Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) IŞİD’i kuşatmaya aldığı Bağuz’da teslim olan eski bir militan, örgütün köşeye sıkışmasıyla beraber komuta kademesinde görüş ayrılıkları yaşandığını fakat ‘bir sonraki aşamaya da hazırlık yapıldığını’ öne sürdü.
Gazete Duvar’ın haberine göre; iki ay önce teslim olduğu SDG kampından Reuters ajansına konuşan 22 yaşındaki Fas kökenli İtalyan vatandaşı Mounsef al Mkhayar, IŞİD’e nasıl katıldığını ve sahada yenilgiye hazırlanan örgütün olası planlarını anlattı.
‘KOMUTANLAR PARA ÇALIP KAÇTI’
Al Mkhayar, IŞİD’in SDG karşısında peş peşe gelen yenilgiler sonrasında liderlik kadrolarında iç karışıklık yaşandığını, Bağuz’da kalan militanların teslim olmakla sonuna kadar savaşmak konusunda tartıştığını, rakip ulema mensupları ile ’emir’ adı verilen komutanların öldürüldüğünü anlattı. 22 yaşındaki IŞİD’ci, bazı komutanların para çalarak Türkiye, Irak veya Batı Avrupa’ya kaçtığını, bir yandan da geride kalan militanlara ‘İslam’ı savunmak için Suriye’de kalmaları’ talimatı verdiğini söyledi.
‘İNTİKAM İÇİN UYUYAN HÜCRELER KURULDU’
IŞİD liderlerinin kontrol ettikleri topraklarda ‘mafya gibi sadece para kazanmak isteyen’ kişiler olarak niteleyen eski militan, örgütün bununla birlikte ‘bir sonraki aşama’ için hazırlık yaptığını da öne sürdü. Al Mkhayar ‘IŞİD’in yüzlerce üyesini Irak ve Suriye’nin doğusunda uyuyan hücreler kurmak ve intikam almak amacıyla kaçırdığını’ iddia etti.
‘İTALYA’YA DÖNMEK İSTİYORUM’
Al Mkhayar, İtalya’nın Milano kentinde bir ateist ve rap müzik dinleyicisi olarak büyüdüğünü, uyuşturucu nedeniyle hapse girip çıkması sonrası kendisini İslam’a verdiğini ve YouTube üzerinden IŞİD videoları izlediğini de anlattı. İtalya’da IŞİD bağlantısı gerekçesiyle hakkında sekiz yıl hapis cezası bulunmasına rağmen ülkesine dönmek istediğini de ekledi. Al Mkhayar, Kobani-Rakka-Bağuz arasında geçirdiği yılların ardından kendisini teslim olmaya ikna eden kişinin, Kobanili bir Kürt olan üç yıllık eşi olduğunu da söyledi.
[Kronos.News] 11.3.2019
Başkanlık sisteminin ilk meyvesi: Kriz
SAMANYOLUHABER | ÖZEL- 2018 yılının son üç ayında mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış milli gelir (gayri safi yurtiçi hasıla/GSYH) yüzde 3,2 daralırken, vergi teşviklerine rağmen sanayi ve inşaattaki düşüş krizin çok daha derin olduğunu gözler önüne serdi.
24 Haziran 2018'de Türkiye'nin ilk partili cumhurbaşkanı seçilen ve kendisini "başkan" diye tanımlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan, seçimden önce, "Şu kardeşinizi başkan seçin. Dolar-faiz hepsi nasıl inecek göreceksiniz." demişti.
Başkanlığın fiilen başladığı yılın ikinci yarısı Türkiye için "kayıp bir dönem" oldu.
2019’UN İLK ÇEYREĞİ DE AYNI
Hazine ve Maliyle Bakanı Berat Albayrak, "İktisadi faaliyette en kötü geride kalmıştır." dese de Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) “2018 Yılı 4’üncü Çeyrek Dönemsel Gayri Safi Yurtiçi Hasılı” rakamlarını yorumlayan iktisatçılar teknik olarak resesyona (durgunluk) girildiğinde ittifak etti.
Eski bankacı Uğur Gürses, “Başkanlık sistemi ilk meyvesini; ekonomik durgunluğu, resesyonu ve yüksek enflasyonu getirdi. Türkiye ekonomisi 2018'in 4. çeyrekte yüzde 3 küçüldü. 2019'un ilk çeyreği de benzer durgunlukta geçiyor.” değerlendirmesinde bulundu.
MAHFİ EĞİLMEZ: SLUMPFLASYONA GİRDİK
İktisatçı Mahfi Eğilmez, “Türkiye slumpflasyona girdi” başlıklı makalesinde yüksek enflasyona karşılık eksi büyüme verisinin ciddi bir krize işaret ettiğini söyledi.
Eğilmez, makaleyi sosyal medyada paylaşırken şu ifadeleri kullandı: “Stagflasyonda enflasyon ve sıfır büyüme vardır. Resesyonda küçülme vardır ama enflasyon çok yüksek değildir. Slumpflasyon çok yüksek enflasyonda ekonominin küçülmesi demektir. Bizim 2018 son çeyreğindeki durumumuz budur.”
YILMAZ: BEKLENDİĞİ GİBİ SÜRPRİZ YOK!
Eski Merkez Bankası Başkanı ve İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Durmuş Yılmaz, ekonominin teknik olarak resesyona girdiğini kaydetti.
Yılmaz, “2018 büyümesi açıklandı. Beklendiği gibi. Sürpriz yok, ekonomi teknik olarak resesyonda. Yüksek enflasyon/faiz-düşük büyüme döngüsü. Politika yapıcılar ‘sabırsız’, çok sık karar değiştiriyorlar. Şimdi enflasyon mu, büyüme mi tercihinde, büyümeyi tercih etmeleri büyümeyi daha da yavaşlatacaktır.” dedi.
Turkey Macro View Consulting Yönetici Direktörü İnanç Sözer, 2019 yılının ilk üç aylık döneminde de büyümenin eksi olacağını söyledi.
KUR VE ENFLASYON ARTIŞI KRİZE YOL AÇTI
TOBB Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Atılım Murat, “Özellikle yılın ikinci yarısında kur ve enflasyon temelli olmak üzere dördüncü çeyrekte ciddi bir daralma bekliyorduk. Kurdaki artışla birlikte tüketim ve yatırımlar düştü. Bunların yansımalarını da görüyoruz. Eylül-ekim döneminde başlayan vergi indirimleri de işe yaramamış ve tüketimi motive etmemiş.” şeklinde konuştu.
Halk Yatırım Araştırma Direktörü Banu Kıvci Tokalı, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış olarak da son iki çeyrektir çeyrekte ekonominin daraldığına işaret etti.
TÜRKİYE 2019’DA DA YÜZDE 2,5 KÜÇÜLECEK
Yatırım danışmanı Taner Özarslan, şahsi Twitter hesabında, “2018 büyümesi yüzde 2,6 oldu. Son çeyrekte yüzde 3 küçüldük. İktisadi faaliyette ‘en kötünün geride kaldığı’ ifadesi çok erken ve yanıltıcı olur. Büyüme için sanayi üretiminin artması şart. 2019 küçülmesinin yüzde 2,5 dolayında olmasını bekliyorum.” değerlendirmesinde bulundu.
Emin Çapa ise, “2018'in son çeyreği itibariyle kriz resmi verilerle de başlamış oldu. Büyüme son çeyrekte -3, yıllık yüzde 2,6 oldu. 2018'de kişi başı gelir 2007 seviyesine düşerek 9 bin 632 dolar oldu. Halk 2008'den daha fakir yani son 10 yıl lafla geçti.” dedi.
[Samanyolu Haber] 11.3.2019
24 Haziran 2018'de Türkiye'nin ilk partili cumhurbaşkanı seçilen ve kendisini "başkan" diye tanımlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan, seçimden önce, "Şu kardeşinizi başkan seçin. Dolar-faiz hepsi nasıl inecek göreceksiniz." demişti.
Başkanlığın fiilen başladığı yılın ikinci yarısı Türkiye için "kayıp bir dönem" oldu.
2019’UN İLK ÇEYREĞİ DE AYNI
Hazine ve Maliyle Bakanı Berat Albayrak, "İktisadi faaliyette en kötü geride kalmıştır." dese de Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) “2018 Yılı 4’üncü Çeyrek Dönemsel Gayri Safi Yurtiçi Hasılı” rakamlarını yorumlayan iktisatçılar teknik olarak resesyona (durgunluk) girildiğinde ittifak etti.
Eski bankacı Uğur Gürses, “Başkanlık sistemi ilk meyvesini; ekonomik durgunluğu, resesyonu ve yüksek enflasyonu getirdi. Türkiye ekonomisi 2018'in 4. çeyrekte yüzde 3 küçüldü. 2019'un ilk çeyreği de benzer durgunlukta geçiyor.” değerlendirmesinde bulundu.
MAHFİ EĞİLMEZ: SLUMPFLASYONA GİRDİK
İktisatçı Mahfi Eğilmez, “Türkiye slumpflasyona girdi” başlıklı makalesinde yüksek enflasyona karşılık eksi büyüme verisinin ciddi bir krize işaret ettiğini söyledi.
Eğilmez, makaleyi sosyal medyada paylaşırken şu ifadeleri kullandı: “Stagflasyonda enflasyon ve sıfır büyüme vardır. Resesyonda küçülme vardır ama enflasyon çok yüksek değildir. Slumpflasyon çok yüksek enflasyonda ekonominin küçülmesi demektir. Bizim 2018 son çeyreğindeki durumumuz budur.”
YILMAZ: BEKLENDİĞİ GİBİ SÜRPRİZ YOK!
Eski Merkez Bankası Başkanı ve İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Durmuş Yılmaz, ekonominin teknik olarak resesyona girdiğini kaydetti.
Yılmaz, “2018 büyümesi açıklandı. Beklendiği gibi. Sürpriz yok, ekonomi teknik olarak resesyonda. Yüksek enflasyon/faiz-düşük büyüme döngüsü. Politika yapıcılar ‘sabırsız’, çok sık karar değiştiriyorlar. Şimdi enflasyon mu, büyüme mi tercihinde, büyümeyi tercih etmeleri büyümeyi daha da yavaşlatacaktır.” dedi.
Turkey Macro View Consulting Yönetici Direktörü İnanç Sözer, 2019 yılının ilk üç aylık döneminde de büyümenin eksi olacağını söyledi.
KUR VE ENFLASYON ARTIŞI KRİZE YOL AÇTI
TOBB Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Atılım Murat, “Özellikle yılın ikinci yarısında kur ve enflasyon temelli olmak üzere dördüncü çeyrekte ciddi bir daralma bekliyorduk. Kurdaki artışla birlikte tüketim ve yatırımlar düştü. Bunların yansımalarını da görüyoruz. Eylül-ekim döneminde başlayan vergi indirimleri de işe yaramamış ve tüketimi motive etmemiş.” şeklinde konuştu.
Halk Yatırım Araştırma Direktörü Banu Kıvci Tokalı, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış olarak da son iki çeyrektir çeyrekte ekonominin daraldığına işaret etti.
TÜRKİYE 2019’DA DA YÜZDE 2,5 KÜÇÜLECEK
Yatırım danışmanı Taner Özarslan, şahsi Twitter hesabında, “2018 büyümesi yüzde 2,6 oldu. Son çeyrekte yüzde 3 küçüldük. İktisadi faaliyette ‘en kötünün geride kaldığı’ ifadesi çok erken ve yanıltıcı olur. Büyüme için sanayi üretiminin artması şart. 2019 küçülmesinin yüzde 2,5 dolayında olmasını bekliyorum.” değerlendirmesinde bulundu.
Emin Çapa ise, “2018'in son çeyreği itibariyle kriz resmi verilerle de başlamış oldu. Büyüme son çeyrekte -3, yıllık yüzde 2,6 oldu. 2018'de kişi başı gelir 2007 seviyesine düşerek 9 bin 632 dolar oldu. Halk 2008'den daha fakir yani son 10 yıl lafla geçti.” dedi.
[Samanyolu Haber] 11.3.2019
Kosova parlamentosunun kaçırılan 6 Türk’le ilgili soruşturma raporu: “Erdoğan’ın Haşim Taci’ye verdiği emirle yasa dışı kaçırıldılar”
İngiltere’de yayımlanan Times gazetesi, Kosova Parlamentosu’nda yapılan soruşturmada, “Altı Türk vatandaşının, büyük olasılıkla doğrudan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Kosovalı mevkidaşı Haşim Taçi üzerinden verdiği emirle, Kosova istihbarat birimleri tarafından yasadışı bir şekilde iade edildiği” sonucuna varıldığını duyurdu.
Times’ın haberinde, Parlamento Komisyonu’nun soruşturmasının “Erdoğan’ın ülke dışındaki siyasi rakiplerinin ne ölçüde peşine düştüğünü ve Ankara’nın bir güvenlik kurumunu nasıl Başbakan Ramuş Haradinac’ın bilgisi olmadan kullandığını gözler önüne serdiği” belirtiliyor.
BBC’nin aktardığı haberde Times, Türk vatandaşlarının bir yıl önce tutuklandıkları sırada Kosova’da yasal bir şekilde kaldıklarını, derhal Türkiye’ye gönderildiklerini ve “İstanbul’un dışındaki kötü şöhretli Silivri Hapishanesi’ne” gönderildiklerini belirtiyor.
Hizmet Hareketi’ni “Erdoğan’ın Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminin arkasında olduğuna inandığı dini örgüt” diye tanımlayan Times, sınır dışı edilen atlı kişiden beşinin bu hareketle bağlantılı olduğunu söyledi.
Altıncı kişinin ise yanlışlıkla tutuklandığı ve Kosova güvenlik güçlerinin bunu fark ettikleri halde, bu kişinin yine de sınır dışı edildiği vurgulanıyor.
Haşim Taçi ve Erdoğan
Times, Erdoğan’ın Gülen şüphelilerinin Türkiye’ye gönderilmesi çağrısına yanıt veren 21 ülke arasında, Pakistan, Azerbaycan, Senegal ve Moğolistan’ın da bulunduğunu bildirirken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçen Kasım ayında, Ankara’nın 83 ülkedeki 482 kişi için iade talebinde bulunulduğunu söylediğini aktarıyor.
Haber şöyle devam ediyor;
Şüphelilerin iade edilmesi tepki oluşturmuş ve Haradijnaj, Twitter’da operasyondan haberi olmadığını söylemişti. Times’ın gördüğü, Kosova Parlamentosu Soruşturma Komitesi’nin raporunda, iadelerin ülkenin anayasa ve yasalarının 31 kez ihlal edilmesi anlamına geldiği sonucuna varıldı. Aynı zamanda, Kosova’nın da taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edildiği tespit edildi.”
Gazeteye konuşan Komite Başkanı Xhelal Svecla da “emrin en yüksek kurumlardan geldiğini” söylüyor
Svecla, “Kosova İstihbarat Kurumu (KIA) Türk tarafından Kosova’da yasal bir şekilde oturan altı Türk vatandaşının sınır dışı edilmesi talebini aldı. Listenin daha uzun olduğuna yönelik şüpheler var. Bulgularımıza göre bütün bunlar istihbarat örgütümüzün bile üzerine gidiyor” diyor.
Gazete, “Erdoğan’ın yakın müttefiki” diye tanımladığı Taçi’nin sınır dışı emrini verdiğine inanıldığını belirtiyor. Gazete ayrıca, Erdoğan’ın Taçi’ye, 193 BM üyesi ülkeden 102’si tarafından tanınan Kosova’ya Interpol gibi uluslararası kuruluşlara girişte yardımcı olacağı vaadinde bulunduğunu vurguluyor. Taçi’nin de Erdoğan’ın geçen Temmuz ayındaki yemin törenine katılan birkaç liderden biri olduğu kaydediliyor.
Gazete habere “Bu vaka, Ankara’nın bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Kosova’da büyüyen nüfuzunu gösteriyor. Türk hükümeti ülkede cami yapımı ve eğitime para pompaladı, ancak tam olarak ne kadar olduğunu açıklamayı reddediyor” satırlarıyla son veriyor.
[Tr724] 11.3.2019
Times’ın haberinde, Parlamento Komisyonu’nun soruşturmasının “Erdoğan’ın ülke dışındaki siyasi rakiplerinin ne ölçüde peşine düştüğünü ve Ankara’nın bir güvenlik kurumunu nasıl Başbakan Ramuş Haradinac’ın bilgisi olmadan kullandığını gözler önüne serdiği” belirtiliyor.
BBC’nin aktardığı haberde Times, Türk vatandaşlarının bir yıl önce tutuklandıkları sırada Kosova’da yasal bir şekilde kaldıklarını, derhal Türkiye’ye gönderildiklerini ve “İstanbul’un dışındaki kötü şöhretli Silivri Hapishanesi’ne” gönderildiklerini belirtiyor.
Hizmet Hareketi’ni “Erdoğan’ın Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminin arkasında olduğuna inandığı dini örgüt” diye tanımlayan Times, sınır dışı edilen atlı kişiden beşinin bu hareketle bağlantılı olduğunu söyledi.
Altıncı kişinin ise yanlışlıkla tutuklandığı ve Kosova güvenlik güçlerinin bunu fark ettikleri halde, bu kişinin yine de sınır dışı edildiği vurgulanıyor.
Haşim Taçi ve Erdoğan
Times, Erdoğan’ın Gülen şüphelilerinin Türkiye’ye gönderilmesi çağrısına yanıt veren 21 ülke arasında, Pakistan, Azerbaycan, Senegal ve Moğolistan’ın da bulunduğunu bildirirken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçen Kasım ayında, Ankara’nın 83 ülkedeki 482 kişi için iade talebinde bulunulduğunu söylediğini aktarıyor.
Haber şöyle devam ediyor;
Şüphelilerin iade edilmesi tepki oluşturmuş ve Haradijnaj, Twitter’da operasyondan haberi olmadığını söylemişti. Times’ın gördüğü, Kosova Parlamentosu Soruşturma Komitesi’nin raporunda, iadelerin ülkenin anayasa ve yasalarının 31 kez ihlal edilmesi anlamına geldiği sonucuna varıldı. Aynı zamanda, Kosova’nın da taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edildiği tespit edildi.”
Gazeteye konuşan Komite Başkanı Xhelal Svecla da “emrin en yüksek kurumlardan geldiğini” söylüyor
Svecla, “Kosova İstihbarat Kurumu (KIA) Türk tarafından Kosova’da yasal bir şekilde oturan altı Türk vatandaşının sınır dışı edilmesi talebini aldı. Listenin daha uzun olduğuna yönelik şüpheler var. Bulgularımıza göre bütün bunlar istihbarat örgütümüzün bile üzerine gidiyor” diyor.
Gazete, “Erdoğan’ın yakın müttefiki” diye tanımladığı Taçi’nin sınır dışı emrini verdiğine inanıldığını belirtiyor. Gazete ayrıca, Erdoğan’ın Taçi’ye, 193 BM üyesi ülkeden 102’si tarafından tanınan Kosova’ya Interpol gibi uluslararası kuruluşlara girişte yardımcı olacağı vaadinde bulunduğunu vurguluyor. Taçi’nin de Erdoğan’ın geçen Temmuz ayındaki yemin törenine katılan birkaç liderden biri olduğu kaydediliyor.
Gazete habere “Bu vaka, Ankara’nın bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Kosova’da büyüyen nüfuzunu gösteriyor. Türk hükümeti ülkede cami yapımı ve eğitime para pompaladı, ancak tam olarak ne kadar olduğunu açıklamayı reddediyor” satırlarıyla son veriyor.
[Tr724] 11.3.2019
Alman gazeteci: Ankara, gazeteme ‘ahlaksız bir teklifte’ bulundu
Basın kartının süresi uzatılmadığı için Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Tagesspiegel muhabiri Thomas Seibert, Ankara’nın gazetesine “Seibert’ten başka bir gazeteci gönderin” şeklinde “ahlaksız bir teklifte bulunduğunu” savundu.
DW Türkçe’nin haberine göre, Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabiri Thomas Seibert, gazetesine yazdığı yazıda Ankara’yı suçladı. Seibert Tagesspiegel’de yayınlanan ve Türkiye’de muhabirlik yaptığı yıllarda tanık olduğu süreci anlatan yazısında, Ankara’nın gazetesi Tagesspiegel’e “Thomas Seibert’ten başka bir gazeteci gönderin” şeklinde “ahlaksız bir teklifte bulunduğunu” yazdı.
“Durumumuzun ‘ibretlik’ olması için çalışıldı”
Alman muhabir durumlarının diğer gazeteciler için “ibretlik” olmasına çalışıldığını belirterek, “Tam tersine, Türk hükümeti Alman gazete ve televizyonları kontrol etme hedefine ulaşamayacak” dedi.
Türkiye’de basın kartlarının süresi uzatılmayan ZDF televizyonun İstanbul bürosu şefi Jörg Brase ile Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabiri Thomas Seibert dün Türkiye’den ayrılmıştı.
Bu arada Alman gazetecilerin basın kartlarının süresinin uzatılmamasına Alman Gazeteciler Sendikası (DJV) ve Alman Gazeteciler Birliği’nden (dju) de tepki geldi. Basın örgütleri, Alman hükümetine konuya ilişkin daha somut adımlar atma çağrısında bulundu.
[TR724] 11.3.2019
DW Türkçe’nin haberine göre, Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabiri Thomas Seibert, gazetesine yazdığı yazıda Ankara’yı suçladı. Seibert Tagesspiegel’de yayınlanan ve Türkiye’de muhabirlik yaptığı yıllarda tanık olduğu süreci anlatan yazısında, Ankara’nın gazetesi Tagesspiegel’e “Thomas Seibert’ten başka bir gazeteci gönderin” şeklinde “ahlaksız bir teklifte bulunduğunu” yazdı.
“Durumumuzun ‘ibretlik’ olması için çalışıldı”
Alman muhabir durumlarının diğer gazeteciler için “ibretlik” olmasına çalışıldığını belirterek, “Tam tersine, Türk hükümeti Alman gazete ve televizyonları kontrol etme hedefine ulaşamayacak” dedi.
Türkiye’de basın kartlarının süresi uzatılmayan ZDF televizyonun İstanbul bürosu şefi Jörg Brase ile Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabiri Thomas Seibert dün Türkiye’den ayrılmıştı.
Bu arada Alman gazetecilerin basın kartlarının süresinin uzatılmamasına Alman Gazeteciler Sendikası (DJV) ve Alman Gazeteciler Birliği’nden (dju) de tepki geldi. Basın örgütleri, Alman hükümetine konuya ilişkin daha somut adımlar atma çağrısında bulundu.
[TR724] 11.3.2019
Türkiye’de ulusal basın bitirildi, sıra uluslararası medyada: Alman gazeteciler gitti
AKP hükümeti tarafından basın kartlarının süresi makul bir gerekçe olmaksızın uzatılmayan Alman gazeteciler Jörg Brase ve Thomas Seibert Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Seibert, akreditasyon alamamalarının “Batılı basın mensuplarına verilen bir mesaj” olduğunu söyledi.
Alman gazeteciler Jörg Brase ile Thomas Seibert’in 2019 yılı için basın kartlarının süresinin uzatılması için yaptıkları başvuru Cumhurbaşkanlığı’na bağlı İletişim Başkanlığı tarafından kabul edilmemişti. Yıllık olarak verilen basın kartları, yabancı basın mensuplarının Türkiye’de oturma izni alabilmeleri için gereken şartlar arasında bulunuyor.
“Aldığım ret cevabı için bir sebep yok”
Jörg Brase / ZDF İstanbul Bürosu Şefi
DW Türkçe’nin haberine göre, ZDF televizyonun İstanbul bürosu şefi Jörg Brase ile Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabiri Thomas Seibert basın kartlarının süresi uzatılmadığı için dün Türkiye’den ayrıldı.
Ocak 2018’den beri ZDF İstanbul bürosunun şefliğini yürüten Jörg Brase, aldığı ret cevabı konusunda “geçerli bir neden” göremediğini belirterek, “En azından adli inceleme gerektirecek bir neden yok. Benim bildiğim kadarıyla, Türkiye’deki mevcut basın yasasını da ihlal etmedim.” diye konuştu.
“Artık hiç eleştirel haber yapılmıyor”
Brase, olumsuz cevabın ‘diğer meslektaşları için de belirsizlik anlamına geldiği’ görüşünde. “Belki de yapılan haberleri etkileme isteğiyle böyle bir hedef izleniyor” diyen Brase, “Ancak bunun işe yaramayacağından yola çıkıyorum. Ulusal medyada bu etkili olmuştu. Artık neredeyse hiç eleştirel haber yapılmıyor, en azından devlet medyasında. Görünüşe göre, şimdi de uluslararası medyada aynı şey yapılmaya çalışılıyor. Fakat bu planın işe yarayacağını düşünemiyorum.” şeklinde konuştu.
“Batılı basına verilen bir mesaj olabilir”
Thomas Seibert / Tagesspiegel İstanbul muhabiri
1997 yılından beri Türkiye’de çalışan Tagesspiegel gazetesinin İstanbul muhabiri Thomas Seibert, basın kartı verilmemesinin ‘yaptığı haberlerle bağlantılı’ olduğuna inanmadığını söyledi. “Bunun Batılı basın mensuplarına verilen bir mesaj olduğunu.” düşünüyorum diyen Seibert, “Burada bir, iki veya üç günah keçisine ihtiyaç vardı. Ve ben de şanssızdım ki, onlardan biri oldum” sözlerini kaydetti.
“Türk meslektaşlarımıza göre bizim durum lüks”
Seibert, Türk gazetecilerin durumunun daha zor olduğuna dikkat çekerek, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Türk meslektaşlarımızın burada yaşadıkları ile karşılaştırıldığında bizim durumumuz bir lüks aslında. 130’dan fazla meslektaşımız yazdıkları veya paylaşımları nedeniyle cezaevinde bulunuyor. Jörg ve ben ise bugün uçağa biniyoruz. Arada çok büyük bir fark var, bunu açıkça söylemek gerekiyor. Ancak Türk hükümetinin ülke sınırlarının ötesinde de açıkça baskı oluşturmaya çalışması endişe verici.”
[TR724] 11.3.2019
Alman gazeteciler Jörg Brase ile Thomas Seibert’in 2019 yılı için basın kartlarının süresinin uzatılması için yaptıkları başvuru Cumhurbaşkanlığı’na bağlı İletişim Başkanlığı tarafından kabul edilmemişti. Yıllık olarak verilen basın kartları, yabancı basın mensuplarının Türkiye’de oturma izni alabilmeleri için gereken şartlar arasında bulunuyor.
“Aldığım ret cevabı için bir sebep yok”
Jörg Brase / ZDF İstanbul Bürosu Şefi
DW Türkçe’nin haberine göre, ZDF televizyonun İstanbul bürosu şefi Jörg Brase ile Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabiri Thomas Seibert basın kartlarının süresi uzatılmadığı için dün Türkiye’den ayrıldı.
Ocak 2018’den beri ZDF İstanbul bürosunun şefliğini yürüten Jörg Brase, aldığı ret cevabı konusunda “geçerli bir neden” göremediğini belirterek, “En azından adli inceleme gerektirecek bir neden yok. Benim bildiğim kadarıyla, Türkiye’deki mevcut basın yasasını da ihlal etmedim.” diye konuştu.
“Artık hiç eleştirel haber yapılmıyor”
Brase, olumsuz cevabın ‘diğer meslektaşları için de belirsizlik anlamına geldiği’ görüşünde. “Belki de yapılan haberleri etkileme isteğiyle böyle bir hedef izleniyor” diyen Brase, “Ancak bunun işe yaramayacağından yola çıkıyorum. Ulusal medyada bu etkili olmuştu. Artık neredeyse hiç eleştirel haber yapılmıyor, en azından devlet medyasında. Görünüşe göre, şimdi de uluslararası medyada aynı şey yapılmaya çalışılıyor. Fakat bu planın işe yarayacağını düşünemiyorum.” şeklinde konuştu.
“Batılı basına verilen bir mesaj olabilir”
Thomas Seibert / Tagesspiegel İstanbul muhabiri
1997 yılından beri Türkiye’de çalışan Tagesspiegel gazetesinin İstanbul muhabiri Thomas Seibert, basın kartı verilmemesinin ‘yaptığı haberlerle bağlantılı’ olduğuna inanmadığını söyledi. “Bunun Batılı basın mensuplarına verilen bir mesaj olduğunu.” düşünüyorum diyen Seibert, “Burada bir, iki veya üç günah keçisine ihtiyaç vardı. Ve ben de şanssızdım ki, onlardan biri oldum” sözlerini kaydetti.
“Türk meslektaşlarımıza göre bizim durum lüks”
Seibert, Türk gazetecilerin durumunun daha zor olduğuna dikkat çekerek, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Türk meslektaşlarımızın burada yaşadıkları ile karşılaştırıldığında bizim durumumuz bir lüks aslında. 130’dan fazla meslektaşımız yazdıkları veya paylaşımları nedeniyle cezaevinde bulunuyor. Jörg ve ben ise bugün uçağa biniyoruz. Arada çok büyük bir fark var, bunu açıkça söylemek gerekiyor. Ancak Türk hükümetinin ülke sınırlarının ötesinde de açıkça baskı oluşturmaya çalışması endişe verici.”
[TR724] 11.3.2019
Yeni Kabataş Yalanı
İktidar medyası tıpkı Kabataş Yalanı’nda olduğu gibi tek merkezden manşetlerle kadınları ezan düşmanı ilan etti. Cüppeli kişeler Beyoğlu’na indi, bazı islamcılar bile bu kez tepkili.
BOLD-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Adana mitinginde yaptığı ‘Islıklarla ezanı protesto ettiler’ açıklaması üzerine başlayan tartışmalar devam ediyor. Yeni Şafak, Star, Türkiye, Akit, Akşam, Milat, Güneş, Yeni Söz Erdoğan’ın bu sözlerini bugün manşetlerine taşıdı. Fakat bazı İslamcı yazarlar ve CHP’li siyasetçiler açıklamaya tepki gösterip ‘Kabataş yalanı’ benzetmesi yaptı.
Her yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Beyoğlu’nda düzenlenen 17. Feminist Gece Yürüyüşü’nde başlayan olaylar ve tartışmalar büyüyor. Yeni Şafak, Star, Türkiye, Akit, Akşam, Milat, Güneş, Yeni Söz Erdoğan’ın bu sözlerini “Ezan ve bayrak düşmanları” diyerek manşetlerine taşıdı. Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan bugünkü köşesinde olayın öyle olmadığını yazdı. Yeni Şafak yazarı Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Levent Gültekin, Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca, CHP milletvekili Mehmet Bekaroğlu gibi isimler de sosyal medya hesaplarından protestoların saptırıldığını, seçim malzemesi haline getirildiğini ifade etti ve ‘Kabataş yalanı’ benzetmesi yaptı.
O gece, saat 19.00 sularında İstiklal Caddesi’nde toplanan kadınlar, polisler yürüyüşü engelleyince düdük, davul ve ıslık çalarak polisi protesto etti. Olay büyüyünce polis kadınlara biber gazı ve plastik mermi attı. Okunan yatsı ezanı ve ıslıkların birbirine karıştığı videolar ile polislerin biber gazı attığı görüntüler bütün gece sosyal medyada dolaştı.
8 Mart’ta Şanlıurfa’da bulunan ve miting için Adana’ya geçen Erdoğan, buradaki meydan konuşmasında İstiklal Caddesi’nde yürüyen kadınları işaret ederek “Bu bayrağa, ezana tahammülü olmayanlara karşı bir ittifakla seçime giriyoruz. Güya kadınlar günü için bir araya gelen bir grup Ezan-ı Muhammediyeye terbiyesizlik ettiler. Biz gönüller kazanmak için çalıştığımızı söylüyoruz. Onlar ise bayrağımıza ve ezanımıza saygısızlık yaparak istiklalimize istikbalimize saldırıyor. Bunların tek ittifakı ezan bayrak düşmanlığıdır. Bunlar hiç İstiklal Marşı’mızı okumamışlar. Bu ülkede vatan, millet, bayrak, ezan düşmanı kim varsa hepsinin karşısında olmak bizim boynumuzun borcudur. 3-5 oy için onlara göz yumarsak ecdadımızın da çocuklarımızın da yüzüne bakamayız. 31 Mart’ta milletimiz bunlara hak ettiği dersi verecektir” açıklaması yaptı.
CÜPPELİLER BEYOĞLU’NU BASTI
Erdoğan’ın açıklamasından sonra dün akşam saatlerinde başka bir grup ‘Ezanı protesto edeni protesto edeceğiz’ diyerek İstiklal Caddesi’nde toplandı. Olay, Mis Sokak’ta meydana geldi. Cübbeli ve sarıklı bir grup tekbir getirerek, “Ezana uzanan eller kırılsın” sloganlarını attı ve barların bulunduğu yerde yürüyüş yaptı.
İktidarı destekleyen isimlerden Hürriyet’ten Ahmet Hakan yazısında ‘ezan ve ıslık’ olayının nasıl gerçekletiğini anlamak için farklı açılardan çekilmiş görüntüleri defalarca izlediğini söylüyor ve çıkardığı iki sonuca yer veriyor:
MADDE BİR: Yürüyüş yapanlar, ezan okunmadan önce ne yapıyorlarsa ezan okunmaya başlayınca da aynısını yapmaya devam ediyorlar gibi. Yani ezana yönelik özel bir protestoları yok gibi. Şöyle söyleyeyim: Ezanın üzerine ıslık gelmiyor, ıslığın üzerine ezan geliyor gibi.
MADDE İKİ: Çekimleri yukarıdan yapılan videolarda sanki ezanın sesi, bütün yürüyüşçüler tarafından kolaylıkla işitiliyormuş gibi algılanıyor. Oysa yürüyüşçülerin büyük çoğunluğu, kendi çıkardıkları uğultudan ezanın sesini fark edemiyorlar bile. Yani videolar, bu açıdan aldatıcı olabilir.”
Hakan yazısına şöyle devam ediyor:
“Yani benim görebildiğim kadarıyla öyle çok net, çok bariz, çok tartışmasız bir ezan protestosu ya da ezan ıslıklaması söz konusu değil. En azından kuşkuyu gerektirecek hususlar var. Belki yürüyüşe katılanlardan bazıları, ezanın başladığını fark ederek ıslıklarını ve uğultularını arttırmış olabilirler ama bu da yürüyüşe katılanların büyük çoğunluğunu ‘ezan protestocusu’ durumuna düşürmez.”
FEMİNİSTLERDEN AÇIKLAMA
17. Feminist Gece Yürüyüşü çağrıcıları, ‘ezanı protesto ettiler’ iddiasına yaptıkları açıklamayla cevap verdiler:
“8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde İstanbul Taksim’de 17. Feminist Gece Yürüyüşü’ne katılan/katılmaya çalışan on binlerce kadına uygulanan polis şiddetinin üzeri ayrıştırıcı-kutuplaştırıcı dille, seçim malzemesi de yapılarak, yalan haberle ve nefretle örtülemez. Başka kılıflara bürünmeye çalışılsa da bunun adı, kadın düşmanlığı. 16 yıldır bağımsız feministler tarafından sorun yaşanmadan yapılan bu yürüyüş, bu sene engellenmeye çalışıldı. Polis kadınların yolunu keserken, bir araya getirmezken, gaz sıkarken, arama yaparken ezan dinlemedi. 8 Mart’ta sesini yükseltmeye gelen kadınların kalabalığı polis barikatları arasına sıkıştırılmaya çalışıldı. Sığmadık. 16 yıldır yürüdüğümüz güzergâhta, yürümemizi engelleyip bizi caminin yanında tutanlar şimdi de kalkmış ezana karşısınız diyor. Kimse çarpıtmasın: Bizim isyanımız polis barikatına, kadınların yürüyüşünü, 8 Mart’ı engellemek isteyenlere… Biz 17 yıldır o caddedeyiz, her yıl aynı saatte sesimizi yükseltiyoruz. Toplumu bölen değil, beraber eşit ve özgür bir hayatı kuracak politikalarda ısrarcı olduğumuzu bir kez daha tekrarlıyoruz. Biz kadınların derdi ortak; bizim derdimiz patriyarkayla, kadın düşmanlığıyla!”,
Türkiye Gazetesi ve İnternet haber yazarı Süleyman Özışık ise Twitter hesabından bir özür yayınlayarak yürüyüşe katılanlardan ve okurlarından özdür diledi.
[MedyaBold.com] 11.3.2019
BOLD-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Adana mitinginde yaptığı ‘Islıklarla ezanı protesto ettiler’ açıklaması üzerine başlayan tartışmalar devam ediyor. Yeni Şafak, Star, Türkiye, Akit, Akşam, Milat, Güneş, Yeni Söz Erdoğan’ın bu sözlerini bugün manşetlerine taşıdı. Fakat bazı İslamcı yazarlar ve CHP’li siyasetçiler açıklamaya tepki gösterip ‘Kabataş yalanı’ benzetmesi yaptı.
Her yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Beyoğlu’nda düzenlenen 17. Feminist Gece Yürüyüşü’nde başlayan olaylar ve tartışmalar büyüyor. Yeni Şafak, Star, Türkiye, Akit, Akşam, Milat, Güneş, Yeni Söz Erdoğan’ın bu sözlerini “Ezan ve bayrak düşmanları” diyerek manşetlerine taşıdı. Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan bugünkü köşesinde olayın öyle olmadığını yazdı. Yeni Şafak yazarı Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Levent Gültekin, Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca, CHP milletvekili Mehmet Bekaroğlu gibi isimler de sosyal medya hesaplarından protestoların saptırıldığını, seçim malzemesi haline getirildiğini ifade etti ve ‘Kabataş yalanı’ benzetmesi yaptı.
O gece, saat 19.00 sularında İstiklal Caddesi’nde toplanan kadınlar, polisler yürüyüşü engelleyince düdük, davul ve ıslık çalarak polisi protesto etti. Olay büyüyünce polis kadınlara biber gazı ve plastik mermi attı. Okunan yatsı ezanı ve ıslıkların birbirine karıştığı videolar ile polislerin biber gazı attığı görüntüler bütün gece sosyal medyada dolaştı.
8 Mart’ta Şanlıurfa’da bulunan ve miting için Adana’ya geçen Erdoğan, buradaki meydan konuşmasında İstiklal Caddesi’nde yürüyen kadınları işaret ederek “Bu bayrağa, ezana tahammülü olmayanlara karşı bir ittifakla seçime giriyoruz. Güya kadınlar günü için bir araya gelen bir grup Ezan-ı Muhammediyeye terbiyesizlik ettiler. Biz gönüller kazanmak için çalıştığımızı söylüyoruz. Onlar ise bayrağımıza ve ezanımıza saygısızlık yaparak istiklalimize istikbalimize saldırıyor. Bunların tek ittifakı ezan bayrak düşmanlığıdır. Bunlar hiç İstiklal Marşı’mızı okumamışlar. Bu ülkede vatan, millet, bayrak, ezan düşmanı kim varsa hepsinin karşısında olmak bizim boynumuzun borcudur. 3-5 oy için onlara göz yumarsak ecdadımızın da çocuklarımızın da yüzüne bakamayız. 31 Mart’ta milletimiz bunlara hak ettiği dersi verecektir” açıklaması yaptı.
CÜPPELİLER BEYOĞLU’NU BASTI
Erdoğan’ın açıklamasından sonra dün akşam saatlerinde başka bir grup ‘Ezanı protesto edeni protesto edeceğiz’ diyerek İstiklal Caddesi’nde toplandı. Olay, Mis Sokak’ta meydana geldi. Cübbeli ve sarıklı bir grup tekbir getirerek, “Ezana uzanan eller kırılsın” sloganlarını attı ve barların bulunduğu yerde yürüyüş yaptı.
İktidarı destekleyen isimlerden Hürriyet’ten Ahmet Hakan yazısında ‘ezan ve ıslık’ olayının nasıl gerçekletiğini anlamak için farklı açılardan çekilmiş görüntüleri defalarca izlediğini söylüyor ve çıkardığı iki sonuca yer veriyor:
MADDE BİR: Yürüyüş yapanlar, ezan okunmadan önce ne yapıyorlarsa ezan okunmaya başlayınca da aynısını yapmaya devam ediyorlar gibi. Yani ezana yönelik özel bir protestoları yok gibi. Şöyle söyleyeyim: Ezanın üzerine ıslık gelmiyor, ıslığın üzerine ezan geliyor gibi.
MADDE İKİ: Çekimleri yukarıdan yapılan videolarda sanki ezanın sesi, bütün yürüyüşçüler tarafından kolaylıkla işitiliyormuş gibi algılanıyor. Oysa yürüyüşçülerin büyük çoğunluğu, kendi çıkardıkları uğultudan ezanın sesini fark edemiyorlar bile. Yani videolar, bu açıdan aldatıcı olabilir.”
Hakan yazısına şöyle devam ediyor:
“Yani benim görebildiğim kadarıyla öyle çok net, çok bariz, çok tartışmasız bir ezan protestosu ya da ezan ıslıklaması söz konusu değil. En azından kuşkuyu gerektirecek hususlar var. Belki yürüyüşe katılanlardan bazıları, ezanın başladığını fark ederek ıslıklarını ve uğultularını arttırmış olabilirler ama bu da yürüyüşe katılanların büyük çoğunluğunu ‘ezan protestocusu’ durumuna düşürmez.”
FEMİNİSTLERDEN AÇIKLAMA
17. Feminist Gece Yürüyüşü çağrıcıları, ‘ezanı protesto ettiler’ iddiasına yaptıkları açıklamayla cevap verdiler:
“8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde İstanbul Taksim’de 17. Feminist Gece Yürüyüşü’ne katılan/katılmaya çalışan on binlerce kadına uygulanan polis şiddetinin üzeri ayrıştırıcı-kutuplaştırıcı dille, seçim malzemesi de yapılarak, yalan haberle ve nefretle örtülemez. Başka kılıflara bürünmeye çalışılsa da bunun adı, kadın düşmanlığı. 16 yıldır bağımsız feministler tarafından sorun yaşanmadan yapılan bu yürüyüş, bu sene engellenmeye çalışıldı. Polis kadınların yolunu keserken, bir araya getirmezken, gaz sıkarken, arama yaparken ezan dinlemedi. 8 Mart’ta sesini yükseltmeye gelen kadınların kalabalığı polis barikatları arasına sıkıştırılmaya çalışıldı. Sığmadık. 16 yıldır yürüdüğümüz güzergâhta, yürümemizi engelleyip bizi caminin yanında tutanlar şimdi de kalkmış ezana karşısınız diyor. Kimse çarpıtmasın: Bizim isyanımız polis barikatına, kadınların yürüyüşünü, 8 Mart’ı engellemek isteyenlere… Biz 17 yıldır o caddedeyiz, her yıl aynı saatte sesimizi yükseltiyoruz. Toplumu bölen değil, beraber eşit ve özgür bir hayatı kuracak politikalarda ısrarcı olduğumuzu bir kez daha tekrarlıyoruz. Biz kadınların derdi ortak; bizim derdimiz patriyarkayla, kadın düşmanlığıyla!”,
Türkiye Gazetesi ve İnternet haber yazarı Süleyman Özışık ise Twitter hesabından bir özür yayınlayarak yürüyüşe katılanlardan ve okurlarından özdür diledi.
[MedyaBold.com] 11.3.2019
3 yıldır bir odada çocuklarından ayrı “gaybubet” yaşayan KHK’lı öğretmen yazdı: Yoruldum
Türkiye’de 3 yıldır çocuklarından ayrı, eşiyle beraber bir odanın içinde ‘gaybubet’te yaşayan KHK’lı bir kadının kaleminden tarihe geçecek bir mektup…
KHK’yla ihraç öğretmen, üç yıldır yaşadığı zorlukları, duygularını ve hayatın kendisine sunduğu iki seçeneği BOLD‘a gönderdiği mektupta yazdı.
Çok yoruldum…
Avrupa’daki, Amerika’daki, Afrika’daki bütün dünyadaki öğretmenlere, benim gibi hem öğretmen hem anne olanlara, babalara, hangi meslekten olursa olsun herkese seslenmek istiyorum. Lütfen duyun!
Türkiye’de zulüm gören, yaklaşık 3 yıldır gaybubet hayatı yaşayan bir öğretmen ve anneyim. Öğretmen vasfımı hep öne yazdım çünkü; her zaman öğrencilerime bana Allah’ın, anne babaların bir emaneti olarak baktım ve kendi çocuklarımdan daha çok onlara vakit ayırdım. Bundan da hiç pişmanlık duymadım.
Şimdi ise Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz denilen saçma bir darbe tiyatrosu sonrası, ismini hiç telaffuz etmediğim bir örgüt üyesi diye terörist ilan edildim, önce öğretmenliğim sonra da anneliğim elimden alındı.
Temmuz 2016’da açığa alındım. Eşimden dolayı rehin alınıp gözaltına alınmak istendim ama küçük oğlumun ağlayıp sinir krizi geçirmesiyle polisler bir gece mühlet verdiler eşimin gelmesi için.
O gece apar topar 3 çocuğumla ve bir iki bavulla evden kaçmak zorunda kaldım. 1 Eylül 2016 KHK’sı ile ihraç edildim. Hakkımda yakalama kararı çıkartıldı. O gün bugündür kaçak bir hayat yaşıyorum. Evimden çocuklarımdan ayrı yerlerde.
Bu süre içinde risk alarak da olsa sosyal medyadan dünyada olup bitenleri, Türkiye’de yaşanan mağduriyetleri, artık soykırım aşamasına gelmiş zulümleri takip etmeye çalışıyorum. Kim bizlerden bahsediyor, çağdaş dünyanın adaletli ülkelerinde hukuk ve özgürlük içinde yaşayan insanların bizden haberleri var mı öğrenmek istiyorum.
Çünkü bizim gibi dünyanın herhangi bir köşesinde zulüm gören insanların sesini duyanların olması bana ümit veriyor, yaşamak için mücadele etmek için bir sebep oluyor. Ama üzülerek görüyorum ki dünyadaki demokratik hukuk devleti dediğimiz ve ümit bağladığımız ülkelerin liderleri bir noktada sessiz kalıyorlar. Amerika ve Avrupa ülkelerinin liderleri, siyasetçileri ve AİHM üyeleri bir yerde sessiz kalıyorlar. Sosyal medyadan anladığıma göre bunun sebebi olarak da ülke çıkarları, mülteci anlaşmaları vs. gibi sebepler öne sürülüyor. Ben siyasetçi değilim, bilmiyorum, ülkeleri yönetenler belki kendi halkının huzurunu düşündüğü için haklı olabilirler bilemiyorum.
Ama bir öğretmen, bir anne, bir insan olarak bunu kalbime vicdanıma aklıma anlatamıyorum. Suriye’de zulüm gören insanlar ülkelerinden kaçıp gelmeye başladıklarında ben Gaziantep’in bir ilçesinde Kuran Kursu öğretmenliği yapıyordum. Gelen mültecilerin ilk yerleştirildikleri yerlerden olan bir binada çalışıyordum. Her gün o insanlar için dua ediyor, çocukları için çikolatalar, oyuncaklar alıyor, onlarla sohbet etmeye çalışıyor ve onlarla birlikte ağlıyordum.
Ne yazık ki çok geçmeden benim ülkemi yöneten siyasi irade kendi çıkarları için beni ve benim gibi bir insanı, anneyi, babayı, öğretmeni, doktoru, ev hanımını, her meslekten insanı bir gecede terörist ilan etti ve hapishanelere tıktı. Ölüme açlığa maruz bıraktı. Öyle ki başka ülkelere gitmememiz için pasaportlarımıza el konuldu. Pasaportu olan yakınlarımız havaalanlarında gözaltına alındı ya da ülkeden çıkışları engellendi.
Şimdi ben bu yüzden siyasilere değil, bütün Avrupa ülkelerindeki ve ABD’deki öğretmen meslektaşlarıma ve annelere seslenmek istiyorum.
ÜÇ YILDIR BİR ODADA YAŞIYORUZ
Biz 3 yıla yakın bir süredir bir odanın içinde eşimle iki kişi yaşıyoruz. 3 yılda tam 17 yer değiştirdik. Dışarı çıkamıyoruz, ihtiyaçlarımızı bir iki kişi karşılamaya çalışıyor. Onlar da takip edilme, yakalanma korkusuyla her zaman yanımızda olamıyorlar. Çok zorunlu bir hal olunca yanımıza gelip ihtiyacımızı getiriyorlar. Çocuklarımızı her an göremiyoruz. İki üç ayda bir, korku içinde görüşmeye çalışıyoruz ya da çok zorunlu bir halde mecburen yakalanma riskini göze alıp bir gün ya da birkaç saatliğine görüşebiliyoruz.
Çocuklarımın bütün mutlu anlarında ve üzüntülü anlarında yanlarında olamamak, insan gibi özgür yaşayamamak bir kadın olarak en mahrem ihtiyaçlarını bile birilerinden istemek, bir ekmek için birileri getirecek diye beklemek artık bizi çok yordu.
Özgürlüğümüze ve çocuklarımıza kavuşmayı beklemekten çok yoruldum. Ben insanım, bir anneyim, bir kadınım bütün bunları hak ettiğimi düşünmüyorum.
ÇOK YORULDUM, GALİBA YOLUN SONU
Neden mi? Çok yoruldum çünkü. Kaçmaktan, bir odanın içinde yaşamaktan, çocuklarımdan ayrı kalmaktan ve onları görememekten, parasızlıktan, borç istemekten, gece gündüz el işi örgüler yapıp onları satabilmek için tanıdıklara yalvarmaktan, rica etmekten, ezilip büzülmekten, en yakınlarımın vefasızlığından, yardımlarını istediğimizde bir sürü mazeret öne sürüp kaçmalarından, ‘git cezanı çek çocuklarının başına dön’ diye nasihat vermelerinden.
Sadece psikolojik olarak değil artık bedenen de çok yoruldum. Şeker hastasıyım. İleri derece huzursuz bacak sendromu var. Raporlu parkinson ilaçları kullanıyorum. Doktora gidemediğim için tedavi edilemeyen reflü ve iki tane yara var midemde. Bunlara şimdi aşırı el işi yapmaktan, ağlamaktan ve şeker hastalığının da etkisi ile göz problemlerim ve kadın hastalıkları eklendi. Yaklaşık 3 aydan beri sürekli kesilmeyen kanama ve sancılarım var. Artık kansızlıktan dolayı çok halsizim ve hareket edemiyorum. İnternetten ya da konuşabildiğim 3-5 kişinin önerdiği bütün hapları kullandım. Bitkisel, duyduğum ve okuduğum her şeyi imkanlarım ölçüsünde yaptım ama bir türlü sonuç alamadım. Gaybubette olduğum için hastaneye gidemiyorum. 3 aydan beri özel muayenehanesi olan bir kadın doğum doktoru aradık, bulamadık. Nihayet dün arkadaşın biri, bir doktor bulmuş ve benim için konuşup randevu almış. Evet çok güzel değil mi? Çok sevindik, nihayet dedik. Ama bu sevinç çok sürmedi. Neden mi? Galiba imtihan, kader. Arkadaş dedi ki ‘Doktor 200 TL muayene ücreti istiyor ve TC kimlik gerekiyor. Evet sorun bizde sadece 25 TL var. Bir de kimlik gerekiyor. Kimliğini kullanacağım kimse var mı? Yok.
Sürecin başında ilk zamanlar ya da şimdiye kadar ciddi rahatsızlıklarımız yoktu ya da vardı ama idare etmiştik. Öyle yeme, içme vs. gibi ihtiyaçlarımızı bulduğumuz kadar idare ediyorduk. Sadece bir arayıp soranımız olsun, bir-iki muhabbet edeceğimiz kardeşlerimiz olsun idi, istediğimiz tek şey. Psikolojimizi bozmamak, ruhsal olarak kuvvetli olmak için hep arkadaş dost aradık. İstişare edeceğimiz, bir-iki dertleşip nefsimizi körelteceğimiz. Yalnız değiliz, tanımasak da kardeşlerimiz var, diyebilmek, ayakta durabilmek için.
HALİMİN ÖZETİ
Benim aslında yazmaya bile utandığım ama sadece tarihe not düşmek için yazmak istediğim durumumun özeti:
3 çocuğumdan 2,5 yıldır ayrıyım. 3 çocuk kendilerini idare etmeye çalışıyor. En yakın akrabalar, kendi harcamalarından artırınca üç beş kuruş gönderecek diye bakan 3 çocuk için, bir dosttan borç para bulup kira ödeyeceğiz, borç ödeyip okul masraflarını karşılayacağız diye insanlardan rica minnet, borç isteyip iki büklüm olup sonra da gurur yapıp saatlerce ağlıyorum.
Babam kolon kanseri oldu. Vefat etti. Ne hastalığında görebildim ne de cenazeye katılabildim. Kaçıp saklandım sadece yalnız başıma. (Ben zorluklarımla yüzleşemeyip kaçarken niye insanlar benim için zora girsin değil mi ama.)
Kayın babam 3 çocukla gecenin bir yarısında evden kovdu bizi. Annem ise güvenliğim için yalvarmamıza rağmen sadece birkaç günlüğüne telefonunu bırakıp yanımda kalmadı ‘evlada ihtiyacım yok benim’ diye bırakıp gitti.
Çocuklarım hastalandı, yanlarında değildim, bir anne olarak.
Evet bir sürü vefasızlık, sıkıntı yaşadık ki artık bize bile her şey çok basit geliyor derken aslında öyle olmadığını vücudumuz bize hatırlattı. Bu süreçte 2 defa çok ağır kalp spazmı geçirdim. Şeker rahatsızlığım nedeniyle iki defa konuşma yetimi kaybettim. Defalarca sinir krizleri geçirdim, yalnızdım ama genede umudum vardı.
Kaldığımız yerlere polis baskını oldu. Yerimizi değiştirmemiz gerekti. Geçici olarak birkaç saatliğine arkadaşlardan rica ettik, kimse bizi evine almak istemedi. Olsun dedik, insanlar da haklı.
Aylarca diş ağrısı çektim, ağrı kesicilerle atlatmaya çalıştım, dişlerim kırıldı. Tırnak makasının törpüsüyle kırılan sivri yerleri törpüledik, yemek yerken pamuk koyduk. Pense ile çekmeye çalıştık ama doktora götürün bizi diye yardım istemedik. Yalnız geçiştirmeye çalıştık, umudumuzu yitirmedik. Belki de hayır derlerse diye cesaret edememiştik.
HAYAT ÖNÜME İKİ YOL BIRAKTI
Kısaca ben artık bittim. Yoruldum. Hayat önüme iki yol bıraktı.
Gidip teslim olmak, hapse girmek.
Ama beni gönderecekleri dosyamın olduğu il Güneydoğu’da çocuklara olan mesafesi 14-15 saat.
Eşimin dosyası Karadeniz’de bir ilde. 7 ilden hakkında şikayet var. Onu Karadeniz’e götürürlermiş. 13 saat mesafede çocuklara.
Şimdi çocuklar kendilerini zor geçindirirken farklı bölgelerde hapis yatan anne ve babasına nasıl bakacaklar?
Onları bu kadar zor durumda bırakmaya hakkımız var mı?
Tabi ki bir de dayanamayıp şeytana uyup etkin pişmanlıktan yararlanma gibi bir tuzak da var. O tuzağa düşme ihtimali de var. Başkalarının hakkına girmek hiç dayanamayacağım bir şey. Bu yüzden bu yol zayıf bir ihtimal. Rabbim bu yoldan korusun.
İkinci yol; hastalığın ilerlemesiyle sürecin bitmesini ve yakalanmayı beklerken bir de ölümü beklemek ya da gözlerimi kaybetmek ya da delirmek ya da intihar etmek. Ahirette tabi ki hesabı var ama belki Rabbim affeder. Onun vefası sonsuz.
BİR ŞEY YAPAMAMAK
Bir şey yapamamak, bir odada hapis hayatı yaşamak benim canımı çok yakıyor. Artık birçok insani yanımı kaybettim. Sanırım birçok defa ölmek istedim. Belki dinim intiharı yasaklamasaydı böyle zillet altında yaşamaktansa intihar etmeyi çoktan seçerdim. Rabbimin bana verdiği yaşam hakkını, hayatı almak benim hakkım değildi. Bir insan olarak sizlerden gelecek yardıma, sağduyuya güvenerek ayakta durmaya ve sesimi duyurmaya çalışıyorum.
İnanıyorum ki bir gün Allah’ın yardımı gelecek ve gerçek adalete, özgürlüğe hukuka inanan insanlar çıkacak ve zulüm görenlerin sesini duyacak. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Çünkü insan olmak, bütün insanlar mutluysa mutlu olmaktır. Eğer mutlu ve özgür olmayan insanları, zulüm altındaki insanları görmezden gelip duyarsız kalırsak zaten sıra bir gün bize de gelecektir.
O yüzden zulüm sırası sizin çocuklarınıza sizlere gelmesin. Gelin sesimizi duyun. Artık zulmedenlere hep beraber dur diyelim. Çocuklarımız anne babasız kalmasın. Bebekler, hamile anneler hapse girmesin. Anneler evlatsız, öğretmenler öğrencisiz kalmasın. İnsanlar özgür olsun. Ekmeksiz yaşanıyor belki ama özgürlük olmadan yaşamak mümkün değil. Lütfen özgürlüğümüze kavuşmamız için bize yardım edin, sesimiz olun.
RF… Gayb
8 Mart 2019
[MedyaBold.com] 11.3.2019
KHK’yla ihraç öğretmen, üç yıldır yaşadığı zorlukları, duygularını ve hayatın kendisine sunduğu iki seçeneği BOLD‘a gönderdiği mektupta yazdı.
Çok yoruldum…
Avrupa’daki, Amerika’daki, Afrika’daki bütün dünyadaki öğretmenlere, benim gibi hem öğretmen hem anne olanlara, babalara, hangi meslekten olursa olsun herkese seslenmek istiyorum. Lütfen duyun!
Türkiye’de zulüm gören, yaklaşık 3 yıldır gaybubet hayatı yaşayan bir öğretmen ve anneyim. Öğretmen vasfımı hep öne yazdım çünkü; her zaman öğrencilerime bana Allah’ın, anne babaların bir emaneti olarak baktım ve kendi çocuklarımdan daha çok onlara vakit ayırdım. Bundan da hiç pişmanlık duymadım.
Şimdi ise Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz denilen saçma bir darbe tiyatrosu sonrası, ismini hiç telaffuz etmediğim bir örgüt üyesi diye terörist ilan edildim, önce öğretmenliğim sonra da anneliğim elimden alındı.
Temmuz 2016’da açığa alındım. Eşimden dolayı rehin alınıp gözaltına alınmak istendim ama küçük oğlumun ağlayıp sinir krizi geçirmesiyle polisler bir gece mühlet verdiler eşimin gelmesi için.
O gece apar topar 3 çocuğumla ve bir iki bavulla evden kaçmak zorunda kaldım. 1 Eylül 2016 KHK’sı ile ihraç edildim. Hakkımda yakalama kararı çıkartıldı. O gün bugündür kaçak bir hayat yaşıyorum. Evimden çocuklarımdan ayrı yerlerde.
Bu süre içinde risk alarak da olsa sosyal medyadan dünyada olup bitenleri, Türkiye’de yaşanan mağduriyetleri, artık soykırım aşamasına gelmiş zulümleri takip etmeye çalışıyorum. Kim bizlerden bahsediyor, çağdaş dünyanın adaletli ülkelerinde hukuk ve özgürlük içinde yaşayan insanların bizden haberleri var mı öğrenmek istiyorum.
Çünkü bizim gibi dünyanın herhangi bir köşesinde zulüm gören insanların sesini duyanların olması bana ümit veriyor, yaşamak için mücadele etmek için bir sebep oluyor. Ama üzülerek görüyorum ki dünyadaki demokratik hukuk devleti dediğimiz ve ümit bağladığımız ülkelerin liderleri bir noktada sessiz kalıyorlar. Amerika ve Avrupa ülkelerinin liderleri, siyasetçileri ve AİHM üyeleri bir yerde sessiz kalıyorlar. Sosyal medyadan anladığıma göre bunun sebebi olarak da ülke çıkarları, mülteci anlaşmaları vs. gibi sebepler öne sürülüyor. Ben siyasetçi değilim, bilmiyorum, ülkeleri yönetenler belki kendi halkının huzurunu düşündüğü için haklı olabilirler bilemiyorum.
Ama bir öğretmen, bir anne, bir insan olarak bunu kalbime vicdanıma aklıma anlatamıyorum. Suriye’de zulüm gören insanlar ülkelerinden kaçıp gelmeye başladıklarında ben Gaziantep’in bir ilçesinde Kuran Kursu öğretmenliği yapıyordum. Gelen mültecilerin ilk yerleştirildikleri yerlerden olan bir binada çalışıyordum. Her gün o insanlar için dua ediyor, çocukları için çikolatalar, oyuncaklar alıyor, onlarla sohbet etmeye çalışıyor ve onlarla birlikte ağlıyordum.
Ne yazık ki çok geçmeden benim ülkemi yöneten siyasi irade kendi çıkarları için beni ve benim gibi bir insanı, anneyi, babayı, öğretmeni, doktoru, ev hanımını, her meslekten insanı bir gecede terörist ilan etti ve hapishanelere tıktı. Ölüme açlığa maruz bıraktı. Öyle ki başka ülkelere gitmememiz için pasaportlarımıza el konuldu. Pasaportu olan yakınlarımız havaalanlarında gözaltına alındı ya da ülkeden çıkışları engellendi.
Şimdi ben bu yüzden siyasilere değil, bütün Avrupa ülkelerindeki ve ABD’deki öğretmen meslektaşlarıma ve annelere seslenmek istiyorum.
ÜÇ YILDIR BİR ODADA YAŞIYORUZ
Biz 3 yıla yakın bir süredir bir odanın içinde eşimle iki kişi yaşıyoruz. 3 yılda tam 17 yer değiştirdik. Dışarı çıkamıyoruz, ihtiyaçlarımızı bir iki kişi karşılamaya çalışıyor. Onlar da takip edilme, yakalanma korkusuyla her zaman yanımızda olamıyorlar. Çok zorunlu bir hal olunca yanımıza gelip ihtiyacımızı getiriyorlar. Çocuklarımızı her an göremiyoruz. İki üç ayda bir, korku içinde görüşmeye çalışıyoruz ya da çok zorunlu bir halde mecburen yakalanma riskini göze alıp bir gün ya da birkaç saatliğine görüşebiliyoruz.
Çocuklarımın bütün mutlu anlarında ve üzüntülü anlarında yanlarında olamamak, insan gibi özgür yaşayamamak bir kadın olarak en mahrem ihtiyaçlarını bile birilerinden istemek, bir ekmek için birileri getirecek diye beklemek artık bizi çok yordu.
Özgürlüğümüze ve çocuklarımıza kavuşmayı beklemekten çok yoruldum. Ben insanım, bir anneyim, bir kadınım bütün bunları hak ettiğimi düşünmüyorum.
ÇOK YORULDUM, GALİBA YOLUN SONU
Neden mi? Çok yoruldum çünkü. Kaçmaktan, bir odanın içinde yaşamaktan, çocuklarımdan ayrı kalmaktan ve onları görememekten, parasızlıktan, borç istemekten, gece gündüz el işi örgüler yapıp onları satabilmek için tanıdıklara yalvarmaktan, rica etmekten, ezilip büzülmekten, en yakınlarımın vefasızlığından, yardımlarını istediğimizde bir sürü mazeret öne sürüp kaçmalarından, ‘git cezanı çek çocuklarının başına dön’ diye nasihat vermelerinden.
Sadece psikolojik olarak değil artık bedenen de çok yoruldum. Şeker hastasıyım. İleri derece huzursuz bacak sendromu var. Raporlu parkinson ilaçları kullanıyorum. Doktora gidemediğim için tedavi edilemeyen reflü ve iki tane yara var midemde. Bunlara şimdi aşırı el işi yapmaktan, ağlamaktan ve şeker hastalığının da etkisi ile göz problemlerim ve kadın hastalıkları eklendi. Yaklaşık 3 aydan beri sürekli kesilmeyen kanama ve sancılarım var. Artık kansızlıktan dolayı çok halsizim ve hareket edemiyorum. İnternetten ya da konuşabildiğim 3-5 kişinin önerdiği bütün hapları kullandım. Bitkisel, duyduğum ve okuduğum her şeyi imkanlarım ölçüsünde yaptım ama bir türlü sonuç alamadım. Gaybubette olduğum için hastaneye gidemiyorum. 3 aydan beri özel muayenehanesi olan bir kadın doğum doktoru aradık, bulamadık. Nihayet dün arkadaşın biri, bir doktor bulmuş ve benim için konuşup randevu almış. Evet çok güzel değil mi? Çok sevindik, nihayet dedik. Ama bu sevinç çok sürmedi. Neden mi? Galiba imtihan, kader. Arkadaş dedi ki ‘Doktor 200 TL muayene ücreti istiyor ve TC kimlik gerekiyor. Evet sorun bizde sadece 25 TL var. Bir de kimlik gerekiyor. Kimliğini kullanacağım kimse var mı? Yok.
Sürecin başında ilk zamanlar ya da şimdiye kadar ciddi rahatsızlıklarımız yoktu ya da vardı ama idare etmiştik. Öyle yeme, içme vs. gibi ihtiyaçlarımızı bulduğumuz kadar idare ediyorduk. Sadece bir arayıp soranımız olsun, bir-iki muhabbet edeceğimiz kardeşlerimiz olsun idi, istediğimiz tek şey. Psikolojimizi bozmamak, ruhsal olarak kuvvetli olmak için hep arkadaş dost aradık. İstişare edeceğimiz, bir-iki dertleşip nefsimizi körelteceğimiz. Yalnız değiliz, tanımasak da kardeşlerimiz var, diyebilmek, ayakta durabilmek için.
HALİMİN ÖZETİ
Benim aslında yazmaya bile utandığım ama sadece tarihe not düşmek için yazmak istediğim durumumun özeti:
3 çocuğumdan 2,5 yıldır ayrıyım. 3 çocuk kendilerini idare etmeye çalışıyor. En yakın akrabalar, kendi harcamalarından artırınca üç beş kuruş gönderecek diye bakan 3 çocuk için, bir dosttan borç para bulup kira ödeyeceğiz, borç ödeyip okul masraflarını karşılayacağız diye insanlardan rica minnet, borç isteyip iki büklüm olup sonra da gurur yapıp saatlerce ağlıyorum.
Babam kolon kanseri oldu. Vefat etti. Ne hastalığında görebildim ne de cenazeye katılabildim. Kaçıp saklandım sadece yalnız başıma. (Ben zorluklarımla yüzleşemeyip kaçarken niye insanlar benim için zora girsin değil mi ama.)
Kayın babam 3 çocukla gecenin bir yarısında evden kovdu bizi. Annem ise güvenliğim için yalvarmamıza rağmen sadece birkaç günlüğüne telefonunu bırakıp yanımda kalmadı ‘evlada ihtiyacım yok benim’ diye bırakıp gitti.
Çocuklarım hastalandı, yanlarında değildim, bir anne olarak.
Evet bir sürü vefasızlık, sıkıntı yaşadık ki artık bize bile her şey çok basit geliyor derken aslında öyle olmadığını vücudumuz bize hatırlattı. Bu süreçte 2 defa çok ağır kalp spazmı geçirdim. Şeker rahatsızlığım nedeniyle iki defa konuşma yetimi kaybettim. Defalarca sinir krizleri geçirdim, yalnızdım ama genede umudum vardı.
Kaldığımız yerlere polis baskını oldu. Yerimizi değiştirmemiz gerekti. Geçici olarak birkaç saatliğine arkadaşlardan rica ettik, kimse bizi evine almak istemedi. Olsun dedik, insanlar da haklı.
Aylarca diş ağrısı çektim, ağrı kesicilerle atlatmaya çalıştım, dişlerim kırıldı. Tırnak makasının törpüsüyle kırılan sivri yerleri törpüledik, yemek yerken pamuk koyduk. Pense ile çekmeye çalıştık ama doktora götürün bizi diye yardım istemedik. Yalnız geçiştirmeye çalıştık, umudumuzu yitirmedik. Belki de hayır derlerse diye cesaret edememiştik.
HAYAT ÖNÜME İKİ YOL BIRAKTI
Kısaca ben artık bittim. Yoruldum. Hayat önüme iki yol bıraktı.
Gidip teslim olmak, hapse girmek.
Ama beni gönderecekleri dosyamın olduğu il Güneydoğu’da çocuklara olan mesafesi 14-15 saat.
Eşimin dosyası Karadeniz’de bir ilde. 7 ilden hakkında şikayet var. Onu Karadeniz’e götürürlermiş. 13 saat mesafede çocuklara.
Şimdi çocuklar kendilerini zor geçindirirken farklı bölgelerde hapis yatan anne ve babasına nasıl bakacaklar?
Onları bu kadar zor durumda bırakmaya hakkımız var mı?
Tabi ki bir de dayanamayıp şeytana uyup etkin pişmanlıktan yararlanma gibi bir tuzak da var. O tuzağa düşme ihtimali de var. Başkalarının hakkına girmek hiç dayanamayacağım bir şey. Bu yüzden bu yol zayıf bir ihtimal. Rabbim bu yoldan korusun.
İkinci yol; hastalığın ilerlemesiyle sürecin bitmesini ve yakalanmayı beklerken bir de ölümü beklemek ya da gözlerimi kaybetmek ya da delirmek ya da intihar etmek. Ahirette tabi ki hesabı var ama belki Rabbim affeder. Onun vefası sonsuz.
BİR ŞEY YAPAMAMAK
Bir şey yapamamak, bir odada hapis hayatı yaşamak benim canımı çok yakıyor. Artık birçok insani yanımı kaybettim. Sanırım birçok defa ölmek istedim. Belki dinim intiharı yasaklamasaydı böyle zillet altında yaşamaktansa intihar etmeyi çoktan seçerdim. Rabbimin bana verdiği yaşam hakkını, hayatı almak benim hakkım değildi. Bir insan olarak sizlerden gelecek yardıma, sağduyuya güvenerek ayakta durmaya ve sesimi duyurmaya çalışıyorum.
İnanıyorum ki bir gün Allah’ın yardımı gelecek ve gerçek adalete, özgürlüğe hukuka inanan insanlar çıkacak ve zulüm görenlerin sesini duyacak. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Çünkü insan olmak, bütün insanlar mutluysa mutlu olmaktır. Eğer mutlu ve özgür olmayan insanları, zulüm altındaki insanları görmezden gelip duyarsız kalırsak zaten sıra bir gün bize de gelecektir.
O yüzden zulüm sırası sizin çocuklarınıza sizlere gelmesin. Gelin sesimizi duyun. Artık zulmedenlere hep beraber dur diyelim. Çocuklarımız anne babasız kalmasın. Bebekler, hamile anneler hapse girmesin. Anneler evlatsız, öğretmenler öğrencisiz kalmasın. İnsanlar özgür olsun. Ekmeksiz yaşanıyor belki ama özgürlük olmadan yaşamak mümkün değil. Lütfen özgürlüğümüze kavuşmamız için bize yardım edin, sesimiz olun.
RF… Gayb
8 Mart 2019
[MedyaBold.com] 11.3.2019
Medrese-i Yusufiye ehli olmak [Halit Emre Yaman]
Daha baştan belirteyim; bu satırların yazarı, Medrese-i Yusufiye’yi görmemiş biridir. Yunanistan’da geçirdiğim 10 günlük hapishane/kamp süreci oraya ne kadar benzer bilmiyorum. Medrese ehli, bununla beni aralarına kabul ederlerse ne mutlu bana…
Ailesi hem uzakta hem de maddi imkânsızlıklardan görüşe gelemeyenlerden olmadım ben… Görüş gününü dört gözle bekleyenlerden de olmadım. Ama kardeşlerim gaybubeti, medresenin bir parçası olarak kabul ederlerse ben de ailemle buluşma gününü iple çektim…
Orada ihtiyaç sahibi olan talebeye, koğuş ehli gizlice yardım edermiş. Ben yaşayamadım… Ama himmet ehlinin himmetlerini, onların ailelerine ulaştırmada küçük katkılarım oldu. Bilemiyorum, bununla beni kendilerine kardeş kabul ederler mi?
Kapalı kapılar ve duvarlar arasında bunalınca, rüyalarına misafir ettikleri ile inşirah bulurmuş kardeşlerim… Benim de böyle rüyalarım olmadı desem yalan olur ama onlar kadar liyakatim yokmuş demek ki Gönüllerimizin Sultanı bana misafir olmadı…
Üstü tellerle çevrili bir avluda gökyüzünü seyretmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ama bir odanın içinde, dünyayla sadece bir perde arkasından irtibat kurmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Ve bir de, sadece gece karanlığında balkona çıkabilmenin ızdırabını…
Medresenin avlusunda nasıl volta atıldığını da bilmiyorum… Bununla beraber, hareketsiz kalmamak için o küçük dairenin koridorunda attığım adımları biliyorum ama o sırada yaptığım evradın hesabını bilmiyorum…
Çay ve kantinden alınan atıştırmalıklar eşliğinde, medresede bir derse katılamadım. Ama Yunanistan’daki kampta buna benzer birkaç ders yapmak nasip oldu. Orada da can kulağıyla dinleyen kardeşlerim vardı…
Şiirler yazmış kardeşlerim, mektuplar yazmış; ranza üstünde, yer yatağında dizleri üstünde… Kimi sevdiklerine hitap etmiş, kimi davasını anlatmış… Ben o hüznü, o atmosferi yaşayamadım. Yapabildiğim tek şey onlardan bana kadar ulaşan destansı hayatlarını daha çok insanın duyabilmesini sağlamak oldu…
Medresede doğum günü pastası, bisküvi ve pudingden yapılırmış. Yemekte çıkan nohut, fasulye gibi bakliyatları muhafaza edip semaverde yapılan aşureyi de tadamadım… O pastadan da, aşureden de tadamadığım için ne kadar da talihsizim.
Her koğuşta ayrı ezan okunur, gürül gürül tesbihatlar ve dualar yapılırmış… O güzel sesleri duymam mümkün olmadı ne yazık ki… Aksine, 15 Temmuzun hemen sonrasında gittiğim birkaç Cuma namazında duyduklarımdan dolayı minarelerden okunan ezandan da soğudum.
Ağlaya ağlaya namaz kılarmış kardeşlerim orada… Benim öyle bir namazım olmadı ama ağlayarak namaz kıldıran bir kardeşe cemaat olma bahtiyarlığını yaşadım…
Orada gaddar gardiyanlar varmış, her fırsatta düşmanlık yapan… Bir de kameraların görmediği kuytu köşelerde, kardeşlerime sarılıp ağlayan, özür dileyen, moral verenler varmış… O gaddar gardiyanlarla muhatap olmadım ama apartman yöneticisi ve kapıcısı onları aratmadı diyebilirim. Gaybubette bu tiplerle muhatap olmamak için neler yapıldığını yaşayan bilir…
Hastaneye veya mahkemeye gitmek medresedeki kardeşler için ayrı bir heyecanmış… Perdeli de olsa, ring aracının o küçük camından dışarıyı izlemek ayrı güzellikmiş… Ben de bazen dışarı çıkıyordum; akşam karanlığında, yağmurlu veya rüzgârlı havada… Her köşe başında, dönüp arkaya bakmanın tedirginliğiyle…
Kardeşlerim hastane veya mahkeme vesilesiyle dışarıya çıktıklarında tanıdık bir yüz görünce mutlu oluyor, ortak dostlara selam gönderiyorlarmış. Oysa ben dışarı çıktığımda tanıdık bir yüz görmemeye özen gösterir, öyle biri denk gelecek olursa yolumu değiştirirdim… Çünkü kazanma kuşağındayken kavşakta rotasını kaybetme güzergahına çevirenler olduğunu duymuştum…
Ne mazgal deliğinden bana uzatılan, ne de bir zarfa koyup gönderdiğim mektuplarım olmadı. Onun hasretini çekmenin ne olduğunu bilmediğim gibi hasret ve sevgi yüklü duyguları kâğıda dökmeyi de beceremedim. Bütün bunları ancak telefonun ruhsuz ekranında bir nebze hissedebildim…
Açık veya kapalı görüş sonrasında, eşler, birbirlerinin yokluğunun ne demek olduğunu ve kıymetini daha iyi anlarmış. Onlar kadar olmasa da bunu ben de anladım…
Tahliye kararı sonrasında sevinç bir başka olurmuş Medrese-i Yusufiye’de… Öyle bir tahliye sevincim olmasa da, Meriç’i geçtikten sonra kilometrelerce arkama bakmadan yürümenin, ona denk olduğunu düşünüyorum…
Bizler, Allah’a inanan, güvenen, dayanan ve teslim olan insanlarız. Medrese-i Yusufiye’de, gaybubette, kampta veya vardığımız sahil-i selamette, her nerede olursak olalım, O’na tevekkülümüz tam…
Ya Rab!
Annesinden ayırılan, beşiklerdeki bebeklerin feryatları hürmetine…
Evde çocuklarının yolunu gözleyen, beli bükülmüş anaların-babaların ahu efganları hürmetine…
Yaşadıklarından dolayı doğumdan sonra sütü kesilmiş tutsak bacılarımızın gözyaşları hürmetine…
Anne babalarından koparılmış minicik yavruların yakarışları hürmetine…
Eşlerinden ayrılmış masum, mazlum ve mağdurların feryatları hürmetine…
Gönlümüzün Sultanı, Başımızın Tacı, Efendimiz’in (sav) hürmetine…
Sen’den bizlere ferec ve mahreç nasip etmeni diliyor, inayetini ve nusretini üzerimizden eksik etmemeni umuyor, rahmetini yağdırdığın gibi sekineni de üzerimize sağanak sağanak yağdırmanı istiyor, acilen acilen acilen imdadımıza yetişmen için yalvarıp yakarıyoruz… Bizleri kapından boş çevirme…
[Halit Emre Yaman] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Ailesi hem uzakta hem de maddi imkânsızlıklardan görüşe gelemeyenlerden olmadım ben… Görüş gününü dört gözle bekleyenlerden de olmadım. Ama kardeşlerim gaybubeti, medresenin bir parçası olarak kabul ederlerse ben de ailemle buluşma gününü iple çektim…
Orada ihtiyaç sahibi olan talebeye, koğuş ehli gizlice yardım edermiş. Ben yaşayamadım… Ama himmet ehlinin himmetlerini, onların ailelerine ulaştırmada küçük katkılarım oldu. Bilemiyorum, bununla beni kendilerine kardeş kabul ederler mi?
Kapalı kapılar ve duvarlar arasında bunalınca, rüyalarına misafir ettikleri ile inşirah bulurmuş kardeşlerim… Benim de böyle rüyalarım olmadı desem yalan olur ama onlar kadar liyakatim yokmuş demek ki Gönüllerimizin Sultanı bana misafir olmadı…
Üstü tellerle çevrili bir avluda gökyüzünü seyretmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ama bir odanın içinde, dünyayla sadece bir perde arkasından irtibat kurmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Ve bir de, sadece gece karanlığında balkona çıkabilmenin ızdırabını…
Medresenin avlusunda nasıl volta atıldığını da bilmiyorum… Bununla beraber, hareketsiz kalmamak için o küçük dairenin koridorunda attığım adımları biliyorum ama o sırada yaptığım evradın hesabını bilmiyorum…
Çay ve kantinden alınan atıştırmalıklar eşliğinde, medresede bir derse katılamadım. Ama Yunanistan’daki kampta buna benzer birkaç ders yapmak nasip oldu. Orada da can kulağıyla dinleyen kardeşlerim vardı…
Şiirler yazmış kardeşlerim, mektuplar yazmış; ranza üstünde, yer yatağında dizleri üstünde… Kimi sevdiklerine hitap etmiş, kimi davasını anlatmış… Ben o hüznü, o atmosferi yaşayamadım. Yapabildiğim tek şey onlardan bana kadar ulaşan destansı hayatlarını daha çok insanın duyabilmesini sağlamak oldu…
Medresede doğum günü pastası, bisküvi ve pudingden yapılırmış. Yemekte çıkan nohut, fasulye gibi bakliyatları muhafaza edip semaverde yapılan aşureyi de tadamadım… O pastadan da, aşureden de tadamadığım için ne kadar da talihsizim.
Her koğuşta ayrı ezan okunur, gürül gürül tesbihatlar ve dualar yapılırmış… O güzel sesleri duymam mümkün olmadı ne yazık ki… Aksine, 15 Temmuzun hemen sonrasında gittiğim birkaç Cuma namazında duyduklarımdan dolayı minarelerden okunan ezandan da soğudum.
Ağlaya ağlaya namaz kılarmış kardeşlerim orada… Benim öyle bir namazım olmadı ama ağlayarak namaz kıldıran bir kardeşe cemaat olma bahtiyarlığını yaşadım…
Orada gaddar gardiyanlar varmış, her fırsatta düşmanlık yapan… Bir de kameraların görmediği kuytu köşelerde, kardeşlerime sarılıp ağlayan, özür dileyen, moral verenler varmış… O gaddar gardiyanlarla muhatap olmadım ama apartman yöneticisi ve kapıcısı onları aratmadı diyebilirim. Gaybubette bu tiplerle muhatap olmamak için neler yapıldığını yaşayan bilir…
Hastaneye veya mahkemeye gitmek medresedeki kardeşler için ayrı bir heyecanmış… Perdeli de olsa, ring aracının o küçük camından dışarıyı izlemek ayrı güzellikmiş… Ben de bazen dışarı çıkıyordum; akşam karanlığında, yağmurlu veya rüzgârlı havada… Her köşe başında, dönüp arkaya bakmanın tedirginliğiyle…
Kardeşlerim hastane veya mahkeme vesilesiyle dışarıya çıktıklarında tanıdık bir yüz görünce mutlu oluyor, ortak dostlara selam gönderiyorlarmış. Oysa ben dışarı çıktığımda tanıdık bir yüz görmemeye özen gösterir, öyle biri denk gelecek olursa yolumu değiştirirdim… Çünkü kazanma kuşağındayken kavşakta rotasını kaybetme güzergahına çevirenler olduğunu duymuştum…
Ne mazgal deliğinden bana uzatılan, ne de bir zarfa koyup gönderdiğim mektuplarım olmadı. Onun hasretini çekmenin ne olduğunu bilmediğim gibi hasret ve sevgi yüklü duyguları kâğıda dökmeyi de beceremedim. Bütün bunları ancak telefonun ruhsuz ekranında bir nebze hissedebildim…
Açık veya kapalı görüş sonrasında, eşler, birbirlerinin yokluğunun ne demek olduğunu ve kıymetini daha iyi anlarmış. Onlar kadar olmasa da bunu ben de anladım…
Tahliye kararı sonrasında sevinç bir başka olurmuş Medrese-i Yusufiye’de… Öyle bir tahliye sevincim olmasa da, Meriç’i geçtikten sonra kilometrelerce arkama bakmadan yürümenin, ona denk olduğunu düşünüyorum…
Bizler, Allah’a inanan, güvenen, dayanan ve teslim olan insanlarız. Medrese-i Yusufiye’de, gaybubette, kampta veya vardığımız sahil-i selamette, her nerede olursak olalım, O’na tevekkülümüz tam…
Ya Rab!
Annesinden ayırılan, beşiklerdeki bebeklerin feryatları hürmetine…
Evde çocuklarının yolunu gözleyen, beli bükülmüş anaların-babaların ahu efganları hürmetine…
Yaşadıklarından dolayı doğumdan sonra sütü kesilmiş tutsak bacılarımızın gözyaşları hürmetine…
Anne babalarından koparılmış minicik yavruların yakarışları hürmetine…
Eşlerinden ayrılmış masum, mazlum ve mağdurların feryatları hürmetine…
Gönlümüzün Sultanı, Başımızın Tacı, Efendimiz’in (sav) hürmetine…
Sen’den bizlere ferec ve mahreç nasip etmeni diliyor, inayetini ve nusretini üzerimizden eksik etmemeni umuyor, rahmetini yağdırdığın gibi sekineni de üzerimize sağanak sağanak yağdırmanı istiyor, acilen acilen acilen imdadımıza yetişmen için yalvarıp yakarıyoruz… Bizleri kapından boş çevirme…
[Halit Emre Yaman] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Halit Emre Yaman
Irak 'Aşiret Uyanışı' Nereye Dayanıyor? [Dr. Ahmet Yılmaz]
Irak’ta bulunan aşiretler; mecâlisü’s-sahve, mecâlisü’l-isnâd veya mecâlisü’l-inkâz olarak isimlendirilen dayanışmalarını, “kazanımlarını muhafaza etme” ve “yaşadıkları beldeleri yıkımdan koruma” ilkelerine dayandırıyorlar. Acaba gerçekten öyle mi?
Onların etkin oldukları beldelerin ortak özelliği, sakinlerinin çok büyük çoğunlukla Sünnî olmaları. Sahavâtın toplantılar silsilesi neticesinde toplamaya muvaffak olduğu milis güçlerinin sayısı 80.000 kişiyi geçmiş. Bunların %80’inin Sünnî oldukları, %20’sinin ise Şia’dan oldukları ifade edilmekte. Başlangıçta tamamı Sünnî olmakla birlikte Irak’ın bütünlüğü prensibi çerçevesinde sahavâtın Şîî Irak Hükümeti ile kurmuş olduğu yakın ilişki ve askeri iş birliği neticesinde bazı Şîî aşiretlerinin de “aşiret birlikteliği” ortak paydasında sahavât ile birlikte hareket etmeye başladıkları görülmüştür.
SAHAVÂTA YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER
Anlaşıldığı kadarıyla sahavâtın takip ettiği yol ve kullandığı yöntemler kimi Iraklılar tarafından onaylanmamaktadır. Zira özellikle Irak Sünnîleri tarafından kendilerine yöneltilen bazı tenkitlerin söz konusu olduğu görülmektedir. Bu eleştirileri yönelten Sünnî oluşumlardan biri de Irak Müslüman Âlimler Heyeti’dir. IMAH kurucularından olan ve genel sekreterlik görevini üstlenen Hâris ed-Dârî, ABD işgaline şiddetle karşı çıkmış ve Amman’da uzun süre sürgün hayatı yaşamıştır. 2015 yılı Mart ayında İstanbul’da vefat etmiştir.
1. ABD ile olan İlişkileri
Bu aşiret dayanışmasının, el-Kaide’nin Irak’ta devletleşmeye doğru evrildiği ve Irak İslam Devleti’nin (daha sonra Suriye’ye geçişle birlikte Irak Şam İslam Devleti olacaktır) ilan edildiği günlere rastlaması câlib-i dikkattir. İşin garip tarafı ABD’nin Irak’tan askerî varlığını çekme süreci ile sahavât meclislerinin Irak’ın değişik bölgelerinde güçlenmeye başlamaları aynı döneme denk gelmektedir. Dolayısıyla Sünnî Arap aşiretlerinin DEAŞ’e karşı birleştirilmesinin arka planında ABD’nin parmağının olabileceği akla gelmektedir. Aşiret reislerine göre, DEAŞ’ın sebep olduğu yıkımdan kendi bölgelerini kurtarmak için ABD ile yakın olmaktan başka çare yoktur. Bu doğrultuda Abdüssettâr Ebû Rîşa, dönemin ABD başkanı George W. Bush ile bizzat görüşmüş ve bu görüşmesinin görüntüleri basına sızmıştır. Bunun gerekçelerini şu şekilde tadat etmek mümkündür:
IMAH Genel Sekreteri Dr. Hâris ed-Dârî (ö. 2015) buna işaret etmiştir: “İşgalciler, direnişi yok etmek için askeri güçlerine güvendiler. Ancak zamanla askeri gücün yetersiz kaldığını fark ettiler. Hatta birden fazla Amerikalı yetkili, askeri çözümün “faydasız” ve “imkânsız” olduğunu itiraf etti. Onlar gelinen noktada siyasi yollara da başvurmayı tercih ettiler ve sahavâta sarıldılar. Ve sahavât projesi uygulamaya geçirildi.”
Sahavâtın para kaynakları da eleştiri konusu olmuştur. Onların doğrudan veya dolaylı (Irak Hükümeti vasıtasıyla) yollarla ABD’den silah ve para yardımı aldığı medyaya yansımıştır.
Sahvenin varlığının ABD iç siyasetinde Cumhuriyetçilerin ellerini güçlendirdiği anlaşılmaktadır. Baba Bush’un, sahvenin elde ettiği başarıyı takiben Anbar Vilayeti’ne gelmesi ve el Kaide’nin bölgede yok edildiğini açıklaması ilginçtir. Bush böylece kendisine ve partisine puan kazandırıp ABD’de yapılacak seçimlerde Demokrat Parti’nin önüne geçebilmeyi amaçlamıştır.
2. Merkezi Irak Hükümeti İle Olan İlişkileri
Onlara göre Irak’ın birliğini sağlamak için Şîî Irak Hükümeti ile yakın ilişki kurmaktan başka çare yoktur. Şia Irak’ın bir realitesidir ve yabancı unsurlardan kurtulmak için önce Irak’ın birliğini sağlamak gerekmektedir. Şiî Irak Hükümeti ile yakın ilişki kuran sahavât, İran’a ise mesafelidir. İran’ın kendi iç işlerine herhangi bir yolla dâhil olmasına, Irak’ta yayılmacı bir politika izlemesine kesinlikle karşıdır.
Başta Abdüssettâr Ebû Rîşa ve vefatından sonra da kardeşi Ahmed Ebû Rîşa olmak üzere Sahavât’a mensup aşiret önderleri Irak Hükümeti ile doğrudan işbirliğine girdikleri gibi, Irak’ta bulunan Şîî din otoriteleri ile görüşmekten de geri kalmamışlardır. Bu çerçevede Abdüssettâr Ebû Rîşa’nın, Irak’ın en etkin Şîî figürlerinden Ammâr el-Hakîm ile görüşmesi mahallî bir aşiret liderinin Irak’ın önemli dînî ve siyâsî sembollerinden birisiyle bir aynı karede yer alması bakımından çokça konuşulmuştur.
Merkezî Irak Hükümeti’nin bir teşeyyu‘ politikası gütmek suretiyle Irak’ı Şîîleştirdiği ve Sünnîlerin hergün biraz daha denklemin dışına itildiği bir atmosferde, Sünnî aşiretlerin Sahavât düşüncesi etrafında bir araya gelerek Hükümet ile birlikte hareket etmesi diğer Irak Sünnilerini rahatsız etmiştir.
Sünnî arka plana sahip olan Sahavâtın Irak Hükümeti ile olan ilişkisinin konjonktürel sebeplerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu ilişkiyi bir çeşit “win-win teorisi” olarak tanımlamak mümkündür. Sonuçta ortak bir kazanım söz konusuysa tarafların birbirlerini idare etmeleri Ortadoğu dengelerinde sıkça rastlanan bir durumdur. Nitekim Sahavât’ın Irak Hükümeti ve dolayısıyla Şia ile ilişkilerini ilerlettiği bir dönemde Irak Hükümeti’nden bazı kimseler, “bu aşiretlerin desteklenmesinin önü alınamayacak bir takım sorunlara sebep olabileceğini, özellikle aşiretlere silah ve para desteği sağlanmasının merkezî hükümetin etkisini kıracağını ve ileride bu aşiretler üzerinde yeniden hâkimiyet kurmanın mümkün olamayacağını” yüksek sesle dile getirmişlerdir.
3. Sünnîlerin Mukavemetlerinin Kırılmasına Sebep Oldukları
Sahavâtın özellikle Şîî unsurlarla birlikte hareket etmesi, aynı anda hem Irak’ın ABD tarafından işgaline şiddetle karşı çıkan, hem Irak’ın Şîîleştirilmesine karşı mücadele veren ve hem de DEAŞ’e karşı mücadele veren Irak Sünnî’lerini son derece rahatsız etmiş ve bir yönüyle onların mukavemetlerinin kırılmasına sebep olmuştur.
Bu süreçte, Irak’ın işgaline ve ABD’ye karşı sürdürülen mücadele de olumsuz etkilenmiştir. IMAH yayınlamış olduğu bir bildiri ile “proje” olarak tanımladığı sahavâtın faaliyetlerinden sonra özellikle Anbar bölgesinde –ki ABD daha önce en çok orada zorlanmaktaydı- işgal güçlerine karşı gerçekleştirilen askerî operasyonların sayısının azaldığına değinmiştir.
4. Kullanılmaya Müsait Bir Yapılarının Oluşu
Sahveye yöneltilen önemli tenkitlerden biri de belli bir komuta merkezinin olmayışıdır. Onlar için askerî sahada tek bir komutandan bahsetmek de zordur. Birden fazla komutanı olan aşiret grupları söz konusudur. Her aşiret kendisi hareket ettiğinden, haricî etkenler tarafından kullanılmaya müsait bir bünyeye sahip bulunmaktadırlar.
Sonuç olarak, es-Sahavâtü’l-aşâiriyye, aşiretlerin Ortadoğu’da ne kadar etkili olabildiğinin müşahhas bir örneğidir.
Bu tecrübe, özellikle Irak açısından düşünüldüğünde Müslümanların bölünmüşlüğünü resmetmesi bakımından üzerinde araştırmalar yapılması gereken önemli bir olgu.
[Dr. Ahmet Yılmaz] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Onların etkin oldukları beldelerin ortak özelliği, sakinlerinin çok büyük çoğunlukla Sünnî olmaları. Sahavâtın toplantılar silsilesi neticesinde toplamaya muvaffak olduğu milis güçlerinin sayısı 80.000 kişiyi geçmiş. Bunların %80’inin Sünnî oldukları, %20’sinin ise Şia’dan oldukları ifade edilmekte. Başlangıçta tamamı Sünnî olmakla birlikte Irak’ın bütünlüğü prensibi çerçevesinde sahavâtın Şîî Irak Hükümeti ile kurmuş olduğu yakın ilişki ve askeri iş birliği neticesinde bazı Şîî aşiretlerinin de “aşiret birlikteliği” ortak paydasında sahavât ile birlikte hareket etmeye başladıkları görülmüştür.
SAHAVÂTA YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER
Anlaşıldığı kadarıyla sahavâtın takip ettiği yol ve kullandığı yöntemler kimi Iraklılar tarafından onaylanmamaktadır. Zira özellikle Irak Sünnîleri tarafından kendilerine yöneltilen bazı tenkitlerin söz konusu olduğu görülmektedir. Bu eleştirileri yönelten Sünnî oluşumlardan biri de Irak Müslüman Âlimler Heyeti’dir. IMAH kurucularından olan ve genel sekreterlik görevini üstlenen Hâris ed-Dârî, ABD işgaline şiddetle karşı çıkmış ve Amman’da uzun süre sürgün hayatı yaşamıştır. 2015 yılı Mart ayında İstanbul’da vefat etmiştir.
1. ABD ile olan İlişkileri
Bu aşiret dayanışmasının, el-Kaide’nin Irak’ta devletleşmeye doğru evrildiği ve Irak İslam Devleti’nin (daha sonra Suriye’ye geçişle birlikte Irak Şam İslam Devleti olacaktır) ilan edildiği günlere rastlaması câlib-i dikkattir. İşin garip tarafı ABD’nin Irak’tan askerî varlığını çekme süreci ile sahavât meclislerinin Irak’ın değişik bölgelerinde güçlenmeye başlamaları aynı döneme denk gelmektedir. Dolayısıyla Sünnî Arap aşiretlerinin DEAŞ’e karşı birleştirilmesinin arka planında ABD’nin parmağının olabileceği akla gelmektedir. Aşiret reislerine göre, DEAŞ’ın sebep olduğu yıkımdan kendi bölgelerini kurtarmak için ABD ile yakın olmaktan başka çare yoktur. Bu doğrultuda Abdüssettâr Ebû Rîşa, dönemin ABD başkanı George W. Bush ile bizzat görüşmüş ve bu görüşmesinin görüntüleri basına sızmıştır. Bunun gerekçelerini şu şekilde tadat etmek mümkündür:
IMAH Genel Sekreteri Dr. Hâris ed-Dârî (ö. 2015) buna işaret etmiştir: “İşgalciler, direnişi yok etmek için askeri güçlerine güvendiler. Ancak zamanla askeri gücün yetersiz kaldığını fark ettiler. Hatta birden fazla Amerikalı yetkili, askeri çözümün “faydasız” ve “imkânsız” olduğunu itiraf etti. Onlar gelinen noktada siyasi yollara da başvurmayı tercih ettiler ve sahavâta sarıldılar. Ve sahavât projesi uygulamaya geçirildi.”
Sahavâtın para kaynakları da eleştiri konusu olmuştur. Onların doğrudan veya dolaylı (Irak Hükümeti vasıtasıyla) yollarla ABD’den silah ve para yardımı aldığı medyaya yansımıştır.
Sahvenin varlığının ABD iç siyasetinde Cumhuriyetçilerin ellerini güçlendirdiği anlaşılmaktadır. Baba Bush’un, sahvenin elde ettiği başarıyı takiben Anbar Vilayeti’ne gelmesi ve el Kaide’nin bölgede yok edildiğini açıklaması ilginçtir. Bush böylece kendisine ve partisine puan kazandırıp ABD’de yapılacak seçimlerde Demokrat Parti’nin önüne geçebilmeyi amaçlamıştır.
2. Merkezi Irak Hükümeti İle Olan İlişkileri
Onlara göre Irak’ın birliğini sağlamak için Şîî Irak Hükümeti ile yakın ilişki kurmaktan başka çare yoktur. Şia Irak’ın bir realitesidir ve yabancı unsurlardan kurtulmak için önce Irak’ın birliğini sağlamak gerekmektedir. Şiî Irak Hükümeti ile yakın ilişki kuran sahavât, İran’a ise mesafelidir. İran’ın kendi iç işlerine herhangi bir yolla dâhil olmasına, Irak’ta yayılmacı bir politika izlemesine kesinlikle karşıdır.
Başta Abdüssettâr Ebû Rîşa ve vefatından sonra da kardeşi Ahmed Ebû Rîşa olmak üzere Sahavât’a mensup aşiret önderleri Irak Hükümeti ile doğrudan işbirliğine girdikleri gibi, Irak’ta bulunan Şîî din otoriteleri ile görüşmekten de geri kalmamışlardır. Bu çerçevede Abdüssettâr Ebû Rîşa’nın, Irak’ın en etkin Şîî figürlerinden Ammâr el-Hakîm ile görüşmesi mahallî bir aşiret liderinin Irak’ın önemli dînî ve siyâsî sembollerinden birisiyle bir aynı karede yer alması bakımından çokça konuşulmuştur.
Merkezî Irak Hükümeti’nin bir teşeyyu‘ politikası gütmek suretiyle Irak’ı Şîîleştirdiği ve Sünnîlerin hergün biraz daha denklemin dışına itildiği bir atmosferde, Sünnî aşiretlerin Sahavât düşüncesi etrafında bir araya gelerek Hükümet ile birlikte hareket etmesi diğer Irak Sünnilerini rahatsız etmiştir.
Sünnî arka plana sahip olan Sahavâtın Irak Hükümeti ile olan ilişkisinin konjonktürel sebeplerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu ilişkiyi bir çeşit “win-win teorisi” olarak tanımlamak mümkündür. Sonuçta ortak bir kazanım söz konusuysa tarafların birbirlerini idare etmeleri Ortadoğu dengelerinde sıkça rastlanan bir durumdur. Nitekim Sahavât’ın Irak Hükümeti ve dolayısıyla Şia ile ilişkilerini ilerlettiği bir dönemde Irak Hükümeti’nden bazı kimseler, “bu aşiretlerin desteklenmesinin önü alınamayacak bir takım sorunlara sebep olabileceğini, özellikle aşiretlere silah ve para desteği sağlanmasının merkezî hükümetin etkisini kıracağını ve ileride bu aşiretler üzerinde yeniden hâkimiyet kurmanın mümkün olamayacağını” yüksek sesle dile getirmişlerdir.
3. Sünnîlerin Mukavemetlerinin Kırılmasına Sebep Oldukları
Sahavâtın özellikle Şîî unsurlarla birlikte hareket etmesi, aynı anda hem Irak’ın ABD tarafından işgaline şiddetle karşı çıkan, hem Irak’ın Şîîleştirilmesine karşı mücadele veren ve hem de DEAŞ’e karşı mücadele veren Irak Sünnî’lerini son derece rahatsız etmiş ve bir yönüyle onların mukavemetlerinin kırılmasına sebep olmuştur.
Bu süreçte, Irak’ın işgaline ve ABD’ye karşı sürdürülen mücadele de olumsuz etkilenmiştir. IMAH yayınlamış olduğu bir bildiri ile “proje” olarak tanımladığı sahavâtın faaliyetlerinden sonra özellikle Anbar bölgesinde –ki ABD daha önce en çok orada zorlanmaktaydı- işgal güçlerine karşı gerçekleştirilen askerî operasyonların sayısının azaldığına değinmiştir.
4. Kullanılmaya Müsait Bir Yapılarının Oluşu
Sahveye yöneltilen önemli tenkitlerden biri de belli bir komuta merkezinin olmayışıdır. Onlar için askerî sahada tek bir komutandan bahsetmek de zordur. Birden fazla komutanı olan aşiret grupları söz konusudur. Her aşiret kendisi hareket ettiğinden, haricî etkenler tarafından kullanılmaya müsait bir bünyeye sahip bulunmaktadırlar.
Sonuç olarak, es-Sahavâtü’l-aşâiriyye, aşiretlerin Ortadoğu’da ne kadar etkili olabildiğinin müşahhas bir örneğidir.
Bu tecrübe, özellikle Irak açısından düşünüldüğünde Müslümanların bölünmüşlüğünü resmetmesi bakımından üzerinde araştırmalar yapılması gereken önemli bir olgu.
[Dr. Ahmet Yılmaz] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ahmet Yılmaz
Dolar ve Sikke [Kadir Gürcan]
Telaş etmeyin, 31 Mart Yerel seçimleri, kıyamet alametlerinden değil. Sıradan, belediye işleri için insanlar seçiyoruz. Bu iktidar ile yıldızları parlayan muhtarları da unutmayalım. Onlardan bazıları, bir çok şehir ve ilçe belediye başkanından daha havalı ve prestijli durumdalar, zira bir telefon ile Saray'a ulaşabiliyorlar. Mahalle kahvesine “Saray'ı son ziyaretimde, Cumhurbaşkanı bana şöyle manalı bir baktı...” girişiyle yapacakları muhabbetler ile bir dönem daha idare-i maslahata katkıda bulunabilirler.
Şu kadar var ki, Türkiye Siyasi yapısında, yerel idarelerin yeri belli. Merkezden kendileri için takdir edilecek ödeneklerin kesintiye uğramaması için irtibat ve bağlılıklarının devamlı olması şart. Devlet ile aralarını iyi tutamayan yerleşim yerlerinin, yaşadıkları yüzyılın imkanlarından istifade etme şansları yok. Türkiye'nin bölgeleri arasındaki gelir dağılımı, gelişmişlik, eğitim, altyapı, ve refah seviyesi açısından yaşanan uçurumu kapatmaya yaşadığımız yüzyıl yeterli olmayabilir. Onun için, muhtemel başkan ve muhtar adaylarının işi ağırdan alıp mahalleliye rezil olmamalarını tavsiye ediyoruz.
Bizi asıl ilgilendiren, iktidarın, seçim sonuçlarını şimdiden garantiye aldığı halde, kamuoyunu, 31 Mart'a kadar meşgul edecek ciddi bir performans sergileyememiş olması. Eğer, bu halleriyle televizyon dizisi olsalardı on defa erken final yapmaları gerekirdi. Konu, karakter ve olay gelişimi açısından her gün seyirci ilgisini kaybediyorlar. Şu ana kadar, komşu ülkelerden ve kaynağı bilinemeyen yerlerden ülkeye nakit akışı sağlandığı için bütçe problemleri yok gibi görünüyor ama, yine pek rahat değiller. Hazır'a dağlar dayanmaz, bilesiniz.
İktidarın ve özellikle Saray'ın Yerel Seçimlere olduğundan fazla değer atfetmesinin makul bir sebebi olmalı. Seçimlere yirmi gün kaldı. Dolar'ın biriktirdiği aşırı gaz patlamak üzere. Artık bu bir kehanet olmaktan çıktı. Seçim öncesi ve sonrası, Dolar Tahminlerini en iyimseri bile ekonomiyi kısa sürede patlatmak için yeterli. Bu konuda yerel idareye talip olanların söyleyeceği ve yapabileceği hiç bir şey yok. Türkiye İktidarı da bu konuda çaresizliğini gizleyemiyor. Ülkenin içine düştüğü kötü hali düzeltme şansı olmayan Mahalli Seçimleri bu kadar abartmaya gerek olmadığını iyi niyetli seçmenlerin anlaması gerekiyor. “İyi niyetli seçmenler!” ifadesi, kışın gününe Tanzim Satış Kamyonları önünde bekleyen Hacı Abi ve Hacı Ablalar'ı işaret ediyor. Cumhurbaşkanı'nın “Yürüşüne kurban olan!” akıl özürlü medya takımı için iyi niyetli diyemeyeceğiz.
Bir kaç seçimdir harcaya harcaya tükettikleri “Uydurma ve maket terör örgütü!” toplama operasyonları hız kesmeden devam ediyor. Güvenlik güçlerinin günlük rutinleri arasına giren ve gazetelerde haber olmanın en kolay yollarından birisi bu. “Yine yakalamışlar...” hissini taze tutmak için harcanan bu enerji gazete ve televizyonlara ucuz reklam olmanın en kolay yolu. Reklamın iyisi kötüsü olmaz.
Son bir kaç haftadır bu uydurma operasyonların yanında çeşni olarak servis edilen garip bir trend var. Baskınlarda tarihi eşya, müzelik malzeme ve sikke gibi garip şeyler de ele geçiriliyor ya da öyle iddia ediliyor. Geçenlerde bir kedinin miyavlamaları bütün mahalleyi rahatsız edince yardım çağrılmış ve kedinin, hazine aranma amaçlı kazılmış derin bir kuyuya düştüğü tespit edilmiş. Bir kaç hafta önce de, bir emniyet amiri ve altı polis tarihi eser kaçakçılığı organize suçlarından dolayı yakalanmıştı. Eğer arka kapıdan salıverilmediler ise, mahkemeleri sürüyor olmalı.
Türkiye, eski medeniyetlerin mekan tuttuğu ilginç coğrafyalardan birisi. Ülkenin hemen her yerinde bir kaç medeniyet kalıntısına rastlamak mümkün. İmar ve altyapı faaliyetlerine en fazla yatırım yapıldığı il olan İstanbul bile hala tarihi eser açısından arkeologların ilgisini çekiyor. Tarihi olay ve gerçeklerin tekrar gözden geçirilmesi için ortaya çıkan bu eserler, bu günkü maddi karşılığı olarak değil, ilim dünyasına sunduğu düşünce sınırlarının genişliği açısından çok önemli.
Şeytan bu ya, ardı arkasına tarihi eserlerin medya konu olması, “Acaba hükümet ve Saray, mahalli idareleri, ülkenin her tarafında açılacak geniş arkeolojik kazı çalışmaları içi kullanıp, kötü giden ekonomiye alternatif çareler için mi kullanacak?” diye içimize kurt düştü. Malum, Saray mensupları, özel uçaklarla Venezüella'dan kaçırdıkları bilmem kaç ton altın ile ekonomiyi bir kaç yıl daha idare etmeyi planlıyor. ABD'nın işe çomak sokması ile bu aklı evvellik biraz kursaklarında kalacak gibi. Öyleyse tek çare kalıyor, lokal kazı şantiyeleri ile yer altından şansını denemek hem daha ucuz hem daha az riskli. Trump buna da karışacak değil ya!
Naçizane, ben kendimce, sıradan bir yerel seçimi ölüm-kalım meselesine çeviren iktidarın, iş imkanları oluşturmak, yabancı yatırımcıyı ülkeye çekmek, hala ülkede kalma talihsizliğinde olanların sırtından inmeyi akıl edecek zihni insicamında olduğunu düşünmüyorum. Sonra, her gün milyonların işsiz kaldığı bir ülkede, “Altına hucum” furyası kadar inandırıcı bir propaganda bulunabilir mi?
Olur da, çil çil altın ve sikkeler beytü'l-mal'e akarsa, Türki Parası ile ticaret yapamayan Saray, ecdad mirası ile dünyaya meydan okuyabilir. O zaman Trump, Dolar ile ne yapacağını kendisi düşünsün.
[Kadir Gürcan] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Şu kadar var ki, Türkiye Siyasi yapısında, yerel idarelerin yeri belli. Merkezden kendileri için takdir edilecek ödeneklerin kesintiye uğramaması için irtibat ve bağlılıklarının devamlı olması şart. Devlet ile aralarını iyi tutamayan yerleşim yerlerinin, yaşadıkları yüzyılın imkanlarından istifade etme şansları yok. Türkiye'nin bölgeleri arasındaki gelir dağılımı, gelişmişlik, eğitim, altyapı, ve refah seviyesi açısından yaşanan uçurumu kapatmaya yaşadığımız yüzyıl yeterli olmayabilir. Onun için, muhtemel başkan ve muhtar adaylarının işi ağırdan alıp mahalleliye rezil olmamalarını tavsiye ediyoruz.
Bizi asıl ilgilendiren, iktidarın, seçim sonuçlarını şimdiden garantiye aldığı halde, kamuoyunu, 31 Mart'a kadar meşgul edecek ciddi bir performans sergileyememiş olması. Eğer, bu halleriyle televizyon dizisi olsalardı on defa erken final yapmaları gerekirdi. Konu, karakter ve olay gelişimi açısından her gün seyirci ilgisini kaybediyorlar. Şu ana kadar, komşu ülkelerden ve kaynağı bilinemeyen yerlerden ülkeye nakit akışı sağlandığı için bütçe problemleri yok gibi görünüyor ama, yine pek rahat değiller. Hazır'a dağlar dayanmaz, bilesiniz.
İktidarın ve özellikle Saray'ın Yerel Seçimlere olduğundan fazla değer atfetmesinin makul bir sebebi olmalı. Seçimlere yirmi gün kaldı. Dolar'ın biriktirdiği aşırı gaz patlamak üzere. Artık bu bir kehanet olmaktan çıktı. Seçim öncesi ve sonrası, Dolar Tahminlerini en iyimseri bile ekonomiyi kısa sürede patlatmak için yeterli. Bu konuda yerel idareye talip olanların söyleyeceği ve yapabileceği hiç bir şey yok. Türkiye İktidarı da bu konuda çaresizliğini gizleyemiyor. Ülkenin içine düştüğü kötü hali düzeltme şansı olmayan Mahalli Seçimleri bu kadar abartmaya gerek olmadığını iyi niyetli seçmenlerin anlaması gerekiyor. “İyi niyetli seçmenler!” ifadesi, kışın gününe Tanzim Satış Kamyonları önünde bekleyen Hacı Abi ve Hacı Ablalar'ı işaret ediyor. Cumhurbaşkanı'nın “Yürüşüne kurban olan!” akıl özürlü medya takımı için iyi niyetli diyemeyeceğiz.
Bir kaç seçimdir harcaya harcaya tükettikleri “Uydurma ve maket terör örgütü!” toplama operasyonları hız kesmeden devam ediyor. Güvenlik güçlerinin günlük rutinleri arasına giren ve gazetelerde haber olmanın en kolay yollarından birisi bu. “Yine yakalamışlar...” hissini taze tutmak için harcanan bu enerji gazete ve televizyonlara ucuz reklam olmanın en kolay yolu. Reklamın iyisi kötüsü olmaz.
Son bir kaç haftadır bu uydurma operasyonların yanında çeşni olarak servis edilen garip bir trend var. Baskınlarda tarihi eşya, müzelik malzeme ve sikke gibi garip şeyler de ele geçiriliyor ya da öyle iddia ediliyor. Geçenlerde bir kedinin miyavlamaları bütün mahalleyi rahatsız edince yardım çağrılmış ve kedinin, hazine aranma amaçlı kazılmış derin bir kuyuya düştüğü tespit edilmiş. Bir kaç hafta önce de, bir emniyet amiri ve altı polis tarihi eser kaçakçılığı organize suçlarından dolayı yakalanmıştı. Eğer arka kapıdan salıverilmediler ise, mahkemeleri sürüyor olmalı.
Türkiye, eski medeniyetlerin mekan tuttuğu ilginç coğrafyalardan birisi. Ülkenin hemen her yerinde bir kaç medeniyet kalıntısına rastlamak mümkün. İmar ve altyapı faaliyetlerine en fazla yatırım yapıldığı il olan İstanbul bile hala tarihi eser açısından arkeologların ilgisini çekiyor. Tarihi olay ve gerçeklerin tekrar gözden geçirilmesi için ortaya çıkan bu eserler, bu günkü maddi karşılığı olarak değil, ilim dünyasına sunduğu düşünce sınırlarının genişliği açısından çok önemli.
Şeytan bu ya, ardı arkasına tarihi eserlerin medya konu olması, “Acaba hükümet ve Saray, mahalli idareleri, ülkenin her tarafında açılacak geniş arkeolojik kazı çalışmaları içi kullanıp, kötü giden ekonomiye alternatif çareler için mi kullanacak?” diye içimize kurt düştü. Malum, Saray mensupları, özel uçaklarla Venezüella'dan kaçırdıkları bilmem kaç ton altın ile ekonomiyi bir kaç yıl daha idare etmeyi planlıyor. ABD'nın işe çomak sokması ile bu aklı evvellik biraz kursaklarında kalacak gibi. Öyleyse tek çare kalıyor, lokal kazı şantiyeleri ile yer altından şansını denemek hem daha ucuz hem daha az riskli. Trump buna da karışacak değil ya!
Naçizane, ben kendimce, sıradan bir yerel seçimi ölüm-kalım meselesine çeviren iktidarın, iş imkanları oluşturmak, yabancı yatırımcıyı ülkeye çekmek, hala ülkede kalma talihsizliğinde olanların sırtından inmeyi akıl edecek zihni insicamında olduğunu düşünmüyorum. Sonra, her gün milyonların işsiz kaldığı bir ülkede, “Altına hucum” furyası kadar inandırıcı bir propaganda bulunabilir mi?
Olur da, çil çil altın ve sikkeler beytü'l-mal'e akarsa, Türki Parası ile ticaret yapamayan Saray, ecdad mirası ile dünyaya meydan okuyabilir. O zaman Trump, Dolar ile ne yapacağını kendisi düşünsün.
[Kadir Gürcan] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Dört Nesil [Abdullah Aymaz]
Sömürgeler Bakanı Gladistone ve Arnold Tyonbi gibilerin hedefledikleri bitirme gayretleri maalesef, katı, huşunetli ve radikal güney Müslümanlığının kullanılmasıyla dünyada bilhassa Batı’da İslâmiyete karşı kötü bir imaj ortaya koydu. Bunun silinip yerine, gerçek, güzel ve insanlığın istediği ve beklediği, problemlerin çözülmesine yardımcı bir güzelliğin ortaya konulması gerekiyor… Bunun için dört nesil lâzım…
Birinci nesil gelir, ama 25 yaşın üstündekilerde geldikleri ülkenin dilini öğrenmeleri ve kullanmaları zor olur. En azından akşam engeli oluşur. Ama herkesin hatta hiç dil bilmeyen evinde ev hanımı olarak bulunan ablalarımızın bile yapacağı işler vardır. Mesela ne yapacak? Komşularıyla iyi geçinecek, selâmlaşacak, pişirip yaptıklarından komşularına verecek. Türkiye’den gelirken bazı hediyelerle gelecek. Ramazanlarda komşularını iftira çağıracak, kurbanda kavurduklarından verecek, Ramazanı ve kurbanı anlatacak, bizim geleneklerimizden Nuh Aleyhisselamın tufan hatırası için yaptığı aşurelerden ikram edecek… Komşuları hasta ise ziyaret edecek… Hastanede başında bekleyenler yoksa, komşuluk hakkı olarak bekleyecek… Bunları içinden gelerek, samimi ve ihlâslı bir şekilde yapacak; asla bir gösteriş, bir rol gereği gibi değil. Çünkü bunlar İslâmiyetin emri ve gereği. Efendimiz (S.A.S.) “Selamı selamlaşmayı yayın, yaygın hale getirin… Yemek yedirin (İslamiyet yemek yedirmektir.) ve herkes gece uyurken siz namaza kalkın neticede selametle Cennet’e girin.” Buyurduğu için bilhassa muhacir efendilerimiz Medine’ye gittiklerinde Peygamber Efendimizin (S.A.S.) bu emirlerine uymuşlardır.
Çünkü insanlar lâftan çok yapılanlara, elleriyle tuttukları ve gözleriyle gördüklerine itibar ederler…
Eğer evinde oturan, dil bilmeyen bir ev hanımı ablamızın bunları yapması gerekiyorsa herkese bir iş düşüyor demektir: İşçiye, patrona, öğretmen, öğrenciye herkese vesselam…
Bizi kabul eden ve bizlere iş-aş veren bu toplumlara bizim problem olmamamız bilakis problem çözücü olmamız gerektiği gibi, yük olmamamız aksine yük almamız icap ediyor. Gettolaşıp problem ve yük olanları o toplumlar ne yapsın? Siz kendi ülkenizde böyle asalakları ister misiniz? Ayrıca şeffaf olmamız ve kanunlara muhalif asla küçük bir şey bile yapmamız lâzım geliyor…
İkinci nesil gelecek… Bunlar çocuklarımız… Okullarda okuyacaklar. Bilhassa bizler Avrupa ülkelerine işçi olarak geldiğimiz için bizlere biraz yukarıdan bakma olabilir. Okullarda da çocuklarımızın sınıf arkadaşlarını evlerimize davet etsinler. Onlar da gelip, Türkiye’den gelmiş arkadaşlarının da özel odaları ve bilgisayarları olduğunu görsünler. Ayrıca bizim evlerimizdeki yuva sıcaklığını fark edip misafirperverliğimize şahit olsunlar. Bunlar kaynaşmaya, entegreye vesiledir. Böyle samimi dostluklar unutulmaz…
Sekiz dokuz sene önce, belediyeden bir yer isteniliyor… Kültür merkezi olarak kullanılacak ama pek bir netice elde edilemiyor. Bir arkadaşımız bir dilekçe yazıyor ve görevliye teslim ediyor. Alman görevli soy adını görünce, “Siz daha önce şu kasabada mı bulunmuştunuz?” diye soruyor. O “Evet” deyince “Sizin Almanca bilmeyen bir anneniz vardı. Biz o zaman çocuktuk. Her Perşembe günü börek-çörek yapar bizlere ikram ederdi. Bizler sıraya girerdik. Perşembe dışında da zilinizi çalıp bir şey istesek verirdi… Sizden kimseye zarar olmaz. Siz kötü şeyler yapmazsınız. Tamam size yer verilecek.” diyor.
Bir büyük galeri sahibi anlattı: Biz buralara ilk geldiğimizde imkanlarımız yoktu. Babamın arabası tamir edilecekti. Ben o zaman çocuktum. Arabayı Yunanlı bir ustaya verdik. İyi usta idi ama, arabasının başında bekleyenlerin işleriyle birinci derecede meşgul olurdu. Onun için babam “Araba tamir oluncaya kadar başında bekle” dedi. Öğlen geçti, ikindi oldu benim karnım acıktı. Yunanlı usta bir kızarmış tavuk getirtti. Beni de yemeğe çağırdı. Ama ben utancımdan karnım aç değil diyerek yanına gitmedim. Ama o tavuğun bir bacağını koparıp bana verdi. Aldım yedim. Çok hoşuma gitti… Seneler sonra ben de usta oldum, öyle kocaman bir tamirhanem oldu. Bir gün baktım o Yunanlı Usta geldi: (O beni tanımadı ama ben onu tanıdım.) “Benim emekli olabilmem için beş sene daha çalışmam gerekiyormuş. Burada çalışabilir miyim?” dedi. Hemen bütün samimiyetimle: “Başım üstüne… Buyurun!..” dedim.
Üçüncü neslimiz artık bulunduğu ülkenin lisanını bütün incelikleri ve hatta esprileriyle öğrenecek ve kullanacak. O zaman biz edebî güzelliklerimizi, Mevlana ve Yunusumuzun bilge sözlerini, İslamî kültürümüzü hazinelerini rahatça aktarabilecek hale geleceğiz. Sohbetlerimiz seviyesi ve kalitesi de ona göre artacak…
Dördüncü nesilde ise, hiç asimile olmadan tam bir entegre dönemi yaşayacağız ve o mozayikler içinde kendi parlak renklerimizle çiçekler açacağız inşaallah…
Amerika’da iki-üç sene önce İslamî bir grubun başındaki zâtı ziyaret etmiştik. Bu kişi Hizmeti Amerika’da tanımış ama Türkiye’ye gidip, bütün müesseselerimizi ziyaret etmiş. Dedi ki: “Çok sevindim, iftihar ettim. Müslümanlar da böyle güzel müesseseler kurup muhteşem işler yapabiliyormuş diye Allah’a hamd ettim… Ama burası Amerika… Eritici, değiştirici bir potası var. Bizim çocuklarımız, sizin çocuklarınız buralarda ne olacak? Bunları nasıl yetiştirecek ve koruyacağız? Sizler eğitim hizmetleri veriyorsunuz. Bu hususların üzerinde en çok sizlerin durmanız gerekiyor…”
Bir yandan entegre olurken, öbür taraftan kendi özümüze kökümüze uygun beslenmeyi unutmamamız gerekiyor. Bu hususta elimizdeki, Külliyat ve Pırlanta serileri tam bir ilaç gibi… Bugün Kitap ve Sünnetten ne anlamamız gerektiğini bizlere anlatan, bu başucu kitapları, bu şaheserleri anlamaya ve anlayacakları şekilde gençlerimize ifade etmeye gayret etmemiz icap ediyor… İnşaallah derin müzakere ve sohbet-i cananlarla bunları anlamaya anlatmaya çalışırız.
[Abdullah Aymaz] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Birinci nesil gelir, ama 25 yaşın üstündekilerde geldikleri ülkenin dilini öğrenmeleri ve kullanmaları zor olur. En azından akşam engeli oluşur. Ama herkesin hatta hiç dil bilmeyen evinde ev hanımı olarak bulunan ablalarımızın bile yapacağı işler vardır. Mesela ne yapacak? Komşularıyla iyi geçinecek, selâmlaşacak, pişirip yaptıklarından komşularına verecek. Türkiye’den gelirken bazı hediyelerle gelecek. Ramazanlarda komşularını iftira çağıracak, kurbanda kavurduklarından verecek, Ramazanı ve kurbanı anlatacak, bizim geleneklerimizden Nuh Aleyhisselamın tufan hatırası için yaptığı aşurelerden ikram edecek… Komşuları hasta ise ziyaret edecek… Hastanede başında bekleyenler yoksa, komşuluk hakkı olarak bekleyecek… Bunları içinden gelerek, samimi ve ihlâslı bir şekilde yapacak; asla bir gösteriş, bir rol gereği gibi değil. Çünkü bunlar İslâmiyetin emri ve gereği. Efendimiz (S.A.S.) “Selamı selamlaşmayı yayın, yaygın hale getirin… Yemek yedirin (İslamiyet yemek yedirmektir.) ve herkes gece uyurken siz namaza kalkın neticede selametle Cennet’e girin.” Buyurduğu için bilhassa muhacir efendilerimiz Medine’ye gittiklerinde Peygamber Efendimizin (S.A.S.) bu emirlerine uymuşlardır.
Çünkü insanlar lâftan çok yapılanlara, elleriyle tuttukları ve gözleriyle gördüklerine itibar ederler…
Eğer evinde oturan, dil bilmeyen bir ev hanımı ablamızın bunları yapması gerekiyorsa herkese bir iş düşüyor demektir: İşçiye, patrona, öğretmen, öğrenciye herkese vesselam…
Bizi kabul eden ve bizlere iş-aş veren bu toplumlara bizim problem olmamamız bilakis problem çözücü olmamız gerektiği gibi, yük olmamamız aksine yük almamız icap ediyor. Gettolaşıp problem ve yük olanları o toplumlar ne yapsın? Siz kendi ülkenizde böyle asalakları ister misiniz? Ayrıca şeffaf olmamız ve kanunlara muhalif asla küçük bir şey bile yapmamız lâzım geliyor…
İkinci nesil gelecek… Bunlar çocuklarımız… Okullarda okuyacaklar. Bilhassa bizler Avrupa ülkelerine işçi olarak geldiğimiz için bizlere biraz yukarıdan bakma olabilir. Okullarda da çocuklarımızın sınıf arkadaşlarını evlerimize davet etsinler. Onlar da gelip, Türkiye’den gelmiş arkadaşlarının da özel odaları ve bilgisayarları olduğunu görsünler. Ayrıca bizim evlerimizdeki yuva sıcaklığını fark edip misafirperverliğimize şahit olsunlar. Bunlar kaynaşmaya, entegreye vesiledir. Böyle samimi dostluklar unutulmaz…
Sekiz dokuz sene önce, belediyeden bir yer isteniliyor… Kültür merkezi olarak kullanılacak ama pek bir netice elde edilemiyor. Bir arkadaşımız bir dilekçe yazıyor ve görevliye teslim ediyor. Alman görevli soy adını görünce, “Siz daha önce şu kasabada mı bulunmuştunuz?” diye soruyor. O “Evet” deyince “Sizin Almanca bilmeyen bir anneniz vardı. Biz o zaman çocuktuk. Her Perşembe günü börek-çörek yapar bizlere ikram ederdi. Bizler sıraya girerdik. Perşembe dışında da zilinizi çalıp bir şey istesek verirdi… Sizden kimseye zarar olmaz. Siz kötü şeyler yapmazsınız. Tamam size yer verilecek.” diyor.
Bir büyük galeri sahibi anlattı: Biz buralara ilk geldiğimizde imkanlarımız yoktu. Babamın arabası tamir edilecekti. Ben o zaman çocuktum. Arabayı Yunanlı bir ustaya verdik. İyi usta idi ama, arabasının başında bekleyenlerin işleriyle birinci derecede meşgul olurdu. Onun için babam “Araba tamir oluncaya kadar başında bekle” dedi. Öğlen geçti, ikindi oldu benim karnım acıktı. Yunanlı usta bir kızarmış tavuk getirtti. Beni de yemeğe çağırdı. Ama ben utancımdan karnım aç değil diyerek yanına gitmedim. Ama o tavuğun bir bacağını koparıp bana verdi. Aldım yedim. Çok hoşuma gitti… Seneler sonra ben de usta oldum, öyle kocaman bir tamirhanem oldu. Bir gün baktım o Yunanlı Usta geldi: (O beni tanımadı ama ben onu tanıdım.) “Benim emekli olabilmem için beş sene daha çalışmam gerekiyormuş. Burada çalışabilir miyim?” dedi. Hemen bütün samimiyetimle: “Başım üstüne… Buyurun!..” dedim.
Üçüncü neslimiz artık bulunduğu ülkenin lisanını bütün incelikleri ve hatta esprileriyle öğrenecek ve kullanacak. O zaman biz edebî güzelliklerimizi, Mevlana ve Yunusumuzun bilge sözlerini, İslamî kültürümüzü hazinelerini rahatça aktarabilecek hale geleceğiz. Sohbetlerimiz seviyesi ve kalitesi de ona göre artacak…
Dördüncü nesilde ise, hiç asimile olmadan tam bir entegre dönemi yaşayacağız ve o mozayikler içinde kendi parlak renklerimizle çiçekler açacağız inşaallah…
Amerika’da iki-üç sene önce İslamî bir grubun başındaki zâtı ziyaret etmiştik. Bu kişi Hizmeti Amerika’da tanımış ama Türkiye’ye gidip, bütün müesseselerimizi ziyaret etmiş. Dedi ki: “Çok sevindim, iftihar ettim. Müslümanlar da böyle güzel müesseseler kurup muhteşem işler yapabiliyormuş diye Allah’a hamd ettim… Ama burası Amerika… Eritici, değiştirici bir potası var. Bizim çocuklarımız, sizin çocuklarınız buralarda ne olacak? Bunları nasıl yetiştirecek ve koruyacağız? Sizler eğitim hizmetleri veriyorsunuz. Bu hususların üzerinde en çok sizlerin durmanız gerekiyor…”
Bir yandan entegre olurken, öbür taraftan kendi özümüze kökümüze uygun beslenmeyi unutmamamız gerekiyor. Bu hususta elimizdeki, Külliyat ve Pırlanta serileri tam bir ilaç gibi… Bugün Kitap ve Sünnetten ne anlamamız gerektiğini bizlere anlatan, bu başucu kitapları, bu şaheserleri anlamaya ve anlayacakları şekilde gençlerimize ifade etmeye gayret etmemiz icap ediyor… İnşaallah derin müzakere ve sohbet-i cananlarla bunları anlamaya anlatmaya çalışırız.
[Abdullah Aymaz] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-4 [Tarık Burak]
Hocaefendi’nin Yetiştiği Ortam
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin çocukluk yılları İkinci Dünya Savaşı’na denk geldi.
Refia Hanım, çocuklarını doğumdan itibaren hem maddi hem de manevi yönden beslerken çok hassas davranıyordu. Sema ehlinin değer verdiği, büyük buluşma gününde geçerli olan, hesapta mizanın sağ kefesine konunca kıymet ifade eden nakışlarla örüyordu ruh dünyalarını. Allah’ın hoşnutluğu istikametinde ve peygamber çizgisinde nakışlar.. Zira, yuvanın çocuk karşısındaki tavrı çok önemliydi. Aile, ona neyi gösterir ve neyi anlatırsa, çocuk onunla kendi şahsiyetini örmeye çalışacaktı. İçinde doğup büyüdüğü yuvanın çocuğu olarak gelişecek ve şekillenecekti.
Hocaefendi’nin bir yaşına basma eşiğinde olduğu 1939 yılında, Avrupa ülkelerinin çıkar çatışmaları sebebiyle dünyanın en kanlı savaşı çıktı. Savaş Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etmesiyle alevlendi. Hemen ardından Fransa ve İngiltere’nin Almanya’ya savaş ilan etmesiyle 3 Eylül 1939’da İkinci Dünya Savaşı başladı.
Dünya bu felaketle sarsılırken ülkemizde 27 Aralık 1939’da Erzincan depremi meydana geldi. Erzincan ve çevresinde meydana gelen 8 şiddetindeki depremde binlerce ev yıkılırken, 33.000 kişi hayatını kaybetti, 100 binlerce kişi de yaralandı.
Erzincan depremi olduğu zaman Kastamonu’da sürgün olan Bediüzzaman, depremle ilgili Risale Nur’da şöyle buyuruyordu:“Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazanın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması; hem tahribatından uyanışa gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emarelerin delaletiyle bu hâdise Müslümanları hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki vechi var:
Biri: Hataları az olmak cihetiyle temizlemek için acele edildi.
İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlub olmak fırsatıyla, dinsizlerin orada tesirli bir faaliyet merkezi tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var. (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 14. Söz)
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin iki yaşında olduğu 1940’lı yıllarda ülkemizde Köy Enstitüleri vasıtasıyla ateist bir neslin hülyası kuruluyordu.
Köy enstitüleri kanunu, 1940 yılının Nisan ayında 248 milletvekilinin oylarıyla kabul edildi. Devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, bunun bir ‘Türk İnkılabı’ olduğunu ve köylere kadar bu inkılabın esaslarının götürüleceğini, söylüyordu. Ve öyle de oldu. Ülkenin birçok masum köyüne kadar bu enstitülerin ahlaki çöküntüsü ulaştı. Köy enstitülerinde tamamen dinden uzak bir neslin yetiştirilmesi arzulandı. Aile kutsiyetinin saçmadan başka bir şey olmadığı şeklinde komünizm propagandası yapıldı ve bu şekilde öğrenciler zehirlendi. Ahlâkî değerlerimize aykırı her türlü hareket mazur görüldü hattâ teşvik edildi.
O gün ateist bir neslin hülyası nasıl kurulduysa bugün de içi tamamen boş, ahlaksız, menfaatçi, nefsin düşkünü radikal siyasal İslamcı bir neslin hülyası kuruluyor ülkede. Hatta bunların dine verdiği zararı tarihte pek kimse verememiştir denilebilir.
Varlık vergisi
İkinci Dünya Savaşı’nın ateş yumağı halinde her tarafı yakıp yıktığı 11 Kasım 1941’de özellikle ticaretle uğraşan gayr-i Müslimleri hedef alan "Varlık vergisi" kanunu çıkarıldı. İsimleri tek tek belirlenen gayrimüslim mükelleflere tüm mal varlıklarını satmaları halinde bile ödeyemeyecekleri vergiler çıkartıldı. Varlık Vergisi’ni ödeyebilmek için, hedef kitledeki vatandaşlar evlerini, işyerlerini satmak zorunda kaldı ve çoğunun iş hayatı sona erdi. Uygulama 1,5 yıl sürdü. Çıkarılan vergileri ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderildi. Çok büyük trajediler yaşandı.
Hocaefendi’nin Yetiştiği Ortam
'Çocuk içinde doğup büyüdüğü yuvanın çocuğu olarak gelişir ve şekillenir. Biz farkına varalım varmayalım, o, telkinlerimizden daha çok, yuvada gördüğü ve duyduğu şeylerin tesirinde kalarak benlik ve şahsiyete erer… Evet, hiçbir ders, yuvada alınan bu samimi öğütler kadar tesirli olamaz.'
Hocaefendi, bu sözleriyle adeta yetiştiği aile ortamını resmediyordu. Zira, hayatın Kur’an ve namaz gibi ibadetler etrafında örgülendiği; sahabe ve Osmanlı dönemine ait kahramanlık hikayelerinin anlatıldığı o yuvada, Hocaefendi, babaannesi Munise Hanım’ın gözyaşlarıyla süslediği dualarla büyüyordu. Annesi ona bellettiği ilk kelimelerle birlikte küçük ezberler de yaptırıyordu. Namaza karşı duyulan bu ciddi duruş onun da seccadesini serip namaza durmasına vesile oluyordu. Refia Hanım, iki yaşından sonra sabah namazlarına onu da kaldırmaya başlamıştı. Dört yaşından itibaren beş vakit düzenli namaz kılan ve hiç aksatmayan Hocaefendi, bu dönemdeki namazlarını ‘belki bir kısmını yanlış kılmışımdır’ diye düşünerek gençlik yıllarında kaza edecekti.
İçinde neşet ettiği hanenin, iyi bir Müslüman’ın yetişmesi için gerekli olan maddi, manevi malzemeyle donatılmış olduğunu söyler Hocaefendi. Mesela, dedesi Şamil Ağa’nın çok geç yıllarda namaza başlamış olmasına rağmen, her gece yüz rekat namaz kıldığını anlatır. Kendisinin de üç-dört yaşındayken dedesinin yanına durup namaz kıldığını hatırlıyor. Fakat dedesinin kıldığı namazlar bir türlü bitmediğinden, yorulunca kenara çekilip yatarmış. Sahabe efendilerimize cinnet derecesinde bir bağlılığı olan Ramiz Efendi de her fırsatta onları anlatır, bu bahis sırasında gözleri hep bir meçhule doğru kayar ve anlattığı sahabenin hayaline dalar giderdi. Çocuklarına sahabe sevgisini aşılamış, onlar da küçüklüğünden beri sahabeleri kendi aile fertlerinden birer parça gibi kabullenip sevmişlerdi.
Sahabeleri, tarih sahnesinden öğrenmek çok rahat şeylerdir. “Asıl mesele, onlar hakkında anlatılan o güzellikleri içinde yaşamaktır.” diyor Hocaefendi ve şöyle devam ediyor:“Yolumuzu aydınlatan o yıldızların ifade ettiği manaları nefsimizde yaşayabilme şevki, aşkı, vecdi ve bu husustaki cehdimizdir. Eğer bu sözler içimizde gerçekten onlar gibi olma aşkını, ateşini uyandırıyorsa çok güzeldir. Yok sadece bir anlık bir duygu, iki üç damla gözyaşından sonra mesele olduğu yerde kalıyorsa çok fenadır. Biz batıyoruz demektir. Çünkü bu yıldızlarla ilgili anlatılan meseleler çocukları uyku saatinde uyutmak için söylenen ninni mahiyetinde olmadığı gibi basit hayalet nevinden hikayeler de değildir. Allah’ın beğendiği ve Kutsal kitabında bize örnek olsun diye tablolaştırdığı, hakikati yaşamış bir cemaatin hayatından kristallerdir. Resulullah Aleyhissalat u vesselam, bu ashabı gökteki yıldızlara benzetmiştir. Anlatılan konular karşısında kalbimizde teessür ve bir parça da hasret uyanıp biz ne zaman onların mahiyetinde olacağız şevki, iyi olmak iştiyakı uyanıyorsa inşallah iyi yoldayız demektir. Herkes vicdanına sorsun…”
“Sene 1941. Üç yaşlarındaydım. Damın üzerine oturmuş gelip gidenleri seyrediyordum. Bu arada askerler de gelip gidiyorlardı. Aralarında konuşuyor ve bazen de şakalaşıyorlardı. O devirde askerlerin başlarına taktıkları kep siperliydi. Fakat yeni yeni sipersiz, Amerikanvari kepler de vardı. Ben sebebini bilemediğim bir çağrışımla bu sipersiz keplere daha bir sempati duyuyordum.
İlk gördüğüm sipersiz kepin bendeki hatırasını ve derin izini ise hiç unutamam. İşte ben böyle damın üzerinde oturup seyre koyulmuşken, birisinin başında dediğim gibi sipersiz bir kep gördüm. Bu diğerlerinden onu ayıran en belirgin özellikti. Birden sipersiz kep giyen asker gözümde başkalaşıverdi. Bütün tecessüsümü insiyaki bir cebrilikle üzerine topladı. Sanki o anda ondan başka kimseyi gözüm görmüyordu. Neden ve niçin bu asker dikkatimi bu kadar çekmişti? Fizyonomisinde bir seçkinlik mi söz konusuydu? Yoksa o asker kıyafeti tümünde diğerlerinden ayrı mıydı? Hayır. Sadece başındaki kep sipersizdi. Ve benim dikkatimi çeken de sadece bu hususiyeti olsa gerekti.. Ama bir kepteki siper meselesi niçin bu üç yaşındaki çocuğu bu kadar meşgul ediyordu. Veya siperli kepe onun bu kadar tepkisi nedendi? Bütün bunları o yaşımda çözebilmem elbette mümkün değildi. Bir ara bu ere hitaben birisi Ebu Talib, diye seslendi. İşte o zaman bu er benim gözümde birden büyük bir kahraman oluverdi. Tepeden tırnağa değişmiş ve seçkinleşmişti..
Babam evde Ebu Talib'den bahsediyordu. Ondan bahsederken hep saygılıydı. Babamın dilinde dolaşıp duran bu isim elbette büyük bir insan ve büyük bir kahraman olmalıydı. Gerçi Ebu Talib hakkında adından başka hiçbir şey bilmiyordum. Fakat babama olan saygım, Ebu Talib'e de saygımı besliyordu.
Evet, demek ki babamın bahsettiği o büyük insan Ebu Talib işte benim karşımda duran bu adam, diye düşündüm. Elbette Ebu Talib'in on dört asır evvel yaşamış olduğunu o yaşta bilmem imkansızdı. Zaten söylediğim gibi Ebu Talib'in kimliği de benim için o anda mühim değildi. Sadece hayalime yerleşmiş bir kahramandı o kadar. Meğer o kahraman yaşıyormuş hem de bizim köye gelmiş.. Ebu Talib'i görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Ve hiçbir şeyden habersiz arkadaşlarının arasında gideceği yere doğru gevşek adımlarla ilerleyen bu askere hayran hayran bakıyorum. Ve onu gözümde kahramanlaştırıyorum. Çünkü onun başındaki kep ki ben onu bere olarak düşünüyorum bütün diğer siperli kep giyenlere karşı bir başkaldırışın ifadesiydi. Ve bu kahraman bunun kavgasını veriyordu. O anda dedem Şamil Ağa'nın başından hiç çıkarmadığı sarığı ile bu bere birbirine karışıyor. Jandarma korkusundan dolayı başına siperli şapka giyen köylülerle, dedem arasındaki farkı bu askerlere tatbik ediyorum. Babamın da daima sarıkla dolaşması bu çağrışıma ayrı bir buud kazandırıyor ve ben sarıklı ve sipersiz kep giyenlerin safında yer alıyorum.. Ve bunun liderliğine de Ebu Talib'i oturtuyorum.”
Hocaefendi, 4 yaşında iken annesinden Kur'an öğrenmeye başladı. O günün şartlarında Refia Hanım, onu geceleyin kaldırıp gizlice Kur’an öğretiyordu. Çünkü camilerde veya evlerde Kur’an eğitimi yapılamıyordu. Hatta bazı camilerde kendi tercihleriyle Kur’an öğreten hocalar jandarma ve polis baskınına uğruyordu.
“Kur’ân-ı Kerim’in muarızları hiçbir dönemde eksik olmamıştır. Dünden bugüne Kur’ân’a hasım kimseler, onu ortadan kaldıramasalar ve tahrif edemeseler bile, insanları ondan uzaklaştırmak için var güçleriyle çalışmışlardır. Hatta bazı dönemlerde Kur’ân talimini bile yasaklamış; bir köy hanında ya da hayvan ahırında (Korucuk’ta) gizlice Kur’ân öğretildiği haberini alınca hemen orayı basmış ve küçücük çocukları tüfeklerin uçlarına takıp duvarlara, taşlara çarpmışlardır. Kaba kuvvete başvuramadıkları dönemlerde de değişik şüphe ve tereddütlerle Müslümanlarda fikir kaymalarına sebebiyet vermişler ve müminleri Kur’ân’a yabancılaştırmışlardır.” (Fethullah Gülen, Herkül.org, Bamteli, 07.02.2011)
Bugün de samimi hizmet insanlarına uygulanan baskı ve zulüm aynı hatta Müslüman gibi gözüken insanların eliyle dine, Kur’an’a savaş açıldığı için çok daha tehlikelidir. Bediüzzaman’ın da en çok ızdırap duyduğu husus budur:
"Bana ızdırap veren, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için karşı koymak kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, karşı koymak güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!" (Tarihçe-i Hayat - Isparta Hayatı)
Hocaefendi, annesi Refia Hanım’dan aldığı dersle Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendi ve bir ay içinde baştan sona okudu (hatmetti).
Küçük yaştan itibaren daima büyüklerle beraber oturmayı ve onların anlattıklarını dikkatle dinlemeyi âdet edinmişti Hocaefendi. Evlerine sık sık hocalar gelir sohbet ederlerdi.
Bediüzzaman Hazretleri de diğer çocuklardan farklı olarak, büyüklerin meclislerine katılmayı arzu ederdi. Özellikle kış gecelerinde evlerinde toplanan köyün âlimlerinin yaptığı ilmî sohbetleri dikkat ve merakla dinlerdi.
Hocaefendi’nin hafızası çok kuvvetliydi. Keskin zekâsı, harikulade hâfızası ve üstün kabiliyetleriyle etrafındaki çocuklardan çok farklıydı. Sohbetleri, konuşulan mevzuları sanki kelime kelime hafızasına kaydederdi. Sohbet meclisi dağıldıktan sonra Munise Hanım ve Refia Hanım içerde neler anlatıldığını sorunca birebir aktarırdı. Belki aynı üslupla, aynı duygularla ifade eder, içerideki havayı onlara yansıtırdı. Munise Hanım onu ağlayarak dinler, adeta kendinden geçerdi.
Küçük yaşlardan itibaren anne baba hakkına riayet ediyordu Hocaefendi. Onlara saygısızlık etmemek için azami gayret gösteriyordu. Özellikle annesinin sözünü dinliyor, ne söylerse mutlaka yapmaya çalışıyordu. Ailesine, kardeşlerine ve akraba çocuklarına çok bağlıydı. Kimseyi incitmez, kavgalara, tartışmalara karışmaz, oyunları uzaktan seyrederdi. İşe gönderilmediği zaman evde oturup kitap okumayı tercih ederdi. Dışardan çocukların kavgasına dair sesler geldiğinde çıkar, herkesi sustururdu. Munise Hanım “Komutan çıktı, susturur şimdi bunları.” derdi. Hocaefendi’nin yaşına göre olgun tavırları çevresindeki büyüklerde de bir saygı uyandırırdı. Mesela amcası Enver Bey, daha çocuk yaşlarında onunla büyük adam gibi muhatap olur, ilgilenir, yolda önüne geçmez, hep arkasından yürürdü.
Hocaefendi’nin babası Ramiz Efendi, üç yıl özellikle kış aylarında aldığı medrese eğitimden sonra otuz dört yaşında, İkinci Dünya savaşı sürerken köyündeki camide hocalık yapmaya başladı. Köy halkı kendisine ‘başka yere gitme, bizim imamımız ol’ demişti.
Yeryüzünü kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı, 1939 yılından 1945 yılına kadar bütün dünyaya yayıldı. Almanya, İtalya ve Japonya Mihver Devletleri; Fransa, İngiltere, ABD ve SSCB ise Müttefik Devletleri çatısı altında dünyanın hemen her bölgesinde savaştı. II. Dünya Savaşı’na katılan ülkeler bütün maddi kaynaklarıyla beraber insan gücünü de en acımasız şekilde kullandılar. Savaşan askerlerin dışında milyonlarca sivil insanı da katlettiler.
Türkiye savaşa girmemişti, ama savaşın olumsuz şartlarını yaşıyordu.
Ülkemizde ve dünyada bu hadiselerin yaşandığı süreçte, Ramiz Efendi, 1941’de doğan oğluna Sıbgatullah ismini verdi. Fakat, bu ismi de nüfus memurunun kaydetmeyeceğini düşünerek nüfus cüzdanı çıkarmak için gitmedi. Zira, 1938 yılında Hocaefendi’yi nüfusa kaydetmek için gittiğinde nüfus memuru, Muhammed Fethullah ismini beğenmeyip kaydetmemişti.
Ramiz Efendi 1942 yılında köyde ihtiyar heyetine seçildi. Köy muhtarı kendisine çok güvendiği için hemen hemen bütün işleri ona devretti. O da bu sıralarda yakınlaştığı köy karakolunun başçavuşuna nüfus kaydındaki problemi anlattı. Ertesi gün birlikte Hasankale’ye nüfus idaresine gittiler. Bu sefer iki oğlunu kayıt edecekti. Sıbgatullah, ağabeyi Fethullah Gülen’den 2,5 yıl sonra (1941’de) dünyaya gelmişti.
Başçavuş, “Bu isimleri bu şekilde kaydedeceksin” diye sert çıkıp oradan ayrıldıktan sonra nüfus memuru ikisini de kaydetmeye başladı. Ancak her iki kayıtta da yanlışlıklar yaptı. Daha doğrusu isimleri olduğu gibi kaydetme yoluna gitmedi. Ramiz Efendi’nin, “Muhammed Fethullah” olarak koyduğu Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ismini “Muhammed” olmadan, doğum tarihini de 1938 yerine 1942 olarak; kardeşi Sıbgatullah’ı ise 1942 doğumlu ve Seyfullah ismiyle kaydetti.
Böylece Fethullah Gülen Hocaefendi, 1938 doğumlu olmasına rağmen nüfus kaydında 1942 olarak yer aldı. Edirne'de memuriyete girişi sırasında ise mahkeme kararıyla yaşı 1 yıl büyütülünce resmi olarak doğum yılı 27 Nisan 1941 olarak kayda geçti.
Gelecek Bölüm: Hocaefendi ve Bediüzzaman’ın 1945’teki hayatları… Diğer yandan yalanların ve algıların büyük ustası: Joseph Goebbels, Adolf Hitler ve Mussolini’nin ibretlik sonları…
[Tarık Burak] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin çocukluk yılları İkinci Dünya Savaşı’na denk geldi.
Refia Hanım, çocuklarını doğumdan itibaren hem maddi hem de manevi yönden beslerken çok hassas davranıyordu. Sema ehlinin değer verdiği, büyük buluşma gününde geçerli olan, hesapta mizanın sağ kefesine konunca kıymet ifade eden nakışlarla örüyordu ruh dünyalarını. Allah’ın hoşnutluğu istikametinde ve peygamber çizgisinde nakışlar.. Zira, yuvanın çocuk karşısındaki tavrı çok önemliydi. Aile, ona neyi gösterir ve neyi anlatırsa, çocuk onunla kendi şahsiyetini örmeye çalışacaktı. İçinde doğup büyüdüğü yuvanın çocuğu olarak gelişecek ve şekillenecekti.
Hocaefendi’nin bir yaşına basma eşiğinde olduğu 1939 yılında, Avrupa ülkelerinin çıkar çatışmaları sebebiyle dünyanın en kanlı savaşı çıktı. Savaş Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etmesiyle alevlendi. Hemen ardından Fransa ve İngiltere’nin Almanya’ya savaş ilan etmesiyle 3 Eylül 1939’da İkinci Dünya Savaşı başladı.
Dünya bu felaketle sarsılırken ülkemizde 27 Aralık 1939’da Erzincan depremi meydana geldi. Erzincan ve çevresinde meydana gelen 8 şiddetindeki depremde binlerce ev yıkılırken, 33.000 kişi hayatını kaybetti, 100 binlerce kişi de yaralandı.
Erzincan depremi olduğu zaman Kastamonu’da sürgün olan Bediüzzaman, depremle ilgili Risale Nur’da şöyle buyuruyordu:“Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazanın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması; hem tahribatından uyanışa gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emarelerin delaletiyle bu hâdise Müslümanları hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki vechi var:
Biri: Hataları az olmak cihetiyle temizlemek için acele edildi.
İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlub olmak fırsatıyla, dinsizlerin orada tesirli bir faaliyet merkezi tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var. (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 14. Söz)
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin iki yaşında olduğu 1940’lı yıllarda ülkemizde Köy Enstitüleri vasıtasıyla ateist bir neslin hülyası kuruluyordu.
Köy enstitüleri kanunu, 1940 yılının Nisan ayında 248 milletvekilinin oylarıyla kabul edildi. Devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, bunun bir ‘Türk İnkılabı’ olduğunu ve köylere kadar bu inkılabın esaslarının götürüleceğini, söylüyordu. Ve öyle de oldu. Ülkenin birçok masum köyüne kadar bu enstitülerin ahlaki çöküntüsü ulaştı. Köy enstitülerinde tamamen dinden uzak bir neslin yetiştirilmesi arzulandı. Aile kutsiyetinin saçmadan başka bir şey olmadığı şeklinde komünizm propagandası yapıldı ve bu şekilde öğrenciler zehirlendi. Ahlâkî değerlerimize aykırı her türlü hareket mazur görüldü hattâ teşvik edildi.
O gün ateist bir neslin hülyası nasıl kurulduysa bugün de içi tamamen boş, ahlaksız, menfaatçi, nefsin düşkünü radikal siyasal İslamcı bir neslin hülyası kuruluyor ülkede. Hatta bunların dine verdiği zararı tarihte pek kimse verememiştir denilebilir.
Varlık vergisi
İkinci Dünya Savaşı’nın ateş yumağı halinde her tarafı yakıp yıktığı 11 Kasım 1941’de özellikle ticaretle uğraşan gayr-i Müslimleri hedef alan "Varlık vergisi" kanunu çıkarıldı. İsimleri tek tek belirlenen gayrimüslim mükelleflere tüm mal varlıklarını satmaları halinde bile ödeyemeyecekleri vergiler çıkartıldı. Varlık Vergisi’ni ödeyebilmek için, hedef kitledeki vatandaşlar evlerini, işyerlerini satmak zorunda kaldı ve çoğunun iş hayatı sona erdi. Uygulama 1,5 yıl sürdü. Çıkarılan vergileri ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderildi. Çok büyük trajediler yaşandı.
Hocaefendi’nin Yetiştiği Ortam
'Çocuk içinde doğup büyüdüğü yuvanın çocuğu olarak gelişir ve şekillenir. Biz farkına varalım varmayalım, o, telkinlerimizden daha çok, yuvada gördüğü ve duyduğu şeylerin tesirinde kalarak benlik ve şahsiyete erer… Evet, hiçbir ders, yuvada alınan bu samimi öğütler kadar tesirli olamaz.'
Hocaefendi, bu sözleriyle adeta yetiştiği aile ortamını resmediyordu. Zira, hayatın Kur’an ve namaz gibi ibadetler etrafında örgülendiği; sahabe ve Osmanlı dönemine ait kahramanlık hikayelerinin anlatıldığı o yuvada, Hocaefendi, babaannesi Munise Hanım’ın gözyaşlarıyla süslediği dualarla büyüyordu. Annesi ona bellettiği ilk kelimelerle birlikte küçük ezberler de yaptırıyordu. Namaza karşı duyulan bu ciddi duruş onun da seccadesini serip namaza durmasına vesile oluyordu. Refia Hanım, iki yaşından sonra sabah namazlarına onu da kaldırmaya başlamıştı. Dört yaşından itibaren beş vakit düzenli namaz kılan ve hiç aksatmayan Hocaefendi, bu dönemdeki namazlarını ‘belki bir kısmını yanlış kılmışımdır’ diye düşünerek gençlik yıllarında kaza edecekti.
İçinde neşet ettiği hanenin, iyi bir Müslüman’ın yetişmesi için gerekli olan maddi, manevi malzemeyle donatılmış olduğunu söyler Hocaefendi. Mesela, dedesi Şamil Ağa’nın çok geç yıllarda namaza başlamış olmasına rağmen, her gece yüz rekat namaz kıldığını anlatır. Kendisinin de üç-dört yaşındayken dedesinin yanına durup namaz kıldığını hatırlıyor. Fakat dedesinin kıldığı namazlar bir türlü bitmediğinden, yorulunca kenara çekilip yatarmış. Sahabe efendilerimize cinnet derecesinde bir bağlılığı olan Ramiz Efendi de her fırsatta onları anlatır, bu bahis sırasında gözleri hep bir meçhule doğru kayar ve anlattığı sahabenin hayaline dalar giderdi. Çocuklarına sahabe sevgisini aşılamış, onlar da küçüklüğünden beri sahabeleri kendi aile fertlerinden birer parça gibi kabullenip sevmişlerdi.
Sahabeleri, tarih sahnesinden öğrenmek çok rahat şeylerdir. “Asıl mesele, onlar hakkında anlatılan o güzellikleri içinde yaşamaktır.” diyor Hocaefendi ve şöyle devam ediyor:“Yolumuzu aydınlatan o yıldızların ifade ettiği manaları nefsimizde yaşayabilme şevki, aşkı, vecdi ve bu husustaki cehdimizdir. Eğer bu sözler içimizde gerçekten onlar gibi olma aşkını, ateşini uyandırıyorsa çok güzeldir. Yok sadece bir anlık bir duygu, iki üç damla gözyaşından sonra mesele olduğu yerde kalıyorsa çok fenadır. Biz batıyoruz demektir. Çünkü bu yıldızlarla ilgili anlatılan meseleler çocukları uyku saatinde uyutmak için söylenen ninni mahiyetinde olmadığı gibi basit hayalet nevinden hikayeler de değildir. Allah’ın beğendiği ve Kutsal kitabında bize örnek olsun diye tablolaştırdığı, hakikati yaşamış bir cemaatin hayatından kristallerdir. Resulullah Aleyhissalat u vesselam, bu ashabı gökteki yıldızlara benzetmiştir. Anlatılan konular karşısında kalbimizde teessür ve bir parça da hasret uyanıp biz ne zaman onların mahiyetinde olacağız şevki, iyi olmak iştiyakı uyanıyorsa inşallah iyi yoldayız demektir. Herkes vicdanına sorsun…”
“Sene 1941. Üç yaşlarındaydım. Damın üzerine oturmuş gelip gidenleri seyrediyordum. Bu arada askerler de gelip gidiyorlardı. Aralarında konuşuyor ve bazen de şakalaşıyorlardı. O devirde askerlerin başlarına taktıkları kep siperliydi. Fakat yeni yeni sipersiz, Amerikanvari kepler de vardı. Ben sebebini bilemediğim bir çağrışımla bu sipersiz keplere daha bir sempati duyuyordum.
İlk gördüğüm sipersiz kepin bendeki hatırasını ve derin izini ise hiç unutamam. İşte ben böyle damın üzerinde oturup seyre koyulmuşken, birisinin başında dediğim gibi sipersiz bir kep gördüm. Bu diğerlerinden onu ayıran en belirgin özellikti. Birden sipersiz kep giyen asker gözümde başkalaşıverdi. Bütün tecessüsümü insiyaki bir cebrilikle üzerine topladı. Sanki o anda ondan başka kimseyi gözüm görmüyordu. Neden ve niçin bu asker dikkatimi bu kadar çekmişti? Fizyonomisinde bir seçkinlik mi söz konusuydu? Yoksa o asker kıyafeti tümünde diğerlerinden ayrı mıydı? Hayır. Sadece başındaki kep sipersizdi. Ve benim dikkatimi çeken de sadece bu hususiyeti olsa gerekti.. Ama bir kepteki siper meselesi niçin bu üç yaşındaki çocuğu bu kadar meşgul ediyordu. Veya siperli kepe onun bu kadar tepkisi nedendi? Bütün bunları o yaşımda çözebilmem elbette mümkün değildi. Bir ara bu ere hitaben birisi Ebu Talib, diye seslendi. İşte o zaman bu er benim gözümde birden büyük bir kahraman oluverdi. Tepeden tırnağa değişmiş ve seçkinleşmişti..
Babam evde Ebu Talib'den bahsediyordu. Ondan bahsederken hep saygılıydı. Babamın dilinde dolaşıp duran bu isim elbette büyük bir insan ve büyük bir kahraman olmalıydı. Gerçi Ebu Talib hakkında adından başka hiçbir şey bilmiyordum. Fakat babama olan saygım, Ebu Talib'e de saygımı besliyordu.
Evet, demek ki babamın bahsettiği o büyük insan Ebu Talib işte benim karşımda duran bu adam, diye düşündüm. Elbette Ebu Talib'in on dört asır evvel yaşamış olduğunu o yaşta bilmem imkansızdı. Zaten söylediğim gibi Ebu Talib'in kimliği de benim için o anda mühim değildi. Sadece hayalime yerleşmiş bir kahramandı o kadar. Meğer o kahraman yaşıyormuş hem de bizim köye gelmiş.. Ebu Talib'i görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Ve hiçbir şeyden habersiz arkadaşlarının arasında gideceği yere doğru gevşek adımlarla ilerleyen bu askere hayran hayran bakıyorum. Ve onu gözümde kahramanlaştırıyorum. Çünkü onun başındaki kep ki ben onu bere olarak düşünüyorum bütün diğer siperli kep giyenlere karşı bir başkaldırışın ifadesiydi. Ve bu kahraman bunun kavgasını veriyordu. O anda dedem Şamil Ağa'nın başından hiç çıkarmadığı sarığı ile bu bere birbirine karışıyor. Jandarma korkusundan dolayı başına siperli şapka giyen köylülerle, dedem arasındaki farkı bu askerlere tatbik ediyorum. Babamın da daima sarıkla dolaşması bu çağrışıma ayrı bir buud kazandırıyor ve ben sarıklı ve sipersiz kep giyenlerin safında yer alıyorum.. Ve bunun liderliğine de Ebu Talib'i oturtuyorum.”
Hocaefendi, 4 yaşında iken annesinden Kur'an öğrenmeye başladı. O günün şartlarında Refia Hanım, onu geceleyin kaldırıp gizlice Kur’an öğretiyordu. Çünkü camilerde veya evlerde Kur’an eğitimi yapılamıyordu. Hatta bazı camilerde kendi tercihleriyle Kur’an öğreten hocalar jandarma ve polis baskınına uğruyordu.
“Kur’ân-ı Kerim’in muarızları hiçbir dönemde eksik olmamıştır. Dünden bugüne Kur’ân’a hasım kimseler, onu ortadan kaldıramasalar ve tahrif edemeseler bile, insanları ondan uzaklaştırmak için var güçleriyle çalışmışlardır. Hatta bazı dönemlerde Kur’ân talimini bile yasaklamış; bir köy hanında ya da hayvan ahırında (Korucuk’ta) gizlice Kur’ân öğretildiği haberini alınca hemen orayı basmış ve küçücük çocukları tüfeklerin uçlarına takıp duvarlara, taşlara çarpmışlardır. Kaba kuvvete başvuramadıkları dönemlerde de değişik şüphe ve tereddütlerle Müslümanlarda fikir kaymalarına sebebiyet vermişler ve müminleri Kur’ân’a yabancılaştırmışlardır.” (Fethullah Gülen, Herkül.org, Bamteli, 07.02.2011)
Bugün de samimi hizmet insanlarına uygulanan baskı ve zulüm aynı hatta Müslüman gibi gözüken insanların eliyle dine, Kur’an’a savaş açıldığı için çok daha tehlikelidir. Bediüzzaman’ın da en çok ızdırap duyduğu husus budur:
"Bana ızdırap veren, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için karşı koymak kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, karşı koymak güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!" (Tarihçe-i Hayat - Isparta Hayatı)
Hocaefendi, annesi Refia Hanım’dan aldığı dersle Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendi ve bir ay içinde baştan sona okudu (hatmetti).
Küçük yaştan itibaren daima büyüklerle beraber oturmayı ve onların anlattıklarını dikkatle dinlemeyi âdet edinmişti Hocaefendi. Evlerine sık sık hocalar gelir sohbet ederlerdi.
Bediüzzaman Hazretleri de diğer çocuklardan farklı olarak, büyüklerin meclislerine katılmayı arzu ederdi. Özellikle kış gecelerinde evlerinde toplanan köyün âlimlerinin yaptığı ilmî sohbetleri dikkat ve merakla dinlerdi.
Hocaefendi’nin hafızası çok kuvvetliydi. Keskin zekâsı, harikulade hâfızası ve üstün kabiliyetleriyle etrafındaki çocuklardan çok farklıydı. Sohbetleri, konuşulan mevzuları sanki kelime kelime hafızasına kaydederdi. Sohbet meclisi dağıldıktan sonra Munise Hanım ve Refia Hanım içerde neler anlatıldığını sorunca birebir aktarırdı. Belki aynı üslupla, aynı duygularla ifade eder, içerideki havayı onlara yansıtırdı. Munise Hanım onu ağlayarak dinler, adeta kendinden geçerdi.
Küçük yaşlardan itibaren anne baba hakkına riayet ediyordu Hocaefendi. Onlara saygısızlık etmemek için azami gayret gösteriyordu. Özellikle annesinin sözünü dinliyor, ne söylerse mutlaka yapmaya çalışıyordu. Ailesine, kardeşlerine ve akraba çocuklarına çok bağlıydı. Kimseyi incitmez, kavgalara, tartışmalara karışmaz, oyunları uzaktan seyrederdi. İşe gönderilmediği zaman evde oturup kitap okumayı tercih ederdi. Dışardan çocukların kavgasına dair sesler geldiğinde çıkar, herkesi sustururdu. Munise Hanım “Komutan çıktı, susturur şimdi bunları.” derdi. Hocaefendi’nin yaşına göre olgun tavırları çevresindeki büyüklerde de bir saygı uyandırırdı. Mesela amcası Enver Bey, daha çocuk yaşlarında onunla büyük adam gibi muhatap olur, ilgilenir, yolda önüne geçmez, hep arkasından yürürdü.
Hocaefendi’nin babası Ramiz Efendi, üç yıl özellikle kış aylarında aldığı medrese eğitimden sonra otuz dört yaşında, İkinci Dünya savaşı sürerken köyündeki camide hocalık yapmaya başladı. Köy halkı kendisine ‘başka yere gitme, bizim imamımız ol’ demişti.
Yeryüzünü kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı, 1939 yılından 1945 yılına kadar bütün dünyaya yayıldı. Almanya, İtalya ve Japonya Mihver Devletleri; Fransa, İngiltere, ABD ve SSCB ise Müttefik Devletleri çatısı altında dünyanın hemen her bölgesinde savaştı. II. Dünya Savaşı’na katılan ülkeler bütün maddi kaynaklarıyla beraber insan gücünü de en acımasız şekilde kullandılar. Savaşan askerlerin dışında milyonlarca sivil insanı da katlettiler.
Türkiye savaşa girmemişti, ama savaşın olumsuz şartlarını yaşıyordu.
Ülkemizde ve dünyada bu hadiselerin yaşandığı süreçte, Ramiz Efendi, 1941’de doğan oğluna Sıbgatullah ismini verdi. Fakat, bu ismi de nüfus memurunun kaydetmeyeceğini düşünerek nüfus cüzdanı çıkarmak için gitmedi. Zira, 1938 yılında Hocaefendi’yi nüfusa kaydetmek için gittiğinde nüfus memuru, Muhammed Fethullah ismini beğenmeyip kaydetmemişti.
Ramiz Efendi 1942 yılında köyde ihtiyar heyetine seçildi. Köy muhtarı kendisine çok güvendiği için hemen hemen bütün işleri ona devretti. O da bu sıralarda yakınlaştığı köy karakolunun başçavuşuna nüfus kaydındaki problemi anlattı. Ertesi gün birlikte Hasankale’ye nüfus idaresine gittiler. Bu sefer iki oğlunu kayıt edecekti. Sıbgatullah, ağabeyi Fethullah Gülen’den 2,5 yıl sonra (1941’de) dünyaya gelmişti.
Başçavuş, “Bu isimleri bu şekilde kaydedeceksin” diye sert çıkıp oradan ayrıldıktan sonra nüfus memuru ikisini de kaydetmeye başladı. Ancak her iki kayıtta da yanlışlıklar yaptı. Daha doğrusu isimleri olduğu gibi kaydetme yoluna gitmedi. Ramiz Efendi’nin, “Muhammed Fethullah” olarak koyduğu Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ismini “Muhammed” olmadan, doğum tarihini de 1938 yerine 1942 olarak; kardeşi Sıbgatullah’ı ise 1942 doğumlu ve Seyfullah ismiyle kaydetti.
Böylece Fethullah Gülen Hocaefendi, 1938 doğumlu olmasına rağmen nüfus kaydında 1942 olarak yer aldı. Edirne'de memuriyete girişi sırasında ise mahkeme kararıyla yaşı 1 yıl büyütülünce resmi olarak doğum yılı 27 Nisan 1941 olarak kayda geçti.
Gelecek Bölüm: Hocaefendi ve Bediüzzaman’ın 1945’teki hayatları… Diğer yandan yalanların ve algıların büyük ustası: Joseph Goebbels, Adolf Hitler ve Mussolini’nin ibretlik sonları…
[Tarık Burak] 11.3.2019 [Samanyolu Haber]
Aykırı bir Başakşehirspor yazısı [Murat Aydın]
Hiç kuşkusuz futbol, sosyolojisi olan bir spordur. Yani futbol asla sadece futbol değildir ve onun toplum katmanlarında derin karşılığı vardır.
Bir taraftar kitlesine yaslanmayan, onun enerjisini ve coşkusunu almayan futbol kulüplerinin spor dünyasındaki karşılığı kocaman bir anlamsızlıktan başka bir şey değildir. Mesela Ankara’nın Gençlerbirliği, futbol takımı, küme düştü üzülen kimsesi yoktu, şampiyon olsa da sevinecek kimsesi yok. Kendi anlamsızlığı yetmezmiş gibi bir dönem ikinci bir takımı da Gençlerbirliği Oftaş olarak Süper Lig’e taşımıştı. Ama mesela Göztepe düşerken yüzbinlerce üzüleni, şampiyon olurken de yüzbinlerce coşkulu sevineni var. Galip geldiğinde çılgınca sevinen, hangi ligde olduğuna bakmaksızın çılgınca destekleyen taraftarı var. Göztepe’yi tutan bir kişinin ikinci takımı olmaz. Tıpkı Eskişehirspor ya da Trabzonspor taraftarının ikinci bir takım tutmaması gibi!
Bu açıdan baktığınızda bugün Süper Ligin en lüzumsuz takımı hangisi deseler hiç tereddüt etmeden Başakşehirspor derim. Hatta Süper lige çıktıkları günden beri hep böyle düşünüyorum. Birkaç yüz hormonlu taraftarı saymasak hiçbir seyircisi, sevineni ya da üzüleni yani sosyolojisi olmayan bir takım var ortada.
Ama Türkiye standartlarının çok üzerinde bir mantalite ile yönetildiği de ayan beyan ortada. Bir futbol takımı nasıl yönetilir adeta bunun dersini veriyorlar. Evet, ciddi bir siyasi koruma altındalar, hakem düdükleri hep lehlerine çalınıyor, siyasi rüşvet gibi sponsorlukları var; ancak şunu da teslim etmeliyiz ki kulübün paraları hep doğru işlere yatırıyorlar.
Başakşehirspor’dan çok daha büyük gelirleri olan ve Türkiye’nin dört büyükleri diye anılan Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’un toplam borcu 10 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Yani yaklaşık iki milyar dolar toplam borçları var. Stat gelirleri, sponsorluklar, forma satışları ve maçların yayınından elde edilen paranın hepsini harcamış sonra geriye de 10 milyar TL borçlanmışlar. Yanlış yatırımlar, yanlış üstüne yanlış transferler kulüpleri finansal bir bataklığa sürüklemiş durumda.
Başakşehirspor böyle bir bataklık içinde değil, hatta hiç borcu yok. Evet sadece siyasi destekle açıklanabilecek bir sürü saçma sapan sponsorlukları var. Bütün bunlara rağmen bu dört kulübün gelirleri Başakşehirspor’dan çok çok daha fazla. Başakşehirspor’un çöp olan bir transferi yok. Yaptıkları her transferi bilerek yapıyorlar ve takıma mutlaka ciddi katkı sağlıyor. Ya da genç yetenekleri alıp yıldızını parlatıyorlar.
Bu dört takımın yaptığı transferlerden çöp olanları saymaya kalksak bu sütunlar yetmez. Her yıl on milyonlarca dolar harcanarak yapılan ve hiçbir işe yaramayan o kadar çok transfer var ki bunların hepsi sokağa atılan para. Menajerler, kulüp yöneticileri ve basın üçgeninde dönen transfer çarkı sonrasında çöp olan transferleri ve buhar olup giden paraların kimse hesabını sormaz nasıl olsa.
Birilerinin kulüp yöneticilerine, bu öngörüsüzlüğün, yapılan transferlerdeki isabetsizliğinin hesabını sorması gerekmez mi?
Bunlar sorulmadığı gibi bilakis yöneticilerin bu beceriksizliklerinin yükünü millete yüklüyorlar. Ziraat Bankası ligdeki kulüp yöneticilerinin beceriksizliği, işgüzarlığı, düzenbazlığıyla yapmış oldukları borçların hepsini milletin üzerine yıktı.
Başakşehirspor’u sevin ya da sevmeyin, benim gibi sosyolojik açıdan anlamsız bir kulüp olarak görün ama hakkını teslim edin ki çok doğru yönetiliyor. Kulüp Başkanı Göksel Gümüşdağ diyor ki “Başakşehir futbol kulübünün kurulduğu yıl ilk 4’te gördük, geçen sene şampiyonluğu kıl payı ile kaçırdık, bu sene de şampiyonluk yolunda devam ediyoruz. 4 yıllık istikrar çok önemli. Olay sadece 1 yıl şampiyon yapıp 10 yıl küme düşmeye oynamak değil. Olay, istikrarlı denk bütçe ile ayağını yorganına göre uzatmak. Kendi şirketimde sorumluluğum ne ise burda da aynısını yapıyorum.” Sevin ya da sevmeyin ancak şu anda Türk sporundaki en başarılı tepe yöneticisi olduğu kesin. Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim edelim.
Bu konuda Beşiktaş’a bir parantez açmak istiyorum. Son dört yılda Şenol Güneş’in Beşiktaş’ın teknik direktörü olması bu kulüp yöneticileri için büyük şanstı. Çünkü Şenol Hoca insandaki yeteneği keşfetmede spor dünyasında benzeri olmayan bir dehadır! Kulübün bilerek-bilmeyerek yaptığı transferlerin büyük bir bölümünden azami fayda elde etmeyi başardı. Eğer bu dönemde Şenol Hoca yerine takımı başka birisi çalıştırmış olsaydı kulübün borçları çok daha büyük olacaktı.
[Murat Aydın] 11.3.2019 [TR724]
Bir taraftar kitlesine yaslanmayan, onun enerjisini ve coşkusunu almayan futbol kulüplerinin spor dünyasındaki karşılığı kocaman bir anlamsızlıktan başka bir şey değildir. Mesela Ankara’nın Gençlerbirliği, futbol takımı, küme düştü üzülen kimsesi yoktu, şampiyon olsa da sevinecek kimsesi yok. Kendi anlamsızlığı yetmezmiş gibi bir dönem ikinci bir takımı da Gençlerbirliği Oftaş olarak Süper Lig’e taşımıştı. Ama mesela Göztepe düşerken yüzbinlerce üzüleni, şampiyon olurken de yüzbinlerce coşkulu sevineni var. Galip geldiğinde çılgınca sevinen, hangi ligde olduğuna bakmaksızın çılgınca destekleyen taraftarı var. Göztepe’yi tutan bir kişinin ikinci takımı olmaz. Tıpkı Eskişehirspor ya da Trabzonspor taraftarının ikinci bir takım tutmaması gibi!
Bu açıdan baktığınızda bugün Süper Ligin en lüzumsuz takımı hangisi deseler hiç tereddüt etmeden Başakşehirspor derim. Hatta Süper lige çıktıkları günden beri hep böyle düşünüyorum. Birkaç yüz hormonlu taraftarı saymasak hiçbir seyircisi, sevineni ya da üzüleni yani sosyolojisi olmayan bir takım var ortada.
Ama Türkiye standartlarının çok üzerinde bir mantalite ile yönetildiği de ayan beyan ortada. Bir futbol takımı nasıl yönetilir adeta bunun dersini veriyorlar. Evet, ciddi bir siyasi koruma altındalar, hakem düdükleri hep lehlerine çalınıyor, siyasi rüşvet gibi sponsorlukları var; ancak şunu da teslim etmeliyiz ki kulübün paraları hep doğru işlere yatırıyorlar.
Başakşehirspor’dan çok daha büyük gelirleri olan ve Türkiye’nin dört büyükleri diye anılan Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’un toplam borcu 10 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Yani yaklaşık iki milyar dolar toplam borçları var. Stat gelirleri, sponsorluklar, forma satışları ve maçların yayınından elde edilen paranın hepsini harcamış sonra geriye de 10 milyar TL borçlanmışlar. Yanlış yatırımlar, yanlış üstüne yanlış transferler kulüpleri finansal bir bataklığa sürüklemiş durumda.
Başakşehirspor böyle bir bataklık içinde değil, hatta hiç borcu yok. Evet sadece siyasi destekle açıklanabilecek bir sürü saçma sapan sponsorlukları var. Bütün bunlara rağmen bu dört kulübün gelirleri Başakşehirspor’dan çok çok daha fazla. Başakşehirspor’un çöp olan bir transferi yok. Yaptıkları her transferi bilerek yapıyorlar ve takıma mutlaka ciddi katkı sağlıyor. Ya da genç yetenekleri alıp yıldızını parlatıyorlar.
Bu dört takımın yaptığı transferlerden çöp olanları saymaya kalksak bu sütunlar yetmez. Her yıl on milyonlarca dolar harcanarak yapılan ve hiçbir işe yaramayan o kadar çok transfer var ki bunların hepsi sokağa atılan para. Menajerler, kulüp yöneticileri ve basın üçgeninde dönen transfer çarkı sonrasında çöp olan transferleri ve buhar olup giden paraların kimse hesabını sormaz nasıl olsa.
Birilerinin kulüp yöneticilerine, bu öngörüsüzlüğün, yapılan transferlerdeki isabetsizliğinin hesabını sorması gerekmez mi?
Bunlar sorulmadığı gibi bilakis yöneticilerin bu beceriksizliklerinin yükünü millete yüklüyorlar. Ziraat Bankası ligdeki kulüp yöneticilerinin beceriksizliği, işgüzarlığı, düzenbazlığıyla yapmış oldukları borçların hepsini milletin üzerine yıktı.
Başakşehirspor’u sevin ya da sevmeyin, benim gibi sosyolojik açıdan anlamsız bir kulüp olarak görün ama hakkını teslim edin ki çok doğru yönetiliyor. Kulüp Başkanı Göksel Gümüşdağ diyor ki “Başakşehir futbol kulübünün kurulduğu yıl ilk 4’te gördük, geçen sene şampiyonluğu kıl payı ile kaçırdık, bu sene de şampiyonluk yolunda devam ediyoruz. 4 yıllık istikrar çok önemli. Olay sadece 1 yıl şampiyon yapıp 10 yıl küme düşmeye oynamak değil. Olay, istikrarlı denk bütçe ile ayağını yorganına göre uzatmak. Kendi şirketimde sorumluluğum ne ise burda da aynısını yapıyorum.” Sevin ya da sevmeyin ancak şu anda Türk sporundaki en başarılı tepe yöneticisi olduğu kesin. Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim edelim.
Bu konuda Beşiktaş’a bir parantez açmak istiyorum. Son dört yılda Şenol Güneş’in Beşiktaş’ın teknik direktörü olması bu kulüp yöneticileri için büyük şanstı. Çünkü Şenol Hoca insandaki yeteneği keşfetmede spor dünyasında benzeri olmayan bir dehadır! Kulübün bilerek-bilmeyerek yaptığı transferlerin büyük bir bölümünden azami fayda elde etmeyi başardı. Eğer bu dönemde Şenol Hoca yerine takımı başka birisi çalıştırmış olsaydı kulübün borçları çok daha büyük olacaktı.
[Murat Aydın] 11.3.2019 [TR724]
Yeni Türkiye’nin köleleri: Ücretli öğretmenler [İlker Doğan]
Türkiye’de ayda 100 saat derse giren bir ‘ücretli’ öğretmenin sadece bin 500 TL maaş aldığını biliyor muydunuz? 2 bin 20 lira olan asgari ücretin bile çok altında. İktidar temsilcileri, atanamayan öğretmenlerin mağduriyetleri ‘ucuz işgücü’ olarak kullanıyor. Eğitimde kalıcı çözüm için Türkiye, bu ayıptan acilen kurtulmalı…
Ülkeyi 17 yıldır tek başına yöneten AKP iktidarının en başarısız olduğu alanlardan biri de eğitim. Sistemin 17 yılda 14 defa değişmesi bile AKP’nin bir eğitim politikasının olmadığının ispatı. Her gelen bakan, sistemi değiştirmeye kalktı ve ortaya ucube bir yapı çıktı. İşte bu ucube yapılardan biri de ücretli öğretmenlik sistemi.
Türk Eğitim-Sen’in araştırmasına göre bugün itibariyle devlet okullarında yaklaşık 65 bin ücretli öğretmen görev yapıyor. Peki devlet neden bu sistemi tercih ediyor? Çünkü ücretli öğretmenlerin maliyeti, kadrolu öğretmenlerin neredeyse üçte biri kadar. Bir ücretli öğretmenin toplam maliyeti aylık 2 bin 200 lira ile 2 bin 500 lira arasında değişiyor. Kadrolu öğretmenin devlete maliyeti ise 6 bin lirayı geçiyor.
DERS SAAT ÜCRETİ 15 LİRA !
Ücretli Öğretmenler bir ay içerisinde kaç saat derse girerlerse o saat sayısının ek ders ücreti ile çarpımı kadar maaş alıyor. 2019 yılı Temmuz ayına kadar söz konusu rakam geçtiğimiz ay yapılan yaklaşık yüzde 10’luk zamla 15 lira civarı oldu. Halbu ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Aralık 2018’de açıkladığı ikinci 100 günlük eylem planında ders ücretlerinin yüzde 100 artırılacağını vaat etmişti.
MAAŞ EN FAZLA BİN 800 LİRA
Ücretli öğretmenler haftada en fazla 30 saat derse girebiliyor. Özetle ayda 120 saat derse giren bir ücretli öğretmenin alacağı maksimum rakam bin 800 lira. Asgari ücretin bile çok altında. Aynı işi yapan kadrolu öğretmen ise daha az derse girmesine rağmen 4 bin liranın üzerinde maaş alıyor. Haftada 30 saat derse girmek de her zaman mümkün değil. Tatil günlerinde de ücretli öğretmenler ‘çalışmadı’ olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla bin 800 lira maaş almak da çoğu zaman mümkün olmuyor.
SGK PRİMLERİ 15 GÜN ÜZERİNDEN YATIYOR
Ücretli öğretmenlerin SGK primleri bile 30 değil, 15 gün üzerinden yatırılıyor. Kalan günleri tamamlamak isterseniz cebinizden prim ödemek zorundasınız. Ücretli öğretmenler ayrıca resmi tatiller, kar tatili ve benzeri doğal afetler sebebiyle eğitim öğretime ara verildiği günler için ek ders ücreti de alamıyor. Fiili girilen ders saati ne kadarsa o kadar ücret veriliyor. Yaz tatili başladığında da sözleşme bitmiş oluyor. Dolayısıyla işsiz kalıyorlar. Yeni dönemde tüm başvuru ve sözleşme işlemlerini en baştan yapmak zorundalar.
TÜRKİYE BU AYIPTAN KURTULMALI
AKP iktidarı genç işsiz öğretmenleri ucuz iş gücü olarak görüyor. Aynı okulda, aynı derslere giren kadrolu bir öğretmen 4 bin-4 bin 500 lira maaş alırken, ücretli öğretmenler bin 1500-bin 600 lira maaşa talim ediyor! Eğitimde kalite sorununu ‘betona’ yatırım yaparak çözebileceğini düşünen iktidar, kalıcı çözüm için öncelikle ‘ücretli öğretmenlik’ ayıbından kurtulmalı.
Genç işsizler ordusu
Eğitimdeki temel sorunlardan biri de atanamayan öğretmenler. AKP, 2002 yılında iktidara geldi. 2003’de KPSS’ye giren atama bekleyen öğretmen sayısı 127 bindi. Bu rakam bugün ÖSYM verilerine göre 455 bin. Sendikalar ise 500 bin öğretmenin atama beklediğini savunuyor. Atama bekleyen öğretmen sayısı 16 yılda 4 kat artmış. Öğretmen açığı, bakanlığın açıkladığı rakama göre 142 bin.
HER YIL 70 BİN ÖĞRETMEN ADAYI MEZUN OLUYOR
Türkiye genelindeki 92 eğitim fakültesinde her yıl toplam 70 bin öğretmen adayının mezun oluyor. Ancak resmi rakamlara göre KPSS’ye giren 100 öğretmenden sadece 17’sinin ataması yapılabiliyor. Bugün için üniversitelerde öğretmen olmak için okuyanların sayısı 650 binden fazla. Uzmanlar, önümüzdeki 5 yıl içinde atama bekleyen öğretmenlerin sayısının 1 milyonu bulacağını öngörüyor.
[İlker Doğan] 11.3.2019 [TR724]
Ülkeyi 17 yıldır tek başına yöneten AKP iktidarının en başarısız olduğu alanlardan biri de eğitim. Sistemin 17 yılda 14 defa değişmesi bile AKP’nin bir eğitim politikasının olmadığının ispatı. Her gelen bakan, sistemi değiştirmeye kalktı ve ortaya ucube bir yapı çıktı. İşte bu ucube yapılardan biri de ücretli öğretmenlik sistemi.
Türk Eğitim-Sen’in araştırmasına göre bugün itibariyle devlet okullarında yaklaşık 65 bin ücretli öğretmen görev yapıyor. Peki devlet neden bu sistemi tercih ediyor? Çünkü ücretli öğretmenlerin maliyeti, kadrolu öğretmenlerin neredeyse üçte biri kadar. Bir ücretli öğretmenin toplam maliyeti aylık 2 bin 200 lira ile 2 bin 500 lira arasında değişiyor. Kadrolu öğretmenin devlete maliyeti ise 6 bin lirayı geçiyor.
DERS SAAT ÜCRETİ 15 LİRA !
Ücretli Öğretmenler bir ay içerisinde kaç saat derse girerlerse o saat sayısının ek ders ücreti ile çarpımı kadar maaş alıyor. 2019 yılı Temmuz ayına kadar söz konusu rakam geçtiğimiz ay yapılan yaklaşık yüzde 10’luk zamla 15 lira civarı oldu. Halbu ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Aralık 2018’de açıkladığı ikinci 100 günlük eylem planında ders ücretlerinin yüzde 100 artırılacağını vaat etmişti.
MAAŞ EN FAZLA BİN 800 LİRA
Ücretli öğretmenler haftada en fazla 30 saat derse girebiliyor. Özetle ayda 120 saat derse giren bir ücretli öğretmenin alacağı maksimum rakam bin 800 lira. Asgari ücretin bile çok altında. Aynı işi yapan kadrolu öğretmen ise daha az derse girmesine rağmen 4 bin liranın üzerinde maaş alıyor. Haftada 30 saat derse girmek de her zaman mümkün değil. Tatil günlerinde de ücretli öğretmenler ‘çalışmadı’ olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla bin 800 lira maaş almak da çoğu zaman mümkün olmuyor.
SGK PRİMLERİ 15 GÜN ÜZERİNDEN YATIYOR
Ücretli öğretmenlerin SGK primleri bile 30 değil, 15 gün üzerinden yatırılıyor. Kalan günleri tamamlamak isterseniz cebinizden prim ödemek zorundasınız. Ücretli öğretmenler ayrıca resmi tatiller, kar tatili ve benzeri doğal afetler sebebiyle eğitim öğretime ara verildiği günler için ek ders ücreti de alamıyor. Fiili girilen ders saati ne kadarsa o kadar ücret veriliyor. Yaz tatili başladığında da sözleşme bitmiş oluyor. Dolayısıyla işsiz kalıyorlar. Yeni dönemde tüm başvuru ve sözleşme işlemlerini en baştan yapmak zorundalar.
TÜRKİYE BU AYIPTAN KURTULMALI
AKP iktidarı genç işsiz öğretmenleri ucuz iş gücü olarak görüyor. Aynı okulda, aynı derslere giren kadrolu bir öğretmen 4 bin-4 bin 500 lira maaş alırken, ücretli öğretmenler bin 1500-bin 600 lira maaşa talim ediyor! Eğitimde kalite sorununu ‘betona’ yatırım yaparak çözebileceğini düşünen iktidar, kalıcı çözüm için öncelikle ‘ücretli öğretmenlik’ ayıbından kurtulmalı.
Genç işsizler ordusu
Eğitimdeki temel sorunlardan biri de atanamayan öğretmenler. AKP, 2002 yılında iktidara geldi. 2003’de KPSS’ye giren atama bekleyen öğretmen sayısı 127 bindi. Bu rakam bugün ÖSYM verilerine göre 455 bin. Sendikalar ise 500 bin öğretmenin atama beklediğini savunuyor. Atama bekleyen öğretmen sayısı 16 yılda 4 kat artmış. Öğretmen açığı, bakanlığın açıkladığı rakama göre 142 bin.
HER YIL 70 BİN ÖĞRETMEN ADAYI MEZUN OLUYOR
Türkiye genelindeki 92 eğitim fakültesinde her yıl toplam 70 bin öğretmen adayının mezun oluyor. Ancak resmi rakamlara göre KPSS’ye giren 100 öğretmenden sadece 17’sinin ataması yapılabiliyor. Bugün için üniversitelerde öğretmen olmak için okuyanların sayısı 650 binden fazla. Uzmanlar, önümüzdeki 5 yıl içinde atama bekleyen öğretmenlerin sayısının 1 milyonu bulacağını öngörüyor.
[İlker Doğan] 11.3.2019 [TR724]
Yolları bir alt lige hiç düşmedi [Hasan Cücük]
Fenerbahçe’nin lider Başakşehir deplasmanından puansız dönmesi düşme korkusunu yaşamaya devam ettirdi. Türk futbolunun asırlık çınarlarından olan Fenerbahçe, sezon sonunda son 3’te yer bulursa bir ilke imza atmış olacak. Lig tarihimizde düşmeyen 4 takımdan biri olan Fenerbahçe benzer bir sezonu 1980-81’de yaşamıştı.
Galatasaray’dan sonra Süper Lig’de en fazla şampiyonluk yaşayan takım olan Fenerbahçe için 1980-81 seznu kabus gibi geçmişti. 16 takımlı ligde sezon sonunda mutlu sona Trabzonspor ulaşırken, sarı-lacivertliler averajla ligde kalmayı başarmıştı. Rizespor’un 29 puanla ligden düştüğü sezonda, Fenerbahçe; Altay, Adana Demirspor ve Boluspor ile birlikte aynı puanı toplayarak, gol averajıyla ligde kaldı. 5 takımın aynı puanla sezonu tamamladığı 1981’de Fenerbahçe, artı averajda olduğu için ligi 10. sırada tamamladı.
Türkiye’de tarihi boyunca lig düşmeyen sadece 4 takım bulunuyor. Bunlar futbolumuzun 4 büyükleri olarak tanımlanan Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’dur. İstanbul’un 3 büyükleri 1959 yılında start alan ligde aralıksız mücadele etti. Karadaniz ekibi 1974 yılında çıktığı o yılların 1. Ligi şimdinin Süper Ligi’nde düşmeden mücadele etti.
AVRUPA’DA DURUM NASIL?
Avrupa’ya göz attığımızda tarihi boyunca hiç lig düşmeyen takım sayıları çoğu ligde bir elin parmağına ulaşmıyor. İspanya La Liga’da düşmeyen sadece 3 takım var. Bu üç takımdan ikisinin adını tahmin etmek çok kolay; Real Madrid ve Barcelona. Sadece İspanya’nın değil dünyanında en iyi kulüpleri arasında yer alan Real Madrid ve Barcelona’dan sonra hiç lig düşmeyen diğer takım ise Bask bölgesinden Athletic Bilbao. Sadece Basklı oyuncuları oynatan Bilbao’nun kadrosunda yabancı kökenli hiç oyuncu olmadı.
İtalya’da lig düşmeyen takımlar hangileri sorusuna ilk cevap; Juventus ve Milan’ın olması beklenir. Her iki kulüpte sorunun doğru cevabı değil. Juventus, 2006’da şikeden dolayı Serie B’ye düşürüldü. Benzer bir akibeti 1980’li yıllarda Milan yaşadı. Saha içi sonuçlarından ziyade her iki kulüpte saha dışı olaylardan dolayı ligden düşürüldü. Serie A’da lig düşmeyen tek takım İnter. Juventus, Milan, Napoli, Roma gibi İtalyan futbolunun devlerinin yolu bir alt ligle kesişti.
Hollanda Ligi’nde lig düşmeyen takımların ilk üçünü bir çırpıda saymamımız münkün; Ajax, PSV ve Feyenoord. Her sezon Hollanda liginin zirvesinde yer bulan bu takımların hiç lig düşmediğini tahmin kolay, peki ya dördüncü takım hangisi? Sorunun cevabını bilmek kolay değil. Bu takım FC Utrecht. Ligin 3 deviyle birlikte düşmeden Hollanda liginde mücadele etti.
Portekiz Ligi’nin düşmeyen takımlarını tahmin etmek için önce sayıyı söylememiz gerekiyor. Takım sayısı 3 dediğimizde tahmin kolaylaşıyor. Daha doğrusu adrese teslim isimleri sayıyoruz; Benfica, FC Porto ve Sporting Lizbon. Evet her 3 takımda Portekiz liginde tarihi boyunca düşmeyenler arasında yer buluyor.
Fransa Ligue 1’in son dönemdeki tartışmasız lideri Paris Saint Germain, her ne kadar Arap sermayesini arkasına aldığı 2012’den sonra şampiyonluğa ambargo koysada ligde düşmeyen tek takım olma özelliğini elinde bulunduruyor. Monaco yakın zamanda lig düşerken, ligin diğer büyükleri Lyon, Marsilya ve Bordeaux’nun da yolu Ligue 2’ye uğradı.
Gelelim İngiltere Premier Lig ve Almanya Bundesliga’ya… Hangi takımlar hiç lig düşmedi diye sorsak hemen isimleri sıralarız; İngiltere’de Manchester United, Liverpool, Arsenal, Chelsea, Tottenham, Manchester City… Almanya’da en başa Bayern Münih’i yazarız sonra Borussia Dortmund ikinci sırada yerini alır. Bu isimleri sıralayanlar doğru cevabı veremeyenler oluyor. Doğru cevap, her iki ligde de düşmeyen hiç takım yok. Almanya’da tarihi boyunca lig düşmeyen tek takım Hamburg idi. Geçen sezon lig düşerek bu özelliğini kaybetti.
Rusya’da Moskova takımları CSKA, Lokomotiv ve Spartak, Yunanistan’da Olympiakos, Panathinaikos, PAOK, İskoçya’da Celtic ve Aberdeen, Ukrayna liginde ise Dinamo Kiev hiç ligden düşmeyen takımlar oldular.
[Hasan Cücük] 11.3.2019 [TR724]
Galatasaray’dan sonra Süper Lig’de en fazla şampiyonluk yaşayan takım olan Fenerbahçe için 1980-81 seznu kabus gibi geçmişti. 16 takımlı ligde sezon sonunda mutlu sona Trabzonspor ulaşırken, sarı-lacivertliler averajla ligde kalmayı başarmıştı. Rizespor’un 29 puanla ligden düştüğü sezonda, Fenerbahçe; Altay, Adana Demirspor ve Boluspor ile birlikte aynı puanı toplayarak, gol averajıyla ligde kaldı. 5 takımın aynı puanla sezonu tamamladığı 1981’de Fenerbahçe, artı averajda olduğu için ligi 10. sırada tamamladı.
Türkiye’de tarihi boyunca lig düşmeyen sadece 4 takım bulunuyor. Bunlar futbolumuzun 4 büyükleri olarak tanımlanan Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’dur. İstanbul’un 3 büyükleri 1959 yılında start alan ligde aralıksız mücadele etti. Karadaniz ekibi 1974 yılında çıktığı o yılların 1. Ligi şimdinin Süper Ligi’nde düşmeden mücadele etti.
AVRUPA’DA DURUM NASIL?
Avrupa’ya göz attığımızda tarihi boyunca hiç lig düşmeyen takım sayıları çoğu ligde bir elin parmağına ulaşmıyor. İspanya La Liga’da düşmeyen sadece 3 takım var. Bu üç takımdan ikisinin adını tahmin etmek çok kolay; Real Madrid ve Barcelona. Sadece İspanya’nın değil dünyanında en iyi kulüpleri arasında yer alan Real Madrid ve Barcelona’dan sonra hiç lig düşmeyen diğer takım ise Bask bölgesinden Athletic Bilbao. Sadece Basklı oyuncuları oynatan Bilbao’nun kadrosunda yabancı kökenli hiç oyuncu olmadı.
İtalya’da lig düşmeyen takımlar hangileri sorusuna ilk cevap; Juventus ve Milan’ın olması beklenir. Her iki kulüpte sorunun doğru cevabı değil. Juventus, 2006’da şikeden dolayı Serie B’ye düşürüldü. Benzer bir akibeti 1980’li yıllarda Milan yaşadı. Saha içi sonuçlarından ziyade her iki kulüpte saha dışı olaylardan dolayı ligden düşürüldü. Serie A’da lig düşmeyen tek takım İnter. Juventus, Milan, Napoli, Roma gibi İtalyan futbolunun devlerinin yolu bir alt ligle kesişti.
Hollanda Ligi’nde lig düşmeyen takımların ilk üçünü bir çırpıda saymamımız münkün; Ajax, PSV ve Feyenoord. Her sezon Hollanda liginin zirvesinde yer bulan bu takımların hiç lig düşmediğini tahmin kolay, peki ya dördüncü takım hangisi? Sorunun cevabını bilmek kolay değil. Bu takım FC Utrecht. Ligin 3 deviyle birlikte düşmeden Hollanda liginde mücadele etti.
Portekiz Ligi’nin düşmeyen takımlarını tahmin etmek için önce sayıyı söylememiz gerekiyor. Takım sayısı 3 dediğimizde tahmin kolaylaşıyor. Daha doğrusu adrese teslim isimleri sayıyoruz; Benfica, FC Porto ve Sporting Lizbon. Evet her 3 takımda Portekiz liginde tarihi boyunca düşmeyenler arasında yer buluyor.
Fransa Ligue 1’in son dönemdeki tartışmasız lideri Paris Saint Germain, her ne kadar Arap sermayesini arkasına aldığı 2012’den sonra şampiyonluğa ambargo koysada ligde düşmeyen tek takım olma özelliğini elinde bulunduruyor. Monaco yakın zamanda lig düşerken, ligin diğer büyükleri Lyon, Marsilya ve Bordeaux’nun da yolu Ligue 2’ye uğradı.
Gelelim İngiltere Premier Lig ve Almanya Bundesliga’ya… Hangi takımlar hiç lig düşmedi diye sorsak hemen isimleri sıralarız; İngiltere’de Manchester United, Liverpool, Arsenal, Chelsea, Tottenham, Manchester City… Almanya’da en başa Bayern Münih’i yazarız sonra Borussia Dortmund ikinci sırada yerini alır. Bu isimleri sıralayanlar doğru cevabı veremeyenler oluyor. Doğru cevap, her iki ligde de düşmeyen hiç takım yok. Almanya’da tarihi boyunca lig düşmeyen tek takım Hamburg idi. Geçen sezon lig düşerek bu özelliğini kaybetti.
Rusya’da Moskova takımları CSKA, Lokomotiv ve Spartak, Yunanistan’da Olympiakos, Panathinaikos, PAOK, İskoçya’da Celtic ve Aberdeen, Ukrayna liginde ise Dinamo Kiev hiç ligden düşmeyen takımlar oldular.
[Hasan Cücük] 11.3.2019 [TR724]
Ayşe Arslanoğlu’nun (!) helvası [Hakan Zafer]
“Batman’da yaşanan intihar” yalanı çok ağır oldu. Yaşanan acıların yanında, acının kullanılmasıyla da baş etmeyi bilmiyoruz maalesef.
Dara düşmeye durun, yalancılara gün doğuyor. Direk söylese biliyor etkisiz kalacak, o da yalanına ağız arıyor. Yalanını başkasına söyletip doğruya çeviriyor.
Uydurduğunu, güçlü ve güvenilir bir ağıza tekrar ettirirse, bir dahaki sefere artık delilsiz kalmıyor; “Falanca da dedi ya!” Hem bu sefer, uyanığın biri cüret edip pazara çıkarırsa da foyasını, savunması kolay oluyor; “Yalan olaydı falanca söyler miydi hiç?”
Gün yüzüne daha yeni çıkan hakikatmiş gibi sundukları yalanı kendileri de ilk kez duyuyor şaşkınlığına bürünüyorlarsa artık ısrar etmeyiniz. Az sonra o “falanca”yı yalanlayan kişiye dönüşecek, haliyle cepheyi genişletmiş olacaksınız. Çünkü müdafaaya koşanlar, yalancıyı değil, yalanını tekrar ettirdiği “falanca”yı savunma heyecanıyla koşacaklar.
“Falanca”nın illa yaşayan biri veya tanıdık olması gerekmez. Sizin yalanınızı daha önce söylemiş bir kimseyi arar, bulur, üstüne bir de seversiniz. Kimseyi bulamazsanız dert etmeyin, çaresi var; milletin, “kim o yav?” demeyeceği birini seçin gitsin tarihten.
*****
Yatsı vakti mum bitince, yalana noter tasdiki vurmuş kimsenin karşısında durduğunuz için tepki çekmekten korkarsanız eğer yalan, söyleyenin yanına kâr kalır.
Faturayı,
Yalan ile kirlettiğimiz alanın gerçeğinden etkilenen hakkına girdiğimiz masumlar,
Daha fazla şüpheci hale getirip bağlayıcı detayları karanlıkta bıraktırarak iyilikten vaz geçirdiklerimiz,
Yalanda yarışanlardan daha kurnazını, “gördüğünüz gibi, falanca da yalan dolanmış” dedirtip bir adım öne geçirdiğimiz için, bundan sonra onun söyleyeceği her yalanı doğru zannedecek kimseler,
Kalan ömrünü zan altında geçirme durumunda kalan yalanımızı gerçeğe dönüştüren ağızın sahibi, yani “falanca” gibi aslında yalanla alakası olmayan kimseler öder.
*****
Bir yalanı tasdik etmemek için kendimize yapacağımız önemli bir iyilik var; Hata kondurma.
Hatasızlık isnadı, biraz da kişinin kendinden kaynaklanır. Bozuntuya vermeyip hatasız muamelesini reddetmeyince insan, konuştuğu her şeyi doğrulayan kimseye dönüşür. Böyle olunca da nerede bir yalancı var, etrafına toplaşır. Hiç olmazsa arada bir, hata kabul etmenin en iyi şekli helallik istemeyle bu sisi dağıtmak, kişinin kendine göstereceği saygıdandır. Mesela, Hz. Peygamber’in (sav) tavsiye ettiği günde yüz “Estağfirullah”, -sadece- işlenmiş günah sonrası mahcup hâlin dile düşmüş tesbihi değil, hataya açık olduğumuzu başta kendimize hatırlatmak, hatalı olabileceğimize kendimizi ikna etmektir.
Pekâlâ, ne yapmalı?
Doğruya güç vermeliyiz.
Bunun için de “daha çoook yememiz gereken ekmeğin” fırınını sıcak tutmakla bir yerden başlasak iyi olacak. Vakit kerahete girdi ellaam…
[Hakan Zafer] 11.3.2019 [TR724]
Dara düşmeye durun, yalancılara gün doğuyor. Direk söylese biliyor etkisiz kalacak, o da yalanına ağız arıyor. Yalanını başkasına söyletip doğruya çeviriyor.
Uydurduğunu, güçlü ve güvenilir bir ağıza tekrar ettirirse, bir dahaki sefere artık delilsiz kalmıyor; “Falanca da dedi ya!” Hem bu sefer, uyanığın biri cüret edip pazara çıkarırsa da foyasını, savunması kolay oluyor; “Yalan olaydı falanca söyler miydi hiç?”
Gün yüzüne daha yeni çıkan hakikatmiş gibi sundukları yalanı kendileri de ilk kez duyuyor şaşkınlığına bürünüyorlarsa artık ısrar etmeyiniz. Az sonra o “falanca”yı yalanlayan kişiye dönüşecek, haliyle cepheyi genişletmiş olacaksınız. Çünkü müdafaaya koşanlar, yalancıyı değil, yalanını tekrar ettirdiği “falanca”yı savunma heyecanıyla koşacaklar.
“Falanca”nın illa yaşayan biri veya tanıdık olması gerekmez. Sizin yalanınızı daha önce söylemiş bir kimseyi arar, bulur, üstüne bir de seversiniz. Kimseyi bulamazsanız dert etmeyin, çaresi var; milletin, “kim o yav?” demeyeceği birini seçin gitsin tarihten.
*****
Yatsı vakti mum bitince, yalana noter tasdiki vurmuş kimsenin karşısında durduğunuz için tepki çekmekten korkarsanız eğer yalan, söyleyenin yanına kâr kalır.
Faturayı,
Yalan ile kirlettiğimiz alanın gerçeğinden etkilenen hakkına girdiğimiz masumlar,
Daha fazla şüpheci hale getirip bağlayıcı detayları karanlıkta bıraktırarak iyilikten vaz geçirdiklerimiz,
Yalanda yarışanlardan daha kurnazını, “gördüğünüz gibi, falanca da yalan dolanmış” dedirtip bir adım öne geçirdiğimiz için, bundan sonra onun söyleyeceği her yalanı doğru zannedecek kimseler,
Kalan ömrünü zan altında geçirme durumunda kalan yalanımızı gerçeğe dönüştüren ağızın sahibi, yani “falanca” gibi aslında yalanla alakası olmayan kimseler öder.
*****
Bir yalanı tasdik etmemek için kendimize yapacağımız önemli bir iyilik var; Hata kondurma.
Hatasızlık isnadı, biraz da kişinin kendinden kaynaklanır. Bozuntuya vermeyip hatasız muamelesini reddetmeyince insan, konuştuğu her şeyi doğrulayan kimseye dönüşür. Böyle olunca da nerede bir yalancı var, etrafına toplaşır. Hiç olmazsa arada bir, hata kabul etmenin en iyi şekli helallik istemeyle bu sisi dağıtmak, kişinin kendine göstereceği saygıdandır. Mesela, Hz. Peygamber’in (sav) tavsiye ettiği günde yüz “Estağfirullah”, -sadece- işlenmiş günah sonrası mahcup hâlin dile düşmüş tesbihi değil, hataya açık olduğumuzu başta kendimize hatırlatmak, hatalı olabileceğimize kendimizi ikna etmektir.
Pekâlâ, ne yapmalı?
Doğruya güç vermeliyiz.
Bunun için de “daha çoook yememiz gereken ekmeğin” fırınını sıcak tutmakla bir yerden başlasak iyi olacak. Vakit kerahete girdi ellaam…
[Hakan Zafer] 11.3.2019 [TR724]
Zaman’a dair notlar.. (2) [Alper Ender Fırat]
Bir önceki yazımızdan devam edelim. Hiç tereddütsüz olarak iddia ediyorum ki Zaman Gazetesi Türkiye’nin en çok okunan gazetesiydi. En yüksek tirajlı gazetesiydi o ayrı, bir de en çok okunan gazetesiydi. Bir milyon abonenin hepsi çok sıkı okuyucusu olmayabilir, ama bu gazeteyi her gün didik didik okuyan birkaç yüz bin okuyucusu vardı ki, bu sayı diğer bütün gazetelerden daha çok okuyucu anlamına geliyordu.
Bir milyonu aşan tirajına burun kıvıran bir takım ahmak rakipleri vardı kuşkusuz. ‘Ama siz abone ile satıyorsunuz’ gibi garip bir ifade kullanırlar, kendilerini böyle mutlu ederlerdi. Oysa Zaman’ın en büyük başarılarından birisi de hiç kuşkusuz dağıtımıydı. Diğer gazetelerin ve rakiplerinin burun kıvırmaları sizi kesinlikle yanıltmasın. Bu dağıtım sistemi diğer gazetelerin içten içe haset ettikleri, gıptayla baktıkları bir konuydu. Aynısını yapabilmek için gizliden gizliye çok ciddi çaba sarf ettiler. Hürriyet’ten, Sabah’a, Yeni Şafak’tan Akit’e kadar istisnasız bütün gazeteler abone ile dağıtmayı denemiş, bu konuyla ilgili çok büyük yatırımlar yapıp uğraşmış ama başarılı olamamıştı.
Hiç unutmuyorum Mısır’dan bir grup gelmişti gazeteyi ziyarete. Gazete binasını, yayın katlarını, matbaayı dolaştıktan sonra gazetenin okuyucuya nasıl ulaştırıldığı konuşulmaya başlanmıştı. Bir milyonun üzerindeki gazetenin okuyuculara nasıl ulaştığını duyduklarında, Mısırlılar bunu inanılmaz buldular. Heyeti dehşete düşüren şey her gün bir milyon adrese bu gazetenin düzenli ve sistematik olarak ulaştırılıyor olmasıydı. İslam dünyasının herhangi bir yerinde bu kadar sistemli çalışan bir yapının olması onları çok heyecanlandırmıştı. Müslümanların böyle bir sistemini kurmuş ve bunu da başarıyla çalıştırıyor olmaları onları heyecana sevk etmişti.
Dünyanın en etkili gazetelerinin olduğu ABD ve Japonya gibi ülkelerde başarıyla yürütülen bu sistem Türkiye’de Zaman aracılığıyla başarıyla gerçekleştirmişti.
Aradan tam üç yıl geçti. Zaman Gazetesi’ni gasp etmelerinin üzerinden tam üç kocaman yıl geçti. Onu satın alacak para henüz icat edilmediği için satın alamayınca ortadan kaldırmaya giriştiler. Bir akşam vakti gaz bombalarıyla saldıranlar 30 yılın emeğini, birikimini, çabasını çalmakla kalmadı, Türk Gazeteciliğini de idam ettiler. Türk medya tarihine kara bir gün olarak geçen 4 Mart darbesi, hiç kuşkusuz demokratik direniş olarak da tarihin altın sayfalarındaki yerini aldı. Binlerce okuyucu, bütün dünyanın gözü önünde gazetelerine el konulmaması için demokratik haklarını sonuna kadar kullanıp direndiler.
4 Mart 2016 tarihi sadece Zaman’ı gasp ettikleri gün değildi, O gün bağımsız gazeteciliğin Türkiye’de öldürüldüğü ve hükümetin kontrolünde olmayan gazeteleri tamamen bitirildiği gündü. Aslında sadece bağımsız gazeteleri değil, gazeteciliği ortadan kaldırdılar. Anayasaya rağmen hükümetin Zaman Gazetesi’ne en koymasına gizli gizli el ovuşturanlar bunun aslında kendi ölümleri olduğunu ilk başta fark etmediler.
Türk Gazeteciliğin iki temel kolonundan birisi yıkılınca diğer kolonunun ayakta kalması düşünülemezdi. Çok geçmeden Hürriyet Gazetesi kamulaştırıldı, havuzun içine dahil edildi, yani yok edildi.
Bugün, Havuz medyası propaganda için bile işe yaramadığı için bulundukları yapılar için büyük bir yük haline geldi. Zaman gibi bağımsız gazetecilik yapıp, abone usulü ile dağıtım yapmayı becerebilselerdi bugün hala Türk gazeteciliğinden söz etmek mümkündü. Haramiler Zaman’a el koydular ama diğer gazetelerden geriye paçavra olarak bile bir şey kalmadı.
Bundan sonra birer birer o gazetelerden kurtulacaklar, çünkü okuyucusu ve hiçbir etkinliği olmayan hepsi kocaman birer yük.
[Alper Ender Fırat] 11.3.2019 [TR724]
Bir milyonu aşan tirajına burun kıvıran bir takım ahmak rakipleri vardı kuşkusuz. ‘Ama siz abone ile satıyorsunuz’ gibi garip bir ifade kullanırlar, kendilerini böyle mutlu ederlerdi. Oysa Zaman’ın en büyük başarılarından birisi de hiç kuşkusuz dağıtımıydı. Diğer gazetelerin ve rakiplerinin burun kıvırmaları sizi kesinlikle yanıltmasın. Bu dağıtım sistemi diğer gazetelerin içten içe haset ettikleri, gıptayla baktıkları bir konuydu. Aynısını yapabilmek için gizliden gizliye çok ciddi çaba sarf ettiler. Hürriyet’ten, Sabah’a, Yeni Şafak’tan Akit’e kadar istisnasız bütün gazeteler abone ile dağıtmayı denemiş, bu konuyla ilgili çok büyük yatırımlar yapıp uğraşmış ama başarılı olamamıştı.
Hiç unutmuyorum Mısır’dan bir grup gelmişti gazeteyi ziyarete. Gazete binasını, yayın katlarını, matbaayı dolaştıktan sonra gazetenin okuyucuya nasıl ulaştırıldığı konuşulmaya başlanmıştı. Bir milyonun üzerindeki gazetenin okuyuculara nasıl ulaştığını duyduklarında, Mısırlılar bunu inanılmaz buldular. Heyeti dehşete düşüren şey her gün bir milyon adrese bu gazetenin düzenli ve sistematik olarak ulaştırılıyor olmasıydı. İslam dünyasının herhangi bir yerinde bu kadar sistemli çalışan bir yapının olması onları çok heyecanlandırmıştı. Müslümanların böyle bir sistemini kurmuş ve bunu da başarıyla çalıştırıyor olmaları onları heyecana sevk etmişti.
Dünyanın en etkili gazetelerinin olduğu ABD ve Japonya gibi ülkelerde başarıyla yürütülen bu sistem Türkiye’de Zaman aracılığıyla başarıyla gerçekleştirmişti.
Aradan tam üç yıl geçti. Zaman Gazetesi’ni gasp etmelerinin üzerinden tam üç kocaman yıl geçti. Onu satın alacak para henüz icat edilmediği için satın alamayınca ortadan kaldırmaya giriştiler. Bir akşam vakti gaz bombalarıyla saldıranlar 30 yılın emeğini, birikimini, çabasını çalmakla kalmadı, Türk Gazeteciliğini de idam ettiler. Türk medya tarihine kara bir gün olarak geçen 4 Mart darbesi, hiç kuşkusuz demokratik direniş olarak da tarihin altın sayfalarındaki yerini aldı. Binlerce okuyucu, bütün dünyanın gözü önünde gazetelerine el konulmaması için demokratik haklarını sonuna kadar kullanıp direndiler.
4 Mart 2016 tarihi sadece Zaman’ı gasp ettikleri gün değildi, O gün bağımsız gazeteciliğin Türkiye’de öldürüldüğü ve hükümetin kontrolünde olmayan gazeteleri tamamen bitirildiği gündü. Aslında sadece bağımsız gazeteleri değil, gazeteciliği ortadan kaldırdılar. Anayasaya rağmen hükümetin Zaman Gazetesi’ne en koymasına gizli gizli el ovuşturanlar bunun aslında kendi ölümleri olduğunu ilk başta fark etmediler.
Türk Gazeteciliğin iki temel kolonundan birisi yıkılınca diğer kolonunun ayakta kalması düşünülemezdi. Çok geçmeden Hürriyet Gazetesi kamulaştırıldı, havuzun içine dahil edildi, yani yok edildi.
Bugün, Havuz medyası propaganda için bile işe yaramadığı için bulundukları yapılar için büyük bir yük haline geldi. Zaman gibi bağımsız gazetecilik yapıp, abone usulü ile dağıtım yapmayı becerebilselerdi bugün hala Türk gazeteciliğinden söz etmek mümkündü. Haramiler Zaman’a el koydular ama diğer gazetelerden geriye paçavra olarak bile bir şey kalmadı.
Bundan sonra birer birer o gazetelerden kurtulacaklar, çünkü okuyucusu ve hiçbir etkinliği olmayan hepsi kocaman birer yük.
[Alper Ender Fırat] 11.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Sergüzeşt-i fezâ-yı ıtlak! [Naci Karadağ]
“İki şey sonsuzdur: İnsanın aptallığı ve evren.
Ama evren konusunda pek emin değilim!”
Einstein
Bundan 10 ay sonra, (Ekim) Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dâhil, Uzayın Keşif ve Kullanılması, bundan da iki ay sonra ise (Aralık) Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri antlaşmaları imzalandı. Antlaşmaların isimlerine bakarak, aslında uzayda nelerin döndüğünü tahmin etmek mümkün. 60 yıl öncesinden bahsediyoruz. Türkiye, siyasi çalkantıların orta yerinde Başbakan asmak, darbe yapmakla meşgulken, elin oğlu uzayı parsellerken, astronot rehin alıyor, uzay gemisi alış verişinde bulunuyor.
1972 yılında Uzay Cisimlerinin Verdiği Zarardan Dolayı (Artık ne filimler çevirdilerse) Uluslararası Sorumluluk Hakkında Sözleşme, 74 Eylül’ünde ise Atmosfer Dışı Uzaya Gönderilen Cisimlerin Tescili Sözleşmesi imzalandı. Ortalık biraz karıştığından olsa gerek 1984’te Ay Antlaşması (uzun ismi biraz karışık), 2012’de ise Uzay varlıkları antlaşmaları imzalandı.
Türkiye bu her şeye rağmen 1968 yılında bu antlaşmaya imza atarak aslında ileri görüşlülüğünü ortaya koyan ülkelerden ama pek bir faaliyet olduğu söylenemez. (BKZ)
Ne zamana kadar?
Tarih 17 Nisan 1998. Ajanslara (Evet bir dönem bu ülkede ajans filan vardı) şu haber düştü:
“Uzayda bulunan iki uydusuyla ‘uydu sahibi ülkeler’ sınıfına giren Türkiye, şimdi de Uzay Ajansı kurarak, yeni bir adım atmayı planlıyor. Avrupa Uzay Ajansları Birliği’ne üye olunmasını sağlayacak bu adım için Haberleşme Yüksek Kurulu’nda karar alındı.”
21 yıl öncesinden bahsediyoruz…
Başbakan Mesut Yılmaz. Ulaştırma Bakanı ise Necdet Menzir.
Menzir gazetecilere çok iddialı konuşuyor üstelik:
‘‘Türkiye’deki uydu sanayiinin önü açılacak, bu kuruluş özerk bir yapıda olacak.. Bu sene (1998) içinde çalışmaların tamamlanarak Ajans’ın faaliyete geçebilecek.”
15 yıl önce; 2004 Ocak ayı…
Okuyoruz: Astronotların Kurtarılması ve Uzaya Fırlatılmış Araçların Geri Verilmesi Hakkında Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Yasa Tasarısı, TBMM’ye sunuldu. Tasarıda ‘‘10-15 yıl içerisinde bir Türk Astronotunun yetiştirilebileceği’’ de belirtildi.
TBMM’ne sunulan tasarının gerekçesinde, bu ve benzeri uluslararası anlaşmalara taraf olunmasının, kuruluş çalışmaları son safhasında bulunan ‘‘Türk Uzay Kurumu’’nun faaliyetlerinin etkinliği ve uzayla ilgili çalışmaların uluslararası hukuki bir zemine oturtulabilmesi açısından önem taşıdığı belirtildi. Kısa sürede bir Türk astronotunun da uzayda dolaşabileceği müjdesini barındıran gerekçede şöyle denildi:
‘‘Ülkemizin uzay alanındaki faaliyetleri her geçen gün artmaktadır. Halen uzayda 4 uydumuz bulunmaktadır. Türk Uzay Kurumu’nun kurulması ve altyapının oluşturulması ile birlikte, 10-15 yıl içerisinde uzayda daha fazla uydumuzun olacağı ve bir Türk astronotun yetiştirilebileceği de göz önüne alındığında bu anlaşma, ülkemizin menfaatlerinin ve hukuksal haklarının korunması bakımından önem arz etmektedir.’’
Bundan 1 yıl sonra… 2005…
Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu toplantısında alınan kararlardan biri: “Ulusal Uzay Araştırmaları Programının uzun vadeli ve sürdürülebilir yapıda bir devlet politikası olarak bütçesi ve yol haritası ile birlikte gerçekleştirilmesi için gereken tüm tedbirlerin alınmasına, 2. Ulusal Uzay Araştırmaları Programı koordinasyonunun ulusal kurum ve kuruluşlarla birlikte tam bir eşgüdüm içinde TÜBİTAK tarafından yapılmasına, 3. Türkiye’nin Avrupa Uzay Ajansına üyeliğini gerçekleştirecek çalışmaların TÜBİTAK’ın koordinasyonunda zaman geçirilmeden başlatılmasına, karar verilmiştir.” (BKZ)
2006 yılında meseleyi tamamen para pul işi zanneden müteahhit zihniyetin yansıması bir olayı o günün Milli Güvenlik konseyi kararında görüyoruz:
“Türkiye uzaya çıkıyor. MGK’da kabul edilen Ulusal Uzay Araştırmaları Programı, bu yıl hayata geçirilecek. 1 katrilyon 125 trilyon bütçeli UUAP kapsamında ilk Türk astronotu 2010’da yetiştirilecek.”
Ayrılan bütçenin 55 milyon TL’si hemen o yıl iç edildi nasıl olduysa.
Bu paraya çökecek olanlar bir de hayali takvim yapmışlardı ki evlere şenlik. Hepsini tek tek buraya alsak sıkılırsınız. Şuradan okuyabilirsiniz. Şu kadarını söyleyeyim, eğer bu program uygulanmış olsaydı şimdi biz;
Bir kuyruklu yıldız keşfetmiş, en az 500 genç nesil uzman bilim adamı yetiştirmiş, uzay mekiğinin uzaya göndermiş, uluslararası uzay istasyonunda mikroçekim deney projesi gerçekleştirmiştik.
Bu satırları Tanzim kuyruğunda okuyorsanız gülmeyiniz.
O dönemde uzayla ilgili meseleler havuz başta olmak üzere medyada din adamı geçinen şarlatanlara da soruluyor. Bakınız din adamı kisveli birinin “her rengi boyadık” türünden uzay ilgili başka sıkıntı kalmamış gibi verdiği fetvalar:
“Namazın her durumda kıbleye doğru kılınması gerektiği için, ay yüzeyinde direkt dünya yönüne dönülmesi yeterli olur. Çünkü her halûkârda kıbleye yönelinmiş olunur.
Abdest ise, suyun kıt olduğu durumlarda teyemmümle giderilebilinir.
Oruç meselesine gelince, Ramazan’da 30 gün müddetince uçuş programı yapılmazsa sorun da otomatikman çözülmüş olur. Şayet oruç kazası varsa, onu da dünyaya döndüğünde yerine getirebilir.
Seferilik durumu ise, sürekli ikamet ettiği noktadan itibaren 90 kilometre uzaklaşıldığında devreye girer. Ay da dünyadan haliyle 90 kilometreden daha uzak olup, seferilik statüsündedir.
4 rekâtlık farz namazlarını 2 rekât olarak edâ edebilir.
Zekâtta da, ayda zekât verecek bir fakir olmadığına göre, dünyaya döndüğü vakit bir garibe zekâtını vermesiyle bu husus da yerine getirilmiş olur.”
Ne tür bir şaka ülkede yaşadığımız varın siz tahmin edin. Devam edelim…
2007 yılındayız. Havuzun gedikli organı Yeni Şafak’tan insan tüylerini dik dik eden bir manşet: İlk Türk astronot 2014 yılında Ay’da..
Detayları okuyalım:
“AB Uzayda İşbirliği Programı’na 12 ülkenin yanı sıra dahil olan Türkiye’de, 2012 yılına kadar bir uzay üssü inşa edilecek. Uzay üssü için Ankara, Mersin, Antalya ve İzmit illeri arasından seçim yapılacak. Üs için ABD Houston Uzay Üssü ile Kazakistan’daki Baykonor Uzay Üssü’nde araştırmalar yapılacak.”
Bu “cek-cak”lı cümle modeli siyasetin ve siyaset propagandacılarının pek bayıldığı bir dildir.
Havuz şeysinin haberinde bir de ayrıntılı cümle vardı ki Erdoğan’ı ikna eden cümle muhtemelen buydu:
“Ortadoğu’dan Avrupa ve Türkiye’ye sızmak isteyen terör grupları Ay’da kurulacak sistemle tespit edilip, Türkiye’deki üsse bildirilecek. Türkiye, PKK’lı teröristleri gözetleyerek sınırdan içeri girmelerini engelleyecek, boru hatlarının güvenlik kontrol merkez üssü Türkiye olacak.”
Peki Türkiye bu büyük hedefe varmak için ilk adım olarak ne yaptı dersiniz?
Cevap: Hemen bir teleskop alındı…
Sağlıklı yaşam programına başlayan kişinin dambıl alması gibi bir şeydi bu maalesef.
2011 yılına geldiğimizde hedeflerde çok uçulduğu biraz anlaşılmış gibi olsa gerek, uzay mekiği, astronot gibi meseleler biraz arka plana atılıp “Hiç olmazsa bir uzay ajansı kuralım” fikri ortaya atılıyor. (BKZ)
Haber şöyle: “Türkiye, ABD’deki NASA ya da Avrupa Birliği’ndeki ESA benzeri bir uzay kurumu kurmak için düğmeye bastı. Doğrudan Başbakan’a bağlı olacak ‘Türk Uzay ve Havacılık Ajansı’, Türkiye’deki tüm uzay çalışmalarını koordine edecek.”
2012 yılında hedefler güncelleniyor ve bu kez “2020’de kesin uzaydayız” başlıklı haberler yaptırılıyor havuz medyasına.
2013’de para mı bitiyor nedense hedef tekrar güncelleniyor: “2035’de gitmezsek adam değiliz!” (BKZ) 11.Ulaştırma Denizcilik Haberleşme Şurası’nda açıklanıyor bu yeni hedef. Şura, “elimizi korkak alıştırmayalım” nev’inden yeni ve uçuk hedefler de ekliyor listeye: “modern gözetim radar sistemleri, İtki sistemleri, roket teknolojileri, optik ve uydu takip teleskopları, EMI-EMC test laboratuvarları, uzaya yönelik malzemeler ve nanoteknoloji ürünlerin yerli imkanlarla üretilmesi, tam entegre bir uzay şehri kurulumu, Türk uzay aracı, fırlatma rampaları vs…” yok yok anlayacağınız…
Sebebi ise gayet netti. Ki damat bunu “sirkat” babından serdeylemişti de:
Geldik 2016’ya, bırakınız uzay aracı, astronot filan, uzay ajansı hakkındaki kanun tasarısı için çalışmalara başlandığını müjdeliyor Davutoğlu. Tabii daha Pelikan Çetesi ipini çekmemiş. (BKZ)
O esnada sosyal medyada Yeliz mahlasıyla meşhur olan milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı, TV ekranında Mercedes arabanın koltuk ısıtma ve soğutma sisteminden hayranlıkla bahsediyor.
Bakınız şurada ülkeler ve uzaya çıkardıkları insanlar var. Listede Türkmenistan’dan Bulgaristan’a, Afganistan’dan Slovakya’ya kadar onlarca ülke var. Türkiye yok…
Çünkü biz NASA’da çalışan bilim insanlarımızı hapse atmakla gurur duymaktayız.
2011 yılında “kuruyoruz” diye niyetlenilen Uzay Ajansı’nın kanun tasarısının Meclis’e gelmesi 2017 yılını buldu. Tasarısı 6 yıl süren ajansın kurulması kaç yıl, uzaya insan yollanması kaç yıl sürerdi Allah bilir ancak, tasarı metni okunduğunda akıl almaz bir üçkağıt her satırında göze çarpıyordu. (BKZ)
Uzay deyince akan sular durulduğu için ve Türkiye bugüne kadar bu masal uğruna yüzmilyonlarca doları çöpe attığından dolayı ekonomik olarak can çekişilen dönemde ortaya atılan bu uzay ajansı neyin nesiydi.
Tasarı okunduğunda net olarak anlaşıldı ki, “sizi uzaya çıkarıyoruz” ayağına büyük bütçeleri üstelik Sayıştaş kontrolünden kaçırarak Saray’a bağlama derdinde. Bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak yönetim kurulları, hatta personel ile uzaya filan gidilmesi değil, Saray’a kaynak aktarılması planlanmaktadır.
CHP’nin itirazı da tam da bu noktada ama bu durum Tayyip Erdoğan’ı çıldırtmaya yetti de artmıştı bile. Her gittiği yerde “Ey CHP uzaya çıkmamızı engelleyemeyeceksin!” türünden atarlanmalar yapmasının sebebi işte budur sevgili okur.
Peki AKP iktidarının başından beri büyük bütçeler ayrılan şu Uzal Meselesi’nde geldiğimiz nokta nedir?
işte bunun cevabı aşağıdaki videodur:
Videoyu sonuna kadar izleyiniz. Final bölümündeki sponsora dikkatinizi çekmek isterim:
“Natura, Alüminyum yapı teknolojileri…”
Uzay projemizin sponsoru için sanayiden alüminyum doğramacı bulmak ancak bize yakışırdı elbette.
Ve bakınız geçen gün NASA nasıl bir ilan verdi:
Sizi bilmem ama benim aklıma bir isim geliyor. Eğer Türkleri kabul ediyorlarsa ve Afrika’ya silah yollamak filan o tür şeylerden uluslararası bir sıkıntısı yoksa, uzaya çıkan ilk astronot olarak aşağıdaki arkadaşı öneriyorum.
[Naci Karadağ] 11.3.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)