Batman olayı: Mağduriyet üzerinden dolandırıcılık

BOLD-Batman’da Ayşe Arslanoğlu isimli 1’i engelli 4 çocuğu bulunan bir kadının 15 Temmuz’dan sonra engelli maaşının kesildiği, kocasının hapse düştüğü, geçim sıkıntısı yaşadığı ve ardından içinde polisle siyasilerin bulunduğu kişilerce baskı altına alındığı, tacize uğradığı hatta tecavüz edildiği, ardından da intihar ettiğine ilişkin haberler düştü sosyal medyaya.

Peşi sıra bir fotoğraf ve intihar mektubu piyasaya sürüldü. Ancak intihar mektubundaki üslup Hizmet Hareketi’nden birinin kullandığı üsluptan oldukça uzaktı.

ARAYAN ARAYANA

Kısa sürede sosyal medyada yayılan konuyu pek çok gazeteci, hukukçu ve insan hakları aktivistleri araştırmaya başladı. Konuyu araştıranların hemen hepsi ilk yayan Twitter hesapları tarafından “Hayrunnisa İçli” isimli bir kadına yönlendirildiler. Ayrıca Bahar Yıldırım isimli bir akademisyenin de konudan bilgisi olduğu belirtildi. Ancak Bahar Yıldırım isimli bir akademisyene ilişkin hiçbir kayıt bulunmadığı gibi, Bahar Yıldırım’a ait paylaşılan Whatsapp numarası da artık kullanılmaz durumda.

KİLİT İSİM HAYRUNNİSA İÇLİ

Konuyu ilk duyuran twitter hesaplarının yönlendirdiği ve tecavüze uğradığı iddia edilen kadının arkadaşı olduğu söylenen Hayrunnisa İçli için iki faklı iletişim yöntemi yayılmaya başladı.
Whatsapp numarası ve bir twitter hesabı. Hayrunnisa İçli’ye ait olduğu belirtilen @Maileleri (Mağdur Mahkum Aileleri) isimli Twitter hesabı “0” takipçili bir hesap. Hesap olayın duyurulduğu ilk gün irtibat kurmak isteyen herkesle DM’den yazışıp oldukça iç parçalayıcı bir hikaye anlatıyordu. Kendisinin de tacize uğradığı, gidip savcıya şikayetçi oldukları ama dilekçelerinin bile alınmadığı vs…

Hesap ikinci gün Twitter kaydından silindi..

Hayrunnisa İnci’nin ilk gün telefonu: 0552 437 01 72
Hayrunnisa İnci’nin ikinci gün telefonu: 0552-406 45 83
Bu telefonlardan ilki de bir süre sonra Whatsapp kaydından silindi.

OLAY BÜYÜDÜ İNSAN HAKLARI AKTİVİSTLERİ DEVREYE GİRDİ

Olay akşama doğru sosyal medyada yayılınca Hayrunnisa İçli’nin telefon numarasını Türkiye’nin en saygın insan hakları aktivistleri de aradılar, hikayeyi dinledikten sonra paylaşımlara başladılar.

İşte bu noktada iş artık sosyal medya paylaşımı olmaktan çıktı.

Batman Valiliği bir açıklama yaparak Batman ilinde böyle bir intihar vakası yaşanmadığını bildirdi.

İKİNCİ PERDE

Valiliğin açıklamasından sonra, olayı duyuranlara yönelik sorgulama başladı. Bu kez de Hayrunnisa İçli, “Zaten cenaze Batman’da değil, Diyarbakır’a götürüldü, valilik kelime oyunu yapıyor” savunmasına girdi. Bunu makul karşılayanlar oldu çünkü son zamanda devlet kurumları güvenilirliğini oldukça kaybetmiş durumda.

Ancak beklenmedik bir durum gerçekleşti ve Batman Baro Başkanı Hamit Çakan iki avukat görevlendirip konuyu araştırdı. Araştırma sonucunda Batman’da Ayşe Arslanoğlu isminde birinin intihar etmediği, hatta Batman’da bu isimde bir kişinin, ailenin dahi yaşamadığının tespit edildiğini açıkladı.
Konu bu noktada kapanmalıydı ancak kapanmadı. Bu kez Hayrunnisa İçli’den farklı Whatsapp ve sosyal medya hesapları gazetecilere ulaştılar, çeşitli karşı argümanlar sunmaya başladılar.

LİSTE DEVREYE GİRDİ

Bu noktada Hayrunnisa İçli ve ekibi tarafından Whatsapp ve DM’ler üzerinden bir isim listesi yayınlandı. Kocaları tutuklu ya da “gaybubette” kadınlar listesi. Bunların çok mağdur olduğu, 60 bin lira kadar kira ve fatura borçları olduğu bunu bilenler tarafından tacize maruz kaldıkları yazıyordu listenin altında. Ve hepsinin Ayşe Arslanoğlu’nu tanıdıkları olayı bildikleri belirtiliyordu.

HİZMET HAREKETİ’NDEN TANIYAN YOK

Mağduriyetin temel sebebi sözkonusu ailenin Hizmet Hareketi’yle bağı olduğu için yoğun bir telefon trafiği başladı. Batman’da ve çevresinde Arslanoğlu ailesini Hizmet Hareketi’nden tanıyan yoktu.
Hayrunnisa İçli’nin “Kocam FEM dershanesinde çalışıyordu” şeklinde verdiği bilginin de gerçeği yansıtmadığı kısa sürede anlaşıldı.

DOLANDIRICI ÇETESİ

Batman’da son dönemde benzer biçimde üç garip olay sosyal medya üzerinden yayıldı.

İlki bir fotoğraftı. Eşi Hizmet Hareketi’nde çalışan bu nedenle işsiz kalan ve çok zor durumda olan bir aile.

İkincisi tecavüz nedeniyle intihar mektubu.

Ve üçüncüsü de 17 kadının isminin geçtiği liste.

Ancak üç listedeki isimlerin de gerçek olmadığı kısa bir araştırmadan sonra ortaya çıktı. Söz ettikleri Hizmet Hareketi kurumlarında bu isimleri tanıyan olmadığı gibi, kendileri de irtibatta oldukları kişilere ait hiçbir isim verememişlerdi. İntihar ettiği öne sürülen Ayşe Arslanoğlu’nun ise ismi verilen kocası ne hapiste ne de ihraç listelerinde yoktu. Zaten baro ve valilik de olayı yalanladı.
Son dönemde Hizmet Hareketi mağdurları bu şekilde ikinci bir mağduriyet yaşıyor. Gözaltına aldırmakla tehdit eden kimi zaman içinde kamu personellerinin de bulunduğu şantaj çeteleri yanında; bu tip mağduriyet hikayeleri üreterek dolandırıcılık faaliyetleri de başlamış durumda.

BOLD MEDYA YAZMADI

Olay bir diğer boyutuyla ise sosyal medyada oluşabilecek etkinin gücünü göstermesi. Ancak intihar mektubundaki üsluptan başlayarak şüphe çekici konudan uzak duranlar, akşam saatlerinde olayı çözüp bir dolandırıcılık şebekesiyle karşı karşıya bulunulduğunu anladılar.

Ancak pek çok gazeteci ve insan hakları aktivistinin hızla paylaşması nedeniyle olay gerçek mağduriyetlere de zarar verebilecek boyuta geldi.

Tüm bu süreç boyunca Bold Medya konuyu net olarak doğrulatmadan yazmadı. Günün sonunda tüm kaynaklardan olayın yalanlandığı bir tablo ortaya çıktı.

Benzer bir hikaye şarkıcı Gökmen tarafından da uydurulmuş ve büyük bir istismar yapıldığı kanıtlanmıştı. Gökmen’in anlattığı işkence gördüğü, kemikleri kırılana kadar dövülüp, öldü zannedilerek çöpe atıldığı hikayesinin tamamen uydurma olduğu ortaya çıkmıştı.

[MedyaBold.com] 6.3.2019

OECD: Türkiye ekonomisi yüzde 1,8 küçülecek

BOLD – Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü, (OECD) bugün yayınladığı, “Ara Ekonomik Görünüm Tahminleri Mart 2019” raporunda, Türkiye için 2019 yılı gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) beklentisini aşağı yönlü revize etti. OECD, 2019’da Türkiye ekonomisinin yüzde 1,8 küçüleceğini açıkladı.

Türkiye ekonomisinin 2018 yılında yüzde 2,9 büyüdüğünü tahmin eden OECD, 2019 yılında yüzde 1,8 daralma yaşandıktan sonra, 2020 yılında yüzde 3,2 büyüme olacağı öngörüsünde bulundu. Bir önceki raporda bu yıl için beklenti yüzde 0,4 daralma, gelecek yıl için yüzde 2,9 büyüme şeklindeydi.

ÜRETİM VE İÇ TALEPTE KESKİN DÜŞÜŞ YAŞANDI

Türkiye için büyüme tahminlerinin zayıf kalmaya devam ettiğine işaret eden OECD, 2018 yılı ortalarından bu yana üretim ve iç talepte keskin bir düşüş yaşandığını kaydetti.

Finansal piyasaların istikrar kazandığını ve dış rekabet gücünün iyileştiğini belirten OECD, “Ancak zayıf güven, şirketlerin yüksek borç servis yükü, sıkı para politikası ve Euro Bölgesi piyasalarındaki zayıf talep yurt hala içi ve dış talep üzerinde baskı yaratıyor.” dedi.

ÖNCELİK REFORM OLMALI

Raporda, bütçe pozisyonunun veya dış pozisyonun sürdürebilirliği konusunda endişelerin devam ettiği Arjantin ve Türkiye gibi gelişmekte olan piyasa ekonomilerinde yatırımcı güveninin sürdürülmesi için sıkı bir parasal durumun gerekli olmayı sürdürdüğü vurgulandı.

Nominal faiz oranlarının, enflasyon yüksek seviyelerden yavaşladıkça aşağı gidebileceğini belirten OECD, ancak daha düşük faizler için çok küçük bir alan bulunduğunu ifade etti.

Raporda ayrıca, “Bu ekonomilerde öncelik, orta vadede bütçe ve finansal sürdürülebilirlik için görünümü güçlendirecek reformları yapmak olmalı.” ifadeleri yer aldı.

[MedyaBold.com] 6.3.2019

Kazım öğretmenin hikayesi: İhraç edildi, terörist ilan edildi, iş cinayetine kurban gitti [Sevinç Özarslan]

Kazım Kurnaz’ın vefatının üzerinden bir ay geçti. Cenazesi kaldırıldı, sosyal medyada konuşuldu, bazı işçi sendikaları ona sahip çıkmak için açıklamalar yaptı. Ardından unutulup gitti. Oysa Kurnaz ailesini derinden sarsan ani vefatın acısı devam ediyor.



10 yıllık coğrafya öğretmeni olmasına rağmen hayatını inşaatlarda çalışarak geçiren Kazım Kurnaz, 15 Temmuz’da babasının borçlarını ödemek için Aksaray Devlet Hastanesi inşaatında çalışıyordu. Bir gözü görmeyen, bir ayağı tutmayan annesine, doğuştan yüzde 99 engelli olan kız kardeşine bakıyordu. Diğer iki kız kardeşini ise üniversitede okutuyordu…

 BABALARI KÜÇÜKKEN TERK ETMİŞ

Samsun Vezirköprü’de yaşayan Recep ve Havva Kurnaz’ın beş çocukları vardı. En büyükleri Kazım 34, Tarık 32, yüzde 99 doğuştan engelli olan Özlem 25, Ebru 22, Şefika da 20 yaşında. 4 yıl önce hayatını kaybeden kanser hastası Recep Kurnaz, eşini ve beş çocuğunu küçükken bırakıp kendine ayrı bir yuva kurmuş. Çocuklar, anne ve dedelerinin yanında büyüyor. Bu yüzden evin iki büyük oğlu erken yaşlarda çalışmak zorunda kalıyor.

Tarık Kurnaz, “Biz inşaatta çalışarak geçimini sağlayan kardeşleriz. Babamız yok gibiydi. Dedemizle büyüdük. Annemiz başımızda ama köy yerinde, hiç şehre çıkmamış, bir şey görmemiş. Okur yazarlığı yok zaten, ne bilsin kadıncağız… Mecburduk böyle yaşamaya.” diyor.

LİSEDEYKEN DE İNŞAATTA ÇALIŞIYORDU

Tarık Kurnaz, abisinin, üniversiteyi kazandığını hastanede yoğun bakımdayken öğrendiğini söylüyor:

“2004’te dedeme bir tebligat geliyor. Abim üniversiteyi kazanmış. Dedem çok seviniyor. Çalıştığı inşaattaki komşularımızı arayıp hemen abimi göndermelerini söylüyor. Yarın, öbür gün derken bir türlü gelmiyor. Meğer inşaattan düşmüş, yoğun bakımda yatıyor. 10 gün sonra yaralı bir şekilde köye geldi abim. Biraz kaldı, iyileşti. Sonra okumaya gitti.”

Afyon Kocatepe Üniversitesi Coğrafya Bölümünü kazanan Kazım Kurnaz, dört yıl boyunca yine yaz aylarında inşaat işçiliğine devam ediyor. Bir yandan eğitim masraflarını çıkarıyor, diğer yandan ailesinin ihtiyaçlarına yetişmeye çalışıyor. Okulunu bitirmesine bitiriyor ama bir türlü ataması yapılmıyor: “Torpil var diyorlar ya… Biz öyle bir şey görmedik. ‘Atanamıyorum, bari inşaatta çalışayım, bir yıl daha okuyayım’ diye planlar yaptı abim. Bir yıl sonra ataması geldi.” diyor kardeşi.

İki yıl Siirt’te, üç yıl Sinop’ta görev yaptıktan sonra memleketine; Vezirköprü Ahmet Faik Edis Kız Anadolu Lisesine atanıyor Kazım Kurnaz. Nişanlanıyor, evlilik hazırlığı yapıyor, evinin eşyalarını alıyor yavaş yavaş. Derken bir gün babası çıkageliyor.

Tarık Kurnaz, babaları geri döndüğü için sevindiklerini, fakat sevinçlerinin kursaklarında kaldığını anlatıyor:

“Kredi borcu varmış ve meğer onları ödeyememiş ve yardım istemek için gelmiş bize. Daha sonra kanser oldu ve bir yıl içinde vefat etti. Fakat her yere bizi kefil gösterdiği için uçan kuşa borçlanmıştık. 15 Temmuz’dan önce 7 Temmuz 2016’da abimle beraber Aksaray Devlet Hastanesi’nin inşaatında çalışmaya gittik.”

‘EMNİYETTE PSİKOLOJİSİNİ BOZDULAR’

Kazım Kurnaz da KHK ile ihraç edilen diğer öğretmenler gibi darbeyi televizyondan öğreniyor. Üç gün sonra ise okul müdürü arayıp görevden alındığını bildiriyor. AKTİF-SEN üyeliği ve Bank Asya hesabı bulunduğu için Vezirköprü Emniyet Müdürlüğü’ne ifadeye çağrılıyor. Tarık Kurnaz abisinin emniyette yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Oradaki polisler kendisine, hainsin, teröristsin, insanların ölümünden sen sorumlusun, diyerek psikolojisini alt üst ediyorlar. Beni aradılar, gel abini al dediler. Gittim, perişan bir haldeydi, kafasını duvara vuruyordu. Öyle bir psikolojisini bozmuşlar ki, zannedersiniz darbeyi o yapmış. ‘Bank Asya’da hesabım var, gerçekten ben mi sebep oldum insanların ölümüne’ diye kendisini sorgulayacak kadar saf ve temiz biriydi. Abimi teröre destek vermekten, finansman sağlamaya kadar suçladılar. Oradan PYD’ye, PKK’ya kadar uzandı iş. Biz inşaatta çalışan insanlarız. Ne terörü? Polis evimize geldi. Annemi ve engelli kardeşimi görünce geri döndüler.”

YALAN İFADELER YÜZÜNDEN NİŞANLISI DA BIRAKTI

Kazım öğretmen, üst üste gelen olaylarla baş etmekte zorlanıyor: “Yeni nişanlanmıştı, evlenecekti, babamın borçlarından dolayı düğün yapacak durumumuz yoktu. Darbe olunca her şey ters gitti. Nişanlısını da aldılar. Hapis yattı. Daha sonra telefon kayıtlarında abimle görüşenleri ifadeye çağırdılar. Doğru olmayan o ifadelere dayanarak eniştesini, kayınçosunu görevden aldılar. Böyle olunca nişanlısı abimi terk etti, her şey üst üste geldi. Akşama kadar beton atıyoruz. Abim gece uyuyamıyor, acaba başına bir şey geldi mi diye ikide bir kalkıp kontrol ediyorum. Nihayetinde abime bir düzen kurduk. Geçen mart ayında bir ev satın aldık. Nişanlıyken aldığı eşyalar vardı, onları eve yerleştirdik, iyi kötü yeni bir hayat kurmuştuk.”

ÖĞRENCİLERİ İÇİN AMELİYAT OLDU

Öğrencileri tarafından çok sevilen Kazım Kurnaz, onlara daha iyi ders anlatabilmek için çene ameliyatı olmuş: “Abimin dişinde bir problemi vardı. Ders anlatırken öğrencileri kendisini anlamayabilir diye çene ameliyatı oldu. Mesleğini çok seviyordu. Terörist hain diyorlar ya, abimin cenazesi öyle kalabalıktı ki, bir milletvekilinin cenazesi bile öyle olmaz. Abime herkes sahip çıktı. Bizim kimseyle bir sorunumuz olmadı.”

[Sevinç Özarslan] 6.3.2019 [MedyaBold.com]

Kaçırılan Salim Zeybek’in annesi: Oğlum nerede, lütfen yardım edin

Edirne’de kaçırılan eski BTK çalışanı Salim Zeybek’in annesi Hatice Zeybek: Ben çocuğunu devlet millet aşkıyla büyüttüm. Ben çocuğumun bir kötülük görmedim. Kötü bir şey yaptığına da inanmıyorum. Lütfen büyüklerimiz bize yardım etsin. Unutmayın, masumun ahı artıkça Allah’ın gazabı artar.

İstanbul’dan Edirne yönüne giderken silahlı kişiler tarafından eşinin ve çocuklarının gözü önünde kaçırılan eski BTK çalışanı Salim Zeybek’in annesi yetkililerden yardım istedi.

Oğlundan 13 gündür haber alınamayan Salim Zeybek’in annesi Hatice Zeybek eşinin 5 yıldır parkinson hastası olduğunu söyleyerek şöyle konuştu:

“Ben çocuğunu devlet millet aşkıyla büyüttüm. Ben çocuğumun bir kötülük görmedim. Kötü bir şey yaptığına da inanmıyorum. Lütfen büyüklerimiz bize yardım etsin. Lütfen çocuğumu çıkarın. Unutmayın masumun ahı artıkça Allah’ın gazabı artar.” dedi. Eşi ve kendi annesinin hastalığında dolayı çocuğunun arkasında gidemediğini söyleyen Zeybek, “Lütfen yardım edin.”

Salim Zeybek’in eşi Fatma Betül Zeybek de “Ne yazık ki hiç bir yetkili makam sesimize kulak vermiyor. Ailecek perişan haldeyiz. Eşimin sağlığından, hayatından endişe ediyorum. Bütün Aile olarak bir haber bekliyoruz. Lütfen sesimizi duyun.” sözleriyle yaşadıklarını paylaştı.

[Kronos.News] 6.3.2019

Beyaz Saray da duyurdu: First Lady, Gülen okulunu ziyaret etti

Melania Trump, Oklahoma’daki Dove School’u ziyaretini Twitter hesabından yaptığı paylaşımla duyurdu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın eşi Melania Trump, Gülen’in cemaatine yakın charter okullarından birini ziyaret etti.

Trump, Oklahoma’daki Dove School’u ziyaretini Twitter hesabından yaptığı paylaşımla duyurdu.


Öğrenci, öğretmen ve idarecilere teşekkür eden Trump, okulda yapılan çalışmaları övdü. Melania Trump, “Beni misafir eden Tulsa’daki DOVE School’un öğretmenlerine ve öğrencilerine teşekkür ederim. Burada harika işler yapılıyor! Eğitim sadece akademiden ibaret değil, aynı zamanda güçlü bir karakter ve değer duygusunu da içermesi çok önemlidir” dedi.

Dove School of Discovery’nin resmi Twitter hesabından da First Lady’e teşekkür mesajı paylaşılırken, ziyaretten onur duyulduğu açıklandı.

Trump’ın, çocuk gelişimi projelerine destek amaçlı başlattığı ‘Be Best’ kampanyası kapsamında gerçekleşen bu ziyaret Beyaz Saray’ın resmi Twitter hesabından da duyuruldu.

Türkiye, 2015’ten bu yana ABD’deki Gülen Cemaatine yakın insanlara ait charter okullarının kapatılmasını istiyor.

[Kronos.News] 6.3.2019

Andelîb-i Zi-Şan, Habîbi Rahman [Safvet Senih]

Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dalında anlatılan bu kainat sarayının  ikinci nevi ameleleri hayvanlardır.  Bediüzzaman Hazretleri onlarla ilgili şunları söylüyor: “Hayvanatın, iştiha sâhibi bir nefsî ve cüz’î bir iradeleri olduğundan, amelleri, sırf Allah için olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için mülkün Sahibi Cenab-ı Hak kerim olduğundan onların nefislerine bir hisse vermek için amellerinin içinde onlara bir maaş ihsan ediyor. Mesela: Meşhur BÜLBÜL  kuşu, gülün aşkıyla mâruf o hayvancığı, Yaradan istihdam ediyor. Beş gaye için onu kullanıyor:

“Birincisi: Hayvanat kabileleri namına, nebâtât taifelerine karşı olan şiddetli münasebeti ilâna memurdur.

“İkincisi: Rahman olan Cenab-ı Hakkın rızka muhtaç misafirleri hükmünde olan hayvanat tarafından Rabbânî bir hatîbtir ki, rızıkları veren Kerim Zât tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla, sevinç ve sürur ilân etmekle vazifelidir.

“Üçüncüsü: Hemcinsinden olan canlılara imdat için gönderilen nebâtâta karşı güzel karşılama işini, herkes başında izhar etmektir.

“Dördüncüsü: Hayvanat nev’inin nebâtâta karşı aşk derecesine ulaşan şiddetli ihtiyaçlarını, nebâtâtın güzel yüzlerine karşı mübarek başları üstünde beyan etmektir.
“Beşincisi: Mülkün Mâliki Celâl, Cemâl ve ikrâmın Sâhibi Cenab-ı Hakkın merhametinin huzuruna EN LÂTİF  BİR TESBÎHİ,  EN  LÂTİF  BİR  ŞEVK İÇİNDE,  GÜL  GİBİ  EN  LÂTİF  BİR  YÜZDE  TAKDİM  etmektir.

“İşte bu beş gayeler gibi başka mânâlar da vardır. Şu mânâlar ve şu gayeler, bülbülün ‘Hak Sübhânehû  ve Taâlanın hesabına ettiği amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur. Biz şu mânâları onun hazin sözlerinden anlıyoruz, melâike ve ruhâniyâtın anladıkları gibi kendisi kendi nağmelerinin mânâsını tamamen bilmese de anlamamıza zarar vermez. ‘Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar.’ Meşhurdur. Hem bülbül, şu gayeleri tafsilatıyla bilmemesinden olmamasına delâlet etmiyor. En azından sana vakitlerini bildirir. Kendisi Bilmiyor ne yapıyor. Bilmemesi senin bilmene zarar vermez. Ama o, bülbülün cüz’î maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerinin müşâhedesi ile aldığı zevk ve onlarla muhavere ve konuşmak ve dertlerini dökmekle aldığı lezzettir. Demek onun hazin nağmeleri, hayvani elemlerden gelen şikayetler değil, Rahmanî atâya ve armağanlardan gelen teşekkürlerdir.

“Bülbüle, arıyı, erkek hayvanları, örümceği, karıncayı ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et. Her birinin âmellerinin bülbül gibi çok gayeleri var. Onlar içinde birer cüz’î maaş hükmünde birer özel zevk, hizmetlerinin içinde yerleştirilmiştir. O zevk ile, Rabbânî sanatındaki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasıl ki, Sultanın gemisinde bir nefer dümencilik edip bir cüz’î maaş alır. Öyle de, Sübhânî hizmette bulunan bu hayvanların birer cüz’î maaşları vardır.

“Bülbül bahsine bir tetimme (tamamlayıcı ek): Sakın zannetme ki, bu ilân ve dellâllık ve tesbihâtın nağmeleriyle, nağmeler söylemek, bülbüle  mahsustur. Belki, çoğu nevilerin bir nevinin bülbüle benzeyen bir sınıfı var ki, o nev’in en lâtif hissiyatını, en lâtîf bir tesbih ile en lâtîf  seci’lerle (düz yazıda kâfiye), temsil edecek birer  lâtîf ferdi veya efradı bulunur. Bilhassa sinek ve böceklerin bülbülleri hem çoktur, hem çeşit çeşittirler ki, onlar bütün kulağı bulunanların en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların başkalarında tesbihatlarını güzel seci’ sanatlarla onlara işittirip onları zevklere boğuyorlar. Onlardan bir kısmı leylîdir (gececidir).  Gecede sükûta dalan ve sükunete giren bütün küçük hayvanların kaside okuyan dostları, gecenin sükunetinde ve mevcudatın sükûtunda onların tatlı sözlü nutuk okuyucularıdır. O halvet meclisinde (kişinin sevdiğiyle baş başa kaldığı meclis) olan gizli zikrin dairesinde birer kutubdur ki, herbirisi onu dinler; kendi kalbleriyle Yaradanına bir nevi zikir ve tesbih ederler. Diğer bir kısmı gündüzlüdür. Gündüzleri ağaçların minberlerinde, bütün canlı varlıkların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde yüksek âvazlarıyla, lâtif nağmeler ile, seci’ sanatlı tesbihat ile Rahman ve Rahîm olan Cenab-ı Hakkın rahmetini ilân ediyorlar. Güya cehrî (açıktan, sesli) zikir halkasının bir reisi gibi işitenlerin cezbelerini tahrik ediyorlar ki, o vakit işitenlerin her birisi özel lisanıyla ve bir özel âvaz ile Yaradan’ın zikrine başlar.
“Demek, herbir nevi mevcudatın, hatta yıldızların  da bir ser-zâkiri (zikir meclisini idare eden zat) ve nur saçan bir bülbülü var. Fakat, bütün bülbüllerin en efdali ve en şereflisi, en nurlu ve nûrânisi, en âşikârı, en büyüğü, en kerimi, sesçe en yüksek, vasıfça en parlak ve zikirce en tastamamı, şükürce en geneli, mahiyetçe en mükemmeli, suretçe en güzeli, kâinat bostanında, arz ve semavatın bütün mevcudatını lâtif seci’leriyle, leziz nağmeleriyle, ulvî tesbîhâtıyla vecde ve cezbeye getiren; insanlık nev’inin şanlı andelibi (bülbülü) ve Âdemoğullarının Kur’anlı bülbülü; Muhammed-i Arabî’dir. Hz. Muhammed Aleyhisselama, onun Âli’ne ve emsâli diğer bütün peygamberlere en yüce salavat ve en güzel selâmlar eyle…”

Bir insan kendisine çok büyük iyiliklere yapan bir zâta, en güzel kağıtlara, en güzel kalemlerle, en ince hissiyatını en mükemmel ve dikkatli yazı şekliyle teşekkürlerini yazıp takdim eder. Bülbül de en lâtif teşbihlerini, en lâtif bir şevk ile gül gibi en lâtîf bir yüzde takdim ediyor. Andelîb-i Zîşanı Muhammed Aleyhisselam da tesbihlerini ibadetlerini ve yakarışlarını kainatı ayağa kaldıracak bir nağme ve güzellikle takdim ediyordu…

[Safvet Senih] 6.3.2019 [Samanyolu Haber]

Gezi Parkı’nda ne olmuştu? [İlker Doğan]

Gezi olaylarına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında hazırlanan iddianame kabul edildi.  Anadolu Kültür A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala’nın da aralarında bulunduğu ikisi tutuklu, Can Dündar dahil 6’sı hakkında yakalama kararı bulunan 16 sanık, ‘hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs’le suçlanıyor. Gezi eylemlerini, ‘hükümeti yıkmaya yönelik bir kalkışma’ olarak tanımlayan savcı, sanıklar için ‘ağırlaştırılmış müebbet’ cezası istiyor. İddianamede delil olarak ise şüphelilerin 2011’den itibaren değişik ülkelere yaptıkları seyahatler gösteriliyor. Ayrıca suç unsuru içermeyen telefon tapeleri de ‘delil’ olarak konulmuş. Peki Gezi eylemleri nasıl başlamıştı? Erdoğan’ın tepkisi ne olmuştu? Bülent Arınç göstericilerden neden özür diledi? Abdullah Gül, hükümete nasıl seslenmişti? Bahçeli, Erdoğan’ı neden eleştirdi? Belki de en önemlisi; Gezi gerçekten bir ‘darbe girişimi’ miydi?

Gezi Parkı olayları 2013 yılı Mayıs ayı sonlarında patlak verdi. Proje kapsamında ‘yayalaştırma’ adı altında Taksim’deki tek yeşil alan olan Gezi Parkı’na Topçu Kışlası ve AVM yapılması öngörülmüştü. Söz konusu karar kamuoyunda sert tepkiye neden oldu. Ağaçların kesilmesine 28 Mayıs’ta başlandı. Büyükşehir Belediyesi, ağaçların sökülerek başka yerlere taşındığını açıkladı ancak bu açıklama kamuoyunu ikna etmeye yetmedi. Gezi nöbetleri başladı.

ERDOĞAN: BİZ KARARIMIZI VERDİK!

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 29 Mayıs’ta konuştu. Projeden vazgeçmeyeceklerini söyledi. “Ne yaparsanız yapın, biz kararımızı verdik!” dedi. Gezi’de nöbet tutanlar, Erdoğan’ın bu açıklamasından saatler sonra sabah 05.00’da şafak baskınıyla uyandı. Polisler eylemcilere biber gazı ve TOMA’larla müdahale etti. Çadırlar yakıldı. Polisin müdahalesi sonrası Gezi Parkı ve çevresi adeta savaş alanına döndü. Çıkan çatışmalar gündüz de devam etti.

MAHKEME: YAPILAŞMAYI DURDURUN

İstanbul 6. İdari Mahkemesi, Taksım Topçu Kışlası’na verilen onaya karşı açılan davada ‘yürütmeyi durdurma’ kararı aldı. Ancak bu arada olaylar Türkiye geneline yayıldı. Ankara ve İzmir başta olmak üzere ülkenin birçok bölgesinde gösteri ve protesto yürüyüşleri düzenlendi.

‘HALK İKNA EDİLMELİYDİ’

Dönemin Başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü Bülent Arınç, 1 Haziran’da kameraların karşısına geçti. Özeleştiride bulundu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yüklendi. Halkın ikna edilemediğini söyledi. Arınç, “Sorumlular burada ağaç katliamı olmayacağına halkı ikna etmeliydi.” dedi. Aynı gün binlerce gösterici Boğaz Köprüsü’nden yürüyerek yaşananları protesto etti.

1 MİLYON KİŞİ TOPLARIM!

Recep Tayyip Erdoğan, her açıklamasıyla gerilen ortamı daha da gerdi. 1 Haziran’da yaptığı konuya ilişkin ikinci açıklamasında göstericileri tehdit etti: “Biz bu Topçu Kışlası’nı yapacağız. AKM’yi bile yıkmalıyız. Polis orada dün vardı, bugün de var, yarın da olacak. Olay toplumsal eylem yapmaksa ben 1 milyon kişi toplarım. Taksim projesini yapıyoruz ve yapacağız.”

YÜZDE 50’Yİ ZOR TUTUYORUM

Dönemin Kültür Bakanı Ömer  Çelik, olaylara tepkisini Twitter üzerinden gösterdi. Çelik, göstericilerin mesajını aldıklarını söylüyordu bir tiwitinde. Çelik’in “Mesajlar alındı, not edildi.” şeklindeki paylaşımı Erdoğan’a soruldu. Erdoğan’ın tepkisi şu oldu: “Olay bir Gezi Parkı olayı değil. Şu anda bizim evlerinde zor tuttuğumuz bu ülkenin yüzde 50’si var.”

ABDULLAH GÜL’DEN SAĞDUYU ÇAĞRISI: MESAJ ALINDI

Erdoğan’ın açıklamasından saatler sonra Köşk’ten sağduyu çağrısı geldi. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, hukukun üstünlüğüne dikkat çektiği açıklamasında, “Ama demokrasi demek sadece seçim demek de değildir. Seçimlerin dışında da farklı görüşler çeşitli yollarla dile getirilebilir. Barışçıl gösteriler de tabii ki bunun bir parçasıdır. İyi niyetli olarak verilen mesajların hepsi alınmıştır.” ifadelerini kullandı. Bu açıklamaya karşı görüşü sorulan Erdoğan ise kendisinin herhangi bir mesaj almadığını söyleyecekti.

BAHÇELİ: BAŞBAKAN YANGINA BENZİNLE GİDİYOR!

Tam bu günlerde Saadet Partisi’nden de sağduyu çağrısı geldi hükümete. Açıklamada, “Bazı durumlarda geri adım atmak zafiyet değil, erdemdir.” deniliyordu. Ardından Devlet Bahçeli’nin açıklaması düştü sitelere: “Başbakan ve hükümet, yanan toplumsal ateşin üzerine benzinle gitmiş, bunun yanında hiç bir tepkiyi kaale almamış ve bildiğini okumayı sürdürmüştür.”

ARINÇ: EYLEMLER MEŞRUDUR, ÖZÜR DİLİYORUZ

Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, 4 Haziran’da Köşk ziyareti sonrası tansiyonu düşürecek açıklamalar yaptı. Halktaki kafa karışıklığını gidermek için sorumlular tarafından gerekli açıklamaların yapılmadığını anlattı. Göstericilere ilk günlerde uygulanan ‘aşırı tedbirin’ toplumun haklı tepkisini çektiğini kaydetti. Arınç, “Gezi Parkı’nda betonlaşma olacağı iddiaları üzerine yurtseverliğin bir gereği olarak bir eylem başlattılar. Bu eylemler meşrudur, haklıdır, doğrudur. Maalesef orada gösterilen bu haklı taleplere karşı, emniyet güçlerimizin gaz kullanmaya başlaması olayları çığırından çıkarmıştır. O müdahale yanlıştı. O yurttaşlarımızdan özür diliyorum.” diye konuştu.

ERDOĞAN: O POLİSLER GÖREVİNİ YAPTI

Recep Tayyip Erdoğan, hiç bir uyarıyı, sağduyu çağrısını dikkate almadı. 6 Haziran’da yaptığı açıklamada, bir kaz daha “Topçu Kışlası’nı yapacağız.” dedi. Bir gün sonra ise Gezi eylemleri sırasında hayatını kaybedenleri hatırlattı Erdoğan: “Bir başkomiserimi şehit düştü. Neyin görevini yapıyor bu polisler? İnsana varıncaya kadar, herkese saldıranlara karşı polisimiz görevini yapmıştır.”

ÇAPULCULARA PABUÇ BIRAKMAYIZ

Tayyip Erdoğan, tansiyonu düşürmemek için elinden geleni yaptı. 9 Haziran’daki konuşmasında eylemcilere ‘çapulcu’ ifadesini kullandı. “Biz o birkaç çapulcunun yaptıklarını yapmayız. Onlar yakarlar, yıkarlar. Çapulcunun tanımı budur zaten.” diyerek, orantısız güç kullanan polise bir kez daha sahip çıktı: “Bu polis Türk polisi, bu polis milletin polisi. Polisimizi bunlara yedirtmeyeceğiz. Yani bu meydanı anarşistlere mi bırakacağız!”

ÇADIRLARI YAKIN TALİMATI ERDOĞAN’DAN

Polisin, göstericilere yönelik orantısız müdahalesi ciddi eleştiri konusu olmuştu o dönem. Özellikle çadırların yakılması büyük tepki çekti. Başbakan Erdoğan, 23 Haziran’da yapacağı açıklamada, polislere, ‘eylemleri bitirin, çadırları yakın’ talimatını kendisinin verdiğini söyleyecekti.

Göstericiler açıklama yapıp dağılacaktı, Erdoğan kabul etmedi

Gezi iddianamesini hazırlayan savcı, eylemcilerin ‘organize’ hareket ettiklerini ve amaçlarının iktidarı devirmek olduğunu savunuyor. Ancak 13 Mart 2014’de Gezi eylemleriyle ilgili internete düşen bir tape bu iddiayı yalanlıyor. Tape bir Twitter hesabı üzerinden yayınlanmıştı. Ses kaydında dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler ile iş adamı Cemal Kalyoncu Gezi olaylarını konuşuyordu. Muhatabına Erdoğan’la yaptığı görüşmeleri anlatan Güler’in konuşmalarına göre, Gezi Parkı eylemleri sırasında göstericiler araya milletvekillerine de koyarak Başbakan’a ‘Parkta basın açıklaması yaptıktan sonra dağılacağız’ mesajı gönderiyor. Ancak Başbakan, Ankara’da gösteri yapan Tekel işçileri gibi parka girinci çıkmayacakları düşüncesiyle buna izin vermiyor.

NUH DİYOR PEYGAMBER DEMİYOR

Gerisini Güler’den dinleyelim: “Yalvardım, yalvardım yakardım yav en sonunda. Abi Nuh diyor, Peygamber demiyor. Bu bilgi aramızda kalsın, Yalçın (Akdoğan) hocaya söyleme. Onların da hiç birinin gücü falan yetmiyor. En son dün akşam bana söylediler. ‘Ya tamam her şey oldu bitti. Bize bir izin verin, basın açıklamamızı yapıp çıkalım kardeşim’ dediler. Yok abi, Nuh diyor Peygamber demiyor. Ne bileyim arkadaş!”

Savcıdan olayları Hizmet’e bağlama çabası

İddianamede Gezi eylemcilerinin Zaman ve Today’s Zaman’dan destek almak için girişimde bulunduklarını ileri sürülüyor. Savcı, şüphelilerden Can Atalay’ın Zaman yazarı dediği ancak gazetenin yazarı değil muhabiri olan Kadir Kökten ile konuştuğunu, ‘Olayı neden Taksim Dayanışmasının üzerine yıkmaya çalışıyorsunuz?’ diye sorduğunu aktarıyor. Muhabir Kökten’in de ‘Biz Gezi’yi tamamen destekliyoruz. Bizim öyle bir derdimiz yok…’ dediğini aktarıyor. Savcı, bir muhabir ile yapılan konuşma üzerinden Gezi eylemleri ile Hizmet Hareketi’ni irtibatlandırmaya çalışıyor. Zaman Gazetesi, 2 Haziran’a kadar yaşanan olaylarda çevrecilerden yana tavır almıştı. Zaten yeşil alan fakiri olan İstanbul’da, Taksim’in göbeğine yeni bir AVM yapılmasının doğru olmadığını, demokratik eylemlere kulak verilmesini savunuyordu. Ancak çevre duyarlılığı ile başlayan eylemler 2 Haziran’dan sonra yakıp yıkmaya dönüşünce, Zaman’ın yayınlarında tehlikeye işaret edildi. Gazetenin Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, ‘Basiret lütfen’ başlıklı bir yazı kaleme aldı. Tıpkı Arınç’ın da söylediği gibi Dumanlı da yöneticilerin halkı yeteri kadar bilgilendirmediğini belirtiyordu yazısında. Zaman, bir gün sonra Cumhurbaşkanı Gül’ün ‘mesaj alınmıştır’ açıklamasını manşetine taşıdı. Tansiyon düşmeliydi. Başbakan’ın olayların yumuşadığına yönelik açıklaması da yine gazetenin sürmanşetinde kendine yer buldu.

[İlker Doğan] 6.3.2019 [TR724]

İmparatorların sonu ve Osmanlı hanedanının sürgünü [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da birçok hanedanının sonunu hazırladı. Savaşı kaybeden devletler için söylenen “Vay mağlupların haline!” sözü bir kez daha doğrulandı.

Savaş sonunda mağlubiyetin faturası savaş esnasında bu devletlerin başında yer alan hanedan, imparator ve krallara da kesildi. Bu kişiler sadece tahtlarını kaybetmekle kalmayıp ülkelerini de terk ettiler.

Benzer hadiseleri Osmanlı hanedanı da yaşadı. Önce Padişah Vahdettin, ardından yerine halife seçilen Abdülmecid sürgüne gittiği gibi hanedan mensubu diğer erkek, kadın, çocuk ve damatlar da Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldılar.

Böylece Osmanlı hanedanının yıllarca devam eden “acı, ıstırap ve yokluklarla” geçecek “gurbet cehennemi” başladı.

ROMANOVLARDAN WİLHELM’E

Savaş devam ederken Rusya’nın başında Romanovlar soyundan Çar II. Nikolay yer almaktaydı. Romanov hanedanı 1613-1917 arasında Rusya’yı yönetmişti.

Birinci Dünya Savaşı’nın zor şartları Rusya’da ekonomik ve sosyal dengeleri altüst etti. Rumi takvime göre 1917 Şubat devrimiyle son Çar, tahtını kardeşine bıraktı. Ancak kardeşi bu görevi kabul etmeyince Rusya’da Romanovların hâkimiyeti sona erdi.

Nikolay 1918 Nisan’ında Yekaterinburg’a götürüldü ve burada Bolşevikler tarafından kurşuna dizildi. Öldürülenler arasında karısı ve dört kızı da bulunmaktaydı.

Savaşın mağluplarından Alman İmparatoru II. Wilhelm’in saltanatı da sona erdi. Wilhelm 1918 Kasım’ında hükümdarlığı terk ederek savaşın tarafsız devletlerinden biri olan Hollanda’ya geçti.

Eski imparator bir ev satın alarak hayatının geri kalanını burada geçirdi. Avlanarak ve arkeolojiyle ilgilenerek hayatını devam ettiren Wilhelm, Hollanda’da vefat etti ve buraya defnedildi.

Savaşın diğer mağlup devleti Avusturya’nın başında ise 1916 yılında tahta geçen I. Karl bulunuyordu. Savaşın kaybedilmesi üzerine Karl tahttan indirilerek İsviçre’ye sürgüne gönderildi. Buradan da Atlas Okyanusu’nda Portekiz’e ait Madeira adasına sürgün edildi. Ölümüne kadar eşi ve çocuklarıyla burada yokluk içinde yaşadı. 1922’de vefatından sonra da Madeira’ya gömüldü.

Bulgar kralı Ferdinand’ın akıbeti de farklı olmadı. Alman asıllı olan Ferdinand 1918’de ülkesini terk ederek Bavyera’da Coburg’a geldi ve hayatının geri kalanını burada geçirdi. Ölümünden sonra komünist Bulgaristan yönetiminin cenazenin ülkeye getirilmesine izin vermemesi üzerine de buraya defnedildi.

SIRA OSMANLI HANEDANINDA

Mağlup devletlerin başındaki hükümdarlar tahtlarını kaybetseler de Osmanlı Devleti’nde başlangıçta böyle bir durum yaşanmadı. Zaten son padişah Vahdettin, V. Mehmet Reşad’ın vefatı sonrasında 1918 Ağustosunda tahta çıkmıştı.

Vahdettin, Mehmet Reşad’ın aksine ülke yönetiminde daha etkili olmaya çalıştı. Yenilginin sorumlusu olarak gördüğü İttihatçıları yönetimden uzaklaştırarak kontrol edebileceği sadrazamlara hükümet kurdurdu. Vahdettin ülkeyi işgale başlayan İngilizler ve Fransızlarla iyi geçinerek devletin yeniden toparlanabileceğini düşünüyordu.

Sadrazam tercihlerinde yanlışlıklar yapması, eniştesi Damat Ferit Paşa ile birlikte Milli Mücadele aleyhindeki çalışmaları ve Sevr’i onaylaması gibi izlediği yanlış politikalar nedeniyle sürekli itibar kaybetti. Büyük Taarruz’un başarıya ulaşmasıyla Ankara Hükümeti’nin Türkiye’nin tek temsilcisi haline gelmesiyle de sıra Vahdettin’e geldi.

ÖNCE VAHDETTİN

Ankara Hükümeti 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı ve böylece altı yüz yıldan beri ülkeyi yöneten Osmanlı hanedanının hâkimiyeti sona erdi. Mecliste, şekli belirlenmese de padişahın yargılanmasına dair önergeler kabul edildi.

Bu sırada Ankara Hükümeti’nin temsilcisi Nurettin Paşa’nın Milli Mücadele muhalifi olduğu gerekçesiyle gazeteci Ali Kemal’i İzmit’te linç ettirmesi de Padişahın endişesini artırdı.

Sonunda 17 Kasım 1922’de “kendisini güvende hissetmediği” gerekçesiyle İngilizlere sığınarak Malaya zırhlısıyla ülkeyi terk etti. İngiliz gazeteleri Vahdettin’in kararında o günkü Cuma selamlığında suikasta uğrama endişesinin de etkili olduğunu iddia ediyorlardı. Vahdettin ise daha sonra yazdırdığı hatıratında kaçmadığını, “hicret ettiğini” ifade edecektir.

Şahsi eşyaları dışında değerli eşya ve mücevher almayan Vahdettin önce Malta’ya çıktı ve İngilizler tarafından misafir edildi. Malta’dan sonra da yine İngilizlerin yönlendirmesiyle Şerif Hüseyin’in davetiyle Mekke’ye gitti.

Mekke’den sonra bir süre Taif’te yaşadı. Ancak İslam Dünyası’nın önde gelenleri Vahdettin’in Hicaz’a gitmesini eleştirdiler ve “İngilizlerin iki adamının” bir araya geldiğini iddia ettiler.

Vahdettin bu kez de Filistin veya Kıbrıs’a geçmek istedi. Ancak İngilizlerin izin vermemesi üzerine İsviçre’ye gitmek istediyse de yine İngilizlerin yönlendirmesiyle İtalya’ya gitti.

Burada San Remo’ya yerleşen Vahdettin aslında Müslüman memleketlerde yaşamak istiyordu. Ancak İngilizler buna müsaade etmediler. San Remo’da on altı ay tek başına yaşadıktan sonra diğer aile mensuplarının da gelmesiyle büyük bir villaya taşındı.

Vahdettin’in San Remo günleri zorluklarla geçti. Vatandaşlıktan çıkarılan Yüzelliliklerin ve rejim muhaliflerinin bir kısmı kendisinden yararlanmaya çalıştılar. Bu girişimler Vahdettin’in zaten az olan parasının harcanmasına yol açtığı gibi bir kısmını da eski kayınbiraderi Hademe-i Hassa Kumandanı Çerkez Zeki Bey kumar masalarında bitirdi.

Bu arada Türkiye, Vahdettin’in faaliyetlerini yakından takip etmekte hatta Zeki Bey Ankara hesabına çalışarak raporlar göndermekteydi.

Vahdettin parasının bitmesiyle elinde bulunan her şeyi satmaya çalıştı. Hatta padişahlık nişanını da satışa çıkardıysa da madalyanın sahte olduğu ortaya çıktı.

16 Mayıs 1926’da vefat ettiğinde 60.000 Liret borcu olduğundan haciz memurları eşyalarıyla birlikte cenazeyi bir odaya kilitlediler. Para ancak bir ayda temin edilebildiğinden defin işlemi gecikti.

Cenazenin defni için bir Müslüman ülke toprağı arandı ve Fransızların izniyle 3 Temmuz 1926’da Şam’daki Selimiye Camii haziresine defnedildi.

Bir zamanlar üç kıtaya hâkim olan Osmanlı Devleti’nin son padişahı gurbette borçlarını bile ödemekten aciz bir şekilde vefat etti ve cenazesi Türkiye’ye getirilemediğinden Şam’a defnedildi.

OSMANLI HANEDANI SÜRGÜNDE

Saltanat kaldırılsa da hilafet devam ettiğinden Vahdettin’in ülkeyi terk etmesi üzerine yerine 18 Kasım 1922’de veliaht Abdülmecid Efendi halife seçildi.

Artık hilafet makamı itibarını ve otoritesini kaybetmiş durumdaydı. Buna rağmen devrimlerin önündeki en büyük engel olarak hilafet makamı görüldüğünden 3 Mart 1924’de halifeliğe son verildi.

431 sayılı kanunla sadece hilafet kaldırılmıyor, Osmanlı hanedan mensuplarının tümünün de sürgüne gönderilmesi kararlaştırılıyordu. Ülkeyi ilk terk etmesi istenen kişi de son halife Abdülmecid’di.

O gece yapılan tebligat sonrasında son halife, saraydan alınarak Sirkeci’ye götürüldü. Yanında iki eşi, oğlu, kızı, doktoru ve çocuklarının doktoru olan Abdülmecid buradan trenle İsviçre’ye gönderildi.

Kendisine verilen zarfta sadece 2.000 sterlin bulunan Abdülmecid, Montreux yakınlarında Territel’de bir otele yerleşti. Burada maddi sıkıntılarla karşı karşıya kalınca vekili Salih Keramet Nigar vasıtasıyla destek almaya çalıştı.

1924 Ekim’inde Fransa’ya geçen son halife Nis şehrinde yaşamaya başladı. Maddi sıkıntılarını da kızını Haydarabat Nizamı’nın oğluyla evlendirerek çözmeye çalıştı.

Nis’ten sonra Paris’te yaşayan Abdülmecid, her hafta Paris Camii’ne giderek Müslüman cemaatin arasında bulunmaya gayret etti. 1944 yılında da Paris’in bombalandığı sırada vefat etti.

Vekili Salih Keramet Nigar o sırada İstanbul’daydı ve cenazenin Türkiye’ye getirilmesi için uğraştı. Ardından kızı Dürrüşehvar Türkiye’ye gelerek bazı girişimlerde bulunduysa da bir sonuç alınamadı. Sonunda on yıl bekletildiği Paris Camii’nden alınan cenaze, Cennetü’l Baki’ye defnedildi.

NE ZAMAN GERİ DÖNEBİLDİLER?

431 sayılı kanunla Abdülmecid’le beraber Osmanlı hanedanına mensup kadın erkek bütün üyelerle damatlar ve hanedan mensubu kadınlardan doğan çocukların Türk vatandaşlığından çıkarılarak on gün içinde ülkeyi terk etmeleri kararlaştırılmıştı.

Böylece diğer şehzadeler ve hanedan mensupları da geri dönmemek üzere sürgüne gittiler. Bu kişilerin transit yolculuklar da dâhil olmak üzere ülkeye girmeleri yasaktı. Sürgünlerin sayısı Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre 258’di.

Bu şekilde başlayan süreç Mart ayı sonunda tamamlandı ve hanedan mensupları çok farklı ülkelere dağıldılar.

Sürgünlerin beklentisi bu sürecin çok kısa süreceği ve geri dönecekleri yönündeydi. Realite hiç de böyle olmadı ve Osmanlı hanedanının sürgünü yıllarca devam etti.

Bu sırada sürgünler maddi sıkıntılar başta olmak üzere birçok problem yaşadılar. Geçinebilmek için mezar bekçiliğinden sabun satıcılığına ve otel görevliliğine kadar çeşitli işler yaptılar.

Hanedan üyelerinin geri dönüşleri için ilk düzenleme Menderes iktidarı tarafından 1952’de yapılarak kadınların dönüşüne izin verildi. Erkeklerin geri dönüşü ise 1974’de Ecevit-Erbakan koalisyon hükümetinin çıkardığı afla gerçekleşti.

Sonuçta Fatih, Yavuz, Kanuni gibi büyük hükümdarlar yetiştiren ve Türk tarihinin en uzun ömürlü devletini kuran Osmanlı hanedanının son üyeleri ömürlerini sürgünde tamamlamışlar ve yurda dönüşleri kadınlar için yirmi sekiz, erkekler için elli yıl sonra mümkün olmuştur.

Diğer ilginç bir nokta da Osmanlı Devleti’ni savaşa sokarak devletin sonunu hazırlayan Enver, Talat ve Cemal Paşaların naaşları veya mezarları sonradan Türkiye’ye getirilirken hem Vahdettin hem de Abdülmecid’in cenazelerinin Türkiye’ye getirilmesine izin verilmemesidir.

O dönemin Türkiye’sinde hükümetlerin yaşanan olaylardan hareketle ve kendi iktidarlarını devam ettirme düşüncesiyle hanedanın son üyelerini “vatan haini” olarak değerlendirdikleri bir gerçektir. Bu durum hem sürgünün uzamasına hem de Osmanoğulları’nın birçok ferdinin mezarının yurt dışında kalmasına neden olmuştur.

Kaynakça: R. Çelik, “Son Halife Abdülmecid Efendi’nin Sürgün Yıllarındaki Siyasi Faaliyetleri”, Mavi Atlas, S. 5, 2017; “İngiliz Korumasında Sultan Vahdettin’in Sürgün Seyahatleri”, ÇTTAD;  S. 33, 2016; C. Küçük, “Vahdettin”, “Abdülmecid”, TDV İA; C. Sınmaz Sönmez, “Sürgünden Vatana: Osmanlı Hanedanının Geri Dönen İlk Üyeleri”, Tarihin Peşinde, S. 12, 2014; M. Sertoğlu, “Abdülmecid Efendi”, Hayat Tarih Mecmuası, Nisan 1978, Ş. Halıcı, Yüzellilikler, AÜ SBE yüksek lisans tezi, Eskişehir, 1998.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 6.3.2019 [TR724]

Beşiktaş ve Galatasaray’ın gelen forvetleri gidenleri arattı [Hasan Cücük]

Geçen yıl ara transferde Beşiktaş’ın Cenk Tosun’u 28 milyon Euro’yu bulan bir bedelle Everton’a satması ‘ticari başarı’ olarak görüldü. Bu rakam bir Türk futbolcu için ödenen en yüksek meblağdı. Ticari başarının sahaya yansıması ise farklı oldu. Cenk Tosun’un bıraktığı boşluk bir türlü doldurulamadı. Beşiktaş’ın geçen yıl yaptığı hatayı bu yıl tekrarlayan takım Galatasaray oldu. Sonuç mu? Aynı!

Beşiktaş formasıyla 2016-17 sezonunda 20 gol atan Cenk Tosun, artık takımın gol yükünü çeken bir oyuncu oluyordu. 2017-18 sezonu başlarken kadroya katılan Alvaro Negredo’nun formayı Cenk’ten alacağı tahmini ligin başlamasıyla birlikte gerçeğe dönüşmüyordu. Cenk ligin ilk devresinde çıktığı 16 maçta 8 gol atarken, Şampiyonlar Ligi’nde 6 maçta 4 gol ve 2 asistle Beşiktaş’ın gruptan lider çıkmasını sağlayan oyuncuların başında geliyordu. Bu performansı Cenk’in Ocak 2018’de Everton’a transferinin yolunu açıyordu.

Cenk’i gönderen Beşiktaş’ın elinde İspanyol Alvaro Negredo vardı. Takviye adına Alanyaspor’la gol krallığı yaşamış Vagner Love kadroya katıldı. Kağıt üzerinde Beşiktaş iki kaliteli forvete sahipti.  Negredo, 2017-18 sezonunun ilk devresinde Cenk’le beraber oynadığı dönemde takımı adına 4 gole imza atıyordu. Cenk ayrıldıktan sonra gol yükünü çekmesi beklenirken attığı gol sayısı sadece 3 oluyordu. 31 maçta sahaya çıkan Negredo sezonu 7 golle tamamladı. Negredo bu sezon çıktığı 4 maçta 2 gol attıktan sonra Birleşik Arap Emirlikleri liginin yolunu tuttu. Cenk’in boşluğunu doldurur ümitlerini boşa çıkaran isimlerden biri oldu.

Ara transferde Cenk Tosun’u satan Beşiktaş, takviye adına 3 milyon Euro ödeyip Alanyaspor’dan Vagner Love’i kadrosuna katıyordu. Alanyaspor formasıyla gol kralı olmuş, ligimize uyum sağlamış Love’den beklentiler büyüktü. 2017-18 sezonuna Alanyaspor formasıyla başlayan Love, çıktığı 14 maçta 11 gol atıyordu. Bu performansını Beşiktaş’tada devam ettirir beklentisi ise boş çıkıyordu. Love, ligin ikinci devresinde Beşiktaş formasıyla çıktığı 10 maçta ise sadece 2 gol atıyordu. Bu iki golü de 5-0 yendikleri Karabükspor maçında atıyordu. Bu sezon Beşiktaş’tan ayrılacağı devre arasına kadar 8 maça çıkan Love, 3 gol atıp siyah-beyazı defteri kapatarak ülkesi Brezilya’ya döndü. Cenk’in boşluğunu Love ve Negredo ile dolduramayan Beşiktaş, şimdi Burak Yılmaz’la bunu deniyor. Burak Yılmaz, siyah-beyazlı formayla çıktığı 6 maçta 4 gol atıp, Love ve Negredo’dan çok daha iyi bir performans ortaya koydu.

Sezon başında Galatasaray’ın, ligin gol kralı olan forveti Bafetimbi Gomis’i 6 milyon Euro’ya Suudi Arabistan ligine satması sürpriz karşılanıyordu. Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele edecek Galatasaray’ın forvetsiz başarılı olması beklenmiyordu. Gomis’in yokluğunda gol yükü Sinan Gümüş ve Eren Derdiyok’un omuzlarına yükleniyordu. Takımın bir numaralı forveti konumuna yükselen Derdiyok, Gomis’in yokluğunda çıktığı 13 maçta 7 gole imza atıyordu. Forvetin diğer ismi Sinan Gümüş ise çıktığı 14 maçta 4 golde kalıyordu.

Forvetsiz oynayan Galatasaray, devre arasında takıma önemli takviyeler yapıyordu. Galatasaray, ilk devre savunmada yaşanan problemleri Christian Luyindama ve Marcos Teixeira (Marcao) ile çözüm ararken, gol yollarındaki sıkıntıyı gidermek için ise Diagne ve Mitroglou’nu kadroya katıyordu.

Ligin ilk devresinde Kasımpaşa formasıyla çıktığı 17 maçta 20 gol atan Mbaye Diagne için Galatasaray 10 milyon Euro ödüyordu. Ligin ilk devresine damga vuran Diagne, Galatasaray’a gelince adeta gol atmayı unutuyordu. Çıktığı 5 resmi maçta 1 gol atan Diagne, sadece Trabzonspor filelerini havalandırdı. Galatasaray’ın ara transfer döneminde Fransa’nın Marsilya takımından kiraladığı Mitroglou da, Diagne gibi 5 resmi maçta 1 gol attı. Mitroglou, Süper Lig’de 4, Türkiye Kupası’nda ise 1 maça çıktı. Yunan santrafor, ligde 1-0 kazanılan Akhisarspor maçında fileleri havalandırarak takımına 3 puanı getirdi. Mitroglou, diğer 4 müsabakada sessiz kaldı.

Galatasaray’ın 6 milyon Euro’ya sattığı Gomis geçen sezonu 29 golle tamamlamıştı. Ligin 24. haftasında attığı gol sayısı ise 24 idi. Gomis’in yokluğunda forvet hattında oynayan 4 oyuncu, Gomis’in oldukça gerisinde kaldı. Eren Derdiyok 7, Sinan Gümüş 4, Mbaye Diagne ve Kostantinos Mitroglou birer kez sarı-kırmızılı formayla Süper Lig’de gol sevinci yaşadı. 24. hafta sonunda 4 oyuncu 13 gol atarken, Gomis tek başına aynı hafta itibariyle 24 gole ulaşmıştı. Galatasaray hem Gomis’i ucuza satmanın hemde yerine pahalıya aldığı oyuncuların fiyasko performansının şokunu yaşıyor. Beşiktaş’tan ders alsaydı bunlar başına gelmezdi. Beşiktaş’ın hiç olmazsa Cenk Tosun’u rekor ücrete satmanın tesellisi var. Galatasaray’da ise saha içi kadar ticari başarısızlıkta var.

[Hasan Cücük] 6.3.2019 [TR724]

Gezi İddianamesi ve gerçekler… [Erhan Başyurt]

Gezi Olayları ile ilgili ‘Çatı İddianame’yi okudum. Osman Kavala’nın ‘bir numaralı’ sanık olduğu ve toplam 16 sanığı kapsayan İddianame 657 sayfa…

Gezi Olayları’nın kronolojisi, dünyadaki şiddetsiz devrimlerin süreçleri ve telefon tapelerinden ibaret!

***

İddianame’yi okuduğunuzda, Gezi Eylemleri’nin aralarında sanıkların da bulunduğu bazı isimler tarafından yönlendirilip, örgütlendiğine dair kanaat sahibi oluyorsunuz.

Ancak eylemlerin ‘şiddetsiz protesto eylemleri’ şeklinde örgütlendiğini, OTPOR veya uzantısı CANVAS’tan şiddetsiz protestolar için destek eğitim alındığını bizatihi Savcı iddia ediyor.

***

Birinci soru şu;

Şiddetsiz protesto eylemlerinde bulunmak ve seçilmiş iktidarı istifaya davet etmek suç mu?

Cevap, ‘Hayır’…

O halde, barışçıl protestoda bulunmak veya örgütlemek neden suç olsun… İktidarın istifasını istemek, onu devirmek amaçlı darbe yapmak/kalkışma yapmak anlamına gelmez…

***

‘’İyi ama Gezi Eylemleri’ne şiddet bulaştığı ve sadece barışçıl kitlesel protesto ile sınırlı kalmadı ki…’’ diyebilirsiniz. Haklısınız da…

Savcı Emniyet ve İçişleri Bakanlığı verilerine dayanarak, Gezi Olayları sırasında yaşanan, can ve mal kaybına, yaralayıcı madde verilerine İddianamede yer veriyor zaten…



Sorun, Gezi Eylemleri’nin örgütleyicisi ve yöneticisi olmakla suçladığı isimlerin bu şiddet eylemleri ile irtibatını ve illiyet bağını ortaya koymuyor.

Kişiler hakkında ‘delil’ olarak sunulan dinleme kayıtları da bu konuda ‘kanaat oluşturacak’ kadar bile fikir vermiyor.

Savcı, polis kayıtları ve MİT fişlemeleri ile söz konusu şiddet eylemlerini işleyenleri tespit edip, onların birilerinden talimat alıp almadığını ortaya koymuyor, aksine şiddetsiz protestoları örgütleyen zaten büyük oranda kamuoyunca da bilinen Taksim Dayanışma gibi platformlarda görev alan isimleri tek bir bağ ortaya koymadan genelleme ile suçluyor.

Hukuken hiçbir geçerliliği olmayan ve somut delile dayanmayan suçlamalar bunlar…

***

İddianame, Sırbistan’daki OTPOR ve sonrasında dönüştüğü CANVAS’ın Gezi’nin organizatörlerine eğitim verdiğini ileri sürüyor.

Bu konuda bile somut bir delil yok. Teknik takip veya fiziki takip ile delillendirme yok. OTPOR yöneticilerinin Türkiye’ye geliş tarihleri tespit edilmiş ama kiminle görüştükleri tespit edilememiş… Komedi gibi… Uçuş bilgileri üzerinden ‘’Türkiye’ye geldiler, bu isimlere eğitim verdiler’’ diye bir suçlama üretilemez.

Kadife Devrimlerin fikir babası, Gene Sharp’ın şiddetsiz protesto yöntemlerini takip etmiş olmaları, Gezi Eylemcileri’ni ‘dış gücün maşası’ yapmaz.

Aynı yöntemleri Mısır’da, Tunus’ta ve Suriye’de takip edenlere unutmayın bu iktidar açıktan destek vermişti.

***

Gezi Eylemleri’nin bir ‘silahlı terör örgütü’ ve gizli yapılanmaya sahip olduğu izlenimi vermek için Savcı, daha önce medyada çıkan ‘’Zello ve Skype ile görüştüler, Twitter üzerinden mesaj verdiler’’ diyor.

657 sayfalık İddianame’de Zello ile yapılmış tek bir görüşme detayı yok.

Zello ile görüşülmüş olsa bile bu bir suç değil. İletişimin gizliliği Anayasamızın teminatı altında.

Zello ile görüşmede, suç içeren bir unsur varsa, bu tespit edilip ortaya konulmalıydı.

Bırakın suç içeren görüşmeyi, İddianame’de Zello var içerik nanıma satır bile yok…

***

Osman Kavala, Soros tarafından desteklendiği başından beri bilinen ve mali desteği de şeffaf olarak ilan edilen Açık Toplum Vakfı yöneticisi olmakla suçlanıyor.

İddianameye göre, Vakıf üzerinden finansal destek sağlandı ve teşvikler verildi…



Hangi şiddet eylemine destek sağlandı ve teşvik verildi, tek bir delil yok. Aksine, özel haberleşmenin ihlali niteliğinde telefon tapelerine yer verilmiş.

Kavala’nın, Divan Otel’de veya Taxim Oda Cafe’de halka açık mekanda, telefonda açık açık görüşüp yabancı misyon temsilcileri ile buluşması, sanki ‘ülke aleyhine faaliyet’ gibi lanse edilmiş… Ayıptır… Aynı isimlerle iktidar mensuplarının buluşmalarını saymaya kalksanız yerinizden kalkamazsınız…

***

Suçlanan 16 kişi arasında ‘silahlı terör örgütü’ suçlaması olduğuna göre, bir hiyerarşik yapılanma, gizlilik olmalı. İddianamede bunların hiçbiri yok.

‘’Basında yer alan bilgilere göre’’, ‘’iddia edildi’’ gibi bir suçlama olur mu?

‘’Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nin basılmaya çalışıldığı’’ bile iddia ediliyor. Tek bir veri yok. Böyle bir şeyin planlandığına dair tek bir delil yok İddianame’de…

Savcı nispeten ‘tarafsız’ davranmış da, Kabataş yalanı ile Dolmabahçe Camii’nde bira içildi yalanlarına yer vermemiş İddianame’de…

***

Mevcut haliyle, Gezi İddianamesi’nin okuduğum onlarca medya iddianamesinden tırnak ucu kadar farkı yok.

Delil yok. Tarihi bilgilendirme ve arka arkaya sıralanmış tapeler var. Bazı medya iddianamelerinde tape bile yok, HTS kayıtları ile yetiniliyor…

Hiyerarşik yapı, gizlilik, iltisak… namına tek bir delil yok.

***

Can Dündar ve bir kısım gazetecilerin adı da, İddianame’ye yeni bir medya yapılanması yapmak için çabalamaları nedeniyle girmiş.

Sanki fon almak, destek almak suçmuş gibi, onların arayışları, Gezi Terör Örgütü’nün veya kalkışmasının ‘medya’ ayağını kurmak olarak lanse edilmiş.



Mehmet Ali Alabora’nın halka açık sahnelenen ‘Mi Minör’ isimli tiyatro oyununu suç sayan ve hatta Gezi’nin başlangıcı kabul eden savcılığın, Can Dündar ve diğer gazetecilerin özgür bir medya yapılanması arayışını suç sayması normal…

***

Peki, Gezi Eylemi soruşturması 3 yıl sonra bu zayıf delillerle neden İddianame’ye dönüştü ve mahkeme kabul etti?

Bu sorunun cevabı, iktidarın Gezi benzeri bir kitlesel protestodan korkması.

Yerel seçimlerde ‘hile’ ihtimali de, ekonomik kriz nedeniyle bir toplumsal patlamanın yaşanmasının önü kesilmeye çalışılıyor büyük ihtimalle.

Yine liberal ve muhalif aydınlara, bu şekilde gözdağı veriliyor.

Şayet Açık Toplum Vakfı, iddia edildiği gibi Gezi kalkışmasının organizatörü ise, Can Paker ve Mustafa Akyol gibi diğer yöneticilerine de dava açılmalı değil mi?

Hedef belli. İktidar muhaliflerine gözdağı veriyor ve hukuk kılıfında onları susturuyor.

***

Bir diğer neden, iktidarın, tüm ‘tek adam’ rejimleri gibi her daim bir iç veya dış düşmana ihtiyacı var.

Askeri vesayet bitirildi. Cemaat dosyaları tükendi. Kamuoyu bunaldı. İnandırıcılıkları kalmadı. İktidar, şimdi de ‘Gezi’ kartını devreye sokuyor.

Mevcut haliyle ‘Gezi’ soruşturmalarının dalga dalga büyümesi mümkün.

İddianamede adı geçen ve henüz soruşturma açılmamış yüzlerce isim var.

72 ilde protestolar gerçekleşmiş. Her ilde ayrı ayrı dosyalar açılması mümkün.

Eylemlere katılanların ve destek verenlerin listeleri mutlaka oluşturulmuş ve fişlemeleri yapılmıştır.

Gezicilerin ‘ByLock’u, Zello nasıl olsa elde var…

Cemaat’e yapıldığı gibi Gezi’ye yönelik de kitlesel tutuklamalar, finans desteği verenlerin mallarına çökmeler yaşanabilir.

İktidar, kendisinin koltuğunu terketmesine sebep olacak tüm girişimleri hukuku ‘intikam kılıcı’ gibi kullanarak cezalandırıyor. Muhaliflerini yıldırıyor…

***

Son bir tavsiye de Gezi’den suçlananlara…

Yerlerinde olsam, şiddetsiz ve etkin Gezi Eylemleri’ne şiddet bulaştıranların tespit edilerek, istihbarat birimleriyle herhangi bir bağları olup olmadığını mahkemeler yoluyla tespit ettirmek.

Gezi gibi bir eylemi başarısız kılacak tek unsur, şiddet bulaştırmaktı ve istihbaratın etkin şekilde sızdığı bilinen ‘marjinal sol gruplar’ temiz bir eylemi kirleterek, polisin orantısız bir şiddet kullanmasına kapı araladılar.

İkincisi, Kabataş ve Dolmabahçe yalanlarını yayan isimlerin ‘kara kalemler’, ‘beyaz kuvvetler’ olup olmadığını, mümkünse ortaya çıkarmaları.

Zira onlar ‘seyrettim videoyu’ deyip yalan söylemeselerdi, kamuoyu ikna olmazdı…

O zaman Gezi İddianamesi yerine bugün Ethem Sarısülük’ün, Ali İsmail Korkmaz’ın, Abdullah Cömert’in ve Berkin Elvan’ın katilleri ve orantısız şiddet kullanan kamu görevlileri yargılanıyor olurdu…

[Erhan Başyurt] 6.3.2019 [TR724]

Devletin tasfiyesi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Devletin el değiştirmesi olarak okuduğumuz Türkiye öyküsünü devletin tasfiyesi olarak da okumak mümkün müdür? Yani siyasi güç sahiplerinin (iktidarların) değişimi ya da değişik zamanlarda devlet aygıtını kontrol etmeleri üzerine kurgulanan bir kuramsal tasarımdan ziyade, devletin tümden bittiği, sonlandığı, çöktüğü, ortadan kalktığı, yıkıldığı bir senaryo üzerinden bugün yaşanan tabloyu çözümlemeye çabalamak, acaba bize yeni bir perspektif sunabilir mi? Bu yazıda işte böylesi bir bakış değişikliği ile yaklaşacağım Türkiye’nin içinde bulunduğu sürece!

Türkiye’de devlet hep el değiştirdi – en azından siyasi güç peşinde koşanlar devleti ele geçirmeye, onu fethetmeye çalıştı. Fakat enteresandır, devlet hep var olmaya da devam etti. Yani iktidar savaşının çok vahşileştiği dönemlerde bile, devletin devlet olmasını meşrulaştıracak bir anlatıya veya diskura sadık kalındı. Güç mücadelesinde anayasayı, bürokrasiyi, devletin mimarisini, kural, kaide ve teamüllerini, anayasa, yasa ve yönetmeliklerini, prosedürel süreçlerini feshetmeye ya da iptal etmeye yönelik çabalar, sınırlı kaldı. 1960 darbesinde, hedeflenen yeni bir anayasal düzen olmasına karşın, eskiyle bağın korunmasına, cumhuriyetin ana hatlarının korunmasına özen gösterildi. Nitekim, darbe tabandan tavana yönde gerçekleşmiş – emir komuta zincirinde olmayan şekilde – tezahür etmiş olsa da, darbe sonucunda, emir-komuta hiyerarşisi hem TSK hem de devlet bürokrasisi bazında yeniden tesis edildi. Darbeciler, bunun aksini düşünmediler. 1971 muhtırasında, her ne kadar 1960 anayasasına ayar verilmek istense de, devletin sürekliliği ve varlığına halel getirilmemesi iradesi belirleyici oldu. 1980 darbesinde anayasa ve partiler ortadan kaldırılsa da, örneğin üst mahkemeler feshedilmedi, Anayasa Mahkemesi görevine devam etti. Yani ara rejime karşın devletin ana karakterine dokunulmadı. Ara rejimler, meşruiyetini zaten devleti “onarmak” hedefinden aldılar. Kimse devleti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmedi! Devlet, kısacası darbe dönemlerinde bile ortadan kalkmadı, varlığını korudu. İktidar el değiştirdi, ama var olmaya devam etti.

Devlet Türkiye’de ideolojisi olan ve bazı kesimleri dışlayan yapıda oldu hep. Bu, devletin dışladığı kesimlerin her zaman devleti içerden değiştirmeye yönelik bir stratejik tutum almaya itti. Örneğin devlet İslamcıları sistemden itti, bunun üzerine İslamcılar – izlerini Osmanlı dönemine dek sürebildiğimiz bir çizgide – devlet içine kendi adamlarını sızdırarak devletin din karşıtı laiklik karakterini yumuşatmaya çalıştı. Milli Nizam Partisi’nden bu yana, hatta esasında Demokrat Parti iktidarından itibaren, sağın en önemli hedeflerinden biri, İslam’ın kamusal alanda daha görünür kılınması ola geldi. Tabi sadece siyasi partiler değil, sivil toplum örgütleri de, her ne kadar adı daha böyle konmamış olsa da, 1950’lerden itibaren merkez sağ veya İslamcı parti kontenjanları kanalıyla, bürokraside yer alma eğiliminde oldular. Cumhuriyet, esasında elitist diye damgalansa da, o bahsedilen elitler hep “halktan gelme” çocuklar oldular. Erbakan, Türkeş, Demirel, Özal gibi ön liderlik konumunda olanların yanında binlerce siyasi ve bürokratik elit, cumhuriyet rejiminde sınıf atlayarak, devletin içine girdiler. Bu zaten modernleştirici bir dinamiği daima barındıran cumhuriyet rejiminin bir başarısı olarak kabul edilmeli. Fakat konumuzla alakalı bağlamı şu: rejimin üvey çocukları, daima rejimi içeriden evrimsel bir süreçle dönüştürmeyi hayal etti. Devrimci bir tutum, daima bu gruplar arasında marjinal bir yaklaşım olarak kaldı.

Cumhuriyetin öbür “ötekisi” olan Kürtler, 1980’lerin ortalarına dek daima içerden dönüşüm yaklaşımı içinde oldular. 1980’lerde artık salt dilleri, kültürleri ve hakları değil, varoluşları bile reddedildiği ve baskılandığı için, PKK türedi. Bu olumsuzluklara karşın, makul çoğunluk daima bölücü Marksistlerin karşısında yer almayı seçti. Kemal Burkay ve daha bir sürü Kürt hakları savunucusu, devletin ağır yanlışlarına rağmen daima sistemi içeriden dönüştürücü mülayim politikalardan yana tavır aldı.

Bu örnekleri çoğaltmak olanaklı. Çok ağır eleştirileri hak ettiği düşünülmüş bile olsa, Türkiye entelijensiyası cumhuriyete sahip çıktı, onu yok etmeden nasıl dönüştürebileceği konusuna kafa yordu. Bu, Türkiye’de asgari minimumda bile kalsa, toplum olma dinamiklerinin devamı bakımından birleştirici bir ortak zemin kabul edilmeli. 1980’lerde aynı hapishanelerde karşılaşan ülkücüler ve komünistler arasında bile insani ilişkiler düzleminde önemli dersler içeren örnek tutumlar oldu. Özellikle gücün el değiştirdiği durumlarda, iktidar sahipleri, örneğin askerler, darbe koşulları da dâhil olmak üzere, devletin ana omuru olan mahkemeler başta olmak üzere, müdahil ihtilalci yıkımlardan özellikle uzak durmaya gayret etti. Mesela darbe dönemlerinde bile avukatlar bazı münferit olaylar haricinde büyük oranda savunma görevlerini yapabildiler. Savcılar ve yargıçlar, bazı cesur emsal kararları almaktan korkmadılar. Polis ve askeriyede kitlesel bir tasfiyeyle karşılaşılmadı. Ki bakınız, darbe dönemlerinde anayasa ve yasalar deklare edildiği üzere, alenen askıya alındı veya iptal edildi. Bu koşullarda bile silahlı iktidar sahipleri, işin ucunda kendi varlıkları olan bu tehlikeli oyunda devleti tümden tasfiye etmeye yanaşmadı.

Neden askerler darbe yaptıktan sonra hep bir tür veto rejimi kurmakla yetindi? Neden iktidarı bir süre sonra sivillere devretti? Niçin sınırsız bir iktidara olanak verecek bir devlet feshine girişmediler? Oysa mesela özellikle 1960’ta ve 1980’de şartlar buna çok elverişliydi. Dahası, mesela 1980’de Evren istese, çok daha uzun erimli bir olağanüstü rejim halkın büyük bir çoğunluğunca kabul edilirdi. Bir somut örnek vermek gerekirse, 1402’likler olarak nitelenen ve devletten ihraç edilen kamu personeli içinde, üniversite öğretim üyelerinin toplam sayısı 148, diğer kamu personelinin sayısı ise 4891 oldu. Bu kişilerin çoğu emekli edildi, ailelerine dokunulmadı. Bu rakamlar unutmayın darbe ortamına karşın bu sayılardadır.

27 Mayıs 1960’ta sadece 147 akademisyen atıldı

Tasfiye olan subay toplamı 4,171’di. 12 Mart 1971’de 600 civarı subay görevden alındı. 12 Eylül 1980’de 397 subay ve 176 astsubay ordudan atıldı. 28 Şubat 1997’de 569 askeri personel TSK’dan ihraç edildi. 1960 darbesindeki dört binin üzerinde subayın ordudan atılması hadisesi, darbenin emir komuta hiyerarşisi içinde gerçekleşmemiş olmasının verdiği “tedbirci” yaklaşım olarak algılanmalı. Bu subayların ordudan hakları verilerek uzaklaştırıldığı, yani emeklilik ve özlük haklarına dokunulmadığı, hapis görmedikleri de unutulmamalı. Bu kıstaslar tüm diğer askeri darbe dönemlerinde de aynıdır esasında. 15 Temmuz’u diğerlerinden farklı kılan bir şeyler olması lazımdır!

15 Temmuz sonrası anomali

17 Aralık’ta başlayan sivil darbe, 15 Temmuz kontrollü darbe projesiyle vites değiştirerek yeni bir kantitatif ve kalitatif tasfiye sürecine girmiştir. Artık devlet aygıtına müdahaleden ziyade, devletin ortadan kaldırılmasıdır söz konusu olan. 15 Temmuz sonrasında TSK’dan 2018 rakamlarıyla 15 bin 242 subay ihraç edildi ve hapse atıldı. Bu rakam binlerce kişi artmış durumda an itibarı ile. Her gün onlarca, yüzlerce TSK personelinin, ankesörlü telefondan arama yapmak gibi hukuksuz, hatta komik gerekçelerle görevinden alındığını ve tutuklandığını görüyoruz. Bu şartlarda, 15 Temmuz sonrası orduda yapılan tasfiye 27 Mayıs 1960 darbesinin tafsiye ettiği askerlerin dört katı civarındadır! Bunu 12 Eylül askeri darbesi ile mukayese yaparsak, fark muazzamdır: tam 30 kat! Dahası 15 Temmuz sürecinde 170 bine yakın kamu personeli kamudan ihraç edilmiştir. 7 bine yakın akademisyen üniversitelerinden atılmıştır. 500.000 kişi (yarım milyon insan!) “işlemden geçmiş”, yani tutuklanmış, gözaltına alınmış veya görevinden ihraç edilmiştir. Yani salt akademisyenler baz alınacak olursa, 15 Temmuz, 12 Eylül’den 47 kat fazla akademisyeni ihraç etmiştir. Kitleselliği görüyor musunuz? Yine tüm kamudan ihraç edilenler bazında 15 Temmuz, 12 Eylül’e oranla 35 kat fazla kamu personelini ihraç etmiştir. Bu rakamlar anormaldir. Bu, bir anomalidir.

17 Aralık’ta başlayan ve 15 Temmuz 2016’dan sonra makarası boşalan bu süreç, Türkiye’de devletin yıkıldığından başka bir anlama gelmiyor! Bu yaşanan, devlette bir tasfiye olmaktan çok daha ağır bir vakadır. Devletin tasfiye edildiğine şahitlik ediyoruz. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti adlı devlet, 17 Aralık sonrası başladığı anayasasız dönemin de bize gösterdiği üzere, artık bütünüyle ortadan kalkmıştır. İsmi vardır, cismi yoktur!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.3.2019 [TR724]

‘Yallah Katar’a!’ [Naci Karadağ]

“Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa,
gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.”
(George Orwell)

Peşinen söyleyeyim ki, ne ben, ne de tarihin en büyük zulüm ve sosyal kırımına muhatap olan hizmet erlerinden herhangi biri başlıktaki ifadeyi değil Erdoğan, herhangi bir iktidar destekçisi için kullanmaz. Hatta Hüseyin Gülerce için bile kullanmaz.

Ancak, bu yukarıdaki cümleyi kimsenin kullanmayacağı anlamına da gelmez.

Çünkü Adetullahtandır; iddiasından vurulur insan!

Kürtler için “Yallah Kürdistan’a” diyebilen bir zihniyet eninde sonunda bu cümle ile yüzleşecektir emin olabilirsiniz.

Meseleyi şöyle izah etmek isterim.

Bizim Siyasal İslamcı güruhun pek bir bayıldığı, Necip Fazıl’ın “piliçliğine bakmadan horoz taklidi yapmaya başladı” dediği Sezai Karakoç’un (sahi nerelerde kendisi, hoşuna gidiyor mu zihin mimarı olduğu kesimin bugün yaptıkları?) bir şiirinde Doğulu bir Baba’nın ve oğullarının masalı anlatılır.

Batıyı merak eden çocukları sırayla yollar, şehre gelen her çocuk değişir ve felaketi olur aynı zamanda. Baba ölür acılarından, son çocuk vasiyet olarak gider ve şehrin göbeğine kocaman bir mezar kazar. Ve haykırır: “Gömün beni değiştirmeden”

Hizmet hareketinin en önemli özelliklerinden biri de herkesi kendi konumunda kabul etmesiydi. Ve çıldırtıyordu bu davranış biçimi kendini dinin tek sahibi zannedenleri. Belki de şu anda Mehveş Evin’inden Ergun babahan’a kadar pek çok kesimin ve kişinin nefretini kazanmasının sebebi buydu.

Çok basit bir şeydi aslında, seninle diyalog kurmak, beraber yaşamak için, senin ya da benim değişmem gerekmiyor. Herkesi kendi konumunda, inancında, kültüründe kabul edip evrensel insani değerlerde bir araya gelmek. Mesele bu kadar basitti ama çok büyük bir nefret kazandı bu düşünce.

İşte bu güzelim anlayış boğuldu Türkiye’de.

“Benden değilsen hainsin, hatta benden olsan bile istediğim kişiden nefret etmiyorsan yine hainsin” anlayışı yürürlükte uzun zamandır.

Dün, bir zamanların Baro Başkanı Şevket Kazan’ı dinledim T24’ün yayınında. (BKZ) Deneyimli hukukçu ülkede adaletin sıfırı tükettiğini, yargıdan bahsetmenin artık mümkün olmadığını ifade ediyor haklı olarak. Ancak mesele ülkedeki binlerce adalet personelinin hukuksuzca yok edilmesine geldiğinde zurna nedense bir anda “zırt” deyiveriyor ve şöyle diyor; “Tamam o konuda bence de doğru yapıldı…”

Bir hukukçu bunu söyledikten sonra söylediği tek kelime bile dinlemez!

Kazan, yapılan zulümlerden, hukuksuzluktan filan rahatsız değil, onun yerine konulmaya çalışılandan rahatsız. Zaten röportajcının “Hapishanede pek çok mağduru ziyaret ettiniz, Ahmet Altan’ı da ziyaret ettiniz mi?” sorusuna pişkince “Hayır” diyebiliyordu.

Galiba şu gerçeği artık kabullenmeliyiz:

“AKP ve Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük nedir?” diye sorulsa artık tek bir cevap verebiliriz: Nefret tohumlarını ekti, yeşertti ve hasadını yapıyor!

Nefret başka bir şey dostlar, hırsızlığa, arsızlığa, yalancılığa, hainliğe benzemiyor! Zehirli ve bulaşıcı. Bir zerk edildi mi bünyeye, kartopu gibi büyüyor damarlarda. Ve her yeri ele geçiyor durmaksızın.

Türkiye şimdi tarihte eşi benzeri görülmemiş bir nefret sarmalında debeleniyor. Toplumsal tüm eklemlemeler yırtıldı, çatlaklar kocaman yarıklara dönüştü. Şerha şerha kin akıyor toplumun bir arada yaşayan kesimlerinin arasında. Her fırsatta herkes herkesi boğazlamak istiyor.

Yırtık öylesine büyüdü ki, artık bundan sonra dikiş tutması neredeyse imkansız. Bu harami tayfa yarın öbür gün defolup gittikten sonra inanın bana bu millet on yıllarca toparlayamayacak, silemeyecek bu nefretin izlerini.

Bırakanız farklı görüşlere, düşüncelere, hayat tarzlarına sahip bir ülkeyi, bırakınız bir şehri, kasabayı, köyü… İçinde kavga, maraza çıkmayan mahalle kalmadı, ev kalmadı ev. Aynı evdeki insanları birbirine düşmen ederek bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptı Tayyip Erdoğan!

Açın sosyal medyayı da okuyun. Görün…

Çok basit bir acı paylaşımı bile “Oh olmuş” gibi yürek soğutan karşılıklar ile nefret linçine uğruyor.

Küçücük çocuklar zulümden kaçarken denizlerde, nehirlerde boğuluyor ve karşımızda bu acıyı anlaması, paylaşması gereken bir kitle yok.

Tersine, “Büyüseydi terörist olacaktı, iyi olmuş” diye yazabilen canavarlar yetiştirdi AKP iktidarı.

Başkasının ölüsüne nasıl hakaretler ediliyor, ana, bacı evlatlar nasıl havalarda uçuşuyor mideniz ve vicdanınız sağlamsa bir göz atın.

Adım adım, gün be gün büyüdü nefret tarlası. Uzadı nefret başaklarının boyu. Kan kırmızı bir düşmanlık ekildi tüm memlekete.

Yedi düvele karşı zaten nefret doluyduk. Özene bezene büyüttükleri nefreti birbirimize yönelttiler sonra. Şimdi toplum birbirine nefretle doldu taşıyor. Bıraksanız basit bir tartışma programını, yalamıyorsan Reis’i ve iktidarı konuşamıyorsun. Sıkıysa konuş. İstersen iktidardaki partiden ol, anında hainsin, ajansın, kriptosun.

Hepsi korkuyor atıyor aslında ama hepsi de nefret kusmaktan geri kalmıyor. Biliyorlar ki, ne kadar çok nefret o kadar uzun hayat, büyük imkan.

Sineler bir nefret tarlasına dönüşmüş durumda, Tayyip Erdoğan ve ekibi her gün nefret tohumu saçıyor bu topraklara. Yeşerttikçe gülüyorlar, başardık diye seviniyorlar utanmazca. Herkes herkesten nefret ederse mutlu olacaklar, en sonunda nefret boğacak herkesi. Bizzat kendileri dahil. Bunu biliyorlar ama umurlarında bile değil.

Nasıl bu kadar kötü olunabiliyor inanın aklım almıyor. Nefret bu kadar büyüyebiliyormuş meğerse!

Nemrut’u, Firavun’u, Yezid’i anlıyoruz bir nebze.

Başka ülkelere bakıyoruz ağzımız açık. Siyasi parti liderleri aynı ekranda konuşuyor saatlerce, şakalaşıyorlar… Sokaklarda parti afişleri yanyana salınıyor. Bizimkiler gübre döküyor muhalefetin yollarına. Mümkün mü iki siyasi parti liderinin ekrana çıkması?

Ankara Belediye Başkan adayı, “Erdoğan izin verirse rakibimle televizyonda tartışmak isterim” diyor korka korka.

Medyanın hali zaten vahim.

Karşı görüşten kimse bile almaya korkuyor, sayısı artık bir iki tane kalmış haber kanalı. Varsa yoksa yandaşın Reis yalama seansları tartışma programları.

Siyasetçiler Reis’in dediğinin aksini söylüyorsa hain oluyor bir çırpıda. Merkel de terörist aslında, Obama hepten teröristti zaten.

HDPliler zaten dünden terörist. Kendi halkına yapılan zulümlere sesini yükseltmekten daha büyük terör eylemi mi olurmuş?

Alıp hapse atılıyor halkın seçtiği insanlar.

Kendisi altı ay kadar hapiste kaldı diye bir ömür mağdur rolü oynuyor ve gittiği Diyarbakır’da, “biliyorsunuz belediye başkanlığımı elimden aldılar” diyor utanmadan. Konuşma yaptığı şehir de dahil, halkın seçtiği onlarca belediye başkanının makamına çökmüş oysa.

Yine de bitmiyor nefreti.

Parti liderlerini, milletvekillerini alıp hapse attırıyor gerekçe filan olmadan. Terörist işte, gerekçesi mi olurmuş daha!

Artık sözün bitip tükendiği noktadayız sanırım.

Nefret, onu besleyip büyütenleri, onu ekenleri yakalayıp bitirene kadar bir şey yapmak zor artık bu memlekette. Kinlerinde boğulacakları zaman bu toplum hala var olur mu bilmiyorum ama boş mezarlar tarihe geçecek bir şekilde izliyor olacak ibretlik sonlarını!

Ve emin olun, biz söylemeyeceğiz ama birileri mutlaka yüzlerine haykıracak bugünkü zalimlerin:

Yallah Arabistan’a, Yallah Katar’a…

[Naci Karadağ] 6.3.2019 [TR724]

Ruslar S-400’den nasıl vazgeçer? [Adem Yavuz Arslan]

ABD Dışişleri Bakanlığının üst düzey bürokratlarından Matthew Palmer ve ABD’nin Suriye özel temsilcisi (aynı zamanda IŞİD’le mücadele koordinatörü) James Jeffrey Türk yetkililerle buluşmak üzere Ankara’da iken Washington’dan önemli bir açıklama geldi.

Pentagon Sözcüsü Eric Pahon Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemlerini satın alması halinde Ankara ile Washington arasında ‘ciddi sorunlar’ çıkacağını söyledi. Pahon bu konuda Türkiye’nin ‘uyarıldığını’ da ifade etti.

Açıklamanın zamanlaması söz konusu ifadeleri daha da ‘ağır’ hale getirdi.

Zira Pentagon bu açıklamayı Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in Washington ziyaretinin hemen ardından yaptı. Üstelik Jeffrey ve Palmer’de bugünlerde Ankara’da.

Peki ne oluyor?  Bugüne kadar ki ‘almasanız iyi olur’ türü ‘nazik’ ifadeler, neden yerini ‘alırsanız ağır faturası olur’a bıraktı?

Türkiye ile ABD arasında bir dizi ve esaslı sorunlar olduğu muhakkak.

Reza Zarrab ve Halkbank soruşturmaları iktidarın ödünü koparıyor. Erdoğan ve Berat Albayrak başta olmak üzere AKP kabinesinden çok sayıda isim ABD’de süren davalar sebebiyle gündemde.

ABD tarafında ise öncelikli konu S-400.

Son bir yıldır ABD yönetimi çeşitli platformlarda, muhtelif yöntemlerle S-400 meselesine dair uyarılarda bulunuyordu. Hatta geçtiğimiz aylarda ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nden bir isim, gazetecilere “Türkiye S-400 alırsa Patriot alamaz, F-35 programına katılımı tehlikeye girer, ABD yaptırımlarına maruz kalabilir” açıklamasını yaptı.

Ardından ABD Başkan yardımcısı Mike Pence, Münih Güvenlik Zirvesi’nde “NATO üyesi müttefiklerimiz hasımlarımızdan silah satın almaya başlarsa buna kayıtsız kalmayız” dedi. Aslında bu konuşmadan bir gün önce Başkan Trump’ın ‘selamı’ ile Erdoğan’ı aramış ve aynı konuda uyarılarda bulunmuştu.

Türkiye tarafı Pence’nin aramasından rahatsız oldu ve görüşmeyi bizzat Erdoğan’ın ağzından sızdırdı. Görüşmenin içeriğinin sızmasına ABD’nin cevabı Pentagon sözcüsü aracılığıyla ve üst perdeden oldu.

Aynı günün akşamında başkan Trump’tan ilginç bir hamle daha geldi.

Trump ABD Kongresi’ne Türkiye’ye ilişkin bir mektup gönderdi ve Türkiye’yi vergi muafiyeti programından çıkarmak istediğini bildirdi. Program bazı Türk ürünlerinin vergisiz ABD pazarına girmesine olanak tanıyordu. Trump ‘Türk ekonomisinin yeterince güçlendiğini’ iddia ederek bu kararı aldığını ifade etti.

Türk ekonomisini olumsuz etkileyecek bu gelişmenin salt ekonomi ile ilişkili olduğunu düşünmek fazla iyi niyetli olur. Üstelik Trump tüccar bir başkan. Bir yandan iki ülke arasındaki ticareti arttırmaya çalışırken öbür taraftan tersi adımlar atmaz.

Trump söz konusu mektupla S-400 konusunda kararlı olduğunun mesajını veriyor. Bu arada hatırlatalım; Trump Türkiye’ye ekonomi üzerinden kolaylıkla diş geçireceğini rahip Brunson olayında gördü.

Atacağı bir tweet ile Türk ekonomisini alt üst edebildiğini test etti. Dolayısıyla aynı taktiği S-400 sürecinde de görmemiz sürpriz olmaz.

Üstelik ABD Kongresi de S-400 konusunda Beyaz Saray’dan farklı değil.

Hatta daha negatif yaklaşıyor. Eğer Türkiye S-400 konusunda geri adım atmazsa Türkiye 1974 benzeri bir ambargoya muhatap olabilir.

Özetle Washington S-400 konusunda çok kararlı. Bir NATO ülkesinin Rusya’dan hava savunma sistemi satın almasının tüm NATO ülkeleri için güvenlik riski oluşturduğunu düşünüyorlar.

ERDOĞAN NASIL BİR ÇIKIŞ YOLU BULACAK?

ABD cephesinde bunlar olurken Ankara S-400 konusunda ‘geri adım atmayacağız’ açıklamaları yapıyor.

Türkiye’ye göre bu ‘iş’ bitti.  Rusya ile yapılan anlaşmaya göre füzeler temmuz ayında Türkiye’ye gelecek ve sonbaharda kullanıma hazır hale gelecek.

Yani takvim fazlasıyla sıkıştı. Peki Erdoğan nasıl bir çözüm bulacak? S-400’den vazgeçerse Putin’i, vazgeçmezse de ABD’yi karşına alacak.

Erdoğan bugüne kadar iki süper güç arasında akıllıca oynadı. Zaman zaman Rusya’ya yaklaşarak Batı’yı test etti. Zaman zaman da ABD’ye sıcak mesajlar göndererek Putin’e ‘alternatifsiz olmadığını’ gösterdi.

ERDOĞAN İÇİN ÖNCELİK KİŞİSEL GÜVENLİĞİ

Erdoğan için S-400 savunma sistemleri aslında kişisel bir güvenlik meselesi.

17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası köşeye sıkıştığını düşünen Erdoğan, özellikle de Reza Zarrab’ın ABD’ye giderek savcılıkla işbirliği yapması sonrası Putin’e daha çok yanaştı.

Bir nevi kendini korumaya aldı. ABD’ye ‘üstüme gelirseniz bende Rusya safına geçerim’ mesajı gönderdi.

Putin ise ‘tarihi fırsatı’ kaçırmadı ve Erdoğan’ı zayıf noktasından yakaladı.

Büyükelçisi Ankara’da suikaste kurban gitse, bir savaş uçağı Türkiye tarafından düşürülse de Putin ‘büyük resme’ baktı ve Erdoğan’a ‘koruma’ vaad etti.

Özellikle Rusların 15 Temmuz’daki katkıları Erdoğan’ı daha da borçlandırdı.

Ayrıca Rusların elinde Suriye’den toplanmış ve Ankara’nın canını sıkacak ‘deliller, ifadeler’ de var. Nitekim Erdoğan ne zaman ABD ile yakınlaşsa Moskova çıkışlı haberler servis ediliyor.

Mesela El Nusra’nın liderlerinden birinin Hatay’da tedavi gördüğü yada İŞİD’in Türkiye’ye petrol sattığı yönünde haberler dolaşıma giriyor. Söz konusu haberlerin salt haber olsun diye sızdırılmadığı tartışma götürmez.

Yani Erdoğan S-400 sistemlerinden istese de vazgeçemez.

Bu noktada ‘seçeneklerden’ birisi şöyle; Erdoğan S-400 sistemlerini satın alır ama hiç kullanamaz. Nitekim Yunanistan’da Rusya’dan S-300 almış ama ABD’nin baskısı nedeniyle kullanamamıştı. O füzeler Yunan ordusunun depolarında çürüdü.

Erdoğan da aynı taktiği izleyebilir.

Eğer S-400’den tümden vazgeçerse Putin sümen altı ettiği dosyaları masaya sürecektir. Mesela 15 Temmuz’a dair istihbaratlarını medyaya sızdırabilir. Yada Suriye’deki cihatçılar ile Türk istihbaratının ilişkilerine dair bir takım dökümanlar uluslararası platformlarda dolaşıma girer.

Ankara bu riskin farkında.

O yüzden ‘S-400’lerden dönüş yok’ diyor. Ancak Amerika’yı da karşına alamayacağını biliyor. Çünkü Trump’ın ‘ekonominiz mahvederim’ tehdidi hala güncel.

Erdoğan’ın kendi kişisel ikbali ve güvenliği için Türkiye’nin geleceği ile oynadığı ortada. Türk kamuoyu bu realiteyi yoğun sansür ve AKP propagandası nedeniyle fark edebilmiş değil.

Erdoğan ise medyayı kontrol ve manüple etmenin avantajını kullanıyor. Gelinen nokta da kuvvetle muhtemel şöyle bir tablo ile karşılaşacağız;

Erdoğan ABD’yi karşısına alamaz. Çünkü TSK, NATO standartlarına göre yapılandırılmış bir ordu. Ayrıca hem askeri hem de siyasi bir ambargo Erdoğan rejiminin sonunu da getirebilir.

Bu yüzden Putin’le anlaşmanın yoluna gidecektir. Putin de yılların istihbaratçısı ve kurt bir siyasetçi olduğu için Erdoğan’ı en zayıf anında yakalamış olmanın rahatlığı ile pazarlık masasına oturmak isteyecektir.

Türkiye S-400 krizinden ancak Putin’i tatmin edecek ‘daha büyük bir anlaşma’ ile çıkabilir. Peki sizce Putin neyin karşılığında S-400’lerden vazgeçer?

Erdoğan’dan ne ister?

Putin, Erdoğan’ı bu kadar köşeye sıkıştırmışken alttan alır mı? Veya şöyle soralım; Erdoğan kendi kişisel ikbali için pazarlık masasına neyi sürebilir?

Benim bazı tahminlerim var.

Gerçi ilk duyduğumda bana komplo teorisi gibi gelmişti. Ama Erdoğan’ın Putin’le kavga etmesi halinde neler kaybedeceğini düşündüğümde fikrim değişti.

[Adem Yavuz Arslan] 6.3.2019 [TR724]

Kamudan tasfiyede usuli hakların yok edilmesi [Aziz Kamil Can]

AİHM’nin ihraç nedeniyle Hamit Pişkin’in yapmış olduğu (Pişkin/Türkiye, 33399/18) başvuruda “Lustration/Arındırma” sorusunu sormasının haklı bir temeli var mıdır?

Önceki yazımızda, hükümetin ihraçlar konusundaki uygulamasını, amacını ve oluşan sonuçları değerlendirmiş ve AİHM’in bu soruyu sorarak mevcut hukuksuzluğa yanlış bir açıdan baktığını ifade etmiştik.

Bu yazıda da kamudan tasfiye yapılırken hukukun temel prensiplerine ne kadar riayet edildiğini belirlemeye çalışacağız.

Anayasa hukukçusu Kemal Gözler’in belirttiği üzere, ülkenin içinde bulunduğu durum her ne olursa olsun, sürecin nasıl işletilebileceğine dair Anayasa’da çizilmiş bir hukuki sınır söz konusudur. Anayasasının 15/2. maddesi çok önemli hak ve ilkelerden oluşan bir çekirdek alan öngörmüştür. Anayasaya göre, bu çekirdek alana, olağanüstü hallerde, hatta savaş halinde bile dokunulamaz.

Mutlak olarak korunması gereken, bu dokunulmaz hak ve ilkelerden üçü şunlardır;

– Kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz,

– Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez,

– Suçluluğu mahkeme kararıyla saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.

Aksi yönde yapılacak düzenlemelerin adı ne olursa olsun iptal davasına konu olarak, mutlak şekilde Anayasa Mahkemesi’nin görev alanına girecektir.

Fakat ne yazık ki Türkiye’de üyelerinin tamamı siyasi irade tarafından atanan Anayasa Mahkemesi ise, önüne gelen bu tür başvuruları reddedeceğini bir basın açıklamasıyla en baştan açıklamıştır. Daha trajik olanı ise; yüksek mahkeme, iki üyesinin Anayasa ve kanunlara ve meslek güvencelerine tamamen aykırı şekilde gözaltına alınıp tutuklanmasına sessiz kaldığı gibi, yine benzer şekildeki bir hukuk cinayetiyle, bu iki üyesinin savunmalarını almaya dahi gerek görmeden ve sadece “sosyal çevre” gerekçesine dayanarak oybirliği ile ihraç etmiştir.

Yüksek mahkemenin bu tutumu, adeta bir “norm” gibi ülke çapında diğer kamu görevlileri için de uygulanmıştır. İhraç edilen kamu görevlilerinden “istisnasız” hiçbirisinin savunması alınmamış ve sadece AYM üyelerinin gerekçesinde olduğu gibi “dedikodu” diye tabir edilebilecek bu ve benzer kriterler ve soyut iddialarla ihraçlarına karar verilmiştir.

Bu noktada önemli bir sorun da, yaptırımın bu kadar ağır olmasına rağmen, bir adli kovuşturma sonucu değil de idari bir karar ile sonuca varılmış olunmasıdır. Şöyle ki;      Polonya’daki temizleme davaları, iç hukukta ceza hukuku kapsamında görülmemesine rağmen AİHM, başvurucuya yöneltilen suçlamanın sözleşme anlamında ceza suçlaması olduğu sonucuna ulaşmıştır.

Mahkemenin bu sonuca ulaşmasında uygulanan muhakeme usulünün, ceza muhakemesine çok yakın olması yanında, işlenen suçun niteliği ve verilen cezanın ağırlığı dikkate alınmıştır. Başvurucular, hapis cezası yatmadığı gibi para cezasına da çarptırılmamaktadırlar. Ne var ki, komünist geçmişi ile ilgili yalan söylediği saptanan kişiler 10 yıla kadar kamu hizmetinde çalışma ve siyasete katılma hakkından mahrum kalmaktadırlar. AİHM’e göre bu unsur, diğer unsurlarla birlikte değerlendirildiğinde başvurucuya yönelik cezai bir isnat olduğu anlamına gelmektedir.

Türkiye’de yaşanan örneklere baktığımızda ise; 15 Temmuz sonra binlerce kamu görevlisinin ihracına neden olan eylem olarak, “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulu’nca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olmak” olarak gösterilmektedir.

Söz konusu gerekçede adı geçen “Terör örgütü üyeliği” ceza kanununda ağır bir suç olarak düzenlenmiştir. Bu suç, bir disiplin suçu niteliğinde olmayıp, sadece belirli görevleri yerine getirenler tarafından işlenen değil toplumun her kesimi tarafından işlenebilen bir suçtur. Üyelik, mensubiyet, iltisak veya irtibat eylemlerinden birini gerçekleştiren kişiye uygulanacak yaptırım da Polonya’daki gibi belirli bir yıl ile sınırlı değil; süresiz olarak verildiği için ondan çok daha ağırdır. Ayrıca bu kişilerin toplum içinde “terörist” olarak damgalanıyor olması da, cezanın ağırlığını katlanılamaz boyutlara ulaştırmaktadır ki sırf bu nedenle KHK mağdurlarından 50’den fazla kişi intihar etmiştir.

Yine sözü edilen kamudan arındırma davalarına bakıldığında görüleceği üzere, AİHM muhakemenin ceza muhakemesi usulüne uygun yapılmaması nedeniyle sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.  Türkiye’de ise OHAL KHK’leri açısından, değil adil olmayan bir muhakeme, hiçbir muhakeme yapılmaksızın, en ufak bir savunma hakkı verilmeksizin onbinlerce kişi kamu görevinden çıkarılmıştır. Bu durumda, aslında yargılama yapılmaksızın bir ceza mahkumiyetinin tesis edildiği söylenebilir.

Bu durum, yukarıda açıklandığı üzere tek başına Anayasa’nın 15/2 maddesine aykırılık oluşturmaktadır. Aksi hukuken kanıtlanmadan ve de kanıtlanmasına da izin verilmeden bu insanlar suçlu kabul edilmiştir.

Hukuken geçerli bir somut delile dayanmıyor olsa da,  ihraç edilen insanların önemli bir kısmı salt dini bir cemaate üye olmakla suçlanmaktadır. Bu suça(!) delil olarak da 3-4 yıl önceki hepsi devletin izin ve kontrolü altında işleyen bir bankada sadece hesaplarının bulunması veya mesleki bir sendikaya üye olmaları ya da kamu yararına çalışan bir derneğe bağış yapmış olmaları gösteriliyor. Dolayısı ile OHAL bahane edilerek, keyfi şekilde, Anayasa’nın ilgili maddesindeki üç fıkranın da ihlal edildiği anlaşılıyor.

Komünist rejim sonrası kamudan temizleme işlemlerinin hukuk devleti ilkelerine uygun bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla AKPM tarafında hazırlanan ve hem AİHM hem de Venedik Komisyonu tarafından esas alınan rehber ilkelere göre; bu işlemler en azından, bu amaçla kurulmuş bağımsız komisyonlar tarafından yürütülmelidir. Komisyon önünde suçlanan kişiye düzgün bir yargılamanın tüm imkanları sunulmalıdır. Bu güvenceler, avukata erişim hakkı, hakkındaki suçlamalara uygun bir şekilde cevap verme, aleyhine gösterilen tüm delilleri görme ve değerlendirme, lehine olan delilleri ileri sürebilme gibi çok çeşitlidir. İnsan Hakları Komiserliği de silahların eşitliği ilkesine uygun bir yargılama yapılması gerekliliğini vurgulamıştır.

Benzer şekilde Türkiye’den AİHM’e onbinlerce başvuru sonrasında, Venedik Komisyonu, hükümete OHAL önlemlerini incelemek üzere ad hoc (özel amaçla, geçici olarak) nitelik taşıyan bir Komisyon kurmasını önermiştir. Ancak Komisyon bu açıklamayı yaparken önemli bir şerh düşmüştür; “Eğer kamu görevlilerinin mahkemeye başvuru haklarının tamamen yeniden devreye sokulması uygulama açısından mevcut koşullarda imkânsızsa!” Bu çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir husus olmakla beraber, AYM, Anayasa’nın açık hükmüne rağmen, üstelik bir basın açıklaması ile yüksek mahkeme ciddiyetinden uzak şekilde, başvurularla ilgili yaptığı açıklamada, bu koşulları nasıl kötüye kullanarak önünü kapattığını ortaya koymuştur.

Venedik Komisyonu, tavsiye kararındaki gibi bir organ oluşturulursa, yapının esas amacının; tüm vakıalara “kişiselleştirilmiş bir muamele”yi mümkün kılmak olduğunu belirtmiştir.

Komisyona göre, kurulacak yapının;

– adil yargılanma ilkelerinin temel ilkelerine uygun olması,

– bağımsız ve tarafsız olması,

– görevden alınmış olan kişilere “kendini savunma fırsatı” imkânı tanıması,

– tazminat vermeye yetkili olması gerekir.

OHAL Komisyonu ile ilgili KHK’ya bakıldığında, komisyonun tüm üyelerinin doğrudan veya dolaylı olarak ihraç kararlarını veren siyasi irade tarafından atandığı görülebilmektedir.

Ayrıca ilginç olan başka bir nokta da, Komisyon üyeleri hakkında Başbakanlık tarafından bir soruşturma başlatılmış olması bile görevden alınmaları için yeterli olduğu belirtilmiştir. Böylece 150 bin memurun ihracından sonra, hükümetin “kendileriyle çalışmakta bir beis görmediği” memurlar arasından atanmış üyelerin, siyasi iradenin izni dışında bir karar vermeleri de imkansız hale getirilmiştir.

Komisyon’un tek bir ilde ve sadece 7 üyeden oluşması nedeniyle 100 binin üzerindeki dosyaya bakıp, gerekli araştırmayı yaparak adil bir karara varması en başta fizikken mümkün değildir. Sekretaryası Başbakanlık bürokratları tarafından oluşturulmuş Komisyon’un, Venedik Komisyonu kriterleriyle uyumlu olmaması da ülkede yaşanan durumun vahametini gösteren ayrı bir gerçektir.

Bütün bu usulsüzlüklere bakıldığında, hiçbir hukuksal kaideye uyulmadan kamudan tasfiyenin gerçekleştiği ve birçok temel hakkın ihlal edildiği anlaşılmaktadır ki bu durum da AİHM’in “lustration” sorusunu temelsiz bırakmaktadır.

4.BÖLÜM: HER KADEMEDEN KİŞİ NASIL AYNI SUÇLAMA İLE MUHATAP EDİLDİ?

[Aziz Kamil Can] 6.3.2019 [TR724]