Herkes Kur'an'ı yaşadığı gibi anlıyor [Bahattin Karataş]

Kur'an kainat kitabının yazılı şeklidir..Kainatta Kur'an'ın yaratılışla ilgili hususların müşahhas şeklidir.. Yani biri proje ise ötekisi inşasıdır..Efendimiz a.s ise, Kur'anın yaşanan hayat şeklidir..

Üstadımız bu hakikatı "Rabbimizi bize tarif eden üç büyük külli tanıtıcısı var...Biri şu büyük kainat kitabı, ikincisi bu kitabın en büyük ayeti Hz. Muhammed as, birisi de Kur'an'ı Azimüşşandır." şeklinde ifade eder. Muhterem Fethullah Gülen hocam buna bir de salim vicdanı ekler..

Allahı zât, sıfat ve isimlerini ve Peygamber efendimizi bize tanıtan Kur'andır.. Kuran, hakikat-ı Muhammediye'ye gelmiş, bütün yaratılışın hikmet ve sırrını ilk defa O açıklamıştır..

Hayatın muammasını çözmüş, insana vazifesini belletmiş, kim olduğumuzu, niçin yaratıldığımızı, dünya ve ahiretimiz için neler yapmamız gerektiğini bize O öğretmiştir..
Efendimize karşı hal hareket ve tavırlarımız, beşeri, medeni ve ticari münasebetlerimiz nasıl dizayn edilmeli kanun kuralını da O koymuştur..

Kur'an'ın ilk muhatapları sahabe efendilerimizdir. Onlar Kur'anı nasıl anladılar, yaşadıkları ile bize gösterdiler. Yiğitlik, fedakarlık, kardeşlik, hak hukuk, adalet, Allah'a kulluk, Peygambere itaat nasıl olur çok güzel örnekler verdiler..

Yaratılışın hedefi, insanlığın idealini gösterdiler... Yani dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar önem verdiler.. Ezelden ebede devam eden yolculuğumuzda dünyanın yol üstünde azıcık eğlenecek bir durak, uğranıp ahirete lazım olan ticaretimizi yapmak için bir pazar olduğunu bize öğrettiler..

Kur'an'a güzel bir ayna oldular..Onlara bakan elhak Kur'an haktır. Haktan gelmiş ve hak söylüyor diye insanların kalbleri ne tasdik ettirmişler..Ku'rana doğru bir şahit olmuşlar..

Kur'anın ikinci şahidi, ve aynası tabiin devri büyüklerimizdir. Bu devirde dünya ilim tarihinin kaydettiği en büyük ilim adamları yetişmiş, tefsir, hadis, fıkıh ve metodolojide ulaşılmaz dehalar bu devrin semereleri olmuştur.

Kur'an nedir, nasıl bir kitaptır sorulduğunda hayatımız Kur'ana delildir..işte Kur'anın kapısında böyle çırak yetişir demişlerdir.. O Çağ ve asır adeta yıldız bitirmiştir..Zühriler, Said b. Müseyyebler, Said b. Cübeyrler, Hasan Basriler, ibn Nehailer, İmam Azamlar gibi yüzlerce yıldız insanlar ve daha niceleri..

Gelecekte Kur'an nasıl anlaşılacak, Kur'an okyanusuna nasıl dalınacak, Ondan arifetler, faziletler nasıl çıkarılacak? Bilimler keşifler nasıl yapılacak, insanlığın problemleri nasıl çözülecek, dünya ve ahiret saadetine nasıl ulaşılacak, medeniyetler nasıl kurulacak temellerini atmışlar ve bugünkü dünya bilim adamlarına rehberlik, ustabaşılık yapmışlardı. Batı henüz daha dünyanın yuvarlaklığına bile inanmıyor, aykırı kafaları giyotine vuruyordu...

Hasılı O kuşakta Kur'ana iyi ve doğru birer örnek oldular. Kur'anın Allah'ın Kelamı olduğu hususunda insanları yanıltmadılar.. Onlar da yanılmaz ve yanıltmaz bir şahit ve bir ayna oldular.

Sonra da tebe-i tabiin devri geldi.. Yine her bir Kur'an şakirdi adeta bir dalgıç oldu. Kur'an deryasına daldılar. İnsanlık için altın, elmas, zebercet kıymetinde cevherler çıkardılar.. Keşif ve icatlarda bulundular..Medeniyet kurdular. Medeniyet kurmada insanlara rehberlik ve ustabaşılık yaptılar..İslamın, bütün bir insanlık dini olduğunu gösterdiler.
Bilimde teknikte ve medeniyette insanlık altın çağını yaşadı adeta..Yahudisi ve hırıstiyanı en mutlu ve en rahat dönemini bu devirde yaşadı.. İlmi araştırmalar savaşların önüne geçti.. Batı o sırada kendi reform ve rönesansını hazırlıyordu.. Tarihi ipek yoluyla yeni dünyayı keşfediyor, Ortaçağ karanlığından İslam Güneşiyle Kur'anın sabahında, Kur'anın nuruyla uyanıyordu...

İ.Şafiiler, Malikiler, A.b. Hanbeller, C. Sadıklar, Sevriler ve saireler gelmişler, insanlığın en muğlak meselelerini çözmüşler. Sonradan gelenler, sonradan gelenler..Gazzaliler, Farabiler, İ. Sinalar, İ. Rüşdler el Kindiler bunları takip etmişler...

Onlara da sorulsa Kur'an nasıl bir kitaptır? Nasıl okunmalı ve anlaşılmalıdır? Branşında her biri bir kutup olan bu dahiler, İşte Kur'an budur ve böyle anlaşılmalıdır derler..Allah Resulü a.s." En hayırlı zaman benim yaşadığım devirdir. Sonra gelenle sonra gelenler" buyurur...Onlar da Kur'an sadık, yanıltmayan birer şahit oldular..

Ve günümüze gelip müslümanlar Kur'anı nasıl anladı? Nasıl yaşadı? Neyle ve nasıl bir ahlakla misal oldular ona bakalım? Efendimiz a.s " Bir zaman gelecek Kur'an bir vadide, onlar ayrı bir vadide olacak.." Kur'anı okurlar ama gırtlaklarından aşağı inmez, namaz diye folklor yaparlar, oruç diye aç kalırlar, dinden okun yayı terk ettiği gibi çıkarlar ama farkında bile olmazlar.. Yine “Münafıklar içinizde şimdi nasıl gizleniyorlar, zaman gelecek emin insanlara hain denilecek ve onlar da münafıkların içinde gizlenecekler" buyurur.

Vicdanınız ve basiretinizi, aklı selim ve mantığınızı şahit yapın, günümüz müslümanı arz ettiğimiz hangi devir ve dönem müslümanlığına benziyor? Hangi marifet ve kerametimiz hangi ilim ve keşfimizle 'Kur'an budur. Bu hareketlerim, ahlak ve faziletimle Kur'ana şahidim. Allah'a, varlık ve birliğine, Hz. Muhammedd'in (as) hak peygamber olduğuna şahidim diyebiliriz?

Dünya sulhu adına, bilimsel gelişmişlik adına, keşif, icat adına, dünya eğitimi, kültür ve marifeti adına, hak hukuk ve adaleti adına ortaya koyacağımız bir ahlakımız var mı? Bir Müslümanlığımız var mı? Veya bu alanlarda dünyaya ne katkımız var? İsterseniz sözü şurada üstadımıza verelim:

“Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık Kur'anın sabahında uyanınız. Yoksa Kur'anın güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasında yatmakla, vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir. Kur'anın mecrasından ayrılarak, birleşmeyen su damlaları gibi, toprağa düşmeyiniz. Yoksa toprak gibi sefahet ve şehveti medeniye sizi emerek yutacaktır.”

Çarşı pazarda alıcı bulamayan kötü ahlak, anarşizm varsa, hırsızlık gasp ve zulüm varsa, ne yazık ki müslüman olduğunu zanneden, kafir sıfatlarla tanınmayacak zavallıların temsiline müslümanlık denilir mi? Kur'ana yakışır mı? Efendimiz, sahabe tabiin ve tebei tabiinin müslümanlığına hiç benziyor mu?

Ne dünya ne ukba adına yüz akı, başarı ve becerileri var mı?

Kim ne derse desin Üstadımız çok kurak bir devirde gelmiş. Hatta "ne yapayım acele ettim kışta geldim sizler cennet âsa bir baharda geleceksiniz. Varsın muassırlarım beni dinlemesinler, ben de sizinle konuşmuyorum" der ve elli altmış sene sonra gelecek "nesli cedid" diye ümid ettiği nesle seslenir.. Çağdaşlarına ve onu anlamayanlara da "Ey ayakta gezen cenazeler, çekilin gelen neslin kapısında durmayın, mezar sizi bekliyor..''

Muhterem büyüğümüz de bu nesle "adanmışlar, başkası için yaşayanlar, yaşamasını başkasına feda edenler, beklentisizler.. Namı celili dünyanın dört bir tarafına taşıyacaklar der.. Efendimizin a.s. kardeşlerim dediği nesil, müslim rivayetindeki hadise istinaden Sizler benim ashabımsınız. Kardeşlerim henüz gelmediler.
Yine Ümmetim yağmura benzer. Başı mı daha hayırlıdır sonu mu bilinmez?(Tirmizi, A.b. Hanbel/edep)

Bu asırda bugünlerde hizmetimiz dünya insanlığına yepyeni ter-u taze bir anlayış, öncekilerin ve öndekilerin havasında bir vitrin, yeni bir sunum yeni bir takdim oldu..İnsî, cinnî bütün şeytanlar ve habis ruhlar tarafından engellenmek isteniyor. Geçmiştekilerin mevsimi ve baharı yakalandı inşaallah...Ne olur sahip çıkın.. Üstadın”nesli cedîdine” sahip çıkın.. Hocamızın ”altın nesline” sahip çıkalım. Ve de Efendimizin a.s. müjdesi ”gelecek kardeşlerine” sahip çıkın..

Şimdi tam zamanı.. Şimdi tam Kur'ana sahip çıkma zamanı.

Önceki kuşakların deminde ve tadındaki bu şakirtlere sahip çıkın, sahip çıkalım...

[Bahattin Karataş] 26.10.2017 [Samanyolu Haber]
bkaratas@samanyoluhaber.com

Mahmut Çalışkan, Üstad ve Stalin [Safvet Senih]

Çalışkanlar ailesinden Mahmut Çalışkan Emirdağ’da Üstadımızı küçük yaşta tanıyıp hizmet edenlerden… Bazı hatıraları kendisinden dinleyelim:

“1944’de Ağustos ayında insanların camiye gitmeye, namaz kılmaya korktukları bir zamanda Üstadımız (Denizli Mahkemesinde beraat etmesine rağmen o zamanki zâlim ve diktatör idarenin mecbur etmesiyle Emirdağ’a) bir ikindiden sonra gelmiş. Karakola teslim olacağı yerde, meydana seccadeyi sermiş, namazını haşmetle ve huşu içinde kılmış. Namazı eda ettikten sonra da gitmiş teslim olmuş. Burası küçük yer olduğundan yaşanan bu olay herkesin dikkatini çekiyor. Bir de öyle bir kıyafeti vardı ki Üstadımızın, mutlaka dikkatleri çekerdi. Hiçbir hocada olmayan bir kıyafet… Çehresi hiçbir insanda olmayan bir çehre… Nasıl tarif edeyim? Baktığınız zaman saatlerce gözünüzü ayırmak istemiyorsunuz. Nasıl mıknatıs demiri çeker, insanları âdeta öyle cezbediyordu yüzü. Öyle bir nurluydu ki, hâli, kıyafeti… Sanki hiç bu dünyanın insanı değil. Onun için Üstad, herkesin ilgisini çekiyordu.

“1953’te 15 yaşındayken bir rüya görmüştüm. Üstad’ın Isparta’ya gitmesinden önceydi. Rüyamda Stalin geliyordu. Tabii ben Stalin’i tanımıyorum. Hiç resmini görmemiştim. O zamana kadar ne ismini duymuştum, ne de okumuştum. Dediler: ‘Stalin gelmiş, Üstadımızı öldürecekmiş!’ Ceylan Ağabey, Zübeyir Ağabey ve ben üçümüz bir olduk. Üstadımızın kapısında Stalin’i içeriye sokmamak için bekliyoruz. Stalin, hükümet binasının önünden hücum edip Üstadımızın evine doğru gelmeye başladı. Gür bıyıklı, askeri üniformalı birisiydi. Omuzunda da beline kadar uzanan bir kayış kemer vardı. Görkemli bir şekilde geldi. Tam Üstadımızın evinin önüne gelince, aniden içeri girmek istedi. Biz üçümüz kollarımızla iterek savuşturduk, birkaç adım geri gitti. Biraz daha durdu, tekrar girmek istedi.

“Bu defa öyle hızlı geldi ki, o bizi savuşturdu. Biz kenara savrulduk… O da boşta kalan kapıdan içeriye girdi. Kapıdan girince on metre kadar bir boşluk vardı. Üstad’ın evinde Bahçe gibiydi… Orası geçildikten sonra ancak merdivenle Üstadımızın odasına çıkılırdı. 

“O boşluğu geçti, merdivenlerden çıkmaya başladı. Biz de arkasından koşuyoruz, gayret sarf ediyoruz ki, tutalım. Yukarıya bırakmayalım. Fakat bir türlü muvaffak olamıyoruz. Merdivenlerden çıkarken baktık ki, Üstad, yukarıdan aşağıya doğru inmeye başladı. Aynen Fatih Camiinde çekilmiş ve Tarihçe-i Hayat’a konmuş resmindeki kıyafetiyle… Sağ elinde keser vardı. Stalin bütün gücüyle yukarı çıkmaya, Üstadımız aşağıya inmeye başladı. Tam merdiven sahanlığında buluştular. Üstadımız yukarıdan aşağıya keserle Stalin’in  başına darbeler indirdi. Vurdu vurdu, Stalin’i düştü ve öldü. Ben de uyandım.

“Ertesi gün dükkana gidip Mehmet  Çalışkan Ağabeyime anlattım. O da Zübeyir Ağabeye söyledi. Zübeyir Ağabey gidip Üstad’a anlatmış. Üstadımız ‘Hemen git,  Mahmut’u al gel!’ demiş  Zübeyir Ağabeye. On dakika sonra Zübeyir Ağabey geldi. ‘Kardeşim, Üstad seni istiyor’ dedi. Gittik, beraber çıktık, Üstadımızın odasına. Üstadımız karyolasında oturuyordu. Ben elini öpüp, ayakucuna oturdum. ‘Sen sefa gelmişsin. Bir rüya görmüşsün. Nasıl gördün, anlat bakalım’ dedi.

“Rüyayı anlatmaya başladım: ‘Üstadım siz keserle başına vurdunuz vurdunuz, Stalin öldü ve düştü’ deyince birden yatakta (ani bir atakla) iki dizi üzerine doğruldu. Yüksek sesle, ‘Fesübhanallah, fe sübhanallah’ Bak Zübeyir kardeşim, Mahmut evladım’ dedi. ‘Bu, Risale-i Nur’un Komünizme galip gelmesidir. Risale-i Nur, Komünüzm’in belini kırdı, başını parçaladı. Daha kendini doğrultamaz!’ Sonra Zübeyir Ağabey’e dönerek; ‘Sen Mahmut’un rüyasını kaleme al, başka illere gönder, okusunlar’ dedi. Ondan sonra bana dönüp, ‘Sen safa geldin’ dedi. Ben de yanından ayrıldım.

“Fakat bu rüyada enteresan olan asıl şey, Stalin’in o gece Rusya’da gerçekten ölmesidir. Üstelik de beyin kanamasından.’  Fakat Ruslar bunu bütün dünyadan gizlemişler, on beş gün sonra ancak açıklamışlardır. Biz radyodan ve gazetelerden o zamanlar işitmiştik ki, tam rüyayı gördüğüm gece hem de beyin kanamasından ölmüştü.

“Daha sonra Zübeyir Ağabey onu yazıp, Urfa, Kastamonu ve diğer yerlere göndermişti. Kastamonu’ya giden mektubu kardeşler okuyup bir Risalenin içine koymuşlar. Emniyetten arama olunca mektubu bulmuşlar. Bakıyorlar ki, Üstadımızın  Stalin’i öldürdüğünden bahsediyor. Hemen Kastamonu Emniyeti, Emirdağ Karakoluna, ‘Acele bu rüyanın tahkik edilip bildirilmesine!’ diye bir yazı gönderiyor.

“Ben bir gün dükkanda dururken bekçi geldi. ‘Sizi Karakoldan çağırıyorlar’ dedi. Gittim. Başçavuş sert bir şekilde: ‘Gel buraya!’ dedi. ‘Sen rüya görmüşsün. Nasıl gördün, niye gördün, anlat bakalım?’

“Sanki rüya görülmemiş de, ‘görülmüş gibi yazılmış’ gibi bir intibâ edinmişler kendilerince. Ben de aynen anlattım. Gelen yazı ile karşılaştırdılar. Tabii aynı olunca, bir şey diyemediler. Tutanak tutup imzalattılar, beni bıraktılar.

“Üstad bu rüyaya çok ehemmiyet vermişti. ‘Burada Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisî olarak ben görülüyorum. Dinsizliğin  şahs-ı mânevisî de Stalin görülüyor’ demişti.

“Allah korusun, demek ki, Stalin, Üstad’ı öldürseydi, Komünizm galip gelecekti. Bütün dünyayı komünist yapacaklardı. Niyetleri oydu. Bütün dünya onların korkusundan ne yapacağını bilemiyordu. Zaten Üstadımız, ‘Komünizmin önünde hiçbir kuvvet dayanamıyor. Yalnız Risale-i Nur set çekiyor’ diyordu. Üstadımızın sözleri tahakkuk etmiştir.”

Bu süreçte görülen rüyalar da elbette bir gün gerçekleşecektir…

[Safvet  Senih] 26.10.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Barcelona’da mazerete sığınma yok başarı var [Efe Yiğit]

2017-18 sezonunun ilk çeyreği geride kalmak üzere. Takımlar artık lige alıştı. Bir anlamda zirve ve düşme potasındaki takımlar hafiften kendini belli etmeye başladı. Zirve yarışını veren takımlar arasında süprpriz henüz yok. Ancak beklentilerin üzerinde performans gösteren takımlar var. Bunların başında Barcelona geliyor. ‘Barcelona’nın başarısı nasıl sürpriz olabilir?’ sorusu akıllara gelebilir. Tabloya yakından bakalım…

TAKIM KENDİ REKORUNU KIRDI

La Liga’da 9 hafta geride kalırken, Barcelona topladığı 25 puanla lider durumda. Sezona Real Betis galibiyetiyle başlayan Katalan ekibi uzun süre sahadan hep 3 puanla ayrıldı. İlk puan kaybını 8. haftada zirve mücadelesi veren Atletico Madrid’e karşı yaşadı. Uzun süre 1-0 yenik durumda götürdüğü maçı 82. dakikada Luis Suarez’in attığı golle berabere bitirdi. Geçen hafta ise Malaga’yı yenip bir hafta aradan sonra yeniden 3 puana kavuştu.

Barcelona, ligin ilk 9 haftası dikkate alındığında kulüp tarihinin en başarılı dönemini yaşıyor. Katalan ekibi 1963-64, 1997-98, 2012-13 ve 2013-14 sezonlarında benzer bir durum yaşamış, ligin ilk 9 haftasını 8 galibiyet bir beraberlikle tamamlamıştı. Ancak bu sezonu farklı kılan yediği gol sayısı oldu. Barcelona, 9 maçlık periyotta kalesinde sadece 3 gol gördü. Kalesinde 9 haftada 3 gol görmesi sadece bu sezona mahsus değil. 1958-59, 1977-78 ve 2014-15 sezonlarının ilk 9 haftasında da yine 3 gol yemişti. Ancak attığı gol sayısı ile kendi rekorunu kırmış durumda. 3 gol yediği sezonlarda averajı sırayla 22, 18 ve 15 olurken, bu sezon gol averajı 23 oldu.

Barcelona, Avrupa liglerinde şu ana kadar en az gol yiyen lider pozisyonunda. Premier Lig’in lideri Manchester City 4, Seria A’nın maç fazlasıyla liderlik koltuğuna oturan takımı İnter 7, Fransa Ligue 1’in lideri PSG 6 ve Almanya Bundesliga’nın lideri Borussia Dortmund kalesinde 7 gol gördü.

SEZON BÜYÜK SORU İŞARETLERİYLE BAŞLADI

Barcelona için sezon başında oldukça çok soru işareti vardı. Takım sadece 1988-90 arasında Barcelona formasını giymiş Ernesto Valverde’ye emanet edilmişti. Valverde’nin 17 yıllık teknik adamlık geçmişinde Yunanistan’ın Olympiacos takımıyla kazandığı lig şampiyonluğu ve Athletic Bilbao ile kazandığı İspanya Süper Kupası dışında bir başarısı bulunmuyordu. Hem kulübü tanımıyordu hem de kendini ispatlamış bir hoca değildi. Üstelik sezon öncesinde Real Madrid ile oynanan Süper Kupa finalinin iki maçında da sahadan mağlup ayrılması, Valvarde üzerindeki şüpheleri arttırdı.

Kadro için de benzer belirsizlikler vardı. Takımın yıldızlarından Neymar ayrılmıştı. Barcelona’nın rakiplerine korku salan Messi – Neymar – Suarez forvet hattının önemli bir halkası artık yoktu. Neymar’ın boşluğunu doldurmak için transfer çalışmalarına başlayan Barcelona, Kylian Mbappe ve Harry Kane girişimlerinde başarısız oldu. Borussia Dortmund’un genç yıldızı Ousmane Dembele 105 milyon Euro ödenerek kadroya katıldı ancak performansı sürprizdi. Daha önce de Barcelona’nın çok paraya mal olup verim alamadığı oyuncuları olmuştu. Dembele ise Getafe maçında sakatlanarak takımını 4-5 ay yalnız bıraktı.

KADRODAKİ BELİRSİZLİKLER

Kadroda bir de formsuz oyuncular meselesi vardı. Transfer sezonunda alıcı çıkmadığı için takımda kalan Arda Turan, bunların başında geliyor. Onun yanı sıra, Denis Suarez ve Andre Gomes de takıma ciddi bir katkı sunamadı. Eleştirilen transfer Paulinho’nun takıma katkısı ise halen tartışmalı. Bu isimler arasında ilk 11’e giremeyen tek isim Arda Turan oldu.

Bütün bunlara rağmen teknik patron Valverde, elindeki sınırlı kadrodan maksimum verim almasını bildi. Geçen sezon kiralık gittiği Milan’da etkili olamayan 23 yaşındaki Gerard Deulofeu, Dembele’nin sakatlığında forvet hattına monte edildi ve üzerine düşeni başarıyla yerine getirdi. Valverde teknik adamlık bilgi ve becerisini sahaya yansıtırken, takımın yıldızı Messi yine her zaman olduğu gibi en büyük yardımcısı oldu. Kaleci Marc-Andre ter Stegen kalesini gole kapattı ve Messi de rakip defansı dağıtıp 9 haftada 11 gole ulaştı. İki oyuncu şu ana kadar Barcelona’nın lig ve Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı 14 maçta sahaya çıkan iki isim. Bu bile Barcelona’nın nasıl bir zorlu süreçten geçtiğini gösteriyor. Koca takımda sadece 2 oyuncu tüm maçlarda yer almış oldu. Diğerleri formsuzluk, sakatlık veya cezalar sebebiyle takımını yalnız bıraktı. Tabi bir de bunların üzerine Katalanya’da yapılan bağımsızlık referandumunun Barcelona üzerinde oluşturduğu baskıyı eklemek gerekiyor.

Bu olumsuzluklar üst üste toplandığında Barcelona’nın ortaya koyduğu performans daha anlamlı oluyor. Ne teknik patron Valverde ne de oyuncular mazeretlere sığındı ve Katalan ekibi yoluna hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde devam ediyor.

[Efe Yiğit] 26.10.2017 [TR724]

Bugünün Kehf Ashabı [Veysel Ayhan]

Hızır çeşmesine doğru-1

Kur’an-ı Kerim kapağı kapalı bir kitap değildir. Tarihsel de değildir.  Ezeli ve ebedi olduğu için kıyamete kadar olmuş ve olacak her hadiseye işaret eder. Bediüzzaman Hazretleri, “sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahıdır” Yani her devirdeki hadiselerin ve olayların arka planındaki hakikatlerin anahtarıdır, der. Ama bunu bilmek yetmez. Şu sözü de çok önemli: “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim” der ve o kelimelerden biri olarak “nazar”ı anlatır. Nazar ve bakış açısı çok önemlidir. Hatta “im’an-ı nazar” diyerek “mübalagalı bir şekilde dikkat etme, kendini verme” zikredilir. Bu dikkat ve titizlik, hedeflenen gayenin bize açılması için bir “dua”dır. Hocaefendi, Kur’an’a “nazar”ımızın şöyle olmasını ister:

“Bir mü’min, Kur’an-ı Kerim’in hemen her sûresinin, her maktaının, hatta her ayetinin bir manada kendisine baktığını nazar-ı itibara almalıdır. Bu zaviyeden, Kehf Sûresi’nde anlatılan kıssaların bizimle çok ciddi alakası vardır.”

Seyyid Kutup da aynı noktaya dikkat çeker: “Kur’an’da yer alan kıssaların asıl amacı, tarihi tespit değildir. Amaç, kıssalardan yararlı netice çıkarmaktır.” der.

Kehf Suresi bugünlere bakan müthiş bir hazine. Şu bölümleri var: Ashab-ı Kehf’in kıssası, iki bahçe sahibinin hikayesi, Hz. Musa’nın Feta’sı ile yolculuğu, Hz. Musa’nın Hızır’la yolculuğu, Zülkarneyn kıssası.

KEHF’E ÇEKİLME

Kehf Ashabı olmak bir “dua”nın neticesidir. Surenin başlarında “feta”nın duası vardır. Suredeki tüm imtihanlar bu duanın tabii gerekleridir. “O yiğit gençler mağaraya sığınmış ve şöyle dua etmişlerdi: Rabbimiz, katından bize hususî bir rahmet ver, bize yardım et, önümüzü aç ve şu işimizde doğru ve rızana uygun olan ne ise onu bize nasip eyle!”(18/10) Sürekli etmemiz gereken bir duayı Kur’an bize telkin eder. Bu duanın en çok tekrar edilmesi gereken yer uzlet yeri olan mağaradır. “Kehf”dir. Duanın kabulü Kehf süresinin devamını getirecektir.

Kehf ashabı “Devlet gücü zalim ve gaddar insanların eline geçince, Neronlara rahmet okutacak zulüm ve işkence inanan insanların mukadder akıbetleri olmuş ve bu mâkus tali’ değişeceği ana kadar da görmedikleri zulüm ve çekmedikleri çile kalmamıştır.”(Prizma)

Zalim kralların ve avenelerinden kaçıp “Mağaraya çekilme ve gaybubette bulunma” dönemi Hz. Hızır’la yolculuk öncesi yaşanması gereken bir zaman dilimidir.

O günün fetası (yaş önemli değil, ruhen genç ve dinç olanlar da “feta” tanımına girer.) şerli ve zalim bir idareyle mücadele etmeye güçleri yetmeyince şehir ve saray hayatını terk ederek mağaraya çekilmişlerdi. Romalı’lar da oradan bir daha kurtulamasınlar diye mağaranın ağzını kayayla kapatmıştı. Yani mecburi bir saklanma dönemi olmuştu. Bu gençler Allah’ın lütfuyla orada uzun süre uyanmayacakları derin bir uykuya dalmışlardı.

“İnsanların kimi, ‘Onlar, üç kişi, dördüncüsü de köpekleri idi.’ diyecekler. Bazıları da, ‘Beş kişi, altıncısı köpekleri idi.’ diyecekler. Bunların hepsi gayb hakkında tahmin yürütmekten başka bir şey değildir. Kimileri de, ‘Onlar yedi kişi olup sekizincisi köpekleri idi.’ derler. De ki: ‘Onların sayısını ancak Rabbim bilir.” (18/22)

ZORUNLU UZLET

Her devirde zulümden kaçıp böyle mağara hayatı yaşayan ya da yaşamaya mahkûm edilen insanlar olmuştur. Kur’an, betahsis kaç kişi olduklarını belirtmez. Muğlak bırakarak her devrin “Kehf ashabı”na işaret eder. “Feta” için mağarada uzlet, istikbal için bir zarurettir. Hz. Hızır’a vasıl olmanın yolu buradan geçer:
“Ciddî bir tecerrüt, uzlet ve halveti olmamış, iradî veya gayri iradî böyle bir çile devrini doldurmamış insanların “vâsıl” olmaları elbette mümkün değildir. İşte bu merhale, bir şekilde katedilmelidir ki, Hızır’la buluşma yoluna girilebilsin.” (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar)

NİMET SAĞNAĞI

Ashab-ı Kehf’in mağarada kalma dönemlerinde art arda nimetler sağnak gibi yağar: “Biz de onların hidâyetlerini ve yakinlerini artırdık.(18/13) Bu inziva ve uzlet döneminde hidayet ve yakinleri artar. Sonra “Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabt ettik…”(18/14) Kalpleri sabır ve kararlılık kazanır.

Ve  Allah’ın rahmetiyle kuşatılırlar: “…haydi öyleyse mağaraya çekilin ki Rabbiniz rahmetini üzerinize yaysın…” (18/16) Son bir işaret dikkat çekicidir. “…sizi koruyup gözetsin, işinizde size kolaylık ve fayda ihsan etsin.” (18/16) Bu ayette Kehf ashabının daha sonraki misyonlarına ait işin veya mesleklerine ait bir kısım ledünni donanımın kazanılması melhuz olabilir.

Ashab-ı Kehf kadri “anlaşılmamış” bir topluluktur. “Derken onları bulan halk, kendi aralarında onlar hakkında ne yapacaklarını tartışmaya girişti. Bazıları: -Onların anısına bir anıt dikin, biz gerçek durumlarını anlayamadık…” (18/21) Ashab-ı Kehf’in kıymeti, yaptıklarının değeri çok sonra, yani “Kehf” sonrası anlaşılacaktır. Önce onları gerektiği gibi takdir edemeyen belki de yanlış takdir eden halk sonra onların gerçek çehrelerini görünce onlar için anıt dikmek ister.

SU YERİNE ZEHİR İÇMEK

Ashab-ı Kehf olmak, Hızır (as) ile yolculuğa çıkmak cebren yani bir zorunluluğun neticesi olarak da ortaya çıkabilir.

“Dünden bugüne bunu iradesiyle yapanlar yapmış, bazıları da iradesi dışında bu yola sevk edilmiştir. Düşünün ki Asrın Çilekeşi, seksen küsur senelik hayatında dünya zevki namına bir şey tatma imkânı bulamamıştır. Evet, o ömrünü ya harp meydanlarında ya esaret zindanlarında ya memleket mahkemelerinde ya hapishanelerde ya da sürgünde geçirmiştir. Bu da onun için gayri iradî bir Ashab-ı Kehf hâline gelme ve ardından gidenlere de bu mevzuda tam bir örnektir. Allah’a ulaşma istikametinde yürünen yolun muktezası budur. Ateşten hendeklerin içine girmeden, su yerine zehir içmeden, birkaç defa cendereden geçmeden, Yunus’un ifadesini az değiştirerek söyleyeyim: Sen vâsıl olamazsın… ” (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar)

“Mağaraya çekilme, toplumdan kaçma şeklinde düşünülmemelidir. O sadece bir gerilime geçme devresidir ki, başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün büyükler hep böyle bir dönemden geçmişlerdir. Efendimiz, Hira dağında bir mağaraya çekilmiş. İmam Gazzâlî belli bir devreyi mağarada yaşamış. Zaten tasavvuf ehlinin hemen hepsi de böyle bir gerilime geçiş devresini şart koşmuş ve her fert kendi ihtiyacı nispetinde bir çile devresinden geçmiştir. Hem her zaman toplumu irşada hazırlama için günahlardan teberri ile böyle bir uzlet devri geçirme büyüklerce kaçınılmaz görülmüştür… Evet, tebliğ ve irşad insanları önce tıpkı Ashab-ı Kehf gibi dolmalı ve ciddî bir metafizik gerilime geçmelidirler.” (Zihin Harmanı)

Yarın: Hızır çeşmesine doğru-2

[Veysel Ayhan] 26.10.2017 [TR724]

Acıh da bağa vir! [Naci Karadağ]

Türkiye’nin alışık olmadığı bir tablo. Art arda belediye başkanlarının istifa haberleri geliyor.

Yok, bizdeki istifalar gelişmiş demokrasilerdeki gibi değil. Herhangi bir yanlış icraat ya da usulsüzlük neticesinde, vicdani ya da etik teamül gereğince yapılmıyor bunlar.

Başka şekil oluyor… Ve enteresandır bu tuhaf, kabile türü yönetim modeli içselleştirilmiş sanki. Kimseden ‘tık’ yok.

Durun şöyle yapalım…

Tarihi biraz geri saralım. Ahmet Davutoğlu’nun liderliğindeki AKP bir önceki seçimlerden neredeyse 10 puan fazla oy alarak, yani ülkenin yarıya yakınının oyunu alarak seçimlerden birinci çıkmış. Birkaç ay sonra, Pelikan oluşumu olarak bilinen gurubun marifetiyle yapılan ve Wikipedia’ya Saray darbesi adıyla giren operasyonla, Mayıs 2016’da Davutoğlu istifa etmek durumunda kaldı.



Aslında bu süreci başlatan hareketin Davutoğlu’nun açıklamayı düşündüğü Şeffaflık Paketi olduğunu herkes biliyordu. Ancak Erdoğan’ın kontrolündeki medyanın da marifetiyle adları yolsuzluğa bulaşan bakanlara da yargı yolunu açabilecek olan bu hamleye karşılık saraydan MKYK vasıtasıyla Davutoğlu’nun yetkilerini kısıtlayan kararlar alınmış ve tabiri caizse Davutoğlu’na istifa dışında kapı bırakılmamıştı.

HERKES AYNI AÇIKLAMAYI YAPIYOR

Meseleyi siyaset tarihçileri detaylarıyla inceleyip yazacaklardır elbette. Mevzumuz bu değil çünkü.

İstifa etmek durumunda kalan Davutoğlu, “4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir. Zarurettir” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Bugünlerde istifa ettirilen belediye başkanlarının hemen hepsinin benzer açıklamalar yapması oldukça enteresandır.

Davutoğlu görevi bırakırken özetle şunları söylemişti: “Benim için yoldan önce önemli olan yol arkadaşıdır. Yol arkadaşlarımın benimle olmadıklarını anladığım anda bunu bana söylemelerini isterim. Hedef önemliyse, refik önemliyse hepimizin bir muhasebe yapması gerekiyordu. İstişareler neticesinde AK Parti’nin birliği için refik değişmesindense genel başkan değişmesinin gerektiği bende hâsıl oldu.”

Davutoğlu devamında nasıl başarılı bir Başbakan olduğunu, büyük hizmetler yaptığını, seçimden zaferle çıktığını söylemişti.

Aklı başında olan her insan için soru şuydu:

Peki, bu kadar başarılı bir Başbakan ne diye istifa ediyordu ki?

Havuz bataklığından kimsenin böylesi bir soruyu sormayacağını herkes biliyordu. Sorulmadı da zaten.

Davutoğlu tıpkı Gül, Arınç ve Erdoğan ile beraber yola çıkan diğer kader arkadaşları gibi o günden sonra adeta görünmez oldu.

Ara ara kendini gösterdiği anda ise başta AKP medyası olmak üzere, Pelikancılar ve tüm tetikçi troller abandılar Davutoğlu ve taraftarlarına.

SARAY’IN BAŞARIYI ÖDÜLLENDİRME YÖNTEMİ Mİ?

Gelelim yakın geçmişe…

İstanbul’un kaç dönemdir belediye başkanlığını yürüten Kadir Topbaş, enteresan ve sürpriz şekilde istifa etti.

Şaşırtıcı olan Topbaş’ın veda ederken tıpkı Davutoğlu gibi konuşmasıydı.

Ona göre kendisi ve ekibi İstanbul’a büyük hizmetler vermişti.

Peki, o halde neden istifa ediyordu ki?

Söylentilere göre bu istifayı Saray istiyordu.

Demek ki Saray ya Topbaş’ın İstanbul’a hizmet ettiğine inanmıyordu ya da onlar için başarının ve hizmet etmenin çok önemi yoktu…

Ardı ardına belediye başkanlarının istifa haberleri gelmeye başladı.

Beni en çok şaşırtan ise Bursa belediye başkanının gidişi oldu. Zira bir süre önce bizzat Erdoğan tarafından üstün başarısı sebebiyle ödül verilen adaşı Recep Altepe, gazetecilerin bir gün önce sorduğu “İstifa edecek misiniz?” sorusuna “Ne istifası, görevimin başındayım” derken, bir gün sonra yaklaşık 15 dakika ne kadar başarılı bir belediye başkanı olduğunu izah ederek istifasını açıkladı. O da tıpkı Davutoğlu ve Topbaş gibi Erdoğan ve AKP’nin neferi olduğunu vurgulamayı ihmal etmedi.

Bu başkanlar kendi söylemlerine göre dillere destan icraatlara imza atmış, muhteşem başarılı isimlerdi.

Başarıyı ödüllendirmek böyle bir şeydi galiba Saray için.

GERÇEKTEN ‘İSTİFA’ EDİYOR OLSALARDI

İstifa gerçekten onurlu bir müessese.

Özellikle gelişmiş demokrasilerde oldukça sık rastlıyoruz.

Bazı doğu ülkelerinde bu abartılıyor. Başarısızlıklarından dolayı bırakınız istifayı, intihar eden bürokratlar ve siyasetçiler var.

Ülkemizde yaşanan onca büyük felaketler, skandallar, yolsuzluklar ve arsızlıklara rağmen istifa eden tek bir siyasetçi görmedik yıllardır.

Bırakanız siyasetçiyi, genel müdürü, sıradan bir memur bile istifa etmedi, etmiyor, etmez.

Son on yılda sanırım sadece bir futbol hakemi istifa etti ülkemizde.

Bir AKP’li yönetici ise adeta tüy dikecek şu beyanatı verdi: “Bu başkanlar yolsuzluklarından dolayı görevlerinden ayrılmıyor, tam tersi başka görevlere gelecekler, sadece nöbet değişimi…”

Hani tam tersi olsa, çıkıp “Şu şekilde usulsüzlük, yolsuzluk ya da etik dışı icraatları dolayısıyla istifaları istendi,” dese belki takdir görecek ve tarihe geçecekti.

Şaşkın ördek misali, tablonun çarpıklığını daha da perçinlemiş oldu bu şahıs: Başarılıydılar ama biz görevden aldık.

REİS ÖYLE İSTEDİ ÇÜNKÜ…

Yani, Reis istedi diye gidiyorlar…

Türk halkının yorumu ise bu konuda net: Bu nöbet değişimi değil, çeşmenin başındaki sıra değişimi, biraz da başkası testilerini doldursun isteniyor!

Ne kadar haklı bilemem ancak durum buna çok uygun düşüyor.

Nitekim Melih Gökçek meselesinde herkes şunu söylüyor; Melih Başkan pabucu ucuza kaptırmaz. Kendini ve ailesini sağlama almadan adım atmaz. Şimdi olmasa bile çok yakın zamanda birilerinin canını yakacaktır ya da öyle hamle yapacaktır…

Hasılı kelam bu ülkede istifa müessesi “bir kereden bir şey olmaz” diyen siyasetçiler için değil, halkın oylarıyla iş başına gelmiş belediye başkanları için aşiret baskısı modeliyle uygulanıyor.

Yolsuzluk değil, başarı cezalandırılıyor…

Sanırım Melih Gökçek odasındaki bilgisayarında en çok merhum Barış Manço’nun o meşhur şarkısını dinliyordur:

“Canı kaymak isteyen cebinde manda taşır!”

[Naci Karadağ] 26.10.2017 [TR724]

Meral Hanım, ülkenizi ne kadar tanıyorsunuz? [İskender Derviş]

Türkiye’de siyasetin bugünlerdeki ‘normali’ şu şekilde:

Aralarında gazeteciler, akademisyenler, öğretmenler, avukatlar, yargıçlar, doktorlar, insan hakları savunucuları gibi toplumda rehber konumda olabilecek on binlerce insan içeride ve onların neredeyse her hafta duruşmaları görülüyor. Bu esnada özgürlüğün ne demek olduğunu anlıyoruz.

Hâli hazırda yüz binlerce insan KHK’lar sebebiyle işlerinden oldular. Bu insanlar arasında hukukî mecralara başvuranlar var ama umutsuzluk hâkim. Yeni bir hayat kurmak zorundalar fakat alınlarındaki KHK damgası, mevcut siyasî ortamda önlerindeki en büyük engel. Sadece kendi karınlarını doyurmuyorlar muhtemelen, eşleri ve çoluk çocuklarının yeme içmesinden okul taksitlerine kadar çok sayıda masraf kalemi KHK ile yok olmuyor. Ankara’nın Yüksel Caddesi’nde Veli Saçılık ve arkadaşlarının artık destanlaşan direnişi ve çeşitli şehirlerde görülen bazı protesto hareketlerinin dışında KHK’lılar da suskun genelde. Zira ses çıkarsalar muhtemelen dört duvar arasına gönderilecekler ve bir daha çıkamayacaklar.

SARAY’IN ZİHNİ SİNİR PROJELERİ

Bu arada Saray, belli aralıklarla zihni sinir projeleri gibi siyasî projeler kurguluyor. Yasa, mevzuat, teamül filan takmadan bu projeleri uygulamaya koyuyor. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay, Yargıtay gibi denetleme kurumları, doğrudan Saray’a bağlandıkları için, hiç kimse herhangi bir şeyi hesabını soramıyor. Ama muhtemelen Erdoğan’a sorsanız, ‘Halkım sandıkta hesap soruyor ya!’ diyecektir. Ki, YSK da halkın soracağı hesabın belli bir marjda kalmasını sağlıyor.

Belediye başkanlarının istifası meselesi tam bir Saray usulü zihni sinir projesi. Kendi tabanına Erdoğan mesaj gönderiyor: Rahatsızlıklarınızı görüyorum ve buna müdahale ediyorum. Ben sizin tarafınızdayım. Bu arada ‘kendi tabanı’ dediğimiz insanlar da çoğunluğu yoksul, orta-alt sınıf. ‘AKP burjuvasından’ Erdoğan da rahatsız. Bu sebeple en çok onları dövüyor aslında. Arınç’a, Gül’e, Davutoğlu’na reva gördüğü muamelenin uzak vadede muhatabı AKP içinde ‘kendince’ iktidarı olduğunu zanneden bütün bu ‘sosyetik’ çevreler. Sakın ha!

MECLİS YOK ARTIK MESELA, FARKINDA MISINIZ?

Meclis diye bir şey vardı fakat artık tarih oldu. Gayet düz bakkal hesabı ile işliyor. Çoğunluk AKP’de olduğu için herhangi bir yasanın Meclis’ten geçmeme gibi bir lüksü yok. Arada sırada muhalefet vekilleri ile medya biraz ses çıkarıyor fakat eğer ilgili yasa Saray’ın iradesine uygunsa, bunun da bir anlamı yok. ‘Müftülere nikah yetkisi’ verilmesi gibi ‘laik muhalefeti’ kendi çevresinden uzaklaştırıcı etkisi olan mevzuat değişikliklerindeki tartışmanın ve ‘icraat yavaşlığının’ da belli bir sebebi var işte. Erdoğan istiyor ki, müftüler üzerinden laik muhalefet dine, diyanete aykırı laf etsin de gariban müminler ve mümineler, ‘Allah Erdoğan’ı başımızdan eksik etmesin’ diye duacı olsunlar.

Yani şöyle bir bakınca Erdoğan’ın kafasında sistemin çalıştırılma prensibi belli: Eğer bir meseleye acil ihtiyaç varsa KHK’ya ekleniyor. Üzerinde tartışılması isteniyorsa Meclis’e havale ediliyor. Zira ‘tartışmak’ malum demokratik bir değerimiz ve her ne kadar Türkiye’de diktatörlük kurulduğunu ilan etse de bir takım gayrimilli unsurlar, bakınız işte yasalarımız tartışılıyor.

SOYTARI YOK, YANDAŞ MEDYA VERELİM

Bu arada Saray soytarıları tarih olduğu için ‘yandaş medya’ diye bir şeye gereksinim duyuyoruz. Tek devlet, tek millet, tek din, tek lider ve tek medya. Sesleri çıksın da elalem bize diktatör demesin diye hayatları bahşedilmiş birkaç istisna dışında, bilhassa televizyon ekranlarında çok hesaplanmış bir siyaset dili var. Saray’ın halkta uyarmaya çalıştığı yegâne hissiyat ‘FETÖ nefreti’. Bunun etrafında şekilleniyor her şey. Programlara seçilen konuklar arasında AKP’ye muhalif olanlar olabilir, Erdoğan’ı sevmeyenler de olabilir. Bunu yüksek sesle söylemedikleri sürece sorun yok. Ama illa ki FETÖ’ye düşman olmalılar ve bunu dillendirmeliler. Başka bir kriterimiz yok.

İYİMSER Mİ, KÖTÜMSER Mİ OLMALI?

İşte bütün bunların arasında Meral Akşener, toplumda bir taban bulduğu ümidiyle yeni parti kurdu. CHP’den artık ne köy olur ne kasaba diyenler, AKP’yi ancak merkez sağdaki bir alternatif durdurabilir diye düşünenler, Meral Akşener’in en azından AKP’nin oluşturduğu şu baskıcı ortamın mağduru olarak, bir nebze özgürlük vaat edebileceğini ümit edenler, bu faaliyetten memnun. Erdoğan’la bir süre sevinç yaşayan fakat sonrasında, ‘Bu siyasetçilerin hepsi aynıymış’ diyenler ise kayıtsız. Hatta karamsar.

Yukarıda nakletmeye çalıştığım zehirli atmosferi birazcık değiştirebilecek, yaşanan bunca mağduriyeti giderecek bir irade gösterebilecekse, hayırlı olsun memlekete. Fakat Türkiye’de siyasetin yapısal problemleri bir iktidarın ömrüne sığmaz görünüyor. Belki on yıllar sürecek bir irade göstererek, olgun bir toplum meydana getirmek için çabalamak lazım ki, bu da hiçbir siyasî partinin programına giremeyecek kadar uzun vadeli bir proje.

[İskender Derviş] 26.10.2017 [TR724]

Hiç şaşırmıyoruz [Semih Ardıç]

Hayal tacirliği iktidarda ise hakikatin hükmü kalmaz. Koltuğu muhafaza etmek için bugün düne nazaran daha fazla hayal satmak mecburiyeti vardır. Her bir yalanı unutturmanın yolu katmerli yalanlardan geçer.

Devletin uhdesindeki muhteva (istatistik, belge, rapor vb.) bu maksatla manüple edilir. İstatistiklerle oynanır, her veri iktidar lehine sonuna kadar kullanılır. Beyaz propaganda gibi görünse de bütün bunların siyah propagandadan tek farkı mahrecinin belli olmasıdır. Bilginin kaynağı, mahreci devlettir. O devlet kendisini ayakta tutan düsturlardan koparılmışsa iktidar partisine göre çalıp söyler, vatandaşından hakikatleri saklar.

Mamafih ‘devlet’ zırhı muhasebe ve murakabe kapılarını baştan kapatır. Onun içindir ki siyah-beyaz, yalan-doğru iç içedir. Gazete, televizyon, radyo, internet siteleri ve sosyal medyanın sunduğu imkânlar, iktidarın hayal tacirliğinin bilumum satış, pazarlama ve nakil vasıtaları haline dönüştürülür.

BÜYÜME ÇİFT HANE OLACAKMIŞ

Devlet zırhının arkasına saklanarak yapılan hayal tacirliğinin müşahhas misali Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kendisi ile yarışıyor. Hakikati örtbas ederken muhalefet boşluğu da cesaretine cesaret katıyor.

İktidar nimetleriyle devşirilen muazzam propaganda cihazıyla kitleler bir manada efsunlanıyor. İktidara geldiği 2002’den bu yana ekonomide 2009 krizinden daha beter günler yaşandığı halde ‘AKP lideri’ ve ‘Reis-i Cumhur’ unvanlarını tek koltuğa sığdıran Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere partinin bütün sözcüleri kürsüye geçtiklerinde Türkiye’den ziyade bambaşka bir memleketten bahsediyor.

Başbakan Binali Yıldırım’ın şu sözlerine hayret etmemek ne mümkün: “Kısa bir süre önce Orta Vadeli Program (OVP) yayınlandı. Onun için Türkiye’nin 2018’i, 2017’den daha iyi olacak. Hem enflasyon tek haneli olacak. Hem de büyüme hedefimiz en az yüzde 5,5 olacak. Bu yılın üçüncü çeyrek büyümesi çift haneli olursa hiç şaşırtmayın. Yıl sonu büyüme 7 olursa yine şaşırmayın.”

EKONOMİ SICAK PARA MÜPTELASI

Başbakan’ın OVP dediği enflasyon, döviz kuru, işsizlik, büyüme, bütçe açığı, cari açık vb başlıklarda ekonomide üç senelik hedefleri ihtiva eden bir taahhütname. Hep kâğıt üzerinde kalan hedefler manzumesi. Şu ana dek hedefleri tutturulan tek OVP yok.

Sıcak paraya bağımlılığın had safhaya çıktığı günlerde ilan edilen son OVP’de 2018 için açıklanan ortalama dolar fiyatı olan 3,71 TL şimdiden geçildi. Dolarizasyon son sürat. Bedava çorbacılar, doları yasaklayan besiciler de akıntıya kürek çekmekten vazgeçti. Nasıl vazgeçmesinler ki! Mercimek Kanada’dan, kemiksiz et Sırbistan’dan, saman Bulgaristan’dan ithal ediliyor. Aç kalmamak için tarım ve hayvancılıkta da el açan bir Türkiye!

DOLAR TAHMİNİ İKİ HAFTA AYAKTA KALABİLİYOR

Müteşebbis, kur hedefi bile birkaç hafta ayakta kalabilen bir hükûmetin hangi beyanına göre yatırım yapacak? OVP’nin diğer başlıkları en az kur hedefi kadar fiyasko. Başbakan yüzde 5 enflasyondan bahsediyor. Oysa enflasyon yüzde 12’lerde geziniyor. Vatandaşın enflasyonu en üz yazda 30. İşsiz sayısı 7 milyonu aştı.

Hazine iki günde 17,2 milyar lira borç topladı. Üstelik faizlerin son 5 senenin en yüksek seviyeye çıktığı günlerde yapıldı bu ihale. Paraya ihtiyaç yoksa Hazine, dolayısıyla vatandaş böyle bir maliyete niye katlansın? 2018’de vergi gelirlerinin yüzde 12’si faiz ödemelerine gidecek. İki Millî Eğitim Bakanlığı bütçesine denk para faiz lobisine altın tepside takdim edilecek.

YÜZDE 5 BÜYÜMEYE YANDAŞ HARİÇ KİM İNANIR?

Büyüme faslına gelince… O fasılda Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) devrimi oldu. Hükûmete göre Türkiye ilk 6 ayda yüzde 5 büyüdü. Alman Commerzbank’ın ‘Bu kötü bir şaka olmalı TÜİK!’ raporunda dikkat çektiği gibi tarafsız ve objektif kriterler dikkate alındığında büyüme hiç de yüzde 5 çıkmıyor.

Kasım 2016’da formül değiştirilirken ‘seçimde trafoya giren kedilerin artık büyüme rakamları için de mesaiye kalacağını’ ifade etmiştim. (http://www.tr724.com/krizi-formul-degistirerek-asiyoruz-yasasin-tuik-haber-yorum-semih-ardic/) Maalesef o endişelerimin hepsi birer birer tahakkuk etti. Gelin görün ki masa başı büyüme vatandaşa fayda sağlamıyor. İktidara yakın iş adamları haricinde sokakta kaç kişi TÜİK’in açıkladığı büyüme rakamlarını teyit edebilir?

ZARRAB DAVASINDA ÇEMBER DARALDIKÇA

Tenkitler, müphem kalan noktalar ve diğer itirazlara kulak asmıyor. Büyüme faslında TÜİK kendi bildiğini okuyor. Artık Reis-i Cumhur ya da Başbakan kürsüden hedefi açıklıyor, TÜİK’e kitabına uydurmak kalıyor. Maşeri vicdan dünden hazır zaten!

ABD’de devam eden Reza Zarrab davasında Erdoğan ailesinin de isminin geçebileceği iddiaları iktidar ve Saray cenahında keyifleri kaçırdı. ABD’nin vize yasağı da kalkmıyor. Ahval böyle olunca hayal tacirliğine ihtiyaç had safhaya çıkıyor tabiî.

Öyleyse ‘ver Mehteri Erkan!’ Büyüme çift haneye çıkarılacak. Enflasyon yüzde 5’e inecek. İşsizlik tarihe karışacak. 82 Kerkük, 83 Musul, 84 Halep, 85 Kırım derken Türkiye’nin ne kadar dirayetli bir devlet olduğunu bütün dünya görecek.

20 MİLYON KİŞİ YOKSULLUK SINIRININ ALTINDA

20 milyon kişi senelik yoksulluk sınırı olarak belirtilen 8 bin liranın altında gelirle hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Buna rağmen bir gecede 50 milyar liralık vergi zammı yapılıyor. Dolar arttıkça vatandaşın cebindeki para eriyor. Hükûmet hep dört ayağının üstüne düşüyor. Erdoğan, “İstanbul’a ihanet ettik.” derken bile alkışlanıyor. Hipnoz, efsun ya da mankurtlaşmak… Sebebi her ne ise bu halet-i ruhiye ve teslimiyet vatan sathını kaplamış.

İçtimaî ve iktisadî çöküşte hamaset ve hayal tacirliği revaçta olur. Yalan hakikatin elbisesi ile en fazla fetret devirlerinde ortalıkta dolaşır durur.

Bu yüzden Başbakan’ın “Sene sonu büyüme yüzde 7 olursa şaşırmayın.” sözlerine hiç şaşırmıyoruz. Ne olsa Türkiye artık eski Türkiye değil!

TEMEL VERİLER ALARM VERİYOR

İşsizlik: Yüzde 10,7
Genç İşsizlik: Yüzde 22
Enflasyon (Eylül sonu): Yüzde 11,20
Bütçe açığı (Eylül): 6,4 milyar TL
Bütçe açığı (2017 ilk 9 ay): 31,6 milyar TL
Cari açık (2017 ilk 7 ay): 37,1 milyar dolar
Dış borç: 431 milyar dolar
Dolar/TL: 3,74 (Eylül’de 3,40 TL idi)
Euro/TL: 4,40 (Eylül’de 4,05 TL idi)

[Semih Ardıç] 26.10.2017 [TR724]

İdrak [Mehmet Efe Çaman]

Meral Akşener parti kuruyormuş, hayırlı uğurlu olsun! Toplamada sıfır, çarpmada bir de olsa, bu partiden Türkiye siyasetinde etki bekleyenler var. Ne diyelim, zihin açıklığı dilemek dışında! Memleketin seçimle işbaşına gelmiş olan muhalefet milletvekilleri, belediye başkanları, parti görevlileri hukuken yok hükmünde olan gerekçelerle tutuklanıyor, yıla yakın süreler hapishanede tutuluyormuş, Erdoğan kendi partisinden milyonlarca oy alarak seçilen İstanbul, Ankara, Bursa gibi metropollerin belediye başkanlarını hop diye atıp-tutup sonra görevden alıveriyormuş falan, bunlar önemli değil nasıl olsa. Varsın olsun, kaç yazar diyor “usta kalemler” ve “siyaset dehaları”. Meral Akşener ve toplama takımından umutlular.

Anayasa askıda.

Başımızda, anayasa ve yasalarla kendisine verilmemiş yetkiler kullanan bir zat var. Yargıyı eline geçirmiş, istediğini görevden alıyor, istediğini istediği yere sürüyor, devam eden yargı süreçleri hakkında ABD ve Almanya ile pazarlık yapıyor. “Boş ver, olur böyle şeyler”. Parti yeniymiş, Yeni Parti’ymiş. Reis medyayı maaşa bağlamış, köşe yazarları ısmarlama güzellemeler yazıyor, havuz dışı medya havuzu aratır hale gelmiş, herkes yeni rejimin dilini kullanıyor. “Suyu bulandırma, bak parti yeni diyorum, ısrarla anlamıyorsun”. Diyorum ki, bak milletvekillerini içeri alıyor, belediye başkanlarını içeri alıyor, referandumda geçersiz oyları geçerli kılabilme gücüne bile kadir. Diyorum ki, bak polis elinde. Savcı, hâkim, vali, kaymakam, işadamı, gazeteci elinde.

Bak, diyorum ki, sistem, anlıyor musun, sistem dediğimiz anayasal düzen var ya, bildin mi? İşte o yok artık.

Daha nasıl anlatsam? Devlet dediğin şey bir sosyal kurumdur. Bu kurumun kuralları vardır, buraya kadar tamam mı? “Başbakan Akşener, başbakan Akşener!”. Hah, bak işte tam da bundan söz ediyorum üstat! Başbakan yok diyorum aslında. Yani Binali, on bin Ali meselesi değil, kurumsal bağlamda, başbakanlık dediğimiz makam delindi, içi boşaltıldı diyorum. Yani gördüğümü, olanı anlatıyorum. Diyorum ki – daha açık nasıl anlatsam? – yahu kabine toplantıları, bakanlar kurulu diyor anayasa, bildin mi? Hah, işte o! O artık başbakan altında değil, reisin başkanlığında toplanıyor.

Şamil Tayyar kadar anlamıyorsun.

Bak Tayyar dün bir röportajda Erdoğan dışında bir irade yoktur diyor, açıkça. Yani milli irade diyorsunuz ya hani, bildin mi? Bak o milli olan Erdoğan. Üçüncü sınıf futbolculuk kariyerinde milli olamadı, içinde ukdedir, şimdi tümden milli o. İradesi reisin diyorum, milli diyorum, gerisini sen anla artık diyorum. “Kişi başı gelir beş yılda 14 bin 500 dolara çıkacak! Türkiye dünya refah endeksinde ilk 40 arasına girecek! Kadınların okuryazarlık oranı yüzde yüz olacak! 150 bin hektar alan ağaçlandırılacak!”.

Kardeşim, bak, seni üzmek istemiyorum da, galiba bir idrak sıkıntımız var gibi.

Bak, daha sade, daha tane-tane anlatayım: İktidar diyorum, iktidar. Bildin mi? Hah. İşte o, anayasa yokken, yasa yokken, bağımsız ve tarafsız mahkeme yokken, bağımsız ve tarafsız yargıç-savcı yokken, bağımsız medya yokken, tarafsız polis yokken, Ali kıran, baş kesen bir düzende, 50 bin kamu personeli sudan sebeplerle, güzünün üstünde kaşın var diye içeri tıkılmışken diyorum. 150 bin kamu görevlisi, Anayasaya aykırı Kanun Hükmünde Kararnamelerle işini kaybetmiş, terörist diye damgalanmış, SGK kayıtlarına kadar fişlenmişken diyorum. 668 bebek, bebek bildin mi? Hah, işte o. Bebekler, anacıklarıyla gayet sıradanlaşan şekilde hapishanelerin soğuk gri dört duvarı arasında, maması olmadan, oyuncağı olmadan, güneş ışığı görmeden… “Evet. Evet, güneşmiş! Yeni Parti’nin amblemi güneş!”.

Güzel kardeşim, neden kafan almıyor bir türlü? Bak, inan çok çabalıyorum anla diye. Düşün, algıla, anla, ayırtına var, gözünü aç, uyan diyorum. İdrak et diyorum.

Üniversitelerden 8 bin profesör, doçent, yardımcı doçent atılmış, reis fermanıyla, Yüksek Öğretim Mevzuatı, Devlet Memurları Kanunu, ilgili yönetmelikler ve teamüller filan demiyorum bak, yanlış anlamayasın! Anayasa diyorum, bildin mi? Hah, işte o! Ona aykırı olarak, bir daha görevlerine geri dönemeyecek şekilde atılmışlar diyorum sana! Sen bir doktora kaç yılda tamamlanır, bilir misin? “Teknolojide 4.0 devrimini gerçekleştireceğiz. PISA sıralamasında ilk yirmi ülke arasına gireceğiz. Yılda ortalama bin dolar harcayan 50 milyon turist ağırlayacağız! Yaşasın Yeni Parti!”.

Bak, giderek geriliyorum, çünkü sanırsın sağır kulaklara, boş odaya, çayırda-çimende gezinen koyuna anlatıyorum!

Peşkir, domates, fason tişört ve üçüncü dünyaya Laz müteahhit üzerine kurulu bir sanayiyi 4-0’dan 4-4 skoruna çıkarmak, ya da PISA’da 72 ülke arasında halen 50. sırada olan memleketi ilk yirmi arasına sokmak, hayırlısıyla papaz olmazsak vize krizi yaşamadığımız ülkelerden turist çekmek ve onlara mümkünse bizim paranın 3,73 katı daha değerli dolar üzerinden para harcatmak filan, bunlar iyi-hoş da, diyorum ki, bunları yapman için önce başa geçmen lazım. Ama sistem tıkalı değil yalnızca. Sistem yok. Seçelim senin partiyi iyi-hoş da, testte şıklar arasında olmayan yanıtı vermek nasıl mümkün değilse, bu da mümkün değil!

Futbol oynayacaksan önce top lazım.

Kitap yoksa kitaplığı neylersin? Araba almadan araç sigortası yaptırıyor musun? Paraşüt olmadan uçaktan kim atlar?  Akıl var ya, akıl, bildin mi? Hah! İşte o, bütün davranışlarımıza yön verir. Mesele idrak! Mantık zinciri denen, bizi diğer canlılardan ayıran özelliğimiz, zekâmız, idrak üzerine kurulu. Neden-sonuç ilişkisi. Örüntüleri anlamak. Denklem hiç karmaşık değil aslında. Anayasa olmadan parti olmaz. Adil seçim olmadan parti olmaz. Milletvekilleri içerdeyken parti olmaz. Meclisin içi Kanun Hükmünde Kararnamelerle (reis fermanlarıyla) boşaltılmışken parti olmaz. Anayasa Mahkemesi ve yüksek yargı yokken parti olmaz. Seçimle gelen, diktatör tarafından görevinden alınabiliyorken parti olmaz. Bakanlar kurulu yetkisi olmayan reis altına girmişken parti olmaz. Önüne geleni zırva ve saçma sapan gerekçelerle hukuksuzca içeri tıkan bir mutlak irade varken parti olmaz. Yürütmenin ve idarenin kamusal denetimi yapılamıyorken parti olmaz. Parti kurulurken acaba kuruluşuna izin verilmeyebilir mi diye düşünülüyorsa, parti olmaz. Hala her şeyin aslını bildiğin halde korkundan “FETÖ” diyorsan, rejimin (yani reisinin) dilini kullanıyorsan, parti kursan ne olur kurmasan ne olur? Bir araya gelirsiniz, o-bu dersiniz, topluma şeker dağıtır, 2019’a dek ağrı kesici de olursunuz, eminim! Karın ağrısına İYİ gelirsiniz, gaz alırsınız hatta belki de. Yani parti diyorum, bildin mi? Hah. Onu ancak kâğıt üzerinde kurarsınız, uygun görülürse. Kurarsınız kurmasına da, kurduğunuz parti siyasi parti olmaz! Yeni parti? Hiç olmaz!

Önce çık meydana, gasp edilen anayasanı talep et. Hukukunu talep et.

Sivil darbe yapıldığını itiraf, darbeyi yapanları ifşa et! Sen bunun gereğini idrak etmeden, hiçbir şey olmaz! İdrak ettin de, hala orada oturuyorsan, yine hiçbir şey olmaz. Velhasıl, toplamada sıfır, çarpmada bir.

[Mehmet Efe Çaman] 26.10.2017 [TR724]

Güçlü Türkiye için istifa ettim, sen de var mısın? [Tarık Toros]

Bir sene önceki yazımın başlığı şuydu: Ben oynamıyorum dönemi.

Boğaziçi Üniversitesi seçimlerinde açık ara en yüksek oyu alan Gülay Barbarosoğlu, seçimler OHAL kararnamesi ile düşürülünce akademik hayatını sonlandırmıştı.

Bunun üzerine yazılmış bir yazıydı.

Önermesi şuydu:

Laf yetiştirmeye çalışanlara, bildiri yayımlayanlara bakıp hayret ediyorum.

Bitti o dönem.

Üç seneyi geçti, Saray’a karşı hangi kazanımınız var?

Bir tane gösterebilir misiniz?

Hayır, gösteremezsiniz.

Yok çünkü.

Bırakın kendi kendilerine seçime girsinler, tek parti olarak…

Bırakın Parlamento’da tek başlarına yasa yapsınlar…

Bırakın kendileri çalıp kendileri oynasın.

Ama siz oynamayın.

Dikta, en büyük gücü, kendini destekleyenlerden değil… Korkaklardan ve dilsiz şeytanlardan alıyor.

“Ben oynamıyorum” deyin bakalım ne olacak!

Eninde sonunda oyundan atılacaksınız zaten. (15 Kasım 2016, TR724.com)

***

Rastlamışsınızdır filmlerde veya dizilerde.

Patron “seni kovuyorum” deyince çalışan ayağa kalkar, “Hayır sen kovmuyorsun ben istifa ediyorum” der.

Bu bile bir şeydir yani.

Esasen bunda dahi samimiyet vardır.

***

Türkiye’deki öyküde durum biraz farklı:

Patron, kovamadığı için mahkemeyi işaret eder.

Lafı anlaşılmayınca basın yoluyla konuşur.

“Beni halk seçti halk götürür” itirazına dahi önlem alır, “Bağımsız aday değilsin!”

Baktı hâlâ istifa yok baskıyı artırır, “Bedeli ağır olur” filan demeye başlar.

Direniş büyüdükçe yeni görevden almalar yapamaz, iyice kızmaya başlar.

Sonunda ne yapar eder, alır istifa mektuplarını.

Nasıl başardığını kimse öğrenemeyecektir.

Fakat şu kesindir:

Yapılan işlem işten kovmadır.

Çünkü istifa tek taraflı olur.

Pat diye aniden gelir.

Siyasette, tepeden inme istifası bu kadar konuşulup da anca 3 hafta sonra istifa eden başka örnek de yoktur.

***

Ayrıca istifa, istifadır.

Bizde örneği çok, “Emekliliğini istemek” istifa değildir.

İstifa tüm haklarını yakmaktır.

Fatih Terim’in istifa etmediği, bilakis işten atıldığı ortaya çıktı mesela, tazminatını isteyince.

Ama “istifa etti” haberlerini yalanlamadı.

Niye?

“İstifa” kelimesi hoşa gider çünkü, onurlu bir duruştur.

Şayet…

İstifa eden, “Bunu ben istemedim. Türlü baskılara maruz kaldım. Bir noktadan sonra görevimi salimen yürütmem mümkün olmayacaktı” filan dese ve öyle bıraksa…

Daha anlaşılır bir iş olur.

Bunu bir kişi demişti, hatırlayın.

17 Aralık 2013, büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalı patlayınca…

Çevre Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, NTV’ye bağlanıp, istifa mektubunu iki kere okumuştu:

“Sayın Başbakan’ın istediği bakanla çalışmak veya istediği bakanı görevden almak en tabi hakkıdır ve yetkisidir. Fakat rüşvet ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu bir operasyon sebebiyle istifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyonu yayınlayınız şeklinde tarafıma baskı yapılmasını kabul etmiyorum. Etmiyorum çünkü, soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın onayıyla yapıldı. Bu minval üzere bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için sayın Başbakan’ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum.”

***

Mini not: Meslek yaşamında 5 kere istifa etmiş, 2 kere de araya giren hatırlı insanların hürmetine istifasını geri almış biri olarak bunları yazmakta herhalde birazcık hakkım vardır diye düşündüm. Değilse ukalalığıma verin.

[Tarık Toros] 26.10.2017 [TR724]