Giresun Ağır Ceza Mahkemesi, Gülen Cemaati ilgili bir davada dersane öğretmenine “Komşusunun çocuğuna ders çalıştırdığı kitabın üzerinden parmak izi çıktığı” gerekçesinin de bulunduğu suçlamalardan dolayı 12 yıl hapis cezası verdi. Samsun Bölge Adliye Mahkemesi tarafından da onaylanan kararda öne sürülen diğer gerekçeler ise apartmanın kazan dairesinde bulunan gazete-dergiler ve sınav soru kitapçıkları.
Mahkemelerin kararında, şüpheli Z’nin SGK kayıtlarında ve kendi ifadelerinde Gülen Cemaati’ne ait dersanelerde öğretmenlik yaptığı belirtilirken, şüphelinin bu dershanede çalışmasının örgüt mensubiyetinden kaynaklandığı iddia ediliyor.
TEST KİTABINDAKİ PARMAK İZİNDEN ‘ÖRGÜT ÜYELİĞİ’
Mahkemelerin ilgili kararında, “Şüpheli Z’nin parmak izlerinin tespit edildiği FETÖ/PDY terör örgütüne ait örgütsel dökümanlara ilişkin tespitler” başlıklı birinci maddesinde şu ifadeler kullanılıyor:
“Emniyet Müdürlüğüne gelen 23.07.2016 tarihli ihbar üzerine ilimiz …. Apartmanı (adresinde) kazan dairesinde Cumhuriyet Savcısı kararınca gecikmesinde sakınca bulunan hal üzerine yapılan aramada 67 adet değişik tarihli Özgür Düşünce isimli gazete, 67 adet değişik tarihli Yarına Bakış adlı gazete, 1 adet Herkes İçin Yeni Hayat isimli gazete, 1 adet Ailem isimli dergi, 4 adet Güvender Yayınları YGS 7 çözümlü fasikül, 1 adet Özde-Bir yayınları deneme soru kitapçığı, 2 adet “Gerçek Bir sınav” yazılı deneme sınavı ile cevap anahtarı, 5 adet Bizim Yuvamız isimli değişik sayı ve tarihli derginin ele geçirildiği, ele geçirilen dergi ve gazetelerin çoğunun FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile olan iltisaklarından dolayı OHAL kapsamında çıkarılan KHK ile kapatıldığının anlaşıldığı, şüphelinin alınan ifadesinde … Apartmanında oturan bir şahsın oğluna ders verdiğini Güvender yayınlarındaki kendisine ait parmak izinin çıkmasının doğal olduğunu söylediği, … ”
132.51 GRAM ALTIN HESABI İÇİN…
Öte yandan mahkemenin kararında diğer şüpheli Z’ye yapılan suçlamalar arasında, Gülen Cemaati’ne ait olduğu iddia edilen bir kırtasiyede çalışması, Bank Asya’da 132.51 gram altın katılım hesabı açtığı, Bank Asya’ya 400 TL nakit para yatırdığı ve farklı tarihlerde para çektiği bilgileri de yer alıyor.
‘DAVALAR GERÇEKLİKTEN UZAK VE HAYAL ÜRÜNÜ’
Avukat Ömer Turanlı sosyal medya üzeriden yaptığı açıklamada, “Komşusunun çocuğunu ders çalıştırdığı kitabın üzerinde parmak izinin çıkması, kazan dairesinde gazete, dergi ve deneme sınavı kitapçığı bulunması, bunlardan suç oluşturulup ceza verilmesinin adı tetikçiliktir” sözleriyle tepki gösterdi.
Turanlı, şunları söyledi:
“Tek başına bu karar bile cemaat soruşturmalarının ne kadar gerçeklikten uzak ve hayal ürünü davalar olduğunun ispatıdır. Devlet bütün imkanlarını seferber ettiği halde cemaat mensuplarından kitap dışında suç delili bulamıyor. Kitapta parmak izi araştırması yargının acziyetini ve iktidarın maskarası olduğunun en iyi ispatıdır. Ne yerel ne de uluslararası hukukta kabahat dahi sayılacak fiiller bulunmamaktadır. Hal böyle iken insanları iktidarın emriyle cezalandıran emir kulu yargının cemaat soruşturmalarına bir an önce son verip iktidarında mağduriyetleri giderici düzenlemeleri hızlıca yapması gerekir. Telafisi güç zararlar ortaya çıkmakta ve mağduriyetler gün geçtikçe artmaktadır. Mağduriyetlerin oluşturacağı tazminatlar gün geçtikçe çoğalmakta. Devlet bir şekilde acil çözüm üretip uluslararası arenada tekrar güven kazanmalıdır. Cemaatten terör örgütü çıkmaz, suç da çıkmaz, çıksa çıksa kitaplarda parmak izi çıkar.”
[Kronos23.News] 9.6.2019
Çağlayan Haziran 2019 [Abdullah Aymaz]
Bu sayının başyazısı “İÇ ÇÜRÜME VE ONARIM YOLLARI-1”
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi yazıya şöyle başlıyor:
“Bugün bütün insanlık, farklı derecelerde bir bekleyiş içinde bir NUR bir ZİYA ümidiyle sabahlayıp akşamlıyor. Öyle ki, pek çok göz, sürekli ufuklara bakıyor ve bir ‘fecr-i sâdık’ hecelemesi hülyalarına dalıyor; dalıyor da maşrıkta çakan her şimşekte yeni bir şafak hissine kapılıyor. Beklediğini göremeyince de iç içe inkisarla inlemeye duruyor; duruyor ve ümit beklediği ufuklara yönelerek ‘Sabah ne zaman?’ niyaz edâlı inkisar nağmeleriyle başını önüne eğip kırık bir intizar heyecanına yelken açıyor. Bir taraftan geçmişin muhteşem günlerini resim resim temaşa ederken, diğer yandan da günümüzün ürperten tablolarıyla ümit-yeis arası gel-gitlere kendini salıyor ve hafakan türküleri mırıldanmaya koyuluyorlar. (…) Allah, insana, neyin ne olduğunu ve varlık hakikatinin iç yüzünü keşif ve tesbit etmek üzere akıl ve kalb vermiştir. Şayet o bu dinamiklerle çevresinde olup bitenlerin ne olduklarını, ne ifade ettiklerini bilmez, bilip değerlendirmezse, bilerek-bilmeyerek ‘Ahsen-i Takvim’ çizgisini koruyamamış ve sürçmeler, sapmalar fasit dairesi içinde ömür tüketmiş olur; akı-karayı birbirine karıştırır… çiçekleri diken görmeye başlar… güllerin güzelliklerini anlayamaz… ve bülbül nağmelerini saksağan hırıltıları gibi değerlendirir.”
Prof. Dr. Muvaffak Ayvaz, “İslamî Açıdan Çevreye Bakış, yazısında, çevreyle ilgili İslamî Vakıflardan söz ediyor.
Engin Tenekeci’nin “Zatın Esere Yansıyan Güzelliği” başlıklı yazısı, Risale-i Nurların ifade tarzına uygun şekilde Cenab-ı Hakkın kainattaki hârika sanat eserlerindeki güzelliğin kaynağına inerek güzel bir iman dersi veriyor.
Prof. Dr. Sinem Akbulut “Günde Kaç Öğün?” başlıklı yazısında en uygun olanın Efendimizin (S.A.S.) sünnetine uygun olarak ili öğün olduğunu söylüyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Destigir Ol” başlıklı Münâcat ve “Bülbül Nağmesi” başlıklı Naat ile şiir güzelliklerini de Çağlayan’a ilave etmiştir.
Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan “Duruş” yazısında, Duruş’un herhangi bir hadise karşısında gösterilen hareket tarzı, söylem ve eylemler olduğunu ifade ediyor. Evet “Duruş” çok mühimdir. Hele dik duruş!.’ Şu Hizmet’in hakkaniyetinin delillerinden birisi de şöyle bir süreçte bile herşeye rağmen diklenmeden dik duruşlarıdır.
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz “Oruç Ve İki Yeni Keşif” başlıklı yazısında “İçinde atıklar birikmiş bir hücre rahat çalışamaz. Bu birikimlerin temizlenerek hücre içinde rahat bir ortam oluşturulması işini oruç harika bir şekilde yerine getirmektedir.” diyerek, oruçla ilgili keşfedilen güzelliklerden birisine işaret ediyor.
Ömer Yıldırım, “Ah Bu İlkbahar Havaları!” başlıklı yazısında, ilkbaharın hikmetleri üzerinde durup güzelliklerinden bahsediyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” için yazdığı Tekmilesinde “Âdemiyet Muamması-2” başlıklı yazısında diyor ki: “Zirvedekiler her zaman ÂDEM-İ NÜBÜVVET; zirdekiler (aşağıdakiler) ise, onlarla hemhâl olma sermestisiyle FENÂFİLLAH, BEKÂBİLLAH üveyikleri olarak dur-durak bilmeden onları izlemede; yürümüşler MAHVİYET-İ TÂMME içinde ebedî mihraplarına doğru. Önden gidenler karşısında kısmışlar seslerini; ılgıt ılgıt peşlerine takılıp sûrîlikten ruhîliğe yürüyenlere, yürüme istidadı gösterenlere, yürüme istidadı gösterenlere karşı da güftesi öncülere ait en sûzişî nağmeleri seslendirmişler; büyülemişler kendilerine yönelenleri. Hedefin ulviyetini gönül safvetiyle selamlamış; zirvedekilerle aynı şeyleri soluklama azm u ikdamıyla meyân meyân üstüne en tiz perdeden denecekleri demiş; tedebbür, tezekkür ve tefekkür cümleleriyle öndekilerin vâridat ve mevhibelerini paylaşma performansları sergileyerek sürekli ÂDEM-İ İNSÂNÎ’ye yürümüşler; yürümüş ve zâhiren aramızda görünürken hakikatte hemen her zaman HÂLEDEKİLERİN şerhrâhında seyr ü sefer gayreti içinde olmuşlardır.” Yaşamayanın yazamayacağı, ‘Kalbin Zümrüt Tepeleri” bir şaheser olarak bizim başucu kitabımız olmalıdır.
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız “Roger Garaudy” başlıklı yazısında, şöyle diyor: “Roger Garaudy, II. Dünya Savaşı sonunda, Fransız hükümetinin Almanya ile barış anlaşması yapmasını protesto ettiği için, o dönemde Fransız sömürgesi olan Cezayir’de sürgün kampında kalmaya mahkûm edildi. 33 ay kadar orada kaldı. Kamp komutanının emrine karşı çıkması sebebiyle kurşuna dizilme cezası verildi. Bu hükmü infaz işi kendisine verilen Müslüman asker, ‘SİLAHSIZ BİRİNE KURŞUN SIKMANIN BENİM İNANCIMDA YERİ YOKYUR’ düşüncesiyle, emri yerine getirmeyip izni kaybettirmesine imkân sağladı. Garaudy Müslüman olduktan sonra, bu hadiseyi, İslam Hakkında iyi zan beslemesine vesile olan iki hatırasından biri olarak ifade etmiştir. (…) 1982’de İslam’ı benimsediğini ilan ettiğinde, ’20 yaşımda gördüğüm rüya 70 yaşımda gerçekleşti’ demişti.”
Dr. Kadir Namlı, “Sigaranın DNA’ya Verdiği Zarar” başlıklı yazısında, sigaranın bilinen pek çok zararları yanında DNA’ya verdiği zarar üzerinde duruyor…
Ayakta duruş, direniş ve varlık simgemiz olan Çağlayan’da bir tadımlık… Sahip çıkalım…
[Abdullah Aymaz] 9.6.2019 [Samanyolu Haber]
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi yazıya şöyle başlıyor:
“Bugün bütün insanlık, farklı derecelerde bir bekleyiş içinde bir NUR bir ZİYA ümidiyle sabahlayıp akşamlıyor. Öyle ki, pek çok göz, sürekli ufuklara bakıyor ve bir ‘fecr-i sâdık’ hecelemesi hülyalarına dalıyor; dalıyor da maşrıkta çakan her şimşekte yeni bir şafak hissine kapılıyor. Beklediğini göremeyince de iç içe inkisarla inlemeye duruyor; duruyor ve ümit beklediği ufuklara yönelerek ‘Sabah ne zaman?’ niyaz edâlı inkisar nağmeleriyle başını önüne eğip kırık bir intizar heyecanına yelken açıyor. Bir taraftan geçmişin muhteşem günlerini resim resim temaşa ederken, diğer yandan da günümüzün ürperten tablolarıyla ümit-yeis arası gel-gitlere kendini salıyor ve hafakan türküleri mırıldanmaya koyuluyorlar. (…) Allah, insana, neyin ne olduğunu ve varlık hakikatinin iç yüzünü keşif ve tesbit etmek üzere akıl ve kalb vermiştir. Şayet o bu dinamiklerle çevresinde olup bitenlerin ne olduklarını, ne ifade ettiklerini bilmez, bilip değerlendirmezse, bilerek-bilmeyerek ‘Ahsen-i Takvim’ çizgisini koruyamamış ve sürçmeler, sapmalar fasit dairesi içinde ömür tüketmiş olur; akı-karayı birbirine karıştırır… çiçekleri diken görmeye başlar… güllerin güzelliklerini anlayamaz… ve bülbül nağmelerini saksağan hırıltıları gibi değerlendirir.”
Prof. Dr. Muvaffak Ayvaz, “İslamî Açıdan Çevreye Bakış, yazısında, çevreyle ilgili İslamî Vakıflardan söz ediyor.
Engin Tenekeci’nin “Zatın Esere Yansıyan Güzelliği” başlıklı yazısı, Risale-i Nurların ifade tarzına uygun şekilde Cenab-ı Hakkın kainattaki hârika sanat eserlerindeki güzelliğin kaynağına inerek güzel bir iman dersi veriyor.
Prof. Dr. Sinem Akbulut “Günde Kaç Öğün?” başlıklı yazısında en uygun olanın Efendimizin (S.A.S.) sünnetine uygun olarak ili öğün olduğunu söylüyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Destigir Ol” başlıklı Münâcat ve “Bülbül Nağmesi” başlıklı Naat ile şiir güzelliklerini de Çağlayan’a ilave etmiştir.
Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan “Duruş” yazısında, Duruş’un herhangi bir hadise karşısında gösterilen hareket tarzı, söylem ve eylemler olduğunu ifade ediyor. Evet “Duruş” çok mühimdir. Hele dik duruş!.’ Şu Hizmet’in hakkaniyetinin delillerinden birisi de şöyle bir süreçte bile herşeye rağmen diklenmeden dik duruşlarıdır.
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz “Oruç Ve İki Yeni Keşif” başlıklı yazısında “İçinde atıklar birikmiş bir hücre rahat çalışamaz. Bu birikimlerin temizlenerek hücre içinde rahat bir ortam oluşturulması işini oruç harika bir şekilde yerine getirmektedir.” diyerek, oruçla ilgili keşfedilen güzelliklerden birisine işaret ediyor.
Ömer Yıldırım, “Ah Bu İlkbahar Havaları!” başlıklı yazısında, ilkbaharın hikmetleri üzerinde durup güzelliklerinden bahsediyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” için yazdığı Tekmilesinde “Âdemiyet Muamması-2” başlıklı yazısında diyor ki: “Zirvedekiler her zaman ÂDEM-İ NÜBÜVVET; zirdekiler (aşağıdakiler) ise, onlarla hemhâl olma sermestisiyle FENÂFİLLAH, BEKÂBİLLAH üveyikleri olarak dur-durak bilmeden onları izlemede; yürümüşler MAHVİYET-İ TÂMME içinde ebedî mihraplarına doğru. Önden gidenler karşısında kısmışlar seslerini; ılgıt ılgıt peşlerine takılıp sûrîlikten ruhîliğe yürüyenlere, yürüme istidadı gösterenlere, yürüme istidadı gösterenlere karşı da güftesi öncülere ait en sûzişî nağmeleri seslendirmişler; büyülemişler kendilerine yönelenleri. Hedefin ulviyetini gönül safvetiyle selamlamış; zirvedekilerle aynı şeyleri soluklama azm u ikdamıyla meyân meyân üstüne en tiz perdeden denecekleri demiş; tedebbür, tezekkür ve tefekkür cümleleriyle öndekilerin vâridat ve mevhibelerini paylaşma performansları sergileyerek sürekli ÂDEM-İ İNSÂNÎ’ye yürümüşler; yürümüş ve zâhiren aramızda görünürken hakikatte hemen her zaman HÂLEDEKİLERİN şerhrâhında seyr ü sefer gayreti içinde olmuşlardır.” Yaşamayanın yazamayacağı, ‘Kalbin Zümrüt Tepeleri” bir şaheser olarak bizim başucu kitabımız olmalıdır.
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız “Roger Garaudy” başlıklı yazısında, şöyle diyor: “Roger Garaudy, II. Dünya Savaşı sonunda, Fransız hükümetinin Almanya ile barış anlaşması yapmasını protesto ettiği için, o dönemde Fransız sömürgesi olan Cezayir’de sürgün kampında kalmaya mahkûm edildi. 33 ay kadar orada kaldı. Kamp komutanının emrine karşı çıkması sebebiyle kurşuna dizilme cezası verildi. Bu hükmü infaz işi kendisine verilen Müslüman asker, ‘SİLAHSIZ BİRİNE KURŞUN SIKMANIN BENİM İNANCIMDA YERİ YOKYUR’ düşüncesiyle, emri yerine getirmeyip izni kaybettirmesine imkân sağladı. Garaudy Müslüman olduktan sonra, bu hadiseyi, İslam Hakkında iyi zan beslemesine vesile olan iki hatırasından biri olarak ifade etmiştir. (…) 1982’de İslam’ı benimsediğini ilan ettiğinde, ’20 yaşımda gördüğüm rüya 70 yaşımda gerçekleşti’ demişti.”
Dr. Kadir Namlı, “Sigaranın DNA’ya Verdiği Zarar” başlıklı yazısında, sigaranın bilinen pek çok zararları yanında DNA’ya verdiği zarar üzerinde duruyor…
Ayakta duruş, direniş ve varlık simgemiz olan Çağlayan’da bir tadımlık… Sahip çıkalım…
[Abdullah Aymaz] 9.6.2019 [Samanyolu Haber]
Mal varlığına el konulanlar için yol haritası
OHAL döneminde ve sonrasında on binlerce insanın ve kurumun mal varlığına el konuldu. Avukat Bozkurt, mal varlığına el konanlar ve tedbir konanlar için yol haritası çıkardı.
BOLD – Avukat Mehmet Reşat Bozkurt, Türkiye’de mal varlıklarına el konan ya da mal varlıkları üzerine tedbir kararı konulan Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik davalar için yol haritası çıkardı.
Mal varlıklarına el konulanların yapabileceklerine ilişkin yol haritasını 27 twitte özetleyen Avukat Bozkut, ayrıca sorusu olanların @LawyersInExile Twitter adresine dm üzerinden yazabileceklerini de belirtti.
Avukat Mehmet Reşat Bozkurt’un @ResatAv Twitter adresinden yaptığı paylaşımlar şöyle:
Hizmet Hareketi mensuplarına dönük davalarda; Malvarlıklarına el koyma ve tedbir kararları ile ilgili genel bir yol haritası çıkardık. Umarım faydası olur. Süreçle ilgili sorular olursa her zamanki gibi dm den yazabilirsiniz.@LawyersInExile
1-Uyarı: Kural olarak Mahkemeler ve İdari kurumlar tarafından Malvarlıklarına konulan tedbir kararları maliklere tebliğ edilmediğinden dolayı itiraz yoluna başvurmak için zamanaşımı sürelerinin işlemeyeceği kanaatindeyiz.
2- Karara yapılan itirazlar ve benzeri yazışmalar kararın öğrenildiği anlamına geleceği için de bu kez zamanaşımı süreleri işlemeye başlayacaktır.
3- Bu süreç Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılacak olan başvuruya kadar uzanan uzun bir süreç olacağından ve her sürecin ayrı ayrı zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerinin bulunmasından dolayı itiraz edecek kişilerin bu durumu bilerek bu sürece başlamaları gerekmektedir.
4- Zira herhangi bir yerde durmak ya da zaman kaybetmek tüm hakların kaybedilmesine yol açabileceğinden dolayı sürecin kesintisiz olması gerekmektedir.
5- Tedbirin yasal dayanağının ve tedbiri koyan makamın tespit edilmesi.
Öncelikle malvarlığına koyulan tedbirin hangi makam tarafından ve hangi yasal dayanağa göre konulduğu tespiti önem arz ediyor.
El koyma ve tedbirler genel olarak iki yasal dayanağa göre yapılmaktadır.
6- Ceza Usulü Muhakemeleri Kanunu (CMK) 128. Maddesine göre konan tedbirler, bu kanuna göre; yargılamaya konu suçtan elde edilen malvarlıklarının yargılama sonucunda müsaderesi yani el konulacağı hüküm altına alınmıştır.
7- Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 20/A. Maddesine göre konun tedbirler; terör faaliyetleri sebebiyle kamu kurum ve kuruluşlarının uğramış olduğu zararların tazmini amacıyla şüpheli ve sanıklara ait malvarlıklarının devir ve temlikini veya bunlarla ilgili hak tesisini önlemek +
8- ya da tasarruf yetkisini kısıtlamak için şerh düşülmesine hakkındadır.
9- Tedbir koyan makam ve tedbirin yasal dayanağı;
• e-devlet uygulamasının tapu kayıtları bölümünün kısıtlamalar ve şerhler kısmından görülebilir.
•Tapu dairelerine giderek bizzat öğrenilebilir.
•Bankalara gidilip hesaba konun tedbirler hakkında gerekli bilgiler alınabilir.
10-
•Araçlar için Trafik Tescil Şubelerine gidilip tedbir hakkında bilgi alınabilir.
•Ayrıca dava dosyası olanlar dava dosyalarında tedbirlerle ilgili bilgileri görebilirler.
11- Tedbir ile ilgili bilgi istenirken hangi makam tarafından konulduğu ve hangi yasal dayanakla konulduğunun öğrenilmesi gerekmektedir. Sadece tedbiri koyan makamın öğrenilmesi, aşağıda izah edileceği üzere başlatılacak hukuki süreçler için yeterli değildir.
12- CMK 128 maddesine göre Sulh Ceza Hakimleri tarafından tedbir konulmuş olması ve henüz iddianame hazırlanmamış yani dava açılmamış olması halinde yapılacak itirazların öğrenme tarihinden itibaren 7 gün içinde Sulh Ceza Hakimliğine yapılması gerekmektedir.
13- Burada dikkate edilmesi gereken husus bu kararlar taraflara tebliğ edilmediği için dilekçe veren kişi öğrenme tarihi olarak en fazla 7 gün öncesine kadar bir tarih yazmalıdır.
14- Dava açılmış olması(iddianamenin mahkemeye sunulmuş olması) halinde, davanın görüldüğü Mahkeme esas kararla beraber el koyulan mallar ile ilgili de karar verecektir.Malların müsadere edilmesine karar verilmesi halinde istinaf ve temyiz yolları ile itiraz edilecektir.
15- Bu kararların da olumsuz olması halinde 30 gün içinde Anayasa Mahkemesi buradan da olumsuz karar çıkması halinde ise 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava yoluna başvurulacaktır.
16- Ayrıca yargılama devam ederken de yargılamanın yapıldığı Mahkemeden tedbirin kaldırılması talep edilebilir. Mahkemece bu talep reddedildiğinde bu karara da yine itiraz edilir, itiraz aynı Mahkemeye yapılmakla birlikte bir üst numaralı yahut en yakın Ağır Ceza Mahkemesince +
17- karara bağlanır. İtiraz sonucu verilen karar kesindir. Bu karar aleyhine de 30 gün içinde Anayasa Mahkemesine, buradan olumsuz karar alınması hainde de 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulabilir.
18- TMK 20/A maddesine göre Sulh Ceza Hakimleri tarafından tedbir konulmuş olması ve henüz soruşturma dosyasının savcılık aşamasında olup iddianame hazırlanmamış olması halinde, itirazların öğrenme tarihinden itibaren 7 gün içinde Sulh ceza hakimliğine yapılması gerekmektedir.
19- Burada da dikkate edilmesi gereken husus bu kararlar taraflara tebliğ edilmediği için dilekçe veren kişi öğrenme tarihi olarak en fazla 7 gün öncesine kadar bir tarih yazmalıdır.
20- Ceza davasının açılmış olması halinde ise dosyanın görüldüğü Ağır Ceza Mahkemesine verilmesi suretiyle kaldırılması talep edilmeli Mahkemece bu talep reddedildiğinde bu karara da yine itiraz edilir, itiraz aynı Mahkemeye yapılmakla birlikte bir üst numaralı yahut +
21- en yakın Ağır Ceza Mahkemesince karara bağlanır. İtiraz sonucu verilen karar kesindir. Bu karar aleyhine de 30 gün içinde Anayasa Mahkemesine, buradan olumsuz karar alınması hainde de 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulabilir.
22- ÖNEMLİ!!! Bu maddeye göre tedbir konulmuş olması halinde madde gereğince 2 yıl içerisinde Hukuk Mahkemelerinde dava açılıp Mahkemece tedbirin devamı yönünde karar alınmaz ise, bu tedbirlerin kendiliğinden kalkacağı hükme bağlanmıştır.
23- Dolayısıyla tedbir kararının konulmasından itibaren iki yıl geçmiş ve herhangi bir Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açılmamış ve tedbir kararının devamı yönünde karar alınmamış olması durumunda doğrudan ilgili kuruma başvurulması gerekmektedir.
24- Kaldırma talepli dilekçeler önce kuruma kurumun kabul etmemesi halinde de eğer soruşturma tamamlanmamış ise kararı veren Sulh Ceza Hakimliğine tamamlanmış olması halinde dosyanın görüldüğü Ağır Ceza Mahkemesine verilmesi suretiyle kaldırılması talep edilmelidir.
25- Kararın olumsuz olması halinde ise bu karar aleyhine de 30 gün içinde Anayasa Mahkemesine, buradan olumsuz karar alınması hainde de 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulabilir.
26- Kurum tarafından verilecek red kararı idari bir tasarruf olduğundan, bu karara karşı yetkili idare mahkemesinde iptal davası da açılabilir.
27- Not: Aihm başvuru süresi 6 aydan 4 aya indirilmiş idi. Ancak henüz iki ülke onayı olmadığı için bu madde yürürlüğe girmemiştir. Şu anda yapılan başvurularda 6 aylık süre halen geçerlidir. Ancak ileride buna dikkat etmek gerekmektedir..
[BoldMedya.Com] 9.6.2019
BOLD – Avukat Mehmet Reşat Bozkurt, Türkiye’de mal varlıklarına el konan ya da mal varlıkları üzerine tedbir kararı konulan Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik davalar için yol haritası çıkardı.
Mal varlıklarına el konulanların yapabileceklerine ilişkin yol haritasını 27 twitte özetleyen Avukat Bozkut, ayrıca sorusu olanların @LawyersInExile Twitter adresine dm üzerinden yazabileceklerini de belirtti.
Hizmet Hareketi mensuplarına dönük davalarda; Malvarlıklarına el koyma ve tedbir kararları ile ilgili genel bir yol haritası çıkardık. Umarım faydası olur. Süreçle ilgili sorular olursa her zamanki gibi dm den yazabilirsiniz.@LawyersInExile— Av. Mehmet Reşat Bozkurt (@ResatAv) 8 Haziran 2019
Avukat Mehmet Reşat Bozkurt’un @ResatAv Twitter adresinden yaptığı paylaşımlar şöyle:
Hizmet Hareketi mensuplarına dönük davalarda; Malvarlıklarına el koyma ve tedbir kararları ile ilgili genel bir yol haritası çıkardık. Umarım faydası olur. Süreçle ilgili sorular olursa her zamanki gibi dm den yazabilirsiniz.@LawyersInExile
1-Uyarı: Kural olarak Mahkemeler ve İdari kurumlar tarafından Malvarlıklarına konulan tedbir kararları maliklere tebliğ edilmediğinden dolayı itiraz yoluna başvurmak için zamanaşımı sürelerinin işlemeyeceği kanaatindeyiz.
2- Karara yapılan itirazlar ve benzeri yazışmalar kararın öğrenildiği anlamına geleceği için de bu kez zamanaşımı süreleri işlemeye başlayacaktır.
3- Bu süreç Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılacak olan başvuruya kadar uzanan uzun bir süreç olacağından ve her sürecin ayrı ayrı zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerinin bulunmasından dolayı itiraz edecek kişilerin bu durumu bilerek bu sürece başlamaları gerekmektedir.
4- Zira herhangi bir yerde durmak ya da zaman kaybetmek tüm hakların kaybedilmesine yol açabileceğinden dolayı sürecin kesintisiz olması gerekmektedir.
5- Tedbirin yasal dayanağının ve tedbiri koyan makamın tespit edilmesi.
Öncelikle malvarlığına koyulan tedbirin hangi makam tarafından ve hangi yasal dayanağa göre konulduğu tespiti önem arz ediyor.
El koyma ve tedbirler genel olarak iki yasal dayanağa göre yapılmaktadır.
6- Ceza Usulü Muhakemeleri Kanunu (CMK) 128. Maddesine göre konan tedbirler, bu kanuna göre; yargılamaya konu suçtan elde edilen malvarlıklarının yargılama sonucunda müsaderesi yani el konulacağı hüküm altına alınmıştır.
7- Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 20/A. Maddesine göre konun tedbirler; terör faaliyetleri sebebiyle kamu kurum ve kuruluşlarının uğramış olduğu zararların tazmini amacıyla şüpheli ve sanıklara ait malvarlıklarının devir ve temlikini veya bunlarla ilgili hak tesisini önlemek +
8- ya da tasarruf yetkisini kısıtlamak için şerh düşülmesine hakkındadır.
9- Tedbir koyan makam ve tedbirin yasal dayanağı;
• e-devlet uygulamasının tapu kayıtları bölümünün kısıtlamalar ve şerhler kısmından görülebilir.
•Tapu dairelerine giderek bizzat öğrenilebilir.
•Bankalara gidilip hesaba konun tedbirler hakkında gerekli bilgiler alınabilir.
10-
•Araçlar için Trafik Tescil Şubelerine gidilip tedbir hakkında bilgi alınabilir.
•Ayrıca dava dosyası olanlar dava dosyalarında tedbirlerle ilgili bilgileri görebilirler.
11- Tedbir ile ilgili bilgi istenirken hangi makam tarafından konulduğu ve hangi yasal dayanakla konulduğunun öğrenilmesi gerekmektedir. Sadece tedbiri koyan makamın öğrenilmesi, aşağıda izah edileceği üzere başlatılacak hukuki süreçler için yeterli değildir.
12- CMK 128 maddesine göre Sulh Ceza Hakimleri tarafından tedbir konulmuş olması ve henüz iddianame hazırlanmamış yani dava açılmamış olması halinde yapılacak itirazların öğrenme tarihinden itibaren 7 gün içinde Sulh Ceza Hakimliğine yapılması gerekmektedir.
13- Burada dikkate edilmesi gereken husus bu kararlar taraflara tebliğ edilmediği için dilekçe veren kişi öğrenme tarihi olarak en fazla 7 gün öncesine kadar bir tarih yazmalıdır.
14- Dava açılmış olması(iddianamenin mahkemeye sunulmuş olması) halinde, davanın görüldüğü Mahkeme esas kararla beraber el koyulan mallar ile ilgili de karar verecektir.Malların müsadere edilmesine karar verilmesi halinde istinaf ve temyiz yolları ile itiraz edilecektir.
15- Bu kararların da olumsuz olması halinde 30 gün içinde Anayasa Mahkemesi buradan da olumsuz karar çıkması halinde ise 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava yoluna başvurulacaktır.
16- Ayrıca yargılama devam ederken de yargılamanın yapıldığı Mahkemeden tedbirin kaldırılması talep edilebilir. Mahkemece bu talep reddedildiğinde bu karara da yine itiraz edilir, itiraz aynı Mahkemeye yapılmakla birlikte bir üst numaralı yahut en yakın Ağır Ceza Mahkemesince +
17- karara bağlanır. İtiraz sonucu verilen karar kesindir. Bu karar aleyhine de 30 gün içinde Anayasa Mahkemesine, buradan olumsuz karar alınması hainde de 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulabilir.
18- TMK 20/A maddesine göre Sulh Ceza Hakimleri tarafından tedbir konulmuş olması ve henüz soruşturma dosyasının savcılık aşamasında olup iddianame hazırlanmamış olması halinde, itirazların öğrenme tarihinden itibaren 7 gün içinde Sulh ceza hakimliğine yapılması gerekmektedir.
19- Burada da dikkate edilmesi gereken husus bu kararlar taraflara tebliğ edilmediği için dilekçe veren kişi öğrenme tarihi olarak en fazla 7 gün öncesine kadar bir tarih yazmalıdır.
20- Ceza davasının açılmış olması halinde ise dosyanın görüldüğü Ağır Ceza Mahkemesine verilmesi suretiyle kaldırılması talep edilmeli Mahkemece bu talep reddedildiğinde bu karara da yine itiraz edilir, itiraz aynı Mahkemeye yapılmakla birlikte bir üst numaralı yahut +
21- en yakın Ağır Ceza Mahkemesince karara bağlanır. İtiraz sonucu verilen karar kesindir. Bu karar aleyhine de 30 gün içinde Anayasa Mahkemesine, buradan olumsuz karar alınması hainde de 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulabilir.
22- ÖNEMLİ!!! Bu maddeye göre tedbir konulmuş olması halinde madde gereğince 2 yıl içerisinde Hukuk Mahkemelerinde dava açılıp Mahkemece tedbirin devamı yönünde karar alınmaz ise, bu tedbirlerin kendiliğinden kalkacağı hükme bağlanmıştır.
23- Dolayısıyla tedbir kararının konulmasından itibaren iki yıl geçmiş ve herhangi bir Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açılmamış ve tedbir kararının devamı yönünde karar alınmamış olması durumunda doğrudan ilgili kuruma başvurulması gerekmektedir.
24- Kaldırma talepli dilekçeler önce kuruma kurumun kabul etmemesi halinde de eğer soruşturma tamamlanmamış ise kararı veren Sulh Ceza Hakimliğine tamamlanmış olması halinde dosyanın görüldüğü Ağır Ceza Mahkemesine verilmesi suretiyle kaldırılması talep edilmelidir.
25- Kararın olumsuz olması halinde ise bu karar aleyhine de 30 gün içinde Anayasa Mahkemesine, buradan olumsuz karar alınması hainde de 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulabilir.
26- Kurum tarafından verilecek red kararı idari bir tasarruf olduğundan, bu karara karşı yetkili idare mahkemesinde iptal davası da açılabilir.
27- Not: Aihm başvuru süresi 6 aydan 4 aya indirilmiş idi. Ancak henüz iki ülke onayı olmadığı için bu madde yürürlüğe girmemiştir. Şu anda yapılan başvurularda 6 aylık süre halen geçerlidir. Ancak ileride buna dikkat etmek gerekmektedir..
[BoldMedya.Com] 9.6.2019
Bayram ziyaretinden geriye kalanlar [Erkan Çıplak]
Gurbet ağır, bayramda daha da ağırlaşan bir yük! Çünkü bayram, asırlardır birbirini sevenlerle, kardeşlerle bir arada, anne-babaların eli öpülerek geçirilen bir ritüel. Gurbette olanların ise bu ritüeli ancak telefonla yapma imkanı var. Fakat onun da yarısı ağladığını belli etmemekle geçer. Görüntülü konuşmak ise ayrı imtihan! Hasretinle yanıp tutuştuğun insanı karşında görüp de sarılamamak, kokusunu alamamak daha da mahveder insanı... Onun da bir süresi bakışarak geçer…
Sıladakilerin durumu da bizden farklı değil! Komşularının evleri dolup dolup taşarken, pencerede ardında evlat yolu bekleyen, torunlarının büyüdüğünü göremeyen anne-babaların halini düşündükçe kahrolur insan…
Bu duyguları daha ağır yaşayan insanlarla bayramlaşmak, sarılmak, yanlarında olduğumuzu göstermek, yalnız olmadıklarını hissettirmek için bayramın birinci günü yollara düştük. Hiç tanımadığımız, daha önce hiç görmediğimiz ama hikayelerini bildiğimiz, masumiyetlerinden şüphe duymadığımız ve 'kardeşlerim' dediğimiz insanları ziyaret edecektik. Yanımıza, ziyaret edeceğimiz ailelerin ihtiyacı için hayırseverler tarafından verilen bir miktar para ve çocuklar için de şekerlemeler aldık.
Yunanistan sınırına geldiğimizde ise hiç hesapta olmayan farklı bir heyecan kapladı içimizi. Çünkü, lokasyon olarak vatana doğru gidiyordu arabamız. Her kilometre de toprağını, suyunu, bayrağını ve ezan sesini özlediğimiz yurdumuza yaklaşıyorduk. Sanki sevdiklerimizle bulaşacağımız bir bayram yerine gidiyorduk. Selanik limanına vardığımızda ise İzmir’e gelmiş gibi hissettik kendimizi. Ne kadar da benziyordu, sahil şeridi tıpatıp kordonu andırıyordu. Kısa bir süre de olsa memlekete gelmişliği yaşadık... Ama hepsi o kadardı işte! başka bir diyarda olduğumuzu…
Bir süre Çanakkale’nin, İzmir’in ne tarafa düştüdüğünü konuştuk aramızda. Sonra, hüzünlü gözlerle uzun uzun denizi seyrettik, sanki her dalga bize ait bir şeyler taşıyordu kıyıya… bir tarafı vatan toprağına değdiği için öyle hissetmiştik belki de…. Rahmetli Cem Karaca’nın vatan özlemini dindirmesi için Kos adasına gelip uzun uzun Bodrum’un ışıklarını izlemesi gibi izledik denizi ve Ege’nin yosun kokusunu içimize çektik. Sonra, tıpkı kordonda yürüyor gibi kısa bir yürüyüş yapıp kardeşlerimizle buluşacağımız programa gitmek için yola çıktık.
Bayram programının olacağı yerde, aracımızı park ederken gördüğüm Yunanlı yaşlı amcanın aslında bir kahraman olduğunu henüz bilmiyordum. Programın olduğu salona girdiğimde ortamdaki samimiyeti, yüzlerdeki masumiyeti ve yaşaran gözlerdeki gurbeti görmek çok zaman almadı. Türkçe ve Yunanca şarkılar söyleyen çocukları izlerken uzaklara dalıp gidenler, gözyaşını saklamaya çalışanlar dikkatimizden kaçmadı..Bu arada otoparkta gördüğüm yaşlı amcanın yanı başımda olduğunu çok sonra fark ettim. Çünkü ben bir yandan sahneyi izlerken, bir yandan da önümüze gelip yüzlerimize bakan küçük çocukları merak ediyordum. Çocukların o derin bakışları, yüzlerimizde sanki bir şey arıyorlardı. Ama bunun sebebini soramadan adımın anons edildiğini duydum ve sahneye çağrıldım. Genelde bu tür ortamlarda rahatımdır, canlı yayınlarda bile heyecanlanmadan dakikalarca konuşurum. Fakat o insanların yüzüne baktığımda cümleler boğazıma düğümlendi ve kelimeler gözlerimden damla damla dökülmeye başladı. Buna mani olmak imkansızdı. Sahne üstü eğitimlerin hiçbiri işe yaramıyordu o an. Çünkü, okuduğumda günlerce kendime gelemediğim hikayelerin kahramanları ile göz gözeydim ve o anda yüzler birden flulaştı. Meriç nehrindeki can pazarını görmeye, anne-babaların feryatlarına karışan soğuk sularda kesilen çocuk seslerini ve asker sirenlerini duymaya başlamıştım. Bir yandan da konuşmaya çalışıyordum ama ne dediğimi hala hatırlamıyorum.
Kendime geldiğimde karşımdaki kalabalığın onca çileye, vatansızlığa, kimsesizliğe, çaresizliğe ve uzun bekleyişlere rağmen kaderdaşları ile bir araya gelip birbirlerine destek olmaları; yolun kaderine sabredip, geleceğe umutla bakmalarına şahit oldum. Bu duruş, alkıştan öte takdiri hak ediyordu. Ben pek konuşamayınca mecburen çocuklarla bayramlaşmaya başlandı. Beraber gittiğimiz arkadaşlar, Almanya ve Bulgaristan’dan gelen hayırseverler ile birlikte tıpkı Anadolu’nun bir köyünde bayram sabahı seramonisi gibi dizildik. Çocuklar da annelerinin yönlendirmesiyle sıraya geçti ve hepsiyle teker teker bayramlaşmaya başladık. Çocuklar sanki kendilerini sevdirmek icin gelip duruyordu önümüzde, başlarını okşayıp seviyorduk. ‘Kimse Yok mu’nun Afrikadaki yardım faaliyetlerinin anlatıldığı bir belgeseldeki gibi bir yetimhanede çoçukların sevilmek için sıraya geçmeleri geldi aklıma.
Ağır ilerleyen sırada beklerken, yanıma gelen küçük kızlardan biriyle göz göze geldik. Bir yandan ablasının eline tutuyor bir yandan da yüzüme bakıp duruyordu. Başını okşadım, yanağından makas aldım ki ablasının elini bırakmış öylece duruyordu. Sonra kucağıma aldım ve diğerleri ile bir süre de öyle bayramlaşmaya devam ettim. Bir iki deneme yapmama rağmen ısrarla kucağımdan inmiyor daha sıkı sarılıyordu boynuma. Mesleki duygularla bir şeyler geldi aklıma ama sonrasında gerçeğin daha sarsıcı olduğunu öğrendim. Meğer kucağımdan inmeyen küçük kızın öğretmen babası Türkiye’de hapisteymiş ve yavrucak benim kucağımda baba hasreti gidermiş… Yanımıza gelip yüzümüze bakan diğer onlarca çocukların kaderi de onunla aynı maalesef…Onlar da hapisteki ya da Avrupa’ya iltica etmiş babalarının şefkatli yüzünü arıyorlardı başka yüzlerde…
Çok ağır duygular yaşıyordum. Hayatım, sorumluluklarım, vefam, şükür duygum, seyahate gelirken aqua park sözü verdiğim çocuklarım, yeni gezi planı yaptığım eşim geliyordu gözümün önüne. Bu yüzden eşleri yanında olmayan hanımlara ve babasız çocuklara bakamadım bir süre… Sonra gözlerine bakamadığım çocukların üstüne başına odaklandım. Eldeki sınırlı imkanlarla giydirilmiş bayramlıklarına gözüm ilişti ve kalbim yerinden çıkacak gibi oldu…Birçok anne-babanın kumda oynarken bile giydirmeyeceği kıyafetleri, bayramlık diye giydirmiş anneler. Ama kombinlemeyi de unutmamışlardı! Kıyafetler belki eskiydi ama renkler genelde uyumluydu. Yeni veya çeşitli kıyafetlerinin olmaması normaldi. Çünkü, onlar sadece sırt çantalarını yanlarına alabilmiş ve ucu ya ölüm ya da özgürlük olan bir yolculuğa çıkmış, bir nevi soykırıma uğramış insanlardı.
Ve çocukların kıyafetlerine üzülmek bizim derdimizdi ancak onların çok daha önemli dertleri vardı… Ne zamana kadar bu hayatı yaşayacaklardı bu anneler ve çocuklar kaç ay daha başka yüzlerde babalarını arayacak, uykularında ağlayacak, arkadaşlarının babalarının peşinden koşacaktı?
Sadece iki saat katıldığımız bu programda yoğun duygular yaşadık. Onlar, bu çileli hayata devam etmek zorundalardı… Peki, bunca acıyı, ayrılığı, vatansızlığı yaşayacak kadar ne yapmıştı bu insanlar? Daha düne kadar, ‘çok iyi ilgileniyor’ diye koridorunda sıraya girdiğimiz hatta bazen para ödemediğimiz doktor, en kıymetli varlıklarınızı emanet ettiğiniz öğretmen, kızına kalacak yer bulsun diye kapısını aşındırdığınız akraba, oğluna burs veren hayırsever iş adamı değil miydi onlar?
Hiç vicdan kırıntısı, vefa duygusu yok mu sizde?
Kimden korkuyorsunuz, neden endişe ediyorsunuz?
Zalime karşı gelmekle ecelin değişmeyeceğini, biat etmekle rızkınızın artmayacağını bilmiyor musunuz?
Bunu anladığınızda çok geç kalmayacak mısınız?
O çocukların babasız geçen günlerini geri getirebilecek misiniz?
Ömrü, evlat yolu bekleyerek geçen yaşlı anne-babaların gözlerine bakabilecek misiniz?
Tabi ki hayır… Yıllar sonar, siz vicdan azabından kahrolurken, onlara annelik babalık ve komşuluk eden Yunanlıların hikayelerini yazacağım..
[Erkan Çıplak] 8.6.2019 [Samanyolu Haber]
Sıladakilerin durumu da bizden farklı değil! Komşularının evleri dolup dolup taşarken, pencerede ardında evlat yolu bekleyen, torunlarının büyüdüğünü göremeyen anne-babaların halini düşündükçe kahrolur insan…
Bu duyguları daha ağır yaşayan insanlarla bayramlaşmak, sarılmak, yanlarında olduğumuzu göstermek, yalnız olmadıklarını hissettirmek için bayramın birinci günü yollara düştük. Hiç tanımadığımız, daha önce hiç görmediğimiz ama hikayelerini bildiğimiz, masumiyetlerinden şüphe duymadığımız ve 'kardeşlerim' dediğimiz insanları ziyaret edecektik. Yanımıza, ziyaret edeceğimiz ailelerin ihtiyacı için hayırseverler tarafından verilen bir miktar para ve çocuklar için de şekerlemeler aldık.
Yunanistan sınırına geldiğimizde ise hiç hesapta olmayan farklı bir heyecan kapladı içimizi. Çünkü, lokasyon olarak vatana doğru gidiyordu arabamız. Her kilometre de toprağını, suyunu, bayrağını ve ezan sesini özlediğimiz yurdumuza yaklaşıyorduk. Sanki sevdiklerimizle bulaşacağımız bir bayram yerine gidiyorduk. Selanik limanına vardığımızda ise İzmir’e gelmiş gibi hissettik kendimizi. Ne kadar da benziyordu, sahil şeridi tıpatıp kordonu andırıyordu. Kısa bir süre de olsa memlekete gelmişliği yaşadık... Ama hepsi o kadardı işte! başka bir diyarda olduğumuzu…
Bir süre Çanakkale’nin, İzmir’in ne tarafa düştüdüğünü konuştuk aramızda. Sonra, hüzünlü gözlerle uzun uzun denizi seyrettik, sanki her dalga bize ait bir şeyler taşıyordu kıyıya… bir tarafı vatan toprağına değdiği için öyle hissetmiştik belki de…. Rahmetli Cem Karaca’nın vatan özlemini dindirmesi için Kos adasına gelip uzun uzun Bodrum’un ışıklarını izlemesi gibi izledik denizi ve Ege’nin yosun kokusunu içimize çektik. Sonra, tıpkı kordonda yürüyor gibi kısa bir yürüyüş yapıp kardeşlerimizle buluşacağımız programa gitmek için yola çıktık.
Bayram programının olacağı yerde, aracımızı park ederken gördüğüm Yunanlı yaşlı amcanın aslında bir kahraman olduğunu henüz bilmiyordum. Programın olduğu salona girdiğimde ortamdaki samimiyeti, yüzlerdeki masumiyeti ve yaşaran gözlerdeki gurbeti görmek çok zaman almadı. Türkçe ve Yunanca şarkılar söyleyen çocukları izlerken uzaklara dalıp gidenler, gözyaşını saklamaya çalışanlar dikkatimizden kaçmadı..Bu arada otoparkta gördüğüm yaşlı amcanın yanı başımda olduğunu çok sonra fark ettim. Çünkü ben bir yandan sahneyi izlerken, bir yandan da önümüze gelip yüzlerimize bakan küçük çocukları merak ediyordum. Çocukların o derin bakışları, yüzlerimizde sanki bir şey arıyorlardı. Ama bunun sebebini soramadan adımın anons edildiğini duydum ve sahneye çağrıldım. Genelde bu tür ortamlarda rahatımdır, canlı yayınlarda bile heyecanlanmadan dakikalarca konuşurum. Fakat o insanların yüzüne baktığımda cümleler boğazıma düğümlendi ve kelimeler gözlerimden damla damla dökülmeye başladı. Buna mani olmak imkansızdı. Sahne üstü eğitimlerin hiçbiri işe yaramıyordu o an. Çünkü, okuduğumda günlerce kendime gelemediğim hikayelerin kahramanları ile göz gözeydim ve o anda yüzler birden flulaştı. Meriç nehrindeki can pazarını görmeye, anne-babaların feryatlarına karışan soğuk sularda kesilen çocuk seslerini ve asker sirenlerini duymaya başlamıştım. Bir yandan da konuşmaya çalışıyordum ama ne dediğimi hala hatırlamıyorum.
Kendime geldiğimde karşımdaki kalabalığın onca çileye, vatansızlığa, kimsesizliğe, çaresizliğe ve uzun bekleyişlere rağmen kaderdaşları ile bir araya gelip birbirlerine destek olmaları; yolun kaderine sabredip, geleceğe umutla bakmalarına şahit oldum. Bu duruş, alkıştan öte takdiri hak ediyordu. Ben pek konuşamayınca mecburen çocuklarla bayramlaşmaya başlandı. Beraber gittiğimiz arkadaşlar, Almanya ve Bulgaristan’dan gelen hayırseverler ile birlikte tıpkı Anadolu’nun bir köyünde bayram sabahı seramonisi gibi dizildik. Çocuklar da annelerinin yönlendirmesiyle sıraya geçti ve hepsiyle teker teker bayramlaşmaya başladık. Çocuklar sanki kendilerini sevdirmek icin gelip duruyordu önümüzde, başlarını okşayıp seviyorduk. ‘Kimse Yok mu’nun Afrikadaki yardım faaliyetlerinin anlatıldığı bir belgeseldeki gibi bir yetimhanede çoçukların sevilmek için sıraya geçmeleri geldi aklıma.
Ağır ilerleyen sırada beklerken, yanıma gelen küçük kızlardan biriyle göz göze geldik. Bir yandan ablasının eline tutuyor bir yandan da yüzüme bakıp duruyordu. Başını okşadım, yanağından makas aldım ki ablasının elini bırakmış öylece duruyordu. Sonra kucağıma aldım ve diğerleri ile bir süre de öyle bayramlaşmaya devam ettim. Bir iki deneme yapmama rağmen ısrarla kucağımdan inmiyor daha sıkı sarılıyordu boynuma. Mesleki duygularla bir şeyler geldi aklıma ama sonrasında gerçeğin daha sarsıcı olduğunu öğrendim. Meğer kucağımdan inmeyen küçük kızın öğretmen babası Türkiye’de hapisteymiş ve yavrucak benim kucağımda baba hasreti gidermiş… Yanımıza gelip yüzümüze bakan diğer onlarca çocukların kaderi de onunla aynı maalesef…Onlar da hapisteki ya da Avrupa’ya iltica etmiş babalarının şefkatli yüzünü arıyorlardı başka yüzlerde…
Çok ağır duygular yaşıyordum. Hayatım, sorumluluklarım, vefam, şükür duygum, seyahate gelirken aqua park sözü verdiğim çocuklarım, yeni gezi planı yaptığım eşim geliyordu gözümün önüne. Bu yüzden eşleri yanında olmayan hanımlara ve babasız çocuklara bakamadım bir süre… Sonra gözlerine bakamadığım çocukların üstüne başına odaklandım. Eldeki sınırlı imkanlarla giydirilmiş bayramlıklarına gözüm ilişti ve kalbim yerinden çıkacak gibi oldu…Birçok anne-babanın kumda oynarken bile giydirmeyeceği kıyafetleri, bayramlık diye giydirmiş anneler. Ama kombinlemeyi de unutmamışlardı! Kıyafetler belki eskiydi ama renkler genelde uyumluydu. Yeni veya çeşitli kıyafetlerinin olmaması normaldi. Çünkü, onlar sadece sırt çantalarını yanlarına alabilmiş ve ucu ya ölüm ya da özgürlük olan bir yolculuğa çıkmış, bir nevi soykırıma uğramış insanlardı.
Ve çocukların kıyafetlerine üzülmek bizim derdimizdi ancak onların çok daha önemli dertleri vardı… Ne zamana kadar bu hayatı yaşayacaklardı bu anneler ve çocuklar kaç ay daha başka yüzlerde babalarını arayacak, uykularında ağlayacak, arkadaşlarının babalarının peşinden koşacaktı?
Sadece iki saat katıldığımız bu programda yoğun duygular yaşadık. Onlar, bu çileli hayata devam etmek zorundalardı… Peki, bunca acıyı, ayrılığı, vatansızlığı yaşayacak kadar ne yapmıştı bu insanlar? Daha düne kadar, ‘çok iyi ilgileniyor’ diye koridorunda sıraya girdiğimiz hatta bazen para ödemediğimiz doktor, en kıymetli varlıklarınızı emanet ettiğiniz öğretmen, kızına kalacak yer bulsun diye kapısını aşındırdığınız akraba, oğluna burs veren hayırsever iş adamı değil miydi onlar?
Hiç vicdan kırıntısı, vefa duygusu yok mu sizde?
Kimden korkuyorsunuz, neden endişe ediyorsunuz?
Zalime karşı gelmekle ecelin değişmeyeceğini, biat etmekle rızkınızın artmayacağını bilmiyor musunuz?
Bunu anladığınızda çok geç kalmayacak mısınız?
O çocukların babasız geçen günlerini geri getirebilecek misiniz?
Ömrü, evlat yolu bekleyerek geçen yaşlı anne-babaların gözlerine bakabilecek misiniz?
Tabi ki hayır… Yıllar sonar, siz vicdan azabından kahrolurken, onlara annelik babalık ve komşuluk eden Yunanlıların hikayelerini yazacağım..
[Erkan Çıplak] 8.6.2019 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)