Türk Akademik Hayatı ve Tasfiyeler: ‘En İyi Muhbir Yarışması’ [Konuk yazar: Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye’de üniversiteler hiç özgür oldu mu? Öncelikle bu soruya cevap aramak gerekiyor. Bugünkü üniversitelerin temelini oluşturan Darülfünun’dan itibaren tarihi sürece baktığımızda devletin müdahalesinin hiç eksik olmadığını açıkça görüyoruz. Daha kuruluş aşamasında iken Hoca Tahsin Efendi’nin “fanus” deneyi ve Cemaleddin Afgani’nin “Peygamberlik bir sanattır” sözünü kullanması Darülfünun’un kapatılması ile sonuçlandı. 1900 yılında yeniden açıldığında tamamen siyasi iktidarın kontrolünde idi ve verilen dersler müfettişler tarafından dinlenmekteydi. 1912 yılında yapılan düzenleme ile bir miktar özerklik kazandı ve Alman hocaların katılımı ile eğitim seviyesi de güçlendi.

BİTARAF OLANLAR BERTARAF OLDU HEP

Cumhuriyet döneminde de siyasi iktidarların üniversiteye müdahalesi ve muhalifleri tasfiye süreci hiç bitmedi. 1933’te gerçekleşen “Üniversite Reformu” ile Osmanlı döneminin mirası olan Darülfünun kapatıldı. Gerekçe Darülfünun’un yeni rejimle uyuşmaması ve devrimlere açıktan destek vermemesiydi. Darülfünun kapatıldığında burada görev yapan akademisyenler ne oldu? Elbette bir kısmı yeni rejimle uyuşmayı tercih ederek “istikbalini kurtardı”. “Muhalif” gözükenler ve “bitaraf” olanlar ise “bertaraf” edilerek tasfiye edildiler ve işsiz kaldılar. Bu kişilerden birisi olan ve “tarihi sevdiren adam” olarak bilinen Ahmet Refik (Altınay) son yıllarını Büyükada’da sefalet içinde yaşadı. Hayatı boyunca topladığı çok değerli kitaplarını parça parça satarak hayata tutunmaya çalıştı. Tasfiye edilen diğer hocalar da hayatlarının geri kalanını büyük zorluklarla geçirdiler.

Tek Parti dönemindeki baskılar çok partili hayatın olduğu yıllarda da devam etti. Adnan Menderes üniversite hocaları için “kara cüppeliler” sözünü söylemekten çekinmedi. Hatta bu sözünü tashih edeceğini söylese de bu tashih hiçbir zaman gerçekleşmedi. Menderes’ten sonra 27 Mayıs darbecileri de “siyasi iktidar” gücünü kullanarak büyük bir tasfiyeye girişti. Darbeciler Ali Fuat Başgil, Sabahattin Eyüboğlu ve Tarık Zafer Tunaya’nın da aralarında bulunduğu 147 öğretim üyesi ve asistanı bir gecede üniversiteden uzaklaştırdı. Bu listede yer alan Prof. Dr. Fuat Sezgin bir röportajda görevden uzaklaştırıldıktan sonra yeni akademik görevi için Almanya’ya gitmek amacıyla uçağa bindiğinde her an uçaktan indirilme korkusu yaşadığını ironi ile anlatmaktadır. 12 Eylül darbecileri 27 Mayıs’ı da geride bırakan büyük bir tasfiye sürecine girişmiş ve 1402 sayılı kanunla 500 kadar akademisyeni üniversiteden uzaklaştırmıştır.

TASFİYELER TARİHİ

Tarihi süreç kısaca böyle. Gerçi bizim tarihimiz bir yönüyle tasfiyeler tarihidir. İttihatçılar Abdülhamit yanlılarını, Tek Parti yönetimi yeni ortama uyum sağlayamayanları, İsmet İnönü Atatürk’ten bir türlü vazgeçemeyenleri, Demokrat Parti iktidarı Tek Parti döneminin önde gelenlerini, 27 Mayıs ve 12 Eylül yönetimleri sağdan ve soldan muhalifleri tasfiye etmekten çekinmedi.

15 Temmuz darbe girişimini bahane eden AK Parti iktidarı ise bir “altın vuruş” yaparak Türk ve dünya tarihinde “mümtaz” bir yer elde etti. Her alanda gerçekleştirdiği “fişleme ve muhbir” sistemine dayanan tasfiye sürecine üniversiteleri de dâhil etti. 15 vakıf üniversitesi bir KHK ile kapatılırken bilime yıllarını vermiş binlerce akademisyen üniversitelerden uzaklaştırıldı. Bu tasfiyeler yüksek yerlerden gelen emirle YÖK tarafından başlatılan “arkadaşını ihbar et, en iyi muhbir ödülünü kazan” kampanyası ile başladı ve dünyanın en totaliter rejimlerinde bile görülmeyecek boyutta bir cadı avına dönüştü. Darbe girişimi bahanesi ile başlatılan süreç 12 Eylül rejiminin “bir sağdan, bir soldan idam etme” anlayışına rahmet okutarak tarihe geçti. Bu sürecin en önemli aşaması ise bütün öğretim üyelerinin “cemiyet-i fesadiye” üyelerini tespit için yarışmaları, yıllarca beraber oldukları, aynı havayı teneffüs ettikleri daha birkaç gün önce en yakını gibi gördükleri arkadaşlarını işsiz bırakmaktan geri kalmamaları, belki bundan zevk almalarıydı.

AKADEMİ KÖTÜ SINAV VERDİ

Türk akademi dünyası 15 Temmuz sürecinde çok kötü bir sınav verdi. “Muhbirlik” yoluyla arkadaşlarının tasfiyesine zemin hazırlayarak bilim adamlığı bir tarafa, hiçbir insana yakışmayacak tutum ve davranışlar sergiledi. Bilimin temel kriterlerini bir tarafa bırakarak gücün yanında yer almayı tercih etti.

Bu süreç Türkiye’de bilim hayatının yeni kaynaklar oluşturulmasına rağmen neden gelişmediğinin önemli bir göstergesidir. Sonuç olarak Türkiye’nin sürekli olarak baskı altında olan üniversiteleri, cahilliğe methiye düzen akademisyenleri ve gerçeğin yanında yer almak yerine “güç zehirlenmesi” yaşayan siyasi iktidarın yanında yer alan bilim adamlarıyla az gelişmişlik sürecini aşması mümkün görünmemektedir.

Dr. Serdar Efeoğlu, 3.12.2016 /T724

Son sözü hep O ‘cc’ söyler… [Bekir Salim]

Hatırlatmak ve hatırlanmak adına, bu hafta, ilk yazımda eskilerden bir şiir… Bıraktığım yerden…

Belli ki, sonuna kaldık dünyanın;
“İmanın ellerde kor” zamanıdır.
Zevk ü sefasına daldık dünyanın;
Büyük imtihanın zor zamanıdır.

Cehalet kılıcı batmış derine,
Müslümanlar düşmüş birbirlerine,
Coğrafyamız dönmüş yangın yerine,
İslâm âleminin ar zamanıdır.

Kâfiri solladık nefrette, kinde,
Böyle zulüm yoktur Rusya’da, Çin’de,
Şeytan, şeytan iken hayret içinde,
Misli görülmemiş şer zamandır.

Kiralık bir kadı mührünü basar;
Mücrimi bırakır, masumu asar.
Zalimler konuşur, adâlet susar.
Nifakın sesinin gür zamanıdır.

Bütün karanlıklar vermiş diz dize,
Zerrece merhamet etmezler size,
Gelir saldırırlar hareminize,
Bazı mahlûkatın “Hırrrr!” zamanıdır.

Amman, uzak durun! Bırakın nazı…
Kapmayın şifası zor bir marazı,
Göbekten aşıya olmayın razı,
Çalı etrafından tur zamanıdır.

Görün; ipin ucu kimin destinde,
Çakallar dolaşır kuzu postunda,
Düşman zaten düşman, adı üstünde,
Varsa, dostların da kör zamandır.

……………………….

Siz, her şeye rağmen insanlık güdün;
Resûl-i Zîşân’ın (SAV) yolundan gidin.
Kötülük edene iyilik edin;
Bu devran er oğlu er zamanıdır.

Hizmet sevdasıyla gezin dünyada,
Din, dil, ırk farkını almayın yâda,
Nerde bir “âh” varsa, koşun imdada,
Âdemoğlunun en dar zamanıdır.

Bu aşkla coştukça coşun Hakk için!
Engel de ne imiş? Aşın Hakk için!
Yürümek yetmiyor, koşun Hakk için!
Artık daha fazla ter zamandır.

Öyle hızlanın ki, dokunsun dişe;
Kapı aralansın bin “zümrüt” düşe,
Himmetiniz birse katlayın beşe,
Bu zaman “verdikçe ver” zamanıdır.

Bütün varınızı ortaya serin,
Hz. Osman’ın (RA) sırrına erin.
Siz dahi “Allah’a güzel borç verin…”
Her iki cihanda kâr zamandır.

Yüzünüz haşyetle, sararsın solsun,
Gönlünüz aşk ile sevgiyle dolsun.
“Gecenin zülfünde gözyaşı olsun.”
Âşıkın mâşukla sır zamanıdır.

Salim, ayırmasın bu yoldan Allah!
Geriye dönmeyiz biz Vallah, Billah!
Emir: “Lâ taknetû min râhmetillah”
Güneş doğmak üzre; nur zamanıdır.

  * * *

YENİ ATIŞMA RAKİBİM GENE SÜLEYMAN…

Hani ismini vermek istemeyen bir vatandaş Süleyman vardı bana meydan okuyan… Bu hafta eski bir atışmamızla merhaba diyeceğiz, ama, artık her hafta sonu inşallah telefondan canlı atışmalar yapacağız…

BEKİR SALİM:
Nerden geldin çıktın benim karşıma,
Adını-sanını, özünü bilmem.
İn misin, cin misin düştün peşime,
Bir kere görmedim, yüzünü bilmem.

SÜLEYMAN:
Ağabey adımı ne yapacaksın,
Bura er meydanı nazını bilmem.
Bir ateşin varsa beni de yaksın,
Külünü gördüm de, közünü bilmem.

BEKİR SALİM:
Daha gelir gelmez edersin garaz,
Demek ki gönlünde var imiş maraz.
Duvara toslarsın, dikkat et biraz,
Kabul eder miyim hızını bilmem.

SÜLEYMAN:
Yaşlılar içinde bak senin yerin,
Hızıma uymaya yeter mi ferin,
Orta çağdan kalma kelimelerin,
Gençler anlar mı ki sözünü bilmem.

BEKİR SALİM:
İster genç olalım, ister ihtiyar
Yiğitlik insanın yüreğinde var.
Doksan yaşındaydı Eyüp El Ensar,
Takip eder misin izini bilmem.

SÜLEYMAN:
Bu söz karşısında ben diz çökerim,
O izlere hazineler dökerim.
Gözlerime sürme diye çekerim,
Verir mi hiç ayak tozunu bilmem.

BEKİR SALİM:
Hayalimde hep o yâri görürüm;
Geçtiği yollara selam dururum.
Hazine nedir ki ben can veririm,
Fazlası vardır da azını bilmem.

SÜLEYMAN:
Can verme şevkiyle doldu, taştılar.
Bu sevdanın hep peşinden koştular.
Allah’ın yolunda şehit düştüler,
Sardılar mı kefen bezini bilmem.

BEKİR SALİM:                                                                                
Salim der, dünyaya başta gelmişiz,
Sanki hep gözümüz yaşta gelmişiz.
“Biz acele edip kışta gelmişiz,”
Görür müyüz bahar yazını bilmem.

SÜLEYMAN:
Süleyman, mevsimde hitam var sanki,
Gönlünde bir büyük matem var sanki,
Bu sözlerde, haşa, sitem var sanki,
Sevmez misin alın yazını bilmem.

Haftaya hem yazılı hem görüntülü olarak görüşmek üzere…

Bekir Salim, 3.12.2016 /TR724

Yersiz yurtsuz bir ülke… [Akif Umut Avaz]

“Bütün aileler ana babalarını, çocuklarını icat ederler; her birine bir hikaye, bir kişilik, bir yaradılış, bir kader, hatta bir dil biçerler. Benim icat edilişimde, ebeyvnlerimden ve dört kız kardeşimden oluşan o dünyaya girecek şekilde eğilip bükülmemde öteden beri bir terslik vardı. Bunun kendi repliğimi sürekli yanlış okumamdan mı, yoksa yaradılışımdaki onulmaz bir kusurdan mı kaynaklandığını çocukluk ve gençlik yıllarım boyunca çoğunlukla kestiremedim. Kimi zaman büsbütün uzlaşmaz bir tavır alıyor, bununla da gurur duyuyordum. Bazı zamanlar ise kendimi handiyse büsbütün kişiliksiz, ürkek, kararsız, iradesiz buluyordum. Her koşulda, bunların tümüne baskın çıkan his, kendimi bildim bileli yersiz yurtsuz olduğumdu.”

Bu satırlar Kudüs’te yanlış bir zamanda dünyaya gelen Edward Said’e ait. Hani şu bütün dünya entelijensiyasıyla birlikte siyasal İslamcı çevrelerin de hayranı olduğu “Oryantalizm” kitabının yazarı. Birçok eser ve makaleleriyle haklı Filistin davasının güçlü savunucusu…

EDWARD SAİD’İN TALİHİ…

İmkanları nispeten geniş, hali vakti yerinde bir ailede dünyaya gelmiş olsa da Hıristiyan bir Amerikan vatandaşı olarak Filistin, Lübnan ve Mısır’da; ardından bir Arap olarak Amerika’da yaşamanın kimliği ve aidiyeti konusundaki görüşlerini nasıl biçimlendirdiğini “Yersiz Yurtsuz – Anılar (Out of Place: A Memoir)” isimli kitabında uzun uzadıya anlatır Said. Ama her şeye rağmen yine de şanslıdır O. Çünkü, ülkeden ülkeye, şehirden şehre, evden eve, dilden dile, ortamdan ortama sürüklenişler sonucunda gelişen “yersiz yurtsuzluk” haliyle başetmeyi başarmakla kalmayıp bu haliyle barışmış, dinleri, mezhepleri, kültürleri, dilleri aşan entelektüel aidiyetini bulmaya muvaffak olmuştur.

Benzer talihsizlikleri ve herc-ü mercleri yaşayan herkesin Edward Said kadar başarılı olamadığı ise muhakkak. Çocukluğunu 2. Dünya Savaşı civarlarında büyük altüst oluşların yaşandığı bir dönemde geçiren Said ve ailesine o hengameden çok fazla bir kayba uğramadan çıkmak nasip olmuştu. Oysa çokları o savaşın sonunu bile göremedi.

MİLLETLER VE ÜLKELERİNİN YERSİZ YURTSUZLUĞU…

Kaldı ki felaketler her zaman bir dünya savaşı olarak gelmez ülkelerin başına, insanların kapısına, yerlere ve yurtlara. Bazen bir akılsız başın, bazen bir muhteris despotun, bazen gırtlağına kadar suça batmış bir tiranın sebep olduğu zembereğinden boşalmış belalar silsilesi binleri, onbinleri yersiz-yurtsuz, işsiz, aşsız-ocaksız bırakıverir. Beri taraftan, yersizlik yurtsuzluk da sadece evini-barkını, yuvasını, yurdunu, ocağını terketmek zorunda kalanlara özgü değildir. Bir muhterisin azgın heveslerinin peşinde savrulup duran, biteviye sağa sola yalpalayan milletler ve ülkeleri de bir çeşit yersiz yurtsuzluk yaşar.

Milletler, adeta “taş yerinde ağırdır” sözüne nazire yaparcasına, dünya sistemindeki konumlarından haylaz çocukların eline düşmüş adi bir topaç gibi acemice oynatıldıkça, insanlık aleminde kendilerini değerli kılan değerleri hoyratça aşındırdıkça, üzerine hassasiyetle titrenilmesi gereken kıymetleri yoz at pazarlıklarına ucuz malzeme yaptıkça yersizliği yurtsuzluğu kendi yurdunda bile yaşayabilir. Benzer sebeplerin ve süreçlerin ürettiği benzer berbat akibetlerden korunmak üzere aklı başında tüm milletlerin dersler çıkarması için var olan tarihin mezarlığı bu tür felaketler ve trajik örneklerle doludur.

ÖZ YURDUNDA GARİPSİN, ÖZ VATANINDA PARYA

İşlerinden-aşlarından, mallarından-mülklerinden, sosyal sermaye ve çevrelerinden mahrum bırakılan, despotizm çarklarına kaptırdıkları sevdiklerini zindanlarda tutsak bırakan yüzbinler, maruz kaldıkları alçakça zulümlerin üstesinden gelmekte tabiatiyle zorlanabilirler. Kesif bir çaresizlik kuşatması altında kendilerini “öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” hislerine de kaptırabilirler. Tabii ki kolay değildir lafa gelince adalet uğruna dünyaya meydan okuyan siyasal İslamcı zalimlerin elinde türlü adaletsizliklere, zulümlere maruz kalmak, öz yurdunda itilip kakılmak, parya muamelesi görmek…

Öte yandan, onbinlerce insan canını, namusunu, özsaygısını korumak kaygısı ile zor şartlar altında başka ülkelere hicret etmek zorunda da kalabilir. Sadece Avrupa’ya sığınanların sayısı 10 bini aşan bu mazlumların maruz kaldıkları yersiz yurtsuzluk duygusunun elbette ne tarifi mümkündür, ne de telafisi. Ülkelerinden cebren koparılanların ahvalinden gece gündüz mülteci-ensar edebiyatı yapıp, işine geldiğinde bu yersiz yurtsuz garibanları şantaj aracı olarak istismar eden bilmem kaç yüzlü mürailer değil, ancak kendileri gibi yerinden yurdundan edilmiş olanlar anlayabilir. Kapılarını yoklayan her kaygı verici gelişmenin yol açacağı “gelecek şoku”nun, hem de farklı bir kültürün habitatına uyum zorluğunun yol açacağı “kültür şoku”nun üstesinden gelmek hiç kolay değildir. Yetişkinler için ayrı zordur, gençler için ayrı, çocukları içinse başka türlü zordur bu süreç.

MEZAR KAZICILARINA ALKIŞ TUTANLAR

Ama tüm bunlardan daha acısı ve acınası, yediği efsun vurgunuyla oldukları yerde olanların farkına varamadan, kendi mezar kazıcılarının her kazma darbesini coşku içinde alkışlayanların durumudur. Cellatlarına sevdalanmış böyleleri, alkış-ıslık tufanıyla tezahürat yaptıklarının yapıp ettikleri yüzünden pek yakında yersiz yurtsuz ve umutsuz kalabileceklerinin farkında bile değillerdir. Halbuki Türkiye, şu an tam da böyle bir yersiz yurtsuzluğa düçar olmuş durumda.

Hakikaten de Türkiye, hayalle gerçeği, arzuladıklarıyla olanı karıştıracak kadar duygu durumu sakatlanmış, şahsiyet bütünlüğü bozulmuş, sosyal dokusu yırtılmış, bütün değerleri değersizleştirilmiş bir toplum olmaya doğru sürükleniyor. Algı operasyonları marifetiyle ülke, her şeyin ters yüz edildiği, kıymetlinin değersizleştirilip beş para etmez, cürufun ise elmas gibi sunulduğu şaşalı mı şaşalı bir fetret devri, hatta elde avuçtaki her şeyin çatır çatır yıkıldığı kusursuz bir çöküş dönemi yaşıyor. Şu yeryüzünde on milyonları yersiz yurtuz bırakacak bir şatafatlı çöküşten bahsetmek mümkünse şayet, işte öyle bir çöküşü tecrübe ediyor Türkiye. Tabii ki efsun vurgunu sürüleşmiş milyonların “Yaşa!”, “Varol!”, “Büyüksün!”, “Senin gibisi yok!” sedaları eşliğinde.

BEDENİNİ SÜRÜKLEMEYE ÇALIŞAN RUHSUZ BİR CESET

Uçurumun kenarındaki o aymazlara has eşsiz huzurlarını kaçırmak gibi olmasın ama Türkiye, uluslararası konumunu işaretleyen tüm koordinatlarından zinciri boşalmışcasına uzaklaşıyor. Avrupa Birliği rotasından çıkalı zaten yıllar oluyor. Değerlerine paspas kadar kıymet verilmeyen 60 yıllık NATO şemsiyesi ise tarumar. Türklerin 300 yıllık Batı yönelimi ilk kez gerçekten tarih oldu gibi. Güya Ortadoğu bataklığını kurutmak için sıvadıkları paçalarından değil sadece, yakalarından bile çamur, balçık, kan, irin, cerahat akar hale geldi. Sırf işledikleri suçların hukuk önünde hesabını vermemek için ülkeyi teammüden rayından çıkardılar.

80 milyonluk gemiyi medeni, özgür ve müreffeh dünyaya bağlayan tüm halatları tek tek kopardılar. Muhalif gördüklerini “medeni ölüler” haline getirmek uğruna alçakça zulümlere yönelip, hak, hukuk, adalet, özgürlük kalelerini yerle bir edenler koskoca bir ülkeyi bedenini sürüklemeye çalışan ruhsuz bir ceset haline getirdiler.

NE DOĞU’DA NE BATI’DA İTİBARI KALMADI

İşte bakın siyasi ve ekonomik ambargolar yüksek sesle dillendirilirken, bazı ülkeler Türkiye’ye silah ambargosunu uygulamaya koydu bile. Ülkeyi daha önce tecrübe etmediği büyük buhranlara sürükleyecek bu yersiz yurtsuzluğun faturası Erdoğan için dahi şimdiden ağırlaşmaya başladı. Gördünüz işte, bir gün önce Suriye’ye Türk askerinin girme amacını Esed rejimini yıkmak olarak açıklayan Erdoğan, kaşlarını azıcık kaldıran Moskova karşısında hemen ertesi gün süt dökmüş kedi ezikliğiyle döktüklerini yalamakla yetindi.

Kendisini kof bir kibre kaptırıp külhanbeyliğe soyunayım derken iyice elleri ayaklarına dolaştı. Sarsaklamaları ve yalpalamalarıyla Doğu’da sempati yerine tiksinti duyguları uyandırdı. Batı’da ise hakkındaki şüpheleri artırdıkça artırdı. Ebu Muslim el-Horasani’nin o meşhur sözünün çizdiği kalıba gelip cuk diye oturuverdi: “Onlar, zararlarından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.”

DEVALÜASYON ÜZERİNE DEVALÜASYON HAVALELERİ…

Yersiz yurtsuzluk sadece dış politikada kalsa yine iyi. Benlik ve kimlik krizi içerisinde bocalayan ekonomi de kaç zamandır bir yersiz yurtsuzluk sendromuyla sancılar, ateşler içinde kıvrım kıvrım kıvranıyor. Ekonominin büyüme istidadının lokomotifi olan en temiz, en dürüst, en yerli, en üretken, katmadeğeri en yüksek aktörlerin mallarına mülklerine, bankalarına, şirketlerine adi bir mafya gibi çökmelerinin bedeli tahmin edildiği gibi ağır oldu. Bütün bunları yapıp sonra da dünyanın en korkak metası ve aktörü olan sermaye ve sermayedar üzerinde hiçbir etkisinin olmamasını beklemek de zaten ancak ahmaklara has bir iyimserlik olurdu.

Olanlar oldu. Ve şimdi ortalık, dolara karşı devalüasyon üzerine devalüasyon havaleleri geçiren paramızın tutunabileceği yeni yurdun (çoğa kalmaz) 1 dolara karşı kaygan 4 TL yamaçları olabileceğini söyleyenlerden geçilmiyor. “Dolara yatırım yapan yaya kalır” kör kehanetinin ceremesini dar ve sabit gelirliler çekedursun, ekonominin dinamiklerinden zerre anlamadığı anlaşılan acemi kahinimiz halka verdiği tasarruf telkini ve israf ekonomisi talkı eşliğinde 1100 küsur odalı kaçak sarayında har vurup harman savurmaya, debdebe içinde yaşamaya aynen devam ediyor.

KAYADAN KOPAN TAŞIN, ANADAN AYRILAN KIZIN…

Şair Cevat Üstün, körpe insanları yersiz yurtsuz bırakan haşin törelere isyanını “kayadan kopan taşın / anadan ayrılan kızın / yersiz yurtsuz kalışına / töreler hükmünü verdi…” dizeleri ile dile getirmişti. Sonra da “anadan ayrılan kızın bahtına / suyun öte yakasında / yersiz yurtsuz düşmek kaldı” diye devam etmişti. Şu an şiirsellikten alabildiğine uzak hoyrat halleriyle bizim memleketin bahtına da, korkarım ki, kendisini var eden tüm değerlerinden, hassas dengelerinden, tecrübe imbiğinden geçmiş nazik ilişkilerinden ayrılığa düçar olup, (tabii şayet kalabilirse) olduğu yerde kalsa bile yersiz yurtsuz kalmak düşecek gibi.

Edward Said, çocukluk yıllarına damgasını vuran yersiz yurtsuzluk sendromu ile her şeyin çok daha sofistike olduğu olgunluk çağında karşı karşıya kalsaydı aynı başarıyı gösterebilir miydi dersiniz? Peki bir çocuğa veya yetişkine nazaran ilişkiler sistematiği çok daha sofistike olan ve atacağı her adımı çok daha büyük komplikasyonlara yol açma ihtimali bulunan bir millet ve ülke bu yersiz yurtsuzluğu kaldırabilir mi?

Akif Umut Avaz, 3.12.2016 /TR724

Süleymancıların yurtlarını ne yapmalı? [Haber-Analiz: Sefer Can]

Adana’da yanan yurt ve sonrasında yaşananlar tam Türkiye klasiği. Yine çaresiz, fakir çocuklar yok yere toprağa düştü. Acı onların yakınlarında büyük yangın olarak devam ededursun ideolojik savaşa yeni cepheler açıldı. Toplumdaki düşman mevzilerden karşılıklı top atışları anında başladı. Bazıları için acılar sadece o işe yarıyor zaten.

HER ZAMANKİ GİBİ HER ŞEY MÜKEMMEL!

Milli Eğitim Bakanı daha soruşturma bile açmadan ‘denetimde sıkıntı yok’ açıklaması yaptı. Aynen Soma maden faciasında olduğu gibi. Siyasilerin bedel ödemediği yetmiyor, bürokratlarına fatura çıkmasına da izin verilmiyor. Bir adım sonra kendilerine ulaşır kaygısıyla memurlarına mutlak dokunulmazlık sağlıyorlar. Başbakan Binali Yıldırım, “insanın olduğu yerde hata olur” yaklaşımında. Başbakan böyle derse her memur bu örtünün altına girip saklanır, Soma’lar çökmeye, yurtlar yanmaya devam eder. Etmiyor mu? Soma’dan sonra kaç maden kazası yaşadık? Şirvan’daki göçükte hâlâ toprağın altında işçi yok mu?

HERKESİN TARTIŞMA AJANDASI VAR

Yurt, Süleymancılar diye bilinen Cemaat’e ait olduğu için büyük çatışmalar o cephede sürüyor. Konuyu olay özelinde tartışmak gerekirken, eleştirenler de savunanlar da en az yangını ve mağdurları konuşuyor. Müslümanların hiçbiri peygamber değil, hepimiz hata yapabiliriz. Ama bunu kabullenmek yerine İslamı kendimize kalkan yaparak savunma geliştiriyoruz. Haklı eleştirileri bile “İslam düşmanlığı” parantezine hapsedip susturmak kolayımıza geliyor.

Karşıda yer alan katı laikçiler ve ulusalcılar ise fırsat bu fırsat deyip cemaat ve tarikat karşıtlığına soyunuyor. Tarikatlar kapatılsın, cemaatler yok edilsin vs. Toplumsal gerçekleri tanımlanabilir ve denetlenebilir alana çekmek yerine yok etmeye çalışmanın sonu belli: Yer altına itmek. Özel işletilen yurtlarda benzer olay yaşandığında onları, pek farklı olmayan devlet yurtlarını da mı kapatacağız? Çözüm bu mu gerçekten!

Ortada suç varsa -örnek olayda var olduğu şüphesi kuvvetli- Nurcu ya da Süleymancı olmasına bakılmadan cezası verilmeli. Ama hukuk, toplu cezalandırmaya cevaz vermez. Suçu işleyene cezayı verir, arkadaşına, kardeşine, yoldaşına vermez. Mesela bütün şartları yerine getiren bir yurdu aynı vakıf/cemaat işletiyor diye kapatamazsınız.

İSLAMCI GENLER HAREKETE GEÇTİ

AKP bu olayda önce alıştığımız kendini güvenceye alma refleksi gösterdi. Yukarıda anlattık. Ardından sol/laikçi eleştirileri de arkasına alarak başka bir operasyon sinyali veriyor. Tam biat ettiremediği bir Cemaate daha çökme hazırlığı gözden kaçmıyor. Cemaat’in mal varlığına çökmenin yanında, dini eğitimi tekeline alma fırsatı olarak görüyorlar. Siyasal İslamcı genlerdeki, tarikat karşıtlığı uygun zemini bulunca ortaya fırladı. Bazı aktroller ulusalcılardan ağır ifadelerle tarikat kavramına saldırıyor.

Dinin devlet kontrolüne tamamen alınması Devlet Bahçeli milliyetçiliğine de Kemal Kılıçdaroğlu solculuğuna da sıcak geliyor. Fakat demokrat liberallerin bu akıntıya direnmesi gerekiyor. Dünya, din eğitimini sivilleştirirken bizde devletleştirilmesi öneriliyor. Devlet kurşun asker yetiştirmek için zaten yeterince araca sahip. Camilerin hali ortada, imam hatiplerle ne yapılmak istendiği saklanmıyor artık. Dini tamamen AKP’nin arka bahçesi gibi yapmak istiyorsanız, hiç durmayın. Bu arada Alevilerin haklı cemevi taleplerini nasıl savunacağınızı da düşünmeyi unutmayın.

HAYIR! DEMEMİZ GEREKENLER

Özetle sadece yanan yurt değil hangi cemaat ve tarikatın hukuksuz ne işi varsa üzerine gidilsin. Denetim ve standartlara uydurma sonuna kadar… ama hukukun kabul etmeyeceği şekilde toplu cezalandırmaya HAYIR!

AKP’nin bir cemaatin daha mal varlığına çökme ve boşalttığı alana kendi İslam anlayışını yerleştirme operasyonuna HAYIR!

Dini, devlet üzerinden AKP’nin arka bahçesi haline getirme projesine HAYIR!

Cemaat ve tarikatları tekrar yeraltına inmek zorunda bırakacak, böylece haklı eleştirilerde yer alan sakıncaları büyütecek despotizm girişimine HAYIR!

Sefer Can, 3.12.2016 /TR724

Erdoğan, Aziz Yıldırım’dan ne istiyor? [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Fuzuli Aydoğdu, ‘3 Temmuz Şike Soruşturması’ olarak bilinen davayı terse çevirmek için kurguladığı ‘Şikede Kumpas’ adı verilen iddianameyi tamamlamış. Medyaya düşen haberlere göre, 108 kişinin bulunduğu iddianamede 1. şüpheli olarak Fethullah Gülen yazılmış. Savcılık ve mahkeme kararlarıyla tarihin en büyük şike olaylarını  çözen polisler tutuklu; avukatlar, gazeteciler şüpheli. İddianame ve detayları çıktıkça okuyacağız. Ama yaşananları ve süreci birlikte bir hatırlayalım.

Muhtemelen savcılık kanalıyla sızdırılan 3. şike iddianamesindeki ilk iftira tam algı operasyonu yapmak için piyasaya sürülmüş. Şike soruşturmasının kapatılan Zaman Gazetesi’nde kararlaştırıldığı, kurgulandığını iddia ediyor savcı. Gazete yöneticileri ve bazı isimleri saymış, gizli tanık öyle demiş. Delil? Gerek yok. Tanık öyle demiş.  Önceki soruşturma haberlerine yansıyan gizli tanıklar anlatmış bunu. Hiçbir hukuki gerekçe bulamayınca 4 Mart 2016’da Zaman’a Sulh Ceza Hakimliği eliyle el koyma kararı isteyen mekanizma, bu kez suç üretme safhasına geçmiş.

19 MAÇTA ŞİKE VE TEŞVİK TESPİTİ

Neydi peki gerçekte Şike Soruşturması ve şike olayı? Kamuoyu  şike soruşturmasından 3 Temmuz 2011 günü haberdar oldu. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı 8 aylık çalışma ile  Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzon, Giresun, Eskişehir, Kasımpaşa, Sivas ve Bursa spor kulüplerinin bulunduğu takımların 2010-2011’te oynanan SüperLig ve TFF 1. Lig maçlarında  şike ve teşvik yaptığını, yüzbinlerce, milyonlarca dolarla bu işi yaptığını, maçların parayla satın alındığını  tespit etti. Savcılık ve emniyet kayıtlarına göre 19 maç fiziki, teknik takip ve rüşvet için verilen milyon dolarlar ile birlikte tespit edildi.Hatta kim zaman suç üstü yapılıp görüntülendi. Tarla sürenler, ev almayan gidenler, araba alanlar… İsmi değiştirilmiş para götürme operasyonları, yılboyunca neredeyse tüm maçlara bulaşacak kadar diz boyu şike.

Aralarında Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın da bulunduğu 46 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlarla ilgili isnat edilen suçlar: Çıkar amaçlı silahlı suç örgütü kurmak, yönetmek, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmaktı. Soruşturma bitti, iddianame hazırlandı, dava görüldü. Özel Yetkili 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen şike davası 2 Temmuz 2012’de karara bağlandı. Aziz Yıldırım, şike yapmak ve örgüt kurmak suçundan 6 yıl 3 ay ceza aldı. Diğer sanıklardan 48’i yine çeşitli cezalara çarptırıldı. Yargıtay 5. Dairesi verilen hükümlerin büyük kısmını onadı.

UEFA TESCİLLİ ŞİKELERİMİZ…

Tabi şikenin Avrupa’ya da yansıması oldu. UEFA Disiplin Kurulu, Beşiktaş’a Avrupa kupalarından 1 yıl men cezası verdi, Fenerbahçe’yi de Avrupa kupalarından 2+1 yıl men etti. Karara göre, Beşiktaş 2013-2014 sezonunda UEFA Avrupa Ligi’ne katılmayacak. Fenerbahçe ise 2013-2014 sezonunda UEFA Şampiyonlar Ligi dahil, gelecek 3 yıl içinde UEFA organizasyonlarına katılamayacaktı. 16 Temmuz’da UEFA Tahkim Kurulu, şike olayları nedeniyle Beşiktaş Kulübü’ne verilen 1 yıl Avrupa kupalarından men cezasını onadı. Fenerbahçe Kulübü’nün 2 artı 1 yıllık cezası ise 2 yıla indirildi.

VE DAVA TERSE ÇEVRİLİYOR

Ancak Özel Yetkili Mahkemeler’in kaldırılm asının ardından Yıldırım’ın da aralarında bulunduğu 6 sanık yeniden yargılanma başvurusunda bulundu. Yargıtay aynı gerekçe ile diğer sanıklar hakkında verilen hükmü de bozdu. Dava bu kez 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. 9 Ekim 2015 günü ikinci şike davasıda  bitti. Beraat kararları verildi. DVD ve dinleme tapeleri yok hükmünde sayıldı, imha kararı verildi. Şike ve örgüt suçlarından tüm sanıklar beraat ettirildi. Tam da o günlerde Şikede Kumpas adıyla bugün iddianamesi hazırlandı denen soruşturma başlatıldı. Önce polisler, sonra avukatlar, gazeteciler, savcılar herkes torbaya dahil edilerek adeta ‘şike intikam soruşturması’ yürütüldü. Neyin intikamı peki bu? Hakkaniyetli olmanın, doğruları yazmanın, savcı-hakim, polis olarak futboldaki kirli çıkıları ortaya çıkaranları susturma adına bir intikam bu. Kökünü uzakta aramayalım. Adliye jargonuyla dört somut olayı hatırlamak yeterli. İlki Şike şoruşturmasından.

‘ EKŞİOĞLU-AZİZ YILDIRIMI GÖRÜŞMESİ: ÜÇ TARLAYI DA SÜRDÜK…’

Tarih 2 Mart 2011 Aziz Yıldırım ile İlhan Yüksel Ekşioğlu arasında gerçekleşen telefon görüşmesinde Ekşioğlu Aziz Yıldırım’a “Vaziyet gayet iyi, 3 tarlayı da sürdük yani” diyordu. Ligin 24. haftası yani iki gün sonra 4 Mart 2011’de oynanan Kayserispor-Manisaspor, 6 Mart günü oynanan Bursaspor-İBB Spor, Beşiktaş-Trabzonspor müsabakalarında şike yapıldığı sözleriydi bunlar. İddianamelere girdi.

‘ERDOĞAN: SORUNLU ALANLAR TEMİZLENECEK, ADIMLAR BUNA YÖNELİK’

6 Temmuz’da yani gözaltılardan iki gün sonra Başbakan Tayyip Erdoğan televizyon ekranlarındaydı bu defa, sadece Fenerbahçeli değil, aynı zamanda kulübün üyesi olduğunu anlattı. Şöyle devam etti: “Türkiye artık her alanda, yani Ergenokon’du, Balyoz’du, birçok alanda olduğu gibi birçok sorunlu alanları temizleyerek önümüzdeki sorun alanlarından arıdırılarak gerçekten halkımızın yönetimine, halkımızın yargısına inandığı, kurumlarına inandığı bir ülke haline gelmelidir. Atılan adımlar buna yöneliktir.”  (6 Temmuz 2011- Recep Tayyip Erdoğan-Başbakan-Kabine açıkladığı konuşma)”  ‘Şike’nin de savcısıyım’ diyor bu konuşmada kendisi.

NE YAPALIM BU KULÜBE BABACIIIIMM…!

2 Mart 2014 günü internetten bir ses kaydı yayınlandı. Ertesi gün cesaret sahibi tüm gazetelerin birinci sayfasındaydı. Konuşan Bilal Erdoğan’dı, muhatabı Başbakan Erdoğan. Kayıtlara göre Erdoğan, TFF Başbanı Mehmet Ali Aydınlar’a Fenerbahçe Kongresi için destek veriyor. Oğlu üzerinden Aydınlar’a taktik veriyor. Görüşmede Erdoğan Fenerbahçe Başkanı aziz Yıldırım’ın eski TFF Aydınlar, UEFA Asbaşkanı Şenes Erzik ve kendisi arasında ne konuşulduğunu öğrenmek istemesine “edepsizce bir yaklaşım” sözleriyle tepki gösteriyor. ‘Aydınlar’ın bu noktalardan Yıldırım’a yüklensin’ diyor. Bilal soruyor, “Ne yapalım babacııımm!” “Oyu açıktan mı kullanayım, açıklama mı yapayım!?”

BUNLARIN KARAKTERLERİ BELLİ!

Bir de AKP ailesini yakından ilgilendiren şu bilgileri geçiyor o ses kayıtlarında. Bilal Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun damadı Ahmet Özokur’un Aziz Yıldırım’ın listesinden seçime girdiğini söylüyor. Hiddetlenen Erdoğan, “nerede olursa olsun, bunların yapıları karakterleri belli” diyor. Damadını da o dönem Dışişleri Bakanı  müstakbel başbakanı ne kadar çok sevdiğini (!) gözler önüne seriyor.

Bir ülkenin Başbakanı oturmuş, bir futbol kulübünün başkanının kim olacağını, üyelerin kimler olduğunu, nasıl başkanlığın devrileceğini müzakere ediyor oğlu Bilal’le. Onunla bununla görüş telkinleri yapıyor.

DAMAT ALBAYRAK UEFA’YA CEZA VER BASKISI İÇİN İLAN VERİYOR

Dördüncü olay, RedHack’in Türkiye’ye kazandırdığı Beraat Albayrak belgeleri. Berat Albayrak’ın mailinden çıktığı iddia edilen 2014’de İsviçre ve İngiltere’de gazetelere verilen şike ilanları meselesi kumpasların ve suyun başında kimin durduğunun da delili.  Futbolda Şike soruşturmalarının  yürütüldüğü süreçte iki ülkede UEFA ve FİFA’ya görev yapma çağrısıyla verilen ilanlar 5 bin paund’a (20 bin TL) mal olmuş. Sinan Zengin aracılığıyla Yılmaz Bölükbaşı’nın ajansına yatırılmış. Bunlar aracılar. İşin sahibi kim peki? Damat. Yani bugün Enerji Bakanı, Saray’ın en yakın sırdaşı Berat Albayrak.

Yalnız Damat fanatik Trabzonsporlu. 2014 yılında İsviçre ve İngilterede gazetelere Fenerbahçe aleyhine ilan verecek kadar. İlanda, “Türkiye’de mahkemeler Türkiye Futbol Fedarasyonu’nun yolsuzluk yaptığını söylüyor. Türkiye futbol camiası UEFA ve FİFA’dan bunların statüleri konusundaki gerekliliklere ve disiplin düzenlemelerine başvurmasını beklemektedir.” deniyor. Şike ilanının belgelerine diğer RedHack iddialarında  olduğu gibi cevap ya da yalanlama gelmedi. Belgeler, yukarıdaki olaylar, somut deliller bize gösteriyor ki, tüm aile futbolda şike soruşturmasının da, kulüp ele geçirmenin de merkezinde.

KRAMPONLAR DA KİRLİ, ADLİYELER DE

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı talimatıyla 3 Temmuz 2011’de yapılan operasyonlar öncesinde 8 ay soruşturma yürütülmüş. Fiziki, teknik takip yapılmış. 19 maçta şike ve teşvik tespit edilmiş. Bizzat Aziz Yıldırım’ın da görüntülü, sazlı sözlü yaptıkları tespit edilmiş. Yüzbin dolarlar, arabalar menejerler, klüp yöneticileri eliyle futbolculara teslim edilmiş. Hepsi belgeli. Şike var. Talimat var. Şikeden sonra fırsatçılıkla kulüp ele geçirme, iki yüzlülük var… Ama şike yok. O kumpas. Cemaat yaptı! İnanırsanız…

Bir yanda şike için tomar tomar para saçanlar, öbür yanda soruşturmaları talimatın verip, kulüp seçimlerinde başkan devirmek isteyen muktedirler. Şimdi bütün bu gerçeklere rağmen, oturup iddianame yazan savcılara veya davaya bakacak hakimlere şunu demeli: Yorulmayın. Bugün Şikede Kumpas davasının talimatını size kim verdiyse, dün şike soruşturmalarının TFF kararlarının talimatını o vermiştir. Ama bu şike gerçeğini Türk futbolunun içinden söküp atmıyor maalesef. Demokrasi, hukuk, insan hakları gibi ülkenin tüm değerlerinin yitirildiği bu süreçte, kramponlar da kirli, adliyeler de….

Erman Yalaz, 3.12.2016 /TR724

Mülteciler neden Avrupa’ya gidiyor? [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

Suriye’deki iç savaş beş yılı devirdi. Bu süreçte ülke nüfusunun yarısından fazlası yaşadıkları toprakları terk etti. Hemen her şehirde yaşanan savaşlar, insanların düzenini yerle bir etmekle kalmadı Suriye’yi yaşanmaz hâle getirdi. Hâl böyle olunca Suriyeliler de ‘yaşanabilir ülkelere’ göç etmeye mecbur kaldı. Dünyanın dört bir yanına dağılan Suriyeliler geçici olarak komşu ülkelerde konaklasa da, ilk fırsatta Avrupa’ya ulaşmanın yolunu arıyor.

Göç dalgası karşısında Avrupa kapıları birazcık aralayınca, başka ülkelerden de terk-i diyar edenler oldu. Yaşam şartları hayli zorlaşan Afganistan bunlardan biri. 1970’lerde Sovyet işgali, ardından 2000’lerin başında ABD işgali altında yaşayan Afganlar, ülkedeki terör tehdidinden de bıkmış durumda. Avrupa’ya en çok gelen mülteci gruplarından biri de, haliyle Afganlar.

HEDEF İSVEÇ YA DA ALMANYA

Hâkim Haydari (18) ve Renaz Çavuş (28), Avrupa’daki milyonlarca göçmenden sadece 2’si. Hâkim, Afganistan’dan kaçıp gelmiş. İran, Türkiye, Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Macaristan ve Avusturya’dan sonra ‘çok iyi karşılandım’ dediği Almanya’ya ulaşmış. Renaz ise Suriye’de iç savaş öncesinde fırıncılık yapıyormuş. Şartlar dayanılmaz hâle gelince önce Yunanistan’a ardından Türkiye’ye geçmiş. “Yunanistan’da şartlar çok kötüydü” diyen Renaz Çavuş, ‘hayalindeki’ İsveç’e gitmek için tekrar Yunanistan’a, oradan Makedonya, Sırbistan, Macaristan, Avusturya ve Almanya’yı aşıp Danmarka’ya ulaşmış.

MUHALİFLİKTEN CAN PAHASINA

1970’lerde Avrupa’ya sığınanların büyük çoğunluğu politik sebeplerle gelmişti. 1980’lerde İsrail’in acımasız operasyonlarından bıkan Filistinliler ve iç savaşın vurduğu Lübnan’dan kaçıp gelenler Avrupa’ya adım attı. Afganistan’dan ilk mülteci patlaması Sovyet işgaliyle olmuştu ama o günden sonra belirli oranlarda hep sürdü. Önce Saddam sebebiyle, sonra ABD işgaliyle Irak’tan kaçıp gelenler oldu. Suriye’deki iç savaş ise, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük mülteci göçünü tetikledi.

AFRİKA’DAN ÇIKIŞ

Avrupa’nın en çok sığınma talebi aldığı ülkelerin önemli bir kısmı Afrika’da. Buradaki yoksulluk ve günlük şiddet imkânı olanların ülkeden kaçmasına sebep oluyor. Özellikle Libya üzerinden Avrupa’ya geçmeye çalışan Afrikalılar için Akdeniz’i geçebilmek büyük ‘nimet’ zira her yıl binlerce Afrikalı Akdeniz’in soğuk sularına gömülüyor. Tabi bu sistemin en büyük ‘kazananı’ insan kaçakçıları. Milyar dolarlık bir sektör hâline gelen kaçakçılık düzeninde, Avrupa’ya ulaşmanın bedeli 6 ile 20 bin dolar arası değişiyor.

BATIYA, HEP DAHA BATIYA

Batı’ya ulaşmanın da aşamaları var. İlk etap Yunanistan ya da İtalya olsa da, bu ülkelerin gelen mültecilerin yükünü kaldıramamasından ötürü, göçmenler ilk fırsatta kuzeye doğru seyahat ediyor. Zira buralar daha ‘zengin’.

Yunanistan’dan sonra ilk durak Makedonya, sonraki durak ise Sırbistan. Mülteciler için ne Makedonya’nın ne de Sırbistan’ın bir cazibesi var. Bu ülkeler de ‘ara istasyon’. Sırbistan’da verilen ‘kısa mola’dan sonra yeni hedef Macaristan oluyor. Bu ülke Almanya, İngiltere ve İsveç gibi ülkelere geçiş bileti demek. Macarlar, ‘Kavimler Göçü’ olarak nitelendirdiği mülteci akınını durdurmak için sınıra dikenli teller örmeye kalktı ancak bu da mültecileri durdurmadı.

SINIRDA YAKALANMAMA SANATI

Bir de işin prosedür kısmı var. Mutlaka ama mutlaka polis engeline takılmadan sınırı geçmek önemli. Çünkü polis demek, kayıt altına alınmak demek. Dublin Antlaşması gereği, Avrupa Birliği sınırından giren bir mülteci, iltica başvurusunu ilk girdiği ülkeye yapmak zorunda. Macaristan’ın hem ekonomik durumu hem de ülkenin mültecilere soğuk bakması, çileli bir yolculuk geçiren mültecilere polisle köşe kapmaca oynatıyor. Macaristan’dan kimseye ‘yakalanmadan’ geçenler için Almanya, İsveç ya da Avusturya yolu açılıyor.

İnsanlık trajedisi… Polise yakalananlar arasında parmak izi verdikleri için ‘parmaklarını keserek’ Macaristan’dan kaçanlar da oluyor…

NÜFUSA ORANLA MÜLTECİ POLİTİKASI

Mültecilerin en çok ‘ulaşmak istediği’ 3 ülke İsveç, Almanya ve Avusturya. 9,5 milyon nüfuslu İsveç, Avrupa’da nüfusuna oranla en fazla mülteci barındıran ülke. Sadece 2015’te buraya 120 bin göçmen başvurusu yapıldı. İsveç, Suriyeli mültecilere ‘pozitif ayrımcılık’ uyguluyor ve başvurularını önceliyor.

Almanya, en çok mülteci kabul eden ülkelerin başında geliyor. Bu ülkeyi cazibe merkezi kılan elbette ekonomisi. Ancak binlerce mülteci Almanya sınırını aşıp hayaline kavuştuğunu düşünse de, iltica taleplerinin kabul edilmesi hiç de kolay olmuyor. Geçen yıl 1,1 milyon mülteci kabul eden Almanya’ya sadece Suriyeliler gelmiyor. Kosova’dan 33 bin, Arnavutluk’tan 30 bin ve Sırbistan’dan 18 bin kişi Almanya’ya iltica başvurusunda bulundu. Almanlar, ‘ekonomik’ nedenlerle iltica başvurusunda bulunanların taleplerine, yüzde 0,3’lük istisna hariç, ‘Nein’ (Hayır) diyor.

8,4 milyon nüfuslu Avusturya da sığınmacıların gözde hedeflerinden. Avusturya’ya gelenlerin çoğunluğu savaşın hüküm sürdüğü Suriye, Irak ve Afganistan’dan. Ülke çapında mültecilere destek kampanyaları yapılırken Avusturya İçişleri Bakanlığı özel konaklama imkânları sağlamaya çalışıyor. Yerel yönetimler pansiyon ve otelleri sığınmacı yurtlarına dönüştürüyor. Gönüllüler dil kursları veriyor. Ancak Avusturya’da yükselen aşırı-sağ politikacılar göçmenlerin ülkeye gelmesinin önüne geçmeyi hedefliyor. Şimdilik Avusturya, Meclis’in onayladığı sayıda mülteci alarak orta yolu bulmuş gibi görünüyor.

İSTENMEYEN ÜLKELER

Mültecilerin ‘istemem’ dediği ülkeler de az değil. Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ekonomik şartlardan dolayı tercih edilmiyor. Suriye, Afganistan ve Irak’tan gelen biri için Romanya, Macaristan, Letonya ve Estonya gibi ülkelerin ekonomik bir cazibesi bulunmuyor. Bu ülkeler aynı zamanda göç verdikleri gibi ‘göçmen ve mülteci’ kavramlarına da uzaklar. Dolayısıyla sığınmacılar tarafından teğet veya transit geçiliyorlar.

Efe Yiğit, 3.12.2016 /TR724

MHP neyi oylayacak? [Haber-Yorum: Barbaros J. Kartal]

Havuz gazetelerinde dün  tarihî uzlaşma olarak verilen haberlere göre AKP hükümeti ile MHP, sistem değişikliği getirecek anayasa değişikliği konusunda tahmin edildiği gibi anlaştılar. Binali Yıldırım ve Devlet Bahçeli ortak açıklamalarında paket hakkında ayrıntı vermediler, kulis bilgilerine göre metin hâlâ son şeklini almadı. MHP’nin birkaç itirazı ve Saray’ın kontrolünden sonra nihai halini alacak ve Meclis’e AKP imzaları ile gelecek. MHP’nin mutabık kaldığı metne kendi vekillerinin  imza atmaması vekillerin özel isteği yorumları yapılıyor.

Getirilmesi planlanan sistemin kendisi başkanlık olsa da cumhurbaşkanlığı olarak sunulacağı kesinleşti. Yasa değişikliğine göre cumhurbaşkanın partisi ile ilişiği kesilmiyor. Getirilecek düzenlemelerden mevcut cumhurbaşkanının da faydalanacağı ifade ediliyor. MHP’liler parti ile ilişiğin üyelikle sınırlı kalmasını isterken AKP’liler fiili durumun öyle olmadığından bunun da açıklığa kavuşmasını istiyorlar ve parti başkanlığı olmasında ısrarlılar. AKP sözcülerinin bahsetmeleri gerektiğinde “Gaa-ziii” Mustafa Kemal dedikleri Atatürk dönemine gönderme yaparak cumhurbaşkanın aynı zamanda partinin genel başkanı olmasının istiyorlar. Erdoğan ve istisnasız bütün AKP’liler bir ömür yerden yere vurdukları tek parti dönemi CHP’si ile ilgili söyledikleri her şeyi bir anlamda bugün savunuyorlar.

TEK ADAMLIK İTİRAFI

AKP tarafından, küçük ayrıntılarda taviz veriyor görünüp esas alınması gerekli sonuçların alındığı da bir gerçek. Paket ile ilgili AKP hukukçusu Mustafa Şentop, “Yeni Hükümet sisteminde, bugünkü sistemdeki Cumhurbaşkanı artı Başbakan ve Hükümet eşittir Başkan demektir. Cumhurbaşkanı, yeni Hükümet sisteminde, Başbakan ve Hükümetin sahibi olduğu yetkileri de deruhte ederek seçilmiş olacak” diyerek tek adam sisteminin getirileceğini söyledi.

AKP’lilerin pozisyonu ve arkalarındaki motivasyondan dolayı savundukları şeyler anlaşılabilir. Davutoğlu’nun neden değiştirildiği yerine neden Binali Yıldırım’ın geldiği bugün bir kez daha teyit edilmiş oldu. Davutoğlu’nun kendi makamını bir nevi lağv eden bir düzenleme için pek efor sarf etmeyeceği belli olmasına rağmen 17-25 sonrası daha az tartışılır bir isim olarak bayrak nöbetini devralmıştı. Gönülsüz olduğu ve başbakanlık yapmaya kalktığı görülünce de ipi çekilmişti.

GELELİM MHP’YE…

Bu denklemde en çok merak edilen şeylerin başında Bahçeli’nin bu değişikilik için neden bu kadar gönüllü olduğu? AKP’nin dümen suyuna giren ve neredeyse muhalefet partisi yerine hükümette yer almayan koalisyon ortağı gibi çalışmasının hikmeti nedir? Tuğrul Türkeş’in, Bahçeli’nin tuzakları gibi MHP’nin gururunu okşayan ama aslında hiçbir geçerliliği olmayan sözlerini bir kenara bırakırsak MHP kendisine de zarar verecek bir değişiklik için neden bu kadar istekli.

FİLLİ DURUM MU FİİLİ ADAM MI?

Bahçeli ve yakın ekibinin kamuoyuna anlattıklarından çıkan şu: Hali hazırdaki fiili tablonun adının konması gerekiyor. Filli durum dedikleri aslında şu: Mevcut Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem cumhurbaşkanlığı hem başbakanlık hem de parti başkanlığı yapmasından kaynaklanan durumun ‘adı konsun’ deniyor. Yani “cumhurbaşkanı görev alanına dönsün kendisine anayasada belirtilen sınırlara bağlı kalsın” yerine şu an istediğini yapan kişiye göre yasa yapalım demek.

Bu fiili durum açıklaması mevcut durumun bir anayasa çerçevesine oturtulması olarak sunulduğunda kulağa hoş gelse de anayasaya aykırı bir fiilde bulunan birisine yaptığın şeyi suç olmaktan çıkartıyoruz demek gibi bir şey aslında… Anayasaya uymayan cumhurbaşkanına anayasayı uydurmaktan ibaret.

Kaldı ki 2007 yılında yapılan ve cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesini düzenleyen yasa değişikliği cumhurbaşkanın görev ve sorumlulukları ile ilgili hiçbir değişiklik öngörmüyor. Yani kilitlenme ya da sistem tıkanıklığı denilen şey aslında Erdoğan’ın bütün gücü elinde tutmak istemesi ve partiyi elinden bırakmama isteği ile ilgili. Acaba Erdoğan 2007’de olduğu gibi başbakan olarak kalsa idi seçilecek cumhurbaşkanı bugün kendisinin yaptıklarını yapabilir miydi? Siyaset, dış politika ya da ekonomi alanlarını boşverin en basitinden, ilk etapta başbakanlık için yapılmış Beştepe binasını artık cumhurbaşkanlığı olarak kullanacağım diyebilir miydi? Cumhurbaşkanını halkın seçmesi kimseye yeni bir görev tanımı getirmiyor. Almanya’da da cumhurbaşkanını halk seçiyor ancak başbakan ile bir görev çatışması yaşamıyorlar.

Fiili durum şu mu demek? Ülkeyi yabancı bir güç işgal etse, artık durum böyle oturalım anlaşalım yeni duruma göre yaşayalım mı denilecek?

Bir muhalefet partisinin anayasayı ihlal eden rakibi için lehte bir düzenlemeye girişmesini filli durum ile izah etmek pek mümkün değil.

BAHÇELİ’NİN 180 DERECE DÖNÜŞÜ

Sosyal medyada en çok yapılan paylaşımlar Devlet Bahçeli’nin başkanlık sistemi ile ilgili önceki sözleri. Hatta muhalifi Sinan Oğan bile başkanlık sistemi ile ilgili ülkücülerin görüşü budur diyerek Bahçeli’nin Erdoğan ve başkanlık sistemi ile ilgili zehir zemberek sözlerini içeren videoyu paylaştı. Eğer Bahçeli o videoda konuşan kişi ise bugünkü pozisyona gelmek için epey büyük şeylerin değişmiş olması gerekir. Bahçeli başkanlık sistemini sadece bir rejim değişikliği olarak karşı çıkmıyor aynı zamanda ülkenin bölünmesine giden yol olarak da görüyordu.

Bahçeli’nin bu tavır değişikliği arkasında MHP içindeki muhaliflerin temizlenmesi ve önlerinin kesilmesi konusunda Erdoğan ile yaptığı zımni anlaşma kulislerde dile getiriliyor. 15 Temmuz’dan önce yerel mahkemeler ile önü kesilen muhalifler 15 Temmuz sonrası sessiz sedasız partiden ihraç edilmişlerdi. MHP delegelerinin ezici bir çoğunlukla kurultay toplama girişimleri sonuç vermemişti. Şimdi o delegelerinin bir çoğu partiden uzaklaştırıldı.

Yeniden yurt gezilerine başlayacağını açıklayan Meral Akşener’e yakın bir iş adamının hakkında başlatılan soruşturma, işinin pek de kolay olmayacağını gösteriyor. Kullanışlı FETÖ değneği ile Bahçeli’ye muhalefet düşünenlerinden toplanacağı havuzda bilerek yüksek sesle konuşuluyor. 15 Temmuz için ‘Allah’ın lütfu’ diyebilecek diğer bir lider tartışmasız Bahçeli. Bütün muhalefet partileri en ağırından en hafifine  hükümetin antidemokratik uygulamalarından nasibini alırken MHP lideri bundan şimdiye kadar hiç etkilenmedi.

Bahçeli’nin söylemlerindeki sertliğe rağmen kritik zamanlardaki Erdoğan’ın önünü açan tavırları komplo teorilerine de konu oluyor. Devlet Bahçeli’nin daha önce havuz medyası tarafından yayınlanan ama bir daha hiç ağızlarına almadıkları MİT’e çalışan bir kişi olduğu da teşkilatta tekrar konuşulmaya başlandı. MHP’ye yapılan kaset tuzaklarının MHP tarafından hiç gündeme getirilmeyişi ve aydınlatılması konusunda hükümete hiçbir baskı yapılmayışı da kuşkuları arttırıyor.

MHP’LİLER NE YAPACAK?

MHP vekilleri arasında Bahçeli’ye direk bayrak açanların sayısı bir elin parmaklarını bulmuyor. Diğer vekillerin ne olur ne olmaz kurultay toplanmazsa ortada kalmayalım şeklinde düşünerek kendilerini riske etmedikleri biliniyor. Tabanlarına asla açıklayamayacakları bu değişiklik için gönüllerinden ret oyu vermek isteyenlerin de işi kolay değil. Oy verme işlemindeki bize özgü fişlenme yanı sıra MHP’den önce AKP’nin bütün MHP vekillerini dosyalayarak takip ettiği bilinen bir gerçek. Ankara’da konuşulan şu: Her vekilin nasıl ikna edileceği daha önce çalışması yapılmış bir dosya olarak bir yerlerde duruyor.

Yakında genel seçim olmayacağı söylense de tekrar vekil olmak isteyenlerin Bahçeli ile ters düşmeyeceği tahmin ediliyor. Eğer tabi girecekleri bir seçim ya da meclis kalırsa.

“400’ü verin huzur içinde olsun” denilen değişikliğin oluk oluk kan döküldükten sonra geldiği virajdayız. Bakalım MHP içerisinden onurlu kaç kişi çıkıp daha önce Erdoğan ve başkanlık sistemi hakkında söyledikleri sözlere sahip çıkacak. Bir diğer ifade ile tükürdüklerini yalamayacak…

Barbaros J. Kartal, 3.12.2016 /TR724