Şunlardan utanın [Abdullah Aymaz]

1971’de bir grubun iftirasına uğrayan Yaşar Tunagür Hocamız 12 Mart 1971 Muhtırasından sonra  haksız olarak askerî  hapse atılır. Cezaevinde Doğan Avcıoğlu, Ali Sirmen, Mümtaz Soysal gibi sol görüşlülerin ileri gelenleri de vardır. Bu arada üniversiteli Nur Talebeleri de aynı hapisaneye düşerler. Yaşar Hocamıza,  evinden börek-çörek cinsinden yiyecekler, eşinden dostundan da çeşitli meyveler ve yiyecekler gelir… Bunları dolaba koyar ve açık büfe yapar. İsteyen, istediği zaman istediğinden yiyebilir. Namazlarını toplu halde kılarlar. Mahpuslara ve hapisane görevlilerinden isteyenlere Kur’an öğreten Hocamız, sohbetler yapar vaazlar verir.

O günlerle ilgili şöyle bir hatırasını  anlatır:

“Bir gün Salih Özcan bana, ‘Hocam bahçede bir hareketlilik var.  Bir kalabalık toplanmış avazlarının çıktığı kadar acayip gürültü yapıyorlar’ dedi. Meğerse solcular kendi aralarında meşhur birisine karşı KAZAN  KALDIRMIŞLAR. Koğuşlarında karyolasının altında KOKMUŞ  BİR  TAVUK  bulmuşlar. ‘O herif şimdi gelsin bu kokmuş tavuğu onun kafasına atacağız’ diye bağırıyorlar. Karyolasının altında tavuk saklayan adam şimdi çok meşhur bir adam, ismini söylemeyeceğim. Hanımı ona yesin diye güzelce kızartılmış pişmiş bir tavuk getirmiş. Aslında bizim yemekler çok iyi çıkıyordu. Mahkumduk ama bize subay yemeği veriyorlardı. Dışarıdan yemek getirmeye gerek yoktu. Ama ziyarete gelenler eli boş gelmemek için yiyecek-içecek getirirlerdi.

“Adamcağız tek başına yese, ötekiler görecek, hep beraber yeseler tavuk yetmeyecek. Çünkü etrafında onlarca solcu genç vardı. O da bugün yiyeyim, yarın yiyeyim derken tavuğu orada unutmuş ve başlamış tavuk kokmaya… Arkadaşları toplanmışlar, ‘Bu koku nereden geliyor?’ diye araştırıyorlar. Bakmışlar ki, o meşhur şahsın yatağının altında pakete sarılı bir tavuk!..  Avazlarının çıktığı kadar ‘Sen bize SOSYALİZMİ  ÖĞRETİRSİN,  SOSYALİSTLİKTEN  BAHSEDERSİN  ama gelen tavuğu yemiyor, yedirmiyor ve kokutuyorsun. Biz bunu senin kafanda parçalamazsak…’ diye bağırıyorlar. Tabii bu arada benim ağzıma alamayacağım, bir takım lâflar gırla gidiyor. Tavuk paketini ellerine almışlar başladılar tezahürata. O zatda o gün duruşması olduğu için mahkemeye gitmiş. Mahkemeden dönüşte o tavuğu onun başına geçirecekler.

“Biz de arkadaşlarla toplandık, uzaktan onları seyrediyoruz. İçlerinden birisi çıktı, eliyle bizi göstererek, ‘ŞUNLARDAN  UTANIN  BE, İŞTE  HAKİKÎ SOSYAL  ADALETİ  BUNLAR  UYGULUYOR. GÖRMÜYOR  MUSUNUZ  BİR  AÇIK DOLAPLARI VAR, HERKES  ORADAN  İSTEDİĞİNİ  YİYİP  İÇİYOR.  BİR  SOSYAL ADÂLET  DOLAPLARI VAR!..  Ama sen bir tavuğu bile bizimle paylaşmadın, ne yedin, ne bize yedirdin, bir de kalkmış sosyalizmi bize öğretmeye kalkıyorsun, sen kendin sosyalist değilsin’ diye küfürler eşliğinde bağırdıkça, bağırıyorlar. Kokmuş tavuk paketi ellerinde bekliyorlar. Neyse o zat mahkemeden döndü ve hapisanenin önünde elleri kelepçeli vaziyette arabadan indi. Kelepçesini çözdüler. Mahkemesi iyi gitmiş olacak ki, etrafına gülücükler dağıtarak kalabalığın yanına doğru geldi. Onlardan alkış beklerken iner inmez birden ‘Yuuuh! Tuuuh!’ sesleriyle şaşkına döndü. Normalde orada toplanan kalabalıktan alkış gelmesini beklerken PİŞMİŞ TAVUĞU  KAFASINDA  buldu. Zaten arabadan kim inse, mahkemeden kim dönse elleriyle zafer işareti yapıp  birbirlerini alkışlıyorlar; omuzlarına alıp koğuşa kadar getiriyorlardı. Ama bu sefer öyle olmadı. Orada toplanan kalabalık o zata ne söyleyecekse ağzına geleni söylediler. Yuh diyeni mi arasın, tüküreni mi ararsın. Adamcağız olup bitenler karşısında ne olduğunu anlayamadı. Tavuğu ranzanın altında unuttuğu zaten belli, çıkarıp da onların yanına da yiyemediği gibi ‘Alın şunu yiyin’ de dememiş. Fakat onun başına gelen, KIZARMIŞ  TAVUĞUN  BAŞINA GELMEMİŞTİR. İnsan ucundan biraz alır, gerisini de ‘Alın çocuklar  şunu paylaşın’ der. Fakat bizimki öyle değil, BİZİM  DOLABIMIZ  HERKESE  AÇIKTI. Hiç kimse, ‘Sen benimkinden yiyemezsin,  ben seninkinden yiyemem demezdi. İsteyen istediğini oradan alıp yiyordu. Onların bize böyle deyişleri hiç aklımdan gitmez. O zat meşhur bir profesör idi o zamanlar… Son zamanlarda bakanlık bile yaptı. (…)

“Hz. Ömer ve sosyal adaletten bahsettiğim bir sohbette Doğan Avcıoğlu böyle uzun uzun dinledikten sonra istihza ile ‘Hoca, Hoca! Çok güzel anlatıyorsun, ben sana bir şey söyleyeceğim’ dedi. ‘Buyurun’ dedim. ‘Bu anlattıklarını dinliyoruz biz. Eğer bu söylediklerin doğruysa, ya sen komünistsin ya biz Müslümanız’ dedi. ‘Yok dedim, ben komünist değilim ama  inşaallah siz Müslüman olursunuz.’ Başladı gülmeye… Bir tesbit olarak bu sözü söylemişti o zaman. Sosyal adalet, eşitlik, insan hakları filan diyorlar ama tatbik etmekten çok, lâfını ediyorlardı.”

Bütün güzellikler İslamiyette mevcut… Yalnız “El-cihad, bi’l-ÇENE” erbabı, yani İslâmiyeti sırf çene çalarak, lafını ederek anlatmak isteyenlerle onu anlatmak mümkün değil… Onun yaşanması, yaşanarak temsil edilmesi, hâl diliyle anlatılması gerekiyor…

[Abdullah Aymaz] 18.9.2018 [Samanyolu Haber]

‘Kadere İman eden Kederden Kurtulur’ [Mehmet Ali Şengül]

Kader; ilmi ve kudreti sonsuz, mâziyi, hâli ve müstakbeli bir nokta gibi bilen ve gören Cenâb-ı Hakk’ın ilmî planda herşeyi programlaması, sonra irâde, kudret ve meşiet planına geçirmesi, kâinatta olmuş olacak herşeyi olmadan evvel  İmâb-ı Mübin’de tesbit ve takdiridir.
   
‘İmâm-ı Mübin kader defteridir. İlim ve emr-i İlâhi’nin bir nev’ine ünvandır ki, âlem-i şehâdetten ziyâde âlem-i gayba bakıyor. Yani, zaman-ı hâlden ziyâde mâzî ve müstakbele nazar eder.  Kitab-ı Mübin ise, âlem-i gaybdan daha ziyâde âlem-i şehâdete bakar. Yani, mâzî ve müstakbelden ziyâde, zaman-ı hâzıra nazar eder..’ (Sözler)

En’am sûresi 59.âyette; “Bilinmeyen nice hazineler ve görünmeyen gayb âleminin anahtarları O’nun yanındadır. Onları Kendisinden başkası bilemez. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun haberi olmadan bir tek yaprak bile düşmez. Yer altı tabakalarının karanlıkları içindeki tek bir tâne, hasılı yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki, açık, net bir kitapta (Kitâb-ı Mübin’de) bulunmasın” buyrulmaktadır.
   
İman erkânından biri olan kader, ancak insan irâdesiyle bir kıymet ve değer ifâde etmektedir. Yâni, insan irâdesinin olmadığı yerde, kaderi de düşünemeyiz.

Kâinat, insanın varlığı ile bir mânâ ifâde ettiği gibi kader de, insana verilen cüz’i irâde ile bir şey ifâde etmektedir. İnsanın cüz’i irâde ile ciddi bir sorumluluk yüklenmesinin yanında, Allah  indinde de önemli bir yeri ve değeri olduğunu görmekteyiz.
 
Kader, ezelî ve sonsuz ilmiyle herşeyi, olmadan evvel Allah’ın bilmesi ve yine olacakları da, olmadan evvel  yaratmayı murat ettiği şekliyle tesbit ve takdir buyurmasıdır.
 
Kader, şehâdet âleminde Allah’ın takdiri ile kazâ etmeyi murat buyurduğu ve hükmettiği şeydir. Kader, Allah’ın takdiri; kazâ ise, bu takdiri infaz ve edâ etmesidir.
 
Kader, Cenâb-ı Hakkın ilminde eşyâya biçilen bir plan ve projedir. Kader ilim nev’indendir. İlim de dâimâ mâlûma, Allah’ın bilmesine tâbidir.
   
Bizim ne yapacağımızı, irâdemizi nerede ve nasıl kullanacağımızı Rabbimiz biliyor. Takdirini de bu bildiği istikâmette yapıyor. Nasıl olacaksa öyle bilinmekte, hakkındaki takdir de ona göre yapılmaktadır.
     
İsrâ sûresi 13.âyette; “ Her insanın vebâlini kendi nefsine bağladık (her insan yaptıklarına göre muâmele görür). Nitekim kıyâmet günü, herkesin önüne açılan bir defter çıkaracağız” buyrulmaktadır.
   
İnsanın, dünyâda irâdesi ile yaptığı iyi veya kötü her hareket, âhirette göz önüne serilecektir. İnsan irâdesiyle kader, omuz omuzadır, aslâ zıddiyet yoktur. Allah (cc), insanın irâdesini nerde ve nasıl kullanacağını biliyor ve ona göre takdir ediyor.
   
İnsanların, çizgilerini koruyamayıp en çok hata ettikleri zamanlar, îmanda zaafa düştükleri dönemlerdir. Bâzen kendi irâdî olarak yaptıkları hatalarını, Cenâb-ı Hakk’a ve kadere yüklemektedirler. ‘Ne yapayım Allah benim namaz kılmamamı, günah işlememi kaderime yazmış, ben de yapıyorum’ deyip suçu Allah’a ve kadere yüklemektedirler.
   
Böyle dönemlerde dinin ruhundan mahrum kalıp mânen beslenemeyen,  yaratılış gâyesinden mahrum korumasız nesiller; bir dönem materyalizmin, dünya zevklerinin bastırmasıyla,  inkâr-ı ulûhiyete kadar sürüklenmişlerdir.
   
Allah (cc);  gecenin gündüze, kışın bahara kaydığı mevsimlerle kudretini ve hâkimiyetini gösterdiği gibi; kalplerde de îmanın meydana getirdiği tecdid hareketiyle,  îman ve Kur’an hizmetinin önünü açmıştır. Böylece sahâbe rûhuyla dâvâlarına sâhip çıkan hasbî nesillerin gayreti ve fedâkarlığı ile ciddi hamleler yapılmış, milyonların âhiretlerinin kurtulmasına vesîle olunmuştur.
   
Sırr-ı teklifin gereği olarak, geceler gündüzleri, kışlar baharları, acılar tatlıları, sıkıntılar güzellikleri tâkip etmekte ve hayat  devâm etmektedir. Bugün musîbet gibi görünen zahiri sebeplerin tetiklemesiyle, hizmet-i îmâniyye ve Kur’âniyye  cihanşumül  olarak yeniden canlanmaktadır.
   
Hayru’l halef nesilleri, ciddi ve büyük sorumluluklar beklemektedir. Ehl-i iman olarak, o nesl-i cedîdi yanıltmayacak, onlara rehberlik yaparak önlerini açacak ve meşrû dâirede, gelişen dünya şartlarına ayak uyduracak şekilde yetişmelerini sağlayabilmek için, üzerine düşeni yapmaları gerekmektedir.
   
Kâinatı yaratan Allah (cc), çekirdekte ağacın; spermde, bir sanat hârikası olarak yaratılan ve varlıkların en şereflisi bulunan insanın plan ve projesini saklamaktadır.
   
Ra’d sûresi 8,9 ve 10.âyetlerde; “İşte O Allah’tır ki her bir dişinin neye gebe olduğunu, karnında ne taşıdığını, ve rahimlerin neleri eksik bırakıp, artırdığını bilir. Doğrusu O’nun katında herşey bir ölçü iledir.”
   
“Gayb ve şehâdet âlemini de, görünmeyen ve görünen âlemi de bilen, büyük ve yüce olan O’dur.”
 
“Sizden sözünü gizleyenle, açıkça söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün meydanda gezen O’nun bilmesi bakımından hep aynı durumdadır” buyrulmaktadır.
     
Böylesine zerreden kürelere, semekten sistemlere, atomdan galaksilere kadar baş döndürücü bu harika varlıkları; plansız, ölçüsüz, programsız düşünmek nasıl mümkün olur?
     
Görüldüğü gibi, ağacın bütün hayatı çekirdekte, insanın da bütün planı spermde kaydedilmiştir. Çekirdek ve spermler, kader yüklü birer plan ve projelerdir. Çekirdek toprağa düştüğü an, topraktan başını çıkaran filiz, has ve özel bir elbise giyerek, çiçek ve meyvelerle süslenerek, toprak üstünde  gören gözlere, Sâni-i Muhteşem (cc) adına kendini arz etmektedir.
     
Kâinatta baş döndürücü sür’atle hareket hâlinde olan yıldız ve galaksilerin, ay ve güneşin takvimcilik yapmasının yanında bildiğimiz bilemediğimiz başka vazifeler için yaratılmalarına kadar, herşeyde Allah (cc) muhit ilmiyle bir plan ve program tesbit buyurmuş, bir kader tâyin etmiştir.
   
İnsan irâdesinin olmadığı kâinatta cârî olan her icraata ‘cebrî kader’ denir.; Allah takdir edip murat buyurduğu bir şeyi kimseye sormadan yaratır. Onun yarattığı herşeyde hikmet hâkimdir. Çünkü O (cc), abes ve lüzumsuz hiçbir şey yapmaz.

Dünya, yaratıldığı günden beri, hem kendi etrafında, hem güneş etrafında bu cebrî Kader’in sevkiyle dönmektedir. Bu dönüşe ondan başka kimse ‘dur!’ diyemez. Güneş ile ay arasındaki yarışa kimse set çekemez, engel olamaz. Kâinatta herşey, o kadare teslim olup boyun eğmek zorundadır.
   
“Sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı” (Saffat, 96) “O her istediğini yapandır” (Buruc, 16) “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, her kötülük de nefsindendir” (Nisâ,79)

Güzellikleri yaratan ve veren doğrudan doğruya Allahtır. İnsanın, kendisinden meydana gelen güzelliklere sâhip çıkmaya hakkı yoktur. Güzelden kastımız, bizâtihi Allah’ın yarattığı güzelliklerdir. Onun için insan kendine ait olmayan mehâsin ve güzelliklerle mağrur olmamalıdır. Zîrâ, bütün güzellikler Allah’ın ihsanıdır. İhsan ise, şükür, tevâzu ve mahviyeti gerektirir.

Nefse gelince o dâima hakîki güzelin ve güzelliğin düşmanı olmuştur. Çünkü, kötülüğü isteyen hep nefistir. Sorumluluk ve mes’uliyet ona aittir.

Ehl-i iman, Allah’ın takdirine râzı olması gerekir. Bir talebenin  bir yıl içinde dersini hazmedip etmediğini kontrol için, iki üç saatlik bir imtihana tâbi tutulması çok değildir. Böyle bir imtihan gayet tabiî ve normaldir.  Kabiliyetlerin inkişâfına da bir vesîledir.  İnsanların, Allah’ın takdir ettiği ömür içinde ağır şartlarda imtihana tâbi tutulması  çok sayılmaz. İstisnâlar müstesna..

Çoğunluğu itibariyle irâdenin yanlış kullanılmasından mütevellit meydana gelen sıkıntılar karşısında  îman ve ahlâk sermayesi, fazîlet ve hasenâtta kendisinden üstün olanları görüp onlar  gibi olma gayreti içinde bulunmasını  teşvik ederken, musîbet ve sıkıntılarda ise, daha zor daha sıkıntılı olanları görüp hâline şükretmeyi emretmektedir.

Mü’min; ilmini, servetini, Allah yolunda hizmet-i îmâniyye ve Kur’âniyye’de sarfeden faziletli insanları  gıpta ederek o yolda gayret gösterirken; mecnun, gözü bacağı yok, kulağı sağır, dili konuşmuyor, felçli bir insanı görüp; ‘aman Allah’ım zerrât adedince Sana teşekkür ederim, beni bu nimetlerden mahrum etmedin. Ne olur bana emânet ettiğin maddî mânevî değerleri râzı olduğun istikâmette kullanmayı nasip et!’ deyip dua etmelidir.

Sokakta bulunmayan, para verip alınmayan bu cevherleri, insan israf etmemelidir. Hangi şartlarda olursa olsun musîbetlere sabredip şükreden, Allah’a tevekkül ve teslimiyet içinde  bulunan mü’minlere, ölümsüz ebedî âlemde, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nimetler va’d edilmektedir.

Tırnağından kaşına kadar hiçbir şey insana ait değildir. Mülk Allah’ındır. Bu vücut, insana emânet edilmiştir. İnsan onu, Mülkün Sahibi’nin emri doğrultusunda kullanmak zorundadır.

İnsan, cüz’i irâdesini  nimetlere karşı şükürde kullanırken, musîbetlerde de sabredip dişini sıkmakla mükelleftir. Böylece kendine düşeni yapıp, neticeyi küllî irâde sahibi olan Allah’a bırakmalıdır.

İrâde, yapılan işlerde temeli oluşturmaktadır. Cenâb-ı Hak yarattığı işleri bu temel üzerine yaratmaktadır. Ra’d sûresi 15.âyette, “Bir kavim kendini (irâdesiyle) değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez” buyrulmaktadır.

Başa gelen her işte iki sebep vardır. Bir zâhiri diğeri, hakîki sebep..  Zâhiri sebepler açısından baktığımızda ehl-i dünya, zâlimler,  münâfıklar, fâsık, facir ve ihânet şebekeleri, ehl-i imanın hapishanelere girmesine, yuvalarının parçalanmasına, muhtelif ülkelere hicret etmelerine hatta bazı masum çocuk, kadın ve insanların ölümüne sebebiyet vermektedirler.  Yer yer paralel dediler..  Örgüt dediler.. ‘Dine, ülkeye ve millete ihânet etti’ dediler.. Ve daha neler neler dediler. Böylece zâhiri sebepler açısından zulmettiler.

Kaderi-i İlâhi ise, sebeb-i hakîkidir. Hizmetin hakkını tam veremeyen, ihlâsla, vahdet-i rûhiye ile, kardeşlerini kendi nefsine tercih ederek î’sar ruhuyla hizmet edemeyen ehl-i îmanı nefye mahkum etti.

Böylece Allah (cc); ‘rengi, dili, dini, ırkı ne olursa olsun yeryüzündeki bütün insanlar benim kullarım, onlarında kendilerini yaratan ve yaşatan, rızık veren Rabbü’l âlemin olan Allah’ı tanımaya, sevmeye, itaat etmeye ihtiyaçları vardır’ mülâhazasıyla  cebr-i lutfî ile mü’minleri dünyânın her tarafına hicrete mecbur etti.

Efendimiz (sav) de; “Allah’ı  kullarına sevdiririn ki Allah da sizi sevsin” (Suyutî); “Benim adımı güneşin doğup battığı her yere götürün!..” (Müslim, Ebu Davud)  buyurarak on beş asır evvel hedef gösterdi.

 Olup biten bütün hâdiselerde kader hâkimdir ve o kader âdildir. Mü’minlere düşen vazîfe, şartlar ne kadar ağır olursa olsun, hâkim ve âdil olan o kadere teslim olmak, sıkıntılar içinde huzuru bulmak ve aslî vazifelerini ihmal etmeden yerine getirmek olmalıdır.

Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinde bulunmanın, O’nu muhtaç gönüllere duyurmanın, bütün siyâsîlerin fevkinde bir ulviyeti ve husûsiyeti vardır ki; yaratılış gâyesinin şuur ve idrâkinde bulunan ehl-i iman, çoğu yalancılıktan ibâret olan dünya siyâsetine tenezzül etmemişler, merak ve ilgi göstermemişlerdir.

Ne var ki, şu fânî ve imtihan dünyâsında, inansın inanmasın bütün insanların, aynı şartlarda yaşama ve hayâtı beraber paylaşma mecburiyetleri vardır. Dünyâda beraber yaşama zorunluluğu olan bu insanlar,  birbirleriyle olan münâsebetlerinde  Allah’ın kullarına tanıdığı hak ve hukuka saygılı olmanın yanında, adâletle muâmele etmek zorundadırlar.  Hattâ bütün mahlukâta bile, sevgi, şefkat ve merhametle davranarak  hayatı paylaşmak zorundadırlar.

Efendimiz (sav); kadere iman, kaygı ve üzüntüyü giderir” buyurmuştur. (Münavî, Feyzu’l Kadir)  ‘Kadere iman eden kederden kurtulur’ sözü de darb-ı mesel olmuştur.

[Mehmet Ali Şengül] 18.9.2018 [Samanyolu Haber]

Bütçe 8 ayda 50,8 milyar TL açık verdi; Reis bu Ferrari ne! [Semih Ardıç]

Türkiye aile şirketi gibi idare edildiği için ataerkil aile modelinin tavır ve davranışları birebir müşahede ediliyor. Aile reisi bütün imtiyazları elinde toplamış.

Hane halkının söz hakkı yok. Reis ne kadar lütfederse o kadar hürriyet o kadar ekmek, hava ve su…

Cep delik, cepken delik de olsa patron ne derse o!

BÜTÇENİN İSMİ KALMIŞ

Hane reisine hesap sormak mümkün değil. Ay ortasında mutfak tam takır kuru bakır. Paranın niye yetmediğini kimse sual edemiyor. Bütçedeki gedik aydan aya büyüyor.

Artık yama ile kapatılamayacak, çaputla tıkanamayacak kadar devasa bir delik var.

Ağustos ayında bütçe 5,8 milyar TL açık verdi. Bahse konu rakam geçen senenin aynı ayına kıyasla yüzde 563 daha fazla. 2017 senesinin Ağustos ayında açık 874 milyon TL idi.

Senenin ilk 8 ayında bilanço ne vaziyette? Tam bir iflas bütçesi.

Ocak-ağustos döneminde merkezî idare bütçesi 50,8 milyar TL açık verdi. Bir evvelki sene 8 aylık açık 25,2 milyar TL. İki katına çıkmış açık.

HÜKÛMET 65 MİLYAR TL DAHA FAZLA HARCADI

Bütçede bir başka kalem daha var ki “tasarruf” beyanlarının kâğıt üzerinde kaldığını teyit ediyor.

“Harcamalar için tahsis edilen ödeneklerden tasarruf yapıp bir kenara biriktirilmesi” şeklinde tarif edebileceğimiz Faiz Dışı Denge maalesef ilk 8 ayda 559 milyon TL açık verdi.

Oysa ana para ödemeleri bu kalemde tasarruf tutarı ile doğru orantılıdır. 2001 krizini müteakip Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından ihdas edilmişti bu kural.

Zira hem müsrif hem lükse düşkün siyasetçilerin bir elini bağlamadıkça bütçe açığı azaltılamıyordu.  Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) o kuralı da kale almıyor artık.

Bütçenin gelir-gider dengesinde giderler 50,8 milyar TL daha fazla tahakkuk etti.

Faiz dışı açık rakamı ilave edildiğinde mali disiplinin m’sinden eser kalmadığı anlaşılıyor.

Hükûmet 2017 senesinde Bütçe Kanunu’nu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçmesi esnasında kendisine tahsis edilenden en az 65 milyar TL daha fazla harcama yaptı.

50 MİLYAR TL FAİZE GİTTİ

İki sene evvel senelik faiz ödemeleri 40 milyar TL’ye kadar gerilemişti. Oysa 2018 senesinin ilk 8 ayında faiz için 50 milyar TL ödendi.

Sadece faize giden para iki Millî Eğitim Bakanlığı daha ihdas edilebilirdi.

Faiz ödemeleri bu sene 80 milyar TL’yi aşacak. 2019 bütçesi zaten birkaç ay içinde tükenecek. Zira 2018 yılında faizler yüzde 20’yi aştı, yüzde 30’a doğru ilerliyor.

Artan faizlerin tahrip ediciliği 2019’da en şiddetli haliyle hissedilecek.

173 MİLYAR TL VERGİ TAHSİL EDİLEMEDİ

Vergi gelirleri ilk 8 ayda 583 milyar TL tahakkuk etmiş. Tahsilat tutarı ise 410 milyar TL’de kalmış. 173 milyar TL piyasada kalmış.

Bir başka ifadeyle Maliye tahakkuk etmiş her 100 liralık verginin 29,6 lirasını tahsil edemedi.

Mükellef iki sebeple bu kadar büyük bir borç takmış olabilir:

1)Piyasada zannettiğimizden daha vahim bir nakit krizi var.

2) Her üç senede bir çıkarılan vergi afları mükellefin borcunu vadesinde ödeme alışkanlığını bozdu, vergi şuuru ve ahlakı tahribata uğradı.

Tahsilat fiyaskosunda esas faktör ilk şıkta temas ettiğim krizdir. O kadar tantana yapılan bedelli askerlikten azamî 7,5 milyar TL tahsil edilecek.

Hükûmet iktisadî buhrana çare bulmadığı için kimse elindeki nakiti harcamak istemiyor.

Krizlere has davranış şekli yeniden nüksetti ve Hazine’nin kasasına girmesi icap eden 173 milyar TL tahsil edilemedi.

Bunun üzerine giden, çare arayan ya da Maliye Bakanı Berat Albayrak’a hesap soran kimse yok.

220 MİLYAR DOLAR BORÇ, HİBE DEĞİL! 

Hanenin bütçesi delik deşik. Kasaba, manava, bakkala borç yığılmış. Elektrik-doğalgaz faturaları ödenmediği için hane halkı mum ışığında oturuyor.

220 milyar dolar döviz borcunu kim ödeyecek? Yabancılar o kadar parayı hibe etmeyeceğine göre niçin bütçede tasarruf edilmez?

Gıdadan temizlik malzemelerine kadar her kalemde zam tsunamisi devam ettiği için öğün sayısı neredeyse bire inecek.

HANE REİSİ EVE LÜKS FERRARI İLE GELİRSE

Sofrada çeşit azalmış. Karın tokluğuna çalışıyor herkes.

6,30 TL’yi geçen dolar yeniden tırmanışa geçmiş. Merkez Bankası’nın repo faizini yüzde 6,25 artırması üç gün bile tesir etmemiş.

Arjantin’den sonra en yüksek faizi veren ikinci memleket olmak bile TL’yi kurtarmaya kâfi gelmemiş.

Ahval böylesine perişan iken hanenin reisi bir akşam eve lüks bir Ferrari ile dönüyor. “Ferrari ile biraz alakadar olunca sahibi sağolsun hediye etti.” diyor.

ARABANIN MASRAFLARI İLE KAÇ FAKİRİN KARNI DOYAR?

Reis telaşa lüzum olmadığını, arabanın kendisine değil hane halkına ait olduğunu söylüyor.

Ağır konuşmamak için herkes dilini ısırıyor. Piyasada “müsrif” lakabı ile anılan birine kim, niye bu kadar pahalı bir arabayı hediye eder ki!

Hem o arabanın masrafını karşılayacak para nerede!

Yakıt, sigorta ve vergi için ödenecek parayla fakir hane halkı krallar gibi geçinip gidebilecekken bu araba nereden çıktı şimdi?

Ahalinin bu adama ne diyeceğini zengin atasözleri kütüphanemize havala ediyorum.

Ataerkil aileler anti demokratik yapısı itibarıyla her an patlamaya hazır bir bomba gibidir.

Patlamanın kıvılcımı da hep ekmekten çıkar…

[Semih Ardıç] 18.9.2018 [TR724]

Benim değil, halkın! [Naci Karadağ]

Kavgam malum olduğu üzere Hitler’in kitabının ismidir. 2 ciltten oluşan çalışmayı Hitler 9 aylık hapishane hayatı esnasında kaleme almıştı. (Bizimkisi gibi şiir okuduğu için değil Birahane baskını dolayısıyla hapse girdi Führer! Gerçi o gün bu gündür tek satır bir şey okumamakla övünüyor ama neyse, mevzumuz bu değil)

Aslında herhangi bir tür kalıbına sokmak oldukça zordur Kavgam’ı. Belki bu kitabı en iyi “Politik tez” tabiri karşılar. Bu kitabın geliriyle aldığı fonlar karşılığı kendine mütevazı bir kulübecik kiralamıştı Hitler. Ev sahibinin dul eşine ayda 100 Mark ödüyordu. Sonradan –Nazi iktidarıyla birlikte- satın aldığı minik bir pansiyon evine benzeyen bu yerin ismi Haus Wachenfeld idi. Yani Gözlem Evi…



Hakim bir dağın tepesine kurulmuş gösterişsiz bir köy kulübesinden başka bir şey değildi burası. Ancak Hitler iktidar basamaklarını adım adım tırmandıkça çevresindeki dalkavuk sayısında muazzam artış gözleniyordu. Bunlardan biri de Martin Bormann’dı. Hitler’in beyin kadrosunda Goebbels’ten bile tehlikeli bir isimdi Bormann. Çünkü sinsiydi ve sonradan dâhil olduğu bu has dairede ancak entrikalarla Hitler’in gözüne girerse kalabileceğini çok iyi biliyordu.

Bu kulübenin bulunduğu lokasyon çok mühimdi. Zira buraya tam bir ‘oksijen cenneti’ diyordu tıpçılar ve pek çok önemli hasta ‘hava kürü’ için burayı tercih ediyordu. Besteci Brahms, psikanalizci Freud buranın müdavimlerindendi. Buna rağmen kulübenin bulunduğu belde epey sakin bir yerdi.

Bormann Hitler’in 50. yaş günü dolayısıyla (1939) ona bir sürpriz yaptı. Bu küçük kulübeyi dev bir saraya dönüştürdü. Tabii konseptle beraber isim de değişti. Artık buranın ismi Berghof yani Dağ Sarayı idi. Hitler ve arkadaşları ise buraya Külliye demeye karar (yok yok şaka) kendi aralarında buraya Kartal Yuvası diyorlardı! Hitler bile bu kadar büyük değişim beklemiyordu. Nitekim Bormann gözüne girdi ve sonrasında epey bina beraberce tasarladılar.

Hitler’in burayı sıklıkla kullanması, misafirlerini ağırlaması, metresiyle vakit geçirmesi başta Alman havuz medyası olmak üzere ne kadar dalkavuk, yardakçı, yancı, yandaş varsa hepsini buraya çekmeye başladı. Bölgede ev kalmadı, arazilerin tamamı satıldı. Her diktatörün etrafında olduğu gibi Hitler’in çevresinde iç içe geçmiş yüzlerce çember halinde dalkavuk yerini almıştı.

Bakın o mütevazı ev şu hale geldi, kaldı ki kompleksin sadece bir bölümüydü bu.


Eski bina ismiyle beraber konsept değişikliğine de gitmişti.

Nitekim daha restorasyon tamamlanmadan dedikodular ayyuka çıkmıştı.

Yok efendim “Başkan sürekli kendine saray yaptırıyormuş” da…

“Bu kaçıncı saraymış” da…

“Saraylara doyamıyormuş” da, falan filan…

1938 yılında tepesi atan Hitler Homes and Gardens dergisinin yazarlarına şu açıklamayı yaptı “Burası benimdir. Onu kazandığım parayla inşa ettim.”


Buraya harcanan para o kadar muazzam ki, asla net olarak doğru rakamı kimse ifade edememiş. Hitler zaman zaman sanatçıları, sporcuları, devlet adamlarını burada ağırlamış, boş zamanlarında terasta metresiyle kahve yudumlarken dünyayı nasıl cehenneme çevireceğinin planlarını yapıp durmuş.



İşler sarpa sarıp Alman halkı fakirleşmeye başlayınca yöneticilerin hayatını yeni yeni fark etmişler.

Bunlardan biri de Nazi üst kadrosunun lüks içinde yaşaması. Buna Hitler de dahil…

İşte tam bu noktada Hitler bu sefer en klişe savunma pozisyonuna geçmiş:

“Burası şahsımın değil, Alman halkınındır!”

Enteresandır buranın sahibi halk, Rus bombardımanından sonra kendi elleriyle bu sarayı yerle bir etmiştir.

Benim değil, halkın!..

Tarihte ne kadar diktatör ve yolsuzluk yapan şahıs varsa hemen hepsi kullanmıştır bu savunma cümlelerini.

Şurada ise mevzu bahis sarayın karşılaştırmalı görselleri var. Merak eden inceleyebilir.

Hemen yakın tarihten bir başka örneğe bakalım:

2015 yılında açılan yolsuzluk dosyasının dönemin başsavcısının görevden alınarak kapatılması sonrasında Malezya’da 60 yıllık iktidarı devrilen Milli Cephe (Barisan Nasional) ve lideri, aynı zamanda eski Başbakan Necip Razak ile ilgili başlatılan yolsuzluk soruşturmalarını hatırlayacaksınız.


Sağlam çarpmıştı Razak (Farklı bir isim çağrıştırıyor bu isim ama kim? Hatırlayamadım şu an.) Ve yolsuzluk komisyonuna ifade vermek için çıktığında aynen şunları söylemişti: “Şahsi hesabımdaki 681 milyon dolar, bir Suudi prensi tarafından bana yapılmış bir hibedir…”


Konutundan çıkan 284 el çantası, nakit para dolu 72 bavul, sayısı bilinmeyen mücevherat kutuları içinse, “Şahsımın değil, milletimindir” demişti.

Şimdi size bir “Benim değil, halkın” diyerek “Götürü” usulü çalışan devlet başkanlarından bir kokteyl sunayım.



Resimdeki bu nur yüzlü devlet yöneticisinin adı; Ali Bongo Ondimba. (şiir gibi isim değil mi?)  Toplam serveti 1 milyar doların üstünde olan ve kısa zaman önce Paris’te 138 milyon dolara ev alan Ondimba’nın, Gabon’un toplam Gayri Safi Yurt İçi Hasılası’nın yüzde 25’ini cebine attığı iddia ediliyor. Ona sorarsanız Paris’teki evi de halkı yurt dışına çıktığında rahat etsin otellerde helak olmasınlar diye satın almıştır!



Bu güzeller güzeli devlet şeysinin ismi ise Teodoro Obiang Nguema Mbasogo… Bu da “Junior” Mbasago…



Güzel uçaklara, lüks hayata, saatlere, takım elbiselere, afili ayakkabılara bayılır kendisi. “Kendisi herhangi bir insanı sadece dileyerek öldürebilir, kendisinden hesap sorulamaz ve bu yüzden cehenneme gitmez.” diyen bir babanın oğlu için oldukça mütevazı bir yaşam aslında. 500.000 nüfuslu küçük bir diktatörlük olan Ekvator Gine’sini 1979 yılından beri kesintisiz yönetiyor. 1 milyar dolardan fazla serveti var.



Bizimkisinin kankası: Ömer El Beşir… 9 milyar dolarlık bir servete sahip olduğu ifade ediliyor. Kendisinin bir özelliği ise dünyada en yüksek maaş alan devlet başkanı olması. Yıllık maaşı 46 milyon dolar civarında ve Obama’dan 12 kat daha fazla. Sudan’da işsizlik oranı yüzde 20 ve kişi başına düşen gelir 2500 dolar. Hesap verirlilik, şeffaflık, kuvvetler ayrılığı, özgür basın gibi bir sıkıntısı yok Beşir ve Sudan’ın…



Nazar değmesin! Dini bütün bir Müslüman ya da her neyse ondan biri işte Suharto. Kişisel serveti 35 milyar dolar… Dünya bu yüzden Endonezya’yı hep kıskanır, çatlarlar.

Yine yabancı olmayan biri: İlham Aliyev… Komşu ve kardeş Azerbaycan’ın yetiştirdiği Dünya lideri. 12 yaşındaki oğlu Haydar Aliyev’in Dubai’de 44 milyon dolar değerinde 9 daire aldığı ortaya çıktı. Gelecek vadeden bir veliaht anlayacağınız. Babası ise prensine göre oldukça mütevazı. Ülkesinde açıklık diye bir şey kalmadığı için haddi hesabı olmayan varlığını kimse bilemiyor pek. Paralarının büyük kısmını Dubai’de istiflediği rivayet ediliyor. Kızları Arzu ve Leyla ise tam bir emlak hastası. Sadece Dubai’de bu ikilinin aldığı evlerin fiyatı 75 milyon dolar.

Listeyi uzatmak mümkün. Kaddafi’den Mübarek’e, Abdullah Saleh’ten Abidin Bin Ali’ye onlarcasını eklemek mümkün. Bunların çoğu Müslüman ülke ne yazık ki ve halkı ne kadar fakir ise yöneticileri dünya zenginler listesinde üst basamaklarda.

Hepsinin kullandığı jargon ve savunma mekanizması aynı.

Ben gidersem ülke batar!

Bana yapılan saldırı milletime yapılmıştır!

Bizi kıskanan dış güçlerin oyunları..

Şahsımın değil, milletimin…

Recep Erdoğan’ın son oyuncağı Boeing 747-8 uçağıyla ilgili yazıda da belirttiğim gibi: Aynı güzergâhın yolcularıyız bu ülkelerle. Çünkü liderimiz benzer. Halkların benzeşmesi tabii.

Bu uçak hadisesinin ortaya çıkmasından sonra Erdoğan tıpkı Bakan çağlayan gibi sonradan bir şeyler uydurma derdine düştü. Şöyle demiş uçaktaki yandaş medya kapıkullarına:

“Katar bu uçağı satıyordu, hatta rakam bildiğim kadarıyla 500 civarındaydı. O esnada biz de ilgilendik. Katar Emiri, bundan haberdar olunca uçağı Türkiye’ye hibe etti; ‘Ben Türkiye’den para almam; bunu Türkiye’ye hediye ediyorum, hibe ediyorum’ dedi. O uçak benim şahsımın değil, Türkiye Cumhuriyeti  Devleti’nindir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne verilecek böyle bir uçak, CHP’yi niye rahatsız ediyor?”

Sonrasında da “Mahkeme mahkeme süründüreceğim” diyerek tehdit etmekten geri durmuyor Erdoğan.

Bu arada aptal dostun olacağına akıllı düşmanın olsun, sözünü haklı çıkaran bir de gelişme yaşandı. Havuzun en silik yazar modellerinden olan Emin Pazarcı şöyle bir ayrıntı paylaştı:



Yalakalık yapayım derken bir apron dolusu inciri berbat etmiş Pazarcı.

Katar Emiri uçağın yanında bonus olarak da 80tane Arap Atı vermiş.

Erdoğan’a değil tabi TC Devleti’ne.

Biliyorsunuz son dönemlerde bu at açığı herkesi kara kara düşündürüyordu. “Ne olacak bu beygirsizlik?” diye yana yakıla çare arıyorduk.

Sağ olsun Katar Şeyhi atları verdi de ülke çok ciddi bir badireyi daha atlatmış oldu.

Elbette Reis sayesinde…

[Naci Karadağ] 18.9.2018 [TR724]

Şantiyedeki faşizm [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

(Havaalanı inşaatında ölen, yaralanan ve hakları gasp edilen, 600’den fazlası gözaltına alınan işçilere yazılmıştır.)

Soğuk barakalarda ter ve ayak kokusu, kum ve çamurların bulaştığı fayanslarda yürürken çıkan çıtırtılara karışıyordu. Florasan lambalarının ruhsuzca aydınlattığı koridorları jeneratörler yakıt tasarrufu nedeniyle çalıştırılmadığından beri özler olmuştu. Yalınayak yürürken yapışan pisliklerle yatağa girmemek için pazardan aldığı tokyolar ayağında, yürüdü. Yürürken sağa sola çarpmamak için el yordamıyla ranzaların soğuk demirlerine değiyordu. Yüzeyleri tırtıklıydı ve kalkmış boyaların jilet gibi keskin kenarları, dokunduğu yerlerden ufalanarak pis zemine dökülüyordu. İçerideki havanın tüm ağırlığına karşın rahatsız değildi hiç. Burnu sanki koku almayı bırakmış, ona büyük bir iyilikte bulunmuştu. Akşamları yanan sobadan gelen odun kokusuna karışmış çam ağaçlarının reçine kokularıyla dolu çocukluk yıllarını düşündü – hala ne kadar da gerçektiler! Yayladan inşaata geleli her şey demirdi. Baraka, ranzası, tabaklar, tepsiler, kazma-kürek ve şantiyedeki beton karma makineleri, asansörlü vincin zinciri, hep demir! Toprak da demir parçalarıyla doluydu; paslı çiviler, plaka parçaları, burgulu inşaat demirlerinden kopan parçalar, konserve kutuları, anlayacağınız kirli kahverenginin türlü tonları. Hayatları gibi metali de acımasızca paslandıran bu yerde, etraftaki çöplere gelen parlak yeşil bok sinekleri bir tezat oluşturuyordu.

Gelenler, gidenler, ölenler; şantiyenin bitap düşmüş ve zayıflıktan kaburgaları sayılan güneşten yanmış benizleriyle başka bir ülkenin çocukları gibi görünen amelelerinin bunları düşünecek vakti yoktu. Güçlünün var olabileceği o yerde yaşamak, geri çekilenlere ve başka bir evrene göçenlere üzülecek duygusal bir bağ kurmaya engeldi. Orada sadece o an vardı. O an kaldırılan taş, o an el arabasına konacak, o an vince yükleme yapılırken elli kiloluk çimento çuvalı düşürülmeyecek – yoksa formen tekme tokat girebilir – o an sana edilen küfrü duymayıp ıslıkla öfkeni bastıracaksın… Seni direndiren, ayakta tutan, hayata tutunduran, var olmaya devamını sağlayan o öfke değil mi? Bir de anana babana göndereceğin aylığın?

Sabah kahvaltısında yediğin kibrit kutusu kadar kirecimsi beyaz peynir ve artık mayadan şişmiş hafif ekmek, üç beş tane kara zeytin, acı mı acı. Arada o zeytinlerin arasında sahte zeytinyağına bulanmış bir yalnız zeytin yaprağı – kim bilir nereden geldi metal tepsimin ufak bölmesine. Edremit mi, Ayvalık mı? Mersin mi yoksa Balıkesir? Kendinin nereden geldiğini unutan elleri nasırlı genç işçiler, zeytinin menşeini merak eder mi? O peynir parçası ve o zeytin taneleri midir benim yaşamım, annem? Hayır. Ona bunu söyleyemem, üzülür sonra. Büyük şehirde, dillere destan bir havaalanı yapıyorum ben ellerimle her gün. Taşlardan tuğlalardan harçtan ve demirden, ördüğüm duvarlar, vidaladığım çelik konstrüksiyon, yere attığım betonun cillop gibi yüzü – ben ve arkadaşlarım. Babam gurur duyduğunu hiç demedi bana, ama bilirim bakışlarından, demesine gerek yok zaten. Sert olan, güçlü olan, dayanıklı olan, hayata alabildiğine sarılanların olduğu bu yerde, duygular sadece sana düşmanlık eder, senin aleyhine çalışır. Gündüzleri.


Ama ya geceleri? Hıçkırarak ağlayanlara kimse bakmaz. Herkes kendi kederine gömülür, herkesin tek mezarı olabileceği gibi ancak! Ve o yalnızlıkta, düşüncelerde ışık hızında köyüne gider herkes, ya da yavuklusuna, pire ısırıklarının korkunç kaşıntısına rağmen. Annesinin beline sarılır ve başını gömer ona, hiç doğmamacasına bu katı ve acımasız dünyaya. Ona kendi yasaklanmış dilinde seslenir belki de kim bilir, kimseden korkmadan. Gözlerindeki güneş izleri daha da belirginleşen anası, “gel oğul sofra hazır” der mi? Babasının mırıldandığı bin yıllık Kürt türküsü, her şeyin yolunda olduğunu anlatır, kardeşlerinin gürültüsü, sofraya gelinince durur. Artık herkes sofradadır – dinginlik ve mutluluk. Geceleri özgürsündür. Ağlamakta, kederde, hüzünde, efkârda, acı ve ağrıda, gözyaşı ve umutta. Geceler böyle geçer, geçmek bilmeden işte.

O gurur var ta o gurur. İzzet-i nefis dedikleri eskilerin hani. Parasını almayanın patrona gidip önce hal hatır sorduğu ve konuya nasıl giremediği insanların ülkesinde, kanıksamak adam olmanın bir parçası kabul edilir. Dayan, dayan, dayan. Dayanmak, susmak, sabretmek de işte aynen öyle bilinir. Beklemek, bu işin parçasıdır. Ekmek parası için yapılan bu işte, ekmeği veren eli ısırmak racondan değildir. Alnındaki ter çoktan kurumuş olsa da emeğinin hakkını paragöz hacı patronundan alamayan almayan bu Anadolu insanı bekler, sabreder. “Zengin olan, çalmasını bildiği için zengindir” dese de büyükler, o çalmaz, çalamaz işte. Çalandan hesap da soramaz ki ama. Çünkü öğrendiği, kendisine öğretilen, elle tutulmaz, gözle görülmez “ayıp” denen, başka dillere çevirisi zor o kavram, karakterinin şah damarıdır. Kiminde dört hafta oldu, kiminde sekiz! Tek derdi, acaba anamın aklına başka bir şey gelir mi olan o kara saçlı kara gözlü çocuk, gece yatağında bunları düşünür. Yürürken yerden gelen çıtırtılarla yeşil sineğin vızıltısı, şantiyenin gürültüsüne, kamyonların dizel kokan egzoz dumanlarıyla vinçlerden gelen gıcırtılar, söylenen farklı yörelerden türkülere karışır, Ege’yi, Karadeniz’i, Ağrı Dağı’nı, Tuz Gölü’nü sana getirir birden. Ellerindeki ağırlık mı kalplerindeki yük mü daha ağır? Para almadan çalışan bu mert adamların tek derdi namusları ve alın terlerinin karşılığını almaktır. Bunu utanmadan, sıkılmadan, o serdeki erkekliklerini aşarak anlatmalarının bir yolu var mıdır?

Siyah Mercedes’teki takım elbiseli badem bıyıklı adam şantiyeye geldi. Şoförü ve yanındaki genç mühendis, formenlerin başına bir zarf verdi. Oradaki polis sırıttı, takım elbiseli onun elini sıktı, diğer eliyle hafiften elense çekti. Polis ekmeğin sadece fırından gelmediğini bildiğinden, bu elenseye boynunu hafiften eğerek karşılık verdi. Herkes kimin ne olduğunu bilir. İnsanın insana hiyerarşisi, itin ite olanınkinden çok daha sağlam temeller üzerine kuruludur – bunu öğrenmeden bilirsiniz. Siyah Mercedes’ten inen adam da bunu bilir, formen de, polis memuru ve orada sıcakta kazma sallayan amele de. Herkes bunu bilir. Bu hayattır, bize öğretilen çünkü okulsuz, öğretmensiz, kitapsız.

Şantiye – “Almanya’nın bizi kıskanacağı kadar varmışsın sen be!”. Almanya’da işçiler de kıskanıyordur belki kara zeytine talim kara gözlü Anadolu civanlarını, kim bilir? Kim bilir?

Uzaklardan bir türkü çığrılır yine. Bir ıslık, bir ezgi, bir yanık ses, sonra bir yanık ses daha. Sonra bir gülümseme. “Anama göndereydim iyi olurdu aylığı” diye düşünürken, o ezgiye kapılır, türkü onu mıknatıs gibi çeker. Nasıl olsa geceye daha çok var be! Efkârlanma saati değil ki bu? Hem sabır erdemdir. Erdemli olan insanların acı çektiği topraklardır buralar, bildin mi? Memleket deyince, bizi birleştiren şeylerden biri budur. İyilerle kötülerin savaşı, tarımın bulunmasından beri bu toprakların kaderi oldu. Diktatörler ve bezirgânlar, din tüccarları ve ahlaksızlar, tolsuzluğa batmış hırsızlar ve onların şeref yoksunu coplu müfrezeleri, propaganda ve güzellemeci kalemleri, vıcık-vıcık yağcı bürokratları ve satılık lejyonerleri, ihanetin sağdan, soldan, ortadan gelen ortak noktaları şahsiyetsizlik olan neferleri! Hukuksuzluktan yaşayanlar, hepiniz bilin işte buraya yazıyorum. Mayası bu topraklarda olanlar, bir türküyle dertlerini unutur, gülümser yine. Ama unutmaz, unutmayacak sizleri bu topraklar, Mısır’ın firavunları unutmadığı gibi.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.9.2018 [TR724]

Sahne sırası Şampiyonlar Ligi’nin [Efe Yiğit]

Dünyada kulüp turnuvası denince akla ilk gelen Şampiyonlar Ligi bir kez daha sahne alıyor. 32 takım bir kupa için nefes kesen bir mücadele verecek. Türkiye’yi Galatasaray’ın temsil edeceği Şampiyonlar Ligi’nde favoriler yine bildik takımlar. Kafalardaki soru; İspanyol hegomanyası bu yıl sona erecek mi?

UEFA’nın İsveçli başkanı Lennart Johansson’un en büyük projelerinden biri olarak 1992-93 sezonunda hayata geçirilen Şampiyonlar Ligi’nin kısa sürede dünyanın bir numaralı kulüp turnuvası olacağını söylemek kehanet sayılırdı. Liglerinde şampiyon olmuş 36 takımın eleme turlarını geçip, 8 takımlı iki gruba adını yazdırması için zorlu bir mücadele vermesi gerekiyordu. İki grubun birincileri kupa finalinde birbirlerine rakip oluyorlardı. İlk finalist Milan ve Marsilya olurken, kupayı müzesine Fransız ekibi gösteriyordu. Gruplara katılan takım sayısı kademeli olarak arttırıldı. Şuan 8 grupta 32 takım mücadele ediyor. Bu yıldan itibaren UEFA kulüp sıralamasında ilk 4’te olan 4 ülkenin 4 takımı doğrudan gruplara adını yazdırmaya başladı.

2009 yılından itibaren Şampiyonlar Ligi’nde İspanyol hegomanyasını görüyoruz. Barcelona, 2009’da kupayı kazandıktan sonra aynı başarıyı 2011 ve 2015’te tekrarlamıştı. İspanya’nın bir başka devi Real Madrid, 2014’te kupayı kazanıp 12 yıllık hasretini bitirdikten sonra 2016’dan itibaren 3 yıl üst üste kupayı kimseye bırakmayarak kırılması zor bir rekorun sahibi oldu.

Real Madrid cephesinde bu yıl iki önemli eksik dikkat çekiyor. Biri 3 yıl kupayı kazandıran hocası Zinedine Zidane diğer Devler Ligi’nde kırmadık rekor bırakmayan Cristiano Ronaldo. Zidane, sezonun bitimiyle sürpriz bir şekilde görevinden istifa ederken, Ronaldo ise 9 yıllık Madrid günlerinden sonra Juventus’a yelken açtı. Zidane ile Real Madrid çıktığı tüm finalleri kazanarak, kırılması çok zor bir rekorun sahibi olmuştu. Keza Ronaldo attığı gollerle takımının başarısında bir numaralı pay sahibiydi. Bu iki eksiğin Real’i nasıl etkileyeceğini yakından göreceğiz.

Geçen yıl La Liga’yı şampiyon tamamlayan Barcelona’nın başarısı Roma karşısında çeyrek finalde yaşanan hezimetten dolayı hep eksik addedildi. Bu yıl Barcelona için Şampiyonlar Ligi, La Liga’dan daha önemli hale geldi. Bir taraftan Roma hezimetini unutturmak diğer taraftan ezeli rakibi Real’in Devler Ligi hegomanyasına son vermek, Barcelona’nın bir numaralı hedeflerinden biri.

Real Madrid’in hegomanyasından rahatsız olan sadece Barcelona değil. Premier Lig kulüpleri Manchester City, United ve Liverpool, Fransa’dan PSG, Almanya’dan Bayern Münih ve İtalya’dan Juventus, ‘artık yeter’ demeye hazırlanıyor. Pep Guardiola yönetiminde farklı bir kimliğe bürünen City’nin bu yıl hedef listesinde ilk sırada Şampiyonlar Ligi var. Keza geçen yıl finalde kaybeden Liverpool, bu sezon hem Premier Lig hem de Şampiyonlar Ligi’ni birlikte götürecek güçlü bir kadro kurdu. PSG için zaten Fransa Ligi şampiyonluğu giderek tali bir hedefe dönüştü. Aynı durum Serie A’nın son 7 yılını şampiyon tamamlayan Juventus ve Bundesliga’nın son 6 yılında şampiyonluğu kimseye bırakmayan Bayern Münih için de geçerli. Özellikle Ronaldo’yu kadrosuna katan Juventus, finallerin kaybeden takımı olmaya artık son vermek istiyor.

Fenerbahçe’nin eleme turunu geçmediği Şampiyonlar Ligi’nde Türkiye’yi galatasaray temsil edecek. 15. kez Devler Ligi’nde sahne alan Galatasaray, Lokomotif Moskova, Schalke 04 ve FC Porto’nun yer aldığı grupta ilk iki sırayı alıp, adını son 16 turuna yazdırmak istiyor. Lokomotif Moskova karşısında Şampiyonlar Ligi’nde 50. maça çıkmaya hazırlanan Fatih Terim’in 5 yıllık hasretide bitmiş olacak. Terim, Şampiyonlar Ligi’nde çıktığı 49 karşılaşmada 21 kez galibiyet alırken, 20 kez de mağlup oldu.  Galatasaray’da 4. kez takımın başında Teknik Direktör Fatih Terim, son olarak 2013 yılında Şampiyonlar Ligi heyecanı yaşadı.

Galatasaraylı 9 futbolcu kariyerlerinde ilk kez UEFA Şampiyonlar Ligi heyecanı yaşayacak. Sarı-kırmızılı ekibin 21 kişilik kadrosunda yer alan, Emre Akbaba, Badou Ndiaye, Martin Linnes, Ryan Donk, Garry Rodrigues, Ahmet Çalık, Ömer Bayram, Muğdat Çelik ve İsmail Çipe teknik direktör Fatih Terim’in görev vermesi durumunda bu kulvarda ilk kez sahaya çıkacak. Galatasaray’ın kadrosunda bulunan futbolculardan UEFA Şampiyonlar Ligi’ndeki en golcü isim Cezayirli Sofiane Feghouli. İspanya’nın Valencia takımıyla Şampiyonlar Ligi’nde 4 sezon top koşturan Feghouli, 5 kez fileleri havalandırdı. Bu oyuncuyu Belçika’nın Basel ve Almanya’nın Bayer Leverkusen formalarıyla Şampiyonlar Ligi’nde 17 maça çıkan Eren Derdiyok 3 golle izledi.

Şampiyonlar Ligi D Grubu ilk maçında Rusya’nın Lokomotiv Moskova takımını ağırlanmaya hazırlanan Galatasaray’ın son dönemdeki Avrupa kupaları performansı beklentilerin çok altında kaldı. Avrupa kupalarında çıktığı son 7 müsabakada galibiyet göremeyen sarı-kırmızılılar, son 18 karşılaşmasında ise sadece 1 kez sahadan galip ayrıldı. Galatasaray, 2013-14 sezonu Şampiyonlar Ligi gruplarındaki son maçında Juventus’u İstanbul’da 1-0 yenerek son 16 turuna yükselirken, bu önemli galibiyetin ardından Avrupa kupalarında kötü istatistiklere imza attı.

Sarı-kırmızılı takım, 2013-14 sezonundaki Juventus galibiyetinin ardından oynadığı 18 Avrupa kupası müsabakasından sadece 1 galibiyet çıkarabildi. Sarı-kırmızılı ekibin 18 maçlık bu süreçte savunma ve hücumdaki başarısız istatistikleri dikkati çekiyor. Galatasaray takımı, Avrupa kupalarındaki son 18 maçında kalesinde 39 gol görürken, rakip ağları sadece 14 kez havalandırabildi.

[Efe Yiğit] 18.9.2018 [TR724]

Mal milletin olunca, itibar-ı devlet uçuşa geçer! [Erhan Başyurt]

Dünyada sadece 6 ülkenin filosunda yer alan Boeing 747-8i tipi uçak, artık Türkiye’de…

Hürriyet’in haberine göre, ABD Başkanı bile iki adet siparişini henüz teslim almış değil!

İşte göğsümüzü kabartan gelişme:

Katar Emiri Şeyh El Tani, özel donanımlı Boeing 747-8i VIP uçağını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kullanması için Türkiye’ye hediye etti…

***

Hediye uçağın değerinin 500 milyon dolar olduğunu, bizatihi Erdoğan’ın gazetecilere açıkladı.

Türkiye, ‘’Katar gibi bir ülkeden 500 milyonluk karşılıksız hediye kabul edecek kadar küçüldü mü?’’ diye tepki gösterenler var.

Yine ‘’İnsan, ihsanın kuludur… Veren el, alan elden üstündür… Bugün uçağını veren, yarın emir de verir, adam zaten Emir’’ diyenler de…

Bu ‘beyhude’ tartışmalara girmeye gerek var mı bilmiyorum!

***

500 milyonluk hediye, bizatihi Cumhurbaşkanı’nın şahsına yapılsaydı (ki Türkiye’de cumhurbaşkanını sınırlayan bir yasa olmadığı için) kabul edilmesi sadece ‘ahlaki’ olmazdı.

Ancak hediye Erdoğan’ın vurguyla açıkladığı gibi ‘’devletimize’’…

O zaman, Emir’in kerimliğine, cömertliğine methiyeler dizmekten başka çare kalmıyor (!)

Hem bir Arap atasözü der ki; Hediyeleşin, bir taşla bile olsa!

***

Uçak değil aslında petrol zengini Katar Emiri için üretilmiş bir ‘’uçan saray’’ demek daha doğru.

2015’te Katar’a teslim edilmiş. Topu topu 436 saat uçmuş. Toplam 200 iniş ve kalkış yapmış.

400 yolcu kapasiteli uçak özel olarak dizayn edilip 76 yolcu kapasiteye düşürülmüş. 18 kişilik uçuş ekibi görev yapıyor.

İçinde çok sayıda yatak odası (7 ayrı yatak odası olduğu iddiası var), toplantı salonları ve bir de havada acil müdahaleye imkan tanıyan ameliyathanesi bulunuyor.

***

‘’Osmanlı’nın devamı, bölgesel ve küresel güç Türkiye, küçücük bir emirlikten ikinci el hediye alacak kadar düştü mü?’’ tarzı ‘gerzek’ çıkışlara da gerek yok!

Zira döviz kurları fırladığında, Katar Emiri Ankara’ya davet edilip, ‘’15 milyar dolar yatırım yapacağız’’ açıklaması ile piyasaların ateşi düşürülmeye çalışılmıştı.

Size garip gelebilir ama şu an Arap dünyasındaki tek dost iktidarımız; Emir El Hani!

Türkiye’nin Katar’da askeri üsleri var, Katar’ın da Türkiye’de oldukça ciddi yatırımları…

Kimliği belirsiz ‘Katar sermayesi’ yakın zamanda Digitürk’ü de satın almıştı!

***

Kaldı ki, Erdoğan’ın özel uçağı olacak ama devletin malı…

‘’Devlet malı’’ yani milletin malı!

Mal milletin olanca, pilotlar, yakıt, donanım, bakım masrafları, kabin personeli ve seyahat masrafları da tabii olarak milletin cebinden, yani vergilerimiz ve Hazine’den karşılanacak…

***

Ne kadar gurur duysak azdır! Bu ilk VIP uçak da değil…

Devlet erkanının kullanımına sunulan özel VIP uçak ve helikopter filosundaki sayı 10’u geçti.

Türkiye’nin Arap liderlerin eski uçaklarına ilgisi ise, hayli dikkat çekici.

El Tani’nin Boeing 747-8i hediyesinden önce filoya katılan uçak Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali’nin Airbus A340 – 500 tipi uçağıydı.

Bin Ali devrik olduğu için olsa gerek, o uçak ’hediye’ alınmak yerine 77.8 milyon dolara satın alındı.

17 bin 700 km menzile sahip uçak İstanbul’dan dünyadaki tüm noktalara duraksız uçabiliyor.

Erdoğan bu uçakla, Aralık 2016’dan bu yana seyahatlerinin önemli kısmını gerçekleştirdi.

****

Dünyanın en büyük ve işlek Üçüncü Havaalanı’na sahip olacak Türk halkı için omuz kabartacak, Almanya’dan ABD’ye Batı’yı çatlatacak gelişmeler tabii bunlar!

Ankara’da 1.100 odalı AK Saray, 300 odalı yazlık saray, Dolmabahçe, Yıldız, Beylerbeyi, Ahlat’ta yeni saray derken, bu ‘uçan saray’ güç ve gövde gösterimizin tuzu biberi oldu.

Artık dış güçlerin, faiz lobilerinin, üst aklın, ‘’Türkiye’de ekonomik kriz’’ yalanına kimse kanmayacaktır.

Türkiye, dünyanın en yüksek faiz veren 3’ncü ülkesi haline de gelse, Türk lirası en çok değer kaybeden para birimine de dönüşse, dış borç çevrilemez hale gelse IMF kapısına yönelinse de, ‘’İTİBARDAN TASARRUF OLMAZ’’…

Özgürlükler yok edilse, hukuk ayaklar altında çiğnense, yargıçlar iktidarın sopasına dönüşse, işkence ve kötü muamele rutin hale gelse de, ÖNEMLİ OLAN GERÇEK DEĞİL ALGIDIR…

Koca uçak Katar’ı büyüttüğü gibi halkımızın saflığı ve inancı oranında Türkiye’yi de büyütecektir!

Mal milletin olunca, itibar-ı devlet işte böyle şaha kalkıyor, VIP uçuşa geçiyor!

[Erhan Başyurt] 18.9.2018 [TR724]

İslamofaşizm ile İslamofobi arasında sıkıştık… [Bülent Keneş]

Avusturya ve Almanya’dan sonra İsveç seçim sonuçları da Avrupa’da genelde göçmen, özelde ise Müslümanlar’a yönelik ırkçı ve milliyetçi eğilimlerin gün be gün güç kazandığına işaret ediyor. İsveç gibi toplumsal uzlaşı ve sosyal demokrasinin kalesi bir ülkede bile, kökleri Nazilere dayanan İsveç Demokratları’nın (SD) yüzde 17’den fazla oy alabilmesini, İsveç siyasetinin sınırlarını hayli aşan vahim bir alarm zili olarak görmek gerekiyor.

Öte yandan, ağırlık merkezini İslamofobi’nin tetiklediği yabancı düşmanlığından beslenen bu hastalıklı savrulmalardan ötürü sadece Avrupa ülkelerindeki bu ırkçı eğilimleri suçlamak, kendi sorumluluklarımızdan kaçmak ve mevzuyu tek boyuta indirgeyerek hafife almak olur. Avrupa’da şayet bugün yabancı düşmanlığıyla mündemiç bir İslamofobi yükseliyorsa ve bu, hiç de haksız sayılmayacak gerekçelerle bazı ülkelerde gün be gün artan bir Türk karşıtlığına dönüşebiliyorsa, oturup nerede ne tür yanlışlar yapılıyor enine boyuna bir düşünmek gerekiyor.

Peşinen söyleyeyim ki, İslam’a ve Müslümanlara güya İslam görüntüsü altında ihtiraslı siyasi amaçlarını yaymaya çalışanların verdiği kadar zararı hiç kimse vermiyor. Farklı görünürlüklerdeki siyasal İslamcılar, son olarak Türkiye’de yaptıkları gibi, kendi ülkelerinde farklı adlar altında İslamofaşizmi kurumsallaştırırken, siyasi amaçlarını da İslam kılıfı altında, başta Avrupa olmak üzere, başka ülkelere ihraç etmeye çalışıyorlar. Böylece, bu ülkelerde zaten entegrasyon sorununun ve ayrımcılığın her halini yaşayan kendi soydaşlarını ve dindaşlarını kendi siyasi ajandaları uğruna fiilen ajanlaştırmaya çabalayarak o ülkelerde birer tehdit unsuru olarak algılanmalarına yol açıyorlar.

İSLAMOFAŞİZM İLE İSLAMOFOBİ BİRBİRLERİNDEN BESLENİYOR

Günün sonunda, İslamofaşist siyasal İslamcılıkla yabancı düşmanlığının en önemli elementi haline gelen İslamofobi birbirlerini besler hale geliyor. Şu ya da bu sebeplerle bu ülkelerde yaşamak durumunda olan sıradan Müslümanlara ise, İslamofaşizm ile İslamofobi cenderesi arasında sıkışıp kalmak düşüyor. Birkaç nesildir Avrupa ülkelerinde yaşayan ve oraları artık kendilerine vatan bilen insanlar, Erdoğan rejimi örneğinde olduğu gibi, anavatanlarındaki sorumsuz ve azgın rejimlerin ihtiraslarının sebep olduğu ağır faturayı ödemek zorunda kalıyor.

Oysa Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın (FRA) 2017 Temmuz’unda ve Bertelsmann Vakfı’nın 2017 Ağustos’unda yayınladıkları raporların bulgularına göre, Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlar yaşadıkları ülkelere büyük bir bağlılık içerisinde bulunuyor. O ülkelerin demokratik kurumlarına, genel nüfusa oranla, daha fazla güven duyuyor. Geldikleri ülkelerle de güçlü bağlarını sürdürüyorlar. Bununla birlikte, diğer göçmen topluluklara nazaran daha dindar olan Müslümanlar, en yüksek düzeyde ayrımcılığa muhatap olmaktan ve toplumdan dışlanma riski altında yaşamaktan kendilerini kurtaramıyorlar.

Avrupa Parlamentosu (AP) Liberal ve Demokrat İttifak Grubu’ndan (ALDE) İsviçreli raportör Doris Fiala’nın, 11 Eylül’de AP’ye sunduğu “Radikalleşmeyi ve İslamofobiyi Önlemek İçin Avrupa’da Islam’ın Yabancı Fonlamasını Düzenlemek” başlıklı rapora göre, son 15 yılda gelişen entegrasyon süreçlerinin paralelinde, tıpkı mağduru oldukları İslamofobi gibi, Avrupalı Müslümanların aidiyet kimlikleri de güçlenmiş görünüyor.

Fiala, Müslümanların kimliklerinin ve dini özgürlüklerinin gerektirdiği pratikleri, bunların zorunlu kıldığı finansman ihtiyacını ve İslamofobi ile mücadele gereğini dikkate alarak bazı düzenlemeler yapılmasını öneriyor. Avrupa’daki İslami grupların yabancı finansmanının radikalleşmeye yol açtığı, bunun da İslamofobinin beslenme zeminini oluşturduğunun altını çiziyor. Yaptığı araştırmaların Avrupa ülkelerindeki Müslüman grupların faaliyetlerinin fonlanmasında yabancı ülke katkılarının marjinal düzeyde (yüzde 20’lerde) kaldığını gösterdiğine işaret eden Fiala, İslamofobik hissiyatı tetikleyen asıl sorunun, bu fonlamalardaki şeffaflık eksikliği olduğuna dikkat çekiyor. Ancak yapılan bazı başka araştırmalar, İslami faaliyetlerin finansmanında çok az yer kaplıyor olmasına rağmen, yabancı finansmanının İslamcı radikalleşmenin birincil kaynağı olduğunu gösteriyor.

DİNİ FAALİYET GÖRÜNTÜSÜ ALTINDA RADİKALLEŞME VE CASUSLUK

Venedik Komisyonu’na göre, dini faaliyetler için gönüllü bağışlar istemekte ve almakta, bağışın kaynağı her ne olursa olsun, herhangi bir sorun bulunmuyor. AP de, dinler arası diyaloğa ve dini ibadetlerde daha fazla açıklığa hizmet ettiği oranda dinin yabancı kaynaklardan fonlanmasında bir mahzur görmüyor. Endişe oluşturan asıl sorunu, bazı devletlerin yaptıkları mali yardımların, dini toplulukların inançlarını özgürce yaşamalarına katkıda bulunmanın ötesine geçerek, bunu o ülkelerde sosyo-politik nüfuz oluşturmak, oralara radikal İslam ihracına çalışmak ya da o ülkelerde bir çeşit İslamcı milliyetçiliği beslemek için kullanmaları oluşturuyor.

İslamofaşist Erdoğan rejiminin desteğinde Avrupa ülkelerinde faaliyetlerine hız veren ve çoğunlukla dini faaliyet sınırlarını aşarak casusluk, radikalleşme ve siyasi militanlaşmaya zemin oluşturan Diyanet ve AKP ile ilişkili sözde sivil toplum örgütleri, Türklerin yükselen İslamofobinin temel hedefi haline gelmelerinin de ana sebebini teşkil ediyor. Mogen Jensen’in kaleme aldığı ve AP tarafından 2010 yılında onaylanan “Avrupa’da İslam, İslamcılık ve İslamofobi” başlıklı rapor da bu gerçeğe dikkat çekiyordu.

Söz konusu raporda, Avrupa ülkelerindeki bazı İslami örgütlerin yabancı devletlerin inisiyatifinde kurulduğu, bu örgütlerin söz konusu devletlerden mali destek ve siyasi rehberlik aldığı kaydediliyordu. İslam görüntüsü altında yabancı devletlerin siyasi yayılma çabalarının günışığına çıkarılması çağrısının yapıldığı raporda, üye devletlerin diğer dini derneklerin yanısıra İslami yapılanmalardan da, amaçları, lider kadrosu, üyelikleri ve mali kaynakları konusunda şeffaflık ve hesap verebilirlik istemeleri gerektiğine vurgu yapılıyordu.

Avrupa ülkelerinde paralel toplumlar oluşturulmasını amaçlayan yabancı örgütlerin müdahalesine müsaade edilmemesi gerektiği üzerinde durulan raporda, ayrıca, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ilkeleri tarafından garanti altına alınmış birlikte yaşama kültürüne muhalefet eden, insan hakları ve onurunu tehdit eden örgütlere yabancı fonların ulaşmasının engellenmesi isteniyordu. Raporda, özellikle gençlerin endoktrine edilmesi yönündeki yabancı teşebbüslerin engellenmesi de talep ediliyordu.

Bu tür önlemleri alırken, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Venedik Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’nun demokratik bir toplumun gereği olarak belirlediği çerçeve içerisinde hareket edilmesi isteniyordu. Yabancı fonlara tümden yasak getirmekten ve bu yolla farklı dini gruplar arasında bir ayrımcılığa yol açmaktan ise, uzak durulması gerektiği kaydediliyordu. Toptan yasaklamak yerine yabancı fonun nereden geldiğinin açıkça belirtileceği bir şeffaflık ve yıllık finansal raporlama üzerine odaklanılması tavsiye ediliyordu. Bunları yaparken de, Müslüman topluluğun İslamofobi’ye yol açacak şekilde genel bir şüphe altında bırakılmamasına özen gösterilmesi isteniyordu.

ŞİDDETE VE RADİKALLEŞMEYE KARŞI ‘AVRUPA İSLAMI’NIN İNŞAASI

Raporda ayrıca, Seleficiliğin yayılması ve Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı türden İslam’ın radikalleştirilmesi çabalarına karşı, İslam inancının fonlanmasının düzenlenmesinin bir Avrupa İslamı’nın örgütlenmesinde müspet sonuçları olacağı ifade ediliyordu. Bu bağlamda, kurslar açarak, ilahiyat konuları dahil, imamların eğitim seviyelerinin yükseltilmesi ve ülke dışında eğitim almış imamların sınırlandırılması gereği üzerinde duruluyordu. Raporda radikalleşmeye ve teröre karşı önlemler alınırken demokratik toplumun gereği olan farklılıklara saygıdan uzaklaşılmamasının önemine de değiniliyordu.

Fransa ve Avusturya’dan örnekler veren AP raportörü Doris Fiala ise, raporunda, son yıllarda gelişen mevcut güvenlik/tehdit ikliminde, İslam’ın yabancı kaynaklarca fonlanması ve şeffaflık eksikliğinin siyasi spekülasyonlara, şüphelere ve korkulara kapı araladığını ve bu durumun söz konusu fonların radikalleştirme amaçlı istismarına dair korkuları da içerdiğini kaydediyor.

Fiala, Avrupa’da yabancı finansmanı ile İslam’ın radikalleşmesi ve dolayısıyla İslamofobi arasında gerçekten bir ilişki olup olmadığını tespit etmek için, bu konuda 2015’te yeni düzenlemeler getiren Avusturya ile dini alana müdahale konusunda geleneksel olarak isteksiz olan İngiltere’ye ziyaretler yapmış. Dinin finansmanı konusunda ayrıca parlamentoların cevaplaması için Almanya, Belçika, Bulgaristan, İngiltere, Fransa, İsviçre ve Türkiye’ye detaylı anket soruları göndermiş. Tahmin edin bakalım ne olmuş? Anket soruları gönderdiği 7 ülkeden sadece 5’i cevap vermiş ve cevap vermeyen ülkelerden biri de Türkiye olmuş. Neden acaba? Sebep, Erdoğan rejiminin Avrupa ülkelerinde açıklayamayacağı bazı tuhaf faaliyetler içerisinde olması olmasın sakın!

Jensen’in raporunda, Avrupa demokrasileri için tehdit olarak algılanan “İslamcılık/siyasal İslamcılık” konusunda geniş bir tanım da yapılıyordu. Buna göre, “Siyasal İslam olarak da anılan İslamcılık, İslami prensipleri tüm dünyaya uygulamak için siyasi nüfuz elde etmeyi amaçlayan bir ideolojidir. İslam’ın taleplerinin sadece dini inanç değil toplumun sosyal ve siyasal düzeninin de temeli olduğuna inanan Müslümanlar ‘İslamcı’ şeklinde adlandırılabilir. İslamcılar, İslam’ın hayatın bütün alanlarına rehberlik ettiğine inanır ve devlet ile dinin ayrılmasını kabul etmezler. Amaçlarına ulaşmak için ya barışçıl endoktrinasyon yolunu, propaganda ve siyasi mücadeleyi seçerler ya da terörizm ve suikast gibi şiddet metodlarını kullanırlar.”

Jensen, Avrupa Konseyi üyesi devletlerin, böyle bir vizyonu yaymayı amaçlayan İslamcı anlayışın yabancı finansmanına müsaade etmemesi gerektiğinin altını çiziyordu. Bu endişeyi taşıyan, şüphesiz ki, sadece Jensen değildi. İngiltere, Almanya, Hollanda ve Fransa gibi ülkeler de,   farklı kurumlar ya da think-tank kuruluşları üzerinden, bu konuda ciddi araştırmalar yapmış, raporlar yayınlamıştı. Hatta, 14 Temmuz 2016’da Nice’te gerçekleşen terör saldırısı sonrasında Fransa eski Başbakanı Manuel Valls, Fransız yasalarına aykırılığı göze almak pahasına, camilerin yabancı finansmanını belirsiz bir süre için yasaklamıştı.

SERT ÖNLEMLER ERDOĞAN’IN FAALİYETLERİYLE DOĞRUDAN İLİŞKİLİ

Avusturya, İsviçre ve Almanya’nın bu konudaki yoğun tartışma gündeminin ve aldıkları bazı yasal önlemlerin ise, İslamofaşist Erdoğan rejiminin bu ülkelerdeki tuhaf faaliyetleriyle doğrudan bir ilişkisi vardı. Bu ülkelerde, UETD gibi bazı örgütlerin yanısıra Diyanet’in gönderdiği din adamlarının casusluk faaliyetlerinde bulunmaları yasal soruşturmalara konu edildi. Neticede, bugün Avrupa ülkeleri IŞİD ve el-Kaide benzeri radikal İslamcı terör örgütlerinin finansmanından endişe duydukları kadar yabancı devletlerin dini siyasal amaçlarla kullanmalarından ve bu yolla yabancı bir ülkede nüfuz oluşturmaya çalışmalarından da endişe duyuyor. Bu konuda, maalesef, son yıllarda Türkiye’nin adı bütün diğer ülkelerden çok daha sık geçiyor.

AP raportörü Fiala da Türkiye’nin bu konuda özel bir yer işgal ettiğini düşünenlerden. Ona göre, dini inançlar ile ulusal gurur karışımına dayalı siyasi bir stratejinin parçası olarak, Diyanet İslam’ı yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının ya da Türk kökenli Avrupa vatandaşlarının kimliğinin bir parçası olarak görüyor. Çoğuları ise, İslamofaşist Erdoğan rejiminin Diyanet üzerinden Avrupa ülkelerinde giriştiği bu çabayı İslamo-milliyetçilik şeklinde tanımlıyor.

Bu çerçevede Fiala, Diyanet’in eğitip gönderdiği, maaşlarını ödediği ve Avusturya’da ATİB, Almanya’da DİTİB aracılığıyla kontrol ettiği imamların ana amacının dini olmadığını, yaptıklarının dini siyasi amaçlarla araçsallaştırmak olduğunu söylüyor. Fiala, raporunda, Avusturya’nın 2015 yılında yasalaştırdığı düzenlemeyi ilk kez 2018 Haziran ayında kullanarak 7 camiyi kapatmasını ve 40 Diyanet imamını sınır dışı etmesini de bu tarz uygulamalara bağlıyor.

İşin özü şu ki, Erdoğan’ın dört elle sarıldığı İslamofaşizm ile içeride İslamcı ve milliyetçi radikalleşmeyi körüklemek için diline pelesenk ettiği İslamofobi birbirlerinden besleniyor. Olan ise, gurbet ellerde sıradan hayatlarını sürdürmeye çalışan garibanlara oluyor.

[Bülent Keneş] 18.9.2018 [TR724]