Avrupa Konseyi, Türkiye üzerinden kendi demokrasi sınavını verecek [Haber-Analiz: Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) kış oturumlarına, Türkiye görüşmeleri damgasını vuracak. Ankara, genel kurulda Türkiye gündeminin görüşülmemesi için yoğun lobi faaliyetleri yürütürken, gözler pazartesi günü AKPM’nin alacağı kararda. AKPM kış oturumundaki tutumuyla bir yandan demokrasi ve insan hakları sınavı verirken diğer yandan Türkiye’nin çizeceği yol haritasında önemli rol oynayacak. Strazburg’dan çıkabilecek “denetim süreci” kararı Türkiye’yi 13 yıl geriye götürebilir.

AKPM Denetim komisyonunun çağrısı ile gündeme gelen Türkiye’deki antidemokratik uygulamalar ve “denetim sürecine alma” talebi, Türkiye’yi demokrasi liginde bir alt sıraya düşürecek. 2004 yılında AKPM’nin denetim sonrası diyalog sürecine aldığı Türkiye, bir yıl sonra AB ile tam üyelik müzakerelerine başlamıştı. Şimdi, denetim sürecine geri dönüş, ülkenin kötüye gidişinin Avrupa kurumları tarafından da tescillenmesi anlamına geliyor. Bu olumsuz gelişme, şimdilik dondurulan AB-TR ilişkilerini de tamamen durdurabilir. Anayasa değişikliği sonrası oluşacak ‘tek adam’ rejimine bir de idam cezasının yeniden getirilmesi eklenirse, Türkiye’nin Avrupa yolculuğu tamamen sona erebilir.

3 ay mühlet işe yaramadı, ülke bataklığa gömülüyor

Ekim ayında düzenlenen güz oturumlarında denetim süreci talebi karşılık bulmamış, gayri resmi olarak 3 aylık gözlem süreciyle Ocak ayında düzenlenecek kış oturumlarındaki genel kurula ertelenmişti. Bu süre zarfında Türkiye’nin tekrar demokrasi çizgisine dönmesi beklenirken, Konsey sık sık farklı komisyon ve kurumlarıyla telkin ve çağrıda bulundu. Fakat bu 3 aylık sürede ülke tüm kurumlarıyla daha da kötüye gitti. İşkence, evrensel insan hakları ihlalleri, basın özgürlüğü gibi konularda tarihin en karanlık günlerini yaşıyor. Güz oturumunda AKP’li vekillerin başarısıyla(!) “güncel konular” arasında görüşülen Türkiye, kış oturumlarından sonra siyasi ve ekonomik açıdan çok soğuk günler yaşayabilir.

Bu süre zarfında Venedik komisyonu ve İnsan hakları komisyonu, medya platformu gibi kurumlar Türkiye hakkında tarihinin en olumsuz raporlarını yayınladı fakat, işkenceyi önleme komitesi CPT henüz Türkiye hakkında raporunu yayınlamadı. Anayasa değişikliği sonrasında AKPM’nin anayasal konulardaki danışma organı Venedik komisyonu nasıl bir tepki de vereceği merak konusu.

AKPM için demokrasi sınavı, Türkiye için dönüm noktası

15 Temmuz’dan bu yana hapis, tecrit, tasfiye, hak ihlalleri, işkence, pasaport iptalleri ve siyasi partilere baskılar yaşandı. İçlerinde üniversite, gazete, dergi, televizyonların da olduğu 2,614 kurum, 1,500 dernek kapatıldı. 4 bini Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, 30 bini öğretmen, 18 bini Emniyet mensubu olmak üzere 83,045 kişi isten atıldı. Tüm bu antidemokratik uygulamalar Türkiye’yi tekrar denetim statüsüne düşürebilir. Gülen hareketine yakın veya değil, AKP ve Erdoğan muhalifi tüm kesimler susturuldu. AKPM 2017 kış oturumları Türkiye açısından dönüm noktası olacak bir genel kurul toplantısı olabilir.

Parayı veren düdüğü çalacak mı?

Türkiye 2016 yılında Avrupa Konsey’ine en fazla finansal katkı sağlayan ülke oldu. Geçtiğimiz yıla kadar 14 milyon Euro ödenek veren Türkiye şu anda 33 milyon Euro ödenekle ilk sırada. Henüz kış oturumunda Türkiye’nin durumunun konuşulup konuşulmayacağı ise kesin değil. Bu bütçe artırımı “parayı veren düdüğü çalar” Türk atasözüyle ilişkilerin işleyecek mi göreceğiz. Bu yönde işaretler yok değil.

Ekim ayındaki görüşmelerde gruplar Türkiye’ye karşı eleştirilerini yükseltirken, bir taraftan da tamamen Türkiye’yi Ortadoğu bataklığında bırakmamak için diyaloğun devam etmesi fikri savunuluyordu.

Raportörler endişeli

AKPM Türkiye raportörleri İngebjorg Godskesen ve Marianne Mikko, Ocak ayı içinde gerçekleştirdikleri Türkiye ziyaretinin ardından “Türkiye’de halihazırdaki insan hakları gözetim altına alınmalı” açıklamasıyla endişelerini dile getirdiler ve böylece bir yandan da denetim sürecine işaret etmiş oldular.

Avrupa Konseyi genel sekreteri Jagland, Türkiye’nin girdiği sonu gelmez hukuksuzluk tüneline dikkat çekerek, endişelerini dile getirmiş, tekrar demokratik hukuk çerçevesine dönmesi ve insan haklarına saygı duyması noktasında uyarılarda bulunmuştu.

İşkenceyi önleme komitesi raporu hala açıkla(ya)madı

15 Temmuz darbe girişimden sonra medyaya da yansıyan işkence görüntülerinin ardından Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) acil Türkiye ziyareti gerçekleştirdi. Hapishaneler, polis merkezleri ve mahkumlarla görüşen heyet döndükten sonra Eylül ayında yayınladığı bildiride raporun Kasım ayında hazır olacağını duyurmuştu. Mevlüt Çavuşoğlu Ekim ayında Strazburg’da AKPM ziyareti sırasında CPT’nin raporunu, her zamanki gibi yayınlanacağı sözünü verdi. Ziyaretin üzerinden 3 ay geçmesine rağmen hala rapor yayınlamadı. Raporun yayınlanması için muhatap ülke hükümetinin onayının olması gerekli. CPT, Eylül ayından sonra, Hollanda, Rusya ve Ukrayna hakkında rapor yayınladı fakat Türkiye raporunu yayınlayamadı. Türk hükümeti raporun yayınlanmasını ne kadar geciktirebilecek hep birlikte göreceğiz.

İşkenceyi önleme komisyonu, Avrupa konseyi ve AİHM’in tutumları göz önünde bulundurulduğunda Erdoğan rejiminin Avrupa’da baskı kurabildiği, Avrupa açısından da Erdoğan rejimine boyun eğildiği okunabiliyor. Suriye ve göçmen meselesinde olduğu gibi demokrasi ve evrensel insan hakları konusunda da Avrupa sınav veriyor.

[Mehmet Dinç] 21.1.2017 [TR724] mehmetdinc@tr724.com

Omurgasız salyangozların muhaberat rejimi [Akif Umut Avaz]

Akıllı devletler ihtiyaç duydukları bilgileri sıkı kurallarla sınırladıkları, sağlam denetim mekanizmaları ile kontrol altında tuttukları işinin ehli istihbarat örgütleri aracılığıyla temin ederler. Devlet olmayı eline yüzüne bulaştırmış ya da yönetimini şu ya da bu şekilde devraldıkları devleti yoldan çıkarmış paçoz kadrolar ise tepelerine çıkardıkları istihbarat örgütlerinin oyuncağı haline gelirler. Ortadoğu diktatörlüklerinde sıklıkla rastlanıldığı gibi, vatandaşlarından başka kimseye korku salamayan muhaberat devletine dönüşmüş kof rejimler, devasa zaaflarının aksine, güçlü rejim algısı oluşturma kabiliyetini kendi vatandaşlarının hayatlarını zehir etmekle doğru orantılı görürler.

ERİLE DİŞİ, DİŞİYE ERİL BİR KARAKTER

Dışarıdaki güçlere karşı zoraki bir güvercinlikle alabildiğine ezik ve edilgen, kendi vatandaşlarına karşı ceberut ve yırtıcı bir şahin gibi hareket eden bu tür yönetimlerin asıl baskın karakterleri ise ne güvercindir, ne de şahin. Onların, Janus gibi ikiyüzlü şizofrenik karakterleriyle en fazla benzeştikleri canlı türü salyangozdur aslında. Şair ve yazar Cemal Süreya bir kitabında müstebit karakteri ile öne çıkan Sezar’ı, hakkında bazı bilimsel yazılar okuduğu salyangozlara benzetir. Hakikaten de, salyangozlar türlerinin bütün erillerinin dişisi, bütün dişilerinin ise erkeği gibi hareket ederlermiş. Bu ilginç ve ilginç olduğu kadar da yerinde benzetme, sizce bugün Türkiye’yi görülmedik bir despotlukla yönetenlerin tarzına da fazlasıyla uymuyor mu?

Despot Erdoğan ve peşine taktığı siyasal İslamcı yoz güruhun belki de en baskın karakteri, erillik hormonlarının yerli yersiz baskın çıktığı zamanlarda horozlanarak önlerine çıkan herkese ağızlar dolusu tükürmek oldu. Azıcık zoru gördüklerinde ise, salyangoz fıtratlı bu omurgasız zevatın yaptıkları, türlü mazeretlerle bezedikleri maharetli kıvırmalarla bu yapmacık erilliklerinden vazgeçmekten ve dün ağızlar dolusu tükürdüklerini bugün afiyetle yalamaktan ibaret kaldı.

EFELENMENİN YERİNİ ALAN EFEMİNE YALTAKÇILIK…

Çok kötü bir senaryo ve koreografiyle sahnelenen ama tribünlere oldukça başarılı bir PR stratejisiyle pazarlanan “One Minute” şovu ile Türkiye’yi taammüden ekseninden çıkarmak amacıyla kurgulanan Mavi Marmara krizi, takip eden günlerde bir huy haline getirecekleri tükürdüğünü afiyetle yalama pespayeliğinin ilk örneklerini teşkil etti. Tiksindirici bu davranış biçimi, medyasından trollerine, siyasetçisinden bürokratına varıncaya kadar sabah akşam koro halinde küfrettikleri ABD ile olan eziklerin eziği kompleksli ilişkilerinde de hep görülegeldi.

Yüksek perdeden heyheylenmeyi sadece birkaç ay içerisinde takip eden evzinmelerin ve kanırta kanırta özürlerin izleyerek şahikaya çıkardığı en eşsiz örneği ise, angajman kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle bir Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından yaşananlar oluşturdu. Olayı takip eden günlerde paylaşılamayan bir kahramanlık destanı gibi sahiplenilen uçak düşürme, Rusya’nın azıcık diş göstermesi üzerine sessiz sedasız cami avlusuna terk edilmiş gayr-i meşru bebek muamelesine tabi tutuldu. Kof kahramanlık söylemlerinin yerini “ben yapmadım, o yaptı” kepazelikleri, havada uçuşan tehditlerin ve efelenmelerin yerini ise efemine bir yaltaklanma aldı. En nihayet Rusya karşısındaki bu eziklenme, Türkiye’nin yüzlerce yıllık Batı yönelimini tersine çevirecek kontrolsüz bir savrulmaya kadar vardı.

DIŞARIDA SÜRTÜLDÜKÇE İÇERİDE BÜYÜYEN BURNUYLA…

Neyse konumuz dış politika değil. Konumuz salyangoz karakterli, Dr. Jekyll ve Ms. Hyde misali bir karakter bozukluğundan muzdarip Sezar fıtratlı Erdoğan rejiminin kendi vatandaşlarının anasından emdiği sütü burnundan getiren despotluğu. Erdoğan rejiminin dışarıda sürtüldükçe içeride daha da büyüyen burnu, büyüklenme, kibir ve zalimlik… Malum olduğu üzere aklı başındaki her ülke, tüm imkânları gibi istihbaratlarını da  kendi vatandaşlarının huzuru, güveni ve refahı için seferber eder. Erdoğan rejimi ise, tam tersine, tarih boyunca lanetle anılmış tüm dikta rejimlerinin yaptığı gibi istihbaratın tüm imkânlarını kendi vatandaşlarına karşı seferber etmiş durumda. Sadece babasının çiftliği gibi keyfince evirip çevirdiği, altını üstüne getirdiği ülkede değil, yurtdışında bile…

Kendi halkını hedefe koyan devasa istihbarat ağıyla yetinmeyen Erdoğan da, bir zamanlar Sovyetlerde, Mısır’ın muhaberat devletinde, Baasçı Suriye’de ve Saddam Hüseyin rejiminde vesaire olduğu gibi, insanların birbirine olan asgari güvenini tarumar eden, vatandaşın vatandaşı jurnallediği ahlak yoksunu bir hafiyelik düzenini çoktan kurdu. Adeta bir terör devleti haline getirdiği Türkiye’yi güvensizlik ve endişenin kol gezdiği bir korku imparatorluğuna dönüştürdü.

Türkiye Cumhuriyeti’ni Ortadoğu’da örneklerine sıklıkla rastlanan, ailesi ve dar çevresinin keyfine göre hareket eden tipik bir polis ve muhaberat aygıtına çeviren Erdoğan’ın hanedanvari iktidarının devamından başka bir derdi ve amacı da kalmadı doğrusu. Erdoğan bu amacını sadece devletin müesses nizamını, anayasal ve yasal kurum ve kuruluşlarını işletmekle gerçekleştiremeyeceğinin elbette farkında. Bu yüzden, keskin bir fanatizmle kendisine bağladığı militanlaşmış kitlelere ve yandaş bürokratik çetelere bu konuda bel bağlamaktadır.

KARDEŞİN KARDEŞİ, BABANIN OĞLU JURNALLEDİĞİ BİR DÜZEN…

Erdoğan, bugün, II. Abdülhamit örneğinde olduğu gibi kişisel paranoyası arttıkça topluma yaydığı korkuyu daha da artıran jenerik istibdat rejimlerinin izlediği yolu izlemektedir. Kontrolündeki medya imkânlarını, devletin ödüllendirici ya da cezalandırıcı araçlarını sonuna kadar istismar ederek kendisine bağladığı kitleleri araçsallaştırmak suretiyle hafiyeliğin, casusluğun, jurnalin, ihbarın ve iftiranın kol gezdiği bir terör ve dehşet devleti kurmuş durumda.

Korkulan artık sadece, polisten ziyade milisi, ordudan ziyade saray muhafızını andıran devletin silahlı unsurlarının pervasızca giriştikleri zulümler, yargısız infazlar, hak ve özgürlük ihlalleri ve hukuksuzluklardan ibaret değil. Asıl korkulan ve kitleleri terörize eden şey kardeşin kardeşi, babanın oğlu, çocukların anne-babalarını, akrabaların ve arkadaşların birbirlerini jurnallediği bir ahlaksızlık düzeninin kurulmuş olması. Kesintisiz propaganda faaliyetleriyle mankurtlaştırdığı yandaşlarını yeri geldiğinde birer muhbir, yeri geldiğinde itirafçı kılığında birer müfteri, yeri geldiğinde en yakınlarını bile jurnalleyecek kadar kendinden geçmiş birer robot, yeri geldiğinde ise birlikte aynı safta durduklarını fişleyecek kadar ahlaktan soyunmuş hafiyeler ve casuslar haline getiren Erdoğan’ın ülkeye ve millete verdiği zarar artık telafisi imkânsız bir noktaya doğru ilerliyor.

YURTİÇİNDE CÜBBELİ HAFİYE, YURTDIŞINDA TAKKELİ CASUS

Bakanların, belediye başkanlarının ihbarcı ve iftiracı trollere dönüştüğü, muhtarların kendi mahallelilerine tehdit oluşturduğu, polis ve istihbaratın en azılı teröristler yerine toplumun en hayırsever ve barışçıl insanlarının peşine düşüp toplumda huzur ve barışı bozduğu, imamların yurtiçinde cübbeli hafiye ve muhbirlere, yurtdışında takkeli ajan ve casuslara dönüşerek kendi vatandaşlarını fişlemeye ve ihbara koyulduğu bir ortamda güven ve huzurdan bahsetmenin imkânı kalır mı hiç? Yandaşlarını fanatizmle biledikçe bileyen Erdoğan, hedefe koyduğu toplumsal kesimlere karşı esnaftan, manavdan, bakkaldan, kasaptan, işçiden, memurdan, emekliden oluşan bir yandaş muhbirler ağını çoktan kurmuş durumda.

Dış tehditlere karşı acizliğinin ayyuka çıktığı, ülkede fink atan terör örgütlerinin şehirleri her gün kana ve ölüme boğduğu bir ortamda anlı şanlı istihbaratımız yurt içinde ve dışında eğitimci, gazeteci, akademisyen, aydın ve işadamı peşinde koşturuyor. Yer yer adi çeteler gibi başka ülkelerde insan kaçırıyor ya da yönlendirme kabiliyetine sahip olduğu terör örgütlerine kendi vatandaşlarını infaz ettirmenin zeminini hazırlıyor.

Peki, tüm bunların sonucu ne olur dersiniz? İstihbaratı cadı avına, teröre ve suça, imamları casusluğa ve muhbirliğe, vatandaşı hafiyeliğe ve jurnale teşvik eden bu despotik ahlaksızlığın çok büyük haksızlıklara, hukuksuzluklara ve zulümlere yol açtığı ortada. Ama şundan kesinlikle emin olmak lazım ki, bu iş asla burada kalmaz. 1979 sonrası devrim ve rejim ihracı için yapmadığını bırakmayan İran rejiminin başına geldiği gibi Erdoğan rejiminin de yurtdışında görevlendirdiği herkesin ajan ve casus olarak görülmesi noktasına hızla gelinebilir. O noktaya varıldığında ise ne diplomatik dokunulmazlıklar işe yarar, ne de zırh ve kamuflaj olarak arkasına saklanılan imamlık, din adamlığı ya da gazetecilik.

BİLEĞİNİ BÜKEMEDİKLERİNİN AYAĞINA KAPANAN OMURGASIZLIK…

Bir zamanlar, Sovyetler Birliği (SSCB) de bütün gücünü “istihbarat” adı altında ajanlığa, casusluğa ve jurnalciliğe teksif etmişti. KGB sadece yurtdışında 90 bin kişilik bir ajan kadrosu görevlendirmiş, bunlara destek olacak bir de 400 bin kişilik bir memur kadrosu oluşturmuştu. Bunlar yetmezmiş gibi SSCB sınırları içerisinde yüz binlerce istihbaratçıyı seferber etmiş ve onun üstüne herkesinin herkesi jurnallediği bir muhbirlik ve jurnal sistemi oluşturmuştu. Herkesi ve her şeyi paranoyakça kontrol etme çabası nihayet toplumu iyice terörize etmeye başlamış ve belki de bu Sovyetlerin yıkılmasındaki en önemli faktörlerden biri olmuştu.

Sovyetler Birliği, en azından içeride olduğu kadar dışarıda hedefe koyduklarına karşı da diş gıcırdatabiliyordu. Ellerine geçirdiklerinin üzerinde ahlaksızca tepinen, bileğini bükemediklerinin ise değil ellerine ayaklarına kapanan salyangoz omurgasızlığı ise her türlü ahlaktan azade siyasal İslamcı despotlara nasip oldu.

[Akif Umut Avaz] 21.1.2017 [TR724]

Belli ki dünyanın sonuna kaldık… [Bekir Salim]

Gene gün yüzüne çıkmamış bir atışma:

BİR VATANDAŞ:

Son zamanda bir acaip hâl oldu.
Bahar başkalaştı, yaz başkalaştı
Akıllılar buna bahane buldu.
Hayattan alınan haz başkalaştı.

BEKİR SALİM:

Milletin gözünde bir maraz mı var?
Eğri başkalaştı düz başkalaştı.
Bu ahval içinde yüreğim yanar,
Duman başkalaştı, köz başkalaştı.

BİR VATANDAŞ:

Hiç kimse gitmiyor kendi yoluna,
Yandaş toplar hep sağına soluna,
Baba sözün’ geçiremez oğluna,
Oğul başkalaştı, kız başkalaştı.

BEKİR SALİM:

Sevgiler kayboldu, indi derine,
Nefret, kin ekildi onun yerine.
İnsanlar kem bakar hep birbirine,
Nazar başkalaştı, göz başkalaştı.

BİR VATANDAŞ:

Sakın ha demeyin, ”Ne var ki bunda?”
Ahlâk, edep, haya bir başka tonda.
Er, avrat aranır televizyonda,
Cilve başkalaştı, naz başkalaştı.

BEKİR SALİM:

Yürekler fitneyle, fesatla doldu,
Çiçekler o yüzden sararıp soldu.
Allah’ın verdiği nur da kayboldu,
Çehre başkalaştı, yüz başkalaştı.

BİR VATANDAŞ:

Bitmez oldu senlik benlik davası,
Tıp ilminde derdimin yok devası,
Âşıklar çalıyor göbek havası,
Kelâm başkalaştı, saz başkalaştı.

BEKİR SALİM:

Nasip kısmet ayağına gelince,
Bir de üç beş kuruş para bulunca,
Naim emi köye muhtar olunca,
Hava başkalaştı, poz başkalaştı.

BİR VATANDAŞ:

Vatandaşım, ben bu sırra ermedim,
Yoksula, garibe paye vermedim,
Çobanı koyunu güder görmedim,
Kümes başkalaştı kaz başkalaştı.

BEKİR SALİM:

Salim der ki, doğru yoldan şaşıldı,
Hele bir bak ne hallere düşüldü,
Yalanda dolanda sınır aşıldı,
Ölçü başkalaştı, doz başkalaştı…

***************

USTA SÖZÜ                                            

Geldi, çöktü meclise vali gibi,
BarekAllah çaldı emsali gibi,
Gerçi her telden çalar amma,
Daire öz ceddinin malı gibi…                                  

                            Şair Eşref          

****************

BİR DÖRTLÜK

Eskisi döndü paspasa,
İşte yeni Anayasa;
Ne kadar kutsal var ise,
Üzerine basa basa…

****************

MUAMMA

Sorduğum muammanın cevabını bilen olmadı maalesef; benden ipucu istendi. Oysa çok kolaydı. Bazen sorunun içinde olur cevap… Gene de muammayı genişleterek sorayım. (Geçen hafta beyit halinde sormuştum, bu hafta ipucu ekleyince dörtlük oldu.)

Devletin bahçesinde bir gezinti uğruna,
Satarsa şerefini, ne ad verilir ona?
Bu malum şahsiyetin(!) Apo’dan farkı şu ki;
Biri kırk bine kıydı, biri yetmiş milyona…

*****************

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bir usta şair…  Ahmet Terzioğlu çift ayağın tam manasıyla hakkını vermiş. Tebrikler…

Bir yürek lâzım bana, sevgilinin aşkıyla,
Yansın ocaklar gibi, közü küle dönmesin.
Canını cânânına, sebîl etsin coşkuyla,
Sâdık olsun aslına, özü ele dönmesin.

Diğer şairimiz Yasin bey… Tebrik ederim.

Bir yürek lâzım bana, sevgilinin aşkıyla,
Yansın ocaklar gibi, közü küle dönmesin.
İki göz lâzım bana, sevgilinin derdiyle,
Aksın ummanlar gibi, nehir göle dönmesin.

[Bekir Salim] 21.1.2017 [TR724] @BekirSalim / BekirSalim@Tr724.com

‘Ey zalimler!’ [Abdullah Salih Güven]

“Vahdete muhtacız. Zira “vasat ümmet” olma özelliğimizi yitirdik, öncelikle ülkemiz, ardından âlem-i İslam ve nihayetinde yeryüzünün bütün muhtaçlarından, mazlumlarından sorumlu olduğumuzu unuttuk. Bu yoldan sapmaları uygun görecek miyiz?

Bizler bu dinin şiarını üstünde taşıyan ilim insanları olarak maalesef “hac menasikini ifa ederken karınca öldürmenin hükmünü” uzun uzun izah ettik ama masum insanları katletmenin haramlığını ve “bir insanı haksız yere öldürmenin bütün insanlığı öldürmek olduğunu” haykırmayı ihmal ettik. Gözümüzün önünde cereyan eden on binlerce insanın hapse atılmasına, yüz bini aşkın insanın işlerinden atılmasına, aileleri de hesaba katacak olursak milyonlarca insanın bir lokma ekmeğe muhtaç hale gelmesine seyirci kaldık. Bütün bu yapılanlarda siyasi emellerin hakim rol oynadığını gördüğümüz, bildiğimiz halde devletimizi yönetenlere sesimizi çıkarmadık. Hatta çok acı bir gerçek ama konuşarak veya susarak bu sürece destek verdik.

Ey alimler! Geliniz, fitne tohumlarının zehirli sarmaşıklar misali milletimizin boynuna dolanmasına, can damarlarımızı kurutmasına izin verdiğimiz yeter. Artık buna bir dur diyelim. Sesimizi gür bir şekilde çıkartalım. Birliğimize ve dirliğimize göz diken şer odaklarının kirli emellerine alet olmayalım. Mezhebi, meşrebi, tarikatı, siyasi partisi ne olursa olsun bizi birbirimize düşürmeye çalışanların oyunlarını bozalım. Birlik olalım. Saflarımızı sık ve düzgün tutalım. Müslümanların birbirlerinin kanını akıtmalarını engelleyelim. Müslümanın Müslümana kanı ve ırzı haramdır hakikatini bir lahza aklımızdan çıkartmayalım.

Ey alimler! Geliniz, birbirimizi yıpratmayı, zayıflatmayı bırakalım. Din hiç kimsenin inhisarı altına girmez, giremez. Bırakın herkes kendi yorumunu yapsın. Yeter ki ana esaslardan sapmasın. Beşer ve beşerin yorumunun girdiği her yerde elbette ihtilaf olacaktır. Geliniz bu ihtilaftan çatışma üretmek yerine farklılıklarımızı olduğu gibi kabul edelim, bunu kanlı çatışmalara, acımasız zulümlere bahane kılmayalım.

Ey Alimler! Geliniz, küfrün karşısında tek ses, hainin karşısında tek yürek, zalimin karşısında tek bilek olalım. Dostu düşmanı tanıyalım; akla karayı seçelim; emperyalistlerin değil, ümmetimizin yüzünü güldürelim. Müslüman varlığının hunharca yok edilmesine seyirci kalmayalım. Mukaddesatımızla alay edilmesine, şerefimizin zedelenmesine, haremimizin çiğnenmesine müsaade etmeyelim.

Geliniz, bir daha düşünelim: Hangi ayet, hangi hadis, hangi delil, hangi hüccet İslam ümmetinin birliğini bozmaya, masum Müslüman halka ateş açmaya, yuvalara acı salmaya müsaade ediyor? Bizler, Ümmetin derdine yeni dertler katmayalım. Küresel Siyonizm, gözlerini bize dikmiş duruyorken tarihin sayfalarındaki ihtilaflı konuları gündeme taşımanın ne yararı var? Hangi hesap, hangi proje, hangi plan bundan çıkar sağlıyor? Bunca bombardımandan sonra kimin özgürlüğü, kimin onuru, kimin insanlığı yıkıntıların altında kalıyor?

Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı olarak diyorum ki; Geliniz fitneyi savaştan beter görelim, öncelikle ülkemizden fitnenin kalkması için canla-başla çalışalım. Ardından yeryüzünden fitnenin kalkmasına emek verelim. Ülkemizin ve bölgemizin yeniden barış yurdu olması için çatışmanın stratejisini değil, barışın kelamını yapalım, güvenin ilkelerini yazalım. Birlikte yaşamanın ahlakını oluşturarak, barışa dayalı bir hukuk inşa edelim.

Yeniden iman edelim; edelim ki emanı bulalım. Yeniden selam diyelim; diyelim ki barışı elde edelim. 80 milyonluk ülkemizin her bir ferdinin gözü üzerimizdedir. Alem-i İslam’ın gözü üzerimizdedir, Ümmet-i Muhammed’in kulağı bizdedir, mazlumların ve biçarelerin eli yakamızdadır! Şehitlerin kanı sarık ve cübbelerimize sıçramışken, zulmü yapan kim olursa olsun o zulme sessiz kalırsak, şiddete, teröre “dur” diyemezsek bu en büyük vebal olarak defter-i a’malimize işlenecektir.

Ya Rabbi, sen kalplerimizi birleştir, saflarımızı sıkılaştır, mazlum ümmetleri necata erdir, Ümmeti İslam’ı tevhit üzere sabit kıl…”

Okuduğunuz bu yazı Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Dünya İslam Mezhepleri Yakınlaştırma Birliği tarafından 27-29 Aralık tarihleri arasında İran’ın başkenti Tahran’da düzenlenen ’29. Uluslararası Vahdet Konferansı’ndan ülkemizde yaşanan gerçekleri ve Görmez Başkan’dan beklenen tavrı yansıtan kısmi bir uyarlamadır. Hayali bile cihandeğer değil mi? Sahi, ben böyle düşünüyorum da, asıl siz ne dersiniz?

[Abdullah Salih Güven] 21.1.2017 [TR724]

Bir savcının hezeyanları (4) – IŞİD sempatizanı savcı [Veysel Ayhan]

(Not: Metinlerdeki bold yazılar iddianameden alınmıştır.)

Savcı, iddianamenin bazı yerlerinde Cemaat mensuplarına övgüler yağdırmış! Cemaat’in insan kalitesi ve vasıfları başını döndürmüş. Şunları diyor:

(Hizmet hareketi) “özellikleri; kamu kaynaklarını ve devlet imkânlarını kullanan, iyi eğitim almış, yüksek lisans veya doktora yapmış, yurt dışını görüp tanımış veya yaşamış, yabancı dil bilen, kamu idarelerinde verilen emre sonuna kadar itaat eden, en iyi şekilde çalışan, işini iyi yapabilen, disiplinli, işi için elinden gelen gayreti gösteren, en sorunsuz, kalite ve kalifiye bakımından meziyetli, kabiliyeti yüksek ve zeki, teknolojiye meraklı, çağın bilgisini öğrenmeye çalışan, açıktan olmasa bile dini vecibelerini yerine getirmeye çalışan kimselerdir.”

Savcı bunlar yalanlamıyor ama kafasındaki suç elbiselerini giydirmek için delil bulamayınca devamını şöyle getiriyor:

“Ancak bir abinin talimatıyla, bu kadar zeki ve donanımlı kimselerin her türlü tehlikeye atılan, suç işleyebilen, örgüt menfaati için her türlü ahlaksızlığı, hukuksuzluğu, çirkinliği, günahı, ayıbı işleyebilir hale gelmeleri anlaşılamamaktadır.”

Yahu üstteki vasıflara sahip zeki insanlar aşağıda sıraladığın aptallıkları, çirkinlikleri niye yapsın? Sonra senin ‘abi’ dediklerin onlardan farklı birileri değil ki?

EN KORKUNÇ İFTİRA

Savcının en ölçüsüz iftirası Hizmet okullarının başarısı hakkında:

“…yurt içi ve dışındaki okullarını gurur abidesi olarak göstermektedir. Gerçekte bu okulların eğitimde esaslı bir başarısı yoktur. Cemaat, başarılı öğrencileri kendisine çekerek aslında okulları başarılı olmadığı halde başka okullardan transferlerle kurumlarını başarılı göstermektedir…”

“Esaslı başarısı yok”muş… E o zaman Serdar Coşkun oğlu Fürkan’ı kaydetmek için niye o kadar uğraştı ki? Onlarca hatta yüzlerce TÜBİTAK altın madalyası, birincilikler, şampiyonluklar… Savcının gözünden kaçmış. Transfer falan ediliyormuş. Ne olurdu savcı iddialarını tek bir transfer örneği ile delillendirseydi!

Önce “Başarı yok” diyor sonra abarttığını düşünüp şunu diyor:

“Sınavlarda kopya çekildiği için öğrencileri başarılı gibi gösterilmiştir.”

E hani başarı yoktu!

İFTİRALAR KOLEKSİYONU

Savcı her duyduğunu iddianameye koymuş:

“Eğitim kutsal kabul edilen ülkede aklına estiği gibi eğitim kurumu açıp müfredat belirlemiştir. Örgütün dershanecilik faaliyeti ve müfredat belirlemesi, takdirde tevhidi tedrisat ilkesi zedelemiş ve talebe arasında tefrika doğurmuştur.”

Savcı Havuz medyasından beslendiğinden dershane müfredatının MEB tarafından belirlendiğini ve denetlendiğini bilmiyor. Türkiye’de MEB müfredatı dışında hiçbir okul veya dershane müfredat belirleyemez. Ama yazmış işte!

Savcı dershanelerle ilgili yeni bir keşif de yapmış. Çok orijinal:

“Dershanelerde ve okullardaki öğretmenler bir ajan gibi çalışarak öğrencilerin evlerine ziyaret bahanesi ile giderek tüm aile fertlerinin sosyo-kültürel özelliklerini fişlemektedir.”

Veli ziyaretlerinden ajanlık çıkarmayı başararak Havuz muhabirlerine tur bindirmiş!

Garip bir iddia daha:

“Dershanelerde gerçeğe aykırı veya ölü kimseler adına kayıtlar yapılmıştır.”

Bu ne anlamak mümkün değil. Ölü kimse ne? Niye kayıt olsun? Cevabı metinlerde yok!

Savcının kanıtlama derdi yok:

“Mesela 2014 yılında Yükseköğretim sınavlarında Türkiye Birincisi olan örgüt liderinin akrabası ve aynı adı taşıyan çocuğun üstün başarısının altında yatan hakiki neden kopyadır. Örgüt lideriyle aynı ismi taşıyan birinin ülke birincisi çıkma ihtimali, bu ihtimalin tezahür ettiği zaman ve yere bakıldığında her şey gözler önündedir.”

Anlatım bozukluğu desen var. Mantık hatası desen var. Yani bir öğrencinin ismi Fethullah Gülen ise derece yapamaz!

MASABAŞI MALİYECİ

Acar savcı mali işleri de masa başında çözmüş:

“Yaklaşık 600.000 öğrencinin ders gördüğü bu örgütün denetimindeki dershanelerin yıllık toplam gelirinin milyar dolarları aştığı göz önüne alındığında, örgütlenmenin dershaneler dışındaki diğer kurum/kuruluşlarıyla birlikte mali yapısının ne kadar büyük olduğu görülecektir.”

Savcı zahmet edip incelese dershanelerin kendi yağında zor kavrulduğunu görürdü. 800 dershaneden hiç olmazsa bir örnek verseydi “işte falan dershane şu kadar kâr etmiş” deseydi bari… Tabi bunu yapsa yalan anlaşılacak. İşin aslı Hizmetle iltisaklı olan olmayan dershaneler yüzde 95’i bir sonraki yılın kayıt ücretleriyle yaz maaşlarını öder. Az bir sorsa araştırsa “milyar dolar” kazanıyorlar demenin ahmakça olacağını görecekti. O ise yine havuz gazetelerinden alıntı yapmayı seçmiş.

SAVCI’DAN ERDOĞAN’A HAKARET

Savcı Coşkun’a göre Türkçe olimpiyatları:

“Türkçe Olimpiyatı denilerek yapılan organizasyonlara bu okullardan getirilen öğrencilerin Türkçe bilmediği, ezberletin bir iki şarkı türkü dışında öğrencilerin hiç bir şey bilmediği Türk kültürü ve Diline değil İngiliz Kültürü ve Diline yatırım yapıldığı anlaşılmıştır.”

“yurt dışı okullarında dindar insan yetiştirmediği, hiç kimseye Türkçe’yi öğretmediği…”

Bunu kim diyor? Tek bir Türk okulunu ziyaret etmeyen, tek bir öğrenciyle görüşmeyen savcı söylüyor. Aslında yaptığı Erdoğan’a da hakaret! Onu adeta aptal yerine koyuyor. Erdoğan defalarca katıldığı Türkçe olimpiyatlarında öğrencileri ve öğretmenleri öve öve bitiremiyordu. Son katıldığında “Kendilerini Türkçeye adamış, Türkiye’nin barış mücadelesine adamış sevgili öğretmenlerimizi tekrar tekrar tebrik ediyorum” diyerek tebriklerini sunmuştu. 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzlukları deşifre olmasaydı demeye de devam edecekti belki.

BARİ CASUS DİYELİM

“Fetullah Gülen tarafından yurt dışında açılan bütün okullarda diplomatik pasaportu bulunan, İngilizce öğretmeni görünümlü Amerika’nın CIA ajanları bulunduğu, İngilizce dil öğretmeni olarak gösterilen gizli servis çalışanlarının faaliyetlerini bu okullar üzerinden sorunsuz şekilde devam ettirdikleri bilinmektedir.”

Bir başka yerde:

“Örgütün arkasında Amerika Birleşik Devletleri bulunmaktadır.”

Tek bir Türk okuluna ayak basmamış savcının ilham kaynağı Perinçek’in Aydınlık’ı. Okulların ardında ABD ve CIA varmış. İyi de o okulları ABD desteklese ve CIA ajanları cirit atsa senin reisin o okulların duvar gölgesine yanaşabilir miydi? Ayağını basabilir miydi?

SIRA OBAMA’YI YARGILAMADA

Savcıya göre her türlü sosyal yardım suç.

“… akabinde Kenya Ülke Sorumlusu olarak atanan Ahmet Kara, ABD Başkanı George W. Bush’tan 20.01.2009 günü görevi devir alan Barack Obama’nın yemin törenine davet edilen şahıslar arasında yer almıştır. Söz konusu davet, Ahmet Kara’nın Fetullah Gülen’in talimatı doğrultusunda B. Obama’nın başkan adayı olmasıyla birlikte, Kenya’da yaşayan ailesiyle ilgilenmesi, akrabalarının çocuklarını gruba ait okula ücretsiz kabul etmesi ve aile fertleriyle iyi ilişkiler tesis etmesinin sonucu olarak gerçekleşmiştir. Bu durum … uluslararası ilişkileri, siyasi dengeleri ve ileriye dönük menfaatlerini ne ölçüde gözettiğinin önemli bir ispatıdır.”

Savcının suç icat etmede sınırı yok. Gücü yetse Obama’yı gözaltına aldıracak. Kendi oğlunun okul hocalarını içeri attırmakta haklı!

Serdar Coşkun tam bir AKP savcısı. İcad ettiği suça bakın:

“6-) Öğrenci evinde siyasi faaliyet yürütüldüğü, Akpartiye karşı çıkıldığı, hakkımız helal etmiyoruz diyerek örgütlü siyasi bir tavır geliştirildiği…”

Yani AKP’ye karşı çıkmak siyasi tavır almak suçmuş!

SAVCI ALENİ SUÇ İŞLİYOR!

Savcı aşağıdaki metindeki yer alan isimleri niye tutuklatmıyor acaba? Okuyalım:

“a-) Ankara Özel Nurettin Topçu İ.Ö.O’da 21.09.2015 günü yapılan aramada üzerinde barkod ve Samanyolu logosunun bulunduğu 1. vcd’de eski bakan, sanatçı, gazeteci yazar, esnaf, ilahiyatçı… iki nolu vcd’de emekli büyükelçi, TBMM Başkanı, gazeteci yazar… üç nolu Vcd’de yazar, sanatçı, politikacı, teknik direktör, öğretim üyesi gibi birçok kişinin kısa görüşlerine yer verilip …”

Serdar Coşkun bu isimleri tutuklatmalı. Aksi halde işine gelmeyen suçluları kayırmaktan kendisi tutuklanmalı. Bak taş gibi deliller bulmuş! 70 milyona Cemaat propagandası yapan Erdoğan’dan başlayabilir.

SAVCININ GÜLEN’İN IŞİD ELEŞTİRİSİNDEN RAHATSIZ OLMUŞ.

Savcı Fethullah Gülen’in IŞİD’i tel’ininden rahatsız olmuş. Kullandığı başlık akla ziyan başlık şu:

“Müslümanların İnancına Eleştiri”

Savcıya göre IŞİD’i eleştirmek “Müslüman inancını eleştirmek”

Buyurun okuyalım:

“10-) Müslümanların İnancına Eleştiri:

Fetullah Gülen 17.12.2015 günü Le Monde Gazetesinde “Müslümanlar, inanç anlayışımızı eleştiren bir değerlendirmeye tabi tutalım” başlıklı yazısında; “Işid ve benzeri terörist grupların sergilediği vahşeti üzüntü ile karşıladığını, terör eylemlerinin sapık ideolojileri din kisvesine büründüren kişilerce yapıldığını, teröristlerin yaymaya çalıştığı totaliter ideolojiyi kayıtsız şartsız reddetmeyi teşvik etmek gerektiğini, Paris’te hayatını kaybeden Fransız vatandaşları, Beyrut’ta hayatını kaybeden Şii Müslüman Lübnan vatandaşları, Irak’ta hayatını kaybeden Sünni Müslümanlar için üzüntülerini bildirdiği, Müslümanların komplo teorilerine sığınmaktan vazgeçip muhasebe yapmasını, gençlerin ihmal edilmesi ve dengeli eğitim eksikliğinden toplumların totalitarizme kaydığını, gençlerin tehlikeli maceralara kaymamaları için alt yapı oluşturulmasını” tavsiye etmiştir.”

Ne diyebiliriz ki AKP’nin IŞİD sempatisi savcıya da sirayet etmiş demek ki!

NEO HARİCİ AKİT KAFASI

Savcının söylemleri “laik bir cumhuriyet savcısı”nı değil de radikal bir kafa yapısını işaret ediyor. Dünyaya Akit gazetesi yazarları gibi bakıyor. Dünya barışı ve toplumsal birliktelik için fevkalade önemli olan çaba ve gayretlerden rahatsız oluyor. Üç din mensuplarının bir araya gelmesi savcıyı rahatsız etmiş.

Okuyalım:

“Örgütün haber ajansı övgüyle duyurduğu habere göre, Almanya’nın Berlin şehrinde üç dine mensup insanların ibadet edebileceği bir bina inşa edilecektir. Bünyesinde kilise, havra ve cami bulunduracak binaya farklı dinlere mensup insanların gelerek ibadet etmeleri sağlanacaktır.”

“Aynı konuda Mardin’de Kasımiye Medresesinde 13-14 Mayıs 2004 tarihinde bir toplantı yapılmış, bu toplantıya papaz ve hahamlar da katılmıştır. Sembolik olarak Sıratı Müstakim Köprüsü kurulmuş, toplantıda üç din temsilcisi de bu köprü üzerinden konuşmalar yapmıştır. Tüm din temsilcileri yine bu köprü üzerinden geçirilerek, Şanlıurfa’da yapılan düğünde verilen mesajlar Mardin’de de verilmeye çalışılmıştır.”

BELALTI SAVCISI

Savcı bilinçaltını Havuz medyasıyla besleyince bu denaati iddianamenin satır aralarına yansımış. Gülen’e sinsice belaltı imalar yapma ahlaksızlığını ihmal etmemiş. Edepsizliğini perdelemek için “bu konulardaki bilgi ve belgeler gizlenmiş” diyor. Savcı görmediği belgelerden edepsizce imalar yapmayı kendine yakıştırabilmiş.

[Veysel Ayhan] 21.1.2017 [TR724]

Referanduma bir kala nereden çıktı bu kriz! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Kadir Has Üniversitesi’nin açıkladığı son kamuoyu yoklaması Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Saray cenahı için hesapta olmayan bir gelişme. 100 kişiden 71’i “Türkiye’de ekonomik kriz var.” demiş.

Referandum yolunu açan MHP başta olmak üzere, CHP ve HDP’li seçmenin yüzde 80 civarında kriz tespitine iştirak etmesi bir yana AKP seçmeninin yüzde 60’ı da aynı kanaatte olduğunu belirtmiş. Kendi tabanı bile krizi tescil etmiş. Referandum müttefiklerinin seçmen kitlesi partileri ile aynı kanaatte değil. Bu da yetmezmiş gibi yüzde 57’lik kesim başkanlık sistemine karşı çıkmış.

Halkın pakete ‘başım gözüm üstüne’ diyeceğine kendilerini kilitlemişlerdi. AKP için evdeki hesapta olmayan bir gelişme bu. Bir reyi bile feda etmek istemeyen AKP’nin halkı referandumda ‘evet’e ikna etmesi kolay olmayacak. Son anket, AKP ve MHP seçmeni içinden de ‘hayır’ diyenler olacağını gösteriyor.

Baskı ortamında kimsenin dile getiremediği o acı hakikati ‘anket’ disiplini ve gizliliğinden cesaret alıp hissiyatını berrak biçimde ifade edenler, MHP destekli paketi nisanda oylarken benzer bir tavır sergilemesi halinde Recep Tayyip Erdoğan en kuvvetli olduğunu zannettiği devirde hüsrana uğrayabilir.

REFERANDUM EL FRENİ OLABİLİR

Sokağın nabzı algı ustası AKP adına çok şaşırtıcı. Meclis çoğunluğuna yaslanıp akşam düşündüğünü sabah tahakkuk ettirecek konfora sahip bir iktidarın rahatını kaçıracak kadar sert bir mesaj. Hızla giden bir araba ani ve sert fren yaptığında yolda nasıl lastik izi kalıyorsa bu anket de hükümet, AKP grubu içinde, hatta siyaset tarihimizde iz bırakacak gelişmelerin arifesinde olduğumuzun habercisi.

AKP’nin sert frenin verdiği mesajı anlamaya ve vitesi küçültmeye niyeti yok. Referanduma kadar tam gaz gidilirse sandık el freni vazifesi görebilir. Genel seçimde yüzde 49 ile tek başına iktidarın anahtarını verirken halk oylamasında aynı netice net bir mağlubiyettir.

Krizin varlığının kabul edilmesi ve sokakta dillendirilmesinin partileri sandıkta nasıl hezimete uğrattığını en iyi AKP bilir. 3 Kasım 2002 seçimi, 2001 krizinin faturası o dönemin koalisyon hükümetini teşkil eden üç partiye çıkarılmış ve Demokratik Sol Parti (DSP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) sandığa gömülünce AKP yüzde 34,3 ile 550 sandalyeli Meclis’te 363 sandalyeye sahip olmuştu.

BASKI VE SANSÜRE RAĞMEN KRİZ VAR DİYEBİLMEK

AKP’yi iktidara taşıyan kriz iklimi şimdi nevi şahsına münhasır bir tarzda mevcut. Krizin çarelerine odaklanmak yerine TBMM’de tekme tokat göğüs göğse mücadele ederek varını yoğunu devleti Erdoğan’a bağlayacak pakete teksif eden AKP niyetinin aksi ile tokat yiyebileceği ihtimalini hafife almamalı. Nitekim halının altına süpürülenleri vatandaş farkında. Hatta AKP seçmeni bile ‘artık krize girdik’ mesajı veriyor.

Günlük gazetelerin tamamına yakını ‘iktidarın sesi’ oldu. Kalemini o çizginin dışına milim kaydıran hapsi boyladı. Katiller, hırsızlar ve kalpazanlar afla tahliye edilirken gazeteciler terör örgütü üyesi ilan edildi. Böylece dışarıdakilere ‘ayağınızı denk alın’ mesajı verildi.

Onlarca televizyon kanalı Saray’dan muhtar meclisini naklen yayınlayarak tek taraflı enformasyonun antenlerine dönüştü. Sosyal medyanın da dâhil edildiği ağır sansür atmosferinde kimse sesini çıkaramıyor. Reis-i Cumhur’un Saray’dan irat ettiği nutuk mahkemeler nezdinde ‘muaccel talimat’ muamelesi görüyor.

İşte bütün bu hukuk cinayetlerinin sebebiyet verdiği korku ve sinmişliğe, demokrasiye vurulan sivil vesayet prangasına ve medyanın dut yemiş bülbüle dönmüş perişan haline rağmen halk acı hakikati ifade etti: Ekonomik krizdeyiz.

Benzin 6 TL’nin, motorin 5 TL’nin eşiğinde. Zamsız geçen gün yok. Enflasyon çift haneye çıkıyor. Kapanan iş yeri sayısı yüzde 61 arttı. Turizm yarı yarıya küçüldü. Reel sektör bir senede en az 80 milyar dolar dış borç ödeyecek.

Bir senede 500 bin kişinin daha kaydolması ile işsiz ordusundaki nefer sayısı 3 milyon 750 bine çıktı. Kaç memleketin nüfusuna denk ya da fevkinde bir nüfusun beş parasız kalmasından ve istikbale dâir ümit taşımamasından AKP de payına düşeni alacak, almalı.

Doları dış mihrakların artırdığını, Reina saldırısını ABD’nin planladığını söyleyerek birkaç günü kurtarabilirsiniz. Merkez Bankası’na baskı yaparak faizleri artırmadan faizlerin artırmasını isteyebilirsiniz. Şirketlere el koyabilirsiniz. İstihdamı sırtlayan, vergi rekortmeni Boydak, Koza İpek, Alfemo, Naksan, Dumankaya, Alfemo gibi devasa grupları sudan bahanelerle TMSF’ye devredebilirsiniz.

DİLEDİĞİNİZİ YAPABİLİRSİNİZ, BİR ŞARTLA

Gerekçesiz daha nice adımla serbest piyasayı, mülkiyet hakkı ve teşebbüs hürriyetini ilga edebilirsiniz. Fren ve denge sisteminin demokrasinin kaza yapmasına mani olduğuna inanmayan bir iktidarsanız bunların hepsine imza atabilirsiniz. Amma velâkin atılan her imzanın mesuliyeti olduğunu hatırdan çıkarırsanız bir gün gelir o imzanızın izahını yapmak mecburiyetinde kalabilirsiniz.

Bu aydan itibaren açıklanacak her veride ağır kriz izleri görülecek, balatadan gelen yanık kokuları hissedilecek. Krizi kamufle etmek için açılacak köprü ve tünel de kalmadı. Açılsa da halk 5 dolar+KDV, 45 dolar+KDV tarifeleri ile yandaş işadamlarını zengin etmek istemiyor. Feribotu tercih ediyor ya da etraftan dolanıyor.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Davos’ta Türkiye ekonomisinin ahvalini anlatırken ‘piyasalar toz duman’ ifadelerini kullandığına göre hükümet de artık başarısızlığını itiraf etmeye başladı.

Kadir Has Üniversitesi’nin ‘Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması’ (2016) ekonomik krizin halkın en önemli meselesi haline geldiğini gözler önüne sermiştir. Bu da demek oluyor ki TOBB, TİM, TÜSİAD, MÜSİAD, İTO, İSO ve ASO gibi kuruluşların başka bir gezegende yaşıyor gibi ‘kriz’ kelimesini ağızlarına dahi almaması ekonomiyi kasıp kavuran krizi yok etmeye yetmiyor.

Hakikatlerin böyle ortaya çıkma gibi kötü huyları vardır!

Ekonomik kriz emareleri fazlasıyla mevcuttu. Sadece korkudan ismi konulamıyordu. Anket vesilesi ile halkın ilan ettiği ekonomik kriz referandumdan çıkacak neticeye de tesir edecek.

SİYASÎ GÖRÜŞE GÖRE TÜRKİYE’DE EKONOMİK KRİZ

Siyasî Görüş    
Evet, vardır (%)
Hayır, yoktur (%)
Fikrim Yok (%)
Baz





Muhafazakâr  
72,1
22,1
5,8
226
Dindar
56,6
38,9
4,5
221
Cumhuriyetçi/Kemalist
90,4
5,7
3,9
157

SİYASÎ PARTİYE GÖRE TÜRKİYE’DE EKONOMİK KRİZ

Siyasî Görüş    
Evet, vardır (%)
Hayır, yoktur (%)
Fikrim Yok (%)
Baz





AKP
60,2
33,6
6,2
450
CHP
91,6
6,1
2,3
214
MHP
80,9
16,4
2,7
110
HDP
86,9
4,9
8,2
61

[Semih Ardıç] 21.1.2017 [TR724]

Yahu senin Yeliz’e ne ihtiyacın var? [Barabaros J. Kartal]

Bir kere en başta hakkaniyetli olalım. “Vay efendim, şoförünü milletvekili yaptı” gibi şeylere girmeyelim.

Baykal sekreterini, Ecevit korumasını milletvekili yapmıştı. Yani ilk defa tanık olmuyoruz böyle bir şeye.

Ha bizimki doktorunu, avukatını, şoförünü, damadını, aile dostunun kızını, uzak akrabasını, belediyeden arkadaşını, oğlunun arkadaşını, danışmanın kuzenini, eşinin akrabasını, asker arkadaşını milletvekili yapmış, biraz fazla tabii. Ama hiçbir üniversite arkadaşını vekil yapmamış buradaki hassasiyetin görülmesi lazım.

Dünkü olaya dönersek. Yahu arkadaş öyle bir ismin var ki edebiyat antolojisine çaktırmadan konulsa kimse anlamaz. Ahmet Hamdi Çamlı. Sen gidip Yeliz diye trol ismi mi beğendin kendine? Bir kere buna yazıklar olsun. New Port Üniversitesi’ni bitirdin diye ‘milk port’ seviyesinde İngilizcen var diye mi böyle yaptın?

Aslında Yeliz olayından önce gündeme gelmişti. Garo Paylan ile ilgili yaptığın basın toplantısı –ki herkesin internette bunu izlemesini hararetle öneririm ben ilk gördüğümde vatandaşın birinin çektiği bir video zannetmiştim- ve HDP’li milletvekillerine karşı yaptığın eylem ile haber oluyordun ki o kahvehane ağzıyla herkese hakaret eden adam Yeliz diye çıkmasın mı?

Artık sen hep Yeliz ismiyle anılacaksın. Herkese hakaret edip isim taktığın bütün sözlerin ve yazdıkların unutulacak seni gören herkesin aklına Yeliz gelecek. Nasıl Egemen Bağış’ı görünce bakara makara, Zafer Çağlayan denince akla saat geliyor. Muammer Güler denince önüne yatarmış deniyor. Sen de artık herkes için Yeliz’sin.

Sakın cinsiyetçi bir şekilde kadınları aşağıladığımız sanılmasın. Maganda gibi Meclis’te herkese omuz atan, maço tavırlarıyla tribünlere oynayan adam kendisine böyle bir trol ismi seçmiş bütün sebep o. Haber değeri açısından. Yoksa Yeliz olmak neden ayıp olsun.

Benim anlamadığım zaten herkese küfür ediyorsun açıktan, her türlü hakareti ediyorsun. Bir de Yeliz’e ne ihtiyacın vardı? Bu trol hesabını ne amaçla kullanıyordun acaba?

Ha dersen ki senin de ismin takma ne artistlik yapıyorsun. Bunun da cevabını gidip Yeliz’in babasına soracaksın.

Son olarak ya birader Adeley ne ya! Sadece bunu açıklarsan benim çok büyük merakımı gidermiş olacaksın.

 ———

TRUMP’A NE ZAMAN SÖVECEKSİNİZ BAKALIM?

Evet hükümetimizin beklediği gün geldi ve Trump koltuğa oturdu.

Trump’ın kazanamayacağını varsayarak, zamanında açılışını yaptığı İstanbul’daki gökdeleni için “Değiştirin şunun ismini” diye konuşup adam kazanınca “Sayın Trump’la çalışmayı dört gözle bekliyoruz” demeler falan beni korkutuyor. Eskaza o zaman Aydın Doğan gaza gelip binanın ismini değiştirmiş olsaydı şimdi adamı sırf bu yüzden bile içeri alırdınız.

Obama ile pek yıldızlar barışmadı herkesin malumu. Sadece Gülen meselesi değil. Obama’nın toplantılarda size muamelesi ve sonrasında kulislerde sızanlar pek hoş şeyler değildi tabii.

Şimdi Obama’nın yerine Sayın Trump geliyor. O kadar basit bir ülke yönetimi anlayışınız var ki sırf Cemaat, Hillary’e sempatik diye İslam düşmanı bir adamın seçilmesinden mutlu olacak kadar gerçeklerden uzaksınız.

Adamın milli güvenliği teslim ettiği eski asker darbeyi duyunca havalara uçuyor. İşte laiklik, işte ordu diyor. Şimdi bu adamlarla muhatap olacaksınız.

Obama’nın dış politikadaki etliye sütlüye pek karışmamasını eleştiren, ABD’nin özellikle bölgede Rusya’ya çok fazla alan bıraktığını düşünen bir ekip göreve geliyor. Siz Sayın Trump’ın Rusya’ya çiçek attığını, NATO’yu önemsemediğini, yoğunluğunu ABD’nin tekrar yenilenmesine ayıracağını düşünüyorsunuz. Yine yanlış hesaplar. Emperyal güçler bu kadar basit hareket etmiyor çünkü.

ABD’de seçim yılı olduğu için büyükelçisinden savcısına başkanından senatörüne türlü türlü hakaretler ettirdiniz medyanızda, muhatap olmadığı için pek cevap da gelmedi. Ama şimdi öyle olmayacak. Sakin aynı üslubunuzla devam etmeyin. Neden mi? Aynısını Rusya’ya yaptınız 1 yıl dolmadan el öpmekle kalmadınız adamlar uçak olayının yıl dönümünde geldiler askerlerimizi bombalayıp bir de imza bıraktılar. Aynı şekilde ABD ile bir kriz yaşamamız ülkenin çıkarına değil.

Bu arada bize uçakla kim saldırdı? Bunu araştırıyordunuz. Neden hiç gündeme gelmiyor? Numan Kurtulmuş bütün kanıtlar elimizde demişti. Yani demem o ki, süper güçlerle ilişkilerde mesafeli, dengeli gitmekte fayda var. Sonra bütün ülke olarak hesabını ödüyoruz. Deli deliyi görünce sopasını saklar gibi esprilerle, ABD diktatörlerle de çalışır yeter ki çıkarını görsün gibi stratejilerle yeni dönemde ABD ilişkilerini yürütemezsiniz.

Gerçekçi, gücümüzün sınırlarını bilen, kalan milli onurumuzu zedelemeyen, karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı… Bu kadar basit. Yok, sen yoksan Rusya var, sen yoksan Şangay var gibi her sabah kalkıldığında değişen bir yönü olmaz dış politikanın.

———

TEBRİKLERİ KİM TOPLUYORSA HESABI O ÖDER!

Reina saldırganı yakalandı. Böylesine büyük bir katliamın şüphelisinin sağ yakalanması büyük bir olaydır. İstanbul polisinden beklenmeyen bir başarı olduğu için büyük. Yoksa adam olaydan sonra taksi taksi İstanbul’u turlamış. İnşallah olay bütün ayrıntılarına kadar açığa kavuşur. Havuz gazetelerinde 2 tane daha tetikçiden bahsediliyordu. Bunlar varsa arıyorsunuzdur inşallah.

Bakanlardan köşe yazarlarına herkesin tebrik yağmuruna tuttuğu isimler var: İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, İstanbul Valisi Vasip Şahin ve İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan.

Peki, ortada bir başarı varken öpücük yağmuruna tutulan bu şahısların Reina saldırısı dahil olmak üzere bundan önceki saldırılarda hiç mi sorumluluğu yok? Göstere göstere gelen katliamın önlememiş olmasının hesabını kim verecek? Türkiye’nin her yerinde patlayan bombaların sorumlusu kim?

Bir olay olsa Allah korusun yine onlarca kişi hayatını kaybetse tek övünülecek şey katili yakalamak mı olacak?

Eğer tebrik ediyorsanız biraz vicdanınız varsa hesap da sorabilmeniz gerekir. Eğer tebriklere teşekkür ediyorsanız başarısızlıkta da hesabı ödemeniz gerekir. Tabii ben ülke gerçeğinden çok uzak bir şeyden bahsediyorum. Ülkenin gerçeklerden uzak olması gerçekleri değiştirmiyor yalnız.

Bir de Büyükelçi suikastında olay yerine gelip katilin öldürülerek yakalandığı operasyonu yönetenin Bakan Soylu olduğunu bir kez daha hatırlayalım.

[Barabaros J. Kartal] 21.1.2017 [TR724] BarbarosKartal@tr724.com

Kapana kısılmak [Nazif Apak]

Ne oldu şimdi?

Erdoğan’ın akrabası olmaktan başka hiçbir mahareti olmayan kişiler tarafından yönetilen Sabah Gazetesi’ne Almanya’da mahkeme dur dedi. Ağzını her açtığında ‘F..ö’ demeyi ve bu şekilde beyin yıkamayı gazetecilik sanan militan yayıncılara hukuk müdahale etti. 250 bin Euro ceza kesmiş mahkeme. Dahası var: Masum insanlara her F..ö dendiğinde para cezası bir daha çarpacakmış Sabah’ı.

Sabah’ın Avrupa macerasında tünelin ucu göründü: Ya ırkçı üslubunu bırakacak, nefret suçu islemekten vazgeçecek ya da ceza ödeye ödeye iflasa sürüklenecek.

Faşist söylemlere karşı tavizsiz bir duruşu var Batı’nın. Hâksız da değil. Avrupa, bir zamanlar popüler olan ırkçı söylemlerin faturasını çok ağır ödedi. Hala da o dönemin bedelini ödüyorlar. Bu nedenle Nefret suçunun önüne geçmek için çıkarılmış onlarca kanun var. Ne bir fert ne bir kurum elini kolunu sallaya sallaya ırkçılık yapabiliyor, insanları hedef gösterebiliyor.

DİYANET’İN AVRUPA’DA BAŞINA GELENLER

Diyanet’in Avrupa’da başına gelenler Batı’yı bilenler için sürpriz sayılmaz. Diyanet, tıpkı havuz medyası ve iktidar yargısı gibi, uzun zamandan beri suç isliyor. Daha önceki söylediklerini inkâr ederek bir cemaat hakkında akla hayale gelmedik laflar ediyor Diyanet. İnsanları fişlemek için istihbarat örgütü ile çalışan Diyanet, kendi mensuplarını bile hukuksuz bir şekilde işten atıyor. Bir de kalkıp öteden beri Ehli Sünnet çizgisinde hizmet eden bir topluluğa ‘firak-i dâlle’ iftirasını atıyor. Dini-diyaneti bilen herkes bu korkunç iddiaya acı acı güler. Ne var ki Diyanet reisi nasıl bir baskı altındaysa kendini inkâr edecek bir yola girdi. O koltukta biraz daha oturabilmek için dün ‘ak’ dediği her şeye ‘kara’ diyebiliyor.

Geçenlerde Diyanet Reisi Mehmet Görmez’in Fethullah Gülen’e gönderdiği bir kitabın içerisine kendi el yazısıyla yazdığı ithaf sosyal medyada yayıldı. O ithafta Görmez, Hocaefendi’yi yere göğe sığdıramıyor, hürmetlerini ifade ediyor. Peki, ne oldu da kul hakkına riayet etmesi gereken Diyanet, yalana dolana iftiraya çanak tutuyor? İslam’ın ayrımcılığı, yalancılığı yasaklamasına rağmen, dini bir kurum (ve başındaki şahıs) niçin hak ihlali yapıyor ve masum insanları en kalleş ithamlarla karşı karşıya getiriyor?

Hâlbuki bir zamanlar Yeni Şafak Gazetesi, Mehmet Görmez’in Diyanet İşleri Başkanı olmasının önünü kesmek için yolsuzluk haberi yapmıştı. Sürmanşetten verilen habere göre Görmez, evrakta sahtecilik yapmış, bazı muhasebe kayıtlarında hatalı işlemler yaparak usulsüzlük suçu işlemişti. Görmez’in herkese anlattığına göre Yeni Şafak’ın o günkü genel yayın yönetmeni Görmez’den özür dilemiş, patronlarından gelen talimat üzerine bu haberi yaptığını itiraf etmişti. Yusuf Ziya Cömert’in çaresiz kaldığı o günlerde Başkan’a en dürüst yaklaşım Cemaat medyasından gelmişti. Tabi unutuldu o günler. Vefanın yerini sefa aldı…

Türkiye’de hak hukuk dinlenmese bile sınırdan bir adım öteye atıldığında ülkenin nasıl bir hücreye mahpus edildiği anlaşılıyor. Nitekim Almanya’da Diyanet ve ona bağlı kurumlar ciddi suçlamalarla karşı karşıya. İnsanları fişleme, gammazlama ve istihbarat örgütü ile o şahıslara ‘önlem alma’ Türkiye’de suç değilmiş gibi algılansa da bu işlem dünyada resmen suç! Avrupa’da bu suçu işleyenler için tir tir titreme dönemi başladı çoktan. Sınır dışı edilmeyi bekleyen Diyanet elemanları Avrupa’da ajanlık yapmanın bedelini de ödeyecek.

THY YÖNETİCİLİĞİ DE KURTARAMADI

Sadece Avrupa’da yaşanmıyor ‘ajanlık’ oyunları. Daha yakın bir tarihte Bilal’in en has adamı, istihbaratın gözü kulağı olan kişi Amerika’nın göbeğinde sınır dışı edildi. Cemaat’i fişleme, o ülkede yaşayan Türkler hakkında istihbarat toplama gibi işlemleri Türk Hava Yolları’nda yönetici görünmek kurtarmıyor artık. Berat’ın kutusunda yer alan ve ifşa edilen bilgiler yurt dışında ‘ajanlık’ yapmaya hevesli insanların önünü kesecek gibi görünüyor. Geçenlerde sınır dışı edilen Bilal’in arkadaşı yaptıklarını izah edemedi. Bu yüzden aradan on gün geçmeden eşi de Türkiye’ye dönmek zorunda kaldı.

Yıllar önce Vakit Gazetesi Almanya’da kapatıldığında bir hayli gürültü çıkarmış ama dikkate alınmamıştı. Sebebi çok basit: Gazetenin kullandığı dil Batı standartlarına göre ırkçı, ayrımcı, nefret uyandırıcı bulunuyordu. Avrupa’nın bu hususta acı tecrübeleri var. Basın özgürlüğü konusunda fevkalade hassasiyetleri olmasına rağmen Batı’ya göre, elindeki iletişim gücünü nefret aracına dönüştüren medya büyük bir suç islemektedir.

Geçenlerde mülteci kampına gidip oradaki mağdur Türkleri gördükten sonra saçma sapan bir tweet mesajı ile ortalığı karıştıran kadın büyük tepki aldı. “Şimdi buradaki ırkçıları daha iyi anlıyorum” diyen aklı evvelin kendini ırkçı ilan ettiğini anlamaması zaten seviyesizliği gözler önüne seriyor.

Türkiye’de hiçbir zulümden sakınmayan iktidar aynı tavrı dünyada da sürdürmek istediği için kendi kendini kapana sıkıştırmış durumda. Bu ülkeyi bir kümese çevirip insanlara her türlü mezalimi reva görenler, ülke içindeki sınırlarını bir hayli zorladı. Dünyada sıkışan tarz, bir zaman sonra Türkiye’de de tutunamayacak. Yıllar boyu kapana mahkûm yaşamak imkânsız…

[Nazif Apak] 21.1.2017 [TR724]