Ahmet Bozkuş, The Circle mülakatları serisine dahil etmek istediğim bir isimdi. Sağolsun civanmertlikle teklifimizi kabul etti. Dikkat çeken, yenilikçi, arayışçı ve biraz da isyankar kişiliğiydi!
Ahmet Bey’le iki üç yıl önce tanışmıştık, Kanada’da. Torontoluların iyi bildiği Mustafa’nın yerinde, kendisine eşlik eden bir diğer misafir sanatçı dostumuzla birlikte yemek yedik!
Ahmet Bey konuşmayı seven biri…Hoş ve sıcak bir sohbet olmuştu Toronto’nun o soğuk Mart akşamında.
Malum şartlardan dolayı, o şimdi maaile Almanya’da yaşıyor…
Dil öğreniyor, yad ellerde ayakları üzerinde durmaya çalışıyor.
İstikbale dair umut dolu. ‘Bir gün Almanca bir şeyler yapmanın hayallerini kuruyor.’ ‘Sonunda boğulmak da olsa Ahmet Bey o sularda yüzmek istiyor’…
Süreç’te, özellikle Youtube’taki çalışmaları ile dikkat çekti. Zaten medya dünyasından gelen sanatçı bir kişiliği vardı. Ekmeğini yine aynı yerlerde arıyor. YouTube münbit bir mecra. Fırsatlar alemi.
Gurbet şartlarında, bir şeyler yapabilmek için adeta çırpınıyor. Eğitim programlarından, dini içerikli programlara, mizaha ve siyasete kadar, handiyse hayatın bütün şubelerini kapsayacak geniş bir alanda yürütüyor etkinliklerini. Mizahta yeni karekter denemeleri yapıyor, cesur çıkışları var, netameli mevzulara dokunmaktan imtina etmiyor. Meselesini sanatkarane anlatıyor. Bugünlerde yaptığı hizmeti, ileride daha iyi anlaşılacaklardan…
Malum, mizahçının sermayesi dil’dir. Ahmet Bey de temiz bir Türkçe’yle zengin ve renkli bir konuşma diliyle anlatıyor öyküsünü. Hizmet Hareketi içinde, milennial’ların kulağına göre konuşabilen, gençlerle temas kurabilen nadir seslerden. Bugün, gençlere hitap etmeyen mizah uzun ömürlü olmaz.
İmamoğlu, imamhatipli, yenilikçi bir sanatçı o. YouTube’ta kendi ‘community’sini inşa ediyor. Markalaşmaya doğru yürüyor. Zamanla ‘kendi mahallesi’nin sınırlarının dışına çıkıp da daha farklı kesimlere sesini duyurabileceğine inanıyorum. Comfort zone’unun dışına çıkacak, yeni bir dil yaratacak. Kendi deyimiyle, ‘küçük yaşlardan itibaren üzerinde hissettiği sosyal sansür mekanizmaları’nın sınırlayıcılığından kurtarabilecek kendisini…ve daha özgür, daha özgün olacak. Ki Süreç’in en büyük fevaidinden biridir bu, bir fanusun, bir social bubble’ın içinden çıkıp da kendi istisnai beceri ve yeteneklerinin farkına varmak. O da Ramazan programcısı imajının dışına çıkıp, mizahıyla, nüktesiyle, tahkiyesiyle çok farklı toplum kesimlerine duyurabilecek sesini…
Ahmet Bey için YouTube’da bir gelecek var. Zamanla mizahını Almanya’nın dili ve kültürüyle de zenginleştirerek, kendisi için daha geniş dünyalara açılabileceği yeni mecralar bulacağında , yeni angajmanlara girişeceğinde kuşku yok! Bu meyanda kendisinin işine yarayacağını düşündüğüm bir kitap tavsiyem var: Robert Kyncl ve Maany Peyvan’ın birlikte kaleme aldıkları Streampunks: YouTube and the Rebels Remaking Media. Bu yeni kitap’ta popüler YouTubers’ların başarı hikayeleri, nasıl başladıkları ve şimdiki yere nasıl geldiklerinin hikayeleri var.
İçinde yetiştiği Cemaat’le ilgili de çok net gözlemleri, eleştirileri ve önerileri var. Aşağıdaki mülakatı okuduğunuzda göreceğiniz gibi, gelecekte de bu vadide daha çok cümleler kuracak.
Ahmet Bey, YouTube’taki çalışmalarını beğenerek izliyoruz.
Sa’ye şevkiniz meşkur, yolunuz açık olsun!
Bize bir Ahmet Bozkuş portresi çizer misiniz?
“Aslen asabi, tercihen sempatik, şeklen kültürlü, mecburen duygusal…”
Böyle başlıyordu yıllar önce radyo programımın tanıtımı. Yıllar geçtikçe insanın kendini tanıma ve tanıtma cümleleri de değişiyor. Toroslarda bir köyde doğmuş büyümüş bir memur çocuğuyum. Çocukluğum buğday sıcağı ve portakal soğuğu arasında geçti. Ortalamanın biraz üstünde bir öğrenciydim galiba. Pek bir gayret göstermeden gittiğim üniversiteden, hiçbir gayret göstermeden mezun oldum. Birkaç yıllık öğretmenlikten sonra on yıl kadar radyo, tiyatro, televizyon, kalem, kitap işleriyle uğraştım. Adana, Diyarbakır, Bingöl, Ankara, İstanbul ve şimdi de Almanya. Hiç uzun planlar yapmadım, hep bir sonraki basamağı düşündüm. Şimdi dönüp geriye bakınca ilginç bir güzergah çizmişim. Oldukça yalnızım ve seviyorum bu hali. Sık sık tükenen sonra birden, bir yerlerden çıkıp gelen umudum var. Evli ve iki çocuk babasıyım.
Nasıl bir sosyal çevrede yetişti bu ‘asabi adam’?
Şimdilerde cilası dökülmüş bir tamlama olan “Anadolu İnsanı” neyi kast ediyorsa o özelliklere sahip insanların içinde büyüdüm diyebilirim. Rahmetli dedelerim iyi adamlardı. Birisinin tek kötü huyu tütünü sevmesiydi, diğerininki öfkesi… Ama ben onları bile çok özledim. Babam, emekli bir imam. Ben ve pek çok arkadaşım din adına ne öğrendiysek babamın emeğidir. Evet, pedagojik yönü zayıftı ve bunun için onu suçlayamam, ama gayreti ve hassasiyeti için minnettarım babama.
İmam Hatip’te okudum. En derin yaralarımı orada almışım, şimdilerde fark ediyorum. Dinden, imandan, peygamberden bahseden mutsuz ve merhametsiz öğretmenler… Bugünkü ülke fotoğrafının tam içindeydik biz yirmi beş yıl önce. Belki de bu sayede biraz daha kolay anlayabildim bu toplumsal çürümeyi. 28 Şubat’tan da nasibini alan bir öğrenciyim. Katsayı engelini biliyorsunuz işte. Babamla okul okul gezmiştik, o engeli aşabilmek için. Abim ve birçok arkadaşım o yıkımın altında kaldı ne yazık ki.
“İmamın oğlu” olmak zordur bizim oralarda. Gülseniz dert, gülmeseniz dert… Saçınıza da karışırlar kıyafetinize de. Toplumsal bir sansür mekanizması vardı anlayacağınız. Oralardan çıkıp tiyatroyla, sanatla uğraşmak benim için uzak bir hayaldi lise yıllarında. Nasıl olduysa başardım işte…
Aileniz?
Ailem, güzel bir aile… Babam eğitime çok önem verdi. Sağolsun üç kardeşi aynı anda, tek bir memur maaşıyla okuttu. Annem, okuyabilseymiş çok başarılı olurmuş eminim ama kız çocuğu işte… Biz köyde okumayalım daha iyi bir eğitim alabilelim diye dedemin yanında ilçede kaldık. Çocukluk hatıralarımda hep dedem vardır ve çok özel bir yere sahiptir. Çocukluğumda yaşadığım neredeyse her şey için şükrediyorum. Varlığı da gördüm yokluğu da… Yevmiye usulü tarlada çalıştık, pamuk topladık…
Ben babamdan ve dedelerimden en çok “ahlak ve haram-helal” üzerine nasihatler duyduğumu hatırlıyorum. Ve kendileri de öyle yaşadılar. Biz de öyle yaşarız inşallah.
Üniversite yıllarınız?
Üniversiteye gittiğim yılları düşününce çok da net kararlarım olmadığını görüyorum. Hayalimde tiyatro, sinema vardı ama buna dair en küçük bir bilgim bile yoktu. Ve hayatın gerçekleri öğretmenliği daha tercih edilebilir hale getiriyordu. Diyarbakır’da Türkçe Öğretmenliği okudum. Diyarbakır, dershanedeki rehber hocamın özel ricasıydı. İyi ki de gitmişim. Kafamdaki ırkçılık kırıntılarından kurtuldum bu sayede. Üniversite öğrenciliğim hiç parlak değildi. Alttan ders almadığım bir dönemim bile yok. Derslerinde uyuduğum hocalarımdan bir kez daha özür diliyorum.
Ben öğretmenliği, öğretmenlik yaparken öğrendim. Ama işte aklımın bir kenarında hep tiyatro, radyo, televizyon vardı. Yerel radyolarda bazı denemelerim de oldu ama Diyarbakır’da ne kadar olabilirse… Sonra bizim arkadaşlarla “dar dairede” tiyatroya benzer şeyler yaptık. Büyük başarıydı bizim için. Şimdi bakınca yine aynı kanaatteyim. Üniversite yıllarımın bütün aksiyonu Hizmet’in içinde geçti. Futbol turnuvaları, geziler, organizasyonlar… Hatta dergi denemelerimiz de olmuştu.
Diyar-ı Bekir’li yıllarınızdan biraz daha söz eder misiniz?
Bir sene de öğretmenlik, beş senem geçti Diyarbakır’da. İyi ki gitmişim, kalmışım, yaşamışım. Zor zamanlara denk geldi öğrenciliğim. Türkiye’de ne yaşanıyorsa Diyarbakır onu iki misli hisseder her zaman. Terör olayları, faili meçhuller, Hizbullah belası…
Mesela; Gaffar Okkan suikasti staj yaptığım okulla aynı caddede oldu. Yarım saatlik bir farkla önce geçmişim oradan. Bir akşam bir otelde havai fişek gösterisi yapılıyormuş, hepimiz çatışma var zannetmiştik. Çok ağır bir psikoloji. Kimbilir insanlar ne travmalar yaşadılar yıllarca ve şimdi neler yaşanıyor oralarda? Ulu Cami avlusunda uzun uzun otururdum. Sultanahmet’i değil de orayı özlüyorum. Yirmi yedi sahabenin kabrinin olduğu Hz. Süleyman Camiine gider, susardım.
Tahir Elçi’nin katledildiği Dört Ayaklı Minare uğrak yerimizdi hep. “Dostum” dediğim birçok insan Diyarbakır’ın hediyesidir bana. Çok mert insanlar tanıdım. Yıllarca kırılmış, incitilmiş, paramparça edilmiş hayallerine, heveslerine, heyecanlarına rağmen memleketi için alınteri döken aslan gibi adamlar tanıdım. Birisi çok yakın zamanda hapishanede kalp krizi geçirip vefat eden Yahya Abi’ydi. Ruhu şad olsun…
Evet, Yahya Abinin vefatını duyduk. Çok müteessir olduk, Allah rahmet eylesin, ailesine, sevenlerine sabr-ı cemil niyaz ediyoruz. Bize biraz tanıdığınız Diyarbakırlı Yahya Abiyi anlatır mısınız?
Yahya Abi, hepimizin hayatının bir döneminde karşılaştığı insanlardan birisiydi. İnsandı… Ekmek parası için çalışma idealinin üzerine bir de memleketi için güzel gelecek hayali ekleyip öğrencilere “Ağabeylik” yaptı. Diyarbakır’da küçük bir şarküteri işletiyordu. Bizim kaldığımız öğrenci evi onun himayesindeydi. Öğrenci evlerinin en büyük ihtiyacı olan kahvaltılık malzeme sıkıntısı çekmedik hiç. Bize sağladığı en büyük destek bu değildi elbette. Dağ gibi durmak nedir, bunu yaşayarak gösterdi. Ulaşılabilir, dertleşilebilir bir adamdı. Bizim dönemimizden önce ve sonra da kol kanat gerdiği nice öğrenci olmuştur. Bundan dünya adına hiçbir menfaati olmadı. Zaten uzak olduğu menfaat lekesinden, bir cezaevinde “sahip çıkamadığı insanların derdiyle” kalp krizi geçirip, göçüp gitti bu dünyadan. Bu anlattıklarım karanlık ülkenin, kara mahkemelerinde aleyhinde delil olarak kullanılabilir ama ben, ötelerin mahkemesi için şahitliğim kayıt altına alınsın isterim. Hem Yahya Abi hem de ona çok benzeyen on binlerce asil insan için…
Hizmet’le tanışmanız?
Hizmet’le tanışmam çok erken zamanlarda, ortaokul birinci sınıfta olmuştu. Benim Hizmet’i tanımam ise çok daha sonra oldu. Bir evde kalmak, bir yurtta yaşamak, bir kurumda görev yapmak değilmiş Hizmet’te olmak. Lise yıllarımda Milli Gençlik Vakfı’nda takılan, Refah Partisi mitinglerinde amigoluk yapan bir genç olarak Hizmet’e dair bol ünlem işaretli sorularım vardı. Çok fazla eleştiriyordum o zamanlar. Şimdi de vazgeçmedim eleştirmekten tabii. O zamanki eleştirilerimin tamamı önyargılı, anlama gayretinden uzak, kulaktan dolma rivayetlerle şişirilmiş isabetsiz şeylerdi. Bunu Hizmet’i tanıyınca anladım ama epey zaman aldı açıkçası. Hizmet’e dair kafamdaki duvarları yıkan insanlar dershane öğretmenlerimdi. Zaten Hizmet’in en sempatik, sıcak, samimi ve ikna edici yanı da burasıydı. Fedakarlığı, “fedakarlık yapıyorum şu anda” diye düşünmeden yapan öğretmenler…
Milli Gençlik’ten Hizmet’e bir geçiş…
Aynı anda hem MGV’ye gidiyordum hem de Hizmet’in dershanesine. Bizim ilçenin en iyi dershanesi orasıydı çünkü. İki tarafı da görme, tanıma, analiz etme fırsatım oldu bu sayede. Biraz fazla soru soran bir genç olarak kendime alan da açıyordum tabii. İki temel fark vardı gördüğüm. MGV’de hep kendini bir düşmana göre konumlandırma vardı. Dünyayı değiştirme planları, adil düzene kavuşma hayalleri hep büyük bir düşmana karşı verilen mücadele şeklinde anlatılıyordu. Ve elbette bunu yaparken ülkedeki diğer dini toplulukların yetersizlikleri, hataları, zayıf tarafları anlatılarak “bunu bizden başkası başaramaz” deniyordu.
Dershanedeki öğretmenler ise daha mütevazı hayaller kuruyordu. Başarılı ve iyi insanlar olmaktan ibaretti hedefleri ve onlardan herhangi bir grup hakkında olumsuz bir şey duymadım. Terazinin diğer kefesine bir kötüyü koyduğunuz zaman kendinizi kusursuz zannedebiliyorsunuz. Halbuki sizin bir kötüye alternatif olmak gibi bir idealiniz olmamalı. Kendinizi tanıtırken “onlar gibi olmamak” üzerinden ilerleyince sonuç hüsran oluyor. Bunları görerek bir tercih yaptım. Pişman değilim.
Çalışma hayatına nasıl başladınız?
Üniversiteden hemen sonra Diyarbakır’da dershanede öğretmenliğe başladım. Kısa sürede biraz fazla yer değiştirdim. Galiba idarecilerim tarafından idare edilmesi zor bir öğretmen olarak görülüyordum. Bir yıl kadar da Bingöl’de görev yaptım. Çok iyi bir öğretmen değildim doğrusu. Yani bana Hizmet’i sevdiren öğretmenlerim gibi olamadım. Bunda kafamda başka hayaller olmasının da etkisi vardı muhakkak. Ve nihayet bir yolunu bulup Dünya Radyo’ya geçtim. Hem radyoculuk hem de tiyatro oyunculuğu yapma fırsatı buldum. Kolay bir geçiş değildi. Sefaletin dibini gördüğüm zamanlardı ama sabrettim. Dünya Radyo’nun yeri benim için bambaşkadır. Ne yazık ki alenen yanlış bir kararla kapatılana kadar devam etti oradaki serüvenim. Bu arada Samanyolu’nda sunuculuk ve oyunculuk da yaptım. Ramazan programları malumunuz zaten. Medya grubunun kapısına kilit vurulana kadar yayın yapmayı sürdürdük Burç FM’de. Ve hepimizin gözünün önünde gerçekleşen olaylarla sona erdi o hikaye.
Hepimizin gözleri önünde Samanyolu TV, Burç FM resmen ve hile ile, hatta tekbir ve kelime-i şehadetlerle gasp edildi. Bir de bu işgal olayının canlı tanığı olarak sizden dinlesek bunu?
Uzun hikaye…
Kısacası şu: Ülkesini seven insanlardık, biraz fazla sevmişiz. Ülkemiz ve dünya için düşlediğimiz güzellikleri gerçekleştirmenin kısa ve kolay bir yolunu bulduğumuzu zannedip, heyecanlanıp birilerinin peşine takıldık, hata etmişiz. Yolun uzun ve meşakkatli olması taşıdığımız yükün değerindenmiş. Yavaş yürümeli, yolu incitmemeli, selamet ve sükunetle gitmeliymişiz. Yolu kısaltalım derken hem biz yorulmuşuz, yıpranmışız hem de o değerli yüke zarar vermişiz. Peşine düştüklerimiz, bizi bir pusuya düşürmüş, çok geç fark etmişiz. Ve şimdi bin bir emekle dokuduğumuz kilime benzin döküp yaktılar. Kaldığımız yerden devam etme şansımız da yok. Yeniden başlamalıyız, ilmek ilmek. Eskinin güzel motiflerini kullanıp, hatalı desenlerden vazgeçerek… Kilim dokumanın zarafetten ve sabırdan başka yolu yok. Öyle işte…
Evet, her dem yeniden doğarız ruhuyla, teceddüt ruhuyla çalışmak, çabalamak çok hayati. Siz ‘yeniden başlamalıyız’ derken ne kasdediyorusunuz?
Bir pusuya çekildiğimiz aşikar. Yaralandık, yorgun düştük, yıkıldık. Evvela bunu kabul etmek zorundayız. “Yıkılmadım, ayaktayım!” tarzı arabesk söylemler alkış toplasa da tedavi için bir faydası yok. Kullandığımız araca, aynı yönde ve aynı istikamete gittiğimizi hatta bizim rehberliğïmizde yol aldığını zannettiğimiz dev bir tır, bilerek, isteyerek, ezip yok etme kastıyla gelip arkadan çarptı. Hem de öyle bir yerde ve zamanda çarptı ki yapayalnız yakalandık, kaza süsü verme ihtiyacı bile duymadı. Olayı görenlerin çok büyük bir kısmı sekizde sekiz bizi hatalı kabul etti. Bizim otobanda geri geri giderek ona çarptığımızı söyledi hatta. Kimi buna gerçekten inandı, kimi bizi sevmediği için inanmış rolü yaptı. Şimdi aracı tamire çekeceğiz ama kendimizi de bir yoklamamız lazım. Takip mesafesini koruduk mu, korumadık mı? Aynaları kontrol ettik mi, etmedik mi? Aracın tedbir sensörleri ne durumdaydı? Hızımız doğru muydu? Yolun kaderi bu muydu, yoksa biz mi bu hale getirdik? Tamam, kabul ediyorum, tırın niyeti kötüymüş ama hasarı azaltabilirmişiz sanki. Yeniden başlamalıyız ama bu eskiyi tamamen reddederek olmamalı. Sormalıyız kendimize: “Hizmet’in sempatik yanları nelerdi, hangi aksiyonlar insanları Hizmet’e yaklaştırdı? Hangi tercihler bizi sevimsiz ve kibirli gösterdi?” Tırın içindekiler bizim aleyhimize şahitler bulurken büyük bir hazla eski yaraları kullandılar. Şimdi yeniden başlamalıyız çünkü enkazı kaldırmadan bina inşa edilmez. Sağlam kalmış birkaç sütuna, birkaç duvara güvenip üzerine yük bindirirsek onları da kaybedebiliriz. Eskinin iyilerini, güzellerini dikkatle ayırıp kirden, tozdan, lekeden yeni keşfettiğimiz iyiler ve güzellerle harmanlamalıyız. O zaman bu şerden, bir hayır çıkabilir ortaya.
Genç yaşlarda Hizmet’le tanıştınız. Siz Hizmet’i nasıl tanımlıyorsunuz?
Hizmet bir orkestra. Doğunun ve batının sazlarının birlikte çaldığı, çok sesli, çok dilli, çok kültürlü bir orkestra. Kalitesiz eserler icra etmeye hakkı olmayan, türküyü de operayı da hak ettikleri şekilde icra eden bir orkestra. Son derece uyumlu, düzenli ama tek kişilik performansların ve solo taksimlerin de yapılabildiği ve bu sebeple hiçbir sanatçının mikrofonunun kapatılmadığı özgür bir orkestra. Bir gün dağılsa, her biri bir yere gitse, konser salonu bulamasa bile tek başına aynı zarafet ve ustalıkla şarkılar söyleyebilecek kalitede solistlerin oluşturduğu bir orkestra. “Bütün sazlar aynı olsun, hepsinden aynı ses çıksın, az olsun bizim olsun, kötü çalıyor ama olsun bizim arkadaşımız…” zehrinden korunması gereken bir orkestra. “Piyasaya göre şarkılar yapalım, çok satsın, kaliteden taviz verelim de daha popüler olalım…” çukurundan uzak olması gereken bir orkestra.
Önündeki nota sehpasına ne konursa konsun çalan değil, mantık süzgecinden geçirip, ölçüp biçip ondan sonra ne yapması gerekiyorsa onu yapacak sorgulama kabiliyetine sahip müzisyenlerden müteşekkil bir orkestra. Orkestranın şefiyle irtibatı kesilse bile ölçüsü, metronomu, bestesi belli o kıymetli repertuvarı çok rahat çalabilecek özgüvene sahip müzisyenlerin orkestrası. Bu benim tanımım, hayalim ve ümidim. “Böyle olsa ne güzel olurdu.” dediğim bir orkestra Hizmet…
Orkestra özgün bir anoloji oldu. Bu orkestranın şimdiki hali nasıl?
Şimdi akort zamanı. İstesek de istemesek de orkestra detone oldu. Sesinin kısılmasını isteyenlerin sinsi manevralarına karşı zekice stratejiler geliştiremedi. Tanımı yaptığım uzun paragrafta tırnak içinde kullandığım kısımlarla imtihan oldu orkestra. Yani Hizmet’in kendi ilkeleriyle bir sınavı var. Yersiz ve zamansız düetler yaptı başka orkestralarla. Bu bir dönem için anlaşılır bir durum olabilir ama o düetler o kadar uzun sürmemeliydi. Onlara benzemeye, kötü şarkılara ses vermeye, iyi sesleri duymamaya başladı. Hatta bu son kullanma tarihi geçmiş sahne birlikteliğini “yakılan ağıtları ve yalnız ah seslerini” duyurmamak için bir kamuflaj olarak kullandı bed sesli, art niyetli orkestralar.
Hizmet Orkestrası o maskeli sahneden çok daha erken ayrılmalıydı. Şimdi kime baksanız sesli ya da sessiz bu geç kalmışlığın pişmanlığını söylüyor. Yani; şu anda maruz kaldığı haksız muamele olsa da olmasa da akort edilmesi gereken yerleri vardı. Orkestranın içine sızmış olan kötü niyetli şahıslar, saf ama beceriksiz şahısları da dahil ettikleri bir “ses boğma” planında ne yazık ki büyük ölçüde başarılı oldular. Yalnız şunu özellikle belirtmek gerek; bu orkestranın gücü, kalabalık olmasından değil, tek başına da olsa iyi olan ve her durumda iyi kalan fertlerinden geliyor. Sesinin etkileyiciliğini kalabalık bir saz grubuna, geri vokallere, bilgisayar efektlerine borçlu olmayan; yalnız başına, bir caddede, çıplak sesle şarkı söylese bile kaliteden ve asaletten ödün vermeyen solistleri var Hizmet’in. Bunu yeniden keşfetmek, asil insanlara alan açmak, eskinin cızırtılarından, dip seslerinden kurtulmak zamanı şimdi.
Orkestra’nın detone olduğu konusunda ‘içeriden’ çok sayıda kişi de sizinle aynı fikirde. Bu eleştirel sesler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Buna orkestra teşbihiyle cevap vermeyeceğim.
Şu ana kadar yazılmış eleştirel ve eleştirenleri eleştiren her yazıyı okudum diyebilirim. Bu, bir yaşam belirtisi. Son derece normal ve lüzumlu bulduğum bir refleks. Geç bile kalındığı kanaatindeyim.
Burada temel problem bu tartışmaların nereye gittiği ve neye dönüştüğü. Kodlarında eleştiri ve tenkitin neredeyse hiç bulunmadığı bir hareket olan Hizmet’in bu basamağı aşması oldukça sancılı oluyor. Özellikle şu an haksız bir şekilde içinde bulunduğu karanlık koridorda daha da körleşen bir düğüm görüyorum. Umudumu kaybetmenin kıyısındayım.
Şu bir gerçek ki; hareketin mensupların çok büyük bir kısmının hatta tamamına yakınının eleştirileri var. Kimisi bunu yüksek sesle, herkesin görüp duyabileceği yollarla dile getiriyor. Kimisi “Şimdi vakti değil, hele şu badireyi atlatalım sonra uzun uzun konuşuruz.” diyor. Kimisi ise buna hiç gerek olmadığını düşünüyor. Bunların hepsini doğal karşılıyorum. Burada başımıza bela olacak ya da herkese aşina gelecek haliyle yazayım “musibeti ikileştirecek” olan kritik eşik “niyet sorgulaması” peşine düşmek.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Benim eleştiri konusuna bakışım şu: Geç kalındı ama hala o kadar da geç değil. Düne kadar eleştiri kültürümüz olsaydı ama başımıza gelen kötülüklerden dolayı “eleştiriye şimdilik ara verelim” denseydi, hak verirdim. Lakin hareketin en şaaşalı zamanında “projeyi eleştirmek” suçundan(!) işsiz bırakılmış bir insan olarak bunun çok uzağında olduğumuzu söylemek zorundayım.
Eleştirilerin tamamen haklı, doğru ve isabetli olması zorunluluğu da yok. Eğer isabetsiz bir eleştiri varsa çıkar cevap hakkınızı kullanır, doğrusunu söyler, konuyu açıklığa kavuşturursunuz. Fazla savunmacı olmak şüpheleri çoğaltmaktan başka işe yaramaz.
Eleştirilemeyecek hiç kimse yok. Herhangi bir insanı eleştiri geçirmez bir zırhın içine sokmak ona yapılacak en büyük kötülüktür. Bir süre sonra o zırhın, hareket kabiliyetini, insani imajını bitirmeye başladığını görebiliriz. Verecek cevabınız varsa eleştiriden korkmanıza da hiç gerek yok. Siz cevap verdikçe, eleştirilerin yelkeninize rüzgar olduğunu göreceksiniz.
Hizmet, uluslararası bir iyilik hareketi değil de bir aşiret tarikatı filan olsaydı zaten bunları hiç tartışmazdık. Hizmet’in misyonu ve vizyonu ile doğrudan alakası olan bir ihtiyaç, eleştiri. Gidip muhatabına söylemek, ulu orta yerde konuşmamak, kolun kırılıp yenin içinde kalması, böyle bir hareket için şu zamandan sonra söz konusu bile olamaz. Dünyanın 170 ülkesinde vizyona girecek bir sinema filmi çekeceksiniz ama film hakkında yazmak isteyen sinema eleştirmenlerine “bunu dar dairede konuşalım” diyeceksiniz. O zaman bu işi yapmamanız gerekiyor.
Eleştirileri, Hizmet’e yapılan zulümden ayrı ele almamız lazım. Eleştiri iyi günde de kötü günde de devam etmesi gereken bir bağışıklık sistemi. Bir kere masum insanlara zulmeden hayvandan aşağı gürühun herhangi bir ahlaki ve vicdani alt seviyesinin olmadığını hepimiz biliyoruz. Sayısı yüzbinleri bulan asil insanların bu zalim muameleyi asla hak etmediğini de biliyoruz. Dolayısıyla Hizmet’in değerinin ölçüleceği terazinin diğer kefesinde bu alçaklar değil Hizmet’in idealleri var.
“İdeallerimiz neydi biz bunun neresindeyiz?” sorusunun muhataplarıyız. Bugün bu zulme maruz kaldığımız için Hizmet’e kucak açan ülkeler Hizmet’i daha yakından tanımak isteyecekler ve beraberinde sorular, meraklı insanlar ve anlama gayretiyle kapımızı çalanlar ortaya çıkacak. Onlara da “bizim çocuklara” dediğimiz şeyleri mi söyleyeceğiz yoksa evrensel insani değerler terasizine uygun bir imaj mı oluşturacağız?
İki cümle var, ayrılmak zorunda kaldığımız topraklara gömmemiz gereken: Üzerine betonu belediyeler döker zaten. Birisi “Abilerin bir bildiği var!” diğeri de “Bilmediğiniz şeyler var!” Özgür düşüncenin kafasını kıran, bireysel gayretin önüne set olan, şahısları kutsallaştıran, tembelliği meşrulaştıran, fikir üretimini sıfırlayan, itiraz mekanizmasını asla çalıştırmayan bu iki pranga cümlesi sonsuza kadar uzaklaşmalı dilimizden ve beynimizden.
Başımıza gelen bu fırtınayı doğru yönetir, dümene ehil kaptanları geçirir, yelkenlerimizi güçlendirirsek gemi batmaktan kurtulacağı gibi güzel günlerin tatlı esintilerinde gidemeyeceğimiz kadar çok mesafe alırız. Bu arada gemimiz de temizlenmiş olur.
Az önce ‘umudumu kaybetmenin kıyısındayım’ dediniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz lütfen?
Yepyeni bir kapı açacağı, bir nevi kan yenilemesi yapacağı heyecanına kapıldığım bir kıpırdanmaydı bu eleştiri rüzgarı. Lakin şu anda geldiğimiz noktada eleştirinin tartışmaya, tartışmanın kör dövüşüne dönüştüğünü görüyorum. İthamların, hakaretlerin, yaftalamaların ve hatta linç girişimlerinin arasından güneşi görmeye çalışıyoruz. Bu yoktu Hizmet’in idealleri arasında.
Belki de sinir harbinde başarısız bir insan olduğum için manzara bana daha karamsar görünüyordur. Şuna inanıyorum; ne eleştirel yazılar yazan insanlar ne de idare makamında bulunanlar başarabilir bu yenilenmeyi. Hizmet’in istikametine sesini duyamadığımız on binler karar verecek. Bünyeye uymayan bir anlayış varsa ve bünyenin sinir uçları bunu hissetmiyorsa uzaktan telkinlerle yol alınamaz. Değişim, dönüşüm ve hatta bir rönesans olmasını ancak bugüne kadar en büyük yükü sırtlanmış ve şimdi en büyük sıkıntıyı çeken insanlar sağlayabilir. Akademik yazılar yazamazlar belki… Ya da ilmi sohbet yapmayı da bilmezler ama dünün yanlışlarından kurtulmanın yolu onların iradelerinden geçiyor.
Bir Avrupa ülkesinde yukarıdan gelen, kanuna, akla ve mantığa aykırı bir talebi, istişare meclisinde tartışıp geri çeviren insanlara söylenen cümle neden umutsuzluğun kıyısında olduğumu açıklamaya yeter: “Bundan sonra Hizmet’in sevap halkasından mahrumsunuz!” Bugüne kadar çok gariplik gördüm ama bu, çıtayı çok yükseltti.
Hani istişare sınırlı akıl ve sınırlı düşünceye sınırsızlık kazandırmanın en iyi yoluydu! Bütün aynalar aynı yöne bakınca nasıl bir sınırsızlık, sonsuzluk oluşabilir? Aynalar karşı karşıya durursa oluşur sonsuzluk. Sırf benim karşımda duruyor diye, aynayı kırmak, siyaha boyamak nasıl bir zihniyet?
Umudumu tamamen kaybetmememi sağlayan şey ise bu garipliğin muhatabı olan insanların inatla, sabırla ve ısrarla “şahıslara takılmama” gayretleri…
Yaşadığımız bunca olaydan sonra uzun zaman önce yazdığım bir cümle geldi aklıma: “İyi günde dostunun nasihatlerini susturursan kötü günde düşmanın küfrünü çok duyarsın.”
Cemaat’le ilgili sizin somut eleştirileriniz var mı?
Harekete dair somut eleştirilerim var ama bundan önce kendime dair daha somut eleştirilerim var:
Kendimi tanıtan birinci kimliğim “bir topluluğa mensubiyet” olmamalıydı. Şahsi olarak özgür ve özgün bir yolum olmalıydı. İçeride on birim değerim varsa dışarıda da en azından yedi birim değerim olmalıydı.
Gördüğüm yanlışları ne pahasına olursa olsun yüksek sesle söylemeliydim. Hiç mi söylemedim? Söyledim ama “aman Hizmet’imize zarar gelmesin” diye kısık sesle söyledim. Yanlış yapmışım, asıl zarar veren buymuş.
Rezzak olan Allah varken geçim derdi endişesiyle burnu dağlarla yarışan mübarek(!) insanların insafına bırakmamalıydım emeğimi.
En az bir yabancı dili çok iyi konuşabilmeliydim. Anlatacak bunca dert varken söyleyecek bir lisanım olmaması kahrediyor beni.
Hareket en büyük yanlışı farklı alanlarda söz söyleyince milyonlara ulaşabilecek insanlar yetiştirmeyerek yaptı. Bir niyetlenip de başaramama durumu değil bu, tam aksine bir defans söz konusuydu.
Hizmet, kendi evinden çıkan insanlara kolay kolay alan açmayıp, büyük çoğunluğu ölü yatırım olan şahıslara sınırsız kredi verdi. Şimdi en ağır küfürleri edenleri bir listelersek ne dediğim gayet iyi anlaşılır.
Bugün zulmü kendi tarzıyla anlatabilecek, anlattığında dünyaya duyurabilecek bu hareketten yetişmiş beş insan sayabilir miyiz?
Akp’yi desteklemek suç değil. Dönem itibariyle de çok haklı gerekçeler vardı. Hatta Hizmet insanlarının çok büyük bir kısmı kendi kararıyla destekledi Akp’yi, buna ben de dahil. Burada problem olan bu desteğin sandıkla kalmayıp bir propagandaya dönüşmesiydi. Geçen onca yılda sağlam, yerinde ve akılda kalan kaç eleştiri sayabiliriz Hizmet medyasında Akp’ye yönelik? Zaten bu konuda herkes hemfikir görünüyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi geç kalınmış bir ayrılık var ve bu büyük bir pişmanlık sebebi. Keşke dershane krizinden ve 17-25 Aralık’tan çok daha önce ilkeler ve prensipler üzerinden çok kaliteli bir şekilde yolları ayırabilseydi Hizmet. Gezi olayları, Mavi Marmara veya Uludere katliamı… Bunlar önemli kırılma noktalarıydı.
Beraber pozların verildiği o dönemde Hareket’in geneline bir İslamcılık virüsü bulaştı. Kendi kendine hareket alanını daralttı Hizmet. Öyle bir haldi ki bu; sanki soba dumanından zehirlenen bir insan gibi harika bir uyku, rahat bir yatak ve gittikçe gevşeyen kaslar… Her şeyin çok güzel gittiği zannına kapılan ama zehirlendiğini anladığında artık çok geç olan bir insan. Pencereyi açabilse, biraz oksijen alabilse hayata dönecek ama artık sinir sistemi, kaslar, takat bitmiş. İşte tam bu hale düşecekken eşkıyanın birisi geldi, evi başına yıkmak istedi bu insanın ve bir anda kırılan pencerelerden içeri temiz hava girdi, hayata döndü insan. “Yaşamak bu değilmiş!” dedi kendi kendine…
Acıyan canımızı, özgürlüğünden mahkum dostlarımızı, alt üst olan hayatımızı, hayatları son bulan mazlumları kalbimin kanayan tarafına emanet edip diyorum ki: “Biz bu zulmü hak etmedik ama bizi hayata döndüren şey bu acı oldu.”
“İstişare cemaati” olduğunu sık sık vurgulayan Hizmet’in hakkıyla yapılmış istişare sayısı, toplam istişare sayısının yüzde onu bile değildir.
Bunda teferruata girmek istemiyorum çünkü saatlerce süren o toplantıları düşününce bunalıyorum.
Hizmet’e yapılan eleştirilerin büyük kısmı “insanın sisteme etkisi” nedeniyle ortaya çıkan problemlere dair. Bu kadar geniş bir alana yayılmış, gönüllülerinin sayısı milyona ulaşmış bir hareketin insan etkisini çok aşağılara düşürecek bir sisteme ihtiyacı var. Ve bu ihtiyaç 15 Temmuz sonrasında değil çok daha öncesinde ortaya çıkmış haldeydi. Nasıl bir sistem oluşturulması gerektiğini aşağı yukarı herkes biliyor.
Beni en çok üzen durumsa çeyrek asırlık yurtdışı tecrübesine rağmen karşı karşıya kaldığımız bu dağınıklık, bu strateji üretememe, bu sele kapılıp gitme hali. Tamam kabul ediyorum kötüler çok kötü ama iyiler de bu kadar darmadağın olamazlar. “Şeytanın bin bir hilesi varsa müminin de feraseti vardır.” sözünü buraya bırakıyorum, belki bir şeyler hatırlatır bize.
Yurtdışındasınız. Yeni bir dil, yeni bir kültür. Yeni bir tarz-ı hayat. Yepyeni başlangıçlar. Kendinizle ilgili nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz? Daha spesifik olarak, bu yeni ülke ve kültürde nasıl bir sanat geleceği?
Bir gün Almanca bir şeyler yapmanın hayalini kuruyorum. Lakin bu hayal ne kadar gerçekçi derseniz, pek ümitli değilim. Almanca öğrenmeyi bir mecburiyet değil de bu zamanın bir fırsatı olarak görüyorum. İnşallah bundan Almanca’nın da haberi vardır 🙂 Asıl hedefim bana kucak açan Almanya’ya vefa borcumu ödeyecek kadar Almanca öğrendikten sonra tamamen İngilizce’ye yönelmek. Kullandığım dil, yaptığım işin hedef kitlesini milyonlardan milyarlara taşıyabiliyor. Türkçe elbette bir kenara atılacak değil, ama şu anda Türkçe ile sınırlı kalmanın mutsuzluğunu yaşıyorum. Ve bu yüzden sık sık her şeyden vazgeçiyorum. Türkçe ile ulaşabileceğim insanlar derin vadilerle bölünmüş halde. Söylenenin hakikat olmasına değil söyleyenin kimliğine bakılıyor ve bu, bir süre sonra enerjnizi tükenme noktasına getiriyor. Kabul edelim ki, bunda benim de payım var. Kendimi dar bir alana sıkıştırdım, ne de olsa yetiyor, diye düşündüm. Üç adım geri gidip açıyı genişletebilir, daha büyük bir manzara görebilirdim. Yine de zararın neresinden dönersek kardır, deyip kendimizi teselli edelim.
Ben, meşhur bir insan değilim. İnsanların “gözünün bir yerden ısırdığı” biriyim. Tanıyanlar genellikle Ramazan programlarından tanıyor. Ramazan programları yaparken büyük bir hata yaptığım kanaatindeyim uzun zamandır. Benim fazla duygusal bir yapım var. Hislerime hakim olamam pek. Bunu izleyen herkes bilir. Lakin ekrana ve sahneye bunu taşımamalıydım. Rol yapmadım, o hikayeleri anlatan bendim ama kendimi iyi hissetmediğim bir yere gitti bu. Sonra fark ettim ki buna engel olmanın tek yolu duygusal işler yapmamak. Çünkü Bir süredir kendimle savaş halindeyim bu yüzden.
Sahneye ilk çıkışım, radyo programlarım hep mizah temelliydi. Günlük hayatta da hep bu pencereden bakarım. Geride kalan zamanda mizah üzerine iyi işler yapamamış olmak üzücü. Birkaç kez Mustafa Sarıtaş’la Samanyolu TV’de böyle girişimlerimiz oldu ama “STV’de komedi programı yapmayı düşünmeniz bile oldukça komik!” dedi birisi, öyle kaldı maalesef. Şimdi geçmişe takılıp kalıp, arabeske bağlamaya gerek yok. Önümüzdeki maçlara bakalım.
Mizah üzerine daha çok eğilip, farklı projeler geliştirip, sadece bir mahalleye değil aynı hakikat etrafında bir araya gelebileceğimiz herkese hitap eden işler yapmak istiyorum. Bunun için en uygun mecra da şu anda Youtube. Orada bir yıldır düzenli olarak programlar yapıp, farklı temalarda videolar hazırlıyorum. Yaptığım amatör işleri değer verip izleyen hatta küçük maddi desteklerle yol arkadaşlığı yapan herkese minnettarım. En önemli teşekkürü de “İyilerin küsmeye hakkı yok.” diyerek adım atmamızı sağlayan Hakan Zafer’e göndermeliyim.
Zor bir zamandayız, eski imkanlar ve insanlar yok. Yollar dar. Yollar bu kadar darken, eski günlerde olduğu gibi kol kola girip yanyana yürüyelim demek çok mantıklı değil. Uçurumun kenarında bir patikada, çalılıkların içinde gitmeye çalışıyoruz. Yolun bu kısmında tek tek ilerlemek daha akıllıca. Medya konusuna bakışım budur. Yarın şartlar değişir, imkanlar oluşur, o zaman özgür ve özgün arkadaşlarla oturur konuşuruz.
Bu keyifli mülakatımızı bitirmeden kısa kısa sorularım olacak.
Meriç?
Kıyısına gidip sesim kısılana kadar bağırmak istiyorum. Sitem mi, isyan mı? Nefes borumla akciğerimin birleştiği yerde beliriyor bazen, nefesim ciğerime varamıyor.
Fethullah Gülen?
Yalnız bir kaptan, duygusal bir cerrah.
Kitaplar?
Kitaptan daha çok hayat hikayeleri araştırıyorum bu aralar. Farklı zamanlarda, farklı memleketlerde zulme boğun eğmemiş sanatçı, yazar, aydın veya gariban vatandaş… Onlardan ilham almaya, onların hikayelerinden esinlenmeye çalışıyorum. Bir de şu an cezaevinde olan Ahmet Turan Alkan, Ahmet Altan gibi delikanlıların kitaplarını okuyorum. Onlarda bir cevher var…
Türkiye?
Sanki bir gemideyim ve gittikçe uzaklaştığım bir kara parçası orası. Rüzgarların yönü değişir ve bir gün yine gitmek nasip olursa ziyaret edeceğim birkaç mezar, hasretle sarılacağım insanlar ve çocuklarıma anlatacağım bir hikaye var. Fazla kalmadan geri döneceğim ama…
Hatırı kalmasın, Toygun Bey’i de soralım. Nasıl, keyfi yerinde mi Alamanya’da?
Şimdilerde İzmir Marşı ve Çavbella öğreniyor. Olur da siyasi atmosfer değişirse dolandırıcılık için yeni yollar bulması gerekecek ama şimdilik iğrenç sesiyle berbat ilahiler söyleyip ailesini hayattan bezdiriyor. Şeyhi için besteler yapmaya devam edecekmiş, bir de takkesini değiştirmeyi düşünüyormuş.
Selam söyleyin bizden de.
Süreç’te kırgınlıklarınız var mı?
Hissettiklerimi ifade etmek için kırgınlık kelimesi kifayetsiz. Kızgınlık, öfke, isyan geziniyor yazdığım cümlelerde. Hele bir masumlar özgürlüklerine kavuşsun sonrası kolay…
Son olarak?
Bana kalırsa herkes birbiriyle röportaj yapmalı. Bu bir terapi yöntemi olarak kullanılabilir. Teşekkür ederim…
[Engin Sezen, The Circle] 19.4.2018 [thecrcl.ca]
Saadet Lideri Karamollaoğlu: AKP tükendi, seçimin sebebi ekonominin duvara toslaması
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, erken baskın seçim kararının arkasında ekonomideki kötü gidişatın olduğunu söyledi. “Seçimin sebebi ekonominin duvara toslaması” diyen Karamollaoğlu, partisinin yöneticileriyle bir araya gelerek ekonomi politikalarını değerlendirdi. Karamollaoğlu, “Ne yazık ki hiçbir sahada ülkemizi içerisinde bulunduğu sıkıntılardan kurtaracak bir adım atmadılar” dedi.
Saadet Partisi 24 Haziran’da yapılacak ‘erken seçim’ kararı üzerine Genel İdare Kurulu üyelerini olağanüstü topladı. Balgat Eğitim Merkezi’nde gerçekleşen Saadet Partisi GİK Toplantısı’nda Genel Başkan Temel Karamollaoğlu, erken seçime ilişkin açıklamalarda bulundu. Duvar’da yer alan haberde, Saadet Partisi’nin seçim sürecindeki yol takvimi ile ilgili bilgiler veren Karamollaoğlu, ekonomiye dikkat çekerek “Şuanda en büyük problemleri ekonomi; ülkemiz yanıyor, para bulamıyorlar. Problemlere çözüm üretemiyorlar.” değerlendirmesinde bulundu.
‘SEÇİMİN BELİRLEYİCİSİ SAADET PARTİSİ OLACAK’
Seçimlerin belirleyicisinin Saadet Partisi olacağına inandığını söyleyen Karamollaoğlu şöyle devam etti: “Bu konuda bizim hiçbir tereddüdümüz yok. Kamuoyunda böyle bir hava meydana geldi. Ülkemiz çok badireli bir dönemden geçiyor. Ne yazık ki iktidarda bulunanlar bu korkunç gidişe bir çare bulma imkanına sahip değiller. Biz bu arkadaşlarımızın icraatlarını yaklaşık 16 yıldır takip ediyoruz. Ne yazık ki hiçbir sahada ülkemizi içerisinde bulunduğu sıkıntılardan kurtaracak bir adım atmadılar. Sık sık soruluyor ‘Efendim hiç mi iyi bir şey yapmadılar?’ diye. Doğrudur bazı güzel adımlar da attılar ama Türkiye sadece bir iki konunun halledilmesiyle düzeltilecek bir ülke değil. Dış politikada istikrarları hiç yok bu arkadaşların.”
‘İKTİDAR KAZARA DEVAM EDERSE DAHA BÜYÜK SIKINTILAR BİZİ BEKLİYOR’
İktidarın ekonomide iyi politika yapamadığına dikkat çeken Karamollaoğlu, “Şuanda en büyük problemleri ekonomi; Ülkemiz yanıyor, para bulamıyorlar. Problemlere çözüm üretemiyorlar. Bugüne kadar güttükleri mantığı değiştirmedikleri müddetçe de bir çözüm bulma imkanları gözükmüyor. Aslında ciddi olarak düşünerek bir tespitte bulunursak; bugünkü baskın seçimin temel sebebi ekonominin duvara toslamış olması ve denizin bitmesidir. Herkes bilmeli ki özellikle bütün vatandaşlarımıza seçmenimize sesleniyorum; Eğer bu iktidar kazara devam edecek olursa emin olun önümüzdeki aylardan itibaren tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük sıkıntıların içerisine girersiniz. Bütün imkanları tükettiler borç bile bulamıyor. Ama iktidarda da kalmakta ısrarlılar. Ranta dayalı politikalarını da değiştirmiyorlar” dedi.
‘HUKUK RAFA KALDIRILDI’
“Hukuk rafa kaldırıldı” diyen Karamollaoğlu, “Bazı aklıevvel çıkıp anlatıyor; Efendim olağanüstü hal seçime engel değilmiş. Bir kişinin hem yargıç hem hakim hem de üst mahkeme olduğu bir yerde siz adaletten bahsedeceksiniz sizi tenkit edenleri de hafife almaya kalkacaksınız. Herhalde tarih sahifesine geçecek bu arkadaşların tavırları. Bu kadar umursamazlar bu kadar duyarsızlar. Bunun üstesinden gelebilirler mi? Yok hoşlarına gidiyor. Seçimden sonra tek bir kişinin yönetimine Türkiye tabi olacağı için onu da kendileri alırlarsa biraz önce de ifade ettiğim gibi; Hem yargıç, hem hakim hem de üst mahkeme olacaklar. Böylece Türkiye’ye huzur getirecekler!” diye konuştu.
‘POLEMİK YAPMIYORUZ’
Polemik yapmadan siyaset yapan tek partinin Saadet Partisi olduğuna vurgu yapan Karamollaoğlu şöyle devam etti: “Biz kimsenin şahsiyeti ile ilgilenmiyoruz. Biz ülkemizin geleceği ile ilgileniyoruz. Problemler üzerinde durmak bir numaralı vazifemiz oldu hep. Bu problemleri de bizim kadrolarımız çözebilir ancak. Şimdi hızlı bir şekilde aday tespitine gideceğiz. İllerden sorumlu arkadaşlarımız, illerinde milletvekili aday adaylarımız için süratli bir çalışmanın içine girecekler. İnşallah cumhurbaşkanlığı adayı konusunda da çok net ifade etmiştik; ‘mutlaka bir aday belirleyeceğiz. Önümüzdeki yılarda Türkiye’yi yönetecek. Türkiye siyasetini belirleyecek bir aday olacaktır. İnanıyoruz ki seçimi de kazanacağız. Seçime giderken moral için söylenen sözler gibi olabilir. Ancak son 1,5 yıldır çalışmalarımız hamdolsun ciddi mesafeler kat ettiğimizi gösteriyor. Bundan dolayı da şu anda morali en yüksek teşkilat Saadet Partisi teşkilatlarıdır. Bunu görmekten de memnuniyet duyuyoruz.”
‘AK PARTİ ARTIK TÜKENDİ’
İktidarda bulunan AK Parti’nin bugün artık tükendiğini kaydeden Karamollaoğlu sözlerini şöyle tamamladı: “Sadece iktidar da bulunmalarından dolayı, aynı zamanda Cumhurbaşkanın parti başkanlığı üstlenmesinden dolayı kendilerine gaz verilmeye çalışılıyor. Ama artık bunlar tükendi. Tükenen bir yerde siz gaz vermeye çalışsanız da orada enerji alamazsınız. Kendileri ifade ettiler; ‘metal yorgunluğu var’ dediler. Sadece metal yorgunluğu teşkilatlarında zannettiler ancak şimdi gördüler ki sadece teşkilatlarda değil, Ak Parti’de de bir tükenmişlik var.”
[TR724] 21.4.2018
Saadet Partisi 24 Haziran’da yapılacak ‘erken seçim’ kararı üzerine Genel İdare Kurulu üyelerini olağanüstü topladı. Balgat Eğitim Merkezi’nde gerçekleşen Saadet Partisi GİK Toplantısı’nda Genel Başkan Temel Karamollaoğlu, erken seçime ilişkin açıklamalarda bulundu. Duvar’da yer alan haberde, Saadet Partisi’nin seçim sürecindeki yol takvimi ile ilgili bilgiler veren Karamollaoğlu, ekonomiye dikkat çekerek “Şuanda en büyük problemleri ekonomi; ülkemiz yanıyor, para bulamıyorlar. Problemlere çözüm üretemiyorlar.” değerlendirmesinde bulundu.
‘SEÇİMİN BELİRLEYİCİSİ SAADET PARTİSİ OLACAK’
Seçimlerin belirleyicisinin Saadet Partisi olacağına inandığını söyleyen Karamollaoğlu şöyle devam etti: “Bu konuda bizim hiçbir tereddüdümüz yok. Kamuoyunda böyle bir hava meydana geldi. Ülkemiz çok badireli bir dönemden geçiyor. Ne yazık ki iktidarda bulunanlar bu korkunç gidişe bir çare bulma imkanına sahip değiller. Biz bu arkadaşlarımızın icraatlarını yaklaşık 16 yıldır takip ediyoruz. Ne yazık ki hiçbir sahada ülkemizi içerisinde bulunduğu sıkıntılardan kurtaracak bir adım atmadılar. Sık sık soruluyor ‘Efendim hiç mi iyi bir şey yapmadılar?’ diye. Doğrudur bazı güzel adımlar da attılar ama Türkiye sadece bir iki konunun halledilmesiyle düzeltilecek bir ülke değil. Dış politikada istikrarları hiç yok bu arkadaşların.”
‘İKTİDAR KAZARA DEVAM EDERSE DAHA BÜYÜK SIKINTILAR BİZİ BEKLİYOR’
İktidarın ekonomide iyi politika yapamadığına dikkat çeken Karamollaoğlu, “Şuanda en büyük problemleri ekonomi; Ülkemiz yanıyor, para bulamıyorlar. Problemlere çözüm üretemiyorlar. Bugüne kadar güttükleri mantığı değiştirmedikleri müddetçe de bir çözüm bulma imkanları gözükmüyor. Aslında ciddi olarak düşünerek bir tespitte bulunursak; bugünkü baskın seçimin temel sebebi ekonominin duvara toslamış olması ve denizin bitmesidir. Herkes bilmeli ki özellikle bütün vatandaşlarımıza seçmenimize sesleniyorum; Eğer bu iktidar kazara devam edecek olursa emin olun önümüzdeki aylardan itibaren tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük sıkıntıların içerisine girersiniz. Bütün imkanları tükettiler borç bile bulamıyor. Ama iktidarda da kalmakta ısrarlılar. Ranta dayalı politikalarını da değiştirmiyorlar” dedi.
‘HUKUK RAFA KALDIRILDI’
“Hukuk rafa kaldırıldı” diyen Karamollaoğlu, “Bazı aklıevvel çıkıp anlatıyor; Efendim olağanüstü hal seçime engel değilmiş. Bir kişinin hem yargıç hem hakim hem de üst mahkeme olduğu bir yerde siz adaletten bahsedeceksiniz sizi tenkit edenleri de hafife almaya kalkacaksınız. Herhalde tarih sahifesine geçecek bu arkadaşların tavırları. Bu kadar umursamazlar bu kadar duyarsızlar. Bunun üstesinden gelebilirler mi? Yok hoşlarına gidiyor. Seçimden sonra tek bir kişinin yönetimine Türkiye tabi olacağı için onu da kendileri alırlarsa biraz önce de ifade ettiğim gibi; Hem yargıç, hem hakim hem de üst mahkeme olacaklar. Böylece Türkiye’ye huzur getirecekler!” diye konuştu.
‘POLEMİK YAPMIYORUZ’
Polemik yapmadan siyaset yapan tek partinin Saadet Partisi olduğuna vurgu yapan Karamollaoğlu şöyle devam etti: “Biz kimsenin şahsiyeti ile ilgilenmiyoruz. Biz ülkemizin geleceği ile ilgileniyoruz. Problemler üzerinde durmak bir numaralı vazifemiz oldu hep. Bu problemleri de bizim kadrolarımız çözebilir ancak. Şimdi hızlı bir şekilde aday tespitine gideceğiz. İllerden sorumlu arkadaşlarımız, illerinde milletvekili aday adaylarımız için süratli bir çalışmanın içine girecekler. İnşallah cumhurbaşkanlığı adayı konusunda da çok net ifade etmiştik; ‘mutlaka bir aday belirleyeceğiz. Önümüzdeki yılarda Türkiye’yi yönetecek. Türkiye siyasetini belirleyecek bir aday olacaktır. İnanıyoruz ki seçimi de kazanacağız. Seçime giderken moral için söylenen sözler gibi olabilir. Ancak son 1,5 yıldır çalışmalarımız hamdolsun ciddi mesafeler kat ettiğimizi gösteriyor. Bundan dolayı da şu anda morali en yüksek teşkilat Saadet Partisi teşkilatlarıdır. Bunu görmekten de memnuniyet duyuyoruz.”
‘AK PARTİ ARTIK TÜKENDİ’
İktidarda bulunan AK Parti’nin bugün artık tükendiğini kaydeden Karamollaoğlu sözlerini şöyle tamamladı: “Sadece iktidar da bulunmalarından dolayı, aynı zamanda Cumhurbaşkanın parti başkanlığı üstlenmesinden dolayı kendilerine gaz verilmeye çalışılıyor. Ama artık bunlar tükendi. Tükenen bir yerde siz gaz vermeye çalışsanız da orada enerji alamazsınız. Kendileri ifade ettiler; ‘metal yorgunluğu var’ dediler. Sadece metal yorgunluğu teşkilatlarında zannettiler ancak şimdi gördüler ki sadece teşkilatlarda değil, Ak Parti’de de bir tükenmişlik var.”
[TR724] 21.4.2018
Erdoğan bu kez işadamlarını tehdit etti: Varlıklarını çıkaranı affetmeyiz!
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu genel kurulunda konuşan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yurtdışına para çıkaran iş insanlarını açıktan tehdit etti. “Varlıklarını çıkaranları affetmeyiz” diyen Erdoğan’ın hedefinde yastık altı paraları da vardı.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Her kim işini, ticaretini, yatırımlarını büyütmek, geliştirmek, yaygınlaştırmak için değil de para kaçırmak için böyle bir yola tevessül ediyorsa kimse kusura bakmasın onu da affetmeyiz” dedi.
“SÖZLERİM YURT DIŞINA VARLIK KAÇIRANLAR VARSA ONLARADIR”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul’da düzenlenen DEİK Genel Kurulu’nda konuştu.
“Bazı işadamlarının varlıklarını yurt dışına çıkardığı tevrizatları yapılıyor” diyen Erdoğan, “Her kim işini, ticaretini, yatırımlarını büyütmek, geliştirmek, yaygınlaştırmak için değil de para kaçırmak için böyle bir yola tevessül ediyorsa kimse kusura bakmasın onu da affetmeyiz” dedi. Erdoğan, “Sadece bizim değil, 81 milyon vatandaşımızın eli, böylesi bir yola tevessül edenlerin hem bu dünyada hem de öteki dünyada yakasında olacaktır. Bu ülkenin ve bu milletin imkanlarıyla büyüyüp gelişen herkese yakışan, kazancını da aynı yolda kullanmaktır. Bir kez daha söylüyorum. Bu sözlerim yurt dışında yatırım yapanlara değil, yurt dışına varlık kaçıranlar varsa onlaradır” diye konuştu. Erdoğan, “Yanlış anlaşılmasın ama burada mesele para kazanmak değil, kazanılan parayla ne yapıldığıdır. Bunun üzerinde durmamız lazım. Ülkenin yatırıma ihtiyacı olduğu bir dönemde iş adamı parasını yastık edip üstünde uyumayı veya bu anlama gelecek alanlara yönelmeyi tercih ediyorsa, sorumluluklarının farkında olup olmadığını öncelikle bir düşünmesi lazım. Hele hele parasını alıp yurt dışına gidene zaten söyleyecek sözümüz kalmıyor” dedi.
OHAL’İ SAVUNDU
OHAL’e de değinen Erdoğan, “İş adamlarımız çıkıp da bize ‘OHAL’in kalkması gerekiyor’ diyorsa bu bizi üzer” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Zaman zaman kulağımıza birilerinin Olağanüstü Hal uygulamasını bahane ederek iş dünyasının yatırım şevkini kırmaya çalıştığı yönünde şikayetler geliyor. Buradaki arkadaşlarımız başta olmak üzere, tüm iş dünyamıza sesleniyorum, Allah aşkına Olağanüstü Hal’in terörle mücadele dışında kullanılması bugüne kadar kesinlikle olmuş mudur?” şeklinde kendini savundu.
OĞULLARINI UNUTTU
Geçtiğimiz aylarda Erdoğan ailesi ve Başbakan Binali Yıldırım’ın oğullarının şirketleri üzerinden milyonlarca lirayı Man adaları v off-shore hesap işletilen bölgelere aktardıkları iddiaları ortaya çıkmıştı.
[TR724] 21.4.2018
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Her kim işini, ticaretini, yatırımlarını büyütmek, geliştirmek, yaygınlaştırmak için değil de para kaçırmak için böyle bir yola tevessül ediyorsa kimse kusura bakmasın onu da affetmeyiz” dedi.
“SÖZLERİM YURT DIŞINA VARLIK KAÇIRANLAR VARSA ONLARADIR”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul’da düzenlenen DEİK Genel Kurulu’nda konuştu.
“Bazı işadamlarının varlıklarını yurt dışına çıkardığı tevrizatları yapılıyor” diyen Erdoğan, “Her kim işini, ticaretini, yatırımlarını büyütmek, geliştirmek, yaygınlaştırmak için değil de para kaçırmak için böyle bir yola tevessül ediyorsa kimse kusura bakmasın onu da affetmeyiz” dedi. Erdoğan, “Sadece bizim değil, 81 milyon vatandaşımızın eli, böylesi bir yola tevessül edenlerin hem bu dünyada hem de öteki dünyada yakasında olacaktır. Bu ülkenin ve bu milletin imkanlarıyla büyüyüp gelişen herkese yakışan, kazancını da aynı yolda kullanmaktır. Bir kez daha söylüyorum. Bu sözlerim yurt dışında yatırım yapanlara değil, yurt dışına varlık kaçıranlar varsa onlaradır” diye konuştu. Erdoğan, “Yanlış anlaşılmasın ama burada mesele para kazanmak değil, kazanılan parayla ne yapıldığıdır. Bunun üzerinde durmamız lazım. Ülkenin yatırıma ihtiyacı olduğu bir dönemde iş adamı parasını yastık edip üstünde uyumayı veya bu anlama gelecek alanlara yönelmeyi tercih ediyorsa, sorumluluklarının farkında olup olmadığını öncelikle bir düşünmesi lazım. Hele hele parasını alıp yurt dışına gidene zaten söyleyecek sözümüz kalmıyor” dedi.
OHAL’İ SAVUNDU
OHAL’e de değinen Erdoğan, “İş adamlarımız çıkıp da bize ‘OHAL’in kalkması gerekiyor’ diyorsa bu bizi üzer” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Zaman zaman kulağımıza birilerinin Olağanüstü Hal uygulamasını bahane ederek iş dünyasının yatırım şevkini kırmaya çalıştığı yönünde şikayetler geliyor. Buradaki arkadaşlarımız başta olmak üzere, tüm iş dünyamıza sesleniyorum, Allah aşkına Olağanüstü Hal’in terörle mücadele dışında kullanılması bugüne kadar kesinlikle olmuş mudur?” şeklinde kendini savundu.
OĞULLARINI UNUTTU
Geçtiğimiz aylarda Erdoğan ailesi ve Başbakan Binali Yıldırım’ın oğullarının şirketleri üzerinden milyonlarca lirayı Man adaları v off-shore hesap işletilen bölgelere aktardıkları iddiaları ortaya çıkmıştı.
[TR724] 21.4.2018
Dünyanın renkleri Washington’da bir araya geldi
Bu yıl 16.sı düzenlenen Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, ABD’nin başkenti Washington DC’de gerçekleştirilen etkinliklerle devam etti.
George Mason Üniversitesi’ne bağlı Hylton Performing Arts Center’da düzenlenen programa Virginia eyaletinin önde gelen isimleri katıldı. NBA yıldızı Enes Kanter’in sponsorluğunda gerçekleştirilen gecenin sunuculuğunu ünlü aktör Terry Crews yaptı.
BU ÖĞRENCİLERİ AĞIRLAMAK BÜYÜK ONUR
Programda bir konuşma yapan ABD Kongresi üyesi Barbara Comstock, IFLC öğrencilerini Virginia’da ağırlamanın kendileri için büyük bir onur olduğunu söyledi. Virginia halkının, pek çok farklı ülkeden gelip ABD’ye yerleşmiş insanlardan oluştuğunu söyleyen Comstock, “Uluslararası bir kültür festivaline ev sahipliği yapıyor olmaz bizim için çok önemli. Dünyanın farklı bölgelerinden gelen yetenekli bu öğrencilerin eyaletimizi renklendirmesi harikulade bir duygu” diye konuştu.
‘’BU ÇOCUKLARI YETİŞTİREN ÖĞRETMENLERİ TEBRİK EDİYORUM
’’Programda sahne alan çocukların heyecanını gözlerinden okuyabildiğini söyleyen Amerikalı milletvekili, ‘’Bu akşam burada olabilmek benim için büyük bir ayrıcalık. Sanatı, insanları bir araya getirmek için kullanan bu öğretmenleri kutluyorum. Bu çocukları yetiştiren öğretmenleri tebrik ediyorum.” diye konuştu.
Prince William Bölgesi idari direktörü Marty Nohe ise gençleri kültür ve sanat etrafında birleştiren IFLC gibi programların gelecek adına büyük önem taşıdığını söyledi. ‘’İçinde bulunduğunuz bu güzel salonu inşa etmek için büyük emek harcadık ve bu salonu tam da bunun gibi önemli programlar için inşa ettik.’’ dedi. Nohe, ‘’Dünyanın farklı ülkelerinden gelen çocuklarla birlikte bu sahnede olmak benim için büyük onur. Bizi bir araya getirmek için bundan daha güzel bir şey olamazdı. Böyle bir festivali burada organize etmeyi tercih ettiğiniz için hepinize teşekkür ederim.’ diye konuştu.
HAPİSTEKİ ANNE VE BEBEKLER SERBEST KALMALI
Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin dünyanın dört bir tarafından gelen gençleri müzik, dans ve sahne sanatları etrafında birleştirdiğini ve bunun kendisi için önemli olduğunu söyleyen Terry Crews ise “Bu çocuklar birbirlerinden barış içinde çok şey öğreniyor.” diye konuştu.
Haksız yere özgürlükleri elinden alınmış insanlara atfedilen bir şarkıyı anons ederken, Türkiye’de bazı anne ve bebeklerin, kendilerini savunma imkanı bile kullanamadan tüm hakları ihlal edilerek hapse atıldığını hatırlatan Crews, “Serbest kalmalılar” dedi.
Sahnede adeta şov yapan Crews, öğrencilerin gösterdiği performanstan da sık sık övgüyle bahsetti. “Gençlere iyi olmak da, kötü olmak da öğretilebilir. Burada, bu programda gençlere nasıl doğru olunacağı öğretiliyor. İşte doğru eğitim böyle verilir” dedi.
“BU GECE BİR VEFA GÖSTERGESİDİR”
Gecenin sponsoru Enes Kanter ise konuşmasında programa katılan davetlilere teşekkür etti. “Bu gece bizim için çok özel bir gece. Buraya kadar gelip bu salonu doldurduğunuz için hepinize tek tek teşekkür ederim. Burada olmanız büyük bir vefa göstergesidir.” diye konuştu.
HZ. YUSUF, NELSON MANDELA ve GANDİ’NİN HİKAYELERİ
Dünyanın pek çok farklı ülkesinden 100’ün üzerinde öğrencinin katıldığı programda şarkı ve yöresel dansların yanı sıra kardeşleri tarafından kuyuya atılan Hz. Yusuf’un hikayesi, Nelson Mandela’nın özgürlük mücadelesi ve Mahatma Gandi’nin barış yolculuğunu anlatan özel koreografiler de sahnelendi. Özellikler bu gösteriler seyircilerin büyük ilgisini gördü.
ABD KONGRESİ DÜNYANIN RENKLERİ’Nİ AĞIRLADI
Uluslararası Dil ve Kültür Festivali için dünyanın farklı ülkelerinden Washington’a gelen öğrenciler, ABD Kongresi’nde de özel bir performans sergiledi. Cannon Çalışma Binası’nda düzenlenen programa katılan öğrenciler burada hünerlerini sergiledikten sonra bazı milletvekillerini ofislerini de ziyaret etti. Burada vekillerle görüşen minik öğrenciler Amerikalı kongre üyeleriyle sohbet etti. Öğrencilerle tek tek konuşan California milletvekili Dana Rochrabacher, dünya çocuklarına yirmili yaşlara geldiklerinde nasıl teknolojilere sahip olacaklarını anlattı. Bu teknolojilerin insanların hayatını çok daha kolaylaştıracağına değinen Rochrabacher, birlikte yaşamanınsa birbirini anlama ve dostluk kurmayla olacağını söyledi. Öğrencilerle tek tek fotoğraf çektiren ABD Kongresi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Dana Rochrabacher, misafir çocukların her birine o ülkeyle ilgili bir hatırasını anlattı.
Ziyaretlerden duydukları memnuniyeti dile getiren kongre üyeleri öğrencilere yakın ilgi gösterdi.
[Samanyolu Haber] 21.4.2018
George Mason Üniversitesi’ne bağlı Hylton Performing Arts Center’da düzenlenen programa Virginia eyaletinin önde gelen isimleri katıldı. NBA yıldızı Enes Kanter’in sponsorluğunda gerçekleştirilen gecenin sunuculuğunu ünlü aktör Terry Crews yaptı.
BU ÖĞRENCİLERİ AĞIRLAMAK BÜYÜK ONUR
Programda bir konuşma yapan ABD Kongresi üyesi Barbara Comstock, IFLC öğrencilerini Virginia’da ağırlamanın kendileri için büyük bir onur olduğunu söyledi. Virginia halkının, pek çok farklı ülkeden gelip ABD’ye yerleşmiş insanlardan oluştuğunu söyleyen Comstock, “Uluslararası bir kültür festivaline ev sahipliği yapıyor olmaz bizim için çok önemli. Dünyanın farklı bölgelerinden gelen yetenekli bu öğrencilerin eyaletimizi renklendirmesi harikulade bir duygu” diye konuştu.
‘’BU ÇOCUKLARI YETİŞTİREN ÖĞRETMENLERİ TEBRİK EDİYORUM
’’Programda sahne alan çocukların heyecanını gözlerinden okuyabildiğini söyleyen Amerikalı milletvekili, ‘’Bu akşam burada olabilmek benim için büyük bir ayrıcalık. Sanatı, insanları bir araya getirmek için kullanan bu öğretmenleri kutluyorum. Bu çocukları yetiştiren öğretmenleri tebrik ediyorum.” diye konuştu.
Prince William Bölgesi idari direktörü Marty Nohe ise gençleri kültür ve sanat etrafında birleştiren IFLC gibi programların gelecek adına büyük önem taşıdığını söyledi. ‘’İçinde bulunduğunuz bu güzel salonu inşa etmek için büyük emek harcadık ve bu salonu tam da bunun gibi önemli programlar için inşa ettik.’’ dedi. Nohe, ‘’Dünyanın farklı ülkelerinden gelen çocuklarla birlikte bu sahnede olmak benim için büyük onur. Bizi bir araya getirmek için bundan daha güzel bir şey olamazdı. Böyle bir festivali burada organize etmeyi tercih ettiğiniz için hepinize teşekkür ederim.’ diye konuştu.
HAPİSTEKİ ANNE VE BEBEKLER SERBEST KALMALI
Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin dünyanın dört bir tarafından gelen gençleri müzik, dans ve sahne sanatları etrafında birleştirdiğini ve bunun kendisi için önemli olduğunu söyleyen Terry Crews ise “Bu çocuklar birbirlerinden barış içinde çok şey öğreniyor.” diye konuştu.
Haksız yere özgürlükleri elinden alınmış insanlara atfedilen bir şarkıyı anons ederken, Türkiye’de bazı anne ve bebeklerin, kendilerini savunma imkanı bile kullanamadan tüm hakları ihlal edilerek hapse atıldığını hatırlatan Crews, “Serbest kalmalılar” dedi.
Sahnede adeta şov yapan Crews, öğrencilerin gösterdiği performanstan da sık sık övgüyle bahsetti. “Gençlere iyi olmak da, kötü olmak da öğretilebilir. Burada, bu programda gençlere nasıl doğru olunacağı öğretiliyor. İşte doğru eğitim böyle verilir” dedi.
“BU GECE BİR VEFA GÖSTERGESİDİR”
Gecenin sponsoru Enes Kanter ise konuşmasında programa katılan davetlilere teşekkür etti. “Bu gece bizim için çok özel bir gece. Buraya kadar gelip bu salonu doldurduğunuz için hepinize tek tek teşekkür ederim. Burada olmanız büyük bir vefa göstergesidir.” diye konuştu.
HZ. YUSUF, NELSON MANDELA ve GANDİ’NİN HİKAYELERİ
Dünyanın pek çok farklı ülkesinden 100’ün üzerinde öğrencinin katıldığı programda şarkı ve yöresel dansların yanı sıra kardeşleri tarafından kuyuya atılan Hz. Yusuf’un hikayesi, Nelson Mandela’nın özgürlük mücadelesi ve Mahatma Gandi’nin barış yolculuğunu anlatan özel koreografiler de sahnelendi. Özellikler bu gösteriler seyircilerin büyük ilgisini gördü.
ABD KONGRESİ DÜNYANIN RENKLERİ’Nİ AĞIRLADI
Uluslararası Dil ve Kültür Festivali için dünyanın farklı ülkelerinden Washington’a gelen öğrenciler, ABD Kongresi’nde de özel bir performans sergiledi. Cannon Çalışma Binası’nda düzenlenen programa katılan öğrenciler burada hünerlerini sergiledikten sonra bazı milletvekillerini ofislerini de ziyaret etti. Burada vekillerle görüşen minik öğrenciler Amerikalı kongre üyeleriyle sohbet etti. Öğrencilerle tek tek konuşan California milletvekili Dana Rochrabacher, dünya çocuklarına yirmili yaşlara geldiklerinde nasıl teknolojilere sahip olacaklarını anlattı. Bu teknolojilerin insanların hayatını çok daha kolaylaştıracağına değinen Rochrabacher, birlikte yaşamanınsa birbirini anlama ve dostluk kurmayla olacağını söyledi. Öğrencilerle tek tek fotoğraf çektiren ABD Kongresi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Dana Rochrabacher, misafir çocukların her birine o ülkeyle ilgili bir hatırasını anlattı.
Ziyaretlerden duydukları memnuniyeti dile getiren kongre üyeleri öğrencilere yakın ilgi gösterdi.
[Samanyolu Haber] 21.4.2018
Ankara Barosu Başkanı Canduran: 550 milyon oy pusulası basıldı
Türkiye, 24 Haziran’da erken seçimler için sandık başına gitmeye hazırlanıyor. Siyasi partilerin yanı sıra sivil toplum örgütleri de seçim hazırlığına başladı. Ankara Barosu, olağanüstü hâl altında yapılacak olan seçimlerde sandık ve seçim güvenliğini korumak için harekete geçtiğini duyurdu. Baro Başkanı Hakan Canduran, 109 bin avukatla oy kullanılacak okullardaki sandıkları izleyeceklerini duyurdu.
Canduran, konuya ilişkin Deutsche Welle Türkçe’ye konuştu. Seçimler için 550 milyon adet oy pusulasının basıldığını söyleyen Canduran, “Bütün Avrupa nüfusu kadar pusula basıyorsunuz. Bir kere şaibe burada başlıyor” dedi.
Canduran’ın, Deutsche Welle Türkçe’ye verdiği söyleşi şöyle:
DW Türkçe: Türkiye 24 Haziran’da erken seçim için sandığa gidiyor. Gözler ittifak yasası ile gelen değişikliklere çevrildi. Siz bu değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz…
Canduran: Bu yapılan değişiklikler bir kere rötuş değil, çok köklü değişiklikler yaptılar. AKP ve MHP ittifaklar oluşturarak birlikte hareket etmenin yolunu açtılar. İki parti danışıklı dövüş içindeler. Seçim Kanunu’nu da MHP’nin barajı aşamayacağı varsayımına göre yeniden düzenlendi. Seçmen mührü, pusulanın neresine basarsa bassın oyu geçerli olacak. Zarfların mühürlü ya da mühürsüz olmasının hiçbir önemi kalmadı. Ayrıca 550 milyon oy pusulası basıldı. 80 milyon nüfuslu 56-7 milyon seçmene sahip bir ülkede neden seçmen sayısının 11 katı bir pusula basılıyor. Bu korkunç bir şey. Pusulalar, yanlış ya da eksik basımlar nedeniyle fazla basılabilir. Önlem için 120-130 milyon pusula basmayı anlarım ama 550 milyon pusula basmayı anlamak mümkün değil. Bütün Avrupa nüfusu kadar pusula basıyorsunuz. Bir kere şaibe burada başlıyor.
DW Türkçe: Türkiye’de kaç yıldır aynı seçim sistemini kullanılıyor? Bu sürede oluşan seçim ve seçmen teamüllerinin değişmesi ne anlama geliyor?
Canduran: Bu ülkede teamüller 16 yıl öncesine kadar gelişmişti. Bu tarihten önce ülkede bir seçim sistemi vardı. Kimse iktidarın arzusuna göre, seçim sistemin değiştirme çabasına girmezdi. Seçim kazanmak için sistem değiştiriliyor. Kazanmak için yasamanın ve sandığın gücünü arkanıza alıp her türlü değişikliği yaparsanız, bu demokrasinin kurallarına aykırı olur. YSK ve yargı seçim sistemini denetlemekle görevli ama kim denetleyecek. Hukukun olduğu bir ülkede Seçim Kanunu bu kadar kolay değiştirilemez, değiştirildikten hemen sonra yürürlüğe giremez.
DW Türkçe: Siyasi partiler “seçime hazırız” açıklaması yapıyor. Ancak yeni getirilen kurallar var. Sizce seçmenler seçime hazır mı?
Canduran: Halk kesinlikle hazır değil, halkın oyuyla oynanmamalı. Halk iktidarın sözüne güvenerek seçimin ne zaman olacağını tahmin ediyordu. Bir kısım insanlar, ki biz bunlardan biriyiz, böyle bir baskın seçim olacağını geçen yıl söyledik. Fakat halktan bunu beklemek doğru değil. Halk iktidarın sözüne güvenerek hareket eder. Bu baskın seçim halkı hazırlıksız yakalama çabasıdır. Burada mesele bir partiyi hazırlıksız yakalamaktan öte oy kullanacak kesimi hazırlıksız yakalamak.
DW Türkçe: Tüm avukatlara sandık güvenliği eğitimi verme çağrısı yaptınız. Türkiye’de 1 milyona yakın sandık var. Üye sayınız yeterli olacak mı? Nasıl bir çalışma yapacaksınız?
Canduran: Bütün Türkiye’de 109 bin avukatımız var. Bu sadece 109 bin avukatın başaracağı bir şey değil. Bu avukatlar eğitimden geçecek ve milyonlarca insanı eğitecekler. Biz parti ayrımı gözetmeden, isteyen tüm partilere sandık ve seçim güvenliği konusunda yanlarında olacağız. Tecrübeliyiz, daha önce de çalıştık. Burada 109 bin avukatımız sandık başına değil, okullara gidecek. Her okulda bir avukatın bile bulunması yetecek. Ücra köşelerde, sandık başında duran parti görevlilerini bile kapının önüne koyabilen bir sistem var. Buralara gideceğiz. Bütün avukatların bu sistemin içinde olacağını düşünüyorum.
DW Türkçe: Polisin sandık başına çağırılması da kolaylaşıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Canduran: Hükümetin kontrolünde olan güvenlik güçleri sandıkların başında durması çok tehlikeli. Türkiye’de çok uzun süredir, kolluk güçleri devletin değil hükümetin kontrolündedir. Devletin kontrolünde olsa hiçbir şey diyemem ama hükümetin kontrolündeki kolluk sandık başına oturtulduğu takdirde, başında hukuktan anlayan ya da hukukçu tarafından eğitilmiş birisi olmadıkça, 550 milyon oy pusulası da düşünüldüğünde, o sandıkta inanılmaz sonuçlar çıkma olasılığı yüksek. Yarın sandığın içine atılan değil, dışına atılan oy sayılabilir. Türkiye bu gerçekle karşı karşıya.
[TR724] 20.4.2018
Canduran, konuya ilişkin Deutsche Welle Türkçe’ye konuştu. Seçimler için 550 milyon adet oy pusulasının basıldığını söyleyen Canduran, “Bütün Avrupa nüfusu kadar pusula basıyorsunuz. Bir kere şaibe burada başlıyor” dedi.
Canduran’ın, Deutsche Welle Türkçe’ye verdiği söyleşi şöyle:
DW Türkçe: Türkiye 24 Haziran’da erken seçim için sandığa gidiyor. Gözler ittifak yasası ile gelen değişikliklere çevrildi. Siz bu değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz…
Canduran: Bu yapılan değişiklikler bir kere rötuş değil, çok köklü değişiklikler yaptılar. AKP ve MHP ittifaklar oluşturarak birlikte hareket etmenin yolunu açtılar. İki parti danışıklı dövüş içindeler. Seçim Kanunu’nu da MHP’nin barajı aşamayacağı varsayımına göre yeniden düzenlendi. Seçmen mührü, pusulanın neresine basarsa bassın oyu geçerli olacak. Zarfların mühürlü ya da mühürsüz olmasının hiçbir önemi kalmadı. Ayrıca 550 milyon oy pusulası basıldı. 80 milyon nüfuslu 56-7 milyon seçmene sahip bir ülkede neden seçmen sayısının 11 katı bir pusula basılıyor. Bu korkunç bir şey. Pusulalar, yanlış ya da eksik basımlar nedeniyle fazla basılabilir. Önlem için 120-130 milyon pusula basmayı anlarım ama 550 milyon pusula basmayı anlamak mümkün değil. Bütün Avrupa nüfusu kadar pusula basıyorsunuz. Bir kere şaibe burada başlıyor.
DW Türkçe: Türkiye’de kaç yıldır aynı seçim sistemini kullanılıyor? Bu sürede oluşan seçim ve seçmen teamüllerinin değişmesi ne anlama geliyor?
Canduran: Bu ülkede teamüller 16 yıl öncesine kadar gelişmişti. Bu tarihten önce ülkede bir seçim sistemi vardı. Kimse iktidarın arzusuna göre, seçim sistemin değiştirme çabasına girmezdi. Seçim kazanmak için sistem değiştiriliyor. Kazanmak için yasamanın ve sandığın gücünü arkanıza alıp her türlü değişikliği yaparsanız, bu demokrasinin kurallarına aykırı olur. YSK ve yargı seçim sistemini denetlemekle görevli ama kim denetleyecek. Hukukun olduğu bir ülkede Seçim Kanunu bu kadar kolay değiştirilemez, değiştirildikten hemen sonra yürürlüğe giremez.
DW Türkçe: Siyasi partiler “seçime hazırız” açıklaması yapıyor. Ancak yeni getirilen kurallar var. Sizce seçmenler seçime hazır mı?
Canduran: Halk kesinlikle hazır değil, halkın oyuyla oynanmamalı. Halk iktidarın sözüne güvenerek seçimin ne zaman olacağını tahmin ediyordu. Bir kısım insanlar, ki biz bunlardan biriyiz, böyle bir baskın seçim olacağını geçen yıl söyledik. Fakat halktan bunu beklemek doğru değil. Halk iktidarın sözüne güvenerek hareket eder. Bu baskın seçim halkı hazırlıksız yakalama çabasıdır. Burada mesele bir partiyi hazırlıksız yakalamaktan öte oy kullanacak kesimi hazırlıksız yakalamak.
DW Türkçe: Tüm avukatlara sandık güvenliği eğitimi verme çağrısı yaptınız. Türkiye’de 1 milyona yakın sandık var. Üye sayınız yeterli olacak mı? Nasıl bir çalışma yapacaksınız?
Canduran: Bütün Türkiye’de 109 bin avukatımız var. Bu sadece 109 bin avukatın başaracağı bir şey değil. Bu avukatlar eğitimden geçecek ve milyonlarca insanı eğitecekler. Biz parti ayrımı gözetmeden, isteyen tüm partilere sandık ve seçim güvenliği konusunda yanlarında olacağız. Tecrübeliyiz, daha önce de çalıştık. Burada 109 bin avukatımız sandık başına değil, okullara gidecek. Her okulda bir avukatın bile bulunması yetecek. Ücra köşelerde, sandık başında duran parti görevlilerini bile kapının önüne koyabilen bir sistem var. Buralara gideceğiz. Bütün avukatların bu sistemin içinde olacağını düşünüyorum.
DW Türkçe: Polisin sandık başına çağırılması da kolaylaşıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Canduran: Hükümetin kontrolünde olan güvenlik güçleri sandıkların başında durması çok tehlikeli. Türkiye’de çok uzun süredir, kolluk güçleri devletin değil hükümetin kontrolündedir. Devletin kontrolünde olsa hiçbir şey diyemem ama hükümetin kontrolündeki kolluk sandık başına oturtulduğu takdirde, başında hukuktan anlayan ya da hukukçu tarafından eğitilmiş birisi olmadıkça, 550 milyon oy pusulası da düşünüldüğünde, o sandıkta inanılmaz sonuçlar çıkma olasılığı yüksek. Yarın sandığın içine atılan değil, dışına atılan oy sayılabilir. Türkiye bu gerçekle karşı karşıya.
[TR724] 20.4.2018
ABD’nin İnsan Hakları Raporu yayınlandı: “Türkiye işkence, kaçırılma, gözaltında ölümler ülkesi oldu; Gülen Hareketi hedef!”
ABD Dışişleri Bakanlığı, yıllık insan haklarını raporunu açıkladı. Bakanlığın “2017 İnsan Hakları Uygulamaları Ülke Raporları” başlığını taşıyan raporda Türkiye’ye de ciddi eleştiriler yöneltildi.
ABD Dışişleri Bakan Vekili John Sullivan raporu açıkladığı basın toplantısında Türkiye’ye de değindi. Sullivan, Türkiye’de halen devam eden OHAL döneminde aralarında gazeteciler ve akademisyenlerin de bulunduğu on binlerce kişinin gözaltına alınmış olmasının hukukun üstünlüğüne zarar verdiğini söyledi.
Amerika’nın Sesi’nin haberine göre, raporun 64 sayfalık Türkiye bölümü, “Türkiye, çok partili bir parlamenter sistem ve bir cumhurbaşkanına sahip bir anayasal cumhuriyet” ifadesiyle başlıyor. Raporda, ülkedeki en son genel seçimlerin 2015’te yapıldığı ve AGİT gözlemcilerinin bu seçimlerle ilgili olarak, “medyanın haber takibindeki kısıtlamalar ve adayların serbestçe kampanya yürütebilme kabiliyetlerini sınırlayan bir kampanya ortamının varlığı hakkında” kaygı dile getirdiğine dikkat çekildi.
Raporda, 2014’teki son cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin de, yine AGİT gözlemcilerinin, adayların genelde serbestçe kampanya yürütebildiği ancak o dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a yarar sağlayacak şekilde eşit olmayan bir kampanya ortamının bulunduğu şeklindeki tespitine atıf yapıldı.
Raporda Nisan ayındaki anayasa referandumu ve referandumda oylanan, başkanlık sistemine geçilmesi dahil anayasa değişikliklerinin az farkla kabul edildiği de hatırlatıldı.
Dışişleri raporunda, sivil liderlerin güvenlik güçleri üzerindeki etkili kontrolunu sürdürdüğü ve OHAL hükümlerini kullanarak terörle alakalı suçlamalarla binlerce polis ve askeri personeli görevden aldığı belirtildi.
Türkiye’nin yıl içerisinde ciddi boyutta siyasi zorluklar yaşadığına işaret edilen raporda, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra yürürlüğe konulan ve sürekli yenilenen OHAL’in, toplum ve kurumlar üzerinde geniş kapsamlı etkilerinin olduğu, çok sayıda temel özgürlükleri kısıtladığı kaydedildi.
Raporda, 2017 yılı sonu itibariyle 100 binin üzerinde devlet memurunun kalıcı ya da geçici olarak görevden alındığı, 50 binin üzerinde vatandaşın tutuklandığı ya da hapse atıldığı ve 1500’ün üzerinde sivil toplum kuruluşunun kapatıldığı belirtildi. Buna gerekçe olarak, terörizmle ilgili suçlamaların, özellikle de hükümetin 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olmakla suçladığı Fethullah Gülen ve hareketiyle bağlantılı oldukları iddialarının gösterildiği ifade edildi.
Bakanlığın raporunda, Türkiye’deki en ciddi insan hakları sorunları arasında, “gözaltındaki tutuklulara işkence iddiaları, faili meçhul vakalar, meclis üyeleri ve Türkiye’deki Amerikan diplomatik misyonlarının iki yerel çalışanı dahil on binlerce kişinin terör gruplarıyla bağlantı iddiaları ya da barışçıl meşru beyanatlarından dolayı OHAL altında keyfi tutuklanmaları ve gözaltına alınmaları, yürütmenin yargı bağımsızlığına müdahalesi ve bunun adil yargılanma hakkı ve yargı sürecini etkilemesi, çok sayıda seçilmiş yetkili dahil siyasi mahkumlar, çok sayıda gazetecinin hapse atılması, medya kurumlarının kapatılması, hükümetin politikaları ya da yetkilileri eleştirmenin suç kapsamına alınması dahil ifade ve medya özgürlüğüne yönelik ağır kısıtlamalar, internet siteleri ve içeriklerinin engellenmesi, toplanma ve dernek kurma özgürlüklerine yönelik ciddi kısıtlamalar, hareket özgürlüğüne müdahale ve LGBTI bireyler ve diğer azınlıklara karşı şiddet vakaları” gösterildi.
Hükümetin, insan hakları ihlalleriyle suçlanan güvenlik güçleri ve diğer yetkilileri soruşturma, adli kovuşturmaya tabi tutma ve cezalandırma yönünde sınırlı adımlar atmaya devam ettiği belirtilen raporda, bu tür suistimallerin cezasız kalması durumunun da sorun teşkil etmeyi sürdürdüğü tespitine yer verildi.
“Sivil ölümleri soruşturmaları yeterince şeffaf değil”
Raporda, güvenlik güçleriyle terör örgütü PKK ve PKK bağlantılı gruplar arasındaki çatışmaların da, geçen yıla göre seviyesi azalsa da yine yıl boyunca sürdüğü, bu çatışmaların güvenlik güçleri, PKK teröristleri ve bilinmeyen sayıda sivillerin ölümü ya da yaralanmasına neden olduğu belirtildi.
Ayrıca raporda, hükümetin PKK’ya karşı güvenlik operasyonlarıyla alakalı olarak, hatalı ya da kazara herhangi bir sivil ölümleri vakası konusunda, personele yönelik soruşturma ya da kovuşturma çabaları hakkında bilgi vermeyi reddettiği de kaydedildi.
Raporda, bu operasyonlarda sivil ölümlere dair güvenilir iddialar bulunduğuna işaret edildi.
Raporda, PKK’nın güvenlik güçleri ve bazı durumlarda siviller üzerinde ülke genelindeki saldırı kampanyasını devam ettirdiğine de değinildi. Hükümetin Suriye’yle sınırı üzerinde denetimini sıkılaştırdığı, özellikle de IŞİD teröristlerinin geçişini engellemeye yönelik tedbirler aldığı kaydedildi. Ancak bu tedbirlerin bazı durumlarda, Suriye’deki çatışmalardan kaçanların ülkeye insani amaçlı girişlerinde kısıtlamalara neden olduğu belirtildi. Sınırdan sadece acil tıbbi yardıma ihtiyaç duyanların geçişine izin verildiği, bazı Suriyeliler’in ise sınırı geçmeye çalışırken yaralandığı ya da hayatını kaybettiği kaydedildi.
“Gözaltında çok sayıda şüpheli ölüm vakası belgelendi”
Raporda, insan hakları gruplarının gözaltında çok sayıda şüpheli ölüm vakasını belgelediğine de işaret edilerek, örnekler sıralandı. Ayrıca yıl içerisinde bazı doğrulanmamış kaybolma haberlerinin geldiği, bunların bazıları hakkında insan hakları gruplarının siyasi güdümlü iddiasında bulundukları belirtildi.
Muhalif politikacılar ve saygın insan hakları gruplarının, Gülen’le bağlantılı oldukları iddia edilen ya da hükümete muhalefet eden bireylere ilişkin en az 11 kaçırma ya da kaybolma vakasının olduğunu öne sürdüğü de raporda kaydedildi.
Türkiye’de Anayasa ve yasaların işkence ve diğer insanlık dışı muameleleri yasaklamasına rağmen, bazı hükümet yetkililerinin bu yöntemlere başvurduğu yönünde haberlerin bulunduğuna değinilen raporda, insan hakları gruplarının, polis gözaltıları sırasında işkence ve kötü muamele vakalarının arttığı iddiasına yer verildi. Bazı güvenilir raporlara göre, bazı doktorların işkence iddiasını içeren tıbbi raporlara imza atmaktan korktuğu, bu nedenle de kurbanların işkence iddialarını kanıtlayan belgeleri edinemediği aktarıldı.
Raporda, Türk yasalarının keyfi tutuklama ve gözaltıları yasakladığı ve bu eylemlere maruz kalan kişilere mahkemede haklarını savunma imkanı tanımasına rağmen, çok sayıda güvenilir raporun, hükümetin bu yükümlülüklere her zaman uymadığını gösterdiği kaydedildi. Çok sayıda kişinin Gülen hareketi ya da PKK’yla bağlantı iddiasıyla gözaltına alındığı, ancak çoğunlukla sınırlı bir yargı süreci ya da kendilerine karşı suçlamalara yönelik kanıtlara sınırlı erişim imkanı tanındığı belirtildi.
Raporda, telefonlarında ByLock tespit edilenlerin tutuklanmasıyla ilgili olarak, “Hükümet, ByLock mesajlaşma uygulamasını kullanan bireylerin, hükümetin 2016 darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen hareketini tanımlamada kullandığı bir terim olan Fethullah Terör Örgütü’nün (FETÖ) üyeleri olduğunu iddia etti” ifadesi kullanıldı ve bu konudaki gelişmeler sıralandı.
“Referandumda kabul edilen anayasal değişiklikler yargının bağımsızlığını zayıflattı”
Raporda, yasaların yargı bağımsızlığını öngörmesine rağmen, Türkiye’de yargının başta yürütme organı tarafından olmak üzere etkiye maruz kalmaya devam ettiği şeklindeki eleştirilere atıf yapıldı. ABD Dışişleri raporunda, referandumda kabul edilen anayasal değişikliklerin yargının bağımsızlığını daha da zayıflattığı tespitine yer verildi.
Raporda, yetkililerin “terörle mücadele yasalarını” çok sayıda insan hakları aktivisti, medya kuruluşları, şüpheli PKK destekçileri ve Gülen hareketinin üyesi olduğu iddia edilenler ve diğerlerine karşı çok geniş bir tanımla kullandığı gözlemi dile getirildi. İnsan hakları gruplarının, birçok tutuklunun terörle ciddi çapta bir bağlantısının bulunmadığı ve AKP’ye eleştirel sesleri susturmak ya da siyasi muhalefeti zayıflatmak için hapse atıldığı şeklindeki iddiaları da raporda aktarıldı.
“İfade ve internet özgürlükleri giderek kısıtlanıyor”
Anayasa ve yasalar belirli sınırlamalarla ifade özgürlüğünü içerse de, hükümetin yıl boyunca basına yönelik de ifade özgürlüğünü kısıtladığına değinilen raporda, hükümetin gazetecilere yönelik baskıları, adli kovuşturma ve tutuklama vakaları nedeniyle ifade özgürlüğünün engellendiği ve oto-sansürün yaygınlaştığı şeklindeki gözlemlere atıf yapıldı. Gazeteciler ve azınlıklar dahil yüzlerce kişinin, cumhurbaşkanı, başbakan ya da devlet kurumlarına hakaretten dolayı adli kovuşturmaya maruz kaldığına dikkat çekildi.
Raporda, birçok durumda bireylerin devleti ya da hükümeti, haklarında dava ya da soruşturma açılması riskine maruz kalmaksızın eleştiremediği, hükümetin bazı dini, siyasi ya da kültürel görüşlere sempati gösterenlerin ifade özgürlüklerini kısıtladığı belirtildi. Bağımsız gazetecilere yönelik kovuşturmaların yıl boyunca medya özgürlüğünü sınırladığı ifade edilerek, bu kovuşturmalardan örnekler sıralandı. Hükümet ve siyasi liderlerle destekçilerinin çeşitli yöntemlerle gazetecilere yönelik baskı ve korkutma araçlarını kullandığı belirtilerek, bu yöntemler arasında dava açılması, tehditler ve bazı durumlar fiziksel saldırılar gösterildi.
Raporda, yıl içerisinde internet özgürlüğünün de kötüleşmeye devam ettiği kaydedildi.
Rahip Brunson da raporda
Raporda Amerikalı rahip Andrew Brunson’ın tutukluluğuna da değinilerek, siyasi olduğuna geniş biçimde inanılan suçlamalara yönelik kanıtlara ulaşılmasının zorluğuna dikkat çekildi.
[TR724] 20.4.2018
ABD Dışişleri Bakan Vekili John Sullivan raporu açıkladığı basın toplantısında Türkiye’ye de değindi. Sullivan, Türkiye’de halen devam eden OHAL döneminde aralarında gazeteciler ve akademisyenlerin de bulunduğu on binlerce kişinin gözaltına alınmış olmasının hukukun üstünlüğüne zarar verdiğini söyledi.
Amerika’nın Sesi’nin haberine göre, raporun 64 sayfalık Türkiye bölümü, “Türkiye, çok partili bir parlamenter sistem ve bir cumhurbaşkanına sahip bir anayasal cumhuriyet” ifadesiyle başlıyor. Raporda, ülkedeki en son genel seçimlerin 2015’te yapıldığı ve AGİT gözlemcilerinin bu seçimlerle ilgili olarak, “medyanın haber takibindeki kısıtlamalar ve adayların serbestçe kampanya yürütebilme kabiliyetlerini sınırlayan bir kampanya ortamının varlığı hakkında” kaygı dile getirdiğine dikkat çekildi.
Raporda, 2014’teki son cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin de, yine AGİT gözlemcilerinin, adayların genelde serbestçe kampanya yürütebildiği ancak o dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a yarar sağlayacak şekilde eşit olmayan bir kampanya ortamının bulunduğu şeklindeki tespitine atıf yapıldı.
Raporda Nisan ayındaki anayasa referandumu ve referandumda oylanan, başkanlık sistemine geçilmesi dahil anayasa değişikliklerinin az farkla kabul edildiği de hatırlatıldı.
Dışişleri raporunda, sivil liderlerin güvenlik güçleri üzerindeki etkili kontrolunu sürdürdüğü ve OHAL hükümlerini kullanarak terörle alakalı suçlamalarla binlerce polis ve askeri personeli görevden aldığı belirtildi.
Türkiye’nin yıl içerisinde ciddi boyutta siyasi zorluklar yaşadığına işaret edilen raporda, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra yürürlüğe konulan ve sürekli yenilenen OHAL’in, toplum ve kurumlar üzerinde geniş kapsamlı etkilerinin olduğu, çok sayıda temel özgürlükleri kısıtladığı kaydedildi.
Raporda, 2017 yılı sonu itibariyle 100 binin üzerinde devlet memurunun kalıcı ya da geçici olarak görevden alındığı, 50 binin üzerinde vatandaşın tutuklandığı ya da hapse atıldığı ve 1500’ün üzerinde sivil toplum kuruluşunun kapatıldığı belirtildi. Buna gerekçe olarak, terörizmle ilgili suçlamaların, özellikle de hükümetin 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olmakla suçladığı Fethullah Gülen ve hareketiyle bağlantılı oldukları iddialarının gösterildiği ifade edildi.
Bakanlığın raporunda, Türkiye’deki en ciddi insan hakları sorunları arasında, “gözaltındaki tutuklulara işkence iddiaları, faili meçhul vakalar, meclis üyeleri ve Türkiye’deki Amerikan diplomatik misyonlarının iki yerel çalışanı dahil on binlerce kişinin terör gruplarıyla bağlantı iddiaları ya da barışçıl meşru beyanatlarından dolayı OHAL altında keyfi tutuklanmaları ve gözaltına alınmaları, yürütmenin yargı bağımsızlığına müdahalesi ve bunun adil yargılanma hakkı ve yargı sürecini etkilemesi, çok sayıda seçilmiş yetkili dahil siyasi mahkumlar, çok sayıda gazetecinin hapse atılması, medya kurumlarının kapatılması, hükümetin politikaları ya da yetkilileri eleştirmenin suç kapsamına alınması dahil ifade ve medya özgürlüğüne yönelik ağır kısıtlamalar, internet siteleri ve içeriklerinin engellenmesi, toplanma ve dernek kurma özgürlüklerine yönelik ciddi kısıtlamalar, hareket özgürlüğüne müdahale ve LGBTI bireyler ve diğer azınlıklara karşı şiddet vakaları” gösterildi.
Hükümetin, insan hakları ihlalleriyle suçlanan güvenlik güçleri ve diğer yetkilileri soruşturma, adli kovuşturmaya tabi tutma ve cezalandırma yönünde sınırlı adımlar atmaya devam ettiği belirtilen raporda, bu tür suistimallerin cezasız kalması durumunun da sorun teşkil etmeyi sürdürdüğü tespitine yer verildi.
“Sivil ölümleri soruşturmaları yeterince şeffaf değil”
Raporda, güvenlik güçleriyle terör örgütü PKK ve PKK bağlantılı gruplar arasındaki çatışmaların da, geçen yıla göre seviyesi azalsa da yine yıl boyunca sürdüğü, bu çatışmaların güvenlik güçleri, PKK teröristleri ve bilinmeyen sayıda sivillerin ölümü ya da yaralanmasına neden olduğu belirtildi.
Ayrıca raporda, hükümetin PKK’ya karşı güvenlik operasyonlarıyla alakalı olarak, hatalı ya da kazara herhangi bir sivil ölümleri vakası konusunda, personele yönelik soruşturma ya da kovuşturma çabaları hakkında bilgi vermeyi reddettiği de kaydedildi.
Raporda, bu operasyonlarda sivil ölümlere dair güvenilir iddialar bulunduğuna işaret edildi.
Raporda, PKK’nın güvenlik güçleri ve bazı durumlarda siviller üzerinde ülke genelindeki saldırı kampanyasını devam ettirdiğine de değinildi. Hükümetin Suriye’yle sınırı üzerinde denetimini sıkılaştırdığı, özellikle de IŞİD teröristlerinin geçişini engellemeye yönelik tedbirler aldığı kaydedildi. Ancak bu tedbirlerin bazı durumlarda, Suriye’deki çatışmalardan kaçanların ülkeye insani amaçlı girişlerinde kısıtlamalara neden olduğu belirtildi. Sınırdan sadece acil tıbbi yardıma ihtiyaç duyanların geçişine izin verildiği, bazı Suriyeliler’in ise sınırı geçmeye çalışırken yaralandığı ya da hayatını kaybettiği kaydedildi.
“Gözaltında çok sayıda şüpheli ölüm vakası belgelendi”
Raporda, insan hakları gruplarının gözaltında çok sayıda şüpheli ölüm vakasını belgelediğine de işaret edilerek, örnekler sıralandı. Ayrıca yıl içerisinde bazı doğrulanmamış kaybolma haberlerinin geldiği, bunların bazıları hakkında insan hakları gruplarının siyasi güdümlü iddiasında bulundukları belirtildi.
Muhalif politikacılar ve saygın insan hakları gruplarının, Gülen’le bağlantılı oldukları iddia edilen ya da hükümete muhalefet eden bireylere ilişkin en az 11 kaçırma ya da kaybolma vakasının olduğunu öne sürdüğü de raporda kaydedildi.
Türkiye’de Anayasa ve yasaların işkence ve diğer insanlık dışı muameleleri yasaklamasına rağmen, bazı hükümet yetkililerinin bu yöntemlere başvurduğu yönünde haberlerin bulunduğuna değinilen raporda, insan hakları gruplarının, polis gözaltıları sırasında işkence ve kötü muamele vakalarının arttığı iddiasına yer verildi. Bazı güvenilir raporlara göre, bazı doktorların işkence iddiasını içeren tıbbi raporlara imza atmaktan korktuğu, bu nedenle de kurbanların işkence iddialarını kanıtlayan belgeleri edinemediği aktarıldı.
Raporda, Türk yasalarının keyfi tutuklama ve gözaltıları yasakladığı ve bu eylemlere maruz kalan kişilere mahkemede haklarını savunma imkanı tanımasına rağmen, çok sayıda güvenilir raporun, hükümetin bu yükümlülüklere her zaman uymadığını gösterdiği kaydedildi. Çok sayıda kişinin Gülen hareketi ya da PKK’yla bağlantı iddiasıyla gözaltına alındığı, ancak çoğunlukla sınırlı bir yargı süreci ya da kendilerine karşı suçlamalara yönelik kanıtlara sınırlı erişim imkanı tanındığı belirtildi.
Raporda, telefonlarında ByLock tespit edilenlerin tutuklanmasıyla ilgili olarak, “Hükümet, ByLock mesajlaşma uygulamasını kullanan bireylerin, hükümetin 2016 darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen hareketini tanımlamada kullandığı bir terim olan Fethullah Terör Örgütü’nün (FETÖ) üyeleri olduğunu iddia etti” ifadesi kullanıldı ve bu konudaki gelişmeler sıralandı.
“Referandumda kabul edilen anayasal değişiklikler yargının bağımsızlığını zayıflattı”
Raporda, yasaların yargı bağımsızlığını öngörmesine rağmen, Türkiye’de yargının başta yürütme organı tarafından olmak üzere etkiye maruz kalmaya devam ettiği şeklindeki eleştirilere atıf yapıldı. ABD Dışişleri raporunda, referandumda kabul edilen anayasal değişikliklerin yargının bağımsızlığını daha da zayıflattığı tespitine yer verildi.
Raporda, yetkililerin “terörle mücadele yasalarını” çok sayıda insan hakları aktivisti, medya kuruluşları, şüpheli PKK destekçileri ve Gülen hareketinin üyesi olduğu iddia edilenler ve diğerlerine karşı çok geniş bir tanımla kullandığı gözlemi dile getirildi. İnsan hakları gruplarının, birçok tutuklunun terörle ciddi çapta bir bağlantısının bulunmadığı ve AKP’ye eleştirel sesleri susturmak ya da siyasi muhalefeti zayıflatmak için hapse atıldığı şeklindeki iddiaları da raporda aktarıldı.
“İfade ve internet özgürlükleri giderek kısıtlanıyor”
Anayasa ve yasalar belirli sınırlamalarla ifade özgürlüğünü içerse de, hükümetin yıl boyunca basına yönelik de ifade özgürlüğünü kısıtladığına değinilen raporda, hükümetin gazetecilere yönelik baskıları, adli kovuşturma ve tutuklama vakaları nedeniyle ifade özgürlüğünün engellendiği ve oto-sansürün yaygınlaştığı şeklindeki gözlemlere atıf yapıldı. Gazeteciler ve azınlıklar dahil yüzlerce kişinin, cumhurbaşkanı, başbakan ya da devlet kurumlarına hakaretten dolayı adli kovuşturmaya maruz kaldığına dikkat çekildi.
Raporda, birçok durumda bireylerin devleti ya da hükümeti, haklarında dava ya da soruşturma açılması riskine maruz kalmaksızın eleştiremediği, hükümetin bazı dini, siyasi ya da kültürel görüşlere sempati gösterenlerin ifade özgürlüklerini kısıtladığı belirtildi. Bağımsız gazetecilere yönelik kovuşturmaların yıl boyunca medya özgürlüğünü sınırladığı ifade edilerek, bu kovuşturmalardan örnekler sıralandı. Hükümet ve siyasi liderlerle destekçilerinin çeşitli yöntemlerle gazetecilere yönelik baskı ve korkutma araçlarını kullandığı belirtilerek, bu yöntemler arasında dava açılması, tehditler ve bazı durumlar fiziksel saldırılar gösterildi.
Raporda, yıl içerisinde internet özgürlüğünün de kötüleşmeye devam ettiği kaydedildi.
Rahip Brunson da raporda
Raporda Amerikalı rahip Andrew Brunson’ın tutukluluğuna da değinilerek, siyasi olduğuna geniş biçimde inanılan suçlamalara yönelik kanıtlara ulaşılmasının zorluğuna dikkat çekildi.
[TR724] 20.4.2018
Fatih Portakal Erdoğan’ın deprem sözlerine bakıp uyardı: Bu iktidar kalmalı, nasıl bozdularsa sorunları da çözmeli!
Fox TV haber spikeri Fatih Portakal, ana haber bülteninde 24 Haziran erken seçimiyle ilgili çok konuşulacak bir yorum yaptı. Portakal, ‘Belki sizi şaşırtacağım ama bu iktidar kalmalı. Nasıl ekonomiden sosyal yaşantısına kadar bozdularsa bu iktidar kalmalı, Erdoğan liderliğinde sorunları çözmeli’ dedi.
Fatih Portakal, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü 150. Yıl Programı’nda söylediği “Depremin yıkıcı etkilerine karşı hazırlık yapmış olacağız aksi takdirde bu süreçten zararlı çıkmamız kaçınılmaz hale gelecek” sözlerine yanıt verdi.
‘ŞAŞIRTACAĞIM AMA BU İKTİDAR KALMALI’
Fatih Portakal, ‘Cumhurbaşkanı 3 Kasım 2019’a kadar gidebilirdim diyor, haklı gidebilirdi ama gidemezdi. Söylediği cümle gidemeyeceğini gösteriyor. Siz ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’i neden azarladınız, neden hedef gösterdiniz. Demekki kötü olduğunu siz de biliyormuşsunuz. Mehmet Şimşek yine uyarıyor, seçimden sonra reformlar var, acı reçete var. Belki sizi şaşırtacağım ama bu iktidar kalmalı. Nasıl ekonomiden sosyal yaşantısına kadar bozdularsa bu iktidar kalmalı, Erdoğan liderliğinde sorunları çözmeli’ dedi.
Fatih Portakal sözlerine şöyle devam etti:
İktidar eğer değişirse yeni gelecek olan bir enkaz alacak, belli. Erdoğan ‘deprem’ ifadesini kullanıyor. O zaman enkazı siz yarattıysanız, siz çözün beyler. Seçimden sonra zor günler bizi bekliyor.
[TR724] 20.4.2018
Fatih Portakal, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü 150. Yıl Programı’nda söylediği “Depremin yıkıcı etkilerine karşı hazırlık yapmış olacağız aksi takdirde bu süreçten zararlı çıkmamız kaçınılmaz hale gelecek” sözlerine yanıt verdi.
‘ŞAŞIRTACAĞIM AMA BU İKTİDAR KALMALI’
Fatih Portakal, ‘Cumhurbaşkanı 3 Kasım 2019’a kadar gidebilirdim diyor, haklı gidebilirdi ama gidemezdi. Söylediği cümle gidemeyeceğini gösteriyor. Siz ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’i neden azarladınız, neden hedef gösterdiniz. Demekki kötü olduğunu siz de biliyormuşsunuz. Mehmet Şimşek yine uyarıyor, seçimden sonra reformlar var, acı reçete var. Belki sizi şaşırtacağım ama bu iktidar kalmalı. Nasıl ekonomiden sosyal yaşantısına kadar bozdularsa bu iktidar kalmalı, Erdoğan liderliğinde sorunları çözmeli’ dedi.
Fatih Portakal sözlerine şöyle devam etti:
İktidar eğer değişirse yeni gelecek olan bir enkaz alacak, belli. Erdoğan ‘deprem’ ifadesini kullanıyor. O zaman enkazı siz yarattıysanız, siz çözün beyler. Seçimden sonra zor günler bizi bekliyor.
[TR724] 20.4.2018
Bunları yapın zafer garanti! [Levent Kenez]
Bu baskın seçimde muhalefetin makus talihini yenmesi için gerekli bütün plan ve hazırlıkları Fetö-PKK-PYD-DHKP-C-CHP-HDP-Vatikan-Almanya-lgbt şebekesi adına derledik. Bu aşağıdaki seçim kampanyasını uyguladıkları takdirde muhalefetin ilk turda seçimleri kazanmaması için bir neden kalmıyor. Çok az zaman kaldığı için seçim filmi çekme, otobüs-minibüs giydirme gibi şeylerle uğraşmıyoruz. Oldukça ekonomik ve insan merkezli bir kampanya yürüteceğiz.
Öncelikle seçimin en hararetli günlerinin mübarek Ramazan ayına denk geldiğini unutmuyoruz. Ve bütün adaylar olarak imsaktan iftara kadar evlerdeyiz, piyasada görünmüyoruz. Malum zat günde 3 yerde konuşacak. Bizim milletimizin oruç kafa ile başka yaratığa dönüştüğünü bilerek açlığın beynine vurduğu, babasını tanımadığı o saatlerde nereyi açsa 30 kanaldan bangır bangır bağıran birilerinin sesini duyarsa “Yeter, Allah kahretsin, oruç oruç dinden imandan çıkartacaksın bizi” diye başlayan sözleri söylemesine ve buradan az da olsa bir geri dönüş alacağımıza inanıyoruz.
Ramazan hazırlığımız bitti mi? Tabi ki hayır. İftarın açıldığı çay ile sigaranın buluşacağı, 16 saat beklenen o vuslat anında seçim minibüslerimizle son ses “Sigara yasağına hayır”, “Sigara hakkımızdır”, “Sigara içenler tutuklanamaz”, “Nargileci gençler serbest bırakılsın”, “Sigara serbest olacak, vergiler kalkacak” diyerek anonslara başlıyoruz. “Sigara yasak mı lan ülkede” diye sorulduğunda hemen gençlik örgütünden arkadaşlarımız “Reis seçildiğinde sigarayı yasaklayacakmış” diyecekler. “Olur mu lan öyle şey, ….böyle işi” dedirtene kadar sakince ve sabırla “Aynen öyle olacakmış” diye ısrar ediyoruz. Yalan söylemeyeceğiz sadece hile yapıyoruz.
Diğer hazırlığımız anketler ve ülkedeki iklim. Bütün mecralardan Erdoğan’ın açık ara önde olduğunu pompalıyoruz. Kimi zaman yüzde 60’la önde, bazen 65 hatta yer yer 70’lere çıkmakta bir beis yok. Seçimlerin Erdoğan tarafından rahatlıkla kazanılacağını söyleyen havuz kalemlerini, aktrolleri ve AKP’li vekilleri bolca yayıyoruz. Bunu neden yaptık? İşte sebebi. Turizmcilerin kapısını çalıyoruz: “Arkadaş sen de ben de biliyoruz ki yakında hepiniz iflassınız, bu hükümet olduğu sürece yabancı turistin geleceği yok. Ya bize şimdi destek ver ya da yarın hiç ağlama”. İkna ettiğimiz turizmcilerle yurtdışı turları ilan ediyoruz. 23 Haziran çıkış, 26 Haziran dönüş. 50 Euro Kutsal Topraklar, 75 Euro Ecdadın İzinde Balkanlar ve 100 Euro her şey dahil Ukrayna. Hem de 10 taksit. Bu çeşitlilikle bütün Cumhur ittifakına hitap ettiğimiz için epey bir vatandaşımızı ülkeden yollamış olacağız.
Elbette futbol. 3 büyük kulübümüzün kapısını çalıyoruz ve diyoruz: “Siz bu sene şampiyonluğu kaybedince ne kadar zarardasınız?” Ne diyorlarsa üstüne seçilince 50 milyon vereceğimizi taahhüt edip bu sene Başakşehir’in şampiyon olmasını sağlıyoruz. Bu çok gizli anlaşmadan kesinlikle taraftarların haberi olmayacak. Başakşehir şampiyon olur olmaz bütün muhalifler araçlarıyla bulundukları her yerde sabaha kadar durmadan korna çalarak şehir turunu çıkıyoruz. Ertesi gün bütün gençlik teşkilatı arkadaşlarımız Başakşehir forması giyerek sokağa çıkacaklar. Sırtlarında Erdoğan yazacak. Bu arada şehir turu atarken “Fincanı taştan oyarlar, Beşiktaş’a/Fener’e/Cimbom’a da böyle…” tezahüratları ile tahrik edebildiğimiz kadar tahrik ediyoruz. Bitti mi? Hayır. Şehirlerin her yerine “Şampiyon Başakşehirimizi tebrik ederim. Recep Tayyip Erdoğan” yazılı pankartlar asıyoruz. Hemen kaldırabilirler. Yedekli çalışmak lazım.
Çek-getir-al-git kampanyası. Seçim kanunu çerçevesinde partilerimize yapılacak devlet yardımına kesinlikle dokunmuyoruz. Bunu kullanacağımız dev kampanya şu şekilde: Geçmiş senelerde başarı ile uygulanan ve seçmenin verdiği oyun fotoğrafını getirdiği takdirde aldığı teşvik primi uygulamasına biz de dahil oluyoruz. Bu kampanya çok sessiz ve derinden ilerlemeli. Piyasayı yükseltmeye gerek yok. Kaynaklar sınırlı. Karşı tarafla baş edemeyiz. Seçimden önceki akşam geç saatte bütün partililerimiz gözünü kestirdiği AKP’li-Mhp’li seçmeni arayarak bu müjdeyi verecek.
Ve gelelim seçim kampanyasına damgasını vuracak 15 Temmuz ve milliyetçi dalga ile baş etmeye. Asla umutsuzluk ve karamsarlığa yer yok. Önce 15 Temmuz’da tankın önüne yatan kel arkadaşın olduğu fotoğraftan onun kelleyi çıkararak Kılıçdaroğlu’nu yerleştiriyoruz. 2-3 gün gülerler, 3-4 gün söverler, 10 gün sonra cevap verirler. ‘Tankları durduran adam: Kılıçdaroğlu’ sözünü her yere yazıyoruz. ‘Çare Sarıgül’ ve ‘Nuri Alço’ ekibi bu işi halledebilir. Evde oturup gazilik maaşını duyunca orasını burasını sakatlayıp maaş alan 15 Temmuz gazilerinden 10-15 tane buluyoruz. Maaşları katlayacağız sözü verip her gün bir tanesi “evet Kılıçdaroğlu tam şuradaydı”, “Hemen arkamdaydı”, “Benim hayatımı kurtardı” şeklinde konuşturuyoruz. Şimdiye kadar mütevaziliğinden bunları anlatmadı adam gibi adam demeyi ihmal etmiyoruz. Havaalanından çıkış görüntülerinin saniye saniye montaj olduğunu her yerde üstüne basa basa vurguluyoruz.
Şimdi top Akşener de. Meral Akşener seçildiği takdirde Münbiç, Cerablus, Kobani, İdlib, Halep, Kandil ve Kerkük’e gireceğini her yerde söyleyecek. Hatta sadece bunu söyleyecek. “N’oldu Afrin’den öteye gidemiyorsunuz, bu mu cesaretiniz Abiler” mesajını verecek de verecek. Her partiden arkadaşlarımız Amerikalıların Ruslarla anlaşıp Akşener’e söz verildiğini, seçildiği takdirde Suriye’nin kuzeyinin Akşener’e bırakılacağını fıs fıs her yerde yayacaklar.
Bir diğer hazırlığımız da haçlı ittifakı ile ilgili kara propaganda için. Erdoğan’ın Vatikan’da Papa hazretleri ile sarmaş dolaş çekilen aile fotoğrafını hatırlıyorsunuzdur. Bunu çok güzel kartpostal haline getiriyoruz ve 50 milyon adet çok gizli partili bir matbaada basıyoruz. Partilerimizde bütün seçmenlerimizin listesi ve adresleri var. Çok farklı zarflarla asla bir organizasyon olduğunu hissettirmeden, her şehirdeki postanelerden bütün evlere “Mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik ederim. Recep Tayyip Erdoğan” yazılı bu kartpostallardan gönderiyoruz.
Gelelim Almanya, Avusturya ve Hollanda belasına. Yurt dışındaki arkadaşlarımız buraların devlet yetkilileri ile görüşüp anlaşıyor. Bu seçimde her şey serbest olsun sakın ha AKP’lilere yasak getirmeyin diyoruz. Hatta Hollanda, aile bakanımızı özel olarak davet ediyor. “Reis adamları dize getirdi” diyen olacak. Olsun. Mağduriyet kadar değerli bir kazanım değil. Elbette işi sıkı tutuyoruz ve Avusturya,Almanya ve Hollanda’nın AKP’ye oy verenlerin sosyal yardımlarını iptal edeceğini uyduruyoruz. Seçim günleri elçilik ve konsolosluk bahçesini gören yerlere kurulan gizli kameralarla yüz tanıma sistemi ile kimin oy kullandığını tespit ettiklerini, kendi adamlarını zaten tanıdıkları için kalanları zor günler beklediğini yayıyoruz. İsrail için bir şey yapamayız. Onların kimi desteklediği malum.
Şimdi bize bi Ermeni lazım. Seçimler ilan edilir edilmez Ermeni Soykırımı’nı tanıyalım diye teklif veren sivrizeka Garo Paylan ve AKP’nin gönüllü elemanları Etyen Mahçupyan ve Markar Eseyan gösterdi ki burada çok dikkatli olmak lazım. Hayko Bağdat bu noktada güvenilir görülüyor. Onun twitterdaki aktifliğinden ve AKP’lilerle diyaloğundan faydalanarak “Bütün Ermeniler Erdoğan’ın yanında” mesajını devamlı iletiyoruz.
PKK’nın seçimlerde ne yapacağı bilinmez. Önceki seçimde olduğu gibi AKP için çalışabilirler. O yüzden legal alandaki sivillerden gideceğiz. Nasıl ki geçen seçimde aday olan Ekmek için Ekmeleddin Erdoğan’a oy vereceğini açıkladı ise aynı şeyi diğer aday Demirtaş’tan da bekliyoruz. “Demirtaş da Erdoğan’a oy verecekmiş” diyerek herkese yayıyoruz. HDP seçim dönemi piyasada olmayacak. Güneydoğu’daki sandıkları tutsun yeter.
Ve son olarak her seçimde isabetli tahminler ile parlak bir sicile sahip cemaat mensubu gazetecilerde sıra. Mübarek olanlarını Ramazan’ın son 10 günü itikafa girmeye teşvik ediyoruz ve seçimler bitene kadar çıkmamalarını sağlıyoruz. Onların duasına ihtiyacımız var. AKP’lilerin uğraştıkları ile işimiz. Geçen seçimde viral olarak dolaşan evet kampanyasını hiç yüksünmeden birebir kopyalıyoruz. “Levent kardeşim benim oyum milli ve yerli Erdoğan’a, sen de var mısın” şeklinde gelen mini videoyu gelen şahıs aynı sözlerle bir diğerine paslıyor. Bu totemin bu sefer tutacağına dair derin bir hissiyat sizde de oluşmuştur.
Bu kadar anlattık peki kim kime oy verecek diyorsanız ben bütün bunları adaşım kazansın diye anlattım. Siz ne sanmıştınız?
[Levent Kenez] 21.4.2018 [TR724]
Öncelikle seçimin en hararetli günlerinin mübarek Ramazan ayına denk geldiğini unutmuyoruz. Ve bütün adaylar olarak imsaktan iftara kadar evlerdeyiz, piyasada görünmüyoruz. Malum zat günde 3 yerde konuşacak. Bizim milletimizin oruç kafa ile başka yaratığa dönüştüğünü bilerek açlığın beynine vurduğu, babasını tanımadığı o saatlerde nereyi açsa 30 kanaldan bangır bangır bağıran birilerinin sesini duyarsa “Yeter, Allah kahretsin, oruç oruç dinden imandan çıkartacaksın bizi” diye başlayan sözleri söylemesine ve buradan az da olsa bir geri dönüş alacağımıza inanıyoruz.
Ramazan hazırlığımız bitti mi? Tabi ki hayır. İftarın açıldığı çay ile sigaranın buluşacağı, 16 saat beklenen o vuslat anında seçim minibüslerimizle son ses “Sigara yasağına hayır”, “Sigara hakkımızdır”, “Sigara içenler tutuklanamaz”, “Nargileci gençler serbest bırakılsın”, “Sigara serbest olacak, vergiler kalkacak” diyerek anonslara başlıyoruz. “Sigara yasak mı lan ülkede” diye sorulduğunda hemen gençlik örgütünden arkadaşlarımız “Reis seçildiğinde sigarayı yasaklayacakmış” diyecekler. “Olur mu lan öyle şey, ….böyle işi” dedirtene kadar sakince ve sabırla “Aynen öyle olacakmış” diye ısrar ediyoruz. Yalan söylemeyeceğiz sadece hile yapıyoruz.
Diğer hazırlığımız anketler ve ülkedeki iklim. Bütün mecralardan Erdoğan’ın açık ara önde olduğunu pompalıyoruz. Kimi zaman yüzde 60’la önde, bazen 65 hatta yer yer 70’lere çıkmakta bir beis yok. Seçimlerin Erdoğan tarafından rahatlıkla kazanılacağını söyleyen havuz kalemlerini, aktrolleri ve AKP’li vekilleri bolca yayıyoruz. Bunu neden yaptık? İşte sebebi. Turizmcilerin kapısını çalıyoruz: “Arkadaş sen de ben de biliyoruz ki yakında hepiniz iflassınız, bu hükümet olduğu sürece yabancı turistin geleceği yok. Ya bize şimdi destek ver ya da yarın hiç ağlama”. İkna ettiğimiz turizmcilerle yurtdışı turları ilan ediyoruz. 23 Haziran çıkış, 26 Haziran dönüş. 50 Euro Kutsal Topraklar, 75 Euro Ecdadın İzinde Balkanlar ve 100 Euro her şey dahil Ukrayna. Hem de 10 taksit. Bu çeşitlilikle bütün Cumhur ittifakına hitap ettiğimiz için epey bir vatandaşımızı ülkeden yollamış olacağız.
Elbette futbol. 3 büyük kulübümüzün kapısını çalıyoruz ve diyoruz: “Siz bu sene şampiyonluğu kaybedince ne kadar zarardasınız?” Ne diyorlarsa üstüne seçilince 50 milyon vereceğimizi taahhüt edip bu sene Başakşehir’in şampiyon olmasını sağlıyoruz. Bu çok gizli anlaşmadan kesinlikle taraftarların haberi olmayacak. Başakşehir şampiyon olur olmaz bütün muhalifler araçlarıyla bulundukları her yerde sabaha kadar durmadan korna çalarak şehir turunu çıkıyoruz. Ertesi gün bütün gençlik teşkilatı arkadaşlarımız Başakşehir forması giyerek sokağa çıkacaklar. Sırtlarında Erdoğan yazacak. Bu arada şehir turu atarken “Fincanı taştan oyarlar, Beşiktaş’a/Fener’e/Cimbom’a da böyle…” tezahüratları ile tahrik edebildiğimiz kadar tahrik ediyoruz. Bitti mi? Hayır. Şehirlerin her yerine “Şampiyon Başakşehirimizi tebrik ederim. Recep Tayyip Erdoğan” yazılı pankartlar asıyoruz. Hemen kaldırabilirler. Yedekli çalışmak lazım.
Çek-getir-al-git kampanyası. Seçim kanunu çerçevesinde partilerimize yapılacak devlet yardımına kesinlikle dokunmuyoruz. Bunu kullanacağımız dev kampanya şu şekilde: Geçmiş senelerde başarı ile uygulanan ve seçmenin verdiği oyun fotoğrafını getirdiği takdirde aldığı teşvik primi uygulamasına biz de dahil oluyoruz. Bu kampanya çok sessiz ve derinden ilerlemeli. Piyasayı yükseltmeye gerek yok. Kaynaklar sınırlı. Karşı tarafla baş edemeyiz. Seçimden önceki akşam geç saatte bütün partililerimiz gözünü kestirdiği AKP’li-Mhp’li seçmeni arayarak bu müjdeyi verecek.
Ve gelelim seçim kampanyasına damgasını vuracak 15 Temmuz ve milliyetçi dalga ile baş etmeye. Asla umutsuzluk ve karamsarlığa yer yok. Önce 15 Temmuz’da tankın önüne yatan kel arkadaşın olduğu fotoğraftan onun kelleyi çıkararak Kılıçdaroğlu’nu yerleştiriyoruz. 2-3 gün gülerler, 3-4 gün söverler, 10 gün sonra cevap verirler. ‘Tankları durduran adam: Kılıçdaroğlu’ sözünü her yere yazıyoruz. ‘Çare Sarıgül’ ve ‘Nuri Alço’ ekibi bu işi halledebilir. Evde oturup gazilik maaşını duyunca orasını burasını sakatlayıp maaş alan 15 Temmuz gazilerinden 10-15 tane buluyoruz. Maaşları katlayacağız sözü verip her gün bir tanesi “evet Kılıçdaroğlu tam şuradaydı”, “Hemen arkamdaydı”, “Benim hayatımı kurtardı” şeklinde konuşturuyoruz. Şimdiye kadar mütevaziliğinden bunları anlatmadı adam gibi adam demeyi ihmal etmiyoruz. Havaalanından çıkış görüntülerinin saniye saniye montaj olduğunu her yerde üstüne basa basa vurguluyoruz.
Şimdi top Akşener de. Meral Akşener seçildiği takdirde Münbiç, Cerablus, Kobani, İdlib, Halep, Kandil ve Kerkük’e gireceğini her yerde söyleyecek. Hatta sadece bunu söyleyecek. “N’oldu Afrin’den öteye gidemiyorsunuz, bu mu cesaretiniz Abiler” mesajını verecek de verecek. Her partiden arkadaşlarımız Amerikalıların Ruslarla anlaşıp Akşener’e söz verildiğini, seçildiği takdirde Suriye’nin kuzeyinin Akşener’e bırakılacağını fıs fıs her yerde yayacaklar.
Bir diğer hazırlığımız da haçlı ittifakı ile ilgili kara propaganda için. Erdoğan’ın Vatikan’da Papa hazretleri ile sarmaş dolaş çekilen aile fotoğrafını hatırlıyorsunuzdur. Bunu çok güzel kartpostal haline getiriyoruz ve 50 milyon adet çok gizli partili bir matbaada basıyoruz. Partilerimizde bütün seçmenlerimizin listesi ve adresleri var. Çok farklı zarflarla asla bir organizasyon olduğunu hissettirmeden, her şehirdeki postanelerden bütün evlere “Mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik ederim. Recep Tayyip Erdoğan” yazılı bu kartpostallardan gönderiyoruz.
Gelelim Almanya, Avusturya ve Hollanda belasına. Yurt dışındaki arkadaşlarımız buraların devlet yetkilileri ile görüşüp anlaşıyor. Bu seçimde her şey serbest olsun sakın ha AKP’lilere yasak getirmeyin diyoruz. Hatta Hollanda, aile bakanımızı özel olarak davet ediyor. “Reis adamları dize getirdi” diyen olacak. Olsun. Mağduriyet kadar değerli bir kazanım değil. Elbette işi sıkı tutuyoruz ve Avusturya,Almanya ve Hollanda’nın AKP’ye oy verenlerin sosyal yardımlarını iptal edeceğini uyduruyoruz. Seçim günleri elçilik ve konsolosluk bahçesini gören yerlere kurulan gizli kameralarla yüz tanıma sistemi ile kimin oy kullandığını tespit ettiklerini, kendi adamlarını zaten tanıdıkları için kalanları zor günler beklediğini yayıyoruz. İsrail için bir şey yapamayız. Onların kimi desteklediği malum.
Şimdi bize bi Ermeni lazım. Seçimler ilan edilir edilmez Ermeni Soykırımı’nı tanıyalım diye teklif veren sivrizeka Garo Paylan ve AKP’nin gönüllü elemanları Etyen Mahçupyan ve Markar Eseyan gösterdi ki burada çok dikkatli olmak lazım. Hayko Bağdat bu noktada güvenilir görülüyor. Onun twitterdaki aktifliğinden ve AKP’lilerle diyaloğundan faydalanarak “Bütün Ermeniler Erdoğan’ın yanında” mesajını devamlı iletiyoruz.
PKK’nın seçimlerde ne yapacağı bilinmez. Önceki seçimde olduğu gibi AKP için çalışabilirler. O yüzden legal alandaki sivillerden gideceğiz. Nasıl ki geçen seçimde aday olan Ekmek için Ekmeleddin Erdoğan’a oy vereceğini açıkladı ise aynı şeyi diğer aday Demirtaş’tan da bekliyoruz. “Demirtaş da Erdoğan’a oy verecekmiş” diyerek herkese yayıyoruz. HDP seçim dönemi piyasada olmayacak. Güneydoğu’daki sandıkları tutsun yeter.
Ve son olarak her seçimde isabetli tahminler ile parlak bir sicile sahip cemaat mensubu gazetecilerde sıra. Mübarek olanlarını Ramazan’ın son 10 günü itikafa girmeye teşvik ediyoruz ve seçimler bitene kadar çıkmamalarını sağlıyoruz. Onların duasına ihtiyacımız var. AKP’lilerin uğraştıkları ile işimiz. Geçen seçimde viral olarak dolaşan evet kampanyasını hiç yüksünmeden birebir kopyalıyoruz. “Levent kardeşim benim oyum milli ve yerli Erdoğan’a, sen de var mısın” şeklinde gelen mini videoyu gelen şahıs aynı sözlerle bir diğerine paslıyor. Bu totemin bu sefer tutacağına dair derin bir hissiyat sizde de oluşmuştur.
Bu kadar anlattık peki kim kime oy verecek diyorsanız ben bütün bunları adaşım kazansın diye anlattım. Siz ne sanmıştınız?
[Levent Kenez] 21.4.2018 [TR724]
Seçimler: Umudu da gerçeklerle bağı da kaybetmemek [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Çok düşündüm bu yazıyı yazmadan önce. Acaba bir akademisyenin ya da yazarın, veya sanatçının, hadi onları geçtik, okur-yazar herhangi birinin Türkiye’nin şu anki ortamındaki rolü ne olmalı? Umut mu vermek, gördüğü gerçekleri mi söylemek yoksa.
Sanırım hepimiz bu çelişkiyi yaşıyoruz. Gördüklerimiz bizi dehşete de düşürse, içimizde hep “belki de düzelir her şey” beklentisi var. Bu anlamda umut, insan olmanın bir parçasıdır. En karamsar olduğumuz ve en yaman zorluklarla mücadele ettiğimiz anlarda bile, bu umuttur bize güç veren ve ayakta kalmamızı sağlayan. Diğer taraftan, akıl umuttan önde olmalı. Çünkü öncelenen ümitler, bize bir süre tozpembe bir gelecek vaat ederek kısa bir süre daha ayakta kalmamıza yarasa da, eğer beklenti gerçekleşmezse, hayal kırıklığı korkunç olabilir. Ve bu bizi başlangıçtaki pozisyondan çok daha gerilere itebilir. Psikolojimiz üzerinde yıkıcı etkide bulunabilir.
Seçimler olacak. Evet bir umut var. Erdoğan karşısında sandıkta bir mücadele hakkı doğdu. Herkes oyunu kullanacak, kullanmalı elbette ki. En azından meydanlarda açık eleştiriler yapılacak şimdi. İnsanlar konuşacak, durum değerlendirmesi yapacak. Aile içinde siyasi mevzular tartışılacak. İnsanların sırtını döndüğü, görmezden geldiği, görüp de görmüyormuş gibi yaptığı şeyler yeniden gün yüzüne çıkacak. OHAL kendisine dokunmayanlar tanışacak onunla. Hak gasplarının ne olduğu yaşanılarak hissedilecek. Tek seslileşen bir ülkede yeniden bir siyasallaşma, bir eleştirel dönem, bir alternatif ihtiyacının dışa vurumu gerçekleşecek. Bunları elbette biliyor, anlıyorum.
ŞİMDİ DE GERÇEKLER…
Ancak bir de gerçekler var – acı gerçekler. Mesela Türkiye’nin üçüncü büyük siyasal partisi olan HDP’nin eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, tamamen siyasi suçlamalarla uzunca süredir hapishanede. Onunla beraber onlarca HDP’li milletvekili de içerde. Enis Berberoğlu içerde! Bir CHP milletvekili! Ve CHP kendisi için adalet yürüyüşleri organize etmişti hani, şimdilerde kimse hatırlamasa da. Berberoğlu’nun 6 yıl hapis cezası aldığı abrakadabra bir “yargı” süreci sonrasında, CHP’de her şey hayatın olağan akışına geri dönmüş gibi. Şimdilerde “aslan sosyal demokratlar” başkan adayı konusuna sarmış durumdalar. Kimse içeriye muhalif vekilleri kim tıktı, nasıl tıktı sormuyor! E, çünkü rahatsız edici sorular bunlar. Ama gerekli olmadığını kim ileri sürebilir? Rakamlar çok şeyi anlatır. O halde rakamlar üzerinden ilerletelim konuyu: 50,000’den fazla insan mesela. Sağlam bir rakam, değil mi? Bu insanlar, siyasi suçlu olarak 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında içeri atıldı. Birçoğu onlarca ay iddianamesi bile yazılmaksızın hapishanede tutuldular. İçlerinde banka hesabından, yanlış okulda öğrenci olmaktan (ya da yanlış okulda okuyan öğrencinin velisi olmaktan!), yanlış gazetede yazmaktan, yanlış şeyleri söylemekten (ya da sadece bir şeyleri söylemekten!), yanlış kitap bulundurmaktan, yanlış sendikaya üye olmaktan – yüzlerce farklı hikâyeden – hapiste olanlar var.
Her bir hikâyenin ortak noktası, hukuki olmamaktır. Bu insanlar siyasi tutuklu! Gerçek tutuklu olma nedenleri, elbette darbeye karışmak değil. Zaten on binlerce tutuklu arasında bir tanesinin silahı, topu tüfeği yoktu! Kalemin ve defterin, aklın ve düşüncenin silah addedildiği bir anayasasız rejimce keyfi olarak tutuklandılar. “Birileri öyle istiyor” diye içerdeler. Bazı “sayın muhbir vatandaşlar” ihbar etti diye adları kara listelere alındı. Benzer gerekçe ve sebeplerle 150,000’den fazla kamu görevlisi işini kaybetti. Onları herhangi bir iç disiplin soruşturması olmaksızın, yargı kararı olmadan, savunma hakkı verilmeden, bir gecede yayınlanan oldu-bitti türü Saray kararnameleriyle attılar. Yönetim, devletin anayasa ve kanunlarına uymayarak yaptı bunu. 150’den fazla gazeteci hapishanede bulunuyor. Binlerce akademisyen – sayı 8,000 civarında – üniversitelerden atıldı, bu satırların yazarı da dâhil. Türkiye’deki Olağanüstü Hal Rejimi (OHAL) 7. Kez üç aylığına uzatıldı. Yani seçimler bu atmosferde gerçekleşecek.
KİMİN NE DÜŞÜNECEĞİ MASA BAŞINDA TASARLANIYOR
Evet, saymaya devam edelim. Ülkede medyanın çok büyük bir çoğunluğu rejime doğrudan bağlı hale getirildi. Tarafgirlikten falan bahsetmiyorum ben, geçin onu. Benim söz ettiğim, başlıkların tasarımına kadar her şeyin, tüm “haberlerin” (algı çalışmasının) Orwell’ın 1984’ü ya da Hitler dönemi Goebbels’in taktikleri izlenerek üretildiği bir propaganda makinesi. O kadar güçlü ki, Türkiye’de ortalama vatandaş ne düşünecek, o masa başında tasarlanıyor ve hayata geçiriliyor. Rejimin kullandığı dil başta olmak üzere, her şey planlı ve programlı şekilde belirleniyor ve topluma enjekte ediliyor. Tek tük kalan havuz medyası dışındaki gazete ve televizyonlar, bu sosyal deneyin kontrol grubu. Bir taraftan halka “bak işte eleştirmek isteyene engel olan mı var!” deniliyor bunlar üzerinden. Diğer taraftan, bu medyada da rejimin kavramlarıyla rejimin dili konuşuluyor. Kullanılan “FETÖ” söylemi, takibata alınan zavallı insanlardan “terörist” diye söz etmeler, Yunanistan ve Suriye ile alakalı milli duyguları canlı tutmaya yönelik kuru nasyonalist propaganda, tüm bunlar o sözde muhalif medyada yer alıyor kesintisizce. Rejim böylelikle bir “Pravda’ya” değil, onlarca Pravda’ya sahip oluyor. Farklı gazeteler ve TV’lerde aynı içerikli tasarım “haberler” ile bombardımana uğrayan toplumda, sağcısı-solcusu, AKP/MHP’lisi ve CHP/IYİ partilisi, tüm Türk siyaseti, esasında rejimin dilini kullanarak rejimin anlatısını (diskurunu) yineliyor. Ve adaylar. Adaylar üzerinde tartışıyorlar!
Çıldırmamak mümkün değil! Borges labirentlerinden birinde, geçmiş-gelecek ve gerçek ile sürreal bir durum arasında giderek aklını kaybeden bir meta-psikozla karşı karşıyayız. Ama yaşanılan, postmodern bir öykünün teması değil, bizim gerçeğimiz! Hani olur ya, bazen “acaba dünyada tek ben mi varım?” türünden düşüncelere kapılırız. Hani sanki her şey bir simülasyonmuş, adeta bir kontrollü deney ortamı gibi. Ve bir tür Truman Show’un kendi “gerçekliğinden” emin olma durumu içinde, esasında yapay ve kurgulanmış bir sanal dünyanın ümitsiz ve zavallı konumunda bulunuyoruz gibi. Ya da Neo’nun yaşadığı tüm hayatın esasında bir bilgisayar programının interaktif sümülasyonu olduğunu öğrenmeden önce, sadece hisleriyle ve zekâsıyla farkına varmaya başladığı bir kâbustaymışız gibi. Ümitle uyanmayı bekleyerek! Evet, yazının başında bahsettiğim, bizi hayata bağlayan o “umut”, hepimizin kullandığı doğan uyuşturucu. Oysa ağrıyı kesse de, esasında ağrı orada. Sadece siz hissetmiyorsunuz!
BU BİR İKTİDAR DEĞİL, REJİM
Rejim. Karşı karşıya olduğumuz şeyin adı bu. İktidar değil! Başkanlık sistemi değil! Rejim! Tıpkı diğer meşrulaştırıcı enstrümanlar gibi, seçimler de rejimin iktidarını devam ve konsolide etmek için kullandığı araçlardan biri. ABD dışişleri sözcüsü, diplomatik dille söylenebilecek en sert şekilde dün Türkiye’de yapılacak erken başkanlık seçimlerinin ve genel seçimlerin OHAL olduğu sürece demokratik kriterlere uygun olmayacağını ifade etti. Benim bu yazıda anlatmaya çalıştığım (ümit vermediğini bildiğim) yalın gerçeği aktarmış oldu. OHAL dediği rejimdir. Rejimler, seçimleri sadece meşruiyet için kullanır. Seçim İran’da da var, Venezüella’da da. Küba’da da var, Çin’de de. Kuzey Kore’de de var, Rusya’da da! Oysa kimse bu ülkelerde oynanan demokrasicilik oyununun gerçek bir demokrasi olduğunu iddia etmiyor. Çünkü demokrasi kurumlardır, hukuk devletidir, güçler ayrılığıdır, insan ve azınlık haklarıdır, yargının bağımsızlığıdır, denge ve kontrol mekanizmalarıdır, Anayasa Mahkemesidir, hukuk ve geleneklerdir. Seçimler demokrasinin salt bir boyutudur. Maalesef bunları anlamamış bir toplumumuz var. Daha da kötüsü, yetişmiş insanlarımızın (buna maalesef bazı gazeteciler de dâhil!) bunu anlama konusunda yaşadıkları güçlükler. Ama en kötüsü, CHP ve İYİ Parti’nin kadrolarının hala bu gerçeği kavrayamamış olmaları.
Bu rejim Yüksek Seçim Kurulu başta olmak üzere, tüm devlet kurumlarını kendisine bağladı. Buna yüksek yargı ve hatta Anayasa Mahkemesi bile dâhil! Seçim günü TV yayınlarını kim yapacak? Artık Doğan Haber Ajansı bile (var da!) yok. Cihan zaten bitirilmişti. Anadolu Ajansı üzerinden oy verme süreci “halka aktarılacak!”. Ölme eşeğim ölme! Sonrasında YSK, seçim sonuçlarını (kesin olmayan resmi sonuçları) halka duyuracak! Vah halimize! Geçtiğimiz referandumu hatırlayanlar, mühürsüz pusulalar ile alakalı abrakadabranın nasıl sümenaltı edildiğini anımsayacaktır. CHP hafif kıpırdansa da, sonunda herkes olayı unuttu gitti! Ki o referandum vukuatı yaşanırken, rejim sistemi bu denli kontrol edebilmiş değildi. 15 Temmuz sonrasında rejimin konsolidasyonu en azından 100 kat daha arttı.
Biliyorum, ümidimizi kaybetmemeliyiz. Ama etrafımızdaki doğal ve sosyal evren, kaidelerle, kurallarla, mantık ve akıl ile kavranabilecek düzenlilikler içerisinde varlığını devam ettiriyor. Otomobilin freni patladığında, kendinizi yeni duruma göre ayarlayarak sağ kalmayı başarabilirsiniz. Oy vermeli. Ama bu işin artık “oy ver gitsinler” merhalesinin çok ilerisinde bir yerlerde olduğunu unutmadan! Sistemin bir bütün olduğunu aklımızdan çıkartmadan. Erdoğan rejiminin arkasındaki – bizim ancak spekülatif tahminlerle ortaya koymaya çalıştığımız – güç dinamiklerini göz önüne alarak! Ki hayal kırıklığına uğramayalım.
Son söz: Diktatörler seçimle gelebilir, ama seçimle gitmez!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.4.2018 [TR724]
Sanırım hepimiz bu çelişkiyi yaşıyoruz. Gördüklerimiz bizi dehşete de düşürse, içimizde hep “belki de düzelir her şey” beklentisi var. Bu anlamda umut, insan olmanın bir parçasıdır. En karamsar olduğumuz ve en yaman zorluklarla mücadele ettiğimiz anlarda bile, bu umuttur bize güç veren ve ayakta kalmamızı sağlayan. Diğer taraftan, akıl umuttan önde olmalı. Çünkü öncelenen ümitler, bize bir süre tozpembe bir gelecek vaat ederek kısa bir süre daha ayakta kalmamıza yarasa da, eğer beklenti gerçekleşmezse, hayal kırıklığı korkunç olabilir. Ve bu bizi başlangıçtaki pozisyondan çok daha gerilere itebilir. Psikolojimiz üzerinde yıkıcı etkide bulunabilir.
Seçimler olacak. Evet bir umut var. Erdoğan karşısında sandıkta bir mücadele hakkı doğdu. Herkes oyunu kullanacak, kullanmalı elbette ki. En azından meydanlarda açık eleştiriler yapılacak şimdi. İnsanlar konuşacak, durum değerlendirmesi yapacak. Aile içinde siyasi mevzular tartışılacak. İnsanların sırtını döndüğü, görmezden geldiği, görüp de görmüyormuş gibi yaptığı şeyler yeniden gün yüzüne çıkacak. OHAL kendisine dokunmayanlar tanışacak onunla. Hak gasplarının ne olduğu yaşanılarak hissedilecek. Tek seslileşen bir ülkede yeniden bir siyasallaşma, bir eleştirel dönem, bir alternatif ihtiyacının dışa vurumu gerçekleşecek. Bunları elbette biliyor, anlıyorum.
ŞİMDİ DE GERÇEKLER…
Ancak bir de gerçekler var – acı gerçekler. Mesela Türkiye’nin üçüncü büyük siyasal partisi olan HDP’nin eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, tamamen siyasi suçlamalarla uzunca süredir hapishanede. Onunla beraber onlarca HDP’li milletvekili de içerde. Enis Berberoğlu içerde! Bir CHP milletvekili! Ve CHP kendisi için adalet yürüyüşleri organize etmişti hani, şimdilerde kimse hatırlamasa da. Berberoğlu’nun 6 yıl hapis cezası aldığı abrakadabra bir “yargı” süreci sonrasında, CHP’de her şey hayatın olağan akışına geri dönmüş gibi. Şimdilerde “aslan sosyal demokratlar” başkan adayı konusuna sarmış durumdalar. Kimse içeriye muhalif vekilleri kim tıktı, nasıl tıktı sormuyor! E, çünkü rahatsız edici sorular bunlar. Ama gerekli olmadığını kim ileri sürebilir? Rakamlar çok şeyi anlatır. O halde rakamlar üzerinden ilerletelim konuyu: 50,000’den fazla insan mesela. Sağlam bir rakam, değil mi? Bu insanlar, siyasi suçlu olarak 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında içeri atıldı. Birçoğu onlarca ay iddianamesi bile yazılmaksızın hapishanede tutuldular. İçlerinde banka hesabından, yanlış okulda öğrenci olmaktan (ya da yanlış okulda okuyan öğrencinin velisi olmaktan!), yanlış gazetede yazmaktan, yanlış şeyleri söylemekten (ya da sadece bir şeyleri söylemekten!), yanlış kitap bulundurmaktan, yanlış sendikaya üye olmaktan – yüzlerce farklı hikâyeden – hapiste olanlar var.
Her bir hikâyenin ortak noktası, hukuki olmamaktır. Bu insanlar siyasi tutuklu! Gerçek tutuklu olma nedenleri, elbette darbeye karışmak değil. Zaten on binlerce tutuklu arasında bir tanesinin silahı, topu tüfeği yoktu! Kalemin ve defterin, aklın ve düşüncenin silah addedildiği bir anayasasız rejimce keyfi olarak tutuklandılar. “Birileri öyle istiyor” diye içerdeler. Bazı “sayın muhbir vatandaşlar” ihbar etti diye adları kara listelere alındı. Benzer gerekçe ve sebeplerle 150,000’den fazla kamu görevlisi işini kaybetti. Onları herhangi bir iç disiplin soruşturması olmaksızın, yargı kararı olmadan, savunma hakkı verilmeden, bir gecede yayınlanan oldu-bitti türü Saray kararnameleriyle attılar. Yönetim, devletin anayasa ve kanunlarına uymayarak yaptı bunu. 150’den fazla gazeteci hapishanede bulunuyor. Binlerce akademisyen – sayı 8,000 civarında – üniversitelerden atıldı, bu satırların yazarı da dâhil. Türkiye’deki Olağanüstü Hal Rejimi (OHAL) 7. Kez üç aylığına uzatıldı. Yani seçimler bu atmosferde gerçekleşecek.
KİMİN NE DÜŞÜNECEĞİ MASA BAŞINDA TASARLANIYOR
Evet, saymaya devam edelim. Ülkede medyanın çok büyük bir çoğunluğu rejime doğrudan bağlı hale getirildi. Tarafgirlikten falan bahsetmiyorum ben, geçin onu. Benim söz ettiğim, başlıkların tasarımına kadar her şeyin, tüm “haberlerin” (algı çalışmasının) Orwell’ın 1984’ü ya da Hitler dönemi Goebbels’in taktikleri izlenerek üretildiği bir propaganda makinesi. O kadar güçlü ki, Türkiye’de ortalama vatandaş ne düşünecek, o masa başında tasarlanıyor ve hayata geçiriliyor. Rejimin kullandığı dil başta olmak üzere, her şey planlı ve programlı şekilde belirleniyor ve topluma enjekte ediliyor. Tek tük kalan havuz medyası dışındaki gazete ve televizyonlar, bu sosyal deneyin kontrol grubu. Bir taraftan halka “bak işte eleştirmek isteyene engel olan mı var!” deniliyor bunlar üzerinden. Diğer taraftan, bu medyada da rejimin kavramlarıyla rejimin dili konuşuluyor. Kullanılan “FETÖ” söylemi, takibata alınan zavallı insanlardan “terörist” diye söz etmeler, Yunanistan ve Suriye ile alakalı milli duyguları canlı tutmaya yönelik kuru nasyonalist propaganda, tüm bunlar o sözde muhalif medyada yer alıyor kesintisizce. Rejim böylelikle bir “Pravda’ya” değil, onlarca Pravda’ya sahip oluyor. Farklı gazeteler ve TV’lerde aynı içerikli tasarım “haberler” ile bombardımana uğrayan toplumda, sağcısı-solcusu, AKP/MHP’lisi ve CHP/IYİ partilisi, tüm Türk siyaseti, esasında rejimin dilini kullanarak rejimin anlatısını (diskurunu) yineliyor. Ve adaylar. Adaylar üzerinde tartışıyorlar!
Çıldırmamak mümkün değil! Borges labirentlerinden birinde, geçmiş-gelecek ve gerçek ile sürreal bir durum arasında giderek aklını kaybeden bir meta-psikozla karşı karşıyayız. Ama yaşanılan, postmodern bir öykünün teması değil, bizim gerçeğimiz! Hani olur ya, bazen “acaba dünyada tek ben mi varım?” türünden düşüncelere kapılırız. Hani sanki her şey bir simülasyonmuş, adeta bir kontrollü deney ortamı gibi. Ve bir tür Truman Show’un kendi “gerçekliğinden” emin olma durumu içinde, esasında yapay ve kurgulanmış bir sanal dünyanın ümitsiz ve zavallı konumunda bulunuyoruz gibi. Ya da Neo’nun yaşadığı tüm hayatın esasında bir bilgisayar programının interaktif sümülasyonu olduğunu öğrenmeden önce, sadece hisleriyle ve zekâsıyla farkına varmaya başladığı bir kâbustaymışız gibi. Ümitle uyanmayı bekleyerek! Evet, yazının başında bahsettiğim, bizi hayata bağlayan o “umut”, hepimizin kullandığı doğan uyuşturucu. Oysa ağrıyı kesse de, esasında ağrı orada. Sadece siz hissetmiyorsunuz!
BU BİR İKTİDAR DEĞİL, REJİM
Rejim. Karşı karşıya olduğumuz şeyin adı bu. İktidar değil! Başkanlık sistemi değil! Rejim! Tıpkı diğer meşrulaştırıcı enstrümanlar gibi, seçimler de rejimin iktidarını devam ve konsolide etmek için kullandığı araçlardan biri. ABD dışişleri sözcüsü, diplomatik dille söylenebilecek en sert şekilde dün Türkiye’de yapılacak erken başkanlık seçimlerinin ve genel seçimlerin OHAL olduğu sürece demokratik kriterlere uygun olmayacağını ifade etti. Benim bu yazıda anlatmaya çalıştığım (ümit vermediğini bildiğim) yalın gerçeği aktarmış oldu. OHAL dediği rejimdir. Rejimler, seçimleri sadece meşruiyet için kullanır. Seçim İran’da da var, Venezüella’da da. Küba’da da var, Çin’de de. Kuzey Kore’de de var, Rusya’da da! Oysa kimse bu ülkelerde oynanan demokrasicilik oyununun gerçek bir demokrasi olduğunu iddia etmiyor. Çünkü demokrasi kurumlardır, hukuk devletidir, güçler ayrılığıdır, insan ve azınlık haklarıdır, yargının bağımsızlığıdır, denge ve kontrol mekanizmalarıdır, Anayasa Mahkemesidir, hukuk ve geleneklerdir. Seçimler demokrasinin salt bir boyutudur. Maalesef bunları anlamamış bir toplumumuz var. Daha da kötüsü, yetişmiş insanlarımızın (buna maalesef bazı gazeteciler de dâhil!) bunu anlama konusunda yaşadıkları güçlükler. Ama en kötüsü, CHP ve İYİ Parti’nin kadrolarının hala bu gerçeği kavrayamamış olmaları.
Bu rejim Yüksek Seçim Kurulu başta olmak üzere, tüm devlet kurumlarını kendisine bağladı. Buna yüksek yargı ve hatta Anayasa Mahkemesi bile dâhil! Seçim günü TV yayınlarını kim yapacak? Artık Doğan Haber Ajansı bile (var da!) yok. Cihan zaten bitirilmişti. Anadolu Ajansı üzerinden oy verme süreci “halka aktarılacak!”. Ölme eşeğim ölme! Sonrasında YSK, seçim sonuçlarını (kesin olmayan resmi sonuçları) halka duyuracak! Vah halimize! Geçtiğimiz referandumu hatırlayanlar, mühürsüz pusulalar ile alakalı abrakadabranın nasıl sümenaltı edildiğini anımsayacaktır. CHP hafif kıpırdansa da, sonunda herkes olayı unuttu gitti! Ki o referandum vukuatı yaşanırken, rejim sistemi bu denli kontrol edebilmiş değildi. 15 Temmuz sonrasında rejimin konsolidasyonu en azından 100 kat daha arttı.
Biliyorum, ümidimizi kaybetmemeliyiz. Ama etrafımızdaki doğal ve sosyal evren, kaidelerle, kurallarla, mantık ve akıl ile kavranabilecek düzenlilikler içerisinde varlığını devam ettiriyor. Otomobilin freni patladığında, kendinizi yeni duruma göre ayarlayarak sağ kalmayı başarabilirsiniz. Oy vermeli. Ama bu işin artık “oy ver gitsinler” merhalesinin çok ilerisinde bir yerlerde olduğunu unutmadan! Sistemin bir bütün olduğunu aklımızdan çıkartmadan. Erdoğan rejiminin arkasındaki – bizim ancak spekülatif tahminlerle ortaya koymaya çalıştığımız – güç dinamiklerini göz önüne alarak! Ki hayal kırıklığına uğramayalım.
Son söz: Diktatörler seçimle gelebilir, ama seçimle gitmez!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.4.2018 [TR724]
Netflix’in Türkiye’yle imtihanı
2011’de 22 milyon kullanıcısı varken, 2018’de bu sayıyı 125 milyona taşımayı başaran Netflix, bütün dünyada eğlence dünyasını dönüştüren önemli bir proje. İnternet platformlarının televizyonlara rakip olmasını sağlayan, bu arada çeşitli ülkelerden yapımları küresel pazara kazandırarak seyirci kitlesini genişletmeyi başaran Netflix’in en maceralı duraklarından birisi ise Türkiye.
Önceki akşam oynanan Fenerbahçe Beşiktaş maçında çıkan olaylar, iktidar cenahı tarafından komploya bağlanırken, birçok televizyonda Netflix’te yayınlanan İspanyol dizisi La Casa De Papel’in görüntüleri eşliğinde ‘şifreler çözüldü’. Bu çılgınlık, Netflix Türkiye ekibinin La Casa De Papel’in 2. sezonu için Kadıköy’de çektiği bir video ile başlamıştı. Dizinin sosyalist mesajlar içermesi ve bir soygunu anlatması, ‘İkinci Gezi mi planlanıyor?’ komplocuları için bulunmaz nimetti.
Bu arada La Casa De Papel dizisi Türkiye’de o kadar çok sevildi ki, bir duvar yazısı olan ‘Darphane evimiz, Berlin babamız’ mesajı bile komplonun kurbanı oldu. Dizinin sevilen karakterlerinden Berlin’i ima eden mesaj, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’le ilişkilendiriliyor doğal olarak.
Netflix Türkiye’nin yaşadığı tek sıkıntı bu değil. Meclis’ten geçen yasayla, internet sitelerine de RTÜK denetimi getirildi. Henüz bu konuda bir yaptırım uygulanmadı ancak ilerleyen dönemde Netflix gibi internet tabanlı yayıncılara sansür uygulanmasının önü açılmış oldu. Nitekim uluslararası bir şirket olarak Netflix de daha önce, ilgili ülkelerin sansür talepleri karşısında ‘tavizsiz’ olamayacağını ima eden açıklamalar yaptı. Yani kısa bir kâr/zarar analizinden sonra, Netflix Türkiye de içeriklerinin sansürlenmesini kabul edebilir.
Bu arada Netflix’in Türkiye pazarına açılmasıyla birlikte İstanbul’da geçen bir dizinin startı verilmişti. Başrolünde Çağatay Ulusoy’un oynayacağı ‘The Protector’ (Koruyucu) isimli dizi, İstanbul’u koruyan bir süper-kahraman hikâyesi. Dizi, 2018’in ikinci yarısında bütün dünyada izleyiciyle buluşacak.
[TR724] 21.4.2018
Önceki akşam oynanan Fenerbahçe Beşiktaş maçında çıkan olaylar, iktidar cenahı tarafından komploya bağlanırken, birçok televizyonda Netflix’te yayınlanan İspanyol dizisi La Casa De Papel’in görüntüleri eşliğinde ‘şifreler çözüldü’. Bu çılgınlık, Netflix Türkiye ekibinin La Casa De Papel’in 2. sezonu için Kadıköy’de çektiği bir video ile başlamıştı. Dizinin sosyalist mesajlar içermesi ve bir soygunu anlatması, ‘İkinci Gezi mi planlanıyor?’ komplocuları için bulunmaz nimetti.
Bu arada La Casa De Papel dizisi Türkiye’de o kadar çok sevildi ki, bir duvar yazısı olan ‘Darphane evimiz, Berlin babamız’ mesajı bile komplonun kurbanı oldu. Dizinin sevilen karakterlerinden Berlin’i ima eden mesaj, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’le ilişkilendiriliyor doğal olarak.
Netflix Türkiye’nin yaşadığı tek sıkıntı bu değil. Meclis’ten geçen yasayla, internet sitelerine de RTÜK denetimi getirildi. Henüz bu konuda bir yaptırım uygulanmadı ancak ilerleyen dönemde Netflix gibi internet tabanlı yayıncılara sansür uygulanmasının önü açılmış oldu. Nitekim uluslararası bir şirket olarak Netflix de daha önce, ilgili ülkelerin sansür talepleri karşısında ‘tavizsiz’ olamayacağını ima eden açıklamalar yaptı. Yani kısa bir kâr/zarar analizinden sonra, Netflix Türkiye de içeriklerinin sansürlenmesini kabul edebilir.
Bu arada Netflix’in Türkiye pazarına açılmasıyla birlikte İstanbul’da geçen bir dizinin startı verilmişti. Başrolünde Çağatay Ulusoy’un oynayacağı ‘The Protector’ (Koruyucu) isimli dizi, İstanbul’u koruyan bir süper-kahraman hikâyesi. Dizi, 2018’in ikinci yarısında bütün dünyada izleyiciyle buluşacak.
[TR724] 21.4.2018
Değişim kaçınılmaz ama… [Kemal Ay]
Eğer aklî yönden yüzde yüz sağlıklı bir insansanız, geçmişi detaylarıyla, sebep sonuç ilişkileri içerisinde hatırlarsınız. Ancak geçmiş hayat tecrübesi sizde travmalar meydana getirmişse, geçmişi hatırlamaz, ‘sayıklarsınız’. Hatırlamak, size tecrübe sağlar. Bir hatayı, kolay kolay tekrar etmezsiniz. Ancak eğer travmatik bir zihnin pençesine düşmüşseniz, o geçmişi, bugün de aynı duygusal etkileriyle yaşamayı sürdürürsünüz.
Türkiye’de toplum 2013’ten bu yana travmatik bir süreç geçiriyor. İktidar, beka mücadelesi verildiği konusunda insanları ikna etmek için yoğun bir çaba içerisinde. Tarihteki bütün sosyal mühendislik projelerinden parçalar alınarak Türkiye toplumuna enjekte ediliyor. Bu uğurda, devletin bütün imkânları, bunun yanında medya araçları ve sokaktaki insana değen ne kadar ‘sivil’ vasıta varsa kullanılıyor. Ortalama muhafazakâr Türk insanının bütün sosyalleşme kanalları, AKP propagandasıyla dolu. Yeni icat edilen bir ‘yakın tarih’, damardan zerk ediliyor.
Propaganda makinası sadece AKP seçmenini hedeflemiyor elbette. Sağcısından solcusuna, milyonlarca insana çeşitli biçimlerde ‘mesaj’ gönderiliyor. Siyasetin mevcut tıkanıklığını daha beter hâle getirmek, asla bir çözüme mahal vermemek için dindar veya seküler her türlü ‘mesaj verici’ çeşitli katmanlarda kullanılıyor. Şunu hiç unutmamak gerekir: Bu iktidar gücünü toplumun bölünmüşlüğünden alıyor ve bu bölünmüşlüğü sürekli kılmak için çabalıyor.
Çeşitli kesimler, bir yandan iktidarın baskıcılığından şikâyet ederken diğer yandan birbirlerinden de alabildiğine korkuyor. Bunu devam ettiren de mevcut medya düzeninden, ‘âkil insan’ zannedilen insanların çapsızlığından başka bir şey değil.
Siyasetteki ve toplumdaki bu tıkanıklığı en güzel anlatan veri analizini, geçenlerde KONDA’nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır yazdı. Birbirinden neredeyse kopuk üç farklı Türkiye’den bahsediyor Ağırdır. Sosyo-ekonomik anlamda gelişmiş kentliler, devletle ilişkisi sayesinde ayakta kalabilen Orta Anadolu ve yoksulluğun yoğun yaşandığı Güneydoğu bölgesi. Bu üç Türkiye’den ciddi oranda oy alabilen tek parti ise AKP. Ağırdır’a göre bu durumu bir grafikte göstermek gerekirse, bir ekseni sosyo-ekonomik gelişmişlik ve diğer ekseni etnik kimlik olan bir tablo çıkıyor karşımıza.
Görsel: Bekir Ağırdır’ın yazısında kullandığı Türkiye’de 230 bin kişiyle yapılmış bir çalışmaya dayanan demografik dağılım.
Yine Ağırdır, partilerin son 8 yılda aldığı oy oranlarına bakarak AKP ve CHP’nin tabanının neredeyse hiç değişmediğini saptamış. ‘Aynı sosyolojik, toplumsal ve ekonomik kümelerin içinde hareket etmişler.’ Bunun sonucu olarak da kimlik siyaseti baskın çıkıyor ve insanlar ‘Türkçülük, Kürtçülük, laikçilik ve dincilik’ ekseninde sıkışıyor.
Gelgelelim, bu analizin ortaya çıkardığı bir başka gerçek de şu: Ülkenin yüzde 45’i aslında her seçimde ‘kararsız seçmen’ görünümünde. Ağırdır’a göre Saadet Partisi ve İYİ Parti gibi henüz ne yapacağı bilinmeyen partiler de bu yüzde 45’in içinde temsil ediliyor:
“Bu yüzde 45 insan ne yapıyor? Bütün araştırmalarımız gösteriyor ki sadece gündelik hayatının geçim gailesi ile hanenin dirliği, düzenliği ile meşguller; siyasetten giderek umudu kesiyorlar ve ‘hangi parti ülkenin sorunlarını çözer’ dediğimizde yüzde 50’si ‘Bu ülkenin sorunları çözülmez’ noktasına gelmiş durumdalar. Bu insanların bir kısmının tabii ki bir siyasi tercihi var, hepimizin olduğu gibi ama o siyasi tercih artık bir umut taşımıyor ya var olan durumu korumayı hedefliyor ya da korkuları taşıyor. Dolayısıyla burada gördüğümüz gibi İyi Parti, Saadet Partisi ve diğer partiler yok, çünkü onlar hâlâ gri alanın içinde.”
Ancak son yıllarda yaşadığımız seçimlerdeki katılım oranlarını düşündüğümüzde, bu yüzde 45’in her şeye rağmen sandığa gittiğini de gözden kaçırmamak gerekir.
Bekir Ağırdır, konuyla ilgili yazdığı ikinci yazıda ise daha farklı bir probleme dikkat çekiyor: Sanayileşme ve şehirleşmenin problemlerini çözemeden, bilgi toplumunun sorunlarıyla karşılaşan ve bunları da çözmek yerine siyaseten yönetme yolunu seçen bir Türkiye tablosu var. Pek hesaba katmadığımız değişkenlerden birisi ‘iç göç’ mesela:
“Son 40 yılda bu ülkede, önümüzdeki seçimde oy verecek 57 milyon seçmenin 31 milyonu göç etmiş. Modern tarihte hiçbir Batı toplumunda böyle bir göç hareketi yok, üstelik de devam ediyor. Bugün sabah sorduğunuz zaman her 5 insandan 1’i daha iyi bir hayata ulaşmak arzusuyla yarın sabah taşınmak istiyor.”
Elbette bu insanlar öncelikle büyük metropollere gidiyor. 87 milyona yaklaşan Türkiye nüfusunun yüzde 65’i 5 metropolde yaşıyor Ağırdır’ın paylaştığı verilere göre. Bu şehirleşme beraberinde farklı bir Türkiye tablosu çıkaracak fakat şimdilik, bunun farkında olan iktidar, korku pompalayarak seçmenleri konsolide olmaya zorluyor. Şehirlileşme sürecinin oturaklaşmasıyla böyle bir ‘sıkışmışlık’ bir daha elde edilemeyecek muhtemelen. O yüzden ‘sessiz devrim’ süreci olarak adlandırılan AKP fenomeni, 2013’teki Gezi Parkı eylemleriyle birlikte ‘sesli devrim’ yoluna girdi.
Buna karşılık, ‘devrimsel’ sürecin tantanası arasında çok sayıda mağdur grup oluşurken, muhalefet bir türlü siyaset üretmeyi beceremedi. Genel hava, bu dalganın geçici olduğu ve sona gelmiş iktidarın biraz daha can çekişip ömrünü tamamlayacağı yönündeydi. Ancak iktidar, çeşitli projelerle kendini ayakta tutmayı başarırken muhalefet hâlen bir alternatif üretebilmiş değil.
Yukarıda da gördüğümüz üzere CHP, bir sıkışmışlık yaşıyor ve bunu aşmak için ‘dindar seçmene yanaşma’ stratejisi güdüyor. Ancak bu da mevcut kitlesinde rahatsızlıklar oluşturuyor. Önümüzdeki seçime kadar geçecek iki ayda bu tıkanıklığa çare üretmesi de pek mümkün görünmüyor. Öte yandan İYİ Parti ve Saadet Partisi arasındaki ittifakın, hem küskün seküler seçmene hem de küskün dindar seçmene hitap edebileceği ve böylece CHP ve AKP’den koparacağı parçalarla bir yeni siyaset imkânı bulabileceği iddiası var. Baskın seçimin bir sebebi de, bu türlü hazırlıkların önünü almaksa eğer, başarılı olunmuş denebilir.
Bu toplumsal tablo kilitlenmiş gibi görünse de, hızlı değişimlere de müsait bir zemin. AKP’nin en büyük rakibinin yine kendi politikaları olduğu bir ortamda, erken seçim istemesi kadar doğal bir şey yok. Muhalefetin toplumun tamamına ulaşabilecek iletişim kanalları bulma, bu kanallardan yatıştırıcı ve çözüme yönelik mesajlar verme imkânı kısıtlı. Ancak basit meselelerle uğraşmak yerine, kapı kapı dolaşmak dâhil, son seçimmiş gibi çalışırsa, en azından Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turuna umut taşıyabilir. Aksi takdirde, ilk turda Erdoğan’ın kazanmaması için ortada bir gerekçe yok.
[Kemal Ay] 21.4.2018 [TR724]
Türkiye’de toplum 2013’ten bu yana travmatik bir süreç geçiriyor. İktidar, beka mücadelesi verildiği konusunda insanları ikna etmek için yoğun bir çaba içerisinde. Tarihteki bütün sosyal mühendislik projelerinden parçalar alınarak Türkiye toplumuna enjekte ediliyor. Bu uğurda, devletin bütün imkânları, bunun yanında medya araçları ve sokaktaki insana değen ne kadar ‘sivil’ vasıta varsa kullanılıyor. Ortalama muhafazakâr Türk insanının bütün sosyalleşme kanalları, AKP propagandasıyla dolu. Yeni icat edilen bir ‘yakın tarih’, damardan zerk ediliyor.
Propaganda makinası sadece AKP seçmenini hedeflemiyor elbette. Sağcısından solcusuna, milyonlarca insana çeşitli biçimlerde ‘mesaj’ gönderiliyor. Siyasetin mevcut tıkanıklığını daha beter hâle getirmek, asla bir çözüme mahal vermemek için dindar veya seküler her türlü ‘mesaj verici’ çeşitli katmanlarda kullanılıyor. Şunu hiç unutmamak gerekir: Bu iktidar gücünü toplumun bölünmüşlüğünden alıyor ve bu bölünmüşlüğü sürekli kılmak için çabalıyor.
Çeşitli kesimler, bir yandan iktidarın baskıcılığından şikâyet ederken diğer yandan birbirlerinden de alabildiğine korkuyor. Bunu devam ettiren de mevcut medya düzeninden, ‘âkil insan’ zannedilen insanların çapsızlığından başka bir şey değil.
Siyasetteki ve toplumdaki bu tıkanıklığı en güzel anlatan veri analizini, geçenlerde KONDA’nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır yazdı. Birbirinden neredeyse kopuk üç farklı Türkiye’den bahsediyor Ağırdır. Sosyo-ekonomik anlamda gelişmiş kentliler, devletle ilişkisi sayesinde ayakta kalabilen Orta Anadolu ve yoksulluğun yoğun yaşandığı Güneydoğu bölgesi. Bu üç Türkiye’den ciddi oranda oy alabilen tek parti ise AKP. Ağırdır’a göre bu durumu bir grafikte göstermek gerekirse, bir ekseni sosyo-ekonomik gelişmişlik ve diğer ekseni etnik kimlik olan bir tablo çıkıyor karşımıza.
Görsel: Bekir Ağırdır’ın yazısında kullandığı Türkiye’de 230 bin kişiyle yapılmış bir çalışmaya dayanan demografik dağılım.
Yine Ağırdır, partilerin son 8 yılda aldığı oy oranlarına bakarak AKP ve CHP’nin tabanının neredeyse hiç değişmediğini saptamış. ‘Aynı sosyolojik, toplumsal ve ekonomik kümelerin içinde hareket etmişler.’ Bunun sonucu olarak da kimlik siyaseti baskın çıkıyor ve insanlar ‘Türkçülük, Kürtçülük, laikçilik ve dincilik’ ekseninde sıkışıyor.
Gelgelelim, bu analizin ortaya çıkardığı bir başka gerçek de şu: Ülkenin yüzde 45’i aslında her seçimde ‘kararsız seçmen’ görünümünde. Ağırdır’a göre Saadet Partisi ve İYİ Parti gibi henüz ne yapacağı bilinmeyen partiler de bu yüzde 45’in içinde temsil ediliyor:
“Bu yüzde 45 insan ne yapıyor? Bütün araştırmalarımız gösteriyor ki sadece gündelik hayatının geçim gailesi ile hanenin dirliği, düzenliği ile meşguller; siyasetten giderek umudu kesiyorlar ve ‘hangi parti ülkenin sorunlarını çözer’ dediğimizde yüzde 50’si ‘Bu ülkenin sorunları çözülmez’ noktasına gelmiş durumdalar. Bu insanların bir kısmının tabii ki bir siyasi tercihi var, hepimizin olduğu gibi ama o siyasi tercih artık bir umut taşımıyor ya var olan durumu korumayı hedefliyor ya da korkuları taşıyor. Dolayısıyla burada gördüğümüz gibi İyi Parti, Saadet Partisi ve diğer partiler yok, çünkü onlar hâlâ gri alanın içinde.”
Ancak son yıllarda yaşadığımız seçimlerdeki katılım oranlarını düşündüğümüzde, bu yüzde 45’in her şeye rağmen sandığa gittiğini de gözden kaçırmamak gerekir.
Bekir Ağırdır, konuyla ilgili yazdığı ikinci yazıda ise daha farklı bir probleme dikkat çekiyor: Sanayileşme ve şehirleşmenin problemlerini çözemeden, bilgi toplumunun sorunlarıyla karşılaşan ve bunları da çözmek yerine siyaseten yönetme yolunu seçen bir Türkiye tablosu var. Pek hesaba katmadığımız değişkenlerden birisi ‘iç göç’ mesela:
“Son 40 yılda bu ülkede, önümüzdeki seçimde oy verecek 57 milyon seçmenin 31 milyonu göç etmiş. Modern tarihte hiçbir Batı toplumunda böyle bir göç hareketi yok, üstelik de devam ediyor. Bugün sabah sorduğunuz zaman her 5 insandan 1’i daha iyi bir hayata ulaşmak arzusuyla yarın sabah taşınmak istiyor.”
Elbette bu insanlar öncelikle büyük metropollere gidiyor. 87 milyona yaklaşan Türkiye nüfusunun yüzde 65’i 5 metropolde yaşıyor Ağırdır’ın paylaştığı verilere göre. Bu şehirleşme beraberinde farklı bir Türkiye tablosu çıkaracak fakat şimdilik, bunun farkında olan iktidar, korku pompalayarak seçmenleri konsolide olmaya zorluyor. Şehirlileşme sürecinin oturaklaşmasıyla böyle bir ‘sıkışmışlık’ bir daha elde edilemeyecek muhtemelen. O yüzden ‘sessiz devrim’ süreci olarak adlandırılan AKP fenomeni, 2013’teki Gezi Parkı eylemleriyle birlikte ‘sesli devrim’ yoluna girdi.
Buna karşılık, ‘devrimsel’ sürecin tantanası arasında çok sayıda mağdur grup oluşurken, muhalefet bir türlü siyaset üretmeyi beceremedi. Genel hava, bu dalganın geçici olduğu ve sona gelmiş iktidarın biraz daha can çekişip ömrünü tamamlayacağı yönündeydi. Ancak iktidar, çeşitli projelerle kendini ayakta tutmayı başarırken muhalefet hâlen bir alternatif üretebilmiş değil.
Yukarıda da gördüğümüz üzere CHP, bir sıkışmışlık yaşıyor ve bunu aşmak için ‘dindar seçmene yanaşma’ stratejisi güdüyor. Ancak bu da mevcut kitlesinde rahatsızlıklar oluşturuyor. Önümüzdeki seçime kadar geçecek iki ayda bu tıkanıklığa çare üretmesi de pek mümkün görünmüyor. Öte yandan İYİ Parti ve Saadet Partisi arasındaki ittifakın, hem küskün seküler seçmene hem de küskün dindar seçmene hitap edebileceği ve böylece CHP ve AKP’den koparacağı parçalarla bir yeni siyaset imkânı bulabileceği iddiası var. Baskın seçimin bir sebebi de, bu türlü hazırlıkların önünü almaksa eğer, başarılı olunmuş denebilir.
Bu toplumsal tablo kilitlenmiş gibi görünse de, hızlı değişimlere de müsait bir zemin. AKP’nin en büyük rakibinin yine kendi politikaları olduğu bir ortamda, erken seçim istemesi kadar doğal bir şey yok. Muhalefetin toplumun tamamına ulaşabilecek iletişim kanalları bulma, bu kanallardan yatıştırıcı ve çözüme yönelik mesajlar verme imkânı kısıtlı. Ancak basit meselelerle uğraşmak yerine, kapı kapı dolaşmak dâhil, son seçimmiş gibi çalışırsa, en azından Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turuna umut taşıyabilir. Aksi takdirde, ilk turda Erdoğan’ın kazanmaması için ortada bir gerekçe yok.
[Kemal Ay] 21.4.2018 [TR724]
Çürümeden futbol da nasibini alıyor [Hasan Cücük]
Uçaktan iner inmez hemen maçın skoruna baktım. Serde Fenerbahçelilik var. Aziz Yıldırım’a rağmen… Maçın durduğu başlığını gördüğümde aklıma ilk gelen, seyirci taşkınlığı oldu. Nitekim detayları okuduğumda Türk futbolu adına bir utanç gecesini daha yaşadığımızı gördüm.
Önce kısa bir bilgi paylaşayım. 1990’lı yıllarda gazeteciliğe başladığımda, sadece Danimarka merkezli haberlerle kendimi geliştiremeyeceğime karar verdim. Küçük yaştan itibaren sıkı bir futbol seyircisi olduğum için Avrupa futbolunu takip etmeye başladım. Sağolsun Zaman’ın spor müdürleri benim bu yöndeki isteğime olumlu yanıt verdiler. Bol bol spor haberi yaptım. Türk takımlarının ve milli takımın Avrupa’daki maçlarına gittim. Zaman’ın Sporvizyon ekine ve daha sonra Aksiyon’a bol bol spor dosyaları hazırladım. Sporu tercihim biraz da zorunluluktu ama isteyerek yaptım. TR724, yayın kadrosu benden spor yazmamı istediğinde kabul ettim. Editör arkadaşlar, yazılarıma en çok ‘bu dönemde futbol yazmanın sırası mı?’ tarzı eleştiriler geldiğini söylüyorlar. Ne yapayım benim de elimden bu kadarı geliyor…
HOLİGANİZMLE MÜCADELE ETMEK ŞART
Türkiye Kupası yarı finalleri arasında Fenerbahçe – Beşiktaş maçı Türk futboluna bir kara leke olarak geçti. Bu ne ilk ve inanın ne de son olacak. Türkiye futbol çevresinde kurulu, kirli bir düzen var. Böyle gelmiş böyle gidecek. Balık baştan kokmuş durumda. Hastalık derin. Ufak pansumanlarla bu dertten kurtulmak mümkün değil. Aslında bu kirli ortam herkesin işine geliyor. Yöneticisinden oyuncusuna, basınından iktidarına kadar herkes bu çarkın içinde.
Tedavi için önce hastalığı kabul edip, sonra doğru reçeteyi yazmak gerekir. Futbol ve şiddet denince akla ilk İngilizler gelirdi. ‘Holiganizm’ kavramını futbola hediye eden millettiler. Özellikle İngiliz takımlarının Avrupa kupaları maçları birer meydan muhaberesi şeklinde geçerdi. Polis teyakkuz hâlinde olur, holiganları ülkeye sokmamak için türlü tedbirler alırdı. İngiliz holiganizminin, zirve yılı 1985’ti. Önce Nisan ayında Sheffield Wednesday – Liverpool maçında konuk takımın taraftarlarının kapıya hücum etmesiyle 96 taraftar ezilerek hayatını kaybetti. Mayıs ayında ise Juventus – Liverpool arasında Brüksel’deki Heysel Stadı’nda oynanacak Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası (şimdinin Şampiyonlar Ligi) finali öncesi çıkan olaylarda 39 kişi yine aynı şekilde öldü.
Bu olayların ardından UEFA, İngiliz ekiplerini 3 yıl Avrupa kupalarına katılmaktan men etti. Dönemin İngiltere Başbakanı ‘Demir Lady’ Margaret Thatcher, bu cezayı yeterli bulmadı. Kara lekenin temizlenmesi için kolları sıvayan Demir Lady, İngiliz kulüplerinin 5 yıl süreyle Avrupa kupalarına katılmaması yönünde karar aldı. Savcı Taylor’un hazırladığı rapor derhal hayata geçirilip, İngiliz futbolunu kemiren holiganizm hastalığından kurtulundu. (Konuyla ilgili TR724’de çıkan ‘İngiltere holiganizmi nasıl yendi?’ başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz)
TÜRKİYE’DE ÇÜRÜK ELMALAR, BİRBİRİNİ KOLLUYOR
Gelelim tekrar Türk futboluna. Margaret Thatcher’in iradesini gösterecek bir siyasetçimiz var mı? Maalesef yok. Ülkenin bir numaralı koltuğunda oturan, parça pinçik ettiği anayasaya göre ‘tarafsız’ olması gereken zatı muhterem daha geçen hafta ‘koruyup, kolladıkları’ takımına açıktan destek vermedi mi? Türk futbolunun açık ara en başarısız başkanının futbol federasyonu başkanı olduğu ülkenin futbolunu konuşuyoruz! Beşiktaş’ı neredeyse iflasa götüren isme, Türk futbolunun anahtarını teslim ettik. Beşiktaş biraz nefes aldı ama Türk futbolu toptan komaya girdi.
Türk futbolunun en başarı teknik adamı, magandalık yapıp mekan basmaya gitmedi mi? Barcelona’da oynamayı sindiremeyen yıldız futbolcumuz, babası yaşındaki gazeteciye sin-kaflı küfür ederek yumruk atmadı mı? Dahası küfürlerinin hedefinin sadece gazeteci olmadığı, federasyon başkanı ve milli takım teknik direktörü olduğu da ortaya çıkmasına rağmen affedilip yeniden milli formayı giymedi mi?
Olaysız biten derbi hatırlıyor musunuz? Sadece bir takım için değil, tüm takımlar için geçerli bu durum. Tüm tribünler koro halinde sin-kaflı küfür eder, sahaya envai çeşit yabancı madde yağar, yöneticiler çıkar ‘birkaç kendini bilmezin yaptığı hareketler’ olarak tanımlar. Beşiktaş bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde destan yazdı. Peki Beşiktaş neden deplasmanlara seyirci götürmedi? Geçen yıl Lyon deplasmanında olay çıkardığımızdan olmasın sakın? UEFA’nın sopasını hissedince Beşiktaş yönetimi çareyi deplasmana seyirci götürmemekte buldu. UEFA’nın şakası yok zira!
BAŞKANIN TOKAT ATTIĞI YERDE…
Şenol Güneş’i yaralayan taraftarı, Fenerbahçe yönetimi hemen ‘provokasyon ve kulübü karıştırmak isteyenler’ şeklinde yaftaladı. Peki soyunma odası koridorlarındaki kavga? O bölgeye girmek için özel kart gerekiyor. Sadece görevliler giriyor. Onlar da mı provokatör? Aziz Yıldırım, geçen yıl Kadınlar Basketbol Ligi play-off final serisinde Yakın Doğu Üniversitesi Kulüp Başkanı Işık Eyigüngör’ü tokatlamadı mı? Başkan tokat atarsa, seyirci de koltuk atar! Bunda şaşılacak ne var ki?
Protesto seyircinin en doğal hakkıdır. Ancak şiddete başvurmadan, küfür etmeden yapacak. Bu sezon Almanya Bundesliga’da ilk kez Pazartesi akşamlarına maç kondu. Sezon boyunca toplam 5 maç Pazartesi akşamı oynandı. Alman taraftarlar, iş gününe maç konmasına tepki gösterdi. Ne mi yaptı? Protesto için statları boş bıraktı. Her maçı kapalı gişe oynayan Dortmund taraftarı Pazartesi oynanan maçta tepkisini ortaya koyup, 25 bin taraftar tribündeki yerini almadı. İşte protesto böyle olur. Yakarak, yıkarak değil.
Shakespeare’in Hamlet’inde dönemin durumunu anlatma adına ‘Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka Krallığı’nda …’ cümlesi geçer. Danimarka’da 400 yılda çok şey değişti. Dünyanın en şeffaf ve demokratik ülkesinden biri oldu ama ‘Çürümüş çek şeyler var şu Türkiye’de…’ desek de bir türlü Türkiye’de işler yoluna girmiyor. Bu çürümüşlükten futbol da nasibini alıyor!
[Hasan Cücük] 21.4.2018 [TR724]
Önce kısa bir bilgi paylaşayım. 1990’lı yıllarda gazeteciliğe başladığımda, sadece Danimarka merkezli haberlerle kendimi geliştiremeyeceğime karar verdim. Küçük yaştan itibaren sıkı bir futbol seyircisi olduğum için Avrupa futbolunu takip etmeye başladım. Sağolsun Zaman’ın spor müdürleri benim bu yöndeki isteğime olumlu yanıt verdiler. Bol bol spor haberi yaptım. Türk takımlarının ve milli takımın Avrupa’daki maçlarına gittim. Zaman’ın Sporvizyon ekine ve daha sonra Aksiyon’a bol bol spor dosyaları hazırladım. Sporu tercihim biraz da zorunluluktu ama isteyerek yaptım. TR724, yayın kadrosu benden spor yazmamı istediğinde kabul ettim. Editör arkadaşlar, yazılarıma en çok ‘bu dönemde futbol yazmanın sırası mı?’ tarzı eleştiriler geldiğini söylüyorlar. Ne yapayım benim de elimden bu kadarı geliyor…
HOLİGANİZMLE MÜCADELE ETMEK ŞART
Türkiye Kupası yarı finalleri arasında Fenerbahçe – Beşiktaş maçı Türk futboluna bir kara leke olarak geçti. Bu ne ilk ve inanın ne de son olacak. Türkiye futbol çevresinde kurulu, kirli bir düzen var. Böyle gelmiş böyle gidecek. Balık baştan kokmuş durumda. Hastalık derin. Ufak pansumanlarla bu dertten kurtulmak mümkün değil. Aslında bu kirli ortam herkesin işine geliyor. Yöneticisinden oyuncusuna, basınından iktidarına kadar herkes bu çarkın içinde.
Tedavi için önce hastalığı kabul edip, sonra doğru reçeteyi yazmak gerekir. Futbol ve şiddet denince akla ilk İngilizler gelirdi. ‘Holiganizm’ kavramını futbola hediye eden millettiler. Özellikle İngiliz takımlarının Avrupa kupaları maçları birer meydan muhaberesi şeklinde geçerdi. Polis teyakkuz hâlinde olur, holiganları ülkeye sokmamak için türlü tedbirler alırdı. İngiliz holiganizminin, zirve yılı 1985’ti. Önce Nisan ayında Sheffield Wednesday – Liverpool maçında konuk takımın taraftarlarının kapıya hücum etmesiyle 96 taraftar ezilerek hayatını kaybetti. Mayıs ayında ise Juventus – Liverpool arasında Brüksel’deki Heysel Stadı’nda oynanacak Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası (şimdinin Şampiyonlar Ligi) finali öncesi çıkan olaylarda 39 kişi yine aynı şekilde öldü.
Bu olayların ardından UEFA, İngiliz ekiplerini 3 yıl Avrupa kupalarına katılmaktan men etti. Dönemin İngiltere Başbakanı ‘Demir Lady’ Margaret Thatcher, bu cezayı yeterli bulmadı. Kara lekenin temizlenmesi için kolları sıvayan Demir Lady, İngiliz kulüplerinin 5 yıl süreyle Avrupa kupalarına katılmaması yönünde karar aldı. Savcı Taylor’un hazırladığı rapor derhal hayata geçirilip, İngiliz futbolunu kemiren holiganizm hastalığından kurtulundu. (Konuyla ilgili TR724’de çıkan ‘İngiltere holiganizmi nasıl yendi?’ başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz)
TÜRKİYE’DE ÇÜRÜK ELMALAR, BİRBİRİNİ KOLLUYOR
Gelelim tekrar Türk futboluna. Margaret Thatcher’in iradesini gösterecek bir siyasetçimiz var mı? Maalesef yok. Ülkenin bir numaralı koltuğunda oturan, parça pinçik ettiği anayasaya göre ‘tarafsız’ olması gereken zatı muhterem daha geçen hafta ‘koruyup, kolladıkları’ takımına açıktan destek vermedi mi? Türk futbolunun açık ara en başarısız başkanının futbol federasyonu başkanı olduğu ülkenin futbolunu konuşuyoruz! Beşiktaş’ı neredeyse iflasa götüren isme, Türk futbolunun anahtarını teslim ettik. Beşiktaş biraz nefes aldı ama Türk futbolu toptan komaya girdi.
Türk futbolunun en başarı teknik adamı, magandalık yapıp mekan basmaya gitmedi mi? Barcelona’da oynamayı sindiremeyen yıldız futbolcumuz, babası yaşındaki gazeteciye sin-kaflı küfür ederek yumruk atmadı mı? Dahası küfürlerinin hedefinin sadece gazeteci olmadığı, federasyon başkanı ve milli takım teknik direktörü olduğu da ortaya çıkmasına rağmen affedilip yeniden milli formayı giymedi mi?
Olaysız biten derbi hatırlıyor musunuz? Sadece bir takım için değil, tüm takımlar için geçerli bu durum. Tüm tribünler koro halinde sin-kaflı küfür eder, sahaya envai çeşit yabancı madde yağar, yöneticiler çıkar ‘birkaç kendini bilmezin yaptığı hareketler’ olarak tanımlar. Beşiktaş bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde destan yazdı. Peki Beşiktaş neden deplasmanlara seyirci götürmedi? Geçen yıl Lyon deplasmanında olay çıkardığımızdan olmasın sakın? UEFA’nın sopasını hissedince Beşiktaş yönetimi çareyi deplasmana seyirci götürmemekte buldu. UEFA’nın şakası yok zira!
BAŞKANIN TOKAT ATTIĞI YERDE…
Şenol Güneş’i yaralayan taraftarı, Fenerbahçe yönetimi hemen ‘provokasyon ve kulübü karıştırmak isteyenler’ şeklinde yaftaladı. Peki soyunma odası koridorlarındaki kavga? O bölgeye girmek için özel kart gerekiyor. Sadece görevliler giriyor. Onlar da mı provokatör? Aziz Yıldırım, geçen yıl Kadınlar Basketbol Ligi play-off final serisinde Yakın Doğu Üniversitesi Kulüp Başkanı Işık Eyigüngör’ü tokatlamadı mı? Başkan tokat atarsa, seyirci de koltuk atar! Bunda şaşılacak ne var ki?
Protesto seyircinin en doğal hakkıdır. Ancak şiddete başvurmadan, küfür etmeden yapacak. Bu sezon Almanya Bundesliga’da ilk kez Pazartesi akşamlarına maç kondu. Sezon boyunca toplam 5 maç Pazartesi akşamı oynandı. Alman taraftarlar, iş gününe maç konmasına tepki gösterdi. Ne mi yaptı? Protesto için statları boş bıraktı. Her maçı kapalı gişe oynayan Dortmund taraftarı Pazartesi oynanan maçta tepkisini ortaya koyup, 25 bin taraftar tribündeki yerini almadı. İşte protesto böyle olur. Yakarak, yıkarak değil.
Shakespeare’in Hamlet’inde dönemin durumunu anlatma adına ‘Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka Krallığı’nda …’ cümlesi geçer. Danimarka’da 400 yılda çok şey değişti. Dünyanın en şeffaf ve demokratik ülkesinden biri oldu ama ‘Çürümüş çek şeyler var şu Türkiye’de…’ desek de bir türlü Türkiye’de işler yoluna girmiyor. Bu çürümüşlükten futbol da nasibini alıyor!
[Hasan Cücük] 21.4.2018 [TR724]
Millet seçimini yaptı [Bülent Keneş]
Sandıksız, seçimsiz demokrasi olamayacağını biliyorduk. Demokrasisiz seçimin mümkün olabileceğini ise İslamofaşist Erdoğan ve AKP sayesinde öğrenmiş olduk.
Daha düne kadar bir erken seçimden bahsedenleri vatan hainliğiyle, ülkenin huzuruna, büyümesine ve istikrarına kasteden kaos simsarlığıyla suçlayanlar, adeta yangından mal kaçırır gibi aniden erken seçim kararı aldı. Millete de konuşacak mevzu çıktı. Sanki bir önemi, gerçek hayatta bir değeri varmış gibi, herkes bir anda seçimden, sandıktan bahseder oldu.
Ne kadar lüzumsuz, ne kadar gereksiz bir tartışma… Çünkü, millet bütün seçim müsamerelerini anlamsız hale getiren seçimini çoktan yaptı. Hal böyleyken seçime ciddi ciddi umut bağlayıp bir heyecan bir heyecan tartışanları anlamakta güçlük çekiyorum. Çaresizlikten mi, durumun vahametini anlayamamaktan mı bilemiyorum. OHAL altında, bağımsız ve tarafsız yargının, evrensel hukukun, gerçek sivil toplumun, sesini çıkarabilen tek bir aydının, özgür ve bağımsız medyanın kırıntısının kalmadığı, muhalif parti liderlerinin bile zindanlara atıldığı, resmi ya da gayr-ı resmi tek bir denetim mekanizmasının bırakılmadığı bir ortamda neyin seçimi tartışılıyor anlamıyorum.
Erken seçim kararıyla helecana kapılananlara, cuş-u huruşa geçenlere şöyle azıcık dışarıdan bakınca durum hakikaten trajikomik görünüyor. Sahnelenen oyunda kendilerine verilen rolü gönüllü ya da zoraki oynamak zorunda olanlar ayrı bir komik, ülkeyi girdiği girdaptan, milleti kendi başına sardığı beladan kurtarmayı seçimle, sandıkla başarabileceklerini ciddi ciddi ve samimi şekilde düşünenleri ise çok daha komik. Sahnelenen komedinin etki alanı genişledikçe durumun vahameti karşısında dehşete kapılmamak elde değil.
TARİHTE SEÇİMLE GİDEN TEK BİR DİKTATÖR YOK
Diktatörlerin ülkelerin başına musallat olmasının yollarından biri de de demokratik seçimlerdir. Ama, bugüne kadar seçimle giden tek bir diktatör yoktur. “Diktatörler seçimle gelirler, ama asla seçimle gitmezler” basit gerçeğine gözlerimizi kapatarak kendimizi istediğimiz kadar aldatabiliriz. Ama bu gerçek değişmez. Doğrudur, yüzüne müraice maske takıp türlü kılıklara girerek kestiği rollerle milleti aldatıp ütmekte mahir olan Erdoğan, belki bulunduğu yere gelirken izlediği yolun belirli bir aşamasına sandık ve seçim yoluyla gelmiş olabilir. Sonrasını ise, tamamiyle zor ve zorbalıkla elde ettiğini kabul etmek gerekiyor.
Polisinden istihbaratına, milisinden yargısına, bürokrasisinden medyasına, ordusundan iş dünyasına varıncaya kadar ülkeyi bir ahtapot gibi saran despotik rejimini bu kadar konsolide ettikten sonra zamanını, kuralını ve hatta oyuncularını bile keyfince kendisinin belirlediği bir oyun planı çerçevesinde insanların önünü konulacak çakma sandıktan Erdoğan’ın arzu etmeyeceği bir sonucun çıkabileceğini düşünebilmek nasıl bir saflıktır? Hele hele aleyhine olan bir sonucu kabullenerek iktidarı bırakacağını düşünebilmek… Sanki durumun henüz bugünkü kadar dramatik bir hal almadığı 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yaşananlar bu ülkede yaşanmamış gibi takılmanın belki siyaset bilimi literatüründe değil ama psikiyatri de bir karşılığı olabilir.
Şunu hep aklımızın bir köşesinde tutsak iyi olur: Bunca yaptıklarından ve çevresindekilere yaptırdıklarından sonra Erdoğan’ın şu ya da bu şekilde iktidarı kendi rızasıyla bırakma şansı yoktur. Çakma seçimleri kaybetme ihtimali sıfırdır. İktidarı bıraktığı anın bittiği an olacağını çok iyi bilen Erdoğan böyle bir şeye müsaade eder mi dersiniz? Bu adamı hala tanımamışsınız… Tanıyabildiğimiz Erdoğan değil iktidarı devretmek, 7 Haziran 2015’te olduğu gibi paylaşmamak için bile neyi yapması gerekiyorsa hiçbir sınır tanımaksızın onu yapmakta bir an bile tereddüt etmez.
GİDİŞİ, SPATULAYLA KAZINAN BİR ÇAMUR GİBİ OLACAK
Bunca pisliğe gömülmüş bir despotun yapmacıktan insanların önüne koyacağı bir sandıkla gitmesini düşünmek saflık değilse ahmaklıktır. Üstelik bu yeni bir durum da değil. 2013’ten bu yana tekrar edip duruyorum: Erdoğan ve avanelerinin sandıkla mandıkla iktidardan gitmesi mümkün değildir. Böyleleri yapış yapış yapıştıkları yerden bir çamur gibi, bir balçık gibi ancak spatulayla kazınır gibi kazınabilirler. Tabii öyle bir spatula olsa bile bu işin kolayı yoktur. Birkaç yıl öncesine kadar var olan sancısız yollar ise milletin basiretsizliği yüzünden ziyan edilmiştir. Ülke çivi çiviyi söker aşamasını çoktan geçmiştir.
Peki hal böyleyken milletin önüne neden hala seçim sandığı koyuyor? Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi, İslam Kerimov, Hafız Esed, Hüsnü Mübarek ve benzerleri neden koyduysa o yüzden. Demokrasilerdeki gibi gerçek olmasa da sandıkların diktatörlüklerde de bazı işlevleri vardır. Her şeyden önce milletin kaderine hükmetme gücünü/kudretini somutlaştırıp, bu gücün şeklen de olsa meşruymuş gibi dünya aleme gösterilmesine imkan verir. Dahası, diktatörlerin yüreğine taht kurmuş olan saplantılı beğenilme arzusunu ve hubrisini bir de bu şekilde tatmin etmesine yarar…
Peki bu oyunda muhalefetin işlevi ne? Ne olacak, bugüne kadar olduğu gibi gayr-i meşru yöntemlerle konsolide edilmiş despotik rejime ve kurumlarına olabildiğince meşruiyet görüntüsü kazandırmak. Hileli oyunu sanki hilesizmiş gibi göstermek. Zaten mevcut satlar altında ülkedeki muhalefet sahici bir muhalefet olsaydı şayet, çoktan Demirtaş gibi demir parmaklıkların arkasında olurdu.
SÖZDE MUHALEFET KENDİSİNE VERİLEN ROLÜ BAŞARIYLA OYNUYOR
15 Temmuz’un hemen akabinde soluğu Yeni Kapı’da alan, “F…” söylemlerinde Erdoğan’a papağanlık yapan, Kürtler konusunda Erdoğan’ı aratmayan, Meclis’in itibarını iki paralık eden milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında gönüllü suç ortaklığı yapan, 16 Nisan 2017’deki ayak oyunlarını, apaçık hileleri ve irade gaspını dakikalar içinde meşrulaştıran bir muhalefet, soytarıların, dalkavukların cirit attığı saraylara layık bir muhalefettir ancak.
Seçim sandığının bir ülkede demokrasi varsa anlamı vardır. Demokrasinin esamisinin okunmadığı yerlerde ise sandık oyun ve aldatmacadan ibarettir. Öncesinde adil ve özgür bir yarışın yapılma imkanının bulunmadığı, sonrasında sonuçlarının şeffaflıktan uzak olacağı bir sandığın demokrasiyle ve demokratik bir seçimle hiçbir alakası olamaz.
Demokrasi gibi demokratik ve adil seçimler de Türkiye’de tarih oldu. Son demokratik seçimler bu ülkede tam 7 yıl önce yapıldı. O tarihten bu yana yapılan tüm seçimler farklı oranlarda da olsa bir sahtekarlıktan, bir hokkabazlıktan ve göz boyamaktan ibaret.
12 Haziran 2011’deki seçimlerde her iki kişiden birinin oyunu alan siyaset münafığı Erdoğan, yaşadığı güç sarhoşluğuyla demokrasi perdelerini indirdi. Işıkları kapadı. Demokrasi şovunu sona erdirdi. Demokratik bir siyasi partiden başka her şey olduğunu ispatlayan AKP’nin hikayesi bitti. Çünkü, Erdoğan ve avaneleri, 2011’deki seçim zaferi sonrasında net bir karar verdi. Yüzlerine muvakkaten taktıkları maskeler indi, pençeler gerildi, tırnaklar bilendi, dişler gösterildi. Kararları netti. Hukukun, yönetişim ve katılımcılığın elzem olduğu şekliyle artık ülkeyi yönetmeyeceklerdi. Ülkeye ve millete her türden zor ve zorbalığı kullanarak tahakküm edeceklerdi.
Yıllardır kirli sinelerindeki çirkefi yutkunarak sindirmiş Karamangillere ve bu şer üstadlarının tilmizlerine gün doğmuştu. Artık, ne takiyeye ne de aldatmacaya ihtiyaçları vardı. Her şeyi açıktan oynamanın vakti gelmişti. Arap İsyanları da güdük, ezik ve kompleksli siyasal İslamcılığın kendisini göstermek için doğrusu bulunmaz bir fırsattı. En azından öyle düşünmüşlerdi.
DEMOKRASİ TRENİ İNECEKLERİ DURAĞA ÇOKTAN GELDİ
12 Haziran’da seçimini yapan sadece millet değildi. Asıl seçimini yapan irili ufaklı, anlı şanlı dalkavukları ile birlikte Erdoğan ve Karamangillerdi. Neticede, ütülecek ahmak, yolunacak kaz olarak gördüklerini sonradan açıktan itiraf ettikleri milleti peşlerine takmayı başarmışlardı. Onlardan alacaklarını almışlar, yolları yol olmayan kendi yollarına koyulmuşlardı. Bindikleri demokrasi treni inecekleri uygun istasyona nihayet gelmişti. Onun bunun ağız kokusunu çektikleri o hoşlanmadıkları trenden inmenin, dokuz yıllık zoraki demokratlığı bitirmenin vaktiydi artık. Asıl oyun ise daha yeni başlıyordu.
Erdoğan ve şürekası tercihini yapmıştı yapmasına ama o güne kadar aldatılan milletin önünde hala bir revizyon ve hatayı düzeltme imkanı vardı. Evet, trafolara giren kedilerin de yardımı oldu belki ama neticede millet de kendi seçimini yaptı. Aldatıldığı, kandırıldığı, soyulup soğana çevrildiği gerçeğiyle yüzleşmek yerine yalan olduğunu apaçık gördüğü bir yalanı tercih etti. Ahlaksızlığa verdiği primle sadece seçimini yapmakla kalmadı, tabiatını da gözler önüne serdi.
Bugünlerde herkes adeta gökte ararken yerde bulmuşçasına seçimi konuşuyor. Demokrasiyi konuşan ise yok. Normal. Çünkü ortada demokrasi diye bir şey yok. Demokrasisiz seçimin, dibi delik sandığın ne olduğu sanki 2014’te, 2015’te ve 2017’de hiç görülmemiş gibi taktik üzerine taktikler konuşuluyor, strateji üzerine stratejiler kuruluyor.
Yok efendim hangi parti hangi partiyle ittifak şey ederse o kadar değil de bu kadar oy alırmış. Yok efendim Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) falanca konudaki kararı şöyle olursa İYİ olurmuş, böyle olursa İYİ olmazmış. Nekrofillikten midir bilinmez ama, ruhu mundar edilmiş YSK denen çürümüş cesedin, sanki hala karar verebilme iradesi varmış gibi yapmak nedense herkesin hoşuna gidiyor.
“Gözündeki merteği görmez, başkasının gözündeki çöpü görür” hesabı, Erdoğan rejiminin attığı kocaman kazığı yok sayıp Nisyanettin Ekmekoğlu’nun ekmek tercihinin sandık üzerindeki kelebek etkisi üzerine ahkam kesen kesene. Hem de ciddiyetle… Komik ama gerçek…
MİLLET TERCİHİNİN FATURASINI KURUŞ KURUŞ, MİLİM MİLİM ÖDEYECEK
Geçin bunları beyler geçin!.. Mevzu seçimse şayet bu necip millet o seçimi çoktan yaptı. Hem de başka hiçbir seçime gerek bırakmayacak şekilde. Ahlak yerine ahlaksızlığı, namus yerine namussuzluğu, erdemli bir demokrasi yerine yozlaşmış gücü, vicdan yerine cüzdanı, hukuk yerine zulmü, özgürlük yerine haysiyetsiz dalkavukluğu, izzet yerine yılışıklığı, din yerine dinciliği, İslam yerine İslamcılığı, dindarlık yerine dinbazlığı, vatandaşlık yerine kulluğu, diğergamlık yerine hokkabazlığı, fedakarlık yerine fedailiği, akıl ve mantık yerine ahmaklığı, gerçek yerine yalanı, iyi yerine kötüyü, hayır yerine şerri, medeni bir toplum yerine yobazlığı ve fanatikliği vs vs tercih etti.
Millet kendisine etti edeceğini ama ettiğinin karşılığını henüz tam olarak bulamadı. Fatura yeni yeni gelip kapıya dayandı. O faturadan kurtuluşunun kolay bir yolu yok. Kuruş kuruş, gram gram, milim milim o faturayı ödeyecek. Kaçışı yok…
Sandık mı?.. Uzatıp durduğu ve asla vazgeçemeyeceği OHAL altında, despotizmin zirve yaptığı, her şeyin kontrolü altında bulunduğu bir ortamda önlerine sürdüğü sandığı insanların bu kadar ciddiye aldığını gördükçe inanın Erdoğan çok eğleniyordur…
Bu millet, önünde hala şöyle ya da böyle bir fırsat varken tınmadı. 17/25 Aralık yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet skandalının devasa pisliğinin üzerine oturmayı tercih etti. Kapı gibi kanıtlarıyla asrın en büyük hırsızlarının, mel’un rüşvetçilerinin İran Azerisi bir pezevengin (Azerice’de iş adamı, yol gösterici anlamında) önüne nasıl ahlaksızca yattığı gözlerinin içine sokuldu halde, tepkileri o pezevengin önüne yatanların önüne yatmaktan ibaret oldu. Erdoğan’ın propagandasını yaptığı gibi, millet merdaneli bir çamaşır makinası gibi pisliklerini yıkayıp, temizleyip, aklamak için haysiyeti, şerefi de dahil neyi varsa ortaya koydu. Seçimini yaptı.
Türkiye’nin en ilkeli medya organlarına bir bir çökülürken sağcısından solcusuna, muhafazakarından milliyetçisine kim varsa bir zil takıp oynamadığı kaldı. Hırsızı, arsızı, namussuzu ise baştacı etti. Yıllarca kendi hayatlarına dokunan, çocuklarını emanet etmek için sıraya girdikleri toplumun yüzakı insanlarına hayasızca, alçakça atılan iftiralara hayasızca alkış tuttu. Alkışla yetinmedi kendisi de bu kezzab korosuna katıldı. Yalancılığı tescilli alçakları tek bir kez yalana tenezzül etmemiş olanlara tercih etti.
BİN YILIN MÜRAİSİNİ BAĞRINA BASMAKLA KALMADI BAŞINA TAÇ ETTİ
Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, yalan ve iftirayla kararmış kapkara yüzüyle yüzsüzce kapılarını tıklayan bin yılın müraisini bağrına basmakla kalmadı, alıp yüceltip göklere çıkardı. Tarih ilk kez hırsıza, yolsuza, rüşvetçiye, ahlaksıza yan çıkıp polisi kovalayan bir kavme tanıklık etti. Polisler hapsedildi. Savcılar/hakimler tutuklandı. Gazetelere, televizyonlara çöküldü. İşlerini namusuyla yapan gazetecilerin, aydınların hayatı Cehennem’e çevrildi. Bankalar yağmalandı. Anadolu’nun yüzakı şirketler talan, dürüstlük timsali işadamlarının hayatı tarumar edildi.
Tüm bunlar oluyorken, tıpkı 24 Haziran’da yeniden konulacağı gibi, 30 Mart 2014’te, 14 Ağustos 2014’te, 7 Haziran 2015’te, 1 Kasım 2015’te habire sandık konuldu milletin önüne. Millet de her seferinde seçimini yaptı. Tercihinde kararlıydı. 2011 seçimlerinden sonra iradi olarak girdiği İslamofaşizm yolu belki Erdoğan’ın tercihiydi ama 2014, 2015 ve 2017’deki sandıklar milletin tercihinin de onun yolu olduğunu netleştirdi. Millet seçimini yaptı, müstahakını buldu…
Aslına bakarsanız, belki yeterince demokratik değildi ama, demokrasiyi kurtaracak son seçim 14 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleriydi. Peki bu necip millet ne yaptı? Tercihini ortaya koydu. Seçimini yaptı. Medeni ve özgür bir dünyanın parçası olmak istemediğini, adalet ve hukuku umursamadığını, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi yüz kızartıcı ahlaksızlıkların umurunda olmadığını gösterdi. Haysiyetin, onurun, namusun, hak ve hukukun, özgürlüklerin canı Cehennem’e dedi.
Haklarını teslim edelim. Erdoğan ve avaneleri, çirkefleştikleri oranda milletin kendilerine daha fazla itibar ettiğini gördü. Altın tepside kendilerine sunduğu her imkanın hakkını fazlasıyla verdi. Her seferinde daha tahakkümcü bir edayla girdikleri her kavşakta daha fazla güç devşirerek kimsenin tercihinin artık hiçbir anlamının olamayacağı bir tek adam rejimi kurmayı başardı.
ÖLMÜŞ HUKUK VE DEMOKRASİNİN ARDINDAN GECE GÜNDÜZ SELALAR VERİLDİ
Kurgulayanları için “Allah’ın bir lütfu olan” 15 Temmuz 2016 kumpası ise, işin tuzu biberi oldu. Sayesinde tabuta son çiviler de çakıldı. Ölmüş demokrasinin, hukukun, hak ve özgürlüklerin ardından gece gündüz selalar verildi. 150 yıllık emekler ayaklar altına alınarak ite kaka sürüklenip bir çukura atılarak defnedildi. Demokrasiye açılan tüm kapılara tek tek kilit vurulurken kapıları Cehennem’e açılan Olağanüstü Hal olağanlaştırıldı. Keyfilik, hukuksuzluk, zorbalık ve zulüm sıradanlaştı. En baştan planladıkları gibi, darbe teşebbüsü bahanesiyle tek bir aykırı ses bırakılmadı. Medya yok edildi. Namuslu gazeteciler ya hapislerle ya sürgünle susturuldu. Yerlerine kalem lejyoneri foseptik kurbağaları konuldu.
Dört bin küsur namuslu savcı ve hakim görevden alındı. İki bin küsuru hapse atıldı. Geriye kalanları ise, Perinçek’in son derece yerinde tespitiyle, “iktidarın köpeği” haline getirildi. Yüksek yargı başkanlarına yamaçlarda peştemal takıldı, kapak pozu verdirildi. Menfaatlerinden yakalanmış cübbeli maskaraların boyunlarına tasma, burunlarına halka takılmadığı bir kaldı. Vatandaşın hak ve hukukunun teminatı hukuk güvenliği ve güvencesi tarih oldu. Adaletin tesisi gibi seçim sandıklarının denetimi için de hiçbir mekanizma bırakılmadı. Yargıçlar kapı kullarına dönüştürülürken, bağımız ajanslar gasp edildi. YSK prangalandı.
Muhalif partilerinin başkanları, milletvekilleri hapse atıldı. Hapse atılmayanlarının polise hakaret ettiği iddiasıyla verilen birkaç aylık hapis cezaları gibi komik gerekçelerle milletvekillikleri düşürüldü. Meclis, milli iradenin tecelligahı olmaktan çıkarıldı. Erdoğan’ın sıra sıra dizilmiş tuzluğuna dönüştürüldü. Kendi izzetlerini, haysiyetlerini ve onurlarını hiçe sayan muktedir ya da güya muhalif vekiller sayesinde koca Meclis maymuna çevrildi. Onuru, izzeti, haysiyeti ayaklar altına alındı.
KILIÇLA GELEN KILIÇLA GİDER, KILIÇLA YAŞAYAN KILIÇLA ÖLÜR
Millet seçimini kazara değil, bile isteye yaptı. Zulüm üzerine zulümle demokrasi ve hukuk tarumar edilirken, devlet devlet olmaktan çıkarılıp adi bir suç çetesine dönüştürülürken millet denilen kalabalıklar ilkel ve barbar bir coşkuyla adeta kendisinden geçti. Kendi cehennemini kendi elleriyle inşa etti. Kendi nefretlerini, kendi hasetlerini o Cehennem’e yakıt ettikçe kızışan alevlerden hep başkalarının zarar göreceğini düşündü. Bir çıldırmışlık psikozuyla aslında yananın, başkalarını yakmak için kendisi olduğunu aklının ucuna bile getirmedi.
Harlanmasına kendi elleriyle yol açtığı bu alevleri söndürmek için, en azından halkın bir kısmı, şimdi umudunu çakma sandığa bağlamış durumda. Acınacak bir durum. Sanki Erdoğan, devletin bütün kurumlarıyla birlikte yüzbinlerce masumu değirmen taşı gibi öğüten o kanlı zulüm çarkının başında hukukla, demokrasiyle duruyormuş gibi, saf saf oradan alaşağı edilmesinin hukuk ve demokrasiyle olabileceğini düşünüyorlar. Sanki ortada demokrasi ve hukuk varmış gibi…
Yine de kendileri bilirler. Kendi kendilerini aldatmak hoşlarına gidiyorsa kim ne diyebilir? Neticede kendi tercihleri, kendi seçimleri… Zamanlar üstü geçerliliği olan vecizedir: Kılıçla gelen kılıçla gider… Kılıçla yaşayan kılıçla ölür…
[Bülent Keneş] 21.4.2018 [TR724]
Daha düne kadar bir erken seçimden bahsedenleri vatan hainliğiyle, ülkenin huzuruna, büyümesine ve istikrarına kasteden kaos simsarlığıyla suçlayanlar, adeta yangından mal kaçırır gibi aniden erken seçim kararı aldı. Millete de konuşacak mevzu çıktı. Sanki bir önemi, gerçek hayatta bir değeri varmış gibi, herkes bir anda seçimden, sandıktan bahseder oldu.
Ne kadar lüzumsuz, ne kadar gereksiz bir tartışma… Çünkü, millet bütün seçim müsamerelerini anlamsız hale getiren seçimini çoktan yaptı. Hal böyleyken seçime ciddi ciddi umut bağlayıp bir heyecan bir heyecan tartışanları anlamakta güçlük çekiyorum. Çaresizlikten mi, durumun vahametini anlayamamaktan mı bilemiyorum. OHAL altında, bağımsız ve tarafsız yargının, evrensel hukukun, gerçek sivil toplumun, sesini çıkarabilen tek bir aydının, özgür ve bağımsız medyanın kırıntısının kalmadığı, muhalif parti liderlerinin bile zindanlara atıldığı, resmi ya da gayr-ı resmi tek bir denetim mekanizmasının bırakılmadığı bir ortamda neyin seçimi tartışılıyor anlamıyorum.
Erken seçim kararıyla helecana kapılananlara, cuş-u huruşa geçenlere şöyle azıcık dışarıdan bakınca durum hakikaten trajikomik görünüyor. Sahnelenen oyunda kendilerine verilen rolü gönüllü ya da zoraki oynamak zorunda olanlar ayrı bir komik, ülkeyi girdiği girdaptan, milleti kendi başına sardığı beladan kurtarmayı seçimle, sandıkla başarabileceklerini ciddi ciddi ve samimi şekilde düşünenleri ise çok daha komik. Sahnelenen komedinin etki alanı genişledikçe durumun vahameti karşısında dehşete kapılmamak elde değil.
TARİHTE SEÇİMLE GİDEN TEK BİR DİKTATÖR YOK
Diktatörlerin ülkelerin başına musallat olmasının yollarından biri de de demokratik seçimlerdir. Ama, bugüne kadar seçimle giden tek bir diktatör yoktur. “Diktatörler seçimle gelirler, ama asla seçimle gitmezler” basit gerçeğine gözlerimizi kapatarak kendimizi istediğimiz kadar aldatabiliriz. Ama bu gerçek değişmez. Doğrudur, yüzüne müraice maske takıp türlü kılıklara girerek kestiği rollerle milleti aldatıp ütmekte mahir olan Erdoğan, belki bulunduğu yere gelirken izlediği yolun belirli bir aşamasına sandık ve seçim yoluyla gelmiş olabilir. Sonrasını ise, tamamiyle zor ve zorbalıkla elde ettiğini kabul etmek gerekiyor.
Polisinden istihbaratına, milisinden yargısına, bürokrasisinden medyasına, ordusundan iş dünyasına varıncaya kadar ülkeyi bir ahtapot gibi saran despotik rejimini bu kadar konsolide ettikten sonra zamanını, kuralını ve hatta oyuncularını bile keyfince kendisinin belirlediği bir oyun planı çerçevesinde insanların önünü konulacak çakma sandıktan Erdoğan’ın arzu etmeyeceği bir sonucun çıkabileceğini düşünebilmek nasıl bir saflıktır? Hele hele aleyhine olan bir sonucu kabullenerek iktidarı bırakacağını düşünebilmek… Sanki durumun henüz bugünkü kadar dramatik bir hal almadığı 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yaşananlar bu ülkede yaşanmamış gibi takılmanın belki siyaset bilimi literatüründe değil ama psikiyatri de bir karşılığı olabilir.
Şunu hep aklımızın bir köşesinde tutsak iyi olur: Bunca yaptıklarından ve çevresindekilere yaptırdıklarından sonra Erdoğan’ın şu ya da bu şekilde iktidarı kendi rızasıyla bırakma şansı yoktur. Çakma seçimleri kaybetme ihtimali sıfırdır. İktidarı bıraktığı anın bittiği an olacağını çok iyi bilen Erdoğan böyle bir şeye müsaade eder mi dersiniz? Bu adamı hala tanımamışsınız… Tanıyabildiğimiz Erdoğan değil iktidarı devretmek, 7 Haziran 2015’te olduğu gibi paylaşmamak için bile neyi yapması gerekiyorsa hiçbir sınır tanımaksızın onu yapmakta bir an bile tereddüt etmez.
GİDİŞİ, SPATULAYLA KAZINAN BİR ÇAMUR GİBİ OLACAK
Bunca pisliğe gömülmüş bir despotun yapmacıktan insanların önüne koyacağı bir sandıkla gitmesini düşünmek saflık değilse ahmaklıktır. Üstelik bu yeni bir durum da değil. 2013’ten bu yana tekrar edip duruyorum: Erdoğan ve avanelerinin sandıkla mandıkla iktidardan gitmesi mümkün değildir. Böyleleri yapış yapış yapıştıkları yerden bir çamur gibi, bir balçık gibi ancak spatulayla kazınır gibi kazınabilirler. Tabii öyle bir spatula olsa bile bu işin kolayı yoktur. Birkaç yıl öncesine kadar var olan sancısız yollar ise milletin basiretsizliği yüzünden ziyan edilmiştir. Ülke çivi çiviyi söker aşamasını çoktan geçmiştir.
Peki hal böyleyken milletin önüne neden hala seçim sandığı koyuyor? Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi, İslam Kerimov, Hafız Esed, Hüsnü Mübarek ve benzerleri neden koyduysa o yüzden. Demokrasilerdeki gibi gerçek olmasa da sandıkların diktatörlüklerde de bazı işlevleri vardır. Her şeyden önce milletin kaderine hükmetme gücünü/kudretini somutlaştırıp, bu gücün şeklen de olsa meşruymuş gibi dünya aleme gösterilmesine imkan verir. Dahası, diktatörlerin yüreğine taht kurmuş olan saplantılı beğenilme arzusunu ve hubrisini bir de bu şekilde tatmin etmesine yarar…
Peki bu oyunda muhalefetin işlevi ne? Ne olacak, bugüne kadar olduğu gibi gayr-i meşru yöntemlerle konsolide edilmiş despotik rejime ve kurumlarına olabildiğince meşruiyet görüntüsü kazandırmak. Hileli oyunu sanki hilesizmiş gibi göstermek. Zaten mevcut satlar altında ülkedeki muhalefet sahici bir muhalefet olsaydı şayet, çoktan Demirtaş gibi demir parmaklıkların arkasında olurdu.
SÖZDE MUHALEFET KENDİSİNE VERİLEN ROLÜ BAŞARIYLA OYNUYOR
15 Temmuz’un hemen akabinde soluğu Yeni Kapı’da alan, “F…” söylemlerinde Erdoğan’a papağanlık yapan, Kürtler konusunda Erdoğan’ı aratmayan, Meclis’in itibarını iki paralık eden milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında gönüllü suç ortaklığı yapan, 16 Nisan 2017’deki ayak oyunlarını, apaçık hileleri ve irade gaspını dakikalar içinde meşrulaştıran bir muhalefet, soytarıların, dalkavukların cirit attığı saraylara layık bir muhalefettir ancak.
Seçim sandığının bir ülkede demokrasi varsa anlamı vardır. Demokrasinin esamisinin okunmadığı yerlerde ise sandık oyun ve aldatmacadan ibarettir. Öncesinde adil ve özgür bir yarışın yapılma imkanının bulunmadığı, sonrasında sonuçlarının şeffaflıktan uzak olacağı bir sandığın demokrasiyle ve demokratik bir seçimle hiçbir alakası olamaz.
Demokrasi gibi demokratik ve adil seçimler de Türkiye’de tarih oldu. Son demokratik seçimler bu ülkede tam 7 yıl önce yapıldı. O tarihten bu yana yapılan tüm seçimler farklı oranlarda da olsa bir sahtekarlıktan, bir hokkabazlıktan ve göz boyamaktan ibaret.
12 Haziran 2011’deki seçimlerde her iki kişiden birinin oyunu alan siyaset münafığı Erdoğan, yaşadığı güç sarhoşluğuyla demokrasi perdelerini indirdi. Işıkları kapadı. Demokrasi şovunu sona erdirdi. Demokratik bir siyasi partiden başka her şey olduğunu ispatlayan AKP’nin hikayesi bitti. Çünkü, Erdoğan ve avaneleri, 2011’deki seçim zaferi sonrasında net bir karar verdi. Yüzlerine muvakkaten taktıkları maskeler indi, pençeler gerildi, tırnaklar bilendi, dişler gösterildi. Kararları netti. Hukukun, yönetişim ve katılımcılığın elzem olduğu şekliyle artık ülkeyi yönetmeyeceklerdi. Ülkeye ve millete her türden zor ve zorbalığı kullanarak tahakküm edeceklerdi.
Yıllardır kirli sinelerindeki çirkefi yutkunarak sindirmiş Karamangillere ve bu şer üstadlarının tilmizlerine gün doğmuştu. Artık, ne takiyeye ne de aldatmacaya ihtiyaçları vardı. Her şeyi açıktan oynamanın vakti gelmişti. Arap İsyanları da güdük, ezik ve kompleksli siyasal İslamcılığın kendisini göstermek için doğrusu bulunmaz bir fırsattı. En azından öyle düşünmüşlerdi.
DEMOKRASİ TRENİ İNECEKLERİ DURAĞA ÇOKTAN GELDİ
12 Haziran’da seçimini yapan sadece millet değildi. Asıl seçimini yapan irili ufaklı, anlı şanlı dalkavukları ile birlikte Erdoğan ve Karamangillerdi. Neticede, ütülecek ahmak, yolunacak kaz olarak gördüklerini sonradan açıktan itiraf ettikleri milleti peşlerine takmayı başarmışlardı. Onlardan alacaklarını almışlar, yolları yol olmayan kendi yollarına koyulmuşlardı. Bindikleri demokrasi treni inecekleri uygun istasyona nihayet gelmişti. Onun bunun ağız kokusunu çektikleri o hoşlanmadıkları trenden inmenin, dokuz yıllık zoraki demokratlığı bitirmenin vaktiydi artık. Asıl oyun ise daha yeni başlıyordu.
Erdoğan ve şürekası tercihini yapmıştı yapmasına ama o güne kadar aldatılan milletin önünde hala bir revizyon ve hatayı düzeltme imkanı vardı. Evet, trafolara giren kedilerin de yardımı oldu belki ama neticede millet de kendi seçimini yaptı. Aldatıldığı, kandırıldığı, soyulup soğana çevrildiği gerçeğiyle yüzleşmek yerine yalan olduğunu apaçık gördüğü bir yalanı tercih etti. Ahlaksızlığa verdiği primle sadece seçimini yapmakla kalmadı, tabiatını da gözler önüne serdi.
Bugünlerde herkes adeta gökte ararken yerde bulmuşçasına seçimi konuşuyor. Demokrasiyi konuşan ise yok. Normal. Çünkü ortada demokrasi diye bir şey yok. Demokrasisiz seçimin, dibi delik sandığın ne olduğu sanki 2014’te, 2015’te ve 2017’de hiç görülmemiş gibi taktik üzerine taktikler konuşuluyor, strateji üzerine stratejiler kuruluyor.
Yok efendim hangi parti hangi partiyle ittifak şey ederse o kadar değil de bu kadar oy alırmış. Yok efendim Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) falanca konudaki kararı şöyle olursa İYİ olurmuş, böyle olursa İYİ olmazmış. Nekrofillikten midir bilinmez ama, ruhu mundar edilmiş YSK denen çürümüş cesedin, sanki hala karar verebilme iradesi varmış gibi yapmak nedense herkesin hoşuna gidiyor.
“Gözündeki merteği görmez, başkasının gözündeki çöpü görür” hesabı, Erdoğan rejiminin attığı kocaman kazığı yok sayıp Nisyanettin Ekmekoğlu’nun ekmek tercihinin sandık üzerindeki kelebek etkisi üzerine ahkam kesen kesene. Hem de ciddiyetle… Komik ama gerçek…
MİLLET TERCİHİNİN FATURASINI KURUŞ KURUŞ, MİLİM MİLİM ÖDEYECEK
Geçin bunları beyler geçin!.. Mevzu seçimse şayet bu necip millet o seçimi çoktan yaptı. Hem de başka hiçbir seçime gerek bırakmayacak şekilde. Ahlak yerine ahlaksızlığı, namus yerine namussuzluğu, erdemli bir demokrasi yerine yozlaşmış gücü, vicdan yerine cüzdanı, hukuk yerine zulmü, özgürlük yerine haysiyetsiz dalkavukluğu, izzet yerine yılışıklığı, din yerine dinciliği, İslam yerine İslamcılığı, dindarlık yerine dinbazlığı, vatandaşlık yerine kulluğu, diğergamlık yerine hokkabazlığı, fedakarlık yerine fedailiği, akıl ve mantık yerine ahmaklığı, gerçek yerine yalanı, iyi yerine kötüyü, hayır yerine şerri, medeni bir toplum yerine yobazlığı ve fanatikliği vs vs tercih etti.
Millet kendisine etti edeceğini ama ettiğinin karşılığını henüz tam olarak bulamadı. Fatura yeni yeni gelip kapıya dayandı. O faturadan kurtuluşunun kolay bir yolu yok. Kuruş kuruş, gram gram, milim milim o faturayı ödeyecek. Kaçışı yok…
Sandık mı?.. Uzatıp durduğu ve asla vazgeçemeyeceği OHAL altında, despotizmin zirve yaptığı, her şeyin kontrolü altında bulunduğu bir ortamda önlerine sürdüğü sandığı insanların bu kadar ciddiye aldığını gördükçe inanın Erdoğan çok eğleniyordur…
Bu millet, önünde hala şöyle ya da böyle bir fırsat varken tınmadı. 17/25 Aralık yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet skandalının devasa pisliğinin üzerine oturmayı tercih etti. Kapı gibi kanıtlarıyla asrın en büyük hırsızlarının, mel’un rüşvetçilerinin İran Azerisi bir pezevengin (Azerice’de iş adamı, yol gösterici anlamında) önüne nasıl ahlaksızca yattığı gözlerinin içine sokuldu halde, tepkileri o pezevengin önüne yatanların önüne yatmaktan ibaret oldu. Erdoğan’ın propagandasını yaptığı gibi, millet merdaneli bir çamaşır makinası gibi pisliklerini yıkayıp, temizleyip, aklamak için haysiyeti, şerefi de dahil neyi varsa ortaya koydu. Seçimini yaptı.
Türkiye’nin en ilkeli medya organlarına bir bir çökülürken sağcısından solcusuna, muhafazakarından milliyetçisine kim varsa bir zil takıp oynamadığı kaldı. Hırsızı, arsızı, namussuzu ise baştacı etti. Yıllarca kendi hayatlarına dokunan, çocuklarını emanet etmek için sıraya girdikleri toplumun yüzakı insanlarına hayasızca, alçakça atılan iftiralara hayasızca alkış tuttu. Alkışla yetinmedi kendisi de bu kezzab korosuna katıldı. Yalancılığı tescilli alçakları tek bir kez yalana tenezzül etmemiş olanlara tercih etti.
BİN YILIN MÜRAİSİNİ BAĞRINA BASMAKLA KALMADI BAŞINA TAÇ ETTİ
Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, yalan ve iftirayla kararmış kapkara yüzüyle yüzsüzce kapılarını tıklayan bin yılın müraisini bağrına basmakla kalmadı, alıp yüceltip göklere çıkardı. Tarih ilk kez hırsıza, yolsuza, rüşvetçiye, ahlaksıza yan çıkıp polisi kovalayan bir kavme tanıklık etti. Polisler hapsedildi. Savcılar/hakimler tutuklandı. Gazetelere, televizyonlara çöküldü. İşlerini namusuyla yapan gazetecilerin, aydınların hayatı Cehennem’e çevrildi. Bankalar yağmalandı. Anadolu’nun yüzakı şirketler talan, dürüstlük timsali işadamlarının hayatı tarumar edildi.
Tüm bunlar oluyorken, tıpkı 24 Haziran’da yeniden konulacağı gibi, 30 Mart 2014’te, 14 Ağustos 2014’te, 7 Haziran 2015’te, 1 Kasım 2015’te habire sandık konuldu milletin önüne. Millet de her seferinde seçimini yaptı. Tercihinde kararlıydı. 2011 seçimlerinden sonra iradi olarak girdiği İslamofaşizm yolu belki Erdoğan’ın tercihiydi ama 2014, 2015 ve 2017’deki sandıklar milletin tercihinin de onun yolu olduğunu netleştirdi. Millet seçimini yaptı, müstahakını buldu…
Aslına bakarsanız, belki yeterince demokratik değildi ama, demokrasiyi kurtaracak son seçim 14 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleriydi. Peki bu necip millet ne yaptı? Tercihini ortaya koydu. Seçimini yaptı. Medeni ve özgür bir dünyanın parçası olmak istemediğini, adalet ve hukuku umursamadığını, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi yüz kızartıcı ahlaksızlıkların umurunda olmadığını gösterdi. Haysiyetin, onurun, namusun, hak ve hukukun, özgürlüklerin canı Cehennem’e dedi.
Haklarını teslim edelim. Erdoğan ve avaneleri, çirkefleştikleri oranda milletin kendilerine daha fazla itibar ettiğini gördü. Altın tepside kendilerine sunduğu her imkanın hakkını fazlasıyla verdi. Her seferinde daha tahakkümcü bir edayla girdikleri her kavşakta daha fazla güç devşirerek kimsenin tercihinin artık hiçbir anlamının olamayacağı bir tek adam rejimi kurmayı başardı.
ÖLMÜŞ HUKUK VE DEMOKRASİNİN ARDINDAN GECE GÜNDÜZ SELALAR VERİLDİ
Kurgulayanları için “Allah’ın bir lütfu olan” 15 Temmuz 2016 kumpası ise, işin tuzu biberi oldu. Sayesinde tabuta son çiviler de çakıldı. Ölmüş demokrasinin, hukukun, hak ve özgürlüklerin ardından gece gündüz selalar verildi. 150 yıllık emekler ayaklar altına alınarak ite kaka sürüklenip bir çukura atılarak defnedildi. Demokrasiye açılan tüm kapılara tek tek kilit vurulurken kapıları Cehennem’e açılan Olağanüstü Hal olağanlaştırıldı. Keyfilik, hukuksuzluk, zorbalık ve zulüm sıradanlaştı. En baştan planladıkları gibi, darbe teşebbüsü bahanesiyle tek bir aykırı ses bırakılmadı. Medya yok edildi. Namuslu gazeteciler ya hapislerle ya sürgünle susturuldu. Yerlerine kalem lejyoneri foseptik kurbağaları konuldu.
Dört bin küsur namuslu savcı ve hakim görevden alındı. İki bin küsuru hapse atıldı. Geriye kalanları ise, Perinçek’in son derece yerinde tespitiyle, “iktidarın köpeği” haline getirildi. Yüksek yargı başkanlarına yamaçlarda peştemal takıldı, kapak pozu verdirildi. Menfaatlerinden yakalanmış cübbeli maskaraların boyunlarına tasma, burunlarına halka takılmadığı bir kaldı. Vatandaşın hak ve hukukunun teminatı hukuk güvenliği ve güvencesi tarih oldu. Adaletin tesisi gibi seçim sandıklarının denetimi için de hiçbir mekanizma bırakılmadı. Yargıçlar kapı kullarına dönüştürülürken, bağımız ajanslar gasp edildi. YSK prangalandı.
Muhalif partilerinin başkanları, milletvekilleri hapse atıldı. Hapse atılmayanlarının polise hakaret ettiği iddiasıyla verilen birkaç aylık hapis cezaları gibi komik gerekçelerle milletvekillikleri düşürüldü. Meclis, milli iradenin tecelligahı olmaktan çıkarıldı. Erdoğan’ın sıra sıra dizilmiş tuzluğuna dönüştürüldü. Kendi izzetlerini, haysiyetlerini ve onurlarını hiçe sayan muktedir ya da güya muhalif vekiller sayesinde koca Meclis maymuna çevrildi. Onuru, izzeti, haysiyeti ayaklar altına alındı.
KILIÇLA GELEN KILIÇLA GİDER, KILIÇLA YAŞAYAN KILIÇLA ÖLÜR
Millet seçimini kazara değil, bile isteye yaptı. Zulüm üzerine zulümle demokrasi ve hukuk tarumar edilirken, devlet devlet olmaktan çıkarılıp adi bir suç çetesine dönüştürülürken millet denilen kalabalıklar ilkel ve barbar bir coşkuyla adeta kendisinden geçti. Kendi cehennemini kendi elleriyle inşa etti. Kendi nefretlerini, kendi hasetlerini o Cehennem’e yakıt ettikçe kızışan alevlerden hep başkalarının zarar göreceğini düşündü. Bir çıldırmışlık psikozuyla aslında yananın, başkalarını yakmak için kendisi olduğunu aklının ucuna bile getirmedi.
Harlanmasına kendi elleriyle yol açtığı bu alevleri söndürmek için, en azından halkın bir kısmı, şimdi umudunu çakma sandığa bağlamış durumda. Acınacak bir durum. Sanki Erdoğan, devletin bütün kurumlarıyla birlikte yüzbinlerce masumu değirmen taşı gibi öğüten o kanlı zulüm çarkının başında hukukla, demokrasiyle duruyormuş gibi, saf saf oradan alaşağı edilmesinin hukuk ve demokrasiyle olabileceğini düşünüyorlar. Sanki ortada demokrasi ve hukuk varmış gibi…
Yine de kendileri bilirler. Kendi kendilerini aldatmak hoşlarına gidiyorsa kim ne diyebilir? Neticede kendi tercihleri, kendi seçimleri… Zamanlar üstü geçerliliği olan vecizedir: Kılıçla gelen kılıçla gider… Kılıçla yaşayan kılıçla ölür…
[Bülent Keneş] 21.4.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)