Kalpleri Yumuşatan Mübarek Ay [Mehmet Ali Şengül]

Kainata dikkatle bakıldığında, müthiş bir düzen, sistem ve ahenk içinde olduğunu ve hiçbir şeyin başı bozuk hareket etmediğini, emre itaatteki inceliğin şuurunda  hareket ettiğini ve  fevkalade Kemal-i Rububiyet içinde vazifelerine devam ettiklerini müşahade ediyoruz. Bu mükemmel müşahade ettiğimiz  varlıklarla beraber, şefkat ve merhameti sonsuz Allah’ın maddi-manevi nimetlerinden de istifade etmekteyiz. 

Ne var ki, böylesine nimetler denizinde yüzmekte olan insan, gafletinden dolayı bu hakikatleri ve güzellikleri, baş döndürücü  sistemleri göremiyor, aklını ve iradesini suistimal ederek ortalığı fesada veriyor, katıp karıştırıyor; nizamı bozup mes’ul duruma düşebiliyor.     
      
Cenab-ı Hak Yusuf suresi 105. ayette, “Göklerde ve yerde Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini gösteren nice deliller vardır ki, insanlar yanından geçip gittikleri halde yüzlerini çevirdiklerinden farkına varmazlar.” Buyurmaktadır.
      
Bunun için bir kışla durumunda olan küre-i arz ve bu kışlada asker bulunan insanlar, yaratılış gayesinin idrak ve şuuruna ermek için  belli emir ve yasaklarla talime tabi tutulmaktadırlar.
     
Ehl-i iman olan mü’minler, birçok hikmetlerin gizli bulunduğu namaz ve oruçla, adeta komut  alıp bir kumandanı dinler gibi namaz vakitlerinde, iftar ve sahurlarda, kumandanlar kumandanı Allah'tan emir alarak hareket ediyor;  önünde  sofra hazır ama, vakit girmediği ve izin verilmediği için, helal nimetlere  bile elini uzatamıyor ve emri (ezanı) bekliyor.
      
En basit bir ikrama ve küçük bir hediyeye bile teşekkür eden insan, Allah'ın sonsuz  nimetlerine karşı nankörce davranarak, namaz ve oruç gibi ibadetlerde tembellik gösterebiliyor. Böylece kazanma kuşağında kaybetme  tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliyor. Bu kayıp mü’min için ne büyük bir talihsizliktir!
      
Oruçla zengin, fakirin halini anlar. Ona yardım elini uzatır. Onların dertlerine  ve sıkıntılarına karşı zekat, sadaka, kurban gibi yardımlarıyla ortak olur. Böylece fakirin duasını alır, kalbini kazanır. O zaman zenginin malında  fakirin gözü  kalmaz. Verdiği hizmeti  hilesiz, severek yerine getirir. Bu suretle sevgi, içtimâi  denge, huzur  ve güven ortamı oluşur.
       
İnsan oruçla, ferman dinlemeyen, hep kötülük telkin eden nefsine söz  dinletir. Bütün uzuvlarına oruç tutturmak suretiyle gözünü haramdan,  dilini gıybet ve yalandan korur. Kıymetini ve değerini bilemediği, yer  yer israf edip çöpe attığı Allah'ın paha biçilmez nimetlerinin, oruçla  kıymetini anlar.
      
Kalplerin yumuşadığı bu mübarek Ramazan-ı Şerif’te, Allah'ı kullarına sevdirme büyük  bir fırsattır. Gecesini, gündüzünü, iftarını ve gerekirse sahurunu bile  iyi değerlendirerek  insanların gönüllerine girilebilir. Bu mübarek ayın en  önemli hususiyetlerinden birisi de budur. 
    
Kalplerin yumuşamasına vesile olan bu mübarek ayda, başta anne-babalar olmak üzere bütün  akrabalar ve ehl-i iman ile değişik vesilelerden dolayı kalp kırma ve gönül yıkma olmuş ise; aradaki kırgınlıkları (onlar kabul etmeseler bile) ortadan kaldırmaya gayret edilmelidir. Çünkü, Allah ve Resulullah’ı temsil eden ehl-i imana yakışan budur. Mümkün olduğu ölçüde, kalp kırıcı ve gönül yıkıcı kavga ve gürültüye meydan verilmemelidir. 
      
Kur'an-ı Muciz-ul Beyan’da Bakara suresi 183-187. Ayetlerde Rabbimiz: 
“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki fenalıklardan korunursunuz.”
       
(Orucun sayısız hikmetleri vardır: Allah’ın, kâinatın Rabbi olduğu gerçeğinin daha geniş çapta anlaşılmasını sağlar. İnsanın ruhunu kötü etkilerden, hırslardan korur. Bedenine iyi bir perhiz yaptırarak zararlı maddeleri atmasına vesile olur. İnsanlara açların ve fakirlerin sıkıntılarını tattırarak toplumdaki dengesizlikleri gidermeye katkıda bulunur, Haramlardan uzaklaşmaya vesile olarak, kişinin ebedî hayatını korur. Hülasa bütün bu gayeleri Kur’ân, korunma (ittika) kelimesiyle özetlemiş olmaktadır. S.Y.)
   
“Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir. Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”

“ O sayılı günler, ramazan ayıdır. O ramazan ayı ki, insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim ramazan ayının hilâlini görürse, o gün oruç tutsun. Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar.  Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı ta’zim etmenizi ister. Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir. “
    
“Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.  Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.”
    
“(Ey kocalar), oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde, eşlerinize yaklaşmak size helâl kılındı.  Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz.  Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için yüzünüze bakıp, size bu lütufta bulundu. Artık bundan böyle onlara yaklaşıp, Allah’ın sizin için takdir buyurduğu neslin arayışı içinde olun. Şafak vaktine, günün ağarması gecenin karanlığından fark edilinceye kadar yiyin için. Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz sırada eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın yasak sınırlarıdır, sakın o hudutlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah insanlara, zararlardan sakınıp korunmaları için âyetlerini iyice açıklar.”  buyurmaktadır.
     
Velhasıl; Ramazan-ı Şerif ve onun orucu, dünya ve ahiret hayatının  kazanılmasında çok büyük bir fırsattır. Bir daha Allah ya nasip eder, ya etmez. Hakkıyla onu eda eden, namaz ve orucunda hassas ve titiz bulunan, bütün uzuvlarıyla oruç tutarak  bu şerefli ayı evinde misafir eden,  böylece onun kıymetini  takdir edip değerlendiren mü’minlere ne mutlu! 
     
Bugün en ağır şartlar altında bulunan mağdur, mazlum, mahkum, hürriyeti elinden alınmış, esaret altında  çok büyük sıkıntılara rağmen, Allah’ın emri olan namaz ve oruç gibi ibadetlerini ihmal etmeyip yerine getirme gayreti içinde bulunan, her hadiseye karşı sabırla mukabelede bulunan, kadın-erkek bütün kardeşlerimizin en kısa zamanda necata ermelerini Cenab-ı Haktan diler ve dua ederim. Bu vesileyle mübarek Ramazan-ı Şerif’in  bütün ehl-i imanın  affına ve necatına vesile olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ederim.

[Mehmet Ali Şengül] 10.6.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Kimin için kime karşı? [Akif Umut Avaz]

Erdoğan’ı Katar konusunda sergilediği gibi telaş, endişe ve büyük bir can havliyle hareket ederken en son ne zaman görmüştünüz? Hayır, 15 Temmuz’daki askeri darbe girişimi sırasında değil. Tam tersine “Allah’ın bir lütfu” olarak kayıtlara geçirdiği darbe girişiminin Hulusi Akar, Hakan Fidan, Zekai Aksakallı, Ümit Dündar ve Abidin Ünal gibi adamlara ihale edilmiş kendi yapımı bir kumpas olduğunu bilmenin büyük rahatlığı içerisindeydi o gün. Zaten amaçladıkları sonuçları elde etmek üzere senarize edilmiş, kareografisi mutlak bir başarısızlığa göre yapılmış bu kontrollü ve kumpas darbenin asıl faillerinin kim olduğu ortalığa saçılan yeni delillerle yavaş da olsa gün be gün netleşiyor.

Erdoğan’ın Katar konusundaki telaş ve heyecanı, bana göre, daha ziyade 7 Şubat 2012 günü “sır küpüm” dediği MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı bir yargı soruşturmasından kurtarmak için giriştiği canhıraş çabaya benziyor. Hatırlarsanız Erdoğan, bir gece yarısı apar topar Meclis’ten tartışmalı bir yasa çıkarmış ve Fidan ile birlikte MİT personelini dokunulmazlık zırhına kavuşturmuştu.

Tabii bir de, 17/25 Aralık 2013’te patlak veren büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalına dair soruşturmaları akamete uğratmak için giriştiği, sesine sinmiş korkular içerisindeki canhıraş çabasını andırıyor. Hatırlayalım, Erdoğan 17 Aralık sabahı bir taraftan telefonda kısık sesle defalarca konuştuğu oğlu Bilal’le miktarı belli olmayan, ama yüz milyonlarca dolar/avro olduğu tahmin edilen, evindeki nakit para istifini sıfırlamaya çalışmıştı. Diğer taraftansa, astlarını suç işlemeye teşvik edip bunları suç olmaktan çıkarma sözü veren dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın “biz yasa yapan yeriz” ifadesinin hakkını vermişti. Meclis’ten canhıraş şekilde yasa üzerine yasa çıkartmış, emniyet teşkilatını, yargıyı çalışamaz hale getirmiş ve akabinde bağımsız yargı ve etkin emniyet teşkilatının köküne kibrit suyu dökmek için elinden geleni ardına koymamıştı.

KATAR, ERDOĞAN’IN ŞAHSİ MESELESİ…

Ne Fidan meselesi ne de rüşvet karşılığı önüne yattıkları Reza Zarrab’la alengirli ilişkilerinin ortaya saçıldığı 17/25 Aralık yolsuzluk skandalı Türkiye’nin bir milli meselesi değildi. Yakın çevresi ile birlikte doğrudan kendisi ve ailesinin o güne kadar çevirdiği pis işlerin ortalığa saçılmasından duyduğu telaş ve endişe, Erdoğan’ı can havliyle hareket etmeye itmişti. Tıpkı Katar meselesinin ittiği gibi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan’ı da kapsayan ziyaretinin hemen ardından gelen Arap ülkelerinin Katar’a yönelik blokaj kararı üzerine Erdoğan ve çevresi büyük bir telaş ve panik yaşadı. Gerçi olacakların kokusunu önceden almış olmalılar ki Katar’a yönelik hamle daha gelmeden bir iki gün önce başlayarak devletin resmi yayın organlarına ve havuz medyasına Katar hakkında olumlu kamuoyu oluşturacak bazı haberler peşinen yaptırılmıştı. Katar’a asker gönderme kararının psikolojik altyapısını oluşturmak için, mesela, 15 Temmuz darbe girişimi esnasında Erdoğan’ı korumak üzere Katar’ın Türkiye’ye silahlı bir güç gönderdiği bile yazılmıştı.

İddiaya göre, Katar Büyükelçisi Salim Bin Mübarek Al-Şafi, Erdoğan’ın darbe girişiminden bir gün sonra Katar Büyükelçiliği’ne bir mektup göndererek, Doha yönetiminden kendisini suikast girişimlerine karşı koruması için Özel Birliklerini göndermesini istedi. Katar da 150 kişiden oluşan Özel Kuvvetlerini bir uçakla Ankara’ya yolladı. Yine iddiaya göre, Katar Özel Kuvvetleri 19 Temmuz’da sessiz sedasız Ankara’dan ayrıldı.

NE BU ACELE, BU TELAŞ!..

Şu tesadüfe(!) bakın ki bugün de Katar’ın Türkiye’nin savunma desteğine ihtiyacı var(!) Yakın bir dost ve müttefik olarak Erdoğan bunu sağlamak için canhıraş şekilde çalışıyor. Meclis’ten apar topar çıkarılan bir kanun, kendisine ulaşır ulaşmaz Erdoğan tarafından imzalanıyor. Böylece Katar’a Mehmetçiğin gönderilmesinin önü açılıyor. Öyle ki, insanın ‘ne bu acele, bu telaş!’ diyesi geliyor. Belli ki, yine 7 Şubat 2012 ve 17-25 Aralık 2013’te olduğu gibi Erdoğan ve ailesini yakinen ilgilendiren şahsi bir durum söz konusu.

Bunun ne kadar akçeli, ne kadar duygusal bir durum olduğunu da aslında herkes biliyor. Hala bilmeyenler, Erdoğan’ın mafyatik yöntemlerle iç ettiği milyarlarca doların geçici uluslararası dolaşımının izini sürsün ve sonra da “Katar aldı” altında Türkiye’de el değiştiren ya da özelleştirilen şirketlerin ve kurumların uzun listesine şöyle bir baksın.

Stratejik izahlar, jeopolitik açıklamalar bir yana ben Erdoğan ile Katar arasındaki çok özel ilişkileri, belki size biraz tuhaf gelecek ama, 28 Şubat sürecindeki Mesut Yılmaz hükümeti ile Aydın Doğan arasındaki ilişkilere benzetiyorum biraz. Hatırlarsanız hangisinin çıkarının nerede başlayıp nerede bittiğinin belli olmadığı tuhaf bir ilişkiler sistematiğiydi. Yılmaz’ın kendi çapında bir siyasi gücü, Özal’ın mirası olan ANAP’tan kendisine kalmış iyi kötü bir etki alanı ve sosyal bir hinterlandı vardı. Aydın Doğan’da ise, Mesut Yılmaz’ın işine yarayacak çok şey vardı. Neticede, hükümet kurup hükümet yıkabildiği o günlerde Aydın Doğan, petrol (enerji), bankacılık (Dışbank), inşaat, turizm, haberleşme işleri de olan en büyük medya patronu durumundaydı.

AYDIN DOĞAN GİBİ ÜLKE…

Katar da zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarıyla çok karlı enerji işi olan, bol parasıyla Körfez’de bir finans merkezi haline gelen, turizmle sadece bölgenin değil dünya jet setinin de gözdesi olan, El Cezire televizyonu vasıtasıyla bölge ülkelerinin siyasetleri üzerinde etkili olan aile şirketi niteliğindeki bir ülke durumunda. Yılmaz’ın Türkiye’yi, Aydın Doğan’ın medyası üzerinden seslendirdiği duyarlılıklara göre yönetmeye çalıştığı gibi Erdoğan da Katar’ınmış gibi sunduğu bazı çıkarlara göre Türkiye’yi Katar’ın peşine kuyruk yapıp ülkeyi mafyatik bir aile şirketi gibi yönetiyor, parselliyor, satıyor, alıyor. Erdoğan’ın 80 milyonluk Türkiye’yi aile şirketi gibi yönetme eğilimine ilham veren bile Katar olabilir. Kim bilir?

Fiilen gerçekleşir mi gerçekleşmez mi bugünden bilinmez ama, yasal altyapısı hızla oluşturulan Katar’a asker göndermenin Türkiye’nin milli menfaatlerini enterese edebilecek hiçbir yönü bulunmuyor. Büyük bir acele ve telaş içerisinde Katar’a arka çıkma çabasının ne jeopolitik, ne ulusal güvenlik, ne askeri, ne siyasi, ne de diplomatik bir mantığı da bulunmuyor. Türkiye göndereceği askerlerle Katar’da kim için kime karşı duracak? Burnumuzun dibindeki Suriye’de oyun dışı kalmışken, Kıbrıs’ta bile edilgen bir konuma itilmişken, Ege’de işgal edilen Türk adalarına dair şikayetler ayyuka çıkmışken kılı kıpırdamayan Erdoğan rejiminin, Katar konusundaki bu canhıraşane telaşının anlamı ne olabilir?

KATAR NEYLE SUÇLANMIŞSA ERDOĞAN FAZLASINI YAPTI

Arap coğrafyasının ortasında Türkiye’nin vasat bir ilçesi büyüklüğündeki (Türklerin yönetiminde kaldığı dönemlerde Osmanlı idari sisteminde Katar zaten bir kaymakamlıktı), kendi doğal nüfusu 350 binden ibaret olan Katar’ı diğer Körfez ülkeleriyle birlikte Suudi Arabistan ve Mısır’ın başını çektiği Arap öfkesine karşı Türkiye mi koruyacak? Erdoğan’ın telaşını anlamak mümkün. Çünkü, bugün Katar neyle suçlanıyorsa Erdoğan rejiminin aynı şeyleri çok daha fazlasıyla yaptığını bilmeyen yok.

Belli ki uluslararası sistem, radikal İslamcı terör örgütlerine olan desteği konusunda Katar’ın yola getirilmesi işini bölgesel ortaklarına ihale etmiş. Katar’ın cirmi göz önüne alındığında yadırganacak bir tavır değil. Türkiye ölçeğindeki bir ülkeyi mafyatik yöntemlerle idare eden Erdoğan rejiminin ise, benzeri bölgesel güçlerle hizaya getirilmesi güç. Bu, Erdoğan rejiminin Katar’ınkileri hayli hayli aşan aşırılıklarından dolayı Türkiye’nin farklı ölçeklerdeki aktörlerle de olsa benzer şekilde sigaya çekilmeyeceği anlamına gelmez.

Türkiye’yi mafyatik bir aile şirketi gibi yöneten Erdoğan için ülke menfaatlerinin ya da ulusal güvenliğin öncelikli olmadığını pek çok kez tecrübe ettik. Katar meselesi de Erdoğan’ın şahsi işleri listesine sadece yeni bir ek olmaktan ibaret. Şu an zaten 90 civarında askerimizin olduğu Katar’a 200-250, bilemedin 500-600 asker daha göndermenin “dostlar bizi pazarda görsün” babından öte bir anlamı yok. Bununla birlikte, meseleyi “Katar düşerse Türkiye düşer” noktasına taşımaları, Erdoğan ve yanlılarının ağır suçlamalar altındaki bu ülkeyle nasıl bir kader ortaklığı içerisinde olduğunu gözler önüne seriyor.

KATAR’I KISKACA ALANLAR TÜRKİYE’Yİ CEVAPSIZ BIRAKMAZ

Katar sorunu uluslararası toplumu terör ve İslamcı radikalizme verdiği destek boyutuyla ilgilendirmekle birlikte, anlaşılan o ki, özünde Araplararası bir mesele olarak çevrelenip Araplararası bir çözüm denklemi içerisinde halledilmesi öngörülüyor. Katar’ın meseleyi Araplararasılıktan çıkarıp bölgesel ve uluslararasılaştırma çabalarının ise cevapsız kalmayacağı aşikâr. Katar’ın bu konuda özellikle İran’ı ve Türkiye’yi araçsallaştırmaya çabaladığı görülüyor. Katar’ın bu çabalarına Türkiye’nin iştiyakla yaklaşmasını Katar’ı kıskaca alan ülkelerin cevapsız bırakacağını sanmak için aptaldan öte bir şey olmak gerekiyor.

Ortada makul ve sağlıklı bir yönetim, demokrasi ve hukuk çerçevesinde işleyen bir devlet olsaydı, hiçbir ulusal çıkarına karşılık gelmeyen böyle bir talebe Türkiye’nin uzak duracağını herkes tahmin edebilirdi. Ancak, öyle bir devlet olmadığı gibi, bugün ortada ülke ve devletin kaderiyle oynayan tek aktör olarak sadece Erdoğan ve ailesi, Erdoğan ve ailesinin bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasları ve bu ihtirasların beraberinde getirdiği sınırları belirsiz alengirli ve kirli ilişkileri bulunuyor.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ve Suudi Arabistan’ın, Mısır’ın desteği olmaksızın dahi, bölgedeki askeri hakimiyetinin ne düzeyde olduğunu merak edenler 2011 Mart’ına damgasını vuran Bahreyn’deki “Yarımada Kalkanı” operasyonuna bakabilir. Hac mevsiminin yaklaşmakta olduğu bir hengamede Suudilerin ellerindeki kozların sanıldığından fazla olduğunu anlayabilmek için Erdoğan ve aveneleri yine belli ki, aptalca ihtirasları ve hevesleri yüzünden yaşanacak tüm sıkıntıları fiilen tecrübe etmeyi bekliyor. Suriye’de, Mısır’da, Libya’da, Rusya’da ve daha pek çok konuda olduğu gibi.

Erdoğan’ın Türkiye için bir değer olmaktan çıkarak taşınması güç bir yük haline gelmesinin üzerinden yıllar geçiyor. Erdoğan ve doyumsuz ailesinin gölgesinde geçirilen her gün Türkiye’ye ağır faturalarıyla birlikte geliyor. Erdoğan’ın makuliyetten uzak ihtirasları Türkiye’yi hem Doğu’da hem de Batı’da kendisinden uzak durulması gereken bir tehdit unsuru haline getiriyor.

Erdoğan her ne zaman şehirleri, ülkeleri zikrederek Batı’yı, Avrupa’yı tehdit etse akabinde bombaların patlaması ve bu bombaları patlatanların çoğunun yolunun mutlaka Türkiye’den geçmiş olması artık kimseyi şaşırtmıyor. Bu kesişmeler ve örtüşmeler basit birer tesadüf olarak da görülmüyor. Tıpkı, Katar yaptırımları çerçevesinde açıklanan teröre destek verenler listesindeki 59 kişiden en az üçünün Erdoğan’la beraberliğine dair fotoğraflarının hiç kimseyi şaşırtmadığı gibi. Tıpkı, Türkiye’de Hayrettin Karaman’ın ve Mehmet Görmezgillerin üstlendiği Erdoğan ve şürekasının her türlü sapkınlıklarına İslami kılıf giydirme misyonunu Arap dünyasında üstlenen Yusuf el-Kardavi’nin de bu listede olması gibi.

KATAR’DAN BİZE NE?

Arap ülkelerinin ve bu ülkelere Katar’ı yola getirme misyonu yükleyen Batılı güçlerin Katar’la ilgili endişelerine yol açan gerekçelerinin tamamı Erdoğan rejimi için de fazlasıyla geçerli. Erdoğan Rejimi Müslüman Kardeşler’le Katar’ın olduğundan daha yakın. IŞİD ve benzeri terör örgütlerine destekteki rolü, Katar’ı kat be kat sollayacak düzeyde. Türkiye bir Arap ya da KİK ülkesi olmamakla birlikte sorun edilen İran’la yakınlaşma konusunda da durumu Katar’dan daha çetrefil. Libya konusunda da uluslararası toplumun desteklediği Tobruk yönetimi yerine Türkiye, Trablus’taki rakip hükümeti destekliyor. Tıpkı Katar gibi. Zaten Katar ve Türkiye dışında Tobruk yönetimini tanıyan bir başka ülke de bulunmuyor. El Cezire televizyonu ise, Katar Aile Şirketini yöneten ailenin ihtiraslarına ne kadar hizmet ediyorsa Erdoğan ve ihtiraslarına da o kadar hizmet ediyor.

Başlığa dönelim… Siz de kendi kendinize sorun: Mehmetçik Katar’a kim için kime karşı gönderiliyor? Ve Erdoğan’daki bu acele, bu telaş, canhıraşlık niye? Erdoğan’ın paralarının paravanlığını üstlenen Katar’dan Türkiye’ye, Türk milletine, Mehmetçiğe ne?

[Akif Umut Avaz] 10.7.2017 [TR724]

Bu mu istediğiniz ülke, bu mu vadettiğiniz medeniyet! [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

Bir tarafta Kuzey Irak’ta Mesut Barzani, Irak’tan bağımsızlık referandumu yapacağını açıklıyor. Öte yanda Suudi Arabistan ve Mısır’ın başı çektiği Arap ülkeleri Katar’a terör finansmanı yaptığı gerekçesiyle ambargo başlatmış. Bütün dünya destekte. Erdoğan ve AKP hükümeti Katar’a asker gönderme derdinde.  Öbür tarafta AB ile kriz derinleşmiş. Almanya, İncirlik’ten çekilme kararı almış uyguluyor. Uçaklar Ege’de Yunanistan ile it dalaşında. Amerika’da Beyaz Saray önünde Amerikan vatandaşı döven Erdoğan korumaları sayesinde yüz kızartıcı bir kınama kararı alınmış Türkiye aleyhine.

Suriye yanıyor, yıllardır alev alev…. Antep’inden İstanbul’una her yer Suriyeli mülteci. Sayıları bazı raporlara göre 6 milyonlara dayanmış. Sokaklarda yatanların görüntüleri yansıyor medyaya. Toplumsal çatışma haberleri okuyoruz. Basılan Suriyeli mahalleleri, linç edilen, öldürülen Suriyeliler, ev sahiplerini hunharca öldüren mülteciler… İşin bir de fuhşiyat kısmı var. İnsanlık yaptık, aldık naraları atanların tavandan tabana Suriyeli ikinci eşlerini, kumalarını anlatan yok.

Güneydoğu’dan her gün birkaç şehit haberi geliyor. Doğusu batısı, AB’si ABD’si, Ortadoğu’su yakın-uzak komşuları, müttefikleriyle sorun üstünü sorun yaşıyor ülke. Tarihte hiç olmadığı kadar yalnızlaştırılmış, diplomatik, dış politik ve iç siyasi dinamikler anlamında kısırlaştırılmış. Sıfır sorundan, stratejik derinliklerden sırf soruna, safi problem ülke haline evrilmiş bir ülke. Meclis saatler içinde toplanıyor. Katar’a 3 bin asker kararı alınıyor. İktidar onda, tek kişi karar veriyor. Onay veren milletvekilleri 24 bin liralık zamlı yeni maaşlarını konuşuyor.

Manzara bu maalesef.

‘KADDAFİ DE BÖYLEYDİ, SADDAM DA…’

Bu elim ahval ve şerait içinde Erdoğan’ın gündeminde, ‘dünyaya barış, kardeşlik, diyalog hakim olsun, sorunlar eğitimle çözülsün, cehalet, fakirlik ve firaklar son bulsun’ diyenleri haksız yere hapse atmak, cezaevinden çıkmaları halinde ‘linç  edilmeleri gerektiği’ talimatları vermek var.

Ve bütün bir dünya ibreti alem olsun diye izliyor bu manzarayı. Anlam veremiyor. Bir iftar vesilesi ile bir araya geldiğimiz batılı bir din adamı, “Kaddafi de böyleydi, Saddam’da…” diyor. Sıralanıp gidiyor Doğu’nun çirkin yüzlü diğer diktatörleri.  Arkadaşı ekliyor, “Tıpkı Mussolini, Hitler dönemleri gibi…” Erdoğan’dan ve 3-4 yılda inşa edilen yeni diktatoryadan bahsediyorlar. Sonunun bu liderler gibi hüsran olacağını bilmesine rağmen, neden bunu yaptığını anlamaya çalışıyorlar. Türkiye’de yaşayanların anlamsız körlüğü ve bu rejimin ardından gitme ısrarını, paçalarımıza kadar akan cehaletimizi, fakirliğimizi, içerde dışarıda bizi sarmış firaklarımızı anlayamıyorlar. Çözümün zehirlenmesine, masumların hapsedilmesine, zulme tabi tutulmasına hayret ediyorlar.

KÖRFEZ ÜLKELERİ PİMİ ÇEKTİ

Daha acısı her gün bir yenisiyle karşılaştığımız Erdoğan ve ailesi etrafında dönen ilişkiler ağı; terör, El Kaide, IŞİD, radikal silahlı örgütler ve liderleriyle kurulan ilişkiler boyutu var.

En son Katar krizinde Erdoğan ile irtibatlı olan ve listelere konan IŞİD, El Kaide ve radikal İslamcılar tam bir ‘bana arkadaşının kim olduğunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim’ hadisesi. Dün Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Katar’a yönelik abluka kapsamında 59 kişi ve 12 kuruluşu terör listesine aldığını açıkladı. Bu kişiler arasında, Erdoğan’ı alnından öpmesiyle tanınan Mehdi el Harati de var. Libyalı Harati ilginç bir isim. 2010’daki meşhur Gazze’ye yardım filosunda yer alan ve Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde hastane ziyaretinde alnında öpen kişi kendisi. Yazar Musa Özuğurlu’nun araştırmasına göre, İspanya eski başbakanın Jose Maria Aznar’ın 11 Mart 2004’te Madrit’teki bombalı eylemlerden sorumlu tutmuş. Harati, 2011’deki Libya Tripoli’daki Rixos Otel baskınını yapan El Kaide grubunun komutanı. Yine Türkiye Suriye sınırında, aşiretler ve silahlı mücadelecilerle aracılık yapan bir isim. Listede bir başka isim de Abdulhakim Belhac. El Kaide’den Eymen El Zevahiri’nin sağ kolu.

Mısır’da Mübarek’in devrilmesi sürecine yaptığı açıklamalar ile önemli etkisi olan isimlerden Müslüman Kardeşler Örgütü’nden Yusuf El Karadavi de listede. 2014 Ağustos’undaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kardavi Erdoğan’a destek çağrısı yapmıştı. Bundan bir yıl önce ‘Erdoğan’ı protesto etmek haramdır’ demişti. Tartışmalı çağrı ve fetvaları bununla sınırlı değildi. Suriye savaşında,  Esad’a destek veren ulema ve sivillerin öldürülmesi fetvası vermişti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, daha önce sahip çıktığı Kardavi’ye dün de sahip çıkmış, kırmızı bültenle aranmasına tepki göstermiş.

KATAR’LA İLİŞKİLER SADECE EKONOMİK DEĞİL

Katar ile Erdoğan ailesi ve çevresindeki iş adamlarının maddi ilişkileri, yatırımlar ve Türkiye’ye finans temininden ibaret değil. MİT aracılığıyla Katar irtibatlı silah kaçakçılığı iddiaları da var.

Bunlar Erdoğan ve avenesinin yeni dönem dostları. İşler göründüğünden daha girift. IŞİD ve El Kaideciler ile enseye tokat ilişki kuran; içerde kendi halkına mazlumlara, suçsuz yüz binlere zulmeden bir dünya liderimiz var. Ancak ne acı ki onun hatalarının faturası sadece kendisine değil, topyekûn Türkiye’ye çıkıyor.

Yolsuzluk ve rüşvet skandallarını örterek, sandık hileli seçim zaferleriyle sistem değiştiren Erdoğan’ın kurduğu bu çirkin yüzlü dikta devletinin dünyaya verdiği fotoğraflar bunlar. ‘Yeni Türkiye’ diye vadedilen, 2023, 2071 vizyonu diye deklare edilen medeniyet tahayyülü buysa vay halimize. Bir tarafta zulüm, öbür yanda din ve İslam adına üretilen teröre sürekli destek olma kısır döngüsü. Olan Türkiye’ye oluyor.

[Erman Yalaz] 10.6.2017 [TR724]

Türkiye suçsuzları hapsederken Danimarka suçluları hayata hazırlıyor [Hasan Cücük]

Türkiye son yıllarda cinnet hali yaşıyor. Erdoğan ve AKP’nin sopası gibi davranan yargı, kanunda suç olmayan fiilleri işleyen binlerce kişiyi içeri atıyor. Burs vermek, gazete abonesi olmak, çocuğunu bir gruba ait özel okula, dershaneye göndermek, yardım kuruluşuna bağışta bulunmak hatta dini bir vecibe olan kurban kesmek bile suç addediliyor. İçerde hangi suçla suçlandıklarını bile bilmeyen on binler var. Adeta, toplu kıyım ve cezalandırma yapılıyor. Hizmet Hareketi’ne gönül bağı olan kişileri tutuklamak için gözünün üstünde kaşının olması yeterli adeta. Bizde toplu cezalandırma yapılıp, insanların hayatı karartılırken Danimarka’da mahkumları hayata adapte etmek için dünyada benzeri olmayan bir uygulama var.

ORASI HAPİSHANE DEĞİL ‘PANSİYON’

Bir hapishane düşünün… Gardiyanın, demir parmaklıkların ve kapıların olmadığı… Gece saat 11’e kadar dışarıda rahat rahat gezme hakkı verilen… Hadi biraz daha ileri gidelim. Ailenizle beraber olma imkânınızın olduğu, sevdiklerinizle aranıza demir parmaklıkların girmediği, işiniz varsa gündüz gidip çalışabildiğiniz… Danimarka’da yukarıda saydıklarımızın hepsi ve daha fazlasının olduğu tam 5 hapishane var. Tabii adına ‘hapishane’ denmiyor. Hapishane ‘pansiyon’, mahkûmlar ise ‘sakin’…

Her ülkede olduğu gibi Danimarka’da da suç işleyenler cezalandırılıyor. Ancak Danimarka devleti, ilginç bir uygulama ile diğer ülkelerden ayrılıyor. Uzun yıllar hapishanenin kalın duvarları arasında kalanlar, çıkınca topluma adapte olmakta zorluk çekiyor. Bu mahkûmların bir bölümü cezalarının son aylarını ’pansiyon’ hapishanelerde tamamlayarak içeride geçirdiği yıllarda uzak kaldığı sosyal hayata toplum desteğiyle yeniden alışıyor. Ülke çapında böyle 5 ‘pansiyon’ bulunuyor.

ÇOCUĞUNUZLA BİRLİKTE KALABİLİYORSUNUZ

Bu 5 pansiyondan biri olan Kopenhag’ın banliyösü Lyngby’de bulunan Engelsborg’u diğerlerinden ayıran özelliği, ‘aile evi’nin de olması. Şöyle düşünün: Suç işlediniz ve hapis cezasına çarptırıldınız fakat küçük bir de çocuğunuz var, bırakacak kimseniz yok. Burada devletin yardım eli size uzanıyor. Çocuğu ailesinden alıp bir bakıcı aileye vermek veya kuruma yerleştirmek yerine çocuğunuzla birlikte, demir parmaklıkları olmayan, çocuğun okula gidebildiği bir ortamda cezanızı çekme imkânı sağlanıyor. Böylece çocuk, ebeveyninin günahını yüklenmezken, ebeveyn yine de cezasını çekmiş oluyor.

‘Pansiyon’ hapishanelerin mazisi ta 1970’li yıllara kadar uzanıyor. Ceza yasasının 78. maddesinde yer alan ‘hükümet alternatif hapishaneler açar’ ilkesi uyarınca pansiyon hapishaneler hayata geçirilmiş. Görevlilerin (gardiyan, müdür, vs.) üzerinde sivil kıyafetin bulunduğu, silah ve cop taşımadığı bir ortam buralar. Tek silahları ‘mahkumlarla kurdukları iyi diyalog’ olunca, yıllarca dört duvar arasında kalanlar hayata adapte olmakta sıkıntı çekmiyor.

EN KATI KURAL GECE 11’DE GERİ DÖNMEK

Hapishanelerde sayfalar dolusu kurallar vardır. Pansiyon hapishanelerde kural sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. En önemli kural giriş ve çıkış saatlerinde pansiyonda bulunmak. Mesela saat 23’te pansiyonda olmanız gerekirken, geciktiniz arayıp durumu bildirmeniz gerekiyor. Size bir saat tolerans tanınıyor. Şayet bu süre içinde aramaz veya gelmezseniz polise ‘firar etti’ diye bildiriliyorsunuz. Yakalandığınızda yeni adresiniz pansiyon yerine hapishane oluyor. Bu kuraldan hiçbir şart ve zeminde taviz verilmiyor. Zaten kalanlar da bunu bildiği için azami dikkat gösteriyorlar.

Pansiyon hapishanelere her suçlu kabul edilmiyor. Özellikle çocuk istismarı, uyuşturucu ve çeteden ceza alanlar pansiyon hapishanelere alınmıyor. Genç yaşta suç işleyenlere öncelik tanınıyor. Nedeni gayet basit; içerde azılı suçlularla yatıp, ıslah olmak yerine suç makinesi olmasının engellenmesi. Odalarda tuvalet ve yatak mevcut. Özel eşyalarınızı evden getiriyorsunuz. Televizyon, bilgisayar getirme imkânı veriliyor. Odaların temizliğine karışılmıyor ancak ortak kullanılan mekânların temizliği müşterek.

TOPLUMA ADAPTE OLANA KADAR

Cezanızı çektiğinizde pansiyon hapishaneden ayrılma zorunluluğunu yok. Ne zaman kendinizi topluma adapte olmuş hissediyorsanız o zaman ayrılabiliyorsunuz. Yani kimse sizi kapının önüne koymuyor. Psikolog ve sosyal danışmanlar, sakinlerin her türlü probleminde hemen yardımcı oluyor. Ortak terapiler yapılıyor. Sorunlar açıkça konuşulup çözüm yolları aranıyor. Sabah 07 gece 23 arasında istediğiniz yere gidip, istediğiniz işte çalışma imkânı buluyorsunuz. Veya sakin bir ev ortamında ‘kafayı dinliyorsunuz’.

Bir tarafta Türkiye diğer tarafta Danimarka. Kıyas bile kabil değil. Biri masumlara suç uydurup aylarca/yıllarca içerde tutmanın peşinde, diğeri suçluyu bir an evvel topluma adapte edip kazanmanın. Bizim dilimizden pek düşürmediğimiz ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ sözü adeta Danimarka’da hayat bulmuş.

[Hasan Cücük] 10.6.2017 [TR724]

Genç ölü bedenlerden hayat devşirenler [Alper Ender Fırat]

Bir kadın düşünün… O, hem anne, hem babaanne, hem de bir anneanne. Mübarek Ramazan gününde, bir iftar programında konuşuyor. ‘Ana yüreği’ taşıyan normal bir kadın böyle bir programda ne konuşur? Hele de her gün ana kuzularının toprağa düştüğü, her yerde savaş tamtamlarının çaldığı bir coğrafyadaysa konuştuğu yer. Azeri ana gibi ellerini açar ve ‘Sulha gelin ey insanlar, yoksa dünya mahvolar’ diye feryat eder öyle değil mi? Savaş tamtamlarından ürken, her gün üçer beşer onar toprağa düşen ana kuzularını kendi evladı gibi gören, vicdanı sızlayan her yürek gibi ‘barış der barış der barış der’.

Oysa O; ‘yeni nesil candan vazgeçmeyi çok iyi biliyor’ derken mutluluktan gözlerinin içi gülüyor. Hiçbir vicdan izi göstermeden ‘Vatan kelimesi ruhlarımızı kanatarak yeniden hayatımızın merkezine yerleşti. Yeni nesil artık candan vazgeçmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyor.’ diyor.

Kendi güvenliği, çocuklarının, torunlarının emniyeti için başkasının çocukları üzerinden ölümü yücelten onlardan kan isteyen, genç evlat kanlarıyla hayatlarına hayat devşiren, gülümseyerek bizim için ölün diye naralar atan bir kadın. Kocasıyla ölüm yarıştıran, sürekli ölüme davet eden ölümü yücelten bir anne!

ANA YÜREĞİ?

İnsan sormadan edemiyor: ‘Ana yüreği taşıyan hiç kimse böyle bir şey yapmaz da sizin taşıdığınız nedir?’ Gençlere bizim için ölün diye emir verirken hiçbir vicdani kaygı, bir yürek acısı yok.

Nasıl olsa… O canından vazgeçtiğini söyleyen gençler kendi çocukları, torunları, yeğenleri değil. Onlar sıvası bile olmayan kerpiç evlerde, ağzına sokacağı bir dilim ekmek bulamayan, kendisinin bir paket çayına bile eş değer olamayacak değersiz insanların çocukları. Nasıl olsa… Bilal emin evlerde, Burak güvende. Hâşâ, ecelin bile giremeyeceği(!) muhkem kalelerde, yeryüzü cennetinin nimetlerinden tepe tepe istifade ediyorlar. Torunlar, yeğenler, evlatlar hep birlikte güven içindeler.

Gerçekten anne yüreği taşıyan bunca ölüme itiraz etmez mi? Kavga esnasında şark kadınının yaptığı gibi barışı mecbur kılacak şekilde tülbendini yere atmaz mı?

‘Candan vazgeçmenin ne demek olduğunu bilen yeni nesil' içinde kendi oğlun, torunların, yeğenlerin, akrabaların var mı? Daha doğrusu o nesil içinde sizinkiler neden yok? Başkasının canı senin çocuklarının canından niçin daha değersiz? Neden daha kolay vazgeçilebilir? Niye sizin için yönettiklerinizin acısına katlanmak bu kadar kolay? 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidarınız devam edebilsin diye kaç ana kuzusu toprağa düştü, kaç ana evladından vazgeçmek zorunda kaldı umurunuzda mı?

Çiğnediğiniz genç bedenlerden akan kan yüzünüzdeki makyajı da akıtıyor, maskeniz düşüyor, gerçek yüzünüz ortaya çıkıyor. Ruhunuzun gerçek kimliğini gizleyemiyorsunuz artık.

[Alper Ender Fırat] 10.6.2017 [TR724]

Tatar Ramazan ile Katar Ramazan [Barbaros J. Kartal]

Tatar Ramazan: Ben bu oyunu bozarım!

Katar Ramazan: Bir oyun oynanıyor fakat bunu şu anda çözebilmiş değiliz. 

Tatar Ramazan: Çamaşırhaneyle çay ocağı Çakır ile İsmail’in ve tüm yoksullarındır. Ben de yanlarındayım.

Katar Ramazan: Orayı bizim Çalık’a söz verdim. 

Tatar Ramazan: İnsan bunca zulüm, bunca haksızlık görür de rahat yatabilir mi?

Katar Ramazan: Kusura bakmayın mağdur falan yok! 

Tatar Ramazan: Gel dedin geldim Abdurrahman Çavuş!

Katar Ramazan:Türkiye-Suudi Arabistan Koordinasyon Kurulu konusunda Kral Hazretleri’nin heyecanlı olduğunu gördüm.

Tatar Ramazan: Burda vurulacak bir adam vardı, onu da ben vurdum!

Katar Ramazan: Rus jetini kasten vurmayı asla arzulamadık. 

Tatar Ramazan: Bundan sonra bu kapı birine açılırsa herkese açılacak, açılmayacaksa kimseye açılmayacak, anladın mı gardiyan!

Katar Ramazan: Bana bak, daha ileri giderseniz bu sınır kapıları açılır! 

Tatar Ramazan: Taş kesil ulan!

Katar Ramazan: Ananı da al git, lan

***

YIKMAYA ŞURADAN BAŞLASANIZ!

Belli aralıklarla tedavüle sokulan palavra yine gelmiş piyasaya. Neymiş İstanbul’un siluetini bozan yapılar yıkılacakmış. Arkadaş böyle alay etmiyorlar mı, insan en çok buna üzülüyor. Yahu bu binalar sizin zamanınızda yapılmadı mı? Hepsi için tek tek sizden izin alındığını bilmiyor muyuz? Kadir Topbaş’a “Bu kadar da olmaz Başkan, İstanbul mahvoldu” dendiğinde ‘benimle ilgisi yok’ demiyor muydu? Kupon arazinin birisini size sormadan birisine verdi diye TOKİ başkanına etmediğiniz laf kalmadı, adamı da görevden almadınız mı? Bu binaların hepsi komisyonları ödenmiş ‘helal’ binalar değil mi?

Geçenlerde de şöyle bir yalan uydurmuşlardı. Hani bir tanesi ile ilgili traşlayın demiş de adam traşlamamış o günden beri adama küsmüş. Madem traşlanmayı hak eden bir bina, yık o zaman. Kazma kepçe, bir emrine bakar. İşin aslı şu; o binanın sahibine diyor ki medya için yapılan havuza dahil ol, şu kadar da para ver ama adam ya girmiyor ya ayak diriyor… Adama küsmesi bu sebepten.

Hadi gelin madem rezidansları yıkıyorsunuz belediye başkanlığı döneminizde tavır aldığınız, mühürlediğiniz ve asla oradaki bir toplantıya gitmediğiniz Gökkafes var ya hani Boğaz’ın kalbine hançer gibi saplanan, yıkmaya oradan başlayın. Tamam belediye başkanı iken rütbeniz yetmedi adamlar haritaları değiştirdiler, ne yapıp edip kurtardılar. Şimdi bütün ülkede tek söz sahibi sizsiniz. Gökkafes’i yıkarak başlayın. Belki de bütün hesap burayı yıkmak ya da benzerlerine çökmek için kim bilir? Eğer Gökkafes’i yıkarsanız daha sonra yıkılma sırası gelen mücahit müteahhitleri idare etmek kolay olur. Yalnız şöyle bir sorun var. Yıkılacak rezidanslardaki daireler sizin teşkilatın adamlarının. Canını al, malını alma misali bu işin bedeli ağır olmasın sonra!

***

BÖYLE OLACAĞI BELLİYDİ

Sonunda kafayı yediler. Hürriyet Gazetesi’ni iğrençlikte geçebilen tek gazete olan Sabah Gazetesi’nin her gün ilk sayfasında ya Berat Albayrak haberi ya da fotoğrafı olacaktır. İnternet sitesinde de manşetlerin biri dev fotoğrafı ile bu şahsa ayrılmıştır. Malum damadı başbakanlığa ya da Allah korusun Başkan’ın 1. Yardımcılığına hazırlıyorlar ya. Gazete kendilerinin her türlü yalakalık her türlü yerli yersiz Berat haberleri gırla. Zaten Erdoğan yanında her zaman çanta gibi taşıyor. Dev ihalelerin yeri Enerji Bakanlığı. Başkasına nasıl güvensinler. Partide 30 yaş üstü herkesin mecburiyetten yüzüne güldüğü ama içinden küfrettiği zavallı.

Neyse başla bir şey diyeceğim zaten. Geçen gün internet sitelerinde ‘Çocuklara Enerji’yi Ali anlatacak’ diye bir haber, bakanın da kocaman fotoğrafı. Haberin ne olduğu belli ama ben Berat’ın resmini görünce merak ettim. Acaba bir basın lansmanı yapılmış da Berat hazır mı bulunmuş falan bir tıklayayım dedim. Haberi okudum, içinde Berat falan yok. Ama hem içerde hem dışarıda kocaman Berat fotoğrafı var. İşte Sabah’taki sizinle aynı meslekte olmaktan dolayı utanç duyduğumuz editör arkadaşlar, hem kendinizi hem de yalakalık yaptığınız efendinizi böyle rezil edersiniz. ‘Keşke simit satsaydık da…’ diyeceğiniz günlerin bir an önce gelmesini dileyerek bitirelim.

[Barbaros J. Kartal] 10.6.2017 [TR724]

Gözden ırak darbe davaları [Sefer Can]

Ankara ve İstanbul’daki 15 Temmuz davaları kamuoyunun gözünün önünde; iddianamelerdeki çelişkiler ve sanık savunmaları objektif nazarlara çok şey ifade ediyor. AKP ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ürettiği resmi söylem sarsılmaya başlandı. Erdoğan’ın mahkemelere doğrudan müdahale anlamına gelen sözleri ve AKP bindirilmiş kıtalarının duruşma salonlarına akını bu yüzden. Erdoğan hızını alamayarak cezasını çekip çıkanların bile sokakta cezalandırılacağını söylemesi tam bir skandaldı. Daha önemlisi iddiasının altını dolduramamanın göstergesiydi.

Her şeye rağmen medyada yer bulan sanıklar şanslı. Çünkü yandaş medya şecaat arzederken suçüstü yakalanıyor. Gözden ırak yargılamalar tam facia. Bunu ilk TBMM 15 Temmuz Komisyonu görüşmelerinde fark ettim. İstanbul İl Jandarma Alay Komutanı Hüseyin Kurtoğlu, Komisyona “Edirne’de herhangi bir askeri birlik kışlasından çıkmadı!” dedi. O halde Edirne’de darbe davası açılmamış olması gerekiyordu. İnternette kısa bir taramada tahmininde yanıldığımı gördüm. Eski 54. Mekanize Piyade Tugay Komutanı Hidayet Arı hakkında “Valilik ve emniyet teşkilatıyla birlikte hareket etmediği, askeri kalkışma karşıtı olduğu yönündeki iradesini valilikle ve diğer kamu kurum ya da kuruluşlarının amirleri ile bir araya gelerek dış dünyaya yansıtma imkânı var iken kışlasını terketmediği” için dava açılmış.  Darbeciliklerine delil olarak, ”20.38’de Ekrem Tekinaslan’ın (tutuklu eski binbaşı), 20.43’te Hidayet Arı’nın, 21.05’de Ramazan Altun’un, 21.47’de ise Bülent Yılancı’nın karargaha gelmesi” gösteriliyor. Yani darbeden başlamadan haberlerinin olduğu savunuluyor. Halbuki, emirleri birliklere gönderen Albay Cemil Turhan ilk talimatı 20:30’da geçtiğini savcılık ifadesinde belirtiyor. Olağanüstü bir durum haberi üzerine birliklerine dönen ama darbeye destek vermeyen subaylar katılmadıkları suçtan yargı önünde.

AĞIR YARALI TUTUKLU!

Benzer bir durum Giresun’da yaşanıyor. 5 Temmuz’da Skorsky helikopterin düşmesi sonucu eşi ve kızını kaybeden, kendisi de ağır yaralanan Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Mustafa Doğru, görevlendirme listelerinde adı geçtiği gerekçesiyle tutuklandı. Gülhane Askeri Tıp Akademisinde tedavi altında olduğu için istese bile darbeye destek veremeyecek biri o. Tedavisi devam ederken tutuklandı. O listelerde adı geçtiği halde terfi alanların bulunduğu düşünülürse çelişki daha bariz ortaya çıkıyor.

15 Temmuz’da herhangi bir askeri hareketliliğin olmadığı şehirlerden rastgele tarama yapmaya devam ettim. Karşılaştığım manzara hukuk adına da, darbeyle mücadele açısından da vahimdi.

ERZURUM’DA İKİ KİŞİLİK DARBE DAVASI

15 Temmuz davaları içinde ilk sonuçlanan Erzurum’daki oldu. Koskoca bir kolordunun bulunduğu şehirde sadece iki subay Jandarma Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı olan Kurmay Albay Murat Koçak ile Jandarma Bölge Komutanlığı’nda görevli Harekat ve Asayiş Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Murat Yılmaz, “’Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs’ suçundan ayrı ayrı ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.” Tek bir erin sokağa çıkmadığı şehirde iki kafadar nasıl darbe yapmışlar!

Hürriyet Gazetesi’nin haberine baktığınızda iddianamenin bir skandallar manzumesi olduğu görülüyor. “Erzurum ilinin Doğu Anadolu Bölgesinin merkezi konumunda, Büyükşehir Belediyesi statüsünde, TRT ve kamu kurumlarına ait çok sayıda bölge müdürlüklerinin bulunduğu, Bölge Adliye Mahkemesi ve Bölge İdare Mahkemesi bulunan Erzurum’un adli teşkilat açısından Türkiye’nin önemli bir ili olduğu, özellikle örgüt lideri Fethullah Gülen’in Erzurum nüfusuna kayıtlı olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde soruşturmaya konu eylemleri icra eden şüphelilerin örgütün sıradan birer üyesi değil yöneticisi olduklarına dikkat çekildi.” Tayinle Erzurum’da görev yapan herkes bu iddianameyle müebbet alabilir. İnanmayan şu linkten haberi okuyabilir.


Trabzon’da 4. Motorlu Piyade Tugay Komutanı Kurmay Albay Bahadır Dalgıç’ın suçu da dikkat çekici, ‘vali çağırdığı halde valiliğe gitmemek’. Başka herhangi bir suçlama yok. Dalgıç ise bağlı bulunduğu orgeneral olan 3. Ordu Komutanı’ndan kesinlikle kışlayı terk etmeme ve askerleri dışarı çıkarmama talimatı aldığını ve bunu uyguladığını belirterek kendini savunuyor.

AKINCI’YI KONTROL ALTINA ALAN KOMUTAN İÇERİDE

İzaha en muhtaç yargılamalardan biri Ankara’da. CHP’li Komisyon üyesi Aykut Erdoğdu, dönemin 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar’a şu soruyu sordu:

“Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanı Yıldırım Güvenç ‘Bana Genelkurmay Başkan Vekili olarak atanan Orgeneral Ümit Dündar Akıncı’ya gitmemi emretti. Akıncı’daki operasyonu ben yönettim ve ben kurtardım.’ diyor. Eğer darbeyle bu kadar aktif olarak mücadele etmişse sizce bu korgeneral niye tutuklu olabilir?” Orgeneral Dündar’ın cevabı ise şu: “Sayın Komisyon üyemiz ‘Neden içeride?’ diye sordu, neden içeride olup olmadığını benim değerlendirebilmem de, bilmem de mümkün değil. Dolayısıyla ben olayın dışındayım. ‘Emirlere uydum’ derken, evet, uyguladı. Son noktada da Akıncı Kışlası’nın kontrol altına alınması konusu önem taşıyordu. Dolayısıyla ben de Ankara’da temasta olduğum Yıldırım Güvenç’e oranın kontrol altına alınması gerektiğini ve darbecilerden kurtarılması gerektiğini düşünerek o yönde kendisine talimat verdim, kendisi de gitti Akıncı Kışlası’na ve oradan kontrolü alarak çıktı, o şekilde ifade edeyim.”

Şu cevaptan sonra yoruma gerek var mı?

[Sefer Can] 10.6.2017 [TR724]