“Bizim tarihin derinliklerinden yapılanıp gelen İÇTİMAÎ SİSTEMİMİZ, tıpkı, arının çiçek özlerini alıp, petekte en güzel hendesî şekillerle şekillendirip ortaya koyduğu gibi, bütün yeryüzü sistemlerinin güzelliklerini özünde toplamış bir hârikalar galerisidir.” diyen Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi, inancımızdan ve tarihî gelenek, görenek ve kültürümüzden yoğrulup gelen toplum yapımız ile ilgili olarak da şunları söylüyor: “Bizim toplum yapımız, ‘İşte tâlih!..’ deyip övüneceğimiz, başkalarının da imreneceği seviyeler üstü ve hiçbir içtimaî sistemin bugüne kadar arayıp da bulamadığı, bulsa da ulaşamadığı bir güzellik meşheriydi. Kendi ruhundaki dinamiklerden güç alan, kendi öz kaynaklarından beslenen… Vesâyâ bilmeyen (vesayet altına girmeyen), kimseye ve hiçbir şeye tâbî olmayan; kendi olarak asırlar ve asırlarca ayakta durmasını başaran bu muhteşem ictimaî meşher bu göz kamaştıran sistem, bütün bir hasım dünya ile hesaplaşa hesaplaşa, çağlar boyu mevcudiyetini devam ettirmesi âdeta bir harikadır. Kimbilir liyakatlı temsilcilerini bulsaydı, belki daha asırlarca yaşayabilirdi…
“Bugünün insanlarının ızdırap ve buhranlarına büyük ölçüde esas teşkil eden, dengesiz ferdî mülkiyet ve nasıl olursa olsun kazanma hakkı ile; İnsanlarda çalışma şevkini artırma yerine, başkalarının kazancını yağmalama iştihaları kabartma gibi birbirine zıt sistemler arasındaki çatışmaları yok edip cihanşümul bir âhenk kurmak, ancak bu sistem ve onu temsil eden kudsîlerle mümkün olabilmiştir. Kendi nefsine ait hayırların idrâkinde olmasına rağmen, kendi hayır ve menfaatlerini aşarak, kendini, mensup olduğu millete adayabilmiş ve mezara girinceye kadar da; ahd ü peymanına sadık kalmaya azmetmiş kudsîlerle…
“Ruh dünyasında, derinliklerden derin, maddesinde fevkalâde zinde, dâva ve gâyesine ibadet hassasiyeti içinde bağlı; karşısına çıkacak bütün yanlışlıkları göğüslemeye hazır ve bütün doğruları yerli yerine oturtarak, her doğruyu kendine has çizgisinde tutmaya azimli, muâşeret şekillerinin en üstünüyle taçlı… Haya, hicap, iffet, ahlak, safvet ve samimiyette alabildiğine ölçülü… İç dünyası itibarıyla sönme bilmeyen bir vecd ve aşka açık; feyzini daima tek ve mutlak kaynak sayılan ‘altın çağ’ insanı dediğimiz, saadet asrının Kur’an Cemaatinden (Kur’an’ın canlı tefsirleri Sahabe Efendilerimizden) alan… İlimde, dinde, sanatta, fikirde, siyasette, ticarette, askerlikte, idarede ve daha bir sürü sahada eser görüş ve düşünce sahibi bu kudsiler, bizim toplumumuzun mânâ mimarları, aydınlık rehberleri, ruhanî timleriyle ve her zaman bunların binlercesiyle karşılaşmak da âdiyattan sayılırdı.
“Bu mübarek dünyada idareci kadro, nefis murakabesi dava düşüncesi ve fikir çilesiyle pişe pişe olgunlaşmış ve tıpkı, sütün kaymağı gibi kaynaya kaynaya tabiî ve fıtrî yollarla zirvelerdeki yerini almış… Herşeyi ve herşeyi aşmaya azimli, hak ve hakikat adına hareket etmeye kararlı; birbirinin murâkıbı ve yönlendiricisi… Bütün kıymet unsurları içice tam bir mükemmeliyet, asalet ve şahsiyet aksettiren; alabildiğine muhteşem, mehîb (heybetli), mevzun (ölçülü, âhenkli) bir ehram (piramit) gibiydi. Her tarafta görülen yüzler ve gözler, soylu bir millete ait çizgileriyle imrendirici ve pırıl pırıldı…
“O günkü nesiller, bu temiz çehre ve temiz bakışların uyardığı hatıralarda yüzerken, lezzetten lezzete konar-kalkar; sınırsız bir aydınlık, sınırsız bir haz içinde varolmanın hâsıl ettiği hislerle iki büklüm olurlardı.”
Çağımızda onların izdüşümleri olan ihlaslı Hizmet erleri, kendilerini Hizmet-i İmâniye ve Kur’aniyenin ırgatları bilen adanmış ruhların yaşadıkları hayat da belgesellere, filmlere ve dizilere sığmaz. Yaşanmış ama henüz bütün detaylarıyla yazılamamış hayatları gerçekten insanî güzelliklerle dolu… Azıcık kurcalandığında ortaya çıkacak bu güzellikler M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “Nerdesin?” yazısındaki misalleriyle at başı…
“Hani bir keresinde, Dostun’un (S.A.S.) ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, O’nun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin HUBEYB!..
“Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kala kala omuzların üzerinde kan kırmızı bir başın kalmıştı. Sen Cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: ‘Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, ona gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.’ Nerdesin MUS’AB!..
“Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir baştan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve Yüce Zimamdarına (S.A.S.) bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine (İran’a) ulaştın ve içlerine öyle bir vâveyla saldın ki, art arda Kisra’nın beldeleri târumar oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizans’ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve İstanbul’a giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harabeler, yerlerini umranlara terkediyordu. Dost düşman kılıcının gökden indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. (Tam bu sırada)… Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o Yüce Ağızdan (Hz. Ömer’den): ‘Halk elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki…’ sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıyadını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce ideâlin uğrunda yoluna devam ettin. Söyle Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, HALİD nerdesin!..”
Evet hepimize ve bütün insanlığa örnek yiğitler bunlar!..
[Safvet Senih] 5.9.2019 [Samanyolu Haber]
Bize Has İçtimai Sistemimiz [Safvet Senih]
Kanser hastası tutuklu Özgür Doğan’a “cezaevinde kalamaz” raporu verildi
Akciğer kanserinin 4. evresinde bulunan hasta tutuklu Özgür Doğan için beklenen rapor nihayet çıktı.
Bold Medya haberine göre UYAP’taki belgelere göre; Manisa 2. Ağrı Ceza Mahkemesi, 2 Eylül 2019’da İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Başkanlığına bir dilekçe yazarak Adli Tıp Kurumu Başkanlığının raporunu gönderdi.
Dilekçedeki bilgilere göre raporda “… hüküm özlü Özgür Doğan hakkındaki Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 3. İhtisas Kurulunun ‘Kemoterapi aldığı süre içerisinde cezaevi şartlarında kalmasının sağlığı açısından uygun olmadığı” mütaalası yazımız ekinde gönderilmiştir.” denildi. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi de raporu aynı gün Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderdi.
Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 28 Ağustos 2019’da verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ kararına göte Özgür Doğan’ın bir an önce tahliye edilmesi gerekiyor. Özgür Doğan’ın eşi Seyra Doğan, “İnşallah bugün yarın eşimi tahliye ederler ve tedavisine daha sağlıklı koşullarda devam edebiliriz. Sosyal medyada bize destek olan herkese çok teşekkür ediyorum” dedi.
İzmir Kırıklar Cezaevinde tutuklu bulunan kanser hastası Özgür Doğan için Adli Tıp Kurumu Başkanlığı karar verdi: Cezaevinde kalması uygun değildir.
5 AY ÖNCE TEŞHİS KONULDU
35 aydır tutuklu bulunan ve 5 ay önce akciğer kanseri teşhisi konulan edebiyat öğretmeni Özgür Doğan (42), dördüncü evreye gelmiş olmasına rağmen tahliye edilmemişti.
Geçtiğimiz Ramazan Bayramında Manisa Salihli Cezaevinden İzmir Kırıklar Cezaevine gönderilen ve 31 Temmuz 2019’da İzmir Katip Çelebi Araştırma Hastanesinde kemoterapi almaya başlayan Doğan’ın durumu ciddiyetini koruyor.
DOSYASI YARGITAY’DA
Tenkil sürecinde tutuklanan edebiyat öğretmeni Özgür Doğan, uzun yıllar Manisa Salihli’de görev yaptı. 22 Eylül 2016’da gözaltına alınan Doğan, 8 gün sonra tutuklanarak Salihli Cezaevine gönderildi. 1,5 yıl sonra ilk mahkemesine çıkarılan genç öğretmen örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası şu an Yargıtay’da.
[Samanyolu Haber] 5.9.2019
Bold Medya haberine göre UYAP’taki belgelere göre; Manisa 2. Ağrı Ceza Mahkemesi, 2 Eylül 2019’da İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Başkanlığına bir dilekçe yazarak Adli Tıp Kurumu Başkanlığının raporunu gönderdi.
Dilekçedeki bilgilere göre raporda “… hüküm özlü Özgür Doğan hakkındaki Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 3. İhtisas Kurulunun ‘Kemoterapi aldığı süre içerisinde cezaevi şartlarında kalmasının sağlığı açısından uygun olmadığı” mütaalası yazımız ekinde gönderilmiştir.” denildi. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi de raporu aynı gün Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderdi.
Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 28 Ağustos 2019’da verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ kararına göte Özgür Doğan’ın bir an önce tahliye edilmesi gerekiyor. Özgür Doğan’ın eşi Seyra Doğan, “İnşallah bugün yarın eşimi tahliye ederler ve tedavisine daha sağlıklı koşullarda devam edebiliriz. Sosyal medyada bize destek olan herkese çok teşekkür ediyorum” dedi.
İzmir Kırıklar Cezaevinde tutuklu bulunan kanser hastası Özgür Doğan için Adli Tıp Kurumu Başkanlığı karar verdi: Cezaevinde kalması uygun değildir.
5 AY ÖNCE TEŞHİS KONULDU
35 aydır tutuklu bulunan ve 5 ay önce akciğer kanseri teşhisi konulan edebiyat öğretmeni Özgür Doğan (42), dördüncü evreye gelmiş olmasına rağmen tahliye edilmemişti.
Geçtiğimiz Ramazan Bayramında Manisa Salihli Cezaevinden İzmir Kırıklar Cezaevine gönderilen ve 31 Temmuz 2019’da İzmir Katip Çelebi Araştırma Hastanesinde kemoterapi almaya başlayan Doğan’ın durumu ciddiyetini koruyor.
DOSYASI YARGITAY’DA
Tenkil sürecinde tutuklanan edebiyat öğretmeni Özgür Doğan, uzun yıllar Manisa Salihli’de görev yaptı. 22 Eylül 2016’da gözaltına alınan Doğan, 8 gün sonra tutuklanarak Salihli Cezaevine gönderildi. 1,5 yıl sonra ilk mahkemesine çıkarılan genç öğretmen örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası şu an Yargıtay’da.
[Samanyolu Haber] 5.9.2019
Gitme Üveyikim Seni Vururlar [Harun Tokak]
Muharrem, kutsal adımları başlatan takvimin ilk ayı…
Bundan tam 1441 yıl önce…
Onca yıl sevgi, özlem ve ümitle yaşadıkları vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan mazlum Müminler, evlerinin ışıklarını birer ikişer söndürerek Yesrib baharına doğru yol aldılar.
Dünya çapında köklü tesirleri olmuş büyük hareketlerin mensupları mutlaka bir hicret gerçeğiyle karşı karşıya kalmışlar. Yüce davalar asıl başarılarını, muvaffak oldukları bu hicret hâdisesinin sonrasında yakalamışlar.
Geçmişten bugüne değin yüce bir davanın idealist insanları, her ne zaman doğup büyüdükleri çevrede hor görülüp baskı ve yıldırma çabalarına maruz kalmışlarsa, yeni ufuklar aramak ve imanın kök salacağı başka gönüller bulmak için yollara dökülmüş, hicret gibi kudsî bir göçü hayata geçirmişler.
Muharrem ayı aynı zamanda asırları aşarak gelen bir hüznü taşıyor bağrında.
Bu hüznü bir yazıya sığdırmanın mümkün olmadığının farkındayım. En azından birkaç yazıya paylaştırmak istiyorum.
Suya Düşen Kan kitabından ödünç cümleler çokça yer alacak Muharrem yazılarında…
1955’te küçük bir Batı Anadolu köyünde doğmuş biri olarak, her on yılda bir ateşten gömlekler giyip çıkaran bir ülkede nice dönemler yaşadım, nice acılara şahit oldum.
Ama hiçbir dönemde bugünkü kadar Kerbela’yı andıranına şahit olmadım.
Olmadım ama umudumu da hiç yitirmedim. Bunda, çocukluğumun geçtiği o küçük köyde yaşadıklarımın büyük payı vardır.
Dağlar arasındaki o mütevazı köyde, seslerini çağlayanlar gibi duyurmak imkânından mahrum ama pes etmeyen, umudunu hiç kaybetmeyen ışık ruhlu ne kadar çok insanın, o çocuk ruhuma birer emanet gibi yükledikleri hakikatler, benim ve benim gibi nicelerine hayatın dar ve karanlık geçitlerinde yollarını aydınlatan ışık oldu.
Bilmiyorum kaç insanın çocukluğunun geçtiği köyde benimkisi gibi bir Derviş Odası vardı. Ya da kaç insanın yolu, ona kendi küçük köyündeki Derviş Odalarını yeniden yaşatacak kadar talihli odalara düşmüştür.
Mekânlar da tıpkı insanlar gibi; doğuyorlar, belli bir süre yaşıyorlar, sonra ölüyorlar. Ama sadece bazı mekânlar ve bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam ediyorlar.
Derviş Odası onlardan biridir.
O oda özellikle kış gecelerinde bir köy akademisi gibi çalışırdı. Köyün bilge insanı Mehmet Hoca uzun kış geceleri, bir zamanların en revaçta olan “Hayber Kalesi”, “Kan Kalesi”, “Hikaye-i Kesikbaş”, “Zaloğlu Rüstem” gibi hikayeleri bu odada okurdu.
Muharrem ayı geldiğinde konu Kerbela olurdu.
Mehmet Hoca, yağan yağmurun şıpıltıları, akan derelerin çağıltıları, kurbağaların insanlara iştirak etmek istercesine feryatları ve sobanın tutturduğu alev musikisi eşliğinde başlardı sohbetlerine…
Miladi 680 yılı…
Şam taraflarından gelen bir atlı arkasında toz duman bırakarak Medine’ye girdi.
Çok geçmeden şehir bir haberle çalkalandı…
“Halife Muaviye öldü.”
Hazreti Hüseyin kararını verdi.
Yezit’e asla biat etmeyecekti.
Bu inandığı dinin ilkelerini çiğnemek olurdu. Yezit gibi ayyaş, hafifmeşrep bir adama biat edilmezdi.
Artık Medine’de durması mümkün değildi.
Yollarda yine göç vardı.
Mehtabın ışığında yıkanan şehir, sürmeli gözlerini göklerden gelen ışıklarla kırparken, İmam Hüseyin elinde bir kandille evinin kapısında göründü...
Büyük ruhların derinleştirdiği diri bir sessizliğin, içli bir musiki gibi yükseldiği şehir dağıyla taşıyla ışıklı bir uykudaydı.
Ay ışığında ağaran Uhud, hörgüç hörgüç gözlerinin önündeydi.
Geçmişte, üzerinde yaşananlardan dolayı mahzundu.
Uhud’da göğüslerini, dedesine siper eden yiğitler düştü hayaline.
Dünyanın tozuna toprağına bulaşmadan giden yiğitler.
Allah’ın Resulü aralarından ayrılalı neredeyse yarım asra yaklaşmıştı.
Halife olduğunda komşunun koyunlarını sağan Ebu Bekirler, devlete ait mumu söndürdükten sonra selam alan Ömerler devri çok gerilerde kalmıştı.
Muaviye’nin babası Ebu Süfyan, Mekke fethinde Mekke’nin reisiydi. Bedir savaşı onun yüzünden olmuş, Uhud’da ve Hendek’te arkasına orduları takıp Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) karşısına dikilmişti.
Ebu Süfyan ve Hanımı Hind’in Mekke fethinde Müslüman olmalarıyla Peygamberin merhamet pınarında eriyip giden Emevi hanedanının benlik davası, Yezit’le birlikte bütün dehşetiyle hortlayacağa benziyordu.
Adaletin olmadığı yerde zorbalık olurdu.
Zulüm gelip kapıya dayandığında yol belliydi, menzil belliydi.
Elindeki kandille gecenin bir vaktinde Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımlarından Ümmü Seleme’ye uğradı.
Büyük annesi sayılırdı.
Allah Resulü’nün geride kalan tek hanımı oydu. Yaşı doksanı geçmişti.
İmam Hüseyin’i görünce, “Sen misin oğul.” dedi.
“Benim.”
“Gecenin bu vakti hayırdır oğul”
“Ey Müminlerin annesi! Buralardan gidiyorum, Allah’a emanet ol!”
“Gitme Hüseyin’im! Gitme, toprak kızarıyor, toprak kan kokuyor, gitme üveyikim seni vururlar”
İmam Hüseyin; “Gitmeliyim Müminlerin annesi” dedi.
“Beni burada da sağ koymazlar, gidip Mekke’ye Allah’ın haremine sığınmalıyım.”
Ümmü Seleme Annemiz’in evinden çıkan İmam Hüseyin, elinde bir kandille doğruca dedesinin kabrine yöneldi.
Kandili İki Cihan Serveri dedesinin başucuna bıraktı.
Dedesinin toprağını kokladı.
“Ben gidiyorum Ya Resulallah!” dedi. Bunu sanki inler gibi söyledi. Sözcük yerine acı bir inilti sızdı dudaklarından.
“Bir zamanlar sen Mekke’den göçe zorlanmıştın ya... Şimdi ben tersini yapıyorum Dedeciğim! Medine’den çıkıp Mekke’ye, senin kovulduğun şehre gidiyorum. Bir zaman sana daraldığı gibi dünya şimdi de bana daralıyor.
Son günlerin birinde babamın yardımıyla Mescidine gelmiştin ve ,‘Dağılmayın, birleşin, sizden öncekiler dağıldıkları için helak oldular’ demiştin.
''Ama biz dağılıyoruz Dedeciğim! İslam dünyası dağılıyor, kubbede çatırtılar var.''
Veda vaktiydi...
Cennetü’l Baki’ye yöneldi…
Annesi Fatıma Zehra ve ağabeyi Hasan oradaydı.
Cennetü’l-Baki, mehtabın aydınlığında pırıl pırıl parlıyor, sessiz ve derinden bir hitapla, en hakikatli bir kitap gibi konuşuyordu.
Canlılar susunca mezarlar konuşurdu.
Uhud Dağı’nın tepesinden gülümseyerek yükselen ve gökyüzünde tek başına salınmaya başlayan dolunay, her yeri gümüş bir ışıkla aydınlatıyordu.
Babası İmam Ali, sıkı sıkı tenbih etmişti. “Annenizin vasiyeti.” demişti. “Onu gece ziyaret ediniz, yalnız başınıza gidiniz, yerini kimseye söylemeyiniz.”
Kandili annesinin başucuna koydu. Annesinin mezarının üzerindeki toprağı karıştırıp düzeltti. Mezar toprağını değil, annesinin mübarek bedenini okşuyordu sanki. Onun kokusu ve onun sıcaklığıyla sarmalandığını hissetti bir an. Boğazına bir hıçkırık gelip düğümlendi. Ellerini semaya açarak uzun bir duaya başladı.
Annesi Hakk’a kavuşalı 48 yıl olmuştu.
Çocuk gibi mahzunlaştı. Annesine her geldiğinde neden böyle oluyordu, elli dört yaşındaki adam kendini annesini kaybettiği günlerdeki gibi beş altı yaşlarında bir çocuk gibi hissediyordu.
Annesinin siması geldi gözlerinin önüne: Duru, beyaz, nurlu siması...
Özlemleri, damla damla düştü annesinin toprağına.
“Ben gidiyorum anne!”
Hani bir bayram günü bana ve ağabeyim Hasan’a kendi ellerinle diktiğin elbiseleri giydirmiştin ya!
Benimki kırmızı, ağabeyiminki yeşildi.
Sevincimizden doğruca dedemize koşmuştuk.
Biz mescidin kapısından başımızı bir gösteriyor bir çekiyorduk...
Dedem daha fazla dayanamadı. Minberden indi. Bizi kucaklayıp, minbere çıktı. Başımızı okşadı, gözlerimizden öptü.
Bizi sevip okşarken, Cebrail Aleyhisselam elinde bir toprakla geldi.
Aralarında şöyle bir muhavere geçti.
‘Onları çok mu seviyorsun Ya Rasulallah!’ dedi.
‘Evet.’
‘Ama ümmetin onları şehit edecekler.’
‘Ümmetim mi?’
‘Evet, ümmetin.’
Dedem ağladı. Hem de çok ağladı.
Mescittekiler de ağladı.
O toprak kan kokuyor, o toprak kızarıyor anne! Ben gidiyorum anne! Kaderime doğru gidiyorum!
Hoşçakal Anne!
Devam edecek...
[Harun Tokak] 5.9.2019 [Samanyolu Haber]
Bundan tam 1441 yıl önce…
Onca yıl sevgi, özlem ve ümitle yaşadıkları vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan mazlum Müminler, evlerinin ışıklarını birer ikişer söndürerek Yesrib baharına doğru yol aldılar.
Dünya çapında köklü tesirleri olmuş büyük hareketlerin mensupları mutlaka bir hicret gerçeğiyle karşı karşıya kalmışlar. Yüce davalar asıl başarılarını, muvaffak oldukları bu hicret hâdisesinin sonrasında yakalamışlar.
Geçmişten bugüne değin yüce bir davanın idealist insanları, her ne zaman doğup büyüdükleri çevrede hor görülüp baskı ve yıldırma çabalarına maruz kalmışlarsa, yeni ufuklar aramak ve imanın kök salacağı başka gönüller bulmak için yollara dökülmüş, hicret gibi kudsî bir göçü hayata geçirmişler.
Muharrem ayı aynı zamanda asırları aşarak gelen bir hüznü taşıyor bağrında.
Bu hüznü bir yazıya sığdırmanın mümkün olmadığının farkındayım. En azından birkaç yazıya paylaştırmak istiyorum.
Suya Düşen Kan kitabından ödünç cümleler çokça yer alacak Muharrem yazılarında…
1955’te küçük bir Batı Anadolu köyünde doğmuş biri olarak, her on yılda bir ateşten gömlekler giyip çıkaran bir ülkede nice dönemler yaşadım, nice acılara şahit oldum.
Ama hiçbir dönemde bugünkü kadar Kerbela’yı andıranına şahit olmadım.
Olmadım ama umudumu da hiç yitirmedim. Bunda, çocukluğumun geçtiği o küçük köyde yaşadıklarımın büyük payı vardır.
Dağlar arasındaki o mütevazı köyde, seslerini çağlayanlar gibi duyurmak imkânından mahrum ama pes etmeyen, umudunu hiç kaybetmeyen ışık ruhlu ne kadar çok insanın, o çocuk ruhuma birer emanet gibi yükledikleri hakikatler, benim ve benim gibi nicelerine hayatın dar ve karanlık geçitlerinde yollarını aydınlatan ışık oldu.
Bilmiyorum kaç insanın çocukluğunun geçtiği köyde benimkisi gibi bir Derviş Odası vardı. Ya da kaç insanın yolu, ona kendi küçük köyündeki Derviş Odalarını yeniden yaşatacak kadar talihli odalara düşmüştür.
Mekânlar da tıpkı insanlar gibi; doğuyorlar, belli bir süre yaşıyorlar, sonra ölüyorlar. Ama sadece bazı mekânlar ve bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam ediyorlar.
Derviş Odası onlardan biridir.
O oda özellikle kış gecelerinde bir köy akademisi gibi çalışırdı. Köyün bilge insanı Mehmet Hoca uzun kış geceleri, bir zamanların en revaçta olan “Hayber Kalesi”, “Kan Kalesi”, “Hikaye-i Kesikbaş”, “Zaloğlu Rüstem” gibi hikayeleri bu odada okurdu.
Muharrem ayı geldiğinde konu Kerbela olurdu.
Mehmet Hoca, yağan yağmurun şıpıltıları, akan derelerin çağıltıları, kurbağaların insanlara iştirak etmek istercesine feryatları ve sobanın tutturduğu alev musikisi eşliğinde başlardı sohbetlerine…
Miladi 680 yılı…
Şam taraflarından gelen bir atlı arkasında toz duman bırakarak Medine’ye girdi.
Çok geçmeden şehir bir haberle çalkalandı…
“Halife Muaviye öldü.”
Hazreti Hüseyin kararını verdi.
Yezit’e asla biat etmeyecekti.
Bu inandığı dinin ilkelerini çiğnemek olurdu. Yezit gibi ayyaş, hafifmeşrep bir adama biat edilmezdi.
Artık Medine’de durması mümkün değildi.
Yollarda yine göç vardı.
Mehtabın ışığında yıkanan şehir, sürmeli gözlerini göklerden gelen ışıklarla kırparken, İmam Hüseyin elinde bir kandille evinin kapısında göründü...
Büyük ruhların derinleştirdiği diri bir sessizliğin, içli bir musiki gibi yükseldiği şehir dağıyla taşıyla ışıklı bir uykudaydı.
Ay ışığında ağaran Uhud, hörgüç hörgüç gözlerinin önündeydi.
Geçmişte, üzerinde yaşananlardan dolayı mahzundu.
Uhud’da göğüslerini, dedesine siper eden yiğitler düştü hayaline.
Dünyanın tozuna toprağına bulaşmadan giden yiğitler.
Allah’ın Resulü aralarından ayrılalı neredeyse yarım asra yaklaşmıştı.
Halife olduğunda komşunun koyunlarını sağan Ebu Bekirler, devlete ait mumu söndürdükten sonra selam alan Ömerler devri çok gerilerde kalmıştı.
Muaviye’nin babası Ebu Süfyan, Mekke fethinde Mekke’nin reisiydi. Bedir savaşı onun yüzünden olmuş, Uhud’da ve Hendek’te arkasına orduları takıp Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) karşısına dikilmişti.
Ebu Süfyan ve Hanımı Hind’in Mekke fethinde Müslüman olmalarıyla Peygamberin merhamet pınarında eriyip giden Emevi hanedanının benlik davası, Yezit’le birlikte bütün dehşetiyle hortlayacağa benziyordu.
Adaletin olmadığı yerde zorbalık olurdu.
Zulüm gelip kapıya dayandığında yol belliydi, menzil belliydi.
Elindeki kandille gecenin bir vaktinde Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımlarından Ümmü Seleme’ye uğradı.
Büyük annesi sayılırdı.
Allah Resulü’nün geride kalan tek hanımı oydu. Yaşı doksanı geçmişti.
İmam Hüseyin’i görünce, “Sen misin oğul.” dedi.
“Benim.”
“Gecenin bu vakti hayırdır oğul”
“Ey Müminlerin annesi! Buralardan gidiyorum, Allah’a emanet ol!”
“Gitme Hüseyin’im! Gitme, toprak kızarıyor, toprak kan kokuyor, gitme üveyikim seni vururlar”
İmam Hüseyin; “Gitmeliyim Müminlerin annesi” dedi.
“Beni burada da sağ koymazlar, gidip Mekke’ye Allah’ın haremine sığınmalıyım.”
Ümmü Seleme Annemiz’in evinden çıkan İmam Hüseyin, elinde bir kandille doğruca dedesinin kabrine yöneldi.
Kandili İki Cihan Serveri dedesinin başucuna bıraktı.
Dedesinin toprağını kokladı.
“Ben gidiyorum Ya Resulallah!” dedi. Bunu sanki inler gibi söyledi. Sözcük yerine acı bir inilti sızdı dudaklarından.
“Bir zamanlar sen Mekke’den göçe zorlanmıştın ya... Şimdi ben tersini yapıyorum Dedeciğim! Medine’den çıkıp Mekke’ye, senin kovulduğun şehre gidiyorum. Bir zaman sana daraldığı gibi dünya şimdi de bana daralıyor.
Son günlerin birinde babamın yardımıyla Mescidine gelmiştin ve ,‘Dağılmayın, birleşin, sizden öncekiler dağıldıkları için helak oldular’ demiştin.
''Ama biz dağılıyoruz Dedeciğim! İslam dünyası dağılıyor, kubbede çatırtılar var.''
Veda vaktiydi...
Cennetü’l Baki’ye yöneldi…
Annesi Fatıma Zehra ve ağabeyi Hasan oradaydı.
Cennetü’l-Baki, mehtabın aydınlığında pırıl pırıl parlıyor, sessiz ve derinden bir hitapla, en hakikatli bir kitap gibi konuşuyordu.
Canlılar susunca mezarlar konuşurdu.
Uhud Dağı’nın tepesinden gülümseyerek yükselen ve gökyüzünde tek başına salınmaya başlayan dolunay, her yeri gümüş bir ışıkla aydınlatıyordu.
Babası İmam Ali, sıkı sıkı tenbih etmişti. “Annenizin vasiyeti.” demişti. “Onu gece ziyaret ediniz, yalnız başınıza gidiniz, yerini kimseye söylemeyiniz.”
Kandili annesinin başucuna koydu. Annesinin mezarının üzerindeki toprağı karıştırıp düzeltti. Mezar toprağını değil, annesinin mübarek bedenini okşuyordu sanki. Onun kokusu ve onun sıcaklığıyla sarmalandığını hissetti bir an. Boğazına bir hıçkırık gelip düğümlendi. Ellerini semaya açarak uzun bir duaya başladı.
Annesi Hakk’a kavuşalı 48 yıl olmuştu.
Çocuk gibi mahzunlaştı. Annesine her geldiğinde neden böyle oluyordu, elli dört yaşındaki adam kendini annesini kaybettiği günlerdeki gibi beş altı yaşlarında bir çocuk gibi hissediyordu.
Annesinin siması geldi gözlerinin önüne: Duru, beyaz, nurlu siması...
Özlemleri, damla damla düştü annesinin toprağına.
“Ben gidiyorum anne!”
Hani bir bayram günü bana ve ağabeyim Hasan’a kendi ellerinle diktiğin elbiseleri giydirmiştin ya!
Benimki kırmızı, ağabeyiminki yeşildi.
Sevincimizden doğruca dedemize koşmuştuk.
Biz mescidin kapısından başımızı bir gösteriyor bir çekiyorduk...
Dedem daha fazla dayanamadı. Minberden indi. Bizi kucaklayıp, minbere çıktı. Başımızı okşadı, gözlerimizden öptü.
Bizi sevip okşarken, Cebrail Aleyhisselam elinde bir toprakla geldi.
Aralarında şöyle bir muhavere geçti.
‘Onları çok mu seviyorsun Ya Rasulallah!’ dedi.
‘Evet.’
‘Ama ümmetin onları şehit edecekler.’
‘Ümmetim mi?’
‘Evet, ümmetin.’
Dedem ağladı. Hem de çok ağladı.
Mescittekiler de ağladı.
O toprak kan kokuyor, o toprak kızarıyor anne! Ben gidiyorum anne! Kaderime doğru gidiyorum!
Hoşçakal Anne!
Devam edecek...
[Harun Tokak] 5.9.2019 [Samanyolu Haber]
Ya Dünya’nın ayı olmasaydı? Uranüs gibi dönseydi? Levhaları hareket etmeseydi? [Betül Gül]
“Küre-i arz her ne kadar semâvâta nisbeten çok küçüktür; fakat hadsiz masnuat-ı İlâhiyenin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan, kalb cesede mukabil geldiği gibi, küre-i arz dahi koca, hadsiz semâvâta karşı bir kalb ve mânevî bir merkez hükmünde olarak mukabil gelir.” (Risale-i Nur Külliyatı, 12. Lema)
Ağustos 2019 itibariyle güneş sisteminin dışında tespit edilen gezegenlerin sayısı dört bini geçti. İçlerinde en çok ilgi çekenlerden biri Gliese 581d adı verilen gezegendi. Suyun sıvı halde bulunması için uygun sıcaklıkta olabileceği düşünülüyordu. Harvard Üniversitesi’nden gökbilimci Dr. Lisa Kaltenegger ve ekibinin araştırması, Gliese 581d’nin yalnızca tek yüzünün aydınlandığını, diğer yüzünün sürekli karanlık olduğunu, iki yüzü arasındaki sıcaklık farkının çok büyük fırtınalara neden olduğunu gösterdi. Dr. Kaltenegger’in hesaplamaları, yerçekiminin Dünya’nın yerçekiminden fazla olduğuna, atmosfer basıncının da çok yüksek olabileceğine işaret etti. Kaltenegger, “orada bir yerden bir yere gitmek kesinlikle aşırı zor olurdu, sürekli derin suda gitmek gibi bir şey” diyor.
Dünya, çölün ortasındaki vaha gibi. Ne atmosferinin hemen hemen hepsi karbondioksitten oluşan Venüs gibi ortalama yüzey sıcaklığı 460 derece, ne de Mars gibi yaklaşık eksi 60 derece. Mars’taki kum fırtınaları tüm gezegeni kaplayıp aylarca sürebiliyor; Neptün’deki rüzgârların hızı saatte iki bin yüz kilometreye varıyor. Merkür’ün yerçekimi atmosfer tutamayacak kadar zayıf… Denizleri, ormanları, çiçekleri, meyveleriyle çeşit çeşit canlıyı taşıyan harika bir gemi gibi Dünya. Dengeli gaz karışımı, zehirsiz atmosferi, yeryüzünde rahat dolaşmamıza izin veren yerçekimi, kozmik ışınlardan koruyan manyetik alanı, ultraviyole ışınlardan koruyan ozon tabakası, ayı, güneşiyle özel bir gezegen.
Dünya’nın yakın komşusu Venüs’e çok defa Dünya’nın ikizi, ya da kardeşi deniliyor. Büyüklükleri, bileşimleri ve yerçekimleri benzer. Ancak Venüs’te insanın sıcaktan kavrulacağı, atmosfer basıncı altında ezileceği, ve oksijensizlikten boğulacağı belirtiliyor. Bizi koruyacak teknolojiye sahip olduğumuzu varsayıp gezegenimizin “ikizi” Venüs’e hayali bir yolculuk yapalım… Venüs’e inince önce iyi bir uyku uyumak isteyebilirsiniz. Tabii gün boyunca değil. Çünkü bu gezegende bir gün yaklaşık 6.000 saat sürüyor. Güneşin doğuşunu seyretmek isterseniz söyleyelim, güneş 177 günde (Dünya günü) bir doğuyor ve batıdan doğuyor. Çünkü Venüs ters yönde dönüyor. Zaten atmosfer o kadar kalın ki, güzel bir güneş doğuşu görmeyi de, geceleri yıldızları görmeyi de beklemeyin. Dünya’daki gibi güzel mavi bir gökyüzü de yok tabii. Gökyüzünde sülfürik asit bulutları var. Bu arada şunu da belirtelim, bu gezegende çevreye bakınca her şey turuncu tonlarında görünüyor. Venüs’ün atmosferi o kadar ağır ki, gezegenin yüzeyinde olmak denizin yaklaşık bin metre altında olmak gibi. Atmosfer basıncı, Dünya’daki atmosfer basıncının 92 katı. Ortalama yüzey sıcaklığı 460 derece olan Venüs, kurşunu eritecek kadar sıcak…
Dünya atmosferinin üst tabakasında bulunan ozon, canlıları güneşin zararlı ultraviyole ışınlarından koruyan bir kalkan görevi görüyor.
İngiltere’nin St. Andrews Üniversitesi’nden Doç. Dr. Sami Mikhail, aşırı sıcağın sadece Venüs’ün güneşe daha yakın olmasından değil, neredeyse hepsi sera gazı karbondioksitten oluşan bir atmosferle sarılı olmasından da kaynaklandığını belirtiyor. Dünya’da, karbondioksit yanardağ faaliyetleriyle atmosfere karışıyor ve gezegenin sıcak kalmasında rol oynuyor. Ancak Venüs’ün atmosferindeki gibi yüksek oranlara ulaşmıyor. Karbon kimyasal reaksiyonlarla atmosferden yer kabuğuna geçiyor, yer kabuğu da zamanla levha hareketleriyle yer altına çekilip eriyor. NASA’nın Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nden fizikçi Dr Michael Way, “Dünya’nın yüzeyi, levhaların birbirinin altına doğru hareket etmesiyle sürekli yenileniyor. Oysa, Venüs’ün tek levhası var.” diyor.
Amerika’nın Maine Üniversitesi’nden fizik profesörü Neil Comins, “Ya Dünya’nın İki Ayı Olsaydı?” adlı kitabında, “Dünya galaksinin merkezine daha yakın olsaydı?” veya “Dünya’nın eksen eğikliği Uranüs gezegenininki gibi olsaydı?” gibi soruları yanıtladı. Prof. Neil Comins’in kitabında cevapladığı sorulardan biri de şu: “Yerkabuğu daha kalın olsaydı ne olurdu?” Comins’e göre daha kalın yer kabuğu levha hareketlerinin olmaması, yüzey sıcaklığının daha fazla olması, kükürt dioksit ve başka zehirlerle dolu yoğun, nemli bir atmosfer demek. Bu arada şunu da belirtelim, Harvard Üniversitesi’nden Diana Valencia ve meslektaşlarının araştırmasına göre, Dünya birazcık daha küçük ve az kütleli olsaydı, levha hareketleri olmazdı. Prof. Comins, “en yakın komşumuz ayın kütlesi, şu andaki kütlesinin yarısı kadar olsaydı, Dünya çok farklı bir yer olurdu; ayın kütlesi daha az olsaydı, bir gün on beş saat sürebilirdi.” diyor. Sözlerinin devamında, “kendi etrafında yirmi dört saatte dönen gezegenimiz on beş saatte bir turu tamamlasaydı, sık sık buz devirleri ve daha büyük sıcak hava dalgaları olurdu” diyor. Peki, gezegenimizin hiç ayı olmasaydı? Daha da hızlı döner, gün sekiz saat olabilirdi. Comins şöyle söylüyor: “Çok hızlı dönüşün etkilerini, on saatte bir turu tamamlayan Jüpiter’e bakarak görebiliyoruz. Jüpiter’de rüzgâr hızı genelde saatte 160-320 kilometre arasında.”
Dünya’nın dönme ekseninin eğikliği 23,5 derece civarında dengede. Eksen eğikliğinin dengeli olması büyük iklim değişimlerinin meydana gelmemesi açısından önemli. Amerika’nın Georgia Teknoloji Üniversitesi’nden astrofizikçi Dr. Gongjie Li, Mars’ın eksen eğikliğinin 0 ile 60 derece arasında değiştiğini belirtiyor ve bu değişkenliğin Mars’ın yüzey sularının buharlaşmasına katkı sağlamış olabileceğini ifade ediyor. NASA’nın Uzay Uçuş Merkezi’nden Dr. Sten Odenwald, Dünya’nın eksen eğikliğine dair şunları söylüyor: “Bu eğiklik olmasa güneş ışınları yıl boyunca ekvatorda yere dik gelir, 45 derece paralelinde yere her gün 45 derecelik açıyla gelirdi. Kuzey ve Güney Kutbu’nda güneş hiç ufkun üstüne çıkmazdı. Mevsimler yılın hangi zamanında olduğunuza göre değil, Dünya’nın hangi paralelinde bulunduğunuza göre belirlenirdi.” Dr. Odenwald, eksen eğikliği yaklaşık 90 derece olan Uranüs’ten de söz ediyor. Dünya’nın dönme ekseni, Uranüs gezegenininki gibi olsaydı, “kuzey yarımkürede yazdan sonra altı ay kış olur, güneş tüm kuzey yarımkürede batar ve bir daha altı ay boyunca doğmazdı” diyor. Tabii, bu sırada güney yarımküre altı ay boyunca sürekli güneş ışığı alırdı.
[Betül Gül] 5.9.2019 [TR724]
Ağustos 2019 itibariyle güneş sisteminin dışında tespit edilen gezegenlerin sayısı dört bini geçti. İçlerinde en çok ilgi çekenlerden biri Gliese 581d adı verilen gezegendi. Suyun sıvı halde bulunması için uygun sıcaklıkta olabileceği düşünülüyordu. Harvard Üniversitesi’nden gökbilimci Dr. Lisa Kaltenegger ve ekibinin araştırması, Gliese 581d’nin yalnızca tek yüzünün aydınlandığını, diğer yüzünün sürekli karanlık olduğunu, iki yüzü arasındaki sıcaklık farkının çok büyük fırtınalara neden olduğunu gösterdi. Dr. Kaltenegger’in hesaplamaları, yerçekiminin Dünya’nın yerçekiminden fazla olduğuna, atmosfer basıncının da çok yüksek olabileceğine işaret etti. Kaltenegger, “orada bir yerden bir yere gitmek kesinlikle aşırı zor olurdu, sürekli derin suda gitmek gibi bir şey” diyor.
Dünya, çölün ortasındaki vaha gibi. Ne atmosferinin hemen hemen hepsi karbondioksitten oluşan Venüs gibi ortalama yüzey sıcaklığı 460 derece, ne de Mars gibi yaklaşık eksi 60 derece. Mars’taki kum fırtınaları tüm gezegeni kaplayıp aylarca sürebiliyor; Neptün’deki rüzgârların hızı saatte iki bin yüz kilometreye varıyor. Merkür’ün yerçekimi atmosfer tutamayacak kadar zayıf… Denizleri, ormanları, çiçekleri, meyveleriyle çeşit çeşit canlıyı taşıyan harika bir gemi gibi Dünya. Dengeli gaz karışımı, zehirsiz atmosferi, yeryüzünde rahat dolaşmamıza izin veren yerçekimi, kozmik ışınlardan koruyan manyetik alanı, ultraviyole ışınlardan koruyan ozon tabakası, ayı, güneşiyle özel bir gezegen.
Dünya’nın yakın komşusu Venüs’e çok defa Dünya’nın ikizi, ya da kardeşi deniliyor. Büyüklükleri, bileşimleri ve yerçekimleri benzer. Ancak Venüs’te insanın sıcaktan kavrulacağı, atmosfer basıncı altında ezileceği, ve oksijensizlikten boğulacağı belirtiliyor. Bizi koruyacak teknolojiye sahip olduğumuzu varsayıp gezegenimizin “ikizi” Venüs’e hayali bir yolculuk yapalım… Venüs’e inince önce iyi bir uyku uyumak isteyebilirsiniz. Tabii gün boyunca değil. Çünkü bu gezegende bir gün yaklaşık 6.000 saat sürüyor. Güneşin doğuşunu seyretmek isterseniz söyleyelim, güneş 177 günde (Dünya günü) bir doğuyor ve batıdan doğuyor. Çünkü Venüs ters yönde dönüyor. Zaten atmosfer o kadar kalın ki, güzel bir güneş doğuşu görmeyi de, geceleri yıldızları görmeyi de beklemeyin. Dünya’daki gibi güzel mavi bir gökyüzü de yok tabii. Gökyüzünde sülfürik asit bulutları var. Bu arada şunu da belirtelim, bu gezegende çevreye bakınca her şey turuncu tonlarında görünüyor. Venüs’ün atmosferi o kadar ağır ki, gezegenin yüzeyinde olmak denizin yaklaşık bin metre altında olmak gibi. Atmosfer basıncı, Dünya’daki atmosfer basıncının 92 katı. Ortalama yüzey sıcaklığı 460 derece olan Venüs, kurşunu eritecek kadar sıcak…
Dünya atmosferinin üst tabakasında bulunan ozon, canlıları güneşin zararlı ultraviyole ışınlarından koruyan bir kalkan görevi görüyor.
İngiltere’nin St. Andrews Üniversitesi’nden Doç. Dr. Sami Mikhail, aşırı sıcağın sadece Venüs’ün güneşe daha yakın olmasından değil, neredeyse hepsi sera gazı karbondioksitten oluşan bir atmosferle sarılı olmasından da kaynaklandığını belirtiyor. Dünya’da, karbondioksit yanardağ faaliyetleriyle atmosfere karışıyor ve gezegenin sıcak kalmasında rol oynuyor. Ancak Venüs’ün atmosferindeki gibi yüksek oranlara ulaşmıyor. Karbon kimyasal reaksiyonlarla atmosferden yer kabuğuna geçiyor, yer kabuğu da zamanla levha hareketleriyle yer altına çekilip eriyor. NASA’nın Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nden fizikçi Dr Michael Way, “Dünya’nın yüzeyi, levhaların birbirinin altına doğru hareket etmesiyle sürekli yenileniyor. Oysa, Venüs’ün tek levhası var.” diyor.
Amerika’nın Maine Üniversitesi’nden fizik profesörü Neil Comins, “Ya Dünya’nın İki Ayı Olsaydı?” adlı kitabında, “Dünya galaksinin merkezine daha yakın olsaydı?” veya “Dünya’nın eksen eğikliği Uranüs gezegenininki gibi olsaydı?” gibi soruları yanıtladı. Prof. Neil Comins’in kitabında cevapladığı sorulardan biri de şu: “Yerkabuğu daha kalın olsaydı ne olurdu?” Comins’e göre daha kalın yer kabuğu levha hareketlerinin olmaması, yüzey sıcaklığının daha fazla olması, kükürt dioksit ve başka zehirlerle dolu yoğun, nemli bir atmosfer demek. Bu arada şunu da belirtelim, Harvard Üniversitesi’nden Diana Valencia ve meslektaşlarının araştırmasına göre, Dünya birazcık daha küçük ve az kütleli olsaydı, levha hareketleri olmazdı. Prof. Comins, “en yakın komşumuz ayın kütlesi, şu andaki kütlesinin yarısı kadar olsaydı, Dünya çok farklı bir yer olurdu; ayın kütlesi daha az olsaydı, bir gün on beş saat sürebilirdi.” diyor. Sözlerinin devamında, “kendi etrafında yirmi dört saatte dönen gezegenimiz on beş saatte bir turu tamamlasaydı, sık sık buz devirleri ve daha büyük sıcak hava dalgaları olurdu” diyor. Peki, gezegenimizin hiç ayı olmasaydı? Daha da hızlı döner, gün sekiz saat olabilirdi. Comins şöyle söylüyor: “Çok hızlı dönüşün etkilerini, on saatte bir turu tamamlayan Jüpiter’e bakarak görebiliyoruz. Jüpiter’de rüzgâr hızı genelde saatte 160-320 kilometre arasında.”
Dünya’nın dönme ekseninin eğikliği 23,5 derece civarında dengede. Eksen eğikliğinin dengeli olması büyük iklim değişimlerinin meydana gelmemesi açısından önemli. Amerika’nın Georgia Teknoloji Üniversitesi’nden astrofizikçi Dr. Gongjie Li, Mars’ın eksen eğikliğinin 0 ile 60 derece arasında değiştiğini belirtiyor ve bu değişkenliğin Mars’ın yüzey sularının buharlaşmasına katkı sağlamış olabileceğini ifade ediyor. NASA’nın Uzay Uçuş Merkezi’nden Dr. Sten Odenwald, Dünya’nın eksen eğikliğine dair şunları söylüyor: “Bu eğiklik olmasa güneş ışınları yıl boyunca ekvatorda yere dik gelir, 45 derece paralelinde yere her gün 45 derecelik açıyla gelirdi. Kuzey ve Güney Kutbu’nda güneş hiç ufkun üstüne çıkmazdı. Mevsimler yılın hangi zamanında olduğunuza göre değil, Dünya’nın hangi paralelinde bulunduğunuza göre belirlenirdi.” Dr. Odenwald, eksen eğikliği yaklaşık 90 derece olan Uranüs’ten de söz ediyor. Dünya’nın dönme ekseni, Uranüs gezegenininki gibi olsaydı, “kuzey yarımkürede yazdan sonra altı ay kış olur, güneş tüm kuzey yarımkürede batar ve bir daha altı ay boyunca doğmazdı” diyor. Tabii, bu sırada güney yarımküre altı ay boyunca sürekli güneş ışığı alırdı.
[Betül Gül] 5.9.2019 [TR724]
“Keşke bu tuzaklara düşülmeseydi, bu acılar yaşanmasaydı” [Süreç konuşmaları 5] [Veysel Ayhan]
“En büyük Şeytan’lar Hacerü’l Esved’in yanında bekliyor olabilir. En büyük vesveseler Mültezem’de kulağınıza üflenebilir. İşin doğrusu yapılan hatalar bizim elimizdeki kitaplardan kaynaklanmıyor. Ne Risalelerde; ne de Pırlanta’da bu rahatlığı, bu pervasızlığı tecviz eden bir cümle var. Sui zan ettirme rahatlığı, değerlerimizden, prensiplerimizden kaynaklanmıyor. Önemli olan bundan sonra temel kurallarımızı çiğneyecek hiçbir amacı meşru görmemek. Meşru görenleri yüksek sesle uyarmak. Yani çözüm; kenara çekilmek değil, sahabi gibi yüksek sesle uyarmak.”
– İyi diyorsun da bu hatalar yapılmasaydı, bu tuzaklara düşülmeseydi güzel güzel Hizmet etseydik? İnsanlar mağdur olmasaydı… Bu acılar yaşanmasaydı…
– Bu, uzun bir konu, vaktin ve sabrın varsa anlatayım.
– Benim gibi mültecilerin zaman sıkıntısı olmaz! Buyur.
– Hayatın boyunca pek çok insanla karşılaşmışsınıdır. Kaçı için “olgun” “güngörmüş” “çok anlayışlı” “vefalı” “mütevazı” “halden anlayan” kelimelerini kullanırsın?
– Bazıları vardır. Ama çok da yoklar.
– Peki bu takdir ettiğin kişilerden kaçının hayatı konfor içinde geçmiştir, ayağına taş değmemiştir? Kaçı çile çekmemiştir, acı hadiselerle karşılaşmamıştır? Feleğin çemberinden geçmeden direkt olgunlaşmış böyle bir tanıdığın var mı?
– Düşünüyorum, hayır yok.
– Takdir ettiğimiz, güçlü empati yeteneği gördüğümüz hemen herkesin hayatında çile var, ıstırap var. Zorluklarla mücadele ederek basamak basamak yukarı çıkmak var. Paraşütle bir yerlere yükselmiş veya erişmiş insanların arasında olgun birini bulamayız. Bir eli yağda bir eli balda yaşamış, eli soğuk sudan sıcak suya girmemiş insanlar genelde çiğ karakterli, kibirli, sürekli kendini düşünen tipler oluyor. Yokluk görmemiş, zenginlik içinde yaşamış insanlar ise umumiyetle mağrur ve burnu dik.
– Yani bununla ne demek istiyorsun?
SIRTIN SONSUZLUĞU KALDIRACAK GÜCE ULAŞMASI…
– Demek istediğim şu ki insan acıyla terbiye oluyor. Eskiden sirklerdeki hayvanlara hayret ederdim. Şimdi ise insan terbiyesinin daha zor olduğunu görüyorum. Haddini bilmek, tepeden bakmamak, zulmetmemek, başkalarının sınırlarını tecavüz etmemek… Bunlar basit vasıflar değil. İnsanı kâmil olmanın sırrı, gün görmede, çile çekmede.
– Bunun istisnası yok mu?
– Belki vardır ama ben rastlamadım. Sen de rastlamamışsın. Bu kural bizim gibi sıradan insanlar için geçerli olduğu gibi Allah’ın en değer verdiği insanlar için de geçerli. Hz. İbrahim’in hayatı böyle, sürgünle geçiyor. Hz. Yusuf kuyuya düşmeseydi, yıllarca hapis yatmasaydı peygamberlik makamına erişir miydi acaba? Mısır hazinelerine âdil bir vezir olabilir miydi, bilemeyiz. Hz. Musa, saray konforunda büyüyor ama o hayatıyla değil de sonradan çektikleriyle, oradan oraya sürgünle peygamber oluyor. İftiraya uğruyor, kimisi hunharca öldürülüyor. Hz. Zekeriya testereyle biçiliyor. Hz. Yahya şehit ediliyor. Hz. İsa’nın hayatı böyle.
– Yani bu insanların ruhi bünyelerinde problem vardı da o yüzden mi bu çilelere maruz kaldılar?
– Hayır. Bu tür bir “terbiye”, ruh bünyesindeki problemleri giderdiği gibi bizim görmeye boyumuzun yetmediği insani kemalat semasına çıkmaya vesile oluyor. Peygamberler için ikinci şık. Şimdi sana zor bir soru sorayım.
– Buyur?
– Sen en sevdiğin evladına böyle zor bir hayatı onaylar mısın?
– Bilmiyorum. Ahirette varacağı makamı görürsem ancak…
ALLAH’TAN DAHA ŞEFKATLİ KİM OLABİLİR?
– Tüm annelerin babaların şefkatini toplasan Allah’ın şeflat ve merhametinin yanında damla kıymeti yok. Dünya ve çekilen acılar fani olduğundan ve bu acılar insan-ı kâmil olmanın tek yolu ve tılsımı olduğu için Allah en sevdiği insanlara bunu yaşatıyor. Onlar da bunun farkında olarak “Beni Rabbim terbiye etti; terbiyemi ne de güzel yaptı!..” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) diyebiliyorlar. Devam edeyim. Peygamberler bir yana, dünya tarihine iz bırakmış, insanlığa faydası dokunmuş ama çile çekmemiş bir insan biliyor musun?
– Yok gibi. Büyük sanatçılar da öyle. Çilesiz büyük sanatçı da aklıma gelmiyor. “Campanella zindanda, Cervantes esarette, Dostoyevski kürek mahkumu olmuş.” Ruh dünyalarını böyle zenginleştirmişler.
– Sonuçta şunda mutabıkız. İnsan’ın olgunlaşması ve meyve vermesi için çileden başka çare yok gibi. O yüzden de Allah bir insanı seviyorsa onun ebedi hayatı açısından olgunlaşmasını takdir ediyor. Anne biricik bebeğine aşı yapılmasına izin verir. Kış geliyordur. Çünkü aşının acısı birkaç dakikayla sınırlıdır. Evladını hastalıklardan koruyacaktır. Ee… sonsuz bir hayata hazırlanıyoruz. Kolay değil.
– İşin içinde bizim irademiz yok mu?
– Şöyle bir irade var. İnsan, kaderini zihinsel dualarıyla inşa eder. Düşüncelerim, emellerim ve dualarım benim geleceğimi ve karşılaşacağım olayları kurgular.
– Kafam karıştı anlamadım.
– Her düşünce kırıntısı, her niyet, her teşebbüs, hayal veya düş bir dua dilekçesidir. Her güzel davranış bir duadır, davettir. İnsan kaderini kendi inşa eder. Böyle böyle inşa eder. Niyetinin karşılığını bulur. Cüzi iradesi ile külli iradeye müracaat eder. O da kabul edince hayal ettiği insan olması için bir süreç başlar.
– Kusura bakma kafam daha da karıştı.
KUŞLARA İMRENEN BİR GÜN UÇAR
– Tamam şöyle diyeyim.
– İnsanın hayatı ve düşünce dünyası kadere sunulmuş bir dilekçedir. Neyi düşünüyorsam o, olmaya doğru yola çıkarım. Ettiğim hayaller bir dua şeklinde, bir dilekçe olarak göklere yol alır. Dilekçem kabul olursa benim için -hani “Seven, sevdiği ile beraberdir.” hadisi var ya.- sevdiklerim gibi olma yolları bana açılır. Önüme o yola varmam için imkanlar belirir. Sürekli denizde yüzen insanları düşlüyorsam bir gün kendimi suların içinde bulurum. Sürekli uçan kuşlara imrenerek bakıyorsan kendimi bir gün uçuyor bulurum. Biyolojik olarak bu evrim ve tekamül mümkün değil ama ruhen sanırım mümkün.
– Ruhen evrim derken, ne anlamda?
– Mesela sen gerçekten Efendimiz’i (sav) çok seviyorsan, O’nunla(sav) birlikte olmak için O’nun(sav) yaşadıklarını mikro planda, boyunun ölçüsünde, sırtının kaldırabileceği kadarıyla yaşarsın. Ağır çileler önüne çıkabilir. Bir imtihan bitmeden diğeri başlar. Bahara varmadan kışlar yaşarsın. Hz. Ebubekir’i sevip anlatmışsındır. Dünya malı olarak her şeyini kaybedebilirsin. Önüne O’nun geçtiği helezonlar açılır. Samimi bir gönülle Hz. Ömer, Hz Osman, Hz. Ali dersen onların kahramanlıklarını ve cömertliklerini kendi boyuna göre eda etme fırsatları önüne açılır. Hz. Eyyub gibi ev sahibi olma imkanları önüne çıkar. Küçük bir Eba Eyyupu’l Ensari olup “Muhammedcikleri” ağırlarsın. Ensar olursun. Muhacir olursun. İşini mesleğini kaybedersin. Bilmediğin dillere yolun düşer. Allah dilini çözer, hafızanı güçlendirir. Öğrenirsin. Kader yoluna su serper ve pırıl pırıl hayat prototiplerinden birini sana hayat elbisesi olarak giydirir.
– Gülme ama ettiğimizi mi bulduk yani?
AĞLAYA AĞLAYA “SONSUZ NUR” OKUYANLARIN MAL VE MÜLKLE AHİRETE GİTMESİ MÜMKÜN MÜ?
– Bizim de farkında olmadığımız kalbi dualarımız vardı. Ve kabul edildi. Önümüze cebri bir güzergah çıktı. Hocaefendi on yıllardır “kendinizi sıfırlayın” diyordu. Bu, bizim irademizle olmadı. Allah, cebren sıfırladı. Hocaefendi, sabahlara kadar bu cemaatin ham ve çiğ olmaması, dertli ve ıstraplı olması için dua ediyordu. Ne diyordu “Elimden gelse hepinizin içine ızdırap tuhumları saçmak, başkaları için inlemenizi sağlamak isterdim.” Bu da bizim irademizle olmadı. Allah’ın iradesiyle gerçekleşti. Şimdi yüz binler ızdırapla inliyor.
– Yani her şeyimizi kaybetmeyi ve bunları çekmeyi dolaylı olarak biz mi istemiş olduk?
– Biraz öyle. Biliyorsun Efendimiz, ailesinin iaşesini karşılayabilmek için bir Yahudi’den veresiye yiyecek satın almış, karşılığında da ona kalkanını rehin bırakmıştı. Bu halde iken vefat etmişlerdi. Hatta sıfırlama da değil. Eksiye geçmiş olarak ruhunun ufkuna yürüdüler. Sana yine bir soru sorayım. Ağlaya ağlaya “Sonsuz Nur” okuyan veya dinleyen birinin bir sürü mal varlığıyla ahirete gitmesi mümkün mü?
– Zor soru. Ben ağlayarak okumadım ama benimki de gitti?
– İyi işte Allah seni talihsiz bırakmamış. Senin gibileri ve benim gibi mücrimleri de sadık arkadaşlarından ayırmamış! Fani mallarını satın almış, ebedileştirmiş. Sırtta üç beş konteynır mal veya parayla Sırat geçmek zor. Bu, bir kural değil tabii ki. Ama zenginlik aşılması kolay bir imtihan değil.
– Zenginlik ne zaman problemsiz olur.
– Varlığı veya yokluğu bizi yormadığı zaman. Mal veya para yirmilik çivi gibi yüreğimize saplanmışsa bu halle Allah’a varılmaz. Ne oldu? Rabbimiz ahirette bize zarar vermesin diye onu çekip aldı.
– Buna da şükür! Süreçte çekilenler ve dünya malı olarak sıfırlanma bizim duamızın sonucu oldu o zaman.
KADER KALEMLERİ “SANA DA BÖYLE BİR HAYAT LUTFEDEBİLİRİM” DİYOR
– Öyle gibi. Allah hiçbir duayı karşılıksız bırakmaz. On yıllarca sahabi okuduk, Sonsuz Nur okuduk. Şehitlik okuduk. Hicret okuduk. Üstad Hazretlerinin sürgünlerini, zindanlarını okuduk. Öyle değil mi?
– Okumak, dinlemek kolaydı ama!
– İşte bu samimi dinlemeler ve okumalar, göz yaşları… İmrenmeler, gıpta etmeler dua yerine geçiyor. Kader kalemleri “Sana da böyle bir hayat lutfedebilirim” diyor. Ve kader kalemleri çalışmaya başlıyor.
– Yani Süreç ve çekilenler yapılan hataların sonucu değil mi? Olmazsa olmaz mıydı?
– Yapılan hatalar, yanlışlar ayrı bir konu. Herkesin yanılabilirliği, bunu doğal kabul etmek gerektiği, kasıtlı veya kasıtsız hatalar… Bunlara ayrıca geleceğim. Ayrı konu. Kader yukarıda bahsettiğim duaların gerçekleşmesi için hüküm verince hatalar olmuş olmamış önemli değil. Kader kalemleri duaların gerçekleşmesi için, peygamber çileleri, sahabi mihnetleri için esbabı kurgular.
– Biraz açar mısın?
– Mesala kader senin sahabi gibi bir insan olman için beni imtihan unsuru olarak takdir ettiyse “Kader gelince göz kör olur.” (Beyhaki, Şuabü’l-Îman) hadisinde üstü kapalı ifade edildiği gibi niyetim bazen iyi de olsa gözüm kör olur. Hata yapar senin canını okurum. Kaş yaparken göz çıkarırım. Bizim genel durumumuz bu oldu. Yunus’un dizesini hatırla. “Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı/Yıkıp bastıramadım göyündürdü özümü”. Kader, karar verince bir kötürüme bile mağlup olmak mümkün. Allah’ın takdiri gelince “göz kör olur.” Tam yenecekken yenilirsiniz; yenilecekken yenersiniz. Sonra ki dize de çok anlamlı. “Kaf Dağından bir taşı şöyle attılar bana/Öğlelik yola düştü, bozayazdı yüzümü”
“Kaf”, kaderin, taş ise “kaza”nın sembolüdür. ‘Kadere taş atmamak’, kazaya razı olmak gerekir. Önümüze çıkan, başımıza çalınan kayaları aşamazsak, yüzümüz yere bakar.
KADER, FORMÜLÜN SAĞ KISMINI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN SOL KISMINI KURGULAR.
– Yine kafam karıştı.
– Yani durmadan şikayet edip mızıklanırsak birileri de bize döner “E hani sahabi diyordunuz, Hz Meryem, Hz. Asiye diyordunuz. Hz. Hatice diyordunuz” der. “Hz. Sümeyra, Hz. Nesibe” diyordunuz… “Hz. Hacer’in, Hz. İbrahim’den (as) ayrılmasını, çocuğu kucağında aç suzsuz kalmasını, vadi vadi koşturup çare aramasını, sütünün kesilmesini niye hikaye ediyordunuz?” der. “Hz. Hamza, Hz. Mus’ab” diyordunuz? Onlardan bahsetmeniz yalan mıydı?” diye sorar. Özetle kader beni kâmil insan yapmaya, sahabiye benzetmeye karar verince esbabı harekete geçirir. Esbab yoksa yaratır. Kastettiğim şey bu esbaba fazla takılma. Kimyasal denklemleri denkleştirmede kullanılır ya. Redoks işlemi. Kader, formülün, eşitliğin sağ kısmını gerçekleştirmek için sol kısmın ihtiyaçlarını belirler, esbabı kurgular, ekler, çıkarır. Formülü dengeler. Nihayet formülün ikinci kısmındaki hedef gerçekleşir. O nedenle olaylara yüzeysel bakmamak lazım. “oyunu okumak” lazım.
– Süreç iyi mi oldu diyorsun yoksa?
– Ne haddime…
(Devamı var.)
[Veysel Ayhan] 5.9.2019 [TR724]
– İyi diyorsun da bu hatalar yapılmasaydı, bu tuzaklara düşülmeseydi güzel güzel Hizmet etseydik? İnsanlar mağdur olmasaydı… Bu acılar yaşanmasaydı…
– Bu, uzun bir konu, vaktin ve sabrın varsa anlatayım.
– Benim gibi mültecilerin zaman sıkıntısı olmaz! Buyur.
– Hayatın boyunca pek çok insanla karşılaşmışsınıdır. Kaçı için “olgun” “güngörmüş” “çok anlayışlı” “vefalı” “mütevazı” “halden anlayan” kelimelerini kullanırsın?
– Bazıları vardır. Ama çok da yoklar.
– Peki bu takdir ettiğin kişilerden kaçının hayatı konfor içinde geçmiştir, ayağına taş değmemiştir? Kaçı çile çekmemiştir, acı hadiselerle karşılaşmamıştır? Feleğin çemberinden geçmeden direkt olgunlaşmış böyle bir tanıdığın var mı?
– Düşünüyorum, hayır yok.
– Takdir ettiğimiz, güçlü empati yeteneği gördüğümüz hemen herkesin hayatında çile var, ıstırap var. Zorluklarla mücadele ederek basamak basamak yukarı çıkmak var. Paraşütle bir yerlere yükselmiş veya erişmiş insanların arasında olgun birini bulamayız. Bir eli yağda bir eli balda yaşamış, eli soğuk sudan sıcak suya girmemiş insanlar genelde çiğ karakterli, kibirli, sürekli kendini düşünen tipler oluyor. Yokluk görmemiş, zenginlik içinde yaşamış insanlar ise umumiyetle mağrur ve burnu dik.
– Yani bununla ne demek istiyorsun?
SIRTIN SONSUZLUĞU KALDIRACAK GÜCE ULAŞMASI…
– Demek istediğim şu ki insan acıyla terbiye oluyor. Eskiden sirklerdeki hayvanlara hayret ederdim. Şimdi ise insan terbiyesinin daha zor olduğunu görüyorum. Haddini bilmek, tepeden bakmamak, zulmetmemek, başkalarının sınırlarını tecavüz etmemek… Bunlar basit vasıflar değil. İnsanı kâmil olmanın sırrı, gün görmede, çile çekmede.
– Bunun istisnası yok mu?
– Belki vardır ama ben rastlamadım. Sen de rastlamamışsın. Bu kural bizim gibi sıradan insanlar için geçerli olduğu gibi Allah’ın en değer verdiği insanlar için de geçerli. Hz. İbrahim’in hayatı böyle, sürgünle geçiyor. Hz. Yusuf kuyuya düşmeseydi, yıllarca hapis yatmasaydı peygamberlik makamına erişir miydi acaba? Mısır hazinelerine âdil bir vezir olabilir miydi, bilemeyiz. Hz. Musa, saray konforunda büyüyor ama o hayatıyla değil de sonradan çektikleriyle, oradan oraya sürgünle peygamber oluyor. İftiraya uğruyor, kimisi hunharca öldürülüyor. Hz. Zekeriya testereyle biçiliyor. Hz. Yahya şehit ediliyor. Hz. İsa’nın hayatı böyle.
– Yani bu insanların ruhi bünyelerinde problem vardı da o yüzden mi bu çilelere maruz kaldılar?
– Hayır. Bu tür bir “terbiye”, ruh bünyesindeki problemleri giderdiği gibi bizim görmeye boyumuzun yetmediği insani kemalat semasına çıkmaya vesile oluyor. Peygamberler için ikinci şık. Şimdi sana zor bir soru sorayım.
– Buyur?
– Sen en sevdiğin evladına böyle zor bir hayatı onaylar mısın?
– Bilmiyorum. Ahirette varacağı makamı görürsem ancak…
ALLAH’TAN DAHA ŞEFKATLİ KİM OLABİLİR?
– Tüm annelerin babaların şefkatini toplasan Allah’ın şeflat ve merhametinin yanında damla kıymeti yok. Dünya ve çekilen acılar fani olduğundan ve bu acılar insan-ı kâmil olmanın tek yolu ve tılsımı olduğu için Allah en sevdiği insanlara bunu yaşatıyor. Onlar da bunun farkında olarak “Beni Rabbim terbiye etti; terbiyemi ne de güzel yaptı!..” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) diyebiliyorlar. Devam edeyim. Peygamberler bir yana, dünya tarihine iz bırakmış, insanlığa faydası dokunmuş ama çile çekmemiş bir insan biliyor musun?
– Yok gibi. Büyük sanatçılar da öyle. Çilesiz büyük sanatçı da aklıma gelmiyor. “Campanella zindanda, Cervantes esarette, Dostoyevski kürek mahkumu olmuş.” Ruh dünyalarını böyle zenginleştirmişler.
– Sonuçta şunda mutabıkız. İnsan’ın olgunlaşması ve meyve vermesi için çileden başka çare yok gibi. O yüzden de Allah bir insanı seviyorsa onun ebedi hayatı açısından olgunlaşmasını takdir ediyor. Anne biricik bebeğine aşı yapılmasına izin verir. Kış geliyordur. Çünkü aşının acısı birkaç dakikayla sınırlıdır. Evladını hastalıklardan koruyacaktır. Ee… sonsuz bir hayata hazırlanıyoruz. Kolay değil.
– İşin içinde bizim irademiz yok mu?
– Şöyle bir irade var. İnsan, kaderini zihinsel dualarıyla inşa eder. Düşüncelerim, emellerim ve dualarım benim geleceğimi ve karşılaşacağım olayları kurgular.
– Kafam karıştı anlamadım.
– Her düşünce kırıntısı, her niyet, her teşebbüs, hayal veya düş bir dua dilekçesidir. Her güzel davranış bir duadır, davettir. İnsan kaderini kendi inşa eder. Böyle böyle inşa eder. Niyetinin karşılığını bulur. Cüzi iradesi ile külli iradeye müracaat eder. O da kabul edince hayal ettiği insan olması için bir süreç başlar.
– Kusura bakma kafam daha da karıştı.
KUŞLARA İMRENEN BİR GÜN UÇAR
– Tamam şöyle diyeyim.
– İnsanın hayatı ve düşünce dünyası kadere sunulmuş bir dilekçedir. Neyi düşünüyorsam o, olmaya doğru yola çıkarım. Ettiğim hayaller bir dua şeklinde, bir dilekçe olarak göklere yol alır. Dilekçem kabul olursa benim için -hani “Seven, sevdiği ile beraberdir.” hadisi var ya.- sevdiklerim gibi olma yolları bana açılır. Önüme o yola varmam için imkanlar belirir. Sürekli denizde yüzen insanları düşlüyorsam bir gün kendimi suların içinde bulurum. Sürekli uçan kuşlara imrenerek bakıyorsan kendimi bir gün uçuyor bulurum. Biyolojik olarak bu evrim ve tekamül mümkün değil ama ruhen sanırım mümkün.
– Ruhen evrim derken, ne anlamda?
– Mesela sen gerçekten Efendimiz’i (sav) çok seviyorsan, O’nunla(sav) birlikte olmak için O’nun(sav) yaşadıklarını mikro planda, boyunun ölçüsünde, sırtının kaldırabileceği kadarıyla yaşarsın. Ağır çileler önüne çıkabilir. Bir imtihan bitmeden diğeri başlar. Bahara varmadan kışlar yaşarsın. Hz. Ebubekir’i sevip anlatmışsındır. Dünya malı olarak her şeyini kaybedebilirsin. Önüne O’nun geçtiği helezonlar açılır. Samimi bir gönülle Hz. Ömer, Hz Osman, Hz. Ali dersen onların kahramanlıklarını ve cömertliklerini kendi boyuna göre eda etme fırsatları önüne açılır. Hz. Eyyub gibi ev sahibi olma imkanları önüne çıkar. Küçük bir Eba Eyyupu’l Ensari olup “Muhammedcikleri” ağırlarsın. Ensar olursun. Muhacir olursun. İşini mesleğini kaybedersin. Bilmediğin dillere yolun düşer. Allah dilini çözer, hafızanı güçlendirir. Öğrenirsin. Kader yoluna su serper ve pırıl pırıl hayat prototiplerinden birini sana hayat elbisesi olarak giydirir.
– Gülme ama ettiğimizi mi bulduk yani?
AĞLAYA AĞLAYA “SONSUZ NUR” OKUYANLARIN MAL VE MÜLKLE AHİRETE GİTMESİ MÜMKÜN MÜ?
– Bizim de farkında olmadığımız kalbi dualarımız vardı. Ve kabul edildi. Önümüze cebri bir güzergah çıktı. Hocaefendi on yıllardır “kendinizi sıfırlayın” diyordu. Bu, bizim irademizle olmadı. Allah, cebren sıfırladı. Hocaefendi, sabahlara kadar bu cemaatin ham ve çiğ olmaması, dertli ve ıstraplı olması için dua ediyordu. Ne diyordu “Elimden gelse hepinizin içine ızdırap tuhumları saçmak, başkaları için inlemenizi sağlamak isterdim.” Bu da bizim irademizle olmadı. Allah’ın iradesiyle gerçekleşti. Şimdi yüz binler ızdırapla inliyor.
– Yani her şeyimizi kaybetmeyi ve bunları çekmeyi dolaylı olarak biz mi istemiş olduk?
– Biraz öyle. Biliyorsun Efendimiz, ailesinin iaşesini karşılayabilmek için bir Yahudi’den veresiye yiyecek satın almış, karşılığında da ona kalkanını rehin bırakmıştı. Bu halde iken vefat etmişlerdi. Hatta sıfırlama da değil. Eksiye geçmiş olarak ruhunun ufkuna yürüdüler. Sana yine bir soru sorayım. Ağlaya ağlaya “Sonsuz Nur” okuyan veya dinleyen birinin bir sürü mal varlığıyla ahirete gitmesi mümkün mü?
– Zor soru. Ben ağlayarak okumadım ama benimki de gitti?
– İyi işte Allah seni talihsiz bırakmamış. Senin gibileri ve benim gibi mücrimleri de sadık arkadaşlarından ayırmamış! Fani mallarını satın almış, ebedileştirmiş. Sırtta üç beş konteynır mal veya parayla Sırat geçmek zor. Bu, bir kural değil tabii ki. Ama zenginlik aşılması kolay bir imtihan değil.
– Zenginlik ne zaman problemsiz olur.
– Varlığı veya yokluğu bizi yormadığı zaman. Mal veya para yirmilik çivi gibi yüreğimize saplanmışsa bu halle Allah’a varılmaz. Ne oldu? Rabbimiz ahirette bize zarar vermesin diye onu çekip aldı.
– Buna da şükür! Süreçte çekilenler ve dünya malı olarak sıfırlanma bizim duamızın sonucu oldu o zaman.
KADER KALEMLERİ “SANA DA BÖYLE BİR HAYAT LUTFEDEBİLİRİM” DİYOR
– Öyle gibi. Allah hiçbir duayı karşılıksız bırakmaz. On yıllarca sahabi okuduk, Sonsuz Nur okuduk. Şehitlik okuduk. Hicret okuduk. Üstad Hazretlerinin sürgünlerini, zindanlarını okuduk. Öyle değil mi?
– Okumak, dinlemek kolaydı ama!
– İşte bu samimi dinlemeler ve okumalar, göz yaşları… İmrenmeler, gıpta etmeler dua yerine geçiyor. Kader kalemleri “Sana da böyle bir hayat lutfedebilirim” diyor. Ve kader kalemleri çalışmaya başlıyor.
– Yani Süreç ve çekilenler yapılan hataların sonucu değil mi? Olmazsa olmaz mıydı?
– Yapılan hatalar, yanlışlar ayrı bir konu. Herkesin yanılabilirliği, bunu doğal kabul etmek gerektiği, kasıtlı veya kasıtsız hatalar… Bunlara ayrıca geleceğim. Ayrı konu. Kader yukarıda bahsettiğim duaların gerçekleşmesi için hüküm verince hatalar olmuş olmamış önemli değil. Kader kalemleri duaların gerçekleşmesi için, peygamber çileleri, sahabi mihnetleri için esbabı kurgular.
– Biraz açar mısın?
– Mesala kader senin sahabi gibi bir insan olman için beni imtihan unsuru olarak takdir ettiyse “Kader gelince göz kör olur.” (Beyhaki, Şuabü’l-Îman) hadisinde üstü kapalı ifade edildiği gibi niyetim bazen iyi de olsa gözüm kör olur. Hata yapar senin canını okurum. Kaş yaparken göz çıkarırım. Bizim genel durumumuz bu oldu. Yunus’un dizesini hatırla. “Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı/Yıkıp bastıramadım göyündürdü özümü”. Kader, karar verince bir kötürüme bile mağlup olmak mümkün. Allah’ın takdiri gelince “göz kör olur.” Tam yenecekken yenilirsiniz; yenilecekken yenersiniz. Sonra ki dize de çok anlamlı. “Kaf Dağından bir taşı şöyle attılar bana/Öğlelik yola düştü, bozayazdı yüzümü”
“Kaf”, kaderin, taş ise “kaza”nın sembolüdür. ‘Kadere taş atmamak’, kazaya razı olmak gerekir. Önümüze çıkan, başımıza çalınan kayaları aşamazsak, yüzümüz yere bakar.
KADER, FORMÜLÜN SAĞ KISMINI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN SOL KISMINI KURGULAR.
– Yine kafam karıştı.
– Yani durmadan şikayet edip mızıklanırsak birileri de bize döner “E hani sahabi diyordunuz, Hz Meryem, Hz. Asiye diyordunuz. Hz. Hatice diyordunuz” der. “Hz. Sümeyra, Hz. Nesibe” diyordunuz… “Hz. Hacer’in, Hz. İbrahim’den (as) ayrılmasını, çocuğu kucağında aç suzsuz kalmasını, vadi vadi koşturup çare aramasını, sütünün kesilmesini niye hikaye ediyordunuz?” der. “Hz. Hamza, Hz. Mus’ab” diyordunuz? Onlardan bahsetmeniz yalan mıydı?” diye sorar. Özetle kader beni kâmil insan yapmaya, sahabiye benzetmeye karar verince esbabı harekete geçirir. Esbab yoksa yaratır. Kastettiğim şey bu esbaba fazla takılma. Kimyasal denklemleri denkleştirmede kullanılır ya. Redoks işlemi. Kader, formülün, eşitliğin sağ kısmını gerçekleştirmek için sol kısmın ihtiyaçlarını belirler, esbabı kurgular, ekler, çıkarır. Formülü dengeler. Nihayet formülün ikinci kısmındaki hedef gerçekleşir. O nedenle olaylara yüzeysel bakmamak lazım. “oyunu okumak” lazım.
– Süreç iyi mi oldu diyorsun yoksa?
– Ne haddime…
(Devamı var.)
[Veysel Ayhan] 5.9.2019 [TR724]
Atarlar Kurulu [Naci Karadağ]
Tarihin hangi dönemi olursa olsun, zalimin ve zulmün davranış refleksleri bu kadar mı birbirine benzer? Bu kadar mı birbirinin aynı karakterler ortalıkta gezinir, hayret etmemek mümkün değil.
Detaylarıyla bilmiyoruz ama Nemrut’tan Firavunlara kadar eminim pek çok bilinen zalimin bilinmeyen ayakçıları, yancıları, çıkarcıları ve de atarcıları vardı.
Bu meyanda İçişleri Bakanı Süleyman Soylu gerçekten tarihi bir karakter. Siyasi hayatı ve bugün bulunduğu konum açısından, bir tür klonlanmış tarihi karakterdir Süleyman Soylu.
Hazreti Bediüzzaman’ın en muazzam tespitlerinden biri şudur;
“Tesadüf, ancak cehlimizi örten bir perdedir.”
Günümüz karakterleri için minik bir tarih yolculuğuna çıktığımız anda belki binlerce dip koçanı görmek mümkün.
Adolf Eichmann mesela.
Bu köşede kimi zaman bu isimden bahsettiğimizi anımsayanlar vardır şüphesiz.
Eichmann, kendisi Hitler Almanyasının en önemli SS’lerinden. (Süleyman Soylu’nun baş harfleri olması tamamen tesadüf, gönderme yapmıyorum) “Yahudi meselesi” ile yakından ilgili ve “Nihai Çözüm Projesi”nin mimarlarından’dır Hitler’in bu çakaloz adaşı.
Ünlü siyaset kuramcısı ve özellikle Nazi uzmanı Hannah Arendt’in şu tespiti çok enteresandır;
“Asıl sorun tam da Eichmann gibi onlarca insan olmasından, onlarcasının ne sapık ne de sadist olmasından; ne yazık ki hepsinin eskiden de, şimdi de dehşet verici biçimde normal olmasından kaynaklanıyordu.”
Soylu’nun geçen günkü konuşmasını herkes biliyor artık. Bir ülkenin en büyük kentinin halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanını düpedüz tehdit etmesini.
Atanmış birinin emrinin altındakilere atarlanması belki anlaşılabilir bir şeydir ama bugün seçim olsa belki partisi kadar oy alacak olan birini bu kadar pervasızca tehdit etmek ancak ve ancak Eichmann Sendromu ile anlaşılabilir.
Ki aynı Soylu, hatırlarsınız birkaç yıl önce aynı atarlanmaları bugün dizinin dibinden ayrılmadığı Erdoğan için söylüyordu:
Videoyu sonuna kadar izleyemezsiniz belki ama sonunda şöyle atarlanıyor:
‘’Eğer ben Süleyman Soylu isem Erdoğan’dan tüyü bitmemiş yetimin hakkını sormaz isem namerdim!”
Arendt’in dediklerini hatırlayalım;
“Bu insanlar ne sapık, ne de sadist… Dehşet verici şekilde normal!”
Aynı Soylu bugün İmamoğlu’nu perişan-pejmurde etmekten bahsediyor.
Bu karakterlerin tarihsel portrelerine bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki;
Ola ki Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday gösterildi ve ola ki hilesiz hurdasız seçimler yapıldı ve ola ki Erdoğan ülkeyi kana bulamayıp İmamoğlu’na koltuğunu bırakmayı kabul etti. İmamoğlu için en çok bağıran kim olur biliyor musunuz?
Elbette Süleyman Soylu!
Hitler elbette kötülüğün en sembol ismi ve alınan milyonlarca hayatın sorumlusu.
Ancak tüm bu fenalıkları Yahudilere, Almanlara ve tüm dünyaya tek başına yapmadı Adolf Hitler. Etrafını kuşatan bir kötülük çembere vardı. Bunlardan biriydi Adolf Eichmann.. Şu sözü ile tarihe geçmiştir;
“Yaptığınız eylem ve konuşmaların hepsini Hitler’in bir şekilde duyup öğreneceğini bilin ve eylemlerinizden haberdar olsa Führer’in mutlu olacağı şekilde hareket edin!”
Bundan dolayıdır ki Soylu o sözleri aslında İmamoğlu’na söylemiyor, bizzat Erdoğan duysun diye söylüyor. Çünkü hayat bulduğu vasatta liyakatin değil sadakatin, eylemin değil söylemin, atarlanmanın, tehdit etmenin geçerli ölçüt olduğunu çok iyi biliyor ve siyasi ikbalini bir miktar daha uzatabilme amacıyla yapıyor bu atarlanmaları.
Ve kendisi gibi tüm kabine, parti ve Erdoğan’ın çevresi de çok iyi biliyor ki, “Reis duyduğunda hoşuna gideceği şeyler söylersek ya da yaparsak abad oluruz!”
Herkesin atarı kadar kıymetli olduğu bir dönemde Süleyman Soylu figürü gerçek bulunmaz bir hazinedir!
[Naci Karadağ] 5.9.2019 [TR724]
Detaylarıyla bilmiyoruz ama Nemrut’tan Firavunlara kadar eminim pek çok bilinen zalimin bilinmeyen ayakçıları, yancıları, çıkarcıları ve de atarcıları vardı.
Bu meyanda İçişleri Bakanı Süleyman Soylu gerçekten tarihi bir karakter. Siyasi hayatı ve bugün bulunduğu konum açısından, bir tür klonlanmış tarihi karakterdir Süleyman Soylu.
Hazreti Bediüzzaman’ın en muazzam tespitlerinden biri şudur;
“Tesadüf, ancak cehlimizi örten bir perdedir.”
Günümüz karakterleri için minik bir tarih yolculuğuna çıktığımız anda belki binlerce dip koçanı görmek mümkün.
Adolf Eichmann mesela.
Bu köşede kimi zaman bu isimden bahsettiğimizi anımsayanlar vardır şüphesiz.
Eichmann, kendisi Hitler Almanyasının en önemli SS’lerinden. (Süleyman Soylu’nun baş harfleri olması tamamen tesadüf, gönderme yapmıyorum) “Yahudi meselesi” ile yakından ilgili ve “Nihai Çözüm Projesi”nin mimarlarından’dır Hitler’in bu çakaloz adaşı.
Ünlü siyaset kuramcısı ve özellikle Nazi uzmanı Hannah Arendt’in şu tespiti çok enteresandır;
“Asıl sorun tam da Eichmann gibi onlarca insan olmasından, onlarcasının ne sapık ne de sadist olmasından; ne yazık ki hepsinin eskiden de, şimdi de dehşet verici biçimde normal olmasından kaynaklanıyordu.”
Soylu’nun geçen günkü konuşmasını herkes biliyor artık. Bir ülkenin en büyük kentinin halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanını düpedüz tehdit etmesini.
Atanmış birinin emrinin altındakilere atarlanması belki anlaşılabilir bir şeydir ama bugün seçim olsa belki partisi kadar oy alacak olan birini bu kadar pervasızca tehdit etmek ancak ve ancak Eichmann Sendromu ile anlaşılabilir.
Ki aynı Soylu, hatırlarsınız birkaç yıl önce aynı atarlanmaları bugün dizinin dibinden ayrılmadığı Erdoğan için söylüyordu:
Videoyu sonuna kadar izleyemezsiniz belki ama sonunda şöyle atarlanıyor:
‘’Eğer ben Süleyman Soylu isem Erdoğan’dan tüyü bitmemiş yetimin hakkını sormaz isem namerdim!”
Arendt’in dediklerini hatırlayalım;
“Bu insanlar ne sapık, ne de sadist… Dehşet verici şekilde normal!”
Aynı Soylu bugün İmamoğlu’nu perişan-pejmurde etmekten bahsediyor.
Bu karakterlerin tarihsel portrelerine bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki;
Ola ki Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday gösterildi ve ola ki hilesiz hurdasız seçimler yapıldı ve ola ki Erdoğan ülkeyi kana bulamayıp İmamoğlu’na koltuğunu bırakmayı kabul etti. İmamoğlu için en çok bağıran kim olur biliyor musunuz?
Elbette Süleyman Soylu!
Hitler elbette kötülüğün en sembol ismi ve alınan milyonlarca hayatın sorumlusu.
Ancak tüm bu fenalıkları Yahudilere, Almanlara ve tüm dünyaya tek başına yapmadı Adolf Hitler. Etrafını kuşatan bir kötülük çembere vardı. Bunlardan biriydi Adolf Eichmann.. Şu sözü ile tarihe geçmiştir;
“Yaptığınız eylem ve konuşmaların hepsini Hitler’in bir şekilde duyup öğreneceğini bilin ve eylemlerinizden haberdar olsa Führer’in mutlu olacağı şekilde hareket edin!”
Bundan dolayıdır ki Soylu o sözleri aslında İmamoğlu’na söylemiyor, bizzat Erdoğan duysun diye söylüyor. Çünkü hayat bulduğu vasatta liyakatin değil sadakatin, eylemin değil söylemin, atarlanmanın, tehdit etmenin geçerli ölçüt olduğunu çok iyi biliyor ve siyasi ikbalini bir miktar daha uzatabilme amacıyla yapıyor bu atarlanmaları.
Ve kendisi gibi tüm kabine, parti ve Erdoğan’ın çevresi de çok iyi biliyor ki, “Reis duyduğunda hoşuna gideceği şeyler söylersek ya da yaparsak abad oluruz!”
Herkesin atarı kadar kıymetli olduğu bir dönemde Süleyman Soylu figürü gerçek bulunmaz bir hazinedir!
[Naci Karadağ] 5.9.2019 [TR724]
ETÖ-RETÖmetre neden olmasın? [Ramazan Faruk Güzel]
Adı işkencelerle anılan Emekli Denizci Albay Ali Türkşen’in “BULUNSUN” başlığı ile yayınladığı 4 sayfalık fişleme listesi kamuoyundan büyük tepki gördü. Dün kaleme aldığımız makalemizde hedef gösterilen isimlerin hukuken yapabilecekleri hususları kaleme almıştık ve meseleyi yargıya taşıması çağrısında bulunmuştuk. Nitekim öyle de oldu ve bu skandal yargıya taşınıyor.
İnsanları sindirme maksatlı bu algı operasyonunun ters tepmesi ve Türkşen gibilerin geri adım atması, dil ucuyla dahi olsa özür dilemek zorunda kalmaları olumlu bir gelişme. Hatta aynı Türkşen “bu listeleri kendisinin hazırlamadığını, bir başka yerden aldığını” açıklama gereğini de duydu.
Peki o zaman, kimdi bunlar ve bu işin arkasında neler vardı?
-İÇİNDE DENİZİN GEÇMEDİĞİ- DENİZ KUVVETLERİ
Fişlemenin hedeflerinden @Surgun_Binbasi hesabı, fişleme listelerini hazırlayanın, “#15Temmuz sonrası yapılan Soykırım”ın baş aktörlerinden FETÖMETRE’nin mucidi ve fişleme uzmanı Cihat Yaycı’nın olduğunu” yazdı. Sürgün Binbaşı’nın, “Şu an için dava açmak bir işe yaramayacaktır ama süreç bittiğinde hesap sormak için bilin istedim.” şeklinde düştüğü şerh de manidar ve hakikatli!
Hedefteki bir başka asker kökenli sosyal medya kullanıcısı Ersin Demircan (@AtiiSube) da olayın farklı bir detayını paylaştı: “Deniz Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığında sosyal medya kullanıcılarını takip ve fişleme için Tüm. Cihat YAYCI tarafından bir ekip kuruldu geçen sene. 7/24 takip ediyorlar ve her tweet için mahkeme kararı aldırıyorlar.”
Sahi, Deniz Kuvvetleri neden 28 Şubat’tan beri fişlemelerin odağı olageldi ki?! ETÖ- Balyoz Davaları’nın münderecatında da bunu gördük… Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin Deniz Kuvvetleri’nin uğraşması gereken daha önemli işler yok mu?!
Neyse. Fetömetre icraatlarına gelelim biz.
‘FETÖMETRE’ NEDİR, NE DEĞİLDİR?
‘“Fetömetre” , Tümamiral Cihat Yaycı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Personel Başkanlığı’na atanınca ortaya attığı bir fişleme metodu. 10 Eylül 2016 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Personel Dairesi Başkanlığı bünyesinde kurulan ‘Adli Takip, İnceleme ve İdari İşlem (ATİİİ) Şube Müdürlüğü’ toplam 69 ana başlık ve 249 alt başlıktan oluşan kriterler listesini hazırlamış. Bu kriter sayısı da muhtelif.
Sayısı değişken ana kriter ve alt kriterlere göre “belli bir puan verildiği ve kriterlerin oluşturulan bilgisayar yazılımına konu başlığı olarak girildiği, kriterlere göre kişi ile ilgili veri girişi yapıldığında ortaya çıkan puana göre değerlendirme yapıldığı” rivayet olunuyor… Belki de bu “veri girişi yapılan, girilen verilere göre puanlama yapan bir bilgisayar yazılımdan daha farklı bir şey değil, hatta belki de basit bir Excel tablosu…”
Başlıca kriterler ise: “Bylock Programı, Bank Asya, ÖSYM’den, KPDS, YDS/KPDS, ÜDS, ALES notları, eğitim kurumlarında eşi çalışan ve çocukları okuyanlarla ilgili bilgiler, şüpheli ve tanık ifadeleri, aldığı sicil notları, görev safahatı, taltif, izin ve kurs, özel ihtisas sağlık, seçme, sağlık ve mülakat kurullarında görev yapma durumu…” Ve bunun için de yüzbinlerce insanın banka, telefon bilgilerine girilmiş ve bunlar tasnif edilmiş! Kendi itirafları bu…
Görüldüğü gibi bu açıkça bir fişlemedir. “İstihbari bilgilere dayanarak ilgililer hakkında işlem tesis edilmesi” yani “fişleme” hukuka aykırıdır. Nitekim; Danıştay 5. Daire 1994/7820 E., 1996/1370 K. ve 02.04.1996 tarihli kararında:
“… istihbari nitelikteki bilgilere dayanılarak ilgililer hakkında işlem tesis edilmesine ve bu bilgilerin hukuken geçerli başka bilgi ve belgelerle doğrulanmadıkça ilgililer aleyhine hukuki delil olarak kullanılmasına olanak bulunmadığı ortadadır. Danıştay’ın yerleşmiş içtihatlarıyla da bu konuya bu şekilde açıklık getirilmiş olduğundan…” denilmektedir.
Yine Danıştay 10. Daire 1995/7092 E., 1996/7512 K. ve 13.11.1996 tarihli kararında:
“Anayasanın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin “Hukuk Devleti” olduğunun belirtildiği, güvenlik soruşturmalarına ilişkin raporlarda yer alan bilgilerin istihbari nitelikte olup hukuken geçerli başka bilgi ve belgelerle doğrulanmadıkça bu raporların tek başına hukuki delil gücünde kabul edilmeleri ve ilgililer aleyhine sonuç doğurmalarının hukuk devleti ilkesine aykırı düşeceği, hukuk devletinde idarenin ve kişilerin hak ve yükümlülüklerinin demokratik esaslara uygun olarak objektif kriterler halinde ayrı ayrı belirlendiği, idarenin kişilerin hak ve menfaatlerini etkileyen konularda “şüphe”ye dayanarak işlem tesis etmesinin uygun olmadığı” ifade edilmiştir.
“Fetömetre” ile açıkça kanunlar ihlal edilerek fişlenen kişi mağdur edilmekte, bu işin daha da ileriye götürülüp o kişinin yakınlarını da kapsamaktadır. Bu da Anayasa’ya aykırıdır. Zira Anayasa’nın 38/2 m. ile TCK 20/1 Maddelerine göre “Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.” Fakat bu “Fetömetre” hem adli hem de idari soruşturmalarda kullanılmakta ve toplumun çok büyük bir kesimi mağdur edilmektedir.
SUÇLAR ve CEZALAR…
Deniz Kuvvetleri’ndeki bir grup işgüzarın muhalif gördüklerini tasfiye için uydurdukları bu uygulama evrensel hukuka ve Anayasa’nın 2. Maddesindeki “Hukuk Devleti ilkesi”ne aykırı! Kriterleri, “suçta ve cezada kanunilik ilkesi” ile “belirlilik ilkesine” aykırı olup, kamu görevlisinin yakınlarının da sorumlu tutulması “cezaların şahsiliği ilkesi”nin ihlalidir.
Sistematik olarak belirli insanların hedef alınıp devletten, toplumdan tecrit edilme çabaları TCK’nın 78. M’de düzenlenen “soykırım suçları” işlenmektedir. Bunu da “örgütlü” olarak icra ediyorlar, her birisi gerçek içtima hükümlerince cezalandırılmalıdırlar!
Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi Yaycı, Oda TV, Türkşen ve türevleri TCK 135 vd maddeleri gereğince “Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu”nu, daha bilindik tabiri ile “fişleme” suçunu işlemekte olup bu suç ise TCK’nın ilgili maddeleri gereğince 3 yıla kadar hapis cezasını gerektirmektedir.
ETÖ-RETÖMETRE; NEDEN OLMASIN?!
Bir zamanlar yakalarını hukuka, yargıya kaptırmış olanlar, devlet imkanlarını zorlayarak hukukun elinden kurtulmuş sonra da kontrollü bir darbe ile devlet işleyişini çökertmiş durumdalar… Şimdi ise muhalif gördükleri kimseleri değişik tasnifler adı altında fişlemeye, hedef göstermeye devam ediyorlar.
Bu kimselerin tanınmasını kolaylaştıralım ve onların icatlarından yola çıkarak ETÖ-RETÖ’nün varlığını ileri sürelim. Ve onların tanınması ve ileride cezalandırılması için kıstasları sıralayalım:
– İnsanları değişik gruplar halinde fişlerler, tasnif edip bilahare tasfiye ederler,
– Bunu yaparken hiçbir hukuki kuralı tanımazlar,
– Bunu muhalif gördüklerini ekarte etmek ve kendi ideolojilerindeki kimseleri getirmede kullanırlar,
– Bu doğrultuda yargıyı emellerine alet ederler,
– Fişledikleri insanların yakınlarını da bu “cadı avı”na dahil ederler ve uluslararası bir suç olan “soykırım suçu”nu işlerler, bu doğrultuda fişlemeler yaparlar,
– Her birisinin adi, adli suçları yanında terör suçları da vardır.
Bu ETÖ-RETÖMETRE kriterlerine uyanları not ediniz. İşledikleri suçları da delilleri ile kaydediniz. Zira ileride hukuk geldiğinde gerçek yargı önünde hesap verecekler ve ömür boyu deliklerinden çıkamayacaklar!
Ve Artı Gerçek’te Ahmet Nesin’in “Daha çok özür dileyeceksin Ali Türkşen” başlıklı yazısında da ifade ettiği gibi; o kan donduran işkenceleri yapanlar, insanlığa karşı suçlar işleyenler ileride daha çok özürler dileyecekler, çok pişmanlıklar itiraf edecekler.
[Ramazan Faruk Güzel] 5.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Kaydol:
Yorumlar (Atom)