“Hastalık, musibet ne yaman şeydir ve ne tatlıdır! Zira sana, münacâtın, tazarrunun, yakarışın ve duanın lezzetini tattırır.” diyor Bediüzzaman Hazretleri…
İbn-i Sem’un da “Zikirden boş olan her söz boş lâkırtı, tefekkürden nasipsiz her susma bir yanılgı, ibretten hissesiz her bakış da lehviyat demektir.” diyor.
Hayatı boyunca dikkatli ve hassas yaşamış, ihlas, takva, zühd ve verâ ile ömür saniyelerini değerlendirmiş olmasına rağmen Üstad Hazretleri bizlere ders ve ibret olacak şekilde şöyle sızlanıyor:
“Ahiret seferine çıkmış bulunuyorum. Günahlarım öylesine çok ki, bir ömür değil, nice ömürler istiğfara yetmez. Onun için, şu kitabımı vekil bırakıyorum ve benim arkamdan, benim yerime şu feryadla daimî nidâ ederek istiğfar etmesini vasiyet ediyorum: ‘Eyvah! Vâ esefâ, vâ hasreta, vâ nedâmetâ! Ömrümü hayatımı, sıhhatimi, gençliğimi isyanlarla, günahlarla, gelip geçici muzır heveslerle zâyi ettim. Şimdi şu ihtiyarlık ve hastalık günlerimde, günahlar ve elemler elimde kaldı. Bu ağır yükümle, kara yüzümle, hasta kalbimle, fâni dünyadan ebedî ayrılık mahalli olan kabir kapısına yaklaşıyorum.
“Rabbim ‘Sürün ateşe şu riyâkârı!’ buyurduğu zaman, o nasıl bir zillet olur bana! İlahî, Senin rahmetinden başka iltica edecek ve sığınacak bir yerim yok.
“İlahî, âsî kulun gelmiş Sana / Günahını ikrar eder, yakarır dua dua / Merhamet zaten yakışır Senin şanına / Eğer kovarsan, merhamet edecek kimim var Senden başka?.
“Yâ Rab, elemle yanan bu vicdanım pişman günahlarımdan / Utanıyorum kötü söz ve fiillerimle yaptıklarımdan / Feyizler boşalt kalbime kudsi âlemlerden / Böylece silinsin bâtıl hayaller kalbimden.
“Rahmet kapısını, Mevlana Celâleddin’in seslenişiyle çalıyorum: ‘İlahî Allah, Allah derim tekrar ile / Birşeyler söylerim Senin yolunda, kapı önünde / İlahî beni ulaştır Senin yoluna hidayetle / Şaşırdım gerçi, ama giderim yine bir yol üzere.
“İlahî ne vardır Firdevs’e liyakâtım / Ne de nâr-ı Cehenneme takatım / Sen bana tevbe nasib et de bağışla günahım! / Çünkü pek büyük günahları bağışlamaktır zaten Senin Şanın.
Üstad Hazretleri “Zühre” bahsinin On İkinci Notasında da şöyle diyor: “Ey bu notaları dinleyen dostlarım’ Biliniz ki, ben âdeta muhâlif olarak, gizlenmesi lâzım gelen Rabbime karşı kalbimin tazarru, niyaz ve münacatını bazan yazmamın sebebi, ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir. (…) Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Halık-ı Kerîmim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zâyi olup gitti. O ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveselerdir. Göre göre gayet süratle, sağa ve sola sapmadan, iradesiz bir tarzda vefat eden ahbabı, akran ve akrabalarım gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu fani dünyadan ebedi bir ayrılık ile ebedî saadet yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dünya evi de kat’î bir yakîn ile anladım ki, helâk olup gider ve fanidir ölür. Bilmüşâhede, içindeki mevcudat da birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Bilhassa benim gibi kötülük emreden nefsi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, hilekârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
“Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! ‘Her gelecek yakındır’ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime yönelip giderken, Senin rahmet dergâhında, cenazemin lisan-ı hâliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: ‘El-aman, el-aman! Yâ Hannan! Yâ Mennân! Beni günahlarımın utancından kurtar!’
“İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabirmin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı rahmet dergahına kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nida ediyorum: ‘El-aman, el-aman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın ağır yüklerinden kurtar!’
“İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Uğurlayıcılar beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini bekliyorum. Bilmüşahede gördüm ki, Senden başka sığınak yok. Günahlar çirkin yüzünden ve isyanların vahşî şeklinden ve o kabir mekanının darlığından, bütün kuvvetimle nida edip diyorum: ‘El-aman, el-aman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennân! Yâ Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlet! İlahî, Senin rahmetin sığınağımdır. Âlemlere rahmet olan Habîbin (S.A.S.), Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şikayet etmiyorum, belki nefsimi ve halimi sana şikayet ediyorum.
“Ey Hâlık-ı Kerimim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve kulun, hem âsî, hem âciz, hem gâfil, hem câhil, hem alil, hem zelil, hem kötü, hem yaşlı, hem sakî, hem efendisinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedâmet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine sığınıyor. Hadsiz günah ve hatalarını itiraf ediyor. evham ve türlü türlü illetlerle mübtela olmuş. Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer tam rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır; çünkü mehametlilerin en merhametlisisin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergahına gidilsin. Senden başka Hak Mâbud yoktur ki, ona sığınılsın.”
Üstad Hazretlerinin bu yakarışları bize çok güzel bir numûnedir. Onun için, aynı hale bürünerek, onun söylediği gibi okumaya çalışalım.
[Safvet Senih] 28.3.2018 [Samanyolu Haber]
Elde Kur'an gibi bir mucize varken [Abdullah Aymaz]
İçinde bulunduğumuz bir sürecin benzerini 12 Mart 1971 Sıkıyönetimi sırasında da yaşamıştık. Darbeye zemin hazırlamak iktidarları yıkmak için birileri ülkemizin idealist gençlerini ikiye ayırıp birbirine kırdırıyorlardı. Sulh-i Umumînin temsilcileri olan Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye mensupları ise, barışçı hizmetlerine devam ediyorlardı. Fakat Anadolunun özüne-köküne bağlı bu adanmış ruhları bir türlü sevemeyen bazıları, herşeyi bırakıp onları “algı operasyonları” ile kötüleye kötüleye zihinlerde korkunç varlıklar haline getirdiler. Eskişehir Sıkıyönetim Komutanı birgün cezaevini geziyordu. Üstad Hazretlerinin talebelerinden Hüsrev Altıntaş ve arkadaşlarının bulunduğu koğuşlara gelmişlerdi. Komutanın kızı yanındaydı; “İşte bunlar da Nurcular!” deyince, kızcağız babasına tepkisi şu oldu: “Baba! Bunlar insanmış!..” Şimdi bu kızcağızın bu sözü niye söylediğini bir düşünelim. Söylenenler, uydurulanların, algı operasyonlarının tesiriyle şuuraltına işlenenlerle gördükleri arasında büyük bir tezat var. Aynı günlerde Ankara’da Üniversiteli Risale-i Nur talebelerinin evlerine de darbeciler baskın yaptırıyorlar. Bütün Risaleleri de toplamış getirmişler. Masanın üzerindeki kitapların üstünde de “Sözler” kitabı var. Bir yüzbaşı bunların yanına geliyor.” Bir de üniversiteli olacaksınız. Aklı başında gençlersiniz. Elde Kur’an gibi bir kitap varken niye böyle şeylerin peşine düşüyorsunuz?” diyor ve “Sözler”i eline alıp açıyor ve okumaya başlıyor: “Elde Kur’an gibi bir mucize-i bâkî varken…” diyor. Gerisini okuyamıyor. Kitabı kapatıp yerine bırakıyor ve hemen oradan uzaklaşıyor. Belli ki, inançlı bir Anadolu evladı ama algı operasyonlarının tesirinde…
Biz birkaç arkadaş 31 Mart 1971 gecesi İzmir-Karşıyaka’da arkadaşlarımızın kaldığı bir evde toplanıp Risale-i Nurlar üzerine müzakere ve sohbette bulunuyoruz. Şikayet olmuş… Baskın oldu… Bizi karakola götürdüler, sabahleyin de mahkemeye sevk edecekler… Halk merakla yığılmış… Bir tanesi kalabalığın arasından bize doğru insanları yararak gelmeye çalışıyor ve bir yandan da “Ne olur mani olmayın ben hiç Nurcu görmedim; nasıl şeyler bir göreyim!” diyor.
Güler misiniz, ağlar mısınız? Şu andaki zulüm ve gadirler ise, hepsine rahmet okuttu!
Bunları, “Sözler”den Yirmi Beşinci Söz’ü mütalaa ederken seneler sonra hatırladım…
“Mûcizat-ı Kur’aniye” ismindeki bu Söz’ün başında Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu dörtliği yazmış:
“Elde Kur’an gibi bir mucize-i bâkî varken
Başka bürhan aramak aklıma zâid görünür…
Elde Kur’an gibi bir bürhan-ı hakikat varken,
Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mı gelir?”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri zihin, hâfıza, anlayış, kavrayış, feraset ve fetânet açısından bir nâdire-i fıtrat… Hakâikten doksan kitabı ezberlemiş. Ezberlemekle kalmamış, ezberlerini her gün üçer saat hâfızasından tekrarlamış. Öyle kuru bir tekrar değil; ilimlerden yeni orijinal görüş ve düşünceler üretecek şekilde… Kendi ifadesiyle bu kesbî çalışmalar, basamak basamak Kur’an’ı anlamaya vesile olmuş; her bir âyetin kainatı ihata ettiğini görmüş. Cenab-ı Hak bu kesbî çalışmalara vehbî ilimlerle lütuflarda bulunmuş… Mektubat’taki ifadesiyle, Kur’an’da iki yüz çeşit mucizelik veçhi keşfetmiş. Ama Yirmi Beşinci Söz’de bunlardan sadece kırk veçhini anlatmış. Bu keşif ve buluşların patenti aslında sadece Üstad’a aittir… Evet sünuhat-ı Kur’aniye, ilhâmât-ı Kur’aniye, istihrâcât-ı Kur’aniye, istinbâtât-ı Kur’aniye ve tefeyyüzat-ı Kur’aniye olan Risale-i Nurlar Kur’an makuliyetinde İslâmî güzellikleri ortaya koymuştur. Amerikalı mühtedi Abdüllatif Beyin ifadesiyle, “Bediüzzaman, bir dalgıç gibi Kur’an deryasının derinliklerine dalmış, onun hazinelerinden pek çok cevâhiri çıkarıp bizlere sunmuş. Ne mutlu istifade edenlere…”
Şöyle bir vatan evladı, cihanı aydınlatacak eserler, ictimaî hastalıklarımıza çare ilaçlar arzediyor ama “Çağları delen…” bu güzelliklere karşı durmadan birileri de düşmanlık, şüphe ve tereddütler üretiyorlar… Ama netice itibariyle bu düşmanlığın kahramanları silinip gitti… Ama Üstad ve eserleri bütün dünyada parladıkça parladı. Üzerlerinde akademik çalışmalar yapılıyor… Doktorlar, Doçentler, Profesörler uzman olarak yetiştiriyor… Netice hakkın lehine…
Peki bu sürecin sonu ne olacak dersiniz? Görünen köy klavuz istemez… Evrensel bir merak uyandı: Bu adanmış ruhlar kim? Bu mağdur ve maznunların günahı ne? Bunlar hangi güzelliğin temsilcileri? Diye…
Sizler de sonu belli bir filmiş seyreder gibi seyrediyorsunuz? Sonunu getirmek İlahî Hikmete bağlı…
Sadece sabır gerekiyor…
[Abdullah Aymaz] 28.3.2018 [Samanyolu Haber]
Biz birkaç arkadaş 31 Mart 1971 gecesi İzmir-Karşıyaka’da arkadaşlarımızın kaldığı bir evde toplanıp Risale-i Nurlar üzerine müzakere ve sohbette bulunuyoruz. Şikayet olmuş… Baskın oldu… Bizi karakola götürdüler, sabahleyin de mahkemeye sevk edecekler… Halk merakla yığılmış… Bir tanesi kalabalığın arasından bize doğru insanları yararak gelmeye çalışıyor ve bir yandan da “Ne olur mani olmayın ben hiç Nurcu görmedim; nasıl şeyler bir göreyim!” diyor.
Güler misiniz, ağlar mısınız? Şu andaki zulüm ve gadirler ise, hepsine rahmet okuttu!
Bunları, “Sözler”den Yirmi Beşinci Söz’ü mütalaa ederken seneler sonra hatırladım…
“Mûcizat-ı Kur’aniye” ismindeki bu Söz’ün başında Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu dörtliği yazmış:
“Elde Kur’an gibi bir mucize-i bâkî varken
Başka bürhan aramak aklıma zâid görünür…
Elde Kur’an gibi bir bürhan-ı hakikat varken,
Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mı gelir?”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri zihin, hâfıza, anlayış, kavrayış, feraset ve fetânet açısından bir nâdire-i fıtrat… Hakâikten doksan kitabı ezberlemiş. Ezberlemekle kalmamış, ezberlerini her gün üçer saat hâfızasından tekrarlamış. Öyle kuru bir tekrar değil; ilimlerden yeni orijinal görüş ve düşünceler üretecek şekilde… Kendi ifadesiyle bu kesbî çalışmalar, basamak basamak Kur’an’ı anlamaya vesile olmuş; her bir âyetin kainatı ihata ettiğini görmüş. Cenab-ı Hak bu kesbî çalışmalara vehbî ilimlerle lütuflarda bulunmuş… Mektubat’taki ifadesiyle, Kur’an’da iki yüz çeşit mucizelik veçhi keşfetmiş. Ama Yirmi Beşinci Söz’de bunlardan sadece kırk veçhini anlatmış. Bu keşif ve buluşların patenti aslında sadece Üstad’a aittir… Evet sünuhat-ı Kur’aniye, ilhâmât-ı Kur’aniye, istihrâcât-ı Kur’aniye, istinbâtât-ı Kur’aniye ve tefeyyüzat-ı Kur’aniye olan Risale-i Nurlar Kur’an makuliyetinde İslâmî güzellikleri ortaya koymuştur. Amerikalı mühtedi Abdüllatif Beyin ifadesiyle, “Bediüzzaman, bir dalgıç gibi Kur’an deryasının derinliklerine dalmış, onun hazinelerinden pek çok cevâhiri çıkarıp bizlere sunmuş. Ne mutlu istifade edenlere…”
Şöyle bir vatan evladı, cihanı aydınlatacak eserler, ictimaî hastalıklarımıza çare ilaçlar arzediyor ama “Çağları delen…” bu güzelliklere karşı durmadan birileri de düşmanlık, şüphe ve tereddütler üretiyorlar… Ama netice itibariyle bu düşmanlığın kahramanları silinip gitti… Ama Üstad ve eserleri bütün dünyada parladıkça parladı. Üzerlerinde akademik çalışmalar yapılıyor… Doktorlar, Doçentler, Profesörler uzman olarak yetiştiriyor… Netice hakkın lehine…
Peki bu sürecin sonu ne olacak dersiniz? Görünen köy klavuz istemez… Evrensel bir merak uyandı: Bu adanmış ruhlar kim? Bu mağdur ve maznunların günahı ne? Bunlar hangi güzelliğin temsilcileri? Diye…
Sizler de sonu belli bir filmiş seyreder gibi seyrediyorsunuz? Sonunu getirmek İlahî Hikmete bağlı…
Sadece sabır gerekiyor…
[Abdullah Aymaz] 28.3.2018 [Samanyolu Haber]
Büyük yıkımın faillerini bekleyen acı akibet… [Faruk Mercan]
Dünyada Türkiye uzmanı olarak bilinen insanları sayarsanız Profesör Henri Barkey, ilk sıralarda yer alır. Barkey, tek adama dayalı otoriter rejim kuran despotları ele aldığı makalesinde listenin en başına Saraydaki şahsı koymuş.
Barkey, anayasal normları hiçe sayarak despotik rejimler kuran şahıslara karşı şu eylem planını teklif ediyor: “Batılı liderler bu ülkelere ziyaret yapmamalı, bu despotları ülkelerine kabul etmemeli. Batılı ekonomik kurumlar, bu despotların yönettiği ülkelere verdikleri garantileri kaldırmalı…”
Prof. Barkey, Saraydaki şahsın Avrupalıları ve Amerikalıları kirli emelleri için rehin alan bir despot olduğunu da kayda geçiriyor. (The American Interest 19 Mart 2018).
“İslamcı Naziler” diyorum. İslam’ın argümanlarını kullanıyorlar, ama bütün hareket tarzları Hitler ve adamlarının yaptıkları şeyler…
“Der Spiegel” dergisi, 24 Mart 2018 günü Almanya’da kendilerine “Osmanlılar” adını veren bir çetenin Saraydaki şahısla doğrudan ilişkilerini yayınladı. Saraydaki şahıs adına Almanya’da fedailik yapan bu şahısların suç dosyalarına bakın: “Silah, uyuşturucu ticareti, haraç, adam kacırma, kadın ticareti, cinayet….”
Evet, kadın ticareti, silah ve uyuşturucu işi yapan, aynı zamanda Saraydaki şahsın fedailiğini üstlenen bir çetenin ismine bakın… Saraydaki şahsın bütün kirli işlerini örtmek için hergün yaptığı Osmanlı sömürüsü ile nasıl da örtüşüyor. Bu çetenin reisi, Almanya’da şu anda tutuklu yargılanıyor. Bunların Osmanlı ruhu ile de İslam’in değerleri ile de bir ilgileri yok…
Saraydaki şahıs aynı çeteleri, aynı sindirme taktiklerini Türkiye’de kullanıyor. Son olarak Aydın Doğan, hapse girmekten kurtulmak için bütün medya grubunu Saraydaki şahsın emrindeki bir işadamına devretmek zorunda kaldı. Böylece Hitler’in Almanya’da yaptığı gibi Türkiye’de bütün medya organlarını saray rejiminin yalan makineleri haline getirdi.
Sharyl Attkisson, “Yalan; Karanlık Politikacılar Yalan Haberlerle Sizi Nasıl Kontrol Altında Tutuyor?” kitabında, 12 yıl boyunca Hitler’in propaganda bakanlığını yapan Goebbels’in şu sözlerini aktarıyor:
“Bir yalan, bin defa tekrar edilince doğru haline gelir. Yalan ne kadar büyük olursa, o kadar çok insan inanır. Aptalların bile anlayıp kabul edeceği ana kadar, kandırdığınız insanlar her şeyi kendi özgür iradeleriyle yaptıklarına inandıkları ana kadar yalanlara devam edin. Haberin sadece yalan politikasına hizmet eden kısmını yayınlayın. Gerçek, devletin en büyük düşmandır. Halkın kafasını şekillendirmek devletin en tabii hakkıdır. Yalan haberler, rejimin saldırdığı kişilere yönelik kin ve nefreti arttırmaya odaklanmalıdır…”
Bugün Türkiye’de, havuz organlarının beş yıldır Hizmet mensuplarına yönelik yalan ve nefret haberlerini her gün yayınlamalarının sebebi bu… Ama bu yalan haberlerle, sadece Türkiye’de hipnotize ettikleri insanları kandırabiliyorlar.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserligi’nin 20 Mart 2018 tarihli 29 sayfalık Türkiye raporu, ülkede nasıl bir Hitler, Kaddafi ve Saddam rejimi kurulduğunu bütün dünyaya gösteriyor. Elektroşok, suya batırma, cinsel taciz gibi işkence yöntemleri, işkence altında adam öldürme olayları Türkiye’deki rejimin karakterini yansıtıyor. 43 Avrupa ülkesi içinde hapishanede en çok insan olan ülke Türkiye… Bunların döneminde hapishanedeki insan sayısı ikiye katlandı. Bunu da Avrupa Konseyi açıkladı. (20 Mart 2018, BBC).
Uluslararası Kriz Grubu, Türkiye’de insanların domates fiyatlarının yüksekliğinden bile şikayet etmekten korkar hale geldiklerini belirtiyor. Korku rejimleri, aynı zamanda talan rejimleridir. Muhalifler sindirilince, hesap soran kalmaz. Devletin kaynaklari despot ve çevresine kalır. 2018 itibariyle Turkiye’nin dış borcu 438 milyar dolara çıktı. Bunlar iktidara geldiğinde Türkiye’nin dış borcu 129 milyar dolardı.
Hitler, “Yahudiler ve komünistler Almanya’yı elimizden alacak” diyerek insanları ajite ediyor, sokağa döküyor, esir alıyordu. Saraydaki şahıs, “Çanakkale’de olduğu gibi bütün düşmanlar bize karşı birleşti” diyor. Despotların tek sermayesi budur. Kitleleri korku ile, ajitasyonla, böyle büyük yalanlarla esir alırlar. Çanakkale ile Afrin mukayesesi işte böyle büyük bir yalan… 15 Temmuz ile Çanakkale mukayesesi de böyle buyuk bir yalandı. Yalan zinciri bu, Hitler’in varisleri bunlar çünkü… Bunlarda yalan bitmez.
Türkiye’de yıllarını demokrasi mücadelesine adamış Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak’a darbecilik suçundan ömür boyu hapis cezası verdi bunların uyduruk mahkemeleri… Dünya medya tarihine geçecek büyük bir yalan bu…
Cumhuriyet tarihinde hiç bir zaman bu kadar başörtülü dindar kadın hapse girmedi. Cumhuriyet tarihinde hiç bir dönemde Emniyet binalarında kadınların başörtüleri zorla açılmadı. Hiç bir zaman bu kadar bebek, çocuk hapishanelerin duvarları arasında büyümedi. Ama ellerinde Kur’an, seçim meydanlarında milleti İslam’la aldatıyorlar. İslam tarihinin şahitlik ettiği en büyük yalanlardan biri bugün Anadolu topraklarında böyle icra ediliyor.
Kıbrıs Barış Harekatı ve Kore şehitleri dahil; en fazla asker ve polis bunların döneminde şehit oldu. Sırf 2015 haziranında kaybettiği seçimi yeniden kazanmak için İmralı’da kurduğu masayı deviren Saraydaki şahsın bu ülkeye maliyeti 1500 civarında asker ve polis şehit…
15 Temmuz gecesi ve müteakip günlerde askeri ve polisi nasıl birbirine kırdırdığı da tarihin sayfalarındaki yerini alacak elbet… Başkanlığını garantilemek için Suriye batağına soktuğu askerin verdiği yüzlerce şehit de… Ve elbette Suriye’de besleyip büyüttüğü grupların Türkiye içinde icra ettiği terör saldırıları ile hayatını kaybeden yüzlerce sivil de bunların kurbanları oldu…
En fazla mülteci bunların döneminde Türkiye’ye girdi. Türkiye’nin sosyal dokusu belki uzun yıllar tamir edilemeyecek şekilde zedelendi.
Ne yaptılar Türkiye’ye, ne kazandırdılar bu ülkeye?... Bu büyük yıkımdan başka… Varsa yoksa iki köprü, iki tüp geçit, bir havalimanı, hepsinde de diz boyu yolsuzluk var. Bir tane sanayi tesisleri, bir tane eğitim hamlesi sayılacak eserleri var mı? Yok… Hizmet’in üniversitelerini ve okullarını kapattılar, ama bu üniversiteler ve okullar ayarında bir eğitim kurumu inşa edemediler.
Nasiplerine ne düştü biliyor musunuz? Cumhuriyet tarihinde en çok hapishane inşa edenler de bunlar olacak… Nasiplerine, 50 yıl Anadolu’da eğitim seferberliği yapan, dünyanın 175 ülkesinde okullar, üniversiteler açan Hizmet’le savaşmak düştü.
Hitler ve öncü kadroları da seçim kazanarak iktidara geldiler. Ama 12 yıl içinde Almanya’yı yıktılar. Yerle bir oldu Almanya… Almanya’yı Yahudiler ve komünistler değil, Hitler ve adamları yıktı. Final sahnesinde ise, sığınaklarda ve sokaklarda intihar etti Hitler ve adamları… Halbuki Hitler, Avrupa’nın tamamı ve Rusya’dan sonra 300 bin askerle Hindistan’ı fethedeceğini söylüyordu. (Hitler ve Napolyon, Karşılaştırmalı Bir Biyografi, Desmond Seward).
Bunu yazmak insana cok acı veriyor ama, şimdi Saraydaki şahıs ve adamları da Türkiye’de Türkiye’yi yıkıyorlar. Tarihte hep böyle olmuştur. Büyük yıkımları yapanların akıbetleri çok acı olmuştur. Türkiye’deki yıkıcıların nasiplerine düşen şeylere bakın, muhtemelen yakın bir zaman dilimi içinde şahit olacağımız acı akıbetlerini gösteriyor bu büyük yıkım…
Tarih en büyük şahit…
[Faruk Mercan] 28.3.2018 [Samanyolu Haber]
Barkey, anayasal normları hiçe sayarak despotik rejimler kuran şahıslara karşı şu eylem planını teklif ediyor: “Batılı liderler bu ülkelere ziyaret yapmamalı, bu despotları ülkelerine kabul etmemeli. Batılı ekonomik kurumlar, bu despotların yönettiği ülkelere verdikleri garantileri kaldırmalı…”
Prof. Barkey, Saraydaki şahsın Avrupalıları ve Amerikalıları kirli emelleri için rehin alan bir despot olduğunu da kayda geçiriyor. (The American Interest 19 Mart 2018).
“İslamcı Naziler” diyorum. İslam’ın argümanlarını kullanıyorlar, ama bütün hareket tarzları Hitler ve adamlarının yaptıkları şeyler…
“Der Spiegel” dergisi, 24 Mart 2018 günü Almanya’da kendilerine “Osmanlılar” adını veren bir çetenin Saraydaki şahısla doğrudan ilişkilerini yayınladı. Saraydaki şahıs adına Almanya’da fedailik yapan bu şahısların suç dosyalarına bakın: “Silah, uyuşturucu ticareti, haraç, adam kacırma, kadın ticareti, cinayet….”
Evet, kadın ticareti, silah ve uyuşturucu işi yapan, aynı zamanda Saraydaki şahsın fedailiğini üstlenen bir çetenin ismine bakın… Saraydaki şahsın bütün kirli işlerini örtmek için hergün yaptığı Osmanlı sömürüsü ile nasıl da örtüşüyor. Bu çetenin reisi, Almanya’da şu anda tutuklu yargılanıyor. Bunların Osmanlı ruhu ile de İslam’in değerleri ile de bir ilgileri yok…
Saraydaki şahıs aynı çeteleri, aynı sindirme taktiklerini Türkiye’de kullanıyor. Son olarak Aydın Doğan, hapse girmekten kurtulmak için bütün medya grubunu Saraydaki şahsın emrindeki bir işadamına devretmek zorunda kaldı. Böylece Hitler’in Almanya’da yaptığı gibi Türkiye’de bütün medya organlarını saray rejiminin yalan makineleri haline getirdi.
Sharyl Attkisson, “Yalan; Karanlık Politikacılar Yalan Haberlerle Sizi Nasıl Kontrol Altında Tutuyor?” kitabında, 12 yıl boyunca Hitler’in propaganda bakanlığını yapan Goebbels’in şu sözlerini aktarıyor:
“Bir yalan, bin defa tekrar edilince doğru haline gelir. Yalan ne kadar büyük olursa, o kadar çok insan inanır. Aptalların bile anlayıp kabul edeceği ana kadar, kandırdığınız insanlar her şeyi kendi özgür iradeleriyle yaptıklarına inandıkları ana kadar yalanlara devam edin. Haberin sadece yalan politikasına hizmet eden kısmını yayınlayın. Gerçek, devletin en büyük düşmandır. Halkın kafasını şekillendirmek devletin en tabii hakkıdır. Yalan haberler, rejimin saldırdığı kişilere yönelik kin ve nefreti arttırmaya odaklanmalıdır…”
Bugün Türkiye’de, havuz organlarının beş yıldır Hizmet mensuplarına yönelik yalan ve nefret haberlerini her gün yayınlamalarının sebebi bu… Ama bu yalan haberlerle, sadece Türkiye’de hipnotize ettikleri insanları kandırabiliyorlar.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserligi’nin 20 Mart 2018 tarihli 29 sayfalık Türkiye raporu, ülkede nasıl bir Hitler, Kaddafi ve Saddam rejimi kurulduğunu bütün dünyaya gösteriyor. Elektroşok, suya batırma, cinsel taciz gibi işkence yöntemleri, işkence altında adam öldürme olayları Türkiye’deki rejimin karakterini yansıtıyor. 43 Avrupa ülkesi içinde hapishanede en çok insan olan ülke Türkiye… Bunların döneminde hapishanedeki insan sayısı ikiye katlandı. Bunu da Avrupa Konseyi açıkladı. (20 Mart 2018, BBC).
Uluslararası Kriz Grubu, Türkiye’de insanların domates fiyatlarının yüksekliğinden bile şikayet etmekten korkar hale geldiklerini belirtiyor. Korku rejimleri, aynı zamanda talan rejimleridir. Muhalifler sindirilince, hesap soran kalmaz. Devletin kaynaklari despot ve çevresine kalır. 2018 itibariyle Turkiye’nin dış borcu 438 milyar dolara çıktı. Bunlar iktidara geldiğinde Türkiye’nin dış borcu 129 milyar dolardı.
Hitler, “Yahudiler ve komünistler Almanya’yı elimizden alacak” diyerek insanları ajite ediyor, sokağa döküyor, esir alıyordu. Saraydaki şahıs, “Çanakkale’de olduğu gibi bütün düşmanlar bize karşı birleşti” diyor. Despotların tek sermayesi budur. Kitleleri korku ile, ajitasyonla, böyle büyük yalanlarla esir alırlar. Çanakkale ile Afrin mukayesesi işte böyle büyük bir yalan… 15 Temmuz ile Çanakkale mukayesesi de böyle buyuk bir yalandı. Yalan zinciri bu, Hitler’in varisleri bunlar çünkü… Bunlarda yalan bitmez.
Türkiye’de yıllarını demokrasi mücadelesine adamış Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak’a darbecilik suçundan ömür boyu hapis cezası verdi bunların uyduruk mahkemeleri… Dünya medya tarihine geçecek büyük bir yalan bu…
Cumhuriyet tarihinde hiç bir zaman bu kadar başörtülü dindar kadın hapse girmedi. Cumhuriyet tarihinde hiç bir dönemde Emniyet binalarında kadınların başörtüleri zorla açılmadı. Hiç bir zaman bu kadar bebek, çocuk hapishanelerin duvarları arasında büyümedi. Ama ellerinde Kur’an, seçim meydanlarında milleti İslam’la aldatıyorlar. İslam tarihinin şahitlik ettiği en büyük yalanlardan biri bugün Anadolu topraklarında böyle icra ediliyor.
Kıbrıs Barış Harekatı ve Kore şehitleri dahil; en fazla asker ve polis bunların döneminde şehit oldu. Sırf 2015 haziranında kaybettiği seçimi yeniden kazanmak için İmralı’da kurduğu masayı deviren Saraydaki şahsın bu ülkeye maliyeti 1500 civarında asker ve polis şehit…
15 Temmuz gecesi ve müteakip günlerde askeri ve polisi nasıl birbirine kırdırdığı da tarihin sayfalarındaki yerini alacak elbet… Başkanlığını garantilemek için Suriye batağına soktuğu askerin verdiği yüzlerce şehit de… Ve elbette Suriye’de besleyip büyüttüğü grupların Türkiye içinde icra ettiği terör saldırıları ile hayatını kaybeden yüzlerce sivil de bunların kurbanları oldu…
En fazla mülteci bunların döneminde Türkiye’ye girdi. Türkiye’nin sosyal dokusu belki uzun yıllar tamir edilemeyecek şekilde zedelendi.
Ne yaptılar Türkiye’ye, ne kazandırdılar bu ülkeye?... Bu büyük yıkımdan başka… Varsa yoksa iki köprü, iki tüp geçit, bir havalimanı, hepsinde de diz boyu yolsuzluk var. Bir tane sanayi tesisleri, bir tane eğitim hamlesi sayılacak eserleri var mı? Yok… Hizmet’in üniversitelerini ve okullarını kapattılar, ama bu üniversiteler ve okullar ayarında bir eğitim kurumu inşa edemediler.
Nasiplerine ne düştü biliyor musunuz? Cumhuriyet tarihinde en çok hapishane inşa edenler de bunlar olacak… Nasiplerine, 50 yıl Anadolu’da eğitim seferberliği yapan, dünyanın 175 ülkesinde okullar, üniversiteler açan Hizmet’le savaşmak düştü.
Hitler ve öncü kadroları da seçim kazanarak iktidara geldiler. Ama 12 yıl içinde Almanya’yı yıktılar. Yerle bir oldu Almanya… Almanya’yı Yahudiler ve komünistler değil, Hitler ve adamları yıktı. Final sahnesinde ise, sığınaklarda ve sokaklarda intihar etti Hitler ve adamları… Halbuki Hitler, Avrupa’nın tamamı ve Rusya’dan sonra 300 bin askerle Hindistan’ı fethedeceğini söylüyordu. (Hitler ve Napolyon, Karşılaştırmalı Bir Biyografi, Desmond Seward).
Bunu yazmak insana cok acı veriyor ama, şimdi Saraydaki şahıs ve adamları da Türkiye’de Türkiye’yi yıkıyorlar. Tarihte hep böyle olmuştur. Büyük yıkımları yapanların akıbetleri çok acı olmuştur. Türkiye’deki yıkıcıların nasiplerine düşen şeylere bakın, muhtemelen yakın bir zaman dilimi içinde şahit olacağımız acı akıbetlerini gösteriyor bu büyük yıkım…
Tarih en büyük şahit…
[Faruk Mercan] 28.3.2018 [Samanyolu Haber]
Avrupa Konseyi, siyasi denetim sürecini kontrol için Türkiye’de [Mehmet Dinç]
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) eş raportörleri Estonyalı Marianne Mikko , Birleşik krallık parlamenteri Nigel Evans 28 – 30 Mart 2018 tarihleri arasında Türkiye’ye ziyarette bulanacak.
Raportörler, demokratik kurumların işleyişine dair AKPM’nin en son aldığı kararının uygulanışını değerlendirilecek. Özellikle hukukun üstünlüğü, ifade ve medya özgürlüğü konularıyla birlikte 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yaşanan son gelişmelere odaklanacaklar.
İstanbul’da 28 Mart’ta medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve akademisyenlerle bir araya gelecek olan olan heyet 29-30 Mart tarihlerinde, TBMM başkanı, AB bakanlığı müsteşarı, adalet ve içişleri bakanları temsilcileri, AKPM Türkiye delegasyonu, siyasi parti temsilcileri üyeleri, olağanüstü hal soruşturma komisyonu başkanı, yani sıra Türkiye barolar birliği, STK’lar, medya, sivil toplum ve uluslararası toplumun temsilcileri ile görüşmeler yapacak.
13 yıl aradan sonra gelen siyasi denetim
Türkiye, 2017 Nisan ayında, Strasbourg’da yapılan bahar oturumları genel kurulunda 13 yıl aradan sonra siyasi denetim sürecine alınmıştı. 113 evet oyuna karşı 45 hayır oyu ile. Temel insan hakları ihlalleri, ifade özgürlüklerinin kısıtlanması, güçler ayrılığının ortadan kalkması, demokratik kurumların işlevsiz hale gelmesi, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, yolsuzluk, gibi konularda yükümlülüklerin yerine getirilmemesi bu kararın alınmasında etkili olmuştu.
Denetim sürecinin ne kadar süreceği belli değil, fakat ülkenin her gecen gün anti-demokratik yolda hızla ilerleyişi göz önünde bulundurulduğunda denetim surecinin uzun yıllar devam edeceğini öngörülüyor.
[Mehmet Dinç] 28.3.2018 []TR724
Raportörler, demokratik kurumların işleyişine dair AKPM’nin en son aldığı kararının uygulanışını değerlendirilecek. Özellikle hukukun üstünlüğü, ifade ve medya özgürlüğü konularıyla birlikte 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yaşanan son gelişmelere odaklanacaklar.
İstanbul’da 28 Mart’ta medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve akademisyenlerle bir araya gelecek olan olan heyet 29-30 Mart tarihlerinde, TBMM başkanı, AB bakanlığı müsteşarı, adalet ve içişleri bakanları temsilcileri, AKPM Türkiye delegasyonu, siyasi parti temsilcileri üyeleri, olağanüstü hal soruşturma komisyonu başkanı, yani sıra Türkiye barolar birliği, STK’lar, medya, sivil toplum ve uluslararası toplumun temsilcileri ile görüşmeler yapacak.
13 yıl aradan sonra gelen siyasi denetim
Türkiye, 2017 Nisan ayında, Strasbourg’da yapılan bahar oturumları genel kurulunda 13 yıl aradan sonra siyasi denetim sürecine alınmıştı. 113 evet oyuna karşı 45 hayır oyu ile. Temel insan hakları ihlalleri, ifade özgürlüklerinin kısıtlanması, güçler ayrılığının ortadan kalkması, demokratik kurumların işlevsiz hale gelmesi, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, yolsuzluk, gibi konularda yükümlülüklerin yerine getirilmemesi bu kararın alınmasında etkili olmuştu.
Denetim sürecinin ne kadar süreceği belli değil, fakat ülkenin her gecen gün anti-demokratik yolda hızla ilerleyişi göz önünde bulundurulduğunda denetim surecinin uzun yıllar devam edeceğini öngörülüyor.
[Mehmet Dinç] 28.3.2018 []TR724
Hulusi Akar mahkemeye gitmiş, duydunuz mu? [Adem Yavuz Arslan]
Zaman zaman meslektaşlarımdan ya da okurlardan “Washington’dasın ama sık sık 15 Temmuz’a dair yazılar yazıyorsun. Washington’a dair bir şeyler yazmalısın” tepkisi-eleştirisi alıyorum.
Haklı bir eleştiri ama dünyanın öbür ucundan Türkiye’ye ve 15 Temmuz’a dair yazılar-analizler yazmamın iki temel nedeni var.
Birincisi Washintgon’da kimse Türkiye ile yatıp kalkmıyor.
Beyaz Saray’da ‘öngörülemeyen bir başkan’ var ve ABD kendi kaosuyla meşgul. İlişkiler ‘hiç olmayacağı kadar kötü’ ve dahası ufukta düzelme gözükmüyor.
İkincisi ve en önemlisi ortada bir ‘15 Temmuz enkazı’ var.
Türkiye’de rejimin değişmesine, yüzbinlerce insanın mağdur olmasına neden olan bu darbe girişimine dair cevapsız onlarca soru ortada iken gazetecilerin bu konuyla ilgilenmesi tercih değil zorunluluktur.
Maalesef ana akım medyada 15 Temmuz’a dair sorgulayıcı haber-yazı yazan yok.
Sosyal medyada ise bir avuç gazeteci sis perdesini aralamaya çalışıyoruz. Her ne kadar tüm Türk medyası iktidarın kontrolünde ve bağımsız gazetecilerin sosyal medya hesapları bile yasaklanmış olsa da kayıt düşmeye, sormaya, sorgulamaya devam etmek gerekiyor.
AKAR MAHKEMEYE GELDİ AMA …
14 Şubat’ta, bu köşede ‘Hulusi Akar mahkemeye gelirse…’ başlığında bir yazı kaleme almış ve Akar’ın ‘müşteki’ olarak çağrıldığı mahkemeye icabet etmesi halinde bazı soruların cevap bulabileceğini anlatmıştım.
Malum olduğu üzere ‘Genelkurmay Çatı Davası’ olarak bilinen ve aralarında ‘Yurtta Sulh Konseyi’ üyelerinin de bulunduğu 221 sanıklı davada, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Org. Yaşar Güler’i mahkemeye çağırmıştı.
Genelkurmay Başkanı Akar, 19 Şubat’taki duruşmaya Afrin Operasyonu’nu mazeret göstererek gitmedi.
Duruşmada sadece dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Salih Zeki Çolak dinlendi.
Çolak’ın anlatımlarında çelişkili ve şüpheli bölümler vardı fakat Türkiye’de bağımsız bir medya kalmadığı için kimse o konulara dair bir şeyler yazmadı.
Mesela, ‘resmi söyleme’ göre MİT ‘Akşam, Kara Havacılık Okulu’ndan kalkacak helikopterlerle MİT Müsteşarının kaçırılacağı’ istihbaratını veriyor. Tüm ülkede hava sahası kapatılmış ve Org. Çolak, Kara Havacılık Okulu’na ‘denetime’ gidiyor.
Karargaha vardığında 10-12 Sikorsky helikopteri hangardan çıkarılmış ve uçuşa hazır vaziyette apronda görüyor ama ‘anormalliği’ fark edemeyip (!) ‘burada her şey normal’ diye rapor ediyor.
Çolak ifadesinde ‘bir anormallik göremedim’ diyor ve konu kapanıyor.
AKAR İÇİN ‘GİZLİ VE ÖZEL’ CELSE
Orgeneral Akar’a dönersek.
Uzunca bir zamandır hiçbir AKP’linin nikah şahitliğini kaçırmayan, üniversite hocalarına konferanslar veren, Erdoğan’ın tüm yurt dışı seyahatlerine katılan Akar, 15 Temmuz gibi çok kritik bir konuda ‘zaman bulup’ mahkemeye gidemedi.
Kamuoyu ‘Afrin’ gündemiyle meşgul edilirken öğrendik ki Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi geçtiğimiz hafta Perşembe günü Org. Akar ve Org. Güler için ‘gizli celse’ açmış.
‘Miş’li ifade kullanıyorum çünkü kamuoyu her şeyi sonradan duydu.
Akar ve Güler’in avukatları mahkemeye başvurup ‘müvekkilerinin yoğunluğunu’ gerekçe göstererek 22 Mart’ta gelebileceklerini bildirmiş.
Mahkeme de bu talebi uygun görüp sanıkların, sanık avukatlarının haberi bile olmadan bir celse açıp Akar ve Güler’i dinlemiş.
Benzer bir şekilde 15 Temmuz’un en kritik isimlerinden Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ümit Dündar da mahkemenin çağrısına ‘mazeret’ bildirip gitmemiş daha sonra kendisi için açılan özel celse de ifade vermişti.
Böylece 15 Temmuz darbe girişimin en kritik üç ismi Org. Hulusi Akar, Org Yaşar Güler ve Org. Ümit Dündar sanıklar ve sanık avukatlarından kaçırılmış oldu.
Hal böyle olunca da mahkeme heyetine ‘ne istiyorlarsa’ onu anlattılar. Mahkeme heyeti de komutanları ‘zorlayacak soru’ sormadı.
Mesela Akar’ın mahkeme heyetine verdiği cevaplar ‘dostlar alış verişte görsün’ babından.
En temel sorular sorulmamış.
Mahkeme Akar’a toplamda 9 soru soruyor. Akar da savcılık ifadesine atıf yapıp ‘söyleyecek yeni bir şey olmadığı’ cevabını veriyor.
O mahkemede başka neler oldu bilmiyoruz.
Çünkü ne sanıkların ne de sanık avukatlarının orada olmasına izin verildi. Medyanın da haberi yoktu.
Org. Güler ne ifade verdi, ifadesinde neler anlattı onu da bilmiyoruz.
Hatırlanacağı gibi Akar, daha önce de TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’na katılıp soruları yanıtlamak yerine yazılı bir cevap yollamıştı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan da aynı şekilde yazılı cevap veren kritik isimlerden biriydi.
Dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı da TBMM’nin çağrısına ‘Suriye’deyim, gelemem’ demiş ve gitmemişti. Aksakallı ayrıca Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Özel Kuvvetler Komutanlığı davasında tanık olarak çağrılmış ama oraya da gitmemişti. Sanıklarla yüzleştirilmeyen Aksakallı yazılı ifade vermiş ve adeta avukatların sorularından kaçırılmıştı.
Özetle 15 Temmuz darbe girişimine dair cevapsız sorulara açıklama yapabilecek isimlerin tamamı hem TBMM’den hem de mahkemelerden kaçırılıyor.
Böyle bir durumda ister istemez şüpheler artıyor, neyi sakladıklarına dair sorgulamalar daha da güçlü seslendiriliyor.
Sahi 15 Temmuz’un bir Cemaat operasyonu olduğundan bu kadar eminseniz neden çıkıp göğsünüzü gere gere sorulara cevap vermiyorsunuz? Hadi savcılardan, medyadan ya da TBMM’den kaçıyorsunuz, kendi mesai arkadaşlarınızla yüzleşmekten neden bu kadar çekiniyorsunuz ?
Sizi endişeye sevk eden, yüzleşmekten alıkoyan nedir?
MAHKEMENİN SORMADIĞI SORULAR
Hatırlanacağı gibi 15 Temmuz akşamının meşhur düğününe ev sahipliği yapan Org. Mehmet Şanver, Habertürk’te yaptığı açıklamada Org. Akın Öztürk’ün darbenin 1 numarası olamayacağını söyleyip “darbeciler içinde hala TSK’da aktif görevde olanlar var” demişti.
Mahkeme Akar’a “Kim bu darbeciler?” ya da “TSK içinde hala aktif darbeciler var, açıklamasına ne diyorsunuz?” diye sormadı.
‘Resmi 15 Temmuz senaryosu’na göre binbaşı O.K. ihbarı yaptıktan iki saat sonra MİT müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e telefonla ‘durumu’ iletiyor.
Saat 18’de Fidan Genelkurmay’a gidiyor. Ardından da Akar, ‘Türk hava sahasını her türlü askeri uçuşa yasaklıyorum’ diyor.
Yani Genelkurmay Başkanı bu saat itibariyle cuntadan haberdar. Ama ‘iki dakikada açığa çıkarılacak olan darbeyi’ önlemeye dair adım atmıyor. Kuvvet komutanları ile görüşmüyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakanı bilgilendirmiyor.
İçişleri Bakanı ile konuşmuyor. Mahkemede bu konulara dair soru sormuyor.
Akar’ın darbeyi önlemek için neler yapabileceğinin listesi uzun. Bir cümlelik basın bülteni hatta ‘tweet’ bile darbeyi önleyebilirdi. ‘Personel kışlayı terk etmesin’ dese darbe baştan önlenecek fakat bu kritik adımı ‘nedense’ atmıyor.
Fakat hiçbir şey yapmadığı gibi gece boyunca ‘darbecilerle birlikteymiş’ imajı verdi.
Akıncı İddianamesi’ni açın okuyun.
Akar ve Ünal’ın ‘esir alınmış’ bir halinin olmadığında herkes hemfikir. Akıncı Üssü’nden 1.5 yıl sonra çıkan görüntülerde ‘esir alınmadığı’ görülebiliyor.
Akın Öztürk’ün ifadesiyle ‘önünde telefon var ve istediği kişiyle görüşebilir’ durumda fakat o yapmıyor.
Olayların çığırından çıkmasını bekliyor.
Darbe sonrası kendi talimatıyla hareket eden isimleri ‘darbeci’ diye tutuklatıyor.
Eğer ‘işin planlayıcılarından biri değilse’ çoktan görevden alınması gerekirdi. Sonuçta emrinizdeki askerler darbe planlıyor, siz haber alamıyorsunuz, ihbara rağmen önleyemiyorsunuz ve 249 kişi hayatını kaybediyor.
Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve yönetim kademesi darbe girişimini eşinden dostundan, eniştesinden öğreniyor!
Eğer hala görevde iseniz o zaman ‘işin planlayıcılarından’ biri olduğunuz anlamı çıkar.
GENELKURMAY NEDEN İKİ FARKLI AÇIKLAMA YAPTI?
O geceye dair sayısız sorulardan birisi de ‘darbenin 1 numarası’ denen Akın Öztürk’ün pozisyonu.
Malûm olduğu üzere Genelkurmay Başkanlığı 15 Temmuz’dan sonra biri 19 Temmuz, diğeri 21 Temmuz olmak üzere iki açıklama yaptı. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesinin istendiği açıklama da var.
Ayrıca Genelkurmay’ın darbeden 5 gün sonra hazırladığı raporda Akın Öztürk ‘rehine’ olarak gösteriliyor.
Akın Öztürk’ün mahkeme ifadeleri ortada. Akar’ı şahit göstermişti. Akar, gizli celsede Öztürk’ün durumuna dair karmaşaya da bir açıklık getirebilirdi ama yapmadı. Mahkeme de Akar’a “15 Temmuz’a dair neden iki farklı açıklama yaptınız?” diye sormadı.
Cevapsız kalan bir başka başlık:
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Meclis Komisyonu’na gönderdiği yazılı metinde, O.K.’nın ihbarından sonra MİT ve Genelkurmay arasında sürdürülen iletişimin ardından, bizzat kendisinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı telefonla arayarak Genelkurmay’a davet ettiğini anlatıyor.
Oysa Hulusi Akar, darbe girişiminden üç gün sonra, 18 Temmuz’da savcılığa tanık olarak verdiği ifadesinde, O.K.’nın ihbarından sonra Hakan Fidan’ın Genelkurmay binasına gelip kendisiyle görüştüğü bilgisine yer vermiyordu.
Akar’ın ifadelerindeki bu farkın izahını yapması gerekiyor.
Zira darbe gibi hayati bir olayla ilgili Fidan’ın Genelkurmay’a davet edilmesini ve onunla yaptığı görüşmeyi unutmuş olamaz. Mahkeme başkanı ‘Fidan’la görüşmenize dair yaptığınız açıklamalar neden farklı?’ diye sormamış.
Bugüne kadar yapılan duruşmalarda başta Genelkurmay Karargahı olmak üzere TSK bünyesinde görev yapmış birçok isim Akar’ı işaret etti.
Mesela Eski Tuğgeneral Erhan Çaha doğrudan, “Bu vahim ve menfur darbe teşebbüsü, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve MİT müsteşarının, planı, bilgisi ve kontrolü dahilinde olmuştur” dedi.
Akar’ı Akıncılar’dan Başbakanlığa götüren pilotun mahkeme ifadesinde söylediği “Akar bana, ‘erken davrandık, rezil olduk’ dedi” açıklaması önemliydi.
Mahkeme sormadı, Akar da bugüne kadar bu ithamlara bir cevap vermedi.
Akar’ın ÖKK’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile yaptığı uzun toplantılara dair cevaplaması gereken başka sorular da var.
Fakat kimse ne mahkeme ne de medya Akar’a sorulması gereken soruları sorabildi.
Hala da sormamakta ısrar ediyor.
Peki doğru kişilere doğru soruları sormadan 15 Temmuz darbe girişimi üzerindeki sis perdesinin nasıl aralanmasını umuyorsunuz?
[Adem Yavuz Arslan] 28.3.2018 [TR724]
Haklı bir eleştiri ama dünyanın öbür ucundan Türkiye’ye ve 15 Temmuz’a dair yazılar-analizler yazmamın iki temel nedeni var.
Birincisi Washintgon’da kimse Türkiye ile yatıp kalkmıyor.
Beyaz Saray’da ‘öngörülemeyen bir başkan’ var ve ABD kendi kaosuyla meşgul. İlişkiler ‘hiç olmayacağı kadar kötü’ ve dahası ufukta düzelme gözükmüyor.
İkincisi ve en önemlisi ortada bir ‘15 Temmuz enkazı’ var.
Türkiye’de rejimin değişmesine, yüzbinlerce insanın mağdur olmasına neden olan bu darbe girişimine dair cevapsız onlarca soru ortada iken gazetecilerin bu konuyla ilgilenmesi tercih değil zorunluluktur.
Maalesef ana akım medyada 15 Temmuz’a dair sorgulayıcı haber-yazı yazan yok.
Sosyal medyada ise bir avuç gazeteci sis perdesini aralamaya çalışıyoruz. Her ne kadar tüm Türk medyası iktidarın kontrolünde ve bağımsız gazetecilerin sosyal medya hesapları bile yasaklanmış olsa da kayıt düşmeye, sormaya, sorgulamaya devam etmek gerekiyor.
AKAR MAHKEMEYE GELDİ AMA …
14 Şubat’ta, bu köşede ‘Hulusi Akar mahkemeye gelirse…’ başlığında bir yazı kaleme almış ve Akar’ın ‘müşteki’ olarak çağrıldığı mahkemeye icabet etmesi halinde bazı soruların cevap bulabileceğini anlatmıştım.
Malum olduğu üzere ‘Genelkurmay Çatı Davası’ olarak bilinen ve aralarında ‘Yurtta Sulh Konseyi’ üyelerinin de bulunduğu 221 sanıklı davada, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Org. Yaşar Güler’i mahkemeye çağırmıştı.
Genelkurmay Başkanı Akar, 19 Şubat’taki duruşmaya Afrin Operasyonu’nu mazeret göstererek gitmedi.
Duruşmada sadece dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Salih Zeki Çolak dinlendi.
Çolak’ın anlatımlarında çelişkili ve şüpheli bölümler vardı fakat Türkiye’de bağımsız bir medya kalmadığı için kimse o konulara dair bir şeyler yazmadı.
Mesela, ‘resmi söyleme’ göre MİT ‘Akşam, Kara Havacılık Okulu’ndan kalkacak helikopterlerle MİT Müsteşarının kaçırılacağı’ istihbaratını veriyor. Tüm ülkede hava sahası kapatılmış ve Org. Çolak, Kara Havacılık Okulu’na ‘denetime’ gidiyor.
Karargaha vardığında 10-12 Sikorsky helikopteri hangardan çıkarılmış ve uçuşa hazır vaziyette apronda görüyor ama ‘anormalliği’ fark edemeyip (!) ‘burada her şey normal’ diye rapor ediyor.
Çolak ifadesinde ‘bir anormallik göremedim’ diyor ve konu kapanıyor.
AKAR İÇİN ‘GİZLİ VE ÖZEL’ CELSE
Orgeneral Akar’a dönersek.
Uzunca bir zamandır hiçbir AKP’linin nikah şahitliğini kaçırmayan, üniversite hocalarına konferanslar veren, Erdoğan’ın tüm yurt dışı seyahatlerine katılan Akar, 15 Temmuz gibi çok kritik bir konuda ‘zaman bulup’ mahkemeye gidemedi.
Kamuoyu ‘Afrin’ gündemiyle meşgul edilirken öğrendik ki Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi geçtiğimiz hafta Perşembe günü Org. Akar ve Org. Güler için ‘gizli celse’ açmış.
‘Miş’li ifade kullanıyorum çünkü kamuoyu her şeyi sonradan duydu.
Akar ve Güler’in avukatları mahkemeye başvurup ‘müvekkilerinin yoğunluğunu’ gerekçe göstererek 22 Mart’ta gelebileceklerini bildirmiş.
Mahkeme de bu talebi uygun görüp sanıkların, sanık avukatlarının haberi bile olmadan bir celse açıp Akar ve Güler’i dinlemiş.
Benzer bir şekilde 15 Temmuz’un en kritik isimlerinden Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ümit Dündar da mahkemenin çağrısına ‘mazeret’ bildirip gitmemiş daha sonra kendisi için açılan özel celse de ifade vermişti.
Böylece 15 Temmuz darbe girişimin en kritik üç ismi Org. Hulusi Akar, Org Yaşar Güler ve Org. Ümit Dündar sanıklar ve sanık avukatlarından kaçırılmış oldu.
Hal böyle olunca da mahkeme heyetine ‘ne istiyorlarsa’ onu anlattılar. Mahkeme heyeti de komutanları ‘zorlayacak soru’ sormadı.
Mesela Akar’ın mahkeme heyetine verdiği cevaplar ‘dostlar alış verişte görsün’ babından.
En temel sorular sorulmamış.
Mahkeme Akar’a toplamda 9 soru soruyor. Akar da savcılık ifadesine atıf yapıp ‘söyleyecek yeni bir şey olmadığı’ cevabını veriyor.
O mahkemede başka neler oldu bilmiyoruz.
Çünkü ne sanıkların ne de sanık avukatlarının orada olmasına izin verildi. Medyanın da haberi yoktu.
Org. Güler ne ifade verdi, ifadesinde neler anlattı onu da bilmiyoruz.
Hatırlanacağı gibi Akar, daha önce de TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’na katılıp soruları yanıtlamak yerine yazılı bir cevap yollamıştı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan da aynı şekilde yazılı cevap veren kritik isimlerden biriydi.
Dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı da TBMM’nin çağrısına ‘Suriye’deyim, gelemem’ demiş ve gitmemişti. Aksakallı ayrıca Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Özel Kuvvetler Komutanlığı davasında tanık olarak çağrılmış ama oraya da gitmemişti. Sanıklarla yüzleştirilmeyen Aksakallı yazılı ifade vermiş ve adeta avukatların sorularından kaçırılmıştı.
Özetle 15 Temmuz darbe girişimine dair cevapsız sorulara açıklama yapabilecek isimlerin tamamı hem TBMM’den hem de mahkemelerden kaçırılıyor.
Böyle bir durumda ister istemez şüpheler artıyor, neyi sakladıklarına dair sorgulamalar daha da güçlü seslendiriliyor.
Sahi 15 Temmuz’un bir Cemaat operasyonu olduğundan bu kadar eminseniz neden çıkıp göğsünüzü gere gere sorulara cevap vermiyorsunuz? Hadi savcılardan, medyadan ya da TBMM’den kaçıyorsunuz, kendi mesai arkadaşlarınızla yüzleşmekten neden bu kadar çekiniyorsunuz ?
Sizi endişeye sevk eden, yüzleşmekten alıkoyan nedir?
MAHKEMENİN SORMADIĞI SORULAR
Hatırlanacağı gibi 15 Temmuz akşamının meşhur düğününe ev sahipliği yapan Org. Mehmet Şanver, Habertürk’te yaptığı açıklamada Org. Akın Öztürk’ün darbenin 1 numarası olamayacağını söyleyip “darbeciler içinde hala TSK’da aktif görevde olanlar var” demişti.
Mahkeme Akar’a “Kim bu darbeciler?” ya da “TSK içinde hala aktif darbeciler var, açıklamasına ne diyorsunuz?” diye sormadı.
‘Resmi 15 Temmuz senaryosu’na göre binbaşı O.K. ihbarı yaptıktan iki saat sonra MİT müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e telefonla ‘durumu’ iletiyor.
Saat 18’de Fidan Genelkurmay’a gidiyor. Ardından da Akar, ‘Türk hava sahasını her türlü askeri uçuşa yasaklıyorum’ diyor.
Yani Genelkurmay Başkanı bu saat itibariyle cuntadan haberdar. Ama ‘iki dakikada açığa çıkarılacak olan darbeyi’ önlemeye dair adım atmıyor. Kuvvet komutanları ile görüşmüyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakanı bilgilendirmiyor.
İçişleri Bakanı ile konuşmuyor. Mahkemede bu konulara dair soru sormuyor.
Akar’ın darbeyi önlemek için neler yapabileceğinin listesi uzun. Bir cümlelik basın bülteni hatta ‘tweet’ bile darbeyi önleyebilirdi. ‘Personel kışlayı terk etmesin’ dese darbe baştan önlenecek fakat bu kritik adımı ‘nedense’ atmıyor.
Fakat hiçbir şey yapmadığı gibi gece boyunca ‘darbecilerle birlikteymiş’ imajı verdi.
Akıncı İddianamesi’ni açın okuyun.
Akar ve Ünal’ın ‘esir alınmış’ bir halinin olmadığında herkes hemfikir. Akıncı Üssü’nden 1.5 yıl sonra çıkan görüntülerde ‘esir alınmadığı’ görülebiliyor.
Akın Öztürk’ün ifadesiyle ‘önünde telefon var ve istediği kişiyle görüşebilir’ durumda fakat o yapmıyor.
Olayların çığırından çıkmasını bekliyor.
Darbe sonrası kendi talimatıyla hareket eden isimleri ‘darbeci’ diye tutuklatıyor.
Eğer ‘işin planlayıcılarından biri değilse’ çoktan görevden alınması gerekirdi. Sonuçta emrinizdeki askerler darbe planlıyor, siz haber alamıyorsunuz, ihbara rağmen önleyemiyorsunuz ve 249 kişi hayatını kaybediyor.
Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve yönetim kademesi darbe girişimini eşinden dostundan, eniştesinden öğreniyor!
Eğer hala görevde iseniz o zaman ‘işin planlayıcılarından’ biri olduğunuz anlamı çıkar.
GENELKURMAY NEDEN İKİ FARKLI AÇIKLAMA YAPTI?
O geceye dair sayısız sorulardan birisi de ‘darbenin 1 numarası’ denen Akın Öztürk’ün pozisyonu.
Malûm olduğu üzere Genelkurmay Başkanlığı 15 Temmuz’dan sonra biri 19 Temmuz, diğeri 21 Temmuz olmak üzere iki açıklama yaptı. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesinin istendiği açıklama da var.
Ayrıca Genelkurmay’ın darbeden 5 gün sonra hazırladığı raporda Akın Öztürk ‘rehine’ olarak gösteriliyor.
Akın Öztürk’ün mahkeme ifadeleri ortada. Akar’ı şahit göstermişti. Akar, gizli celsede Öztürk’ün durumuna dair karmaşaya da bir açıklık getirebilirdi ama yapmadı. Mahkeme de Akar’a “15 Temmuz’a dair neden iki farklı açıklama yaptınız?” diye sormadı.
Cevapsız kalan bir başka başlık:
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Meclis Komisyonu’na gönderdiği yazılı metinde, O.K.’nın ihbarından sonra MİT ve Genelkurmay arasında sürdürülen iletişimin ardından, bizzat kendisinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı telefonla arayarak Genelkurmay’a davet ettiğini anlatıyor.
Oysa Hulusi Akar, darbe girişiminden üç gün sonra, 18 Temmuz’da savcılığa tanık olarak verdiği ifadesinde, O.K.’nın ihbarından sonra Hakan Fidan’ın Genelkurmay binasına gelip kendisiyle görüştüğü bilgisine yer vermiyordu.
Akar’ın ifadelerindeki bu farkın izahını yapması gerekiyor.
Zira darbe gibi hayati bir olayla ilgili Fidan’ın Genelkurmay’a davet edilmesini ve onunla yaptığı görüşmeyi unutmuş olamaz. Mahkeme başkanı ‘Fidan’la görüşmenize dair yaptığınız açıklamalar neden farklı?’ diye sormamış.
Bugüne kadar yapılan duruşmalarda başta Genelkurmay Karargahı olmak üzere TSK bünyesinde görev yapmış birçok isim Akar’ı işaret etti.
Mesela Eski Tuğgeneral Erhan Çaha doğrudan, “Bu vahim ve menfur darbe teşebbüsü, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve MİT müsteşarının, planı, bilgisi ve kontrolü dahilinde olmuştur” dedi.
Akar’ı Akıncılar’dan Başbakanlığa götüren pilotun mahkeme ifadesinde söylediği “Akar bana, ‘erken davrandık, rezil olduk’ dedi” açıklaması önemliydi.
Mahkeme sormadı, Akar da bugüne kadar bu ithamlara bir cevap vermedi.
Akar’ın ÖKK’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile yaptığı uzun toplantılara dair cevaplaması gereken başka sorular da var.
Fakat kimse ne mahkeme ne de medya Akar’a sorulması gereken soruları sorabildi.
Hala da sormamakta ısrar ediyor.
Peki doğru kişilere doğru soruları sormadan 15 Temmuz darbe girişimi üzerindeki sis perdesinin nasıl aralanmasını umuyorsunuz?
[Adem Yavuz Arslan] 28.3.2018 [TR724]
Yeni başlayanlar için Facebook skandalı (3) [Naci Karadağ]
Çıkan kısmın özeti: Bir üniversite öğrencisinin arkadaşlarıyla muhabbet ortamı olarak oluşturduğu Facebook kısa sürede bir fenomene ve ardından çok değerli bir markaya dönüştü. Facebook insan malzemesi üzerine çalışıyordu ve dünyanın en büyük beş şirketinden biri olmasının sebebi, yüz milyonlarca insanın bilgisini elinde tutuyor olmasıydı. Bu bilgiler kuru kuru bir işe yaramıyordu ama bunu kullanabilecek süper zekalar işin içine girince dünya tarihinin en büyük algı operasyonlarından birini yaşamış olduk. Ve bu oyun sonunda dönerek kendi aktörlerini vuracak gibi görünüyor. Yazımızın üçüncü bölümünde daha yakın tarihlere göz atacağız…
Kosinski, insanların beğendiği içeriği analiz ederek onları “tanımanın” bir yolunu bulmuştu. Üstelik inanılmaz kısıtlı verilerle yapabiliyordu bunu. Örneğin:
Sadece 10 beğeni ile sizi ortalama bir iş arkadaşınızdan daha iyi tanıyabiliyordu.
70 beğeni ile arkadaşlarınızdan daha iyi tanıyor, 150 beğeni, ana-babanızdan bile daha iyi tanımasını sağlıyordu. Rakam 300 beğeniyi ulaşınca yapılan analizler ile size eşinizden daha yakın olabiliyordu Kosinski ve arkadaşları. Belki de artık sizi sizden daha iyi tanıyabiliyor ve algınızı yönetebilecek duruma erişiyordu bu ekip. Bunu fark eden Facebook büyük bir panikle beğeni butonunu açık halden çıkarıyor ama atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiş oluyordu.
Kosinski ve takımı, kullanıcının Facebook’ta kaç profil fotoğrafı var ya da kaç arkadaşı var (dışadönüklüğün iyi bir göstergesi) verilerine bağlı olarak Beş Büyük değerlerini yorumlayabiliyordu. Ama bizler çevrimiçi (online) değilken bile kendimiz ile ilgili izler bırakıyorduk. Mesela telefonlarımızdaki hareket sensörleri ne kadar hızlı hareket ve uzağa seyahat ettiğimiz bilgilerini sağlıyordu. Kosinski’nin sonucuna göre, akıllı telefonlarımız bilinçli ya da bilinçsiz doldurduğumuz muazzam psikolojik anketlerdi.
En önemlisi, bu metot tersten de çalışabiliyordu; sadece verilerinden psikolojik profil oluşturulmaz, aynı zamanda senin verin spesifik profilleri araştırmak için de kullanılabilir: Tüm endişeli babalar, tüm kızgın içedönükler, hatta belki de kararsız Demokratlar? Esasında, Kosinski’nin bulduğu, bir nevi insan bulma aracıydı (search people engine). Çalışmalarının hem potansiyelinin hem de doğal olarak tehlikesinin farkına varmaya başlamıştı.
Ona göre internet cennetten bir hediyeydi. Asıl istediğiyse bunu paylaşmaktı. Veriler kopyalanabilirdi, o zaman neden herkes bundan faydalanamasındı ki? Fiziksel dünyanın kısıtlamalarını aşan bu yeniçağın başlangıcı, bütün kuşakların ruhuydu. Ancak Kosinski, bu insan arama motorunu suiistimal ederek insanları manipüle edilmesinden endişe ediyordu ya da öyle görünüyordu! Bilimsel çalışmalarına “Bir kişinin refahını, özgürlüğünü ya da yaşamını tehdit edebilir” sözleriyle uyarıcı bilgiler eklemeye başladı. Ancak kimse ne demek istediğini anlamıyor gibi görünüyordu. Aslında atom bombasını yapanların da benzer hisler taşıdığını hatırlatmak lazım!
Bu arada zaman ilerlemiş ve 2014 yılına gelinmişti.
2014’ün başlarında, Facebook mahkeme ile tehdit etmişti Kosinski ve ekibini ama bir de iş teklifi vardı bunu yapan Aleksandr Kogan’dı. Kosinski’nin metodu ile ilgilenen ve MyPersonality verilerine erişmek isteyen bir şirket adına araştırma yaptığını söyledi. Kogan, bu teklifinin amacını söylemeye yetkisi yoktu, gizli bilgiydi.
Burası birazcık karışık ama yazmak durumundayım yoksa resim eksik kalacak: Önce, Kosinski ve takımı bu teklifi dikkate aldı, aslında enstitü için önemli bir maddi gelir anlaşması olabilirdi ama sonra Kosinski tereddüt etmeye başladı. Sonra hatırladı ki Kogan şirketin ismini açıklamıştı: SCL, Stratejik İletişim Laboratuvarları (Strategic Communication Laboratories). Kosinski şirketi Google’ladı: web sitesinde “[Biz] üst seviye seçim yönetim ajansıyız,” bilgisi yer alıyordu. SCL psikolojik modelleme temelli pazarlama hizmeti sunuyor. Ana odaklandığı hizmetlerden biri: seçimleri etkilemek. Seçimleri etkilemek? Kosinski endişeli şekilde web sitesini gezmeye devam etti. Nasıl bir şirketti burası? Ve bu insanlar ne planlıyordu?
Kosinski’nin o dönem bilmediği şey: SCL bir grup şirketin çatısıydı. UK Companies House, Panama Papers ve Delaware şirketlerinin şirket tescilinde görülen dolambaçlı kurumsal yapı sayesinde kimin SCL’nin gerçek sahibi olduğu ve alt markalarının kim olduğu belli değildi. SCL’nin bazı yan ürünlerinin hizmetleri Ukrayna’dan Nijerya’ya kadar geniş bir coğrafyada seçimleri kapsıyor ve Nepal monarşisini isyancılara karşı desteklerken Doğu Avrupa ve Afgan vatandaşlarını NATO için etkilemeye çalışan yöntemler geliştiriyordu. İktidar savaşları, gerçek savaş, isyanları organize etme… Açıkçası epey ürkütücü bir tarlaya girmişti artık Kosinski. Tam bu noktada 2013 yılında, SCL’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin seçimlerine katılmak için yeni bir şirket kurduğunu gördü ismi şuydu: Cambridge Analytica.
Brexit de manipüle edildi mi?
Kosinski tüm bunlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu ama kötü hisleri vardı. “Her şey kötü kokmaya başladı,” diye yazacaktı yakın bir arkadaşına. Araştırmalarının devamında kendisine iş teklifi yapan Aleksandr Kogan’ın SCL ile iş yapan bir şirketi gizlice kaydettirdiğini buldu. The Guardian’nın 2015 Aralık raporu ve Das Magazin’e verilen şirket içi belgeleri ortaya çıkardı ki SCL, Kosinski’nin yöntemini Kogan aracılığıyla öğrenmişti.
Kosinski, Kogan’ın şirketinin, bu seçim-etkileyici şirkete satmak için Facebook’un “beğeni” temelli Beş Büyük ölçüm aracını yeniden üretmiş olabileceğinden şüphelenmeye başladı. Kogan ile anlaşmasını hemen sonlandırdı ve enstitünün direktörünü bilgilendirerek üniversite içerisinde çatışma başlattı. Enstitü bu kötü şöhretten endişelenmeye başladı, Aleksandr Kogan Singapur’a taşındı, evlendi ve ismini Dr. Sectre olarak değiştirdi. Michal Kosinski doktorasını tamamladı, Stanford’dan bir iş teklifi aldı ve ABD’ye taşındı. Sanki sular duruluyor gibiydi…
Ama ok yaydan, tren raydan çıkmıştı artık.
Yaklaşık bir yıllık bir sessizlik sürdü. Kasım 2015’te, Nigel Farage, Brexit kampanyasının iki tarafından daha radikal olan “AB’den Ayrıl”ı desteklemek için bir “Büyük Veri” şirketinin devreye girdiğini açıkladı: Cambridge Analytica. Şirketin temel gücü mikro hedefleme: OCEAN modelini temel alarak insanların dijital izlerinden kişiliklerini ölçerek, mikro hedefleme ile yenilikçi politik pazarlama.
Brexit sonuçlarından sonra, Kosinski’nin arkadaşları ve yakın çevresi ona şöyle yazdı: “Ne yaptığına bir bak?!”
Kosinski, bununla ne yapması gerektiğini soran e-postalar aldı – Cambridge, kişilik ve analiz kelimeleri birçok insanda Kosinski’yi hatırlattı. Şirketin adını üniversiteden, çalışanlarından aldığını duyduğu ilk andı. Web sitesine bakınca dehşete düştü. Metodolojisi siyasi amaçlarla bu kadar büyük ölçüde kullanılmıştı! Kosinski ise, gittiği her yerde bu şirket ile bir şey yapmadığını açıklamak zorunda kalıyordu. Cambridge Analytica’nın Brexit kampanyasında üstlendiği rolü asla tartışmaya açmayacağını ve bilgileri paylaşmayacağını açıklayarak daha büyük bir skandalın neticelenmesine kadar bu konuyu kapatmayı başarmıştı.
Eylül 2016… ABD seçimlerinden bir aydan biraz fazla bir süre var…
Creedence Clearwater Revival’ın “Bad Moon Rising”in gitar riffleri New York’un Grand Hyatt otelinin koyu mavi salonunu doldurmuştu. Concordia Summit, Dünya Ekonomi Forumu’nun bir çeşit minyatürüydü. Tüm dünyadan aralarında İsviçre Konfederasyon Başkanı Johann Schneider-Ammann’ın da olduğu karar-alıcılar çağrıldı. Pürüzsüz bir kadın sesi “Cambridge Analytica’nın CEO’su Alexander Nix’i ağırlamaktan mutluluk duyuyoruz” anonsunu yaptı. Siyah takım elbiseli ince bir adam sahneye çıktı. Sessizlik oldu. Katılımcıların birçoğu biliyordu ki bu adam Trump’ın dijital strateji adamıydı. Sunum önce Youtube’da yayınlandı ama daha sonra buna ulaşmak zorlaştı. Şimdi ise sadece belli bölümlerini izlemek mümkün.
Bu tarihten kısa süre önce Trump’un şöyle bir tweet atmış olması tesadüf olamazdı sanırım: “Yakında beni Mr. Brexit olarak çağıracaksınız!”
Bazı siyası gözlemciler Trump’ın gündemi ile Brexit’in sağ kanadının şaşırtıcı benzerliklere sahip olduğunu fark etti. Ama çok azı Trump’ın anlaştığı pazarlama şirketi Cambridge Analytica ile bağlantısını fark etti. Köprünün altından epey sular aktıktan sonra ise CA CEO’su Alexander Nix “Trump’ın her mesajı veri odaklıydı” diyebilecek kadar pervasızlaşıyordu.
Bu esnada Mekanik Türk girecekti olayımızın içerisine.
İyi de ne demekti bu ve Türk kelimesinin tüm bunlarla ilişki neydi?
Evet, tahmin ettiniz gelişmeler bir sonraki yazıya inşallah…
[Naci Karadağ] 28.3.2018 [TR724]
Kosinski, insanların beğendiği içeriği analiz ederek onları “tanımanın” bir yolunu bulmuştu. Üstelik inanılmaz kısıtlı verilerle yapabiliyordu bunu. Örneğin:
Sadece 10 beğeni ile sizi ortalama bir iş arkadaşınızdan daha iyi tanıyabiliyordu.
70 beğeni ile arkadaşlarınızdan daha iyi tanıyor, 150 beğeni, ana-babanızdan bile daha iyi tanımasını sağlıyordu. Rakam 300 beğeniyi ulaşınca yapılan analizler ile size eşinizden daha yakın olabiliyordu Kosinski ve arkadaşları. Belki de artık sizi sizden daha iyi tanıyabiliyor ve algınızı yönetebilecek duruma erişiyordu bu ekip. Bunu fark eden Facebook büyük bir panikle beğeni butonunu açık halden çıkarıyor ama atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiş oluyordu.
Kosinski ve takımı, kullanıcının Facebook’ta kaç profil fotoğrafı var ya da kaç arkadaşı var (dışadönüklüğün iyi bir göstergesi) verilerine bağlı olarak Beş Büyük değerlerini yorumlayabiliyordu. Ama bizler çevrimiçi (online) değilken bile kendimiz ile ilgili izler bırakıyorduk. Mesela telefonlarımızdaki hareket sensörleri ne kadar hızlı hareket ve uzağa seyahat ettiğimiz bilgilerini sağlıyordu. Kosinski’nin sonucuna göre, akıllı telefonlarımız bilinçli ya da bilinçsiz doldurduğumuz muazzam psikolojik anketlerdi.
En önemlisi, bu metot tersten de çalışabiliyordu; sadece verilerinden psikolojik profil oluşturulmaz, aynı zamanda senin verin spesifik profilleri araştırmak için de kullanılabilir: Tüm endişeli babalar, tüm kızgın içedönükler, hatta belki de kararsız Demokratlar? Esasında, Kosinski’nin bulduğu, bir nevi insan bulma aracıydı (search people engine). Çalışmalarının hem potansiyelinin hem de doğal olarak tehlikesinin farkına varmaya başlamıştı.
Ona göre internet cennetten bir hediyeydi. Asıl istediğiyse bunu paylaşmaktı. Veriler kopyalanabilirdi, o zaman neden herkes bundan faydalanamasındı ki? Fiziksel dünyanın kısıtlamalarını aşan bu yeniçağın başlangıcı, bütün kuşakların ruhuydu. Ancak Kosinski, bu insan arama motorunu suiistimal ederek insanları manipüle edilmesinden endişe ediyordu ya da öyle görünüyordu! Bilimsel çalışmalarına “Bir kişinin refahını, özgürlüğünü ya da yaşamını tehdit edebilir” sözleriyle uyarıcı bilgiler eklemeye başladı. Ancak kimse ne demek istediğini anlamıyor gibi görünüyordu. Aslında atom bombasını yapanların da benzer hisler taşıdığını hatırlatmak lazım!
Bu arada zaman ilerlemiş ve 2014 yılına gelinmişti.
2014’ün başlarında, Facebook mahkeme ile tehdit etmişti Kosinski ve ekibini ama bir de iş teklifi vardı bunu yapan Aleksandr Kogan’dı. Kosinski’nin metodu ile ilgilenen ve MyPersonality verilerine erişmek isteyen bir şirket adına araştırma yaptığını söyledi. Kogan, bu teklifinin amacını söylemeye yetkisi yoktu, gizli bilgiydi.
Burası birazcık karışık ama yazmak durumundayım yoksa resim eksik kalacak: Önce, Kosinski ve takımı bu teklifi dikkate aldı, aslında enstitü için önemli bir maddi gelir anlaşması olabilirdi ama sonra Kosinski tereddüt etmeye başladı. Sonra hatırladı ki Kogan şirketin ismini açıklamıştı: SCL, Stratejik İletişim Laboratuvarları (Strategic Communication Laboratories). Kosinski şirketi Google’ladı: web sitesinde “[Biz] üst seviye seçim yönetim ajansıyız,” bilgisi yer alıyordu. SCL psikolojik modelleme temelli pazarlama hizmeti sunuyor. Ana odaklandığı hizmetlerden biri: seçimleri etkilemek. Seçimleri etkilemek? Kosinski endişeli şekilde web sitesini gezmeye devam etti. Nasıl bir şirketti burası? Ve bu insanlar ne planlıyordu?
Kosinski’nin o dönem bilmediği şey: SCL bir grup şirketin çatısıydı. UK Companies House, Panama Papers ve Delaware şirketlerinin şirket tescilinde görülen dolambaçlı kurumsal yapı sayesinde kimin SCL’nin gerçek sahibi olduğu ve alt markalarının kim olduğu belli değildi. SCL’nin bazı yan ürünlerinin hizmetleri Ukrayna’dan Nijerya’ya kadar geniş bir coğrafyada seçimleri kapsıyor ve Nepal monarşisini isyancılara karşı desteklerken Doğu Avrupa ve Afgan vatandaşlarını NATO için etkilemeye çalışan yöntemler geliştiriyordu. İktidar savaşları, gerçek savaş, isyanları organize etme… Açıkçası epey ürkütücü bir tarlaya girmişti artık Kosinski. Tam bu noktada 2013 yılında, SCL’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin seçimlerine katılmak için yeni bir şirket kurduğunu gördü ismi şuydu: Cambridge Analytica.
Brexit de manipüle edildi mi?
Kosinski tüm bunlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu ama kötü hisleri vardı. “Her şey kötü kokmaya başladı,” diye yazacaktı yakın bir arkadaşına. Araştırmalarının devamında kendisine iş teklifi yapan Aleksandr Kogan’ın SCL ile iş yapan bir şirketi gizlice kaydettirdiğini buldu. The Guardian’nın 2015 Aralık raporu ve Das Magazin’e verilen şirket içi belgeleri ortaya çıkardı ki SCL, Kosinski’nin yöntemini Kogan aracılığıyla öğrenmişti.
Kosinski, Kogan’ın şirketinin, bu seçim-etkileyici şirkete satmak için Facebook’un “beğeni” temelli Beş Büyük ölçüm aracını yeniden üretmiş olabileceğinden şüphelenmeye başladı. Kogan ile anlaşmasını hemen sonlandırdı ve enstitünün direktörünü bilgilendirerek üniversite içerisinde çatışma başlattı. Enstitü bu kötü şöhretten endişelenmeye başladı, Aleksandr Kogan Singapur’a taşındı, evlendi ve ismini Dr. Sectre olarak değiştirdi. Michal Kosinski doktorasını tamamladı, Stanford’dan bir iş teklifi aldı ve ABD’ye taşındı. Sanki sular duruluyor gibiydi…
Ama ok yaydan, tren raydan çıkmıştı artık.
Yaklaşık bir yıllık bir sessizlik sürdü. Kasım 2015’te, Nigel Farage, Brexit kampanyasının iki tarafından daha radikal olan “AB’den Ayrıl”ı desteklemek için bir “Büyük Veri” şirketinin devreye girdiğini açıkladı: Cambridge Analytica. Şirketin temel gücü mikro hedefleme: OCEAN modelini temel alarak insanların dijital izlerinden kişiliklerini ölçerek, mikro hedefleme ile yenilikçi politik pazarlama.
Brexit sonuçlarından sonra, Kosinski’nin arkadaşları ve yakın çevresi ona şöyle yazdı: “Ne yaptığına bir bak?!”
Kosinski, bununla ne yapması gerektiğini soran e-postalar aldı – Cambridge, kişilik ve analiz kelimeleri birçok insanda Kosinski’yi hatırlattı. Şirketin adını üniversiteden, çalışanlarından aldığını duyduğu ilk andı. Web sitesine bakınca dehşete düştü. Metodolojisi siyasi amaçlarla bu kadar büyük ölçüde kullanılmıştı! Kosinski ise, gittiği her yerde bu şirket ile bir şey yapmadığını açıklamak zorunda kalıyordu. Cambridge Analytica’nın Brexit kampanyasında üstlendiği rolü asla tartışmaya açmayacağını ve bilgileri paylaşmayacağını açıklayarak daha büyük bir skandalın neticelenmesine kadar bu konuyu kapatmayı başarmıştı.
Eylül 2016… ABD seçimlerinden bir aydan biraz fazla bir süre var…
Creedence Clearwater Revival’ın “Bad Moon Rising”in gitar riffleri New York’un Grand Hyatt otelinin koyu mavi salonunu doldurmuştu. Concordia Summit, Dünya Ekonomi Forumu’nun bir çeşit minyatürüydü. Tüm dünyadan aralarında İsviçre Konfederasyon Başkanı Johann Schneider-Ammann’ın da olduğu karar-alıcılar çağrıldı. Pürüzsüz bir kadın sesi “Cambridge Analytica’nın CEO’su Alexander Nix’i ağırlamaktan mutluluk duyuyoruz” anonsunu yaptı. Siyah takım elbiseli ince bir adam sahneye çıktı. Sessizlik oldu. Katılımcıların birçoğu biliyordu ki bu adam Trump’ın dijital strateji adamıydı. Sunum önce Youtube’da yayınlandı ama daha sonra buna ulaşmak zorlaştı. Şimdi ise sadece belli bölümlerini izlemek mümkün.
Bu tarihten kısa süre önce Trump’un şöyle bir tweet atmış olması tesadüf olamazdı sanırım: “Yakında beni Mr. Brexit olarak çağıracaksınız!”
Bazı siyası gözlemciler Trump’ın gündemi ile Brexit’in sağ kanadının şaşırtıcı benzerliklere sahip olduğunu fark etti. Ama çok azı Trump’ın anlaştığı pazarlama şirketi Cambridge Analytica ile bağlantısını fark etti. Köprünün altından epey sular aktıktan sonra ise CA CEO’su Alexander Nix “Trump’ın her mesajı veri odaklıydı” diyebilecek kadar pervasızlaşıyordu.
Bu esnada Mekanik Türk girecekti olayımızın içerisine.
İyi de ne demekti bu ve Türk kelimesinin tüm bunlarla ilişki neydi?
Evet, tahmin ettiniz gelişmeler bir sonraki yazıya inşallah…
[Naci Karadağ] 28.3.2018 [TR724]
Kırmızı tuz gölü şimdi de tıbbın hizmetinde!
Avustralya’nın batısında yer alan 14 kilometre uzunluğunda, 2 kilometre genişliğindeki Hutt Lagünü, kırmızı bir göl olmasının yanı sıra aynı zamanda dünyanın en büyük mikroalg üretim çiftliği.
Algler normalde yeşil ya da kahverengi görünür. Ancak bu algler parlak Avustralya güneşinin altında havuç ve balkabağı gibi turuncu sebzelere rengini veren beta-karoten üretiyor. Ressam Mark Rothko’nun tablosunu andıran bu göl kırmızı rengiyle büyük ilgi görüyor.
Alglerin yüksek yoğunluklu yerlerde büyüdüğüne işaret eden Cambridge Üniversitesi’nden Bitki Biyokimya profesörü Alison Smith, “Su buharlaştıkça tuz konsantras
yonu artıyor ve bu da alglerin kırmızılığını artırıyor.” diyor.Prof. Alison Smith, alglerin Güneş’in zararlı ultraviyole ışınlarına karşı kendilerini korumak için gelen ışığa cevap olarak pigment ürettiklerini belirtiyor.
Göle rengini veren organizmalar, bu aralat bilim insanlarının ilgi odağı. Tek hücreli Dunaliella salina isimli alglerle gıdaların renklendirilmesi ve tıpta kullanılması için bölgeye araştırma çiftlikleri kuruluyor. Beta-karoten üretimini desteklemek amacıyla bölgede, Hint Okyanusu’nun tuzlu suyundan beslenen çok sayıda göl oluşturulmuş durumda.
[TR724] 28.3.2018
Bu toplum iflah olmaz mı? [Kemal Ay]
Ahmet Turan Alkan, 2012’deki bir yazısında, 1915’te Ermenilere yönelik zulmü inkâr etmenin sonuçlarına dair şunları söylemişti:
“Her yara üflemekle iyi olmaz; bu şahitlik, bu nisyânlar, ‘Onlar da akıllı durmadı; hâlbuki biz onlarla ne güzel geçinirdik’ yollu mâzeretler, bu gibi sancıyan hafızayı üflemeyle soğutmaya kalkışmalar, aslında pek basit bir problemi hatırlatıyor bize; ahlâki bir problem! Hakikatin karşısında duruş problemi. ‘Hakk’a tapan millet’ olmak övüncünü sakatlayan bir bilinç kaykılması. Bu duyguyu, 1895’teki [Ermeni meselesinin geçmişinde – KA] ‘patırtı’nın bir kısmına şahit olan birisi, şöyle ifade etmişti: ‘Kendi gözlerimle gördüklerim yüzünden Türk fesi giymekten utanıyorum!’”
Bir miktar ileri saralım. 1934’te, Trakya’dayız. Takriben 45 bin Yahudi’nin bölgede meracılık ve süt ürünleri alanında kâr etmesinden ‘işkillenen’ bir kişi, Almanya’daki eğitiminin getirdiği anti-Semitizm esintileriyle bu konuda yazılar kaleme almaya başlar. Malum, ‘işgüzarlık’ ata sporumuzdur. Zaman içinde ‘Yahudileri istemiyoruz’ yazıları görmeye başlanır Trakya bölgesinde. Tepki yükselir, hadise ‘Yahudi mekânlarını yağmalamaya’ varır. Ankara olaylara müdahale etmekte, bazılarına göre bilerek, bazılarına göre basiretsizliği sebebiyle geç kalır. Yağmacıların bir kısmı tutuklanır ancak kışkırtan kesimlere dokunulmaz. 1948’de İsrail devleti kurulduğunda, buradaki Yahudilerin hemen hepsi oraya göç edecektir.
1937’de bu kez ‘Dersim İsyanı’ çıkacaktır karşımıza. On binlerce kişinin öldürüldüğü, on binlercesinin zorunlu iskâna tabi tutulduğu bir ‘operasyon’ başlatır devlet. ‘Doğu’, Ankara açısından sürekli ‘hizaya getirilmesi gereken’ bir toplumsal varlığı temsil eder. Buradaki en ufak başkaldırı, en sert şekilde bastırılmıştır çünkü ‘onlar ancak bundan anlarlar’.
1942’de İkinci Dünya Savaşı’nın ekonomik sonuçları ağır şekilde hissedilmektedir, fakat iktidar bu meseleyi çözerken başka hesapları da kapatmanın derdindedir. Başbakan Şükrü Saraçoğlu bu ‘hesabı’ şöyle anlatır: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” Ermeni, Yahudi ve Rumlara yönelik yüzde 100’ün çok üzerinde vergiler çıkarılır. Ödemeyenler, Aşkale’deki çalışma kampına gönderilir. İstanbul’da nesillerce zengin ve nezih bir hayat sürmüş insanlar, ‘devlet politikası’ denilerek aşağılamaya maruz bırakılır.
1955’teki 6-7 Eylül olayları, devlet politikalarının kısa sürede nasıl toplumsal nefrete dönüştüğünün bir nevi ‘laboratuvarı’ gibidir. 1950’den itibaren başlayan Kıbrıs meselesi, Yunanistan’la gerilen ilişkiler, bir anda Türkiye’de yaşayan Rumların ‘rehine’ gibi algılanmasına sebep olur. Gerilim tırmandıkça, tehlike yakınlaşır. Nihayet bir ‘yalan haber’le (fake news bizde hep revaçtadır!) İstanbul’da linç çeteleri oluşturulur ve Beyoğlu’ndaki Ermeni, Rum ve Yahudi dükkânları (azınlıklara karşı ‘eşitlikçidir’) yağmalanır. Cana kıyılır, tecavüzler yaşanır.
Doğduğunuz ülkenin hiçbir zaman ‘sizin ülkeniz’ olmadığını, bunun size sürekli hatırlatıldığını düşünün… Türkiye’deki azınlıkların nesiller boyu yaşadığıdır bu. Kıbrıs politikalarında gerilim düşmediği için de, 1964’te Rum Pogromu denilen hadiseye varılacaktır. Yanına sadece ’20 dolar ve 20 kilo valiz’ alabilen insanlar, Yunanistan’a gönderilir. Bu arada ‘Vatandaş Türkçe konuş!’ gibi ırgalayıcı kampanyaları saymıyorum bile.
Bu arada 27 Mayıs olmuş, Demokrat Partililer iktidardan ‘sökülüp atılmıştır’. 1960’ların sonlarındaki öğrenci olayları, 1971’deki 12 Mart muhtırasıyla birlikte Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamıyla sonuçlanır. 2012’de TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu kurulduğunda, o dönemi anlatması için 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de çağrılır. Demirel, Gezmiş’in idamı için oy kullanan 276 milletvekilinden biridir. Şöyle savunur kendini: “O tarihte milli irade mevcuttur. İdam kararları yargıtay, Meclis ve Cumhurbaşkanı’ndan geçmiştir. Kararı milli irade vermiştir. O milli irade de bütün milleti temsil ediyor. Bugünlerde her fırsatta ‘meşruiyetin kaynağı’ olarak gösterilen milli irade buraya gelince niye sayılmıyor. Ben o milli iradede, 276’da sadece 1’im. Asılsınlar diye propaganda da yapmadım. Keşke böyle olmasaydı ama o günün şartlarında öyle oldu maalesef ve yapılanlar kanuniydi.”
O günkü oylamada Demirel’in Adalet Partisi’nden milletvekilleri, ‘Bizden üç, onlardan üç!’ diyerek Adnan Menderes ve arkadaşlarını hatırlatmıştı oysa.
1970’ler bu idamlarla başlayıp, bir çeşit iç savaşla sürecektir. Ülkenin sağ ve sol olmak üzere ikiye yarılıp bugün bile zihinlerde canlı bulunan nefretin tohumları atılır. Silahlı eylemler sokakları, üniversiteleri yaşanmaz kılar. 12 Eylül’de asker darbe yaptığında, ilk hamlesi işkencehâneler kurmak olur. Toplumun en iyi yetişmiş gençlerinin bir kısmı, buralarda ‘tornalardan geçirilir’. Ama o dönem halka sorulsa, memnundur muhtemelen. Diyarbakır Hapishanesi’ni ve orada neler yaşandığını yıllarca çoğu kimse bilemeyecektir.
Bu yıllarda özenle seçilen bazı ‘ötekiler’ vardır. Aleviler sözgelimi. 1978’de Maraş’ta, 1980’de Çorum’da katledilirler. Başlayıp biten, sonrasında toplumun yaraları sardığı hadiseler değil bunlar. Sonrasında iç göç tetiklenir, korku ve tedirginlik hep oradadır. İnsanın en yakın komşusundan bile çekindiği bir ruh hâlinde yıllarca, nesillerce nasıl yaşadığını düşünün… Bir kısmı çareyi Avrupa’ya iltica etmekte bulur.
12 Eylül’ün ‘dindirdiği’ gündelik hayat terörü, 1980’lerin ortasında bu kez PKK eylemleriyle ortaya çıkar. ‘Doğu Sorunu’, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki devlet mantığı ile çözülmeye çalışılır. Kimlik talebinde bulunan Kürtler ‘nankörlükle’ suçlanır. Teröristler ana akım medyada ‘insan dışı varlıklar’ olarak mimlendikçe, şehvetli nefret dili bütün Kürtlere doğru genişler. 1915’teki tartışmalar bu kez ‘Kürt’ kelimesi etrafında yaşanır. Köy yakmalar, zorunlu göçler, faili meçhul cinayetler, hep aynı bahaneyle normalleştirilir: ‘Rahat durmadılar onlar da!’
Osmanlı’dan bu yana ‘talep eden teba’ hoş karşılanmamıştır. Şimdi de devlet-vatandaş ilişkisi aynı nobranlıkla kurulacaktır. Üstelik ‘milli irade’ bundan rahatsız değildir. 1990’larda kaç öğrencinin işkenceden geçtiğini, kaç gazetecinin öldürüldüğünü, kaç insanın gözaltında ‘kaybedildiğini’ biliyor musunuz? ‘Terörle mücadele’ diye sihirli bir değnek vardır. OHAL Valisi Hayri Kozakçıoğlu, bu konuda haber yapan gazetecilere, devletin bütün ayıplarını görmezden gelmeleri için şu absürt tavsiyeyi verecektir: ‘İsveç Milli Takımı ile Türk Milli Takımı’yla maç yapınca Türk Milli Takımı’nı tutmuyor musunuz; terörle mücadelede de aynen öyle, Türkiye’yi tutacaksınız.’
Bugünkü bizler bu şiddet ve nefret tarihinin çocuklarıyız. Ya zulmeden tarafa sempati duyuyorduk, yahut belki de daha kötüsü gözümüzü başka yere çevirmiştik. İlk düğme yanlış iliklendiği için belki de, Ahmet Turan Alkan’ın (Rabbim hassas gönlüne inşirah üflesin!) dediği gibi ‘hakikatin karşısında duruş problemi’ yaşıyoruz. Hele bugün! İktidarın hoyratlığı karşısında aynı şeyleri hissedenlerin bile birbirinden nefret ettiği bu tuhaf iklimi, biz, bizden öncekiler ve onlardan öncekiler yarattı. Suçlu hep devlet değildi. Komşumuza sahip çıkmanın bir yolunu bulamadığımız için bizim de kabahatimiz vardı. Nesillerin birikimli problemleri önümüze böyle yığıldığı için de, kısa vadeli, geçici çözümlerle bir yere varamıyoruz. ‘Her yara üflemekle iyi olmaz’ nitekim.
Büsbütün umutsuzluğa kapılmak, ‘bu toplum iflah olmaz’ demek kolay olanı. Biz ‘kapağı yurt dışına atanlar’ kolayca ağzımızdan kaçırıveriyoruz bazen. Ancak orada hâlâ ailelerimiz, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz, hatta bize mesafeli, karşı olsalar da ‘iyi’ insanlar var. Bugüne kadarki şiddet ve nefret hikâyelerinde en az tekrarlananları belki de kutuplaşmayı iyileştirecekler olanlardı.
Ermeniler hep dedelerini evlerinde saklayan Türkleri andı. Belki zorunluluktan, belki topluma hoş görünme çabasından yaptı bunu, bilemiyorum. Ama bu iyi bir hikâye ve anlatılmayı diğerlerinden çok hak ediyor. Kürtlere yapılan zulme aldırış etmeyen, onların haklarını korumaya çalışan Türkler de oldu. Bu uğurda bedel ödediler. Ülkedeki bu çok sesliliği bir zenginlik görenler de oldu. Bu insanlar ‘köprüler’di. Bugün bile, hiç tanımadığı, belki sofralarına bile oturmadığı mağdurlara sesiyle destek verenler var. Medya çoğu zaman gözümüzü boyuyor, hiçbir kesim homojen değil. ‘Yeter artık!’ diyenler, yeterince çok. ‘İnsanlığa hizmet’ diyenlere, insanlıktan ümidini kesmek, haddim olmayarak söylüyorum, yakışmıyor. Evet, şu yukarıda zikrettiğim tarihe rağmen.
[Kemal Ay] 28.3.2018 [TR724]
“Her yara üflemekle iyi olmaz; bu şahitlik, bu nisyânlar, ‘Onlar da akıllı durmadı; hâlbuki biz onlarla ne güzel geçinirdik’ yollu mâzeretler, bu gibi sancıyan hafızayı üflemeyle soğutmaya kalkışmalar, aslında pek basit bir problemi hatırlatıyor bize; ahlâki bir problem! Hakikatin karşısında duruş problemi. ‘Hakk’a tapan millet’ olmak övüncünü sakatlayan bir bilinç kaykılması. Bu duyguyu, 1895’teki [Ermeni meselesinin geçmişinde – KA] ‘patırtı’nın bir kısmına şahit olan birisi, şöyle ifade etmişti: ‘Kendi gözlerimle gördüklerim yüzünden Türk fesi giymekten utanıyorum!’”
Bir miktar ileri saralım. 1934’te, Trakya’dayız. Takriben 45 bin Yahudi’nin bölgede meracılık ve süt ürünleri alanında kâr etmesinden ‘işkillenen’ bir kişi, Almanya’daki eğitiminin getirdiği anti-Semitizm esintileriyle bu konuda yazılar kaleme almaya başlar. Malum, ‘işgüzarlık’ ata sporumuzdur. Zaman içinde ‘Yahudileri istemiyoruz’ yazıları görmeye başlanır Trakya bölgesinde. Tepki yükselir, hadise ‘Yahudi mekânlarını yağmalamaya’ varır. Ankara olaylara müdahale etmekte, bazılarına göre bilerek, bazılarına göre basiretsizliği sebebiyle geç kalır. Yağmacıların bir kısmı tutuklanır ancak kışkırtan kesimlere dokunulmaz. 1948’de İsrail devleti kurulduğunda, buradaki Yahudilerin hemen hepsi oraya göç edecektir.
1937’de bu kez ‘Dersim İsyanı’ çıkacaktır karşımıza. On binlerce kişinin öldürüldüğü, on binlercesinin zorunlu iskâna tabi tutulduğu bir ‘operasyon’ başlatır devlet. ‘Doğu’, Ankara açısından sürekli ‘hizaya getirilmesi gereken’ bir toplumsal varlığı temsil eder. Buradaki en ufak başkaldırı, en sert şekilde bastırılmıştır çünkü ‘onlar ancak bundan anlarlar’.
1942’de İkinci Dünya Savaşı’nın ekonomik sonuçları ağır şekilde hissedilmektedir, fakat iktidar bu meseleyi çözerken başka hesapları da kapatmanın derdindedir. Başbakan Şükrü Saraçoğlu bu ‘hesabı’ şöyle anlatır: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” Ermeni, Yahudi ve Rumlara yönelik yüzde 100’ün çok üzerinde vergiler çıkarılır. Ödemeyenler, Aşkale’deki çalışma kampına gönderilir. İstanbul’da nesillerce zengin ve nezih bir hayat sürmüş insanlar, ‘devlet politikası’ denilerek aşağılamaya maruz bırakılır.
1955’teki 6-7 Eylül olayları, devlet politikalarının kısa sürede nasıl toplumsal nefrete dönüştüğünün bir nevi ‘laboratuvarı’ gibidir. 1950’den itibaren başlayan Kıbrıs meselesi, Yunanistan’la gerilen ilişkiler, bir anda Türkiye’de yaşayan Rumların ‘rehine’ gibi algılanmasına sebep olur. Gerilim tırmandıkça, tehlike yakınlaşır. Nihayet bir ‘yalan haber’le (fake news bizde hep revaçtadır!) İstanbul’da linç çeteleri oluşturulur ve Beyoğlu’ndaki Ermeni, Rum ve Yahudi dükkânları (azınlıklara karşı ‘eşitlikçidir’) yağmalanır. Cana kıyılır, tecavüzler yaşanır.
Doğduğunuz ülkenin hiçbir zaman ‘sizin ülkeniz’ olmadığını, bunun size sürekli hatırlatıldığını düşünün… Türkiye’deki azınlıkların nesiller boyu yaşadığıdır bu. Kıbrıs politikalarında gerilim düşmediği için de, 1964’te Rum Pogromu denilen hadiseye varılacaktır. Yanına sadece ’20 dolar ve 20 kilo valiz’ alabilen insanlar, Yunanistan’a gönderilir. Bu arada ‘Vatandaş Türkçe konuş!’ gibi ırgalayıcı kampanyaları saymıyorum bile.
Bu arada 27 Mayıs olmuş, Demokrat Partililer iktidardan ‘sökülüp atılmıştır’. 1960’ların sonlarındaki öğrenci olayları, 1971’deki 12 Mart muhtırasıyla birlikte Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamıyla sonuçlanır. 2012’de TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu kurulduğunda, o dönemi anlatması için 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de çağrılır. Demirel, Gezmiş’in idamı için oy kullanan 276 milletvekilinden biridir. Şöyle savunur kendini: “O tarihte milli irade mevcuttur. İdam kararları yargıtay, Meclis ve Cumhurbaşkanı’ndan geçmiştir. Kararı milli irade vermiştir. O milli irade de bütün milleti temsil ediyor. Bugünlerde her fırsatta ‘meşruiyetin kaynağı’ olarak gösterilen milli irade buraya gelince niye sayılmıyor. Ben o milli iradede, 276’da sadece 1’im. Asılsınlar diye propaganda da yapmadım. Keşke böyle olmasaydı ama o günün şartlarında öyle oldu maalesef ve yapılanlar kanuniydi.”
O günkü oylamada Demirel’in Adalet Partisi’nden milletvekilleri, ‘Bizden üç, onlardan üç!’ diyerek Adnan Menderes ve arkadaşlarını hatırlatmıştı oysa.
1970’ler bu idamlarla başlayıp, bir çeşit iç savaşla sürecektir. Ülkenin sağ ve sol olmak üzere ikiye yarılıp bugün bile zihinlerde canlı bulunan nefretin tohumları atılır. Silahlı eylemler sokakları, üniversiteleri yaşanmaz kılar. 12 Eylül’de asker darbe yaptığında, ilk hamlesi işkencehâneler kurmak olur. Toplumun en iyi yetişmiş gençlerinin bir kısmı, buralarda ‘tornalardan geçirilir’. Ama o dönem halka sorulsa, memnundur muhtemelen. Diyarbakır Hapishanesi’ni ve orada neler yaşandığını yıllarca çoğu kimse bilemeyecektir.
Bu yıllarda özenle seçilen bazı ‘ötekiler’ vardır. Aleviler sözgelimi. 1978’de Maraş’ta, 1980’de Çorum’da katledilirler. Başlayıp biten, sonrasında toplumun yaraları sardığı hadiseler değil bunlar. Sonrasında iç göç tetiklenir, korku ve tedirginlik hep oradadır. İnsanın en yakın komşusundan bile çekindiği bir ruh hâlinde yıllarca, nesillerce nasıl yaşadığını düşünün… Bir kısmı çareyi Avrupa’ya iltica etmekte bulur.
12 Eylül’ün ‘dindirdiği’ gündelik hayat terörü, 1980’lerin ortasında bu kez PKK eylemleriyle ortaya çıkar. ‘Doğu Sorunu’, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki devlet mantığı ile çözülmeye çalışılır. Kimlik talebinde bulunan Kürtler ‘nankörlükle’ suçlanır. Teröristler ana akım medyada ‘insan dışı varlıklar’ olarak mimlendikçe, şehvetli nefret dili bütün Kürtlere doğru genişler. 1915’teki tartışmalar bu kez ‘Kürt’ kelimesi etrafında yaşanır. Köy yakmalar, zorunlu göçler, faili meçhul cinayetler, hep aynı bahaneyle normalleştirilir: ‘Rahat durmadılar onlar da!’
Osmanlı’dan bu yana ‘talep eden teba’ hoş karşılanmamıştır. Şimdi de devlet-vatandaş ilişkisi aynı nobranlıkla kurulacaktır. Üstelik ‘milli irade’ bundan rahatsız değildir. 1990’larda kaç öğrencinin işkenceden geçtiğini, kaç gazetecinin öldürüldüğünü, kaç insanın gözaltında ‘kaybedildiğini’ biliyor musunuz? ‘Terörle mücadele’ diye sihirli bir değnek vardır. OHAL Valisi Hayri Kozakçıoğlu, bu konuda haber yapan gazetecilere, devletin bütün ayıplarını görmezden gelmeleri için şu absürt tavsiyeyi verecektir: ‘İsveç Milli Takımı ile Türk Milli Takımı’yla maç yapınca Türk Milli Takımı’nı tutmuyor musunuz; terörle mücadelede de aynen öyle, Türkiye’yi tutacaksınız.’
Bugünkü bizler bu şiddet ve nefret tarihinin çocuklarıyız. Ya zulmeden tarafa sempati duyuyorduk, yahut belki de daha kötüsü gözümüzü başka yere çevirmiştik. İlk düğme yanlış iliklendiği için belki de, Ahmet Turan Alkan’ın (Rabbim hassas gönlüne inşirah üflesin!) dediği gibi ‘hakikatin karşısında duruş problemi’ yaşıyoruz. Hele bugün! İktidarın hoyratlığı karşısında aynı şeyleri hissedenlerin bile birbirinden nefret ettiği bu tuhaf iklimi, biz, bizden öncekiler ve onlardan öncekiler yarattı. Suçlu hep devlet değildi. Komşumuza sahip çıkmanın bir yolunu bulamadığımız için bizim de kabahatimiz vardı. Nesillerin birikimli problemleri önümüze böyle yığıldığı için de, kısa vadeli, geçici çözümlerle bir yere varamıyoruz. ‘Her yara üflemekle iyi olmaz’ nitekim.
Büsbütün umutsuzluğa kapılmak, ‘bu toplum iflah olmaz’ demek kolay olanı. Biz ‘kapağı yurt dışına atanlar’ kolayca ağzımızdan kaçırıveriyoruz bazen. Ancak orada hâlâ ailelerimiz, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz, hatta bize mesafeli, karşı olsalar da ‘iyi’ insanlar var. Bugüne kadarki şiddet ve nefret hikâyelerinde en az tekrarlananları belki de kutuplaşmayı iyileştirecekler olanlardı.
Ermeniler hep dedelerini evlerinde saklayan Türkleri andı. Belki zorunluluktan, belki topluma hoş görünme çabasından yaptı bunu, bilemiyorum. Ama bu iyi bir hikâye ve anlatılmayı diğerlerinden çok hak ediyor. Kürtlere yapılan zulme aldırış etmeyen, onların haklarını korumaya çalışan Türkler de oldu. Bu uğurda bedel ödediler. Ülkedeki bu çok sesliliği bir zenginlik görenler de oldu. Bu insanlar ‘köprüler’di. Bugün bile, hiç tanımadığı, belki sofralarına bile oturmadığı mağdurlara sesiyle destek verenler var. Medya çoğu zaman gözümüzü boyuyor, hiçbir kesim homojen değil. ‘Yeter artık!’ diyenler, yeterince çok. ‘İnsanlığa hizmet’ diyenlere, insanlıktan ümidini kesmek, haddim olmayarak söylüyorum, yakışmıyor. Evet, şu yukarıda zikrettiğim tarihe rağmen.
[Kemal Ay] 28.3.2018 [TR724]
Bir Mourinho klasiği: Yıldızları harcamak [Hasan Cücük]
Jose Mourinho, 2003’ten bu yana futbol dünyasına damgasını vuran bir teknik adam. FC Porto’yu sadece Portekiz Ligi şampiyonluğuna taşımakla kalmayıp UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak genç yaşında haklı bir üne kavuştu. Chelsea, İnter, Real Madrid’i çalıştırıp şampiyonluk yaşayıp, kupalar kaldırdı. Son iki sezondur Manchester United’ı çalıştıran Jose Mourinho, Premier Lig şampiyonluğunda ulaşamamış olmasına karşılık, geçen yıl UEFA Avrupa Ligi’ni kazanmayı başarmıştı. Futbol tarihinin en başarılı teknik adamlarından biri olan Jose Mourinho, nevi şahsına münhasır özellikleri var. Egosu, polemikçi yapısının yanında bir de yıldız oyuncu harcama alışkanlığı var. Kafaya taktığı son isim ise Paul Pogba.
GENÇ YETENEKLERİ HEBA ETTİ
Jose Mourinho’nun Chelsea’deki ilk dönemi vukuatsız geçmişti. Henüz kariyerinin başında olan Mourinho, Chelsea’deki ilk yıllarında mümkün olduğunca oyuncularıyla iyi geçindi. 2013’te başlayan II. Chelsea döneminde Mourinho için yıldızları harcama süreci de başlıyordu. Jose Mourinho’nun gelir gelmez biletini kestiği ilk isim şimdi Manchester City’de muhteşem bir performans ortaya koyan Kevin De Bruyne oldu. Mourinho, Gent’ten 2011’de transfer edilen oyuncuya bir türlü forma şansı vermedi. De Bruyne’nin ara transfer döneminde Ocak 2014’te Wolfsburg’a satılmasına onay verdi. Mourinho’nun beğenmediği De Bruyne kendini geliştirip, Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri oldu. Şimdi Mourinho, takımında görmek istediği oyuncuların başında Kevin De Bruyne geliyor ama artık çok geç!
ÖNCE CHELSEA’DE ŞİMDİ MANCHESTER’DA
1.Chelsea döneminde değirmen gibi yıldızları öğüten Mourinho’nun biletini kestiği ikinci isim Juan Mata oldu. 2011’de Valencia’dan Chelsea’ye gelen Mata, takımın en başarılı isimlerinden olmasına karşılık Mourinho’nun gözüne bir türlü giremedi. Ocak 2014’te Mata’nın Manchester United’a satılmasına onay veren Mourinho, İspanyol oyuncuyla yeniden yolu 2016’da kesişti. Mourinho gelene kadar Manchester United ilk 11’inin değişmezi olan Juan Mata, son iki sezonda Portekizli hocanın gazabına uğradı. İlk 11’den yedek kulübesine çekilen Mata’nın Manchester United’dan ayrılması sürpriz olmayacak. Sebebi ise malum!
LUKAKU PİŞMANLIĞI, 85 MİLYON EURO
Özellikle gelecek vaat eden gençlere kafayı takan Jose Mourinho, son iki sezon WBA’da kiralık oynayan Romelu Lukaku’nun yeniden kiralık olarak gönderilmesine onay verdi. Satın alma opsiyonu ile Everton’a kiralanan Lukaku’nun, bir yıl sonra ise satışına onay verdi. Everton formasıyla kendini geliştiren Lukaku, Mourinho’ya kendini satmasına pişman etti. Portekizli hoca Lukaku’ya 85 milyon Euro ödeyerek sezon başında Manchester United kadrosuna katacaktı.
LİVERPOOL MAÇLARINI NASIL İZLİYOR?
Şu sıralar Premier Lig’de gol olup yağan Muhammed Salah’ta Mourinho’nun hışmına uğrayıp, gönderdiği isimlerden biriydi. 2013’te Basel’den 16 milyon Euro ödeyip Chelsea kadrosuna katılan Salah’ı Mourinho hiçbir zaman ilk 11 oyuncusu olarak görmedi. Genç oyuncuyu kadrosunda düşünmeyen Mourinho, önce Fiorentina’ya sonraki sezon ise satın alma opsiyonlu Roma’ya kiralanmasına yeşil ışık yaktı. Roma’nın 2016’da tapusunu aldığı Salah ortaya koyduğu performansla sezon başında Liverpool’a transfer oldu. Attığı 28 golle Premier Ligin en çok gol atan ismi olan Salah, her golünde Mourinho’ya pişmanlık yaşatmaya devam ediyor.
Chelsea’de bu isimleri harcayan Mourinho, İnter ve Real Madrid’de de boş durmadı. 2008’de İnter’e gelince vatandaşı Ricardo Quaresma’yı 25 milyon Euro’ya FC Porto’dan transfer etti. Ancak Mourinho’nun yıldızı vatandaşıyla barışmadı. Yedeklikten sıkılan Quaresma çareyi Chelsea’ye kiralık gitmekte buldu.
REAL MADRİD VUKUATLARI
Real Madrid döneminde Mourinho’nun hışmına ilk uğrayan Brezilyalı Kaka oldu. İlk sezonunda Kaka’ya ilk 11’de yer veren Mourinho, Real Madrid’deki ikinci yılında Brezilyalı yıldızı kulübeye çekti. Kaka ise çareyi ayrılmakla buldu. Real Madrid orta sahasının yük çeken ismi Lassana Diarra, ortaya koyduğu performansa rağmen Portekizli hocanın gözüne girmedi. Diarra’nın yerine Sami Khedira’yı transfer etti. 1999’da Real Madrid kalesini 18 yaşındayken korumaya başlayan Iker Casillas, yedek kulübesiyle ilk kez Jose Mourinho döneminde tanıştı. Kaleyi Diego Lopez’e teslim eden Mourinho, Casillas’ı küstüren isim oldu.
POGBA’YA 105 MİLYON EURO VERİP…
2016’da Manchester United’ın başına geçen Mourinho’nun ilk gözden çıkardığı isim 42 milyon Euro’ya Borussia Dortmund’dan alınan Henrikh Mkhitaryan oldu. Mourinho’nun gözüne girmekte zorlanan Mkhitaryan, bu sezon ara transferde Alexis Sanchez’la takas edilerek Arsenal’e gönderildi. Mourinho’nun kafayı taktığı son yıldız ise Juventrus’tan 105 milyon Euro’ya alınan Paul Pogba oldu. Son günlerde Pogba ile arası açılan Portekizli menajer Jose Mourinho, Fransız yıldızın satılmasında yönünde bir rapor hazırladı. Yıldız oyuncuyu yedek bırakmaya başlayan Mourinho, bu oyuncunun satılmasından gelen parayla Real Madrid’den Toni Kroos ve Raphael Varane’yi transfer etmek istediği spor basınına yansıdı.
[Hasan Cücük] 28.3.2018 [TR724]
GENÇ YETENEKLERİ HEBA ETTİ
Jose Mourinho’nun Chelsea’deki ilk dönemi vukuatsız geçmişti. Henüz kariyerinin başında olan Mourinho, Chelsea’deki ilk yıllarında mümkün olduğunca oyuncularıyla iyi geçindi. 2013’te başlayan II. Chelsea döneminde Mourinho için yıldızları harcama süreci de başlıyordu. Jose Mourinho’nun gelir gelmez biletini kestiği ilk isim şimdi Manchester City’de muhteşem bir performans ortaya koyan Kevin De Bruyne oldu. Mourinho, Gent’ten 2011’de transfer edilen oyuncuya bir türlü forma şansı vermedi. De Bruyne’nin ara transfer döneminde Ocak 2014’te Wolfsburg’a satılmasına onay verdi. Mourinho’nun beğenmediği De Bruyne kendini geliştirip, Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri oldu. Şimdi Mourinho, takımında görmek istediği oyuncuların başında Kevin De Bruyne geliyor ama artık çok geç!
ÖNCE CHELSEA’DE ŞİMDİ MANCHESTER’DA
1.Chelsea döneminde değirmen gibi yıldızları öğüten Mourinho’nun biletini kestiği ikinci isim Juan Mata oldu. 2011’de Valencia’dan Chelsea’ye gelen Mata, takımın en başarılı isimlerinden olmasına karşılık Mourinho’nun gözüne bir türlü giremedi. Ocak 2014’te Mata’nın Manchester United’a satılmasına onay veren Mourinho, İspanyol oyuncuyla yeniden yolu 2016’da kesişti. Mourinho gelene kadar Manchester United ilk 11’inin değişmezi olan Juan Mata, son iki sezonda Portekizli hocanın gazabına uğradı. İlk 11’den yedek kulübesine çekilen Mata’nın Manchester United’dan ayrılması sürpriz olmayacak. Sebebi ise malum!
LUKAKU PİŞMANLIĞI, 85 MİLYON EURO
Özellikle gelecek vaat eden gençlere kafayı takan Jose Mourinho, son iki sezon WBA’da kiralık oynayan Romelu Lukaku’nun yeniden kiralık olarak gönderilmesine onay verdi. Satın alma opsiyonu ile Everton’a kiralanan Lukaku’nun, bir yıl sonra ise satışına onay verdi. Everton formasıyla kendini geliştiren Lukaku, Mourinho’ya kendini satmasına pişman etti. Portekizli hoca Lukaku’ya 85 milyon Euro ödeyerek sezon başında Manchester United kadrosuna katacaktı.
LİVERPOOL MAÇLARINI NASIL İZLİYOR?
Şu sıralar Premier Lig’de gol olup yağan Muhammed Salah’ta Mourinho’nun hışmına uğrayıp, gönderdiği isimlerden biriydi. 2013’te Basel’den 16 milyon Euro ödeyip Chelsea kadrosuna katılan Salah’ı Mourinho hiçbir zaman ilk 11 oyuncusu olarak görmedi. Genç oyuncuyu kadrosunda düşünmeyen Mourinho, önce Fiorentina’ya sonraki sezon ise satın alma opsiyonlu Roma’ya kiralanmasına yeşil ışık yaktı. Roma’nın 2016’da tapusunu aldığı Salah ortaya koyduğu performansla sezon başında Liverpool’a transfer oldu. Attığı 28 golle Premier Ligin en çok gol atan ismi olan Salah, her golünde Mourinho’ya pişmanlık yaşatmaya devam ediyor.
Chelsea’de bu isimleri harcayan Mourinho, İnter ve Real Madrid’de de boş durmadı. 2008’de İnter’e gelince vatandaşı Ricardo Quaresma’yı 25 milyon Euro’ya FC Porto’dan transfer etti. Ancak Mourinho’nun yıldızı vatandaşıyla barışmadı. Yedeklikten sıkılan Quaresma çareyi Chelsea’ye kiralık gitmekte buldu.
REAL MADRİD VUKUATLARI
Real Madrid döneminde Mourinho’nun hışmına ilk uğrayan Brezilyalı Kaka oldu. İlk sezonunda Kaka’ya ilk 11’de yer veren Mourinho, Real Madrid’deki ikinci yılında Brezilyalı yıldızı kulübeye çekti. Kaka ise çareyi ayrılmakla buldu. Real Madrid orta sahasının yük çeken ismi Lassana Diarra, ortaya koyduğu performansa rağmen Portekizli hocanın gözüne girmedi. Diarra’nın yerine Sami Khedira’yı transfer etti. 1999’da Real Madrid kalesini 18 yaşındayken korumaya başlayan Iker Casillas, yedek kulübesiyle ilk kez Jose Mourinho döneminde tanıştı. Kaleyi Diego Lopez’e teslim eden Mourinho, Casillas’ı küstüren isim oldu.
POGBA’YA 105 MİLYON EURO VERİP…
2016’da Manchester United’ın başına geçen Mourinho’nun ilk gözden çıkardığı isim 42 milyon Euro’ya Borussia Dortmund’dan alınan Henrikh Mkhitaryan oldu. Mourinho’nun gözüne girmekte zorlanan Mkhitaryan, bu sezon ara transferde Alexis Sanchez’la takas edilerek Arsenal’e gönderildi. Mourinho’nun kafayı taktığı son yıldız ise Juventrus’tan 105 milyon Euro’ya alınan Paul Pogba oldu. Son günlerde Pogba ile arası açılan Portekizli menajer Jose Mourinho, Fransız yıldızın satılmasında yönünde bir rapor hazırladı. Yıldız oyuncuyu yedek bırakmaya başlayan Mourinho, bu oyuncunun satılmasından gelen parayla Real Madrid’den Toni Kroos ve Raphael Varane’yi transfer etmek istediği spor basınına yansıdı.
[Hasan Cücük] 28.3.2018 [TR724]
İttihatçılara Allah’ın bir lütfu: 31 Mart Olayı [Dr. Serdar Efeoğlu]
Türkiye tarihinde üzerinden yıllar geçtiği halde aydınlatılamamış pek çok olay bulunmaktadır. Bunlardan birisi de Türk siyasi hayatında klişe bir “irtica” örneği olarak sunulan 31 Mart olayıdır.
Bugüne kadar 31 Mart’la ilgili yapılan çalışmalar genellikle birbirinin tekrarı olup olayın arka planını ortaya koymaktan uzaktır. Özellikle İttihat ve Terakki arşivinin günümüze kadar ulaşmaması da olayın anlaşılmasında önemli bir engel oluşturmaktadır.
Yapılan çalışmalarda ise İttihatçıların 31 Mart vakasını ayrıntılı bir şekilde araştırmak yerine alelacele yapılan yargılamalarla kapatmayı tercih ettikleri ön plana çıkmaktadır.
HÜRRİYET VE KAOS
İttihat ve Terakki Cemiyeti, 24 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanını sağladı. İkinci Meşrutiyetin ilanı ülkede büyük bir hürriyet ortamı oluşturdu. Bu özgürlük ortamında birçok yerde İttihatçılar vali, kaymakam ve memurlara baskı ile görevden el çektirdiler. Bazı yerlerde de düşük rütbeli İttihatçı subaylar üst rütbeli subaylara zorla Meşrutiyete bağlılık yemini ettirdiler.
İttihatçıların bütün memurları “jurnalci ve eski rejimin adamı” görerek aşağılamaları ve bundan polis teşkilatının da etkilenmesiyle İstanbul’da asayiş bozuldu. Hükümetin silah satışını serbest bırakmasıyla da pek çok silah dükkânı açıldı ve en ufak bir olayda silah kullanılmaya başlandı.
İttihatçıların “dine lakayt” tavırları karşısında Prens Sabahattin önderliğindeki “Ahrar Fırkası” muhafazakâr kesimin toplandığı bir muhalefet partisi oldu. İttihatçılar, haklarındaki iddialara karşılık “dindar” olduklarını göstermek için Ayasofya’da Mithat Paşa’nın ruhuna mevlit bile okuttular.
Ekim ayında Kör Ali ve İsmail Hakkı adlı iki hoca, Şeriatın uygulanmadığı iddiasıyla halkı galeyana getirerek Yıldız Sarayı’na yürüdü. Olay zorlukla bastırıldı ve elebaşları idam edildi.
İkinci bir hadisede ise Beşiktaş’ta bir Müslüman bir kadın Rum bahçıvana kaçmış ve bahçıvan, öfkeli bir kalabalık tarafından polis karakolunda linç edilmiştir. Bu sırada medrese öğrencilerinin askere alınmasına dair bir kanun tasarısının gündeme gelmesi de ulema ve öğrenciler tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
İttihatçıların “devr-i sabıkla” hesaplaşmaya yönelik politikaları da toplumda büyük hoşnutsuzluklara yol açtı. Ekim 1908’de Avusturya’nın Bosna Hersek’i ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve Girit’in Yunanistan’a katıldığını açıklaması; İttihatçıların prestijini iyice azalttı.
Bu sırada muhaliflerin faili meçhul cinayetlere kurban gitmeye başlaması gerginliği daha da artırdı. Bütün bu gelişmeler, toplumun bir kesiminin “gayrimemnun” hale gelmesiyle sonuçlandı.
AVCI TABURLARI
İttihatçılar, kendilerini ve “Meşrutiyeti” güvende hissetmediklerinden 3. Ordu bünyesindeki Avcı taburlarını Selanik’ten İstanbul’a getirdiler. Cemiyet, 1909 Şubat’ında da Kâmil Paşa hükümetini düşürerek kendisine yakın Hüseyin Hilmi Paşa’ya hükümet kurdurdu.
Avcı taburlarının Taşkışla’ya yerleştirilmesi, Abdülhamit’e bir gözdağı niteliğindeydi. Hâlbuki bu taburların subayları İttihatçı olsa da “alaylı subaylar” ve “erler” Padişaha bağlıydılar.
“Mektepli subay” olan İttihatçıların alaylıları tasfiye etmeye çalışmaları da önemli bir gerginlik sebebiydi. Bu sırada Taşkışla’daki muhafız taburlarının terhisleri ertelenmiş ve taburlardan birisi Yemen’e gönderilmek istenmiş, ancak gitmek istemeyince Avcı taburları tarafından sindirilmişlerdi.
Askerler İttihatçı subaylardan şikâyet etmekte, “talim” gerekçesiyle namaz kılma fırsatı tanınmadığını ve zorla şapka giydirileceğini iddia etmekte, bu iddialar asker arasında hızla yayılmaktaydı. Bazı mektepli subayların kışlaya sarhoş gelmeleri ve askerin dini hislerini dikkate almayan hareketleri de tepkileri artırmaktaydı.
Olayın başlangıcı ise Cemiyete muhalif Serbesti gazetesi yazarı Hasan Fehmi Bey’in Galata Köprüsü’nde bir suikast sonucunda öldürülmesi oldu. Katilin İttihatçı fedailerden birisi olduğu şeklindeki şüpheler, Cemiyete tepkiyi daha da artırdı.
Bu sırada İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’yle bağlantılı Volkan gazetesi sahibi Derviş Vahdeti sahneye çıktı. Vahdeti, özellikle Hasan Fehmi Bey suikastı sonrasında İttihatçılara çok ağır suçlamalarda bulunarak halkı ve askeri tahrik edecek yazılar yayınladı. Bu yazılarda İttihatçılar Hz. Hüseyin’i şehit ettiren Emevi halifesi Yezid’e benzetiliyordu.
AYASOFYA MEYDANINDA İSYAN
Rumi takvimle 31 Mart, Miladi takvimle de 13 Nisan (1909) günü Avcı taburları Ayasofya Meydanı’nda toplanarak isyan ettiler. Buraya gelen bazı din adamları ve medrese öğrencileri de isyana destek verdiler.
12 Nisan gecesi bir erin askerin ertesi gün “Şeriat istemek” için isyan edeceğini ihbar etmesine rağmen askeri hiyerarşi ve ihmaller yüzünden birkaç saat kaybedilmiş ve Hükümet olaya müdahalede geç kalmıştı.
İsyancıların talepleri, hadisenin önceden planlandığının bir göstergesiydi. Asiler “şeriatın yeniden hâkim olmasını, isyancıların af edilmesini, Harbiye Nazırı ve Meclis Başkanı’nın görevden alınmasını, mevcut subayların değiştirilmesini” talep ediyorlardı.
Asiler sokaklarda “mektepli subay” avına da çıktılar. Olaylar sırasında Cemiyete yakın bazı gazetelerin matbaaları tahrip edildiği gibi Ahmet Rıza zannedilerek Lazkiye Mebusu Arslan Bey ve Hüseyin Cahit’e benzetilerek Adliye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü. Benzer isyanlar Bursa, Erzincan ve Erzurum’da da yaşandı.
Aslında isyanın bir lideri yoktu ve bilinen önderlerinin “çavuş” rütbesinde olmaları, başarı ihtimalini ortadan kaldırmıştı. Ancak olayın tarzı, ülkeyi bir iç savaşa götürebilirdi.
Bu aşamada Hükümet, isyancılara karşı silah kullanmama kararı aldı. Abdülhamit de kardeşkanı dökülmesi endişesiyle silahlı müdahale istemedi. İsyan sırasında İttihatçı liderlerin bir kısmı İstanbul’u terk ettiler, bazıları da saklandılar.
“HAREKET ORDUSU” İSTANBUL’DA
İsyan üzerine İttihatçıların “Kâbe-i Hürriyet” dedikleri Selanik’te oluşturulan “Hareket Ordusu” İstanbul’a doğru yola çıktı. Bu ordu, Abdülhamit’in de onayıyla İstanbul’a girdi.
Hareket Ordusu, gönüllülük esasına dayandığından bu kuvvetlerin içinde Bulgar, Yunan ve Sırp çetecilerle Musevi gönüllüler de yer alıyordu. Bu kuvvetler kolayca şehre hâkim oldular. Hareket Ordusu buna rağmen en ufak direnişe bile çok sert karşılık verdi. Bazı kışla ve karakollar önünde top kullanıldı.
İsyanın bastırılmasından sonra sıra suçluların tespitine geldi. “Divan-ı Harbî Örfîler” kurularak yargılamalar yapıldı. Derviş Vahdeti başta olmak üzere altmış iki kişi idama mahkûm edildi. Beş yüz civarında da sürgün ve hapis cezası verildi.
Böylesine önemli bir olayda yargılamaların olayın mahiyetinin anlaşılmasına yönelik olmadığı ve kararların çok hızlı bir şekilde alındığı görülmektedir. İsyancıların doğrudan meşrutiyete karşı çıkmamalarına rağmen mahkeme kararlarında “eski düzeni arzulama” anlamında “irtica” ifadesi kullanılmış ve böylece Müslüman kesimin “gerici” olduğuna vurgu yapan bir önyargı oluşmasına zemin hazırlanmıştır.
BİR DEVRİN SONU
İttihat ve Terakki, isyanın sorumlusu olarak iktidarının önündeki en büyük engel olan Abdülhamit’i görmüş ve Padişah, çıkarılan fetva ile hal’ edilmiştir. Abdülhamit olayda kendisinin bir dahlinin olup olmadığının anlaşılması için tahkikat açılmasını istemişse de İttihatçılar buna yanaşmadılar.
İttihatçılar bu olayı “Allah’ın bir lütfu olarak” görerek yönetimi tamamen kontrollerine aldılar. Önceden planladıkları gibi ordu ve bürokraside büyük bir tasfiye gerçekleştirdiler. “Örfi idare” ile de muhalefeti susturarak ülkeyi büyük bir baskı ile yönetmeye başladılar. Abdülhamit’in yerine hükümdar olan V. Mehmet Reşad da sembolik bir padişaha dönüştürüldü.
Bu kadar önemli bir olayın aktörlerinin tam olarak netleşmemiş olması çok ilginç bir durumdur. Olayda Abdülhamit, Derviş Vahdeti, Avcı taburları, Prens Sabahattin ve İngilizler gibi çeşitli aktörlerin etkili olduğu ileri sürülmesine karşılık İttihatçılar olayın üstünü kapattılar. Hatta Abdülhamit’in bir mahkeme kurularak olayın perde arkasındakilerin bulunması isteğine de Küçük Sait Paşa’nın ifadesiyle “Padişah aklanırsa halimiz ne olur?” diyerek karşı çıktılar.
Ne yazık ki bu tür olaylardan ders alınmamış olacak ki, 15 Temmuz darbesinde de darbenin içyüzünün anlaşılmaması için yoğun bir gayret sarf edildiği ve üstünün kapatılmasının hedeflendiği görülmektedir. Ancak bunun 31 Mart olayında da olduğu gibi kimseye bir fayda sağlamayacağı muhakkaktır.
Kaynaklar: B. Kodaman, “A. Şeref Efendiye Göre 31 Mart Hadisesi”, A. Turan Alkan, “31 Mart Vakası ve Sonuçları”, Yeni Türkiye, Ankara 2000; N. Aysal, Örgütlenmeden Eyleme Geçiş: 31 Mart Olayı”, Atatürk Yolu, S. 37-38, 2006.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 28.3.2018 [TR724]
Bugüne kadar 31 Mart’la ilgili yapılan çalışmalar genellikle birbirinin tekrarı olup olayın arka planını ortaya koymaktan uzaktır. Özellikle İttihat ve Terakki arşivinin günümüze kadar ulaşmaması da olayın anlaşılmasında önemli bir engel oluşturmaktadır.
Yapılan çalışmalarda ise İttihatçıların 31 Mart vakasını ayrıntılı bir şekilde araştırmak yerine alelacele yapılan yargılamalarla kapatmayı tercih ettikleri ön plana çıkmaktadır.
HÜRRİYET VE KAOS
İttihat ve Terakki Cemiyeti, 24 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanını sağladı. İkinci Meşrutiyetin ilanı ülkede büyük bir hürriyet ortamı oluşturdu. Bu özgürlük ortamında birçok yerde İttihatçılar vali, kaymakam ve memurlara baskı ile görevden el çektirdiler. Bazı yerlerde de düşük rütbeli İttihatçı subaylar üst rütbeli subaylara zorla Meşrutiyete bağlılık yemini ettirdiler.
İttihatçıların bütün memurları “jurnalci ve eski rejimin adamı” görerek aşağılamaları ve bundan polis teşkilatının da etkilenmesiyle İstanbul’da asayiş bozuldu. Hükümetin silah satışını serbest bırakmasıyla da pek çok silah dükkânı açıldı ve en ufak bir olayda silah kullanılmaya başlandı.
İttihatçıların “dine lakayt” tavırları karşısında Prens Sabahattin önderliğindeki “Ahrar Fırkası” muhafazakâr kesimin toplandığı bir muhalefet partisi oldu. İttihatçılar, haklarındaki iddialara karşılık “dindar” olduklarını göstermek için Ayasofya’da Mithat Paşa’nın ruhuna mevlit bile okuttular.
Ekim ayında Kör Ali ve İsmail Hakkı adlı iki hoca, Şeriatın uygulanmadığı iddiasıyla halkı galeyana getirerek Yıldız Sarayı’na yürüdü. Olay zorlukla bastırıldı ve elebaşları idam edildi.
İkinci bir hadisede ise Beşiktaş’ta bir Müslüman bir kadın Rum bahçıvana kaçmış ve bahçıvan, öfkeli bir kalabalık tarafından polis karakolunda linç edilmiştir. Bu sırada medrese öğrencilerinin askere alınmasına dair bir kanun tasarısının gündeme gelmesi de ulema ve öğrenciler tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
İttihatçıların “devr-i sabıkla” hesaplaşmaya yönelik politikaları da toplumda büyük hoşnutsuzluklara yol açtı. Ekim 1908’de Avusturya’nın Bosna Hersek’i ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve Girit’in Yunanistan’a katıldığını açıklaması; İttihatçıların prestijini iyice azalttı.
Bu sırada muhaliflerin faili meçhul cinayetlere kurban gitmeye başlaması gerginliği daha da artırdı. Bütün bu gelişmeler, toplumun bir kesiminin “gayrimemnun” hale gelmesiyle sonuçlandı.
AVCI TABURLARI
İttihatçılar, kendilerini ve “Meşrutiyeti” güvende hissetmediklerinden 3. Ordu bünyesindeki Avcı taburlarını Selanik’ten İstanbul’a getirdiler. Cemiyet, 1909 Şubat’ında da Kâmil Paşa hükümetini düşürerek kendisine yakın Hüseyin Hilmi Paşa’ya hükümet kurdurdu.
Avcı taburlarının Taşkışla’ya yerleştirilmesi, Abdülhamit’e bir gözdağı niteliğindeydi. Hâlbuki bu taburların subayları İttihatçı olsa da “alaylı subaylar” ve “erler” Padişaha bağlıydılar.
“Mektepli subay” olan İttihatçıların alaylıları tasfiye etmeye çalışmaları da önemli bir gerginlik sebebiydi. Bu sırada Taşkışla’daki muhafız taburlarının terhisleri ertelenmiş ve taburlardan birisi Yemen’e gönderilmek istenmiş, ancak gitmek istemeyince Avcı taburları tarafından sindirilmişlerdi.
Askerler İttihatçı subaylardan şikâyet etmekte, “talim” gerekçesiyle namaz kılma fırsatı tanınmadığını ve zorla şapka giydirileceğini iddia etmekte, bu iddialar asker arasında hızla yayılmaktaydı. Bazı mektepli subayların kışlaya sarhoş gelmeleri ve askerin dini hislerini dikkate almayan hareketleri de tepkileri artırmaktaydı.
Olayın başlangıcı ise Cemiyete muhalif Serbesti gazetesi yazarı Hasan Fehmi Bey’in Galata Köprüsü’nde bir suikast sonucunda öldürülmesi oldu. Katilin İttihatçı fedailerden birisi olduğu şeklindeki şüpheler, Cemiyete tepkiyi daha da artırdı.
Bu sırada İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’yle bağlantılı Volkan gazetesi sahibi Derviş Vahdeti sahneye çıktı. Vahdeti, özellikle Hasan Fehmi Bey suikastı sonrasında İttihatçılara çok ağır suçlamalarda bulunarak halkı ve askeri tahrik edecek yazılar yayınladı. Bu yazılarda İttihatçılar Hz. Hüseyin’i şehit ettiren Emevi halifesi Yezid’e benzetiliyordu.
AYASOFYA MEYDANINDA İSYAN
Rumi takvimle 31 Mart, Miladi takvimle de 13 Nisan (1909) günü Avcı taburları Ayasofya Meydanı’nda toplanarak isyan ettiler. Buraya gelen bazı din adamları ve medrese öğrencileri de isyana destek verdiler.
12 Nisan gecesi bir erin askerin ertesi gün “Şeriat istemek” için isyan edeceğini ihbar etmesine rağmen askeri hiyerarşi ve ihmaller yüzünden birkaç saat kaybedilmiş ve Hükümet olaya müdahalede geç kalmıştı.
İsyancıların talepleri, hadisenin önceden planlandığının bir göstergesiydi. Asiler “şeriatın yeniden hâkim olmasını, isyancıların af edilmesini, Harbiye Nazırı ve Meclis Başkanı’nın görevden alınmasını, mevcut subayların değiştirilmesini” talep ediyorlardı.
Asiler sokaklarda “mektepli subay” avına da çıktılar. Olaylar sırasında Cemiyete yakın bazı gazetelerin matbaaları tahrip edildiği gibi Ahmet Rıza zannedilerek Lazkiye Mebusu Arslan Bey ve Hüseyin Cahit’e benzetilerek Adliye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü. Benzer isyanlar Bursa, Erzincan ve Erzurum’da da yaşandı.
Aslında isyanın bir lideri yoktu ve bilinen önderlerinin “çavuş” rütbesinde olmaları, başarı ihtimalini ortadan kaldırmıştı. Ancak olayın tarzı, ülkeyi bir iç savaşa götürebilirdi.
Bu aşamada Hükümet, isyancılara karşı silah kullanmama kararı aldı. Abdülhamit de kardeşkanı dökülmesi endişesiyle silahlı müdahale istemedi. İsyan sırasında İttihatçı liderlerin bir kısmı İstanbul’u terk ettiler, bazıları da saklandılar.
“HAREKET ORDUSU” İSTANBUL’DA
İsyan üzerine İttihatçıların “Kâbe-i Hürriyet” dedikleri Selanik’te oluşturulan “Hareket Ordusu” İstanbul’a doğru yola çıktı. Bu ordu, Abdülhamit’in de onayıyla İstanbul’a girdi.
Hareket Ordusu, gönüllülük esasına dayandığından bu kuvvetlerin içinde Bulgar, Yunan ve Sırp çetecilerle Musevi gönüllüler de yer alıyordu. Bu kuvvetler kolayca şehre hâkim oldular. Hareket Ordusu buna rağmen en ufak direnişe bile çok sert karşılık verdi. Bazı kışla ve karakollar önünde top kullanıldı.
İsyanın bastırılmasından sonra sıra suçluların tespitine geldi. “Divan-ı Harbî Örfîler” kurularak yargılamalar yapıldı. Derviş Vahdeti başta olmak üzere altmış iki kişi idama mahkûm edildi. Beş yüz civarında da sürgün ve hapis cezası verildi.
Böylesine önemli bir olayda yargılamaların olayın mahiyetinin anlaşılmasına yönelik olmadığı ve kararların çok hızlı bir şekilde alındığı görülmektedir. İsyancıların doğrudan meşrutiyete karşı çıkmamalarına rağmen mahkeme kararlarında “eski düzeni arzulama” anlamında “irtica” ifadesi kullanılmış ve böylece Müslüman kesimin “gerici” olduğuna vurgu yapan bir önyargı oluşmasına zemin hazırlanmıştır.
BİR DEVRİN SONU
İttihat ve Terakki, isyanın sorumlusu olarak iktidarının önündeki en büyük engel olan Abdülhamit’i görmüş ve Padişah, çıkarılan fetva ile hal’ edilmiştir. Abdülhamit olayda kendisinin bir dahlinin olup olmadığının anlaşılması için tahkikat açılmasını istemişse de İttihatçılar buna yanaşmadılar.
İttihatçılar bu olayı “Allah’ın bir lütfu olarak” görerek yönetimi tamamen kontrollerine aldılar. Önceden planladıkları gibi ordu ve bürokraside büyük bir tasfiye gerçekleştirdiler. “Örfi idare” ile de muhalefeti susturarak ülkeyi büyük bir baskı ile yönetmeye başladılar. Abdülhamit’in yerine hükümdar olan V. Mehmet Reşad da sembolik bir padişaha dönüştürüldü.
Bu kadar önemli bir olayın aktörlerinin tam olarak netleşmemiş olması çok ilginç bir durumdur. Olayda Abdülhamit, Derviş Vahdeti, Avcı taburları, Prens Sabahattin ve İngilizler gibi çeşitli aktörlerin etkili olduğu ileri sürülmesine karşılık İttihatçılar olayın üstünü kapattılar. Hatta Abdülhamit’in bir mahkeme kurularak olayın perde arkasındakilerin bulunması isteğine de Küçük Sait Paşa’nın ifadesiyle “Padişah aklanırsa halimiz ne olur?” diyerek karşı çıktılar.
Ne yazık ki bu tür olaylardan ders alınmamış olacak ki, 15 Temmuz darbesinde de darbenin içyüzünün anlaşılmaması için yoğun bir gayret sarf edildiği ve üstünün kapatılmasının hedeflendiği görülmektedir. Ancak bunun 31 Mart olayında da olduğu gibi kimseye bir fayda sağlamayacağı muhakkaktır.
Kaynaklar: B. Kodaman, “A. Şeref Efendiye Göre 31 Mart Hadisesi”, A. Turan Alkan, “31 Mart Vakası ve Sonuçları”, Yeni Türkiye, Ankara 2000; N. Aysal, Örgütlenmeden Eyleme Geçiş: 31 Mart Olayı”, Atatürk Yolu, S. 37-38, 2006.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 28.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
