Göç eden genç sayısı patladı

SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin hukuksuzluklarından, baskı ve zulümden kaçanlar büyük riskleri göze alarak çareyi yurt dışına çıkmakta buluyor.

2018 yılında Türkiye'den yurt dışına göç edenler de yüzde 27,7 artışla 323 bin 918 kişiye ulaştı.

Büyük beyin göçünü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri de tescil etti. Türkiye’den göç eden 323 bin 918 kişinin yüzde 53,3’ünü erkekler, yüzde 46,7’sini kadınlar teşkil etti.

İLK SIRADA GENÇLER VAR

Yaş grupları açısından daha vahim bir tablo ortaya çıktı. Türkiye'yi terk eden vatandaşlarda ilk sırayı 20 ila 34 yaş arasındaki genç nüfus aldı.

En fazla göç yüzde 15,7 ile 25-29 yaş grubunda müşahede edildi. Bu yaş grubunu yüzde 13,2 ile 20-24 ve 30-34 yaş grubu takip etti.

Göç eden nüfusun 136 bin 740’ını Türkiye uyruklu nüfus, 187 bin 178’ini de yabancı uyruklu nüfus oluşturdu.

Türkiye'den göç eden nüfusun şehirlere göre dağılımına bakıldığında, 113 bin 430 kişi ile İstanbul en fazla göç veren şehir oldu.

İstanbul'u sırasıyla 28 bin 410 kişi ile Ankara, 18 bin 408 kişi ile Antalya, 16 bin 789 kişi ile Gümüşhane ve 13 bin 468 kişi ile İzmir takip etti.

TÜİK'in verilerine göre Türkiye'yi terk edenlerin sayısı 2018'de yüzde 27,7 arttı.

IRAK VE AFGANİSTAN'DAN TÜRKİYE'YE GÖÇ

Türkiye’ye göç edenlerde ise ilk sırayı Iraklılar alırken, Afganistan, Suriye, Türkmenistan ve İran şeklinde sıralama devam etti.

Türkiye'ye 2018 yılında gelen yabancı uyruklu nüfusun içinde ilk sırayı yüzde 23,6 ile Irak vatandaşları aldı. Irak’ı sırasıyla yüzde 9,6 ile Afganistan, yüzde 8,4 ile Suriye, yüzde 7,5 ile Türkmenistan ve yüzde 6,8 ile İran vatandaşları takip etti.

Türkiye’ye göç eden 577 bin 457 kişinin yüzde 52,7’si erkek, yüzde 47,3’ü ise kadın. Yurt dışından gelen nüfusun 110 bin 567’si Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olurken, 466 bin 890’ı ise yabancı uyruklu.

[Samanyolu Haber] 23.7.2019

KHK’lı öğretmenden Kurtulmuş'a isyan

Türkiye’de pasaport yasağı bulunan öğretmen Gülşen Altınova, Oxford İslam Araştırmaları Merkezini ziyaret eden AKP’li Numan Kurtulmuş ile karşılaşmasını ve aralarında geçen diyaloğu sosyal medya hesabından paylaştı.

Altınova, Numan Kurtulmuş ve eşine, kendisi gibi terörist damgası yiyen yüz binlerce insana haklarının ve pasaportlarının geri verilmesi konusunda bir şeyler yapmaları için çağrıda bulunduğunu belirtti.

O DENLİ TERÖRİSTİM YANİ

Hakkındaki pasaport yasağı yüzünden Türkiye’ye giremeyen ve memleket hasreti çektiğini söyleyen Altınova, ”Numan Kurtulmuş ve eşine şunu söyledim: Hükümetten birisiyle karşılaşsam öfkeli olurdum diye düşünüyordum ama siz bana memleketimin kokusunu getirdiniz. O denli teröristim yani” ifadelerini kullandı.

ÇOCUKLARIMIZA BUNU YAPMAYA KİMSENİN HAKKI YOK

Kurtulmuş ve eşini gördüğünde 11 yaşındaki kızının korktuğunu söyleyen Altınova, Kurtulmuş ailesine, “Hadi bizi geçtim, evlatlarımızın içinde bulunduğu durum bu. Çocuklara bunu yapmaya hangimizin hakkı var” dediğini aktardı.

KADINLAR OLARAK DUR DEMELİYİZ

Türkiye’de yaşayan anne ve babasının hasretini çektiğini belirten Altınova Kurtulmuş’un eşine de şunları söylediğini anlattı:

“Kadınlar olarak bir şeyler yapmak zorundasınız, bu gidişe hep beraber dur demeliyiz. Anadolu’nun kadınlarında bu güç vardır. Ben Gülşen öğretmen tüm varlığımla iyilik adına mücadeleye varım.”

Gülşen öğretmen Numan Kurtulmuş’a son olarak şu soruyu sorduğunu aktardı: “Ben haklılığın ve doğruluğun rahatlığıyla bu gece mışıl mışıl uyuyacağım. Ya siz?”

[Samanyolu Haber] 23.7.2019

Anket bahane, fişleme şahane!

SAMANYOLUHABER- Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi Başkanlığı’nın (CBİKO) hazırladığı “Kamu Çalışanı Anketi”, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) fişlemeyi artık göstere göstere yaptığının itirafı olarak görülüyor.

T.C. kimlik numarasının, yani açık kimliğin belirtilmesi mecburi kılındığı ankete verilecek cevaplarla birlikte diğer şahsi bilgiler CBİKO tarafından kaydedilecek. Anket 5,3 milyon kamu çalışanına yönelik hazırlandı.

Ankette memur ya da işçilerin hangi kurumlarda çalıştığı, eğitim düzeyi, istihdam türü, yöneticilik deneyimleri ve çalışma sürelerine cevaplar aranıyor.

AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla başlatılan çalışma internet üzerinden anket.cbiko.gov.tr adresine girilerek doldurulacak.

CUMHURBAŞKANLIĞI’NDAN TALİMAT VERİLDİ: HERKES KATILACAK

Memur ve işçiler bu şekilde katılımı gönüllü bir araştırma yöntemi olan ankete katılmaya zorlanıyor.

Cumhurbaşkanlığı’ndan kurumlara gönderilen yazıda çalışanların anketi doldurması için “Gerekli tebligat ve takip işlemlerinin yapılması” talimatı verildi. Henüz ankete katılmamış olanlara cep telefonlarından uyarı mesajları da gönderiliyor.

87 ila 137 sorunun yöneltildiği anket 3 gün sonra tamamlanacak.

Ankette yer alan ifadelerden bazıları:

Yaptığım işin karşılığı olan ücreti alıyorum.

Çalıştığım kurumda adaletli bir ücretlendirme sistemi olduğunu düşünüyorum.

Çalıştığım kuruma sadakat göstermenin görevim olduğunu düşünüyorum.

Çalıştığım kurumun amaçlarına inanıyorum.

Çalıştığım kurumda terfi ve atamalar liyakate göre yapılır.

Amirlerime gerektiğinde rahatlıkla ulaşabiliyorum.

Amirlerimin fikirlerime değer vermediğini düşünüyorum.

Çalıştığım kurumda üst yönetim etik değerlere uygun hareket eder.

Memur ya da işçiler bu cümlelere “Katılmıyorum.”, “Kesinlikle katılmıyorum.”, “Katılıyorum” “Kararsızım” veya “Bilgim yok” şıklarından birini seçerek cevaplar verecek.

Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi Başkanlığı'nın duyurusuna göre her memur ve işçi, TC Kimlik Numarası ve e-devlet şifresini girerek ankete katılacak.

MEMUR BU SORULARA NASIL CEVAP VERSİN!

Odatv yazarı Müyesser Yıldız’ın dikkat çektiği gibi ankette farklı bölümlere yerleştirilmiş, dikkat çekici başka bazı sorular var.

Mesela 28'inci sırada, “Hükümet sistemindeki değişiklik kamu çalışanlarının hayatlarını nasıl etkiledi?” sorusuna yer verildi.

Cevap bölümüne de, “Çok olumsuz etkileri olmuştur. Olumsuz etkileri olmuştur. Aynı derecede etkisi olmuştur. Olumlu etkileri olmuştur. Çok olumlu etkileri olmuştur. Bilgim yok.” şıkları kondu.

32inci sırada, “Şimdiye kadarki uygulamaları değerlendirdiğimde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini başarılı buluyorum.”,

44'üncü sırada, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi ile beraber kurumların yetki alanları net belirlenmiştir.”,

49'uncu sırada, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin kamu kurum ve kuruluşları arasındaki koordinasyonu geliştirdiğini düşünüyorum.”,

75'inci soruda, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminin mevzuat altyapısının yeterli olduğunu düşünüyorum”,

81'inci sırada, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminin bürokrasiyi azalttığını düşünüyorum.” gibi hüküm cümlelerine yer verildi.

BAŞKANLIK SİSTEMİNİ ELEŞTİRENLERİN AKIBETİ NE OLACAK?

Memur ve işçilerden bu cümlelere, “Kesinlikle katılmıyorum. Katılmıyorum. Kararsızım. Katılıyorum. Kesinlikle katılıyorum. Bilgim yok.” cevaplarından birisinin işaretlemesi istendi.

75'inci soruya olumsuz cevap verildiğinde ise, “Hangi mevzuatların geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?” sorusu yöneltildi ve bunun cevap şıklarına da, “Anayasa, Kanun, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Yönetmelik, Genelge, Yönerge, Diğer.” seçenekleri kondu.

YORUM SORUSU BİLE VAR

Ankette, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminde ele alınmasını istediğiniz hususlar nelerdir?” şeklinde bir yorum sorusu da yer aldı.

Kamu çalışanlarının ankete katılmak istemediği ancak haklarında soruşturma açılmaması için kerhen sorulara cevap verdiği belirtiliyor.

Alenen yapılan fişlemeye karşı memur ve işçi sendikaları ise sessiz.

Anketin memur ve işçilerin fişlenmesi için hazırlandığına dair iddialara mukabil Cumhurbaşkanlığı herhangi bir beyanda bulunmadı.

[Samanyolu Haber] 23.7.2019

Yeni İnsan (1) [Abdullah Aymaz]

“Çağ ve Nesil”  serisinden M. Fethullah Gülen  Hocaefendi’nin Zamanın Altın  Dilimi isimli kitabı Zaman Gazetesi tarafından hediye kitaplar arasında 2003’de basılıp verilmişti. Bu baskıdan “Yeni İnsan” başlıklı yazı üzerinde durmak istiyorum. Çünkü günümüze ışık tutan bu yazının genç nesillere çok iyi mâl edilmesi gerekiyor…

Yazının giriş kısmında Hocaefendi şöyle diyor: “Tarihî devr-i daimlerle Hakk inayetinin tecellilerinin açık yeni bir çağın sath-ı mâiline girmiş bulunuyoruz. Bizim dünyamız adına 18. Asır, ÖZÜNDEN  UZAKLAŞANLARIN  ve MUHÂKEMESİZ  MUKALLİTLERİN; 19. Asır, kendini değişik fantazilere kaptırmış, geçmişiyle ve tarihi dinamikleriyle zıtlaşanların; 20. Asır, bütünüyle yabancılaşanların, kendini inkâr edenlerin, dolayısıyla da ışık ve rehberini hep dışarıda arayanların çağı olmuştur. Dört bir yanda tüllenen emârelerin de teyidiyle, 21. Asır ile BİR  İNANÇ  ve  İNANMIŞLAR  ASRI  ve  bizim için bir RÖNESANS  ÇAĞI  olacaktır…”

Bu hususta Ütad Bediüzzaman Hazretlerinin 1911’de Şam’da Ümeyye (Emevî) camiindeki irad ettiği hutbelerindeki tesbitlerinden bazıları:

“… Ben de bütün kanaatimle derim ki;  Amerika ve Avrupa İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslamî devlet doğuracak. Nasıl ki, Osmanlılar Avrupa devleti doğurdu. (…)  Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki, istikbalin kıtalarında hakikî  ve mânevî hâkim olacak ve insanlığı  dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılab edecek ve hurafelerden ve tahrifattan sıyrılacak olan Hz.  İsa Aleyhisselamın hakiki dinidir ki, Kur’an’a tâbî olur, ittifak eder. (…)

“İslam âleminin mânevî şahsiyetinin kalbinde, gayet kuvvetli ve kırılmaz beş kuvvet toplanmış ve birbiriyle mezcolup bir bileşik halinde yerleşmiştir:

“Birinci kuvvet: İslamiyetin hakikatıdır. Bu öyle bir hakikattır ki, bütün kemâlâtın Üstadı olup üç yüz yetmiş milyon insanı (yani bütün Müslümanları) bir tek insan hükmüne getirebilecek güçtedir. Hem hakikî bir medeniyetle, müsbet ve doğru fenlerle donatılmıştır. Aynı zamanda hiçbir kuvvetin de kendisini kıramayacak bir mâhiyete sahiptir.

“İkinci kuvvet: Şiddetli bir ihtiyaç ve belimizi kıran fakirlik…  Bunlar öyle kuvvetlerdir ki, medeniyet ve sanatın hakiki üstadları oldukları, vesilelerin ve temel prensiplerin gelişmesiyle donanmış bulundukları için asla susmaz ve kırılmazlar…

“Üçüncü kuvvet: İslâmi hürriyettir. Yani insanlığa lâyık en yüksek kemâlâta, mükemmelliğe olan meyil ve arzu ile donanmış bulunmaktır. Bu, öyle bir hürriyet meyli ve arzusudur ki, yüksek şeylere müsabaka suretinde insanlara yüksek maksatları ders verir. O yolda çalıştırır. İstibdat ve tahakkümleri parça parça eder. Ulvî hisleri heyecana getirir. Gıbta, haset, kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla, yarışma  şevkiyle, yenileşme meyli ile ve medenileşme arzusuyla donatılmıştır…

“Dördüncü kuvvet: Şefkatle donanmış, imanî şehamettir. Yani, zillete düşmemek, haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek… Mazlumları da zelil duruma düşürmemektir. Yani İslâmî hürriyetin esasları olan; müstebitlere (diktatörlere), dalkavukluk etmemek ve bîçârelere tahakküm etmemek, kibirlenmemektir.

“Beşinci kuvvet: İslâmî izzettir. Bu izzet, i’lâ-yı kelimetullahı yani Allah’ın yüce adının, şânına uygun olarak cihanda şâhikalarda dalgalanması için gayret göstermeyi gerektirir. Bu zamanda i’lâ-yı kelimetullah, maddi olarak da yükselme ve ilerlemeye bağlıdır. Hem de hakikî medeniyete girmekle i’lâ-yı kelimetullah yapılabilir. İslâmî izzetin iman ile kesin olarak verdiği emri, elbette İslâm âleminin istikbalde tam olarak yerine getireceğinden şüphe edilmez.”

Her krizden sonra mühim fırsatlar doğar. Mühim olan tanınan o imkan ve fırsatları çok iyi değerlendirmektir…  Nasıl ki, Hz. Musa Aleyhisselamı dinlemeyen İsrail Oğulları, 40 sene perişanlık çekmiş ama o büyük sıkıntı ve perişaniyetten sonra olgunlaşıp kendilerini toparlamışlar. Hz. Davud Aleyhisselam ve Devlet, Hz. Süleyman Aleyhisselam ile büyük ve eşsiz bir Medeniyet kurmuşlardır. İşte İslam dünyası  da bu kadar perişaniyetten sonra  böyle bir Mazhariyet beklemektedir.

Böyle bir mazhariyet için maddî-mânevî hazırlıklı olmak gerekir. Çağıyla yüzleşmeye ve hesaplaşmaya hazır olmayanların da böyle bir mazhariyete ne kadar yüzleri olabilir; bu hususu da iyi düşünmemiz gerekmektedir.

[Abdullah Aymaz] 23.7.2019 [Samanyolu Haber]

Hırsızlık ve rüşvetin hesabını soran polisler 5 yıldır cezaevinde

Türk polisi, 17-25 Aralık 2013’te cumhuriyet tarihinin en büyük hırsızlık ve rüşvet operasyonlarına imza attı. Ancak operasyonu yapan emniyet mensupları, 7 ay sonra AKP iktidarının siyasi operasyonuna maruz kaldı.

22 Temmuz 2014’te Ramazan ayında gerçekleştirilen sahur operasyonu ile gözaltına alınan polisler tutuklandı ve çoğu 5 yıldır cezaevinde. Yolsuzluk operasyonlarını ‘darbe’ diye lanse eden iktidar, 15 Temmuz şaibeli darbe girişimini de bahane ederek polislerin eş, çocuk ve yakın akrabalarını da tutukladı.

Yüzlerce emniyet görevlisi ve yakınları, cezaevinde adaletin tecelli edeceği günü bekliyor.


[TR724] 23.7.2019

Türkiye’de basın özgürlüğü: ‘Haftada 13 gazeteci sanık sandalyesine oturuyor’

Her yıl ‘Basın Bayramı’ olarak kutlanan 24 Temmuz öncesi bu alanda Türkiye’nin durumunu gösteren önemli bir rapor açıklandı. Rapora göre, Türkiye’de 2009-2017 yılları arasında Basın kanununa muhalefet ettiği gerekçesiyle sanık sandalyesine oturan 5 bin 898 gazeteciden bin 526’sı mahkûm oldu. 2017 yılında mahkûm olan gazeteci sayısı bir önceki yıla göre yüzde 47 artarken, beraat eden gazeteci sayısı ise yüzde 51 oranında azaldı.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, 24 Temmuz’un 111’inci yıldönümünde basının kara tablosunu içeren bir rapor açıkladı. Rapordan öne çıkan başlıklar şöyle:

BİN 526 GAZETECİ MAHKÛM OLDU

Türkiye’de 2009-2017 yılları arasında Basın kanununa muhalefet ettiği gerekçesiyle sanık sandalyesine oturan 5 bin 898 gazeteciden bin 526’sı mahkûm oldu. 2017 yılında mahkûm olan gazeteci sayısı bir önceki yıla göre yüzde 47 artarken, beraat eden gazeteci sayısı ise yüzde 51 oranında azaldı. Veriler 2009-2017 yılları arasında haftada 28 basın emekçisinin şüpheli sıfatıyla savcılıklarda işlem gördüğü Türkiye’de hakkında dava açılan gazeteci sayısının yüzde 17 arttığını ortaya çıkardı. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2009-2017 yılları arasında Cumhuriyet Başsavcılıklarınca toplam 13 bin 227 gazeteci hakkında işlem yapıldı. 2009-2017 yılları arasında mahkûm olan gazeteci sayısında ise yüzde 160 artış yaşandı. Öte taraftan Adalet Bakanlığı’nın 2017 yılına kadar açıkladığı Basın Kanuna ilişkin verileri 2018 yılında açıklamaması dikkat çekti.

13 BİN GAZETECİ HAKKINDA İŞLEM

2009-2017 yılları arasında 5187 sayılı Basın Kanununa muhalefetten dolayı Cumhuriyet Başsavcılıklarınca haklarında şüpheli sıfatıyla işlem yapılan gazeteci sayısı 13 bin 227 olarak kayıtlara geçti. Buna göre geride bıraktığımız 9 yılda haftada 28 basın emekçisi şüpheli oldu.

HAFTADA 13 GAZETECİ SANIK OLDU

AKP iktidarının ustalık dönemi olarak adlandırdığı 2009-2017 yılları arasında gazeteciler adliye koridorlarında mesai yaptı. Haftada 13 gazeteci sanık sandalyesine oturarak yargılandı.

Özellikle Gezi Direnişi’nin yaşandığı 2013 yılında bin 108 gazetecinin mahkemelerde yargılanması dikkat çekti.

BİN 526 KİŞİ MAHKÛM OLDU

2009-2017 yılları arasında hakkında kamu davası açılan gazetecilerin yüzde 26’sı mahkûm oldu. Buna göre Basın Kanununa Muhalefet ettiği gerekçesiyle yargılanan 5 bin 898 gazeteciden bin 526’sı hüküm giydi.

MAHKÛMİYET SAYISINDA REKOR ARTIŞ

2009 yılında mahkûm olan 82 gazeteci sayısı 2017 yılında yüzde 160 artarak, 213’e ulaştı. Öte taraftan 2017 yılında mahkûm olan gazeteci sayısı 2016’ya göre yüzde 47 artarken, hakkında beraat kararı verilen gazeteci sayısı ise yüzde 51 azaldı.

[TR724] 23.7.2019

ABD’li profesörlerden ihraç emniyet mensuplarına destek: ‘Onları tanıma ve eğitme şerefine sahip olduk’

ABD üniversitelerinde görev yapan 50 profesör, kendi üniversitelerinden eğitim almış ve 15 Temmuz sonrası ihraç edilmiş Türk Emniyet Teşkilatı mensuplarına destek mektubu yayınladı.

Mektupta, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği program kapsamında yüksek lisans ve doktora yapmak için 1999-2014 yılları arasında ABD’ye gönderilen 400’ten fazla emniyet görevlisinin, ABD’de okudukları gerekçesiyle “hain ve terörist olarak etiketlendikleri” ve ihraç edildikleri ifade edildi.

Euronews’in haberine göre, eğitim üzerine yazıların yayınlandığı The Chronicle of Higher Education internet sitesinde paylaşılan mektupta, “Biz, ABD’de eğitim gören bu gençleri tanıma ve eğitme şerefine sahip olmuş 50 ceza adalet ve kriminoloji profesörüyüz. Onların akademik kararlılıkları ve entelektüel meraklarına hayran kaldık. Şimdi ise kalbimiz kırık çünkü sadece ABD’de eğitim gördükleri için cezalandırıldılar ve bu nedenle acı çekmeye devam ediyorlar.” ifadelerine yer verildi.

Emniyet Genel Müdürlüğü, her sene kurumun “ihtiyaç duyduğu mesleki alanlarda nitelikli personel ihtiyacını karşılamak için” sınava tabi tuttuğu mensuplarını eğitim almaları amacıyla yurt dışına gönderebiliyor. Gönderilenlerden bir kısmı yüksek lisans, çoğunluğuysa doktora eğitimi alıyor.

4 Nisan 2015 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Polis Kanunu’ndaki değişlik sayesinde rütbeli emniyet mensuplarının emekli edilmesine zemin açılmış, bu tarihten sonra 2 bine yakın emniyet müdürü ve emniyet amiri resen emekli edilmişti.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile “terör örgütlerine üyeliği veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu” iddiasıyla 10 binlerce emniyet personeli ihraç edilmişti. İhraç edilen personelin büyük bir çoğu hakkında yargı kararı bulunmuyor.

[TR724] 23.7.2019

Gülen’i kaçırma davasında savcı: Talimatlar Türk Dışişleri’nden geliyordu!

Fethullah Gülen’in ‘kaçırılması için’ ABD’den yasa dışı lobi faaliyetleri yürütmekle suçlanan İran vatandaşı Bijan Rafiekian’ın yargılandığı davada sona gelindi. Davanın bugünkü duruşmasına sanık avukatlarına sert çıkan Savcı Yardımcısı James Gillis’in açıklamaları damgasını vurdu. Gillis, “Bu projenin talimatları direkt olarak Türk Dışişleri Bakanı’ndan geliyordu.” diye konuştu. Geçmişte eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in iş ortağı olan Kian, 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor.

Fethullah Gülen’in kaçırılması davasında sona gelindi. Pazartesi günü dinlenen son tanıkların ardından, kapanış sunumları yapıldı ve dava jüriye teslim edildi. Davanın kapanış oturumuna savcılarla savunma avukatları arasındaki Michael Flynn tartışması damga vurdu. Savunma avukatları iddia makamının kapanış sunumundaki ‘şeffaflık’ vurgusunu eleştirerek, Kian’ın ortağı, Beyaz Saray eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in mahkemeye neden gelmediğini sordu. Kian’ın avukatı Mark MacDougall, savcılara “Eğer o kadar şeffafsak Flynn nerede?” dedi.

ALPTEKİN, KARİYERİNE YATIRIM YAPMAK İSTEDİ!

Savunma avukatı, işlerin bu aşamaya gelmesinden Ekim Alptekin’in sorumlu olduğunu iddia etti. “Alptekin, Türkiye’de iyi yerlere gelmek isteyen biri. Devlet kademelerinde tanıdıkları olan önemli biri olmak istiyor. Gülen ise önemli bir hedef. Alptekin bu projeyle kendi kariyerine yatırım yapmak istedi. Bijan ve Flynn’le bu nedenle kontak kurdu.” dedi.

KOMİK SAVUNMA, SALONU GÜLDÜRDÜ

Alptekin’e ödenen paranın komisyon ya da rüşvet değil ‘geri ödeme’ olduğunu savunan MacDougall, “Bijan faturalarını ödeyen biridir. Ekim ‘Bana borcun var’ dedi. O da ödedi. Kim gelip ‘Bana borcun var’ dese Bijan öder’” diye konuştu. MacDougall’ın bu sözleri mahkeme salonunda gülümsemelere neden oldu.

FLYNN’İN GELMESİNİ İSTİYORSANIZ ÇAĞIRSAYDINIZ!

Savcı yardımcısı James Gillis’in savunma avukatlarına cevabı ise sert oldu. “Eğer Michael Flynn’in mahkemeye gelmesini bu kadar istiyorlarsa savunma avukatları onu mahkemeye çağırabilirdi.” diyen Gillis, “Eğer talep etselerdi hakim Trenga, Michael Flynn’e gelip tanıklık yapması talimatını verebilirdi. İsteselerdi Flynn gelip şu kürsüye oturabilirdi. Bunu yapmadılar.” ifadelerini kullandı.

ROBERT AMSTERDAM’I KİM TANIR?

Türk hükümetinin Avukat Robert Amsterdam’la çalıştığını ABD devletine bildirirken Flynn Grubu’yla işbirliğini neden gizlediği sorusuna da değinen savcı, “Robert Amsterdam Texas’ta kimsenin tanımadığı bir avukattı. İnsanlar adını bile bilmiyordu. Mahkeme çağırdığımız tanıklar arasında bile ismini hala Anderson zannedenler vardı. Bu adamın ‘Gülen iade edilmeli’ demesiyle ABD ordusunun ünlü generali Michael Flynn’in demesi bir mi? Flynn aynı şeyi söylediğinde çok farklı bir mana ifade ediyordu. Türk hükümeti bu yüzden onunla ilişkisini gizli yürütmek istedi.” diye konuştu.

TALİMATLAR DİREKT TÜRK DIŞİŞLERİ BAKANI’NDAN

Sanık Bijan Kian’ın Türk hükümetiyle yaptığı anlaşma hakkında en yakın arkadaşlarına dahi yalan söylediğini ifade eden Savcı Yardımcısı Gillis, “Bu projenin talimatları direkt olarak Türk Dışişleri Bakanı’ndan geliyordu.” diye konuştu. Ekim Alptekin’in konuyla ilgili mesajlarını tekrar jüriye gösteren Gillis, jüri üyelerinden ‘yabancı bir devletle yaptığı anlaşma gereği ABD devletini ve halkını kandıran’ Kian’ı yargılandığı iki davadan da suçlu bulmalarını’ istedi.

JÜRİ SALI GÜNÜ TOPLANACAK

Yedi kadın, beş erkek üyeden oluşan jüri, Salı günü karar görüşmeleri için yeniden toplanacak ve davayı kendi içinde tartışmaya başlayacak. Jürinin kararını vermesi için herhangi bir süre sınırı bulunmuyor. Virginia yasaları gereği kararın oy birliği ile alınması gerekiyor. Jüri üyeleri ‘Yasadışı lobicilik’ ve ‘ABD yasalarını çiğneme amacıyla iki veya daha fazla kişiyle komplo kurma’ suçlarından yargılanan Kian’ı bu suçlamaların ikisinden birden suçlu ya da suçsuz bulabileceği gibi, birinden suçlu birinden suçsuz da bulabilir.

[TR724] 23.7.2019

İlerleme düşüncesi ve modernite üzerinden bugünü okumak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Modern Türkiye tarihi, son 250 yıldır, Osmanlı döneminde başlayan ve 2000’lerin başına kadar değişmeden devam eden sürekli bir ilerleme (terakki) tarihidir. İlerleme düşüncesi, sadece geri kalmanın tersi veya tedavisi değil, esasında modernitenin de temelidir. İdeolojik kökenleri ne olursa olsun, Osmanlı-Türk tarihinde ilerleme düşüncesi devamlı bir Batı bağlamı içinde değerlendirilmiştir. Bu nedenle Batı olmaksızın ilerleme düşüncesinin izlerini sürmek imkânsız gibidir. Bazıları Batılılaşmayı ittihat düşüncesinin ilk koşulu olarak düşünmüş, bazılarıysa tümüyle bu düşünceye karşı çıkmış, ancak hiç kimse ilerleme ve Batı arasındaki akrabalığa karşı çıkamamıştır. Çünkü ilerlemek konumsal bir kavramdır. Düz bir yolda duran birinin önünde iki olasılık vardır; geriye dönmek veya ilerlemek. Bu nedenle ilerleme düşüncesi, geriye gitmenin (gerilemenin) zıt anlamlısı olması bakımından, modernitenin zıt anlamlısı olan geleneksele duyulan bir tepkidir.

Osmanlı ve Türk toplumunda geleneksele duyulan tepki ile modernitenin ilerleme düşüncesi daima bir çatışma halinde olmuş, bu nedenle değişim içermesi kaçınılmaz olan ilerleme olgusuna deneysel olarak “modernite dışında bir ilerleme olup olmadığı” konusu kafaları kurcalamıştır. İlerlerken kendi kalabilme sorunsalı olarak ifade edilebilecek bu yaklaşım, ilerlemenin temel dinamiği olan değişim gerekliliğinin sert duvarına çarpmış, modernleşmeyle Batılılaşma arasındaki derin bağlar nedeniyle Türkiye modernleşme tarihi, tıpkı diğer Batılı olmayan toplumlarda olduğu gibi, özgün ve geleneksel olan kurumların Batılı kurumsal örnekler bazında dönüştürülmesi olarak vuku bulmuştur. Buna göre, her türlü reform düşüncesinin temel zeminini ilerleme oluşturur. Reform gereksinimi ise, Osmanlı-Türkiye toplumlarını Batı ile karşılaştırdığımızda ortaya çıkar. Osmanlı ve Türkiye’nin bir bakıma coğrafi kaderi, bu mukayeseli bakışın çok erken dönemlerde ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bundan dolayı Türk modernleşmesi, diğer Batılı olmayan toplumlara göre görece daha erken ortaya çıkmıştır.

İlerlemeye olan inanç, bir gereklilikle meşrulaştırılmıştır. Bu gereklilik, Osmanlı devlet ve toplumunun Batı karşısında geride kalma durumundan doğdu. Bir örnek vermek gerekirse, Osmanlı toplarının menzili Batılı top tasarımlarının daha uzun menzile ulaşması nedeniyle geride kaldı. Osmanlı bu gerilemeyi kapatacak bilimsel-teknolojik seviyeye sahip değildi, dolayısıyla Batı bilim ve tekniği daha ileriydi. Bu kıyas oldukça nesneldir. Bu basit örneği diğer alanlara taşımak mümkündür. Öyle de oldu zaten. Özellikle askeri gücün gerilemesi, Osmanlı’nın bu gerilemeyi telafi etmek üzere Batı’yı yakalama gayretlerine yol açtı. Etki tepkiyi doğurdu. Düz çizgisel Batı tarihinde Osmanlı’nın bir aktör olarak yer alması, yani Batılı olmadan Batı’nın tarihinin bir parçası olması zorunluluğu, Osmanlı’yı giderek Batılılaşan bir aktöre dönüştürdü. Batılı tedrisat ve müfredatın uygulanmaya başlaması, sadece fizik ve doğa bilimleriyle sınırlı kalmadı. Kısa zamanda Batı bilim ve tekniği ile Batı uygarlığının sosyal unsurları (siyaset, ekonomi, seküler toplum ve devlet, toplumsal ilişkilerde dönüşümler, kimlik politikaları, mesela millet bilinci vs.) arasındaki bağ Osmanlı entelijensiyası tarafından kavrandı. Ve reformların hızı ile kapsama alanı buna tekabül edecek şekilde genişletildi.

BATILILAŞMA’YA DUYULAN İHTİYAÇ

Batı karşısındaki somut zafiyet ve geri kalmışlık, Batı’yı alt edememe halinin ironik bir yansıması olarak Batılılaşmaya kapıyı araladı. Giderek Batılı hukuk, askeri organizasyon, eğitim sistemi, ekonomik örgütlenme, sanayileşme, bilimsel ve teknik altyapının dönüştürülmesi, cinsiyetler arası ilişkilerin yeniden düşünülmesi gibi toplumsal birçok alan bu ilerleme düşüncesinin etki alanı haline gelerek değişti. Bu değişimler sancılı oldu. Çünkü süreç sürekli olarak yerleşik ve mahalli yapıların aleyhine işlemekteydi. Dolayısıyla ilerlemeye karşı çıkış, Batı karşısında bir tür savunma refleksi olarak toplumsal bir meşruiyet tabanı buldu. Böylece muhafazakârlık, doğumuyla birlikte bir anti-Batı damardan beslendi. Batılılaşmaya direnirken, Batılılar karşısında daha fazla zayıf düşmek ve “aradaki farkın açılması” olgusuysa, ilerlemecilerin ana argümanı oldu.

İleriye bakan modernleşmeciler, gelenekçi reaksiyoner güçlere nazaran daha başarılı oldular ve Osmanlı devlet ve toplumunu dönüştürdüler. Sanıldığının aksine, Osmanlı sarayı bu dönüşümcülere direnen bir pozisyon almadı. Hatta aksine, büyük oranda dönüşümcülerin ana akımı reformcu padişahların arkasında hareket eden gruplar oldular. Geleneksel yapıların Batı karşısındaki zafiyetin temeli olduğu savı böylelikle İmparatorluk içindeki ana akım entelijensiyanın algısını oluşturdu. Onları kriminalize etmedi, bilakis orduda ve mülkiyede önemli roller oynamalarına imkân tanıdı. Bu çerçevede Osmanlı sarayı Avrupa’daki diğer saraylardan çok da farklı değildi. Tek somut fark, İslam-Hristiyanlık ayrımından kaynaklanmaktaydı.

İslam toplumunun Hristiyan (veya genel olarak kitap ehli) topluluklarla olan ilişkilerinde onlara reva görülen ikincil konum, ilerleme düşüncesinin en önemli sürtünme alanını oluşturdu ve halen de oluşturuyor. İslam devlet ve toplulukları, Hristiyan toplumlara “yozlaşmış ve çürümüş”, “tahrif edilmiş bir dine inanan” dar-ül harp kategorisi üzerinden yaklaşıyorlar. Osmanlı toplumu bu algının neden olduğu ağır çelişkileri, tüm geç 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıl içinde yaşadı. Müslüman olmak, cizye vermek veya savaşmak arasında üç opsiyon üzerinden muamele ettiği Batılı toplum ve devletlerin, 1648 Westfalya anlayışı üzerinden, Osmanlı ile eşit üniteler olarak kabulüyle, bu konsept yıkıldı. Devletlerarası ilişkilerdeki güç ilişkileri bağlamında Batılılardan geri düşen Osmanlılar, Batılıların kendileriyle eşit olduğu gerçeğini, Batılıların fiilen kendilerinden ileri olması gerçeği çerçevesinde kabullendi. Bu belki de gerçekleşen en önemli reformdu. Gerçeklikten doğan bu zorunluluk, tabiatıyla gelenekçi reaksiyonerlerin onlara daha fazla tepki duymalarına neden oldu. İlerlemeciler, gelenekçiler tarafından kimliklerini kaybetmekle suçlandı. Bu Osmanlı toplumundan Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan en önemli sosyolojik miraslardan biriydi.

KİMLİKSEL DÖNÜŞÜM

Evet, gerçekten de modernleşme değişimi, Osmanlı-Türk toplumunu kimliksel bağlamda da dönüştürmekteydi. En önemli dönüşüm, aidiyetler evrenindeki dönüşümdü kesinlikle. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, Osmanlı tarihinin İslam tarihinden ibaret olmadığı yönündeki algı, tarih araştırmalarına damga vurdu. Bu şüphesiz Batı etkisiyle meydana geldi. Çünkü Batı toplumları 1648 Westfalya Antlaşması sonrasında teritoryal merkezi devletlere dönüştü. Katolik Kilisesi’nin Protestanlık sonrası 1555 Augsburg Barışı ertesinde başlayan erozyon süreci, böylece doruk noktasına ulaştı ve Katolik Papalık, devletlerarası ilişkilerin sekülerleşmesiyle beraber minimum bir role indirgendi.

Oysa aynı dönemde Osmanlı Devleti halen İslam Ümmeti kimlikli bir halifelik tezahürüydü. Kimliksel olarak doğrudan Müslüman kimliğinin birinci sınıf vatandaş olduğu bir İslam toplumuydu. Bu toplumun Batılı devletlerle aynı uluslararası sistemde var olması, İslami uluslararası ilişkiler anlayışının özüne aykırıydı. Dar-ül İslam olan Osmanlı Devleti, bu anlayışa göre Dar-ül Harp alanı olan bir uluslararası düzenin süjesi olamazdı. Olursa, bu bir reform anlamına gelecekti. Yani gelenekten kopuş olacaktı. Nitekim öyle de oldu. Yukarıda değindiğim fiili güç ilişkileri, güçlenen Batılı güçlerin Osmanlı tarafından fiilen “eşitler” olarak kabul edilmesi sonucunu beraberinde getirdi. Kanuni’nin meşhur mektubunda “Sen ki Fransa Kralı Françesko’sun” dediği noktadan, Fransa’nın ya da Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarını Ruslara karşı garanti ettiği bir uluslararası ilişkiler dinamiğine dönüşen diplomatik dönüşüm de, böylelikle ilerleme ve buna karşı duran gelenekçiler dinamiğinde kendine yer edindi. Böylece Batılılaştıkça Batılılarla ortaklıklara giden bir ülkede, Batılılaşmaya da Batılılarla sıkı fıkı ilişkilere de muhalefet eden bir anti-Batıcı dinamik konsolide oldu.

BATICILAR İÇİNDEKİ BATI KARŞITLARI

Enteresandır, ilerleme düşüncesi temelinde toplumlarını modernleştirmeye çalışan ekip içinde de – tüm tezada karşın – anti-Batıcı bir tutum içerisinde olan azımsanmayacak oranda bir kategori oldu. Bu grup, daima Batılılaşmanın esas amacının Batı’ya karşı durmak olduğunu anımsadı. Fakat anti-Batıcılar çelişkili şekilde bu karşı duruşa karşın, reformların neden olduğu kimliksel dönüşümleri ihmal ettiler. Dahası Batıya karşı pozisyon alırken ister istemez Batı karşısındaki diğer küresel odaklarla işbirliği içinde olmaya çalıştılar. Üstüne üstlük Batı kökenli ve modernitenin ürünü olan ve daha fazla modernleşme talep eden ideolojilere yöneldiler. Örneğin sosyalist ve komünist ideolojiler modernleşme ana akımı içinde yer alan ilerlemeci Batı düşüncesinin ürünü de olsalar, birçok anti-Batıcı Türkiyeli yerli akım, anti emperyalist damar üzerinden Batılı “burjuva” değerlerine, mesela liberal demokrasiye “burjuva demokrasisi” diyerek karşı çıktılar.

Böylelikle Batı menşeli bir ideolojiyle Batılı değerlere karşı pozisyon almış, savunmaya çekilmiş oluyorlardı. Oysa işbirliği yaptıkları da, karşı çıktıkları da hem Batılı, hem de ilerlemeciydiler. Soğuk Savaş döneminde Batı karşıtı tepkisel muhafazakarlar (mesela İslamcılar) ABD’nin liderliğini yaptığı Batı ittifakına ve onun din özgürlüğünü garanti eden liberal değerlerine ilgi gösterdi, onları komünist-ateist politikalara yeğ tuttu. Fakat bu tutum, Soğuk Savaş sonrası değişti. Özellikle İsrail’in kuruluşuyla beraber, Batı karşıtı reaksiyoner kesim, anti-Siyonizm üzerinden antisemitizme kayarak radikalleşti. Batı tekrar eski “kötü” yerini almıştı. Eski komünistler ise bu kez nasyonalizm üzerinden (yani yine Batılı bir kimlik kategori temelinde) ulusalcılaştılar ve yerelleştiler. Batılı liberal demokrasinin Türkiye’ye üç numara büyük gelen bir elbise olduğunu, bunun Türkiye’deki üniter yapıyı ve toprak bütünlüğünü tehlikeye atacağını savunuyor, canla başla AB sürecine ve demokratikleşmeye karşı çıkıyorlardı.

AKP’NİN BATI’YLA VALSİ

Özü itibarıyla Batı karşıtı kamptan gelen yeni AKP ise, Müslüman-demokrat bir kimlik üzerinden AB değerlerini savunuyor, Türkiye’nin çoğulcu ve ademi merkeziyetçi bir devlete dönüşmesi amacını güdüyordu. İlerlemeci reformistler bu dönemde AKP’yi desteklediler. Kürtler, Batı değerlerinin (azınlık hakları temelinde) kendilerine en geniş özgürlükleri vaat etmesinden dolayı AB sürecine ve reformlara arka çıktı. Böylece liberaller ve Kürtler, Batılı modernleşmeyi tabana iyi satan AKP’nin desteklediği muhafazakâr-sağ tabanla beraber, yeni modernleşmeci dinamik oldu. Mesele şuydu ki, AKP tabanı AB sürecini askeri vesayet sistemini sonlandırmak ve İslamcılara daha fazla yer açmak amacıyla destekliyordu. Demokratikleştikçe sisteme daha fazla hâkim olan İslamcılar, böylece anayasal temel düzenin emniyet sibobu konumunda olan orduyu etkisizleştiriyordu. Ordu zaten laik Türkiye ile demokratik Türkiye arasında sıkışıp kalmıştı. TSK’nın bir bölümü laik Türkiye garantörlüğü üzerinden askeri vesayeti savunuyor, kendilerine ulusalcı tabanda meşruiyet devşiriyordu. Diğer bir bölümse, AB sürecini ve Batı kulübünün kurallarını kaçınılmaz olarak kabullenerek, sivil otoritenin altında yer almayı kabulleniyordu. Elbette bu bahsettiğim gruplar ideal tipik gruplar. Gerçeklikte çok sayıda fraksiyon vardı ve oportünist biçimde hareket etmekteydiler.

17 Aralık sonrasında bu dengeler değişti. AKP yolsuzluklardan dolayı Batı karşıtı kampa entegre olmayı seçti. Aslında başka şansları da yoktu. Yüce Divan’dan korunmak için hukuk dışına çıkmak zorundaydılar. Bu ise ancak Batı normlarının olmadığı bir zeminde mümkündü. AB sürecine ve Batıya kategorik olarak karşı olan askerler (Ergenekoncular, Balyozcular, Avrasyacı ve Ulusalcı fraksiyonlar) bu zayıf AKP üzerinden, demokratikleşme sürecinde kaybettikleri zemini onarma şansını buldu. 15 Temmuz sonrasında, karşılarındaki grup olan “NATO’cu” kanadı tasfiye ederek, TSK’yı kontrol etmeyi başardı ve Erdoğan yönetimini de avuçlarının içine aldı. Erdoğan’ın tabanı üzerindeki belirleyici karizmatik etkisini kullanmak için Erdoğan’a karşı pozisyon almaktan imtina ettiler. Erdoğan da askeri kanattaki bu fraksiyon da güçlerini berkitmeye devam etti, işbirliğini de bugüne dek sürdürdü. Yalnız bu süreç içinde muhalefet de bu yeni güç dinamiğinin diskurunu kabullendi, Batı karşıtı retorik tuttu. 15 Temmuz’un arkasında ABD’nin olduğu iddiası, Türkiye’de tüm ilerlemeci-modernleşmeci akımların Türk-İslam sentezi etkisi altına girmesine meşruiyet zemini oluşturdu. S-400’lerin konuşlandırılması sonrasında Türkiye’nin NATO’da kalıp kalmaması meselesi reel bir zemine oturdu. En distopik senaryolarda bile olmayacak olan bir şey olmuş, Türkiye son iki yüz yıllık tarihinde ilk defa cidden kategorik olarak Batı’dan kopma noktasına gelmişti.

Dediğim gibi, düz yolda dururken önünüzde iki olasılık vardır. Ya ilerlersiniz, ya da geriye gidersiniz. Bugün Türkiye, son iki yüz yıllık ilerleme yolunda ilk kez geriye doğru gitmeye başladı. Bunu isteyen iç güçler, bunu neden istiyor, üzerinde düşünmeyecek miyiz? Bu geri gidişin sadece askeri alanla sınırlı kalacağını düşünmek, tıpkı ilk modernleşmecilerin askeri sahada yenilik yapmakla sınırlı kalınacağını sanmaları gibi, çok naif bir yaklaşım olmaz mı? Kanımca bu geri gidiş askeri işbirliği ile sınırlı kalmayacak. Rusya-Çin-İran gibi statüko karşıtı ülkelerle işbirliğine gitmek, kazanılmış birçok sosyoekonomik ve politik değerin eriyip yok olmasına, Türkiye’nin biçim değiştirmesine neden olacak.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.7.2019 [TR724]

TYT ve YKS sonuçları tescilledi: Nesiller heba oluyor! [İlker Doğan]

ÖSYM’nin geçtiğimiz günlerde açıkladığı 2019 Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçları, AKP rejiminin ülkenin eğitim sistemini yerle bir ettiğini tescilledi. 15 bin öğrencinin ‘sıfır’ çektiği sınavda, 2,4 milyon adaydan yaklaşık 629 bini ilk oturumda elendi! Geçen yıl bu rakam 511 bin olarak açıklanmıştı. Temel Yeterlilik Testi’nde (TYT) ise sınavı geçerli olan yaklaşık 2,4 milyon adayın testlerdeki ortalama net sayıları felaket: Türkçe 40 soruda 14.6, sosyal bilimler 20 soruda 6.6, temel matematik 40 soruda 5.6, fen bilimleri 20 soruda 2.2. Şimdi cevabı merakla beklenen soru şu; çocuklar geri zekalı olmadığına göre, bu felaketin sorumlusu kim?

AKP hükümeti 2002’de iktidara geldiğinden bu yana eğitim sisteminde tam 15 köklü değişim yaptı. Milli Eğitim’in başına 17 yılda 7 farklı isim getirildi. Her yeni gelen bakan kendi sistemini kurmaya çalıştı. 17 yılın sonunda gelinen nokta ise tam bir felaket. ÖSYM’nin geçtiğimiz günlerde açıkladığı 2019 YKS sonuçlarına göre, ülkenin geleceği olan nesiller heba olup gidiyor. Buna göre sıfır çeken öğrenci sayısı 15 bine yakın. Bu sonuç, 15 bin öğrencinin sınavda yarım net bile yapmadığını ortaya koyuyor.

İLK OTURUMDA 628 BİN ADAY ELENDİ

2019 YKS verilerine göre, 2.4 milyon öğrencinin girdiği sınavda yüz binlerce öğrenci 4 yıllık lisans bölümlerine tercih hakkı kazanamadı. İlk oturumu geçmek için 120 soruda sadece 10-11 net yapmak yeterliydi. Ancak 628 bin 796 aday 10 soruya bile doğru cevap veremedi ve 150 puan barajını aşamadığı için elendi. Sınava giren 4 adaydan biri tercih bile yapamadı. İkinci oturumda ise sayısalda 747 bin, eşit ağırlıkta 612 bin, sözelde 280 bin öğrenci barajı aşamadı.

15 BİN ÖĞRENCİ SIFIR ÇEKTİ

2019 YKS’nin ilk oturumuna 2 milyon 515 bin öğrenci başvurmuştu. 2 milyon 390 bin 188 öğrencinin sınavı geçerli sayıldı. 15 bin öğrenci sıfır çekti. TYT’ye katılan adaylardan yüzde 74,2’si barajı geçerek 150 veya üzerinde puan aldı. Kadın adayların yüzde 77,2’si 150 ve üzerinde puan alırken, erkeklerin yüzde 71,2’ü barajı geçti. AYT’nin sayısal puan türünde ise adayların yüzde 39,34’ü barajı geçerek 180 ve üzerinde puan alırken, sözelde yüzde 75,5’i, eşit ağırlıkta yüzde 57,4’ü barajı geçti. YDT’ye katılan adayların da yüzde 79,4’ü 180 ve üzerinde puan aldı.

BAŞARISIZLIK ORANI ARTIYOR!

Geçen yıl sınavın ilk oturumunda 150 puan barajı altında kalan öğrenci sayısı 511 bin iken 2019’da ilk oturumda elenen öğrenci sayısı 628 bin 796’ya ulaştı. Öğrencilerin 150 barajını aşması için, 135 dakikada 120 sorunun olduğu sınavda sadece 10 net yapmaları yetiyordu! TYT’de sınavı geçerli olan 2 milyon 390 bin 188 adayın testlerdeki ortalama net sayıları şöyle: Türkçe 40 soruda 14,6. Sosyal bilimler 20 soruda 6,6. Temel matematik 40 soruda 5,6. Fen bilimleri 20 soruda 2,2.

KİMYADA NET SAYISI 1 BİLE DEĞİL!

Sınavın ikinci basamağı olan AYT’de adaylara toplam 160 soru soruldu. AYT’ye girip sınavı geçerli kabul edilen 1 milyon 880 bin 711 adayın ortalama net sayıları ise şu şekilde: Türk dili ve edebiyatı 24 soruda 4,9, tarih-1 10 soruda 2, coğrafya 6 soruda 2,1, tarih-2 11 soruda 1,9, coğrafya-2 11 soruda 2,4, felsefe grubu testinde 12 soruda 2,5 ortalama, din kültürü ve ahlak bilgisi veya ek felsefe grubu testinde 6 soruda ortalama 1, matematik 40 soruda ortalama 4,8, fizik 14 soruda 1, kimya 13 soruda 0,9, biyoloji 13 soruda 1,3.

[İlker Doğan] 23.7.2019 [TR724]

Kazandıklarını iyiliğe vakfettiler [Hasan Cücük]

Didier Drogba, Florent Malouda, Dirk Kuyt, Omar Kanoute, Samuel Eto’o, Lionel Messi, Zinedine Zidane, Luis Figo… Bu isimler yeşil sahaların gördüğü en önemli yıldızlardan bazıları. Onları farklı kılan sadece oynadıkları futbol değil, kurdukları vakıflar aracılığıyla insanların yardımına koşuyor olmaları.

DOĞDUĞU ŞEHRE HASTANE

Didier Drogba, saha içi ve saha dışı duruşuyla ülkemizde taraflı tarafsız neredeyse futbolseverlerin tamamının takdirini kazandı. Futbol hayatı başarılarla dolu. İngiltere Premier Ligi’nde Chelsea formasıyla efsaneleşti. Galatasaray formasıyla Türk futbolseverlerin kalbinde yer edindi. Sahadaki tüm bu başarılarını saha dışındaki yardımseverliği ile de taçlandırdı. 2007’de kurduğu Didier Drogba Vakfı’yla başta ülkesi Fildişi Sahilleri olmak üzere Afrika’daki diğer insanlara yardım yapmaya başladı. En büyük hayalini, doğduğu şehir Abidjan’a bir hastane kazandırmayı hayata geçirdi. Londra’da bir yardım balosu düzenledi. Chelsea’den takım arkadaşları Ashley Cole, Joe Cole, Nicolas Anelka, Salamon Kalou, Claude Makelele ve John Terry olmak üzere pek çok şöhretli oyuncu bu baloya katıldı. Drogba, vakıf yararına 500 bin pound topladı. 2009’da yaptığı bir reklam anlaşmasından aldığı 3 milyon Euro’luk bedelin tümünü de bu hastane yapımına harcadı. Aslında o vakıf kurmadan önce de ülkesindeki pek çok yardım faaliyetine katkıda bulunuyordu. Bu yardımları bir çatı altında toplamak için kurduğu vakıf, hâlen sağlık ve eğitim alanlarında faaliyetlerine devam ediyor.

ENGELLİLER İÇİN VAKIF

Bir başka yardımsever isim Fenerbahçe’den hatırladığımız Hollandalı Dirk Kuyt. Eşi Gertrude, yaşlı ve ihtiyaç sahiplerinin kaldığı bir hastanede çalışan bir hemşireydi. Gertrude, onca kazanca aldırmadan mesleğine ilk çocukları doğana kadar devam etti. İkili 2006 yılında da bir vakıf kurdu. Dirk Kuyt Vakfı, engelli insanların sosyal hayata katılabileceklerini göstermek üzerine çalışmalar yapıyor. Kuyt’a göre hayat yalnızca sağlıklı insanlar için değil, engelliler için de eşit fırsatlar oluşturabilir. Kuyt ayrıca, kazandıklarının karşılığı olarak insanlara bir şeyleri geri vermek zorunda olduklarını ve engelli çocukların vakıf sayesinde hayata tutunduklarını görmenin kendisini mutlu ettiğini söylüyor. Vakfın bir başka çalışma alanı ise kimsesiz çocuklar. Özellikle savaş ve yoksulluk mağduru 3. dünya ülkelerindeki kimsesiz çocukların eğitim ve sağlık masraflarını karşılamaya çalışıyorlar.

ONE LOVE’LA İNSANLARA ULAŞIYOR

Trabzonspor’a gelmesiyle radarımıza giren Florent Malouda, Fransa’nın Lyon takımıyla 4 şampiyonluk yaşadı. İngiltere’de Chelsea’den takım arkadaşı Drogba ile birlikte bir şampiyonluk gördü. UEFA Kupası’nı kaldırdı. Chelsea’de yılın futbolcusu seçildi. Fransa Millî Takımı’nın değişmez oyuncularından biri oldu.  Tüm bu başarılarının yanı sıra kurduğu ‘One Love Vakfı’ ile o da muhtaç insanlara yardımda buluyor. Malouda, vakıfla ilgili sorulara “Allah’ın bana bahşettiği bu futbol yeteneği sayesinde kazandıklarımı insanlarla paylaşma duygusuyla ‘One Love’ adlı vakfı kurdum,” cevabını veriyor.

Vakıf sadece doğduğu Fransız Guyanası’nda değil, Haiti ve Jamaika’da da faaliyet gösteriyor. Onun yapmak istediği şey spor yoluyla kalplerine ulaşacağı gençleri eğitmek. Bunun yanında kendisi gibi insanları örnek almalarını sağlamak. Malouda, vakfı ilkin Brezilya ve Surinam arasında yer alan Fransız Guyanası’ndaki futbol tutkunu gençlere katkı sağlamak için kurdu. Buradaki gençlerin futbol oynayabilmeleri için onlara forma ve krampon desteği sağladı. Malouda, tanınmış bir sporcu olduğundan dünyaca ünlü markalardan destek aldı. 2010’da meydana gelen Haiti depremine dünyanın dört bir tarafından yardım yağdı. Yardımda bulunanlardan biri de bizzat Haiti’ye giden Malouda’nın kendisiydi. Yaklaşık 100 bin insanın hayatını kaybettiği bu depremden 6 ay sonra Haiti’ye yardım götürdü. Halka tişörtler, çocuklara imzaladığı Chelsea formalarını dağıttı. Çocukların ona dua ettikleri kameralara yansıdı.

ZİDANE, MESSİ, RİVALDO

Dünyaca ünlü oyuncular Lionel Messi, Zidane, Rivaldo gibi isimlerin de vakıfları var. Barcelona’nın Arjantinli yıldız futbolcusu, kendisinin de doğduğu Rosario şehrinde kurduğu vakıf aracılığıyla Arjantin’deki bir çocuk hastanesi için 780 bin dolar bağışladı. Ünlü oyuncu, daha önce de 1,2 milyon nüfuslu kentteki bir spor merkezinin onarımı için 195 bin dolar bağışta bulunmuştu. Ayrıca, otizme yol açan bir hastalıkla mücadele eden insanlar için çalışmalar sürdürüyor.

Futbolun bir başka efsanesi Real Madrid teknik patronu Zinedine Zidane’ın kurduğu Zidane Vakfı da uluslararası yardım faaliyetlerinde bulunuyor. Zidane, eski takım arkadaşı Brezilyalı Ronaldo gibi oyuncularla birlikte ‘yoksulluğa karşı maç’ organizasyonları düzenliyor. Brezilyalı efsane oyuncu Rivaldo’nun kurduğu vakıf ise Angola ve Brezilya’da faaliyet gösteriyor. Brezilyalı efsane oyuncu, Christiano Ronaldo ve Messi’den aldığı imzalı formaları açık artırmada satarak elde edilen geliri vakfa bağışlamıştı. Cristiano Ronaldo’da yaptığı önemli bir yardımla gündeme gelmişti. Altın Ayakkabı ödülünü kazanan Ronaldo, bu ödülün bir açık artırmada satılmasına izin verdi ve elde edilen yaklaşık 1,5 milyon Euro’luk kazancı Filistinli çocuklara bağışladı. Portekizli yıldız 66 ülkeden 167 okula bağışta bulunduğunu da kayıtlara geçirelim.

CAMİYİ YIKILMAKTAN KURTARDI

Ülkemizde Antayaspor ve Konyaspor formalarını terleten bir başka efsane Kamerunlu Samuel Eto’o da yardım faaliyetleri konusunda oldukça aktif. Mart 2006’da kurduğu Samuel Eto’o Vakfı, Batı Afrika’da yardım faaliyetleri düzenliyor. Vakıf bunun yanında sağlık hizmetleri, yoksullukla mücadele, kültürel faaliyetler, çocukların gelişimi gibi alanlarda da çalışmalar yürütüyor. Bir başka iyiliksever de Portekizli efsane oyuncu Luis Figo. Futbolu bıraktıktan sonra Luis Figo Vakfı’nı kurdu. Vakıf, çocukların sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanması için çaba gösteriyor. Fransız futbolcu Lilian Thuram’ın vakfı da sosyal sorumluluk projelerine kaynak sağlıyor.

Mali asıllı Fransız Frederic Omar Kanoute de insanlığın hizmetinde bulunan bir başka isim. 20’li yaşlarda Müslümanlığı seçen oyuncu, üzerinde bahis şirketi reklamı bulunan formayı giymek istememesiyle de uzun süre dünya gündemine oturmuştu. 1977’de Fransa’nın Lyon kentinde dünyaya gelen Kanoute, İspanya’da Sevilla takımıyla büyük başarılara imza attı. İki kez UEFA Kupası’nı kaldırdı. 2006’da Kanoute dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Mali’de yoksul Müslümanlar için bir vakıf kurdu. Vakıf, Mali’de yüzlerce fakir çocuğu açlığın pençesinden kurtarmak için bir barınma köyü oluşturdu. Omar Kanoute, ayrıca İspanya’nın Sevilla kentindeki bir caminin yıkılmasına da engel oldu. Caminin bulunduğu binanın kira kontratının bitmesi üzerine 700 bin dolar ödeyerek binayı tapusu ile satın alıp Müslümanların hizmetine devretti.

[Hasan Cücük] 23.7.2019 [TR724]

Erdoğan’ın asla çözemeyeceği sorun [Levent Kenez]

İstanbul Valiliği’nin kayıtlı olmayan Suriyelilere “20 Ağustos’a kadar şehri terk edin, nerede kayıtlıysanız oraya defolun” açıklamasını duymuşsunuzdur. Aslında yüksek sayıda göç alan bütün ülkeler birkaçı istisna ülkesine gelen sığınmacıların nerede yaşayacakları konusunda bir planlama yapar ve sığınmacının bu bölgeden başka bir yere gitmesi oldukça pratiği zor yaşamsal ve ekonomik şartlara bağlıdır. Aynı kural bizim ülkemizde de geçerli ancak şu ana kadar denetim, kontrol ya da kimsenin umurunda olmadığı için illere göre kayıtlı Suriyeli sayısı ile o illerde yaşayan Suriyeli sayısı arasında ciddi farklılıklar var. İş imkanlarının, ki bunu derken ucuz iş gücünü kastediyorum, olduğu büyük şehirlerde bir yoğunlaşmanın olmasının sebebi de budur. AKP’nin çok önceden denetim ve kontrol etmesi gereken bu husus artık yönetilemez bir hale gelmiş zamanında yapılmayan şey için şimdi de yolda insan avına çıkan devlet memurları görevlendirilmiştir.

Dünkü açıklamayı AKP’nin yerel seçimlerde özellikle büyükşehirleri kaybetmesine bir neden olarak gösterilen Suriyeliler ile ilgili bir hamlesi olarak görmek yanlış olmaz. 

Yakında “Ey Suriyeliler, rahat durun, misafirliğinizi bilin, nankörlük yapmayın sizi Esed’den biz kurtardık biz” türü çıkışları – ki seçimlerden önce ipuçları verilmişti – çokça duyabiliriz. Suriye meselesini başımıza bela edenlerin herkesten çok Suriyeli düşmanı olacağı günlere az kaldı da diyebiliriz. Tabii yine Suriyelilerin içlerinde kendilerine “milis” yapacakları istisna olarak. Zavallı insanlar üzerinden nutuklar atılacak, ahkamlar kesilecek yine kumar masasındaki potlar gibi Avrupalılara mesajlar verilecek.

Suriyelilerden kim rahatsız? başlıklı sehl-i mümteni yazımızda genel hatlarla Suriyeliler konusundaki ırkçılığımızı ve iki yüzlülüğümüzü ele almaya çalışmıştık. “Vergilerimizle sefa sürüyorlar” diyen bilinçli seçmenin “benim vergilerimle saraylar yaptırıyorlar, dünyanın en pahalı uçağına biniyorlar, dünyanın en pahalı çantasını takıyorlar” diye bir derdi ya da cesareti olmadığını biliyoruz. Suriyelilere gelince birden depreşen bu bilinç iç politikaya uygulansaydı herhalde Türkiye, dünyanın en şeffaf bir kaç ülkesinden biri olurdu. Suriyeliler ilgili finansmanın bir çoğunun AB ve BM fonlarından karşılandığını, bu fonların harcanmasındaki indiragandilikleri es geçelim.

Suriyeliler meselesi Erdoğan’ın asla çözemeyeceği bir sorundur. Bütün kapıları açıp Avrupa’ya akan nehirler gibi insan yollasa, yoldan tuttuğunu alıp Suriye sınırına da atsa yine çözemeyecek. Belki de kaderin bir cilvesi, kişisel hırs, ahmaklık ve yanlış politikalarla cehenneme dönmesinde epey katkısı olduğu Suriye sorunu katlanarak başına bela olacak.

Resmi rakamların güvenilir olmadığını biliyoruz buna rağmen elimizdeki verilere göre Türkiye’de kayıtlı Suriyeli sayısı 3,6 milyon ve bunun sadece 100 bini geçici barınma merkezleri dediğimiz kamplarda yaşıyor. Bir diğer ifade ile 3,5 milyon Suriyeli ile mahallede komşu olarak yaşıyoruz. Yani Türkiye 8 yılda sadece 100 bin Suriyeli için toplu konaklama sağlayabilmiş. 

Erdoğan’ın bu sorunu çözmesi mümkün değil derken buna ne devletin imkanları izin verir ne de bizim milletin içindeki insan sevgisi.

Bir kere insanlardan bahsediyoruz. Suyun içine atınca eriyen toz değil bunlar. Türkiye’den çok daha zengin ve imkanı olan ülkelerin komik sayıda Suriyeli sığınmacı ile ilgili entegrasyonu sağlayamadığı ve bunun iç politikaya etkilerine şahit oluyoruz. Neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde artan göçmenlerden dolayı bir memnuniyetsizlik var. Belli bir sayıyı hazmetmeye göre düşünülmüş sistem bir anda bunun kat be kat bir sığınmacı ile karşılaşınca çöktü. Kaldı ki Türkiye imkan olarak bu ülkelerin çok gerisinde ve göçmen sayısını karşılaştırmak öncelikle bize hakaret olur. 

Suriyeli ile ilgili sıkıntı ekonomik kriz ile paralel bir söyleme sahip. Bu sadece bize özgü bir durum değil tabii ki. Avrupa’da da ciddi ekonomik kriz yaşansın hümanist birçok ülkede benzer propagandanın tahmin edilenden çok daha fazla güçleneceğini tahmin etmek zor değil. İşler kötü gidince ve vatandaşın geçimi zorlaşınca zorunlu misafire olan düşmanlık artıyor. Türkiye ekonomisinin kötü gittiği ve adı konmamış bir kriz içerisinde olduğunu hesaba katarsak Suriyeliler ile ilgili bazısı gerçek çoğu yalan bir çok bilgi alıcı bulmakta zorlanmıyor ve elbette cebine vurduğu için iktidara yönelik bir isyanın şu anki arayüzü Suriyeliler. Bir diğer ifade ile ülkede olmayan düşünce özgürlüğünün bir diğer mağduru oluyorlar.

Sosyolojiyi hesaba katmamak elbette yanlış olur. Birçok kimse hayat rutinini devam ettirirken Suriyelilerin görünür bir obje olarak karşısına çıkmasından rahatsız. Bunun altında yatan şey açık-gizli ırkçılık olduğu gibi kültürel farklılıkların etkisi de büyük. Gittiği kafede boş masa bulamayınca Suriyelilerden girip Arap çöllerinde karnı yarılan ecdadına kadar hızlı bir tarih şovuna hazır milyonlar var. Aynen buna mukabil Çanakkale’de çarpışan Şam bölgesinden askerlerden bahsetmenin dayanılmaz hafifliğinin yanında.

Suriyelilerin ilk geldiği zamanda bir şekilde bir yere oturan ensar-muhacir kardeşliği sayı 4 milyona dayanınca ve işler kötü gidince eskisi kadar alıcı bulmuyor. İslamcı yazarların ve yardım kuruluşlarının diri tutmaya çalıştığı bu söylemin Suriyelilerden direk rahatsız olan kesimlerde bir karşılığı yok. Ülkedeki Suriyeli dağılımı o kadar orantısız ki kayıtlı Suriyeli sayısının 100 olduğu Erzincan’da ensar-muhacir kardeşliği için duygulanan insanlar bulabilirsiniz ama büyükşehirlerde bu çok zor. Bir de tabii ki bunun propagandasını yapıp Suriyelilerin tepesine bomba yağdıran Ruslarla ve İranlılarla iş tutarsanız pek bir inandırıcılığınız da kalmamış olur.

Olayın kriminal boyutu var ki Suriyeliler gelmeden önce neredeyse hiç suç işlenmeyen bir ülke olduğumuzu unutmamamız lazım. Milyonlarca insan arasından çıkan suç işleyenler bir anda kayıtsızlarla beraber 4 milyonun hedefe konması için yeterli. Özellikle gençler arasında ve eğitim seviyesi yükseldikçe kullanımı artan sosyal medyada suçun kişisel olduğunu anlatmak gibi bir gafletle uğraşmak gereksiz. Bir Suriyeli bir suç işlemişse bunun bedelini hepsi birden ödemelidir. Erdoğan ve elindeki propaganda gücünün bile bunu yenmesi mümkün değil. Bir de kimin geldiği belli değil. İçlerinde kafa kesmiş, kesmeye hazır teröristinden tutun Muhaberat elemanlarına kadar kimler yok ki. Bunların bir vukuata bulaşmaması ya da bir provokasyonu ateşlememesini düşünmek fazla safdillik olur. 15 Temmuz’da köprüdeki Suriyelilere methiye düzenler aslında nasıl bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu da itiraf etmiş oluyorlar. 

İşin bir de muhalefet yanı var; Suriyeliler meselesi muhalefet için oldukça ekmek yenecek bir yer. Bütün toplumda Suriyeli denince akla gelen AKP ve Erdoğan olduğu için ne kadar ırkçı bir politika uygularsanız ve de halkın hoşuna gidecek yalan yanlış da olsa bir şeyler söylerseniz destek görebiliyorsunuz. Zaten Suriye meselesinde muhalefetin bu söylemine karşı çıkanların motivasyonu sorunların var olmadığı değil, AKP’yi savunmak için bunu yapıyorlar. Ve sahadaki gerçeklik farklı olunca Suriye meselesi, bir çözüm önermeden ve üretmeden muhalefetin her zaman kullanacağı bir kanal olup çıkıyor. Şimdiye kadar bu sorunun çözümü şudur diyen bir muhalefet temsilcisine rastlamadım. Tabii ülkelerine defolsunlar diyenleri saymıyorum.

Velhasıl toplumda giderek artan Suriyeliler sorunu ile ilgili olarak devletin sert bir tavır takınacağını görüyoruz. Ancak yasak savma kabilinden ve sürdürülebilir olması oldukça zor tedbirlerin bir sonuç vermeyeceği aşikar.

Türkiye, Suriyeliler meselesini çözmek için insan haklarını ihmal etmeyen, gerçekçi entegrasyon planlarını önceleyen ve ekonomik boyutlarına kafa yoran bir politikaya ihtiyacı var. Bunun AKP ile olması mümkün değil. Gelecek hükümetlere ve nesillere defalarca seçim kazanmış Erdoğan’dan sevgilerle…

[Levent Kenez] 23.7.2019 [TR724]

Hastalıklı siyaset! [Semih Ardıç]

Müteahhitler, hassaten müflis olanları “Başka bir arzunuz?” başlıklı makaleye çok kızmış.

E-posta ile sitem edenler de var öfkesini kusanlar da. Okur daima haklıdır. Bu kaide yazarın haklı olduğu kısımları lağvetmez.

Esasında benim itirazım moderatöreydi. Her ne kadar lüks ciplerle alakalı cümlelerin arkasında dursam da mevzu müteahhitleri kurtarmak ya da kurtarmamak kadar basit değil.

İFLAS ETMİŞ EKONOMİDE KAYNAKLAR DİKKATLİ KULLANILMALI

Hem para vardı da vermedik mi? Topyekûn iflas etmiş bir ekonomide olmayan kaynağı belli bir zümreye tahsis etmenin makuliyeti olabilir mi?

Şayet kaynak varsa da her kuruşu makro istikrarsızlığı aşmak için kullanılmalı.

Nalıncı keseri gibi hep kendimize yontmanın memleketi derin bir çukura düşürdüğünü ne vakit itiraf edeceğiz?

Tenkitler öğreticidir. Herkesin kendisi ile yüzleşmesi halinde mevcut krizden çıkış için ilk adımı atmış olacağız.

Siyasetçiyi, iktidarı ayrıcalıklı bir zümre haline getiren teslimiyetçilik şahsi menfaat bahis mevzuu olduğunda korkusuz bir savaşçıya dönüveriyor.

Müflis müteahhide istediği verilirse ötesinde kıyamet kopsa umurlarında olmayacak.

AKP KİBİR ÇITASINI YÜKSELTTİ

Diğer taraftan çöküşün fâili hükûmet kibir çıtasına her geçen gün yükseltiyor. Hesap vermek için değil hesap sormak ve vatandaşa haddini bildirmek için iktidara gelmişler.

2 bin 939 canlı havyanın sahte veteriner raporları ile İspanya’dan İskenderun Limanı’na getirildiği ortaya çıktı. En vasat demokrasilerde bile yetkili zevatın özür dilemesi beklenir, değil mi?

Sahte raporlarla “sağlıklı” denilen hayvanlar gümrükten içeri alınmış. Hangi hayvan nerede meçhul! İnsan hayatına bu kadar kıymet veriliyor.

İSPANYA’DAN GELENE KADAR NEREDEYDİNİZ?

İspanya’da şap başta olmak üzere bulaşıcı hayvan hastalıkları sebebiyle karantinaya alınan bölgeden bu kadar hayvan getiriliyor.

Limanda kontrole rağmen hastalıklı hayvanların Türkiye’ye girişine müsaade ediliyor.

Böyle bir skandal vicdanlı bir gümrük memurunun Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) gönderdiği ihbar mektubu ile ortaya çıkıyor. CHP de iddiaları Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’ye yazılı olarak tevdi ediyor.

Bakanın verdiği cevaba öfkelenmemek elde değil. Pakdemirli hem hayvanların sağlık raporunun sahte olduğunu itiraf ediyor hem de “Bu mevzuyu siyasete alet etmemek lazım.” diyor. 

NEYİ SİYASETE ALET EDEBİLECEĞİMİZİ DE SÖYLEYİN

Pekâlâ siyaset kim için icra edilir? Siyasete neyi alet edeceğiz? Pakdemirli muhalefete nelerle meşgul olacağının listesini verseydi keşke!

İspanya’da hayvan giriş ve çıkışının salgın hastalık sebebiyle yasak olduğu bölgeden ithalat yapılmış. Bu skandalın altında kendi bakanlığı var. Bakan olacak zat çıkmış sözü, “Ucuz siyaset yapmayın.” demeye getiriyor.

MKA Hayvancılık şirketinin İspanya’da Pinsos Ursa şirketinden ithalatına kimler göz yumdu? Bu şirket bugüne kadar 228 bin baş besilik dana ithal etmiş. Diğer hayvanlarda da benzer bir sahtekârlığın yapılmadığına bu saatten sonra kim inanır?

GÜMRÜKLER YOL GEÇEN HANI GİBİ

Gümrükten devlet istemedikçe toplu iğne geçmez. Gelin görün ki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında gümrük kapıları rüşvetin merkez bankasına döndü.

Bugüne kadar sahte belgelerle ne kadar canlı hayvan veya kırmızı et ithal edildiğine dair resmi bir beyanat var mı?

Yabancı memleketlerin yasak bölgelerinden getirilen hayvanlar yüzünden Türkiye’de hangi hastalıkların çıktığına ve ne kadar hayvanın öldüğünü kim biliyor? Rusya’nın “zararlı” diye iade ettiği domates-biberin bile pazarda satıldığı bir Türkiye’de milyonlarca liraya ithal edilen hayvanların itlaf edildiğine siz inanır mısınız? Kaldı ki Türkiye petrol ithal eder gibi niye hayvan ithal ediyor?

HESAP VERMEKTEN KAÇIYORLAR

Bunların cevabı tabii ki yok! Bakan Bey vatandaşın sağlığını alakadar eden sahtekârlığın siyasete alet edilmesine karşı.

Samana kadar ithalata bağımlı hale getirdikleri hayvancılığın köküne salgın hastalıklarla kibrit suyu dökerken kimsenin hesap sormasını istemiyorlar. 

Bakan Bey kusura bakmasın!

*Ülkeye girişi yapılan 2 bin 939 baş besilik dana hangi illerde, kimlere ve hangi işletmelere dağıtılmıştır?

*Belgelerin sahte olduğu anlaşıldıktan sonra bu hayvanlarla ilgili hangi işlemler yapılmıştır?

*Bu hayvanlardan toplanan ve karantinaya alınan hayvan sayısı kaçtı?

SİYASET İLE AHLÂK BİRBİRİNDEN AYRI MI?

Pakdemirli’nin, “Tamamen teknik ve siyasete alet edilemeyecek bir konudur.” demesinin hiçbir hükmü yoktur.

Madem istifa etme fazilet ve cesaretini ortaya koyamadı o hâlde evvela buyurgan ifadeler kullanmaktan vazgeçsin. Akabinde yukarıdaki suâllere ikna edici cevaplar versin.

Siyaset ile ahlâkı birbirinden ayrı tutanlar ikisini de anlamamış demektir.

Hastalıklı siyasetin sebep olduğu tahribatı görmek için uzağa gitmeye lüzum yok!

[Semih Ardıç] 23.7.2019 [TR724]

33 aylık esaret [Fatma Betül Meriç]

“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” diyen bir Üstad’a talebe olmuş insanların; ‘bu ülkede yapılan hiçbir iyilik/ başarı cezasız kalmaz’ sözünü doğrularcasına; özgürlüklerinden mahrum edilmeleri üzerine yoğunlaşıyorum uzun zamandır.

Hemen hepsinde, sabrı, tevekkül ve teslimiyeti okuyorum satır satır.

Ne gelecek endişesi, ne içerde geçirdikleri zamana var bir pişmanlıkları.

Dört çocuk annesi Işık Hanım, cadı avına dönüşen sürecin etkilenenlerinden. Yakın arkadaşının kız kardeşi – ablasına duyduğu husumet neticesinde – hem öz ablası hem de Işık Hanım ve altı kişi hakkında şikayetçi olur.

Bir medrese hikayesi daha böyle başlar.

3 yıl evvel bir sabah vakti, çocuklarının gözlerini önünde alınıp, “birkaç gün sonra dönerim” diye ayrıldığı evine ancak 33 ay sonra dönen Işık Hanım’ın, çiçek bahçesini andıran salonunda yapmış olduğumuz söyleyişi, kendi ağzından dinleyelim.

***

7 Ekim 2016 günü, sabah namazı için uyandığımda içimde bir sıkıntı vardı anlamını bilemediğim. Namazımı bitirmiş dua ederken, en küçük oğlumun uykulu ve endişeli gözlerle yanıma sokulup, “Anne ben çok kötü bir rüya gördüm” sözlerini işittim.

Ne gördün, dedim fakat anlatmak istemeyen oğlumun; “Yanımda uyur musun?” sorusuna “Tabii ki” diye cevap verip, birlikte çocuk odasına geçmiştik. Henüz uykuya dalmadan, çalan zil sesi ile irkildik. En büyük oğlum kapıyı açınca karşımızda iki erkek bir kadın polis buluvermiştik. Şaşkındık. Kim için ne için geldiklerini bilemiyorduk. Gelen memurlar, ismimi okumuş ve malum terör örgütü ile hakkımda açılmış bir soruşturma olduğunu, gözaltı kararımın bulunduğunu söylemişlerdi. Ardından tüm evi didik didik aradılar. O sırada ilk canımı yakan şey, eve girer girmez sordukları bir soru oldu. “Evde silah varsa şimdi çıkartın, aksi halde biz bulursak farklı bir muameleye tabi tutulursunuz.” Ömrü boyunca silah görmemiş birine böyle bir soru sorulması beni çok incitmiş ve evimde silah ve ona benzer bir alet yok memur bey, diyebilmiştim.

Didik didik aranan evimde, özel eşyalarıma bile hassasiyet gösterilmemiş; bayan memurun araması gereken çekmecelerim dahi, erkek bir memur tarafından aranmıştı. Havanın aydınlandığı demlerde, kendinize bir çanta hazırlayın demişlerdi, gözaltına alınacaksınız. Ne kadar kalacağınız belli değil, yanınızda rahat kıyafetler bulundurun.

Bin bir endişe ve korku içerisinde, küçük bir valiz hazırlamış, çocuklarımla vedalaşmış, birkaç gün sonra döneceğimi söylemiştim, aylar sürecek bir hasret yolunun başında olduğumuzu bilmeden.

En küçük oğluma bir iş için çıktığımı söyleyip onları önce Allah’a sonra babacığıma emanet etmiştim. Şehir dışında çalışmak üzere evden uzakta olan eşimle ise vedalaşamamıştım bile.

Önce sağlık kontrolü için hastaneye götürülmüş, ardından şehrin en merkezi yerindeki terörle mücadele şubesinin hiç girmediğim kapısından içeri girerek, görevli polislere teslim edilmiştim. Gözaltı işlemlerinin ardından, nezarethaneye götürülmek istenmiş, fakat doluluk oranının çok üstünde bir sayı olduğu için beni ve beraberimde getirilen kırk kadar kişiyi, emniyetin suçlu teşhis etmek üzere kullandığı teşhis odasına götürmüşlerdi.

Altımıza serilecek bir battaniye ile üstümüzü örtecek bir battaniye verilmiş, küçücük bir odada, çoluk çocuk 14 kadın günlerce bekletilmiştik. Ekim ayıydı. Havalar soğumaya başlamıştı. Verilen battaniyeler yeterli gelmeyince, ailelerimiz aracılığıyla evden battaniyeler getirtilmiş ve o  battaniyeler emniyette bizden sonra gelenler de kullansın diye bırakılmıştı.

14 gün süren uzun gözaltı süresinde kimleri görmedik ki… Yeni doğum yaptığı bebeğini evde bırakmak zorunda kalan taze anneler… Bir aydır gözaltında olup, ancak kırkıncı gün mahkemeye sevk edilen hakim eşleri…

Çocuğuyla nezarete atılan da vardı içimizde. Benim gibi evlatlarını geride gözü yaşlı bırakan da.

Her birimizin hikayesi, bir yerde hem aynıydı hem de farklıydı.

Ben, safra kesemden rahatsızdım. Yediğimiz yemeklerden sonra çok rahatsızlandığım bir günde, sürekli oturmaktan bozulan kan dolaşımımız normale dönsün diye izin verdikleri koridorda yürürken, sancıdan adeta kıvranıyordum.

Gece 00.00’ı çoktan geçmişti. Uzun boylu, uzun saçlarını arkadan bağlamış bir polis memuru yanıma yaklaşıp sordu: Abla, neyiniz var?

Ben de safra kesemden dolayı çok sancı çektiğimi söyledim.

Bunun bir ilacı yok mu getirtelim, dedi.

Maalesef, dedim. Doktorlar ameliyat olmamı söylemişlerdi. Ama şu anda buradayım, belki bir soda ya da maden suyu şu anki sıkıntımı bir parça giderebilir.

O memur bey, hemen arkadaşlarından birinden maden suyu getirmelerini rica etti. Gelen maden suyunu açıp bana uzattı. İçtikçe ve yürüdükçe sancımın azaldığını hissettim. Birkaç saat sonra sancım tamamen geçmişti.

Bu sefer rahatlamış olmanın verdiği hissiyatla gözyaşlarımla o memur için dualar etmeye başladım.

Halimi gören nezaret arkadaşlarım, memur beyin vefat eden babası ve o sıralar hasta olan annesinin de şifa bulması için bir hatim yapma kararı aldılar. Sabaha kadar bölüşüp hatim okumuş, duasını da yapmıştık.

Ertesi gün, sağlığımın nasıl olduğunu soran o polis memuruna, iyi olduğumu kendisine çok dua ettiğimi ve babası ile annesi adına arkadaşlarla bir hatim yaptığımızı söyleyince; gözleri dolu dolu bu okuduğunuz hatim ve bir Allah razı olsun demeniz o kadar kıymetli ki, deyivermişti. Ben o polis memurunu hiç unutmadım. İçerde kaldığım 33 ay boyunca her gün okuduğum dua listemin en başına adını yazdım. Rabbim, dedim böyle insanların sayılarını arttır!

On dört gün sonra mahkemeye çıkarılmış, bir gizli tanık ifadesiyle tutukluluğumuza karar verilmişti. Yolunu izini hiç bilmediğimiz bir cezaevine doğru yola çıkmıştık. Birkaç ay kalır çıkarız dediğimiz dört duvar arasında yaklaşık üç koca yıl sonra geçireceğimizi nereden bilebilirdik ki…

Giderken anaokuluna yazdırdığım oğlum, 2. Sınıf’ı bitirmiş. Kızım üniversite son sınıfa geçmiş, üç yıl bir annenin ve dört evladının hayatından onlarca özel anı çalıp gitmişti sanki.

33 ay süren cezaevi hayatım boyunca, ben Yunus’u (as) daha iyi anladım. Onun balığın karnındayken zikrettiği sözleri, gönülden hissetim. Gerçekten ben nefsime zulmettim, Rabbim sen merhametlilerin en merhametlisisin diyerek avundum. O dua bana çok tesir etti.

Dışarda bıraktığım dört evladımı da Allah a emanet ettim. Kendimi orada bir vazife için gönderilmiş gibi düşünüp hep öyle hareket ettim.

33 ayda 12 duruşma geçirdik. Benim unutamadığım anlardan biri de, cezaevinden ayrılıp adliyeye götürülüp getirilirken, biz hiç kelepçe zulmü yaşamadık. Kelepçe takacak mısınız diye sorduğum memur, cevaben “Biz sizi biliyoruz, takmayacağız kelepçe” demişti.

***

Cezaevinde ilk günlerde, alışma süreci yaşadık. İki katlı 11 odalı tek bir avluya bakan bir koğuştaydık. Kirli yataklar, yine temiz olmayan çarşaflar üzerinde, bir tabak ve birkaç kaşıkla idare ettik günlerce. Eşyalarımız hemen verilmediği için, belimize çarşafı dolayıp namaz kılmak zorunda kaldık. Kur’an-ı Kerim yasağı vardı. Yanımızda bir kitap bile yoktu. İki katlı koğuşun üst katına çıktığımızda tevafuk eseri bizden evvelki adi suçluların bıraktığı Kur’an-ı Kerim’i bulduk. Hazine bulmuş gibi sevinmiştik. O Kur’an-ı Kerim elden ele dolaşır, öyle hatimler yapardık.

Önceleri değerini tam manasıyla bilemediğimiz her şeyin kıymetini bildirdi o günler.

Bardak bulamayıp, meyve suyu kutularını bardağa dönüştürüp, sular mı içmedik. Hep birlikte kahvaltı yaparken, çay bardağı yetmediği için, yanımızdaki arkadaşımızla aynı bardaktan çaylar mı yudumlamadık… Hamile olan arkadaşımıza, sanki dışardaymış gibi hissetsin kendini diye baby shower partileri mi yapmadık. Yeni doğum yapan taze annemizin bebeğini 40. gününde, kırk suyuyla yıkayıp, kırk uçurması niyetine koğuşta gezintiye mi çıkarmadık. Diş buğdayları, kına geceleri…

Doğum günleri ve bayramlarda birlikte kutlamalar yapıp, ağladık, kucaklaştık.

Birbirimize hem anne olduk hem evlat. Hem dert olduk hem derman.

Hep birlikte sevindik, hep birlikte avunduk..

Koğuşumuzda bir Murat’ımız vardı.

Ona ek gıda verilmediği için, elimizdeki imkanlarla tarhana çorbaları yapıp, çorbalar içirdik. Beton zeminde ilk emeklemelerine şahit olduk. Ateşlenince başında bekledik hep beraber. Görüş günleri süsledik, süslendik bayrama gider gibi…

Oradaki kızlarıma anne oldum, minik yavrulara anneanne.

En çok içimi yakan ise, o taze annelerin sütlerini lavaboya sağdıkları anlardı.

O bebeklerin biricik rızkı olan sütlerini lavaboya döktükleri anlar, içimi çok sızlattı. Annelerine göstermeden gizli gizi çok ağladım.

Evlatlarım dışardaydı belki ama, ben de buradaki kızların annesi olabilirim dedim. Morali ve motivasyonu yüksek tutmaya çalıştık hep.

Birlikteliğimiz çok güzeldi. Hatta infaz koruma memurları hep, sizler geldikten sonra buralar çok temiz ve çok güzel kokmaya başladı. Siz ne hoş, ne hanımefendi insanlarsınız. Biz böyle terörist görmedik, diyorlardı.

Kimi zaman ismen dua ediyor, kimi zaman doğacak çocukları için isim bulmamızı rica ediyorlardı.

duruşmada – hiç beklemediğim halde – 33 ayın ardından tahliye haberimi alınca, hiçbir mahkeme sonrası ağlamadığım halde, arkadaşlarımı orada bırakıp, özgürlüğüme kavuşacak olduğum için, öyle ağladım ki, infaz koruma memurları bile şaşırdı.
İki ay evvel bir Salı günü tahliye oldum. Perşembe günü cezaevi yollarına düşüp, koğuş arkadaşlarımın ailelerini görmek, içerden bir haber vermek için ziyaret saatinde orada bulundum. Sarıldık, kucaklaştık.

Şu anda dışardayım. Fakat yediğim her lokmada, gezdiğim dolaştığım her yerde; içerdeki arkadaşlarım/kardeşlerim aklımda, kalbimde, dilimde, duamda…

Çok güzel arkadaşlıkların, sürpriz lütufların ardı arkasının kesilmediği Medrese-i Yusufiye günlerim ömrümün en güzel günleriydi diyebilirim. Rabbimden dileğim, en yakın zamanda tüm masumların hak ettikleri hürriyetlerine kavuşmaları ve çocukların anne baba hasretinin son bulması.

***

Son söz niyetine, biz de deriz ki:

“O’nu (cc) tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. O‘nu (cc) unutan, saraylarda da olsa, zindandadır, bedbahttır.”

(13.söz)

[Fatma Betül Meriç] 23.7.2019 [TR724]

Bir emniyet müdüründen 15 Temmuz gafları [Bülent Korucu]

Emniyet Genel Müdürü Celal Uzunkaya, sürpriz ve şahsa özel bir kararnameyle kızağa çekildi. Yakında İstanbul Emniyet Müdürü de değişirse şaşırmayacağım. Emniyetteki terfilerin görüşüleceği toplantı öncesi atar topar yapılan Uzunkaya değişikliği dikkat çekiciydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘kullan at’ stratejisinin yeni kurbanı mı oldu, yoksa gereksiz konuşmaları mı başını yedi bilmiyorum.

Görevden alınmadan birkaç gün önceki açıklamaları da ilginçti. Uzunkaya, Emniyet Teşkilatı’ndan 30 bin 919 personelin ihraç edildiğini anlattı. Bu zaten biliniyor, fakat o bambaşka bir bilgi daha paylaştı: üç yılda 80 binin üzerinde personel alımı gerçekleşmiş ve sayı 300 binin üzerine çıkmış.

“Ne var bunda?” demeden önce sokaklarda İran Devrim Muhafızları gibi dolaşıp önüne gelene kelepçe takmaya kalkan bekçileri bir düşünün derim. İhraç edilenin yaklaşık üç katı polis işe alınmış. Önceki Genel Müdür Celalettin Lekesiz de böyle bir gece ansızın görevden alınmıştı. Onun da aslında aydınlatıcı ama senaryoyu berbat eden ifadeleri vardı.

Lekesiz’in 8 Kasım 2016’da Meclis Araştırma Komisyonu’na anlattığı anekdotlar gerçekten ilginçti. Mesela Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na giden üçü rütbeli 13 askerin gözaltına alınması. 2 bine yakın koruması olan bir mekâna toplam 13 asker gidiyor. Fıkra gibi ama bizde darbe delili olarak dosyalara konuyor. O askerlerin darbe algısını güçlendirmek üzere yem yapıldığını bilmek için ortalama zeka yeter.

Yine Lekesiz’in anlattığı diğer olay ancak filmlerde olabilecek türden bir kahramanlık örneği! Bir binbaşı komutasındaki 59 rütbeli ve 25 erden oluşan 85 ‘darbeci’, 4 polis tarafından teslim alınıyor. Lekesiz şöyle tasvir ediyor olayı: “Gece 3’te Ankara’ya gelmek üzere yola çıkan füze bataryalarını taşıyan konvoy il girişinde sadece bir polis başmüfettişi ve ona yardımcı olan 3-4 trafik görevlisi tarafından engellendi. Gerçekten bu, detaylarıyla bilinmesi, teşekkür edilmesi, tebrik edilmesi, takdir edilmesi gereken bir iş. Bu polis başmüfettişimiz uzun yıllar trafik görevi icra etmiş bir arkadaş, dolayısıyla, bir yol nasıl açılır veya bir yol trafiğe tank da olsa, top da olsa nasıl tamamen engellenir, tıkanır, tüm detaylarını bilen bir arkadaş. Orada tırları falan yola çekip, kapatıp bu gelen füze bataryalarını taşıyan konvoyun geçememesini sağlayıp başlarındaki binbaşı ve onun mahiyetindeki 59’u rütbeli 25 er ve erbaşı da silahlarından arındırarak 1 polis başmüfettişi, 3 kadar da trafik görevlisi bunları teslim aldı, silahlarını da teslim aldı, adamları da gözaltına aldı.”

Füze bataryaları da dâhil ağır silahlarla donatılmış 85 darbeci, toplamda 4 trafik polisince gözaltına alınıyor. Sizce de tuhaf değil mi?

BİR POLİS BİLE TESLİM OLMADI

Kaş yapayım derken göz çıkaranlar kervanına İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan da katıldı. 15 ülkeden 24 polis temsilcisine 15 Temmuz’u anlatan müdür, “Darbenin başlangıcını İstanbul’da yaptılar. Anında tüm dünyaya mesaj verebildiler. Fakat bir şeyde yanıldılar. İstanbul polisinin refleksi beklemiyorlardı. Onlar geçmiş darbelerdeki örneklerden hareket ederek bir emirle bütün polis teşkilatının teslim olabileceğini düşünüyorlardı ama yanıldılar. Bir tane polis dahi teslim olmadı,” şeklinde konuştu.

Uzunkaya’nın verdiği rakamı hatırlayın 30 binden fazla polis 15 Temmuz’dan sonra ihraç edildi, pek çoğu tutuklandı. Bunlardan hiçbirinin darbeye katıldığına dair ipucu yok, aksine pek çoğunun direndiği kayıtlara geçti. Çalışkan haklı, emniyet darbeye katılsaydı sonuç bambaşka olurdu. O halde madem bunlar ‘FETÖ’cü ve darbeyi onlar yaptı neden bu kadar silahlı adam katılmadı?

Aynı soruyu aslanda Türk Silahlı Kuvvetleri için de sormalıyız. İkisi orgeneral olmak üzere Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda 149 general ve amiral, toplam 17 bin 242 asker ihraç oldu. Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasına göre darbe girişimine katıldığı belirtilen 8 bin 651 askerden bin 676’sı erbaş/er,  bin 214’ü de askeri öğrenci. Bu rakam bile yanıltıcı olabilir zira sadece tutuklu 2. Ordu Komutanı’nın emri altında 80 bin asker vardı. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak gibi isimlerin iddianamesini hazırlayan savcı da bu dilemmayı çözememişti. Kendince 47 ‘FETÖ’cü subay tespit etmiş ama sadece iki tanesinin darbeye katıldığını öne sürmüştü. Ona göre Cemaat geri kalanları, olası bir diğer darbeye saklamış.

Biz Çalışkan’a geri dönelim. Müdürün eski koruma amiri de 15 Temmuz vesilesiyle konuşanlardandı. “Biz gelmeden önce vatandaş fevri hareketler yapıyordu, bizim elimizden silah almak istiyordu. ‘Verin biz savaşalım’ şeklinde. Sayın Çalışkan bu durumun yanlış olacağını ve gereğinin yapılacağını ve polislerle birlikte vatandaşların arkadan gelerek destek verilmesini istedi,” diyerek anlatıyor yaşananları.

Çalışkan’ın Darbe Komisyonu’na söylediğine göre o gün planlı huzur operasyonu ve IŞİD’e yönelik kapsamlı bir operasyondan dolayı fazladan altı bin polis görev başında. Rutin görevdekilerle birlikte 10 binden fazla polis İstanbul’da silah başında. Köprüde çoğu öğrenci ve er en fazla 100 asker var ve kuşatılmış durumdalar. Ama Çalışkan halkla birlikte yürümeyi öneriyor, ‘arkamızdan gelin’ diyor. İşte bu sakat mantık, sivil kayıplarına ve sivil görünümlü kişilerin askerlerin kafasını kesmesine sebep oldu.

Çalışkan, “Ne boğazı kesilen, ne de köprüden atılan bir asker oldu. Bunlar tamamen yanlış, yalan” sözleriyle herkesin gözü önünde yaşananı bile inkar ediyor bu arada. Pek çok tanığın hâlâ anlattığı keskin nişancıyı da şehir efsanesi olarak görmeye devam ediyor.

İşlenen bir cinayette kullanılan silah, sivillere satılmayan MP-5 cinsi olunca ve sanık “Bu tabancayı 15 Temmuz darbe gecesi Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün önünde dağıtmışlardı. Ben de orada almıştım” savunmasını yapınca, Ankara’da biraz daha ileri gidildiği anlaşılmıştı. Valilik ‘zimmet kaydı tutmadık ama sivillere vermedik’ dese de en az beş tane silahın benzer şekilde kaybolduğu tahmin ediliyor.

Erdoğan diktasının inşasında onun deyimiyle ‘Allah’ın lütfu’ olarak gerçekleşen 15 Temmuz kurgu darbesinin aydınlatılması için birilerinin konuşması gerekiyor. Normal bir ülkede parlamentoda kurulan komisyon ve mahkemeler tanıkları dinler ve aradan geçen bu kadar zaman sonra karanlık nokta bırakmazdı. Bizde dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan mahkemeye gitmediği gibi Parlamento’yu da yazılı cevaplarla geçiştirdi.

Başta Erdoğan olmak üzere darbenin başrol oyuncuları konuştukça hata yapmaya devam ediyor. Geçen hafta Atatürk Havalimanındaki 15 Temmuz anmasında “01.15 ve biz de yine buraya indik. Eşim, kızım, torunlarım ve damadımla beraber buraya indik. Burada kim vardı? Burada millet vardı,” dedi Erdoğan. Resmi bilgi Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’a 16 Temmuz 2016 sabah saat 03:20’de indiği şeklinde. Erdoğan darbeyi öğrendiği saati de neredeyse her seferinde farklı söylüyor; “Saat dört, dört buçuk civarında eniştemden” diye başlayan liste uzayıp gidiyor. Erdoğan, İstanbul’a indikten 3 saat sonra Marmaris’e giden askerlerin durumu da muamma olma özelliğini koruyor.

Gerçek anlamda bir soruşturma olduğunda pek çok soru cevap bulacak ama ülke yıkılıp yüzbinlerce mağdur işkence gördükten sonra neye yarayacak ki…

[Bülent Korucu] 23.7.2019 [TR724]

Anahtar [M.Nedim Hazar]

Umut bitmeyen bir bahardır inanan için.

Beslendiği kaynak o kadar derine inip, saf kaynaktan beslenir ki, ufuk meyvesini verir. Umut, bulunduğu alanın karanlığına, çamuruna, sertliğine ve aşağılarda oluşuna bakmaz.

Umudun mikyası ufuktur. Ufuk ile arasındaki mesafe ne kadar uzunsa, bahçesi o kadar geniş, rayihadar ve rengarenktir. Derinliğiniz kadar yükselebilirsiniz nihayetinde.

“Ruh ufuksuz yaşamaz” der merhum Yahya Kemal. Biri aşkı, diğeri vuslat iklimini temsil eder. Umutsuz idrak, muhtevasından uzaklaşır, sapa yollara vurur kendini, malayaniyatla uğraşır ve – işin fenası – bir şey yaptığını zanneder; kendi kendini kandırır.

Ufuksuzluk ise kopukluktur, can çekişir ruh ve bir süre sonra oksitlenip, ışığını kaybeder. Bir tür karbonlaşmadır bu. Maneviyat muhtevası olmayanın her uğraşı kısırdır, dünyevîdir, boş teselli peşinde koşup durur.

Umut semayı görmese bile kutup yıldızıyla hem/dem olur. Ufuk ise zaten ona tabidir. Bütün yıldızlar ona yönelir, onun yörüngesinde dönerler. Her ikisini birbirine bağlayan yegâne iksirdir dert.

Dert varsa hüzün vardır ve hüzün umudu besler bitmeyen bir sabırla.

Çilesizlere acınır ancak… Amansızlık ve insafsızlık istediği kadar dirensin ve abansın, yenemez dertle demlenen hüznün beslediği umutları. Çiselenen hüzün yanıltmaz ufuksuz olmayanları. Umut için mevsim yoktur, her iklimin solunan havası, beklenen yağışıdır. Umudun aşılandığı fideler ufka erişir ancak. Hazret-i Bediüzzaman, “Ümidim kavidir ki, çok ma’sûmların kalblerinden hararet-i hüzün ile tebahhur eden “ay”, “vay” ve “ah”lar rahmetli bir bulut teşkil edecektir” buyuruyor.

Anlıyoruz ki, çile bir gebelik halidir ve illa ki meyve verecektir.

Yorgunluk?

Elbette…

Uyku?

Neden olmasın?..

Bağbozumu, soluk renkler, işitilen tamtamlar… Umut ulaştığı kaynağa daha sıkı yapışmalıdır.

Bir gözden geçirme, rapor alma dönemine girer ruh. Ufukla bütünlüğünü gözden geçirir, hasar tespit raporu çıkarır. Recâ payandalı korkular birer birer elenir,  büyük bir koşuya hazırlanan küheylanlar gibi heyecanla yerinde duramaz. Bilen bilir bu ruhanî ürpertiyi. İnsan bazen görünür hale gelen bu iç/dış olma durumundan kendi bile ürkecek olur!

Geçtiğimiz gün bir vesile ile Spike Lee’nin Malcolm X filmini tekrar izledim. Şöyle diyordu hapishanedeki Müslüman arkadaşı Baines: “İslam’ın anahtarı itaattir… Bu yüzden günde beş defa Mekke’ye döner, diz çöküp, boyun eğeriz. Kaybolup yolu bulan diz çökmeli.” Ve ekliyordu: “Bu, dünyanın en zor işidir.” Ruhu, beklenen kıvama gelen Malcolm X ise yolu görüp girememenin tedirginliği ile: “Bunun yapamam, çünkü ne diyeceğimi bilemiyorum” şeklinde cevap verince, “Daha önce hiç diz çöktün mü Malcolm?” diye soruyordu Baines.

Cevap şu: “Evet, birinin evini soymak için kilidi açarken.” Buna karşı gelen cümledeki muhteşemliğe bakar mısınız: “Allah’a bunu söyle. Günah için yerlerde sürünüyorsun da, ruhunu kurtarmak için yapamaz mısın?..”

Malcolm X’i tam teslim alan final cümlesi ise şuydu:

“Kilidi aç Malcolm!”

Tek tek yazmaya gerek yok. Yazanlar yazıyor. Birinden kaçsak diğerine yakalanıyoruz zaten. Fenalıklar, fesatlar, kin, öfke, nefret almış başını gidiyor. Bir kir yumağına dönen memleket ve dünya, öylesine kördüğüm oluyor, öylesine birbirine dolanıyor ki, çözmek, açmak çok zor. İçinde bulunduğumuz rahmet iklimi ise bu zor zamanlar için tabire caizse bir tür ‘bonus’ imkanı.

İşte sizi tüm zamanların, tüm kapılarını açabilecek muazzam bir anahtar destesi: Hüzün, umut ve ufuk…

[M.Nedim Hazar] 23.7.2019 [TR724]