Merkez Bankası neden susuyor [Harun Odabaşı]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın galiba en büyük muhalifi piyasalar! Zira ne zaman ekonomi ile alakalı iddialı bir beyanatı olsa çok kısa bir süre sonra piyasalardan gelen negatif bir haber sayın Albayrak’ı yalanlayıveriyor. ‘Dövize demir yumruk indirdik’ demişti ertesi gün döviz baş kaldırmıştı. ‘Görüyorsunuz. Şubat ocaktan hakikatten çok daha iyi. Mart şubattan daha iyi, nisan da marttan daha iyi olacak.’ sözü de ekonomideki küçülme ve işsizlik rakamlarındaki rekor artış ile buhar olmuştu. Önceki gün de Albayrak, Twitter’dan “Dengelenme sürecinin sanayide ve reel kesim güvenindeki pozitif yansımaları devam ediyor. Sanayi üretiminde, imalat sanayi kapasite kullanım oranlarında ve reel kesim güveninde, özellikle yapısal dönüşüm adımlarını hayata geçirdikçe çok daha hızlı yükseliş yakalayacağız.” açıklamasında bulundu. Bu kriz ortamında hangi reel kesim temsilcilerine soruldu ise güven endeksinde olumlu bir düzelme yakalanmış. Ancak aynı gün tekstil ve inşaat ile birlikte ekonominin üç lokomotifinden biri sayılan otomotiv sektörünün en büyüğü Tofaş 28 Nisan’dan itibaren vardiya sayısını 3’ten 2’ye indireceğini bildirdi. Tabiri caiz ise Albayrak’ın yazısının mürekkebi kurumadan reel sektörden yalanlama gelmiş oldu. Türkiye’nin hem binek otomobil hem de hafif ticari araç üreten tek otomotiv şirketi olan Tofaş, daha öncede 9 bin olan çalışan sayısını 7 bine indiğini ifade etmişti.

MERKEZ BANKASI’NDA NELER OLUYOR?

Haftanın en önemli konu başlıklarından biri Merkez Bankası’nın döviz rezervindeki erime ve bu erimenin nasıl cereyan ettiği keyfiyeti idi. Merkez Bankası’nın döviz rezervi bilmeceye dönüştü. Şu anda özellikle muhalif kesim döviz rezervinin eridiğini hatta 12 ila 16 milyar dolar arasında bir yere kadar gerilediğini iddia ediliyor. Ancak bu rakam net döviz rezervi ile ilgili. Toplam döviz rezervi ise yine 80 milyar dolar civarında. Bu ayrıntı verilmeyince sanki döviz 100 milyar dolardan 12-16 milyar dolara düştü gibi bir algı oluşuyor ki doğru değil. Net döviz rezervini yine net döviz rezervi ile karşılaştırmak gerekiyor. Geçmiş yıllara baktığımızda net döviz rezervi en babasıyla 37 milyar dolar ancak olabilmiş. Yine Merkez Bankası verilerine göre şu andaki net döviz rezervi 16 milyar dolar değil 28 milyar dolar. Yani düşüş bu açıdan bakınca kötü ama dramatik değil. Hatta özellikle iki yıldır yaşanan sert döviz dalgalanmaları dikkate alındığında iyi bile sayılabilir. Ancak Financal Times’in analizi doğru ise yani Merkez Bankası net döviz rezervini swap işlemlerinden gelen dövizle birlikte şişiriyorsa ciddi sorun var demektir. Birde Merkez Bankası’nın dövizin ateşini düşürmek için kamu bankalarına arka kapıdan milyarlarca dolar verdiği ifade ediliyor. Bu diğerinden daha ciddi bir problem. Kamu bankalarının da döviz zafiyetine düştüğü izlenimini kuvvetlendiriyor. Merkez Bankası’nın piyasalara güven vermesinin ötesinde caydırıcı olmak gibi bir rolü var. Aksi taktirde spekülatör ve manipülatörlere gün doğar. Caydırıcı olmanın yolu ise başka önemli unsurlar olmakla birlikte elindeki döviz rezervi ile doğrudan orantılı. Ayrıca yabancı sermaye Türkiye’den çıkmak istediğinde elindeki TL’yi kim dövize çevirecek. Ağırlıklı olarak MB. Dolayısı ile yabancı sermaye için giriş serbest çıkış tıkalı ise ne kadar karlı olursa olsun Türkiye’ye giriş yapmak istenmeyecektir. Merkez Bankası iddialarla alakalı önümüzdeki günlerde bir açıklama yapacağını bildirdi. Umarız açıklama piyasalar açısından ikna edici olur.

Hükümetin ekonomi yönetimi bozulan dengeler için bir günah keçisi arıyor ve çoğu zaman gözler MB üzerine çevriliyor. Peki bu krizde Merkez Bankası’nın ne kadar sorumluluğu olabilir? MB ritmik davranabilseydi yani doğru hamleleri yerinde ve zamanında yapabilseydi bile kriz seviyesinin çok değişebileceği kanaatinde değilim. Çünkü hükümetin performansı ve dış piyasa şartları MB’nın kontrolünde değil. MB kararları piyasalar açısından çok belirleyicidir ama bu genel trendi belirleyecek bir güç değildir. Erdoğan hükümeti MB’nı kontrolleri altına almak istemiştir. Hatta Babacan döneminde hatırlayın ihanetle bile suçlanmış, Babacan ve dönemin MB başkanı neden faizlerin artırılması gerektiği konusunda Erdoğan’a birifing vermişti.

[Harun Odabaşı] 25.4.2019 [Kronos.News]

“Tûbâ lilguraba - Müjdeler olsun gariplere!..” [Fikret Kaplan]

Ahirzamanın şiddetli fitneleri içinde yalnız bırakılmış bir avuç samimi masum insan, tarihin şeref levhalarına altın harflerle yazılacak kahramanlarıyla duruyorlar önümüzde… Fazilet yarışında bu bahtiyar insanlar arka arkaya dizilmişler. Kelepçeyle yatağa bağlanıp doğum yapmaya zorlanan bir bayandan, bir günlük bebeğe; her yaştan ve her baştan çocuktan, doksan yaşındaki dedeye, nineye kadar… kadını, erkeği, genci, yaşlısı…Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşlerim!..” hitabına mazhar olmak için, dünyayı elinin tersiyle itmeye, zindana, işkenceye, hicrete, mağduriyete, hicret yolunda Hakk’a yürümeye rıza göstermişler.

Ebedi saadet yolunun son asırdaki bekçisi onlar… Acz, fakr, şükür ve şevkle çarpan hasbi sineleri… Süfyan devrinin zulümle inleyen kırık mızrapları…

Mazlumiyetlerin, mahrumiyetlerin ve mahkumiyetlerin kasıp kavurduğu bir zamanda tamir işini yüklenen samimi ıslahçıları olmuşlar. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren garipleri, hizmetkarları…

Dertlerin birinden çıkıp diğerine girseler, acılarla inleseler de gözleri yine hep O’nun (cc) hoşnutluğunda. Allah’a doğru giderken takılıp yolda kalmamak için daima kendi nefislerine yöneliyorlar. Kalbi ile davaları arasında bir kopukluğun olmamasına dikkat ediyorlar. Sırf hak yolunda bulunduklarından dolayı hedef hâline gelseler, belâ ve fitnelere maruz kalsalar da her türlü belâ ve musibetler karşısında bunun kendi hata ve günahlarından kaynaklanma ihtimalini düşünüyor ve bundan dolayı da Allah'tan (celle celâluhu) af ve mağfiret talebinde bulunuyorlar. Kırmıyorlar, dökmüyorlar, etrafı ateşe vermiyorlar. Fakat, doğru bildikleri şeylerin müdafaasından da geriye durmuyorlar.

Allah’a dayanmış ve o istikamette de say’ u gayret içindeler… Canavarların boy attığı, salya döktüğü, diş gösterdiği, çirkin coğrafya haline getirdiği İslam anlayışını Allah’ın izni ve inayetiyle tedavi etmeye azmetmişler, yollara düşmüşler. 

Asr-ı Saadet’in izdüşümü bugün yaşanıyor gibi bir hal var onlarda.  Hangi tabloyu, hangi mağduriyeti alıp o asra gitseniz bir benzeri çıkıyor karşınıza.

"Biz kardeşlerin değil miyiz?" deyip Peygamber Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) soran sahabeye:

"Siz benim ashabımsınız, onlar sonra gelecekler, henüz gelmediler." buyurduğu "Kardeşleri"yle buluşmuş sanki Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). İnsan onlara bakınca kendini âdetâ Asr-ı Saadette hissediyor.

Ahir zamanda ashab-ı kiram gibi bu davaya sahip çıkıp elini göğsüne koyarak, "Evet! Hiç kimse kalmasa, tek başıma sadece ben kalsam, yine Allah'ın dinine yardım edeceğim." diyen bu yiğitlerin başına Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini koymuş gibi. 
Onlar, görmeden, Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bağlılıklarını ifade edip sahabe gibi O'nun davası uğrunda gece gündüz demeden çalışıyor, her türlü çile ve ızdırabı göğüslüyorlar. Dava-yı nübüvvete vâris olduklarını gösteren binlerce tabloyla tarihin şeref levhalarına geçiyorlar.

“O kadar hücuma karşı mânevi gücü kırılmayan zâtları hakikat ehli ve gelecek nesil alkışlayacakları gibi, melâike ve ruhaniler dahi alkışlıyorlar diye kanaatim var.”  diyor Bediüzzaman.

Onlar bu ağır süreçte kaybettikleri evlatlarına çok üzülüyorlar, sabrın en acısını yudumluyorlar ama:
"Ebediyen yaşlanmayacak çocuklar." (Vâkıa Sûresi,17; İnsan Sûresi,19) nazarıyla bakıp isyan etmeden gözyaşlarını döküyorlar.

Allah Têâlâ, bu sıkıntıları bir gün bitirip bahara tekrar kavuşturacak. Onlar o tertemiz nesillerin, tertemiz beyanları içinde yâd-ı cemîl olacaklar. O günü idrak edenlerin gönülleri inşirahla coşup taşacak… Diyecekler ki: “Bunlar bu kadar hayırhah oldukları, insanlık için koştukları, bütün kopuklukları bir araya getirip dikişler attıkları halde, nasıl olmuş da kendi ülkelerinde bazı kimseler bunlara karşı densizliklere girmişler; tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibadelere, hayr kapılarını kapatmalara başvurmuşlar?!. Bu güzel yürüyüşün önünü almaya çalışmışlar?!.. Onlara bu zulümleri nasıl reva görmüşler?”

Allah’ın bu asırda kendilerine nasip ettiği talihli insan olma şerefini kaçırmak istemiyorlar. 

Afîf İbn Ömer ismindeki bir sahabi, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında dördüncü talihli insan olma şerefini nasıl kaçırdığını yıllar sonra üzüntü ve hicran içinde şöyle anlatıyor:

– Ben, ticaretle uğraşan bir adamdım. Bir hac mevsiminde Mekke’ye gelmiştim. Abbas İbn Abdulmuttalib, kadim dostumdu; ben ondan mal alırdım, o da benden alışveriş yapardı. Onu sordum ve Mina’da olduğunu öğrenince de doğruca buraya geldim. Nihayet arayıp bulmuştum. Oturup bir müddet muhabbete daldık. Biz, kendi halimizde vakit geçirirken oraya birisi geldi. Önce şöyle güneşe bir baktı ve ardından da beklemeye durdu. Tam güneş zevale kaymıştı ki, kalktı ve namaza durdu. Ardından da bir kadın geldi ve o da namaza durdu. Sonra bir çocuk yetişti onlara ve o da onlarla birlikte namaza durdu. Abbas’a sordum:

– Bu da ne ey Abbas? Yeni bir din mi?

– Bu, Abdullah’ın oğlu Muhammed; Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini ve Kisrâ ile Kayser saraylarının kendisine açılacağını söylüyor. Kadın ise, O’na ilk inanan insan Hatice Binti Huveylid. Çocuğa gelince o da, Ali İbn Ebî Tâlib’dir; O’nun amcasının oğlu ve o da O’na ilk inananlardan.

Afîf İbn Ömer, bu yaşadıklarını anlattıktan sonra: “Keşke o gün onların dördüncüsü ben olsaydım!” diyecek ve ilk günlerde iman etme fırsatını kaçırmış olmanın üzüntüsüyle iç geçirecekti. (İbn Sa’d, Tabakât, 8/18)

 Bugün yaşanılan ağır imtihanlar sona erip toz duman dağıldığında pek çok insan Afîf İbn Ömer gibi:
 “Keşke ben de onlar gibi bu zulümler karşısında yıkılmasaydım, basiret dürbünüyle bakıp gerekirse her şeyden vazgeçebilseydim!” diyecek ve bu zor günlerde hizmet etme fırsatını kaçırmış olmanın üzüntüsüyle iç geçirip duracak.

Hizmetle ve samimi dava insanlarıyla uğraşanlar, yarın ellerini dizlerine vurup, çok büyük pişmanlık duyacaklar.  Allah son sözü söylediğinde, fitneye bulaşmışlar için çok geç olacak. Mazluma gün doğacak! İftiracı acı acı yutkunacak... Bunu ilan ediyor Kur’an.

Onlar biliyorlar ki:

Peygamber Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Yâ Resûlallâh! Belânın en şiddetlisine maruz kalan insanlar kimlerdir?" diye sorulduğunda O (aleyhissalâtü vesselâm), şöyle cevap vermişti:

"Peygamberler, ondan sonra da derecesine göre diğer insanlardır." (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23)

– Mü’minler, sadece “iman ettik” demekle, öyle hiç imtihana tâbi tutulmadan kendi hallerine bırakılıvereceklerini mi sanıyorlar? Elbette Biz, onlardan önce yaşamış nice mü’minleri de imtihanlara tâbi tutup denedik. Şüphe yok ki Allah, elbette şimdiki mü’minleri de imtihan edip, iman iddiasında sadık olanlarla bu konuda samimi olmayanları birbirinden ayıracaktır! (Ankebût, 29/1, 2, 3)

– Yoksa siz, daha önce yaşayıp da misyonlarını eda etmiş ümmetlerin başlarına gelen o sıkıntılı durumlara maruz kalmadan, öyle kolayca cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlar, öyle ezici mihnetlere, öyle katlanılmaz zorluklara dûçâr oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, peygamber ile onun yanındaki mü’minler bile, “Allah’ın vaad ettiği nusret ve yardım ne zaman gelecek?” diye yalvarıp bekleyecek duruma geldiler.’ (Bakara, 2/214)

Bugün zor bir yol ayrımında bulunan hizmet gönüllüleri, tercih ettikleri bu mukaddes hizmetten dolayı asla pişman değiller ve hiç endişe etmiyorlar. Sürekli suçlu arama peşine düşüp musibeti ikileştirmiyorlar. ‘Yolun kaderi bu’ diyorlar. Şimdi fırtına zamanı olduğunu ve yaprak gibi titreyip duranların savrulup gideceğine imanları tam. Çınar gibi dimdik duranların dört mevsimi de göreceklerine tereddütsüz inanıyorlar.

Onlar, Kitap ve Sünnet çerçevesinde yapmaları gerekli olan şeyleri yapıyorlar. Ne dostun vefasızlığından ve hasedinden ne de kendilerine kin ve nefret duyan insanların cefasından sarsılmıyorlar:
 “Biz Allah’ın emriyle, onun yolunda hareket etmeye vazifedarız. Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmayız. O (cc) ne dilerse onu yapar." diyorlar.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, mazinin derin derekelerinden onlarla konuşuyor:
‘Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve susarak Nur’un sözünü dinleyen ve gayba nüfuz eden gizli bir bakışları ile bizi hayranlıkla seyreden Said’ler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tâhirler, Yûsuflar, Ahmedler, vesâireler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, ‘Sadakte’ (doğru söyledin) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun! Şu çağdaşlarım, varsın beni dinlemesinler. Târih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum…

 ‘…Bu müthiş zamanda, dehşetli düşmanlar, şiddetli baskılar, hücum eden bid' atlar ve sapkınlıklar karşısında bizler çok az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz olmamıza rağmen gayet ağır, büyük, mukaddes ve bütün insanlıkla alakalı olan imana ve Kur'an'a hizmet vazifesi Allah'ın ihsanı ile omzumuza konulmuş…

‘Her vakit, ihlâs, tesanüd, sebat, sarsılmamak ve vazifemizi yapmak ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak ‘sırran tenevverat’ düsturuna göre hareket etmek ve telâş etmemek ve me’yus olmamak lâzım ve elzemdir.’ Sözlerini kendilerine düstur yapıp her an İlahi Dergah’a iltica ediyorlar:

"Rabbimiz, bizi inkâr edenlerin elinde bir fitne, bir imtihan unsuru yapma (bizi onların baskı ve işkencesi altına düşürme, bizi onların elinde ateşe sokulan, dövülen, ardından örsler üzerine konulan ve sonra da üzerinde çekiçlerin inip kalktığı bir şey hâline getirme!), bizi bağışla. Rabbimiz, yegâne galip ve hikmet sahibi ancak Sensin, Sen!" (Mümtehine Sûresi, 60/5)

‘Allahım, dağınıklığımızı giderip bizi aynı duygu ve düşüncelerde bir araya getir; kalblerimizi birbirine ısındırıp gönüllerimizi karşılıklı sevgiyle doldur. Bizi katından bir ruhla/bir güçle te’yid buyur. Sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kılıp onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak eyle! Ey yegâne merhamet Sahibi!.. Hasımlarımıza karşı bize yardımcı ol, nusret lütfet. Her halimizde ve işimizde yanımızda ve lehimizde bulun, aleyhimizde olma!..’

Hayatı boyunca tahakkümü, zilleti asla kabul etmeyen; haksızlığa katlanmayan, zulümden nefret eden; kimseye minnet borcu olmayan Kutlu Rehber’lerinin arkasında elif gibi dosdoğru olarak yollarına devam ediyorlar.   

Hadiseler istedikleri gibi cereyan etmiyor; insanlar onları anlamıyor, bütün ızdırabları, inlemeleri ve gurbetleri yaşamak onlara düşmüş. Fakat, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjdesi onlara yetiyor:

“Tûbâ lilguraba-Müjdeler olsun gariplere!..”

Hasılı, yarının şeref sayfalarında yer alacak tablolar karşımızda duruyor… Peki… Onlar ve onların anneleri, babaları, dedeleri, nineleri… çok büyük ve ağır imtihanlar altında kıvranırken acaba biz bu süreçteki duruşumuzla, Rasûl-i Ekrem’in yolunda olduğumuzu, Ashâb-ı Kirâm’ın peşinde yürüdüğümüzü ve bize lütfedilen nimetlerin hesabını vermeye hazır olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Ya da çilesi çekilen bu davanın gerçek adanmışı olduğumuzu?

[Fikret Kaplan] 25.4.2019 [Samanyolu Haber]

Bir Borçtur Vefa, Herkese Farz-ı Ayn olan [Mevlüt Karakaplan]

İnsan olmamız münasebetiyle bazen hayatın gerçekliğinden kopup duyguların dünyasına dalabiliyoruz. Bazen de bu dünyada kaybola biliyor insan. Geçenlerde Meriç Nehri ile tanışmamızın sene-i devresi münasebetiyle ben de beni saran yoğun duyguların izinden gitmekten kendimi alıkoyamadım. Telefonumdaki resimlere bakarken o gün yaşadıklarımız sanki bir daha yaşanıyormuşçasına yeniden canlandılar. Bir de baktım ki tüm benliğimle hayal âleminde Meriç Nehrinde ve nehrin ötesindeki o kadim ve o şirin beldede dolaşıyorum: Yunanistan'da.

Olaylar bir bir geçerken gözümün önünden, ben şu bilinmezliğe tekrar yelken açıyorum: Annemle vedalaşmamı hatırladım; sanki beni bir daha hiç görmeyecekmiş gibi sıkı sıkı sarılmasını, yüzüme değen gözyaşlarını. Sonra da bize bir sütre olan o karanlık geceyi… Karanlığın yüzü de ölüm gibi soğuktur normalde Ama 'karanlığın şerri' 'insani şeytanların' şerrinden pek hafif kaldı o gece. Sonra 'Aziz İstanbul’u düşündüm; Annemin bir daha hiç görmeyecekmişçesine bana sarılması gibi ben de İstanbul’a son bakışımı fırlattım, bir daha asla seyredemeyecekmişim gibi…

Ve Meriç'i hatırlıyorum; biz ümit ve ümitsizlik arasında sallanıp dururken, ilk olarak o pek heybetli bir bakış fırlattı bize, sonra da içten bir selam çaktı. Kendisiyle işimiz bittikten sonra bize yarenlik eden bottan ayrılırken aynı zamanda otuz küsur yıla dair ne varsa ömrüme sığmış olan, hepsinden de ayrıldık bir bir. O an içimizde kabaran yoğun hissiyatı daha sonraki günlerde 'cennetmekan' Dr. Halil Dinç hocam, aynı yoldan geçip aynı ızdırapla inlerken hepimizin adına söyle haykıracaktı:

''Tarihin başından beri
Yaşanan, bitmeyen göçten
Yok kimseye imtiyazı
Bilerek geçtim Meriç’ten.
Bir zehirden iftirayı
-Duydum sen say ki baldıran-
Kırk beş yıllık hatırayı
Silerek geçtim Meriç’ten.''

Sonra?

Sonra Yunanistan. Coğrafyası küçük ama insani ve ruhi enginliği 5 bin yıldır tüm insanlığa yeten; iklimi sıcak, insanı sıcak, ortamı sıcak bu kadim diyar, bizleri de kabul etti kendisinden beklenildiği gibi. O gün bizler tutsak iken hür olduk, ''terörist'' iken aslımıza döndük, korku ve endişe içinde iken emin olduk; ama normal insanlar iken mülteci olduk, muhtaç değil iken fakir olduk, evli-barklı insanlar iken yersiz yurtsuz konumuna düştük. Önümüzde ucu bucağı olmayan bir bilinmezlik, içimizde yalnızlık, gariplik, kimsesizlik ve sahipsizlik…

Yunanistan dar imkânlarına rağmen yüz binlerce ''ümit yolcusu''nun uğrağı.  Bu memleket, 5 bin yıl önceki o asil dedeleri gibi ve onları mahcup etmeyecek şekilde asil ve bilge. Ulus devletlerin uydurduğu modern-popülist propagandalara aldırmadan, her bir insanı önemsiyor ve misafirlerine merhamet göstererek hepsine yardımcı olmaya çalışıyor. Dolayısı ile bu müstesna beldede dolaşanlar Sokrates’in bilgeliğini ziyadesiyle bu belde insanlarında göreceklerdir. Eflatun'un erdemini derhal fark edeceklerdir. Çünkü dedeleri Sokrates hiçbir eser bırakmamıştı geriye. Onun tek eseri yaşamı idi ve şimdi Yunan halkı dedelerinin izinden giderek yedi düvele duyurmadan sessiz bir kahramanlık yapıyor ve gelen herkese kucak açıp yardımcı oluyorlar. Ayrıca onlar kendi memleketlerinde maddi sıkıntılara aldırmadan, büyük babaları Aristo'nun gerçeklik aşkı ile Yunanistan sokaklarına serptiği ''Erdem''i anlamaya ve özümsemeye çalışıyorlar.

Fakat daha düne kadar düşmanı ve yabancısı olduğumuz bu gerçek ''Rum-eli'', yaşadığımız hislerimizin tümünün farkında olarak karşıladı bizi; öyle muteber bir misafirperver ki, mihmandarlığı dillere destan. Evet, önceleri düşman ve yabancı olarak öğrendiğimiz bu ülkeyi ve bu ülke insanını, aslında benim ilk ciddi tanımam Herkül Milas Hoca'nın Zaman Gazetesi’ndeki yazılarıyla olmuştu. Biz dört gözle bir sonraki yazısı ne zaman yayınlanır diye beklerken, o, her yazısı ile yüreğimizin en derin yerlerine dokunabiliyor ve oralarda insana dair ne varsa, bir şekilde ulaşıp onları ortalığa saçıveriyordu; sevgi, hoşgörü, tahammül, insana saygı, dostluk, kardeşlik, insanca yaşama, vefa ve merhamet… Böylece yaradılışın en güzel hediyeleri sayılan bu hasletlerin bizdeki uzantılarını da ne yapıp edip bir şekilde kımıldatıyordu.

 Ne yalan söyleyeyim; ben, onu da birçokları gibi güçten yana tarafını seçip ''ağyara'' karıştığını sanıyorken, o, birkaç gün önce ''Kronos''a verdiği mülakatındaki ifadeleriyle yeniden okşadı yüreğimizi ve yeniden bu ''bilge diyar''a olan önyargımızdan dolayı utandırdı biz.

Gidenler, gezenler, görebilenler bilir ki; Atina toprakları hala bilgelik kokuyor, erdem ve bilinç; adalet, güven ve huzur kokuyor. Nedendir bilinmez Yunan toprağı pek bir aşinalık kokar, müzikleri ise yürek sızısı ve hasret. Denizinde esen meltemler ise ebedilikten haberler getiriyor sanki. Bu bilgelik devam etsin diye, bu huzur katlansın diye (ki o güzel milletin buna ihtiyacı olduğunu sanmıyorum) yolu bu topraklardan geçmiş herkesin bu asil memlekete vefayı bir borç bilmesi gerekir. Çünkü kıymetini bilmediğimiz güzelliklerin ömrü kısa olabiliyor ve bu güzelliğin kıymetini de vefa en iyi şekilde göstererek bilebiliriz. Bu borcu kim nasıl öder bilmiyorum;  ama ben bunu, yüreği kocaman o diyara büyük bir minnet ve vefa borcumun olduğunu buradan belirterek ve ölene dek bu güzel beldeyi güzellikle yâd edeceğimi ifade ederek kısmen yerine getirmek istiyorum:

Bilmelisin ki ey Yunanistan! Sana büyük vefa borcum var. Tanımadığı halde evlerini bize güvenerek veren ve her türlü farklılığımızı anlayışla karşılayan Eirini Hanım! Size büyük vefa borcum var. Hayatında ilk defa tanıdığı, ama gurbette yalnızlık çekmesinler diye bizleri önemseyerek 4 yaşındaki oğlumun doğum günümü hatırlayıp ve hazırlayıp kutlayan Madonna Teyze! Sana büyük vefa borcum var. Tatlılığıyla bana çocukluğumdaki zamanı ve anıları yaşatan, her gördüğünde oğlumuzun eline bakkalından zorla çikolata ve benzeri şeyler sıkıştırmaya çalışan Bakkal Yorgo Amca! Sana kocaman vefa borcum var.  Ruhu İstanbul’un Ruhu kadar gelişmiş bir belde yoktur diye düşünürken, sıcaklığıyla Ruhumu çepeçevre saran ve tüm Türkiye’den daha sıcak hissettiren Atina! Sana büyük vefa borcum var. Hayata ikinci bir başlangıç yapabileceğimi bana hissettiren Yunanistan! Sana büyük Vefa borcum var.

Çünkü vefa sadece ''bizim yamaçlarımızın gülü ve çiçeği'' değil, aynı zamanda bir borçtur vefa, herkese farz-ı aynı olan.

[Mevlüt Karakaplan] 25.4.2019 [Samanyolu Haber]

Kıymeti bilinmeyen değerler [Mehmet Ali Şengül]

Her şeyden evvel insan olarak yaratıldığımızın kıymetini bilemedik. Allah (cc) bizi, ayaklar altında çiğnenen bir karınca, bir solucan, dağlardaki vahşî hayvanlardan biri olarak yaratabilirdi. Yaratılan varlıkların en mükemmeli, en güzeli olduğumuzun  ne kadar farkındayız? Bilemiyorum.
   
Tin Sûresi 4.âyette; “Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık” buyrulmaktadır. Para ile alınması, satılması mümkün olmayan hârika uzuv ve latifelere sâhip olan insan, öyle kıymetli cihazlarla donatılmıştır ki; kalb, akıl, beyin, sinir sistemi, el ayak, göz kulak, kaştan dişlere kadar maddî mânevî bütün duygu ve uzuvlarını, ücretsiz olarak kendisine emânet eden Sâni-i Muhteşem’e ne ölçüde itaat ediyor, bu emânetleri nerede ve nasıl kullanıyor? Derin bir muhâsebe şuuru içinde görmek gerekiyor.
     
5.âyette de; “Sonra da (akıl ve irâdesini suistimalden dolayı) onu en aşağı derekeye düşürdük” gerçeğini, hakîkatini görmekteyiz.
   
Görülüyor ki;  fizikî yapısı ile insan görünümlü öyle insanlar vardır ki; mahlûkâtı utandıracak, ‘Belhüm edal’ (7/179) tokatına müstehak olacak karakterde olduklarını ve insan olan insanı mahçup edecek tavırlar sergilediklerini görüyoruz.
         
6.âyette ise; “Ancak îman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnâdır...” buyrulmaktadır.
     
Bütün uzuvlar sağlıklı iken onların kıymeti gerçek mânâda bilinmediği muhakkak.. Meselâ; ayaklar vücûdu taşıdığı müddet onun kıymeti bilinmiyor. Ne zaman,       -Allah vermesin- bir trafik kazası veya hastalıktan dolayı, insanın kangıran olmuş bir ayağı kesilse, o zaman farkına varılıyor, ayak ne kadar kıymetli imiş.
     
İnsan, bu mülâhaza ile gözüne, kulağına, akıl ve irâdesine, sinir sistemi ve kan dolaşımına bakabilse, paha biçilmez kıymet ve değerlere sâhip olduğunu görür ve bunları ücretsiz kendisine emânet eden Allah'a teşekkürde bulunur.
     
Cenâb-ı  Hak, bugün insanın sorumsuzca kullandığı bu uzuvlarının, duygu ve düşüncelerinin kıymetini hatırlatmak için, ayağı olmayan, gözü görmeyen insanları, akıldan mahrum mecnunları, ders-i ibret olarak beşerin nazarına arzediyor.  Fakat  onlar bunların kıymetini  ne kadar takdir edip  ibret alıyorlar? Düşünülmesi gerekiyor.
     
Ömrünün yarısını felçli, büyük küçük abdestini torba ile taşıyan, Allah'a tevekkül ve teslimiyeti tam, hiç şikâyette bulunmayan; ‘ya Allah (cc), aklımı alıp beni mecnun, deli yapsaydı’ deyip hâline şükreden bir dostum var.  O hâliyle bile, yaz aylarında elden kumandalı arabası ile hizmet etme gayreti takdire şâyandır.
     
İmkan nisbetinde ziyâretini, hal hatır sormayı aksatmamaya çalıştığım, Allah ve Resûlüllah âşığı bu mü'min, bir gün yine ziyâretine gittiğimde bana şu soruyu sordu:

       -‘Hocam, sokağa çıkınca ne görüyorsun?’ Ben de;
       -‘Evler, insanlar, ağaçlar! Ne varsa onları görüyorum’ deyince, bu kardeşimiz dedi ki;
        -‘Ben ise, nerde benim gibiler varsa onları görüyorum, sağlıklı insanlar onları çok görmezler.’

Bu sözleriyle  bir gerçeği bana hatırlatmıştı. Yukarıda anlatmaya çalıştığım bütün değerlerin kıymetini, sorumluluk ve mes’uliyetimizi hatırlatan ifâdelerde bulunmuştu. Evet, bakmak başka görmek başkadır. Her bakan insan, gerçekleri göremiyor.
       
İnsanın değerini bilmediği öyle bir cevher daha vardır ki, o da îmandır. Allah'a inanmanın, O'na itaat etmenin insana kazandırdığı güzelliklerin, âhirete âit kazançların, huzur, güven ve emniyetin kıymetini  bize öğreten, dünya ve âhiret mutluluğunun, yol emniyetinin kapısını açan ve rehberliğini yapan îmanımızdır.
     
Îmânın tadını duymanın üç şartı vardır:

1- Allah ve Rasûlüllah’ı her şeyin üstünde sevmek.

2- Îmana erdikten sonra küfre girmeyi, ateşe atılmaktan daha kerih görmek. ‘Her günahta küfre giden bir yol vardır.’ Küfürden, îmansız gitmekten ürperip korkmak lazımdır.

3- Allah için sevmek, Allah için buğz etmek. Kâfire buğz etmek, küfür sıfatından ve küfr-ü inâdîden dolayıdır.
   
Allah Rasûlü’nün (sav) peygamberliği sâdece inananlara değil, insanlara ve yaratılan bütün varlıklaradır. Vazîfesi, cin ve insanlara  tebliğ olduğundan yer yer karşılaştığı insanlara hakîkatleri duyurup tebliğ ediyordu.
     
Nitekim Necran Hiristiyanlarını Mescid-i Nebevî’de misafir ediyor, İslâm’ın güzelliklerini gösterebilmek için ibâdet etmelerine bile izin veriyor. Neticede daha sonra onların Müslüman olduklarını görüyoruz.
       
Fert, âile, toplum ve içtimâi yapının sağlıklı olması için îman erkânının, İslâmî şuurun kalp ve gönüllere sağlam bir şekilde nakşedilmesi gerekir. Çünkü o varsa, her şey var. O yoksa, hiçbir şey yoktur. Unutulmamalıdır ki, saâdet-i ebediyenin anahtarı îmandır.
     
İnsan için îmandan sonra iki sıfat vardır ki, çok önemlidir. Biri tesânüd, diğeri de sıdktır. İçtimâi hayâtın kayyûmu, sıdk- doğruluktur. Müslüman doğru olacaktır. Peygamber Efendimiz (sav) kendisinden nasihat isteyen bir Sahâbe’ye; ‘İman et, sonra dosdoğru ol!’ buyurdular. (Müslim)
   
Tesânüd de, uhuvvet-i İslâmiyeyi temsil ediyor. Vücudumuzdaki uzuvlar birbirinden farklı ama, hepsi bir rûhun âzâsı, rûhun tekmiline kuvvet veriyor. Öyle ise, huzurun, güvenin, dünyâ barışının ve muhabbetin tesisi, cemiyetin maddî mânevî bekâsı için, evvelâ kuvvetli îmâna, ubûdiyetimizin kabûlü için ihlâsa, tesânüde, sıdk ve sadâkate ihtiyaç vardır.
       
Fussilet Sûresi 30.âyette, “ ‘Rabbimiz Allah'dır’ deyip sonra da istikâmet üzere, doğru yolda yürüyenler yok mu? İşte onların yanına melekler inip: ‘hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vâdedilen cennetle sevinin!’ derler.” buyrulmaktadır.
     
"Düzeltilmiş olan ülkeyi ifsat etmeyin! Hem endişe hem de ümitle O'na yalvarın. Muhakkak ki, Allah'ın Rahmeti iyi kimselere yakındır.” (Âraf Sûresi, 56)
         
İnsanın, kıymetini  bilemediği diğer başka değerler de, kardeşlik, vahdet-i rûhiye, birlik ve berâberliktir. Nice insanlarYüce Mevlâ'nın Hucûrat sûresi 10.âyetteki, "Mü’minler kardeştir" emrine muhâlefet ederek, kabirle sona erecek dünyânın basit şeylerine takılmaktadırlar.
   
Yardım etmenin, şefkatle muâmelenin, Allah için sevmenin, birlik ve berâberlik içinde, hayâtı acı ve tatlısı ile paylaşmanın  insana kazandırdığı güzellikleri görememesi, vahdet-i rûhiyenin insana kazandırdığı kıymeti bilememesi, hak yolda koşarken engellere takılıp kalması acınacak bir tablodur.
   
“Ehâdis-i Şerife’de gelmiş ki:
   
‘Âhirzamânda Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırra, İslâm’ın ve beşerin  hırs ve şikâkından istifâde ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâm’ı esâret altına alır.’ (Müslim, İbn-i Mace, Ahmed bin Hanbel)
 
Ey ehl-i îman! Zillet içinde esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız.  İhtilâfınızdan  istifâde  eden zâlimlere karşı, ‘Mü’minler sâdece kardeştirler’  (Hucûrat,10)  kal'a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayâtınızı  muhâfaza ve ne de hukûkunuzu  müdafâ  edebilirsiniz...
 
şte, ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan ve  husûmetkârâne  tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayât-ı içtimâiye ile alâkanız varsa,  “Mü’minler, bir duvarın birbirlerini destekleyen tuğlaları gibidirler.” (Buhari, Müslim)  düstur-u âliyeyi, düstur-u hayat  yapınız;  sefâlet-i dünyevîden ve şekâvet-i uhreviyeden kurtulunuz.” (Mektûbat)
 
“Kardeşlerimden ricâ ederim ki, sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desîselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fenâ ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve ‘haysiyetime dokundu’ demesinler. Ben o fenâ sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mâbeynindeki muhabbete ve samîmiyete fedâ ederim.“(Lem’alar)
   
İnsanın kıymetini bilemediği bir değer de, hürriyetdir. İnsanın gerçek hürriyeti, mülkün hakîki sâhibi Allah'a teslimiyetidir. Yoksa başta nefis, her şeyin esîri olmaya namzettir. İnsan, îmânının gücü ve nefsin esâretinden kurtulduğu ölçüde hürdür.
   
Dünyâ'da hapisteyiz. Allah'a kullukla esâretten kurtulup, gerçek hürriyete o zaman kavuşacağız. Nefsin arzuları ve evhamlar bizi yeniyor. Kalb ve zihnimizi olumsuz şeylerden kurtarıp, müsbet şeyler yerleştirmeliyiz. Unutmamalı ki, nefis bir ejderhadır. Her fırsatta bizi mahvetmek, parçalamak ister.
     
Bâzen sıkıntılar, bize bir hediyedir. İnsan, ruh dünyasını ihyâ ve inşâ etme gayreti içinde olmalıdır. Rûhun ihyâsı, salih amelle elde edilir. Beslenme ve ihyâ kaynağı, Kur'an ve Sünnet-i Seniyye’dir. Önemli olan, Allah'ın insanda yarattığı potansiyeli keşfedip, onu en isâbetli bir şekilde kullanabilmektir.

[Mehmet Ali Şengül] 25.4.2019 [Samanyolu Haber]

Uyuyan kanser hücreleri [Safvet Senih]

Nisan 2019  sayılı Çağlayan dergisinde Dr. Kadir Namlı Beyin “Uyuyan Kanser Hücreleri” başlıklı yazısında, en gelişmiş kanser araştırma metodu olan PET taramalarının bile çoğunlukla uykuda olan tümörleri tespit edemediği ifade ediliyor.

Kasım 2016’da mânevî tedavi usulleriyle uğraşan bir zat ile sohbet etme imkânım olmuştu. Mâlum “O vakit meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’  dedik ve bütün melekler secde ettiler. Sadece İblis secde etmedi.” (Bakara Suresi, 2/34) âyetini Bediüzzaman Hazretleri şöyle  tefsir ediyor:  “Kur’an, Âdem Aleyhisselama, meleklerin itaat edip boyun eğmesini; ama şeytanın kibirlenip isyan etmesini zikretmesiyle, insanlara, kâinatın pek çok maddî nevileri ve onların mânevî mümessilleri (melekler gibi temsilcileri) ve müekkelleri musahhar (emre âmâde) olduklarını ve insanların hâssalarının (özel ve ince duygularının) bütün istifadelerine hazır vaziyette ve itaatlı olduklarını bildirmekle beraber, insanların istidat ve kabiliyetlerini bozan ve yanlış  yollara sevk eden şerli ve zararlı maddeler ile onların mümessilleri (şeytanlar) ve şeytanlara esir olmuş kötü kimseler, o insanların yükselip ilerleme yolunda ne  büyük bir engel, ne müthiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan, bir tek Âdem’le cüz’î hadiseyi konuşurken bütün kainatla ve bütün insanlıkla ulvî bir konuşma yapıyor.”  (Yirminci  Söz, Birinci Makam, Birinci Nükte)

Buradan anladığımız kadarıyla kanser gibi şerli ârızaların  temsilcileri de şeytanlardır. Bu münasebetle o zat dedi ki: “Mesela akyuvarlar, kanser hücrelerini  yok etmek için üzerlerine varınca, hemen kılık değiştirip sağlam hücreler gibi görünüyorlar… Böylece imhâ edilmekten kurtuluyorlar. Bununla da yetinmeyip bütün kanserli hücreleri yani sanki akrabalarını toplayıp diğer sağlam hücreleri işgal edip vücudu çökertiyorlar. İşte bu tip kanserlerin şerli temsilcileri, Kur’an’ın tesirli âyetleri ve duaları okunmak suretiyle bu işgal sonlandırılabiliyor.”

Bu hususta, meselenin bir de Esmâ-i Hüsnâ ile alâkası vardır. Malum Cenab-ı Hakkın isimleri çoktur. Herbirinin diğer isimlerle alâkası vardır. Tek başlarına değil, diğerleriyle beraber girift tecelli ederler. Meselâ Muhyî ismi tecelli edince yanında hemen Semî Basîr, Rezzak gibi isimleri de beraber tecelli eder. Aynı şekilde kelâm sıfatı tecelli edince onunla beraber kadir, şâfi ve nur isimleri de beraber tecelli eder. Onun için bir kelam olmasına rağmen “kün” yani “ol”  buyurunca Cenab-ı Hak, istediği şey hemen yoktan var oluyor. Fâtiha Suresi  İlahî kelâm  olarak okununca bir hidayet rehberi olarak yolları, kalbleri ve vicdanları aydınlatan bir nur olduğu gibi, aynı zamanda maddî-manevî dertlere de şifâ oluyor. Onun için Fâtihanın bir ismi de ŞÂFİYE’dir…  Bazı kanser hastalarının Fâtiha okuya okuya şifa bulduklarını da biliyoruz. Hatta, “Eğer Biz Kur’an-ı bir dağa indirseydik, sen o dağı Allah’ın haşyetinden param parça olduğunu görürdün” meâlindeki âyet,  habîs urlara okunduğunda küçüldüğüne, hatta yok olduğuna, hiç olmazsa artık ilerlemeyip durduğuna şahit olanlar vardır.
Dr. Kadir Namlı Beyin uyuyan kanser hücreleri yazısına dönecek olursak, “Kanser hücresinin uyuduğunu sandığımız bu dönemde, aslında gizliden gizliye bir faaliyet yürütülmektedir. Kanserin uyku dönemindeki özelliği iyi bilinirse, bu dönemde idrardaki ve kandaki değişiklikler yardımıyla tanınarak uyanmasına fırsat vermeden hakkından gelinebilir. Fakat bunun için, hangi moleküllerin arttığı veya azaldığını tesbit etmek üzere, hassas biyokimyevî  tahlilleri yapabilen yeni teşhis cihazlarının geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu konuda başarılı olunursa, doktorlar uykuda yakaladıkları tümörleri çok büyümeden tesbit edip tedavi için hızlı ve güçlü bir planlama yapabilirler.
“Uykudaki kanser hücrelerinin tanındıktan sonra yok edilmelerinde bir sıkıntı daha vardır. Maalesef bu kanser hücreleri uykudayken metabolik olarak aktif  olmadıklarından, (diğer bir deyişle, karnı tok vaziyette uyuyan bir fareyi, zehirli yemi yemediğinden dolayı öldüremediğiniz gibi) uykudaki kanser hücrelerini de hedef tahtasına koyup geleneksel kemoterapi ilaçlarıyla öldürülme ihtimali çok düşüktür.

“Son yıllarda yapılan bir çalışmada, uyuyan hücrelerin zayıf noktalara sahip olabileceğine dair deliller elde edilmiştir.”

Elbette bu ilmî çalışmalar olmalı ve devam etmelidir.  Ama biz de dua ve maneviyatı da elden bırakmamalıyız. Biliyoruz bazı şerlileri ve şer mümessillerini de Cevşen-i Kebir gibi Esma-i Hüsna dualarının eritip tesirsiz hale getirdiklerini de biliyoruz… Onun için biz de bu çeşit hazinelerden istifadeye devam etmeliyiz.

[Safvet Senih] 25.4.2019 [Samanyolu Haber]

Geniz eti problemini hafife almayın!

Çoğu zaman ihmal edilen geniz eti problemi çocuklarda davranış bozukluğundan gelişme geriliğine kadar birçok soruna neden olabiliyor. Geniz eti sorunlarının 6 aydan önce yaşanmadığına işaret eden Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Serveren Yurtsever, 2-8 yaş arasındaki çocuklarda daha sık görüldüğünü söylüyor.

Gerekli teşhis ve tedavi yapılmazsa geniz etinin savunma görevinin hastalığa dönüşeceğini vurgulayan Yurtsever, şu önemli bilgileri veriyor: Mikroorganizmalara karşı savunma sistemlerinden biri olan geniz eti; genetik ve alerjik gibi nedenlere bağlı olarak çocukların daha sık enfeksiyona maruz kalmasına yol açabilir. Asıl görevi savunma olan geniz eti, bakteriyel tabakanın gelişmesiyle birlikte problem haline dönüşebiliyor ve vücut için bakteri kaynağı olabiliyor. Büyüyen geniz eti, burun havayolunu tıkar ve çocuk burun solunumu yapamaz. Buna bağlı olarak da pek çok sağlık sorununa yol açabilir.

Geniz etinin sebep olabileceği hastalıklar ise şöyle sıralanabilir:

  1. Sinsi seyreden işitme kaybı
  2. Horlama ve gece uykuda solunum durması
  3. İdrar kaçırma
  4. Uyku sırasında salınan büyüme hormonunun etkilenmesine bağlı olarak gelişen büyüme sorunları
  5. Yüz görünümünde şekil bozuklukları
  6. İştahsızlık
  7. İyi nefes alamayan ve kaliteli uyku uyuyamayan çocuklarda sık görülen hiperaktivite ve davranış bozuklukları
  8. Okul başarısızlığı
  9. Kronik sinüzit ve geceleri durmayan öksürükler
  10. Ağız solunum nedeniyle vücutta hissedilemeyen sıvı kayıpları ve ağız kokusu
  11. Ağız solunumuna bağlı diş çürükleri
  12. Burun içi fizyolojisinin bozulmasına bağlı gelişen burun kanamaları

Tedavi için vakit kaybedilmemeli

Geniz eti probleminin tedavisi için hastaların büyük bir kısmına cerrahi müdahale yapılıyor. Tanıda; bakış muayenesi sırasında yüz bölgesinde şekil bozukluğunun belirlenmesi, endoskopik yöntemler, direkt grafi ve gerekirse BT görüntüleme yöntemleri kullanılıyor. KBB uzmanı muayenesinden sonra ailenin şikayetleri de dinlenerek çocuğu rahatsız eden geniz eti için gerektiğinde ameliyat kararı verilebilir. Ameliyat öncesi sık bademcik enfeksiyonu mutlaka sorgulanıyor. Eğer ameliyat önerilmişse; bakteri kaynağı haline gelen, çocuğun yüz gelişimini, uyku düzenini ve gelişimini bozan geniz eti problemi için zaman kaybedilmemesi gerekiyor.

[TR724] 25.4.2019

Konut sektörü topun ağzında! [İlker Doğan]

Türkiye’de daralma yaşayan tek sektör otomotiv değil! İnşaat sektörü de krizi iliklerine kadar hissediyor. Resmi verilere göre Türkiye genelinde konut satışları 2019 Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 5,3 oranında azaldı. İlk çeyrekteki azalma ise geçtiğimiz yıla göre yüzde 18,5 civarı. Tam da TÜİK’in rakamları açıklandığı gün bankalar konut kredisi faiz oranlarını artırdı. Eldeki konut stoğu 1 milyona dayandı. Yıllardır sıcak parayı ‘betona’ gömen, üretim odaklı yatırımı gözardı eden Türkiye için tehlike çanları çalıyor!

Ülkeyi tam 17 yıldır tek başına yönetin AKP iktidarının ‘betona’ dayalı ekonomi modeli can çekişiyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun son verilerine göre, konut satışları 2019 Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 5,3 oranında azalarak 105 bin 46 oldu. Geçtiğimiz yıl ilk çeyrekte satılan toplam konut sayısı ise 303 bin 877’ydi. Bu yılın ilk üç ayında rakam 256 bin 433’e geriledi. Yüzde 18,5’lik bir daralma var. Siyasi belirsizliğin ipotekli konut satışlarını da büyük oranda etkilediği görülüyor. Türkiye genelinde ipotekli, (banka kredili) konut satışları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 30,6 oranında azalarak, 22 bin 762 olarak kayıtlara geçti. Mart ayında ise yabancılara konut satışı yüzde 71 artmış. En çok konutu ise 548’le Iraklılar almış.

SICAK DÖVİZLER BETONA GÖMÜLDÜ

AKP iktidarına yönelik en önemli eleştirilerden biri de ‘betona’ dayalı yatırım politikasıydı. Bu iddiayı doğrulayan veri geçtiğimiz aylarda TÜİK tarafından açıklandı. Buna göre 2003 yılından 2017 yılına kadar geçen 15 yıllık dönemde inşaata yapılan toplam yatırım tutarı 2017 yılı fiyatlarıyla 4.9 trilyon dolara ulaşmıştı. TÜİK’in verilerine göre yurt dışından gelen sıcak para ‘betona’ gömülmüştü. Rant için deprem toplanma alanları bile imara açıldı. Dev gökdelenler, AVM’ler pıtırak gibi çoğaldı. Onları köprü, tünel gibi yatırımlar izledi. Yurt dışından gelen dövizler, ekonomiyi büyütecek, üretime katkı sağlayacak yatırımlar yerine betona harcandı

İNŞAATIN GSYH’DEKİ PAYI YÜZDE 17’Yİ AŞTI

Uzmanlara göre, bugünkü ekonomik krizin temel sebeplerinden biri de kaynakların betona gömülmesi. AKP iktidarı döneminde, inşaat yatırımlarının GSYH içindeki payı her geçen yıl daha da arttı. TÜİK’in rakamlarına göre 2003 yılında inşaat yatırımlarının toplam milli gelir içerisindeki payı yüzde 10 seviyelerinde. Ancak bu oran 2017’nin sonunda yüzde 17’nin bile üzerine çıkıyor. Bu arada, inşaatın toplam yatırımlar içindeki payı 2017’nin sonunda ise yüzde 57’ye ulaştı. Uzmanlar, “Söz konusu kaynaklar betona değil de üretim ve istihdam sağlayacak fabrikalar için harcanmış olsaydı bugün işsizlik yüzde 14,7’lere çıkmaz, cari açık da bu kadar artmazdı.” diyor.

EV ALMAK YERİNE FAİZE YATIRIYOR

İnşaat, ekonomik krizin en fazla vurduğu sektör olarak gösteriliyor. Zira son dönemde ‘iflas erteleme’ isteyen şirketlerden yüzde 70’i bu sektörden. Bunun en önemli nedeni ise konutların elde kalması. Konut fiyatlarında son 6 ayda yüzde 10’lara varan düşüşler var. Ancak buna rağmen beklenen satışlar olmuyor. Zira yatırımcı 300 bin liraya bir ev alıp, 1.000-1.500 lira kira getirisi almak yerine parasını faize yatırarak yaklaşık 6 bin lira gelir elde ediyor!

DÖVİZ YATIRIM ARACI HALİNE GELDİ

Faiz almak istemeyen vatandaş ise ‘dövize’ yatırım yapıyor. Resmi rakamlara göre, Türkiye’deki bankalarda geçtiğimiz yıl sonu itibariyle 192 milyar dolarlık mevduat vardı. Bir önceki yıla göre artış oranı yüzde 38 olarak kayıtlara geçti. Bankalardaki yabancı mevduatın yaklaşık yüzde 90’ı yurt içi yerleşik kişilere ait.

YABANCILAR CAN SUYU OLDU

Konut sektöründe yaşanan durgunluğun iç taleple aşılamayacağını gören iktidar, yabancıların konut alması halinde Türk vatandaşlığı hakkı verilmesini kolaylaştırdı. Daha önce bir milyon dolarlık gayrimenkul alanlara vatandaşlık veriliyordu. Söz konusu rakam önce 500 bin ardından da 250 bin dolara düşürüldü. Düzenleme sektörü az da olsa hareketlendirdi. Ülkeye döviz girişi sağlandı.

FİYATLAR DÜŞTÜ AMA STOKLAR ERİMİYOR

Ancak ‘TC’ vatandaşlığının satılığa çıkarılmsası da konut stoklarını eritmeye yetmedi. Konut stoğu her geçen gün daha da arttı. Konut stok sayısı hakkında farklı veriler var. Teknoloji odaklı gayrimenkul değerleme platformu Endeksa.com’un verilerine göre Ocak 2019 sonu itibariyle İstanbul’da 371 bin 411, tüm Türkiye’de ise 833 bin 569 konut satılmayı bekliyordu. Yine endeksa’ya göre İstanbul’daki konut stoğu son 6 ayda yüzde 68 artmış. Ancak konut stoğunun 2 milyon 171 bin olduğunu iddia edenler de var.

KONUT KREDİSİ FAİZ ORANLARI FIRLADI

Mart ayı başında bankalar konut kredi faiz oranlarını yüzde 1,28’e kadar çekmişti. Ancak önceki gün bankalardan açıklanan rakamlara göre en düşük faiz oranı 1,45’e yükseldi. Yüzde 1,99’la konut kredi faizi veren bankalar bile var! Geçtiğimiz hafta 100 bin TL konut kredisi çekseydiniz 1,28 faiz oranıyla 10 yılın sonunda yaklaşık 187 bin lira ödeyecektiniz. Ancak bugün 1,45 faiz oranıyla 100 bin lira konut kredisi alsanız minimum ödeyeceğiniz para 213 bin lira civarı. Rakam faiz oranına bağlı olarak 250 bin liraya kadar çıkıyor.

2019 İNŞAAT SEKTÖRÜ İÇİN ÇOK ZOR GEÇECEK

Konut stoğunda yaşanan artış tıpkı tarım sektöründe olduğu gibi inşaat alanında da bir üretim planlaması olmadığının ispatı. Sektörün bugünkü duruma gelmesinin en önemli sebebi kar ve rant odaklı arz anlayışıyla, ihtiyaçtan bağımsız olarak üretim yapılması. Öncelikle konut stoğunun erimesi için yüzde 25’ler seviyesinde olan mevduat faiz oranlarının aşağı çekilmesi lazım. Ancak faizlerin düşmesi durumunda doların tırmanışa geçeceğini düşünen iktidar kısa vadede buna yanaşmayacaktır.

KONUT KREDİ FAİZ ORANLARI DÜŞÜRÜLMELİ

Ayrıca konut kredisi faiz oranları da yüzde 1 seviyelerine düşürülmeli ki, bu da kısa vadede pek mümkün görünmüyor. Geçtiğimiz yıl Ağustos ayında, iktidarın bir varlık havuzu oluşturarak, konut stoklarının kurulacak bir fon üzerinden menkulleştirmeyi planladığı açıklanmıştı. Aradan yaklaşık 9 ay geçti; kimseden ses seda yok! Görünen o ki, inşaat sektörünü zor günler bekliyor!

[İlker Doğan] 25.4.2019 [TR724]

Emanetçiyken coştu, kalıcıyken sustu [Hasan Cücük]

Emanetçi olarak takımın teslim edildiği teknik adamlar gösterdikleri başarıyla kalıcı sözleşme imzaladıktan sonra ‘emanetçi’ günlerini aratan bir performans ortaya koyuyor. Bu halkaya katılan son isim Ole Gunnar Solskjaer oldu.

İtalyan futbolunun önemli isimlerinden Roberto Di Matteo, kariyerinin son 6 yılını Chelsea formasıyla geçirdi. 1996-2002 arasında Chelsea formasını terleten Di Matteo, 4. lig takımı MK Dons ile teknik direktörlük kariyerine başladığında takvim yaprakları 2008’i gösteriyordu. 2009-11 arasını WBA’da geçiren Di Matteo’nun yolu Chelsea ile yeniden kesiştiğinde tarih temmuz 2011’i gösterirken, görevi antrenörlüktü. Andre Villas- Boas’ın yardımcılığını yapan Di Matteo, mart 2012’de Portekiz hocanın görevine son verilince ‘emanetçi’ oldu. Plan sezon sonuna kadar Di Matteo’nun görevde kalmasıydı.

Şampiyonlar Ligi’ni kazanınca Chelsea yeni hoca arayışını sonlandırıp, Di Matteo’nun kalıcı olmasının yolunu açtı. Emanetçi olarak Chelsea’nın başında 21 maça çıkan Di Matteo, 2,19 puan ortalaması tutturdu. Genç teknik adam kalıcı olarak sözleşme yaptıktan sonra beklentilerin altında kaldı. Kovulanana kadar yine 21 maçta takımın başında sahaya çıktı. Puan ortalaması ise 1,76 oldu. Emanetçi döneminin gerisinde kalınca bileti kesildi.

Sezona Julen Lopetegui yönetiminde başlayan Real Madrid üst üste gelen kötü sonuçlardan sonra tecrübeli hocanın 29 Ekim’de biletini kesti. Takımın emanet edildiği isim ise 2 sezondur Real Madrid B takımını çalıştıran Santiaogo Solari oldu. Santiago yönetiminde 4 maça çıkan Real Madrid tüm maçlarını kazanınca, emanetçi görülen Arjantinli hocaya olan güven tavan yaptı. Tıpkı yıllar önce takımın başına emanetçi olarak getirilen Vicente Del Bosque gibi Solari’de beklenmedik başarıya imza atmıştı. Real Madrid yönetimi, hoca arayışlarını sonlandırıp Solari ile 2,5 yıllık sözleşme imzaladı.

Real Madrid, yeni bir Vicente Del Bosque bulmanın sevincini yaşıyordu. 2000’li yılların başında emanetçi gelen Del Bosque kalıcı olunca Şampiyonlar Ligi ve La Liga şampiyonluğu yaşatmıştı. Ancak Solari’nin balayı kısa sürdü. Emanetçi olarak çıktığı 4 maçtan 4 galibiyet çıkaran Solari, kalıcı olunca teklemeye başladı. Kasımda başlayan kalıcılık günleri martta sonlanıncaya kadar 28 maçta takımın başında oldu. Bu süre içinde 18 galibiyet, 2 beraberlik ve 8 yenilgi aldı. Barcelona’ya hem lig hem de kupada kaybetmesiyle koltuğu sarsılan Solari’nin biletini Ajax’a sahasında 4-1 yenilip Şampiyonlar Ligi’nden elenmesi kesti. Büyük umutlarla başlayan kalıcılık süreci 28 maç sonra sonlanmış oldu.

Alex Ferguson sonrası rotasını kaybeden gemiye dönüşen Manchester United’in derdine Jose Mourinho’da çare olamayınca, kaçınılmaz son gerçekleşti. Mourinho’nun biletini kesen yönetim takımı sezon sonuna kadar eski oyuncusu Ole Gunnar Solkskajer’e emanet etme kararı aldı. 19 Aralık’ta emaneti teslim alan Ole Gunnar Solskjaer, sıradışı bir performans ortaya koydu. United maçlarını art arda kazandıkça Norveçli hoca adım adım kalıcı olma yolunda ilerliyordu. United’in başında sahaya çıktığı ilk 11 maçta yenilgi yüzü görmedi. Bu maçların 10’unda sahadan galibiyetle ayrıldı. Emanetçilik döneminde United ile 19 maça çıkan Solskjaer, 14 galibiyet, 2 beraberlik ve 3 yenilgi aldı. Mourinho dönemine göre oldukça başarılı bir performans ortaya koydu. Özellikle sahasında 2-0 yenildiği PSG’yi deplasmanda 3-1 yenip Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale takımı taşıyınca manşetlerin adı Ole Gunnar oldu.

Mart sonunda United yönetimi Ole Gunnar Solskjaer ile masaya oturarak haziran 2022’ye kadar sözleşme imzaladı. Herkesin ortak kanaati; ‘United nihayet Ferguson sonrası aradığı hocayı buldu’ oldu. Kalıcı olduktan sonra çıkılan 6 maçta tel tel dökülen bir United vardı. Bu maçların 4’ünde sahadan boynu bükük ayrıldı. Şampiyonlar Ligi’nde her iki maçta da Barcelona’ya yenilerek elendi. Tüm istatisklerde emanetçi döneminin gerisinde kaldı. Everton karşısında alınan 4-0’lık hezimet United’in Premier Lig tarihinde gördüğü en ağır yenilgilerden biri oldu. 19 maçlık emanetçilik döneminde United rakip fileleri 40 kez havalandırırken, kalıcılık döneminde 6 maçta sadece 5 gol attı.

Daha 6 maç önce yere göğe sığdırılamayan Ole Gunnar şimdilerde peş peşe gelen yenilgiler sonrası tartışılan isim oldu. Di Matteo ve Santiago Solari’nin yaşadığının benzerini Ole Gunnar yaşayacak mı? Bunu kalan maçlar gösterecek. Şayet bu kötü performans sezon sonuna kadar devam ederse, yeni sezonda United’in başında Ole Gunnar çok büyük bir ihtimalle olmayacaktır.

[Hasan Cücük] 25.4.2019 [TR724]

“Korkusuz yargı” mümkün mü böyle bir ortamda? [Ramazan Faruk Güzel]

ADİL YARGILAMA İÇİN BAĞIMSIZ YARGI (6)

AKP, bu yerel seçimlerden istediği sonuçları alamadı, özellikle de İstanbul’u kaybetmiş olması çok büyük bir hazımsızlık yaptı. İstanbul onlar için çok önemliydi zira binlerce partili adamlarını ve ordularını oradan besliyorlardı. Kurdukları bu dev çark, bu girift hortumlama, besleme sistemi ile dönüyordu, yemleri kesilmeye başlayan kimselerin zamanla eleştirmeye başlamaları, acıkınca bu helvadan putlarını yeme riskleri vardı.

Dolayısıyla da ortada 7 Haziran seçimleri sonrası bir hava var. Üst üste gelen terör olayları, şehit cenazeleri, saldırılar… (Ardından gelebilecek olaylar da muhtemelen korkunç patlamalar ve toplu kıyımlar…)

Akabinde iyice bunalan halkın da, “Bu iş yine AKP ile yürür” demesi…

Bu tezgah bundan önce işe yaramıştı, tekrar uygulamaya konulacak anlaşılan.

Geçtiğimiz haftasonu gelen 4 şehit cenazesi, yeni bir fitilin ateşlendiğini gösteriyor. Taziye ziyaretine giden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan yumruklu saldırı ve sonrasında yaşanan linç girişimi ülkenin genelini tedirgin etti, hatta ürküttü.

Zira Türkiye tarihi böyle bir çok trajediler ile dolu. Sivas katliamı da akıllarda kalan en acı örneklerden. İnsanların galeyana getirilmesi, Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi, kolluk güçlerinin ve mülki erkanın olayları yatıştırma konusunda işi ağırdan alması ve netice olarak bir çok canın yitirilmesi ve bazı insanların da yaralanması ve ülke belleğinde silinmez bir yara izi bırakması!

BİRİLERİNİN “BEKASI” YOLUNDA!..

2010’larda “Kürt Açılımı”, “Barış Süreci” vb girişimlerde bulunan Erdoğan ve AKP, seçimlerde beklediği kadar Kürt oyları alamayınca ve Selahattin Demirtaş gibi siyasilerin ona Başkanlık seçimi zamanında zorluk çıkarması ile Erdoğan, bu süreçleri bitirmiş, masayı dağıtmıştı.

2013 yılı sonundaki 7/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında ise Erdoğan iyice Avrasyacı ekibe yanaşmış, hatta kendisini onların kollarına bırakmıştı. O dönemlerde MHP lideri Devlet Bahçeli kendisini kıyasıya eleştiriyor, yolsuzluk dosyaları üzerinden kendisini ve partisini yerden yere vuruyor, “Onlardan hesap sormazsam namerdim” diye yeminler ediyordu.

O dönemlerde Erdoğan’ın metin yazarlığını da yapmış olan Ankara milletvekili Aydın Ünal, Bahçeli için, “Çok yakın bir zamanda o tükürdüklerini kendisine itinayla yalatacağız” demişti. Bu açıklamasından çok kısa bir süre sonra da Bahçeli’nin keskin bir U dönüşü görülmüş ve akabinde de AKP ile ittifakı başlamış, önceki dediği bütün sözleri, yeminleri adeta yalayıp yutmuştu.

Bu dönüşte ‘Bahçeli’nin çok uygunsuz görüntülerinin kendisi aleyhine kullanılmasının etkili olduğu” rivayetleri dolaşsa da tek başına bunun etken olduğunu söylemek çok yüzeysel kalır. Nitekim Bahçeli’nin ne kadar derin birisi olduğu, ne kadar derin bağlantıları bulunduğu bilgisi artık aleme ün oldu. Böyle bir siyasi figürün bu yönü de bilindikten sonra, bunun bir şantaj kasediyle oldu bittiye gelmediği, şu ara Türkiye’yi diyazn eden, adeta narkozsuz operasyon yapmakta olan derin yapının devrede olduğu ve iki güce de “Bu ara artık birlikte çalışacaksınız” dediği açıkça görülüyor.

Bu durumdan da Bahçeli’nin hiç de şikayetçi olmadığı, partisinin bölünme ve hatta bitme noktasına gelmesine rağmen bu şekilde –her şeye rağmen- liderliğini koruduğu, bilgisayar başında, seçim sistemleriyle oynanarak partisinin oylarını artırmış gibi gösterilmesinden dolayı karlı bile çıktığı söylenebilir. Şu son seçimlerde de olmadık yerlerden belediyeleri aldığı bile görüldü.

Şu son 4 yıldır bu Cumhur İttifakı’nın genel söylemi, “Vatan elden gidiyor, bize destek verin. PKK, Fetö, dış güçler bize saldırıyor, bizim etrafımızda toplanın” ve şu son yerel seçimlerdeki parolası ise “Beka sorunu” idi, genel söylem ise “Bize oy verin yoksa ülkenin bekası elden gidiyor” idi.

İcraatların, yerel hizmetlerin konuşulmadığı yerde “beka” üzerinden seçim propagandaları yürütülürken, AKP ve MHP’nin seçim ortaklığı olan Cumhuriyet İttifakı; karşısındaki (CHP, İYİ Parti, SP’den oluşan) Millet İttifakı’nı “Zillet İttifakı” olarak tanımlayıp onları ihanet içinde olmakla suçlamıştı. Genel gerekçe ise “HDP’nin ve Kürtlerin onların destekliyor olması” iddiaları idi.

Seçim sonunda görüldü ki Kürtler, bu seçimlerde sağduyulu yaklaşarak tahriklere kapılmamış, belli yerlerde aday bile çıkarmayarak Cumhuriyet İttifakı’nın karşısındaki adaylara sessiz desteklerini verip geçmişlerdi. Hemen her yerde başa baş giden çekişmelerde HDP’nin ve Kürtlerin Millet İtitfakından yana ağırlığını koyması hemen her yerde etkisini hissettirmiş, kritik seçimleri Millet’in kazanmasına ön ayak olmuştu. (Bunda sanırım Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden gelen destek mesajı da etkili olmuştu.)

Kürtlerin ve HDP’nin bu sihirli dokunuşu ve katkısını Erdoğan ve ittifakı hiç unutmadı, unutmayacak da sanırım. Cemaat’ten yana yeterince hıncını alan Erdoğan’ın bundan sonra dünyaca malum kin ve nefretini Kürtlere kanalize etmeye başlayacağını söylemek abes olmasa gerek.

SEÇİM SONRASI DA KIŞKIRTMAYA DEVAM

Seçim boyu “Beka sorunu” deyip duran Erdoğan ve ittifakı, seçimden sonra da bu söylemin dozunu artırmaya devam ediyor. Bu şekilde gerilimi tırmandırıp seçimleri iptal ettireceği ve Haziran gibi baskın seçimler düzenleyeceği, dillendirilen senaryolardan…

Havuz medyası hemen her gün kışkırtıcı manşetlerle çıkıyor. Bu konuda en seviyesizlerden birisi de GYY’liğini Turgay Güler’in yaptığı Güneş gazetesimsi idi. Manşetine CHP ve Ekrem İmamoğlu’nu koyarak iri puntolarla “Mutlu musun?” diye sorması, Danıştay saldırısında hakimleri hedef gösteren Akit’in manşetini hatırlatmıştı.

Açıklamaları ile İçişleri Bakanı’ndan ziyade Ülkeiçi Savaş Bakanı gibi hareket etmekte olan Süleyman Soylu’nun şehit cenazeleri noktasındaki CHP ve Kılıçdaroğlu hakkındaki açıklamaları da aynı şekilde kışkırtıcı idi.  Erdoğan’ın aylardır işlemekte olduğu “ihanet içinde olmak, zillet ittifakı” söylemleri ve kışkırtmaları ile uyum içinde idi S.Soylu’nun çıkışları…

Ve sonunda Ankara’nın Çubuk ilçesindeki şehit cenazesinde Sn. K. Kılçdaroğlu’na karşı o menfur saldırı gerçekleşti. Bu saldırı hareketinin aktörlerine, onların oraya intikaline iyi bakmak gerekir. İncelendiğinde nasıl bir yönlendirmenin olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

CEZASIZ KALIR MI?!

Orada ilginç detaylar vardı. Bir kadın kalabalığa, Kılıçdaroğlu’nun sığındığı evle ilgili olarak, “O evi yakın!” diye bağırması, sözün başında dediğimiz gibi Sivas Katliamını akıllara getirmişti. Oradaki bir başka kadının kaldırıp taşlarını söküp seçim arabasının camlarını kırması da insana çok değişik tedailer yaptırıyordu. Bir tweet attı diye binlerce insan “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten soruçturma geçirmiş, bir anda evleri basılıp hapislere atılmıştı…

O twete bile atmasa, sırf Erdoğan iktidarı muhalif gördüğü için hapishaneleri dolduran binlerce kadın var.

Fakat ev yakma çağrısı yapan AKPli Fatma isimli bayan ve kaldırım taşları fırlatan dişi azmanı görünce akla gelen ilk soru şu idi: Bu yaptıkları karşısında ceza verilir mi, en azından bir hukuki işlem olur mu?..

Kimse de “olabilir” diyemiyor.

Sebebi de,

“Adil bir yargılama için bağımsız yargı” başlıklı yazı dizimizde bol örnekleri ile anlatmakta olduğumuz, “Yargının yürütmenin ağır baskısı altında olması ve onun bir organı haline gelmesi” ve bu ortamda yargının bu işin ucunun iktidara, yürütmeye dayanacağını öngörmesi karşısında sorumluları hakkında harekete geçme noktasında tereddütte kalmaları.



Eski GKB ve 15 Temmuz’daki başarısının (?) ardından şimdilerin Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın o linç hadiseleri esnasında halka seslenişi de çok manidar idi. “Değerli arkadaşlarım, mesajınızı verdiniz” diyordu o güruha Akar. Neydi ki o mesaj? Muhalefete “ayanağını denk alması, aksi taktirde birer birer linç edilebilecekleri” mi?

Akar’ın “Değerli arkadaşlarım” tanımlaması ise bir zamanların GKB Yaşar Büyükanıt’ın Doğu’da provakatif şekilde Zirve Kitapevi’ni bombalayan askerler için, “Tanırım, iyi çocuklardır” refaransında bulunmasını hatırlatmıştı.

“İYİ ÇOCUKLAR” ve “CESUR SAVCILAR”…

Hatırlayın o dönemi, Şemdinli İddianemesi’ni hazırlayan savcı Ferhat Sarıkaya, Büyükanıt’ı da soruşturmaya dahil etmeye kalkmış, bunu da mesleğinden olmakla ödemişti. Şimdi de böyle sisli, dumanlı ve gergin bir ortam var.

Şemdinli olayının üzerinden çok zaman, o köprünün altından çok sular geçti. Ülke bir “15 Temmuz Kurgusal Darbesi”ni yaşadı, 510 bin insan siyasi sebeplerle hapse girdi, 5 bin kadar yargı mensubu mesleğinden oldu. Dolayısıyla da bu Yeni Türkiye’deki Yeni Türk Yargısı artık çok daha naif ve bir adım atacağı zaman yürütmenin gözlerinin ta derinliklerine bakar oldu… Bundaki psikolojiyi ortaya koyma adına da bundan önceki yazılarımızda yeterince örnekler verdik sanırım.

Bu dönemde bir olayın doğru ya da yanlış, suç ya da legal olup olmadığı noktasında karar tayin edici figür Erdoğan. Ve o da şu ana kadar bu konuda kınayıcı bir açıklama yapmadı, lütfedip konu hakkında bir şeyler söylemiş olsa da menfur saldırıyı telin edici en ufak bir şey söylemedi.

Bu iktidarın diğer kanadı olan MHP’nin başkanı Bahçeli ise saldırganlardan ziyade,“O insanın saldırısını hak edecek ne yaptın acaba?” diyerek saldırıya uğramış olan Kılıçdaroğlu’nu  suçlayan bir açıklama yapmış oldu. Böyle bir ortamda ciddi bir soruçturma açılmasını ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesini kimse de beklemiyor.

Kötülüğün ilk hortlamaya başladığında, yangın daha ilk çıktığı ve büyümeye başlamadığı zamanlarda müdahale edilmediği için devlet yönetimi ve yargı sistemi adeta alevler içinde… Ve ortalığın toz duman olduğu yerde cesur yargı mensuplarına berrak bir su kadar ihtiyaç var.

AKP’NİN  “KAHRAMAN”I

Buraya kadar yazdıklarım 2 gün öncesine ait, araya başka yazılar girdiği için bu yazımız yayınlanamamıştı. Sonrasında sıcak gelişmeler oldu. Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı ile ilişkili olduğu söylenen 9 kişi gözaltına alınıp geri salındı. Yumruklu saldırıyı gerçekleştiren Osman Sarıgün isimli şahıs önce gözaltına alındı, simdi de adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. Demirtaş’ın da dediği gibi: “Tweet attı’ diye hukuk profesörünü tutuklayan yargı, linç girişiminde bulunan kişiyi cezaevi yüzü görmesin diye serbest bırakmış oldu.”

Bunu Anadolu Ajansının anons şekli bile iktidarın olaya yaklaşımını ortaya koymaya yetiyordu:

“CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na, şehit cenazesinde yumruk attığı iddiasıyla gözaltına alınan Osman Sarıgün, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.”

Saldırgan, kameraların önünde yumruk atmış, ifadesinde yumruk attığını itiraf etmiş, Bilal’in okul arkadaşının Ajansı “iddia” diyor hala…

Saldıran Sarıgün, “sağlık durumu” nedeniyle salıverilmiş… Yargıtay üyesi Önder Aytaç, göğsü açılmak suretiyle akciğer ameliyatı geçirmesine, “hücrede kalamayacağı, iyileşebilmesi için iyi bir bakıma ihtiyacı olacağına” dair doktor raporuna rağmen halen tutuklu! Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan ve HSYK üyesi Teoman Gökçe de ağır sağlık koşullarına rağmen bırakılmamış ve hayatlarını kaybetmişti… Ama iş AKP’nin saldırganı olunca “sağlık durumu” nedeni hatırlanmış oluyor!



Neyse… sonrasında yaşananlar da utanç verici ve de çağrıtırdıkları itibariyle ürkütücü idi!

İfadesinde “Kılıçdaroğlu’na yumruk attığım için çok pişmanım” diyen Osman Sarıgün, AKP Etimesgut Belediye Başkan Aday Adayı Önder Gökçekaya’nın çektiği videoda tebrikleri kabul etti!

AKP Ankara İl Başkanı’ndan bu şiddeti körükleyen açıklama geldi: “Siz haininize sahip çıkarken, biz yiğitlerimizi size yedirmeyiz”. Osman Sarıgün, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldıktan sonra köyüne geri döndü. Sarıgün’ü ziyaret edenler saldırganın elini öperek hatıra fotoğrafı çekti. Saldırgan Sarıgün’ün elini öpen kişilerden birinin ise AKP’den Etimesgut Belediye Başkanlığı için aday adayı olan Önder Gökçekaya olduğu ortaya çıktı. Gökçekaya, saldırgandan “kahraman” olarak bahsetti.

AKPlilerin “kahramanı” Sarıgün amcaları tam da örtüşüyor onlarla… Sonraki gelişmelerden öğreniyoruz ki, 3 ay önce hırsızlık yaptığı gerekçesiyle çalıştığı Tır şirketinden kovulmuş, 1989-1990 arasında ise inek hırsızlığı yaptığı gerekçesiyle Ankara Merkez Cezaevinde yatmış birisi bu kahraman.

Jandarma fezlekesi, Soylu’yu yalanladı: ‘Provoke edildiler’… Kılıçdaroğlu’nun aracına taş attığı görülen Ayşe adlı kadının da adli kontrol kararıyla serbest kaldığı kaydedilirken, tutulduğu “evi yakmaları” yönünde bağıran Fatma Başaran’ın ise henüz gözaltına alınmadığı ifade ediliyor.

YENİ OGÜN SAMASTLAR MI?

Saldırganların “kahraman” ilah edilmesi, Hrant Dink’in katili Ogün Samast ile hatıra fotoğrafı çektirme yarışına girmiş olan kolluk güçlerini hatırlattı. O zaman da (2007’li yıllar) Derin Yapı ülkeyi germek için böylesine alçakça eylemlerde bulunmuştu…

Buruk 23 Nisan Kutlamaları’nın ardından 24 Nisan münasebetiyle tekrar 1915 olayları gündeme geldi, 104. yılında ‘soykırım’ mı ‘tehcir’ mi tartışmaları yine yaşandı..

Güç sarhoşu olmuşu böyle bir iktidar döneminde böylesi faşist saldırılara karşı bu rejimden sağduyu, adalet beklemek beyhude… Hala Erdoğan’dan aklıselim açıklama, bir kına bekleniyor. 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi seçimleri yeniletmek için daha nice akıl almaz saldırı ve provokasyonlar yapabilirler. Burada yapılacak olan belli; toplumun duyarlı ve soğuk kanlı olması, bu hayasız saldırılara karşı tek vücut olmalı, direnç göstermeli.

Yazının başında da dediğimiz gibi, en önemlisi de korkmayan, sinmeyen ve işini gerektiği gi bi yapan bir yargıya ihtiyaç var. Umarım bu sefer olsun işlerini hakkıyla yaparlar. Ummaktan başka da elimizden bir şey gelmiyor.

[Ramazan Faruk Güzel] 25.4.2019 [TR724]

Ülkemizi sevmeli miyiz? [Yavuz Altun]

Bir 23-24 Nisan yazısı…

Ortaokuldaydım. Evimizin altındaki kitapçıda dolaşırken görmüştüm gazeteci Nadire Mater’in derlediği “Mehmedin Kitabı”nı. Sağ milliyetçi siyasetin hâkim olduğu bir şehirde büyümüştüm. 1990’lı yılların televizyonlarında pompalanan, “banal” bile değil, doğrudan ve dolaysız, bağıra çağıra milliyetçiliği, asker övgülerini bilinçaltıma tıkıştırmış olmalıyım. Kitap, Güneydoğu’da PKK ile savaşmış 42 askerin hikâyesinden oluşuyordu. Sayfalarını şöyle bir çevirdikten sonra, satın aldım. Kahramanlık öyküleri bekliyordum.

Ancak kitap bittiğinde, içimde bir burukluk oluştu. Vatan-Millet-Sakarya üçgeninde, ülkesi için canını vermeye hazır insanların hikâyelerini okuyacağımı düşünürken, savaşın gerçekliğini yaşamış, üstelik dönüp geri gelmiş ve hayata kaldığı yerden devam etmeye çalışan gariban insanları gördüm. Elindeki gücü olabildiğince kötüye kullanan komutanları, savaşı bitirmek istemeyen askerlerin ve politikacıların nelere mal olduğunu, “Ben orada kendi halkımla savaştım,” diyen askerin yaşadıklarını, terörle mücadele bahsi altında halka edilen zulümleri okudum.

Kitap 1999 yılında basıldıktan sonra yasaklanmıştı. O zamanlar biraz hukuk varmış ki, Nadire Mater davayı kazandı ve tekrardan basılmaya başladı. Yine de dönemin “vatansever basını” Mater’i ve kitabı yerden yere vurmuştu. Ne CIA ajanlığı kalmıştı Mater’in, ne de terörist-seviciliği… (Şurada o yazılara verdiği bir cevap var.) Ama dedim ya, o zaman biraz da olsa hukuk varmış ki, Mater mücadelesini kazanabildi. (Kitabın tamamı şu adreste mevcut. Tavsiyedir.)

O hikâyeleri bugün yeniden karıştırırken, şunun farkına varıyorum daha çok: İnsan, kendinden olanı sevmek istiyor. Doğup büyüdüğü toprakları, anadilini, her gün gördüğü insanları, vatandaşı olduğu ülkeyi, bayrağını, kimliğini… Ama öyle şeyler yaşanıyor ki, bütün bu imgeler, birer boşluğa dönüşüyor. Bayrağın, bir şeyleri örtmek için kullanıldığını, anadilinizde dehşetli cürümler işlendiğini, sizin adınıza karar veren insanların hiç de böyle bir “bütünlük” hissi taşımadığını, günü kurtarmaktan öteye geçemediğini görüyorsunuz.

Buna büyümek de diyebilirsiniz. İnsan çocukken, anne babasının her şeyi düşündüğünü, sadece onun iyiliği için var olduklarını, kendi hayatları ve gündemleri olmadığını, asla kötülük edemeyeceklerini ve hayatın hep böyle anne-baba gözetiminde geçeceğini zanneder ya. Ama öyle değildir. Onlar da insandır. Hata yapar, yalan söyler, kötülük eder, bencilleşir.

Toplumlar da aynı. Hatta kendinizi ait hissettiğiniz her türlü etnik ya da kültürel grup, cemaat, kulüp vs. de öyle. Büyüyüp herkesin insan olduğunu, her insanın eksikleri olduğunu fark ettiğinizde bir burukluk yaşıyorsunuz. Büyük anlamlar yüklediğiniz o küçük imgeler, artık üzerindeki yükü taşıyamaz olduğunda, anlam dünyanız da parçalanıyor. Ama insanın kimliği, bir anlamda evi gibi. Evinin başına yıkılması sonrası insanın yeni bir ev inşa etmekten başka şansı var mı?

Gelgelelim çocuklar için durum farklı. Anne babaların anlamadığı da bu. Onlar, insan olmanın gereği olarak “eksikler”. Yanlışlar yapıyorlar. Yalan söyledikleri oluyor. Bazı kararlarının kötü neticeleri oluyor. Günah işliyorlar. Bu, yetişkinler için normal. Ama çocukların perspektifinden, yaşananlar çok farklı. Her şeyden önce bebeklikten itibaren zihinde yerleşen o mitler yıkılıyor. Anne ya da babanın söyledikten sonra hatırlamadığı bir cümle, bazen bir çocukta kişiliğin, kimliğin gelişimini tetikleyebiliyor. Ufacık bir taş, bitimsiz bir öfkeye dönüşebiliyor.

Bunun çaresi aslında basit: Anne babanın insan olduğunu kabullenmesi, hatalarını itiraf etmesi ve bu eksikliğin normal olduğu ortak paydasında buluşarak, o evi yeniden birlikte inşa etmenin icabına bakılması. Çünkü çocuk, anne babanın yanlışlarında da hikmetler aramaya koyulursa, gerçeklik algısını yitirecek. Yanlışların peşinden gidecek. O yanlışlardan kendine bir mitoloji kuracak ve onun içinde yaşayacak.

Vatandaşları olduğumuz ülkede yaşananlar da üç aşağı beş yukarı böyle. Kendi günahlarını itiraf etmemek, yahut kendilerince kurdukları dünyayı yaşatmak için binbir yalan uyduran “anne-babalarımızın” peşinden sürüklenen çocuklarız. Bazen ergenlik dönemlerinde olduğu gibi isyan ediyoruz fakat nihayetinde “evimiz yıkılmasın” (beka meselesi!) diye aynı yalanları tekrar edip duruyoruz. Toz konduramadığımız bir geçmiş, bizi dünyada olup bitenleri algılamaktan alıkoyuyor, umursamıyoruz. Bazen de annemiz, bizi babamıza karşı kışkırtıyor. Yahut tam tersi. Bir türlü “kendimiz” olamıyoruz.

Nadire Mater’in yazdığı kitapta söylenenlere bir şey diyemeyip, onu CIA ajanı olmakla suçlayanlar gibi, gerçeğin kendisiyle değil de çağrışımlarıyla, “Acaba evimize taş gelir mi?” yönüyle ilgileniyoruz sadece. Bunun için komplolara sığınıyoruz.

Romancı Oğuz Atay, 7 Kasım 1970 günü günlüğüne şunları not almıştı:

“Bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve daha olayları ve dünyayı, mucizelere bağlı ‘myth’lere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi biçimde. Aklı başında bir Batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir şekilde. (…) Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz. İktidardaki adamlar da, bu sanıyı bütün millet adına dile getiriyorlar. Birkaç aydın dışında bunu anlayan yok gibi. O aydınlar da, sosyal bir takım sözler ediyorlar. Psikolojik yönü boş kalıyor bu meselenin. İnsanlarımız, bu kötü yaşantıyı dile getirmenin, ‘muhalefet yapmak’ olduğunu sanıyor bir bakıma. Aslında bir yanlış anlama olduğu halde, anlaşıp gidiyorlar. Bir ‘mış gibi yapmak’ tutturmuşlar; arabalar yürüyor ya, ekmek yapılıyor ya, iyi kötü suyumuz geliyor ya.. mesele yok. Bir taklit yapıyoruz ve Batı’ya bile kabul ettirdiğimiz anlar oluyor. (Bir futbol maçında yeniveriyoruz onları) ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz. Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz. İyi aile çocukları arasında, onlara çamur atan mahalle çocuğu gibiyiz…”

Atay’ın dediği gibi, sadece bu duruma işaret etmek yetmiyor muhalefet yapmak için. Atay’ın hikâyeleri, kendiyle (kimliğiyle) barışmak isteyen ama bir türlü bunu başaramayan, karakterlerle dolu bu yüzden. Hep bir yerlerden çıkıveren “absürt de olsa verilene inanma mecburiyeti” insanı gözüyle gördüğü şeylerden de yabancılaştırıyor. Kafka’nın Dava’sında ne idüğü belirsiz bir “yasayı” yaşatmak için insanları yok eden sistem gibi.

Çocukların sağlıklı büyümesi için, anne-babalarının da insan olduğunu, onların da yardımıyla kabullenmeleri gerekiyor. Bu sebeple demokratik seçimler yapıldığında, kaybedenin koltuğu bırakıp kenara çekilmesi, toplumların da olgunlaşmasına sebep oluyor. Hatalarını itiraf eden, en azından sonrasında o hataların üstünden geçmeyi bilen liderlere, yöneticilere sahip olan toplumlar, topluluklar beklentilerini ayarlayabiliyor, fanatizme girmeden de belirli kimlikleri edinebileceklerinin farkına varıyorlar. Geçmişin muhasebesini hakkaniyetle yapan, hiç olmazsa “Benim yaptığım yanlışları yapma” diyerek gelecek nesilleri düşünen “büyükler” toplumları ileriye taşıyor.

Ama Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor,” dediği gibi, çocuklar (vatandaşlar) hiç büyümesin, hep bizimle kalsın, dışarıyı tanımasın, yanımızdan ayrılmasın, kendilerine başka evler, hayatlar, imgeler geliştirmesin istiyor bizim büyüklerimiz. Bebek daha yürümeye teşebbüs ettiği ilk anda, “Sen beceremezsin,” diye koşup onu engelleyen anne ya da baba gibi, Türkiye evlatlarına bir türlü güvenemiyor. Onu sokağa çıkarmıyor. Keşfetmesini istemiyor. Bir koltuğa oturan, o koltuğu bir daha kimseye vermiyor. Kimse, bu gençlerin, çocukların da bir fikri vardır herhalde diye sormuyor. Kimse yanlışlarını itiraf etmeye yanaşmıyor.

Hâl böyle olunca, büyüyüp bir yerlere geldiğini düşündüğümüz o ülkenin evlatları da, kendilerinden önce açılmış yolda yürümekten başka çare bulamıyor. Geçmişle hakkıyla hesaplaşamayınca, gelecek de o taassup tünelinde takılıp kalıyor. Genç Deniz Baykal, özgürlük ve hak mücadelesi için sokaklara çıkarken, yaşlı Deniz Baykal koltuk mücadelesinden vazgeçemiyor. Genç Süleyman Demirel, devlete karşı halkın yanında yer alırken, yaşlı Süleyman Demirel devletin “sözde” bekası için tavır koyuyor. Genç Tayyip Erdoğan, geçmişle hesaplaşmanın önemini anlatırken, yaşlı Tayyip Erdoğan “şanlı geçmişimiz” perdesi altında kendi işini görüyor.

Ahmet Turan Alkan, 1915’teki Ermeni soykırımı için şunları yazmıştı vaktiyle:

“Bu cinayetleri biz görmedik; dedelerimiz, onların babaları gördü; şâhit oldular ve bir cinayete şâhit olup da olmamış gibi davranmanın ruhta meydana getirdiği çöküntüyü, bir şekilde kendilerini meseleden soyutlayıp mazur göstererek tedaviye çalıştılar. Her yara üflemekle iyi olmaz; bu şahitlik, bu nisyânlar, ‘Onlar da akıllı durmadı; hâlbuki biz onlarla ne güzel geçinirdik’ yollu mâzeretler, bu gibi sancıyan hafızayı üflemeyle soğutmaya kalkışmalar, aslında pek basit bir problemi hatırlatıyor bize; ahlâki bir problem! Hakikatin karşısında duruş problemi. (…) Bir kollektif cinayeti gördükten sonra susmak, ahlâkı zehirliyor.”

Dün birileri, bir şeylere sustu. Bugün de başkaları başka şeylere susuyor. Çünkü “anne babalarımız” yerine koyduğumuz o kanaat önderleri, siyasetçiler, entelektüeller, duayen gazeteciler öyle istiyor. Bu döngüyü kırmaya değil, bu fasit döngüye yaslanıp kendi mahallesinde star olmak, kendi yalandan evinin kralı olmak istiyor. Böylece, tam iyileşecek, tam büyüyecekken, bir çocukluk travması gelip bizi başa döndürüyor.

Ülkemiz, sürekli gözümüzün önünde, onu sevmek istiyoruz ama o (aslında içindeki insanların oluşturduğu gizli konsensüs, bir çeşit “omerta”) bize onu sevmek imkânı vermiyor.

[Yavuz Altun] 25.4.2019 [TR724]

’Biz doğarken mağduruz’ [Naci Karadağ]

Bitimsiz bir sektördür mağduriyet.

Siyasetin eline düşünce mazlum ve mağdur edebiyatı artık bir ‘tür’ oluşturacak kadar yekûn tuttuğunu görmek bu nedenle şaşırtıcı olmasa gerek.

Tarihsel bir mağdur söylemi ile şaşaalı bir gelecek inşa etmeyi hedefleyenlerin adaleti rafa kaldırdıkları an zalimleştiklerini görmek de öyle.

Mazlumun zalimliğe giden yolu adaletsizliğin taşlarıyla döşeliymiş meğer.

Aslında defalarca test edilmiş bir yöntemin güncelleşmesinden başka bir şey değil yaşananlar.

Kısa demokrasi tarihimize baktığımızda, benzer söylemin daima işlediğini de görmek mümkün.

Elbette haklılık/haksızlık bir yana, Demokrat Parti’nin teveccüh görmesindeki en büyük etkenin Tek Parti döneminde sebep olunan mağduriyetler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir enkazın üzerine çöküp yeni bir ulus inşa etme iddiasında olanların toplumun tüm tarihsel kodlarını pervasızca alt/üst edişinin dip koçanında da aynı sebebi görürüz.

80 Darbesi sonrasında cuntacıların alenen toplum mühendisliğine soyunup siyasete yön vermesi Özal Dönemi’nin başlamasındaki en önemli etkenlerdendi. Vesayet, akan kanın üzerinden huzur ve barış vaad ederek kurmayı düşündüğü kendi sisteminin tökezlemesine sebep olmuştu.

Ancak kalıcı bir durum olmadığı da yine tarihi tecrübeler ile sabittir. Siyasetnâme’nin yazarı Nizamülmülk, muktedirin inkar ile ayakta kalabilse de, zulümle abad olamayacağını söyler. Evren’in cenazesi üzerine yazılıp çizilenlere bakarak bu hakikati bir kez daha anlamıştık.

Enteresan olan mevcut muktedirin bitmek tükenmek bilmeyen bir mağdur edebiyatını hep yürürlükte tutması ve bu yöntemin getirisine olan inancını sürdürmesi olsa gerek. İktidar için mağdur edebiyatı hala zafere götüren en önemli aygıtlardan biri olarak görülmekte.  Sopa atarken bile, canı yanıyormuşçasına vaveyla eden açıkgöz bitirim üslubunu toplum daha kaç seçim afiyetle tüketir bilinmez ama tarihin şaşmaz kaleminin bir zaman sonra olan biteni çok daha doğru şekilde yerli yerine koyacağı da muhakkak.

Muktedir olan çok iyi biliyor ki, alıcısı olduktan sonra bu edebiyat türü bir çeşit ‘Hacıyatmaz’ gibidir. Tarihi malzeme açısından oldukça bereketli olan bu coğrafyada yaşanan olay ne olursa olsun mutlaka mağduriyete giden bir yol, ezilmiş edebiyatına açılan bir kapı illa ki bulunur. Mısır’da yaşananları bile seçim için yerel malzeme yapabilen düşünce tam da buradan beslenir. Yaşanan her olumsuz gelişmede mutlaka yerli ve yabancı şer mihrakları bulunur. Hiçbir zaman açıklanmayacak belgeler, ‘bilmediğimiz şeyler var’ ambalajıyla bu dönemde piyasaya sürülür. Ve illa ki, yerli şer odaklarının yabancı uzantıları ve dış mihraklarla da süslenir bu edebiyat çeşidinde mağduriyet.

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagoji’sinde mağduriyetin bir uzantısı olarak ‘sahte yardımseverlik’i anlatır. Talep edilen bir sistem değişikliğinden ziyade özne değişikliğidir. Ezilenin acısını çıkarmak için ezen safına geçince çarpık sistemden nemalanmanın tadına varır ve bu durumu sürekli kılmak ister. Seçim vaatlerini bir de bu pedagoji ile okumak faydalı olacaktır. Freire’nin çarpıcı tespitlerinden biri de ezenin cehaleti mutlaklaştırıp sürekli kılmaktaki eğilimidir. Ancak böyle bir durumda dünün ezileni, günün ezeni daimi bir mağduriyet algısını oluşturabilir.

Elbette gün gelecek, sular çekilecektir. Ve elbette dün olduğu gibi bugünün zalimleri de tarih sahnesinde yerini alırken oluşan illüzyon dağılacaktır. İşte o zaman Cenap Şahabettin’in şu sözünü hatırlamakta yarar vardır: “Zulmü affetmek, büyüklük; unutmak ise küçüklüktür.”

[Naci Karadağ] 25.4.2019 [TR724]

Gaz odalarına şimdilik gerek yok! [Alper Ender Fırat]

Yüksek Seçim Kurulu, KHK’lıların gaz odalarına gönderilmesine şimdilik dur dedi. Faşizmin kurumsallaşmasında en az AKP kadar emeği olan CHP ve İYİ Parti oy deposu olarak gördüğü KHK’lıların seçilme hakkını kaybetmesini sindirip, seçme hakkını şimdilik elinde tutmasını kendi başarıları olarak görüyor.

KHK’lıların gaz odalarına gönderilmesi sözüme ‘hadi canım sende’ diye hafife almayın. Oy kullanamazlar sözünün edildiği yerde gaz odalarının da gündeme gelmesinin önünde hiçbir engel yoktur. İktidar oyununda bu teklifi yüzü kızarmadan yapanların farklı konjonktürde diğerine yapmayacağını kim garanti edebilir? Nazi Almanya’sını birazcık inceleseniz yüz binlerce insanın katledilmesine giden yolun böyle döşendiğini görebilirsiniz.

Nazi Almanya’sında Yahudiler tedrici olarak Alman toplumundan dışlanmış, hâkim kültürün bir parçası olmadıkları her ortamda kendilerine hissettirilmişti. Yahudilerin haklarını kısıtlayan ilk büyük kanun 7 Nisan 1933 tarihinde, Yahudiler ve siyasi olarak güvenilmeyen memur ve kamu çalışanlarının devlet hizmetinden çıkarılmasını sağlayan ‘Profesyonel Kamu Hizmetinin Yenilenmesi Yasasıdır. Bu yasayla ‘Naziler’ kamuda büyük bir temizlik(!) yapmış, zararlı görünen Yahudilerin görevine son vermişlerdi.

1935 yılının Eylül ayında, Nürmberg’deki yıllık toplantılarında Nazi ideolojine hakim bir çok ırkçı teoriyi kurumsallaştıran, yeni kanunları açıkladılar. Bu Nürmberg Yasaları, Almanya’da Yahudileri tamamen dışlanmasını sağladı. Bu kanunlarla ilgili düzenlemeler Yahudileri birçok politik haktan yoksun bıraktı. Onların; Almanya da, Alman kanıyla ilişkili kişilerle evlenmesini yasakladı. Yahudiler vatandaşlık haklarından mahrum bırakıldılar. Oy verme hakları elinden alındı, kamu görevlerine getirilmeleri yasaklandı.

1937-38 yıllarında da Yahudileri ekonomik olarak yoksullaştırmak ve Alman ekonomisinden çıkartılma girişimlerine maruz bırakıldı. Yahudilerin ticari faaliyetlerine ‘Aryanlaştırma’ uygulamaları başlatıldı. ‘Aryanlaştırma’; Yahudi işçi ve yöneticilerinin işten çıkartılması ya da Yahudilerin sahip oldukları işyerlerinin Yahudi olmayan Almanlara, hükümet tarafından belirlenen kelepir fiyatlara satılması anlamına geliyordu. Yine aynı yıllarda Yahudi doktorların Yahudi olmayanları tedavi etmesini yasakladı ve Yahudi avukatların hukuk lisansları ellerinden aldı.

Tüm Yahudilere, kökenlerini gösteren kimlik kartlarını taşıma mecburiyeti getirildi ve 1938 sonbaharında Yahudi pasaportları belirleyici bir J harfi ile damgalandı. 1941 yılında çıkarılan bir kanun ile tüm Yahudilerin kol bandı takmaları mecburiyeti getirildi ve bu noktadan sonra Yahudiler için en güvenli yerler evleri haline geldi. Ancak 1943 yılında Yahudi evlerinin de işaretlenmesi kanunu çıkınca orası da güvenli olmaktan çıktı.

Bir zaman sonra Yahudiler için toplama kampları ve gaz odalarına gelmişti sıra.

Çok genel olarak anlattığım Nazilerin iktidar olduğu dönemlerde yapılanlar Türkiye’de yaşanan bazı şeylere ne kadar da benziyor değil mi?

Nisan 1933 tarihinde, Yahudiler ve siyasi olarak güvenilmeyen çalışanlarının devlet hizmetinden çıkarılmasını sağlayan ‘Profesyonel Kamu Hizmetinin Yenilenmesi Yasası’ yürürlüğe girdiğinde sanıyorum bu işin sonunun, gaz odalarında biteceği kimsenin aklına gelmemişti.

KHK’lıların seçme ve seçilme hakkı’ tartışmasının, ‘gaz odalarında’ bitecek bir yolculuk olduğunu, idrak edecek basiret yok muhalefette.

Eğer olsaydı KHK’yı temelden tartışmaya açardı. Çünkü KHK ile işten atılanların hiç birisinin Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre işlediği bir suç yok. Eğer böyle bir suç işlemiş olsalardı KHK’ya gerek kalmaz, savcılıklar ve mahkemeler hemen devreye girerdi. Onların tek suçları seçimle iş başına gelmiş bir iktidarla aynı şekilde düşünmüyor olmaktı.

Bir gün önce doktor, öğretim üyesi, akademisyen, öğretmen, polis olarak görev yapan yüzbinlerce kişi bir gece yarısı Resmi Gazete de isminin yayınlanmasıyla işsiz kaldı.

2010 Referandumuna göre insanları fişlemek, aidiyet dosyalaması yapmak anayasal bir suçtu. Hükümet bu anayasal suça rağmen, kendisine muhalif olan isimleri tek tek fişlemiş ve 15 Temmuz bahanesiyle devletteki görevlerine son vermişti. Kardiyoloji profesörünün muhalif olup olmamasının kimseye bir yararı ya da zararı yoktu ama hükümet zihniyet olarak Nazi Almanya’nı bire bir kopyaladığı için Yahudiliğin cezalandırılması gibi aidiyet cezalandırması yapıyordu.

Hükümet yüzbinlerce kişiyi KHK ile attı, pek çoğunu tutuklattı, özel sektör iş vermesin diye büyük baskılar yaptı. Lisanslarını iptal etti, İşsiz kaldığı için kendisine yardım eden konu komşuyu tutuklayıp hapse attı. Neredeyse pazarda limon satmasına bile müdahale etti. Yahudilere yapıldığı gibi işten atmakla bırakmayıp onları yoksulluğa mahkum etti.

Sanıyorum bir sonraki aşama tecrit bölgeleri oluşturup, kamplarda toplamak. Tıpkı Nazi Almanya’sında olduğu gibi!

[Alper Ender Fırat] 25.4.2019 [TR724]

70 cente muhtaç Türkiye’den hallice! [Semih Ardıç]

Sene 1977. Süleyman Demirel senenin ilk yarısında muhalefette. Azınlık hükûmetinin başında Bülent Ecevit var. Türkiye sağ-sol hâdiseleri yüzünden gencecik bedenleri toprağa veriyor.

İktisadî kriz şartları günden güne ağırlaşıyor. Merkez Bankası’nda döviz kalmıyor. Hazine bomboş. 70 cent eksik olduğu için Japonya Büyükelçiliği’ne maaş ödenemedi.

DEMİREL’İN O MEŞHUR SÖZÜ

Demirel koca devletin maaş ödeyemeyecek kadar aciz vaziyete düşürülmesinden büyük bir teessür duymuş ve Başbakan Ecevit’e tarihe geçecek şu sözlerle çıkışmıştı: “Türkiye’yi 70 cente muhtaç ettiniz.”

Halihazırda Merkez Bankası’nın vaziyeti pek de farklı sayılmaz. Recep Tayyip Erdoğan’a ve damadı Berat Albayrak’a kalsa döviz rezervleri 100 milyar dolar. Oysa net rezervleri sıfırlandı.

NET DÖVİZ REZERVİ TÜKENDİ

18 Nisan itibarıyla altın hariç rezervler 12 milyar dolar gibi görünse de işin aslı farklı.

Merkez Bankası, 22 Mart’ta “yabancılar döviz alacak TL bulamasın” diye kapattığı swap (takas) piyasasında işlem limitlerini yüzde 40’a kadar çıkardı. Zira dövizin tükendiği anlaşılmasın diye bu piyasadan döviz topluyor.

Merkez Bankası’nın net döviz rezervleri altın hariç 12 milyar dolar gibi görünse de rakamın tamamına yakını faiz mukabilinde belli bir vade için alınan emanet dövizler.
Bankalara yüzde 25’ten fazla faiz ödeyerek TL veriyor, buna mukabil döviz alıp rezerv diye ilan ediyor.

Piyasadakiler neyin ne olduğunun farkında. 12 milyar dolar net rezerv tamamına yakını belli bir vade ile alınmış dövizlerden müteşekkil. Emeneten verilen dövizler…

BRÜT REZERV DE EMANETTİR

Tıpkı altın dahil brüt rezervlerin 99 milyar dolar olması pratikte bir kıymet ifade etmediği gibi swap piyasasından toplanmış dövizler de Merkez Bankası’na ait değil. Yarın banka müşterisi dövizini istese banka o dövizi geri alacak.

Brüt rezerve bankaların mevduat için ayırdığı munzam karşılıklar, işçi dövizleri ve firma alacakları da dahil edilmiştir.

Yabancı yatırımcıların sık sık Türkiye’nin döviz varlığına dair bahis açması sebepsiz değil.

220 milyar dolar döviz borcu olan, aylık ithalatı 20 milyar doları bulan bir ekonomi için 12 milyar doların tamamı bile düşük bir tutara tekabül ediyor.

SARAY’A KALSA YASTIK ALTINDAKİ DÖVİZİ DE HARCAYACAK

Piyasadan belli bir vade için alınmış dövizi doğrudan TCMB’nin istediği gibi kullanabileceğine zanneden Saray iktisatçılarına kalsa yastık altında da 120 milyar dolar var. Hükûmet sıkıştığında o parayı da harcayabilirmiş!

1940’larda Yahudileri taş ocağına yollayan Varlık Vergisi zulmü gibi yeni bir mülkiyet ve insan hakkı ihlalini göze almışlarsa başka!

Bankalarda birikmiş 182 milyar dolar döviz tevdiat hesabına göz dikilmişse de ilave kaynak hazır denilebilir.

Bunun için de kambiyo kontrol rejimine geçme kararı alınacak demektir. O anda kimse doların kaç TL olacağını tahmin edemez.

DIŞARIDAN GETİRİLEN ALTINLAR DA OLMASA

Altın hariç tutulduğunda 18 Nisan itibarıyla Türkiye’nin net döviz rezervi bakiyesi eksidir. Altın rezervi de 12 milyar dolar civarında ki ABD ve İngiltere’den son iki senede getirilen altınlar olmasa o kalem de sıfırlanacaktı.

TCMB halihazırda geçmiş hükûmetlerin satın aldığı altınlarla ayakta

Manzara bu kadar vahim… Döviz kıtlığının farkında olanlar dolar ve euro toplamaya devam ediyor.

GÜYA DOLAR SENE SONUNDA 5,90 TL OLACAKTI

24 Nisan’da doların 5,88 TL, euronun 6,59 TL olması döviz talebindeki artışa işaret etti.

Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın power point sunumuna kalsa dolar sene sonunda 5,90 TL olacaktı. Oysa nisan bitmeden 5,90 TL’ye tırmandı dolar.

Hal böyle iken Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) “S-400 resti” çekmek nasıl izah edilebilir?

ABD’YE 1,5 HAFTA ZOR MUKAVEMET EDEBİLİRİZ

ABD’den kıyılarımıza doğru yola çıkan müeyyide torpidolarını yolda iken durduracak bir karar verilmezse ekonomide yeni bir tsunami kopacak.

Rusya, ilk S-400 bataryasının temmuzda teslim edileceğini duyurdu ki Türkiye’nin kriz şartlarında ABD’den gelecek malî müeyyidelere direnme ihtimali sıfıra yakındır.

Tamamı merkez bankasına ait 12 milyar dolar altınla ABD’ye kaç gün mukavemet edebiliriz?

Bir hafta ayakta kalabilirsek büyük bir muvaffakiyet olur. Amma velâkin müteakip haftanın perşembesini göremeyiz. O kadar da yabancılar mevcut yatırımlarını alıp gidinceye kadar direnebiliriz.

Demokrat Parti’nin New Jersey Senatörü Bob Menendez, “Umarım Cumhurbaşkanı Erdoğan S-400 bahsinde blöf yapmadığınız net bir şekilde anlar.” dedi.

SENATÖR MENENDEZ: BLÖF YAPMIYORUZ

Haddizatında ABD’de Demokrat Partili New Jersey Senatörü Bob Menendez’in şu sözlerinin hafife alınacak bir tarafı var mı?: “Umarım Cumhurbaşkanı Erdoğan Amerika’nın blöf yapmadığını net bir şekilde anlar. Ben CAATSA’nın (Müeyyidelere Karşı Koyma Kanunu) yazılmasına yardımcı oldum. Buradaki soru Türkiye’nin yaptırımla karşılaşıp karşılaşmayacağı değil, karşılaşacak olması. Eğer karşılaşırsa ki görmek istediğim şey bu değil, Türkiye ekonomisi çok büyük bir darbe almış olacak. Yaptırımlar uluslararası piyasaları sallayacak, doğrudan yabancı yatırımcıları ürkütecek, Türkiye’nin havacılık, uzay ve savunma sanayisini felce uğratacak.”

Türkiye’nin devlet hafızası böyle bir felakete müsaade etmeyecek kadar hazin hatıralarla doluydu. Tabiî o hatıralardan ibret alma basireti de döviz rezervleri gibi sıfırlanmadıysa…

Ezcümle 70 cente muhtaç Türkiye’den hallice olsak da birkaç ay içinde o Türkiye’yi bile mumla arar hale gelebiliriz.

[Semih Ardıç] 25.4.2019 [TR724]

Kimin gerçeği? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Gerçekler kendiliğinden var olmuyor. Onları elden geçiren ve drajeler halinde bize sunan bir devlet var. Tek başımıza yaşamıyoruz. Zaten zihin evrenimizde ne var ne yok, hepsi diğer insanlarla kurduğumuz ilişkiler düzleminde gerçekleşiyor. Tek başına toplum dışında var olan bir insan olsaydı eğer, ne dile, ne kültüre, ne müziğe, ne aşka, ne sanata, ne dine, ne de Tanrı’ya ihtiyaç duyardı! Bizi biz yapan her şey, insani birlikte yaşam düzleminde vardır. Düşünmek toplumsal bir ilişkiler ağında gerçekleşiyor. Düşünmenin en gelişmiş şekli olan dil, toplumsal bir ürün. Şimdi konuya gelelim: gerçekleri algıda toplumun etkisi nedir?

Edindiğimiz bilgilerin bize ulaşma kanalı olan beş duyumuz, öznel bir filtreyle donatılıyor. Topluma doğuyoruz biz. Gözümüzü ilk açtığımız andan, son nefesimizi verdiğimiz ana dek, tüm yaşamımız toplumda, toplumsal ilişkilerle çevrelenmiş bir şekilde geçiyor. Etik değerlerimiz ve karakterimiz toplumsal ürünlerdir. Sizi siz yapan bireyselliğinizin içinde ne kadar anne babanız, aileniz, okulunuz, arkadaşlarınız, okuduğunuz romanların kahramanları, dini tabular ve gelenekler vardır, düşündünüz mü? Sosyalizasyon denen bir etkileşim zincirinde, ömür boyu süren bir programlamaya tabi oluruz. Bizi var eden olmasa da, mutlaka şekillendiren birincil dış faktördür toplumsallaşma olarak da niteleyebileceğimiz sosyalizasyon sürecimiz. Bunun önemli bir bölümünü okullarda geçiririz.

Okulun en önemli görevlerinden biri, sizi toplumla ve toplumsal beklentilerle uyumlu bir birey haline getirmektir. Özellikle sanayi devriminden sonra, devletler toplumlarını kontrole yönelik olarak ders müfredatlarını merkezileştirdiler. Bireylere kimlikleri ve “programları” bu okullarda “yüklendi”. Okullar size ne zaman nerede nasıl davranacağınızı öğretmedi sadece. Aynı zamanda, nasıl düşüneceğinizi ve nasıl hissedeceğinizi de öğretti. Bir toplum ne kadar kapalı olursa, toplumsallaşmasını o denli standardize etmek ister. Diğer bir deyişle, bireyleri birbirine benzetmeye, fabrike etmeye, yeniden tasarlamaya çalışır. Toplumun devlete sadakati, bu çerçevede inşa edilir. Yani sizi siz yapan şeyler, Satürn’ü gözlemleyen bir astronomun yapacağı türden bir gözlemle anlaşılamaz. Daha derinlemesine bir “okuma” yapmak, içeriklerin size nasıl transfer edildiğini, nasıl sizin bunları özümsediğinizi, nasıl metotların bu süreçte kullanıldığını, ne tür güç ilişkilerinin size normal olarak verildiğini ve bunun gibi birçok başka ayrıntıyı atlamadan, göz önüne almalısınız. Sizin doğru-yanlış skalanız, “normal” olarak kabul ettikleriniz, inançlarınız ve ana akım dünya görüşü, okullarda “endoktrine ediliyor”. Sizi programlıyorlar. Topluluğun bir parçası olduğunuz müddetçe, onların doğrularını sizin kendi doğrunuz sanmanızı sağlıyorlar. Eğitimin esas amacı size bilgi vermek değil, sizin onların istedikleri yönde düşünmenizi ve hareket etmenizi sağlamak. Hatta esas püf noktası, bu olurken sizin bunu asla fark etmemeniz!

Yazmak kolay olmadı Agop’un öyküsünü

İşte Ermeni soykırımı konusu hakkındaki algılarınız böyle inşa ediliyor. 24 Nisan (dün) yayınlanan yazımda, bir hikâye anlattım ben. Bu öykünün kahramanı Agop, hem gerçeklere hem de benim betimlemelerime dayanarak size ulaştı. Yazmak kolay olmadı Agop’un öyküsünü. Okumak da kolay olmadı, eminim! Çünkü olanları görmeye başlamak acıdır. Başkalarının acısı acıdır! Her ne kadar başkalarını da acıtsa, insan olmaktan gelen bir özellik bu ya, başkasına olanı kendinize olmuş gibi hissedersiniz. Bu nedenle savaş tarihinde mesela, ağlayan, inleyen, uzuvları parçalanan, kafası-gözü yer değiştiren, haykıran, feryat eden, inleyen insanlar yerine başka şeyler anlatılır size! Kahramanlar, madalyalar, trampetler, törenler, bayraklar, topraklar, beyaz atlar, kötü düşmanlar, iyi biz gibi kurgulamalarla, ölüm güzellenir, ölüme ve öldürmeye güzelleme yapılır. Ölmekten gurur duymanız, ölmeyi arzulamanız sağlanır. Yoksa insanlar nasıl savaşa gider? En temel içgüdümüz olan hayatta kalma içgüdümüze karşın, nasıl olur da gençler orduya gönüllü yazılır mesela? Bunlar her toplumda olan şeylerdir. Fakat her toplumda örneğin bir savaşta kadınlara tecavüz ya da suçsuzların toplama kampına gönderilmesi gibi olaylar meşrulaştırılmaz. Savaş her ne kadar fenalıklar kümesi de olsa, savaşın savunma amaçlı yapılması, adil savaş olarak meşrulaştırılır. Ancak adil savaşın adil kuralları vardır. Örneğin bir halkı topluca imha etmek veya onları vatanlarından sürmek soykırım olarak kabul görür. Bu eylemleri hiçbir gerekçe meşrulaştıramaz. Almanların Yahudilere yaptığı, Sırpların Boşnaklara yaptığı, SSCB’de muhaliflere yapılanlar veya Tatarlara yapılanlar, Ruanda’da olanlar vs. insanoğlunun içinde kötünün hiç de sandığımız kadar derinde olmadığını bize kanıtladı. İyi ve kötü yan yanadır. Agop’un başını okşayan teyzeyle Agop’un babacığını katleden adamlar aynı mekânda, aynı zamanı paylaşmakta, aynı dili konuşmakta, aynı dine inanmaktadır!  Ürkütücü olan budur!

Siz kimsiniz? Bu sorunun yanıtı nedir?

Bu bir kâbustur aslında. Ve sadece Türk-Ermeni veya Alman-Yahudi meselesi değildir! İnsan olarak bizim kim olduğumuzla alakalı bir şeydir! Sizin programınızdan fazla bir şey olup olmadığınızla alakalı bir şey! Siz kimsiniz? Bu sorunun yanıtı nedir? Siz, size söylenen kişi misiniz? Sizi inşa etmek istedikleri adam veya kadınsınız? Sizin değerleriniz sizin değerleriniz mi, yoksa size empoze edilen, sizi programlarken size yükledikleri değerler mi? Siz aslında gerçekten kimsiniz? Agop’un başını okşayan teyzeyle onun babasını katleden askerler arasındaki fark, bizi biz yapan ince ayrıntıdır. O teyze o öyküde olmasa, “lanet olası Türkler!” diye bağırasınız gelir! Ama o teyze oradadır!

O teyze yokmuş gibi o tarihi okuyamazsınız! Ama Agop ve babası yokmuş gibi okuyabilirsiniz, öyle mi? İşte şimdi esas noktaya geliyoruz! Sübjektif algılar! Sizi inşa eden güç, sizin standartlarınızı manipüle edebilecek kadar güçlüdür. Siz Agop’un başına gelenlere “ama” diye bir açıklama yaparken, tam da bu olur. Devreye sizin okul müfredatınız, sizin endoktrinizasyonunuz, sizin ideolojik filtreniz, sizde inşa ettikleri o kimlik girer. Ve kontrolü eline alır. Artık acı bitti. Çünkü sizi programlayan üstün programcı bunu düşünmüştü! Sizin acılarınızı, empatinizi, insan yönünüzü nasıl ket vurarak engelleyeceğini biliyordu. Ve argümanlar: çeteler vardı, çeteciler vardı! Bu bir mukateleydi! Savaş vardı! Biz onları öldürmedik, sürdük gibi gerekçeler! Böylece beyninizdeki devlet, vicdanınızı da devletleştirir! Çünkü aslında siz yoksunuz, biz varız! Durun hemen itiraz etmeyin. Ben demek yok, biz demek var denen yaklaşımı size lanse ettiler, size doğru kabul ettirdiler ki bu durumlarda topluluktan aldığınız güçle doğruyu bulamayasınız. Oysa doğru size der ki, tarihin binlerce yıllık derinliğinden: öldürmeyeceksin! Ama… Hayır. Ama yok.

Ermeni soykırımını kabul etmek, gerçekliği fark ederek, programınızın dışına çıkmaktır. Özgürleşmek, kendi vicdanının inşasını ele almak, gasp edilen, hatta tecavüze uğrayan etik değerlerinizi yeniden tanımlamaktır. Esasında topluluğun parçası olmaktan, öz be öz insan olmaya geçiştir. Ermenilerin başına gelenlerin, Balkan Türklerinin başına gelenlerle ya da başka katliamlarla kompanse edilmesi mümkün değildir. Bu iş rakamların kıyaslanması da değildir ki bu zaten alçaklıktır. İş basit. Devlet, suçu kitleselleştiremez, devlet masumiyet karinesini ihlal edemez ya da askıya alamaz. Devlet çetelerin izlediği metodu izleyemez. Devlet birileri isyan etti diye 1915’teki gibi milyonlarca insanı katledemez, süremez, kolektif linç uygulayamaz!

Dedim ya, gerçek kendiliğinden var olmuyor. İnsan gerçekliğine Satürn’ü gözlemlemek gibi bir metotla yaklaşamazsınız. Algılardaki öznelliğin köklerine inmeniz, onları deşifre etmeniz, çözümlemeniz, özgürleşmeniz lazım. Birey olmanız lazım.

O öyküdeki gibi, Agopların başını okşayan olmak için!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.4.2019 [TR724]

Betondan tabutta dipdiri meyyit [Av. Osman Ertürk]

Değerli dostum cezaevi hücreme hoş geldin. Gel sana şöyle bir sarılayım. Çekinme, şöyle otur lütfen. Yerim biraz dar ama kusura bakma. Buraya ben betondan tabut diyorum. Gördüğün üzere çok küçük, daracık. Bu hücrede, günleri, ayları tek başıma, geçiriyorum. Burası ortalama 12 metrekare bir yer. Bir uçtan bir uca 8 adım. Bunun 3 metrekaresi tuvalet-banyo. Geriye kalan kısımda da gördüğün üzere şurada sabit bir ranza, burada çelik dolap, bir plastik masa, bir de sandalye var. Eşyalardan hücrede adım atacak yer yok maalesef. Odada rahat gezip dolaşmak, volta atmak mümkün değil. Burada ancak oturmak ve yatmak mümkün. Kalkıp dolaşayım, yürüyeyim dersen bu mümkün değil. Bak burası da mutfak kısmı. Üç yemek tabağı, birer çatal, kaşık, çay kaşığı ve bir tane de ucu kesik meyve bıçağım var. Çay bardağım ve ketılım en önemli mutfak eşyalarım.  Çay olmazsa olmazım. Ruhun biraz daraldı gibi. Gözlerinde bir korku ve ürkeklik var. Rahat ol lütfen. Dur daha yeni başladık.

Duvarlar beton olduğundan sıcağı ve soğuğu iletiyor. Yazın çok sıcak, kışın çok soğuk oluyor. Bak çerçevelerin arası da açık. Yağmur yağdığında, eğer rüzgârda varsa su çerçevelerden içeriye giriyor. Kışın buzlanma bile oluyor. Petek sayısı az olduğu için kışın ısı normal seviyeye hiç çıkmıyor. Hep üşüyorum. Yazında bu daracık yerde boğuluyorum nerdeyse. Bu üçüncü yazım olacak. Beşinci, altıncı yazı olanları düşündükçe ayrı bir kahroluyorum. Gözlerin doldu be dostum. Benim gibi hayat dolu bir adamı bu dört duvar arasında gördüğün için üzüldün galiba. Yok yapma lütfen. Bak, ben dik durmaya alıştım. İlk zamanlar, biyolojik olarak yiyen, içen, konuşan ama ruhu ölmüş, değerleri alt üst olmuş, manevi iflasa sürüklenen birisiydim. Sonra eşim, çocuklarım, sevdiklerim için direnmem gerektiği bilincini içimde oturttum. Savaşıyorum artık bu vahim ve ürpertici hal ile.

Günde 4 defa insan görüyorum bu tabutta. Sabah ve akşam sayımı ile öğle ve akşam yemeği olarak toplamda 4 defa. Ama süre olarak bu bir dakika kadar sürüyor. Haftada 168 saat var. Toplasan bir saat insan görüyorum. Hem bu daracık yer, hem de insansız bir çevre… Kalbin daralmış gibi oldu. Benimde öyle olmuştu ilk zamanlar. Neyse… Çamaşır yıkamak en zorlandığım iş. Bunu bir leğenin içinde yapman gerekiyor.  Kantinden deterjan alıp, elinle yıkamak zorundasın. Sağ olsun eşim yapardı bunu. Ütülü olarak eşyalarımı, hazır alıp giymeyi ne kadar özledim bilemezsin.

Gel sana bir çay yapayım. Hem çay içelim hem konuşalım. Bir tane bardak var ama olsun. Sen içersin, sonra bitince ben içerim. Tecritte hastalanmak çok sıkıntılı bir durum. Gardiyanların ve diğer yetkililerin keyiflerine kalmış bir haldeyiz. Hele acil hallerde bize ulaşmaları ve doktora çıkmak 30 dakikayı alıyor. Örneğin, kalp krizi geçirirsen ancak ölünü bulurlar bu hücrede.

Grinin değişik tonu olan bu beton duvarların arasında kalmak bazen çok daraltıyor biliyor musun? Özellikle ailemin ziyaretinden sonra üç gün kendime gelemiyorum. Fiziki işkenceden beter bir şey bu. Ta şurama kadar delip geçiyor. Neyse güzel şeyler konuşacağız dedik. Kuralı bozmayalım.

Bak burası da avlum. Buraya günde 1 saat çıkma hakkım var. Bunu aylarca benden esirgediler. Bu bir saat benim gökyüzünü görme, bulutları avucuma alma sürem benim. Volta atma, kuşla, böcekle tanışma vaktim. Yaşamın tekrar kıyısına gelme, güneşle arkadaş olma anlarım. Hayatta kalma sürem be dostum. Bak şurada karıncalar var. Kendinden başka canlı görmek ne güzel biliyor musun? Onlarla üzülüp, onlarla seviniyorum. Kışın kaybolup, baharda geri geliyorlar. İçimdeki sevinci tarif edemem. Hele geçen hafta bir güvercin kondu avluya. Nasıl sevindim bilemezsin. Canlı ne varsa çevrende sana mutluluk veriyor. Bir arı, belki de bir sinek yaşama sevincimi katlıyor biliyor musun? Bir avuç toprağa hasret kaldık be dostum. Hatırlar mısın? Üniversitedeyken beraber ağaç dikmeye gitmiştik sizin evin bahçesine. Yeri eşerken ortaya yayılan o toprak kokusunu hala unutamam. Bu beton duvarların arasında hep aklıma geliyor o koku. Toprağa hasret kaldık bu zindanlarda. Oh bak çayımızda demlendi. Ne güzel. Sana bir bardak doldurayım hemen. Hem içelim hem konuşalım.

Hücrede insan psikolojisi

Dışarıda günlük güneşlik bir hava var. Ama efkarım, yalnızlığım, umutlarım, hayallerim beni bir sahilden diğer sahile alıp vuruyor. Şu dikenli tellerden kurtulup gelen güneş kadar özgür olmak istiyorum ama olmuyor. Bir tutsak olarak gasp edilmiş haklarım aklıma geldikçe içim delik deşik oluyor. Bir bedel ödüyorum ama hiçbir yanlışım olmadan bunu ödemek de çok ağır geliyor be dostum. Sürekli güçlü olmak zorunda hissediyorum kendimi. Eğer ipin ucunu bırakırsam, üzerime bu duvarlar devrilecekmiş gibi geliyor. Altında kalıp ezilmekten korkuyorum. Disiplinli bir şekilde, irademi ortaya koyarak, yaşamımı planlamam gerekiyor. Bunun bilincindeyim. Böyle bir işkenceye maruz kalan kişi bunu ancak iradesi ve aklıyla aşabilir diye düşünüyorum. Yoksa beni yalnız bırakıp, çıldırtarak öldürmek isteyenlere karşı nasıl dayanabilirim ki? Geçenlerde okudum, yapılan bilimsel incelemelerde hücrede 20 günden fazla kalınması insan psikolojisini alt üst ediyormuş. Mahkûmlar duygusal travmalarla karşılaşıyorlarmış. Örneğin, bir mahkûm hücre cezası alsa bunun maksimum süresi 20 gün olabiliyor yani. Benim iki yıldan fazla oldu be dostum. Dualarla ayakta kalıyorum galiba. Hafakanlarım bile pes etti. Eskiden sık sık yoklarlardı. Çok yüklenmiyorlar son zamanlarda.

Burada günler hep aynı. Eskiden hafta içi ve hafta sonu diye ayırdığımız günlerin burada birbirinden farkı yok. Dokunma ve görme duyumun zedelendiğini hissediyorum. Bir cama, metale, sebzeye dokunduğumda bunların arasındaki ayrım nerdeyse ortadan kalkmış bir vaziyette. Görme duyusu dedim. Bak en uzak mesafe beş metre ilerisi. Daha uzağı yok. Görme reflekslerim azaldı. Coşku, sevinç, heyecan gibi duygularımın yok olduğunu algılıyorum. Sürekli ışık ve gözetlenme artık çıldırtıcı bir hale geliyor. Bak camda perde yok. Şurada da kameralar var. Hücre ile tecrit eşanlamlı iki kelime anlayacağın. İnsandan uzak, arkadaşının olmadığı, kimseyle görüşemediğin aylar, yıllar. Bunun en acı tarafı daha mahkeme olmadan bu zulmün başlamış olması.

Bir vebalı gibi insanlardan ayrı tutulacak ne yaptım diye düşünüyorum. Bunu yapanları nasıl acıttım diye aklımdan geçiriyorum ama akıllıca bir sebep karşıma çıkmıyor. Cezalandırmayı aşan bu muamelenin mantıklı bir nedeni yok. Bu durumun ailemdeki fiziksel ve ruhsal tahribatlarını saymak mümkün değil. Küçük kızım geceleri ağlayarak uyanıyormuş. “Babamı istiyorum” diye. Eşim onu sakinleştirmek için çok yoruluyor. Çocuklara hem anne hem baba oldu garibim. Bazı insanların eşlerini de tutukluyorlarmış. Eşim söyledi. İbret verici bir dönem yaşıyoruz. Ne acı değil mi?

Öfkelendiğim de çok zaman oluyor. Vay be! diyorum kendi kendime. Eski mutlu zamanlarımı hatırlayarak, onlara tutunarak ayakta duruyorum. Yaşamak istiyor musun, istemiyor musun? İşte tüm mesele bu. Bu tercihten sonra,  kendini mutlu edecek birçok neden buluyorsun. Sevdiklerimle tekrar bir araya gelmek yeterli bir sebep değil mi? Bu akıldışı tutsaklığın bitmesi de başlaması gibi apansız olacak galiba. Onun için her anı en az tahribatla atlatmaya çalışıyorum bu daracık hücrede. Yılmadan, içten içe gülerek, hep ümitli bir şekilde.

Hayata gülüp geçmek, umutları hep taze tutmak lazım be dostum. Şu avlunun üstünden geçen bir kuş gördüğümde, bazen onunla ilgili kurduğum hayaller o gün beni ayakta tutuyor. Yaşama sevincimi kimsenin çalmasına müsaade etmeyeceğim. Kötülerin yaptıklarının geçici olduğunu biliyorum. Direneceğim. Bazen inim inim inlesem de direneceğim. Ne iyi oldu da geldin. Sende, sık sık gel böyle rüyalarıma. Arayı açma, dualarında da unutma beni olur mu?

[Av. Osman Ertürk] 25.4.2019 [TR724]