Düğünde takılan takılar mehir sayılır mı? [Dr. Ali Demirel]

Bu soruyu bize Işıl Hanım sormuş.

Öncelikle mehirin tanımını yapalım. İslam hukukunda nikah sebebiyle kadının erkekten almaya hak kazandığı para veya mala mehir denir. Evlenen erkeğin evlendiği kadına mehir vermesi farzdır. Bununla ilgili olarak bir ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurur: “Evlendiğiniz hanımlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin...” (Nisa sûresi, 4/4)

Hangi takılar hediye hükmündedir?

Şimdi sorunuzun cevabına geçebiliriz. Bir bey, hanımına nişan veya düğünde kendi taktığı takıların mehir olduğunu söylerse bu takılar mehir yerine geçer. Şayet böyle bir şey söylemezse, bu durumda takılar hediye sayılır. Mehri ayrıca ödemesi gerekir.

Diğer takılan takılar ise yakınları tarafından gelin hanıma verilen düğün hediyesidir. Bunlar mehir yerine geçmez.

[Dr. Ali Demirel] 9.2.2019 [Samanyolu Haber]

Diyanetleşen Cemaatler! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Tarikatler Hicri 2 asırdan sonra şekillenmeye başlamış. İnsanlar yaşantısıyla, gönül zenginliğiyle, derinliğiyle topluma örnek olan, ahlak, edep ve ibadet timsali büyüklerin etrafına toplanmışlar ve onları taklit etmişler. Zamanla kurumsallaşan tarikatler Hazreti Peygamberin hayatını esas alarak onun evradını, zikirlerini sistematik hale getimişler. Pek çok kola ayrılan tarikatlerin öncelikli amacı gönlünde sevgi, yüreğinde merhamet ve dilinde zikir olan, haramı helali bilen, Hak’ka ulaşmaya çalışan insanlar yetiştirmektir. Anadoludan, Balkanlara, Mağripten uzak Asyaya kadar tasavuf büyükleri ve erenler heryere İslamın hoşgörüsünü, ahlakını, merhametini taşımışlardır. Müslümanlığın yayılmasına ve gittiği yerlerde tutunmasına gönülleri fethederek destek olmuşlardır. Tasavvuf yüzyıllarca İslamın soft gücünü oluşturmuş, İslamı insanlara sevdirmiştir.

Tek Parti döneminde dine ve dindara uygulanan ağır baskılar nedeniyle insanlar inançlarından kopmasın diye Anadolu’da Süleyman Hılmi Tunahan, Bediüzzaman, Ahmet Arvasi vd. fikir ve aksiyon insanları çıktı. Bu zatların derdi bir cemaat kurmak, takipçiler edinmek değildi. Zamanın ağır şartlarında sahip oldukları bilgi ve enerjiyi paylaşma, insanlara İslamı, Kur’anı ve ahlakı öğretme mükellefiyeti hissettiler. Bu duyguyla çevrelerini irşad etmeye başladılar. Kimi tefsir yazdı, kimi samanlıklarda Kur’an dersi verdi, kimi evradu ezkar öğreterek Anadolu insanının gönül dünyasının çoraklaşmaması için çabaladı. Beklentisiz yola çıkan bu insanlar hayatları boyunca rahat yüzü görmediler. Zindan zindan dolaştırıldı, ağır fiziki ve psikolojik eziyetlere maruz kaldılar. Devletin zorbalığına karşı hep halkın, ezilenin yanında oldular. Hukuk ve insaf dışı uygulamalara rağmen insanların ahiretini, manevi yaşamını kurtarma telaşı içindeydiler.

Müslümanların inanç ve itikadını ayakta tutmak için birşeyler yapma arayışına giren tarikatlerin/cemaatlerin hepsi sivil oluşumlardı. Devleti, gücü, iktidarı, parayı değil; vatandaşı, toplumu, sivil alanı temsil ediyorlardı. Bu nedenle Osmanlı dönemi dahil yıllarca devletin hedefi oldular. Her otoriterleşme döneminde önce onlara dayak atıldı, öncüleri tutuklanıp hapsedildi. Absürd iddialarla ithamalara, iftiralara maruz kaldılar. İnsan yetiştirmek üzere açtıkları mütevazi kurumları, kursları şeytanlaştırıldı, kapatıldı. Ama baskı dönemleri cemaatleri ve tarikatleri bitiremedi, yıldıramadı. Zikre katılmanın, derse gitmenin hapisle cezalandırıldığı dönemlerde dahi gizli gizli tebliğe devam ettiler; insanlara ahlak ve maneviyat dersleri verdiler. En zor dönemlerde birbilerini medya önünde bugünkü gibi tekfir etmedi, “firakı dalle” ilan etmediler. Mazlumiyet paydasında devletin ceberut tarafına karşı birlik oldular. RP’nin iktidar olduğu dönem Erbakan’ın yanında olanlar ve olmayanlar şeklinde kamplaşma olduysa da yıkıcı bir nefrete, linç girişimine dönüşmemişti.

Son 3-4 asırdır tarikatlerin yozlaştığı, bazı ritüellere takılıp kaldığı, gerçek manada gönül ve hal ehli yetiştiremediği yönünde eleştiriler vardır. Ancak son yüzyılda tarikatler/cemaatler nesillerin korumasında, onlara asgari dini bilgi-ahlak-inacın öğretilmesinde önemli görevler gördüler. Positivist eğitim anlayışının nesilleri dönüştürme planlarına karşı büyük mücadele verdiler. Fakir, kırsal ağırlıklı Anadolu insanının çocuklarını hem eğitip hem de korumayı başardılar. Onların büyük özverisi ve yoğun çabası sonucu son 40-50 yılda dinini, tarihini, değerlerini bilen bir nesil yetişti. Zenginler mallarını böyle bir neslin yetişmesi için feda etti, yurtlar, okullar Kur’an kursları yaptılar.

AKP iktidarları ise cemaatleri ve tarikatleri araçsallaştırdı, oy deposu görmeye başladı. Onları mitinglere, sloganlara, meydanlara alıştırdı. Erdoğan Cemaatlerin/tarikatlerin iç dengeleriyle oynadı, operasyonlarla kontrol etme, yönlendirme arayışına girdi. AKP son dönem kendisi kirlenmekle kalmadı cemaatleri ve tarikatleri de ihalelere bulaştırdı. Hep sivil kalmayı tercih etmiş, devlete karşı çekince koymuş cemaatler/tarikatler AKP döneminde devletin kolay imkanlarına, makamlarına, ayrıcalıklarına karşı koyamadı. Daha önce kuruş kuruş toplayarak yaptıkları ihlaslı ve mütevazı binaların yerini hazine arazilerinden tahsis edilmiş, kamu kaynaklarıyla desteklenmiş plaza gürünümlü lüks, tantanalı yapılar aldı. Devletle iş yapmaktan çakinen, üst düzey bürokrat-memur olmalarına “sicilleri” engel oluşturan cemaat mensupları siyasete destek mukabili kolay makamlar, fiyakalı pozisyonlar buldular. Çocukları AKP parti organlarında görev almaya, siyasi rantlardan ilkesizce yararlanmaya başladılar. Muhaliflerini bertaraf etmeyi ve kendine destekçi edinme stratejilerini çok iyi bilen kurt siyasetçi Erdoğan, cemaatlerin/tarikatlerin birikimini, insan kaynaklarını, itibarını ikbaline çerez etti; siyasetine dolgu malzemesi yaptı. Müritleri parti militanları haline getirmeyi başardı. Erdoğan’la cemaatlerin/tarikatlerin ilişki biçiminin ne kadar çıkar birlikteliğine, ne kadar tehdite dayandığı ayrı bir konu. Ancak daha önce darbe yönetimlerine dahi boyun eğmeyen, faaliyetlerinden taviz vermeyen cemaatler bu süreçte Erdoğan’ın ya havucuna veya sopasına teslim oldular. Az sayıdaki cemaatin hukuksuzluklara, zulümlere, hırsızlıklara karşı çıktığını, linç edilme pahasına dik durduklarını da teslim etmek gerekiyor.

Sivil, bağımsız, siyasetten uzak kalması, toplumsal hizmetler üretmesi, ahlaklı, erdemli müminler yetiştirmeye odaklanması gereken tarikatler/cemaatler son dönemde hukuksuzluğun, zulmün, otoriterleşmenin, yolsuzlukların, kirlenmenin meşrulaştırıcısı, kitlesel destekçisi haline geldiler. Devlete sırtını yaslamış, siyasetin rantına alışmış tarikatlerin Hakkı söylemesini beklemek, erdemli, ahlaklı, dürüst nesiller yetiştirmesini ummak artık neredeyse imkansız hale geldi. Cemaatlerin üst yönetimlerinde iktidarla öyle bir içiçelik oluştu, öyle menfeat birliktelikleri gelişti ki lider kadrolar istese de bu sarmaldan çıkamazlar. Tabanları kirli ilişkilerden ne kadar haberdar, ne kadar rahatsız bilemiyoruz ama tarikat ve cemaatlerde şeffaflık, sorgulama kültürü, özeleştiri, demokratik değerler olmadığı için bu yapıların girdikleri fasit ve ifsat edici daireden kurtulmaları pek mümkün görünmüyor. Tarikatler cemaatler eğer meşverete dayalı, şeffaf, hesap verebilir yapılar haline gelebilselerdi manevi hayatımız  ve demokrasimizin kurumsalllaşması adına büyük fonksiyon ifa edebilirlerdi. Ama artık onlar sivil olmaktan çıktılar, yarı resmi-korporatist yapılar oldular.

Cemaatler siyasete teslim olarak sadece kendilerini heder etmedi, nesillere de kıydılar. Kuruluşunda onca emek, samimiyet, çile olan cemaatler bu gün bir kişinin/partinin yolsuzluklarını, diktasını meşrulaştırma yarışındalar. Dahası aynı kıbleye yönelip beraber namaz kıldıkları, pek çok şeyde örnek aldıkları bir Cemaatin devletçe yağmalanmasından nemalanma, pay kapma peşindeler ve bundan rahatsızlık duymuyorlar. Cemaatler siyaset ile menfeatin çarkları arasına sıkışıp kaldılar. Erdoğan’ın tehditleri ile rüşvetleri arasında gelgitler yaşıyorlar.

Dini gruplar, cemaatler sivil ve bağımsız kaldıkları oranda özünü koruyabilmiştir. Devlete-güce teslim olanlar rahat etse de eriyip tükenmeye mahkumdur. Hristiyanlar Roma’nın ağır zulmüne maruz kalmış ama özünü safiyetini korumuştu. Ne zaman ki Roma imp. Hristiyanlığı resmi din haline getirip kontrol altına aldı Hristiyanlık hızlı bir yozlaşma sürecine girdi. Cemaatler tarikatler devlete sırtını dayadıkça varlık gerekçesini yitiriyor, eriyor, tükeniyor, Diyanetleşiyorlar. Cemaat-tarikat yapıları “yandaş” veya “karşıt” şeklinde devletle, siyasetle bir angajmana girmeyip kendi gündemlerine döndükleri, güzel ahlaka, insan yetiştirmeye odaklandıkları oranda etkili olurlar. Konjonktüre göre hedeflerde yöntemlerde keskin değişimlere gitmek, reaksiyoner tavır almak kısa vadede bazı kazanımlara neden oluyor görünse de uzun vadede bu yapıları yozlaştırır ve Hak Rızası istikametinde işler yapmaktan uzaklaştırır. 

Cemaatlerin/tarikatlerin içinde eğitimli, nitelikli, ufuk sahibi pek çok insan var. Ama bunlar bürokratik yapılar içinde ne kadar etkinler bilemiyoruz. Cematlerde elbette insaf ve vicdan ehli pek çok kimse var. Ama bunlar, kendilerine benzer işler yapan başka bir cemaatin hergün biner biner tutuklanmasını, bakkalından baklavacısına insanların mallarına çökülmesini, başörtülü-dindar 17.000 kadının kelepçelenip hapislere tıkılmasını, sezeryanla doğum yaptığının ertesi günü kanamalı annelerin hapse atılmasını nasıl meşrulaştırıyorlar bilemiyoruz. Acaba yaşananları vicdanlarına nasıl izah ediyorlar? İktidardan aldıkları makamlar, imkanlar, binalar vicdanlarının sesini bastırmaya yetiyor mudur? Ahirette bu zulümlere sessiz kalmanın bir vebalinin, hesabının olacağını pekala biliyorlardır, bu sukutun açıklamasını nasıl yapıyorlar?

Bazı Cemaatler destek verdikleri için AKP’nin zulüm/haram/talan düzeninin bütün cemaatlerin, hatta bütün dindarların hanesine yazıldığını ve bu süreç bittikten sonra yıllarca bu kara tabloyla anılacaklarını bilmiyorlar mı?

Zulme destek veren Cemaatler kendilerinden öte Müslümanlığın onurunu, izzetini tükettiklerini göremiyorlar mı?

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 9.2.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

Çöle direnmek [Can Bahadır Yüce]

Modern edebiyatın başyapıtlarından Tatar Çölü, kavurucu bir yalnızlığın kadere dönüşmesinin romanıdır. Dino Buzzati taşlı çölün ortasındaki bir kaleye atanan Teğmen Drogo’nun hikâyesini anlatır. Kıtaya yeni çıkmış genç subay, kaleyi görür görmez geri dönmeye niyetlenecek ama ömrü o çölde geçecektir. İlk günlerde komutanına sorar: “İnsanın kalede canı sıkılmıyor mu yüzbaşım?” Aldığı cevap, kitabın anahtar cümlesidir: “İnsan alışıyor.”

Ufkumuz iyice çölleştiğinden beri arada bu romanı ve çöle alışan kahramanını düşünürüm. Çünkü kitabın görkemli alegorisi bizim gerçekliğimizi tarif ediyor: Çorak bir yaşantıya her geçen gün alışıyoruz.

Çoraklık değer erozyonuyla başlar, kültürün yitip gitmesiyle de çöle dönüşür. Mario Vargas Llosa’nın kültürün ölümü hakkındaki kitabına bir yerde değinmiştim: Çürüyen toplumlarda kültürün öldüğü bilinir, diyordu Perulu romancı, ama bu ölüm ilan edilmez.

Kültür yalnızca birtakım eylemlerin toplamı değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Bu yüzden kültürün ölümü temelde yaşama üslubunun kaybı anlamına gelir. Kültürün “uzun süren ölümü” demek belki daha doğru: T. S. Eliot konuyu irdelediği kitabını 1948’de yazmıştı. Yetmiş yıl sonra, karşımızda “Çorak Ülke” şairinin çizdiğinden daha kötü bir tablo var.

Çölleşmeye yol açan şeylerin listesini verirken entelektüellerin yerini palyaçoların almasından, kültür ile turizmi aynı zanneden sığ zihniyetten yakınıyordu Llosa. (Örnek vermiyordu ama iktidarına başlarken ilk iş olarak kültür ve turizm bakanlıklarını birleştiren bir hükümetten daha iyisini bulamazdı.) Bir “teşhir medeniyeti”nde (dinin gösteriye indirgendiği, mesela rabia işareti yapmanın önemli, rüşvet yemenin önemsiz olduğu bir toplumda) kültürün nefes almayacağını söylüyordu. Yazar yanılmıyordu—her şey gözümüzün önünde oldu.

Füsun Akatlı “kültürsüzlüğümüzün kışı” demişti, ben “çöl”ü yeğliyorum. Çöl zorlama bir teşbih değil, düpedüz kabile yasalarının geçerli olduğu bir sahra var önümüzde. İroni şu: Çölün mimarları, kültür ve medeniyet kelimelerini hâlâ dilinden düşürmüyor. Oysa bedeviler medeniyet kuramaz—olsa olsa medineyi bozarlar.

Peki, insan çölde yaşamayı kendisi seçebilir mi? Tatar Çölü‘nün asıl sarsıcı tarafı, bu sorunun cevabını yüzümüze çarpması. Çöle alışan, bir süre sonra çölü ister. Buzzati o kadar ustaca anlatır ki bunu, her şey sıradan görünür, bir yerde teğmenin mutsuzluğundan kuşkuya düşeriz. Bu çelişki, çölde yaşamak zorunda bırakılmış toplumların aldırışsızlığını da açıklar.

Bir askerin yalnızlığını değil, bir insanlık durumunu anlattığı için etkileyicidir Buzzati’nin romanı. Bir noktadan sonra çölde bekleyiş kadere dönüşür. O eşiği geçmemek, çöl taşlarına benzememek için umudu sürdürmek yetmez, eylem de gerekir. (“Ömrüm belki kendi hatam yüzünden bir çölde geçti,” diyen Tanpınar ola ki bunu anlatıyordu.) Geriye yavaşça solup giden bir gülüşün, elden kayıp gitmiş bir ömrün hikâyesi kalır.

Asıl felaket çöle hapsedilmek değil, insanın çölü içinde taşımasıdır. Çöle direnmenin yolu: Bedevileşmemek, içimizin çoraklaşmasına izin vermemek, serap gördüğümüzü söyleyenlere aldırmamak… Roman kahramanlarından öğreneceğimiz şeyler var. Teğmen Drogo ıssız çölün ortasında yıldızları görmek için gökyüzüne bakmayı unutmaz: “Sonra, karanlıkta, hiç kimsenin kendisini göremeyeceğini bilmesine rağmen, gülümser.”

[Can Bahadır Yüce] 9.2.2019 [Kronos.News]

Filistin askısından tecavüze mahkeme tutanaklarında Mersin Emniyeti işkenceleri [Sevinç Özarslan]

Mersin çatı davasında Hizmet Hareketi’yle ilişkili olarak yargılanan Başkomiser Süleyman Akçin, 15 Temmuz’dan sonra meslektaşlarından gördüğü işkenceleri tek tek anlattı.

Karar duruşması 23 Mart 2018‘de görülen Mersin çatı davasında, aralarında Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan ile eski 3’üncü sınıf Emniyet Müdürü Hasan Basri Dağdelen’in bulunduğu 8 kişi “anayasal düzeni bozmak” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

15 Temmuz 2016 gecesi evinde uyurken oğlunun uyandırmasıyla kalkışmayı televizyondan öğrenen Mersin Tece Polis Merkezi Başkomiseri Süleyman Akçin de müebbet cezası alan isimler arasında.

PERSONELİNE “KİMSE MÜNFERİT HAREKET ETMESİN” TALİMATI VERDİ

15 Temmuz gecesi yaşananları öğrendikten sonra görev yerine giden Akçin personelini toplayıp, “Ülkemizde bir darbe girişimi var. Kimse münferit hareket etmesin.” talimatını verdikten sonra gerekli tedbirleri alıp beklemeye başladı.

Fakat Akçin, 16 Temmuz’u 17 Temmuz’a bağlayan gece saat 02:00 sularında Mersin Terörle Mücadele (TEM) ekipleri tarafından gözaltına alındı ve 20 Temmuz 2016’da da Hizmet Hareketi’yle ilişkisi gerekçesiyle tutuklandı.

Şimdi Tarsus Cezaevi’nde bulunan Akçin iki günlük gözaltı sürecinde işkence gördü. Yaşadıklarını 20 Haziran 2017 tarihinde Mersin 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmadaki müdafaasında anlattı.

‘KAMERA SİSTEMİNİN OLMADIĞI BİR ODADA SORGULANDIM’

Başkomiser Süleyman Akçin 11 sayfalık müdafaasını, parmaklarını kullanmadığı için bir koğuş arkadaşına yazdırdı.

Savunmasını yazılı olarak hazırlayan Akçin, “Gözaltında iken kamera sisteminin olmadığı bir odada sorgulandım. İşaret ve baş parmaklarımı duvara dayatılıp, kalçalar geride ve ayak parmaklarımın ucuna basılı vaziyette saatlerce fiziki ve sözlü şiddete maruz bırakıldım. Parmaklarım yorulunca elinde cop ile bekleyen memur tarafından cop ile baldırlarıma ayaklarımı düzeltmem için uyarı vuruşu yapıldı. Önüme resimlerden oluşan şema getirdiler. Tanıyıp tanımadığımı, örgütsel konumumun ne olduğunu sorarak ‘isim ver kurtul’ şeklinde fiziki ve psikolojik baskıya, sistematik işkenceye devam ettiler. Bu da yetmedi, ‘aileni de buraya getirir, gözaltına alırız’ diyerek sevdiklerimiz ve ailemiz ile tehdit ettiler.” ifadeleri yer aldı.

NEZARETHANEDEKİ KANLI GÖMLEK

Akçin savunmasında işkenceye uğrayan diğer isimleri de anlattı: “Aynı odaya eli, ağzı, yüzü, üstü kanlar içerisinde Hasan Basri Dağdelen müdürü de getirdiler. Aynı işkenceye Hasan Basri’yi de dahil ettiler. İşkence olayları yaşanırken odada TEM’den Sorumlu İl Emniyet Mdr. Yrd. Halil İbrahim Dilek ve Tem Şb. Müd. Yrd. Berat Günçiçek de vardı. Zorla bazı evrakları imzalamamı istediler. Avukatımı talep ettiğim halde bana ‘Sana CMK avukatı yeter’ dediler. Sürekli uykusuz bırakıldım. Nezarethanede daha sonra Hasan Basri’ye ait olduğunu öğrendiğim kanlı gömlek günlerce yerde bekletildi. Nezarethanede yan koğuşumuzda bayanlar, hatta bayan hâkim bile vardı. ‘Sizlerin de akıbeti bu olacak’ dercesine gömlek yerde duruyordu.”

FİLİSTİN ASKISININ ZİNCİRİ KOPUNCA…

Daha sonra sağlık raporu için devlet hastanesine götürüldüklerini ifade eden Akçin, hekime işkence gördüğünü söyleyemediğini belirtiyor: “Doktor hasta mahremiyeti ihlal edildi, doktor üzerinde bile psikolojik baskı oluşturularak, görevini yapması engellendi. Fiziki işkence sonrası parmaklarımdaki rahatsızlığı doktora anlatmak istediğim halde polis tarafından engellendim.”

Süleyman Akçin’e savunmasına yazamadığı başka bir işkence daha yapıldı. Kızı Şeyma Akçin’in anlattığına göre başkomiser gözaltında Filistin askısına asıldı.

Şeyma Akçin, “İfadesinde bahsettiği o kamerasız odada babamı askıya asıyorlar. Kendisi askının zincirine bütün gücüyle asılınca zincir kopuyor ve bacaklarına copla vuran memuru dövmeye başlıyor. Gürültü olunca diğer memurlar içeri girip 8-10 kişi babama saldırıyor. Babam ve diğer tutuklular ilk ifade verdiklerinde işkence gördüklerini söylemişler, fakat kayda alınmamış, doktor raporlarında belirtilmemiş. Cezaevine girince dilekçe yazmışlar, dilekçeler savcılığa iletilmemiş, sonrasında mahkeme tutanaklarında belirtilmiş fakat ondan da bir sonuç çıkmamış.” dedi.

Babasına gizli tanık olması yönünde baskı yapıldığını söyleyen Şeyma Akçin şöyle devam etti: “Babam sağ, sol başparmak ve işaret parmaklarını his kaybından dolayı kullanamıyor, meyve suyunun kapağını dahi açamıyor. Kulağı duymuyor, omzunda da sıkıntısı var. Baldırları çok ağrıyordu, doktora hiç çıkartmadılar. Hâlâ rapor alamadı.”

“SENİ TANIMAM, JOPLA TECAVÜZ ETTİKLERİ İÇİN LİSTEYİ İMZALADIM”

15 Temmuz gecesi ve sonrasında Mersin TEM ekipleri tarafından gözaltına alınan asker, polis ve sivillere dönemin Mersin TEM Şube Müdürü Yaşar Gidiş’in (Şimdi Siirt Emniyet Müdür Yrd.) talimatıyla işkence yapıldığı da mahkeme tutanaklarına girmiş durumda.

Mersin 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davalarda bazı tutuklular bu işkenceleri anlattı.

Davaların büyük bir bölümünü takip eden ve artık yurt dışında yaşayana Şeyma Akçin, tanık olduğu bir savunmayı şöyle ifade ediyor: “Davada tutuklu İlhan Tabur (eski binbaşı) adında rütbeli bir asker var. İlhan Tabur’un itirafçısı Muğla’da dershanede rehber öğretmenlik yapan Yahya Karakaş adında bir öğretmendi. Öğretmene işkencenin her türlüsü yapılıyor. Copla tecavüz ediliyor. Artık dayanamıyor ve verilen 300 kişilik isim listesini imzalıyor. Kurtulmak için imzalıyor. Ama yine de tutuklanıyor ve Ankara Sincan Cezaevi’ne gönderiliyor. Karakaş mahkemeye SEGBİS ile bağlandı. Cop ile yapılan işkenceyi tek tek anlattı. Ağladı, İlhan Tabur’dan helallik istedi, ‘ben seni hiç tanımam, dershanede görmedim, ama kurtulmak için verilen listeyi imzaladım. Sen imzala, zaten hepsi tutuklanacak dediler’ dedi.”

RÜŞVET ALANLARIN ÇARKINA ÇOMAK SOKUNCA…

Süleyman Akçin, Tece Polis Merkezi’nde başkomiser olarak görev yapıyordu.

Süleyman Akçin kendisinin ifadesiyle “25 yıl emniyet teşkilatında çalışan, meslek hayatı boyunca adli ya da idari soruşturma geçirmemiş, başarılı sicile sahip bir baskomiser.”

Akçin’e müebbet verilmesinin sebebi ilginç: 15 Temmuz gecesi, 17/25 Aralık 2013 operasyonlarından sonra açığa alınan, eski 3’üncü sınıf Emniyet Müdürü Hasan Basri Dağdelen’in kendisini iki kez araması, yine o gece Mersin AKUT Komutanı Hakan Topal’ın Tece Polis Merkezi’ne kendisini ziyarete gelmesi ve orada Akçin’in yaptığı esprinin gerçekmiş gibi anlatılıp aleyhinde kullanılması.

Son olarak da Akçin’in, görev yaptığı polis merkezine nasıl geldiğini bilmediği, kendisine ait olmayan Bamteli CD’sinin mahkemeye delil olarak sunulması.

Hasan Basri Dağdelen 15 Temmuz gecesi, Süleyman Akçin’i iki kez arıyor. Akçin’in savunmasında bu iki telefon konuşmasının içeriğini yer alıyor. Şeyma Akçin savunmanın sözkonusu kısmını şöyle anlatıyor: 

“Hasan Basri Dağdelen 17/25 Aralık’tan sonra sürekli tayinler ile oradan oraya sürülen biri durumundaydı. Açığa alınmıştı. Darbe gecesi de babamı arıyor. Karakolda kaç kişi olduğunu soruyor. Babam da ‘müdürüm sesiniz gelmiyor, 3 kişi var. Ben şu an Mezitli Karakolu’na geçiyorum, çıkınca arayayım’ diyor. Hasan Basri ile bu kadarlık bir telefon görüşmesi darbeye yardım olarak görüldü. Garip olan şey, Hasan Basri’nin telefonla aradığı herkes tutuklandı. Fakat o gece askeriyede olan, telefon trafiğine takılan hiç kimse tutuklanmadı. O gece babam görevi başındaydı, karakolda bulunuyordu. Hasan Basri Dağdelen, Afyon’da tatilde olan ve hemen Mersin’e gelen Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan ile konuşmasında babamların toplantı yaptığını söylüyor. Fakat bu doğru değil. HTS kayıtlarını avukatlar çıkardı, mahkeme heyetine sundu, bir arada olmadıklarını bilirkişi raporuyla kanıtladı ama dikkate alınmadı.”

16 KAMERADAN 15’İNİN GÖRÜNTÜLERİ SİLİNMİŞ

Peki açığa alınmış eski bir emniyet müdürünün 15 Temmuz gecesi Akdeniz Bölge Komutanlığı’nda ne işi var? Hasan Basri Dağdelen’in mahkemede de belirttiği üzere 15 Temmuz gecesi saat 19:00 sularında kendilerinin Milli İstihbarat Teştilatı’ndan (MİT) olduğunu söyleyen 2 kişi evine geliyor ve emniyet müdürünün, belediye başkanının Akdeniz Bölge Komutanlığı’nda olduğunu söylüyor ve ‘acil oraya çağrılıyorsun’ diye onu oraya yönlendiriyor.

Devamını Şeyma Akçin şöyle anlatıyor: “Hasan Basri de garnizona gidiyor. Nejat Atilla Demirhan’ın tutuklanmaya çalışıldığını görünce ortamdaki tuhaflığı fark ediyor. Garnizondan çıkmak istiyor. Limana gidiyor, bakıyor olmuyor, teslim oluyor. Buna rağmen feci şekilde dövülüyor ve medyada sanki ‘yakalanmış’ gibi haberler çıktı. Garnizonun içinde 16 kamera var. 15’inin görüntüleri silinmiş. Koridorda kimler varsa onlar tutuklanıyor.”

‘ŞEREFSİZCE BİR DARBE YAPILIYOR’

Mersin AKUT Komutanı Hakan Topal ve Süleyman Akçin çocuklarının okulu dolayısıyla tanışıyorlar.

Topal, darbe girişimini televizyondan öğrenince Süleyman Akçin’i arıyor, ne olduğunu soruyor. Sonra da makamına ziyarete gidiyor.

Akçin’in aleyhine delil olarak kullanılan ve 460 sayfalık iddianameye giren espri bu ziyaret sırasında gerçekleşiyor: “Hakan bey, memur nezaretinde yanıma geldi ve odamda çay içtik. 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişiminin hain ve şerefsizce ülkemize yapılmış bir kalkışma olduğunu TV izlerken yorumlar yapıyor, üzüntü ve şaşkınlık içindeydik. Bu esnada komiser yardımcısı Mustafa Dalgıç, odaya girdi ve göz ucuyla ‘Bu adam kim?’ diye işaret etti. Esprili bir kişilikte olduğum için ‘Oğlum heeç sorma, yeni karakol amirin bundan sonra bu’ şeklinde şaka yaptık, gülüştük.”

ESPRİ İDDİANAMEYE NASIL GİRDİ?

Şeyma Akçin bu şakanın iddianameye nasıl girdiğini şöyle aktarıyor: “15 Temmuz sabahına doğru babamın yanına Mezitli İlçe Emniyet Müdürü Kılıç Aslan, yardımcısı Üzeyir Demir ve Emniyet Amiri Dursun Demirci geliyor. Babamı tebrik ediyorlar, karakolda herhangi bir sorun olmadığı için. Tece Polis Merkezi Mezitli’ye bağlı çünkü. Hep beraber oturuyorlar. Mustafa Dalgıç o espriyi onlara da öylesine anlatıyor. Fakat Üzeyir Demir, babam tutuklandıktan sonra, Mustafa Dalgıç’ı arayıp bu olayı kayda geçirmesini yoksa kendisinin de tutuklanabileceğini söylüyor. Mustafa Dalgıç da tutuklandı, sonra bırakıldı. Babama bu iftirayı atmalarının sebebi, Mezitli’deki rüşvet çarkına çomak sokması. Babamın görev bölgesinde çok fazla rüşvet olayı oluyordu ve babam sürekli baskınlar yapıyordu. AKUT komutanı da babamdan sonra tutuklandı. Babamın lehine ifade verdi, babam onun ifadesini doğruladı. Şoförü babamın o gece darbeyle ilgili hiçbir olaya karışmadığını ifade etti fakat Hakan Topal serbest kaldı, babam maalesef.”

S.Ç adlı bir tutuklu tarafından yapılan bu çizimlerde dönemin TEM Şube Müdürü Yaşar Gidiş, el kol hareketleri yaparken görülüyor.

TEM ŞUBE MÜDÜRÜ YAŞAR GİDİŞ: İŞTE BUNLAR VATAN HAİNİ, BUNLARIN YÜZÜNE TÜKÜRÜN

Süleyman Akçin savunmasında hastaneye getirilirken Yaşar Gidiş’in halkın içine karışıp kendilerinin halka nasıl hedef yapıldığını ise söyle anlatıyor: “19.07.2016 günü yani adliyeye çıkarılmadan önce son doktor kontrolü için Devlet Hastanesi’ne götürüldük. Muayene bitimi hastane dışında toplanan halkı TEM Şube Müdürü Yaşar Gidiş galeyana getirmek için ‘İşte bunlar vatan haini, bunların yüzüne tükürün’ şeklinde yargısız infaz ederek linç girişimine zemin hazırlamıştır. Bu suç değil de nedir? Hatta o esnada halihazırda bulunan basın mensuplarına da beni ‘Vatan Haini’ olarak afişe etmiştir. Benimle birlikte mahkemeye çıkarılacak kişilerin tamamı olaya şahittir. Hele benim gibi ömrünü terörle mücadele eden eski bir harekatçıyı, terör odaklarının da hedefi haline getirilmesi etik açıdan, kanun açısından, insanlık açısından kabul edilebilir bir tarafı yoktur.”

MERSİN ÇATI DAVASI

Mersin 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 5’inci celsesi 23 Mart 2018’de karar duruşması ile sona erdi. 32 kişinin yargılandığı davada 8 kişi müebbet hapis cezası alırken 12 kişiye de çeşitli suçlardan ceza verildi. 7 kişi ise beraat etti.

Eski Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan, eski 3’üncü sınıf emniyet müdürü Hasan Basri Dağdelen, eski kurmay başkanı albay Tayfun Ergi, eski binbaşı İlhan Tabur, eski harekât şube müdürü kurmay yüzbaşı Ali Gül, eski istihbarat astsubay Mehmet Emin Toker, Demirhan’ın şoförlüğünü yapan Kadir Nevzat Yontkan ile eski başkomiser Süleyman Akçin “anayasal düzeni bozmak” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan

Eski komiser yardımcısı Seydi Vakkas Fidan ile eski 4’üncü sınıf emniyet müdürü Yaşar Şimşek’e “darbeye yardımdan” 15 yıl hapis cezası verildi.

Eski polis memuru Bekir Polat ve emekli 2. sınıf emniyet müdürü Salim Yavuz’a 10 yıl 6 ay, eski komiser yardımcısı Cumali Kenru, eski Akdeniz İlçe Emniyet Müdür Yardımcısı Selahattin Akçay ile eski polis Seren Kesici’ye 9 yıl, polis memurları İrfan Tellioğlu, Mustafa Uyanık, Recep Yıldız, 2. sınıf emniyet müdürü Salim Yavuz’un eşi Türkan Yavuz, eski emir astsubayı Hakan Öğüt ile eski deniz yüzbaşı Tuncay Kabukcı “silahlı terör örgütüne üyelikten” 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Emekli binbaşı Mehmet Emin Ceylan, eski AKUT Mersin ekibinin lideri Hakan Topal, eski uzman çavuşlar Ahmet Tufan Özbar, Mehmet Şimşek ile Seyhan Açar, eski polis memurları İsa Karabudak ve Mustafa Gezginci’nin ise beraat etti.

Eski polis Koray Gün ve Eski TCG Taşucu Gemisi’nin Komutanı yüzbaşı Zekeriya Kayalar’da darbe davasından beraat ederken, başka bir mahkemeden bulunan Hizmet Hareketi yargılanmalarının devam etmesi kararlaştırıldı.

Ayrıca eski kurmay başkanı albay Tayfun Ergi ve eski harekât şube müdürü kurmay yüzbaşı Ali Gül’e de “resmi evrakta sahtecilik” suçundan dava açılmasına karar verildi. İkmal Destek Komutanı Albay Ayhan Canlı ile Albay Mazhar Süha Söylem hakkında savcılığa “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan suç duyurusunda bulunulması kararlaştırıldı.

[Sevinç Özarslan] 9.2.2019 [https://medyabold.com]

Almanya’da maskeli saldırıyı cemaate yıkma kumpası

Almanya’nın Bretten kentideki cami derneği yönetim kurulu üyesi Savaş Çelik kimliği belirsiz kişilerin bıçaklı saldırısına uğradı. Olayla ilgili Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran’ın saldırının faili yakalanmadan Hizmet Hareketi’ni hedef göstererek açıklama yapması dikkat çekti. Almanya’daki Türk camilerinin çatı örgütü, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) de yaptığı açıklamada, saldırıyı düzenleyenlerin kendisini “Gülenciyiz” diye tanıttığını ileri sürdü.

HİZMET HAREKETİ DERNEĞİ LBE: HADİSEYİ KINIYORUZ

Almanya’daki Hizmet Hareketi derneği LBE’den yapılan açıklamada ise bu ithamlar şiddetle reddedildi. ”Hizmet hareketi gönüllüleri şiddete karşıdır” denilen açıklamada Bretten’deki bıçaklama hadisesi kınandı.

Açıklama şöyle:

Almanya’nın Bretten şehrinde DİTİB’le ilişkili olduğunu beyan eden Savaş Çelik isimli kişi, saldırıya uğradığını iddia etmiş ve olayla ilgili Hizmet Hareketi’ne yönelik itham edici açıklamalarda bulunmuştur.

Hizmet Hareketi mensupları yıllardır devam eden; baskı, işkence, kıyım politikaları ve sosyal ölüme zorlama uygulamalarına rağmen hiç bir zaman şiddete tevessül etmemişlerdir. Olay medyaya yansıdığı kadarıyla soyut beyanlar üzerine kurulu ithamlardan ibarettir.

Sözkonusu olay ve iddialarla ilgili Alman polisinin soruşturması devam etmektedir. İddia sahipleri varsa ellerindeki tüm somut delilleri soruşturma makamlarına acilen iletmelidir.

Soruşturma bitene kadar herhangi bir kurum veya şahısla ilgili bir ithamda bulunmak, ne hukuki ne de ahlaki bir davranış olacaktır.

Bu vesileyle yaralandığı iddia edilen Savaş Çelik‘e acil şifalar diler; yaşandığı iddia edilen saldırının fail ya da faillerinin her kim olursa olsun acilen bulunması ve hukuk önünde hesap vermelerini temenni ederiz.

LBE Yönetim Kurulu

SALDIRIYA UĞRAYAN ÇELİK’TEN HİZMETİ HEDEF GÖSTEREN CÜMLELER

Çarşamba akşamı saldırıya uğrayan Çelik, sadırı sonrasında göğsünden, kolundan ve bacağından yaralandığı söyledi. Hürriyet’e konuşan üç çocuk babası Çelik, “23.00 sıralarında evimin yakınındaki sigara otomatından sigara almaya gittim. Otomata 20-30 metre kala arabaların arasından çıktığını sandığım maskeli iki kişi arkadan bana yaklaştı. Biri bıçağı boğazıma dayadı, diğeri de silah çekti. Bana ‘Sesini çıkarma, sana birkaç şey söyleyeceğim. Sesini çıkarırsan boğazını keserim’ dedi. Tehditle beni yakınlardaki köprünün altına götürdüler. Köprünün altından geçtikten sonra araçların girmediği yaya yolu var, tramvay yoluna paralel bir yol. Orada bana ‘Abilerimizi, ablalarımızı rahat bırakın’ dediler. Ben de ‘Abileriniz ablalarınız kim’ diye sordum. Bana küfür ettiler. Sonra ‘Gülen cemaatinin abileri, ablaları. Ablalarımız bizim kırmızı çizgimiz. Eşlerinize de söyleyin, ablalarımızla uğraşmasınlar. Yoksa eşlerinizin uygunsuz fotoğraflarını sosyal medya hesaplarından paylaşırız.” dedi.

[TR724] 8.2.2019

Işığını arayan şehir [Murat Aydın]

Dalıp kaybolduğum Körfezin mavi sularından bir gitar sesiyle uyanıyorum. Ardından genç bir delikanlının sesi duyuluyor. ‘Çemberimde gül oya, gülmedim doya doya’ İki delikanlı Fahrettin Altay’dan Konak’a doğru giden tramvayın içinde biri çalıp biri söylüyor Pembe gül idim soldum/Ak güle ibret oldum/Karşı karşı dururken/yüzüne hasret kaldım/Al beni kıyamam seni

Bu şehri nasıl da özlemişim. Bu şehirden ne kadar da ayrı kalmışım. Yolcular bu davetsiz konserden pek bir mutlular, el çırparak türküye dahil oluyorlar. Hava ılık, tramvay denizin kenarında balık tutanların, yürüyüş yapanların, bisiklete binenlerin yanıbaşından sessiz sedasız Kemeraltı’na doğru ilerliyor.

Yol boyunca deniz kenarında balığa olta atanları görmek ne de güzel! Uzun bir çabadan sonra demek nihayet körfez temizlenmiş ve balık tutulur hale gelmiş. Hele küçük zarif deniz iskelelerini gördüğüne çok mutlu oldum. Eskiden sadece Konak-Karşıyaka arasında vapur seferleri vardı. İzmir gibi bir körfez kenti deniz ulaşımını neredeyse hiç kullanmaz, denizden kolayca gidilebilecek yerlere karadan on kilometrelerce yolu uzatarak gidilirdi. Üçkuyular’da, Göztepe’de deniz iskeleleri gördüm. İstanbul deniz otobüsleri gibi daha seri hareket edebilen gemiler şehir içi ulaşımında kullanılmaya başlamış.

Bu tramvay hizmete de başlayalı ne kadar oldu bilmiyorum ama ben ilk defa biniyorum ve yol aldıkça görüyorum ki Kentin bütün kıyı şeridi yaşam alanı haline getirilmiş. Oyun parkları, yürüyüş ve bisiklet parkurları, oturma bankları, trafik derdi olmadan kentin tam ortasında vakit geçiriyorlar. Kenti yaşamak böyle bir şey olmalı.

90’lı yıllarda İstanbul’da iktidara gelen Refah Partili belediyelerde başta böyle yapmışlardı. Deniz kenarlarını halka açmışlar oraları orta direk için bir yaşam parkı haline getirmişlerdi.  Ancak iktidarda güçlenmelerinden sonra Ataköy’de, Florya’da olduğu gibi deniz kenarlarını zenginler için lüks AVM ve rezidanslara ayırdılar. Geçmişteki devlete sahip olma düşüncesinden ve özgüveninden uzaklaştıkça CHP elitist tavrı terk ediyor. Devlette gücü zayıflayanın halka yaslandığını, bunun için de tevazu ile hizmet verildiğini ve iyi belediyecilik yapıldığını görmek ne garip.

Belki de Başkan Aziz Kocaoğlu’nun şahsından kaynaklanıyor bu tevazu. 2014’de 30 Mart seçimlerini yazmak için İzmir’e gelmiştim. Bornova merkez Camii’nin trafiğe kapalı çevresinde bu şehri tanıyan birkaç arkadaşımla oturmuş hem tulum peyniri ile gevrek yiyor hem de seçimleri konuşuyorduk. Tam o esnada elinde bir çanta ile yürüyerek gelen Aziz Kocaoğlu’nu görmüştüm. Ahmet Priştina’nın ani ölümünden sonra İzmir’e Başkan olmuş bir adam ne bir koruma, ne bir sekreter, ne de bir partili olmadan insanlar içinden bir insan olarak elinde çantasıyla evine doğru yürüyordu.

Görüyorum ki İzmir’e beş yıl içinde çok şey katmış. Eskiden her geldiğimde ışığını kaybetmesine çok ama çok üzülürdüm bu şehrin. Bu kez parlayan bir kent gördüm. Uzun zamandır gelmediğimden ve çok özlediğimden mi bana böyle geliyor diye düşünmeden edemiyorum, ama kime sorsam aşağı yukarı benimle aynı duyguları dile getiriyorlar. Kocaoğlu’nun yeniden aday olmaması İzmir için çok büyük kayıp bence.

Tramvay’dan Kemeraltı’nda inip tarihin ve hatıraların mavi sularına dalmak için yürüyorum. Hafif bir yağmur yağıyor. Çarşıyı bir baştan bir başa yürüyüp Hisarönünde sıcak bir gevrek bulmayı umut ediyorum. Yanına bol tulum peyniri alıp çayla yemeyi hayal ettikçe adımlarımı sıklaştırıyorum. Sırf bunlar bile İzmir’i özlemek için yeter. Kemeraltı yine yoğun, yine çok hareketli, gelenler, gidenler, dönenler, vitrinlere bakanlar, alışveriş yapanlar… Kemeraltı’nın on yıllardır hiç değişmeden devam eden bir ritmidir bu. Her şeyin hunharca değiştiği, yozlaştığı, başkalaştığı bir ülkede değişmeyen bir şeyler görmek insana ne kadar da iyi geliyor.

Tam bunları düşünürken, Hisarönündeki sabahçı kahvesinin yerini lokantaların alması bende büyük bir hayal kırıklığı meydana getiriyor. Oysa Gevrek-peynir-çay ile başlayan ne çok ne yoğun sohbetlerimiz olmuştu burada. Sevgili Nihat Dağlı’nın kulakları çınlıyor mudur? O da özlüyor mudur Hisarönü’nün gevreklerini. Belki de dünyanın ne masum kalbine sahip Nihat Dağlı’yı bile zindana attılar. Oysa şimdi gevrekle karın doyuracak sonra da Kızlarağası’nda dibek kahvesi içerken her şeylerden konuşacaktık.

Hatıralara gömüldüğüm Kemeraltı’nda Nihat’ı ve zindandaki diğer arkadaşları düşünmek canımı bir hayli acıtıyor. Oysa bugün sadece ve sadece İzmir ile hasret giderecektim.

Bu şehrin her mevsimini yaşadım, yazında terledim, kışında üşüdüm. Baharında çiçek açtım, güzünde sarardım. Neredeyse her caddesinde yürüdüm, her sokağında anı biriktirdim. Hasret giderirken o anılardan bir yandan da canımı acıtıyor. Ama olsun bir şehirde hatıraların, yaşanmışlıkların yoksa senin için ne anlamı var ki? Onlardan koparak bir şehirle nasıl hasretlik giderilir?

Yağmur beli belirsiz yağmaya devam ediyor, gevrek yemekten vazgeçip Hisarönünden içeriye doğru yürümeye devam ediyorum. Kemeraltı, Şadırvanaltı, Başdurak, Kestanepazarı, Salepçioğlu camilerine selam vererek, dolanmaya devam ediyorum. Bu camiler rahatsız etmeyen restorasyonlar geçirmişler ve etraflarında geçmişteki aslına uygun olarak güzel düzenlemeler yapılmış. Sıcacık kestane kebap alıp bir çay ocağına oturuyorum. Kendi kendime o sözü yine tekrarlıyorum ‘Ne çok özlemişim İzmir’i’.

Havra sokağını adımlayıp İkiçeşmelik caddesinin öteki tarafına geçmek zamanı. Agora ve Sebatay Sevi’nin evinin olduğu bölgede kazı alanları var. O bölgedeki sonradan yapılmış bütün barakaları, gecekonduları yıkıp tarihi alanı yeniden ortaya çıkardılar. Bir de şu beton yığını otoparkı yıksalar buralar ne kadar güzel bir hal alır kimbilir. Yürümekle yollar aşılmıyor. Ara sokaklardan eski İzmir’i adımlaya adımlaya Tilkilik, Zeytinlik bölgelerine Müslüman İzmir’in ilk yerleşim yerlerine doğru yol alıyorum. Tarihi evlerin etrafındaki gecekondular bir bir yıkılıyor. Buraların geçmişteki kimliğini bulması için bir hayli uzun zaman var ama böyle bir işe başlamanın bile çok güzel bir çaba olduğunu düşünüyorum.

Bir kenti; herhangi bir şeye yetişme derdi olmadan aylak aylak dolaşmak kadar güzel bir şey var mıdır?

En çok da Hatay Caddesi’ni merak ediyordum. İzmir’in en önemli yaşam akslarından biri olan bu cadde uzun zaman metro çalışmalarıyla perişan durumdaydı. Hatta şöyle bir yazı hatırlıyorum, yazıda caddenin harap hali için ‘Hatay Caddesi İzmir’in Bağdat Caddesi’ydi şimdi Bağdat’tan bir cadde haline gelmiş’ diyordu.

Hatay Caddesi’ni eski haline geldiğini görmek beni çok mutlu etti. Hatta çok daha güzel buldum. Nokta durağından, Hakimevlerine oradan İlahiyat Fakültesi’ne doğru aylak aylak yürüyüp bir yerde pizza yedim. Bu civarlarda öğrenciyken oturduğum bir Deniz apartmanı vardı.

Ertesi gün Bornova’nın kapısı çaldım. Burada trafiğe kapalı eski çarşıda gevrek ve tulum peyniri partisi yaptım. Ege Üniversite’ne girememiş olmak canımı sıkmış olsa da, hatırladığım bütün dostlarım ya tutuklu ya gurbet elde olsa da bu kasvetli ve sıkıntılı zamanda İzmir’i yaşamak bana çok iyi geldi. Fidanlık Camii’nden Manavkuyu’ya doğru yürürken öğrenciyken hep dinlediğim şarkıyı yeniden açtım.

Acılardan bir türkü
Düşünce yüreğime
Yetmiyor sevda sözleri
Yaralanmış ömrüne

Sığınaklar aramak
Kederli şarkılarla
Biraz daha yitip gitmek
Yıpranan dostluklarda

[Murat Aydın] 9.2.2019 [Tr724]

Hizmet erlerinde tarafgirlik, adam kayırma ve ekipcilik var mı? (2) [Prof. Dr. Osman Şahin]

İdare edilenler veya cemaat olanlar, bu tarzda bir gruplaşmaya, ekipleşmeye, evet deyip destek olmasalar, böyle bir grup içinde bulunma ile elde edilecek şahsi menfaatlerini, hakkın hatırına tercih etmeseler, hak dava içerisinde oluşabilecek “tirancık’ların”, “firavuncukların” önüne geçilmiş olacaktır. Böylece, kendilerine maddi, manevi  makam ve mansıplar sunan idarecilere karşı da hakkı savunabileceklerdir. Bu hususta,Nureddin Topçu tarafından telaffuz edilen ve Hocaefendi tarafından da sık sık dile getirilen, bireylerde, “isyan ahlâkı’nın” temel bir karakter haline gelmesi çok büyük önem arzetmektedir.

İdare edilenlerde tarafgirlik, adam kayırma ve ekipçilik…

Maalesef, birileri tarafından kayrılan, ekip ya da bir grup içine alınan ve aynı zamanda kendi varlığının devamını mensup olduğu grubun varlığıyla mümkün görebilen insanlar, hakperest olamayacaklar ve tarafgirlik tuzağına düşmekten kendilerini alamayacaklardır. Grup/ekip psikolojisiyle, aykırı fikirlere sahip olan diğer dava arkadaşlarını, ne kadar hakperest olurlarsa olsun muhalif olmakla suçlayacaklardır. Bu muhalif damgası yiyen insanlar ne kadar değerli olurlarsa olsunlar bunun bir önemi yoktur. Çünkü onlar yönetimdeki ekip gibi düşünmemekte, hizmet içerisinde fitneye sebebiyet vermektedirler. Bu hareketleri ile de hizmeti imaniye ve Kur’an’iyeye zarar vermektedirler. Her ne kadar aynı davanın yolcuları olsalar, Allah (cc) karşısında derin kulluk şuuruna sahip olsalar ve ehil olsalar da bunun bir önemi yoktur. Çünkü bu tarz bir fitne adam öldürmekten daha beterdir.

Buna binaen eleştiriyi hazmedemeyen grup ya da grup lideri tarafından bunlara karşı uygulanacak, her türlü bertaraf etme, yok etme, uzaklaştırma, sindirme, karalama ve hizmet edemez hale getirme meşru olarak kabul edilecektir. Sonuç itibariyla bunlara karşı yapılan haksızlıklara karşı, yer yer gayrı samimi olarak üzüntülerini ifade etseler bile, içten içe sevinmekte ve bu haksızlıkları bertaraf edecek herhangi bir eylemde bulunmamaktadırlar. Çünkü, hizmetin/davanın selameti! için buna ihtiyaç vardır.

Vicdanları nasıl susturabiliriz?!..

Böyle bir mazeret silsilesi üretmeye de ihtiyaçları vardır. Çünkü bunlar inanan insanlardır. Hesap gününe, Cennet ve Cehennemin varlığına ve Allah (cc) tarafından hesaba çekileceklerine inanmaktadırlar.  Dolayısıyla diğer dava arkadaşlarına yapılan zulümlere böyle bir bahane bulamasalar, vicdanları onlara rahat vermeyecektir. Bu süreçte, diğer parti/cemaat/hizip/fraksiyon mensuplarının bu hizmet erlerine karşı ürettikleri bahaneler gibi, aynı hastalıktan sudur eden benzer klişe sözleri arka arkaya sıralayacaklardır: “İyi ama onlar da itaat etselerdi, ulü’l-emr’e itaat etmek farzdır,  fitneye sebebiyet verip ikiliğe meydan vermeselerdi, cemaatin huzurunu kaçırmasalardı, mevcut işleyen sisteme karşı tavır almasalardı, hizmetin selameti için bu yapılanlara ihtiyaç var, vs…. vs….”

Daha da hızını alamayanlar “Grup/kurum/bölüm/bölge/birim başındaki idareci, cemaatin başındaki manevi büyüğün temsilcisidir. O’na nasıl itaat gerekiyorsa idareciye de öyle itaat etmek gerektir. Dolayısıyla onlar ne derlerse itaat edilmelidir. Evet belki bunlar bazen istişarenin hakkını vermiyor olabilirler,  bazen kendi başlarına da karar almış olabilirler… Muhakkak bizim ya da sizin bilmediğimiz şeyler vardır. Neticede son söz onlara aittir. Onlara bu yetki verilmiştir. Gassalın elindeki meyyit gibi bize itaat etmek düşer…” gibi sözlerle bu işe bir de kutsiyet kılıfı giydirirler.

Hem kendi aralarında birbirlerine teselli vermek, hem de kendi başlarına kaldıklarında vicdanlarını rahatlatmak için buna benzer mazeretleri durmadan üreteceklerdir.

Hizmet erleri için “Başkalarına üstün gelme arzusu” ile ilgili enfes yorumlar…

Bediüzzaman Hazretleri, “Uhuvvet Risalesi’nde” tarafgirliğin yol açtığı, bir diğer önemli probleme daha dikkat çekmektedirler: “Çünkü vâsıta-yı halâs ve vesile-i necat olan ihlâs zâyi olur. Zira tarafgir bir muannid, kendi a’mâl-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hâlisen livechillâh amele pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm ve muamelâtında tarafgirini tercih eder, adâlet edemez. İşte ef’âl ve a’mâl-i hayriyenin esasları olan ihlâs ve adâlet, husûmet ve adâvetle kaybolur.”

Bu konuda, Abdullah Aymaz Hocaefendi, “şevki kıran maniler’den” ikincisi olan “meylü’t-tefevvuk” ile ilgili açıklamasında çok önemli tespitler yapmaktadır: “Demek ki, bu öne geçme, önde görünme, kendini üstün görme arzusu müstebit bir duygu… İstibdatçı bir arzu ile bu duygu, Hizmet insanlarının başına vurur, bindikleri şevk atlarından yere düşürürler. Çünkü bu duyguya sahip olanların çoğu kabiliyetsiz ve hırslı insanlardır. Lâyık olmadıkları yerleri bir şekilde zapt edince, oralara gelmesi gereken yeteneklerin kolunu kanadını diktatörce kırmaya heveslenirler. İstişareye önem vermezler. Dedidiğim dedikçi bir havaya girerler. Dâhî bile olsalar, meşveret ve şûrânın bereketinden istifade edemezler. Kıskançlıkla insanları zora ve zarara sokarlar; insanları da ümitsizliğe sevk ederler. Bunların Hak davaların başında bulunması, büyük talihsizliktir. Çünkü enaniyetleri tahrik ederler… Evet büyüklük taslamadan herkes kendini bir seviyede er ve ırgat gibi Hak davanın hizmetinde görürken bu sefer, onbaşılık, yüzbaşılık, patronluk duyguları kaynamaya başlar. Gayr-i memnunlar peydahlanır… Velhasıl işin içinden çıkılmaz bir hal alır…”

Bütün bunların sonunda hak cephesinde bölünmeler, ihtilaflar baş gösterecekdir. Herkes hak ve hizmetin faydası için hareket ettiğini, ama diğerlerinin öyle olmadığını düşünecek ve maalesef birbirlerine karşı göstermeleri gereken ali cenablığı gösteremeyecek, insafsızca birbirlerinin aleyhine hareket edeceklerdir. Hal böyle olunca da “Sakın birbirinizle ihtilâf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider. ” ayeti kerimesinde beyan edilen tokata müstahak hale geleceklerdir.

Bir mü’min diğer mü’min için, duvarın birbirini perçinleyen tuğlası gibidir…

Üstad Hazretleri “Uhuvvet Risalesi’nde” bu meseleyi ve çözüm yolunu şu şekilde izah ederler: “Ehâdis-i şerîfede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâm’ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek az bir kuvvetle nev-i beşeri herc ü merc eder ve koca Âlem-i İslâm’ı esaret altına alır.” Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan istifade eden zâlimlere karşı “Müminler birbirleriyle ancak kardeştirler.” kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.

Mâlûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken; bir çocuk, ikisinide dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvâzenede bulunsa; bir küçük taş, muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir.. birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa, “Bir mü’min diğer mü’min için, duvarın birbirini perçinleyen tuğlası gibidir.” düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefâlet-i dünyeviyeden ve şekâvet-i uhreviyeden kurtulunuz!..”

İnşaAllah bir sonraki yazıda problemlerimizin çözümünde hayati öneme sahip olan “isyan ahlakı” ile devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 9.2.2019 [TR724]

İktidarın üç aşamalı yok etme planı ve “kopya” argümanı üzerine (3) [Ramazan Faruk Güzel]

Cemaatlerin kadrolaşma stratejileri ve şaibeler

“Yüzlerce şüphe bir araya gelse de bir kanıt etmez!”
 (Suç ve Ceza, Dostoyevski)

Cumhuriyetin ilk yıllarından beri bütün dini grupların Türkiye’de bir “İslam davası” vardır, o da; “Allah’tan korkan, okumuş gençleri devlete yetiştirmek.” Böylelikle hem ülkeyi “başkalarına satmayacak, suistimal etmeyecek” kimseler yetiştirmiş olmak, hem de –kendi kadrolarınla-  zaman zaman “işi psikopata bağlayıp” halkına zulmeden “devletin şerrinden emin olmak”.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında dindar kesimler üzerine yapılan yoğun baskılardan sonra başta Zahit Kotku, Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan gibi din alimleri olmak üzere, bütün dini, sosyal gruplar bu devlet tazyiki önlemek için devlete okumuş, imanlı/ dindar insanlar yetiştirme çabasına girişmişlerdi.

“İnsanlara zulmetmeyecek imanlı kadrolar” yetişsin derken, bunun zamanla güç devşirmeye dönüşmesi de vaki olmuştur. Bu yolda bazen helal, mübah sınırlarını zorlayacak şekilde bir kadrolaşma yönelimi de olmuştur. Şu anki AKP ve ortaklarının kurduğu zulüm çarkına destek veren bazı tarikatlerin ve cemaatlerin sırf bunu “kadrolarını koruma ve genişletme” hırsı ve güdüsü ile yaptıkları da söylenebilir. (Bu hengamede, insanlara zulmetmeyecek insanlar yetiştirelim derken, insanlara zulmedilmiş midir, bu kadrolarla zulümlere alet olunmuş mudur, ayrı bir mevzu!)

Hatta yeri geldiğinde kendi camiasındaki insanları devlet dairelerine sokabilmek için ekstra arayışlara ve gayretlere girdikleri de mümkündür. Her tarikat ve cemaat; okumuş kendi insanını yetiştirmek için kendi özel okullarını ve dersanelerini açmış, kendi adamı devlet dairesine girsin ve kadroya dahil olsun diye özel dersler de vererek bu alanda optimal başarı yarışına girişmişlerdir.

Kendi adamlarının kapasite olarak yetersiz kaldığı yerde soru temin etme, kopya çektirme arayışlarına girmiş de olabilirler. Zira bu alanda epeydir şaibeler konuşulup duruyor.

Bu adam yerleştirme yarışında neredeyse her yolun denenme noktasına gelindiği söylenirken, dini gruplar ne kadar bu kopya işlerine bulaşmıştır acaba? Bu alanda Gülen Hareketi, ülkedeki her kötülükten ve suçtan sorumlu tutulduğu gibi, bu alanda da sorumlu tutulmaya çalışılıyor.

R.T. Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak da Gülen Cemaati’nin okullarından mezun. Yakın zamanda bu damat bakan, bir konuşmasında bu Cemaat’in ülkenin en zeki insanlarını seçtiklerini ve en donanımlılardan oluştuğunu söylemişti. Cemaat, ülkenin en zekilerini seçiyorsa zaten, dünya çapındaki bilim yarışmalarında ve olimpiyatlarında bu kadar birinciler çıkarırken, yine de bazı elemanları için kopyaya ihtiyaç duymuş olabilir mi?

Hani sürekli kazanmaya odaklanmış olimpiyat sporcuları, kaybetme ihtimalini sıfıra indirmek için gerekmediği halde doping takviyelerine bile ihtiyaç duyması gibi, böyle bir takviyeye ihtiyaç duymuş olabilir mi?

Şu anki mevcut ortamda, adalet sisteminin siyasilerin oyuncağına döndüğü, muhaliflerini dövme sopası haline geldiği konjonktürde bunun aslını hiçbir zaman tam öğrenemeyeceğiz sanırım. Zira Cemaat için en çok suçlamanın yapıldığı sınav, 2010 yılı KPSS sınavı ve ona dair yargılamalar halen sürüyor ve ortadaki suçlama ve deliller havada uçuşuyor. Temel delil; birilerinin itirafçı haline getirilmesi. Değişik baskı ve vaatlerle birilerine, “evet soru aldım, şu verdi” dedirtilmesi.

Belki içlerinde gerçekten bu suça bulaşmış kimseler de vardır. Ama bu dönemin en büyük talihsizliklerinden birisi de bu kadar baskı, şantaj ve karalamaların olduğu yerde gerçek suçlular ile suçsuzların ayırt edilememesi. Adaletteki somut delil arayışından ziyade, istihbarat verileri ve listeleri üzerinden insanlar kategorik olarak toptan suçlandığı için ortada bir suçlu var mı yok mu, varsa kimler; bir türlü aydınlanamıyor. İleride gerçek hukuk geldiğinde belki de bu konu çok daha sağlıklı ele alınır.

“DUYUM” YAZILARI ÜZERİNDEN GİDİLİRSE…

Peki, Cemaat’in kopya iddialarına dair içerden hiç mi bir ses yok?

Bu noktada eski Today’s Zaman Gazetesi yazarı, GYY Bülent Keneş’ten çok çarpıcı bir yazı geldi: “HOCAEFENDİ VE HİZMET HAREKETİ’NE ASIL İHANET EDENLER…”

Keneş, sosyal medyadan da takip ettiğim kadarıyla Cemaat içerisinde çıkışlarıyla ve medyadaki cesur konuşmalarıyla tanınan ve bilinen birisi, sözleri ve yazıları da referans alınan bir gazeteci. Nitekim onun bu sözlerini, hükümete yakın medya (Erdoğan’ın medyası da diyebiliriz) Sabah tarafından görülmesi de bu yönde oldu: “Fetö’nün medya tetikçisinden itiraf geldi!”

Sabah, Keneş’in yazısından yola çıkarak şunları diyordu: “Fetö’nün medya imamlarından, Today’s Zaman eski Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş’ten itiraf geldi: Evet KPSS sorularını bizimkiler çaldı!..”

Keneş’in yazısının kabinde böyle bir yankının geleceği beklenecek bir hamle idi.

Çünkü Havuz Medyası zaten bu tür iddiaları neredeyse 5 yıla yakın bir zamandır dillendirmekteydi. Buna dair bir dayanak bulduğuna inanınca da olaya balıklama atlamışlardı.

Zaten bu iddialarla ilgili de savcılıklarca iddianamaler düzenlenmişti ve şu an binlerce insan bu iddialarla yargılıyorlar.

ÖZ-ELEŞTİRİ KAVRAMI AÇILACAK OLURSA

Önceki yazılarımızda da aktardığımız gibi, gazeteci Ahmet Dönmez önemli bir belge yayınlamıştı. Bu belge, 15 Temmuz resmi tezini çökertiyordu. Akıncı dava dosyasında bulunan resmi bir tutanak ve altında, o sırada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu Savcısı olan Serdar Coşkun’un imzası vardı ve daha olaylar meydana gelmeden gelmiş gibi yazılmış, bu da her şeyin önceden kurgulandığını gösteriyordu.

Bu şok belgeyi dolaylı olarak tutanağın savcısı vs bile kabul etmişti. Bu durumda gazetecilerin ne yapmasını beklersiniz? Belgeyi tartışmasını, sonrasında yaşanılanları konuşulmasını, değil mi? Ama tam öyle olmadı. Kendisi de bu dönemin mağdurlarından olup yurtdışında yaşamak zorunda olan Ergün Babahan gibi gazeteciler bile bu belgeyi tartışmak bir yana, “cemaatin özeleştiri yapması gerektiğini” şu sözlerle ifade etti: “Cemaat hatalarıyla yüzleşmedikçe inandırıcılık sorunu yaşayacak ama Türkiye’de her grup aynı maalesef.”

Bu durum, Hristiyanlıktaki “Confess it!”, “İtiraf et, tövbe et!” çağrısı geldi.

Hani çarmıha gerilen Hz. İsa’ya bütün suçlarını itiraf etmesi istenmişti de, şimdiki Hristiyanlık anlayışında Hz. İsa’nın bütün insanlığın suçlarını ve günahlarını üstlendiği, cezasını çektiği inancı var ya, Cemaat için de öyle bir proses var sanki şu an. Toplumun ve özelde de dini toplulukların bütün hatalarını üstlenmesi isteniyor gibi. Bu histerik ortamda Cemaat, mevcut hataların ve veballerin ne kadarından sorumlu, içindeki fertlerin ne kadarı hangi cürümlerden mesul, çok belirsiz.

Cemaat ve ileri gelenlerinin “özeleştiri” yapması sözkonusu olduğunda ise, sanırım her meslek grubundakilerin kendi sahası ile ilgili ancak “özeleştiri ve tövbesini” sunması hakkaniyetli olur. Yani bilmediğin, elinde somut verinin olmadığı bir sahada şimdi birisinden duyduğundan yola çıkarak, bu Cemaat içindeki varlığınla ilgili arınma yollarına gitmek, başkası üzerinden kurban sunmak olur. Mesela bir gazeteci özeleştiri yapacaksa; böyle şaibeler duyduğu yıllarda o dönem bu konuda araştırma yapmış mı, bu meselenin üzerine gitmiş mi zamanında, yani işini yapmış mı yapması gerektiği zamanda? Ya da Cemaat bilinci ile Cemaat medyasında görev yaparken meslek etik kurallarına, tarafsızlık ilkeleri ne kadar, ne ölçüde riayet etmiştir? Şimdi arkasına dönüp baktığında yetersiz gördükleri var mı?

Ya da Cemaat ile gönül bağı olmuş olan ve devlet dairelerinde görev yapmış birisi şimdi kendisini sorguladığında, görev yaptığı zamanlarda tam adalet ve hakkaniyetle işini yapmış mıydı, şimdi olsa bazı konularda daha hassas olur muydu?..

Cemaat ya da tarikat gibi dini oluşumlar ya da bir siyasi- idelojik yapı içinde yer almış olup da şimdilerde başına bu kadar gaileler gelmiş kimselerin artık ayaklarının yere daha sağlam basacağını, çevresinde olup bitenlere daha bir empati ile yaklaşacağını umuyorum. Bu süreç geçtiğinde, günümüzün mağdurlarının eski hataları bir daha tekrarlamayacağını, yaşananlardan ders alarak artık daha sağlıklı adımlar atacağını düşünüyorum. Ve de gruplar artık hormonlu bir büyüme yapabilmek için herhangi bir usulsüzlüğe tevessül etmeyeceğine inanıyorum. Bu savrulma sürecinde, niteliksiz insanları zorla bir yerlere yerleştirdiğinde, kriz anlarında bu kifayetsiz tiplerin savrulmalarını görünce, bütün grupların dili yanmışçasına niteliğe önem vereceğini umuyorum.

Bu zamana kadar değişik iddialar oldu, başta Gülen Cemaati olmak üzere, değişik dini gruplar olduğu kadar Kürt Hareketindekiler için de… Yolsuzluğa, hırsızlığa, kopyaya, darbeye, teröre vb bulaştığı iddia edilenler. Her grup içerisinde bir suça bulaşmış kimseler çıkabilir. Mühim olan topluluk olarak o yanlışa genel manada sahip çıkmamak, ona mesafe koymak. Bu, o toplulukların şahsi maneviyesi adına bir zorunluluk. O fertlere düşen ise bu hataya, cürme hata deyip bunun telafisine bakmak, ders çıkarmak ve kendisini düzelterek yoluna devam etmek.

Aksi takdirde AKP’nin düştüğü gayyaya düşülür. Nasıl ki bu grup, yolsuzlukları ortaya ilk döküldüğünde üzerine gitmek, yüzleşmek ve telafi etmek yerine o cürümlere sahip çıkmaya kalktılar.  (Bunun en taze örneği, medyaya da yansıyan bir AKP ilçe başkanının “Hırsız bizim hırsızım” sahiplenmesi gibi.)

Onlarca çocuğun iktidar vakıf yurtlarında tecavüze uğraması karşısında tepki vermek yerine olayın üstünü örtmeye ve “olur böyle şeyler, birkaç kereden bir şey olmaz, ne abartıyorsunuz?” diyerek yaşananları küçümseme yolunu tercih ettiler. Suç ve vebal bir kaç kişinin iken, o cürme herkes sahip çıkınca o suç herkesin ortak vebali haline gelmişti. Başkalarının hatalarını görünce ise ayyuka çıkarmışlardı.

Günümüzün mağdurları, kızdıklarına benzememeli, kötülük ve kötü fiiller ile arasında mesafe koymalı. İddaların havada uçuştuğu şu günümüzde ise, hadiste ifade edildiği gibi, “Kişinin her duyduğunu söylemesi, ona günah olarak yeter” (Ebû Hureyre r.a,  Müslim) Umarım insanlar yaşananlardan ders alıyordur. “Ders alınmazsa, her hata bir sonraki hatanın virüsü olur.” (Sadi) “Hata yaparak geçmiş bir yaşam, hiçbir şey yapmadan geçmiş bir yaşamdan sadece daha şerefli değil, aynı zamanda daha yararlıdır.” (Bernard Shaw) Ve insan, “ancak kendi hatasını büyüten, başkalarınınkini de küçülten aynada görebilirse, her iki hata hakkında da, haklı bir fikir yürütmeye gücü yetebilir.” (Mahatma Gandhi)

Türkiye ve halkı hatalarıyla yüzleşiyor. Demokrasiyi, hakkı- hukuku tam içselleştirememenin, laiklik, evrensel ilkelere bağlılık, çağdaşlık, gerçek dindarlık, milliyetçilik kavramlarıyla metamorfoz geçirecek şiddette yüzleşiyor şu an. Bu dönemin dayak yiyenleri, hatalarıyla yüzleşip dersler çıkardığında karşılıklı helalleşerek, devlet bazında da genel aflarla yeni bir sulh dönemine geçişine çok ihtiyaç var. Ama bu dönemin müstebitleri, zalimleri, ortakçıları her halükarda hukuk önünde hesabını verecek, kaçış yok. Çünkü, kırdığın yerden kırılırsın.

[Ramazan Faruk Güzel] 9.2.2019 [TR724]

Alman futbolunun unutamadığı ‘general’ hoca: Ottmar Hitzfeld [Hasan Cücük]

Bayern Münih’i Alman futbolunun tek tartışılmaz en büyük kulübü olmasının altında, yıllarca yürüttüğü ince bir transfer politikası yatıyor. Transferde amaç, sadece oyuncu almak değil şampiyonluk yolunda kendine rakip olacak takımların yıldızı almaktır. Bu politika sadece oyuncu transferinde geçerli olmuyor. Takımı teslim edilecek, teknik adamlarda aynı yöntemlerle seçiliyordu. Teknik adam transferi için Ottmar Hitzfeld ve Felix Magath örneklerini vermek mümkün.

Borussia Dortmund’u hem Bundesliga hemde Avrupa’nın zirvesine taşıyan Ottmar Hitzfeld, Bayern yönetimi tarafından 1998’de takımın başına getirildi. Keza Stuttgart’ta iyi işler yapan Felix Magath’a 2004’de takımın başına getirildi. Takımı 4 kez zirveye taşıyan Hitzfeld, 2004’de kulüpten pekte şık olmayan bir yöntemle gönderilirken koltuk Felix Magath’a verilmişti. 1 Şubat 2007’de ise Magath gönderilirken, yerine tekrar Hitzfeld getirildi.

Alman futbol tarihine en başarılı teknik adam olarak geçen Ottmar Hitzfeld, 12 Ocak 1949’da doğdu. Futbola 1960 yılında TuS Stetten takımında başlayan Hitzfeld, forvet hattında yeşil sahalarda boy gösterdi. 1967 – 71 yılları arasında FV Lörrach formasını giydikten sonra geleceğinin şekillenmesinde önemli bir yer tutacak olan İsviçre serüvenine 1971’de FC Basel takımıyla merhaba dedi. FC Basel ile 1972 ve 1973’de İsviçre şampiyonluğunu yaşayan Hitzfeld, 1972 Münih Olimpiyat oyunlarında ‘amatör statüde’ milli takımda yer aldı.

Doğu ve Batı Almanya’nın futbolda ilk kez karşılaştıkları ve Doğu Almanya’nın 3-2 galibiyetiyle biten maçta bir gol attı. Olimpiyat milli takımında 5 gol atan Hitzfeld, 1975’de Almanya 2. liginde oynayan Stuttgart’a transfer oldu. 55 maçta 33 gol atan Hitzfeld, bir maçta attığı 6 golle Alman futbol tarihine ‘bir maçta en çok gol atan oyuncu’ olarak geçti. 1978’de yeniden İsviçre’ye dönüp FC Lugano ile anlaşan Hitzfeld, 1983’de Lozan formasıyla 34 yaşında yeşil sahalara veda etti.

Kramponlarını rafa koyup, teknik patronluk gömleğini giyen Hitzfeld, başarılarla süsleyeceği kariyerine FC Zug takımıyla 1983’de başladı. 1984 – 88 arasında FC Aarau’yu çalıştıran Hitzfeld ilk büyük başarısını 1985’de İsviçre Kupası’nı alarak gösterdi. 1988 – 91 arasında 3 yıl çalıştırdığı Grasshopper ile 2 lig ve 2 kupa kazanarak ‘rüştünü ispat edip’ 1991’de Borussia Dortmund’un başına geçti.

Hitzfeld geldiğinde Dortmund Bundesliga’nın sıradan takımlarından biriydi. Son Şampiyonluğunu 1962-63 sezonunda elde eden Dortmund, 1966’da Kupa Galipleri Kupası’nı kazandıktan sonra kayıplara karışmıştı. Bu başarılarından sonra en büyük derecesi lig 10.luğu olmuştu. Bu şartlarda Dortmund’un başına geçen Hitzfeld, sıradan takımı 1994 – 95 sezonunda Bundesliga şampiyonu yaptı. Aynı başarıyı 1995 –96 sezonunda da gerçekleştiren Hitzfeld, 1993’de UEFA Kupası finalinde yenildiği Juventus’u 1997 Şampiyonlar Ligi finalinde yenerek Avrupa’nın zirvesine takımını taşıyıp ‘Dünyada yılın teknik adamı’ seçildi.

1972 Münih Olimpiyatları’nda aynı formayı giydiği Bayern Münih menajeri Uli Hoeness’in girişimleriyle 1998’de Bayern Münih’in başına geçen Hitzfeld’in lakabı artık ‘General’dir. Bayern Münih’i üst üste 3 yıl Bundesliga’nın zirvesine çıkaran Hitzfeld, 1999’da Şampiyonlar Ligi finalini son dakikada Manchester United’e kaybederek adeta yıkıldı. 1999 finali için “Kupa, kazanmamıza saniyeler kala elimizden uçup gitti” açıklamasını yapacaktı. 2001’de Valencia’yı penaltılarda geçip Bayern Münih’i Avrupa’nın zirvesine taşıyan Hitzfeld hem dünyada yılın teknik adamı seçildi hem de Ernst Happel’den sonra iki farklı takımda Şampiyonlar Ligi ( Şampiyon Kulüpler Kupası) kazanan 2. teknik adam oldu. 2003’te Bayern Münih’i tekrar Bundesliga’da zirveye taşıyan Hitzfeld, 2004’de şampiyonluğu Werder Bremen’e kaptırınca görevine son verildi. Yerine getirilen Felix Magath, takımı iki yıl üst üste şampiyon yaptı. 2006-07 sezonunda işler kötüye gidince şubat 2007’de Magath kovuldu koltuk tekrar Hitzfeld’e verildi.

Oyuncularla çok iyi diyalog kuran Hitzfeld, çalıştırdığı takımlarda oyuncu – teknik adam mesafesini kesin hatlarla çiziyordu. Hiçbir futbolcuyla arkadaş olmuyordu. Hiçbir oyuncu isminin başına sayın ifadesini koymadan Hitzfeld’e hitap edemiyordu. Dostluğu ve duygularını işine karıştırmıyor. Hitzfeld kanunlarına göre hiçbir oyuncu takım arkadaşına sözlü sataşmada bulunamazdı. Hitzfeld özellikle maç sırasında teknik adamın yüz ifadesinin oyuncuları etkilediğini belirterek, teknik adamın yüz görüntüsünün sahada mücadele eden oyuncuya güven vermesi gerektiğini söylüyordu.

Hitzfeld’i farklı kılan en büyük özelliği; sorunlu futbolcuları sorunsuz olarak takımın bir parçası haline getirmesidir. Sammer, Möller, Effenberg, Matthaus, Mario Basler ve Jesar Silva gibi sorunlu isimler Hitzfeld’le ikinci baharını yaşadı. Çok fazla oyuncu değiştirmeyen ve kadro yapısını koruyan Hitzfeld, sezon boyunca en fazla 15 oyuncuya şans tanıyordu. Oyun sisteminde 3’lü forveti tercih ederken, iki hızlı kanat ve bir tipik santroforu sahaya sürüyordu. Orta sahada hücuma dönük ve aynı zamanda libero oynayacak bir oyuncuya mutlaka kadroda yer veriyordu. Bunun en iyi örneği Matthias Sammer oldu. Tanınmamış bir ismide yıldız yapması adetiydi. Bu isme en iyi örnek ise Brezilyalı Elber’dir.

Almanların ünlü teknik adamı Ottmar Hitzfeld, yıllar önce “Bir teknik adamın en büyük hatası, daha önce başarılı olduğu kulübe ikinci kez gelmesidir” demişti. Bu hatayı kendisi Bayern Münih’e ikinci kez gelerek yaşadı. Şubat 2007’de geldiği Bayern’i 2007-08 sezonunda şampiyon yapıp, ikinci gelişinde de başarıyı yakaladıktan sonra görevinden ayrıldı. Temmuz 2008’de İsviçre milli takımını çalıştırmaya başlayan Hitzfeld, 2014’te emekliye ayrılıp kariyerine nokta koydu. Geriye unutulmaz başarılar bıraktı. Bayern Münih ve Borussia Dortmund’la 7 Bundesliga şampiyonluğu yaşayan Hitzfeld, 3 Almanya Kupası ve 2 Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırdı.

[Hasan Cücük] 9.2.2019 [TR724]

Tereyağından Mücahit çekmek! [Naci Karadağ]

“Ölüm hiçbir şeydir; şerefsiz yaşamak her gün ölmektir.”
(Napolyon Bonapart)

Şu haber sosyal medya ve birkaç muhalif gazetenin arka sayfalarında yer aldı:

“CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, İhlas Finans mağdurları ile ilgili olarak Meclis’e kanun teklifi sunacaklarını açıkladıktan sonra,  İstanbul Milletvekili Akif Hamzaçebi tarafından Meclis’e sunulan “Özel İhlas Finans Kurumuna para yatıranların paralarının ödenmesine” ilişkin kanun teklifinin doğrudan Genel Kurul gündemine alınmasına ilişkin önergesi oy çokluğu ile kabul edilmedi.”

Reddedenlerin AKP ve MHP’liler olduğunu ayrıca vurgulamaya gerek yok sanırım.

Teklifi sunan Hamzaçebi yaptığı konuşmada şunu söyledi: “”Paralarını TMSF bankalarına yatıranlar, yani faiz veren bankalara yatıranlar paralarını aldılar ama faiz haramdır düşüncesiyle inancı gereği parasını özel İhlas Finans Kurumuna yatırmış olanlar paralarını alamadılar.”

Hamzaçebi’nin önemsemediği, belki de bilmediği bir ayrıntı da şuydu: İhlas Finans, faize bulaşmak istemeyen vatandaştan topladığı paraları devlet bankalarına faize ve devlet tahviline yatırarak epey para vurmuştu!

Konumuz bu değil.

Mevzumuz Enver Ören’in oğlu Mücahit Ören’in marifetleri.

Çok enteresan bir kişilik Mücahit Ören.

Mesela sosyal medyada 13 Temmuz günü “Ankara’yı ayağa kaldıracağız” diye sana mesaj yazmıştı.

Eğitimi filan da yok aslında. İlkokuldan sonra hep özel eğitim almış, diplomalarının tamamı parayla alınmış.

Birikim yok, eğitim yok ama nasılsa Allah vergisi bir üçkağıt ve entrika yeteneği mevcut. Çarpmadığı, dolandırmadığı kimse kalmamış. Karşısına çıkan herkesi tokatlamış. Tek başa çıkamadığı Saray, ona da diz çökerek tüm yeteneğini onun hizmetine sunmuş durumda. Amerikan bankalarını çarpabilen bir Türk vatandaşı bilmiyorum ben, Mücahit Ören’den başka…

Bu kadar batık iş yapmasına rağmen hala Türk bankalarından aldığı kredinin haddi hesabı yok.

İhlas Finans’ın faaliyetlerinin durdurulmasından sonra bu kuruluşa para yatıran onbinlerce insanın mağduriyeti ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla aldığı bedduanın ahın haddi hesabı yok. Sanırım bu yüzden “Battı balık yan gider” stratejisini uyguluyor ve ha bir milyar çarpmışım ha on milyar” diyerek çıtayı sürekli yukarı taşıyor.

Sonradan Amerikalılara sattığı TGRT’yi kurarken kolundaki bileziğini aldığı saf Anadolu kadınları, kocaları, anneleri, babaları hala beddua eder Mücahit ve ailesine.

Nasıl bir şeytani tıynet bir finans şirketine “İhlas” ismini koyabilir ki?

Hatırlayalım neler olmuştu İhlas Finans’ta.

İhlas Finans’ın batması, inançları gereği faizden kaçınmak amacıyla bu kuruluşa para yatıran insanların tasarruflarını yok etmiş, Anadolu sermayesinin büyük yara almasına yol açmıştı.

Gelen mudilere kırk takla atıp yalan billah “yeminle para yok” derdi şube müdürleri.

Mücahit ise o esnada Amerika’da iç edilen bu paraları ezmekle meşguldü.

Babasının 28 Şubatçılara teşne olması da kurtaramamıştı bankalarını. “Biz batıyoruz şunlar da batsın diyerek, diğer faizsiz bankaları hedefe koymayı bile arzu etti Ören ailesi.

Öyle basit, cüz’i bir paradan bahsetmiyoruz sevgili okur.

Sadece Erzurum’da topladıkları paranın 40-50 trilyon civarında olduğu biliniyor…

O elli trilyon Erzurum’un parasıydı, bugünüydü, geleceğiydi… Erzurum’a kimse bu kadar kötülük yapmamıştır tarih boyunca…

Ve Ören ailesinin yaptığı çakallıklar yüzünden tüm faizsiz finans kurumları zor duruma girdi. O dönemde faizsiz bankalardan çekilen mevduatın oranının yüzde 50 olduğunu herkes biliniyor. Kolay dayanılabilecek bir kayıp değildi bu.

Şu kısım subjektif görüşlerim de değil, bizzat devletin resmi raporlarından. Bankalar Yeminli Murakıpları’nın raporlarına göre İhlas Finans’ın batması ile içi boşaltılarak batırılan bankalar arasında yöntem olarak zerrece fark yoktur. Yani Cem Uzan nasıl bir dolandırıcıysa İhlas Grubu ve Mücahit Ören de aynısıdır.

Resmi raporlara göre yaptıkları Ali Cengizlerle topladıkları paralar holdinge aktarıldı. Ve bu paralar bir daha geri dönmedi. Bu paraların büyük kısmını TGRT’de Seda Sayan’a, Gülben Ergen’e, Sibel Can’a ödenerek gömüldüğünü TV tarihçileri biliyor.

Bir dostum Seren’in babasının TGRT’den kazandığı parayı kumarda ezerken, kaybettikçe ‘yeyin anam yeyin, Enver Abinin helal parasıdır bunlar’ diye kahkaha atıp viski kadehi tokuşturduklarını anlatmıştı…

TGRT’de batırılan paranın haddi hesabı yoktu çünkü dolambaçlı yollardan İhlas Finans fonluyordu orayı.

Sonra Mücahit Ören arazi oldu.

Amerika’ya uçtu. Yatırım adı altında aptal saptal işlere girdi ve bir yoruma göre  babası da bu sebeple kahrından öldü!

Bir ekonomistin yorumu şu: İhlas Finans’ın batışının ekonomik krizle filan ilgisinin yok!  Sonradan görmeliğin, haksız kazancın neticesinde kucakta bulunan trilyonların çar çur edilmesidir!

Resmi raporlara göre bu işin sorumlusunu baba-oğul Ören’ler olduğu yazılı…

Mücahit Ören,  ABD’ye kapağı attıktan sonra  Saray borçlarını ertelemeye başlayana kadar ülkeye dönmeyi aklından geçirmiyordu.

O dönem mahkemeye verdiği belgede –utanmadan sıkılmadan- ayda sadece 600 milyon (Bugünün parasıyla 600 TL) kazancınız olduğunu beyan ediyor.

Oturduğu villanın köpeğine alınan aylık mama fiyatı bile bunun birkaç katı oysa!

Sibel Can’a ödenen program ücreti ayda 100 bin TL…

CNN’de program yapsa bile bu parayı vermez kimse.

Düşünün patronu ayda 600 TL alıyor programcıya verdiği maaş aylık 100 bin TL.

Gayr-ı resmi rakamlara göre şu anda 222 bin 298 mudiye, 676 milyon dolar ve 245 milyon Euro borçları var ve bırakınız bunları ödemeyi, devlet bankalarından hala hortumlama yapıyorlar.

Bir kısmını ödüyor önce… Sonrası hep erteleme.

Tayyip Reisi arkasında çünkü.

Ne kadar yüzde veriyor bilemiyoruz. Ama hep erteleniyor sonra…

2009’da erteleniyor.

2015’te erteleniyor.

2016’ya kadar süre veriliyor ama tek kuruş dahi ödemiyorlar.

Ve nihayet zaman aşımının son günleri…

CHP teklif veriyor, çünkü bu milletin parası, milyonlarca Euro uçacak, buhar olacak.

MHP ve AKP milletvekilleri reislerinden gelen emri yerine getirip Mücahit ve İhlas’çıları kurtarıyorlar…

Bu dünyada yırttı gibi görünüyor.

Bakalım öte tarafta sözünü geçirecek birilerini bulabilecek mi?

[Naci Karadağ] 9.2.2019 [TR724]

Ya Reise sadakat ya domates! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]


Bir reisçinin günlüğü: tarih 2 Şubat 2019. Nedir bu başımıza gelenler! Liderimize, reisimize, onu riyasetine, onun otoritesine karşı yapılan saygısızlıklara bir yenisi de bugün eklenmiş. Daha doğrusu benim bugün haberim oldu. Reis konuşuyor, kalabalıktaki zibidiler – öyle sayıları da az buz değil ha! – domatesmiş bibermiş patlıcanmış bir şeyler bağırıp çağırıyorlar! Ba-ba-ba-ba-ba! Bak şu deyyuslara hele! Bir de işmiş de, kadroymuş da bilmem ne. Kimsiniz ya siz kim! Kendinizi ne zannediyorsunuz! Amma ağızlarının payını nasıl verdi reis? Dedi ki “Bak kardeşim. Biz hepsine kadrolarını verdik. Bizden bir şey beklemeyin!”. Oh, sen sağ ben selamet. Cidden daha geçen gün bir üniversite araştırma görevlisi kadrosu açmış, o kadroya da sayın Dışişleri Bakanımız Mevlüt beyefendinin hasbelkader bir akrabacığı, hala kızı mı teyze kızı mı yeğeni mi artık orasını bilemiyorum, çünkü yayın yasağı geldi, malumunuz, yok efendim torpilmiş de bilmem ne! Açtık mı kadroyu açtık. E sus kardeşim, otur oturduğun yerde. Neymiş ALES puanı falanmış. Kızcağız girmiş ALES’e ya! Tamam puanı bilmem be bunlar izafi şeyler birader. Diğer adaylar daha düşük puan almıştır, kızcağız da girmiştir. Yok efendim diğerlerinin puanı yüksek de falan filan. Geçiniz bunları. Hem nereden biliyorsunuz puanlarının yüksek olduğunu ki? Ha? Nerede ispatı? Yayına yasak geldi mi öyle kala kalırsınız değil mi? İşte reisin dediği açılan kadrolar bunlar. Kadroyu açıyor. Kadroyu kapıyor. Aday kadroyu kapıyor akabinde. Yani resia kadroyu aç-kapa (Artema!), sonra müspet olan adayımız kadroyu kapmaca! Kapiş?

Gelmişler meydana, huzur-u hilafet-i ruh-i zeminde olduklarını falan unutup yaygara yapıyorlar. Yok canım lafın gelişi. Unuturlar mı! Domuz gibi biliyor namussuzlar. Maksatları başka. Bunlar ya f…cüdür ya PKK’cı. Bilemedin çakma barış akademisyeni. Veya liboş. Ne? Alevileri unutma mı? Ya, hanım araya parazit oldu. Şahsi günlüğümü tutuyorum, ileride çoluk çocuğa miras olarak bırakacağım – ibret alsınlar diye, dedik, ama hanıma anlatamadık arkadaş! Neyse konuya geri döneyim. Kardeşim bir reisimiz var be. Unu da çok görmeyin bize. Yahu ne yapsa yaranamadı bu adam size. Kendini Türkiye hizmetine adamış. Önce futbol. Olmadı, Müslüman diye üç büyüklere de herhangi bir diğer Süper Lig takımına da (o vakit birinci lig derdik biz) almadılar. Yok canım ne alakası var ki yetenekle falan bu işlerin. İkinci lige de almasınlar mı? Ya insafınız kurusun. Ama yılmadı. Belediyeye sen gir. Orada İETT falan, ya, tutabilir misiniz siz vatana hizmet etmekten başka derdi olmayan bir ferdini bu milletin? Oradan yükseldikçe yüksel. Kim tutar ki seni? Sonra efendim Milli Görüş davasının bir neferi, Erbakan hocanın talebesi. Bakmayın Erbakan hoca yok kafası çalışmaz onun deşmiş de bilmem ne! Ne alakası var? Tamam, Almanya’dan doktorası yok hoca gibi ama koskoca Marmara Üniversitesi mezunu. Hem de tamı tamına dört yıllık. Kardeşim, yok efendim diplomasıymış da falan. Yahu siz diploma için mi okul okudunuz! Önemli olan tedrisat değil mi? Mis gibi hem de bir değil iki üç farklı diploma nüshası var piyasada. Yani birini mesela Cumhurbaşkanlığı seçimleri için kullanabilir, diğerini mesela isterse çerçeveler duvara asar. Neden mi asmıyor? Yahu, siz keyfinin kâhyası mısınız reisin? Adam koskoca reis be! Riyaset-i cemahiriye-yi Etrak. Nedir? Türklerin cumhuriyeti var mı? Hah! İşte onun reisi demek! Bildin mi şimdi? Ya tüylerim diken-diken oldu gene. Gözümden süzülen iki damla yaşın reisi seni. Yahu sen bu milletin ta kendisisin be! Has adam! Bu millet ve sen, birbirinizin ruh ikizisiniz. Her Türk vatandaşının rol modeli, aslanlar aslanı sevgili başkanımız, bizim biricik liderimiz, otoritenin tek kaynağı, egemenliğimizin halk iradesine yansımasının vücuda, ete kemiğe bürünmüş şeyi! Üç-beş çapulcu gazcının önünde eğilir mi o yerli ve milli güç be! Rüsva-i reziller sürüsü sizi.

1989’da çıkmış, az araştırınca buldum

Herkesin bildiği nakaratı, adeta 30 yıl öncesinden bize bu aziz millete karşı girişilecek kumpasların önemli ipuçlarını veriyormuş meğer. Acaba bu da önceden planlanmış bir şey midir? Ebet, şaşırtmaz bizi rabbim – çünkü o demek o demektir zaten. Hâşâ, yani demem o ki, ona sadık olmak farzdır gerekirse. Değilse de açar Hayrettin hocaya bir telefon, alır mı fetvasını? Alır alim Allah! Zati ondan hâşâ Allah gibi korkmalarının bir nedeni var. Yok canım, çıkarlarını veya cukkalarını kaybetmekten neden kortsunlar? Yahu bazen kendi beynim bile ihanet edecek gibi oluyor, yumrukluyorum kafamı! Neyse, demem o ki: mesele paraların kaynağı kesilmesin falan değil. Daha iyisi mi var? Zaten ahali demiyor mu? Vatana millete fitne yapan, ihanet eden hainlere oy vereceğime hırsıza oy veririm. Çünkü en azından hırsız birim hırsızımızdır, değil mi ya! Hem hırlıdan ne geldi ki? Hırsız olsun, bana ne? Yol yaptı. Köprü yaptı. Geçemiyoruz o başka. Bir gün geçmeyeceğimizin garantisi mi var ki? Neyse sadede gelelim. Ne diyordum? 30 yıl önce! Kumpas! Yakaladım mı? Vallah yakalamam mı ben be! Milli iradenin milli kısmına dâhiliz biz! İrademizi savunuyoruz burada. Ki benim çocuklar görsünler babalarının hangi tarafında yer aldığını tarihin! 1989’da, ben liseden mezun olduğumda piyasaya çıkan bir şarkı vardı. Bakın ne diyor: “Domates, biber, patlıcan. Domates, biber, patlıcan. Bir anda bütün dünyam karardı. Bu sesle sokaklar yankılandı. Domates biber patlıcan!”. Vay be. Vay ki vay!

Görüyor musunuz siz? Daha otuz yıl önceden F.tö kurmuş kumpası. Sonra yok efendim delil yokmuş da, belge yokmuş da falan filan. Yahu, bundan iyi delil olabilir mi? Yaz işte Amerika’ya, de, bak ta 30 yıl önceden şarkı yazdırmışlar Barış Manço’ya, onun vasıtasıyla ne yapmışlar, propaganda yapmışlar. İcabında daha inceden girersin, mesela subliminal mesaj vermişler dersin! Yani bilinçaltı (bu oturgaçlı götürgeç dili de anlaşılmıyor birader, şuna şuur altı diyelim mi?) tesirinde bulunmuşlar. Bugün meydanda der bittabi kalabalık. Yahu insafınız kurusun! Ya, ne gırtlak mışınız be? Doymak bilmiyorsunuz doymak. Yok domatesmiş de bibermiş de, patlıcanmış, pahalıymış da falan. Yeme pahalıysa kardeşim. Domates bulamıyorsan çinko al. Soğan bulamıyor musun? Soğan yeme de, mesela rulman al. Onların enflasyon oranı sıfıra yakın! Mesela patlıcan. Yeme, onun yerine ne al? Mesela somun al. Yok ekmek somunu değil. Somon da değil. Yahu ne somonu zaten, sen yanına yaklaşma somonun. Seyre bile para alıyor dürzüler balıkçıda. Vidanın arkadaşı somun! Hah, nalbur. Yani nerede pahalı şey var, onu talep ediyorsunuz. Ucuza girin. İktisat yapın.

Barış Manço vaktinde sokmuş fitneyi

İşte bak, F.tö’cü Barış Manço kurmuş düzeni. Vaktinde sokmuş fitneyi. Zaten bu F.tö var ya F.tö. Her şey F.tö. Süne zararlısından tut, Trabzon maşında kaçan gole kadar, her şeyi bunlar yaptı. O da bir şey mi? 1930’ların büyük Buhran’ı, Hitler’in hapisten çıkartılmasında Alman Weimar yargısındaki F.tö yapılanması, Pele’nin Arjantin maçında röveşatasının direkten dönmesi, İsmet İnönü dönemindeki karne meselesi, Sarıkamış yenilgisi, hatta tekerleğin icadının 1000 yıl gecikmesi. Ama onları ispatlamak zor tabi – dürüst olmak lazımdır! Amma, gelelim bu domates meselesine! Burada her şey açık! Delil değil, adeta suçüstü var! Domates biber patlıcan diyor adam şarkıda! Sonra hop: reise aynı sloganla saldırıyor, adeta vatanın milletiyle bölünmez bütünlüğüne – azizim bu ciddi iştir bak ha! – kast ediyorlar! Ama, yer mi o Rize çocuğu? Anında cevabı yapıştırıveriyor. Mamafih bu zevat hakkında işlemler yapıldı – geçmiş olsun artık! Yani bırakmaz onları öyle!

Sadık olacaksınız reise. Siz de, patlıcan da, biber de. Hatta ve hatta, domates de!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.2.2019 [TR724]

Savcı değil müneccim! [Bülent Korucu]

Gazeteci Ahmet Dönmez, 15 Temmuz Darbe girişimine dair çok önemli bir belge yayınladı. İyi gazeteci olduğunu kimsenin tartışamadığı Dönmez’e cevap vermeye kalkan bazı yandaşlar, kaş yapayım derken göz çıkardı. Belgenin gerçekliğini hem de savcıya dayanarak tescil ettiler, fena olmadı. Amiyane tabirle gollük paslar çıkardılar, o da hiç birini affetmedi ve maç şimdilik 5-0 devam ediyor. Sanıyorum artık maçı belge üzerinden devam ettiremezler. Keşke bir iki çıkış daha yapsalar, epey keyifli bir müsabaka izledik!

Dönmez, ‘savcıya o gece olacakları birileri mi söyledi, o da oturup önden mi yazdı?’ Sorusuna cevap olabilecek ayrıntılara dikkat çekiyor. Bu tezi ve haberi teyit edecek başka ayrıntılar aklıma geliyor. Darbe senaryosunda başrol oyuncusu olarak seçilen Akın Öztürk’ün başına gelenleri hatırlayın. Hava Kuvvetleri eski Komutanı Orgeneral Akın Öztürk henüz gözaltından savcılığa çıkarılmadan Anadolu Ajansı bir ‘flaş haber’ geçti. Öztürk’ün ifadesini ele geçirdiğini ileri süren ajans,‘darbe itiraflarını(!)’ Ayrıntılarıyla anlatıyordu. Savcılık aşamasında iki şey ortaya çıktı; AA’nın yazdığı ifade metninin tamamen tersi şeyler söylemiş Öztürk. Görülen ikinci gerçek ise bu ifadeyi imzalatabilmek için Öztürk’e ağır işkence yapılmış.

Ajans haberini şöyle düzeltti: “Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk’ün, FETÖ’nün darbe girişimine yönelik soruşturma kapsamında savcılığa verdiği ifadede ‘darbe’ yapmak isteğiyle hareket ettiğini söylediği öğrenildi” şeklindeki flaş haberimizi kaynağından düzelterek yeniden yayımlıyoruz.” Anlaşılıyor ki Savcı Serdar Çoşkun’a süfle verenler, AA’ya da ifadeyi servis etmiş. Herhalde ‘nasıl olsa kabul ettiririz’ diye düşündüler. Öztürk, mahkemede ‘gözaltı sırasında yaşadıklarımı ifade etmeye utanıyorum’ diyebildi. Ama evdeki hesap çarşıya uymayınca senaryodaki en büyük delik ortaya çıktı.

Merkezinde Öztürk’ün olduğu başka büyük bir delik daha var. Şapka isimli gizli tanık Çayyolu’nda yapıldığını iddia ettiği darbe toplantısında onunla aynı masada yemek yediğini ileri sürdü. Söz konusu günlerde Öztürk’ün dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal ile birlikte İzmir’de tatil kampında bulunduğu ortaya çıktı. Daha sonra kimliği deşifre olan Şapka yani tuğamiral Halil İbrahim Yıldız, “Pardon, karıştırdım, yok öyle bir şey” şeklinde düzeltme yaptı. Askerlik yapanlar bilir, okuma yazma bilmeyen acemi askerlere bile kuvvet komutanlarının ismi-cismi ezberlettirilir. Denetlemede bilmeyen askerin ve eğitim çavuşunun vay haline! Hal böyleyken tuğamiral rütbesindeki birinin hava kuvvetleri komutanlığı yapmış bir adamı tanımaması düşünülemez. Hem de aynı masada yemek yiyip darbe planı yaptığını öne sürdüğü kişiyi karıştırıyor. Yani Öztürk, AA’nın servis ettiği ifadeyi imzalamış olsaydı, tanık bile hazırmış. Şapka’nın ‘O villada gördüm’ dediği bazı kimselerin o tarihte Türkiye’de bile olmadıkları anlaşıldı. Ama yandaş medya ve kurgu mahkemelerde itibar gören bir tanık olmaya devam ediyor.

DARBEDEN İKİ GÜN ÖNCE VE BAŞKA BİR TUTANAK!

Dönmez’in yazdığı kadar ses getirmez ama dava dosyalarındaki başka bir tutanaktan bahsetmek istiyorum. Terörle Mücadele Şubesi, 15 Temmuz’dan sadece üç gün önce bir çalışma yapmış ve Zaman Gazetesi yöneticilerinin beyan edilen adreslerde oturup oturmadığı teyit edilmiş. 28 kişinin adres bilgilerinin yer aldığı 12 Temmuz 2016 tarihli tutanağa iki emniyet görevlisi imza atmış.

Benzer bir çalışmayı hakimler ve savcılar için de yapmışlar. Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz “15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 yargı mensubunun görevine son verdik” demişti. Jandarma’yı kurtaran komutan olarak bilinen Korgeneral (şimdi orgeneral ve Jandarma Genel Komutanı) Arif Çetin TBMM Komisyonu’na şunları söylemişti: “…gece 22.30’da, 23.00’te, gece 01.00’de içeride kimler var, bunu bilmemiz mümkün değil. … içeride kimler vardı biz onu içeriye girdikten sonra öğrendik. İçeridekileri bilmiyorduk ki kim olduğunu. Yani takdir edersiniz ki, biz kışlanın dışındayız onlar içeride. Bizim kışlanın dışında içeridekilerin kaç kişi olduğunu, kimler olduğunu bilmemiz mümkün değildi.” Olayın birinci derecede görgü tanığı ‘saat birde kiminle çatıştığımızı bilmiyorduk’ diyor ama HSK binlerce hakim ve savcıyı evlerinden topluyor. Savcı Serdar Çoşkun daha yaşanmamış hadiseleri güçlü önsezisiyle(!) Yaşanmadan yaşanmış gibi yazıyor. Arada biraz abartmış ama olsun diyebiliriz. Keşke Çoşkun bu hayal gücüyle bilim kurgu yazarı olsaymış. Ne yazıkki o bir savcı (üstelik şimdi Yargıtay üyesi) ve tutanak denilen şeye sadece gerçekleri yazmak zorunda.

[Bülent Korucu] 9.2.2019 [TR724]

Bir ‘enkaz’ iki itiraf [Semih Ardıç]

İstanbul Kartal’da 8 katlı bina 6 Şubat Çarşamba günü büyük bir gürültü ile çöktü.

Facianın ilk dakikalarında Vali Ali Yerlikaya, “Binanın 3 katı kaçakmış.” dedi. Kartal Belediyesi “3 değil, 2 katı kaçak.” şeklinde özrü kabahatinden büyük beyanatı ile valiyi tashih etti.

VALİ DE BELEDİYE BAŞKANI DA SUÇU İTİRAF ETTİ

Esasında vali de belediye başkanı da ihmaller zincirine, suça ve suçlulara dair itirafta bulundu.

Vatandaşın kanun ve nizamı tesis edip gözetmesi için maaş verdiği yetkili zevat, altında kaç kişinin olduğunu bile bilmedikleri enkazın önünde vazifelerini ihmal ettiklerini ifşa etti.

“2 ya da 3 katı kaçak” ne demek? Deprem kuşağı üzerinde bulunan İstanbul’da 1 metrekare bile belediye onayından geçmeden inşâ edilebilir mi?

İstanbul’un göbeğinde inşaat ruhsatı olmadan kat üstünde kat atılabiliyor olmasını ne ile izah edeceğiz? İskânsız 2 kat şu vakte kadar niye yıkılmadı?

MASUM İNSANLARIN HAYATINA MÂL OLDU

Yeşilyurt Apartmanı’nın sahipleri, Kartal Belediye Başkan Yardımcısı Hüsnü Yeşilyurt ile akraba.

Facianın nasıl göstere göstere geldiğini akrabalık münasebetinden anlayabiliyoruz. Hamilî kart yakînimdir” kartvizitinin açamayacağı kapı yok.

İmar Kanunu’nu tatbikinden mesul bir kişinin yakınlarına ait bina 2 katının kaçak olması sebebiyle çöktü ve faciada en az 14 masum insan hayatını kaybetti.

14 kişi yaralı olarak kurtarıldı. Yaralılardan 7’si yoğun bakımda. Enkaz altında kaç kişi olduğu hâlâ sır gibi saklanıyor. Can kaybının artmasından endişe ediliyor. Ailelerin endişeli bekleyişi yürek burkuyor.

ÇEVRE BAKANI: RAKAM VAR, FAKAT AÇIKLAYAMAM!

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un, “Binada kaç kişinin olduğuna dair rakamlar var, fakat şu anda açıklayamam.” sözleri Suriyeli göçmenlerin kaçak işçi olarak yıkılan binanın zemin katında tekstil atölyesinde çalıştırıldığı iddiasını teyit ediyor. Başka bir memlekette o bakan çoktan istifa etmişti, ettirilmişti.

Tren kazasında fâil aşırı yağıştır, maden faciasında işin tabiatıdır. Bina faciasına da bulunur bir kulp.

Siyasetçi her halükârda lâyüseldir vatandaş da aflarla hep çıkış yolu bulur. Kanun ve nizama riayet edenleri taltif edilmez. Kanunları çiğneyenler için vergi affı yahut iman affı çıkarılır.

İMAR AFFI NE DEMEK?

2018 senesinde çıkarılan ve “İmar Barışı” olarak bilinen 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun da böyle bir af vadediyor.

Ruhsatsız, iskân izni olmayan ve kaçak binaların sahipleri affedilecek. Ne bir mühendislik kriteri ne de kaçak kısımların yıkılması şartı getirildi.

Hazine arazisini, tarım arazisini veya orman arazisini işgal etmiş kişiler, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti marifeti ile cüzi bir bedel mukabilinde mülk sahibi ediliyor.

Gecekondu sahipleri ödediği harçla binanın tapusunu alabilecek.

Mülk sahiplerinin beyanları esas alınırken gayrimenkullerin ruhsat ve diğer eksiklikleri giderilmesine lüzum kalmayacak.

ÇÖKEN BİNA DA AFFEDİLECEKTİ

İmar Barışı denilse de hakikatte gecekonudya af düzenlemesinin ne kadar vahim bir düzenleme olduğunu Kartal faciası gözler önüne serdi.

Meğer 1992 senesinde 2 katı kaçak inşâ edilen ve o günden beri belediyenin seyirci kaldığı Yeşilyurt Apartmanı için İmar Affı’na müracaat edilmiş.

6 Kat (Zemin+5 Kat) olarak ruhsatlandırılan bina 8 katlıydı ve yıkıldığı güne kadar Orhantepe Mahallesi Bankalar Caddesi Sema Sokak’ta duruyordu.

1998’den bu yana binadan 8 kat üzerinden vergi alınıyordu. “Kaçak da olsa vergi almanın mahsuru yok!” diye düşünmüş olmalı Kartal Belediyesi’nin gelmiş geçmiş bütün başkanları.

PARA CEZASI BİLE KESİLMEDİ

3194 sayılı İmar Kanunu’nun ilgili 32’nci ve 42’nci maddelerine aykırı bir bina hakkında herhangi bir yıkım zabtı tanzim edilmemiş. Bırakın zabtı para cezası dahi tatbik edilmemiş.

Krizde yana yakıla para arayan AKP hükûmeti İmar Barışı dediği af kanunu vasıtasıyla 2018 senesinde 11 milyar TL tahsil etti.

Kazancın tadını alan iktidar 31 Aralık 2018 tarihinde kanunun yürürlülük tarihini 6 ay uzattı.

Yeşilyurt Apartmanı faciası ne ilk ne de son. Şehir Plancıları Odası feryat ediyor. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nde hasar gören binalar dahil edildiğinde sadece İstanbul’da kaçak ya da hasarlı 100 binlerce riskli bina mevcut.

Şimdi israf ve lüks içinde yüzen bir iktidar fay hattının üzerinde 6-7 büyüklüğünde bir depremde yerle bir olacak o binalara “temiz kâğıdı” veriyor. Bütçe kevgire döndüğü için o binaların sahipleri affediliyor.

İNŞAAT ÇUKURUNUN YANINDAKİ ENKAZ

AKP’nin tarz-ı siyaseti tek taraflı bir tefessühün eseri değil elbette. Devlet denilen otorite, insanlar kanun ve nizamı ihlal ettiği an müdahale ederek intizamı tesis eder.

Umumun huzur ve emniyeti içinde yaşama hakkı suistimale meyilli insanların inisiyatifine bırakılamaz. Maalesef yeni Türkiye’de rant her işin esasına dönüştü.

İktisadî krizi anlatırken Türkiye’nin inşaat çukuruna düştüğünü ve o çukurdan kolay kolay çıkamayacağını belirtmiştim.

İnşaat çukurunun yanına masum insanların can verdiği Yeşilyurt Apartmanı’nın enkazını da koyalım.

AKP’nin devr-i iktidarının hazin final sahnesinden iki ibretlik sembol: İnşaat çukuru ve bina enkazı…

[Semih Ardıç] 9.2.2019 [TR724]

O belge, Genelkurmay dava dosyasında da var [Ahmet Dönmez]

Yargıtay Üyesi Serdar Coşkun’un Cumhuriyet Savcısı sıfatıyla 15 Temmuz gecesi saat 01.00 itibariyle tuttuğu tutanak, sadece Akıncı Üssü dava dosyasında değil, diğer dava dosyalarında da var. Mesela Genelkurmay Karagâhında yaşananlara ilişkin 15 Temmuz çatı davası bunlardan biri. Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava dosyasının “CBS Soruşturma Dosyası” (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından Gelenler)  başlıklı klasörün içinde, “Kurumlardan İhbar Evrakı” başlıklı alt klasörde, “(2016_07_17__15_51_39)_3499150115” numaralı belge olarak kaydedilmiş. Fakat belge imzasız. Altında Serdar Coşkun’un adı var ama imzası yok. Daha önce Akıncı Üssü dosyasından paylaştığım tutanağın aynısı. Hatta daha okunaklı hali. Belli ki tutanağın ham hali bu. Tutanağın tarih ve saati aynı. Yani 16 Temmuz 2016. saat 01.00. Fakat nedense Genelkurmay davasına imzasız hali ile gönderilmiş.

Dönemin Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu Savcısı Serdar Coşkun’un, darbe girişimi hakkında skandal bir tutanak hazırladığı ortaya çıkmıştı. İmzalandığı saat itibariyle henüz gerçekleşmemiş olayların yaşanmış gibi tutanağa yazıldığı; o gece hiç vuku bulmayan hadiselerin olmuş gibi zabıt altına alındığı ve yaşanmış olayların da yanlış bilgilerle imza altına alındığı tespit edilmişti.

Serdar Coşkun, Nedim Şener’e yaptığı açıklamada, tutanağın gerçekliğini teyid etmiş ve darbeyle ilgili ilk soruşturma ve gözaltıların bu belgeye dayanarak yapıldığını kabul etmişti. 

İşte Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bulunan tutanağın ham hali:


[Ahmet Dönmez] 8.2.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]