Payımıza düşenler çok anlamlı ve çok çalımlı [Safvet Senih]

Bir önceki yazımızda Mücedditler ve günümüzün Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniyesi üzerinde durduk…

Her çağın, o çağa uygun, o günlerdeki Müslümanların problemlerini çözecek çapta tecdid rehberleri vardır. En şiddetli inkâr ve fitnelerin kaynaştığı âhir zamanın bu dönemindeki vazifedarların da ona göre, o çapta tecdid temsilcileri olacaktır.

Üstad Hazretleri üstün zekası ve hâfıza gücüyle ve kesbî ilim olarak  hakikat ilimlerinden 90 cilt kitabı ezberleyip  her gün üçer saat ezberinden tekrarlayıp ilimden ilim doğurtarak kendisine düşeni yapmış, Cenab-ı Hak da kendisine Kur’an’ın feyzinden derin ilimler ihsan etmiştir. Öyle ki, böyle bir ilimle ortaya koyduğu R. Nur eserleri  bu çağın bütün mânevî, hatta maddî problemlerini kökünden çözecek mâhiyetteydi. Hep bir elmas kılıç gibi kalemi elinde, Âlem-i İslamın ve topyekün insanlığın dertlerini düşünerek  Kur’an’dan aldığı ilhamları hiçbir mekan ve atmosfer farkı gözetmeyerek kevser mürekkeblerle kağıtlara ve gönüllere nakşeden bir dertli, asrın büyük muzdaribi ve çağın sözcüsü… Hep zirvelerde ve beline kadar hep sisler içinde…

Asrımızda payımıza düşenlerden bir başkası Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi…

1966’da İzmir’e tarihi Kestanepazarı Camiine vaiz (aslında bütün Ege bölgesine vaiz) ve İmam-Hatip yurduna müdür olarak gelmişti. Yirmi sekiz yaşlarındaydı ama ancak yaşlı başlı kâmil ve bilge insanlarda görülen bir vakara sahipti. Çok ciddi ve muttaki bir kemâl ehli idi. Fıtrî istidadları itibariyle hiç diğer hocalarımıza benzemiyordu. Akıl, zeka ve hâfıza yönünden de fevkalâde idi. Zaten çok küçük yaşta Kur’an-ı Kerimi baştan sonra ezberlemiş. Pek çok Hadis-i Şerif de hâfızasındaydı. Mehmet Akif  Ersoy’un o büyük Safahat kitabından mühim bir kısmı ezberindeydi…

Çok hassas bir yapıya sahipti. Bu hassasiyet her zaman hissedilirdi. Uyuşuk, tembel ve kaygısızlara ‘Havadan hem kapanlar yanında bunlar da yağmur altında ıslandığını fark etmeyenler’ nazarı ile bakar ve hallerine çok hayret ederdi. Elbette bu hassasiyetinin fıtri olarak ona ihsan edilmesinin; âyet ve hadislerdeki ince ve derin mânâları –derinliklerinden inci ve mercan çıkaran bir cevher avcısı gibi- kavrama ve yakalamada çok büyük önemi vardı. Bu mükemmel kavrayış aynı zamanda muazzam bir yorumlama kabiliyetini devamlı besliyordu. Böylece her hangi bir meseleyi bir anda birkaç yönden bakabilme imkânına da sahip oluyordu. Yerinde kullanılan bir hassasiyet meziyetinin böylece Cenab-ı Hak tarafından ihsan edilmesinin sır ve hikmeti de tezahür ediyordu.

Hislerinin keskinliği yanında, sezgileri de çok derindi. Zamanla çok kere şâhit olduk ki, insanlığa bilhassa İslama indirilen her darbeyi, anında vicdanında duyuyordu. Bu mânâda kötü bir oluşum başlayınca, patlamadan önce sezer ve bunu iyice anlamak için sağa-sola “Bir yaramazlık var mı?” diye sorar.

İslam Âleminde değil, bütün dünyada bulunan hadisçileri ele alalım. Bana bir âlimi gösteriniz ki, her sene baştan sonra kütüb-i sitteyi (altı sahih ve muteber hadis kitabını)  seçkin talebelerine okutup günümüzün gelişen durumlarına göre yorumlar getirsin. Aynı şekilde bir fıkıh âlimi gösteriniz ki, kendi mezhebinin önemli kitaplarını her sene baştan sona, seçkin talebelerine günümüze göre yorumlayarak baştan sona okusun. Tefsir, kelâm ve tasavvuf  ile de aynı şeyleri söylüyorum…

Ayrıca insan çok âlim olabilir, çok fazla kitap mütalaa edebilir. Ama kılı kırk yararcasına dikkatli yaşamak mühimdir… İşte bu zamanda bunları takva ve ihlas içinde yaşayan o zâttır.

[Safvet Senih] 6.12.2018 [Samanyolu Haber]

Alman hükümetine göre MİT 15 Temmuz'un neresinde?

Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) Almanya'daki faaliyetleri, Federal Meclis'teki siyasi partiler tarafından gündeme getirilmeye devam ediliyor. Muhalefetteki Hür Demokrat Parti (FDP) hükümete verdiği soru önergesinde, Alman basınında yer alan MİT'in espiyonaj faaliyetleri hakkındaki haberler, Alman güvenlik ve istihbarat kurumlarına sızma çabaları, buralarda çalışan kişileri angaje etme girişimlerini sordu.

Hükümet soru önergesine verdiği yanıtta, dikkat çekici bilgiler paylaşmakla birlikte, pek çok soruyu "gizlilik" ve "Almanya'nın menfaatlerini” gerekçe göstererek yanıtsız bıraktı.

Hükümet adına İçişleri Bakanlığı tarafından verilen yanıtta, MİT'in Almanya'daki faaliyetinin "muhaliflere” odaklandığı vurgulanırken, "Geçmiş yıllarda artan oranda Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi (DHKP-C) gibi sisteme muhalif gruplar MİT'in odağında yer aldı. 2016 yılının yazındaki darbe girişiminden bu yana da MİT Fethullah Gülen hareketine odaklanıyor" görüşüne yer verdi.

Yabancı istihbarat örgütlerinin Alman topraklarında bağımsız faaliyet gösterme yetkisine sahip olmadıklarına vurgu yapan hükümet, Almanya iç istihbarat servisi Anayasayı Koruma Teşkilatı'nın (BfV) bu konuda eyaletlerin iç istihbarat teşkilatlarıyla çalıştığını hatırlattı. Suç teşkil edebilecek faaliyetlere ilişkin başlangıç şüphesi olması halinde adli kovuşturma makamlarının soruşturma başlattığı vurgulandı.

FDP soru önergesinde, herhangi bir Türk istihbarat teşkilatı mensubunun Almanya tarafından istenmeyen kişi (persona non grata) ilan edilip edilmediğini sordu.

Son 10 yılı kapsayan bilgilerin paylaşıldığı yanıtta, Diplomatik İlişkiler Hakkındaki Viyana Sözleşmesinin 9'uncu maddesi ya da Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi'nin 23'üncü maddesine dayanarak, herhangi bir Türk istihbarat teşkilatı mensubunun istenmeyen kişi ilan edilmediği bilgisi verildi.

MİT'in Almanya'da suç teşkil eden eylemlerde bulunup bulunmadığı ilgili soruyu da yanıtlayan hükümet, Federal Başsavcılığın 2008'den bu yana, Türk istihbaratı için casusluk faaliyeti yürütüldüğü şüphesiyle 23 hazırlık soruşturması başlattığı, başsavcılıkta halihazırda devam eden dört soruşturma olduğu bilgisini verdi. Yanıtta ayrıca 10 Kasım 2017'de bir kişinin Hamburg'da Türkiye adına istihbarat faaliyeti yürütmekten iki yıl hapis cezasına çarptırıldığı hatırlatıldı.

Kritik iki soruya yanıtlar gizli

Hükümet, milletvekillerinin iki sorusuna, yapılan titiz değerlendirmeler sonrasında "devletin yararı" ve "Almanya'nın menfaatleri" gereği kamuoyuna açık bir şekilde yanıt verilemeyeceğine dikkat çekti.

Gizlilik derecesindeki bu bilgilerin ancak Federal Meclis'teki özel bölümde sadece milletvekilleri tarafından okunabileceğine işaret edildi.

Bu sorulardan ilki, "Federal Hükümet Türk ve Alman istihbarat teşkilatlarının işbirliğini nasıl değerlendiriyor?", ikincisi ise, "MİT'in, 2016 yılındaki darbe girişiminde ne tür bir rol oynağı konusunda federal hükümetin sahip olduğu bilgiler nedir?" oldu.

Hükümet, Almanya'nın çıkar ve güvenliği gereği, istihbarat örgütlerinin çalışma metodları, faaliyetleri ve sahip olduğu bilgilerin, gizli tutulmasını gerektiğini, bunun istihbarat kurumlarının faaliyetlerini etkin bir şekilde sürdürebilmesi için de gerekli olduğunun altını çizdi. Soru önergesine verilen yanıtta, aksi takdirde istihbarat örgütlerinin bilgi edinme çabalarının sekteye uğrayabileceği vurgulandı.

Sızma soruları da kısmen yanıtsız

Muhalefetteki FDP soru önergesinde, son dönemde Alman medyasında sıklıkla haber konusu olan, MİT'in Almanya'daki kamu ve güvenlik kurumlarına sızmaya çalıştığı haberlerini de sordu.

Hükümet, yabancı istihbarat örgütlerinin bu tür hedeflerinin olduğuna işaret ederken, "Ancak bugüne kadar Türk istihbaratının girişimleri sonucunda Alman makamlarına sızdığı yönünde bir bulgu yok" bilgisini verdi.

Önleme vurgu

Hükümet ayrıca MİT'in olası sızma girişimleri konusunda iç, dış ve askeri istihbarat, tüm polis birimleri, Alman Göç Dairesi, ve Federal Bilişim Teknolojisi Güvenliği Dairesi çalışanlarının bilinçlendirildiğine işaret etti.

Türk istihbarat teşkilatının kendi ajanları yoluyla Alman iç istihbarat teşkilatına sızmaya çalıştığı yönündeki haberler ve Berlin'in bunu ne zaman fark ederek önlem aldığı ile ilgili sorulara ise hükümet açık yanıt vermekten kaçındı.

Daha önce Sol Parti'nin konuyla ilgili soru önergesine verilen yanıta atıf yapan hükümet, "O zamandan bu yana yeni bulgulara ulaşılmamıştır" bilgisini paylaştı.

Hükümet, Sol Parti'nin soru önergesine verdiği yanıtta da pek çok soruyu gizli yanıtlamakla birlikte, yıllardır iç istihbarat örgütüne sızma girişimleri olduğu yönünde bulgular olduğunu, kimi yabancı istihbarat örgütlerinin iç istihbarat kaynağı edinerek bu yolla gizli bilgilere ulaşma çabası içerisinde olduğunu aktarmış, "Bu hareket tarzı esası itibariyle Türk istihbarat örgütü MİT'i de kapsıyor" tespitini yapmıştı.

MİT- AfD teması da soruldu

Soru önergesinde, "Türk istihbarat teşkilatı ve AfD üyelerinin irtibatı hakkında hükümette ya da istihbarat kurumlarında bilgi var mı?" sorusu da yöneltildi.

İçişleri Bakanlığı ise yazılı yanıtında, bu yönde federal hükümette bilgi olmadığı karşılığını verdi.

Değer Akal / Deutsche Welle Türkçe

[Samanyolu Haber] 6.12.2018

Eşinin yasını tutamadan 25 günlük bebeği ile kardeşi tutuklandı

15 Temmuz’dan sonra tutuklanan Doç.Dr. Ahmet Turan Özcerit, cezaevinde kansere yakalandı. Tahliye olduktan sonra sadece 5 ay yaşayabildi. Özcerit’in eşi Esra Özcerit kocasının yasını tutamadan kardeşinin 25 günlük bebeği ile tutuklandığını öğrendi. Esra Özcerit, yaşadıklarını Kronos’tan Selahattin Sevi’ye anlattı…

Esra Özcerit, cezaevinde kanser olan ve sonrasında hayatını kaybeden eşinin yasını tutamadan kardeşi Ayşe Şeyma Taş’ın 25 günlük bebeği ile tutuklanmasının şokunu yaşıyor.

Bir temmuz sabahı Özcerit ailesi ısrarla basılan zilin ve aynı anda yumruklanan kapının sesiyle uyandı. Gelen, polislerdi. Ellerindeki savcılık kararını gösterip evi didik didik aradılar ve bilgisayar mühendisi Ahmet Turan Özcerit’i gözaltına aldılar.

Gözaltında Özcerit’in 15 kişiyle birlikte kaldığı 2 kişilik nezarethanede su bile yoktu. Özcerit savcılık sorgusu ve mahkeme sürecinin ardından 11 gün sonra tutuklandı. Yıllarca öğretim üyesi olarak görev yaptığı Sakarya’nın bir ilçesine, Ferizli’deki cezaevine gönderildi.

Ailesi ile ilk irtibatı evden alındıktan 18 gün sonra 10 dakikalık bir telefon görüşmesiyle oldu. Bir ay sonra ise kimseye haber verilmeden cezaevinin kalabalık olduğu gerekçesiyle 6 kişi elleri kelepçeli olarak başka bir şehre götürüldü.

15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra açığa alınan Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit, Bandırma Cezaevi’ne nakledildiğinde artık KHK ile memuriyetten de ihraç edilmişti.

2 kızı ve 2 oğluyla baş başa kalan anne Esra Özcerit için zor günler böyle başladı. Aradan henüz bir yıl bile geçmeden eşinin kanser teşhisi ile sonuçlanacak ağrıları baş göstermişti. Özcerit doktorlardan heyet raporu alamadı.

Ancak ağrıları geçmeyen Özcerit gün geçtikçe daha da halsiz düşüyordu. Birkaç ay süren ısrarlı itirazlar sonucunda yeniden revire çıkabildi, ardından 1 ay sonra zor bela devlet hastanesine yatırıldı. Ama çok geç kalınmıştı. Sonunda kanser teşhisi konulan Özcerit’in İzmir’e nakline karar verildi. Bu naklin gerçekleşmesi bile 2-3 hafta sürdü. Zaman maalesef Ahmet Turan Özcerit’in aleyhine işliyordu. Sonunda ameliyat oldu ancak hastanede o haliyle bile elleri kelepçeli olarak tutuluyordu. Refakatçi olarak eşinin yanında kalmasına izin almak bile kolay olmamıştı. Özcerit, doktorlardan bazılarının heyet raporu vermek istememesi sebebiyle tahliye olamadığı için evine gidemiyordu.

Hâkim kararıyla eve döndüğünde ise artık çok geçti: Ahmet Turan Öncerit 5 ay daha özgürce nefes alabildi. Yakalandığı amansız hastalık sonucu 2018 Şubat’ında Ankara’da hayata veda etti.

ÖNCE EŞİ ŞİMDİ DE KARDEŞİ

Esra Özcerit henüz eşinin yasını tutamadan aldığı başka bir acı haberle sarsıldı. Arayan annesiydi. Polisler bu kez küçük kardeşi Ayşe Şeyma Taş (28) için eve gelmişti. Taş, en umutsuz günlerinde Esra Özcerit’e bir müjde gibi gelen Azra bebeğin annesiydi.

Olayı “Eşimin cenazesinde ağlamadığım kadar ağladım haberi alınca. O kadar dokundu ki gözaltına alınması,” diye anlatan Esra Özcerit, kucağında Azra bebekle polis merkezine koşmuş. 3’ü kız 6 kardeşi olan Esra Hanım, “Ablam ve ben okuma imkânı bulamadık. Sadece Ayşe Şeyma okumuştu.” diyor.

Sakarya’nın Hendek ilçesinde Türkçe öğretmenliği okuyan Ayşe Şeyma Taş hakkında bir soruşturma yok. Üç kişi, “Mahallede mukabele okurdu, sohbet yapardı” diye kendisini şikayet etmiş. Evi aramaya gelen polisler yine bir şey bulamamış. Almanca öğretmeni olan ve tercüme yaparak emekliliğini değerlendiren babasının dizüstü bilgisayarını, telefonları ve düğün CD’sini, bir de 25 günlük Azra bebeğin annesini alıp götürmüşler.

KADIN HÂKİM: NEYE GÜVENEREK ÇOCUĞU DOĞURDUN!

Esra Özcerit bunları anlatırken gözyaşlarını tutamıyor:

“Kardeşim ‘gözaltına alacağız’ denince hemen bebeğini emzirmiş. Evlerine ulaştığımda Azra ağlıyordu. Yarım saatte bir süt içmesi lazım bu aylarda… Emniyete gittik. Dışarısı ne kadar soğuksa hafta sonu olduğu için binanın içi de o kadar soğuk. Avukat ısrarla ‘müvekkilim lohusa’ dese de kime derdimizi anlatacağız ki… Rica üzerine birkaç kere annenin bebeği emzirmesine izin verdiler. Saat akşam 19:00 gibi savcının karşısına çıkmadan önce de kardeşim sütünü biberona sağıp bize verdi, ‘Belki acıkır, verirsiniz’ diye. Biz ‘lohusa tutuklanmaz’ diye ümit ederken savcı tutuklama istemiyle hâkime yolladı. Bebek kucağımızda, ağlıyor. Mahkemede de arada bir emziriyor. Annem, ‘Şanslıyız kızım, hâkim hem kadın hem hamile, merhametlidir…’ dedi.”

Oysa kadın hâkim, Ayşe Şeyma Taş’a dönerek şöyle demiş: “Sen neye güvenerek bu çocuğu doğurdun!”

Genç kadın tutuklanmış. Herkes yıkılıp kalmış. En büyük sorun: Bebek ne olacak?

“Yanımda götüreceğim,” demiş anne Ayşe Şeyma Taş. İlk hafta avukatlar vasıtasıyla karara itiraz haklarını kullanmışlar, fayda etmemiş. İkinci hafta yine karar değişmemiş. Şimdi ailenin ümidi 20 Aralık’ta görülecek ilk duruşma.

ZİYARETE ‘KARDEŞİN HASTANEDE’ OYUNUYLA HAZIRLIK

Bu hafta yapılacak açık görüşe bütün aileyle birlikte Azra’nın 5 yaşındaki kardeşi Melih de hazırlanıyor. “Tutuklandığı hafta açık görüş vardı ama götürmedik,” diyor Esra Özcerit:

“İlk açık görüşe kardeşimin 5 yaşındaki oğlunu götürmedik, çünkü ne yapacağımızı, ne diyeceğimizi bilemedik. Malum, çocuklar ilk günlerde yeni doğan kardeşlerini kıskanır. Görüşmeden sonra annesiyle kardeşini bırakıp dönmek zor gelebilirdi ona. Ama şimdi biraz hazırlıklıyız. ‘Kardeşin hastanede, annen de onun yanında kalmak zorunda’ diye psikolojik olarak hazırlıyoruz onu. ‘Anneni ve kardeşini çok az görebileceğiz, ziyaretçilerden mikrop kapabilir’ diyoruz.

“Kardeşim Şeyma tutuklandığı gece koğuşa girdiklerinde herkes çok şaşırmış. Hafta sonları tutuklama olmadığından sürpriz olmuş. Gecenin yarısında bütün kadınlar koğuşu bir yandan ağlamış, sinir krizleri geçirmiş, bir yandan da teselli etmişler genç anneyi. Diğer taraftan da ümit olmuş, enerji olmuş kader mahkumlarına. En küçük ‘tutuklu’ Azra koğuşun neşesi olmuş. Aylardır çocuk hasretiyle dört duvar arasında aylarını geçirenler özlemlerini yeni misafirleriyle gidermiş. Şimdi cezaevinde bütün koğuş Azra’ya bakıyormuş. Ama neticede, henüz bebek ve bir cezaevi hiç uygun değil. Yıkanması, aşıları, kontrolleri…”

‘ŞİMDİ DIŞARIDA YAPRAKLAR DÖKÜLÜYORDUR DEĞİL Mİ?’

Anne Ayşe Şeyma Taş’a içeri girdiğinde ilk soruları, “Şimdi dışarıda yapraklar rengarenk ağaçlardan dökülüyordur değil mi, sonbahardır?” olmuş. Görüş günlerinde herkes kendinden önce Azra bebekten haber veriyormuş ziyaretçilerine.

Artık ‘agulamaya’ başlayan Azra herkesten önce uyanıp bütün koğuşu ağlama sesiyle sabah namazına kaldırıyormuş. Verilen yemekler yetersiz olduğu için kantinden aldıklarıyla idare etmeye çalışıyorlar anne-bebek.

Kardeşi Ayşe Şeyma ile aralarında 12 yaş olduğunu ve küçük yaşlarda çok şey paylaşamadığını söyleyen Esra Özcerit, “Kardeşimin halim selim bir çocukluğu vardı. Sessizdi… 5 buçuk yaşında ilkokula başladı. 16 yaşında liseyi bitirerek üniversiteye başladı” diye anlatıyor.

“Ben 19 yaşında evlendiğimde ilkokul üçe gidiyordu. Büyüyüp Hendek’e okumaya gelince kardeşten öte arkadaş olduk. Hep evimize gelip giderdi, arkadaşlarını da getirirdi. Eşim yemekler hazırlardı. Bizim üçüncü kızımız gibiydi. Okulu bitirip de istemeye geldiklerinde babam, rahmetli eşime de sorulmasını istemişti ikinci babasıdır diye.”

En sıkıntılı zamanlarında hep yanında olan kardeşinin yanında şimdi kendisi var. Bütün bu süreçteki en büyük şansı ise bütün ailenin kenetlenmesi.

CHP Parti Meclisi Üyesi Gamze Pamuk Ateşli ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun çabalarıyla Türkiye’nin ve dünyanın haberdar olduğu Ayşe Şeyma Taş ve Azra bebek için yük Esra Özcerit’in omuzlarında. Bir de Türkiye’nin vicdanının…

HENÜZ ENİŞİNİN YASINI TUTAMADI

1996 yılında Ankara’da evlenen Esra – Ahmet Turan çifti hemen İngiltere’ye taşınmış. Esra Özcerit o günleri şöyle anlatıyor:

“Ben Erzincanlı 6 çocuklu bir ailenin kızıydım. Fakat 25 yıldır Ankara’da oturuyorduk. Eşim ise Konya Akşehirliydi. Öksüz ve yetim büyümüştü. Hayatın bütün zorluklarını tek başına yendi. Ahmet Bey elektronikle başladı ama daha sonra bilgisayara dönüş yaptı. Yüksek lisans ve doktorası da bilgisayar üzerineydi. 1999 yılında Türkiye’ye döndük. 2000 yılında Sakarya’ya gelip yerleştik. Büyük oğlum Sinan İngiltere’de doğmuştu, Senanur 1999 yılında depreme 40 gün kala dünyaya geldi. 2002’de Dilara, 2010’da da Esat dünyaya geldi. Eşim yoğun çalıştığı için ben ev hanımı oldum hep.”

Bu yılın şubat ayında kaybettiği eşini, ‘işine aşık ve mükemmeliyetçi’ diye tarif eden Esra Özcerit, “Öğrendiklerini öğrencilerine en güzel şekliyle aktarmak isterdi. Yeni bir üniversite olduğu için doktora öğrencileri yeni yeni gelmeye başlamıştı.” diyor.

HUZURSUZLUK İKİ ÜÇ YIL ÖNCE BAŞLADI

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi olmadan birkaç yıl önce eşi üniversitede bazı gariplikler hissetmeye başlamış. Sosyal medyada dedikodular almış yürümüş. Sakarya Üniversitesi’nde insanların bakışları değişmiş, profesörlüğü geldiği halde kadro alamamış.

“Bizim her gün akşam yürüyüşlerimiz vardı” diyen Esra Özcerit, eşinin yaşadığı huzursuzluğu anlattığını söylüyor:

“Eşim saat 19:00 gibi gelirdi, ailece yemek yerdik. Aksatmadığımız akşam yürüyüşlerine çıkardık. Ben gündüz ne yaptım, onun okulda nasıl bir günü geçti uzun uzun konuşurduk. Hep rahatlatmaya çalıştım kendisini. Fakat bana okulda anlamadığı ama gizli kapaklı bir şeylerin döndüğünü hissettiğini söylüyordu. Eşimin sorumluluğunda olan işler bile ondan habersiz yapılıyordu. Hak ettiği projeler verilmiyordu.”

15 TEMMUZ AKŞAMI EVE ÇÖKEN HÜZÜN

Yine de Özcerit ailesi darbe girişimine kadar somut bir şeyle karşılaşmamış. 15 Temmuz akşamı oğlunun merdivenlerden inerek “Televizyonu açın anne, köprünün bir ayağını tutmuşlar” haberini alır almaz açtıkları televizyonda gelişmeleri an be an takip etmeye başlamışlar:

“Büyük bir korkuyla izliyorduk olan bitenleri. Anlam veremiyorduk. Eşim benden 9 yaş büyük olduğu için darbenin ne demek olduğu konusunda fikri vardı. Bense ilk kez böyle bir şeye şahit oluyordum. Saatlerce televizyon başından kalkamadık. Korkumuz ülkemiz için, insanlarımız içindi. İnsanların ölümü, askerlerin vahşice öldürülmeleri karşısında şaşkına dönmüştük.”

Darbeden sonraki ilk Cuma günü elinde kişisel eşyalarıyla bahçede görünen Ahmet Turan Özcerit kapıya gelmeden Esra Hanım kapıya koşmuş. Boynuna sarılmış. Hiç konuşmamışlar… “Ne mahzundu, ne üzüntülü, değişik bir ruh haliyle girdi eve. Yukarı kata çıkıp üzerini değiştirdi, ben yemek hazırladım. Üzerine gitmedim. Kendisi söylesin diye bekledim” diyor Esra Özcerit.

“Üzülme ama bir şey söyleyeceğim, açığa alındım” dediğinde yine sarılan, üzülmemesini söyleyen, “Bu bir imtihandır, gelip geçer” sözleriyle teselli eden Esra Hanım, eşini daha önce benzer bir ruh haliyle görmediğini söylüyor: “Çünkü işine aşıktı, yetim ve öksüz büyümüştü. 4 kardeşten tek okuyandı. Büyük sıkıntılarla bulunduğu yere gelmişti. Gayretli ve çalışkandı… Emeklerinin bir anda elinden alınması çok dokundu.”

Babalarının işsiz kaldığını anlayan çocuklar da çok üzülmüş. “Evimizde daha önce yaşamadığımız bir hava ve sükûnet vardı” diyen Esra Hanım, çocukların da babalarının boynuna sarıldığını ve güç verdiğini anlatıyor.

‘BU İMTİHANIN BAŞLANGICIYMIŞ MEĞER’

Televizyonu her açtıklarında açıklayamadıkları bir kaosla karşılaşan Özcerit ailesinin tedirginliği içten içe artmış. 27 Temmuz sabahı ise güne aynı anda kapı zilinin ısrarla çalması ve kapının sertçe art arda vurulmasıyla uyanmışlar.

O sabahı Esra Özcerit şöyle anlatıyor:

“Ciddi bir panik oldu. Kapıyı vuranların giyinip hazırlanmamıza bile tahammülleri yoktu. Kızlar teyzesindeydi. Eşim gitti, kapıyı açtı. Gelen polisler, ‘hakkınızda arama kararı var’ dediler. Biri kadın 5 polis memuru vardı. Evin her yerini aradılar. Tabi bir şey bulamadılar. 1 dizüstü bilgisayar, 2 iPad ve eşimin telefonunu aldılar. Allah var, kibardılar. Kadın polis daha da kibardı. Çantamı ararken oğlum şaşırdı, daha önce böyle bir olaya şahit olmamıştı. Polis oğlumu üzmemek için, ‘Annenin çantasını çok beğendim, hoşuma giderse ben de alırım’ diye bakıyorum, dedi. Evde bir şey bulamayınca giderler sandık. Fakat, eşim yanıma geldi, ‘Beni götüreceklermiş’ dedi. Polislere sorduk, ‘Birkaç güne kadar eve döner’ dediler. Arkasından bakakaldık.

“Fakat arkalarından gittiğimizde hiç de öyle olmayacağını anladık. İçeri avukatı almıyorlar, kapıdaki polisler bizi tersliyordu. Ne eşya ne yiyecek alıyorlardı içeriye. 2 kişilik nezarethanede 15 kişi kaldıklarını öğrendik. Sonra anlattığına göre nöbetleşe uyuyorlarmış.”

TUTUKLANMA SEBEBİ İHBAR: ARTIK SU BİLE YOK

Polise ne zaman çıkar diye sorduklarında “Üç dört güne kadar” cevabını almışlar: “Avukat gidemiyor. Eşya bile almıyorlar. Polis tersliyordu emniyette. Hepsi akademisyendi nezarettekilerin. Hatta adli suçlular için su bırakmışlar, ‘Bundan sadece sen içebilirsin, diğerlerine vermeyeceksin’ diye sıkı sıkı tembih etmişler. İnsanlık dışı bir ortam ne lavabo var ne duş. Sözlü tacizler, küfürler de cabası… 11 gün günlük gözaltı süreci işkence gibi geçmiş. Meğer ihbar varmış, biri ismimizi vermiş. Sorgudaki sorular, kolejdeki çocuk, Bank Asya’daki para vs.”

Savcı, Ahmet Turan Özcerit’e neden Cumhurbaşkanının açıklamasından sonra çocuklarınızı kolejlerden almadınız diye sorunca, diklenmiş, “Neden alayım. Ben memnunum, çocuklarım memnun. Ben başkalarının söylemesiyle değil kendi kararımla işimi yaparım” deyince arkadaşları bile tedirgin olmuş. “Bugün hepimiz bıraksalar bile Ahmet Hoca’yı alırlar” demişler kendi aralarında.

11’inci günün sonunda hepsi tutuklanarak Ferizli Cezaevi’ne gönderilmiş.

Esra Hanım, “Eşim gözaltından sonra Ferizli üç yıldızlı otel gibi geldi, dedi. Sıcak su, yatak, yiyecek…” diye anlatıyor: “Arkadaşları da vardı. Hepsi akademisyen olduğu için her gün bir kişi kendi bölümüyle ilgili söyleşi ve konuşma yapıyorlarmış. Cezaevindeki esnaflar dahil üniversite kürsüsünde gibi dinliyorlarmış. Bu süreç çok devam etmemiş. Bir sabah nereye götürüleceklerini bilmedikleri bir yolculuk sonunda Bandırma’ya varmışlar. Yolda çok kötü muamele etmişler. Lavabo ihtiyacı ve yemek molası için bile araçlar durmamış.”

ÖNCE TUTUKLANMA SONRA KANSER

Aile için de sıkıntılara başka bir sıkıntı daha eklenmiş. Üç buçuk saatlik bir mesafeye gönderilen Ahmet Turan Bey için yollara düşmüşler.

Bandırma’da ilk ziyaret 1 Eylül 2016 tarihinde mümkün olmuş. Eşini daha önce hiç olmadığı şekilde yorgun ve bitkin görmüş Esra Özcerit. Ziyaret edeceği gün açıklanan bir KHK ile Ahmet Turan Özcerit mesleğinden de ihraç edilmiş. Fakat eşi bunu kendisine görüşte söylememiş. Esra Hanım eşine bir hafta sonra söylediğinde ise epey üzülmüş. “Açığa alınırdık ama ihraç olacak kadar ne yaptık” demiş…

Esra Özcerit anlatmaya devam ediyor:

“Birikimimiz yoktu. Kendimize yetecek kadardı. Dört çocuk koleje gidiyordu. Evimiz ve arabamız vardı. Karar almıştık. Bütün kazandığımızı çocuklara harcayacaktık. Ailem öğretmen emeklisi, kanaatkâr büyümüştük. Eşim tutuklandıktan sonra da inanılmaz bereket vardı evimizde. İnanamıyordum. Evimizdeki yiyecekler bitmiyordu. İktisatlı yaşamayı öğrenince anlatamayacağım bir bereketle karşılaştık. Kimseye muhtaç olmadık. Her hafta Bandırma’ya gidiyorduk. Sakarya’dan on arkadaşı daha tutuklu olduğu için servis bulmuştuk. Görüş günleri servisle gidiyorduk. Birbirimize aynı olan derdimizi anlatıyorduk, teselli ediyorduk. Evlatlarımızın dramını paylaşıyorduk.”

2017 yılının Nisan ayının sonunda bir açık görüşte mide rahatsızlığından söz etmiş Ahmet Turan Özcerit. Yemeklerden şüphelenmiş ve “Sindirim sistemim iflas etti, ağrıdan uyuyamıyorum” demiş.

Fakat doktorlar geçiştirmiş. Ağrı kesici vererek geri göndermişler.

Haziran ayındaki açık görüşte ise, artık dayanamadığını, avukatıyla ve cezaevi müdürüyle de konuşacağını, mutlaka doktora gitmesi gerektiğini anlatmış.

Sonraki hafta ise yorgunluğu ve bitkinliği iyice artmış. “Gözüme iyi görünmüyordu” diyen Esra Hanım, “Çıkar çıkmaz avukatı ve babamı aradım, bir şeyler yapalım dedim,” diye anlatıyor.

Hastaneye çıkma imkânı bulduktan sonra kötü haber gelmiş: Bağırsakta bir kitle var, kolonoskopi ve endoskopi yapılacak.

HAPİSHANE ve İHMAL

Ahmet Turan Özcerit için koğuş arkadaşları da tedirgin olmaya başlamış, çünkü artık hiçbir şey yiyemez olmuş.

Hastane için Ankara talebinde bulunsalar da yönetim İzmir’e göndermiş.

Esra Özcerit anlatıyor: “18 Ağustos’tu. Ertesi gün evlilik yıldönümümüzdü. Doktorlardan raporları almaya gittik. Bir yandan da savcıyla konuşuyoruz. Eşimin sevki var. Belki jest yaparlar, yüz yüze gösterirler diye içimden geçiriyorum. Olmadı. Eşimi ağrılar içinde İzmir’e götürdüler… Moral olur bir kere görüşelim isteğim bile geri çevrildi.”

‘SAVRULAN BİR YAPRAK GİBİYİM’

İzmir’de hastanede karanlık cepheye bakan bir oda vermişler. Sosyal demokrat bir doktor rica etmiş. “Hastaya moral olur, ne olur manzaralı bir oda verseniz” talebinde bulunmuş, geri çevrilmiş.

Sonraki hafta hastanede 20 dakikalık bir görüşme için 2 saat evrak toplamışlar. Bu sefer başarmışlar da: “Odaya girdik, yatıyordu. Çok şaşırdı. Hastane olduğu için demir parmaklık vardı. Yan yana değildik ama ellerimizi tutabiliyorduk. Tuttum, destek verdim. Çok mutlu oldu. Duygulandı. Herkesin dua ettiğini söyledim. Güzel rüyalar görüyorlardı arkadaşları, onları anlattım. Çok çaresizim, dedi. ‘Savrulan bir yaprak gibiyim. Kadere razı oldum. Cenâb-ı Hak nereye savurursa oraya düşeceğim,” dedi.

Hastaneye askerler getirirken hep kötü davranmışlar. İçlerinden biri, bitkin olan eşime hastanede doktorun kapısında bile ayakta duracaksın demiş.

Esra Özcerit, “Doktorumuz çok iyiydi. Sol görüşlü bir kişiydi, insan gibi insandı. Eşime siz farklısınız, pırıl pırıl insanlarsınız. Türkiye’nin yetiştirdiği iyi insanlarsınız demiş. O da asistanı da bize güç verdi,” diyor ve devam ediyor:

“Eşimi 20 dakika görebildik. Araya bayram girdi, savcı izni olmadığı için göremedik. Fakat ağrıları her geçen gün artıyordu. 11 Eylül 2017 günü ameliyat olabildi. Başarılı bir ameliyattı. Bağırsağı dışarı vermemişler. İkindi gibiydi. Hemen yanında kalabilirsiniz dediler. Aylar sonra eşimin yanında refakatçi olacaktım. Eşimin yanına girince çok ağladı, ben de ağladım. Özel bir odada, dışarı çıkma hakkım yok. Bir çay bile alamıyorsunuz. Beş altı asker bekliyor. Günde bir kez çıkma hakkım vardı. Annemler ev tuttu. Çocuklar Sakarya’da ihtiyaçları görüp elbiselerini çıkarıp yıkıyorum.

“Bir yandan da gün tahliye haberi bekliyoruz. Avukat sıkıştırıyor. Heyet iki seferinde de cezaevinde kalabilir raporu sunmuşlar. Hâkimin inisiyatifiyle tahliye etti. O gün, İzmir’de bir rehabilitasyon merkezi gibi bir yerden eşime bir gardiyan geldi. Siz buraya sevk olundunuz dedi. Yıkıldık. Tahliye bekliyoruz oysa.

‘13 AY SONRA YENİDEN EVİMİZDEYDİK’

“O gece çok dua ettik. Bir cennet müjdesi gibi tahliye sesi duydum. 21 Eylül’de tahliye edildik. Nasıl bir sevinç anlatamam. Bak ben de seninle içerde kaldım dedim. Hastaneye götürdüler gece 11 gibi müthiş bir sevinçle. Anne biz dışarıdayız diye annemi aradım. Hastalar rahatsız oldu. Çocukları görüntülü aradık. Hepimiz çok mutluyduk. Sakarya’ya evimize geldik. 13 ay sonra tekrar evimizdeydik bütün aile.”

Ama mutluluk çok sürmemiş: “Sancıları başladı. Bir an önce kemoterapiye başlaması lazım. Çok ciddi karaciğerde metastaz var dedi. Eşime söylemiyoruz. Ağrılar artınca ve uyuyamayınca zor oluyordu. Çok gelen giden vardı, eşim muhabbet etmeyi özlemişti.”

‘YARIM KALAN MUTLULUK’

“On gün sonra Ankara günlerimiz başladı. Ben annemin evinde, annem bizde kalıyordu. Kemoterapiyi başladılar. İyiydi. Toparladı demişti doktor. Ekim başı gibi başladık. 4 ay içinde iyiye gitti ama geçen sene Aralık ayında şiddetli ağrılar başladı. Hastaneye yatırdılar. Eşimin karnı şişmeye başladı. Su almaya başladılar. İyileşmesini beklerken hastanede enfeksiyon kaptı iyice yoruldu eşim. Arka arkaya geldi. Hiç kemoterapi vermediler. Günden güne gözümün önünde eriyordu.”

“15 tatilde çocuklar gelecekti. Birkaç gün önce ameliyat olup çıkmayı beklerken hastaneden hiç çıkamadı. Çocuklar ziyaretine geliyordu. Hepsi birden geliyordu. Onlara çok düşkündü, Esad’ımız babasına sorular sorardı. Netice şubat ayına kadar her geçen gün günden güne ağrıları arttı. Dayanamıyorum, diyordu. Hastaneden çok zaman eve getiriyor görüyorduk. Evde kaldı.

‘HEPİMİZLE VEDALAŞTI’

“Vefat günü annem, babam, ablam vardı. Sena ve Dilara’yı burada görüyordum, diyordu. Burada oturuyor demişti. Haberi yoktu. Konuşamıyordu bile. Sancıyla uyanıyor, morfinle uyuyordu. Aklı başında, bilinci yerindeydi.

“Eşimin başındaydık. Çocuklar geldiler bir gün önce. Çocukları göndermek istedim. Gitmesinler, dedi. Son gece kızlarım ve ben başındaydım bütün gece, hiç gücü yoktu ama yatağından fırlayıp birileri geliyor, çok kalabalık geliyorlar, dedi. Geliyorlar deyip durdu. Ertesi sabah da bize sarıldı, mırıltı şeklinde ‘beni oturtun’ dedi, ellerini ovuşturarak abdest aldı. Eğildim kulağına, kızlar da yanımda. Hepimize sarıldı. İkindi vaktine doğru da bir anda ruhunu teslim etti.

“Ölmeden bir hafta önce herhalde yolun sonuna geldik, demişti. Böyle konuşma dedim. Hissediyordu da içinde de yaşayan bir insandı. Cenazeye hiç tanımayan insanlar geldi. Tanımıyoruz ama acınızı derinden hissediyoruz, dediler.”

‘ÇOCUKLARIM FARKINDA’

Esra Özcerit sözlerini şöyle tamamlıyor: “Bazen ağlayarak, bazen gülerek hatırlıyoruz eşimi. Hep yanımızda hissediyoruz. Kızım, ‘Babam bize zorluklar içinde geçen gençliğinden bahsederken, bizi çocukluğumuzdan bu yana öğütler içinde büyütmüşken babamın gidişi ardından güçsüz durmamız Özcerit ailesine yakışmazdı,’ diyor. Çocuklar da şehit çocuğu olduklarının farkında. Çok çalışmaları gerektiğinin. Öyle de yapıyorlar.

“Üzüldüğümüz cenazemde hiç tanımayan onlarca insanlar gelmişken 13 yıl her şeyimizi paylaştığımız karşı komşumuzun gelmemesi. Bir geçmiş olsun, bir başınız sağ olsun demeyi çok görmesi. Öğretmenler üstelik. Belki mahcuplar, belki korkuyorlar, bilemiyorum. Fakat arkadaşlarımız ve akrabalarımız yönünden şanslıyız. Birbirimize sahip çıkıyoruz.”

[TR724] 6.12.2018

Hasan Cemal ‘diktatör’ yazısını böyle savundu: Yazımı bugün de özgürlük ve hukuk adına savunuyorum

50 yıldır gazetecilik yapan T24 yazarı Hasan Cemal, Yeni Akit gazetesinde “yurt dışında firari yaşadığının” iddia edildiği bugün (6 Aralık 2018) Çağlayan’daki İstanbul Adliye Sarayı’ndaydı. Cemal, 9 Temmuz’da T24’te yayımlanan köşe yazısında ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği’ iddiasıyla ifade verdi.

Hasan Cemal, “Dikta, Diktatör” başlıklı yazısıyla ilgili olarak başlatılan soruşturma kapsamında verdiği ifadede, kaleme aldığı yazının ‘suç olmadığını’ belirterek şunları söyledi:

“Bu yazı, ifade özgürlüğümü kullanmaktadır. Bu yazı ifade özgürlüğümü savunmaktır. Bu yazı, eğer bir ülkede suç unsuru haline getiriliyorsa, o ülkede ifade özgürlüğü yok demektir. O ülkede hukukun üstünlüğü yok demektir. Ve, o ülkede demokrasi yok demektir. Ben bu yazımı bugün de özgürlük ve hukuk adına savunuyorum. Şimdi bu konuda bir karar vermek durumunda olan sizsiniz Sayın Savcı. Siz ne diyorsunuz? İfadem bundan ibaret, teşekkür ederim.”

“Köşe yazımdaki ifadelerle Fuat Avni’nin  ifadeleri arasında bağ kurulması yanlıştır”

Hasan Cemal; “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan tespitte F…/PDY terör örgütünün kara propagandasını yapan Fuat Avni isimli Twitter kullanıcısının yoğun biçimde kullandığı “Tek Adam”, “Diktatör”, “Sivil Darbe” gibi ifadelerin köşe yazınızda sizin de birden fazla kez kullanıldığı anlaşılmıştır. Bu konuda ne dersiniz” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Fuat Avni’yi tanımam. Ben de herkes gibi basından duyduğum kadarıyla bilirim. Benim köşe yazımdaki ifadelerle Fuat Avni’nin kullandığı ifadeler arasında bağ kurulması yanlıştır.”

T24 ve Hasan Cemal’in avukatı Fikret İlkiz de, soruşturmanın CİMER üzerinden yapılan bir başvuru sonrasında başlatıldığını ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “yetkisizlik” kararı verdiğini belirterek, “Cumhurbaşkanı’na hakaret soruşturması açılması kanuna ve hukuka aykırıdır. Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesi nedeniyle başlatılan bir soruşturmadan hareketle de F../PDY örgütü ile iltisak kurulmaya çalışılması Ceza Mahkemeleri Kanunu’na aykırıdır” dedi. İlkiz, takipsizlik kararı verilmesini talep etti.

Akit gazetesi bugün “Hainliği böyle beslemişler” başlığı ve Mustafa Durmaz imzasıyla manşetten yaptığı yayında “Hasan Cemal hakkında F…’nün medya yapılanmasında yer aldığı gerekçesiyle hakkında yakalama kararı bulunduğunu” iddia etmiş ve İstanbul’da yaşayan, bugün de adliyeye giderek ifade veren Hasan Cemal’in “yurt dışında firari bir hayat sürdüğünü” öne sürmüştü.

Hasan Cemal’in T24’te yayınlanan 9 Temmuz 2018 tarihli yazısı şöyleydi:

DİKTA! DİKTATÖR!

Cumhuriyet gazetesinin haber başlıklarını okuyorum:

Kıyım Hükmünde Kararname: OHAL’in son KHK’sı ile 18 bin 632 kamu görevlisi daha işini kaybetti.

Böylece, bu son KHK ile işine son verilen kamu görevlilerinin oranı, bugüne kadarki ihraçların yüzde 16’sına ulaştı.

21 Temmuz 2016’dan bugüne kadar 112 bin 679 kamu görevlisi ihraç edilmiş oldu.

Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle üniversitelerden atılan akademisyen sayısı 404’e yükseldi.

Üç gazete daha susturuldu: Halkın Nabzı ve Özgürlükçü Demokrasi, Welat.

Çıkardığı ilk KHK ile tek adamlığını fiilen uygulamaya geçti.

20 Temmuz, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkilerinin gasp edilmesi yolunda büyük bir adım oldu..

Bunlar daha yeni yaşananlar.

Türkiye özellikle 15 Temmuz’dan beri koca bir hapishane. Cezaevleri gazeteci, yazar, akademisyen ve siyasetçi dolu.

Medya, tek tük istisnalar dışında biat medyası haline getirildi.

Üniversite susturuldu, üniversite olmaktan çıkarıldı.

İş dünyası sindirildi.

Meclisin yetkileri gasp edildi.

Yargı bağımsızlığını yitirdi.

Güçler ayrılığı noktalandı.

İktidar “tek adam”ın elinde.

Yasamanın, yargının, medyanın biat kurumları haline getirildiği, bir “tek adam”ın, bir “başkan baba”nın tek başına iktidar odağı olduğu bir ülkede elbette demokrasiden söz edilemez.

Hukukun üstünlüğünden söz edilemez.

Özgürlükten söz edilemez.

Türkiye’de demokrasi, hukuk ve özgürlüklerin üstüne simsiyah bir örtünün çekilmesi yeni değil, dünden bugüne yaşanmakta olan, gitgide hızlanan bir süreç.

Bu sürecin adı, Erdoğan’ın “sivil darbesi”dir.

Bu darbe özellikle 15 Temmuz’la birlikte derinleşmeye başladı.

15 Temmuz’daki başarısız darbe girişimini Allah’ın bir lütfu, eşsiz bir fırsat olarak gören Erdoğan, kendi sivil darbesi için düğmeye bastı 20 Temmuz’da.

Çıkardığı ilk KHK ile tek adamlığını fiilen uygulamaya geçirdi.

20 Temmuz, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkilerinin gasp edilmesi yolunda büyük bir adım oldu..

15 Temmuz elbette vahşi bir darbe girişimiydi.

15 Temmuz gece yarısından itibaren attığım tweet’ler ve yazdığım yazılarla şiddetle karşı çıktım darbe teşebbüsüne.

Ama aynı zamanda, 16 ve 17 Temmuz 2016 günlerinde yazdığım iki yazıda da, Erdoğan’ın derinleşen “sivil darbe”sine dikkati çekmiş, bir noktayı daha vurgulamıştım:

Demokratlığın tek kriteri, sadece kanlı ve iğrenç 15  Temmuz’akarşı durmak değildir; demokratlık aynı  zamanda “Erdoğan darbesi”ne de karşı çıkmaktır.

Bu yeni siyasal düzen seçim sandığından çıktı.

Ama adı demokrasi değil.

Erdoğan’ın 20 Temmuz darbesi, 24 Haziran’la birlikte çok önemli bir eşik atladı. Kendine anayasal bir kılıf uydurarak büyük bir mesafe aldı.

“Atatürk Cumhuriyeti”ne ölümcül bir darbe indirdi.

Yakın geçmişe şöyle bir bakın:

Türkiye’de Batı’ya, Avrupa’ya bakan pencereler kapanmaya başladı.

Demokrasi, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, özgürlük ve insan hakları, laiklik ve kadın-erkek eşitliği gibi Batı’yı asıl Batı yapan değerlere sırt çevrildi.

Kökleri iki yüzyıl öncesine giden, Cumhuriyet’le büyük bir sıçrama yapan Batılılaşma-modernleşme sürecini ters yüz etmek ve bu süreçten intikam almak için rövanşist bir siyaset sistemli bir biçimde uygulanmaya başladı.

Bu yeni siyasal düzen seçim sandığından çıktı.

Ama adı demokrasi değil.

Peki nedir?

Diktatörlük…

Despotluk…

Otokrasi…

Faşizm…

Başkan babalık…

Tek adamlık…

Yeni padişahlık…

İsteyen istediği adı koysun, istediği gibi tartışsın.

Ben dikta, diktatör diyorum.

Ve soruyorum:

Demokratik cumhuriyet için, hak, hukuk , adalet ve özgürlükler için mücadele edecek demokratlar nerede?

Demokratik güçler nerede?

Demokratik ittifaklar nerede?

[TR724] 6.12.2018

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic: “Türkiye’de kimi insanların yaşamı imkânsız hale geldi”

Kısa süre önce Osman Kavala davasına müdahil olacağını duyuran Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, AİHM’nin Selahattin Demirtaş kararına Ankara’nın tepkisini ve terörle mücadelesini değerlendirdi.

Avrupa genelinde terörle mücadele yasalarının kötüye kullanımının ifade özgürlüğü ortamını olumsuz etkilediğini belirten bir görüş raporu yayımlayan Mijatovic, raporun Türkiye bölümüne ilişkin ayrıntıları aktardı. Mijatovic, “Terörle mücadele yasalarının kötüye kullanımının ifade özgürlüğünü olumsuz etkilediği konusundaki belge tüm Avrupa Konseyi devletleri için önemli. Bu konuyu açık olarak tartışmanın zamanı geldi düşüncesindeyim” dedi.

Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, raporda özellikle Türkiye, Fransa, Birleşik Krallık, İspanya ve Rusya gibi ülkelerin terörle mücadele konusunda yürürlükte olan yasal mevzuatlarına değinildiğini söyleyen Mijatovic, “Terörle mücadele her hükümetin meşru hakkıdır, ancak bu mücadele insan hakları pahasına ve özellikle de ifade özgürlüğü pahasına yapılmamalı” diye konuştu.

Türkiye’nin bu alanda çok sayıda yasaya sahip olduğunu belirten Dunja Mijatovic, bunlardan bazılarının Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği tarafından eleştirildiğine dikkat çekti. Mijatovic, “Konuyu yakından takip ediyorum. Terörle mücadele için hazırlanmış bazı yasalar Türkiye’de kimi insanların yaşamını imkânsız hale getirdi. Potansiyel terörist olarak görüldükleri veya terör eylemlerine bulaştıkları için hapiste olanlar, suçlamayla karşı karşıya kalanlar var. Bir sonraki Türkiye ziyaretimde bu konuyu Türk makamlarının gündemine taşımak istiyorum” dedi.

“KAVALA DAVASI SİVİL TOPLUMDA KORKU YARATMASI BAKIMINDAN ÖNEMLİ”
AİHM’nin Demirtaş kararına Türkiye’den gelen tepkiye ne diyorsunuz sorusuna ise Mijatovic, “Resmi tepkiyi görmedim. Medya üzerinden çok şey duyuyorum. Türkiye insan hakları alanındaki yükümlülüklerini yerine getirmeli elbette. Mahkemeler önündeki prosedürel işlemleri de dikkate almalıyız. Bu davayı yakından izliyorum. Türkiye’nin AİHM kararını yerine getireceğini umuyorum” diye yanıt verdi.

AİHM gündemindeki Osman Kavala davasına müdahil olacağınızı açıklayan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, kararı, 13 Türk akademisyeni ve aktivisti hakkındaki gözaltı kararının ardından aldığını ifade etti. Biri dışındakilerin tamamının şimdi serbest bırakıldığını belirten Mijatovic, “Bu özel dava sivil toplum üzerinde korku yaratması bakımından önemli” diye konuştu.

Mijatovic, davaya müdahil olmasının ana gerekçesinin, Osman Kavala’nın hakkında hiçbir iddianame olmaksızın bir yıldan fazladır Silivri Cezaevi’nde yatıyor olmasını gösterdi:

“Kendisi tanınmış bir yardımsever ve aktivist. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği olarak bizim de diyalog içinde olduğumuz bir isim. Fakat asıl önemli olan bu değil. İnsanlar, haklarında suçlama olmaksızın hapse atılmamalı. Ben bunu bağımsız bir yargı kararı olarak görmüyorum. Daha çok, Türkiye’de sivil toplum için önemli bir kişiye yönelik siyasi baskıyı andırıyor.”

Türkiye’ye Ekm ayında bir ziyaret düzenlediğini belirten Mijatovic, üst düzey resmi makamlar ve sivil toplumla insan hakları alanında samimi ve açık görüşmeler yaptığına dikkat çekti. Dunja Mijatovic, bir sonraki ziyaretinde gündemde tam olarak hangi konular olacağını söyleyemeyeceğini ancak insan hakları savunucularının durumunun kesinlikle gündemde olacağını vurguladı.

[TR724] 6.12.2018

Türk gazetecinin Romanya’da gözaltına alınması ülkeyi karıştırdı

Türkiye’nin iade talebi üzerine Romanya’da dün gözaltına alındı. Daha sonra savcı tarafından  serbest bırakıldı. Gözaltı kararı ve adli işlemler sonrası Romanya’daki siyasilerden tepkiler geldi.

Erdoğan muhalifi olduğu gerekçesiyle gazeteci Kamil Demirkaya’nın Türkiye’nin iade talebiyle savcılığa çıkarılmasına sert tepki gösteren Avrupa Parlamenteri Cristian Preda, Adalet Bakanlığı’na iade sürecini derhal durdurma çağrısında bulundu.

Romanyahaber’in haberine göre Dün sosyal medya hesabı (facebook) üzerinden yaptığı paylaşımda Romen yetkilileri taahhütte bulundukları uluslararası ve AB sözleşmelerine uygun hareket etmeye çağıran Preda, bugüne kadar hiçbir AB ülkesinin Türkiye’deki padişahın iade taleplerine olumlu cevap vermediğini hatırlattı.

AP Parlamenteri Preda’nın açıklaması şöyle:

“Türk gazeteci Kamil Demirkaya’nın sürecini derhal durdurun. Eğer iktidar, Romanya, muhalif Türk gazeteci Demirkaya’yı sınır dışı ederse kendisini AB’den izole eder. Bugüne kadar AB üyesi hiçbir devlet, Erdoğan rejiminin iade taleplerine olumlu cevap vermedi.

Adalet Bakanlığına sesleniyorum; Erdoğan’ın muhalifi Gülen hareketinin bir üyesi olmakla suçlayarak cezaevine atmak istediği Türk gazeteci Kamil Demirkaya’nın iade sürecini durdurma çağrısında bulunuyorum. Zaman gazetesinin Bükreş bürosunda çalışan Demirkaya, Erdoğan rejimini eleştirdiği için hedefte. Romen makamlarının, imzaladıkları ve taahhüt ettikleri ‘insan haklarının tehlikede olduğu ülkelerin iade talepleri yerine getirilmez’ uluslararası ve AB anlaşmalarına uymaya davet ediyorum. Şu ana kadar Türkiye’deki padişahın taleplerine olumlu cevap veren AB üyesi bir devlet yok.”

AP Parlamenteri Preda, bugün sosyal medya hesabından yaptığı ilginç paylaşımda Erdoğan rejiminin hukuksuz iade sürecini AB Bakanı ve eski Ankara Büyükelçisi George Ciamba (solda) üzerinden yürüttüğünü ima etti.

PREDA’DAN İADE SÜRECİNİN ARKASINDA AB BAKANI ESKİ ANKARA BÜYÜKELÇİSİ GEORGE CİAMBA VAR İMASI

AP Parlamenteri Preda, bugün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda ise iade sürecinin arkasında AB işlerinden sorumlu Bakan George Ciamba’yı işaret etti. Romanya’nın eski Ankara Büyükelçiliği görevinde bulunan Ciamba’nın Romanya’nın AB işlerinden çok Türklerin işleriyle (!) ilgilendiğine dikkat çeken Preda’nın bugün yaptığı paylaşım ise şöyle:

“Dancila hükümeti, dün Türk gazetecinin iadesi işlemine başladı. AB işlerinden sorumlu bakan bu sabah Dışişleri Bakanlığı’nda (MAE) ne yapıyor?. Türkiye’nin AB üyeliği için bir konferans düzenliyor. Bakan olarak atanan Ciamba, Türklere AB’den daha fazla vakit ayırıyor. Dış politikadan sorumlu Cumhurbaşkanı Iohannis’e Ciamba’nın Erdoğan’ın sahilinde daha fazla dolaşmaması için müdahale  etmesini rica ediyorum.”

[TR724] 6.12.2018

Merkel Hükümeti’ne ‘MİT’in 15 Temmuz’daki rolü’ soruldu; “Almanya’nın menfaatleri var” denilerek cevaplanmadı

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Almanya’daki faaliyetleri, Federal Meclis’teki siyasi partiler tarafından gündeme getirilmeye devam ediliyor. Muhalefetteki Hür Demokrat Parti (FDP) hükümete verdiği soru önergesinde, Alman basınında yer alan MİT’in espiyonaj faaliyetleri hakkındaki haberler, Alman güvenlik ve istihbarat kurumlarına sızma çabaları, buralarda çalışan kişileri angaje etme girişimlerini sordu.

FDP’nin soru önergesini yanıtlayan Alman hükümeti, MİT’in Almanya’daki odağının muhalefet olduğunu belirtti. 15 Temmuz’da MİT’in nasıl bir rol oynadığı sorusunu ise, “Almanya’nın menfaatleri” gereği açık cevap verilemeyeceği ifade edildi. Gizlilik derecesindeki bu bilgilerin ancak Federal Meclis’teki özel bölümde sadece milletvekilleri tarafından okunabileceğine işaret edildi.

Hükümet soru önergesine verdiği yanıtta, dikkat çekici bilgiler paylaşmakla birlikte, pek çok soruyu “gizlilik” ve “Almanya’nın menfaatlerini” gerekçe göstererek cevapsız bırakıldı.

Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, Hükümet adına İçişleri Bakanlığı tarafından verilen cevapta, MİT’in Almanya’daki faaliyetinin “muhaliflere” odaklandığı vurgulanırken, “Geçmiş yıllarda artan oranda Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi (DHKP-C) gibi sisteme muhalif gruplar MİT’in odağında yer aldı. 2016 yılının yazındaki darbe girişiminden bu yana da MİT vaiz Fethullah Gülen’in hareketine odaklanıyor” görüşüne yer verdi.

Yabancı istihbarat örgütlerinin Alman topraklarında bağımsız faaliyet gösterme yetkisine sahip olmadıklarına vurgu yapan hükümet, Almanya iç istihbarat servisi Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın (BfV) bu konuda eyaletlerin iç istihbarat teşkilatlarıyla çalıştığını hatırlattı. Suç teşkil edebilecek faaliyetlere ilişkin başlangıç şüphesi olması halinde adli kovuşturma makamlarının soruşturma başlattığı vurgulandı.

FDP soru önergesinde, herhangi bir Türk istihbarat teşkilatı mensubunun Almanya tarafından istenmeyen kişi (persona non grata) ilan edilip edilmediğini sordu.

Son 10 yılı kapsayan bilgilerin paylaşıldığı cevapta, Diplomatik İlişkiler Hakkındaki Viyana Sözleşmesinin 9’uncu maddesi ya da Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi’nin 23’üncü maddesine dayanarak, herhangi bir Türk istihbarat teşkilatı mensubunun istenmeyen kişi ilan edilmediği bilgisi verildi.

MİT’in Almanya’da suç teşkil eden eylemlerde bulunup bulunmadığı ilgili soruyu da yanıtlayan hükümet, Federal Başsavcılığın 2008’den bu yana, Türk istihbaratı için casusluk faaliyeti yürütüldüğü şüphesiyle 23 hazırlık soruşturması başlattığı, başsavcılıkta halihazırda devam eden dört soruşturma olduğu bilgisini verdi. Yanıtta ayrıca 10 Kasım 2017’de bir kişinin Hamburg’da Türkiye adına istihbarat faaliyeti yürütmekten iki yıl hapis cezasına çarptırıldığı hatırlatıldı.

KRİTİK İKİ SORUYA CEVAPLAR GİZLİ
Hükümet, milletvekillerinin iki sorusuna, yapılan titiz değerlendirmeler sonrasında “devletin yararı” ve “Almanya’nın menfaatleri” gereği kamuoyuna açık bir şekilde yanıt verilemeyeceğine dikkat çekti.

Gizlilik derecesindeki bu bilgilerin ancak Federal Meclis’teki özel bölümde sadece milletvekilleri tarafından okunabileceğine işaret edildi.

Bu sorulardan ilki, “Federal Hükümet Türk ve Alman istihbarat teşkilatlarının işbirliğini nasıl değerlendiriyor?”, ikincisi ise, “MİT’in, 2016 yılındaki darbe girişiminde ne tür bir rol oynağı konusunda federal hükümetin sahip olduğu bilgiler nedir?” oldu.

Hükümet, Almanya’nın çıkar ve güvenliği gereği, istihbarat örgütlerinin çalışma metodları, faaliyetleri ve sahip olduğu bilgilerin, gizli tutulmasını gerektiğini, bunun istihbarat kurumlarının faaliyetlerini etkin bir şekilde sürdürebilmesi için de gerekli olduğunun altını çizdi. Soru önergesine verilen yanıtta, aksi takdirde istihbarat örgütlerinin bilgi edinme çabalarının sekteye uğrayabileceği vurgulandı.

SIZMA SORULARI DA KISMEN CEVAPSIZ
Muhalefetteki FDP soru önergesinde, son dönemde Alman medyasında sıklıkla haber konusu olan, MİT’in Almanya’daki kamu ve güvenlik kurumlarına sızmaya çalıştığı haberlerini de sordu.

Hükümet, yabancı istihbarat örgütlerinin bu tür hedeflerinin olduğuna işaret ederken, “Ancak bugüne kadar Türk istihbaratının girişimleri sonucunda Alman makamlarına sızdığı yönünde bir bulgu yok” bilgisini verdi.

ÖNLEME VURGU
Hükümet ayrıca MİT’in olası sızma girişimleri konusunda iç, dış ve askeri istihbarat, tüm polis birimleri, Alman Göç Dairesi, ve Federal Bilişim Teknolojisi Güvenliği Dairesi çalışanlarının bilinçlendirildiğine işaret etti.

Türk istihbarat teşkilatının kendi ajanları yoluyla Alman iç istihbarat teşkilatına sızmaya çalıştığı yönündeki haberler ve Berlin’in bunu ne zaman fark ederek önlem aldığı ile ilgili sorulara ise hükümet açık yanıt vermekten kaçındı.

Daha önce Sol Parti’nin konuyla ilgili soru önergesine verilen yanıta atıf yapan hükümet, “O zamandan bu yana yeni bulgulara ulaşılmamıştır” bilgisini paylaştı.

Hükümet, Sol Parti’nin soru önergesine verdiği yanıtta da pek çok soruyu gizli yanıtlamakla birlikte, yıllardır iç istihbarat örgütüne sızma girişimleri olduğu yönünde bulgular olduğunu, kimi yabancı istihbarat örgütlerinin iç istihbarat kaynağı edinerek bu yolla gizli bilgilere ulaşma çabası içerisinde olduğunu aktarmış, “Bu hareket tarzı esası itibariyle Türk istihbarat örgütü MİT’i de kapsıyor” tespitini yapmıştı.

MİT- AFD TEMASI DA SORULDU
Soru önergesinde, “Türk istihbarat teşkilatı ve AfD üyelerinin irtibatı hakkında hükümette ya da istihbarat kurumlarında bilgi var mı?” sorusu da yöneltildi.

İçişleri Bakanlığı ise yazılı yanıtında, bu yönde federal hükümette bilgi olmadığı karşılığını verdi.

[TR724] 6.12.2018

Kış hastalıklarından korunmak için 8 tavsiye

Kış mevsiminin gelmesiyle, günler kısalması, gecelerin uzaması, kapalı alanlarda daha çok vakit geçirilmesi ve hareketsiz yaşam mevsim hastalıklarına zemin hazırlıyor. Vücut kışın daha az enerji harcıyor, beslenme alışkanlıkları değiştiğinden kilo alımı artıyor. Buna bağlı olarak bağışıklık sistemi zayıflıyor. Diyetisyen Özlem Tay, bu durumun hastalıklara yakalanma riskini artırdığını söylüyor.

Kış aylarında soğuktan etkilenen vücudun gribal enfeksiyonlara yatkın hale geldiğine işaret eden Özlem Tay, hasta olmadan gerekli önlemleri almanın önemine vurgu yapıyor ve şu tavsiyelerde bulunuyor: Yeterli C vitamini almalısınız. Portakal, mandalina, greyfurt gibi meyveler, kış aylarının uzun gecelerinde sofradan eksik edilmemesi gereken besinlerdir. Bunun yanı sıra; pancar, turp, havuç, kereviz, ıspanak, pırasa, lahana, pazı gibi sebzeler de kış aylarında vücut direncini artırır, hastalıklara karşı koruyucu rol üstlenir.

Kış aylarında sıvı ihtiyacı pek akla gelmediğinden yeterince su tüketilmez ve vücut yeterli sıvı alamaz. Kış aylarında da vücudun sıvı gereksinimini dengede tutmak adına günde en az 2 litre su tüketilmesi gerekmektedir. Metabolizmanın susuz bırakılması vücuttaki toksik maddelerin atılmasına engel olduğu gibi yağ oranını da artırmaktadır. Yeterince su tüketmemek, kilo alımını hızlandırır.

Bağışıklık sistemini güçlendirmek için bunları ihmal etmeyin!

  1. Balık, kışın sofralardan eksik edilmemesi gereken besin grubundandır. Haftada en az 2 gün balık tüketilmelidir.
  2. D vitamini değerleri kış aylarında güneşli günlerin azalmasına bağlı olarak düşebilir. Ancak havanın güzel olduğu güneşli soğuk kış günlerinde de güneş ışınlarından yararlanılabilir.
  3. Soğuk havada vücut ısısı genel olarak düşer. Bunu dengede tutabilmek için düzenli ve yeterli miktarda su tüketilmelidir. Çay ve kahve yerine ise C vitamini yönünden zengin ıhlamur, kuşburnu, nane limon, ada çayı gibi içecekleri tercih edilmelidir.
  4. Kış aylarının uzun gecelerinde abur cubur diye tabir edilen çerez tarzı yiyecek ve tatlı tüketimi sınırlandırılmalıdır. Yağlı kuru yemişlerin leblebi karıştırılarak yenilmesi önerilir.
  5. Sarımsak ve soğan doğal antibiyotiktir. Kış aylarında tüketilmesi, bağışıklık sistemi güçlendirir.
  6. Yeşil yapraklı sebzeler, hem vitamin hem de mineraller açısından güçlü içerik yapılarıyla, hastalıklara karşı koruyucudur.
  7. Çinko eksikliği bağışıklık sisteminin zayıflamasına yol açar. Özellikle kırmızı ve beyaz et çinko bakımından en zengin besin kaynaklarıdır.
  8. Stres, depresyon, aşırı yorgunluk, mutsuzluk savunma sistemini düşürür. Kronik stresin yol açacağı depresyon bağışıklık sistemini zayıflattığından, depresyon belirtileri fark edildiği anda uzman yardımı alınmalıdır.

[Tr724] 6.12.2018

Arjantin’deki G-20 toplantısı gezegenimizin geleceği hakkında ne söylüyor? [Yavuz Altun]

Geçen haftasonu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın (MBS), hemen her türlü medyada dolaşıp duran, aşırı samimi tokalaşmasını görmüşsünüzdür.

Artjantin’deki G-20 toplantısında gerçekleşti bahsettiğim olay.

Toplantının ekonomik çıkmazda olan Arjantin’de yapılması mı daha manidardı, yoksa G-20 dönem başkanlığının 2020 yılı için Suudi Arabistan’a verilmesi mi, bilemiyorum açıkçası.

“Dünya nereye gidiyor?” derseniz, bununla ilgili son yıllarda verilmiş bir takım cevaplar var. Ama bilhassa uluslararası ilişkilerde ya da “devletler muvazenesinde” durum daha da karışık. Bir süredir devletler arası ilişkilerin doğrudan liderlerin uhdesinde götürüldüğü ve “kurumların” yetkisiz kılındığını gösteren çok işaret belirdi.

Birleşmiş Milletler (BM), G-7 ve G-20 gibi oluşumlar, NATO ve daha bir dolu uluslararası inisiyatif, kayıtsızlıkla boğuşuyor.

Mesela Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kararlarını uygulatmakta zorlanıyor. Avrupa Konseyi’nin üyeleri arasındaki Rusya, Türkiye, Azerbaycan gibi ülkeler her geçen gün, bu kurumların üzerine inşa edildiği düşünülen değerlerin altını biraz daha oyuyor.

Avrpa Birliği bile çaresiz. Macaristan ve Polonya gibi Doğu Avrupa ülkelerinden sonra bir de karşısına Avrupa’nın üçüncü büyük ekonomisinin sahibi İtalya dikildi. İtalya’nın yeni popülist iktidarı, Brüksel’in otoritesini sarsmayı sürdürüyor. İngiltere’nin birlikten ayrılmayı seçmesi zaten başlı başına trajik.

ABD Başkanı Donald Trump, kendi liderliğiyle Amerika’nın hiç olmadığı kadar güçlendiğini söyleyedursun, ülkesi “dünyanın jandarması” sıfatını çoktandır yitirmiş durumda. Zaten aslında Trump’ı öne süren kesimin istediği de buydu. Amerika’nın “moral değerlerin savunucusu” pozisyonundan çıkıp, tamamen ticarî ilişkiler üzerinden bir dış politika kurgulaması. Ancak bu şekilde Çin’le rekabet edileceğini düşünüyorlar çünkü.

Rusya’nın Gürcistan’la başlayıp Suriye ve Ukrayna ile devam eden askerî müdahaleleri, hem BM’yi hem de NATO’yu kenara atmış oldu. Buna karşılık Rusya, G-8 zirvesindeki koltuğunu kaybetti. Başka da pek bir şey olmadı.

Çin’in yükselişi, bilhassa üçüncü dünya ülkeleri için ABD’ye karşı bir alternatif doğurdu ve “Batı demokrasisi” karşısında “otoriter liderliğin” nefes almasını sağladı.

Öyle ki Batılı ülkeler, Ortadoğu ve Afrika’da Çin ya da Rusya’ya mevzi kaybetmemek için otoriter liderlerin sırtını sıvazlamayı alışkanlık hâline getirdiler.

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinden sonra bu durum kendini iyiden iyiye belli etti. Almanya lideri Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron dışında hiçbir ülke lideri (farklı hesapları olan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı saymazsak) Kaşıkçı cinayeti karşısında Suudi Arabistan’a tavır koyamadı.

Gelgelelim, Trump’ın seçilmesi ve 2016’da İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı almasından sonra “özgür dünyanın lideri” olması beklenen Merkel de, Fransa’da popülist Marine Le Pen’i mağlup edip “demokrasi kahramanı” hâline gelen Macron da, zor durumda.

Avrupa’yı kasıp kavuran popülizm rüzgârı, en son İspanya’nın güneyinde hissedildi. Diktatör Franco döneminden bu yana ilk kez sağ popülist bir parti, Endülüs bölgesinde Meclis’e girmeyi başardı.

Şu an yaşananlar birçok yönden Soğuk Savaş yıllarını andırıyor. İki kutuplu dünyada, “Batılı demokrasi” modelinin alternatifinin Sovyet Rusya’sının otoriter yönetimini benimsemek olduğu yıllardan bahsediyorum.

Tarihin en büyük zalimliklerinin bazıları o dönemde yaşandı. Bir yandan Amerika’nın aşırı kontrolcü ve müdahaleci tavrı, diğer yandan Sovyetlerin “benden yanaysan her şeyi yapabilirsin” yaklaşımı “çevre ülkelerini” baştan çıkarmaya yetiyordu.

Uluslararası bir gücün caydırıcılığı olmaksızın, otoriter liderler rahatlıkla ülkelerinde her türlü baskıcı siyaseti devreye sokabiliyorlar. Bugün Erdoğan örneği yalnızca bunu kanıtlamakla kalmıyor, uluslararası sistemi de nasıl istismar edebildiğini gösteriyor.

Türkiye, bir yandan Avrupa Birliği ile ilişkileri sürdürüyor görünürken, diğer yandan Birliğin değerlerinden tamamen uzak tavırlar sergiliyor. Buna rağmen, AB liderleri Türkiye’yi kaybetmemek pahasına Erdoğan’la anlaşma yolunu seçiyorlar.

Benzer şekilde Kaşıkçı cinayetinden sonra Trump, MBS’yle ilişkileri bozmak istemediğinden, Suudi Arabistan işin içinden kolayca sıyrılmış gibi görünüyor.

***

Bu arada Avrupa’da ve Amerika’da hem göçmen karşıtı ırkçılık hem de Anti-Semitizm gittikçe yükseliyor. Çünkü bizatihi politikacılar, insanların bu yönlerine hitap eden cümleler sarf etmekten çekinmiyor.

Medya da bu konuda başarılı bir filtreleme yapamıyor maalesef. Hatta popülist ajandayı destekleyen medya organlarının sayısında ve “nüfuzunda” bir artış gözlemek mümkün. Hemen her gün göçmenlerle çeşitli suçların ilişkilendirildiği haberler önünüze düşüyor artık. Bir süre zaman sonra, ister istemez, “yahu bunlar da artık…” demeye başlıyorsunuz. Fakat bunu dediğiniz anda, her türlü hukuk dışılığın kapısı açılmış oluyor. Bir kez açılınca da, o kapı kapanmıyor.

Yine de, otoriterlik hâlâ ekonomik olarak sürdürülebilir bir yönetim biçimi değil. Bunda elbette zenginliğin önemli bir kısmının hâlâ Batı ülkelerinde olmasının payı var. BRIC ülkeleri denilen ve geleceğin “gelişmiş ekonomileri” olacağı öngörülen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin beklentileri pek karşılayabilmiş değil.

Çin’in üretime ve nüfusa dayalı ekonomisi, sağlam temellere dayanmamakla eleştiriliyor. Gittikçe güçlenen orta sınıf ve devlet dışı aktörler sebebiyle, orta uzun vadede ülkede iktidar savaşlarının yaşanacağına kesin gözüyle bakılıyor. Tabi bu bir temenni, kısa vadede Batılı işverenlere çok büyük zararlar verebilir Çin.

Brezilya ekonomisi yaşadığı ağır travmaları atlatabilecek gibi görünmüyor. Petrol kaynaklı yolsuzluklar, toplumda derin bir güvensizlik oluşturdu. Yeni seçilen aşırı sağcı lider Jair Bolsonaro’nun ekonomiyi daha iyiye götürüp götüremeyeceği kuşkulu.

Putin’in Rusya’sı dış politika başarıları üzerine inşa edilmiş bir algıyla yol alıyor. Ekonomik ve sosyal problemler başa çıkılabilir seviyeyi çoktan geçse de, tıpkı Türkiye gibi “idare ediliyor”. Ama bütün ülkeyi bir “silaha” dönüştürmüş olan Putin, daha az kaynakla daha etkili işler yapmanın peşinde.

Hindistan’da popülist ve ırkçı Narendra Modi’nin yönetimi ülkeyi bir borç batağına sürüklemiş durumda. Ekonomik problemleri Türkiye’ye benzer. Zaten ülke her yönüyle kaynayan kazan.

Batı’da bir kesimin küreselleşmeden şikayeti, zenginliğin bu ülkelere kaymasıydı ve bir süredir bunu önlemenin yolları aranıyor. Daha da ileri gidenler, Batılı ülkelere göçün de durması gerektiğini öne sürüyor. Bu silsilenin bir sonraki aşaması, Batı’daki göçmenlerin zorla ülkelerine gönderilmesi gibi olaylara gebe.

Elbette G-20 zirvesi gibi toplantılar bu konulara doğrudan temas etmiyor – halbuki etmeleri beklenirdi. Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına, her ulus kendince bir çözüm üretecekmiş gibi davranılıyor. Oysa yine küresel aktörlerin bir araya gelmesiyle çözülmesi gerekli.

Onun yerine G-20 gibi toplantılar bir çeşit “podyum” gibi değerlendiriliyor. Her ülke lideri kendi gündemini, ajandasını orada dile getirmeye heves ediyor. BM’nin yıllık toplantılarında da bu absürt gelenek var.

“Dünya liderleri bir araya gelip her meseleyi masaya yatırsın ve çözsün,” gibi naif bir beklenti içinde değilim. Nitekim siyasetçilerin öncelikli gündemi “bir sonraki seçimi kazanmak”tan başka bir şey değil. İç siyaset ısındıkça, dış politika giderek daha sürprizlere açık hâle geliyor. Bu sebeple de öngörüde bulunmak zorlaşıyor.

Öte yandan giderek netleşen şeyler de var: İstihbarat savaşları, yeni teknolojilerle birlikte Soğuk Savaş’taki seviyesine çıktı. Küresel ekonomi, yine savaş terimleriyle açıklanıyor. Küresel şirketlerin ulus devlet paradigmasını yıkma ihtimalleri karşısında “sınırlar” yeniden çiziliyor.

Ama bununla birlikte insanlar da, toplumlar da değişiyor. Henüz hiç kimse bugünkü baş döndürücü gelişmelerin nelere yol açacağıyla ilgili tutarlı ve gerçekçi bir fikre sahip değil. Sık sık referans verilen George Orwell’in 1984’ü ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı gibi distopyalar, bugün yaşadıklarımızı anlatmakta aslında pek de yeterli değil.

Kabaca konuşacak olursak; 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başları siyaset ve iktisat biliminin yükselişine şahit olmuştu. 20. Yüzyıl, ortalarından itibaren sosyoloji ve antropolojiyi önemli kıldı. Gelişmeler ancak bunlarla anlaşılıyordu. 21. yüzyılda sosyal psikolojinin ve çeşitli yönleriyle tarihçiliğin öne çıkacağı hissiyatındayım.

Sosyal psikoloji, çünkü bugünlerde yaşadığımız birçok şey rasyonel seçimlere değil, insan psikolojisinin toplumsal izdüşümlerine göre belirleniyor. Ekonomi-politik hâlen önemli olsa da, geç kapitalist dönemin ekonomisinin “rasyonalite” konusunda insanlığı farklı noktalara götürdüğü de bir gerçek. Tarih, çünkü mevcut bilgi teknolojilerinin kudreti, güncel olaylardan daha fazlasını “bilmeyi” gerektiriyor.

İyimser bir notla yazıyı bitirmem gerekirse, yaşadığımız bu sıkıntıların insanlık olarak, hem de küresel seviyede, kendimizle yüzleşme imkânı sunacağını ve geleceğin dünyasını bunu başarabilenlerin kuracağını düşünüyorum.

[Yavuz Altun] 6.12.2018 [TR724]

Gezi bahanesiyle TÜSİAD’a operasyon [Semih Ardıç]

Her gün yeni bir kuşatmaya ve devlet mekanizmasını doğrudan Saray’a bağlama teşebbüsüne şahit oluyoruz. İhtiraslarına kilitlenmiş iktidar sahiplerinin gözleri kör, kulakları sağır.

Daha Varlık Fonu’nda bütün imtiyazın Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’a devredilmesini hazmetmeye fırsat bile kalmadı.

GÖZ YAŞARTICI SOĞAN BASKINLARI

Hazine’nin akabinde Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin (KİT) anahtarları da damat Berat’a altın tepside takdim edildi. Vahim karar, zabıtaların “göz yaşartıcı soğan baskınları” kadar haber olamadı.

Erdoğan ailesinin memlekete yeni sürprizi torba kanun teklifinin içinden çıktı. Finansal İstikrar ve Kalkınma Komitesi (FİKKO) namıyla yeni bir komite ihdas edilecek.

Komitenin “kriz var” tespiti ile Reis-i Cumhur iktisadî olağanüstü hal (OHAL) ilan edebilecek.

MUĞLAK MADDE İLE SINIRSIZ YETKİ

Torba kanun teklifinin 22’inci maddesinde böyle bir yetkinin nasıl kullanılacağına dair çerçeve de çizilmemiş.

Reis-i cumhur ekonomik OHAL ilan ettiğini belirterek Merkez Bankası’nı kendisine bağladığını da söyleyebilir. Faizleri indirebilir de yükseltebilir de…

Kamu bankalarına kredi talimatı da verebilir. Hazine üzerinde dilediği tasarrufta bulunabilir.

Üstelik verilecek yetkiye dair başlangıç ve bitiş tarihinden bahsedilmiyor. Reis-i Cumhur, padişahta bile olmayan imtiyazı dilediği gibi kullanabilecek.

AKP KOLAYINI BULDU: AT TORBAYA GİTSİN!

38 kanun ve 3 Kanun Hükmünde Kararname’de (KHK) değişiklik teklifi bir torbaya sığdırılınca kanun hazırlama usûlüne ve şeffaflığa riayet edilmesi beklenebilir mi?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni (TBMM) “noter” gibi kullanmaya alıştı nasıl olsa!

Onlarca kanunda, yüzlerce maddede değişiklik bozuk bir Türkçe ile “torba” kanun teklifine dercediliyor. Vatandaş anlayana kadar kanun yürürlüğe giriyor.

KÜÇÜK MÜTTEFİK MHP BİLE TEDİRGİN OLDU

Son torbada geçen “ekonomik OHAL yetkisi” Erdoğan’ın küçük müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi’ni (MHP) bile tedirgin etti. MHP böylesine geniş yetkilerden endişe duyduğunu saklayamadı.

Teklifin müzakere edildiği TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda MHP Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı, “tartışma konusu olan maddenin son fıkrasındaki ifade farklı anlama gelebilir. Bunun düzeltilmesi lazım.” ifadelerini kullandı.

CHP: KENDİSİ İLAN EDECEK, KENDİSİ YÖNETECEK

MHP’nin müttefiklikten mütevellit nezaketine mukabil ana muhalefet partisinin itirazı daha keskin.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu sözü eğip bükmedi ve şunları dile getirdi: “Asla olmaması gereken madde. Bu 22’nci madde ile cumhurbaşkanına bir finansal OHAL yetkisi veriliyor. Kendisi ilan edecek ve kendisi yönetecek.”

Bütün yetkileri elinde bulunduran Erdoğan böyle bir fermana niye ihtiyaç duydu? Bu suâlin cevabı biraz da “tek adam” rejiminin inşâ safhasının henüz tamamlanması ile alakalı.

GEZİ BAHANESİYLE YARIM KALAN HESABI GÖRECEK

Erdoğan ayak bağı diye telakki ettiği “kuvvetler ayrılığı” devrinden kalan bakiyeleri temizlemeye devam ediyor. Kanunlara rağmen iş yaptırmakta bazı manilerle karşılaşıyor.

Hâlâ Merkez Bankası’na müdahale edemiyor. İş Bankası’nda öteden beri gözüne kestirdiği yüzde 28 CHP hissesine el koyamıyor.

2013 senesi mayıs ve haziran aylarında İstanbul Taksim’i kendisine dar eden Gezicileri himaye eden Koç, Sabancı, Boyner, Eczacıbaşı, Özyeğin ve Doğuş gibi holdinglerin patronlarının malına mülküne kayyım tayin edemiyor.

Karşısına mülkiyet hakkı, ticaret hukuku çıkıyor. Bu çemberi kırmak için bu sefer Gezi’yi manivela olarak kullanacak. Böylece yarım kalan hesabı görecek.

Osman Kavala, Sırrı Süreyya Önder, Mehmet Ali Alabora, Can Dündar, Anadolu Kültür Vakfı, Açık Toplum Vakfı… Bütün bu şahıs ve kuruluşlar peşinen suçlu ilan edildi. Hepsi Gezi torbasına “düşman” diye atılıyor. Saray’ın listesinde işadamları, gazeteciler, sanatçılar ve müzisyenler de var…

15 TEMMUZ’U HİZMET HAREKETİ’NE KARŞI KULLANDI

15 Temmuz 2017 darbe teşebbüsü ile Erdoğan, Hizmet Hareketi’ne ait okul, dersane, yurt, üniversite, gazete, televizyon, şirket ve dernek-vakıf namına ne varsa gasp etme fırsatı yakalamıştı. O lütfu birkaç defa itiraf da etti ve, “Bunları 15 Temmuz olmasa yapamazdık.” dedi.

Sırada kim mi var? Hizmet Hareketi haricinde kalan ve ekseriyeti “beyaz Türkler” diye nitelenen büyük holding patronlarına sıra geldi.

Son iki-üç senedir “terör, darbe ve vatan hainliği” gibi her darda kaldığında Aspirin gibi kullanabildiği bahanelerin yanına şimdi “ekonomik/iktisadî kriz” kavramlarını ilave edecek.

Üstelik krizin müsebbibi olarak bu sefer Gezi Hâdiseleri’ni tertip ve teşvik eden TÜSİAD sermayesi gösterilecek.

MAVİ KLASÖRLERDEKİ PLANLAR

Torba kanunun Meclis safahatı birkaç haftaya ikmal olunur. Akabinde banka hesaplarına, döviz mevduatına, şirket hisselerine el koymak için hazırladıkları planları mavi klasörlerden çıkarırlar.

Muhalifleri hâlâ şu acı hakikati idrak edemedi: Erdoğan planlarını tatbik ederken onlar armudun sapı üzümün çöpü meselelerle oyalanıyor. Muarızlarını gafil avlıyor. Her seferinde atı alıp Üsküdar’ı geçiyor.

FİKKO’nun tesisi ve Erdoğan’a verilen sınırsız imtiyaz gösteriyor ki Türkiye’de muhtemel iktisadî krizler de tek adam rejiminin menfaatine olacak.

Krizin fâili olarak hep Erdoğan’ın icat ettiği düşmanlar bilinecek. Halk onları taşlarken Erdoğan ve sülalesi başka bir kalenin kapılarına dayanacak.

SENİN ANLAYACAĞIN PATRON!

Türkiye’de sermayeyi karanlık günler bekliyor. Erdoğan imparatorluğunun hudutlarını genişletiyor.

Makalelerini muhakkak okuduğum Naci Karadağ sermayenin zavallılığını dün gayet sarih şekilde ifade etmişti.

Müessif bahsi ondan bir cümle ile noktalayayım: “Senin anlayacağın patron, galiba artık ne yaparsan yap seni bekleyen akıbetten çok fazla kurtulma şansın yok. Bu saatten sonra demokrasi, hukuk, yatırım özgürlüğü vs. gibi kavramların sadece aşağılama, küfür ve alayla karşılık bulacak.”

İŞTE TARTIŞILAN 22’NCİ MADDE: “Finansal sistemin bütününe sirayet edebilecek ölçüde olumsuz bir gelişmenin Finansal İstikrar ve Kalkınma Komitesi tarafından tespiti halinde, üye kurum ve kuruluşların yetkileri dışında alınması gereken tedbirleri belirlemeye Cumhurbaşkanı yetkili olup ilgili bütün kurum ve kuruluşlar belirlenen ve tedbirleri derhal uygulamakla yetkili ve sorumludur.”

[Semih Ardıç] 6.12.2018 [Tr724]

Aldatan aldanandır! [Naci Karadağ]

Aldatmak… Tarihin en eski davranışlarının birincisi belki de. Ve aldatmak en büyük aldanış. Gidilen yol, alınan mesafe ne olursa olsun; istikametin kaderine bakıldığında çok net görülecektir ki, her kim sahtekârlığı bir yöntem ve tarz olarak belirliyorsa bilmeli ki, er ya da geç, kendisi gerçek aldananlardan olacak ve hüsranların en büyüğünü yaşayacaktır.

“Ey insanlar!.. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o çok hilekâr şeytan da Allah’ın kerem ve merhametini ileri sürerek sizi aldatmasın!” (KK/35-5)

Aldanmak kaybediş olabilir ama mutlak değildir bu kayıp, ne ki aldatan mutlak ziyandadır ve ebedi kaybedendir. Bu nedenle ilk aldatan İblis’in akıbeti bellidir. Bizler; ilk aldananların çocukları ise hayatı aldanmak ve aldatmak üzerine yaşıyoruz bir nevi.

Aslında mesele bir tercih meselesi; Aldatarak cehennemi garantilemektense, aldanarak cennetten (geçici de olsa) uzaklaşmak, sıkıntıya talip olmak çok daha insani ve tercih edilen olmalı.

Son dönemde bu kelimeyi tekrar çok duyar olduk. “Allah affetsin” tamlamasıyla ‘aldatıldığını’ söylüyor birileri. Gerçi toplumun bir kesimi ne denirse densin inanmaya hazır olduğu için, bu aldatılma bahsine de kendisine anlatına inanmaya çoktan razı.

Adım adım ve sabırla örülen duvar öylesine yükseltilip, demokratik toplumun nefes boruları öylesine özenle tıkandı ki, şimdi ortalıkta medya namına hiçbir şey yok. Geçen, saçı sakalına ak düşmüş, ömrünün ahir birkaç yılını dünyaya tercih etmiş havuz kalemşorlarından biri yarım ağızla ‘Tutuklanan yaşlı müminlere, başörtülülere üzülüyorum’ nev’inden bir şeyler yazacak oldu da, hemen hain sınıfına dâhil edileceğini fark etmiş olacak ki, yarım gün bile yazdıklarının ardında duramadı.

Mesele aldatan/aldatılan perspektifiyle baktığımızda tablo son derece net aslında.

Bugünlerde adam muamelesi gören soytarılarına önce şöyle şeyler yazdırdılar: “Tüm cemaatler ya biat edecek ya da yok edilecekler!”

Esasen bu bilinen bir şeydi ama kimse inanmak istemiyordu belki de. Aldatanlar, aldatacaklarını önce kısık seslerle birbirlerine söylemişlerdi. Örneğin, bir ziyaret sonrasında asansörden inerken yanındakine, “önce bunların hakkından gelmek lazım” demişti yaklaşık yirmi yıl önce. Bir süre sonra “bitirme planı”nın altından imzası çıkınca, yemin billahlar edip, safı oynamayı tercih etmişti. MGK’nın kendilerini bir tür kandırdığını ve aldattığını söyleyip inanmamızı istiyorlardı mesela.

Sonra bir büyükelçi toplantısında, “Tepemi attırmasınlar, bir hakim ve savcıyla hepsini terörist ilan ederim” dediği yankılanıyordu kulislerde ama arada kaynıyordu yine. Ve çok uzak geçmiş değil, henüz birkaç yıl önce şöyle denilecekti onbinlerin karşısında, hem de canlı yayında: “Erdoğan; gurbet hasrettir. Hasret bedeli çok ağırdır, faturası çok ağırdır. Biz, gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz. Bu sıla hasreti artık bitmelidir, bitsin istiyoruz” diye konuştu.”

Yıllar sonra bunun bir aldatma olduğunu en yakın danışmanı itiraf edecekti mesela. Gerçi kendisi “taktik” ve “siyasi deha” diyor bu aldatmaya ama ihtimal ki İblis de yaptığı entrikaları bu formla sunabiliyordu. Şu cümleler o danışmandan: “Şunu da ekleyelim: Recep Tayyip Erdoğan, merhum Necmettin Erbakan ve AK Parti’nin neş’et ettiği siyasi hareket Fethullah Gülen’i hiç sevmedi, hiç hazzetmedi ve hiç bir zaman da uyuşmadı. Tayyip Erdoğan, ne Fethullah’a ne de hareketine hiç bir zaman güvenmedi. Peki, 2012 Türkçe Olimpiyatları’nda sarf edilen “Bitsin bu hasret!” çağrısı neyin nesidir? Siz bakmayın tribünlerdeki on binlerce ahmağın bu çağrıyı ayakta alkışlamalarına… 2010 yılında başlayan çatışmayı görenler, bu çağrının zerre kadar muhabbet taşımadığını, bu çağrının Fethullah Gülen’i çok fena köşeye sıkıştırdığını ve çatışmayı daha da alevlendirdiğini, bu çağrının bir siyasi dehanın manevrası olduğunu bilirler.”

Aldatmanın bugünkü konjonktürel itirafı bu sanırım; “Siyasi dehanın manevrası…”

Böyle siyasi deha, üstelik manevra kabiliyeti tarihte çok az karakterde vardır, kabul etmek lazım!

Filmi biraz daha başa sarıyoruz…

Biat edilmediği görülünce, önce suç aranıyor cemaat içinde…

Tüm kurumların ve kişilerin peşine düşülüyor. Takibatlar yapılıyor, dinlemeler, baskınlar yapılıyor. Kurumlarda en ufak bir eksiklik, kusur, suç bulunamıyor kimi okulun kapı genişliği, kimi müessesenin duvarı, kimilerinin çöp sepetinin çapı filan bahane edilip kapatılmaya çalışılıyor…

Yapılan her türlü baskıya, zulme rağmen kurumlar dimdik ayakta. Çünkü hepsi başarılı ve Anadolu’nun gurur kaynağı. Üstelik hepsinin kaynağı da belli. Ne kara para aklamadan elde edilmiş, ne humusla filan. Anadolu insanının tertemiz emeğinin, terinin ürünü hepsi…

Bu daha da çıldırtıyor birilerini… Dış güç, üst akıl bilmem ne ile saçma sapan çuvallar açılıyor ve her şeyi doldurup cemaatle çalkalayıp kokteyl oluşturmayı deniyorlar. Dilipak denen kerameti kendinden menkul zat-ı muhterem (Ki kendisi şu anda Erdoğan’ın yarı resmi ordusu SADAT’ın başdanışmanlarındandır!) , hizmetin hem CIA, hem KGB, hem MOSSAD, hem MI5 ve bilumum istihbarat teşkilatlarıyla işbirliği içinde olduğunu yazacak kadar coşuyor. Aldatanın mantığa ihtiyacı yok nasılsa. Alıcısı da var. Üzeri çay lekeli Mason belgeleri mi ararsınız, Sümeyye’ye Suikast planları mı? Tekmili birden havuz medyasının 12 zeka yaşındaki seviyesine hitap eden çakma belgeleriyle servis ediliyor belli odaklardan.

Kriminalize edilmesi gerektiğine inanıyorlar, yoksa tutunacak dalı yok aldatanların. Aldananların hatası ise, kör topal da olsa ülkede hala hukuk var zannetmeleri… İngiltere’ye yollanan son belgede olduğu gibi uluslararası camia bunların ne mal olduğunu çok iyi biliyor.

Bu algıyı değiştirmek ülke içindeki yandaşı ikna etmek kadar kolay değil çünkü.

PKK ile deniyorlar sonra… Evlere şenlik itirafçı mektupları yayınlanıyor, kalaşnikofların yanına Hocaefendi’nin kitapları eklemleniyor, devletin ajansı da infaz timine dönüştüğü için yapıyor servisini. Akşamları maaşlı şebbihalar ekrana kurulup bunlar üzerine yorumlar yaparak şeytan inşa etme çabalarına girişiyorlar, iflahları kesiliyor ama netice alamıyorlar. Hikmet Çetinkaya gibi azılı hizmet düşmanı, Emin Çölaşan gibi 28 Şubat’ın sembol ismi bile yutmuyor bunları. İŞİD’le beraber deneniyor bu kokteyl sonra…

Yutanlar yok mu?

Var elbette…

Baskı akıl almaz boyutta. Fişleme, şantaj, montaj 28 Şubat’a rahmet okutturuyor. Bu arada Amerika’da bir yargıç çıkıyor ortaya ve uluslararası boyutunu ortaya seriyor ülkedeki durumun. Felakete doğru gittiklerini biliyorlar aldatanlar. Daha büyük aldatışa ihtiyaç var ve 15 Temmuz yetişiyor imdada. Milletin özgürlüğüne kasteden şerefsizlerin organize ettiği ve başarısız olmaya kurgulanmış çakma darbe girişimi fırsat oluyor birileri için.

Daha on dakika bile geçmeden iş cemaate fatura ediliyor. İki yıl önce ‘bu arkadaşlar ne istedi vermedik” dediği ‘arkadaşlar’ı, bir yıl sonra “paralel”e dönüşüyor aldatanın jargonunda. Bir yıl önce karşısına aldığı kendi maaşlı gazetecisine “çete” dedirtemediği için burnundan soluyan kişi herkese FETÖ dedirtmeyi başarıyor. Sonra kendi araştırma şirketlerine yaptırtıyorlar kamuoyu araştırmasını ve büyük bir zafer elde ettiklerini zevkle görüyorlar.

Hayatın büyük bir yalan üzerine kuranların iktidarı ne kadar sürer bilemiyoruz.

Aldananların razı olduğu bir ülkede köşebaşında durup, “durun hepiniz aldatılıyorsunuz” demenin anlamsızlığını gösterdi bize san beş yıl.

Dolayısıyla, bu ülkeye laf anlatmak pek mümkün değil artık.

Kaderin vereceği hükmü beklemekten başka da çare yok gibi görünüyor.

Finali belli aslında, bilinmeyen filmin ne zaman biteceği…

Başa dönecek olursak… Aldatmak geçici bir zaferin keyfini sürmektir. Ve aldanmak geçici sıkıntı, zulüm görmektir. Bazen aldanarak hak edersiniz başınıza gelenleri. Ama mutlak hakikat şudur ki, aldatanlar gerçek aldananlardır ve akıbetleri bellidir! Adetullah’tandır ve şaşmaz bu durum!

[Naci Karadağ] 6.12.2018 [TR724]

Ergenekon masalı! (2) [Levent Kenez]

Geçen hafta başladığımız masalımıza kaldığımız yerden devam edelim.

Derin devlete-gladyoya karşılık gelen ve bugün olmadığına karar verilen örgüt ile ancak bu yapıyla işbirliği yaptığı takdirde hayatta kalabileceğine inanan ve gırtlağına kadar suça batmış hükümetin işbirliğinde kalmıştık. Elbette ne üzerinde anlaştıkları herkesin malumu. Bu iki suç örgütünün aynı anda düşmanı olmak bile çok şey anlatır ancak ne anlama geldiği ve değeri  ileride anlaşılacak.

Sadece, AKP’nin iktidarı kaybettiği 7 Haziran ve kan döke döke geri aldığı 1 Kasım seçimleri arasında ülkede yaşananlar ittifakın varlığının somut delilidir.

AKP’ye ana avrat söven Bahçeli’nin bir anda AKP Ülkücü kolları başkanına dönüşmesi de…

İstediği zaman ülkeyi kan gölüne çeviren PKK’nın, hükümetin Güneydoğu’da taş üstünde taş bırakmadığı zamanlardaki tepkisizliğinin sebebi de…

Hukukun ırzına geçilen günlerde ne olduğu malum Barolar Birliği başkanının yalakalıkta Zühtü’yle yarışması gibi.

Susurluk’tan bu yana ne kadar kirli adam varsa bugün muteber ve mağdur olması gibi.

Bizzat hükümeti devirmek her türlü kara propaganda faaliyetin emrini veren Genelkurmay Başkanı’nın bugün hükümete en çok alkış tutan adam olması da.

Masalımıza dönersek…

Olmayan örgütün elemanları birer birer hapisten çıkmaya başlarlar. Kendilerine hala dokunulduğuna inanamayan adamlar içeride geçen yıllarda adeta birer intikam topuna dönmüşlerdir. Siyasi iktidar istemese içeriye tıkılmayacaklarını bildikleri halde ağızlarında tek bir düşman vardır. Nefret ettikleri Erdoğan’dan önce işinin bitirilmesi gereken başkaları vardır çünkü. Bunu da Erdoğan ile beraber yapacak olmaktan da ayrı bir heyecan duymaktadırlar.

Hükümet kanadında da cemaatin bitirilmesi için toplantı üzerine toplantı yapılan günler. Merkez üssü Ergenekon operasyonlarından sıyrılmayı başarmış MİT’tir. Önce cemaati bölmek için girişimler yapılır ancak bunun pek mümkün olmayacağı görülür.

İnsan kaynakları ve mali imkanlar hedef alınır. Dershaneleri kapatmak, Bank Asya’yı batırmak ve işadamlarına tehdit dönemi başlar. Dünya tarihinde ilk kez bir devlet bir bankayı batırmaya çalışırken ortakları ve mudiler bankayı kurtarmaya çalışmaktadır. Dünyanın her yerinde batacak denilen bankadan herkes  parasını çekmeye çalışırken bu sefer tam tersi olmuş insanlar para yatırmaktadır. Dershaneydi, bankaydı bunlarla bu işin pek olmayacağı görülür.

Olmayan örgütün istediği tek bir şey vardır. AKP’nin bir müdahaleden korktuğu orduyu dikensiz gül bahçesi halinde teslim almak. Hem kaybettikleri bir kozu yeniden ele geçireceklerdir hem de AKP ile ileride girişilecek mücadelede güç dengesi değişmiş olacaktır.

Her iki tarafın kazan-kazan olayında anlaştığı gibi 15 temmuz senaryosu cemaatin bir darbesi olarak paketlenir. Elbette cemaat ile irtibatlı kimseler olmadan bunu gerçekleştirmek mümkün olmadığı için MİT’in yıllardır süren çalışmaları epey sonuç vermiştir.

Bütün bunlardan önce yapılması gereken de cemaatin sesini kesmektir. Etkili medya gücüne sahip cemaatin yayın organları birer birer susturulur. 15 Temmuz’un Zaman’a el konulmasından kısa bir süre sonra gerçekleşmiş olması tesadüf değildir. 15 Temmuz’dan sonra KHK ile yüzlerce medya kuruluşunun kapatılması da aynı plan dahilindedir.

Ve sonrasında yaşananlara hepimiz şahidiz. Ancak tarih kitaplarında yer alan zulüm ve hukuksuzluklarla soykırım suçu işleniyor.

Derin yapı kazanmış, yıllarca istedikleri şey olmuş can düşmanı ordudan ve devletten temizlenmiştir. İslamcılar devlete sahip olduklarına inanmaktadır. Bu inanç o kadar ileri seviyededir ki MİT’in kendilerine çalıştığını dahi sanmaktadır. Değişen rejim ile birlikte eli oldukça güçlenen hükümet tek karar alıcı olmanının rahatlığıyla her istediğini yapabilmektedir.

Cemaat bir örgüt olsaydı bugün yaşadığı şeylerin hiçbirini yaşamazdı. Hitler’in birçok konuşmasında üstüne basa basa bağırdığı Yahudiler 1.Dünya Savaşı’nda Almanları satmasalardı başlarına bunlar gelmezdi diyecek babayiğit var mı bilmiyorum? Evrensel hukukta suç olmayan bir şeyi suç ilan edip insanlara cadı avı başladığında mağdur ile katil aynı terazide olamaz.

Masalın sonunun nasıl olacağı aşağı yukarı belli. Türkiye gibi yönetilen ülkeler bir süre sonra duvara tosluyor, değişimler kaos ve çatışmayla gerçekleşiyor. Elinde kimin gücü varsa son sözü o söylüyor. Bu masalın sonunda da yine öyle olacak.

Bakalım artık arada düşman kalmadığına göre birbirini yiyecek adamların cenazesini kim kaldıracak?

[Levent Kenez] 6.12.2018 [TR724]

İstikrarın adı oldular [Hasan Cücük]

‘Sezon boyunca en çok formayı hangi mevkide oynayan oyuncular giyer?’ sorusunda akla ilk gelen isimler kaleciler olur. Diğer mevkilerde oynayan oyunculara göre kalecilerin sakatlanma ve kart görme riski daha azdır. Geride bıraktığımız 14 hafta Süper Lig’de istikrarın adı kaleciler oldu. Ancak bazı sürpriz isimlerde yok değil. İşte 14 hafta boyunca her maçta sahada kalan oyuncular.

Listede çoğunluk kalecilerin. Muslera (Galatasaray), Harun Tekin (Bursaspor – Fenerbahçe), Mert Günok (Başakşehir), Serkan Kırıntılı (Konyaspor), Ramazan Köse (Kasımpaşa), Gökhan Akkan (Rizespor), Fatih Öztürk (Akhisarspor) ve Ruud Boffin (Antalyaspor) her maçta eldivenlerini giyip, 90 dakika boyunca kalelerini korudular. 14 maçta sahaya çıkan bu kalecilerden en başarılı performansı Başakşehirli Mert Günpk gösterdi. Tecrübeli eldiven 14 maçta sadece 6 kez gole engel olamadı. Mert Günok’tan sonra en az gol yiyen Konyaspor’un file bekçisi Serkan Kırıntılı olurken, bu oyuncu kalesinde 15 gol gördü. Üçüncü sırada ise Galatasaray’ın usta ismi Muslera yediği 16 golle yer buldu. En fazla gol yiyen kaleci ise filelerinden 25 kez topu çıkaran Akhisarsporlu Fatih Öztürk oldu. Bu oyuncuyu 21’er golle Kasımpaşa’dan Ramazan Köse ve Rizespor’dan Gökhan Akkan takip etti.

Kalecilerden sonra istikrarın diğer mevkisi defans oldu. Toplam 10 defans oyuncusu tüm maçlarda sahada kaldı. Sayı olarak kalecileri geride bıraktılar. Ancak kalede bir, defansta 4 oyuncunun varlığını dikkate aldığımızda istatistik olarak kalecilerin gerisinde kaldılar. Bu sezon tel tel dökülen ve düşme hattının hemen üstünde yer alan Fenerbahçe’nin Rus stoperi Roman Neustadter, Konyaspor’un Sloven sağ beki Nejc Skubic, Başakşehir’in Moldovalı stoperi Alexandru Epureanu, Alanyaspor’un Kongolu sol beki Fabrice N’Sakala, Konyaspor’un stoperi Uğur Demirok, Kasımpaşa’nın Bulgar sağ beki Strahil Popov, Ankaragücü’nün stoperi Sadık Çiftpınar, Kasımpaşa’nın stoperi Veysel Sarı ve Erzurumspor’un Fransız sol beki Léo Schwechlen 14 maçın her dakikasında ter döktü.

Süper Lig’de 22 oyuncu geride kalan 14 haftanın her dakikasında sahada kaldı. Bu isimlerin çoğunluğunu kaleci ve defans oyuncular oluşturdu. Diğer mevkilere uzandıkça maçların tamamında forma giyen oyuncu sayısı azalıyor. Orta sahada oynayıpta 14 hafta boyunca sahada kalan tek oyuncu Sivassporlu Hakan Arslan oldu. 1260 dakika sahada kalan Hakan Arslan, birer gol ve asistle takımına katkı yaptı.

Forvet hattında tüm maçlarda ter döken 3 oyuncu var. Kasımpaşa’nın Senegalli forveti Mbaye Diagne, Sivasspor’un Brezilyalı yıldızı Robinho ve Kayserispor’un emektar kaptanı Umut Bulut 14 haftanın her dakikasında rakip defansa karşı mücadele ettiler. Bu isimlerden Mbaye Diagne, attığı 16 golle hem krallıkta ilk sırada yer alıyor hem de Kasımpaşa’nın zirve yürüyüşünde başrol oynayan isimlerin başında yer alıyor. Sivaspor’un Brezilyalısı Robinho 4 gol ve 2 asistle takımına katkı yaparken, Umut Bulut 2 gol ve bir asistle 14 haftayı geride bıraktı.

Tüm maçlarda forma giyen oyuncuların en yaşlısı Umut Bulut oldu. 35 yaşındaki Umut Bulut’u, 34 yaşındaki Robinho ve 33 yaşındaki Serkan Kırıntılı takip etti.

[Hasan Cücük] 6.12.2018 [TR724]