İngiltere yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle, yeni bir karara kadar okullar kapatma kararı aldı.
Başbakanı Boris Johnson, ülkede Koronavirüs nedeniyle ölenlerin sayısının 104’e, toplam vaka sayısının ise 2626’ya çıktığını söyledi.
Parlamento’da yaptığı günlük basın toplantısında Johnson, Koronavirüs salgını nedeniyle İngiltere’deki okulların cuma günü kapatılacağını açıkladı. İngiltere’de okulların, kritik sektörlerde çalışanların çocukları dışında diğer öğrencilere kapatılacağı belirtildi.
Kuzey İrlanda’da okulların bugünden itibaren kapandığı belirtilirken, İskoçya ve Galler özerk yönetimleri de Cuma gününden itibaren okulların kapatılacağını açıklamıştı. Eğitim Bakanı Gavin Williamson ise bu sene sınavların yapılmayacağını ifade etti.
[TR724] 18.3.2020
Sağlık Bakanlığı Türkiye'de Koronavirüs testi yapılan kişi sayısını açıkladı
Son açıklanan rakamlara göre 98 kişinin Koronavirüse yakalandığının açıklandığı Türkiye'de, Sağlık Bakanlığı kaç kişiye virüs testi yapıldığını da açıkladı. Verilen rakamlara göre bugün sabah saatlerine kadar Türkiye’de 8 bin 2 kişiye korona testi yapıldı.
Türkiye'de koronavirüs testi pozitif çıkan vaka sayısı 98. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ise vakalar arasında bir kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Peki Türkiye'de bugüne kadar kaç kişiye koronavirüs testi yapıldı?
Koronavirüs vaka sayısı artarken alınan önlemler de artırılıyor. Şu an Türkiye’de 98 kişide koronavirüs testinin pozitif çıktığı ve bir kişinin de yaşamını kaybettiği açıklandı.
Sağlık Bakanlığı koronavirüs salgınıyla ilgili hastanelerde alınan önlemleri artırdı. Bunun yanında bakanlıktan edinilen bilgiye göre, bugün sabah saatlerine kadar Türkiye’de 8 bin 2 kişiye korona testi yapıldı.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
Türkiye'de koronavirüs testi pozitif çıkan vaka sayısı 98. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ise vakalar arasında bir kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Peki Türkiye'de bugüne kadar kaç kişiye koronavirüs testi yapıldı?
Koronavirüs vaka sayısı artarken alınan önlemler de artırılıyor. Şu an Türkiye’de 98 kişide koronavirüs testinin pozitif çıktığı ve bir kişinin de yaşamını kaybettiği açıklandı.
Sağlık Bakanlığı koronavirüs salgınıyla ilgili hastanelerde alınan önlemleri artırdı. Bunun yanında bakanlıktan edinilen bilgiye göre, bugün sabah saatlerine kadar Türkiye’de 8 bin 2 kişiye korona testi yapıldı.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
İtalya ölümler durmuyor: 475 kişi daha hayatını kaybetti!
İtalya’da Corona virüsü salgınından son 24 saatte 475 kişinin daha hayatını kaybettiği açıklandı. Ülkede virüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 2978’e yükseldi.
İtalya’da toplam Corona virüsü vaka sayısı 35 bin 713 olarak kayıtlara geçti.Ülkede toplam 2978 kişinin hayatını kaybettiği ifade edilirken, 4025 kişinin iyileştiği belirtildi.
İNGİLTERE’DE BİR TÜRK HAYATINI KAYBETTİ
Virüs nedeniyle İngiltere’de yaşayan bir Türk vatandaşı hayatını kaybetti. North Middlesex Hastanesi’nde yoğun bakım ünitesinde tedavi gören Kahramanmaraşlı (51) Hayri Ergönül’ün bugün hayatını kaybettiği belirtildi.
Yaklaşık 1 haftadır tedavi gören Ergönül’e Corona virüsü semptomları göstermesi üzerine yapılan test pozitif çıkmıştı. Şeker hastası olduğu belirtilen Ergönül’ün eşi de yetkililer tarafından karantinaya alınmıştı.
75 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ
İngiltere’de, yapılan son açıklamaya göre 2 bin 626 kişiye Corona virüsü teşhisi konuldu, vakalardan 75’i hayatını kaybetti.
GKRY’DE VAKA SAYISI 58’E ÇIKTI
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde (GKRY) Corona virüsü vaka sayısı artıyor.
GKRY Sağlık Bakanı Konstantinos Yannu yaptığı açıklamada, 9 yeni Corona virüsü vakasının tespit edildiğini, vaka sayısının 58’e ulaştığını bildirdi.
GKRY’de 4 vakanın daha önce virüs taşıyan kişilerle temasının olduğu, diğerlerinin ise yurt dışından geldiği ifade edildi.
BREZİLYA’DA BAKANIN TESTİ POZİTİF ÇIKTI
Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, Maden ve Enerji Bakanı’nın Corona virüsü testinin pozitif çıktığını duyurdu.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
İtalya’da toplam Corona virüsü vaka sayısı 35 bin 713 olarak kayıtlara geçti.Ülkede toplam 2978 kişinin hayatını kaybettiği ifade edilirken, 4025 kişinin iyileştiği belirtildi.
İNGİLTERE’DE BİR TÜRK HAYATINI KAYBETTİ
Virüs nedeniyle İngiltere’de yaşayan bir Türk vatandaşı hayatını kaybetti. North Middlesex Hastanesi’nde yoğun bakım ünitesinde tedavi gören Kahramanmaraşlı (51) Hayri Ergönül’ün bugün hayatını kaybettiği belirtildi.
Yaklaşık 1 haftadır tedavi gören Ergönül’e Corona virüsü semptomları göstermesi üzerine yapılan test pozitif çıkmıştı. Şeker hastası olduğu belirtilen Ergönül’ün eşi de yetkililer tarafından karantinaya alınmıştı.
75 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ
İngiltere’de, yapılan son açıklamaya göre 2 bin 626 kişiye Corona virüsü teşhisi konuldu, vakalardan 75’i hayatını kaybetti.
GKRY’DE VAKA SAYISI 58’E ÇIKTI
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde (GKRY) Corona virüsü vaka sayısı artıyor.
GKRY Sağlık Bakanı Konstantinos Yannu yaptığı açıklamada, 9 yeni Corona virüsü vakasının tespit edildiğini, vaka sayısının 58’e ulaştığını bildirdi.
GKRY’de 4 vakanın daha önce virüs taşıyan kişilerle temasının olduğu, diğerlerinin ise yurt dışından geldiği ifade edildi.
BREZİLYA’DA BAKANIN TESTİ POZİTİF ÇIKTI
Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, Maden ve Enerji Bakanı’nın Corona virüsü testinin pozitif çıktığını duyurdu.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
‘İngiltere’de yarım milyon kişi ölebilir’ diyen uzman enfekte oldu
İngiltere hükümetinin ‘virüsle mücadele etmeme kararının’ yarım milyondan fazla kişinin ölümüyle sonuçlanacağını söyleyen İngiliz bilim insanı Neil Ferguson, korona virüsünden etkilenmiş olabileceğini ifade etti.
KRONOS -18 Mart 2020
İngiltere’de salgın hastalıklar uzmanı Neil Ferguson, virüsten etkilenmiş olabileceğini söyledi. Ferguson, Twitter paylaşımında kendini izole ettiğini ifade etti.
50’li yaşlarında olan Neil Ferguson, İngiliz hükümetinin virüsle mücadele kapsamında aldığı tedbirleri sıkılaştırmasına neden olan ve bu hafta içinde yayınlanan makalenin baş yazarlarından biri.
Ferguson ocak ayında da, Londra’daki Imperial College’da yapılan araştırmada korona virüsünün yayılma hızı nedeniyle salgına sadece Çin içinde son verilip verilemeyeceğinin belirsiz olduğunu söylemişti.
‘TEDBİR ALINMAMASI HALİNDE YARIM MİLYON KİŞİ ÖLECEK’
Imperial College London’da profesör olan Ferguson’ın liderlik ettiği araştırma 16 Mart’ta yayınlandı. İtalya’daki korona virüsü salgını ve 1918 yılında başlayan İspanyol gribi verilerinden yola çıkarak bir modelleme çalışması yapıldı. Araştırmada, Birleşik Krallık’ta ‘virüsle mücadele etmeme kararının’ yarım milyondan fazla kişinin, ABD’de ise 2.2 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanacağı ortaya çıkarıldı.
Araştırmada, İngiliz hükümetinin izolasyon dışında başka bir önlem almaması halinde ise 250 binden fazla kişinin ölümüne neden olacağı belirtildi.
Bu araştırmanın ardından, İngiliz hükümeti ‘uzmanların tavsiyesi üzerine tedbirlerin sıklaştırıldığını’ açıklamıştı.
[Kronos.News] 18.3.2020
KRONOS -18 Mart 2020
İngiltere’de salgın hastalıklar uzmanı Neil Ferguson, virüsten etkilenmiş olabileceğini söyledi. Ferguson, Twitter paylaşımında kendini izole ettiğini ifade etti.
50’li yaşlarında olan Neil Ferguson, İngiliz hükümetinin virüsle mücadele kapsamında aldığı tedbirleri sıkılaştırmasına neden olan ve bu hafta içinde yayınlanan makalenin baş yazarlarından biri.
Ferguson ocak ayında da, Londra’daki Imperial College’da yapılan araştırmada korona virüsünün yayılma hızı nedeniyle salgına sadece Çin içinde son verilip verilemeyeceğinin belirsiz olduğunu söylemişti.
‘TEDBİR ALINMAMASI HALİNDE YARIM MİLYON KİŞİ ÖLECEK’
Imperial College London’da profesör olan Ferguson’ın liderlik ettiği araştırma 16 Mart’ta yayınlandı. İtalya’daki korona virüsü salgını ve 1918 yılında başlayan İspanyol gribi verilerinden yola çıkarak bir modelleme çalışması yapıldı. Araştırmada, Birleşik Krallık’ta ‘virüsle mücadele etmeme kararının’ yarım milyondan fazla kişinin, ABD’de ise 2.2 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanacağı ortaya çıkarıldı.
Araştırmada, İngiliz hükümetinin izolasyon dışında başka bir önlem almaması halinde ise 250 binden fazla kişinin ölümüne neden olacağı belirtildi.
Bu araştırmanın ardından, İngiliz hükümeti ‘uzmanların tavsiyesi üzerine tedbirlerin sıklaştırıldığını’ açıklamıştı.
[Kronos.News] 18.3.2020
AYM’den hak ihlali kararı: Açığa alınmış olmak suç delili olmaz
Anayasa Mahkemesi, Adli Tıp çalışanı Yalçın'ın Gülen yapılanması soruşturmaları kapsamında görevinden uzaklaştırılmış olmasının, suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti kabul edilemeyeceğine hükmetti.
KRONOS -18 Mart 2020
Anayasa Mahkemesi (AYM), 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Gülen yapılanması soruşturması kapsamında açığa alınan ve tutuklanan ve bir yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan İhsan Yalçın hakkında hak ihlali kararı verdi.
DW Türkçe’de yer alan habere göre AYM kararında Yalçın’ın Gülen yapılanması soruşturmaları kapsamında görevinden uzaklaştırılmasının suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti olarak kabul edilemeyeceğine işaret etti. Yalçın’ın, Adli Tıp Kurumu yapılanması içinde görev aldığına dair ise bir delil gösterilemediğini belirten AYM, İhsan Yalçın hakkında Anayasa’nın 19’uncu maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlâl edildiğine karar verdi.
HSYK’NIN UZAKLAŞTIRMA KARARI DA SUÇLU DELİLİ OLAMAZ
AYM 29 Ocak tarihinde de aynı şekilde kendisine yapılan bir başka bireysel başvuruda benzer bir karar vermişti.
15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında aynı şekilde Gülen yapılanmasıyla ilgili bir soruşturma kapsamında tutuklanan eski hakim Mustafa Özterzi’nin mahkemeye yaptığı başvuru haklı bulunmuştu. AYM, hakkında kamu davası açılan Özterzi’nin Ağır Ceza Mahmemesi’nde beraat ettiğine dikkat çekerek, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca görevden uzaklaştırılmasının zanlının suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti sayılamayacağına işaret etmişti.
[Kronos.News] 18.3.2020
KRONOS -18 Mart 2020
Anayasa Mahkemesi (AYM), 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Gülen yapılanması soruşturması kapsamında açığa alınan ve tutuklanan ve bir yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan İhsan Yalçın hakkında hak ihlali kararı verdi.
DW Türkçe’de yer alan habere göre AYM kararında Yalçın’ın Gülen yapılanması soruşturmaları kapsamında görevinden uzaklaştırılmasının suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti olarak kabul edilemeyeceğine işaret etti. Yalçın’ın, Adli Tıp Kurumu yapılanması içinde görev aldığına dair ise bir delil gösterilemediğini belirten AYM, İhsan Yalçın hakkında Anayasa’nın 19’uncu maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlâl edildiğine karar verdi.
HSYK’NIN UZAKLAŞTIRMA KARARI DA SUÇLU DELİLİ OLAMAZ
AYM 29 Ocak tarihinde de aynı şekilde kendisine yapılan bir başka bireysel başvuruda benzer bir karar vermişti.
15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında aynı şekilde Gülen yapılanmasıyla ilgili bir soruşturma kapsamında tutuklanan eski hakim Mustafa Özterzi’nin mahkemeye yaptığı başvuru haklı bulunmuştu. AYM, hakkında kamu davası açılan Özterzi’nin Ağır Ceza Mahmemesi’nde beraat ettiğine dikkat çekerek, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca görevden uzaklaştırılmasının zanlının suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti sayılamayacağına işaret etmişti.
[Kronos.News] 18.3.2020
ABD hapishanelerinde önlem: ‘Koronavirüs’ tahliyeleri başladı
Amerikan hapishanelerinde henüz Korona virüsü taşıyan bir mahkum bulunmasa da yönetimler, olası bir salgına hazırlık yapıyor. Hapishanelerin mevcudunu azaltmak için mahkumları salıverme programı başlatıldı.
EMİR KORKMAZ -18 Mart 2020
ABD’nin Kaliforniya, Ohio ve Illinois eyaletlerinde bulunan bulunan hapishaneler, Korona virüs salgını ulaşmadan mahkumların bir kısmını salıverdi. Eyalet yönetimleri, bir hapishanelerde bir salgın halinde hapishanelerde kalanların karantina şartlarına hazırlık çerçevesinde belirli mahkumların bırakıldığını açıkladı. Öte yandan aynı plan çerçevesinde birçok eyalette mahkemeler yeni gözaltı ve tutuklama kararlarını kısıtladı.
HAMİLELER BIRAKILIYOR
Korona virus salgını hazırlıkları çerçevesinde sadece Los Angeles şehir hapishanesinden 600 kişi salıverildi. Ohio’daki Cuyahoga Hapishanesi’nden ise 200 kişi serbest bırakıldı. Illınois eyaletinde ise ilk etapta hamile mahkumlarında serbest bırakılması kararlaştırıldı. New York şehrine bağlı ilçelerden Brooklyn savcısı Eric Gonzalez de halk ve kamu güvenliği tehdit etmeyen suçlara karışanların mahkemelerinin ileri bir tarihe ertelendiğini açıkladı.
EN YÜKSEK RİSK GRUBU MAHKUMLAR
Amerikan hapishanelerinde henüz virus taşıyan bir mahkum bulunmuyor ancak yetkililer, toplu halde yaşayan tutukluların yüksek risk grubunda bulunduğunu vurguluyor. Herhangi bir şekilde virüsün hapishaneye girmesi halinde, kısa sürede hapishanenin tümüne yayılması riski bulunuyor. Bu nedenle hiçbir şekilde salıverilemeyecek ağır suçluların dışındaki mahkumlar için salıverme programı uygulanıyor. Bu çerçevede bir salgın halinde enfekte olmuş mahkumların tek kişi kalabilmesi için hapishane nüfusunu azaltma önlemi alınıyor.
TELEFON HAKLARI ARTIRILDI
Bu önlemlerin dışında ABD’nin 122 federal ve 1700’den fazla eyalet hapishanesinde ziyaretçi ve gönülü toplum hizmeti yasağı başladı. Hapishane dışından gelerek mahkumlara moral veren sosyal hizmetler durduruldu. Buna karşılık mahkumların telefon hakları ve konuşma süreleri artırıldı. Avukatların müvekkilleriyle görüşmeleri de 30 gün boyunca yasaklandı.
GARDİYANLARA SIKI ÖNLEM
Hapishanelerde görevli gardiyan ve diğer personelin de işe başlamadan ateşi ölçülüyor. Çalışanlarda eğer bir virüs ihtimali görülürse hapishane içinde karantinaya alınacaklar. Hapishane personelinde virüs şüphesi bulunması halinde, öncelikli test yaptırma imkanı verilecek.
2.3 MİLYON MAHKUM VAR
ABD’de 1719 eyalet hapishanesi, 122 federal hapishane, 1772 çocuk ve genç ıslahevi, 3163 yerel hapishane ve bunların dışında askeri hapishaneler, göçmen merkezleri gibi kurumlarda 2.3 milyon hükümlü ve tutuklu bulunuyor.
İRAN’DA 85 BİN KİŞİ SERBEST
Geçtiğimiz günlerde salgının en çok vurduğu ülkelerin başında gelen İran’da da 85 bin mahkum virüs riski nedeniyle salıverilmişti.
[Kronos.News] 18.3.2020
EMİR KORKMAZ -18 Mart 2020
ABD’nin Kaliforniya, Ohio ve Illinois eyaletlerinde bulunan bulunan hapishaneler, Korona virüs salgını ulaşmadan mahkumların bir kısmını salıverdi. Eyalet yönetimleri, bir hapishanelerde bir salgın halinde hapishanelerde kalanların karantina şartlarına hazırlık çerçevesinde belirli mahkumların bırakıldığını açıkladı. Öte yandan aynı plan çerçevesinde birçok eyalette mahkemeler yeni gözaltı ve tutuklama kararlarını kısıtladı.
HAMİLELER BIRAKILIYOR
Korona virus salgını hazırlıkları çerçevesinde sadece Los Angeles şehir hapishanesinden 600 kişi salıverildi. Ohio’daki Cuyahoga Hapishanesi’nden ise 200 kişi serbest bırakıldı. Illınois eyaletinde ise ilk etapta hamile mahkumlarında serbest bırakılması kararlaştırıldı. New York şehrine bağlı ilçelerden Brooklyn savcısı Eric Gonzalez de halk ve kamu güvenliği tehdit etmeyen suçlara karışanların mahkemelerinin ileri bir tarihe ertelendiğini açıkladı.
EN YÜKSEK RİSK GRUBU MAHKUMLAR
Amerikan hapishanelerinde henüz virus taşıyan bir mahkum bulunmuyor ancak yetkililer, toplu halde yaşayan tutukluların yüksek risk grubunda bulunduğunu vurguluyor. Herhangi bir şekilde virüsün hapishaneye girmesi halinde, kısa sürede hapishanenin tümüne yayılması riski bulunuyor. Bu nedenle hiçbir şekilde salıverilemeyecek ağır suçluların dışındaki mahkumlar için salıverme programı uygulanıyor. Bu çerçevede bir salgın halinde enfekte olmuş mahkumların tek kişi kalabilmesi için hapishane nüfusunu azaltma önlemi alınıyor.
TELEFON HAKLARI ARTIRILDI
Bu önlemlerin dışında ABD’nin 122 federal ve 1700’den fazla eyalet hapishanesinde ziyaretçi ve gönülü toplum hizmeti yasağı başladı. Hapishane dışından gelerek mahkumlara moral veren sosyal hizmetler durduruldu. Buna karşılık mahkumların telefon hakları ve konuşma süreleri artırıldı. Avukatların müvekkilleriyle görüşmeleri de 30 gün boyunca yasaklandı.
GARDİYANLARA SIKI ÖNLEM
Hapishanelerde görevli gardiyan ve diğer personelin de işe başlamadan ateşi ölçülüyor. Çalışanlarda eğer bir virüs ihtimali görülürse hapishane içinde karantinaya alınacaklar. Hapishane personelinde virüs şüphesi bulunması halinde, öncelikli test yaptırma imkanı verilecek.
2.3 MİLYON MAHKUM VAR
ABD’de 1719 eyalet hapishanesi, 122 federal hapishane, 1772 çocuk ve genç ıslahevi, 3163 yerel hapishane ve bunların dışında askeri hapishaneler, göçmen merkezleri gibi kurumlarda 2.3 milyon hükümlü ve tutuklu bulunuyor.
İRAN’DA 85 BİN KİŞİ SERBEST
Geçtiğimiz günlerde salgının en çok vurduğu ülkelerin başında gelen İran’da da 85 bin mahkum virüs riski nedeniyle salıverilmişti.
[Kronos.News] 18.3.2020
İllerde test yapacak donanım yok
Eskişehir’de bir doktordan alınan örnekler gibi Diyarbakır’daki kan örneklerinin de test yapabilecek bir donanım olmadığı için Ankara’ya gönderildiği ortaya çıktı. Diyarbakır Tabipler Odası, hekimlerin kendini virüsten koruyamayacak durumda olduklarını belirtti.
BOLD – Hastanelerin test yapabilecek bir donanıma sahip olmadığını belirten Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Mehmet Şerif Demir, sağlık çalışanlarının da büyük tehlike altında olduğunu söyledi. Demir, hastanelerde virüsten korunacak elbise ve eldiven dahil birçok malzeme bulunmadığının altını çizdi.
KORKU VE PANİK HAVASI VAR
Türkiye’de 1 haftada 98 kişide saptanan ve 1 ölüme yol açan korona virüsü salgınına karşı Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Mehmet Şerif Demir, Diyarbakır’ın virüsle mücadele edecek gerekli donanımlara sahip olmadığını belirtti. Şehirde korku ve panik havasının olduğunu belirten Demir, tedbir alma yolunda adım atılması gerektiğini söyledi.
ÖRNEKLER ANKARA’YA GÖNDERİLİYOR
Diyarbakır’daki hastanelerin test yapabilecek bir donanıma sahip olmadığını söyleyen Demir, şüpheli durumda bulunan kişilerden alınan örneklerin Ankara’ya gönderildiğini vurguladı ve Diyarbakır’da bulunan hastanelerin bu donanıma kavuşması gerektiğini ifade etti. Salgına karşı sağlık çalışanların yaşadığı sıkıntılara da değinen Demir, “Virüsten korunacak elbise ve eldiven dahil birçok malzeme yok. Yani hekim kendini virüsten koruyamaz durumda” dedi.
[BoldMedya] 18.3.2020
BOLD – Hastanelerin test yapabilecek bir donanıma sahip olmadığını belirten Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Mehmet Şerif Demir, sağlık çalışanlarının da büyük tehlike altında olduğunu söyledi. Demir, hastanelerde virüsten korunacak elbise ve eldiven dahil birçok malzeme bulunmadığının altını çizdi.
KORKU VE PANİK HAVASI VAR
Türkiye’de 1 haftada 98 kişide saptanan ve 1 ölüme yol açan korona virüsü salgınına karşı Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Mehmet Şerif Demir, Diyarbakır’ın virüsle mücadele edecek gerekli donanımlara sahip olmadığını belirtti. Şehirde korku ve panik havasının olduğunu belirten Demir, tedbir alma yolunda adım atılması gerektiğini söyledi.
ÖRNEKLER ANKARA’YA GÖNDERİLİYOR
Diyarbakır’daki hastanelerin test yapabilecek bir donanıma sahip olmadığını söyleyen Demir, şüpheli durumda bulunan kişilerden alınan örneklerin Ankara’ya gönderildiğini vurguladı ve Diyarbakır’da bulunan hastanelerin bu donanıma kavuşması gerektiğini ifade etti. Salgına karşı sağlık çalışanların yaşadığı sıkıntılara da değinen Demir, “Virüsten korunacak elbise ve eldiven dahil birçok malzeme yok. Yani hekim kendini virüsten koruyamaz durumda” dedi.
[BoldMedya] 18.3.2020
60 milyonun karantinada olduğu İtalya’dan özel görüntüler: Sakın hafife almayın!
Koronavirüs Çin’den sonra en yaygın olarak İtalya’da görülüyor. Yıllardır İtalya’da yaşayan gazeteci Hasan Fatih Türk, BOLD için İtalya sokaklarındaydı…
BOLD ÖZEL – 10 yılı aşkın süredir İtalya’da yaşayan gazeteci Hasan Fatih Türk, İtalyanların yaptığı hataları anlattı. Karantina altındaki günlük yaşama dair görüntüler paylaşan Türk, Türkiye’ye seslendi ve “Sakın hafife almayın” dedi.
[BoldMedya] 18.3.2020
BOLD ÖZEL – 10 yılı aşkın süredir İtalya’da yaşayan gazeteci Hasan Fatih Türk, İtalyanların yaptığı hataları anlattı. Karantina altındaki günlük yaşama dair görüntüler paylaşan Türk, Türkiye’ye seslendi ve “Sakın hafife almayın” dedi.
[BoldMedya] 18.3.2020
Erdoğan bakanlarını Saray’a sokmadı Çankaya’daki toplantıya da görüntülü katıldı
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bakan ve bürokratları koronavirüs salgını nedeniyle Saray’a sokmadı. Çankaya’daki toplantıya da görüntülü katıldı. Toplantıya ilişkin fotoğraflarda Erdoğan yer almadı.
BOLD – Salgının Türkiye’de görülmeye başladığından bu yana Erdoğan ilk kez bir toplantıya katıldı. Çankaya Köşkünde Tayyip Erdoğan başkanlığında ‘Koronavirüs Zirvesi’ toplandı.
Toplantı sonrası bir dizi önemli karar açıklanması bekleniyor. Toplantı öncesi konuşan Erdoğan, koronavirüs ile ilgili, “Hastalığın kontrol altında tutulmasıyla ilgili sağlık önlemleri ve diğer tedbirleri hayata geçirdik, geçirmeye devam ediyoruz” dedi.
LİSTEDE ERDOĞAN YOK
Öte yandan sosyal medyada, toplantının neden Saray’da değil de Çankaya Köşkü’nde yapıldığı tartışma konusu oldu. Gazeteci ve yazar Fatma Sibel Yüksek de Erdoğan’ın bakan ve bürokratları Saray’a yaklaştırmak istemediği için toplantının Çankaya Köşkünde yapıldığını ve Erdoğan’ın toplantıya görüntülü katıldığını iddia etti. Yüksek paylaşımında, ”Görüntülü katılıyor. Elimdeki listede Erdoğan’ın adı yok, bir numarada Fuat Oktay görünüyor. Katılmadığı gibi, bakan ve bürokratlar Saray’a bile yaklaştırılmayıp Çankaya’da toplanmış” ifadelerini kullandı.
FOTOĞRAFLARDA ERDOĞAN YOK
Gazeteci Mustafa Hoş’un paylaştığı fotoğraflarda da Erdoğan’ın katılımcılara konuşma yaptığı sırda çekilen bir fotoğrafta yerinin boş olduğu görülüyor. İddialar sosyal medyada tartışılmaya devam ederken yetkililerden henüz bir açıklama gelmedi. İşte Yüksek ve Hoş’un sosyal medyada paylaştığı o fotoğraflar:
BOLD – Salgının Türkiye’de görülmeye başladığından bu yana Erdoğan ilk kez bir toplantıya katıldı. Çankaya Köşkünde Tayyip Erdoğan başkanlığında ‘Koronavirüs Zirvesi’ toplandı.
Toplantı sonrası bir dizi önemli karar açıklanması bekleniyor. Toplantı öncesi konuşan Erdoğan, koronavirüs ile ilgili, “Hastalığın kontrol altında tutulmasıyla ilgili sağlık önlemleri ve diğer tedbirleri hayata geçirdik, geçirmeye devam ediyoruz” dedi.
LİSTEDE ERDOĞAN YOK
Öte yandan sosyal medyada, toplantının neden Saray’da değil de Çankaya Köşkü’nde yapıldığı tartışma konusu oldu. Gazeteci ve yazar Fatma Sibel Yüksek de Erdoğan’ın bakan ve bürokratları Saray’a yaklaştırmak istemediği için toplantının Çankaya Köşkünde yapıldığını ve Erdoğan’ın toplantıya görüntülü katıldığını iddia etti. Yüksek paylaşımında, ”Görüntülü katılıyor. Elimdeki listede Erdoğan’ın adı yok, bir numarada Fuat Oktay görünüyor. Katılmadığı gibi, bakan ve bürokratlar Saray’a bile yaklaştırılmayıp Çankaya’da toplanmış” ifadelerini kullandı.
FOTOĞRAFLARDA ERDOĞAN YOK
Gazeteci Mustafa Hoş’un paylaştığı fotoğraflarda da Erdoğan’ın katılımcılara konuşma yaptığı sırda çekilen bir fotoğrafta yerinin boş olduğu görülüyor. İddialar sosyal medyada tartışılmaya devam ederken yetkililerden henüz bir açıklama gelmedi. İşte Yüksek ve Hoş’un sosyal medyada paylaştığı o fotoğraflar:
[BoldMedya] 18.3.2020erdoğan çankaya köşkü’ndeki toplantıya görüntülü mü katıldı? yayınlanan görüntülerden anlaşılmıyor... ya da çekim açısına bakılırsa belli olmasın istenmiş... pic.twitter.com/RTqobmV2eR— mustafahos (@mustafahos) March 18, 2020
Koronavirüs cezaevlerinde: Silivri’de 3 koğuş kapatıldı [Sevinç Özarslan]
Edirne ve Balıkesir cezaevlerinden sonra Silivri Cezaevinden de ‘karantina’ haberi geldi. Bazı koğuşlar boşaltılarak karantina için hazırlandı. Birleştirilen koğuşlardaki tutuklu sayısı ise 45’e çıktı.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Türkiye cezaevlerinde koronavirüs kabusu büyüyor. Siyasi tutukluların da bulunduğu Silivri Cezaevinde bugün karantina koğuşa oluşturulduğu bildirildi.
Tutuklu yakınlarının verdiği bilgiye göre Silivri’de 3 koğuş kapatıldı. Boşaltılan koğuşlar karantina için hazırlanırken tutuklular 35 kişinin kaldığı koğuşlara gönderildi. Böylece diğer koğuşlardaki insan sayısı 46’ya çıktı.
Silivri’de 7 No, B-12 koğuşu ile 7 No C-7 koğuşunda tutuklu sayısının 46 olduğu bildirildi.
DEMEK Kİ BİR ŞEYLER VAR
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Silivri Cezaevi hakkında 2-3 kişiden bilgi geldi. 7 kişilik koğuşta 35 kişi varken koğuşlar 45 kişiye çıkarılmış. Karantina koğuşu oluşturulduğu söylenmiş. Bunlar önemli. Demek ki bir şeyler var” dedi.
[Sevinç Özarslan] 18.3.2020 [BoldMedya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Türkiye cezaevlerinde koronavirüs kabusu büyüyor. Siyasi tutukluların da bulunduğu Silivri Cezaevinde bugün karantina koğuşa oluşturulduğu bildirildi.
Tutuklu yakınlarının verdiği bilgiye göre Silivri’de 3 koğuş kapatıldı. Boşaltılan koğuşlar karantina için hazırlanırken tutuklular 35 kişinin kaldığı koğuşlara gönderildi. Böylece diğer koğuşlardaki insan sayısı 46’ya çıktı.
Silivri’de 7 No, B-12 koğuşu ile 7 No C-7 koğuşunda tutuklu sayısının 46 olduğu bildirildi.
DEMEK Kİ BİR ŞEYLER VAR
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Silivri Cezaevi hakkında 2-3 kişiden bilgi geldi. 7 kişilik koğuşta 35 kişi varken koğuşlar 45 kişiye çıkarılmış. Karantina koğuşu oluşturulduğu söylenmiş. Bunlar önemli. Demek ki bir şeyler var” dedi.
[Sevinç Özarslan] 18.3.2020 [BoldMedya]
Bir ay önce midesi alınan kanserli hasta cezaevine geri gönderildi [Sevinç Özarslan]
Midesinin tamamı ve yemek borusunun yarısı alınan KHK’lı hasta tutuklu Ümit Gökhasan 14 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra cezaevine gönderildi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Üç yıldır Afyon Cezaevinde tutuklu bulunan Ümit Gökhasan (46), Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesinde midesinin tamamı ve yemek borusunun yarısı alındığı halde tekrar cezaevine gönderildi. 13 Şubat 2020’de ameliyat edilen Gökhasan, 14 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra 28 Şubat’ta taburcu edildi. Yoğun bakımdan çıkar çıkmaz önce Eskişehir Cezaevine, 11 Mart’ta da Afyon’a götürüldü.
3 AY ÖNCE TEŞHİS KONULDU
Eşi Şükran Gökhasan, “Eşime iki ay önce yemek borusu kanseri teşhisi konuldu. Doktoru bize midesinin üst kısmını, yemek borusunun alt kısmını alacağım dedi. Ameliyata girince midesinin hepsi, yemek borusunun yarısı alındı. Tümör midesine yayılmış. 10,5 saat sürdü ameliyat. Böyle zor bir ameliyattan sonra ne ara iyileşti de hemen cezaevine gönderildi” dedi.
KENDİSİNDEN HABER ALAMIYORUZ
Tedavisine Afyon Cezaevinde devam edileceği söylenen Ümit Gökhasan, bir haftadır koronavirüsü nedeniyle hapiste bekletiliyor. Eşinin kemoterapi alması gerektiğini ifade eden Şükran Gökhasan, “Ona da daha başlanmadı. Cezaevi şartları zaten sıkıntılı. Sabah 08.00’den öğlen 12.00’ye kadar su verilmiyor. Bu insan hasta. Zaten koronavirüsü sorunu var. Görüşler yasaklandı. Şu an kendisinden haber alamıyoruz. Sağlığından endişe ediyoruz ama gücümüz hiçbir şeye yetmiyor” ifadelerini kullandı.
Ümit Gökhasan’a kanser teşhisi konulmadan önce, eşiyle birlikte Afyon Cezaevinde, bir görüş gününde.
ŞİKAYETLERİ 7 AY ÖNCE BAŞLADI, TEDAVİSİ GECİKTİRİLDİ
Cezaevlerindeki birçok hasta tedavisi geciktirildiği, hızlı bir şekilde hastane ve sağlık hizmetlerinden yararlanamadığı için ihmale kurban gitti. Ocak 2020’de teşhisi konulan Ümit Gökhasan’ın şikayetleri aslında 6-7 ay önce başladı. Önce Afyon Devlet Hastanesine götürüldü. Endoskopi yapıldı, parça alındı, onların sonuçlarının gelmesi beklenirken tümör yayıldı, tedaviye başlanma süreci uzadı.
Durumu ciddileşince Afyon Kocatepe Üniversite Hastanesine götürülen Ümit Gökhasan’a doktorlar ameliyat olması gerektiğini söyledi. Fakat Afyon’da mahkum odası olmadığı için Ümit Gökhasan Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesine sevk edildi.
VÜCUDU ÇÖKTÜ, MAMA İLE BESLENDİ
Şükran Gökhasan Eskişehir’de yapılan tedavi sürecini şöyle anlattı:
“Süreçler çok uzadığı için eşimin vücudu artık güçsüzleşmişti. Direkt ameliyata alamadılar. 15-20 gün serum, vitamin verildi, ilaç takviyesi yapıldı. Mama ile beslendi. 20-25 gün böyle bir süreç geçti. Ondan sonra ameliyat ettiler. 14 gün yoğun bakımda kaldı. O zaman gidip görmüştüm. Yoğun bakımdan onkoloji bölümüne alacaklarını, kemoterapi verileceğini söylediler. Biz döndük.
“İTİRAZ MI EDİYORSUN”
Eşimi yoğun bakımdan çıktığı gibi Eskişehir Cezaevine götürmüşler. Biz kendisini hala daha hastanede biliyoruz. Hastaneyi, orayı burayı aradım, yok dediler. Afyon Cezaevini aramak aklıma geldi. Burada dediler. Ne ara iyileşti de hemen cezaevine götürüldü diye söyledim. İtiraz mı ediyorsunuz dediler.
Afyon Kocatepe Üniversitesi Hastanesindeki doktorlara tek tek eşimi göstereceklermiş. Heyet raporu çıkarsa tahliye için başvuru yapılabileceğini söylediler. Tüm bunlar kim bilir ne zaman sonuçlanacak? O kanser hastası, resmen ölüme terk ediliyor.”
KHK İLE İHRAÇ EDİLDİ
Cemaat soruşturmaları kapsamında 8 Mart 2017’de tutuklanan komiser Ümit Gökhasan, 6 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından onaylanan Gökhasan’ın 1 yıl bir 1 sonra denetimli serbestlikle bırakılacak. 21 yıl polis olarak görev yapan Ümit Gökhasan, son 5 yıldır komiser olarak çalışıyordu. Kasım 2016’da KHK ile ihraç edildi.
YEMEK YİYEMİYOR, BANYO YAPAMIYOR
Şükran Gökhasan, “Eşimin cezasının denetimli serbestliğe ya da ev hapsine döndürülmesini ve tedavisine dışarıda devam edilmesini istiyoruz. Eşim orada hiçbir ihtiyacını göremiyor. Geçen banyo yapmış, çok zorlanmış. E yemek yiyemiyor. Herkes çamaşırını kendi yıkıyor. Eşimin ne gücü var, nasıl yıkayacak çamaşırları” diye konuştu.
[Sevinç Özarslan] 18.3.2020 [BoldMedya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Üç yıldır Afyon Cezaevinde tutuklu bulunan Ümit Gökhasan (46), Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesinde midesinin tamamı ve yemek borusunun yarısı alındığı halde tekrar cezaevine gönderildi. 13 Şubat 2020’de ameliyat edilen Gökhasan, 14 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra 28 Şubat’ta taburcu edildi. Yoğun bakımdan çıkar çıkmaz önce Eskişehir Cezaevine, 11 Mart’ta da Afyon’a götürüldü.
3 AY ÖNCE TEŞHİS KONULDU
Eşi Şükran Gökhasan, “Eşime iki ay önce yemek borusu kanseri teşhisi konuldu. Doktoru bize midesinin üst kısmını, yemek borusunun alt kısmını alacağım dedi. Ameliyata girince midesinin hepsi, yemek borusunun yarısı alındı. Tümör midesine yayılmış. 10,5 saat sürdü ameliyat. Böyle zor bir ameliyattan sonra ne ara iyileşti de hemen cezaevine gönderildi” dedi.
KENDİSİNDEN HABER ALAMIYORUZ
Tedavisine Afyon Cezaevinde devam edileceği söylenen Ümit Gökhasan, bir haftadır koronavirüsü nedeniyle hapiste bekletiliyor. Eşinin kemoterapi alması gerektiğini ifade eden Şükran Gökhasan, “Ona da daha başlanmadı. Cezaevi şartları zaten sıkıntılı. Sabah 08.00’den öğlen 12.00’ye kadar su verilmiyor. Bu insan hasta. Zaten koronavirüsü sorunu var. Görüşler yasaklandı. Şu an kendisinden haber alamıyoruz. Sağlığından endişe ediyoruz ama gücümüz hiçbir şeye yetmiyor” ifadelerini kullandı.
Ümit Gökhasan’a kanser teşhisi konulmadan önce, eşiyle birlikte Afyon Cezaevinde, bir görüş gününde.
ŞİKAYETLERİ 7 AY ÖNCE BAŞLADI, TEDAVİSİ GECİKTİRİLDİ
Cezaevlerindeki birçok hasta tedavisi geciktirildiği, hızlı bir şekilde hastane ve sağlık hizmetlerinden yararlanamadığı için ihmale kurban gitti. Ocak 2020’de teşhisi konulan Ümit Gökhasan’ın şikayetleri aslında 6-7 ay önce başladı. Önce Afyon Devlet Hastanesine götürüldü. Endoskopi yapıldı, parça alındı, onların sonuçlarının gelmesi beklenirken tümör yayıldı, tedaviye başlanma süreci uzadı.
Durumu ciddileşince Afyon Kocatepe Üniversite Hastanesine götürülen Ümit Gökhasan’a doktorlar ameliyat olması gerektiğini söyledi. Fakat Afyon’da mahkum odası olmadığı için Ümit Gökhasan Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesine sevk edildi.
VÜCUDU ÇÖKTÜ, MAMA İLE BESLENDİ
Şükran Gökhasan Eskişehir’de yapılan tedavi sürecini şöyle anlattı:
“Süreçler çok uzadığı için eşimin vücudu artık güçsüzleşmişti. Direkt ameliyata alamadılar. 15-20 gün serum, vitamin verildi, ilaç takviyesi yapıldı. Mama ile beslendi. 20-25 gün böyle bir süreç geçti. Ondan sonra ameliyat ettiler. 14 gün yoğun bakımda kaldı. O zaman gidip görmüştüm. Yoğun bakımdan onkoloji bölümüne alacaklarını, kemoterapi verileceğini söylediler. Biz döndük.
“İTİRAZ MI EDİYORSUN”
Eşimi yoğun bakımdan çıktığı gibi Eskişehir Cezaevine götürmüşler. Biz kendisini hala daha hastanede biliyoruz. Hastaneyi, orayı burayı aradım, yok dediler. Afyon Cezaevini aramak aklıma geldi. Burada dediler. Ne ara iyileşti de hemen cezaevine götürüldü diye söyledim. İtiraz mı ediyorsunuz dediler.
Afyon Kocatepe Üniversitesi Hastanesindeki doktorlara tek tek eşimi göstereceklermiş. Heyet raporu çıkarsa tahliye için başvuru yapılabileceğini söylediler. Tüm bunlar kim bilir ne zaman sonuçlanacak? O kanser hastası, resmen ölüme terk ediliyor.”
KHK İLE İHRAÇ EDİLDİ
Cemaat soruşturmaları kapsamında 8 Mart 2017’de tutuklanan komiser Ümit Gökhasan, 6 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından onaylanan Gökhasan’ın 1 yıl bir 1 sonra denetimli serbestlikle bırakılacak. 21 yıl polis olarak görev yapan Ümit Gökhasan, son 5 yıldır komiser olarak çalışıyordu. Kasım 2016’da KHK ile ihraç edildi.
YEMEK YİYEMİYOR, BANYO YAPAMIYOR
Şükran Gökhasan, “Eşimin cezasının denetimli serbestliğe ya da ev hapsine döndürülmesini ve tedavisine dışarıda devam edilmesini istiyoruz. Eşim orada hiçbir ihtiyacını göremiyor. Geçen banyo yapmış, çok zorlanmış. E yemek yiyemiyor. Herkes çamaşırını kendi yıkıyor. Eşimin ne gücü var, nasıl yıkayacak çamaşırları” diye konuştu.
[Sevinç Özarslan] 18.3.2020 [BoldMedya]
Bilim Kurulu Üyesi’nden korkutan açıklama: Singapur olma şansını kaybettik, İtalya olmayalım!
Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, Türkiye’nin Singapur olma şansını kaybettiğini söyledi. Azap, “Hong Kong, Singapur olma şansımızı kaybettik. Bundan sonra tüm enerjimizi İtalya olmamaya harcamalıyız.” ifadelerini kullandı. İtalya’da yeni tip koronavirüsten ölenlerin sayısı dün 345 kişi artarak 2 bin 503’e yükseldi.
Koronavirüs ile ilgili çalışmalar yürüten Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, sosyal medya hesabı üzerinden dikkat çekici bir paylaşımda bulundu. Azap, Türkiye’nin kritik eşik olan yüzde 100’e ulaştığını söyledi. İşte Azap’ın o mesajı; “Türkiye kritik olgu eşiği olan 100’e ulaştı. Az test yaptığımızı, hastaların %20’sinin hastaneye gelip tanı aldığı düşünürsek kritik eşiğe günler önce ulaşmış olmamız da olası. Hong Kong, Singapur olma şansımızı kaybettik. Bundan sonra tüm enerjimizi İtalya olmamaya harcamalıyız. Türkiye’nin bu salgını kontrol edebilecek sağlık alt yapısı, özveriyle çalışan bilgili ve deneyimli sağlık çalışanları olduğunu biliyoruz. Vatandaşlarımızın da desteği ile en az sayıda vaka ile bu salgını atlatacağımızı umuyorum.”
[TR724] 18.3.2020
Koronavirüs ile ilgili çalışmalar yürüten Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, sosyal medya hesabı üzerinden dikkat çekici bir paylaşımda bulundu. Azap, Türkiye’nin kritik eşik olan yüzde 100’e ulaştığını söyledi. İşte Azap’ın o mesajı; “Türkiye kritik olgu eşiği olan 100’e ulaştı. Az test yaptığımızı, hastaların %20’sinin hastaneye gelip tanı aldığı düşünürsek kritik eşiğe günler önce ulaşmış olmamız da olası. Hong Kong, Singapur olma şansımızı kaybettik. Bundan sonra tüm enerjimizi İtalya olmamaya harcamalıyız. Türkiye’nin bu salgını kontrol edebilecek sağlık alt yapısı, özveriyle çalışan bilgili ve deneyimli sağlık çalışanları olduğunu biliyoruz. Vatandaşlarımızın da desteği ile en az sayıda vaka ile bu salgını atlatacağımızı umuyorum.”
[TR724] 18.3.2020
DSÖ’ye ‘Biz abdest alıyoruz’ diyen Endonezya’da Koronavirüs tedirginliği: Ölümler ardı ardına geliyor
Uzunca bir süre koronavirüs vakası tespit edilemeyen Endonezya’dan endişe verici haberler gelmeye başladı.
Dünya Sağlık Örgütü, vaka görülmeyen Endonezya’daki durumun şaşkınlık verici olduğunu açıkladıktan sonra, resmi makamlardan verilerin sağlıklı olup olmadığının kontrol edilmesini istemişti. Ülkede virüsle alakalı haber yapılmıyor, sosyal medya paylaşımı bulunmuyordu.
Endonezya’da havanın sıcak olması, ülkenin çoğunun Müslüman olması ve abdestli olmaları sebebiyle koronavirüsün yayılmayacağı yorumları yapılıyordu.
Bu durum geçtiğimiz Cuma günü Jakarta Eyalet Valisi Anies Baswedan’ın yaptığı açıklama ile değişti. Son günlerde pozitif çıkan hasta sayısı her geçen gün artıyor. Resmi rakamlara göre 227 kişi koronavirüslü. 19 kişi de hayatını kaybetti.
Sosyal medyaya düşen görüntüler ise endişe verici. Endonezya’nın dünyaca ünlü turistik adası Bali’de yaşanan ölümler tedirginliği artırdı.
[TR724] 18.3.2020
Dünya Sağlık Örgütü, vaka görülmeyen Endonezya’daki durumun şaşkınlık verici olduğunu açıkladıktan sonra, resmi makamlardan verilerin sağlıklı olup olmadığının kontrol edilmesini istemişti. Ülkede virüsle alakalı haber yapılmıyor, sosyal medya paylaşımı bulunmuyordu.
Endonezya’da havanın sıcak olması, ülkenin çoğunun Müslüman olması ve abdestli olmaları sebebiyle koronavirüsün yayılmayacağı yorumları yapılıyordu.
Bu durum geçtiğimiz Cuma günü Jakarta Eyalet Valisi Anies Baswedan’ın yaptığı açıklama ile değişti. Son günlerde pozitif çıkan hasta sayısı her geçen gün artıyor. Resmi rakamlara göre 227 kişi koronavirüslü. 19 kişi de hayatını kaybetti.
Sosyal medyaya düşen görüntüler ise endişe verici. Endonezya’nın dünyaca ünlü turistik adası Bali’de yaşanan ölümler tedirginliği artırdı.
[TR724] 18.3.2020
İşte ‘koronavirüs’te doğru bilinen yanlışlar!
Maryland Üniversitesi Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Faheem Younus, tüm dünyaya yayılan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla ilgili doğru bilinen yanlışları tek tek anlattı.
İşte Prof. Dr. Faheem Younus‘un o açıklamaları:
*KORONAVİRÜS YENİ ÇIKAN EN TEHLİKELİ VİRÜS! (YANLIŞ)
Öncelikle bu virüs, yeni değildir. Koronavirüs, 2003 SARS (Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) ve 2012’de önce Ürdün sonra Suudi Arabistan’da görülen MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu) olaylarından sorumlu olan virüstür. Koronavirüs tehlikeli bir hastalıktır ancak dünya üzerindeki en tehlikeli hastalıktır diyemeyiz.
*KORONAVİRÜSE YAKALANANLAR MUTLAKA HAYATINI KAYBEDER! (YANLIŞ)
Her koronavirüs hastası, hayatını kaybetmemektedir. Bu oran, sanıldığı kadar yüksek değildir. Normal grip hastalığından ölen kişiler, koronavirüsten ölenlerden 60 kat daha fazladır. Koronavirüsün ölümcül seyrettiği hastalar genellikle; bir hastalık nedeniyle bünyesi zayıf olan kişiler ve yaşlı hastalardır. Bu kişilerin, virüsten korunmaya daha çok dikkat etmeleri ve bağışıklık sistemlerini güçlendirmeleri gerekmektedir.
*HASTA BİRİNDEN BİRAZ UZAK DURSAM YETER! (YANLIŞ)
Dünya Sağlık Örgütü’nden ilk olarak; hastalık belirtileri (öksürmek, hapşırmak, burun akıntısı, yüksek ateş) olan kişilerden 1 metre uzak kalınması gerektiğini açıklamıştı. Ancak şu anda hastalığın yayılmasına bağlı olarak uygun olan, hastalık belirtisi olan kişiden en az 2 metre uzaklıkta kalınmasıdır. Buna ek olarak, mutlaka hijyen kurallarına uymak gerekir.
*KORONAVİRÜSTEN KORUNABİLMEK MÜMKÜN DEĞİL! (YANLIŞ)
Gerekli tedbirleri aldığınız zaman korunabilmek mümkündür. Hastalığın başlıca bulaşma yolu öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile ortama saçılan damlacık enfeksiyonu ile olduğundan, bulaşmayı engellemek için solunum yolu enfeksiyonlarından korunma önlemlerine uyulması önerilir. Bunun ilk şartı; insandan-insana yakın temastan kaçınılmasıdır. Yakın temasın anlamı, hasta bireye yaklaşık 2 metre mesafede bulunmak,öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile saçtığı damlacıklara maruz kalmak, öpüşmek, sarılmak gibi durumlardır. Çünkü böylelikle virüs; yakındaki kişinin ağız, burun, göz mukozasına ulaşabilir. El hijyeni, tüm hastalıklarda olduğu gibi koronavirüste de önem taşımaktadır. Eller yıkanamıyorsa alkol bazlı dezenfektan tercih edilmelidir. Öksürürken veya hapşırırken, ağzınızı ve burnunuzu dirseğinizle veya bir kağıt mendille kapatın, ardından mendili kapalı bir çöpe atın ve ellerinizi yıkayın. Soğuk algınlığı, ateş veya öksürük gibi grip semptomları olan kişilerle yakın temastan kaçının. Ateş, öksürük, solunum güçlüğü gibi belirtiler gösterirseniz en yakın sağlık kurumuna veya doktorunuza hemen gidin.
*KORUNABİLMENİN TEK YOLU ÖZEL MASKE VE KIYAFETLER! (YANLIŞ)
Maske ve özel kıyafetler genellikle hastalığın kesin olarak görüldüğü alanlarda uygulanmaktadır. Bunun dışında günlük hayatta, bunlara gerek yoktur. Ancak kişiler yine de önlem olarak toplu alanlarda maske kullanabilir. Yukarıdaki korunma yöntemlerine dikkat edilirse, koronavirüsten korunabilmek mümkündür.
*ELİMİ YIKAMAM YETERLİ OLUR! (YANLIŞ)
El hijyeni, koronavirüsten korunmada önemlidir ancak tek başına yetersizdir. Diğer korunma önerilerine de dikkat etmek gerekir.
*MASKEYİ BİRKAÇ DEFA KULLANSAM BİR ŞEY OLMAZ! (YANLIŞ)
Maskeler genellikle tek kullanımlıktır. 2 kere dahi kullanılmamalıdır.
*ÇİN’DEN GELEN MALZEMELERİ KULLANMAYALIM! (YANLIŞ)
Uzun süre yolda kalmış kuru ürünlerde koronavirüsün taşınması mümkün değildir. Virüs bahsettiğimiz gibi, kişiden kişiye yakın temas halinde bulaşmaktadır.
*HAYVANLARDAN UZAK DURALIM! (YANLIŞ)
Koronavirüsün yarasa ve karıncayiyen üzerinden bulaşıldığı düşünülmektedir. Virüs ilk etapta hayvanlardan bulaşmış olsa bile, özellikle evcil hayvanlar için şu anda böyle bir durum söz konusu değildir.
*ŞU BESİNLER KORONAVİRÜSTEN KORUYOR! (YANLIŞ)
Herhangi bir besinin şu an için koronavirüsten koruması mümkün değildir. Kişiler tek bir besine odaklanmak yerine, genel olarak sağlıklı beslenerek bağışıklık sistemlerini güçlü tutmalıdırlar.
*KORONAVİRÜS YAZ AYLARINDA BİTECEK (YANLIŞ)
Önceki pandemiler mevsimsel düzenlilik göstermemiştir, kaldı ki biz yaza girerken güney yarım küre kışı yaşayacak. Virüs küresel (dağılımlı) olacak.
YAZ AYLARINDA VİRÜS SİVRİSİNEKLER ARACILIĞIYLA DAHA FAZLA YAYILACAK (YANLIŞ)
Bu enfeksiyon kan yoluyla değil solunum damlacıklarıyla yayılıyor. Sivrisinekler yayılmayı (bulaşımı) artırmayacak.
NEFESİNİZİ ZORLANMADAN 10 SANİYE KADAR TUTABİLİRSENİZ KOVID DEĞİLSİNİZDİR (YANLIŞ)
Virüsle enfekte olmuş pek çok genç hasta nefeslerini 10 saniyeden daha uzun tutabildikleri gibi enfekte olmamış pek çok yaşlı bunu yapamamaktadır. Bu bir gösterge değil.
KAN BAĞIŞI YAPINCA KOVİD 19 TESTİ YAPILIR (YANLIŞ)
Hiçbir kan bankası Kovid-19 testi yapamadığı için virüs testini bedavaya getirmek için kan verme işe yaramaz.
KORONAVİRÜS BOL SU İÇERSEK SUYLA MİDEMİZE İNER VE MİDE ASİDİMİZDE ÖLÜR (YANLIŞ)
Virüsün giriş noktası boğaz olabilir ancak vücuda girdikten sonra konak hücrelere yerleşir. Suyla aşağı inmez.
TRAFİK KAZALARINDA YILDA 30 BİN KİŞİ ÖLÜYOR KOVID-19 ABARTMAYALIM (YANLIŞ)
Trafik kazaları bulaşıcı değildir, trafikte ölüm oranları her üç günde bir iki katına çıkarak artmaz ve toplu paniğe ya da market yağmasına neden olmaz.
EL DEZENFEKTANLARI SU VE SABUNDAN İYİ İŞ GÖRÜR (YANLIŞ)
Su ve sabun virüsü gerçekten öldürür ve derimizden uzaklaştırır. Kovid-19 deri hücrelerimizde tutunamaz. Ayrıca elimizdeki görünür kirleri de temizler. Dolayısıyla markette el dezenfektanı kalmamasına üzülmeyin.
KOVİD-19’DAN KORUNMAK İÇİN EVDEKİ KAPI KOLLARINI DEZENFEKTANLA SİLMEK GEREKİR (YANLIŞ)
El yıkamak ve sosyal mesafelenme kuralına uymak en iyi yoldur. Eğer evde bakımını yaptığınız bir Kovid-19 hastası yoksa ev ortamınız önemli bir risk unsuru değildir.
[TR724] 18.3.2020
İşte Prof. Dr. Faheem Younus‘un o açıklamaları:
*KORONAVİRÜS YENİ ÇIKAN EN TEHLİKELİ VİRÜS! (YANLIŞ)
Öncelikle bu virüs, yeni değildir. Koronavirüs, 2003 SARS (Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) ve 2012’de önce Ürdün sonra Suudi Arabistan’da görülen MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu) olaylarından sorumlu olan virüstür. Koronavirüs tehlikeli bir hastalıktır ancak dünya üzerindeki en tehlikeli hastalıktır diyemeyiz.
*KORONAVİRÜSE YAKALANANLAR MUTLAKA HAYATINI KAYBEDER! (YANLIŞ)
Her koronavirüs hastası, hayatını kaybetmemektedir. Bu oran, sanıldığı kadar yüksek değildir. Normal grip hastalığından ölen kişiler, koronavirüsten ölenlerden 60 kat daha fazladır. Koronavirüsün ölümcül seyrettiği hastalar genellikle; bir hastalık nedeniyle bünyesi zayıf olan kişiler ve yaşlı hastalardır. Bu kişilerin, virüsten korunmaya daha çok dikkat etmeleri ve bağışıklık sistemlerini güçlendirmeleri gerekmektedir.
*HASTA BİRİNDEN BİRAZ UZAK DURSAM YETER! (YANLIŞ)
Dünya Sağlık Örgütü’nden ilk olarak; hastalık belirtileri (öksürmek, hapşırmak, burun akıntısı, yüksek ateş) olan kişilerden 1 metre uzak kalınması gerektiğini açıklamıştı. Ancak şu anda hastalığın yayılmasına bağlı olarak uygun olan, hastalık belirtisi olan kişiden en az 2 metre uzaklıkta kalınmasıdır. Buna ek olarak, mutlaka hijyen kurallarına uymak gerekir.
*KORONAVİRÜSTEN KORUNABİLMEK MÜMKÜN DEĞİL! (YANLIŞ)
Gerekli tedbirleri aldığınız zaman korunabilmek mümkündür. Hastalığın başlıca bulaşma yolu öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile ortama saçılan damlacık enfeksiyonu ile olduğundan, bulaşmayı engellemek için solunum yolu enfeksiyonlarından korunma önlemlerine uyulması önerilir. Bunun ilk şartı; insandan-insana yakın temastan kaçınılmasıdır. Yakın temasın anlamı, hasta bireye yaklaşık 2 metre mesafede bulunmak,öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile saçtığı damlacıklara maruz kalmak, öpüşmek, sarılmak gibi durumlardır. Çünkü böylelikle virüs; yakındaki kişinin ağız, burun, göz mukozasına ulaşabilir. El hijyeni, tüm hastalıklarda olduğu gibi koronavirüste de önem taşımaktadır. Eller yıkanamıyorsa alkol bazlı dezenfektan tercih edilmelidir. Öksürürken veya hapşırırken, ağzınızı ve burnunuzu dirseğinizle veya bir kağıt mendille kapatın, ardından mendili kapalı bir çöpe atın ve ellerinizi yıkayın. Soğuk algınlığı, ateş veya öksürük gibi grip semptomları olan kişilerle yakın temastan kaçının. Ateş, öksürük, solunum güçlüğü gibi belirtiler gösterirseniz en yakın sağlık kurumuna veya doktorunuza hemen gidin.
*KORUNABİLMENİN TEK YOLU ÖZEL MASKE VE KIYAFETLER! (YANLIŞ)
Maske ve özel kıyafetler genellikle hastalığın kesin olarak görüldüğü alanlarda uygulanmaktadır. Bunun dışında günlük hayatta, bunlara gerek yoktur. Ancak kişiler yine de önlem olarak toplu alanlarda maske kullanabilir. Yukarıdaki korunma yöntemlerine dikkat edilirse, koronavirüsten korunabilmek mümkündür.
*ELİMİ YIKAMAM YETERLİ OLUR! (YANLIŞ)
El hijyeni, koronavirüsten korunmada önemlidir ancak tek başına yetersizdir. Diğer korunma önerilerine de dikkat etmek gerekir.
*MASKEYİ BİRKAÇ DEFA KULLANSAM BİR ŞEY OLMAZ! (YANLIŞ)
Maskeler genellikle tek kullanımlıktır. 2 kere dahi kullanılmamalıdır.
*ÇİN’DEN GELEN MALZEMELERİ KULLANMAYALIM! (YANLIŞ)
Uzun süre yolda kalmış kuru ürünlerde koronavirüsün taşınması mümkün değildir. Virüs bahsettiğimiz gibi, kişiden kişiye yakın temas halinde bulaşmaktadır.
*HAYVANLARDAN UZAK DURALIM! (YANLIŞ)
Koronavirüsün yarasa ve karıncayiyen üzerinden bulaşıldığı düşünülmektedir. Virüs ilk etapta hayvanlardan bulaşmış olsa bile, özellikle evcil hayvanlar için şu anda böyle bir durum söz konusu değildir.
*ŞU BESİNLER KORONAVİRÜSTEN KORUYOR! (YANLIŞ)
Herhangi bir besinin şu an için koronavirüsten koruması mümkün değildir. Kişiler tek bir besine odaklanmak yerine, genel olarak sağlıklı beslenerek bağışıklık sistemlerini güçlü tutmalıdırlar.
*KORONAVİRÜS YAZ AYLARINDA BİTECEK (YANLIŞ)
Önceki pandemiler mevsimsel düzenlilik göstermemiştir, kaldı ki biz yaza girerken güney yarım küre kışı yaşayacak. Virüs küresel (dağılımlı) olacak.
YAZ AYLARINDA VİRÜS SİVRİSİNEKLER ARACILIĞIYLA DAHA FAZLA YAYILACAK (YANLIŞ)
Bu enfeksiyon kan yoluyla değil solunum damlacıklarıyla yayılıyor. Sivrisinekler yayılmayı (bulaşımı) artırmayacak.
NEFESİNİZİ ZORLANMADAN 10 SANİYE KADAR TUTABİLİRSENİZ KOVID DEĞİLSİNİZDİR (YANLIŞ)
Virüsle enfekte olmuş pek çok genç hasta nefeslerini 10 saniyeden daha uzun tutabildikleri gibi enfekte olmamış pek çok yaşlı bunu yapamamaktadır. Bu bir gösterge değil.
KAN BAĞIŞI YAPINCA KOVİD 19 TESTİ YAPILIR (YANLIŞ)
Hiçbir kan bankası Kovid-19 testi yapamadığı için virüs testini bedavaya getirmek için kan verme işe yaramaz.
KORONAVİRÜS BOL SU İÇERSEK SUYLA MİDEMİZE İNER VE MİDE ASİDİMİZDE ÖLÜR (YANLIŞ)
Virüsün giriş noktası boğaz olabilir ancak vücuda girdikten sonra konak hücrelere yerleşir. Suyla aşağı inmez.
TRAFİK KAZALARINDA YILDA 30 BİN KİŞİ ÖLÜYOR KOVID-19 ABARTMAYALIM (YANLIŞ)
Trafik kazaları bulaşıcı değildir, trafikte ölüm oranları her üç günde bir iki katına çıkarak artmaz ve toplu paniğe ya da market yağmasına neden olmaz.
EL DEZENFEKTANLARI SU VE SABUNDAN İYİ İŞ GÖRÜR (YANLIŞ)
Su ve sabun virüsü gerçekten öldürür ve derimizden uzaklaştırır. Kovid-19 deri hücrelerimizde tutunamaz. Ayrıca elimizdeki görünür kirleri de temizler. Dolayısıyla markette el dezenfektanı kalmamasına üzülmeyin.
KOVİD-19’DAN KORUNMAK İÇİN EVDEKİ KAPI KOLLARINI DEZENFEKTANLA SİLMEK GEREKİR (YANLIŞ)
El yıkamak ve sosyal mesafelenme kuralına uymak en iyi yoldur. Eğer evde bakımını yaptığınız bir Kovid-19 hastası yoksa ev ortamınız önemli bir risk unsuru değildir.
[TR724] 18.3.2020
Ekonomist Mahfi Eğilmez: İhtiyat akçesini de kullandık, 100 Milyar TL’lik destek paketini kaynağı nereden gelecek?
Çankaya Köşkü’nde 16 bakan ve ekonomi yetkililerinin katılımıyla gerçekleştirdiği “Koronavirüsle Mücadele Eşgüdüm Toplantısı” sonrası AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, koronavirüse karşı alınan ekonomik tedbirler kapsamında 100 milyar TL’lik bir paket açıkladı.
Ekonomik destek paketinde kullanılacak olan 100 Milyar TL’lik kaynağın nereden geleceğini için kafalarda soru işareti oluşturdu. Ekonomist Mahfi Eğilmez sosyal medyadan yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: ‘‘Vergileri erteliyoruz, harcamaları artırıyoruz. Bütçe zaten açıktı. Faizleri düşürünce borç bulma imkânı düştü. TCMB’nin kârını ve İhtiyat akçesini de peşinen aldık ve kullandık. Bu paketin kaynağı nereden gelecek?’’
Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladığı 100 Milyar TL’lik ekonomik destek paketinde şu maddeler yer aldı:
1- Perakende, AVM, Demir-Çelik, Otomotiv, Lojistik-Ulaşım, Sinema-Tiyatro, Konaklama, Yiyecek-İçecek, Tekstil-Konfeksiyon ve Etkinlik-Organizayon sektörleri için Muhtasar ve KDV tevkifatı ile SGK primlerinin Nisan, Mayıs ve Haziran ödemeleri 6’şar ay ertelenecek.
2- Konaklama vergisi Kasım ayına kadar uygulanmayacak.
3- Otel kiralamalarına ilişkin irtifak hakkı bedelleri ve hasılat payı ödemeleri Nisan, Mayıs ve Haziran ayları için 6 ay süreyle ertelenecek.
4- İç havayolu taşımacılığında 3 ay süreyle KDV oranı yüzde 18’den yüzde 1’e indirilecek.
5- KOVİD-19 salgınıyla ilgili tedbirlerden etkilendiği için nakit akışı bozulan firmaların bankalara olan kredi anapara ve faiz ödemelerini asgari 3 ay öteleyecek ve gerektiğinde bunlara ilave finansman desteği sağlanacak.
6- İhracattaki geçici yavaşlama sürecinde kapasite kullanım oranlarının korunması amacıyla ihracatçıya stok finansmanı desteği verilecek.
7- Bu dönemde işlerinin olumsuz etkilendiğini beyan ederek talepte bulunan esnaf ve sanatkârların Halkbank’a olan kredi borçlarının, Nisan, Mayıs ve Haziran anapara ve faiz ödemelerini 3 ay süreyle ve faizsiz olarak ertelenecek.
8- Kredi Garanti Fonu limitini 25 milyar liradan 50 milyar liraya çıkartacak, kredilerde önceliği gelişmelerden olumsuz etkilendiği için likidite ihtiyacı oluşan ve teminat açığı bulunan firmalar ile KOBİ’lere verilecek.
9- Vatandaşlar için uygun ve avantajlı şartlarda sosyal amaçlı kredi paketlerinin devreye alınması teşvik edilecek.
10- 500 bin liranın altındaki konutlarda kredilendirilebilir miktarını yüzde 80’den yüzde 90’a çıkartacak, asgari peşinatı yüzde 10’a düşürülecek.
11- Virüsün yayılmasına karşı alınan tedbirlerin etkisiyle Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında temerrüde düşen firmaların kredi siciline “mücbir sebep” notu düşülmesi sağlanacak.
12- Stopaj gibi kaynağında yapılan kesintilerin ödemelerini içeren içeren muhtasar beyannamelerin sürelerini 3 ay ertelenecek.
13- Asgari ücret desteği devam edecek.
14- Mevzuatımızdaki esnek ve uzaktan çalışma modellerinin daha etkin hale getirilmesi temin edilecek.
15- Kısa Çalışma Ödeneğini devreye alacak, bundan faydalanmak için gereken süreçleri kolaylaştırılacak ve hızlandırılacak. Böylece faaliyetine ara veren işyerlerindeki işçilere geçici bir gelir desteği verirken, işverenlerin de maliyetini azaltmış olunacak.
16- En düşük emekli maaşı 1.500 liraya yükseltilecek.
17- Emeklilerin bayram ikramiyesi Nisan ayı başında ödenecek. Yine emeklilerin maaş promosyon ödemelerinin de, şubelere gitmelerine gerek kalmaksızın, doğrudan hesaplarına yatırılması sağlanacak.
18- Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın belirlediği kriterlere göre ihtiyaç sahibi ailelere yapılacak nakdi yardımlar için ilave 2 milyar liralık bir kaynak ayırılacak.
19- İstihdamdaki sürekliliği temin etmek amacıyla 2 aylık telafi çalışma süresini 4 aya çıkartılacak.
20- Küresel tedarik zincirlerindeki aksama ihtimaline karşı hem üretimde, hem de perakende de belirlenen önceliklere göre alternatif kanallar geliştirilecek.
21- Tek başına yaşayan 80 yaş üstü yaşlılar için, sosyal hizmet ve evde sağlık hizmetlerinden oluşan periyodik takip programını devreye alınacak.
[TR724] 18.3.2020
Ekonomik destek paketinde kullanılacak olan 100 Milyar TL’lik kaynağın nereden geleceğini için kafalarda soru işareti oluşturdu. Ekonomist Mahfi Eğilmez sosyal medyadan yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: ‘‘Vergileri erteliyoruz, harcamaları artırıyoruz. Bütçe zaten açıktı. Faizleri düşürünce borç bulma imkânı düştü. TCMB’nin kârını ve İhtiyat akçesini de peşinen aldık ve kullandık. Bu paketin kaynağı nereden gelecek?’’
Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladığı 100 Milyar TL’lik ekonomik destek paketinde şu maddeler yer aldı:
1- Perakende, AVM, Demir-Çelik, Otomotiv, Lojistik-Ulaşım, Sinema-Tiyatro, Konaklama, Yiyecek-İçecek, Tekstil-Konfeksiyon ve Etkinlik-Organizayon sektörleri için Muhtasar ve KDV tevkifatı ile SGK primlerinin Nisan, Mayıs ve Haziran ödemeleri 6’şar ay ertelenecek.
2- Konaklama vergisi Kasım ayına kadar uygulanmayacak.
3- Otel kiralamalarına ilişkin irtifak hakkı bedelleri ve hasılat payı ödemeleri Nisan, Mayıs ve Haziran ayları için 6 ay süreyle ertelenecek.
4- İç havayolu taşımacılığında 3 ay süreyle KDV oranı yüzde 18’den yüzde 1’e indirilecek.
5- KOVİD-19 salgınıyla ilgili tedbirlerden etkilendiği için nakit akışı bozulan firmaların bankalara olan kredi anapara ve faiz ödemelerini asgari 3 ay öteleyecek ve gerektiğinde bunlara ilave finansman desteği sağlanacak.
6- İhracattaki geçici yavaşlama sürecinde kapasite kullanım oranlarının korunması amacıyla ihracatçıya stok finansmanı desteği verilecek.
7- Bu dönemde işlerinin olumsuz etkilendiğini beyan ederek talepte bulunan esnaf ve sanatkârların Halkbank’a olan kredi borçlarının, Nisan, Mayıs ve Haziran anapara ve faiz ödemelerini 3 ay süreyle ve faizsiz olarak ertelenecek.
8- Kredi Garanti Fonu limitini 25 milyar liradan 50 milyar liraya çıkartacak, kredilerde önceliği gelişmelerden olumsuz etkilendiği için likidite ihtiyacı oluşan ve teminat açığı bulunan firmalar ile KOBİ’lere verilecek.
9- Vatandaşlar için uygun ve avantajlı şartlarda sosyal amaçlı kredi paketlerinin devreye alınması teşvik edilecek.
10- 500 bin liranın altındaki konutlarda kredilendirilebilir miktarını yüzde 80’den yüzde 90’a çıkartacak, asgari peşinatı yüzde 10’a düşürülecek.
11- Virüsün yayılmasına karşı alınan tedbirlerin etkisiyle Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında temerrüde düşen firmaların kredi siciline “mücbir sebep” notu düşülmesi sağlanacak.
12- Stopaj gibi kaynağında yapılan kesintilerin ödemelerini içeren içeren muhtasar beyannamelerin sürelerini 3 ay ertelenecek.
13- Asgari ücret desteği devam edecek.
14- Mevzuatımızdaki esnek ve uzaktan çalışma modellerinin daha etkin hale getirilmesi temin edilecek.
15- Kısa Çalışma Ödeneğini devreye alacak, bundan faydalanmak için gereken süreçleri kolaylaştırılacak ve hızlandırılacak. Böylece faaliyetine ara veren işyerlerindeki işçilere geçici bir gelir desteği verirken, işverenlerin de maliyetini azaltmış olunacak.
16- En düşük emekli maaşı 1.500 liraya yükseltilecek.
17- Emeklilerin bayram ikramiyesi Nisan ayı başında ödenecek. Yine emeklilerin maaş promosyon ödemelerinin de, şubelere gitmelerine gerek kalmaksızın, doğrudan hesaplarına yatırılması sağlanacak.
18- Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın belirlediği kriterlere göre ihtiyaç sahibi ailelere yapılacak nakdi yardımlar için ilave 2 milyar liralık bir kaynak ayırılacak.
19- İstihdamdaki sürekliliği temin etmek amacıyla 2 aylık telafi çalışma süresini 4 aya çıkartılacak.
20- Küresel tedarik zincirlerindeki aksama ihtimaline karşı hem üretimde, hem de perakende de belirlenen önceliklere göre alternatif kanallar geliştirilecek.
21- Tek başına yaşayan 80 yaş üstü yaşlılar için, sosyal hizmet ve evde sağlık hizmetlerinden oluşan periyodik takip programını devreye alınacak.
[TR724] 18.3.2020
ABD’de yüzlerce mahkuma Koranavirüs tahliyesi
Koronavirüs salgınında dolayı İran ve Bahreyn’den sonra ABD’de mahkumlar tahliye edilmeye başlandı. ABD’nin California, Ohio ve Illinois eyaletlerinde Koronavirüs riskinden dolayı yüzlerce mahkumu serbest bırakırken, bazı bölgelerde ‘düşük seviyeli’ suçlar için kovuşturmaya girilmeyeceği açıklandı.
Yetkililer cezaevlerindeki potansiyel Koronavirüs karantinasına hazırlık amacıyla hapishane nüfusunu azaltmak için çalışıyor. California’nın Los Angeles şehrinde Şubat ayının sonundan bu yana hapishane nüfusu 600 azaldı. Günlük tutuklamalar da günde 300’den 60’a düşürüldü.
Ohio, Cuyahoga bölgesinde Cuma gününden bu yana 200 kişi serbest bırakıldı. Ülkenin Illinois eyaletinin Cook bölgesinde ise hamile bir mahkumun serbest bırakılmasını sağlandı.
ABD’nin 122 federal ve 1700’den fazla eyalet hapishanesinde 30 gün boyunca avukatların bile ziyaretleri yasaklandı. Buna karşılık mahkumların telefon hakları ve konuşma süreleri artırıldı. ABD hapishanesinde şu ana kadar bilinen Koronavirüs vakası bulunmuyor. Ülke genelinde 2.3 milyon hükümlü ve tutuklu bulunuyor.
[TR724] 18.3.2020
Yetkililer cezaevlerindeki potansiyel Koronavirüs karantinasına hazırlık amacıyla hapishane nüfusunu azaltmak için çalışıyor. California’nın Los Angeles şehrinde Şubat ayının sonundan bu yana hapishane nüfusu 600 azaldı. Günlük tutuklamalar da günde 300’den 60’a düşürüldü.
Ohio, Cuyahoga bölgesinde Cuma gününden bu yana 200 kişi serbest bırakıldı. Ülkenin Illinois eyaletinin Cook bölgesinde ise hamile bir mahkumun serbest bırakılmasını sağlandı.
ABD’nin 122 federal ve 1700’den fazla eyalet hapishanesinde 30 gün boyunca avukatların bile ziyaretleri yasaklandı. Buna karşılık mahkumların telefon hakları ve konuşma süreleri artırıldı. ABD hapishanesinde şu ana kadar bilinen Koronavirüs vakası bulunmuyor. Ülke genelinde 2.3 milyon hükümlü ve tutuklu bulunuyor.
[TR724] 18.3.2020
Testlere katılanlar 4 günde iyileşti
Bütün dünya gözünü yeni tip Koronavirüs'e karşı etkili olacak aşı ve ilaçlara çevirirken, Çin hükümeti ilginç bir açıklamada bulundu. "Favipiravir" isimli grip ilacının vak'alarda 14 günlük süreyi 4 güne indirdiği kaydedildi.
Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının başladığı Çin'de yetkililer, Japon yapımı grip ilacı 'Favipiravir'in bazı Covid-19 vak'alarının tedavisinde etkili olduğunu ifade etti.
Japon şirket Fujifilm Toyama Chemical tarafından üretilen Favipiravir, farklı influenza türlerinde kullanılıyor.
340 KİŞİ ÜZERİNDE KLİNİK DENEY YAPILDI
Çin Bilim ve Teknoloji Bakanlığı'ndan Şang Sinmin, Vuhan ve Şenzen şehirlerinde 340 kişi üzerinde Favipiravir'in Koronavirüs üzerindeki etkileri hakkında klinik deneyler yapıldığını ve "umut verici" sonuçlar alındığını ifade etti.
Salı günü ilacın kullanımı hakkında gazetecilere açıklamada bulunan Şang, Favipiravir'in Koronavirüs'ün tedavisinde "açıkça etkili" olduğunu gözlemlediklerini aktardı.
Testlerde Favipiravir kullanan Koronavirüs hastaları, testleri pozitif çıktıktan ortalama 4 gün sonra virüsü tamamen sisteminden attı.
Normal bir Koronavirüs hastasının testlerinin negatife dönmesi ortalama 11 gün sürüyor.
Ek olarak, çekilen röntgenler Favipiravir kullanan hastaların akciğerlerinin durumu yüzde 91 iyileşti. Diğer hastalarda bu oran yüzde 61'lerdeydi.
Dünya Sağlık Örgütü uyardı: Korona hurafeleri ve gerçekleri
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının başladığı Çin'de yetkililer, Japon yapımı grip ilacı 'Favipiravir'in bazı Covid-19 vak'alarının tedavisinde etkili olduğunu ifade etti.
Japon şirket Fujifilm Toyama Chemical tarafından üretilen Favipiravir, farklı influenza türlerinde kullanılıyor.
340 KİŞİ ÜZERİNDE KLİNİK DENEY YAPILDI
Çin Bilim ve Teknoloji Bakanlığı'ndan Şang Sinmin, Vuhan ve Şenzen şehirlerinde 340 kişi üzerinde Favipiravir'in Koronavirüs üzerindeki etkileri hakkında klinik deneyler yapıldığını ve "umut verici" sonuçlar alındığını ifade etti.
Salı günü ilacın kullanımı hakkında gazetecilere açıklamada bulunan Şang, Favipiravir'in Koronavirüs'ün tedavisinde "açıkça etkili" olduğunu gözlemlediklerini aktardı.
Testlerde Favipiravir kullanan Koronavirüs hastaları, testleri pozitif çıktıktan ortalama 4 gün sonra virüsü tamamen sisteminden attı.
Normal bir Koronavirüs hastasının testlerinin negatife dönmesi ortalama 11 gün sürüyor.
Ek olarak, çekilen röntgenler Favipiravir kullanan hastaların akciğerlerinin durumu yüzde 91 iyileşti. Diğer hastalarda bu oran yüzde 61'lerdeydi.
Dünya Sağlık Örgütü uyardı: Korona hurafeleri ve gerçekleri
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
Cezaevleri için gerekli tedbirlerin alınması için hükümete çağrı
Dünyayı tehdit eden Koronavirüs’e karşı cezaevlerinde gerekli tedbirler henüz alınmadı
Bu işin şakası yok
Dünyayı tehdit eden Koronavirüs’e karşı en korumasız kesimlerden bir de cezaevleri. Tutuklu ve mahkumların sağlıklı beslenme imkanı yok, hava alma imkanları kısıtlı. Kapasitenin çok üzerinde kaldıklarından Hijyen koşulları çok yetersiz. Sadece Tutuklu ve mahkumlar için değil personel için de aynı tehlike söz konusu.
Her ülke kendi imkanları ölçüsünde cezaevleri konusunda tedbirler açıklıyor.Norveç, Bahreyn ve İtalya’da bütün tutukluların serbest bırakıldı.İran da yaklaşık 85 bin mahkûmun geçici olarak serbest bırakıldığı açıklandı.Ancak Türkiye'den görüşleri kısıtlamak ve bir kaç yere el dezenfektanı koymaktan başka tedbir alınmadı.
Sosyal medyada “KoronayaKarşı AcilTahliye” gibi kampanyalar yapılıyor . Ancak bu konu dünya genelinde bu TT olmasına rağmen yetkililerden itibar görmüyor.
En son İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu meclisi ve hükümeti göreve çağırdı. Tanrıkulu , Kapasitesinin üzerinde dolu olan cezaevleri şartlarını iyileştirmek ve hasta mahpusların durumunu gözden geçirmek gerektiğini söyledi . Mevcut kanunların gerekli tahliye kararlarını almak için yeterli olduğunu hatırlatan Tanrıkulu yarınki meclis toplantısından da gerekli kararların alınabileceğini söyledi .
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
Bu işin şakası yok
Dünyayı tehdit eden Koronavirüs’e karşı en korumasız kesimlerden bir de cezaevleri. Tutuklu ve mahkumların sağlıklı beslenme imkanı yok, hava alma imkanları kısıtlı. Kapasitenin çok üzerinde kaldıklarından Hijyen koşulları çok yetersiz. Sadece Tutuklu ve mahkumlar için değil personel için de aynı tehlike söz konusu.
Her ülke kendi imkanları ölçüsünde cezaevleri konusunda tedbirler açıklıyor.Norveç, Bahreyn ve İtalya’da bütün tutukluların serbest bırakıldı.İran da yaklaşık 85 bin mahkûmun geçici olarak serbest bırakıldığı açıklandı.Ancak Türkiye'den görüşleri kısıtlamak ve bir kaç yere el dezenfektanı koymaktan başka tedbir alınmadı.
Sosyal medyada “KoronayaKarşı AcilTahliye” gibi kampanyalar yapılıyor . Ancak bu konu dünya genelinde bu TT olmasına rağmen yetkililerden itibar görmüyor.
En son İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu meclisi ve hükümeti göreve çağırdı. Tanrıkulu , Kapasitesinin üzerinde dolu olan cezaevleri şartlarını iyileştirmek ve hasta mahpusların durumunu gözden geçirmek gerektiğini söyledi . Mevcut kanunların gerekli tahliye kararlarını almak için yeterli olduğunu hatırlatan Tanrıkulu yarınki meclis toplantısından da gerekli kararların alınabileceğini söyledi .
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
Almanya'da en yetkili ağızdan korkutucu rakam: 2-3 ayda 10 milyon kişi...
Almanya'da salgın hastalıklar konusunda yetkili Robert Koch Enstitüsü (RKI), ülkede hızla artan koronavirüs vaka sayısı nedeniyle yetkililerin açıkladığı önlemlere ve hijyene azami dikkat gösterilmesi uyarısında bulundu.
RKI Başkanı Lothar Wieler, virüsün bulaşma hızının azaltılamaması durumunda Almanya'da 2-3 ay içinde vaka sayısının 10 milyona yükselebileceğini belirtti. Wieler, "Daha haftalar ve aylarca sürecek bir epideminin başlangıcındayız" diye konuştu. Almanya'da gece yarısı itibarıyla vak'a sayısı 10 bin 69 olarak kaydedildi. Koronavirüsten ölenlerin sayısı ise şu an 29. Ülkede bir gün içinde yeni enfekte insan sayısınınsa 702 olduğu belirtildi.
ACİL ÖNLEMLER ALINIYOR
Bu arada Almanya yeni koronavirüsle (SARS-CoV-2) mücadele amacıyla bir acil eylem planı devreye soktu. Artan COVID-19 hastaları nedeniyle sağlık sisteminde kaos yaşanmaması için yoğun bakım ünitesi yatak kapasitesinin artırılması için harekete geçildi.
Gerek federal gerekse eyaletler düzeyinde salı günü alınan karara göre, eyalet yönetimleri ”bu hedefe ulaşmak için geçici yoğun bakım üniteleri kurmak” amacıyla hastanelerle birlikte çalışacak.
Bu bağlamda yoğun bakım kapasitesinin iki katına çıkarılması hedefleniyor. Söz konusu planlara ilk kez haber portalı Spiegel Online yer vermişti.
Almanya Sağlık BakanıJens Spahn’ın verdiği bilgiye göre, Almanya genelindeki yoğun bakım ünitelerinde 25 bini solunum desteğine sahip 28 bin kişilik yoğun bakım kapasitesi bulunuyor.
Alınan karar uyarınca ayrıca daha hafif seyreden vakalar için ise rehabilitasyon merkezleri, oteller veya büyük spor salonları ek kapasite sağlayacak.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
RKI Başkanı Lothar Wieler, virüsün bulaşma hızının azaltılamaması durumunda Almanya'da 2-3 ay içinde vaka sayısının 10 milyona yükselebileceğini belirtti. Wieler, "Daha haftalar ve aylarca sürecek bir epideminin başlangıcındayız" diye konuştu. Almanya'da gece yarısı itibarıyla vak'a sayısı 10 bin 69 olarak kaydedildi. Koronavirüsten ölenlerin sayısı ise şu an 29. Ülkede bir gün içinde yeni enfekte insan sayısınınsa 702 olduğu belirtildi.
ACİL ÖNLEMLER ALINIYOR
Bu arada Almanya yeni koronavirüsle (SARS-CoV-2) mücadele amacıyla bir acil eylem planı devreye soktu. Artan COVID-19 hastaları nedeniyle sağlık sisteminde kaos yaşanmaması için yoğun bakım ünitesi yatak kapasitesinin artırılması için harekete geçildi.
Gerek federal gerekse eyaletler düzeyinde salı günü alınan karara göre, eyalet yönetimleri ”bu hedefe ulaşmak için geçici yoğun bakım üniteleri kurmak” amacıyla hastanelerle birlikte çalışacak.
Bu bağlamda yoğun bakım kapasitesinin iki katına çıkarılması hedefleniyor. Söz konusu planlara ilk kez haber portalı Spiegel Online yer vermişti.
Almanya Sağlık BakanıJens Spahn’ın verdiği bilgiye göre, Almanya genelindeki yoğun bakım ünitelerinde 25 bini solunum desteğine sahip 28 bin kişilik yoğun bakım kapasitesi bulunuyor.
Alınan karar uyarınca ayrıca daha hafif seyreden vakalar için ise rehabilitasyon merkezleri, oteller veya büyük spor salonları ek kapasite sağlayacak.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
Hizmet demokratik ülkelerde politik olarak daha çok ses çıkarmalı!
Leeds Beckett Üniversitesi’nden emekli sosyoloji profesörü Max Farrar'dan Hizmet Hareketi ile ilgili önemli tespitler...
İngilteredeki Hizmet Araştırmaları Merkezi (Center of Hizmet Studies), YouTube kanalında “Encounters with Hizmet” mülakat serisini devam ettiriyor.
Son mülakat Profesör Max Farrar ile yapıldı.
Leeds Beckett Üniversitesi’nden emekli olan sosyoloji profesörü Max Farrar, 10 yıldan uzun suredir Hizmet Hareketi’ni takip ediyor. Farrar danışmanlık seviyesinde destek de veriyor.
PROFESÖR FARRAR'IN HİZMET HAREKETİ'NE DAİR TESPİTLERİNDEN SATIR BAŞLARI:
* Hizmet Hareketi'nden insanlarla ilk karşılaşmamda son derece kibar, çekici, eğitimli ve zeki olmaları dikkatimi çekti.
*Hareketin üyelerinin moderniteyle ilişkisi, akla ve bilime açık olması, toplumu dönüştüren bir rolünün olması gibi yönleriyle diğer pek çok Müslümandan farklı olduğunu düşünüyorum.
*Ben agresif biraz da militan sol geleneğe mensup bir aktivisttim. Hizmetten insanlarla zaman geçirdikçe, zaten evlenip çocuğa karışınca dizginlemeye başladığım bu tarafımı, daha çok barış ve diyalog eksenli hareket ederek kanalize ettiğimi hissettim.
*Hizmet’in ortaya koyduğu model, İngilizlerin birlikte yasarken kendilerini emniyette hissedeceği; şiddet taraftarı Selefi ve radikal grupların eylem ve söylemlerine karşı da panzehir mahiyeti taşıyan bir İslam modeli.
*Darbenin Gülen ve Hizmet insanlarının dünya görüsünde yeri olmadığını biliyorum. Türkiye hükûmetinin islediği insan hakları ihlallerinin, yargıyı kontrol etmesinin, sessiz çoğunluğun tamamen karşısındayım.
HİZMET HAREKETİ ENTELEKTÜEL VE EKONOMİK DİNAMİKLERE SAHİP
*Hizmet hareketinin Türkiye dışında yeni diasporalar oluşturması için gereken altyapı zaten vardı. Bunun için gereken manevi, entelektüel ve de ekonomik dinamiklere de sahip olduklarına inanıyorum.
*Hizmet’in İngiltere’de ve Brezilya’da faaliyetlerine hala olduğu gibi devam ettiğini gördüm, bu da mağlubiyet psikolojisine düşmediklerini gösteriyor.
*Hareketin yayınlarını ve etkinliklerini takip ediyorum. Ciddi bir emek urunu ve içerik olarak da çok kaliteli buluyorum.
*Ancak diğer siyasi ve sivil toplum kuruluşları ile ittifak halinde ve daha şiddetli bir lobi faaliyetine girmesi gerektiğini düşünüyorum.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
İngilteredeki Hizmet Araştırmaları Merkezi (Center of Hizmet Studies), YouTube kanalında “Encounters with Hizmet” mülakat serisini devam ettiriyor.
Son mülakat Profesör Max Farrar ile yapıldı.
Leeds Beckett Üniversitesi’nden emekli olan sosyoloji profesörü Max Farrar, 10 yıldan uzun suredir Hizmet Hareketi’ni takip ediyor. Farrar danışmanlık seviyesinde destek de veriyor.
PROFESÖR FARRAR'IN HİZMET HAREKETİ'NE DAİR TESPİTLERİNDEN SATIR BAŞLARI:
* Hizmet Hareketi'nden insanlarla ilk karşılaşmamda son derece kibar, çekici, eğitimli ve zeki olmaları dikkatimi çekti.
*Hareketin üyelerinin moderniteyle ilişkisi, akla ve bilime açık olması, toplumu dönüştüren bir rolünün olması gibi yönleriyle diğer pek çok Müslümandan farklı olduğunu düşünüyorum.
*Ben agresif biraz da militan sol geleneğe mensup bir aktivisttim. Hizmetten insanlarla zaman geçirdikçe, zaten evlenip çocuğa karışınca dizginlemeye başladığım bu tarafımı, daha çok barış ve diyalog eksenli hareket ederek kanalize ettiğimi hissettim.
*Hizmet’in ortaya koyduğu model, İngilizlerin birlikte yasarken kendilerini emniyette hissedeceği; şiddet taraftarı Selefi ve radikal grupların eylem ve söylemlerine karşı da panzehir mahiyeti taşıyan bir İslam modeli.
*Darbenin Gülen ve Hizmet insanlarının dünya görüsünde yeri olmadığını biliyorum. Türkiye hükûmetinin islediği insan hakları ihlallerinin, yargıyı kontrol etmesinin, sessiz çoğunluğun tamamen karşısındayım.
HİZMET HAREKETİ ENTELEKTÜEL VE EKONOMİK DİNAMİKLERE SAHİP
*Hizmet hareketinin Türkiye dışında yeni diasporalar oluşturması için gereken altyapı zaten vardı. Bunun için gereken manevi, entelektüel ve de ekonomik dinamiklere de sahip olduklarına inanıyorum.
*Hizmet’in İngiltere’de ve Brezilya’da faaliyetlerine hala olduğu gibi devam ettiğini gördüm, bu da mağlubiyet psikolojisine düşmediklerini gösteriyor.
*Hareketin yayınlarını ve etkinliklerini takip ediyorum. Ciddi bir emek urunu ve içerik olarak da çok kaliteli buluyorum.
*Ancak diğer siyasi ve sivil toplum kuruluşları ile ittifak halinde ve daha şiddetli bir lobi faaliyetine girmesi gerektiğini düşünüyorum.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
Uzman doktordan önemli açıklamalar
Maryland Üniversitesi Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Faheem Younus, tüm dünyaya yayılan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla ilgili doğru bilinen yanlışları tek tek anlattı.
İşte Prof. Dr. Faheem Younus‘un o açıklamaları:
*KORONAVİRÜS YENİ ÇIKAN EN TEHLİKELİ VİRÜS! (YANLIŞ)
Öncelikle bu virüs, yeni değildir. Koronavirüs, 2003 SARS (Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) ve 2012’de önce Ürdün sonra Suudi Arabistan’da görülen MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu) olaylarından sorumlu olan virüstür. Koronavirüs tehlikeli bir hastalıktır ancak dünya üzerindeki en tehlikeli hastalıktır diyemeyiz.
*KORONAVİRÜSE YAKALANANLAR MUTLAKA HAYATINI KAYBEDER! (YANLIŞ)
Her koronavirüs hastası, hayatını kaybetmemektedir. Bu oran, sanıldığı kadar yüksek değildir. Normal grip hastalığından ölen kişiler, koronavirüsten ölenlerden 60 kat daha fazladır. Koronavirüsün ölümcül seyrettiği hastalar genellikle; bir hastalık nedeniyle bünyesi zayıf olan kişiler ve yaşlı hastalardır. Bu kişilerin, virüsten korunmaya daha çok dikkat etmeleri ve bağışıklık sistemlerini güçlendirmeleri gerekmektedir.
*HASTA BİRİNDEN BİRAZ UZAK DURSAM YETER! (YANLIŞ)
Dünya Sağlık Örgütü’nden ilk olarak; hastalık belirtileri (öksürmek, hapşırmak, burun akıntısı, yüksek ateş) olan kişilerden 1 metre uzak kalınması gerektiğini açıklamıştı. Ancak şu anda hastalığın yayılmasına bağlı olarak uygun olan, hastalık belirtisi olan kişiden en az 2 metre uzaklıkta kalınmasıdır. Buna ek olarak, mutlaka hijyen kurallarına uymak gerekir.
*KORONAVİRÜSTEN KORUNABİLMEK MÜMKÜN DEĞİL! (YANLIŞ)
Gerekli tedbirleri aldığınız zaman korunabilmek mümkündür. Hastalığın başlıca bulaşma yolu öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile ortama saçılan damlacık enfeksiyonu ile olduğundan, bulaşmayı engellemek için solunum yolu enfeksiyonlarından korunma önlemlerine uyulması önerilir. Bunun ilk şartı; insandan-insana yakın temastan kaçınılmasıdır. Yakın temasın anlamı, hasta bireye yaklaşık 2 metre mesafede bulunmak,öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile saçtığı damlacıklara maruz kalmak, öpüşmek, sarılmak gibi durumlardır. Çünkü böylelikle virüs; yakındaki kişinin ağız, burun, göz mukozasına ulaşabilir. El hijyeni, tüm hastalıklarda olduğu gibi koronavirüste de önem taşımaktadır. Eller yıkanamıyorsa alkol bazlı dezenfektan tercih edilmelidir. Öksürürken veya hapşırırken, ağzınızı ve burnunuzu dirseğinizle veya bir kağıt mendille kapatın, ardından mendili kapalı bir çöpe atın ve ellerinizi yıkayın. Soğuk algınlığı, ateş veya öksürük gibi grip semptomları olan kişilerle yakın temastan kaçının. Ateş, öksürük, solunum güçlüğü gibi belirtiler gösterirseniz en yakın sağlık kurumuna veya doktorunuza hemen gidin.
*KORUNABİLMENİN TEK YOLU ÖZEL MASKE VE KIYAFETLER! (YANLIŞ)
Maske ve özel kıyafetler genellikle hastalığın kesin olarak görüldüğü alanlarda uygulanmaktadır. Bunun dışında günlük hayatta, bunlara gerek yoktur. Ancak kişiler yine de önlem olarak toplu alanlarda maske kullanabilir. Yukarıdaki korunma yöntemlerine dikkat edilirse, koronavirüsten korunabilmek mümkündür.
*ELİMİ YIKAMAM YETERLİ OLUR! (YANLIŞ)
El hijyeni, koronavirüsten korunmada önemlidir ancak tek başına yetersizdir. Diğer korunma önerilerine de dikkat etmek gerekir.
*MASKEYİ BİRKAÇ DEFA KULLANSAM BİR ŞEY OLMAZ! (YANLIŞ)
Maskeler genellikle tek kullanımlıktır. 2 kere dahi kullanılmamalıdır.
*ÇİN’DEN GELEN MALZEMELERİ KULLANMAYALIM! (YANLIŞ)
Uzun süre yolda kalmış kuru ürünlerde koronavirüsün taşınması mümkün değildir. Virüs bahsettiğimiz gibi, kişiden kişiye yakın temas halinde bulaşmaktadır.
*HAYVANLARDAN UZAK DURALIM! (YANLIŞ)
Koronavirüsün yarasa ve karıncayiyen üzerinden bulaşıldığı düşünülmektedir. Virüs ilk etapta hayvanlardan bulaşmış olsa bile, özellikle evcil hayvanlar için şu anda böyle bir durum söz konusu değildir.
*ŞU BESİNLER KORONAVİRÜSTEN KORUYOR! (YANLIŞ)
Herhangi bir besinin şu an için koronavirüsten koruması mümkün değildir. Kişiler tek bir besine odaklanmak yerine, genel olarak sağlıklı beslenerek bağışıklık sistemlerini güçlü tutmalıdırlar.
*KORONAVİRÜS YAZ AYLARINDA BİTECEK (YANLIŞ)
Önceki pandemiler mevsimsel düzenlilik göstermemiştir, kaldı ki biz yaza girerken güney yarım küre kışı yaşayacak. Virüs küresel (dağılımlı) olacak.
YAZ AYLARINDA VİRÜS SİVRİSİNEKLER ARACILIĞIYLA DAHA FAZLA YAYILACAK (YANLIŞ)
Bu enfeksiyon kan yoluyla değil solunum damlacıklarıyla yayılıyor. Sivrisinekler yayılmayı (bulaşımı) artırmayacak.
NEFESİNİZİ ZORLANMADAN 10 SANİYE KADAR TUTABİLİRSENİZ KOVID DEĞİLSİNİZDİR (YANLIŞ)
Virüsle enfekte olmuş pek çok genç hasta nefeslerini 10 saniyeden daha uzun tutabildikleri gibi enfekte olmamış pek çok yaşlı bunu yapamamaktadır. Bu bir gösterge değil.
KAN BAĞIŞI YAPINCA KOVİD 19 TESTİ YAPILIR (YANLIŞ)
Hiçbir kan bankası Kovid-19 testi yapamadığı için virüs testini bedavaya getirmek için kan verme işe yaramaz.
KORONAVİRÜS BOL SU İÇERSEK SUYLA MİDEMİZE İNER VE MİDE ASİDİMİZDE ÖLÜR (YANLIŞ)
Virüsün giriş noktası boğaz olabilir ancak vücuda girdikten sonra konak hücrelere yerleşir. Suyla aşağı inmez.
TRAFİK KAZALARINDA YILDA 30 BİN KİŞİ ÖLÜYOR KOVID-19 ABARTMAYALIM (YANLIŞ)
Trafik kazaları bulaşıcı değildir, trafikte ölüm oranları her üç günde bir iki katına çıkarak artmaz ve toplu paniğe ya da market yağmasına neden olmaz.
EL DEZENFEKTANLARI SU VE SABUNDAN İYİ İŞ GÖRÜR (YANLIŞ)
Su ve sabun virüsü gerçekten öldürür ve derimizden uzaklaştırır. Kovid-19 deri hücrelerimizde tutunamaz. Ayrıca elimizdeki görünür kirleri de temizler. Dolayısıyla markette el dezenfektanı kalmamasına üzülmeyin.
KOVİD-19’DAN KORUNMAK İÇİN EVDEKİ KAPI KOLLARINI DEZENFEKTANLA SİLMEK GEREKİR (YANLIŞ)
El yıkamak ve sosyal mesafelenme kuralına uymak en iyi yoldur. Eğer evde bakımını yaptığınız bir Kovid-19 hastası yoksa ev ortamınız önemli bir risk unsuru değildir.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
İşte Prof. Dr. Faheem Younus‘un o açıklamaları:
*KORONAVİRÜS YENİ ÇIKAN EN TEHLİKELİ VİRÜS! (YANLIŞ)
Öncelikle bu virüs, yeni değildir. Koronavirüs, 2003 SARS (Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) ve 2012’de önce Ürdün sonra Suudi Arabistan’da görülen MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu) olaylarından sorumlu olan virüstür. Koronavirüs tehlikeli bir hastalıktır ancak dünya üzerindeki en tehlikeli hastalıktır diyemeyiz.
*KORONAVİRÜSE YAKALANANLAR MUTLAKA HAYATINI KAYBEDER! (YANLIŞ)
Her koronavirüs hastası, hayatını kaybetmemektedir. Bu oran, sanıldığı kadar yüksek değildir. Normal grip hastalığından ölen kişiler, koronavirüsten ölenlerden 60 kat daha fazladır. Koronavirüsün ölümcül seyrettiği hastalar genellikle; bir hastalık nedeniyle bünyesi zayıf olan kişiler ve yaşlı hastalardır. Bu kişilerin, virüsten korunmaya daha çok dikkat etmeleri ve bağışıklık sistemlerini güçlendirmeleri gerekmektedir.
*HASTA BİRİNDEN BİRAZ UZAK DURSAM YETER! (YANLIŞ)
Dünya Sağlık Örgütü’nden ilk olarak; hastalık belirtileri (öksürmek, hapşırmak, burun akıntısı, yüksek ateş) olan kişilerden 1 metre uzak kalınması gerektiğini açıklamıştı. Ancak şu anda hastalığın yayılmasına bağlı olarak uygun olan, hastalık belirtisi olan kişiden en az 2 metre uzaklıkta kalınmasıdır. Buna ek olarak, mutlaka hijyen kurallarına uymak gerekir.
*KORONAVİRÜSTEN KORUNABİLMEK MÜMKÜN DEĞİL! (YANLIŞ)
Gerekli tedbirleri aldığınız zaman korunabilmek mümkündür. Hastalığın başlıca bulaşma yolu öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile ortama saçılan damlacık enfeksiyonu ile olduğundan, bulaşmayı engellemek için solunum yolu enfeksiyonlarından korunma önlemlerine uyulması önerilir. Bunun ilk şartı; insandan-insana yakın temastan kaçınılmasıdır. Yakın temasın anlamı, hasta bireye yaklaşık 2 metre mesafede bulunmak,öksürük-aksırık esnasında solunum yolu ile saçtığı damlacıklara maruz kalmak, öpüşmek, sarılmak gibi durumlardır. Çünkü böylelikle virüs; yakındaki kişinin ağız, burun, göz mukozasına ulaşabilir. El hijyeni, tüm hastalıklarda olduğu gibi koronavirüste de önem taşımaktadır. Eller yıkanamıyorsa alkol bazlı dezenfektan tercih edilmelidir. Öksürürken veya hapşırırken, ağzınızı ve burnunuzu dirseğinizle veya bir kağıt mendille kapatın, ardından mendili kapalı bir çöpe atın ve ellerinizi yıkayın. Soğuk algınlığı, ateş veya öksürük gibi grip semptomları olan kişilerle yakın temastan kaçının. Ateş, öksürük, solunum güçlüğü gibi belirtiler gösterirseniz en yakın sağlık kurumuna veya doktorunuza hemen gidin.
*KORUNABİLMENİN TEK YOLU ÖZEL MASKE VE KIYAFETLER! (YANLIŞ)
Maske ve özel kıyafetler genellikle hastalığın kesin olarak görüldüğü alanlarda uygulanmaktadır. Bunun dışında günlük hayatta, bunlara gerek yoktur. Ancak kişiler yine de önlem olarak toplu alanlarda maske kullanabilir. Yukarıdaki korunma yöntemlerine dikkat edilirse, koronavirüsten korunabilmek mümkündür.
*ELİMİ YIKAMAM YETERLİ OLUR! (YANLIŞ)
El hijyeni, koronavirüsten korunmada önemlidir ancak tek başına yetersizdir. Diğer korunma önerilerine de dikkat etmek gerekir.
*MASKEYİ BİRKAÇ DEFA KULLANSAM BİR ŞEY OLMAZ! (YANLIŞ)
Maskeler genellikle tek kullanımlıktır. 2 kere dahi kullanılmamalıdır.
*ÇİN’DEN GELEN MALZEMELERİ KULLANMAYALIM! (YANLIŞ)
Uzun süre yolda kalmış kuru ürünlerde koronavirüsün taşınması mümkün değildir. Virüs bahsettiğimiz gibi, kişiden kişiye yakın temas halinde bulaşmaktadır.
*HAYVANLARDAN UZAK DURALIM! (YANLIŞ)
Koronavirüsün yarasa ve karıncayiyen üzerinden bulaşıldığı düşünülmektedir. Virüs ilk etapta hayvanlardan bulaşmış olsa bile, özellikle evcil hayvanlar için şu anda böyle bir durum söz konusu değildir.
*ŞU BESİNLER KORONAVİRÜSTEN KORUYOR! (YANLIŞ)
Herhangi bir besinin şu an için koronavirüsten koruması mümkün değildir. Kişiler tek bir besine odaklanmak yerine, genel olarak sağlıklı beslenerek bağışıklık sistemlerini güçlü tutmalıdırlar.
*KORONAVİRÜS YAZ AYLARINDA BİTECEK (YANLIŞ)
Önceki pandemiler mevsimsel düzenlilik göstermemiştir, kaldı ki biz yaza girerken güney yarım küre kışı yaşayacak. Virüs küresel (dağılımlı) olacak.
YAZ AYLARINDA VİRÜS SİVRİSİNEKLER ARACILIĞIYLA DAHA FAZLA YAYILACAK (YANLIŞ)
Bu enfeksiyon kan yoluyla değil solunum damlacıklarıyla yayılıyor. Sivrisinekler yayılmayı (bulaşımı) artırmayacak.
NEFESİNİZİ ZORLANMADAN 10 SANİYE KADAR TUTABİLİRSENİZ KOVID DEĞİLSİNİZDİR (YANLIŞ)
Virüsle enfekte olmuş pek çok genç hasta nefeslerini 10 saniyeden daha uzun tutabildikleri gibi enfekte olmamış pek çok yaşlı bunu yapamamaktadır. Bu bir gösterge değil.
KAN BAĞIŞI YAPINCA KOVİD 19 TESTİ YAPILIR (YANLIŞ)
Hiçbir kan bankası Kovid-19 testi yapamadığı için virüs testini bedavaya getirmek için kan verme işe yaramaz.
KORONAVİRÜS BOL SU İÇERSEK SUYLA MİDEMİZE İNER VE MİDE ASİDİMİZDE ÖLÜR (YANLIŞ)
Virüsün giriş noktası boğaz olabilir ancak vücuda girdikten sonra konak hücrelere yerleşir. Suyla aşağı inmez.
TRAFİK KAZALARINDA YILDA 30 BİN KİŞİ ÖLÜYOR KOVID-19 ABARTMAYALIM (YANLIŞ)
Trafik kazaları bulaşıcı değildir, trafikte ölüm oranları her üç günde bir iki katına çıkarak artmaz ve toplu paniğe ya da market yağmasına neden olmaz.
EL DEZENFEKTANLARI SU VE SABUNDAN İYİ İŞ GÖRÜR (YANLIŞ)
Su ve sabun virüsü gerçekten öldürür ve derimizden uzaklaştırır. Kovid-19 deri hücrelerimizde tutunamaz. Ayrıca elimizdeki görünür kirleri de temizler. Dolayısıyla markette el dezenfektanı kalmamasına üzülmeyin.
KOVİD-19’DAN KORUNMAK İÇİN EVDEKİ KAPI KOLLARINI DEZENFEKTANLA SİLMEK GEREKİR (YANLIŞ)
El yıkamak ve sosyal mesafelenme kuralına uymak en iyi yoldur. Eğer evde bakımını yaptığınız bir Kovid-19 hastası yoksa ev ortamınız önemli bir risk unsuru değildir.
[Samanyolu Haber] 18.3.2020
Bu kaleciler hem tuttu hem attı [Hasan Cücük]
Kalecilerin asli vazifesi; korudukları kaleyi gole kapatmalarıdır. En zor görev onlarındır. Forvetler olmayacaklar golleri kaçırır ama birini atarsa eleştirilerden kurtulur. Ama kaleci onca gollük pozisyonu kurtarır, kazara ‘olmayacak bir golü’ yerse idam sehpasına çıkarılır. Herkesin hata yapma lüksü vardır. Ama kalecilerin yoktur. Rogerio Ceni, Jose Luis Felix Chilavert, Rene Higuita ve Jorge Campos sahada en zor görevi icra eden meslektaşlarından ayıran özelliklere sahipler. Bu isimler sadece topun gol çizgisini engellemekle kalmadı. Aynı zamanda takımları adına gol atarak ilginç bir portre çizdiler.
Futbol tarihinin en ilginç ve renkli kalecilerinden biriydi; Rene Higuita. Uzun saçları ve bir kaleciden çok defans oyuncusu gibi topla çok oynaması onu farklı kılan özelliğiydi. Takımı penaltı kazandığında topun arkasına sürekli Higuita geçerdi. Kariyeri boyunca 41 gol atarken, 4 golü serbest vuruştan bulmuştu. Higuita’yı unutulmaz kılan attıkları golden ziyade 1995’de Kolombiya kalesini korurken İngiltere ile oynanan hazırlık maçında Wembley’de kaleye giden topu ‘akrep stiliyle’ kurtarması oldu. Yine 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun’un forveti Roger Milla’ya çalım atarken kaptırdığı top kalesinde gol olarak görmesi kupa tarihinin unutulmazlarından biri oldu.
Meksikalı, Jorge Campos’ta Higuita gibi renkli bir kişiliğe sahipti. Maçın sonlarına doğru takımı skor tabelasında yenik durumdaysa; Campos’un mevkisi bir anda forvet olurdu. Keza bazı maçlara kalede değil forvette başlardı. Kariyeri boyunca attığı 40 golün sadece 9’unu penaltıdan kaydetti. Higuita ve Campos’tan sonra Paraguaylı Jose Luis Felix Chilavert sahne aldı. Meslektaşlarını ters köşeye gönderdiği penaltı atışlarıyla ün kazandı. Kariyerini 62 golle kapatırken, ‘Bu rekor kırılmaz’ yorumlarını yaptırdı. Ta ki sahneye Brezilyalı Rogerio Ceni çıkana kadar.
Brezilya’nın ünlü Sao Paulo takımının formasını giyen Ceni ‘Dünyanın en tehlikeli kalecisi’ unvanını attığı frikik golleriyle kazandı. Kariyeri boyunca 36’sı penaltıdan, 47’si de serbest vuruştan olmak üzere toplam 83 kez rakip fileleri havalandırdı. Brezilya’nın bir başka efsane kulübü Cruzerio karşısında yaptığı şov yıllar geçmesine rağmen hala unutulmadı. Takımı 2-0 yenik durumdayken, önce bir penaltı kurtardı, sonra firikten takımının ilk golünü kaydetti. Son noktayı penaltı golüyle koydu. Sao Paulo, Ceni sayesinde sahadan bir puanla ayrıldı. Bu goller sayesinde Ceni uzun yıllardır ‘Dünyanın en çok gol atan kalecisi’ ünvanını elinde bulunduran Paraguaylı Chilavert’in rekorunu tarihin tozlu sayfalarına havale etti. İlk golünü şubat 1997’de atan Ceni, iki yıl önce takımının penaltı atışlarını da kullanmaya başladı. 2015’te eldivenlerini çıkarırken, attığı 83 golle bir çok orta saha oyuncusunun kariyeri boyunca atamadığı bir rakama ulaştı.
Rogerio Ceni 22 Ocak 1973’de doğdu. ‘Her Brezilyalı futbolcu doğar’ darb-ı meselinden dolayı doğal meslek olarak futbolu seçti. Diğer Sambacıların aksine kaderine gol atmak değil gol kurtarmak düştü. İlk takımı Sinop FC oldu. Mato Grosso eyaletinin Sinop kenti 125 bin nüfusuyla eğitim şehri olarak dikkati çekiyordu. Rogerio Ceni 1990 kariyerine Sinop FC’de başlarken, burada fazla kalmadı. Aynı yılın eylül ayında kariyeri boyunca formasını giyeceği Sao Paulo takımına transfer oldu.
Sao Paulo formasını 25 yıl giyerek Brezilya’da nadir görülen ‘uzun süre aynı kulüpte oynama’ rekorunun da sahibi oldu.
2002 Dünya Kupası kadrosunda 3. kaleci olarak yerini alan Ceni, 2006’da bu kez 2. kaleci olarak kadroda yer buldu. Kupayı kazandıkları 2002’de turnuvayı yedek kulübesinden seyretmesine karşılık, 2006’da Japonya ile oynanan grup maçında Dida sakatlanınca son 10 dakika forma şansı bularak ‘kupada oynamış’ oyuncular arasında yeraldı. Gol atmaktan zevk aldığını her fırsatta dile getiren Ceni, 3 kez Güney Amerika’nın Şampiyonlar ligi olan Copa Libertadores sevinci yaşadı. 2005’de attığı 5 golle Copa Libertadores’in en golcü ismi oldu. İki kez Brezilya’da yılın futbolcu seçilen Rogerio Ceni, 3 kez de Brezilya Ligi şampiyonluğu gördükten sonra 2015’te 42 yaşında yeşil sahalara veda etti.
Yine Bayern Münih, Benfica, Leverkusen ve Hamburg gibi önemli takımlarda forma giyen Alman kaleci Hans Jorg Butt kariyerine tam 32 gol sığdırdı. Türk futbolseverlerin Bursaspor ve Kayserispor’dan hatırladığı Bulgar kaleci Dimitar İvankov da golcü kalecilerden biriydi. Bulgar kalecinin kariyerinde hepsi penaltıdan olmak üzere toplam 31 gol kaydetti. Bursaspor 2009-10 sezonunda tarih yazıp Süper Lig şampiyonluğuna ulaşırken, kalede İvankov vardı. Şampiyonluğun geldiği sezon 30 maçta kalesini koruyup, şampiyonluk yolunda önemli kurtarışlar yapan İvankov 4 golle de skora katkı yaptı.
[Hasan Cücük] 18.3.2020 [TR724]
Futbol tarihinin en ilginç ve renkli kalecilerinden biriydi; Rene Higuita. Uzun saçları ve bir kaleciden çok defans oyuncusu gibi topla çok oynaması onu farklı kılan özelliğiydi. Takımı penaltı kazandığında topun arkasına sürekli Higuita geçerdi. Kariyeri boyunca 41 gol atarken, 4 golü serbest vuruştan bulmuştu. Higuita’yı unutulmaz kılan attıkları golden ziyade 1995’de Kolombiya kalesini korurken İngiltere ile oynanan hazırlık maçında Wembley’de kaleye giden topu ‘akrep stiliyle’ kurtarması oldu. Yine 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun’un forveti Roger Milla’ya çalım atarken kaptırdığı top kalesinde gol olarak görmesi kupa tarihinin unutulmazlarından biri oldu.
Meksikalı, Jorge Campos’ta Higuita gibi renkli bir kişiliğe sahipti. Maçın sonlarına doğru takımı skor tabelasında yenik durumdaysa; Campos’un mevkisi bir anda forvet olurdu. Keza bazı maçlara kalede değil forvette başlardı. Kariyeri boyunca attığı 40 golün sadece 9’unu penaltıdan kaydetti. Higuita ve Campos’tan sonra Paraguaylı Jose Luis Felix Chilavert sahne aldı. Meslektaşlarını ters köşeye gönderdiği penaltı atışlarıyla ün kazandı. Kariyerini 62 golle kapatırken, ‘Bu rekor kırılmaz’ yorumlarını yaptırdı. Ta ki sahneye Brezilyalı Rogerio Ceni çıkana kadar.
Brezilya’nın ünlü Sao Paulo takımının formasını giyen Ceni ‘Dünyanın en tehlikeli kalecisi’ unvanını attığı frikik golleriyle kazandı. Kariyeri boyunca 36’sı penaltıdan, 47’si de serbest vuruştan olmak üzere toplam 83 kez rakip fileleri havalandırdı. Brezilya’nın bir başka efsane kulübü Cruzerio karşısında yaptığı şov yıllar geçmesine rağmen hala unutulmadı. Takımı 2-0 yenik durumdayken, önce bir penaltı kurtardı, sonra firikten takımının ilk golünü kaydetti. Son noktayı penaltı golüyle koydu. Sao Paulo, Ceni sayesinde sahadan bir puanla ayrıldı. Bu goller sayesinde Ceni uzun yıllardır ‘Dünyanın en çok gol atan kalecisi’ ünvanını elinde bulunduran Paraguaylı Chilavert’in rekorunu tarihin tozlu sayfalarına havale etti. İlk golünü şubat 1997’de atan Ceni, iki yıl önce takımının penaltı atışlarını da kullanmaya başladı. 2015’te eldivenlerini çıkarırken, attığı 83 golle bir çok orta saha oyuncusunun kariyeri boyunca atamadığı bir rakama ulaştı.
Rogerio Ceni 22 Ocak 1973’de doğdu. ‘Her Brezilyalı futbolcu doğar’ darb-ı meselinden dolayı doğal meslek olarak futbolu seçti. Diğer Sambacıların aksine kaderine gol atmak değil gol kurtarmak düştü. İlk takımı Sinop FC oldu. Mato Grosso eyaletinin Sinop kenti 125 bin nüfusuyla eğitim şehri olarak dikkati çekiyordu. Rogerio Ceni 1990 kariyerine Sinop FC’de başlarken, burada fazla kalmadı. Aynı yılın eylül ayında kariyeri boyunca formasını giyeceği Sao Paulo takımına transfer oldu.
Sao Paulo formasını 25 yıl giyerek Brezilya’da nadir görülen ‘uzun süre aynı kulüpte oynama’ rekorunun da sahibi oldu.
2002 Dünya Kupası kadrosunda 3. kaleci olarak yerini alan Ceni, 2006’da bu kez 2. kaleci olarak kadroda yer buldu. Kupayı kazandıkları 2002’de turnuvayı yedek kulübesinden seyretmesine karşılık, 2006’da Japonya ile oynanan grup maçında Dida sakatlanınca son 10 dakika forma şansı bularak ‘kupada oynamış’ oyuncular arasında yeraldı. Gol atmaktan zevk aldığını her fırsatta dile getiren Ceni, 3 kez Güney Amerika’nın Şampiyonlar ligi olan Copa Libertadores sevinci yaşadı. 2005’de attığı 5 golle Copa Libertadores’in en golcü ismi oldu. İki kez Brezilya’da yılın futbolcu seçilen Rogerio Ceni, 3 kez de Brezilya Ligi şampiyonluğu gördükten sonra 2015’te 42 yaşında yeşil sahalara veda etti.
Yine Bayern Münih, Benfica, Leverkusen ve Hamburg gibi önemli takımlarda forma giyen Alman kaleci Hans Jorg Butt kariyerine tam 32 gol sığdırdı. Türk futbolseverlerin Bursaspor ve Kayserispor’dan hatırladığı Bulgar kaleci Dimitar İvankov da golcü kalecilerden biriydi. Bulgar kalecinin kariyerinde hepsi penaltıdan olmak üzere toplam 31 gol kaydetti. Bursaspor 2009-10 sezonunda tarih yazıp Süper Lig şampiyonluğuna ulaşırken, kalede İvankov vardı. Şampiyonluğun geldiği sezon 30 maçta kalesini koruyup, şampiyonluk yolunda önemli kurtarışlar yapan İvankov 4 golle de skora katkı yaptı.
[Hasan Cücük] 18.3.2020 [TR724]
18 Mart 1915’de Çanakkale’de ne oldu? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
18 Mart 1915 İtilaf devletleri donanmasının Çanakkale Boğazı’na büyük bir taarruza kalkıştığı ve yaşadığı hezimet sonrasında geri çekildiği tarihtir.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na sonradan girmiş ve müttefiki Almanya ve Avusturya-Macaristan ile birlikte bir görev dağılımı yaparak mücadeleye girişmişti. Osmanlı ordusu önce Kafkas Cephesinde Ruslara karşı savaştı, 1915 Ocak’ında ise İngilizlerin Hindistan yolunu kesmek için Birinci Kanal Harekâtı’nı yaptı. Fakat iki harekât da başarısızlıkla sonuçlandı.
İtilaf Devletlerinin Taarruz Kararı
Ruslar, Osmanlı ordusunun bu başarısızlıklarına rağmen İngilizlerden bir an önce Boğazlara yapılacak bir saldırıyla Osmanlı tehdidinin ortadan kaldırılmasını istediler. Rusya böylece ihtiyaç duyduğu yardıma da kavuşacaktı.
İngilizler önce Boğazlar üzerine yapılacak harekâtın nasıl olması gerektiğini tartıştılar. Dönemin Bahriye Nazırı Churchill Boğazlar üzerine donanma ile yapılacak bir harekât planlıyor, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Fisher ise böyle bir harekâtın ancak kara kuvvetleriyle birlikte yapıldığı taktirde başarılı olabileceğini savunuyordu. Sonunda Churchill’in tezi İngiliz kabinesi tarafından kabul edilerek deniz harekâtına karar verildi.
İngilizler Boğazları geçip İstanbul’u alarak Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmayı, savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önlemeyi, “cihad” ilânının etkilerini ortadan kaldırmayı, Rusya ile doğrudan bağlantı kurarak silah ve cephane sevkini kolaylaştırmayı, İtalya, Romanya, Yunanistan ve Bulgaristan’ın kendi yanlarında savaşa iştirak etmelerini, Süveyş üzerindeki tehdidin sona erdirilmesini amaçlamışlardı. Hedeflerin çeşitliliği, harekâtın ehemmiyetini de ortaya koyuyordu.
Boğazın Tahkimatı
Osmanlı Devleti daha iki yıl önce Balkan Harbinde çok onur kırıcı bir hezimet yaşamış ve Rumeli topraklarını kaybetmişti. İttihatçılar bir taraftan Alman Askerî Heyeti’nin de desteğiyle orduyu yeniden organize ederken diğer taraftan da silah ve cephane eksiklerini gidermeye çalıştılar.
Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle Boğazlar önemli bir tehdit alanına dönüştü. Osmanlı Genelkurmayı da Boğazları ve Gelibolu yarımadasını savunmak amacıyla tedbirler aldı. Esat Paşa’nın (Bülkat) başında bulunduğu 3. Kolordu bölgeyi savunmak üzere görevlendirildiği gibi Albay Cevat Bey (Paşa-Çobanlı) Müstahkem Mevki Komutanı olarak Boğaz’ın savunmasını üstlendi. Boğazlar Genel Komutanlığı’na getirilen Alman Amiral Usedom da Cevat Paşa’yla birlikte bir savunma planı hazırladı.
Plana göre Boğazdaki giriş istihkâmlarının güçlendirilmesi düşüncesi benimsenerek Gelibolu Yarımadasında Seddülbahir ve Ertuğrul, Anadolu tarafında da Kumkale ve Orhaniye tabyalarına top takviyesi yapıldı. Amaç istihkâmların düşman donanmasının girişini geciktirmesi ve engellemesiydi.
Diğer yandan mayın hatları beşten on bire çıkarıldı. Ancak mayın sayısı yetersiz olduğundan açık serseri mayınlarla kapatılacaktı. Mayınların döşenmesinde Almanya’da mayın gemisi olarak imal edilen ve 1913’de donanmaya katılan Nusret (Nusrat) mayın gemisinin dokuz, on ve on birinci hatları tamamlaması önemli bir aşama oldu.
Bazı yayınlarda Nusret’in 17/18 Mart gecesi mayın dökme işlemini tamamladığı belirtilse de Osmanlı resmi kaynaklarına göre bu işlem 7/8 Mart gecesi tamamlanmış ve özellikle on birinci hat İtilaf donanmasının mağlubiyetine zemin hazırlamıştır. Bu süreçte Türk ve Alman subaylarının uyumlu bir şekilde çalışması tahkimatın bir nebze de olsa iyileştirilmesini sağladı.
İstanbul’da bir taraftan da “Çanakkale’nin geçilmesi” ihtimali hesaplanıyor ve böyle bir durumda Padişahın Konya’ya, hükümetin de Eskişehir’e taşınması planlanıyordu.
18 Mart 1915
İtilaf donanmasının Çanakkale’ye yönelik ilk taarruzu Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle 3 Kasım 1914’de gerçekleşmişti. İtilaf devletleri daha sonra hazırlıklarını tamamlayarak 15 Şubat’ta taarruza karar verdiler. Ancak hava muhalefeti nedeniyle taarruzu 19 Şubat’ta yaptılar. 25 Şubat’ta başlayan harekâtta da Ertuğrul, Kumkale, Seddülbahir ve Orhaniye tabyalarını ateşe tuttular.
Sonraki günlerde de devam eden gösteriş harekâtlarında Boğaz girişindeki Türk tabyaları ağır hasar almış, Seddülbahir ve Kumkale’deki toplar kullanılamaz hale gelmiş, kışlalar tamamen yanmıştı. Bu durum asıl harekât için de ümit verici bir durum oluşturdu. Hatta Rusya Boğaz’ın geçileceğine olan inançla İstanbul’un işgali için kuvvet göndermeyi bile teklif etti.
18 Mart’a kadar geçen sürede 17/18 Mart gecesi dahil olmak üzere İngilizler Boğazdaki mayınları temizlemeye çalıştılar. Ancak mayın bulamayınca bölgede mayın olmadığı sonucuna ulaştılar.
“Yenilmez Armada” İngiliz donanması Fransızların da desteğini almış ve zafere olan inançları en üst seviyeye çıkmıştı. Churchill “Çanakkale’ye Queen Elizabeth’i bile gönderdik. Bu dretnot sadece İngiltere’nin değil bütün dünyanın en korkunç zırhlısıdır…” diyor, Amiral Carden de Londra’ya gönderdiği telgrafta “hava güzel gittiği taktirde on beş günde İstanbul’da olunacağını” yazıyordu. Buna karşılık komuta kademesinde karadan takviye olmadan Boğaz’ın geçilemeyeceği düşüncesi devam etmiş ve bu yönde raporlar da hazırlanmıştır.
İtilaf donanması büyük taarruzun tarihini 18 Mart Perşembe (Rumî takvimle 5 Mart) olarak belirlemişti. Plan doğrultusunda donanma 8.00’de harekete geçmiş ve 10.00’da Boğaz’a ulaşmıştır. Türk tarafından bir Alman keşif uçağı da donanmanın gelmekte olduğunu bildirmişti.
İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan on altı gemilik filo saat 10.30’da Agamemnon ve Queen Elizabeth dâhil olmak üzere Boğaza girerek 11.05’de belirlenen noktalara ateşe başladılar ve tabyalara zarar vermeyi başardılar.
Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Bey harekât başladığı sırada Esat Paşa’nın yanında Maydos’ta bulunmaktaysa da taarruzun önemini tahmin ederek hemen görevinin başına geçti.
Osmanlı topçusu ilk ateşlere menzillerinin yetersizliği nedeniyle cevap verememiş ancak gemilerin daha yakın mesafeye ilerlemesiyle karşı ateş başlamıştır. Osmanlı topçularının ateşiyle birlikte gemilerden duman yükselmiş ve Agamemnon isabet almıştı. Buna rağmen ilerlemeye devam eden “Yenilmez Armada” 13.45 sularında Türk bataryalarını susturmayı başardı. Bu manzara Türk komuta kademesi ve askerini büyük bir üzüntüye sevk etmişti. Bu durum İtilaf donanmasının kısa zamanda İstanbul’da olacağının habercisi gibi gözüküyordu.
Fakat hiç beklenmeyen bir şey olmuş “sükût ettiği” tahmin edilen tabyalar birdenbire İngiliz ve Fransız gemilerinin üzerine ateş yağdırmaya başlamıştı. Bu sırada mayına çarpan Fransızların Bouvet gemisi batmaya başlamış, birkaç dakika sonra da İnflexible ve Irresistible mayınlara çarptığı gibi yardıma gönderilen Océan da önce Rumeli Mecidiye Bataryası’nda görevli Seyit Onbaşı’nın yerleştirdiği top mermisiyle isabet almış sonra da mayına çarpmıştı.
17.45 itibarıyla müttefik donanması geri çekilmeye başladı. İngilizler 18 Mart günüyle ilgili olarak Océan’ın bir mayına çarpması sonrasında mürettebatının alınarak geminin terk edildiğini, ertesi gün ne Océan’dan ne de İrresistible’den eser olmadığını yazacaklardır. Bouvet de ilave edildiğinde müttefiklerin üç gemisi Boğazın sularına gömülmüştü. Gün boyu Osmanlı topçusunun attığı mermi miktarı ancak 1.938 olmuş, buna karşılık müttefikler sadece Dardanos bölgesine 4.000’den fazla mermi atmışlardı.
18 Mart harekâtı İtilaf devletleri tarafından tam bir felaketle sonuçlanmıştı. Müttefiklerin üç gemisi batmış, İngiliz Inflexible, Fransız Suffren ve Gaulois zırhlıları görev yapamayacak şekilde ağır hasara uğramıştı. Diğer gemilerin de tamire ihtiyacı vardı. Bu kayıplara karşılık İtilaf devletleri hiçbir şey elde edememişlerdi.
Müttefiklerin insan kaybı da çoktu. Bouvet’in batmasıyla altı yüz kişi boğulmuş, diğer gemilerdeki ölü, yaralı ve kayıp sayısıyla birlikte zayiat bini bulmuştu. Buna karşılık Türk tarafının kaybı 58 şehit, 74 yaralı olmuştu. 176 toptan da sadece sekizi yara almış ve dördü kullanılamaz hale gelmişti.
Çanakkale Geçilmediyse
18 Mart’ın en büyük kahramanlarının başında Cevat Paşa gelmektedir. Nitekim Esat Paşa bunu şöyle ifade edecektir: “Düşman donanmasına Çanakkale Boğazı’na yaklaşmak ve Boğaz’ı zorlayıp İstanbul’a gelmek fırsatını vermeyenlerin birincisi Cevat Paşa, ikincisi ben, kesin sonucu sağlayan da Anafartalar kumandanı Mustafa Kemal Paşa’dır.”
Cevat Paşa, Müstahkem Mevki komutanı olarak aldığı tedbirlerle deniz muharebelerinin kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır. Boğaz’ı savunmak amacıyla dört savunma bölgesi oluşturmuş, düşman donanmasının manevra yapacağı ve demirleyeceği Erenköy Koyu’na 7-8 Mart’ta mayın döşeterek ve batarya takviyesi yaptırarak tarihî bir görev yapmıştır.
Ayrıca 18 Mart’taki deniz saldırısı sırasında Maydos’ta Esat Paşa’nın yanında olan Cevat Paşa harekâtın önemini fark ederek görev yerine gelmiş ve komutayı devralmıştır. Paşa, müttefik donanması geri çekilirken de “Gittiler… Geçemediler… Geçemeyecekler…” sözünü söyleyerek zafere olan inancını ifade etmiştir.
18 Mart zaferinin diğer kahramanı Selâhattin Âdil Bey’dir. Selâhattin Âdil hem deniz hem de kara muharebelerinde görev yapan az sayıda komutandan birisidir. Cevat Paşa’nın yanında kurmay başkanlığı görevine getirilen Selahaddin Âdil, 18 Mart günü Cevat Paşa gelinceye kadar ona vekâlet etmiş ve zaferde önemli bir rol oynamıştır.
Selahattin Âdil hatıratında zaferi subay ve askerin fedakârlığına bağlamaktadır. Ona göre asker gün boyu görev başından ayrılmayarak vazifesini yapmış, yaşlı askerler su taşıyarak yardımcı olmuşlar, ezan okuyarak da askerin maneviyatını yükseltmeye çalışmışlardır.
Alman komutan Usedom da tahkimatın modernizasyonu için Almanya’dan getirttiği top ve mayınlarla tahkimatın iyileştirilmesinde etkili olmuş ayrıca gizli top bataryaları ve mayın hatları kurdurarak zafere çok önemli katkılar yapmıştır.
Elbette zaferin diğer mimarları 7/8 Mart gecesi son mayınları döşeyen Nusret mayın gemisi ve onun kaptanı Kıdemli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’dir. Ayrıca Seyit Onbaşı ve onun gibi nice isimsiz kahraman büyük bir özveriyle görevlerini yapmışlar ve birkaç günde İstanbul’a ulaşmayı planlayan İtilaf donanmasına bu fırsatı vermeyerek zaferin kazanılmasında önemli bir rol oynamışlardır.
Kaynaklar
Çanakkale Muharebelerinin İdaresi Komutanlar ve Stratejiler, (Editör: L. Erdemir, K. Solak), Çanakkale Valiliği Yayınları, Çanakkale, 2015; F. Atabey, Çanakkale Savaşlarının Deniz Cephesi, AÜ SBE Doktora Tezi, Ankara, 2010; Y. Semiz, “18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı: Sebepleri, Gelişimi, Sonuçları”, SUTAD, S. 14, 2003; Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri I, II; DAGM Yayınları, Ankara, 2005, 100’ncü Yılında Çanakkale Zaferi Sempozyumu, SAREN, İstanbul, 2015.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 18.3.2020 [TR724]
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na sonradan girmiş ve müttefiki Almanya ve Avusturya-Macaristan ile birlikte bir görev dağılımı yaparak mücadeleye girişmişti. Osmanlı ordusu önce Kafkas Cephesinde Ruslara karşı savaştı, 1915 Ocak’ında ise İngilizlerin Hindistan yolunu kesmek için Birinci Kanal Harekâtı’nı yaptı. Fakat iki harekât da başarısızlıkla sonuçlandı.
İtilaf Devletlerinin Taarruz Kararı
Ruslar, Osmanlı ordusunun bu başarısızlıklarına rağmen İngilizlerden bir an önce Boğazlara yapılacak bir saldırıyla Osmanlı tehdidinin ortadan kaldırılmasını istediler. Rusya böylece ihtiyaç duyduğu yardıma da kavuşacaktı.
İngilizler önce Boğazlar üzerine yapılacak harekâtın nasıl olması gerektiğini tartıştılar. Dönemin Bahriye Nazırı Churchill Boğazlar üzerine donanma ile yapılacak bir harekât planlıyor, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Fisher ise böyle bir harekâtın ancak kara kuvvetleriyle birlikte yapıldığı taktirde başarılı olabileceğini savunuyordu. Sonunda Churchill’in tezi İngiliz kabinesi tarafından kabul edilerek deniz harekâtına karar verildi.
İngilizler Boğazları geçip İstanbul’u alarak Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmayı, savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önlemeyi, “cihad” ilânının etkilerini ortadan kaldırmayı, Rusya ile doğrudan bağlantı kurarak silah ve cephane sevkini kolaylaştırmayı, İtalya, Romanya, Yunanistan ve Bulgaristan’ın kendi yanlarında savaşa iştirak etmelerini, Süveyş üzerindeki tehdidin sona erdirilmesini amaçlamışlardı. Hedeflerin çeşitliliği, harekâtın ehemmiyetini de ortaya koyuyordu.
Boğazın Tahkimatı
Osmanlı Devleti daha iki yıl önce Balkan Harbinde çok onur kırıcı bir hezimet yaşamış ve Rumeli topraklarını kaybetmişti. İttihatçılar bir taraftan Alman Askerî Heyeti’nin de desteğiyle orduyu yeniden organize ederken diğer taraftan da silah ve cephane eksiklerini gidermeye çalıştılar.
Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle Boğazlar önemli bir tehdit alanına dönüştü. Osmanlı Genelkurmayı da Boğazları ve Gelibolu yarımadasını savunmak amacıyla tedbirler aldı. Esat Paşa’nın (Bülkat) başında bulunduğu 3. Kolordu bölgeyi savunmak üzere görevlendirildiği gibi Albay Cevat Bey (Paşa-Çobanlı) Müstahkem Mevki Komutanı olarak Boğaz’ın savunmasını üstlendi. Boğazlar Genel Komutanlığı’na getirilen Alman Amiral Usedom da Cevat Paşa’yla birlikte bir savunma planı hazırladı.
Plana göre Boğazdaki giriş istihkâmlarının güçlendirilmesi düşüncesi benimsenerek Gelibolu Yarımadasında Seddülbahir ve Ertuğrul, Anadolu tarafında da Kumkale ve Orhaniye tabyalarına top takviyesi yapıldı. Amaç istihkâmların düşman donanmasının girişini geciktirmesi ve engellemesiydi.
Diğer yandan mayın hatları beşten on bire çıkarıldı. Ancak mayın sayısı yetersiz olduğundan açık serseri mayınlarla kapatılacaktı. Mayınların döşenmesinde Almanya’da mayın gemisi olarak imal edilen ve 1913’de donanmaya katılan Nusret (Nusrat) mayın gemisinin dokuz, on ve on birinci hatları tamamlaması önemli bir aşama oldu.
Bazı yayınlarda Nusret’in 17/18 Mart gecesi mayın dökme işlemini tamamladığı belirtilse de Osmanlı resmi kaynaklarına göre bu işlem 7/8 Mart gecesi tamamlanmış ve özellikle on birinci hat İtilaf donanmasının mağlubiyetine zemin hazırlamıştır. Bu süreçte Türk ve Alman subaylarının uyumlu bir şekilde çalışması tahkimatın bir nebze de olsa iyileştirilmesini sağladı.
İstanbul’da bir taraftan da “Çanakkale’nin geçilmesi” ihtimali hesaplanıyor ve böyle bir durumda Padişahın Konya’ya, hükümetin de Eskişehir’e taşınması planlanıyordu.
18 Mart 1915
İtilaf donanmasının Çanakkale’ye yönelik ilk taarruzu Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle 3 Kasım 1914’de gerçekleşmişti. İtilaf devletleri daha sonra hazırlıklarını tamamlayarak 15 Şubat’ta taarruza karar verdiler. Ancak hava muhalefeti nedeniyle taarruzu 19 Şubat’ta yaptılar. 25 Şubat’ta başlayan harekâtta da Ertuğrul, Kumkale, Seddülbahir ve Orhaniye tabyalarını ateşe tuttular.
Sonraki günlerde de devam eden gösteriş harekâtlarında Boğaz girişindeki Türk tabyaları ağır hasar almış, Seddülbahir ve Kumkale’deki toplar kullanılamaz hale gelmiş, kışlalar tamamen yanmıştı. Bu durum asıl harekât için de ümit verici bir durum oluşturdu. Hatta Rusya Boğaz’ın geçileceğine olan inançla İstanbul’un işgali için kuvvet göndermeyi bile teklif etti.
18 Mart’a kadar geçen sürede 17/18 Mart gecesi dahil olmak üzere İngilizler Boğazdaki mayınları temizlemeye çalıştılar. Ancak mayın bulamayınca bölgede mayın olmadığı sonucuna ulaştılar.
“Yenilmez Armada” İngiliz donanması Fransızların da desteğini almış ve zafere olan inançları en üst seviyeye çıkmıştı. Churchill “Çanakkale’ye Queen Elizabeth’i bile gönderdik. Bu dretnot sadece İngiltere’nin değil bütün dünyanın en korkunç zırhlısıdır…” diyor, Amiral Carden de Londra’ya gönderdiği telgrafta “hava güzel gittiği taktirde on beş günde İstanbul’da olunacağını” yazıyordu. Buna karşılık komuta kademesinde karadan takviye olmadan Boğaz’ın geçilemeyeceği düşüncesi devam etmiş ve bu yönde raporlar da hazırlanmıştır.
İtilaf donanması büyük taarruzun tarihini 18 Mart Perşembe (Rumî takvimle 5 Mart) olarak belirlemişti. Plan doğrultusunda donanma 8.00’de harekete geçmiş ve 10.00’da Boğaz’a ulaşmıştır. Türk tarafından bir Alman keşif uçağı da donanmanın gelmekte olduğunu bildirmişti.
İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan on altı gemilik filo saat 10.30’da Agamemnon ve Queen Elizabeth dâhil olmak üzere Boğaza girerek 11.05’de belirlenen noktalara ateşe başladılar ve tabyalara zarar vermeyi başardılar.
Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Bey harekât başladığı sırada Esat Paşa’nın yanında Maydos’ta bulunmaktaysa da taarruzun önemini tahmin ederek hemen görevinin başına geçti.
Osmanlı topçusu ilk ateşlere menzillerinin yetersizliği nedeniyle cevap verememiş ancak gemilerin daha yakın mesafeye ilerlemesiyle karşı ateş başlamıştır. Osmanlı topçularının ateşiyle birlikte gemilerden duman yükselmiş ve Agamemnon isabet almıştı. Buna rağmen ilerlemeye devam eden “Yenilmez Armada” 13.45 sularında Türk bataryalarını susturmayı başardı. Bu manzara Türk komuta kademesi ve askerini büyük bir üzüntüye sevk etmişti. Bu durum İtilaf donanmasının kısa zamanda İstanbul’da olacağının habercisi gibi gözüküyordu.
Fakat hiç beklenmeyen bir şey olmuş “sükût ettiği” tahmin edilen tabyalar birdenbire İngiliz ve Fransız gemilerinin üzerine ateş yağdırmaya başlamıştı. Bu sırada mayına çarpan Fransızların Bouvet gemisi batmaya başlamış, birkaç dakika sonra da İnflexible ve Irresistible mayınlara çarptığı gibi yardıma gönderilen Océan da önce Rumeli Mecidiye Bataryası’nda görevli Seyit Onbaşı’nın yerleştirdiği top mermisiyle isabet almış sonra da mayına çarpmıştı.
17.45 itibarıyla müttefik donanması geri çekilmeye başladı. İngilizler 18 Mart günüyle ilgili olarak Océan’ın bir mayına çarpması sonrasında mürettebatının alınarak geminin terk edildiğini, ertesi gün ne Océan’dan ne de İrresistible’den eser olmadığını yazacaklardır. Bouvet de ilave edildiğinde müttefiklerin üç gemisi Boğazın sularına gömülmüştü. Gün boyu Osmanlı topçusunun attığı mermi miktarı ancak 1.938 olmuş, buna karşılık müttefikler sadece Dardanos bölgesine 4.000’den fazla mermi atmışlardı.
18 Mart harekâtı İtilaf devletleri tarafından tam bir felaketle sonuçlanmıştı. Müttefiklerin üç gemisi batmış, İngiliz Inflexible, Fransız Suffren ve Gaulois zırhlıları görev yapamayacak şekilde ağır hasara uğramıştı. Diğer gemilerin de tamire ihtiyacı vardı. Bu kayıplara karşılık İtilaf devletleri hiçbir şey elde edememişlerdi.
Müttefiklerin insan kaybı da çoktu. Bouvet’in batmasıyla altı yüz kişi boğulmuş, diğer gemilerdeki ölü, yaralı ve kayıp sayısıyla birlikte zayiat bini bulmuştu. Buna karşılık Türk tarafının kaybı 58 şehit, 74 yaralı olmuştu. 176 toptan da sadece sekizi yara almış ve dördü kullanılamaz hale gelmişti.
Çanakkale Geçilmediyse
18 Mart’ın en büyük kahramanlarının başında Cevat Paşa gelmektedir. Nitekim Esat Paşa bunu şöyle ifade edecektir: “Düşman donanmasına Çanakkale Boğazı’na yaklaşmak ve Boğaz’ı zorlayıp İstanbul’a gelmek fırsatını vermeyenlerin birincisi Cevat Paşa, ikincisi ben, kesin sonucu sağlayan da Anafartalar kumandanı Mustafa Kemal Paşa’dır.”
Cevat Paşa, Müstahkem Mevki komutanı olarak aldığı tedbirlerle deniz muharebelerinin kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır. Boğaz’ı savunmak amacıyla dört savunma bölgesi oluşturmuş, düşman donanmasının manevra yapacağı ve demirleyeceği Erenköy Koyu’na 7-8 Mart’ta mayın döşeterek ve batarya takviyesi yaptırarak tarihî bir görev yapmıştır.
Ayrıca 18 Mart’taki deniz saldırısı sırasında Maydos’ta Esat Paşa’nın yanında olan Cevat Paşa harekâtın önemini fark ederek görev yerine gelmiş ve komutayı devralmıştır. Paşa, müttefik donanması geri çekilirken de “Gittiler… Geçemediler… Geçemeyecekler…” sözünü söyleyerek zafere olan inancını ifade etmiştir.
18 Mart zaferinin diğer kahramanı Selâhattin Âdil Bey’dir. Selâhattin Âdil hem deniz hem de kara muharebelerinde görev yapan az sayıda komutandan birisidir. Cevat Paşa’nın yanında kurmay başkanlığı görevine getirilen Selahaddin Âdil, 18 Mart günü Cevat Paşa gelinceye kadar ona vekâlet etmiş ve zaferde önemli bir rol oynamıştır.
Selahattin Âdil hatıratında zaferi subay ve askerin fedakârlığına bağlamaktadır. Ona göre asker gün boyu görev başından ayrılmayarak vazifesini yapmış, yaşlı askerler su taşıyarak yardımcı olmuşlar, ezan okuyarak da askerin maneviyatını yükseltmeye çalışmışlardır.
Alman komutan Usedom da tahkimatın modernizasyonu için Almanya’dan getirttiği top ve mayınlarla tahkimatın iyileştirilmesinde etkili olmuş ayrıca gizli top bataryaları ve mayın hatları kurdurarak zafere çok önemli katkılar yapmıştır.
Elbette zaferin diğer mimarları 7/8 Mart gecesi son mayınları döşeyen Nusret mayın gemisi ve onun kaptanı Kıdemli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’dir. Ayrıca Seyit Onbaşı ve onun gibi nice isimsiz kahraman büyük bir özveriyle görevlerini yapmışlar ve birkaç günde İstanbul’a ulaşmayı planlayan İtilaf donanmasına bu fırsatı vermeyerek zaferin kazanılmasında önemli bir rol oynamışlardır.
Kaynaklar
Çanakkale Muharebelerinin İdaresi Komutanlar ve Stratejiler, (Editör: L. Erdemir, K. Solak), Çanakkale Valiliği Yayınları, Çanakkale, 2015; F. Atabey, Çanakkale Savaşlarının Deniz Cephesi, AÜ SBE Doktora Tezi, Ankara, 2010; Y. Semiz, “18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı: Sebepleri, Gelişimi, Sonuçları”, SUTAD, S. 14, 2003; Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri I, II; DAGM Yayınları, Ankara, 2005, 100’ncü Yılında Çanakkale Zaferi Sempozyumu, SAREN, İstanbul, 2015.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 18.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Virüsün çözümü kuvvetler ayrılığında [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
İnsanlık, tarih boyunca iki şeyden çok çekmiş: salgın hastalıklar ve zalimler. Zira her ikisi de yayılma eğiliminde ve her ikisi de insanları kitleler halinde öldürüyor. Ademoğlu zihnini, iradesini esir alan, özgürlüklerini kısıtlayan diktatörlerle ve sağlığını tehdit eden salgın hastalıklarla başetmeyi öğrenirse dünya çok daha huzurlu, yaşanır hale gelecektir.
Tarih neredeyse Zalimlerin ve Salgınların insanoğluna yaptıklarıyla şekillenmiş. Milattan sonra 165-180 yılları arasında çıkan Antoninus Vebası Roma İmparatorluğu’nun nüfusunun %30’unu öldürmüş. 541 yılında Konstantinapol’da (İstanbul) ortaya çıkan Jüstiyen Vebası yaklaşık 25 milyon insanın hayatına, Konstantinopol nüfusunun yüzde 40’ının yaşamına mal olmuş. Bu salgınlar nedeniyle tarihin iki önemli imparatorluğu siyasi, askeri, ekonomik açıdan zayıf düşmüş ve saldırılara açık hale gelmiştir.
1346-1353 yılları arasında ortaya Avrupa’da ortaya çıkan Kara Veba’da mevcut nüfus %60 oranında azaldı. Bu salgın nedeniyle insanlar Tanrıyı, kiliseyi ve dini sorgulamaya başladı. Sorgulamalar modern Avrupa tarihinin oluşumunda çok önemli etkisi olan reformasyon hareketlerini doğurdu. Salgınlar insan kaybı yanında siyasi istikrarsızlığı, savunma zaafiyetlerini getirdi, iç savaşlardan ve salgınlardan oluşan zaafiyeti iyi değerlendiren Osmanlı Devleti Avrupa içlerine doğru hızla ve kolayca ilerledi.
Amerika kıtasının keşfiyle birlikte Yeni Dünya’ya Avrupa’dan su çiçeği taşınmış, bağışıklığı olmayan, hastalıkla ilk kez karşılaşan Amerikan yerlileri kitleler halinde ölmüşlerdir. Amerika kıtasındaki yerlilerin yok olmasında (yok edilmesinde), çatışmalardan, ateşli silahlarla ölümlerden öte salgın hastalıkların etkisi görülmektedir.
Birinci Dünya Savaşı’nı müteakip görülen ve 500 milyon insana bulaşan İspanyol Gribi, dünya genelinde 50 ile 100 milyon arasında insanın ölümüne yol açmıştır. Son yüzyılın en önemli salgın hastalığı olan HIV virüsünün çıktığından bu tarafa 36 milyon insanın hayatına mal olduğu ifade edilmektedir.
Mikrobik, salgın hastalıklara karşı alınabilecek en önemli tedbir karantinadır, tecrittir. Virüsün ve virüsü taşıyanların kontrol altına alınması, sağlıklı olanlarla karıştırılmamasıdır. Hijyene, temizliğe dikkat etmektir.
İnsanlık tarihinde kitlesel ölümlere neden olan diğer bir etken otoriter yönetimlerdir. Egoist, narsist, megolomanyak kimseler ülkelere lider olup bütün gücü kontrol eder hale gelince, denetim-denge mekanzimaları ortadan kalkınca iktidar ölüm makinasına dönüşmektedir. Mao Zedung iktidara geldiği ilk beşyılda 5 milyondan fazla insanı idam ettirmiş, toplamda 50 milyon insanı öldürerek insanlık tarihine en kanlı diktatör olarak geçmiştir. Hitler bütün gücü tekeline alıp herşeyi kontrol ettikten sonra “Alman ırkını saflaştırma” ve “Büyük Almanya”yı kurma hayaliyle 6 milyonu Yahudi olmak üzere 17 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın kayıplarını da eklersek öldürdüğü insanlar 50 milyonu bulur. Otuz yıldan fazla SSCB lideri olan Stalin “Büyük Temizlik” adını verdiği paranoyak bir kampanya ile bütün muhalifleri ortadan kaldırmıştır. Onun döneminde sadece Ukraynada 10 milyondan fazla insan açlıktan ölmüştür. 1.7 milyon muhalif aydını Gulag Takımadaları’na sürerek öldürmüştür. II. Dünya savaşında öldürdüğü insanlarla birlikte Stalin’in elinde 23-25 milyon insanın kanı vardır.
Saddam Hüseyin otoriterliğin coğrafyası haline gelen Ortadoğu’daki diktatörlerden biriydi, 2 milyon civarı insanı öldürttüğü ifade ediliyor. 1988 yılında bütün dünyanın gözü önünde Halepçe’de 5000 sivil Kürt’ü kimyevi silahlarla soykırıma maruz bıraktı. 16 Mart tarihi bu katliamın yıldönümü olarak anılmaktadır. Irak Yüksek Ceza Mahkemesi 1 Mart 2010 tarihinde Halepçe Katliamı’nı soykırım olarak tanıdı. Kaddafi, Hüsnü Mübarek, Ömer Beşir, Humeyni gibi diktatörlerin elinde milyonların kanı var.
Salgın hastalıklardan korunmanın yolu virüslü insanları tecrit etmek ve virüsü kontrol altına almaktır.
Peki otoriterleşmeden kaynaklanan can ve mal kayıplarının çözümü nedir? Onlarla nasıl baş edeceğiz?
Onun çözümünü de bize Fransız düşünür Montesquieu söylemiş: Kuvvetler Ayrılığı.
Yani, devleti oluşturan güçleri biraraya toplamama, erklere ayırma. Ama asla ve asla bir kişiye teslim etmeme. Bu da bir nevi tecrit, karantina aslında. Amerikalı siyaset bilimci Lord Acton’un meşhur yaklaşımına göre “güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar”. işte bu bozulmanın, yozlaşmanın olmaması için Montesquieu devleti oluşturan erklerin (yasama yürütme ve yargı) ayrılması ve özerk olması gerektiğini söylüyor.
Megalomanyakların, narsistlerin devletlerin tüm gücünü ele geçirip insanlığı felakete, milletleri sefalete sürükleyememesi için bunun yapılması bir zaruret. Yasayı bir erk yapacak, icrayı başka bir erk, yargı da denetleyecek. Bu nedenle yargının bağımsız ve tarafsız olması çok hayati. Eğer yargıçlar satın alınırsa adaleti temin etmesi gereken mahkemeler diktatörün sopası, zulüm aracı haline gelir. İnsanların mal ve can güvenliği kalmaz. Basın ve ifade özgürlüğü kalmaz. İfade özgürlüğü kalmayınca kamunun doğru ve zamanında haber alma hakkı kalmaz.
Sadece diktatörlüğü engellemek için değil biyolojik virüslerin yayılmasını engellemek için de yargı bağımsızlığı çok önemli. Yargı bağımsız değilse medya, akademya, profösyoneller bağımsız ve bilimsel kararlar alamaz. “Corona virüsü var mı? Enfekte kaç kişi var?* diye sorulduğunda hekimler, hastane yönetimleri diktatörün ağzına bakar, onun tepkisine göre cevap hazırlar. Uzmanlar, görevliler halkın sağlığını, ülkenin çıkarlarını değil diktatörün korkusunu dikkate alır. En net bilimsel veriler bile maniple edilir, enflasyon rakamlarıyla, hasta sayılarıyla oynanır. Bu baskı nedeniyle zamanında ve gereken tedbir alınamadığı için, veya bazı kaygılarla gerçekler örtbas edildiği için diktatörlerin yönetiminde biyolojik virüsler çok daha hızlı yayılır. Muhtemelen Çin’de ilk vak’a tespt edildiğinde “problem benden çıkmasın!” diye uzun süre kimse söyleyemedi, İran’da yaşanan buydu; şu sıralar Türkiye’de olan bu.
Kuvvetler ayrılığının olması, yargının bağımsız olması sadece otoriterleşmeyi, diktatörleşme eğilimlerini engellemez. Koronayla mücadeleyi de başarılı, etkili kılar.
Bizim ülkede pek çok insan yargının bağımsızlığını, yargıç dokunulmazlığını yargıçlara lazım bir şey sanıyor. Keza yasama dokunulmazlığını “milletvekillerine kıyak!” diye düşünüyor. Oysa Kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı virüsten ekonomiye, siyasete, eğitime, iletişime bilişime herşeyi doğrudan etkiler.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 18.3.2020 [TR724]
Tarih neredeyse Zalimlerin ve Salgınların insanoğluna yaptıklarıyla şekillenmiş. Milattan sonra 165-180 yılları arasında çıkan Antoninus Vebası Roma İmparatorluğu’nun nüfusunun %30’unu öldürmüş. 541 yılında Konstantinapol’da (İstanbul) ortaya çıkan Jüstiyen Vebası yaklaşık 25 milyon insanın hayatına, Konstantinopol nüfusunun yüzde 40’ının yaşamına mal olmuş. Bu salgınlar nedeniyle tarihin iki önemli imparatorluğu siyasi, askeri, ekonomik açıdan zayıf düşmüş ve saldırılara açık hale gelmiştir.
1346-1353 yılları arasında ortaya Avrupa’da ortaya çıkan Kara Veba’da mevcut nüfus %60 oranında azaldı. Bu salgın nedeniyle insanlar Tanrıyı, kiliseyi ve dini sorgulamaya başladı. Sorgulamalar modern Avrupa tarihinin oluşumunda çok önemli etkisi olan reformasyon hareketlerini doğurdu. Salgınlar insan kaybı yanında siyasi istikrarsızlığı, savunma zaafiyetlerini getirdi, iç savaşlardan ve salgınlardan oluşan zaafiyeti iyi değerlendiren Osmanlı Devleti Avrupa içlerine doğru hızla ve kolayca ilerledi.
Amerika kıtasının keşfiyle birlikte Yeni Dünya’ya Avrupa’dan su çiçeği taşınmış, bağışıklığı olmayan, hastalıkla ilk kez karşılaşan Amerikan yerlileri kitleler halinde ölmüşlerdir. Amerika kıtasındaki yerlilerin yok olmasında (yok edilmesinde), çatışmalardan, ateşli silahlarla ölümlerden öte salgın hastalıkların etkisi görülmektedir.
Birinci Dünya Savaşı’nı müteakip görülen ve 500 milyon insana bulaşan İspanyol Gribi, dünya genelinde 50 ile 100 milyon arasında insanın ölümüne yol açmıştır. Son yüzyılın en önemli salgın hastalığı olan HIV virüsünün çıktığından bu tarafa 36 milyon insanın hayatına mal olduğu ifade edilmektedir.
Mikrobik, salgın hastalıklara karşı alınabilecek en önemli tedbir karantinadır, tecrittir. Virüsün ve virüsü taşıyanların kontrol altına alınması, sağlıklı olanlarla karıştırılmamasıdır. Hijyene, temizliğe dikkat etmektir.
İnsanlık tarihinde kitlesel ölümlere neden olan diğer bir etken otoriter yönetimlerdir. Egoist, narsist, megolomanyak kimseler ülkelere lider olup bütün gücü kontrol eder hale gelince, denetim-denge mekanzimaları ortadan kalkınca iktidar ölüm makinasına dönüşmektedir. Mao Zedung iktidara geldiği ilk beşyılda 5 milyondan fazla insanı idam ettirmiş, toplamda 50 milyon insanı öldürerek insanlık tarihine en kanlı diktatör olarak geçmiştir. Hitler bütün gücü tekeline alıp herşeyi kontrol ettikten sonra “Alman ırkını saflaştırma” ve “Büyük Almanya”yı kurma hayaliyle 6 milyonu Yahudi olmak üzere 17 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın kayıplarını da eklersek öldürdüğü insanlar 50 milyonu bulur. Otuz yıldan fazla SSCB lideri olan Stalin “Büyük Temizlik” adını verdiği paranoyak bir kampanya ile bütün muhalifleri ortadan kaldırmıştır. Onun döneminde sadece Ukraynada 10 milyondan fazla insan açlıktan ölmüştür. 1.7 milyon muhalif aydını Gulag Takımadaları’na sürerek öldürmüştür. II. Dünya savaşında öldürdüğü insanlarla birlikte Stalin’in elinde 23-25 milyon insanın kanı vardır.
Saddam Hüseyin otoriterliğin coğrafyası haline gelen Ortadoğu’daki diktatörlerden biriydi, 2 milyon civarı insanı öldürttüğü ifade ediliyor. 1988 yılında bütün dünyanın gözü önünde Halepçe’de 5000 sivil Kürt’ü kimyevi silahlarla soykırıma maruz bıraktı. 16 Mart tarihi bu katliamın yıldönümü olarak anılmaktadır. Irak Yüksek Ceza Mahkemesi 1 Mart 2010 tarihinde Halepçe Katliamı’nı soykırım olarak tanıdı. Kaddafi, Hüsnü Mübarek, Ömer Beşir, Humeyni gibi diktatörlerin elinde milyonların kanı var.
Salgın hastalıklardan korunmanın yolu virüslü insanları tecrit etmek ve virüsü kontrol altına almaktır.
Peki otoriterleşmeden kaynaklanan can ve mal kayıplarının çözümü nedir? Onlarla nasıl baş edeceğiz?
Onun çözümünü de bize Fransız düşünür Montesquieu söylemiş: Kuvvetler Ayrılığı.
Yani, devleti oluşturan güçleri biraraya toplamama, erklere ayırma. Ama asla ve asla bir kişiye teslim etmeme. Bu da bir nevi tecrit, karantina aslında. Amerikalı siyaset bilimci Lord Acton’un meşhur yaklaşımına göre “güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar”. işte bu bozulmanın, yozlaşmanın olmaması için Montesquieu devleti oluşturan erklerin (yasama yürütme ve yargı) ayrılması ve özerk olması gerektiğini söylüyor.
Megalomanyakların, narsistlerin devletlerin tüm gücünü ele geçirip insanlığı felakete, milletleri sefalete sürükleyememesi için bunun yapılması bir zaruret. Yasayı bir erk yapacak, icrayı başka bir erk, yargı da denetleyecek. Bu nedenle yargının bağımsız ve tarafsız olması çok hayati. Eğer yargıçlar satın alınırsa adaleti temin etmesi gereken mahkemeler diktatörün sopası, zulüm aracı haline gelir. İnsanların mal ve can güvenliği kalmaz. Basın ve ifade özgürlüğü kalmaz. İfade özgürlüğü kalmayınca kamunun doğru ve zamanında haber alma hakkı kalmaz.
Sadece diktatörlüğü engellemek için değil biyolojik virüslerin yayılmasını engellemek için de yargı bağımsızlığı çok önemli. Yargı bağımsız değilse medya, akademya, profösyoneller bağımsız ve bilimsel kararlar alamaz. “Corona virüsü var mı? Enfekte kaç kişi var?* diye sorulduğunda hekimler, hastane yönetimleri diktatörün ağzına bakar, onun tepkisine göre cevap hazırlar. Uzmanlar, görevliler halkın sağlığını, ülkenin çıkarlarını değil diktatörün korkusunu dikkate alır. En net bilimsel veriler bile maniple edilir, enflasyon rakamlarıyla, hasta sayılarıyla oynanır. Bu baskı nedeniyle zamanında ve gereken tedbir alınamadığı için, veya bazı kaygılarla gerçekler örtbas edildiği için diktatörlerin yönetiminde biyolojik virüsler çok daha hızlı yayılır. Muhtemelen Çin’de ilk vak’a tespt edildiğinde “problem benden çıkmasın!” diye uzun süre kimse söyleyemedi, İran’da yaşanan buydu; şu sıralar Türkiye’de olan bu.
Kuvvetler ayrılığının olması, yargının bağımsız olması sadece otoriterleşmeyi, diktatörleşme eğilimlerini engellemez. Koronayla mücadeleyi de başarılı, etkili kılar.
Bizim ülkede pek çok insan yargının bağımsızlığını, yargıç dokunulmazlığını yargıçlara lazım bir şey sanıyor. Keza yasama dokunulmazlığını “milletvekillerine kıyak!” diye düşünüyor. Oysa Kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı virüsten ekonomiye, siyasete, eğitime, iletişime bilişime herşeyi doğrudan etkiler.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 18.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Melâhim Çağı! (3) [M.Nedim Hazar]
Çıkan kısmın özeti: Hz. Ömer’in şahadetinden tutun da, Hz. Osman dönemindeki olaylara, Kerbela vakasına kadar pek çok devri “Fitne çağı” olarak niteleyenler olduğu gibi, her döneme ait bir bela ve müsibetlerin yağmur gibi yağdığı devirler olarak nitelendirilmiştir.
Dolayısıyla günümüzde yaşanan olayları da yine bu bağlamda değerlendirenler olacaktır ve bu bağlamlandırma giderek artan bir yoğunlukta yaşanacaktır.
Fiten ve Melahim… Bu iki kelime bu mevzumuzun ana eksenini oluşturur.
Önce Melâhim’in manası ile başlayalım.
Melâhim, sözlükte “bir işi sağlam yapmak, eti kemiğinden ayırmak, birine et yedirmek” anlamındaki lahm kökünden türeyen melhame kelimesinin çoğuludur. Melhame daha çok “ağır zayiat ve bozgunla neticelenen savaş ve fitne anında çıkan büyük karışıklık; bu olayların gerçekleştiği yer” manalarına gelmektedir.
Zaten bu yazıyı kaleme alma fikri de, Suriye’de şehit Türk askerlerinin cansız bedenlerine Arapların yaptıkları insanlık dışı muameleyi gördüğümde oluşmuştu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İbnül Esir, Firuzabadi gibi büyük âlimler bu konuya çok önem vermiş lakin zamanla bu mühim eserler bir kenara itilmiştir nedense.
Bu kelimeyi tamamlayan ve hiç de yabancı olmadığımız bir kelime daha var; Fiten.
Fiten, sözlükte “değerli madenleri saf olup olmadıklarını tespit etmek amacıyla ateşte eritmek” anlamındaki fetn (fütûn) kökünden türeyen fitne kelimesinin çoğuludur.
Fitne mastar olarak “sınamak, nimet veya sıkıntı ile denemek”, isim olarak “tutkunluk, sapıklık, kargaşa” manalarında kullanılır.
Mübarek Kur’an’da genellikle “insanın isyan veya sabrını ölçmeye yönelik her tür ilâhî imtihan” anlamına gelen fitne kelimesinin “günah, fısk ve fücûr, inkârcılık, savaş, yangın, zelzele, kargaşa” şeklindeki manaları zamanla daha çok yaygınlık kazanmış; özellikle hadis literatüründe bu kelime, İslâm toplumunda çeşitli dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan sosyal kargaşa, anarşi ve iç savaş gibi ümmet bütünlüğünü bozan her türlü yıkıcı faaliyeti ifade etmek için kullanılmıştır.
Tekrar Melâhim’e dönecek olursak.
İbnü’l-Esîr, melhamenin “şiddetli çatışma” şeklindeki anlamının savaşta çarpışan insanların birbirine girmesi, ölenlere ait cesetlerin savaş alanında bir et yığını oluşturması gibi hususlarla ilgili olduğunu kaydederler öte yandan Macdonald ve G. van Vloten gibi müsteşrikler ise bu kelimenin İbrânîce’de “gıda, ekmek ve savaş” anlamlarına gelen lehem veya mılkhama kökleriyle ilişkili olduğunu düşünmektedir.
Ayrıca sözlükte “karıştırma, atın koşması ve bulunduğu yeri eşeleyip karıştırması” mânasındaki Habeşçe asıllı ‘herc’ kelimesinin de bilhassa hadis literatüründe fiten ve melâhim mânasında, özellikle de “müslümanların birbirini öldürmesi” anlamında kullanıldığı görülür.
Ve gelelim günümüze yönelik olan kısmına.
Kıyametten önce yaşanacağı belirtilen “Herc Günleri” diyebileceğimiz süreç hakkında hadis kaynaklarında oldukça ayrıntılı bilgi bulunur.
Kur’ân-ı Kerîm’de melâhim ve herc kelimeleri geçmemekte, ancak başka lafızlar kullanılarak gelecekte vuku bulacak olumlu veya olumsuz bazı hadiselere işaret eden pek çok ayet bulunmaktadır.
Hadis kitaplarında “Fiten, melâhim, eşrâtu’s-sâa, imâre, megâzî, menâkıb, sıfatü’l-kıyâme”gibi başlıklar altında gayba dair bu haberlere yer verilmiştir. Nitekim fiten ve melâhime ait haberler gayb ile ilgili olup, bunların bir kısmının kıyamete yakın, bir kısmının ise kıyamet günü ve sonrasında vukû bulacağı bildirilmektedir. Kısaca, sahih ve hasen derecesinde fiten hadisleri olmakla beraber, Hz. Peygamber’e nispet edilen ve onun kendisinden sonra meydana gelecek bazı hâdiseler hakkında tafsili bilgiler verdiğini ifade eden zayıf ve mevzû fiten hadisleri de bulunmakta olup, bunlara ihtiyatla yaklaşılmasının uygun olacağı ifade edilebilir.
Hızımızı aldık, devam edeceğiz elbette…
[M.Nedim Hazar] 18.3.2020 [TR724]
Dolayısıyla günümüzde yaşanan olayları da yine bu bağlamda değerlendirenler olacaktır ve bu bağlamlandırma giderek artan bir yoğunlukta yaşanacaktır.
Fiten ve Melahim… Bu iki kelime bu mevzumuzun ana eksenini oluşturur.
Önce Melâhim’in manası ile başlayalım.
Melâhim, sözlükte “bir işi sağlam yapmak, eti kemiğinden ayırmak, birine et yedirmek” anlamındaki lahm kökünden türeyen melhame kelimesinin çoğuludur. Melhame daha çok “ağır zayiat ve bozgunla neticelenen savaş ve fitne anında çıkan büyük karışıklık; bu olayların gerçekleştiği yer” manalarına gelmektedir.
Zaten bu yazıyı kaleme alma fikri de, Suriye’de şehit Türk askerlerinin cansız bedenlerine Arapların yaptıkları insanlık dışı muameleyi gördüğümde oluşmuştu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İbnül Esir, Firuzabadi gibi büyük âlimler bu konuya çok önem vermiş lakin zamanla bu mühim eserler bir kenara itilmiştir nedense.
Bu kelimeyi tamamlayan ve hiç de yabancı olmadığımız bir kelime daha var; Fiten.
Fiten, sözlükte “değerli madenleri saf olup olmadıklarını tespit etmek amacıyla ateşte eritmek” anlamındaki fetn (fütûn) kökünden türeyen fitne kelimesinin çoğuludur.
Fitne mastar olarak “sınamak, nimet veya sıkıntı ile denemek”, isim olarak “tutkunluk, sapıklık, kargaşa” manalarında kullanılır.
Mübarek Kur’an’da genellikle “insanın isyan veya sabrını ölçmeye yönelik her tür ilâhî imtihan” anlamına gelen fitne kelimesinin “günah, fısk ve fücûr, inkârcılık, savaş, yangın, zelzele, kargaşa” şeklindeki manaları zamanla daha çok yaygınlık kazanmış; özellikle hadis literatüründe bu kelime, İslâm toplumunda çeşitli dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan sosyal kargaşa, anarşi ve iç savaş gibi ümmet bütünlüğünü bozan her türlü yıkıcı faaliyeti ifade etmek için kullanılmıştır.
Tekrar Melâhim’e dönecek olursak.
İbnü’l-Esîr, melhamenin “şiddetli çatışma” şeklindeki anlamının savaşta çarpışan insanların birbirine girmesi, ölenlere ait cesetlerin savaş alanında bir et yığını oluşturması gibi hususlarla ilgili olduğunu kaydederler öte yandan Macdonald ve G. van Vloten gibi müsteşrikler ise bu kelimenin İbrânîce’de “gıda, ekmek ve savaş” anlamlarına gelen lehem veya mılkhama kökleriyle ilişkili olduğunu düşünmektedir.
Ayrıca sözlükte “karıştırma, atın koşması ve bulunduğu yeri eşeleyip karıştırması” mânasındaki Habeşçe asıllı ‘herc’ kelimesinin de bilhassa hadis literatüründe fiten ve melâhim mânasında, özellikle de “müslümanların birbirini öldürmesi” anlamında kullanıldığı görülür.
Ve gelelim günümüze yönelik olan kısmına.
Kıyametten önce yaşanacağı belirtilen “Herc Günleri” diyebileceğimiz süreç hakkında hadis kaynaklarında oldukça ayrıntılı bilgi bulunur.
Kur’ân-ı Kerîm’de melâhim ve herc kelimeleri geçmemekte, ancak başka lafızlar kullanılarak gelecekte vuku bulacak olumlu veya olumsuz bazı hadiselere işaret eden pek çok ayet bulunmaktadır.
Hadis kitaplarında “Fiten, melâhim, eşrâtu’s-sâa, imâre, megâzî, menâkıb, sıfatü’l-kıyâme”gibi başlıklar altında gayba dair bu haberlere yer verilmiştir. Nitekim fiten ve melâhime ait haberler gayb ile ilgili olup, bunların bir kısmının kıyamete yakın, bir kısmının ise kıyamet günü ve sonrasında vukû bulacağı bildirilmektedir. Kısaca, sahih ve hasen derecesinde fiten hadisleri olmakla beraber, Hz. Peygamber’e nispet edilen ve onun kendisinden sonra meydana gelecek bazı hâdiseler hakkında tafsili bilgiler verdiğini ifade eden zayıf ve mevzû fiten hadisleri de bulunmakta olup, bunlara ihtiyatla yaklaşılmasının uygun olacağı ifade edilebilir.
Hızımızı aldık, devam edeceğiz elbette…
[M.Nedim Hazar] 18.3.2020 [TR724]
Cezaevlerinin boşaltılması için ortak hareket şart [Ramazan Faruk Güzel]
Dünyayı tehdit eden Koronavirüs’e karşı her ülke kendi imkanları ölçüsünde tedbirler açıklıyor. Bahreyn ve İtalya’da bütün tutukluların serbest bırakıldığı haberleri geliyor… İran da yaklaşık 85 bin mahkûmun geçici olarak serbest bırakıldığını açıkladı. Serbest bırakılanların yarısına yakınını siyasi mahkumların oluşturduğu söyleniyor.
Sosyal medyada “KoronayaKarşı AcilTahliye” kampanyaları açılıyor, dünya genelinde bu TT oluyor, halk bunu önemsiyor. Zira Çin’de İtalya’da neler olduğunu, nasıl kitlesel katliam gibi ölümler yaşandığını gördü herkes… Temel vazifesi, kuruluş gayesi vatandaşının hayatını, sağlığını korumak olan devletin buna kayıtsız kalmaması gerekiyor.
İş işten geçmeden Türkiye de aynısını yapmalı. Kanunen “tutukluluğun tedbir sayıldığı” yerde tutuklu yargılananlar adli kontrolle yargılanabilir. En kötü ihtimalle tutuklulara elektronik kelepçeyle ev hapsi seçeneğini düşünülmeli… Eğer geç kalınırsa ve virüs içerde yayılırsa, korkunç bir katliama dönüşebilir!
Bundan 20 yıl önce, 19 Aralık 2000’de “Hayata Dönüş” adı verilen 20 cezaevine birden yapılan operasyonda 32 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmıştı. Bugün, o operasyonun yapılmasında katkısı bulunan siyasetçisinden yargı mensubuna kadar herkes lanetle anılıyor!
Bugün cezaevlerinde Korona salgını başlar ve bu yüzden insanlar hayatlarını kaybetmeye başlarsa siyasi iktidar bunun hesabını veremez. Ülkenin tek karar vericisi olan Recep T. Erdoğan, gelecekte lanetle anılmak istemiyorsa acil harekete geçmelidir.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
CEZAEVLERİNDE SON DURUM
Türkiye’deki 220.000 kapasiteli 375 cezaevi kapasitesinin çok üstünde doluluk oranına sahip. 300.000 tutuklu ve hükümlünün içinde 780 bebek, 2.500 çocuk, 1.333 hasta tutuklu ve 457 Ağır hasta var!
Mahkumlar mevcut durumda bile tedavi için doktor bulamıyor. Zamanında müdahale yapılmadığı için cezaevlerinde hayatını kaybedenlerin sayısı, düşük ölçekli bir savaşta ölenlerin sayısını geçmiş durumda. Ya bir de korona virüsü yayılırsa!..
Cezaevi hekimliği yapmış olanların anlattıklarına göre, şimdilerde geçici çalışan doktorlar genelde aile hekimi ve çoğu haftada birkaç gün (o da sadece birkaç saat!) cezaevine uğrayabiliyorlar. Böyle bir ortamda devlet bu tutukluları ısrarla hapiste tutmakla büyük bir risk alıyor.
Ya bunu öngöremediğinden yapıyor… Ya da daha kötüsü, muhtemel bir salgın sonucu cezaevlerinde toplu ölümlerin olabileceğini öngörüyor ve bu insanların soykırıma uğramasını istiyor!
Böylesine sağlıksız koşullara sahip cezaevlerinde muhaliflerini üst üste istiflemeye devam etmesinin başka izahı yok.
NELER YAPILABİLİR?
Şu ara Türkiye’de mahkemeler bile duruşmaları ertelemeye başlamış durumdalar. Acil tutukluluk durumları hariç duruşmasız görülüyor yargılamalar…
İçişleri Bakanlığının talimatı ile -insanlar toplanmasın diye- bar-pavyon kapatılıyor, okullar tatil ediliyor, Diyanet tarafından camilerde cemaatle namazlar bile tehir edildi. Kabe bile ibadete kapatılmış halde!
Devletin kendi raporlarında bile hapishane şartlarının sağlıksız ve aşırı kalabalık olduğu yazılı. Bu şartlarda yaşamaya zorlanan tutuklular için devletin daha fazla tedbirler alması gerekiyor…
CMK’da tutukluluğun ceza değil, bir tedbir olduğu belirtilir… Tedbir ise insan hayatı için tehlike arz etmemelidir. Ceza ve tutukevlerinin aşırı dolu olduğu yerde, Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın da teklif ettiği gibi, “Kasten öldürme ile kadın ve çocuklara karşı işlenen suçların sanıkları dışında tüm tutukluların acilen tahliyesi, Korona tehlikesine karşı alınması doğru bir önlemdir.”
En azından aylardır çıktı çıkacak dedikleri şartlı ceza indirimi ve denetimli serbestlik yasasını acilen çıkarılmalı, bu şekilde cezaevlerindeki sayı azaltılmalıdır…
Bu konularda asıl sorumluluk ve görev Adalet bakanlığı ve hükümet yetkililerine aittir lakin yasaları uygulamakta olan yargı mensuplarına da sorumluluklar düşmektedir. Tutukluluk durumlarının devamı hususlarını değerlendirirken, cezaevlerindeki durumu göz önünde bulundurup tahliye yönünde kararlar vermelidirler. Ayrıca yeni adli vakalarda da tutukluluk tedbirine başvurmamalı, adli kontrol vb. alternatifleri düşünmelidirler… Aksi takdirde, ileride cezaevlerinde hastalığa bağlı ölümler yaşanmaya başladığında (hem cezai hem de hukuki anlamda) sorumlu sayılacaklardır.
Her şeyden önce de cezaevlerindekilerin dışarıdan içeri sürekli temasları kontrol altına alınmalı ve aşırı kalabalıktan dolayı hastalık ve salgınların hızlı yayılmasını önlemek için koğuşlardaki kişi sayıları azaltılmalı, koğuşlardaki temizlik ve hijyene azami dikkat gösterilmelidir. İnsanları itirafçılığa zorlamak için şartları kötüleştirme, suları bile kısıtlama zorbalığından bir an önce vazgeçilmelidir!
Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Edirne cezaevinin karantinaya alındığını açıkladı! Aynı gün Balıkesir Kepsut cezaevinin de karantinaya alındığını bilgisi geldi. Bu durum daha da yayılmadan Adalet Bakanlığı acilen harekete geçmeli. Kronik rahatsızlığı olan hastalar, hamile kadınlar, bebekler ve çocuklar, 60 yaş üstü risk grubu öncelikli olarak serbest bırakılmalıdır.
BİREYLERE DÜŞEN…
Bütün tutuklular, yakınları ve avukatları, cezaevlerindekiler için acil kodlu ulusal genel sağlık olayından ötürü, cezaevindeki kalabalık ve kötü hijyen koşullarını gerekçe göstererek dilekçe vererek tahliye talebinde bulunmalıdırlar.
Bu talepleri reddedilirse de konuyu Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklama Komitesi’ne veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (Rule 39 gereği) taşımalıdırlar.
Yargıtay tarafından cezası onananlar da (1 aylık süre içinde) AYM’ye –tedbir talepli olarak– normal başvurularını yapmakla birlikte, ülkede etkili bir iç hukuk yolunun olmadığı belirtilerek BM Keyfi Tutuklama Komitesi’ne başvurabilirler…
Devlet, siyasiler, bürokratlar, yargı mensupları…
ilk sorumluluk sahipleri!
Ama onların harekete geçmesini beklemeden insan hakları kuruluşları, sivil toplum örgütleri bu konuda bir an önce harekete geçmelidirler. Tutuklu yakınları bahsetmiş olduğumuz gerekli müracaatları yapmalı yanında kamuoyunu da harekete geçirme noktasında adım atmalıdırlar.
İnsan olanları cezaevlerindeki bu salgın tehlikesine karşı dayanışmaya çağırıyorum. İnsanlıktan nasibi olmayanlara zaten sözüm yok, onların üzerine alınmasına gerek yok!
[Ramazan Faruk Güzel] 18.3.2020 [TR724]
Sosyal medyada “KoronayaKarşı AcilTahliye” kampanyaları açılıyor, dünya genelinde bu TT oluyor, halk bunu önemsiyor. Zira Çin’de İtalya’da neler olduğunu, nasıl kitlesel katliam gibi ölümler yaşandığını gördü herkes… Temel vazifesi, kuruluş gayesi vatandaşının hayatını, sağlığını korumak olan devletin buna kayıtsız kalmaması gerekiyor.
İş işten geçmeden Türkiye de aynısını yapmalı. Kanunen “tutukluluğun tedbir sayıldığı” yerde tutuklu yargılananlar adli kontrolle yargılanabilir. En kötü ihtimalle tutuklulara elektronik kelepçeyle ev hapsi seçeneğini düşünülmeli… Eğer geç kalınırsa ve virüs içerde yayılırsa, korkunç bir katliama dönüşebilir!
Bundan 20 yıl önce, 19 Aralık 2000’de “Hayata Dönüş” adı verilen 20 cezaevine birden yapılan operasyonda 32 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmıştı. Bugün, o operasyonun yapılmasında katkısı bulunan siyasetçisinden yargı mensubuna kadar herkes lanetle anılıyor!
Bugün cezaevlerinde Korona salgını başlar ve bu yüzden insanlar hayatlarını kaybetmeye başlarsa siyasi iktidar bunun hesabını veremez. Ülkenin tek karar vericisi olan Recep T. Erdoğan, gelecekte lanetle anılmak istemiyorsa acil harekete geçmelidir.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
CEZAEVLERİNDE SON DURUM
Türkiye’deki 220.000 kapasiteli 375 cezaevi kapasitesinin çok üstünde doluluk oranına sahip. 300.000 tutuklu ve hükümlünün içinde 780 bebek, 2.500 çocuk, 1.333 hasta tutuklu ve 457 Ağır hasta var!
Mahkumlar mevcut durumda bile tedavi için doktor bulamıyor. Zamanında müdahale yapılmadığı için cezaevlerinde hayatını kaybedenlerin sayısı, düşük ölçekli bir savaşta ölenlerin sayısını geçmiş durumda. Ya bir de korona virüsü yayılırsa!..
Cezaevi hekimliği yapmış olanların anlattıklarına göre, şimdilerde geçici çalışan doktorlar genelde aile hekimi ve çoğu haftada birkaç gün (o da sadece birkaç saat!) cezaevine uğrayabiliyorlar. Böyle bir ortamda devlet bu tutukluları ısrarla hapiste tutmakla büyük bir risk alıyor.
Ya bunu öngöremediğinden yapıyor… Ya da daha kötüsü, muhtemel bir salgın sonucu cezaevlerinde toplu ölümlerin olabileceğini öngörüyor ve bu insanların soykırıma uğramasını istiyor!
Böylesine sağlıksız koşullara sahip cezaevlerinde muhaliflerini üst üste istiflemeye devam etmesinin başka izahı yok.
NELER YAPILABİLİR?
Şu ara Türkiye’de mahkemeler bile duruşmaları ertelemeye başlamış durumdalar. Acil tutukluluk durumları hariç duruşmasız görülüyor yargılamalar…
İçişleri Bakanlığının talimatı ile -insanlar toplanmasın diye- bar-pavyon kapatılıyor, okullar tatil ediliyor, Diyanet tarafından camilerde cemaatle namazlar bile tehir edildi. Kabe bile ibadete kapatılmış halde!
Devletin kendi raporlarında bile hapishane şartlarının sağlıksız ve aşırı kalabalık olduğu yazılı. Bu şartlarda yaşamaya zorlanan tutuklular için devletin daha fazla tedbirler alması gerekiyor…
CMK’da tutukluluğun ceza değil, bir tedbir olduğu belirtilir… Tedbir ise insan hayatı için tehlike arz etmemelidir. Ceza ve tutukevlerinin aşırı dolu olduğu yerde, Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın da teklif ettiği gibi, “Kasten öldürme ile kadın ve çocuklara karşı işlenen suçların sanıkları dışında tüm tutukluların acilen tahliyesi, Korona tehlikesine karşı alınması doğru bir önlemdir.”
En azından aylardır çıktı çıkacak dedikleri şartlı ceza indirimi ve denetimli serbestlik yasasını acilen çıkarılmalı, bu şekilde cezaevlerindeki sayı azaltılmalıdır…
Bu konularda asıl sorumluluk ve görev Adalet bakanlığı ve hükümet yetkililerine aittir lakin yasaları uygulamakta olan yargı mensuplarına da sorumluluklar düşmektedir. Tutukluluk durumlarının devamı hususlarını değerlendirirken, cezaevlerindeki durumu göz önünde bulundurup tahliye yönünde kararlar vermelidirler. Ayrıca yeni adli vakalarda da tutukluluk tedbirine başvurmamalı, adli kontrol vb. alternatifleri düşünmelidirler… Aksi takdirde, ileride cezaevlerinde hastalığa bağlı ölümler yaşanmaya başladığında (hem cezai hem de hukuki anlamda) sorumlu sayılacaklardır.
Her şeyden önce de cezaevlerindekilerin dışarıdan içeri sürekli temasları kontrol altına alınmalı ve aşırı kalabalıktan dolayı hastalık ve salgınların hızlı yayılmasını önlemek için koğuşlardaki kişi sayıları azaltılmalı, koğuşlardaki temizlik ve hijyene azami dikkat gösterilmelidir. İnsanları itirafçılığa zorlamak için şartları kötüleştirme, suları bile kısıtlama zorbalığından bir an önce vazgeçilmelidir!
Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Edirne cezaevinin karantinaya alındığını açıkladı! Aynı gün Balıkesir Kepsut cezaevinin de karantinaya alındığını bilgisi geldi. Bu durum daha da yayılmadan Adalet Bakanlığı acilen harekete geçmeli. Kronik rahatsızlığı olan hastalar, hamile kadınlar, bebekler ve çocuklar, 60 yaş üstü risk grubu öncelikli olarak serbest bırakılmalıdır.
BİREYLERE DÜŞEN…
Bütün tutuklular, yakınları ve avukatları, cezaevlerindekiler için acil kodlu ulusal genel sağlık olayından ötürü, cezaevindeki kalabalık ve kötü hijyen koşullarını gerekçe göstererek dilekçe vererek tahliye talebinde bulunmalıdırlar.
Bu talepleri reddedilirse de konuyu Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklama Komitesi’ne veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (Rule 39 gereği) taşımalıdırlar.
Yargıtay tarafından cezası onananlar da (1 aylık süre içinde) AYM’ye –tedbir talepli olarak– normal başvurularını yapmakla birlikte, ülkede etkili bir iç hukuk yolunun olmadığı belirtilerek BM Keyfi Tutuklama Komitesi’ne başvurabilirler…
Devlet, siyasiler, bürokratlar, yargı mensupları…
ilk sorumluluk sahipleri!
Ama onların harekete geçmesini beklemeden insan hakları kuruluşları, sivil toplum örgütleri bu konuda bir an önce harekete geçmelidirler. Tutuklu yakınları bahsetmiş olduğumuz gerekli müracaatları yapmalı yanında kamuoyunu da harekete geçirme noktasında adım atmalıdırlar.
İnsan olanları cezaevlerindeki bu salgın tehlikesine karşı dayanışmaya çağırıyorum. İnsanlıktan nasibi olmayanlara zaten sözüm yok, onların üzerine alınmasına gerek yok!
[Ramazan Faruk Güzel] 18.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Küresel gaybubet… [Alper Ender Fırat]
Roma’da caddeler bomboş, Venedik’te, Milano’da, Wuhan’da, Pekin’de. Dünya şehirler birer birer yalnızlığa bürünüyor. Sıra yavaş yavaş İstanbul’da.
Caddeleri, sokakları, meydanları boşalmış şehirler… Tenhalaşan, ıssızlaşan mekanlar. Issızlaşan insanlar.. Mecburi bir tutukluluk hali, mecburi bir yalnızlaşma, mecburi bir tecrit… Mecburi bir ayrılık…
Mini minnacık bir virüs herkesi tutsak etti.
Hem şehirlerde, hem insanlarda bir terk edilmişlik psikolojisi! Tanıdıklarından, tanış olduklarından ayrı kalma mecburiyeti… Ayrılmaya ve evde tutulmaya mecbur bırakılma hali…
Teşbihte hata olmasın küresel bir gaybubet yani…
Zor iştir bilirim. Bir Yunan adasına gitmeden önce aylarca yaşadım o hali.
Sokağa çıkmadan, bakkala gitmeden, ağaçlara dokuna dokuna yürümeden yaşamak zor bir şeydir. Şimdilerde insanların koronadan saklandığı gibi ben de şer şebekenin adamlarından muhbirlerden, çaşıtlardan, sakınarak, saklanarak yaşamak zorunda kaldım.
30 metrekarelik bir yerde her kapı çalması sizde bir gerginliğe sebep olur, beklemediğiniz zamanda çalan kapıya ölü taklidi yaparsınız, ısrarla ısrarla çalınan zili duymazdan gelir, mutlak bir sessizliğe bürünüp içeride hiç kimsenin olmadığını dışarıdakine ikna etmeye çabalarsınız.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mezar’dan biraz daha geniştir ve bir mezar sayılmayabilir ama içinde sosyal anlamda bir ölü ikamet eder. Hiçbir şeye tasarruf edemezsiniz, bir lokma ekmek için bile bir başkasının yardımı gerekir.
Bir ölü gibi dışarıda olanları duyarsınız ama onlar sizin onu duyduğunuzdan haberdar olmazlar. Pek çok zaman ölmek böyle bir şey olmalı diye düşünür insan.
Ölünce arkanızdan ne konuşacaklar bunu yaşarken görme fırsatınız olur. Kuru ekmeğinizi bölüştüğünüz arkadaşlarınızın, yaşarken seninle tanışmaktan çok büyük mutluluk duyanların arkanızdan ettiği sözü, takındığı tavrı izlersiniz.
Sizinle anılmamak için ailenizle, çocuklarınızla bütün selamı sabahı kesen geçmişteki sıkı dostlarınızı fark edersiniz. Hiçbir şey yapmadan, yapamadan bütün olanları hazmetmeyi öğrenirsiniz.
Gaybubette yaşarken en çok hazmetmeyi öğrenirsiniz. Yalnızlaşmak, yalnızlaştırılmak nedir, ıssız kalmak nedir iliklerinize kadar hissedersiniz.
Başınıza gelenleri anlamaya, kavramaya, anlamlandırmaya çabalarsınız, öfkelenir, öfkelenir, öfkelenirsiniz.
Ancak hayatınız boyunca bulamadığınız zamanları bulursunuz kendinize. Bütün hayatınız bir film şeridi gibi geçer önünüzden, hani ölürken böyle oluyormuş ya, işte onun gibi her şeye yeniden ve yeniden bakarsınız. Bütün hayatınızı önünüze alıp bir pişmanlıklar listesi hazırlarsınız. Günlerce, haftalarca, aylarca…
Öfkelenir, hiddetlenir, sonra durulursunuz. Koşarken yavaşlarsınız.
Her şey asıl sınananın siz olduğunuzu fark ettiğinizde değişir. Her şeyin bir sebep olduğunu anlarsınız ve öfkenizi sebep olanlara yıkmaktan vazgeçersiniz. Burada asıl olanın sınanmak olduğunu ve kaderin eleğinden geçtiğinizi fark edersiniz. Ve anlarsınız ‘Ne söyleseler boş/göklerden gelen bir karar vardır.’
O zaman affetmeye başlarsınız. Öfkeniz yatışır, kendinizi daha çok inanmış olarak bulursunuz. Daha çok daha çok! Daha çok demlenirsiniz, ruhunuz sakinleşir, sizi böyle bir hayata sevk eden elin ne dediğini anlamaya çabalarsınız. Ve anlarsınız ki sizi bu mekana sokan el mezara da sokabilirdi. Bu aslında verilmiş bir fırsattır bunu anlarsınız.
Doğru olanı bulmak, gerçeği fark etmek isteyenler için gaybubette yaşamak bir fırsattır.
Dünya’da ve Türkiye’de ev hapsine girmek zorunda kalan milyonlarca insan böyle bir muhasebe yapar mı bilemiyorum. Yaptıklarını ve yapmadıklarını önüne koyup kendi hayatları için bir pişmanlıklar listesi hazırlar mı emin değilim. Bu kadar musibet, bela neden bizi buluyor diye düşünürler mi?
Gerçi Firavun yönetimindeki Mısır halkı, Hz. Musa (a.s) ve kavmine ettiği zulümlerden sonra başına gelen musibetlerin hiç birinden ders çıkarmamışlardı.
“Andolsun, Biz de Firavun ve çevresini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (Araf Suresi: 130)
Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)
Suda gark oluncaya kadar zulümlerinden hiç vazgeçmediler.
Ev hapsine girmek zorunda olan milyonlarca insana bu fırsatı iyi değerlendirin demeye gerek görmüyorum, kendinizle yüzleşin, hayatınızı kritik edin demeyeceğim çünkü herkes o kadar suçsuz, o kadar haklı o kadar hakperest ki…
[Alper Ender Fırat] 18.3.2020 [TR724]
Caddeleri, sokakları, meydanları boşalmış şehirler… Tenhalaşan, ıssızlaşan mekanlar. Issızlaşan insanlar.. Mecburi bir tutukluluk hali, mecburi bir yalnızlaşma, mecburi bir tecrit… Mecburi bir ayrılık…
Mini minnacık bir virüs herkesi tutsak etti.
Hem şehirlerde, hem insanlarda bir terk edilmişlik psikolojisi! Tanıdıklarından, tanış olduklarından ayrı kalma mecburiyeti… Ayrılmaya ve evde tutulmaya mecbur bırakılma hali…
Teşbihte hata olmasın küresel bir gaybubet yani…
Zor iştir bilirim. Bir Yunan adasına gitmeden önce aylarca yaşadım o hali.
Sokağa çıkmadan, bakkala gitmeden, ağaçlara dokuna dokuna yürümeden yaşamak zor bir şeydir. Şimdilerde insanların koronadan saklandığı gibi ben de şer şebekenin adamlarından muhbirlerden, çaşıtlardan, sakınarak, saklanarak yaşamak zorunda kaldım.
30 metrekarelik bir yerde her kapı çalması sizde bir gerginliğe sebep olur, beklemediğiniz zamanda çalan kapıya ölü taklidi yaparsınız, ısrarla ısrarla çalınan zili duymazdan gelir, mutlak bir sessizliğe bürünüp içeride hiç kimsenin olmadığını dışarıdakine ikna etmeye çabalarsınız.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mezar’dan biraz daha geniştir ve bir mezar sayılmayabilir ama içinde sosyal anlamda bir ölü ikamet eder. Hiçbir şeye tasarruf edemezsiniz, bir lokma ekmek için bile bir başkasının yardımı gerekir.
Bir ölü gibi dışarıda olanları duyarsınız ama onlar sizin onu duyduğunuzdan haberdar olmazlar. Pek çok zaman ölmek böyle bir şey olmalı diye düşünür insan.
Ölünce arkanızdan ne konuşacaklar bunu yaşarken görme fırsatınız olur. Kuru ekmeğinizi bölüştüğünüz arkadaşlarınızın, yaşarken seninle tanışmaktan çok büyük mutluluk duyanların arkanızdan ettiği sözü, takındığı tavrı izlersiniz.
Sizinle anılmamak için ailenizle, çocuklarınızla bütün selamı sabahı kesen geçmişteki sıkı dostlarınızı fark edersiniz. Hiçbir şey yapmadan, yapamadan bütün olanları hazmetmeyi öğrenirsiniz.
Gaybubette yaşarken en çok hazmetmeyi öğrenirsiniz. Yalnızlaşmak, yalnızlaştırılmak nedir, ıssız kalmak nedir iliklerinize kadar hissedersiniz.
Başınıza gelenleri anlamaya, kavramaya, anlamlandırmaya çabalarsınız, öfkelenir, öfkelenir, öfkelenirsiniz.
Ancak hayatınız boyunca bulamadığınız zamanları bulursunuz kendinize. Bütün hayatınız bir film şeridi gibi geçer önünüzden, hani ölürken böyle oluyormuş ya, işte onun gibi her şeye yeniden ve yeniden bakarsınız. Bütün hayatınızı önünüze alıp bir pişmanlıklar listesi hazırlarsınız. Günlerce, haftalarca, aylarca…
Öfkelenir, hiddetlenir, sonra durulursunuz. Koşarken yavaşlarsınız.
Her şey asıl sınananın siz olduğunuzu fark ettiğinizde değişir. Her şeyin bir sebep olduğunu anlarsınız ve öfkenizi sebep olanlara yıkmaktan vazgeçersiniz. Burada asıl olanın sınanmak olduğunu ve kaderin eleğinden geçtiğinizi fark edersiniz. Ve anlarsınız ‘Ne söyleseler boş/göklerden gelen bir karar vardır.’
O zaman affetmeye başlarsınız. Öfkeniz yatışır, kendinizi daha çok inanmış olarak bulursunuz. Daha çok daha çok! Daha çok demlenirsiniz, ruhunuz sakinleşir, sizi böyle bir hayata sevk eden elin ne dediğini anlamaya çabalarsınız. Ve anlarsınız ki sizi bu mekana sokan el mezara da sokabilirdi. Bu aslında verilmiş bir fırsattır bunu anlarsınız.
Doğru olanı bulmak, gerçeği fark etmek isteyenler için gaybubette yaşamak bir fırsattır.
Dünya’da ve Türkiye’de ev hapsine girmek zorunda kalan milyonlarca insan böyle bir muhasebe yapar mı bilemiyorum. Yaptıklarını ve yapmadıklarını önüne koyup kendi hayatları için bir pişmanlıklar listesi hazırlar mı emin değilim. Bu kadar musibet, bela neden bizi buluyor diye düşünürler mi?
Gerçi Firavun yönetimindeki Mısır halkı, Hz. Musa (a.s) ve kavmine ettiği zulümlerden sonra başına gelen musibetlerin hiç birinden ders çıkarmamışlardı.
“Andolsun, Biz de Firavun ve çevresini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (Araf Suresi: 130)
Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)
Suda gark oluncaya kadar zulümlerinden hiç vazgeçmediler.
Ev hapsine girmek zorunda olan milyonlarca insana bu fırsatı iyi değerlendirin demeye gerek görmüyorum, kendinizle yüzleşin, hayatınızı kritik edin demeyeceğim çünkü herkes o kadar suçsuz, o kadar haklı o kadar hakperest ki…
[Alper Ender Fırat] 18.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Küresel OHAL ve kapıdaki tehlike [Adem Yavuz Arslan]
Hayatımız film setine döndü.
Nereden ve nasıl tartışmalı bir virus kısa sürede dünyanın dört bir yanına yayıldı. Gizemli salgın nedeniyle şu ana kadar 180 bin kişi hastalandı, binlerce kişi hayatını kaybetti. Ölü sayısı her dakika artıyor. Ülkeler bir biri ardına olağanüstü hal ilan edip sınırlarını kapatmaya başladı. New York ve Paris gibi şehirlerde asker sokağa indi.
Bugün itibariyle ‘küresel OHAL’ yaşıyoruz dersek abartı olmayacak.
Gerçekten de dünya bir kaç gün içinde film setine döndü. Sokaklar boş, okullar, restoranlar, spor salonları, alışveriş merkezleri kapalı. Toplu taşıma durma noktasına geldi. Uçaklar havalimanlarının parkına çekiliyor. İnsanlar su ve temizlik malzemesi alabilmek için birbiriyle yarışıyor.
Silah satışları da patladı. Amerika’nın Batı yakasında sokağa çıkma yasağı ilan edildi ki bu yasağın tüm ülke geneline yayılması an meselesi. Kimse yarın neler olabileceğini kestiremiyor. Korkuç senaryolar da dolaşıyor.
ABD sıkı tedbirler uyguluyor ama resmi açıklamalar pek parlak değil. Ölü sayısının binlerle ifade edilmesi bekleniyor.
Açıkçası insanlık o kadar aciz bir halde ki, şu anda eve kapanıp kişisel tedbirlerini almanın ötesinde pek bir şey yapamıyor. Tabi ki tıbbi çalışmalar var ancak ne kadar sürede fayda getirecek kestirmek mümkün değil.
Olayın tıbbi boyutunun nereye evrileceğine dair projeksiyon yapmak zor fakat siyasi boyutuna ilişkin bir şeyler söylemek mümkün. Salgın otoriter-totaliter rejimleri güçlendirebilir. Süreç sınırların kapanacağı, otoriter rejimlerin daha baskıcı hale geleceği, bilginin otoriter rejimlerce daha çok istismar edileceği bir yönetim anlayışının yerleşmesi ile sonuçlanabilir.
Dünya da zaten populist rejimlerin yükselişte olduğu bir dönemi yaşıyoruz.
Amerikan başkanı Trump’ın demokratik süreçlere yaklaşımı herkesin malumu. Brezilya, Rusya, Türkiye, Macaristan, gibi ülkelerin durumu ortada. Otoriter-populist liderlerin bu tip salgınları bahane ederek mal ve hizmetlerin, insanların dolaşımına kısıtlama getirmesi giderek yaygınlaşabilir.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
En büyük risklerden birisi zaten giderek azalan şeffaflığın adım adım aşınması.
Baskıcı rejimler mevcut salgınlar ve yaşanabilecek muhtemelen tehditleri bahane ederek kişisel verileri elde etme, denetleme ve gözetleme çabalarını arttırmak isteyeceklerdir. Şöyle düşünelim; salgın hastalıktan korunma adı altında tüm biyometrik verilerimiz toplandı. Eğer ortada şeffaf bir yönetim yoksa bu verilerin nerede nasıl değerlendirildiğini bilme şansımız olmayacak.
Salgın geçtiğinde zaten depolanmış olan bu verilerin imha edileceğini nereden bileceğiz. Kişisel verilerin güvenliği ile sağlık dengesinin sağlanması kağıt üzerindeki kadar kolay olmayacaktır. Salgın hastalıklardan korunma yada mücadele bahanesiyle insanların tüm gizlilikleri ortadan kalkabilir.
Özetle salgın hastalıklar otoriter rejimlerin güçlenmesi gibi bir yan etki bırakabilir ki bu da en az virüsler kadar tehlikelidir.
“ERDOĞAN’I FİDAN’IN SURİYE’YE GÖNDERDİĞİ SİLAHLAR İÇİN UYARDIM”
Başlıktaki ifade bir ‘AKP valisi’ne ait.
Washington DC merkezli Hudson Entitüsü’nün yakın zamanda yayınlanmış bir raporunda okudum. George Mason Üniversitesi’nden Süleyman Özeren, Amerikan Üniversitesi’nden Suat Çubukçu ve Lakehead Üniversitesi’nden Matthew Bastuğ’un kapsamlı çalışması ‘Erdoğan Türkiye’sinin yaşadığı büyük dönüşümü bütün boyutlarıyla ele alıyor.
Raporu merak edenler -ki Türkiye üzerine kafa yoranlar için iyi bir kaynak olduğu kanaatindeyim- Hudson Enstitüsü’nün web sitesinden okuyabilirler.
Ben raporda özellikle dikkatimi çeken konuya geleceğim.
Dediğim gibi rapor hayli kapsamlı ve uzun. Ancak Suriye’de yaşanan içsavaş, yabancı savaşçıların olaya dahli ve Türkiye’nin takındığı tutuma dair bölümde daha önce başka yerde yayınlanmamış ‘birinci el’ bilgiler var. Raporda Erdoğan rejiminin dünyanın farklı bölgelerinden gelen savaçılara ‘kolaylık sağladığı’ somut verilerle anlatılıyor. Çalışmaya göre önceleri lojistik destek veren Türkiye daha sonra sahadaki cihatçı gruplara aktif destek vermeye başladı.
Saha çalışmalarından derleren verilerin yer aldığı raporda Türkiye’nin 60’dan fazla şehrinden 2 bin 200’den fazla Türk’ün İŞİD saflarında çatışmaya gittiği detayı var.
Hatta Türk vatandaşlarını ‘devşiren’ Türkiye merkezli yapılar isimleriyle tek tek anlatılıyor. Mesela Samanpazarı Grubu, Halis Bayuncuk Grubu, Kemal Yaşar Grubu, Murat Gezenler Grubu, Reyhanlı Grubu, Eyüp Baksi Grubu gibi. Bana hiç şaşırtıcı gelmeyen ayrıntı ise şu: Erdoğan yönetimi, El Kaide ve IŞID’e bağlı gruplara yönelik operasyon yapılmaması için güvenlik ve istihbarat birimlerine baskı yapmış.
Raporu hazırlayan ekibin saha çalışması sırasında birinci elden edindiği çok çarpıcı detaylar var. Mesela Suriye sınırındaki kritik bir ilin valisi MİT’in ‘yanlış insanlara silah ve mühimmat verdiğini’ anlatıyor. Ayrıca söz konusu vali bu durumun neden olabileceği riskleri dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’a bizzat anlatmış. Bir başka ifadeyle MİT’in silah dolu tırları iddia edildiği gibi Suriye’deki Türkmenlere gitmiyormuş. Bu durum yerel yöneticiler tarafından da biliniyor hatta konudan Erdoğan’da haberdar ediliyormuş.
Türkiye’de şaşırma duygumuzu kaybetmiş olabiliriz ama basettiğim olay sıradan bir durum değil.
Ülkenin istihbarat kurumu ‘yanlış kişilere’ (burada kastedilen yanlış kişilerin kim olduğu malum) silah ve mühimmat veriyor. Bu iş o kadar ayağa düşüyor ki devletin valisi durumu Erdoğan’a ulaştırıyor. Erdoğan’ın bu bilgiyi aldıktan sonra ne yaptığına dair bir bilgimiz yok. Ancak 2014’te ortaya dökülen MİT Tırları haberleri valinin şikayetini teyit ediyor.
Hatırlanacağı gibi Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde internete düşen bir ses kaydında MİT Başkanı Fidan’ın Suriye’ye iki bin tır silah ve mühimmat gönderdiğinden bahsediliyordu. Bu noktada soru şu; acaba o TIRların ne kadar ‘yanlış ellere’ gitti ? Onların bir kısmı daha sonra Türkiye’ye karşı veya Türkiye içinde kullanıldı mı?
[Adem Yavuz Arslan] 18.3.2020 [TR724]
Nereden ve nasıl tartışmalı bir virus kısa sürede dünyanın dört bir yanına yayıldı. Gizemli salgın nedeniyle şu ana kadar 180 bin kişi hastalandı, binlerce kişi hayatını kaybetti. Ölü sayısı her dakika artıyor. Ülkeler bir biri ardına olağanüstü hal ilan edip sınırlarını kapatmaya başladı. New York ve Paris gibi şehirlerde asker sokağa indi.
Bugün itibariyle ‘küresel OHAL’ yaşıyoruz dersek abartı olmayacak.
Gerçekten de dünya bir kaç gün içinde film setine döndü. Sokaklar boş, okullar, restoranlar, spor salonları, alışveriş merkezleri kapalı. Toplu taşıma durma noktasına geldi. Uçaklar havalimanlarının parkına çekiliyor. İnsanlar su ve temizlik malzemesi alabilmek için birbiriyle yarışıyor.
Silah satışları da patladı. Amerika’nın Batı yakasında sokağa çıkma yasağı ilan edildi ki bu yasağın tüm ülke geneline yayılması an meselesi. Kimse yarın neler olabileceğini kestiremiyor. Korkuç senaryolar da dolaşıyor.
ABD sıkı tedbirler uyguluyor ama resmi açıklamalar pek parlak değil. Ölü sayısının binlerle ifade edilmesi bekleniyor.
Açıkçası insanlık o kadar aciz bir halde ki, şu anda eve kapanıp kişisel tedbirlerini almanın ötesinde pek bir şey yapamıyor. Tabi ki tıbbi çalışmalar var ancak ne kadar sürede fayda getirecek kestirmek mümkün değil.
Olayın tıbbi boyutunun nereye evrileceğine dair projeksiyon yapmak zor fakat siyasi boyutuna ilişkin bir şeyler söylemek mümkün. Salgın otoriter-totaliter rejimleri güçlendirebilir. Süreç sınırların kapanacağı, otoriter rejimlerin daha baskıcı hale geleceği, bilginin otoriter rejimlerce daha çok istismar edileceği bir yönetim anlayışının yerleşmesi ile sonuçlanabilir.
Dünya da zaten populist rejimlerin yükselişte olduğu bir dönemi yaşıyoruz.
Amerikan başkanı Trump’ın demokratik süreçlere yaklaşımı herkesin malumu. Brezilya, Rusya, Türkiye, Macaristan, gibi ülkelerin durumu ortada. Otoriter-populist liderlerin bu tip salgınları bahane ederek mal ve hizmetlerin, insanların dolaşımına kısıtlama getirmesi giderek yaygınlaşabilir.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
En büyük risklerden birisi zaten giderek azalan şeffaflığın adım adım aşınması.
Baskıcı rejimler mevcut salgınlar ve yaşanabilecek muhtemelen tehditleri bahane ederek kişisel verileri elde etme, denetleme ve gözetleme çabalarını arttırmak isteyeceklerdir. Şöyle düşünelim; salgın hastalıktan korunma adı altında tüm biyometrik verilerimiz toplandı. Eğer ortada şeffaf bir yönetim yoksa bu verilerin nerede nasıl değerlendirildiğini bilme şansımız olmayacak.
Salgın geçtiğinde zaten depolanmış olan bu verilerin imha edileceğini nereden bileceğiz. Kişisel verilerin güvenliği ile sağlık dengesinin sağlanması kağıt üzerindeki kadar kolay olmayacaktır. Salgın hastalıklardan korunma yada mücadele bahanesiyle insanların tüm gizlilikleri ortadan kalkabilir.
Özetle salgın hastalıklar otoriter rejimlerin güçlenmesi gibi bir yan etki bırakabilir ki bu da en az virüsler kadar tehlikelidir.
“ERDOĞAN’I FİDAN’IN SURİYE’YE GÖNDERDİĞİ SİLAHLAR İÇİN UYARDIM”
Başlıktaki ifade bir ‘AKP valisi’ne ait.
Washington DC merkezli Hudson Entitüsü’nün yakın zamanda yayınlanmış bir raporunda okudum. George Mason Üniversitesi’nden Süleyman Özeren, Amerikan Üniversitesi’nden Suat Çubukçu ve Lakehead Üniversitesi’nden Matthew Bastuğ’un kapsamlı çalışması ‘Erdoğan Türkiye’sinin yaşadığı büyük dönüşümü bütün boyutlarıyla ele alıyor.
Raporu merak edenler -ki Türkiye üzerine kafa yoranlar için iyi bir kaynak olduğu kanaatindeyim- Hudson Enstitüsü’nün web sitesinden okuyabilirler.
Ben raporda özellikle dikkatimi çeken konuya geleceğim.
Dediğim gibi rapor hayli kapsamlı ve uzun. Ancak Suriye’de yaşanan içsavaş, yabancı savaşçıların olaya dahli ve Türkiye’nin takındığı tutuma dair bölümde daha önce başka yerde yayınlanmamış ‘birinci el’ bilgiler var. Raporda Erdoğan rejiminin dünyanın farklı bölgelerinden gelen savaçılara ‘kolaylık sağladığı’ somut verilerle anlatılıyor. Çalışmaya göre önceleri lojistik destek veren Türkiye daha sonra sahadaki cihatçı gruplara aktif destek vermeye başladı.
Saha çalışmalarından derleren verilerin yer aldığı raporda Türkiye’nin 60’dan fazla şehrinden 2 bin 200’den fazla Türk’ün İŞİD saflarında çatışmaya gittiği detayı var.
Hatta Türk vatandaşlarını ‘devşiren’ Türkiye merkezli yapılar isimleriyle tek tek anlatılıyor. Mesela Samanpazarı Grubu, Halis Bayuncuk Grubu, Kemal Yaşar Grubu, Murat Gezenler Grubu, Reyhanlı Grubu, Eyüp Baksi Grubu gibi. Bana hiç şaşırtıcı gelmeyen ayrıntı ise şu: Erdoğan yönetimi, El Kaide ve IŞID’e bağlı gruplara yönelik operasyon yapılmaması için güvenlik ve istihbarat birimlerine baskı yapmış.
Raporu hazırlayan ekibin saha çalışması sırasında birinci elden edindiği çok çarpıcı detaylar var. Mesela Suriye sınırındaki kritik bir ilin valisi MİT’in ‘yanlış insanlara silah ve mühimmat verdiğini’ anlatıyor. Ayrıca söz konusu vali bu durumun neden olabileceği riskleri dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’a bizzat anlatmış. Bir başka ifadeyle MİT’in silah dolu tırları iddia edildiği gibi Suriye’deki Türkmenlere gitmiyormuş. Bu durum yerel yöneticiler tarafından da biliniyor hatta konudan Erdoğan’da haberdar ediliyormuş.
Türkiye’de şaşırma duygumuzu kaybetmiş olabiliriz ama basettiğim olay sıradan bir durum değil.
Ülkenin istihbarat kurumu ‘yanlış kişilere’ (burada kastedilen yanlış kişilerin kim olduğu malum) silah ve mühimmat veriyor. Bu iş o kadar ayağa düşüyor ki devletin valisi durumu Erdoğan’a ulaştırıyor. Erdoğan’ın bu bilgiyi aldıktan sonra ne yaptığına dair bir bilgimiz yok. Ancak 2014’te ortaya dökülen MİT Tırları haberleri valinin şikayetini teyit ediyor.
Hatırlanacağı gibi Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde internete düşen bir ses kaydında MİT Başkanı Fidan’ın Suriye’ye iki bin tır silah ve mühimmat gönderdiğinden bahsediliyordu. Bu noktada soru şu; acaba o TIRların ne kadar ‘yanlış ellere’ gitti ? Onların bir kısmı daha sonra Türkiye’ye karşı veya Türkiye içinde kullanıldı mı?
[Adem Yavuz Arslan] 18.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Çanakkale Ruhu Bitmez [Fikret Kaplan]
Hava o gün daha serin, yağışlı ve ürkütücü derecede karanlıktı. Gökyüzünün kubbesi çatlamış gibi aralıksız rahmet yağıyordu. Mülâzım Ahmet Halit Efendi o gece de uyanık kalmıştı. Zifiri karanlıkta, vahşi tabiatla iyice zorlaşan siperde, nisan yağmurunun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın hüzünle esmesi onu derinden derine düşündürüyordu. Açlık, susuzluk, hastalık ve sefaletin bütün ağırlığıyla yaşandığı bu savaşta uyku bir türlü tutmamıştı kendisini. Bir taraftan iç içe geçen hazin gurbetler yaşarken diğer taraftan düşman askerleri arasında kandırılmış Müslümanların kendilerine karşı savaştığını duymakla yıkılmıştı. Çok acı bir durumdu. Bu vahşet içinde aczine, yalnızlığına baktı, ümidi kesildi. Ne yapmalıydı?
Şafak sökmek üzereydi. O elim savaş meydanında insanlardan ayrılıp Rabbi ile baş başa kaldı. Sıkıntıdan bunalan ruhuna bir ferahlık arıyordu. Bu hal içinde sabahın o ıssız, sessiz, vahşi ortamında ağaçların hışırtılarından gelen hazîn bir ses, rikkatine çok dokundu. Bu hazin vaziyette Kumkale’deki siperin içine serdi seccadesini, Kainâtın Sultanı’na kulluğunu ilan etti. Ellerini kaldırdı, dua etti:
-Allah’ım, koskocaman bir coğrafyada İslâm’ı müdafa etmiş bu son karakolu bozguna uğratma! Asırlarca İslâm dünyasının namus, şeref ve haysiyetini koruma vazifesi görmüş olan bu milleti çiğnetme Ya Rabbi!...
Bu kutsal toprakların çiğnenmemesi, geleceğin dünyasının yeniden şekillenmesi adına çok önemliydi. Zira, bu millet, yüzyıllarca İslâm dünyasının hâmîsi olma gibi büyük bir misyonu eda etmiş ve bütün milletlerin şuuraltlarında öyle yer almıştı. Cenab-ı Hakk, insanların iyiliği için ortaya çıkardığı bu hayırlı millete öyle mükemmel bir kök vermiş ki, o tam dokuz asır Efendisi’nin Aleyhissalatü vesselam bayrağını en yüksek burçlarda dalgalandırmıştı. Doğu’dan, Batı’dan, aşağıdan, yukarıdan… dünyanın en şiddetli ordularının birden yüklendiği saldırılara karşı insanî değerleri hep muhafaza etmişti.
İşte bu yüzden, onun yüksek manevi gücünü hesaba katmayanlar Çanakkale Boğazı’nda büyük hataya düşmüşlerdi. ‘Kahve içme rahatlığı’nda İstanbul önlerine demirleyeceklerini zannetmekle yanılmışlardı. Hayalleri boğazın serin sularına gömülmüştü.
Nusret Mayın Gemisi’nin 26 tane bozuk mayınına mağlup düşen devletler, Nisan 1915’te bu defa kara savaşlarına girişmişlerdi. Savaşı kazanmak için şiddetli bir hırsla, özel birliklerden, gaz bombalarına kadar her yola başvuruyorlardı. Ama, Allah, din adına ahirzamanda büyük hizmetler yapacak olan İslâm’ın bu samimi evlatlarını teslim etmeyecekti. Bedir’de meleklerini indirdiği gibi, Çanakkale’de de Anadolu’nun yağız delikanlısının imdadına meleklerini gönderecekti. Ve gönderdi de.
Günün ilk ışıklarıyla birlikte ellerini yüzüne sürüp kalktı genç adam. Siperleri kontrol etti.
Mevzilerdeki hareketlilik artmıştı. Yağmur hızını kesmiş, hafif hafif çiseliyordu. Tepelerin arkasından yüzünü göstermeye başlayan güneş, ıslak yapraklarda, yerdeki su birikintilerinde, çiçeklere konmuş yağmur damlalarında ışıl ışıl parlıyordu. Tahrip edilen yerler hariç yeşilliklere bürünmüştü her taraf. Dehşetinden çocukların birden ak saçlı ihtiyarlara döneceği bu Cehennemî ateşin içinde de olsa bahar yine gelmişti. Rüzgârla sallanan yemyeşil otlar ve doyum olmayan güzellikleriyle rengârenk çiçekler göz kamaştıran endamları ve gönül coşturan keyfiyetleriyle felaketin içindeki yüzlere tebessüm ediyordu. Her biri kendine has rengi ve şekliyle üzerine bulaşan karanlıktan silkinerek mahmur güzelliğiyle ayağa kalkıyor, farklı dillerle Yüce Yaratıcı’yı ilan ediyordu.
Ahmet Halit Efendi, düşman siperlerinde oynaşan günün ışıltılarına dikkatle bakınca şaşırdı. Kimse görünmüyordu ortalıkta. Düşman askerleri zifiri karanlıktan istifade ederek cepheyi boşaltmışlardı. Ortalık binlerce ceset, hayvan leşi ve terk edilmiş silahlarla doluydu. Bir telaşla, alelacele çekildikleri belliydi.
Genç teğmen, arkadaşları ile birlikte siperleri gezdiği sırada, düşman tarafından bir askerin sıçraya sıçraya kendilerine yaklaşmakta olduğunu gördü. Onu gören askerlerden birkaçı bu düşman askerine ateş açmaya başladı. Fakat, bir türlü vuramıyorlardı. Düşman askeri ateş açmadan sıçrayarak yaklaşıyordu. Anlaşılan, bomba atma mesafesine gelince el bombası atacaktı.
Ahmet Halit Efendi, hemen silahını ona doğrulttu ve ateşledi. İlk atışında düşman askerinin yere düşüp debelendiğini gördü. Vurulmuştu. Sürünerek yanına gitti. Adam ölmüştü. Fransız üniforması içindeki Afrikalı bir askerdi. Üzerini aradı, cebinde Kur’ân-ı Kerim görünce Müslüman olduğunu anladı. Çok üzüldü. Ama onu öldürmeseydi, o asker, kendisini sebepsiz yere öldürecekti. Korktuğu başına gelmişti işte. Ruhuna büyük bir keder çöktü. Kim bilir arkasında kimleri bırakmıştı bu esmer asker… eşini, çocuklarını… kendisine muhtaç olan annesini, babasını… kimbilir? Belki ondan asla haber alamayacaklardı. Asıl önemlisi, ne için savaşmış ve ne için öldürülmüştü?
Ah, Âlem-i İslâm’ın şu içler acısı hali… ve iniltileri yürekler dağlayan mazlumların dün de bugün de ahvali…
Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın haber verdiği gibi, İslâmiyet, başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemini yaşıyordu.
Ve en garibi, en şiddetlisi de Nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştıracak olan samimi insanların ülkesinde yaşanıyordu. Dün düşman bilinenlerin hücumuyla bugün de kendilerine Müslümanım diyen fısk u fücür sahibi insafsızların eliyle…
Ahmet Halit Efendi’nin yaşadığı bu ibretlik hadise onda ne uyku bıraktı ne de iştah… İslâm dünyasının bu içler acısı halinden gelen elemlere, kalbine indirilen darbelere insanın katlanması mümkün değildi. Askerin cebinden çıkarmış olduğu Kur’ân’ı Kerim’in yüzünde günlerce gözyaşı döktü. (Bu Kur’ân’ı Kerim, (merhumun oğlu Ethem Ruhi Üngör Bey’in bilgilendirmesiyle) düne kadar İstanbul’daki Özel Fatih Üniversitesi’nde muhafaza edilmekteydi…)
Bu bahtsız Müslümanların durumu Tayyar Paşa’ya da ulaştı. Savaşın ilerleyen günlerinde düşman saflarında çarpışan bu insanları uyarmak için bir şeyler yapılmalıydı. Nihayet, savaşın çok şiddetli geçtiği bir gün Tayyar Paşa, karşı cephede Müslüman askerlerin de bulunduğunu anlayarak önemli bazı tedbirler düşündü. Ezanı güzel okuyan gür sesli askerlerin sabah namazından önce toplanmasını istedi.
Cephedekilerin, gecenin gafletinden sıyrılarak sehere gözlerini açtıkları vakitte elliye yakın asker gür sesle Ezan-ı Muhammedî’yi okumaya başladı:
Allâhü ekber Allâhü ekber
Allâhü ekber Allâhü ekber
Eşhedü en lâ ilâhe illallah
Eşhedü en lâ ilâhe illallah
…..
Ortalık bir anda bu kutsî sesle nura gark olmuştu. Herkeste müthiş bir heyecan... Takdir-i İlâhî düşman siperlerine doğru esmeye başlayan bir rüzgâr da Ezan-ı Muhammedî’yi taşıyordu karşı tarafa. Düşman siperlerinde yankılandı bu İlâhî sadâ.
Tam bu sıralarda düşman üniforması içinde abdest hazırlığında olan Senegalli Khadim duyduğu sese inanamadı. Kulak kabarttı. Yanılmamıştı. Bu, lisan-ı Muhammedî’ydi. Aman Allah’ım bu topraklar neresiydi? Kaç günden beri Müslüman insanlara mı gülle yağdırıyorlardı yoksa? Kafasından her şey uçup gitti. Heyecanla koştu, takım arkadaşı Usman (Osman)’ın kolundan çekti:
- Usman, duyduğum şeyi sen de duyuyor musun?
- Evet!
- Karşı cephedekiler Müslüman o zaman!
- Komutana sordum, ‘Bu bir savaş taktiği!’ dedi. ‘Sizin Müslüman olduğunuzu anlayınca, böyle bir hileyle sizi kandırmak istiyorlar.’
- Benim içime bir kurt düştü. Bu kadar askerin, ezanı bu kadar güzel okuyacağını hiç zannetmiyorum. Bu işin aslını çözmeden rahat edemem artık.
- Ne yapacaksın ya!
- İkimiz yapacağız!..
- Neyi, ikimiz?!
- Şuradaki nöbetçilere gözükmeden elimizde beyaz bayrakla ağaçların arasından karşı siperlere yaklaşacağız.
Arkadaşı Usman heyecanlanmıştı:
- Eee? Sonra?
- Sonra, yazdığımız kağıt parçasını bir taşa sarıp onlara fırlatabileceğimiz noktaya kadar sokulacağız ve merakımızı gidermeye çalışacağız.
- Ya bizi vururlarsa?
- Zannetmiyorum. Sen geride kalırsın, ben sokulurum… Ölürsem de bu işin aslını öğrenmeye değer. Ama nedense içim çok rahat. Hem bizi rahatlıkla avlayacakları noktada durmayacağız ki! Şu ezan sesini duyuyorsun değil mi? Bunlar kesinlikle Müslüman insanlar... Sen çadırdan acele beyaz bir çarşaf bul, olmazsa beyaz bir atlet neyse… ne bulursan al, hemen gel. Ben de kağıt ve kalem bulayım!
-Tamam, Khadim, haydi o zaman!
Biraz sonra iki arkadaş, Khadim önde, elinde beyaz bayrağı sallayarak, karşı siperlere yaklaştı. Ağaçları kendilerine siper yapmayı ihmal etmiyorlardı. Khadim, karşı tarafı endişelendirmemek için cebinden kağıdı çıkardı, yerden aldığı bir taşa sardı ve siperin içine değil de ön tarafına doğru fırlattı.
Kağıda basit bir şekilde hem Arapça, hem de Fransızca olarak aynı soruyu yazmıştı:
- Bizler, Senegalli Müslüman askerleriz. Osmanlılar’ın yanında savaşacağımızı söylediler. Biraz önce ezan sesi duyduk. Siz kimsiniz?
Çok geçmeden, onların olduğu tarafa aynı şekilde taşa sarılmış olarak bir kağıt atıldı. Khadim, aceleyle hemen taşı aldı, okudu:
-Burası, Osmanlı toprakları. Bizler de Müslüman Osmanlı askerleriyiz. Bize karşı savaşıyorsunuz.
Khadim, bu cevap karşısında şok oldu. Usman’a titrek bir sesle okudu. Ve kağıdın ardından, bir Osmanlı askeri ağaç dalına astığı beyaz bezle fundalıkları siper yaparak onlara yaklaştı. Bir hayli sokulunca elinde tuttuğu bir çıkını fundalıkların dibine bıraktı ve geri döndü.
Khadim ve Usman, çok tuhaf olmuşlardı. Yaklaşıp çıkını yerden aldılar. İçinde küçük bir Kur’ân-ı Kerim ve biraz yiyecek vardı.
Kur’ân-ı Kerim’i görünce çok duygulandı Khadim. Dolu dolu gözleriyle öpüp özenle cebine koydu. Yiyeceklere hiç iltifat etmeyip olduğu gibi arkadaşına verdi. İki arkadaş artık her şeyden emin olarak hızla geri döndüler.
Khadim, hayretler içinde kalan Usman’a baktı. Arkadaşı hala sorguluyordu:
-Bizi buraya getirenler: “Osmanlı padişahını esir ettiler. Bizimle birlikte savaşın ki halifeyi ve Osmanlı Devleti’ni kurtaralım!” demedi mi?
- Evet, dediler. Bunun cevabı çok açık: Bizi kandırmışlar.
- Peki şimdi ne yapacağız?
- Bak, Usman, buraya neden geldik?
- İslâm’ın halifesini korumak için… ama herkes öyle değil. Bazıları zorla getirildi.
- Evet, doğru söylüyorsun. En azından bizim geldiğimiz yerdeki beş manga bu niyetle geldik. Yani, İslâm’ın halifesini korumak için… Şimdi, öyle bir şey yapmalıyız ki, hem bugüne kadar yaptığımız zayiatı telafi edelim hem de bizi kandıranlara iyi bir ders verelim.
- Ayaklansak ne yapabiliriz ki? Topu topu beş mangayız. Hemen kurşuna dizerler bizi.
- Biz buraya İslâm’ın halifesini korumaya ve gerekirse ölmeye geldik, değil mi?
Usman hiç tereddüt etmeden:
- Evet, dedi.
- O halde bu, bir. İkincisi… Osmanlı askerlerinin en büyük hedefi, çok zarar gördükleri (parmağıyla işaret ederek) şu üç büyük topu ele geçirmek veya imha etmek değil mi?
- Evet! (Usman’ın kafasında şimşekler çaktı) Tamam, anladım, bizi kandıranlara en büyük zararı ancak böyle verebiliriz. Çok doğru diyorsun…
- Ama… dedi, yine Khadim, biliyorsun… Bu işte esir edilmek de var… ölmek de.
- Bu adamlar mümkün değil, bizi memleketimize sağ göndermezler. Geldiğim günden beri geri dönmeyi kafamdan silmiştim zaten. (Gözleri dolmuştu. Dört yaşındaki küçük kızı aklına gelmiş olmalıydı.) Mangamdaki herkes de aynı düşüncede. Bunlar eninde sonunda bizi öne sürüp telef ederler. Hiç olmazsa önümüze gelen şu fırsatı iyi değerlendirelim.
Arkadaşının bu konuşmasından Khadim de çok etkilendi. Gözlerini uzak ufuklara dikti. Onun da gözleri dolmuştu:
- Aynı fikirdeyim. Bir şeye yarayıp da Rabbimizin huzuruna gidelim. İşte şehitlik önümüzde duruyor. Allah’ıma sonsuz şükürler olsun ki gözlerimizi ve kulaklarımızı bugün hakikate açtı.
- O halde ikindiye kadar belli etmeden mangamızdaki arkadaşlarımızla konuşalım. Son temiz çamaşırlarımızı giyelim, abdestli olarak ikindiden hemen sonra toplarımızın başında buluşalım.
- Tamam, inşallah.
Kucaklaşıp ayrıldılar.
Düşman devletler, Khadim ve Usman gibi bu insanların bir kısmını:
“Sizin halifenizle beraberiz. Onun düşmanı ile savaşıyoruz. O halde sizin de halifenize yardım etmeniz, dinî açıdan borcunuzdur.” diyerek cepheye getirmişlerdi.
Bu sözlere itibar etmeyenleri ise, baskıyla, şiddetle sürmüşlerdi cepheye. Askere gitmek istemeyenlerin annesini-babasını hapislere atıp işkenceler altında inletmişler, evini barkını yakmışlardı. Eğer savaşta kanlarını son damlasına kadar dökmeyecek olurlarsa ailelerini perişan edeceklerini tekrar tekrar söylemişlerdi.
Khadim ve şehrindeki elli kişi gönüllü olarak savaşa katılmıştı. Önce gemilerle Mısır’a getirilmişler, burada bir ay kadar talimden geçirilmişlerdi. Khadim ve arkadaşları zeki ve becerikliydiler. Öğretileni hemen kapıyorlardı. İslâm’ın halifesini koruma adına savaştıklarını zannettiklerinden çok istekliydiler. O yüzden Khadim, manga komutanı olarak uzun menzilli ve gülleleri çok tesirli olan topların başında görevlendirilmişti.
İkindiden sonra herkes yine topların başındaki yerini aldı. Yalnız bir garip halleri vardı Senegalli askerlerin. Bağırmıyorlar, çağırmıyorlardı. Derûni bir sûkuta bürünmüşlerdi. Arka siperlerde kendilerini dikkatle izleyen komutanlarının gözünde şüphelenecek hiçbir şey yoktu. Zira, ‘Savaşın kaderinde ruhun sarsılmaları her zaman olur,’ diye düşünüyorlardı. Fakat, gerçekte Senegalli bu askerler, Khadim başta olmak üzere, biraz sonra şehadet şerbetini yudumlayıp Rahman u Rahim’e kavuşma arzusundaydılar.
Khadim, sipere gelmeden az önce, sekiz yaşındaki oğlu Babakar’a (Ebubekir’e) sahra hastanesinde görevli bir hemşehrisi vasıtasıyla çok önemli bir emanet bırakmıştı. ‘Geriye dönerse ancak bu adam, döner.’ diye düşünmüştü. Bu emanet, Osmanlı askerinin sabah kendisine verdiği Kur’ân-ı Kerim’di. Senegal’de bu kutsal kitabı o günlerde bulmak neredeyse imkansızdı. Hatta Khadim, daha önce öğrenmek için hocasının elinden aldığı çok eski bir mushafın dışında böyle güzel bir Kur’ân’ı hiçbir şekilde temin edememişti. İşte, ilk defa sahip olduğu Kur’ân-ı Kerim’in iç kapağına şu notu yazmıştı:
“Oğlum, Babakar’ım! Sana ve annene göndereceğim tek mektup ve biricik emanet bu Kutsal Kitap’tır. Bunu iyi anlayın ve sahip çıkın. Allah’a emanet olun. Çanakkale’den Khadim.”
Sonra da şahsi eşyalarıyla beraber hemşehrisine teslim etmişti. Özellikle, Kur’ân-ı Kerim’e çok özen göstermesini sıkı sıkı tembih etmişti.
- Kur’ân-ı Kerim’i ve şu eşyalarımı oğlum Babakar’a ver lütfen. Beni hiç unutmasın!
Adam, bu da nereden çıktı, der gibi onun yüzüne bakınca:
- Savaştayız, görüyorsun, ne olacağımız hiç belli olmaz, deyip geçiştirmişti.
Ardından, üniformasının altına temiz ve güzel kıyafetlerini giymiş, er meydanına çıkmıştı. Usman’la ve diğer manga başlarıyla göz göze geldi. Onlar da içleri ferah, hazır vaziyetteydiler.
Devasa çukurlarda, raylar üzerine kurulan çok büyük toplara gülleleri sürdüler. Her birinin başında onlarca kişi çalışıyordu. Hiç dikkat edilmeyecek şekilde topları tnt ile doldurup ağızlarını sıkıca kapattılar. Üçünü birden patlatacaklardı. Osmanlı askerlerine verdikleri zarar yeterliydi.
Khadim son bir kez Usman’a ve diğer arkadaşlarına baktı. Her şey tamamdı. Baş hareketiyle, hızla çukurların dışına çıkıp toprak tepelerin arkasına yattılar. Yirmi metre gerisinde olan komutanları son anda durumu fark ettiler; ama artık çok geçti.
Khadim’in:
Kelime-i Şehadet getirip “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” (Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.) demesiyle birlikte büyük bir gürültü koptu. Kulakları sağır eden patlamalar oldu.
Toz, duman birbirine karışmış, gökyüzüne bir bulut kütlesi halinde yükseliyordu. Topların namluları tamamen yarılmıştı. İstedikleri gerçekleşmişti. Gözleri arkada kalmayacaktı artık.
Ve neye uğradıklarını şaşıran komutanların emriyle Senegalli askerler mermi yağmuruna tutuldular.
Patlayan silahlar, havayı tamamen kaplayan barut kokusu ve art arda devrilen bedenler. Burası vatanları değildi, ama İslâm âleminin belini kıran tefrika illetinden böyle intikam alıyorlardı. Kimsesiz, öksüz ve garip oldukları bu topraklarda ebedi olan Yâr’e kavuşma ümidiyle bu dünya gurbetinden kurtuluyorlardı.
Derisinin renginden dolayı hep horlandığı şu vahşet diyarından toprağın şefkatli sinesine gidiyordu Khadim. Dünya sürgününden azat olup bütün dostlara, dostların dostluğuna kavuşuyordu. Lâhut âlemine doğru uçmak için çırpınıp duran ruhu nihayet beden kafesinden kurtulmuştu. Hak, hukuk ve adaletin tamamen hakim olduğu bir diyara gidiyordu. Ayaklarına keyfi olarak esaret zincirlerinin vurulmayacağı bir yere... Emeller onda sonsuz, elemler omzunda tepe tepe yürüyordu Allah’a.
Ve gün geldi…Anadolu’nun fedakâr evlatları, cömert esnaf ve tüccarları açıldılar Afrika’nın her köşesine… Khadim’in ülkesi Senegal’e… Herhangi bir kılık altında bir menfaat için değil. Ya da yakıp yıktıklarını telafi etmek için de değil... Tamamen insanlığa samimi duygularla hizmet edip onların evlatlarını kendi özüne döndürmek için… ömürlerini bu istikamette geçirmek için...
Asırlardır devam eden zulümler, acılar, ayrılıklar, çaresizlikler ve ümitsizlikler Hizmet sevdalılarının yetiştirecekleri Altın Nesil ile son bulacak... Afrika’ya duyacakları derin bağlılıkla ülkelerine hizmet edecekler.
Sarmış ışık her yanı; sarmış sonsuzdan gelen nurlar bütün cihanı. Artık dem aydın ruhların demi, devran da onların devranı…
Çanakkale ruhu asla bitmez…
[Fikret Kaplan] 18.3.2020 [Samanyolu Haber]
Şafak sökmek üzereydi. O elim savaş meydanında insanlardan ayrılıp Rabbi ile baş başa kaldı. Sıkıntıdan bunalan ruhuna bir ferahlık arıyordu. Bu hal içinde sabahın o ıssız, sessiz, vahşi ortamında ağaçların hışırtılarından gelen hazîn bir ses, rikkatine çok dokundu. Bu hazin vaziyette Kumkale’deki siperin içine serdi seccadesini, Kainâtın Sultanı’na kulluğunu ilan etti. Ellerini kaldırdı, dua etti:
-Allah’ım, koskocaman bir coğrafyada İslâm’ı müdafa etmiş bu son karakolu bozguna uğratma! Asırlarca İslâm dünyasının namus, şeref ve haysiyetini koruma vazifesi görmüş olan bu milleti çiğnetme Ya Rabbi!...
Bu kutsal toprakların çiğnenmemesi, geleceğin dünyasının yeniden şekillenmesi adına çok önemliydi. Zira, bu millet, yüzyıllarca İslâm dünyasının hâmîsi olma gibi büyük bir misyonu eda etmiş ve bütün milletlerin şuuraltlarında öyle yer almıştı. Cenab-ı Hakk, insanların iyiliği için ortaya çıkardığı bu hayırlı millete öyle mükemmel bir kök vermiş ki, o tam dokuz asır Efendisi’nin Aleyhissalatü vesselam bayrağını en yüksek burçlarda dalgalandırmıştı. Doğu’dan, Batı’dan, aşağıdan, yukarıdan… dünyanın en şiddetli ordularının birden yüklendiği saldırılara karşı insanî değerleri hep muhafaza etmişti.
İşte bu yüzden, onun yüksek manevi gücünü hesaba katmayanlar Çanakkale Boğazı’nda büyük hataya düşmüşlerdi. ‘Kahve içme rahatlığı’nda İstanbul önlerine demirleyeceklerini zannetmekle yanılmışlardı. Hayalleri boğazın serin sularına gömülmüştü.
Nusret Mayın Gemisi’nin 26 tane bozuk mayınına mağlup düşen devletler, Nisan 1915’te bu defa kara savaşlarına girişmişlerdi. Savaşı kazanmak için şiddetli bir hırsla, özel birliklerden, gaz bombalarına kadar her yola başvuruyorlardı. Ama, Allah, din adına ahirzamanda büyük hizmetler yapacak olan İslâm’ın bu samimi evlatlarını teslim etmeyecekti. Bedir’de meleklerini indirdiği gibi, Çanakkale’de de Anadolu’nun yağız delikanlısının imdadına meleklerini gönderecekti. Ve gönderdi de.
Günün ilk ışıklarıyla birlikte ellerini yüzüne sürüp kalktı genç adam. Siperleri kontrol etti.
Mevzilerdeki hareketlilik artmıştı. Yağmur hızını kesmiş, hafif hafif çiseliyordu. Tepelerin arkasından yüzünü göstermeye başlayan güneş, ıslak yapraklarda, yerdeki su birikintilerinde, çiçeklere konmuş yağmur damlalarında ışıl ışıl parlıyordu. Tahrip edilen yerler hariç yeşilliklere bürünmüştü her taraf. Dehşetinden çocukların birden ak saçlı ihtiyarlara döneceği bu Cehennemî ateşin içinde de olsa bahar yine gelmişti. Rüzgârla sallanan yemyeşil otlar ve doyum olmayan güzellikleriyle rengârenk çiçekler göz kamaştıran endamları ve gönül coşturan keyfiyetleriyle felaketin içindeki yüzlere tebessüm ediyordu. Her biri kendine has rengi ve şekliyle üzerine bulaşan karanlıktan silkinerek mahmur güzelliğiyle ayağa kalkıyor, farklı dillerle Yüce Yaratıcı’yı ilan ediyordu.
Ahmet Halit Efendi, düşman siperlerinde oynaşan günün ışıltılarına dikkatle bakınca şaşırdı. Kimse görünmüyordu ortalıkta. Düşman askerleri zifiri karanlıktan istifade ederek cepheyi boşaltmışlardı. Ortalık binlerce ceset, hayvan leşi ve terk edilmiş silahlarla doluydu. Bir telaşla, alelacele çekildikleri belliydi.
Genç teğmen, arkadaşları ile birlikte siperleri gezdiği sırada, düşman tarafından bir askerin sıçraya sıçraya kendilerine yaklaşmakta olduğunu gördü. Onu gören askerlerden birkaçı bu düşman askerine ateş açmaya başladı. Fakat, bir türlü vuramıyorlardı. Düşman askeri ateş açmadan sıçrayarak yaklaşıyordu. Anlaşılan, bomba atma mesafesine gelince el bombası atacaktı.
Ahmet Halit Efendi, hemen silahını ona doğrulttu ve ateşledi. İlk atışında düşman askerinin yere düşüp debelendiğini gördü. Vurulmuştu. Sürünerek yanına gitti. Adam ölmüştü. Fransız üniforması içindeki Afrikalı bir askerdi. Üzerini aradı, cebinde Kur’ân-ı Kerim görünce Müslüman olduğunu anladı. Çok üzüldü. Ama onu öldürmeseydi, o asker, kendisini sebepsiz yere öldürecekti. Korktuğu başına gelmişti işte. Ruhuna büyük bir keder çöktü. Kim bilir arkasında kimleri bırakmıştı bu esmer asker… eşini, çocuklarını… kendisine muhtaç olan annesini, babasını… kimbilir? Belki ondan asla haber alamayacaklardı. Asıl önemlisi, ne için savaşmış ve ne için öldürülmüştü?
Ah, Âlem-i İslâm’ın şu içler acısı hali… ve iniltileri yürekler dağlayan mazlumların dün de bugün de ahvali…
Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın haber verdiği gibi, İslâmiyet, başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemini yaşıyordu.
Ve en garibi, en şiddetlisi de Nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştıracak olan samimi insanların ülkesinde yaşanıyordu. Dün düşman bilinenlerin hücumuyla bugün de kendilerine Müslümanım diyen fısk u fücür sahibi insafsızların eliyle…
Ahmet Halit Efendi’nin yaşadığı bu ibretlik hadise onda ne uyku bıraktı ne de iştah… İslâm dünyasının bu içler acısı halinden gelen elemlere, kalbine indirilen darbelere insanın katlanması mümkün değildi. Askerin cebinden çıkarmış olduğu Kur’ân’ı Kerim’in yüzünde günlerce gözyaşı döktü. (Bu Kur’ân’ı Kerim, (merhumun oğlu Ethem Ruhi Üngör Bey’in bilgilendirmesiyle) düne kadar İstanbul’daki Özel Fatih Üniversitesi’nde muhafaza edilmekteydi…)
Bu bahtsız Müslümanların durumu Tayyar Paşa’ya da ulaştı. Savaşın ilerleyen günlerinde düşman saflarında çarpışan bu insanları uyarmak için bir şeyler yapılmalıydı. Nihayet, savaşın çok şiddetli geçtiği bir gün Tayyar Paşa, karşı cephede Müslüman askerlerin de bulunduğunu anlayarak önemli bazı tedbirler düşündü. Ezanı güzel okuyan gür sesli askerlerin sabah namazından önce toplanmasını istedi.
Cephedekilerin, gecenin gafletinden sıyrılarak sehere gözlerini açtıkları vakitte elliye yakın asker gür sesle Ezan-ı Muhammedî’yi okumaya başladı:
Allâhü ekber Allâhü ekber
Allâhü ekber Allâhü ekber
Eşhedü en lâ ilâhe illallah
Eşhedü en lâ ilâhe illallah
…..
Ortalık bir anda bu kutsî sesle nura gark olmuştu. Herkeste müthiş bir heyecan... Takdir-i İlâhî düşman siperlerine doğru esmeye başlayan bir rüzgâr da Ezan-ı Muhammedî’yi taşıyordu karşı tarafa. Düşman siperlerinde yankılandı bu İlâhî sadâ.
Tam bu sıralarda düşman üniforması içinde abdest hazırlığında olan Senegalli Khadim duyduğu sese inanamadı. Kulak kabarttı. Yanılmamıştı. Bu, lisan-ı Muhammedî’ydi. Aman Allah’ım bu topraklar neresiydi? Kaç günden beri Müslüman insanlara mı gülle yağdırıyorlardı yoksa? Kafasından her şey uçup gitti. Heyecanla koştu, takım arkadaşı Usman (Osman)’ın kolundan çekti:
- Usman, duyduğum şeyi sen de duyuyor musun?
- Evet!
- Karşı cephedekiler Müslüman o zaman!
- Komutana sordum, ‘Bu bir savaş taktiği!’ dedi. ‘Sizin Müslüman olduğunuzu anlayınca, böyle bir hileyle sizi kandırmak istiyorlar.’
- Benim içime bir kurt düştü. Bu kadar askerin, ezanı bu kadar güzel okuyacağını hiç zannetmiyorum. Bu işin aslını çözmeden rahat edemem artık.
- Ne yapacaksın ya!
- İkimiz yapacağız!..
- Neyi, ikimiz?!
- Şuradaki nöbetçilere gözükmeden elimizde beyaz bayrakla ağaçların arasından karşı siperlere yaklaşacağız.
Arkadaşı Usman heyecanlanmıştı:
- Eee? Sonra?
- Sonra, yazdığımız kağıt parçasını bir taşa sarıp onlara fırlatabileceğimiz noktaya kadar sokulacağız ve merakımızı gidermeye çalışacağız.
- Ya bizi vururlarsa?
- Zannetmiyorum. Sen geride kalırsın, ben sokulurum… Ölürsem de bu işin aslını öğrenmeye değer. Ama nedense içim çok rahat. Hem bizi rahatlıkla avlayacakları noktada durmayacağız ki! Şu ezan sesini duyuyorsun değil mi? Bunlar kesinlikle Müslüman insanlar... Sen çadırdan acele beyaz bir çarşaf bul, olmazsa beyaz bir atlet neyse… ne bulursan al, hemen gel. Ben de kağıt ve kalem bulayım!
-Tamam, Khadim, haydi o zaman!
Biraz sonra iki arkadaş, Khadim önde, elinde beyaz bayrağı sallayarak, karşı siperlere yaklaştı. Ağaçları kendilerine siper yapmayı ihmal etmiyorlardı. Khadim, karşı tarafı endişelendirmemek için cebinden kağıdı çıkardı, yerden aldığı bir taşa sardı ve siperin içine değil de ön tarafına doğru fırlattı.
Kağıda basit bir şekilde hem Arapça, hem de Fransızca olarak aynı soruyu yazmıştı:
- Bizler, Senegalli Müslüman askerleriz. Osmanlılar’ın yanında savaşacağımızı söylediler. Biraz önce ezan sesi duyduk. Siz kimsiniz?
Çok geçmeden, onların olduğu tarafa aynı şekilde taşa sarılmış olarak bir kağıt atıldı. Khadim, aceleyle hemen taşı aldı, okudu:
-Burası, Osmanlı toprakları. Bizler de Müslüman Osmanlı askerleriyiz. Bize karşı savaşıyorsunuz.
Khadim, bu cevap karşısında şok oldu. Usman’a titrek bir sesle okudu. Ve kağıdın ardından, bir Osmanlı askeri ağaç dalına astığı beyaz bezle fundalıkları siper yaparak onlara yaklaştı. Bir hayli sokulunca elinde tuttuğu bir çıkını fundalıkların dibine bıraktı ve geri döndü.
Khadim ve Usman, çok tuhaf olmuşlardı. Yaklaşıp çıkını yerden aldılar. İçinde küçük bir Kur’ân-ı Kerim ve biraz yiyecek vardı.
Kur’ân-ı Kerim’i görünce çok duygulandı Khadim. Dolu dolu gözleriyle öpüp özenle cebine koydu. Yiyeceklere hiç iltifat etmeyip olduğu gibi arkadaşına verdi. İki arkadaş artık her şeyden emin olarak hızla geri döndüler.
Khadim, hayretler içinde kalan Usman’a baktı. Arkadaşı hala sorguluyordu:
-Bizi buraya getirenler: “Osmanlı padişahını esir ettiler. Bizimle birlikte savaşın ki halifeyi ve Osmanlı Devleti’ni kurtaralım!” demedi mi?
- Evet, dediler. Bunun cevabı çok açık: Bizi kandırmışlar.
- Peki şimdi ne yapacağız?
- Bak, Usman, buraya neden geldik?
- İslâm’ın halifesini korumak için… ama herkes öyle değil. Bazıları zorla getirildi.
- Evet, doğru söylüyorsun. En azından bizim geldiğimiz yerdeki beş manga bu niyetle geldik. Yani, İslâm’ın halifesini korumak için… Şimdi, öyle bir şey yapmalıyız ki, hem bugüne kadar yaptığımız zayiatı telafi edelim hem de bizi kandıranlara iyi bir ders verelim.
- Ayaklansak ne yapabiliriz ki? Topu topu beş mangayız. Hemen kurşuna dizerler bizi.
- Biz buraya İslâm’ın halifesini korumaya ve gerekirse ölmeye geldik, değil mi?
Usman hiç tereddüt etmeden:
- Evet, dedi.
- O halde bu, bir. İkincisi… Osmanlı askerlerinin en büyük hedefi, çok zarar gördükleri (parmağıyla işaret ederek) şu üç büyük topu ele geçirmek veya imha etmek değil mi?
- Evet! (Usman’ın kafasında şimşekler çaktı) Tamam, anladım, bizi kandıranlara en büyük zararı ancak böyle verebiliriz. Çok doğru diyorsun…
- Ama… dedi, yine Khadim, biliyorsun… Bu işte esir edilmek de var… ölmek de.
- Bu adamlar mümkün değil, bizi memleketimize sağ göndermezler. Geldiğim günden beri geri dönmeyi kafamdan silmiştim zaten. (Gözleri dolmuştu. Dört yaşındaki küçük kızı aklına gelmiş olmalıydı.) Mangamdaki herkes de aynı düşüncede. Bunlar eninde sonunda bizi öne sürüp telef ederler. Hiç olmazsa önümüze gelen şu fırsatı iyi değerlendirelim.
Arkadaşının bu konuşmasından Khadim de çok etkilendi. Gözlerini uzak ufuklara dikti. Onun da gözleri dolmuştu:
- Aynı fikirdeyim. Bir şeye yarayıp da Rabbimizin huzuruna gidelim. İşte şehitlik önümüzde duruyor. Allah’ıma sonsuz şükürler olsun ki gözlerimizi ve kulaklarımızı bugün hakikate açtı.
- O halde ikindiye kadar belli etmeden mangamızdaki arkadaşlarımızla konuşalım. Son temiz çamaşırlarımızı giyelim, abdestli olarak ikindiden hemen sonra toplarımızın başında buluşalım.
- Tamam, inşallah.
Kucaklaşıp ayrıldılar.
Düşman devletler, Khadim ve Usman gibi bu insanların bir kısmını:
“Sizin halifenizle beraberiz. Onun düşmanı ile savaşıyoruz. O halde sizin de halifenize yardım etmeniz, dinî açıdan borcunuzdur.” diyerek cepheye getirmişlerdi.
Bu sözlere itibar etmeyenleri ise, baskıyla, şiddetle sürmüşlerdi cepheye. Askere gitmek istemeyenlerin annesini-babasını hapislere atıp işkenceler altında inletmişler, evini barkını yakmışlardı. Eğer savaşta kanlarını son damlasına kadar dökmeyecek olurlarsa ailelerini perişan edeceklerini tekrar tekrar söylemişlerdi.
Khadim ve şehrindeki elli kişi gönüllü olarak savaşa katılmıştı. Önce gemilerle Mısır’a getirilmişler, burada bir ay kadar talimden geçirilmişlerdi. Khadim ve arkadaşları zeki ve becerikliydiler. Öğretileni hemen kapıyorlardı. İslâm’ın halifesini koruma adına savaştıklarını zannettiklerinden çok istekliydiler. O yüzden Khadim, manga komutanı olarak uzun menzilli ve gülleleri çok tesirli olan topların başında görevlendirilmişti.
İkindiden sonra herkes yine topların başındaki yerini aldı. Yalnız bir garip halleri vardı Senegalli askerlerin. Bağırmıyorlar, çağırmıyorlardı. Derûni bir sûkuta bürünmüşlerdi. Arka siperlerde kendilerini dikkatle izleyen komutanlarının gözünde şüphelenecek hiçbir şey yoktu. Zira, ‘Savaşın kaderinde ruhun sarsılmaları her zaman olur,’ diye düşünüyorlardı. Fakat, gerçekte Senegalli bu askerler, Khadim başta olmak üzere, biraz sonra şehadet şerbetini yudumlayıp Rahman u Rahim’e kavuşma arzusundaydılar.
Khadim, sipere gelmeden az önce, sekiz yaşındaki oğlu Babakar’a (Ebubekir’e) sahra hastanesinde görevli bir hemşehrisi vasıtasıyla çok önemli bir emanet bırakmıştı. ‘Geriye dönerse ancak bu adam, döner.’ diye düşünmüştü. Bu emanet, Osmanlı askerinin sabah kendisine verdiği Kur’ân-ı Kerim’di. Senegal’de bu kutsal kitabı o günlerde bulmak neredeyse imkansızdı. Hatta Khadim, daha önce öğrenmek için hocasının elinden aldığı çok eski bir mushafın dışında böyle güzel bir Kur’ân’ı hiçbir şekilde temin edememişti. İşte, ilk defa sahip olduğu Kur’ân-ı Kerim’in iç kapağına şu notu yazmıştı:
“Oğlum, Babakar’ım! Sana ve annene göndereceğim tek mektup ve biricik emanet bu Kutsal Kitap’tır. Bunu iyi anlayın ve sahip çıkın. Allah’a emanet olun. Çanakkale’den Khadim.”
Sonra da şahsi eşyalarıyla beraber hemşehrisine teslim etmişti. Özellikle, Kur’ân-ı Kerim’e çok özen göstermesini sıkı sıkı tembih etmişti.
- Kur’ân-ı Kerim’i ve şu eşyalarımı oğlum Babakar’a ver lütfen. Beni hiç unutmasın!
Adam, bu da nereden çıktı, der gibi onun yüzüne bakınca:
- Savaştayız, görüyorsun, ne olacağımız hiç belli olmaz, deyip geçiştirmişti.
Ardından, üniformasının altına temiz ve güzel kıyafetlerini giymiş, er meydanına çıkmıştı. Usman’la ve diğer manga başlarıyla göz göze geldi. Onlar da içleri ferah, hazır vaziyetteydiler.
Devasa çukurlarda, raylar üzerine kurulan çok büyük toplara gülleleri sürdüler. Her birinin başında onlarca kişi çalışıyordu. Hiç dikkat edilmeyecek şekilde topları tnt ile doldurup ağızlarını sıkıca kapattılar. Üçünü birden patlatacaklardı. Osmanlı askerlerine verdikleri zarar yeterliydi.
Khadim son bir kez Usman’a ve diğer arkadaşlarına baktı. Her şey tamamdı. Baş hareketiyle, hızla çukurların dışına çıkıp toprak tepelerin arkasına yattılar. Yirmi metre gerisinde olan komutanları son anda durumu fark ettiler; ama artık çok geçti.
Khadim’in:
Kelime-i Şehadet getirip “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” (Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.) demesiyle birlikte büyük bir gürültü koptu. Kulakları sağır eden patlamalar oldu.
Toz, duman birbirine karışmış, gökyüzüne bir bulut kütlesi halinde yükseliyordu. Topların namluları tamamen yarılmıştı. İstedikleri gerçekleşmişti. Gözleri arkada kalmayacaktı artık.
Ve neye uğradıklarını şaşıran komutanların emriyle Senegalli askerler mermi yağmuruna tutuldular.
Patlayan silahlar, havayı tamamen kaplayan barut kokusu ve art arda devrilen bedenler. Burası vatanları değildi, ama İslâm âleminin belini kıran tefrika illetinden böyle intikam alıyorlardı. Kimsesiz, öksüz ve garip oldukları bu topraklarda ebedi olan Yâr’e kavuşma ümidiyle bu dünya gurbetinden kurtuluyorlardı.
Derisinin renginden dolayı hep horlandığı şu vahşet diyarından toprağın şefkatli sinesine gidiyordu Khadim. Dünya sürgününden azat olup bütün dostlara, dostların dostluğuna kavuşuyordu. Lâhut âlemine doğru uçmak için çırpınıp duran ruhu nihayet beden kafesinden kurtulmuştu. Hak, hukuk ve adaletin tamamen hakim olduğu bir diyara gidiyordu. Ayaklarına keyfi olarak esaret zincirlerinin vurulmayacağı bir yere... Emeller onda sonsuz, elemler omzunda tepe tepe yürüyordu Allah’a.
Ve gün geldi…Anadolu’nun fedakâr evlatları, cömert esnaf ve tüccarları açıldılar Afrika’nın her köşesine… Khadim’in ülkesi Senegal’e… Herhangi bir kılık altında bir menfaat için değil. Ya da yakıp yıktıklarını telafi etmek için de değil... Tamamen insanlığa samimi duygularla hizmet edip onların evlatlarını kendi özüne döndürmek için… ömürlerini bu istikamette geçirmek için...
Asırlardır devam eden zulümler, acılar, ayrılıklar, çaresizlikler ve ümitsizlikler Hizmet sevdalılarının yetiştirecekleri Altın Nesil ile son bulacak... Afrika’ya duyacakları derin bağlılıkla ülkelerine hizmet edecekler.
Sarmış ışık her yanı; sarmış sonsuzdan gelen nurlar bütün cihanı. Artık dem aydın ruhların demi, devran da onların devranı…
Çanakkale ruhu asla bitmez…
[Fikret Kaplan] 18.3.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)