yani…

Adamın olmadığı yerde adam taklidi yapan İsmail’in serkeşliğiyle mi uğraşacağız yoksa gördüğümüz zulme mi yanacağız diye düşünürken, bir de senin gibilerin her fırsatta sokuşturmalarından, senin gibilere laf yetiştirmekten bıktık.

Ama siz çakmaktan, sektirmekten, banttan görmekten bıkmadınız, usanmadınız.

Biz de isteriz ki oturup Güney Kore-Kuzey Kore aşkına dair romantik analizler yazalım. Biz de isteriz ki, demokrasi, insan hakları filan gibi konularda duyar kasalım.

Ama bir rahat bırakmıyorsunuz ki…

Dün de böyleydiniz, bugün de aynısınız…

Vakt-i zamanında Samanyolu ekranına çıkınca da elli dakikanın kırk beş dakikası Cemaate saydırdıktan sonra tam paradigmaya gelmişken program biterdi.

Bir yanlışlığı eleştirmeye yeltenmeden Cemaate saydırmak sen ve senin gibilerin temel metodolojisi olmuştu adeta…

Ve görüyoruz ki zalim ne kadar zulmederse etsin siz değişmeyeceksiniz. Değişmek filan da istemiyorsunuz aslında…

Aslında sadece sen değil Hayko Bağdat..

Senin gibi bir aydın türü var. Bir modelin örneği olduğun için ismine hitaben yazıyorum.

Biliyorum böyle samimi bir dil kullandığım için bana kızmazsın da çünkü mizahsever birisin, mahallemizde salyangoz işine girişen biri bunlardan alınacak değildir, diye düşünmekteyim. Bu yazıyı yayınlamazsa TR724 yetkilileri onları aforoz filan da etmem, yazmanın şehvetiyle uçmuşum, deyip daha sakin karşılarım. Hele hele editöryal tasarrufu bir tür şantaj malzemesine dönüştürecek kadar bayağılaşamayız.

Ne Agos gazetesinin yayınından dolayı bir zümreyi mahkum eder aşağılarız, ne de çoluk çocuk demeden soykırıma uğrayan insanlara savunmak varken, “Ama siz de…” diye başlayan cümleler kurarız.

Elbette olmuştur geçmişte kusurumuz, kabahatimiz. Vardır günahlarımız. Lakin böylesi bir alçakça zulmü dünyanın en kötü kavmi bile hak etmemiştir, belki maruz kalmamıştır. Bunu bile bile hala “Cemaat sanki…” diye başlayan Ruşengillerden olmayı tercih edebilirsin..

Fakat biz bıktık.

Samimiyetle söylüyorum bıktık..

‘Suçu yoksa çıkar’cılardan…

‘Bize niye kimse bir şey demiyor’culardan…

‘Beterin beteri var’cılardan…

‘Vaktiyle siz de’cilerden..

“Ama onlar da’cılardan…

‘Yanlışın var’cılardan…

‘Ateş olmayan yerden duman çıkmaz’cılardan…

Bıktığımız kadar, bıktık ‘çeyrek ağız savunur gibi yapan’lardan…

Şunu bilin, zalimi eleştirmeden önce bize çakınca temize çıkmıyorsunuz… Aklınız sıra suret-i hak çizgisine yerleşiyorsunuz ama yok öyle bir şey. Aslında zalimi en az bizim kadar tanıyorsunuz…

Ne yapalım yani biz de sizin mantığı size karşı mı kullanalım?

Ne diyelim yani, “Siz sanki çok şeysiniz” mi diyelim?

Nedir?

Beni savunma Hayko…

Lillah aşkına savunma!

Derdimiz bize yeter zaten, bir de senin sokuşturmalarının, ısırıklarının, iğnelemelerinin acısını yaşamayalım en azından.

[Naci Karadağ] 30.4.2018 [TR724]

Süper Lig’in yenileri tanıdık takımlar [Hasan Cücük]

Süper Lig’de şampiyonluk mücadelesi Galatasaray, Beşiktaş, Başakşehir ve Fenerbahçe arasında geçerken, ligin altında ise ayrı bir heyecan var. Karabükspor ligden düşen ilk takım olurken, diğer iki takım için oldukça fazla aday bulunuyor. Hem şampiyonluk yarışı hem de ligde kalma mücadelesinin son haftaya kadar sürmesi bekleniyor. TFF 1. Lig’de ise ayrı bir heyecan var: Süper Lig’e yükselme. Sezonun bitimine bir hafta kala Çaykur Rizespor ve Ankaragücü TFF 1. Lig’de ilk ikiyi garantileyip, Süper Lig’e yükseldiler. Üçüncü takımı ise playoff maçları belirleyecek.

SÜPER LİG TAKIMI OLDUĞUNU GÖSTERDİ

Kuruluşu 1953 olan Çaykur Rizespor, Amatör Lig’de 15 yıl mücadele etti. 1968’de 3.Lige yükselen Karadeniz ekibi 6 yıl sonra bir üst lige çıkma başarısını gösterdi. 1. Lig’de geçen 5 yılın ardından tarihinde ilk kez Süper Lig’de mücadele etme hakkını elde ettiğinde takvim yaprakları 1979 yılını gösteriyordu. Ancak bu başarısı sadece 2 yıl sürecekti. 1981 yılında yeniden 2. Lige düştü. Bu tarihten sonra Çaykur Rizespor için inişli çıkışlı yıllar başladı. 1978-1979, 1984-1985, 1999-2000, 2002-2003 ve 2012-2013’te Süper Lig’e çıkma başarısı gösteren Çaykur Rizespor, bu sezon 6. kez Süper Lig vizesi aldı. Süper Lig’de 18 sezon, 2. Lig’de ise 25 sezon mücadele eden Çaykur Rizespor, 3. Lig’de 7 sezon ve Amatör Lig’de 15 yıl kaldı. Süper Lig’de üst sıralarda yer bulamayan Çaykur Rizespor, Türkiye Kupası’nda 3 kez yarı finale kadar geldi ama final göremedi.

TFF 1. Lig’de üçüncü sırada bulunan Ümraniyespor’u deplasmanda 1-0 yenerek 66 puanla sezonu şampiyon tamamlayan Çaykur Rizespor’un teknik direktörlüğünü, Beşiktaş’ın eski oyuncusu İbrahim Üzülmez yapıyor. 2012-2013’te Süper Lig’e yükselen Çaykur Rizespor’da teknik direktör Mustafa Denizli’nin yardımcılığını yapan İbrahim Üzülmez, teknik direktörlük kariyerinde ilk kez 1. Lig şampiyonluğu yaşamış oldu. Beşiktaş’ın sol bekinde yıllarca başarıyla ter döken İbrahim Üzülmez, aynı başarıyı teknik adam olarak da göstermek istiyor. Düştükten bir yıl sonra yeniden Süper Lige yükselen Çaykur Rizespor, gerçek yerinin burası olduğunu gösterdi.

ANKARAGÜCÜ KÖTÜ GÜNLERİ GERİDE BIRAKTI

Süper Lige yükselmeyi garantileyen bir diğer takım Ankaragücü’nün kuruluş tarihi 1910 yılına kadar uzanıyor. 1959’da start alan Süper Lig’de tam 50 sezon mücadele eden Ankaragücü, 1. Lig’de ise 7 sezon bulundu. 2012’de Süper Lig’den düşen Ankaragücü için zor yıllar başlıyordu. Düştüğü 1. Lig’de sadece bir sezon tutunabilen Ankaragücü 3. Lige doğru yol aldı. Süper Lig’in gediklisi Ankaragücü’nün bir anda bu kadar düşüş yaşaması futbolseverleri şaşırtmıştı. Adı giderek unutulmaya başlayan Ankara ekibi 2013-17 arasında 3. Ligde mücadele etti. 2017’de yeniden 1. Lige yükselen Ankaragücü, bir sezon sonra ait olduğu Süper Lig’e dönüyordu.

Manisaspor’u deplasmanda 3-0 yenen Ankaragücü puanını 62 yaparken, bitime bir hafta kala üçüncü sıradaki Ümraniyespor’a 4 puan fark atarak lig ikincisi olarak Süper Lig’e yükselmeyi garantiledi. Türkiye Kupası’nı 2 kez kazanan Ankaragücü’ne 1981’de kazandığı kupa, Süper Lig’in yolunu açmıştı. 12 Eylül darbesinin kudretli generali Kenan Evren, ‘Başkentin takımı Süper Lig’de olmalıdır’ diye talimat verdi. Paşa emredince çözüm bulmamak kimin haddineydi? Türkiye Kupası’nı kazanan futbol takımının hangi ligde oynadığına bakılmaksızın Süperi Lige çıkartılacağına dair kanun düzenlendi ve Türkiye Kupasını kazanan Ankaragücü, Süper Lige çıktı. Bu olaydan itibaren 8 yıl daha yürürlükte kalan yasadan başka takım yararlanamadı. Zira alt liglerden gelerek Türkiye Kupası’nı kazanan başka bir takım olmadı. Çeyrek finalde Beşiktaş’ı, yarı finalde ise Fenerbahçe’yi eleyen Ankaragücü, finalde Boluspor’u geçip kupanın sahibi olmuş, Kenan Evren’in isteği de böylece yerine gelmişti.

ALTINORDU MU, ERZURUM MU?

Çaykur Rizespor ve Ankaragücü’nün Süper Lig vizesi aldığı TFF 1. Lig’de bu takımları takip eden 4 takım ise playoff oynayacak. Ümraniyespor, Boluspor ve Gazişehir Gaziantep’in playoff oynaması kesinleşti. Altınordu ile Büyükşehir Belediye Erzurumspor arasında haftaya İzmir’de oynanacak karşılaşma playoff’ta mücadele edecek 4. takımı ortaya çıkaracak. Bu müsabakayı kazanacak takım playoff’a kalacak. Müsabakanın berabere tamamlanması halinde ise Büyükşehir Belediye Erzurumspor, iki takım arasındaki ilk maçı kazandığı için playoff vizesi alacak.

TFF 1. Ligde Gaziantepspor ve Manisaspor’un ardından lige veda edecek 3. ekip, Denizlispor veya Samsunspor olacak. Bir zamanlar Süper Lig’in değişmezleri olan bu takımlar şimdi alt liglerde ayakta kalma mücadelesi veriyor.

[Hasan Cücük] 30.4.2018 [TR724]

Karakter illüzyonu [Hakan Zafer]

Olmuyor, kimse göründüğü gibi olmuyor. İlla bir Titanik batırmak için derininde açıktakinden fazlasını tutuyor. Müstağni olmaktan, zühtten, nefsin desiselerinden dem vuran herif, bir basamak sonra her yerde olmadan, her şeye hükmetmekten bahsediyor.

Adliye mescidinde cemaat yapıp namaz kılan adamlar salona geçince kürsüde oturanı, sandalyedekini öğrenci okuttuğu, kitap okuduğu için zindana yolluyor.

Solcudur, belki insaflıdır diyorsunuz adam iki cümle sonra şiddeti övüyor, “siz de…” diye bir başlıyor söze, intikamdan ağızı kulaklarına varıyor.

Damdan düşmüş ne de olsa, anlar diyorsunuz diğerine, hazret kendi hariç, sel gibi önüne geleni yıkıyor, ateş gibi her şeyi yakıyor geçiyor.

***

Perdeli, gizli, hususi işlerin insan hayatında kaçınılmazmış gibi sunulmasından nefret ediyorum. Bizde kimse düz olmaktan hoşlanmıyor. Sağı, solu; dindarı, dine mesafeli, kimi derseniz herkesin heybesinde bir hususi cebi var.

Düz olamayınca Ali Cengiz oyunları çevirmek zorunda hissetmekten kendini alamayanların tipik huyları da aynı, oyuna vakıf olmayanları dışarda tutarak yeteri kadar el atmadıklarıyla suçlamak ve aşağılamak.

Sen düzeni kur, oyunu çevir, sonra dön “niye kimse arkamdan gelmiyor” diye suçla, “öyle kolay değil o işler” diye aşağıla. Aslen kolay işleri zorlaştırdıktan sonra sözü söyleyince işin başından beri olmayanlara zaten zormuş gibi görünüyor. Üstelik zorlaştırılmış işlerin doğurgan iki önemli(!) faydası var, dışarıya yorgun görüntüsü vermek ve hesaptan kurtulmak.

***

Bir araya geldiğimiz yer, üç beş kişilik bir toplantı masası da olsa vatan toprağı da olsa ne yapıp edip sisteme insan etkisini azaltmalı, bunun için de gizli kapaklı, hususi, herkesin vakıf olamayacağı işlerden ve bunları yapıyor edasından kurtulmalıyız. Olmaz iş değil bu. Çözüm elinin altındayken dışarda aranmayı anlatan bir söz var, tavuk elde tülek aramak.

***

Sınırları zorlayan zulümlerin kim tarafından yapıldığı kadar kimlerin, kendine ulaşan bilgiyi, niyeti ve amacı ne olursa olsun zihninde bastırdığı da önemli.

Her halükarda günlerin, güçlerin tedavülü var. Kumaşında ısırmak olanların, hangi bahçenin önünde bağlı olursa olsun, şimdilik zararından emin olanlara sonrasında yararı dokunmayacağı aşikar.

***

Düşmanını iyilerden seçmiş adam kadar acınası, baştan yenilmiş zavallı var mıdır?

İyilerin, daha önemlisi, iyiliğin cezalandırıldığı toprakların uzun süre aynı türden canlılığa hasret kalacağını ön görmek, gaipten haber değildir. Bir topluluğun içindeki doğruya çağıran, işi gücü iyilik olduğu için kötülükten uzaklaşan, uzaklaştıran insanların kurtuluş getireceğine (Al-i İmran 104) inanmışsa eğer insan, “ne bilsin, aldatılıyor garibanlar” diyen dindar Polyanna olamaz. Hele, vaaza, mukabeleye gelince harıl harıl devirdiği kitapta, iki apaçık yolun (hayır ve şer ) insana gösterildiğini (Beled 10), nefse kötülüğün ne olduğunun ve takvanın (kötülükten sakındırıcı dikkat) ilham edildiğini (Şems 8) açık açık yazarken.

***

Son iki gündür göğsümün orta yerine meteor gibi düşen iki acı vesilesiyle Esma Uludağ gibi zorunlu göçlerde, Halime Gülsu gibi esarette yaşamını yitirmiş ne kadar can varsa hepsine Allah’tan rahmet diliyorum.

Cennet, mekânları; Peygamber (sav), komşuları olsun…

[Hakan Zafer] 30.4.2018 [TR724]