Gazeteci yazar Ahmet Dönmez’in The Circle’a verdiği mülakat ciddi bir alakaya mazhar oldu. Üç günde en çok okunan mülakat oluverdi.
Gayet tabii, dediklerini eleştirenler de oldu, kendisine katılanlar da.
Günün sonunda, söyledikleriyle kimilerini de ziyadesiyle rahatsız etti Ahmet Bey. Mülakatımızın ilk kısmı daha çok Hizmet Hareketi ile ilgiliydi. Dönmez burada samimiyeti ve cesareti ile öne çıktı. Keskin gözlem ve tespitleriyle çoğumuzu sarstı, düşüncelere sevk etti. İdare-i maslahatta bulunmadı, idare-i kelama tevessül etmedi. Kitabın ortasından, halkın kulağına göre konuştu.
Bu ikinci bölümde kısa kısa sorularıma yanıtlar verdi Ahmet Bey. Eskilerin deyişiyle “müteferrik mevzular”…
Burda daha özel paylaşımlarda bulundu, kişisel anekdotlar paylaştı bizle.
Şurası aşikar ki, kaliteli bir yazarlık kumaşı var Dönmez’in. Sadece “iyi yazarlara” mahsus bir vergi bu. Sonradan elde edilemeyecek bir şey. Zamanla daha da tasaffi edecek bir müfekkireye ve muhayyileye sahip. En alalade gibi görünen şeylerden söz ederken dahi kendini okutuyor.
Aşağıdaki metnin satıraralarında otantik bir bireyin içten sızlanışlarını hissetmemek mümkün değil!
Yazmaya aşık bu genç muharririn, hayata dair, kendine ve bize dair kuracağı daha çok cümleler var.
Yolunuz da bahtınız da açık olsun.
Erdoğan?
Bu konuda söyleyeceklerimin sınırı yok. Türkiye’deki süreç çok kahpece gitmese, hepsini söylerim yine de soğuyamam, o derece doluyum. Şimdilik yazılarımda ifade ettiklerimle kalsın.
Bu işin duygusal tarafı. Bir de realite boyutu var. Sıradan bir yurdum insanı gözüyle bakın, görünen manzara şu: “Erdoğan PKK’yı bitirmiş, eski derin devleti bitirmiş, cemaati (onlara göre FETÖ) bitirmiş, Kemalistleri bitirmiş, Aydın Doğan’ı bitirmiş, MHP’yi kendine bağlamış, ülkeye istikrar getirmiş, milli savunma sanayiini kuran, AB’ye diz çöktüren, Amerika’ya kafa tutan, İsrail’e meydan okuyan bir lider.” Ne diye değiştirsin ki Erdoğan’ı? “Kaldı ki Erdoğan’ı indireyim de yerine kimi getireyim, Kılıçdaroğlu’nu mu?” diye soruyor. Cevap?
İhtiyaçlar hiyerarşisinde bugünkü tercihleri, ekonomi kadar 100 yıllık korkular da belirliyor. Bölgede liderlerini (diktatörlerini) kaybettikten sonra dağılan ülkelerin halini görüp aynı akıbeti yaşamaktan korkan geniş bir kitle var. İşte Erdoğan’ın başarısı burada. O korkuyu ve ümidi çok güzel verdi. Oyunun kurallarını çok iyi çözmüş. Ve o kuralları başarı ile uyguladı. Bu kötülerin oyununda iyilere yer yok. Gereken neyse onu yaptı.
İleride, kıydığı canlarla, yaptığı zulümlerle, hukuksuzluklarla, sahtekarlıklarla, çaldıklarıyla, sıfırladıklarıyla, yok ettiği çevreyle, kestiği ağaçlarla değil; bu ülke ve “ümmet” için yaptığı hayırlarla hatırlanacağını düşünüyor. Geri kalan her şeyin unutulacağını, tarihin kendisini bir kahraman olarak yazacağını umut ediyor. Ama böyle bir son nasip olmayacak ona. Yaşayıp göreceğiz.
Bir diğer “başarısı” da şu oldu: Türkiye’deki yüzyıllık kutuplaşmaları çok iyi kullandı. Bugün her bir kesimin bir diğerine nefreti, husumeti var. Erdoğan bu düşmanlıkları çok iyi yönetti. Sürüden bir koyunu alacağı zaman, diğerlerinin ona karşı kinini kullandı. Önce cemaatle ittifak kurup ulusalcıların üzerine gitti. Sonra o ulusalcılarla bir olup cemaati tasfiye etti. Bir ara Kürtlere gül uzatıp milliyetçiliği ayaklar altına aldı. Sonra MHP ve ulusalcılarla omuz omuza Kürtleri ezdi, şehirlerini yok etti. Bunu yaparken de her defasında tabanını genişletti. İttifak kurduğu kesimlerin tabanlarından bir şeyler kopararak büyüdü.
Şeytani ve siyasi bir dehası var. Baba filminde Don Corleone’nin meşhur bir sözü vardır. “Para silahtır, politika ise tetiği ne zaman çekeceğini bilmektir” der. Erdoğan silahı da tetiği de ustaca kullandı. Kiminle nereye kadar yol yürüyeceğini, kiminle ne zaman köprüleri atıp kiminle ne zaman yeni ittifaklar kuracağını çok iyi tayin etti. Siyaseten hep kazandı. Fakat Türkiye’yi paramparça etti. Bir daha bu toplum ne zaman bir millet olur, bilemiyorum. Ya da hiç olmuş muydu, onu da bilmiyorum.
Ama bu cambazlığın da ilelebet gitmeyeceği kesin.
Meriç?
Son ve acı bir çığlıkla yavruları ellerinden kayıp giden anaların, dökemediği gözyaşları… Akan bir Kerbela… Sudan bir soykırım anıtı… Anadolu’nun acı hikayelerini döne döne dünyanın her tarafına ulaştıran bir sessiz tanık.
Türkiye Basını?
Müsvedde…
En gazeteci görüneninin, bir zamanlar millete gazetecilik dersi verirken bugün o haksızlıkların bin katı yaşandığı halde tek satır yazmayan arkadaşlar olduğunu söyleyeyim, gerisini siz hesap edin. Yitip gitmiş bir meslek artık Türkiye’de gazetecilik. Adı gazetecilik.
Hangi sektörde olursa olsun, şu süreçte Fatma Sibel Yüksek gibi, Kazım Güleçyüz gibi, Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi, Sezgin Tanrıkulu gibi, Veli Saçılık gibi hakkaniyet göstermeyen hiç kimsenin nezdimde zerre kadar itibarı yok. Yarın da olmayacak. Bunlar kimseye de artık demokrasi, çağdaşlık, gazetecilik dersi veremez. Veremeyecek. Cemaat medyasının geçmişte yaptığı hataları evirip çevirenlerin suratına, o geçmiş hataların bin katını çarpacak kadar malzeme var şu dönemde.
Maaşlarını alıp muhalifçilik oynamaya devam etsinler, afiyet olsun.
Cemaat’in geleceği?
Kendi geleceğini yine kendisi belirleyecek. ‘Taban’ diye tabir edilen geniş kitlenin tavırları, talepleri, zorlamaları ve ‘merkez’ olarak adlandırılan yönetim katının buna cevapları belirleyici olacak.
Bir ideal olarak Hizmet Hareketi bitmez. En büyük sermaye, ‘insan sermayesi’…
Çok ciddi bir travma yaşasa da insan sermayesinin hala çok güçlü olduğunu gözlemliyorum. Ama buna mukabil klasik anlamıyla cemaat bitti bana göre.
Bundan sonra aynı organizasyon ile, aynı formatla, aynı yöntemlerle devam edemez. Bu sistem büyük ölçüde çürümüş durumda. Artık yeni bir seviyeye geçmek ve yepyeni bir formatla devam etmek zorunda. Bu olmazsa ciddi kopuşlar olur. Halihazırda var zaten.
Şu anda çerçevesi net, yeni bir sözleşmeye ihtiyaç var. Hareket ile mensupları arasında bir güven tazelemesi yapılması gerekiyor. Bunun için de bütün sorulara cevap verilmesi, geçmiş muhasebesinin yapılması, ortak aklın devreye sokulması ve yeni bir yapılanma, yeni bir manifesto, yeni bir vizyon ve yeni bir eylem planı ile devam edilmesi gerekiyor. Dolayısıyla resmileşmekten, kayıtlı, şeffaf, hesap verebilir bir düzene geçmekten başka yol göremiyorum.
Bunun ardından cemaatin en önemli işi, bana kalırsa, bu süreçten gerekli dersleri çıkardığına samimi olarak etrafını ikna etmesi. “Aman cemaat AKP’yi deviremesin. Cemaat gelirse çok daha kötü. AKP hiç değilse bir siyasi parti. Seçimlerde oy vermezsin, cezalandırırsın, gider. Ama cemaati bir daha götüremezsin. Bunlar bir dönerse hepimizi mahvedecek” diyen bir kitle var. Her ne kadar artık seçim diye bir şeyin kalmadığını hala fark edememiş olsalar da…
Haklı ya da haksıza girmiyorum. Bu doğrudur veya değildir. Ama bir tespit olarak söylüyorum. Samimi bir şekilde cemaatten korkan, “Bunlar her yeri örümcek ağı gibi sarmıştı. Her yerdelerdi. Dinliyorlar, izliyorlar, takip ediyorlardı. Başka kimseye hayat hakkı vermiyorlardı. Kendi önlerini açmak için her türlü kumpası kuruyorlardı. Nihayet kurtulduk” diyen ve bu korkuda samimi olan insanlar var.
AKP’nin yaptıklarını onaylamayıp da sesini çıkarmayanların bazılarında bu korku hakim. Dediğim gibi, haklıdır-haksızdıra girmiyorum. Doğrudur-yanlıştır, tartışmıyorum. Bu bir vakıa. Cemaat yöneticileri bunu görmek zorunda. Bu söylediklerim aşağılık kompleksi değildir. “Ne münasebet canım, herkes tertemiz bir tek cemaat mi kirli! Hem bu kadar zulme uğrayacağız hem de onlara kendimizi anlatmak zorunda mı kalacağız! Bu nasıl bir mantık böyle, kime niye ispat etmek zorunluluğu var! Herkes kendine baksın!” itirazlarını duyar gibiyim. Fakat buna iki açıdan mesafe koyuyorum.
Bir; kendi ideallerinize, ‘Hizmet’ derken bu kelimenin içini nasıl doldurduğunuza, misyonunuza, mefkurenize, yola çıkış gayenize ve dünyanın size sorduğu sorulara, bundan sonra dünyaya ne söylemek istediğinize bir bakın ondan sonra bu itirazı yeniden düşünün derim.
İki; bütün kesimler şöyle ya da böyle kötü bir sicile sahip olabilir. Fakat AKP ve eski devletin uzantıları dışında hataları bütün bir ülkeyi, toplumu etkileyen başka yaygın ve organize bir güç yok. Eğer siz kendinizi AKP ve Ergenekon ile kıyaslıyorsanız zaten söz bitmiştir. Hizmet de bitmiştir. Demek bir farkınız kalmamıştır.
Cemaat bugün savunduklarının, karşı çıktıklarının AKP ile ilgisi olmadığını, onun ömrü ile sınırlı olmadığını, bu siyasi iktidar bütün unsurları ile devrilip gitse bile aynı doğruları, aynı ilkeleri savunmaya devam edeceğini göstermeli. Ve bunları içselleştirdiği konusunda da ikna etmeli. Eğer “Hizmet’ diye bir derdi, küresel bir iddiası varsa tabii… Yeniden gönüllere girmek ve çıkmamak gibi bir hayali varsa… Yoksa işin kolayı, kendisini Erdoğan’la, Kemalistlerle, Perinçek’le kıyaslayıp hemen mantığa bürünmektir.
Ki bu dediğim şeyi cemaat başkaları için yapmayacak zaten. Yine kendisi için gerekli bu.
Cemaat Medyası?
Kirlenirken birinciliği kapan beyazlardan biri de Hizmet medyasıdır. Evet hataları oldu. Önemli hataları oldu. Özeleştiri yapmalı mı, evet yapmalı. Fakat Türkiye’de bunu ondan en son isteyecek kesim, Türk medyasının kendisidir. Bir umumhane peşkirinden farksız olan yandaş medyayı hiç katmıyorum. Peki kim daha temiz? Doğan grubu mu? Ciner grubu mu? Demirören mi? Sözcü mü? Kim? Belki tek tek bazı gazeteciler bunu Zaman’dan isteyebilir. Fakat kurumsal anlamda buna hakkı olan bir yer görmüyorum. Aynı şekilde eski Zaman çalışanları da diğer bütün gazetelere özeleştiri çağrısı yapabilir, yapmalıdır.
Cemaat medyası olmalı mı?
Bu, sizin röportajlarınızla bir kez daha düşünüp görüşlerimi revize ettiğim bir konu. Kısa bir süre öncesine kadar, “Bundan sonra kesinlikle olmamalı” diyordum. Fakat artık “Bunun cevabı, Hizmet’in bundan sonra ne olacağıyla ilgilidir” diyorum.
Cemaat mevcut haliyle devam edecekse asla olmamalıdır. Bir daha bir muhabir, “x belediye başkanının belediye otobüslerine kendi benzin istasyonundan yakıt alma zorunluluğu getirdiğini” belgelediğinde, cemaatin o hafta belediyenin tiyatro salonunu kullanacağı gerekçesiyle haberinin girmemesi gibi bir durumla karşılaşmamalı.
Bir muhabir, bir belediye başkanının Halk Ekmek büfelerine kendi oğlunun fırınından ekmek alma zorunluluğu getirdiğini belgelediğinde, daha gazeteye bile ulaşmadan, falanca abinin “Bizim okulumuz o belediye sınırları içinde, haberi girmeyin” telefonu ile karşılaşmamalı.
Bunlar sadece kendi yaşadıklarımdan iki küçük örnek. Daha onlarcasını sıralayabilirim ama bu kadarı kafi. Maksat kimseyi hedefe koymak değil.
Fakat 17 Aralık sabahı kalkıp “Aa bunlar yolsuzluk yapmışlar meğerse” dediğinizde de inandırcı olamıyorsunuz işte.
Sorunuza geri dönecek olursam, Cemaat’in bir medyası olup olmamasının bazı şartlara bağlı olduğunu düşünüyorum.
Belli başlı kırmızı çizgiler koyar, bunlardan hiç şaşmaz, ‘Hizmet işleri ile gazetecilik işlerini’ birbirine asla karıştırmazsa neden olmasın… Ancak bunun hiç de kolay olmadığını kabul etmek gerekir.
Dünya üzerinde neredeyse her grubun, her ideolojinin, siyasi görüşlerin gazeteleri var. Bunlar demokrasinin parçası olan baskı gruplarıdır.
Hizmet medyasının handikapı ise şuradaydı: “Cemaat Türkiye’yi yönetiyor. Yargısı, emniyeti, askeri, bürokrasisi ve onların operasyon merkezi olarak medyası var. Örgütlü bir şekilde hareket ediyorlar.” algısı oluştu. Kimileri bu algıdan rahatsız da olmadı. Öyle olunca da cemaate duyulan bütün öfke, müşahhas olarak medyasına yöneldi.
Yalnız burada lütfen kimse diğer gazeteler ve onların ticari ilişkileri üzerinden örnek getirmesin. “Biz örneği kendinden bir hareketiz” diyorsanız, kendinizi savunmaya geçerken de su-i misal üzerinden misal oluşturmamalısınız.
Diğer alanlarda olduğu gibi medya yönetiminin de objektif başarı kriterleri, hesap verebilirliği olmalı. Sabit bir cemaat okur kitlesine ve süreklilik arzeden abone kampanyalarıyla yüksek tirajlara sahip olduğunuzda, kendinizi objektif değerlendirmeden muaf hale getiriyorsunuz. Çıkardığınız gazetenin başarısını test edeceğiniz piyasa şartlarına girmemiş oluyorsunuz.
Burada okuyucuya da büyük görevler düşüyor. Mesela Türkiye, AKP’nin yolsuzluklarından ilk kez 17 Aralık’ta haberdar olmadı. Gemi ve gemicikler, Abdullah Unakıtan’lar, Ali Dibo’lar, örtülü ödenekler, havuz iddiaları, Şaban Dişli’ler, Galataport’lar, Ofer’ler vs. hepsi herkesin gözünün önünde oldu. Peki eğri oturup doğru konuşalım; Zaman okuyucusu da bu yolsuzluklara karşı tavır geliştirmedi. Gazetesini arayıp da biz bu haberleri niye kendi gazetemizde okuyamıyoruz demedi. O yüzden de herkesin kendine bir ayna tutması şart diyorum.
Lafı şuraya getireceğim; bu konuyu, içinden geçilen süreçlerden soyutlayarak tartışamayız. Bu Türkiye’nin genel bir sorunu. Kutuplaşmanın, kabile kültürünün başımıza açtığı büyük bir bela bu. Sadece cemaatin değil, bütün kesimlerin içinde bulunduğu bir açmazdı. Hep bir ‘büyük resme’ odaklanıldı. Diğer gazeteler de bu yolsuzlukları yazarken yine aynı ‘kabile’ refleksleri ile yazdı. Onların da kendilerine göre başka yumuşak karınları vardı. Mesela kendi grup ya da holding çıkarları aleyhine yayıncılık yaptıklarını göremezsiniz. Hele bugünkü hallerine baktığınızda iğrenmemeniz mümkün değil. Görüyorsunuz işte. Tek kelime bile edemezler. ‘Özeleştiri’, bütün yayın grupları ve bütün kesimler için geçerli. Murat Sabuncu’nun dediği gibi, bundan böyle Türkiye’de yeni bir toplum sözleşmesine ihtiyaç var.
Şunu önemle vurgulamak isterim: Haydi AKP medyası ve kendini merkezde gören ama yandaşlardan farkı kalmayan gazeteciler de 15 Temmuz’u adam gibi sorgulasa ya! Bakın mesela ‘cemaatçi gazeteciler’ diye küçümsedikleri isimler, objektiflerini olayın bütün taraflarına yöneltiyor.
Haydi o yandaşlar da Erdoğan’a 15 Temmuz çelişkilerini, soru işaretlerini, karanlık noktaları yöneltseler ya! Hulusi Akar, Hakan Fidan, Yaşar Güler, Zekai Aksakallı niye mahkemelerden kaçıyor diye soruştursalar ya! Niye Meclis’ten kaçtılar, adam gibi sorsunlar bakalım. Ondan sonra gazetecilikten bahsetsinler. Bugün Türk medyası dediğiniz şey, bir iki istisna haricinde korkaklardan ve çanak yalayıcılarından oluşmaktadır.
Kırgınlıklarınız?
Kırgınlık mı? Bir kaç yıl önceki halimle şimdiki halimi kıyaslıyorum da ben bile kendime inanamıyorum. Nasıl bu hale geldim? Beynime mi ruhuma mı bilmiyorum ama bir yerlere sanki görünmez bir lobotomi uygulandı ve bende büyük bir boşluk oluştu.
Milliyetçi bir insan değildim ama Boğaz’dan her geçişimde başımı çevirir Nakkaştepe’deki o dev Türk bayrağını seyrederdim.
‘Memleket’ kelimesi ve ifade ettiği anlamlar benim için hep duygulu, hep şiirsel, hep sanatsal olmuştur. Orta 1 veya 2’deydim. Kaldığım yurdun penceresinden caddeyi izliyordum. Köyümden birini yoldan geçerken gördüm. Hiç bir özel muhabbet beslemediğim, belki adını bile bilmediğim bu adamı gördüğümde anne babamı, kardeşlerimi görmüş gibi etkilenmiş, ağlamaya başlamıştım.
‘Gurbet’ duygusu beni hiç terketmedi. Koca adam olduğumda bile… Ve buna bir de Orhan Pamuk’un derin derin işlediği gibi ‘eşya’nın bende ne kadar anlamlı olduğunu da ekleyeyim. O eşyaların anlamlandırdığı anları, anıları, sevdaları, memleket hissini, gurbet hissini kastediyorum. Kendime ait bir eşyayı Beyazıt Çınaraltı’ndaki işportacıya satmak zorunda kaldığımda dönüp dönüp ona baktığımı, uzaklardan bir müddet onun diğer eşyalar arasındaki duruşunu, sanki bana sitem edercesine kalışını izleyip de hüzünle ayrılışımı hatırlıyorum.
Şimdi bütün bir memleketi terkedip gittim. Yalnız içerideki arkadaşlarım, sevdiklerim var gözümde. Onun dışında Türkiye’ye dair hiç bir şeyle karşılaşmak istemiyorum. Memleketimden tek bir insan bile görmek istemiyorum. 11 yaşında pencerede ağlayan o çocuğun nasıl bu hale geldiğine inanamıyorum.
Kırgınlık mı? 7 yaşındaki oğlum, Türkiye’yi hatırladığında geçenlerde şöyle bir şey söylemişti: “Özlemesi hiç bitmeyecek özlemlerim var benim…”
Ona bunu yaşatanlara kırgınlığım var mı? Bülent Keneş’in dediği gibi, “80 milyon kırgınlığım var”… Yoksa kızgınlık mı, acımak mı tam adı, bilmiyorum. En çok da beni tanıyıp, arkadaşlık edip bana ‘öcüymüşüm gibi’ davrananlara… Bir hokkabazın algı oyunları ile bana ‘terörist’ gibi muamele edenlere… “Hain! Dön de yargılansana!” diyen zavallı 20 yıllık arkadaşıma… Arkadaşlarıma… Meslektaşlarıma… Ve iyilik gördüğü bu güzelim insanlara bu gaddarlığı reva gören bütün vefasızlara…
“Asil millet”?
Mehmet Akif’in “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz” dediği zamanlarda kalmış bir eski zaman söylencesi…
Müstakbel İstikbal?
Ben kendime bir gelecek hayal etmiyorum artık. Benim için yegane mutluluk, suçsuzluklarına tek tek şahitlik edeceğim bütün dostlarımın, canım arkadaşlarımın, meslektaşlarımın, haksız yere hapislerde yatan onbinlerce masumun özgür olduğunu görebilmektir. Onun dışında herhangi bir hayalim, beklentim yok. Kendime dair, ülkeme dair kurduğum bütün düşler hazan vurmuş yapraklar gibi savruldu gitti. Sadece yazabileyim yeter.
Geçenlerde arşivimi karıştırırken bir eski fotoğraf çıktı karşıma. Ankara’da oturduğumuz evin salonunda çekilmiş, oğlumun muzip bir anıydı. Evin küçük bir bölümü görünüyordu. Bir müddet çakıldım kaldım. Hem sanki aradan asırlar geçmiş gibiydi hem de her şey o kadar canlıydı ki, daha dün gibiydi. Sanki o fotoğraftan içeriye girsem her şeye kaldığı yerden devam edecekmişim gibi geldi bana. Eve dair her şey hafızamda yerli yerindeydi. Elektrik düğmesinin yeri, televizyon sehpasının yanındaki vazo, hangi rafta hangi kitaplarımın olduğu, holdeki mini müzemiz… Bir filmin içinde bir sahneden geçmişe yolculuk yapan kahramanlar gibiydim. Sonra “Bütün bunlar bir kabus olsa. Sabah kalktığımda hepsinin kötü bir rüya olduğunu görsem” diye düşündüm. Peki hangi sabaha uyanmak isterdim? Uyanacağım sabahın, hangi tarihin sabahı olmasını dilerdim? 15 Temmuz öncesindeki herhangi bir sabaha olacağı kesin ama kendime uyanacak adam gibi bir sabah bile bulamadım. Bu ülke bize böyle bir sabah bile vermemiş, onu anladım.
Mesleğe ilk başladığımda diğer gazetelerde çalışan bazı yaşlı, duayen gazetecilerle uzun uzun tartışırdık. Onlar Türkiye’nin kolay kolay düzelmeyeceğini, hiç bir şeyin iyiye gitmeyeceğini savunurdu. Bense yeni Anadolu’dan, yeni uyanıştan, ‘derin Türkiye’den söz eder umut dolu konuşurdum. “Siz, içinden geçtiğiniz tarihin kötü tecrübelerinden kaynaklı, öğrenilmiş bir umutsuzluk içindesiniz. Göreceksiniz, yanılacaksınız” derdim. İşte o gün umutla konuşmama neden olan insanlar ve onların ufkudur bugün tasfiye edilip zindanlarda, Meriç’lerde soldurulup giden… O meslek büyüklerimden biri şöyle demişti: “Senin yaşındayken ben de böyle konuşurdum. Ama sen benim yaşıma geldiğinde benim kadar bile umutla konuşamayacaksın”
Öyle oldu nitekim. Çok daha kötüsü oldu. Tahmin bile edemeyeceğim, rüyamda görsem kabus deyip ter içinde uyanacağım şeyleri gün gün yaşadım, yaşıyorum. Ki benden binlerce kat fazlasını yaşayanlar var. Onların yanında kendi hüznümden söz etmek saygısızlık olur.
Türkiye, hayata umutla başlayan her neslin hayallerini, bir öncekilere göre çok daha derinden çiğneyip ibret olsun diye meydanda sallandıran ülkenin adıdır.
Bu ülkede öyle büyük büyük, uzun uzun hayaller kurulmaz artık.
Son söz?
Benimkisi de binlerce görüşten bir tanesidir. Mutlak doğruyu temsil ettiğim iddiasında değilim. Dileyen kayda değer bulup istifade edebilir, dileyen eleştirebilir.
Ben diğer röportajlarınızın tamamından çok istifade ettim. Hepsinden bir şeyler aldım. Elbette katılmadığım yerler de oldu. Okuyucular benim sözlerimden de bazılarına katılacak, bazılarını eleştirecek. Zaten olması gereken de bu. Ama hiç konuşmazsanız, hiç tartışmazsanız, hep önünüze konulanı doğru kabul ederseniz bir gün böyle akvaryumunun camları kırılmış Japon balıkları gibi kalakalıyorsunuz. O yüzden bu röportajlar dizisini düşünüp hayata geçirdiğiniz için tebrik ederim. Bana da bu fırsatı verdiğiniz için ayrıca teşekkürler…
[Engin Sezen] 28.3.2018 [The Circle] [http://thecrcl.ca]
Silivri’den sürrealist bir tablo [Fevzi Yazıcı]
Aslına bakarsanız bir sanatçı, aynı zamanda bir gazeteci olarak olan biteni anlamakta bu kadar zorlanmamalıydım. Zira gerçeküstü zamanlarda, sürrealist bir resmin parçası yapılmaya çalışıldığım aşikârdı. Bense bütün gayretimle artistik değeri yerlerde sürünen bu tabloya dâhil olmamaya çalışıyordum. Ne çare ki eserin sahibi sayın savcı bu fırça darbesinde ısrarcıydı.
Tuvalin üzerine, arka arkaya gelen sayısız darbe sonucu zevksiz ve yorgun bir kompozisyon belirmeye başladı. İşte karşınızda o tablo:
Sol üst köşede bir televizyon ekranı, hemen karşısında bir kanepe, arkasında da bir masa…
Ekranı kaplayan bir bebeğin gülümseyen yüzü salona kanlı çağrışımlar saçmaktadır.
Kendisini, mekâna yayılmış sübliminal mesajın etkisine kaptıran kanepedeki erkek figürü artık bir zombidir ve görevini yerine getirmek üzere harekete geçmiştir. Görev: Anayasal düzeni yıkmak!
Tablodaki aksiyon bütün hızıyla devam etmektedir. Transformers film setinden ödünç alınmış kanepenin iki yanında beliren çelik paletlerle dönüşüm işlemi çoktan başlamıştır bile. Az sonra salonun ortasında bir tank arz-ı endam edecek belli ki.
Çağrışımla gelen emirden evin diğer sakinleri de nasibini almıştır bu arada. Sakinler artık sükunetin değil dehşetin bir parçasıdır.
Yemek sofrasını hazırlamak için harekete geçtiğini sandığımız evin hanımı aslında az sonra bir savaş uçağına dönüşecek olan masayı bombalarla besliyor. Yüz ifadesinden onun da zombileştiğini anlamak mümkün.
Bendenizi ise sanatçımız televizyonun hemen arkasına konuşlandırmış. Belli ki beni bir şeylerin arkasında görmek ve göstermek istiyor.
Daha çok ikinci sınıf bir çizgi roman karesini andıran bu sahne bizi gerçeküstücü sanat akımının dışına fırlatıp her türlü gerçeklikten de dışlıyor.
Bana inanmıyorsanız şahitlerim sayın Picasso ve Dali’dir. Sorulabilir kendilerine… Lafı eğip bükmeye gerek yok. Bu sanat değil, olsa olsa sürrealizme işkencedir.
Geçeküstücü olmayı başaramayan sanatçımız ellerinde yeni doğan, kaynağı belirsiz ve zevksiz bir sanat akımıyla ortalık yerde kalakalmıştır. Bu yeni akımın adı ise “gerçek dışılık”.
Kanaatimce birinin cesaret edip savcı beye iyi bir sanatçı olmadığını söylemesi lazım. Çok cesurca, daha açık konuşup kötü bir sanatçı olduğunu da haykırabilir.
Bir sanatçı olarak bazı önerilerim olabilir kendilerine. İlle de sanatla ilgilenmek istiyorsa fotoğrafçılığı tavsiye edebilirim; çünkü fotoğraf, sürrealist olmaya çalışan kötü bir resimden çok daha gerçek, objektif ve manipülasyondan uzaktır. Hatta denilebilir ki, fotoğraf savcılarımızın işini kolaylaştıracak harika bir sanattır. Bu sayede hem sanatlarını, yani adaleti, icra etmiş olurlar hem de ellerinde belge niteliği taşıyan bir eser kalır.
Son savunmamda söylediğim gibi, darbeciler ellerinde demirden silahlarla darbe yaparken yakalandılar. Şimdi onlar demir kadar somut delillerle yargılanıyor. Biz gazeteciler ise hiç ilgimiz olmadığı halde darbe çağrışımı yapmakla suçlanıyoruz. Son kez söylüyorum: Gerçek dışı suçlamalardan vazgeçin artık. Rahat bırakın memleketin sanatçılarını ve gazetecilerini Allah aşkına…
www.freefevzi.com
[Fevzi Yazıcı] 28.3.2018 [KronosHaber]
Tuvalin üzerine, arka arkaya gelen sayısız darbe sonucu zevksiz ve yorgun bir kompozisyon belirmeye başladı. İşte karşınızda o tablo:
Sol üst köşede bir televizyon ekranı, hemen karşısında bir kanepe, arkasında da bir masa…
Ekranı kaplayan bir bebeğin gülümseyen yüzü salona kanlı çağrışımlar saçmaktadır.
Kendisini, mekâna yayılmış sübliminal mesajın etkisine kaptıran kanepedeki erkek figürü artık bir zombidir ve görevini yerine getirmek üzere harekete geçmiştir. Görev: Anayasal düzeni yıkmak!
Tablodaki aksiyon bütün hızıyla devam etmektedir. Transformers film setinden ödünç alınmış kanepenin iki yanında beliren çelik paletlerle dönüşüm işlemi çoktan başlamıştır bile. Az sonra salonun ortasında bir tank arz-ı endam edecek belli ki.
Çağrışımla gelen emirden evin diğer sakinleri de nasibini almıştır bu arada. Sakinler artık sükunetin değil dehşetin bir parçasıdır.
Yemek sofrasını hazırlamak için harekete geçtiğini sandığımız evin hanımı aslında az sonra bir savaş uçağına dönüşecek olan masayı bombalarla besliyor. Yüz ifadesinden onun da zombileştiğini anlamak mümkün.
Bendenizi ise sanatçımız televizyonun hemen arkasına konuşlandırmış. Belli ki beni bir şeylerin arkasında görmek ve göstermek istiyor.
Daha çok ikinci sınıf bir çizgi roman karesini andıran bu sahne bizi gerçeküstücü sanat akımının dışına fırlatıp her türlü gerçeklikten de dışlıyor.
Bana inanmıyorsanız şahitlerim sayın Picasso ve Dali’dir. Sorulabilir kendilerine… Lafı eğip bükmeye gerek yok. Bu sanat değil, olsa olsa sürrealizme işkencedir.
Geçeküstücü olmayı başaramayan sanatçımız ellerinde yeni doğan, kaynağı belirsiz ve zevksiz bir sanat akımıyla ortalık yerde kalakalmıştır. Bu yeni akımın adı ise “gerçek dışılık”.
Kanaatimce birinin cesaret edip savcı beye iyi bir sanatçı olmadığını söylemesi lazım. Çok cesurca, daha açık konuşup kötü bir sanatçı olduğunu da haykırabilir.
Bir sanatçı olarak bazı önerilerim olabilir kendilerine. İlle de sanatla ilgilenmek istiyorsa fotoğrafçılığı tavsiye edebilirim; çünkü fotoğraf, sürrealist olmaya çalışan kötü bir resimden çok daha gerçek, objektif ve manipülasyondan uzaktır. Hatta denilebilir ki, fotoğraf savcılarımızın işini kolaylaştıracak harika bir sanattır. Bu sayede hem sanatlarını, yani adaleti, icra etmiş olurlar hem de ellerinde belge niteliği taşıyan bir eser kalır.
Son savunmamda söylediğim gibi, darbeciler ellerinde demirden silahlarla darbe yaparken yakalandılar. Şimdi onlar demir kadar somut delillerle yargılanıyor. Biz gazeteciler ise hiç ilgimiz olmadığı halde darbe çağrışımı yapmakla suçlanıyoruz. Son kez söylüyorum: Gerçek dışı suçlamalardan vazgeçin artık. Rahat bırakın memleketin sanatçılarını ve gazetecilerini Allah aşkına…
www.freefevzi.com
[Fevzi Yazıcı] 28.3.2018 [KronosHaber]
Bir cemaat TSK’yı ele geçirebilir mi? [Tuncay Opçin]
Rahmetli Turgut Özal’dan dinlemiştim. I. Körfez Savaşı’nın bitiminde George Bush tarafından ABD’ye davet edilmiş ve Camp David’de ağırlanmıştı.
Savaş sırasında Türkiye, ABD’nin en önemli müttefiklerinin arasında yeralıyordu. Özal, müttefikliğin ötesinde Kuveyt’in Irak’ı işgalinden sonra, Irak lideri Saddam Hüseyin’e iyi bir ders verilmesi için ABD’yi ikna etmeye çalışıyordu ve burada da başarılı olmuştu. İşte bütün bu çalışmaların ve yakınlaşmanın sonucunu Camp David’e davet edilerek almıştı.
Ancak Turgut Özal, basına yansıyan fotoğraflarda da görüldüğü gibi hiç mutlu değildi. Bunu sorduğumda, sebebini açıkladı: Dönemin ABD Başkanı George Bush, Özal’a terfi etmesini istedikleri albay ve generallerin listesini vereceğini söylemişti. Özal, hiç beklemediği böyle bir olay karşısında şok yaşamış, daha sonra da çok güvendiği bir kişiyi arayarak, istişare etmiş, listeyi almıştı. Özal’ın 1983’ten itibaren başlayan başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yıllarında en önemli hatırası buydu.
TEAMÜLLERİ ALT-ÜST ETTİ
Bir diğer önemli anekdot ise, yine kamuoyunun yakından bildiği bir isimle, Çevik Bir’le ilgili. Bir, 28 Şubat Dönemi’nin Güven Erkaya’yla birlikte en çok tanınan kişisiydi. Süreçte Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın oluruyla Genelkurmay Karargâhı’nı adeta tek başına Çevik Bir temsil ediyordu. Ancak Bir’i, 28 Şubat’tan önce meşhur eden Birleşmiş Milletler’in Somali’deki Çok Uluslu Güç’ün komutanlığını yapmasıydı.
Tabii bu hem Türkiye için, hem de Çevik Bir için büyük bir onurdu ve terfi basamaklarını hızla çıkması anlamına geliyordu. Ancak bu tayinde oldukça tuhaf bir durum yaşanmıştı. Yurtdışı görevlendirmeler için gelen taleplerde, rütbe ve özellikler belirtilir, hangi komutanın gönderileceği Türkiye’nin inisiyatifine bırakılırdı. Bu defa öyle olmamış, korgeneral rütbesindeki Çevik Bir’i, BM isim vererek Türkiye’den istemişti. Somali Çok Uluslu Gücü’nün başarılı olup-olmaması ayrı bir konu ama bu görev Bir’e orgeneralliğe giden yolu açmıştı.
BU ÇOCUKLAR KİMİN?
Üçünçü örneğim ise Ergenekon Operasyonları’nda gözaltına alınıp tutuklanan ve emekli edilen Kadir Sağdıç’la ilgili. Sağdıç, tuğgeneral rütbesinde Harp Akademileri Komutanlığı’nda görev yapmıştı. Deniz Harp Akademisi’nin başındaydı. Her yıl yapılan kurmaylık sınavını kazananlar listesi önüne geldiğinde, yüzünü buruşturup, memnuniyetsizliğini dile getirmişti: “Bunlar bizim çocuklar değil.” Hiç kimse Kadir Sağdıç’a “bizim çocuklar”ın kim olduğunu sorma gereğini duymadı. Çünkü hepsi “bizim” kelimesinin ifade ettiği manâyı biliyordu.
Sizlere 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte tartışmaların göbeğine oturan “milli” ordunun durumunu özetleyen üç olay aktardım. Bir fikir vermesi açısından anlattığım üç olayın yeterli olacağını düşünüyorum. Bu bilgileri neden sizlerle paylaştığımı merak etmişsinizdir. Söyleyeyim; Ahmet Dönmez’in yazısını okuyunca, aklıma ilk olarak bu üç olay geldi.
Dönmez’in iddiasına göre Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nde geniş bir “cemaat” yapılanması vardı ve bu yapılanmanın da başında, bir imam ve dört kuvvet imamı bulunuyordu. Dönmez bu imamın da, tayin ve atama yoluyla göreve başladığını iddia ediyor. Tabii, konu cemaat olunca bu tayini kimin yaptığı da hiç kimse için sır değil.
Oysa verdiğim örnekler, Dönmez’in TSK ile ilgili varsayımının izah edici olmadığını gösteriyor. Nedeni şu; NATO ittifakının üçüncü büyük ordusunda hiçbir cemaat, etnik ya da dini grup, parti ya da fraksiyon iddia edildiği gibi yapılanamaz. Çünkü bu kadar yaygın bir yapılanma gözlerden uzak gerçekleşemez. TSK’nın bütün envanteri, bütün haberleşme sistemi NATO’yla uyumludur ve burada verilecek herhangi bir açık, bütün sistemi savunmasız hale getirir. O yüzden hem Türkiye istihbaratı hem de NATO’nun askeri istihbarat elemanları TSK’nın en düşük rütbeli subayını bile araştırmadan hiçbir göreve getirmez.
TSK’DAKİ 40 YILLIK ŞEHİR EFSANESİ…
“Fethullahçı subaylar” Türkiye’nin en yaygın şehir efsanesidir ve bu efsane üzerinden çok ocak söndürülmüştür. Bu efsanenin 1980’lere kadar giden, neredeyse kırk yıla yaklaşan da bir hikayesi vardır. İlginçtir, Dönmez’in izah çerçevesi bu efsaneye ait retoriğe dayanmaktadır.
15 Temmuz sonrası süreçte bu retorik, iktidar tarafından bilinçli olarak kullanılmakta hatta mahkemelerde suçlanan kişilerin önüne konulmaktadır.
Evet, ‘Nur talebeleri’nin arasında çok sayıda asker olduğu doğrudur. Said Nursi’nin “birinci talebem” dediği Hulusi Yahyagil, albay rütbesinde bir askerdir. Binbaşı Asım Abi, Eskişehir’de çok sayıda astsubay, Isparta’da tugay komutanlığında görevli kimi subaylar Nursi’ye talebe olmuştur.
TSK içinde farklı rütbelerde cemaat kökenli ya da cemaate sempatiyle bakan isimlerin varlığı tartışmasızdır. Ancak bu kişilerin oranının, -diyelim ki- cemaat üyelerinin Türkiye nüfusuna oranından daha yüksek olduğunu öne sürebilecek verilere sahip değiliz. Ahmet Dönmez’in elinde böyle bir veri olabilir mi? Sanmıyorum.
Bu nedenle öne sürülen iddiaların birçok noktada iktidarın var gücüyle dolaşıma soktuğu retoriğe dayanıyor olması sorunludur. Ne sonuç doğuracağını ise dava dosyaları mahkemelere, istinaf mahkemelerine, sonrasında AYM ve AİHM’e gittiğinde birlikte göreceğiz.
“Bizim tuzumuz kuru” diyorsak, ona da söyleyecek hiçbir sözüm yok…
[Tuncay Opçin] 28.3.2018 [KronosHaber]
Savaş sırasında Türkiye, ABD’nin en önemli müttefiklerinin arasında yeralıyordu. Özal, müttefikliğin ötesinde Kuveyt’in Irak’ı işgalinden sonra, Irak lideri Saddam Hüseyin’e iyi bir ders verilmesi için ABD’yi ikna etmeye çalışıyordu ve burada da başarılı olmuştu. İşte bütün bu çalışmaların ve yakınlaşmanın sonucunu Camp David’e davet edilerek almıştı.
Ancak Turgut Özal, basına yansıyan fotoğraflarda da görüldüğü gibi hiç mutlu değildi. Bunu sorduğumda, sebebini açıkladı: Dönemin ABD Başkanı George Bush, Özal’a terfi etmesini istedikleri albay ve generallerin listesini vereceğini söylemişti. Özal, hiç beklemediği böyle bir olay karşısında şok yaşamış, daha sonra da çok güvendiği bir kişiyi arayarak, istişare etmiş, listeyi almıştı. Özal’ın 1983’ten itibaren başlayan başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yıllarında en önemli hatırası buydu.
TEAMÜLLERİ ALT-ÜST ETTİ
Bir diğer önemli anekdot ise, yine kamuoyunun yakından bildiği bir isimle, Çevik Bir’le ilgili. Bir, 28 Şubat Dönemi’nin Güven Erkaya’yla birlikte en çok tanınan kişisiydi. Süreçte Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın oluruyla Genelkurmay Karargâhı’nı adeta tek başına Çevik Bir temsil ediyordu. Ancak Bir’i, 28 Şubat’tan önce meşhur eden Birleşmiş Milletler’in Somali’deki Çok Uluslu Güç’ün komutanlığını yapmasıydı.
Tabii bu hem Türkiye için, hem de Çevik Bir için büyük bir onurdu ve terfi basamaklarını hızla çıkması anlamına geliyordu. Ancak bu tayinde oldukça tuhaf bir durum yaşanmıştı. Yurtdışı görevlendirmeler için gelen taleplerde, rütbe ve özellikler belirtilir, hangi komutanın gönderileceği Türkiye’nin inisiyatifine bırakılırdı. Bu defa öyle olmamış, korgeneral rütbesindeki Çevik Bir’i, BM isim vererek Türkiye’den istemişti. Somali Çok Uluslu Gücü’nün başarılı olup-olmaması ayrı bir konu ama bu görev Bir’e orgeneralliğe giden yolu açmıştı.
BU ÇOCUKLAR KİMİN?
Üçünçü örneğim ise Ergenekon Operasyonları’nda gözaltına alınıp tutuklanan ve emekli edilen Kadir Sağdıç’la ilgili. Sağdıç, tuğgeneral rütbesinde Harp Akademileri Komutanlığı’nda görev yapmıştı. Deniz Harp Akademisi’nin başındaydı. Her yıl yapılan kurmaylık sınavını kazananlar listesi önüne geldiğinde, yüzünü buruşturup, memnuniyetsizliğini dile getirmişti: “Bunlar bizim çocuklar değil.” Hiç kimse Kadir Sağdıç’a “bizim çocuklar”ın kim olduğunu sorma gereğini duymadı. Çünkü hepsi “bizim” kelimesinin ifade ettiği manâyı biliyordu.
Sizlere 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte tartışmaların göbeğine oturan “milli” ordunun durumunu özetleyen üç olay aktardım. Bir fikir vermesi açısından anlattığım üç olayın yeterli olacağını düşünüyorum. Bu bilgileri neden sizlerle paylaştığımı merak etmişsinizdir. Söyleyeyim; Ahmet Dönmez’in yazısını okuyunca, aklıma ilk olarak bu üç olay geldi.
Dönmez’in iddiasına göre Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nde geniş bir “cemaat” yapılanması vardı ve bu yapılanmanın da başında, bir imam ve dört kuvvet imamı bulunuyordu. Dönmez bu imamın da, tayin ve atama yoluyla göreve başladığını iddia ediyor. Tabii, konu cemaat olunca bu tayini kimin yaptığı da hiç kimse için sır değil.
Oysa verdiğim örnekler, Dönmez’in TSK ile ilgili varsayımının izah edici olmadığını gösteriyor. Nedeni şu; NATO ittifakının üçüncü büyük ordusunda hiçbir cemaat, etnik ya da dini grup, parti ya da fraksiyon iddia edildiği gibi yapılanamaz. Çünkü bu kadar yaygın bir yapılanma gözlerden uzak gerçekleşemez. TSK’nın bütün envanteri, bütün haberleşme sistemi NATO’yla uyumludur ve burada verilecek herhangi bir açık, bütün sistemi savunmasız hale getirir. O yüzden hem Türkiye istihbaratı hem de NATO’nun askeri istihbarat elemanları TSK’nın en düşük rütbeli subayını bile araştırmadan hiçbir göreve getirmez.
TSK’DAKİ 40 YILLIK ŞEHİR EFSANESİ…
“Fethullahçı subaylar” Türkiye’nin en yaygın şehir efsanesidir ve bu efsane üzerinden çok ocak söndürülmüştür. Bu efsanenin 1980’lere kadar giden, neredeyse kırk yıla yaklaşan da bir hikayesi vardır. İlginçtir, Dönmez’in izah çerçevesi bu efsaneye ait retoriğe dayanmaktadır.
15 Temmuz sonrası süreçte bu retorik, iktidar tarafından bilinçli olarak kullanılmakta hatta mahkemelerde suçlanan kişilerin önüne konulmaktadır.
Evet, ‘Nur talebeleri’nin arasında çok sayıda asker olduğu doğrudur. Said Nursi’nin “birinci talebem” dediği Hulusi Yahyagil, albay rütbesinde bir askerdir. Binbaşı Asım Abi, Eskişehir’de çok sayıda astsubay, Isparta’da tugay komutanlığında görevli kimi subaylar Nursi’ye talebe olmuştur.
TSK içinde farklı rütbelerde cemaat kökenli ya da cemaate sempatiyle bakan isimlerin varlığı tartışmasızdır. Ancak bu kişilerin oranının, -diyelim ki- cemaat üyelerinin Türkiye nüfusuna oranından daha yüksek olduğunu öne sürebilecek verilere sahip değiliz. Ahmet Dönmez’in elinde böyle bir veri olabilir mi? Sanmıyorum.
Bu nedenle öne sürülen iddiaların birçok noktada iktidarın var gücüyle dolaşıma soktuğu retoriğe dayanıyor olması sorunludur. Ne sonuç doğuracağını ise dava dosyaları mahkemelere, istinaf mahkemelerine, sonrasında AYM ve AİHM’e gittiğinde birlikte göreceğiz.
“Bizim tuzumuz kuru” diyorsak, ona da söyleyecek hiçbir sözüm yok…
[Tuncay Opçin] 28.3.2018 [KronosHaber]
Sakıncalı kitap imha rehberi! [Sevinç Özarslan]
Haberi görmüş olmalısınız; Manisa Şehzadeler ilçesindeki Sultan Camii’nde düzenlenen kandil programına katılan İYİ Parti Şehzadeler Başkanı Güldane Dörtbudak ve arkadaşları, Peygamberimizin hayatını anlatan Sonsuz Nur (Fethullah Gülen) kitabını görünce soluğu önce cami imamının yanında, sonra da poliste almış. Ardından paranoyaya bağlamışlar: Kandil programına katılacağımızı bilen art niyetli insanlar bize provokasyon mu yaptılar? Bu kitabın burada ne işi var? diye soruşturuyorlar.
Hakikaten ben de çok merak ettim, o kitap oraya nasıl gitti? Artık kimsenin evinde o kitaplardan kalmadı ki! Hatta Kuran’ı Kerim bulundurmaktan korkanlar var.
90 derecede kaynatılan ‘sakıncalı’ kitaplar
Malum bizler, 1980 ve öncesindeki darbe dönemlerinde toplatılan, sobalarda, ya da banyo kazanlarında yakılan, olmadı bodrum katlarında saklanan kitapların hikayeleriyle büyüdük. Ama 15 Temmuz’dan sonra yaşanan kitap yok etme tecrübeleri bunları misliyle geçti. Öyle olaylar anlatılıyor ki, film karesi ya da fantastik bir hikaye gibi.
Abartılı mı geldi? O zaman size Türkiye’den kitap imha hikâyeleri anlatayım.
Bir arkadaşım evindeki sakıncalı kitapları önce yastık kılıflarının içine doldurdu, sonra çamaşır makinesinde 90 derece yıkadı. Makineden çıkan kitapları elleriyle parçaladı ki, iyice tanınmayacak hale gelsinler… Son olarak da poşetlere doldurup gece yarısı çöpe taşıdı. O çöp kutusu da evin karşısındaki değil, birkaç mahalle ötedeydi.
Başka bir arkadaşım kitaplarını çamaşır suyuna bastırdı. Leğenin içine biraz su, biraz çamaşır suyu koyuyor, sonra da hepsini teker teker işlemden geçiriyorsun. Çamaşır suyu, yaprağı ve yazıları eritiyor. Ne imha ettiğiniz belli olmuyor ama mesele sadece imha değil. Neyi yok ettiğinizi de saklamak zorundasınız.
Bir diğeri aynı mantıkla küvetin içine yatırdı kitaplarını. Sabaha kadar sayfaları parçaladıktan sonra poşetlere doldurup farklı çöplere taşıdı. Başka bir arkadaşım, İstanbul dışında yaşayan annesine götürdü. Kadın gözleme pişirme bahanesiyle ocağı yakıp hepsini yok etti.
Kadıköy’de yaşayan bir arkadaşım biraz aceleci davranarak sakıncalı kitaplarını önce evinin karşısındaki çöp kutusuna atmış. Aklı başına sonra gelmiş. Hiç evin karşısına bomba konur mu! Eşiyle birlikte telaşlanmışlar. Çöp arabası gelse alıp gitse ne olacak? Pencereden çöpü kolaçan ediyorlar. Gele gele biraz sonra bir kağıt toplayıcısı geliyor. Adamcağız, bir süre o kitapları eviriyor, çeviriyor, okuyor…
Afyon’un bir köyü hakkında anlatılan hikaye ibretlik. Kadın, memur olan oğlunun dini kitaplarını ahıra yığıyor. Tefsirler, risaleler, dua kitapları… Kur’an-ı Kerim de var aralarında. Fakat kadının içi rahat değil. O sırada düğün için İstanbul’dan gelen akraba kızını ve yanındaki arkadaşını evin civarından geçerken görünce, ürkek el işaretiyle çağırıyor ahıra ve soruyor: “Kızım bunları yakayım mı? Bunlar kötü kitaplar mı?” Kadın sonra yakıyor tandırı ve teker teker yakıyor kitapları.
Sakıncalı kitapların bir tarihi var. Bir de geleceği… 12 Eylül 1980’de 39 ton dergi ve gazete imha edilmişti. 15 Temmuz’dan sonra ise 200 bin tondan fazla imha edildi. 1980’lerde komünizm propagandası yapan kitaplar hedefti, şimdi ise ayet, hadis ve İslam tarihinden bahseden kitaplar ya da bunları yayınlayan yayınevleri tehlikeli. Şimdilik bu kitap imha hikâyelerini dinliyor ve not alıyoruz. Bir gün bu eserler, Arjantinli sanatçı Marta Minujin’ıi tasarladığı Yasaklı Kitaplar Tapınağı‘ndaki yerlerini alacak. Bunu biliyor ve o günü bekliyoruz.
[Sevinç Özarslan] 28.3.2018 [KronosHaber]
Hakikaten ben de çok merak ettim, o kitap oraya nasıl gitti? Artık kimsenin evinde o kitaplardan kalmadı ki! Hatta Kuran’ı Kerim bulundurmaktan korkanlar var.
90 derecede kaynatılan ‘sakıncalı’ kitaplar
Malum bizler, 1980 ve öncesindeki darbe dönemlerinde toplatılan, sobalarda, ya da banyo kazanlarında yakılan, olmadı bodrum katlarında saklanan kitapların hikayeleriyle büyüdük. Ama 15 Temmuz’dan sonra yaşanan kitap yok etme tecrübeleri bunları misliyle geçti. Öyle olaylar anlatılıyor ki, film karesi ya da fantastik bir hikaye gibi.
Abartılı mı geldi? O zaman size Türkiye’den kitap imha hikâyeleri anlatayım.
Bir arkadaşım evindeki sakıncalı kitapları önce yastık kılıflarının içine doldurdu, sonra çamaşır makinesinde 90 derece yıkadı. Makineden çıkan kitapları elleriyle parçaladı ki, iyice tanınmayacak hale gelsinler… Son olarak da poşetlere doldurup gece yarısı çöpe taşıdı. O çöp kutusu da evin karşısındaki değil, birkaç mahalle ötedeydi.
Başka bir arkadaşım kitaplarını çamaşır suyuna bastırdı. Leğenin içine biraz su, biraz çamaşır suyu koyuyor, sonra da hepsini teker teker işlemden geçiriyorsun. Çamaşır suyu, yaprağı ve yazıları eritiyor. Ne imha ettiğiniz belli olmuyor ama mesele sadece imha değil. Neyi yok ettiğinizi de saklamak zorundasınız.
Bir diğeri aynı mantıkla küvetin içine yatırdı kitaplarını. Sabaha kadar sayfaları parçaladıktan sonra poşetlere doldurup farklı çöplere taşıdı. Başka bir arkadaşım, İstanbul dışında yaşayan annesine götürdü. Kadın gözleme pişirme bahanesiyle ocağı yakıp hepsini yok etti.
Kadıköy’de yaşayan bir arkadaşım biraz aceleci davranarak sakıncalı kitaplarını önce evinin karşısındaki çöp kutusuna atmış. Aklı başına sonra gelmiş. Hiç evin karşısına bomba konur mu! Eşiyle birlikte telaşlanmışlar. Çöp arabası gelse alıp gitse ne olacak? Pencereden çöpü kolaçan ediyorlar. Gele gele biraz sonra bir kağıt toplayıcısı geliyor. Adamcağız, bir süre o kitapları eviriyor, çeviriyor, okuyor…
Afyon’un bir köyü hakkında anlatılan hikaye ibretlik. Kadın, memur olan oğlunun dini kitaplarını ahıra yığıyor. Tefsirler, risaleler, dua kitapları… Kur’an-ı Kerim de var aralarında. Fakat kadının içi rahat değil. O sırada düğün için İstanbul’dan gelen akraba kızını ve yanındaki arkadaşını evin civarından geçerken görünce, ürkek el işaretiyle çağırıyor ahıra ve soruyor: “Kızım bunları yakayım mı? Bunlar kötü kitaplar mı?” Kadın sonra yakıyor tandırı ve teker teker yakıyor kitapları.
Sakıncalı kitapların bir tarihi var. Bir de geleceği… 12 Eylül 1980’de 39 ton dergi ve gazete imha edilmişti. 15 Temmuz’dan sonra ise 200 bin tondan fazla imha edildi. 1980’lerde komünizm propagandası yapan kitaplar hedefti, şimdi ise ayet, hadis ve İslam tarihinden bahseden kitaplar ya da bunları yayınlayan yayınevleri tehlikeli. Şimdilik bu kitap imha hikâyelerini dinliyor ve not alıyoruz. Bir gün bu eserler, Arjantinli sanatçı Marta Minujin’ıi tasarladığı Yasaklı Kitaplar Tapınağı‘ndaki yerlerini alacak. Bunu biliyor ve o günü bekliyoruz.
[Sevinç Özarslan] 28.3.2018 [KronosHaber]
İsteyip beklediğimiz ortam ve atmosfer [Safvet Senih]
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi, âdeta bir Kalbin Zümrüt Tepeleri yolcusunu ele alarak, o yollara uygun teçhizatla donanmış, insan-ı kâmil hedefli bir bahtiyarın hissiyatını, vicdanlarımıza imrenme iştiyakı verecek şekilde şöyle dile getiriyor: “Gözlerimizi yummuş, ümit meşcereliğinde çimlenen yarınlarda geziyoruz. Varlığın dört bir yanında duyulup görülen güzelliklerin, evlerimizden çaşı-pazara, mektep ve mabede, kışla ve meclise; oradan da yeniden evlerimize, hatta yatak odalarımıza, salon ve mutfaklarımıza gelip aktığını; bir buğu, bir ışık halinde her yanımızı sardığını, ışığını renklerle omuz omuza verip bir gökkuşağı teşkil ettiğini görüyor; bu semâvî tâkın altından geçmek için durmadan koşuyor ve onu bütün bir ömür boyu gönlümüzde, gözlerimizde yaşatıyoruz.
“Ufkumuzda durup bize hep göz kırpan, bizi hep arkasından koşturan ve dünya büyükleri için kurulan takların bir solukta geçilip gidilmesine bedel, kanat gerip hep başımızın üstünde duran bu semavî gök kuşağına doğru koşarken, ömürlerimizin varlıkla kaynaşıp bütünleştiğini duyuyor, yarıp içinden geçtiğimiz eşyanın sağ ve solumuzda bize selam durup, sonra da akıp geriye doğru gittiğini ve onların yerlerini yenilerinin aldığını hayret ve hayranlıkla seyrediyor; bütün bir güzergâh boyu, bu temenna, bu saygı ve bu el sallamalar karşısında zevke uyanan bahtımızın tebessümleriyle kendimizden geçiyoruz.
“Her tarafta öbek öbek ağaçların nazlı sallanmaları; pırıl pırıl ve yemyeşil tepelerin vakur duruşları; koyun kuzu, keçi ve sığır gibi canlıların masum bakış ve meleyişleri; bir yamaç ve bir vadideki köy ve köycüklerin gelin endamıyla bizleri karşılamaları bu armoniye öyle ayrı ayrı renkler katıyor ki, biz bunları zevkle müşahede ediyor ve ‘Bir bu kadar zevke bir ömür kâfi değil…’ diye mırıldanıyoruz…
“Varlığın sinesinden kopup gelen bu ses, bu renk, bu ışık ve bu canlılığa his dünyamızda bıraktığı aks-i seda yanında, bir sel, bir dalga gibi akıp giden pek çok hülya ve hatıranın kanaviçesinden çıkmış bir şiiri de dinler gibi oluruz. Bazen biraz sisli-dumanlı, biraz rüzgârlı ve dalgalı olsa bile, ekseriya ruhanî zevkleri coşturan bütün bir tabiat kitabını… gökleri, ayı, güneşi ve yıldızlarıyla; zemini, bağı-bahçesi, ovası-obası, ırmakları ve ormanlarıyla yudum yudum hayalimize içirir ve dört bir yandan benliğimizi saran tarif edilmez bir haz esintisine kapılır gideriz.
“Her mevsim, ayrı bir ölüm uykusundan uyanıyor gibi gözlerimizi açıp, bazen genç tenli, çarpıcı endamlı, mor, mavi, pembe, yeşil renklerle yüz yüze gelir; bazen de başak ve meyve rayihalarıyla esen tatlı yaz rüzgarlarıyla selamlaşır, renk ve kokuların tepeden tırnağa iliklerimize sindiğini duyarız.
“Gönüllere güzellik duygusunu aşılayıp geçen bu sermedi manzaralar sayesinde, ruhlarında hazandan başka bir şey esmeyen ve hep iç dünyalarında kurdukları fenanın, kötünün rüyalarıyla kahrolup giden bir kısım bedbinlerde bile, ebedlere kadar devam edeceklermiş gibi bir ferahlık çağlamaya başlar… ya inançlı ruhlarımızda!..
“Zaman, masmavi dakikalar içinde akıp giderken, ruhlarımıza hayatın musikisini duyurmak için tıpkı, mızraplar gibi inip kalkar; yaprak hışırtıları, ırmak çağıltıları, kuş cıvıltıları ve çocuk çığlıklarıyla her yana neşe olup yağan renkli sabahların; ışıkla açılıp kapanan gözler gibi tesirli, sevgiyle çarpan yürekler gibi heyecanlı grupların; insanları sırlı ve sihirli zaman tünellerinde dolaştıran, tabiatın en romantik vâdilerinde gezdiren, gecelerin, değişik perdeden birer nağme olup ‘tın, tın!’ tınladığını duyarız gönül dünyalarımızda.
“Bu inanç ve ümit ufkunda müşâhede ettiğimiz her manzara, duyduğumuz her ses, karanlığa kapanmış ruhlarımızda, iç içe girmiş perdeleri, üst üste asılmış peçeleri kaldırır gibi ötelerin kendine mahsus alabildiğine aydınlık alabildiğine yumuşak, vicdanlar kadar duru, ruhî hazlar kadar zevkli, sükûnet tüten ve ayları, günleri, saatleri, dakikaları olmayan vadilerinde gezdirir bizleri…
“Gönüllerde esen bu tatlı sessizlik, sanki daha evvel ruhlarımızda sezip duyduğumuz ve bir tentene arkasından hep seyredegeldiğimiz, yarı ‘gayb’ yarı ‘hazır’, büyüleyici hülya âlemlerinin içine çeker bütün duygu ve düşüncelerimizi.
“Artık bütünüyle ruhun temâşâ zevkine erdiği bu noktada diller susar, gözler kapanır, kulaklar duyduklarını duymaz olur. Ve herşey kalbin diliyle konuşmaya başlar. Duygular, düşünceler, sevinç buğuları hâlinde insanın her yanını sarar; inanca, ümide, iyilik ve güzelliklere uyanan ruh, bu baş döndürücü ve göz kamaştırıcı meşherler karşısında kendini Cennet bahçelerinde tenezzühe çıkmış gibi hisseder ve mest olur.”
Evet böyle bir ortamda ve ona lâyık bir ihlas ve takva ile keyfiyet kazanarak Kalbin Zümrüt Tepelerinde yolculuğumuza devam etmeliyiz…
[Safvet Senih] 29.3.2018 [Samanyolu Haber]
“Ufkumuzda durup bize hep göz kırpan, bizi hep arkasından koşturan ve dünya büyükleri için kurulan takların bir solukta geçilip gidilmesine bedel, kanat gerip hep başımızın üstünde duran bu semavî gök kuşağına doğru koşarken, ömürlerimizin varlıkla kaynaşıp bütünleştiğini duyuyor, yarıp içinden geçtiğimiz eşyanın sağ ve solumuzda bize selam durup, sonra da akıp geriye doğru gittiğini ve onların yerlerini yenilerinin aldığını hayret ve hayranlıkla seyrediyor; bütün bir güzergâh boyu, bu temenna, bu saygı ve bu el sallamalar karşısında zevke uyanan bahtımızın tebessümleriyle kendimizden geçiyoruz.
“Her tarafta öbek öbek ağaçların nazlı sallanmaları; pırıl pırıl ve yemyeşil tepelerin vakur duruşları; koyun kuzu, keçi ve sığır gibi canlıların masum bakış ve meleyişleri; bir yamaç ve bir vadideki köy ve köycüklerin gelin endamıyla bizleri karşılamaları bu armoniye öyle ayrı ayrı renkler katıyor ki, biz bunları zevkle müşahede ediyor ve ‘Bir bu kadar zevke bir ömür kâfi değil…’ diye mırıldanıyoruz…
“Varlığın sinesinden kopup gelen bu ses, bu renk, bu ışık ve bu canlılığa his dünyamızda bıraktığı aks-i seda yanında, bir sel, bir dalga gibi akıp giden pek çok hülya ve hatıranın kanaviçesinden çıkmış bir şiiri de dinler gibi oluruz. Bazen biraz sisli-dumanlı, biraz rüzgârlı ve dalgalı olsa bile, ekseriya ruhanî zevkleri coşturan bütün bir tabiat kitabını… gökleri, ayı, güneşi ve yıldızlarıyla; zemini, bağı-bahçesi, ovası-obası, ırmakları ve ormanlarıyla yudum yudum hayalimize içirir ve dört bir yandan benliğimizi saran tarif edilmez bir haz esintisine kapılır gideriz.
“Her mevsim, ayrı bir ölüm uykusundan uyanıyor gibi gözlerimizi açıp, bazen genç tenli, çarpıcı endamlı, mor, mavi, pembe, yeşil renklerle yüz yüze gelir; bazen de başak ve meyve rayihalarıyla esen tatlı yaz rüzgarlarıyla selamlaşır, renk ve kokuların tepeden tırnağa iliklerimize sindiğini duyarız.
“Gönüllere güzellik duygusunu aşılayıp geçen bu sermedi manzaralar sayesinde, ruhlarında hazandan başka bir şey esmeyen ve hep iç dünyalarında kurdukları fenanın, kötünün rüyalarıyla kahrolup giden bir kısım bedbinlerde bile, ebedlere kadar devam edeceklermiş gibi bir ferahlık çağlamaya başlar… ya inançlı ruhlarımızda!..
“Zaman, masmavi dakikalar içinde akıp giderken, ruhlarımıza hayatın musikisini duyurmak için tıpkı, mızraplar gibi inip kalkar; yaprak hışırtıları, ırmak çağıltıları, kuş cıvıltıları ve çocuk çığlıklarıyla her yana neşe olup yağan renkli sabahların; ışıkla açılıp kapanan gözler gibi tesirli, sevgiyle çarpan yürekler gibi heyecanlı grupların; insanları sırlı ve sihirli zaman tünellerinde dolaştıran, tabiatın en romantik vâdilerinde gezdiren, gecelerin, değişik perdeden birer nağme olup ‘tın, tın!’ tınladığını duyarız gönül dünyalarımızda.
“Bu inanç ve ümit ufkunda müşâhede ettiğimiz her manzara, duyduğumuz her ses, karanlığa kapanmış ruhlarımızda, iç içe girmiş perdeleri, üst üste asılmış peçeleri kaldırır gibi ötelerin kendine mahsus alabildiğine aydınlık alabildiğine yumuşak, vicdanlar kadar duru, ruhî hazlar kadar zevkli, sükûnet tüten ve ayları, günleri, saatleri, dakikaları olmayan vadilerinde gezdirir bizleri…
“Gönüllerde esen bu tatlı sessizlik, sanki daha evvel ruhlarımızda sezip duyduğumuz ve bir tentene arkasından hep seyredegeldiğimiz, yarı ‘gayb’ yarı ‘hazır’, büyüleyici hülya âlemlerinin içine çeker bütün duygu ve düşüncelerimizi.
“Artık bütünüyle ruhun temâşâ zevkine erdiği bu noktada diller susar, gözler kapanır, kulaklar duyduklarını duymaz olur. Ve herşey kalbin diliyle konuşmaya başlar. Duygular, düşünceler, sevinç buğuları hâlinde insanın her yanını sarar; inanca, ümide, iyilik ve güzelliklere uyanan ruh, bu baş döndürücü ve göz kamaştırıcı meşherler karşısında kendini Cennet bahçelerinde tenezzühe çıkmış gibi hisseder ve mest olur.”
Evet böyle bir ortamda ve ona lâyık bir ihlas ve takva ile keyfiyet kazanarak Kalbin Zümrüt Tepelerinde yolculuğumuza devam etmeliyiz…
[Safvet Senih] 29.3.2018 [Samanyolu Haber]
Uluslararası Yazarlar Birliği: Türkiye’de ifade özgürlüğü can çekişiyor
İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, Uluslararası Yazarlar Birliği PEN’in İngiltere birimi English PEN için, “Türkiye’de Can Çekişen İfade Özgürlüğü: OHAL’de Yazarlar, Yayıncılar ve Akademisyenlerle İlgili Hak İhlalleri” başlıklı bir rapor hazırladı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’de ifade özgürlüğü alanında yaşanan hak ihlalleri konusunda genel bir değerlendirme sunan 78 sayfalık rapor, Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde yayınlanan Kanun Hükmündeki Kararnameler (KHK) ile alınan kararların hükümetin “susturma politikası”nın yeni araçları olduğunu ifade etti.
“Türkiye’de ifade özgürlüğü can çekişiyor” dendiği raporda AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a hakaretten sadce 2016 yılında 38 bin 254 ceza soruşturması açıldığı belirtildi.
“Sudan sebeplerle binlerce ceza davası”
DW’nin haberine göre, raporda, son yirmi yıldır Türk kanunları açısından sorun arz eden başlıca meselenin başta gazeteciler olmak üzere yazar ve aydınların şiddet ve teröre katkı sundukları iddiasıyla cezai kovuşturmaya uğratılarak hapsedilmesi olduğu belirtilerek, “Daha yakın tarihte, darbe girişimi sonrasında da ifade özgürlüğüne müdahalenin en temel gerekçesi olarak terörle mücadele gösterilmiştir” deniliyor.
1980’ler ve 90’larda ifade özgürlüğüne aykırı yargılamaların çoğunun “Atatürk’e, Türklüğe ve ülkenin bölünmez bütünlüğüne” hakaret ile ilgiliyken, AKP döneminde bunların yerini “dine, hükümete ve Cumhurbaşkanına” hakaret sebebiyle başlatılan ceza yargılamalarının aldığı ifade ediliyor. Öte yandan, son yıllarda sadece ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların konusunun değil, yönteminin de değiştiği dile getirilen raporda, “Gazetecilere yönelik fiziksel saldırılar çok nadir yaşanmakta, öğrencilere ve aydınlara yönelik işkence ve kötü muamele olayları istisnai olmakla birlikte, neredeyse hükümeti eleştiren herkese karşı sudan sebeplerle binlerce ceza davası açılmaktadır. Bu davalardaki sanıklar hemen hemen her zaman suçlu bulunmakta ve çeşitli cezalara çarptırılmaktadır” ifadeleri yer alıyor.
“Daha az gaddar ama etkili” yeni strateji
Rapora göre, susturma politikasının bir parçası olarak Türkiye’deki ifade özgürlüğü krizi, yargı krizi ile iç içe girmiş durumda. Bu krizin farklı şekillerde temelde hukukun üstünlüğüne saygının tamamen ortadan kalkmasından kaynaklandığı dile getiriliyor. PEN raporu, terör ve örgütlü suçlarla mücadele kapsamında açılan ceza soruşturmalarının “daha az gaddar ama etkili” olarak tanımlanan yeni stratejinin en önemli parçası haline geldiğini savunuyor. Yine son dönemde, Türkiye’nin terörle mücadele kapsamında tavrının değişmesiyle ifade ve örgütlenme özgürlüğü davalarında daha ağır cezaların gündeme geldiği belirtiliyor.
“Yerel mahkeme ilk defa AYM’e ‘Sen kimsin’ dedi”
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin oy çokluğuyla aldığı kararında Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) “görev gaspı” yaptığını öne sürerek, gazeteci Şahin Alpay hakkında verilen karara uymayacağını açıklaması için, “Türk hukuk tarihinde bir yerel mahkeme ilk defa AYM’e ‘Sen kimsin?’ demiş oldu” ifadesi kullanılıyor. Rapora göre, AYM tarafından alınan ihlal kararlarının yerel mahkemeler tarafından uygulanmaması Türk hukuk tarihinde ilk olmakla birlikte, karar yargının siyasetten bağımsız olmadığının en büyük göstergesi olarak tarihe geçecek.
Rapora göre, yayınevleri ve dergilerin kapatılmasının olağanüstü halin hangi zorunlu ihtiyacını karşıladığı belirsiz. Darbe girişimi öncesinde de vahim olan ifade özgürlüğü tablosunun OHAL’in ilan edilmesinden sonra özellikle basın özgürlüğünün tamamen kalktığı bir duruma dönüştüğü belirtilerek, “OHAL döneminde toplamda haber ajanslarını, gazete, dergi, radyo, televizyon, yayınevi ve dağıtım kuruluşlarını kapsayacak şekilde toplam 200 medya ve yayın organı kapatılmıştır. Bunların sadece 25’i hakkındaki kapatma kararı kaldırılmıştır. 31 Aralık 2017 tarihi itibarıyla kapatılmış kuruluş sayısı 175’dir” deniliyor.
Cumhurbaşkanına hakaretten 38 bin 254 ceza soruşturması
Raporda yer verilen istatistiklerden diğerleri ise şu şekilde sıralanıyor:
* Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu düzenleyen TCK’nin 299. maddesi kapsamında açılan davalarda büyük bir patlama yaşanmıştır. 2010-2016 arasında açılan toplam 6 bin 860 davanın 6 bin 272 tanesi Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra gerçekleşmiştir. Erdoğan’ın göreve başladığı 2014 yılı içinde Cumhurbaşkanına hakaret suçundan 682, 2015 yılı içinde 7 bin 216 ceza soruşturulması açılmış, 2016 yılında ise çok ciddi bir artışla 38 bin 254 ceza soruşturması açılmıştır.
* 2010-2017 döneminde ise en çok dava TCK 314/2 kapsamında silahlı örgütlere üyelikten açılmıştır. Bu kapsamda soruşturma ve kovuşturmalarda özellikle darbe girişimi sonrasında ciddi bir artış yaşanmıştır. 2015’te bu hükme dayanarak 14 bin 854 dava açılmışken, 2016’da açılan dava sayısı yüzde yüz artarak 29 bin 434’e ulaşmıştır.
* OHAL döneminde yayınlanan KHK’ler ile toplam 116 bin 250 kamu görevlisi hakkında bir daha kamu görevinde yer almamak üzere ihraç kararı verilmiştir. İhraç edilenlerin sadece yüzde 1,69’u hakkındaki ihraç kararı geri alınmıştır. 31 Aralık 2017 tarihi itibarıyla hakkındaki ihraç kararı devam eden kişi sayısı 114 bin 279’dir. Akademisyenler özeline bakıldığında, OHAL döneminde 118 kamu üniversitesinden ihraç edilen akademisyen sayısı 2017 sonu itibarı ile 5 bin 822’dir. Bu süreçte sadece 141 akademisyenin ihraç kararı geri alınmıştır.
“Olağan kanunlar olağanüstü şekilde uygulanıyor”
Kerem Altıparmak, OHAL döneminde en çok düşünce ve ifade özgürlüğüne darbe vurulduğunu belirterek, “OHAL meselesinde ağırlıklı olarak KHK’lere takılıyoruz ama aslında bir de başından beri şu yanı var: Olağan kanunların olağanüstü şekilde uygulanması. Bu durumu en çok ceza hukukunda görüyoruz. Terör propagandası olarak görünen eylemler artık terör örgütü üyeliğine dönüştü. Raporda da yer verdiğimiz gibi, Ahmet Şık, Ahmet Altan gibi isimlerin yargılandığı davalar buna örnek” diyor. Altıparmak, ceza hukukunda yaşanan tartışmaların hedefinde yazar, akademisyen ve yayıncıların bulunduğunu ifade ederek, “Rapor, terör gürültüsünün ne kadar boş olduğunu göstermesi açısından önemli. Terörist denilenler aslında düşüncesini ifade eden kişiler” diye ekliyor.
[TR724] 29.3.2018
“Türkiye’de ifade özgürlüğü can çekişiyor” dendiği raporda AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a hakaretten sadce 2016 yılında 38 bin 254 ceza soruşturması açıldığı belirtildi.
“Sudan sebeplerle binlerce ceza davası”
DW’nin haberine göre, raporda, son yirmi yıldır Türk kanunları açısından sorun arz eden başlıca meselenin başta gazeteciler olmak üzere yazar ve aydınların şiddet ve teröre katkı sundukları iddiasıyla cezai kovuşturmaya uğratılarak hapsedilmesi olduğu belirtilerek, “Daha yakın tarihte, darbe girişimi sonrasında da ifade özgürlüğüne müdahalenin en temel gerekçesi olarak terörle mücadele gösterilmiştir” deniliyor.
1980’ler ve 90’larda ifade özgürlüğüne aykırı yargılamaların çoğunun “Atatürk’e, Türklüğe ve ülkenin bölünmez bütünlüğüne” hakaret ile ilgiliyken, AKP döneminde bunların yerini “dine, hükümete ve Cumhurbaşkanına” hakaret sebebiyle başlatılan ceza yargılamalarının aldığı ifade ediliyor. Öte yandan, son yıllarda sadece ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların konusunun değil, yönteminin de değiştiği dile getirilen raporda, “Gazetecilere yönelik fiziksel saldırılar çok nadir yaşanmakta, öğrencilere ve aydınlara yönelik işkence ve kötü muamele olayları istisnai olmakla birlikte, neredeyse hükümeti eleştiren herkese karşı sudan sebeplerle binlerce ceza davası açılmaktadır. Bu davalardaki sanıklar hemen hemen her zaman suçlu bulunmakta ve çeşitli cezalara çarptırılmaktadır” ifadeleri yer alıyor.
“Daha az gaddar ama etkili” yeni strateji
Rapora göre, susturma politikasının bir parçası olarak Türkiye’deki ifade özgürlüğü krizi, yargı krizi ile iç içe girmiş durumda. Bu krizin farklı şekillerde temelde hukukun üstünlüğüne saygının tamamen ortadan kalkmasından kaynaklandığı dile getiriliyor. PEN raporu, terör ve örgütlü suçlarla mücadele kapsamında açılan ceza soruşturmalarının “daha az gaddar ama etkili” olarak tanımlanan yeni stratejinin en önemli parçası haline geldiğini savunuyor. Yine son dönemde, Türkiye’nin terörle mücadele kapsamında tavrının değişmesiyle ifade ve örgütlenme özgürlüğü davalarında daha ağır cezaların gündeme geldiği belirtiliyor.
“Yerel mahkeme ilk defa AYM’e ‘Sen kimsin’ dedi”
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin oy çokluğuyla aldığı kararında Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) “görev gaspı” yaptığını öne sürerek, gazeteci Şahin Alpay hakkında verilen karara uymayacağını açıklaması için, “Türk hukuk tarihinde bir yerel mahkeme ilk defa AYM’e ‘Sen kimsin?’ demiş oldu” ifadesi kullanılıyor. Rapora göre, AYM tarafından alınan ihlal kararlarının yerel mahkemeler tarafından uygulanmaması Türk hukuk tarihinde ilk olmakla birlikte, karar yargının siyasetten bağımsız olmadığının en büyük göstergesi olarak tarihe geçecek.
Rapora göre, yayınevleri ve dergilerin kapatılmasının olağanüstü halin hangi zorunlu ihtiyacını karşıladığı belirsiz. Darbe girişimi öncesinde de vahim olan ifade özgürlüğü tablosunun OHAL’in ilan edilmesinden sonra özellikle basın özgürlüğünün tamamen kalktığı bir duruma dönüştüğü belirtilerek, “OHAL döneminde toplamda haber ajanslarını, gazete, dergi, radyo, televizyon, yayınevi ve dağıtım kuruluşlarını kapsayacak şekilde toplam 200 medya ve yayın organı kapatılmıştır. Bunların sadece 25’i hakkındaki kapatma kararı kaldırılmıştır. 31 Aralık 2017 tarihi itibarıyla kapatılmış kuruluş sayısı 175’dir” deniliyor.
Cumhurbaşkanına hakaretten 38 bin 254 ceza soruşturması
Raporda yer verilen istatistiklerden diğerleri ise şu şekilde sıralanıyor:
* Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu düzenleyen TCK’nin 299. maddesi kapsamında açılan davalarda büyük bir patlama yaşanmıştır. 2010-2016 arasında açılan toplam 6 bin 860 davanın 6 bin 272 tanesi Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra gerçekleşmiştir. Erdoğan’ın göreve başladığı 2014 yılı içinde Cumhurbaşkanına hakaret suçundan 682, 2015 yılı içinde 7 bin 216 ceza soruşturulması açılmış, 2016 yılında ise çok ciddi bir artışla 38 bin 254 ceza soruşturması açılmıştır.
* 2010-2017 döneminde ise en çok dava TCK 314/2 kapsamında silahlı örgütlere üyelikten açılmıştır. Bu kapsamda soruşturma ve kovuşturmalarda özellikle darbe girişimi sonrasında ciddi bir artış yaşanmıştır. 2015’te bu hükme dayanarak 14 bin 854 dava açılmışken, 2016’da açılan dava sayısı yüzde yüz artarak 29 bin 434’e ulaşmıştır.
* OHAL döneminde yayınlanan KHK’ler ile toplam 116 bin 250 kamu görevlisi hakkında bir daha kamu görevinde yer almamak üzere ihraç kararı verilmiştir. İhraç edilenlerin sadece yüzde 1,69’u hakkındaki ihraç kararı geri alınmıştır. 31 Aralık 2017 tarihi itibarıyla hakkındaki ihraç kararı devam eden kişi sayısı 114 bin 279’dir. Akademisyenler özeline bakıldığında, OHAL döneminde 118 kamu üniversitesinden ihraç edilen akademisyen sayısı 2017 sonu itibarı ile 5 bin 822’dir. Bu süreçte sadece 141 akademisyenin ihraç kararı geri alınmıştır.
“Olağan kanunlar olağanüstü şekilde uygulanıyor”
Kerem Altıparmak, OHAL döneminde en çok düşünce ve ifade özgürlüğüne darbe vurulduğunu belirterek, “OHAL meselesinde ağırlıklı olarak KHK’lere takılıyoruz ama aslında bir de başından beri şu yanı var: Olağan kanunların olağanüstü şekilde uygulanması. Bu durumu en çok ceza hukukunda görüyoruz. Terör propagandası olarak görünen eylemler artık terör örgütü üyeliğine dönüştü. Raporda da yer verdiğimiz gibi, Ahmet Şık, Ahmet Altan gibi isimlerin yargılandığı davalar buna örnek” diyor. Altıparmak, ceza hukukunda yaşanan tartışmaların hedefinde yazar, akademisyen ve yayıncıların bulunduğunu ifade ederek, “Rapor, terör gürültüsünün ne kadar boş olduğunu göstermesi açısından önemli. Terörist denilenler aslında düşüncesini ifade eden kişiler” diye ekliyor.
[TR724] 29.3.2018
Kişi başına borç yüzde 206 arttı
AKP iktidarı döneminde kişi başına borç yüzde 206 arttı. Ahvalnews.com’un yaptığı haberde, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “AKP döneminde Türkiye’yi 3 kat zenginleştirdik’ sözlerinin havada kaldığını gösterdi.
2002 sonunda Türkiye nüfusunun 65 milyon kişi olduğu düşünüldüğünde o günkü kişi başı borcun bugünkü dolar değeriyle bin 828 dolar olduğu belirtildiği haberde, “Gelelim 2017 sonu verilerine Türkiye’nin toplam döviz yükümlülüğü 453.5 milyar doları bulurken nüfus ise 81 milyon kişiye yükselmiş durumda. Türk vatandaşlarının kişibaşı borç tutarı 5 bin 598 dolara çıkmış. AKP döneminde 3 bin 769 dolar, bir başka deyişle yüzde 206 artmış durumda.” ifadesi kullanıldı.
Ahvalnews.com’un haberi şöyle; “2002 sonunda, yani AKP iktidara geldiğinde Türkiye’de kişibaşı milli gelir 3 bin 400 değil 3 bin 492 dolardı.
Son açıklanan milli gelir rakamı ise Erdoğan’ın söylediği gibi 11 bin doların üzerinde değil. 2017 Eylül sonu itibariyle 10 bin 576 dolar düzeyinde. Muhtemelen yıl sonu ve bu yılın ilk çeyreğinde ortalama dolar kurundaki artış nedeniyle daha da gerileyecek.
Diğer taraftan bir başka yanılgı da kişibaşı gelir hesabı yaparken kullanılan verinin gerçek zenginleşmeyi gösterip göstermediği. Dolar bazlı kişi başı milli gelir hesabının bir ölçü olduğu doğru. Ancak eksik. Çünkü milli gelirinizi dolara çevirirken ölçü birimindeki değer değişimini de ele almanız gerekir. Bu da ölçü birimindeki enflasyondur.
Ya da bir başka yolla anlatalım. Türkiye milli geliri AKP döneminde yüzde 203 artmış gözüküyor. Ama Euro bazında bakarsak kişi başı gelir 3 bin 945 Euro’dan 8 bin 529 Euro’ya yükselmiş. Yani artış oranı yüzde 116 düzeyine geriliyor.
Keza altın bazında bakarsak ortalama kişi başı milli gelirle 2002 sonunda 11.3 ons altın alınırken, şu an bu miktarın 8 onsa gerilediği görülüyor. Yani kişibaşı milli gelir altın bazında hesaplandığında artmak bir yana yüzde 29.5 gerilemiş.
Erdoğan’ın verdiği rakamların sorgulanmasına yol açan başka bir konu ise masa başı yapılan gelir revizyonları. AKP döneminde iki kez gelir revizyonu yapılırken bunlardan ilkinde yani 2006 sonundaki değişimde kişi başı milli geliri bir gecede hesaplama farkıyla 2 bin 20 dolar arttı. Aynı şekilde 2016 sonunda yapılan revizyonla da yine bir gecede bin 884 dolar zengin gösterildik.
Bu değişkenleri yan yana koyduğumuzda AKP döneminde yaşanan gerçek kişibaşı geliri hesaplamak mümkün. Bunun için son milli geliri dolardaki enflasyondan arındırıp aradaki revizyonların düzeltmesini yapacağız.
İlk olarak ABD’deki tüketici enflasyonundan başlayalım. ABD Tüketici Fiyat Endeksi (CPI) 2002 sonundaki 179.9 puanlık seviyesinden son olarak 249.9 puana çıktı.
Yani 2002 yılındaki 1 doların reel değeri ABD’deki enflasyona göre düzeltildiğinde bugün 1.39 dolar ediyor. Aynı düzeltmeyi tersinden uygularsak Türkiye’nin halen 10 bin 586 dolar olan kişi başı milli gelirinin 2002’deki dolar değeriyle aslında 7 bin 612 dolar olduğu görülür.
Tabii bu rakamdan kalem oyunuyla, yani hesaplama yöntem değişikliğiyle yapılan milli gelir artışlarını da arındırmak gerekiyor. Düz bir hesapla yaparsak iki gelir artışıyla birlikte kişibaşı milli gelire eklenen 3 bin 904 doları çıkarmamız gerekiyor ki o zaman da rakam 7612-3708=3708 dolara geriliyor.
Yani AKP’nin 3 kat artırdık dediği milli gelirin dolar enflasyonu ve milli gelir düzeltmelerinden arındırılmış hali sadece 216 dolara yani yüzde 6.2’ye düşüyor.
Ancak haksızlık etmeyelim. Gelir revizyonlarıyla elde edilen artışları da enflasyondan arındıralım. O zaman 2006 yılında yapılan 2 bin 20 dolarlık revizyonun arındırılmış değeri bin 546 dolara (Aynı dönemde ABD enflasyonu yüzde 23), 2016 sonunda yapılan bin 884’lük eklemenin değeri de bin 814 dolara geriliyor (Aynı dönemde ABD enflasyonu yüzde 3.7).
Yani bir Türk vatandaşının kalem oyunlarıyla, enflasyondan arındırılmış olarak 3 bin 361 dolar zengin gösterilmiş. O zaman AKP döneminde dolar enflasyonu ve milli gelir hesaplama değişikliği katkılarından arındırılmış kişibaşı gelir artışı için 7162-3361=3801 rakamını buluyoruz.
Yani AKP döneminde kişibaşı gelir artışı 2002 şartlarına göre sadece 309 dolar bir başka deyişle 8.8 artmış gözüküyor. Sanıyoruz bu yüzden bugünlerde vatandaşların önemli bir bölümü maddi olarak 2001 krizi günlerini hatırlıyor.
Bunlar bilançonun aktif tarafı, bir de pasif yani borç tarafına bakalım. Bunun için ülkenin dış alemden aldığı borçların tamamını gösteren Merkez Bankası’nın açıkladığı uluslar arası net döviz pozisyon açığını kullanacağız.
Rakam aynı zamanda ülkenin tasarruf açığının toplamını da gösteriyor. Söz konusu verinin içinde ülkeye verilen borçlar (devlet ve özel sektör) ile doğrudan ve portföy yatırımları bulunuyor.
Döviz pozisyon açığı 2002 sonunda yani AKP iktidara geldiğinde 85.5 milyar dolardı. Söz konusu yükümlülüğün bugünkü gerçek değerini bulmak için milli gelir hesaplamasında kullandığımız enflasyon rakamını eklemek gerekiyor. O zamanda Türkiye’nin 2002’deki döviz yükümlülüğünün bugünkü değerinin 118.8 milyar dolar olduğu ortaya çıkıyor.
2002 sonunda Türkiye nüfusunun 65 milyon kişi olduğu düşünüldüğünde o günkü kişi başı borcun bugünkü dolar değeriyle bin 828 dolar olduğu bulunuyor.
Gelelim 2017 sonu verilerine Türkiye’nin toplam döviz yükümlülüğü 453.5 milyar doları bulurken nüfus ise 81 milyon kişiye yükselmiş durumda. Türk vatandaşlarının kişibaşı borç tutarı 5 bin 598 dolara çıkmış. AKP döneminde 3 bin 769 dolar, bir başka deyişle yüzde 206 artmış durumda.
Özetlersek Türkiye vatandaşlarının kişibaşı reel gelir düzeyi 15 yıl içinde dolar bazında reel olarak yüzde 9, borçları ise yüzde 206. Bu da Erdoğan’ın tüm sözlerine rağmen bugünlerde neden kendinizi 2002’ye göre çok fazla zengin değil ama borçlu hissettiğinizin rakamsal açıklaması oluyor.
[TR724] 29.3.2018
2002 sonunda Türkiye nüfusunun 65 milyon kişi olduğu düşünüldüğünde o günkü kişi başı borcun bugünkü dolar değeriyle bin 828 dolar olduğu belirtildiği haberde, “Gelelim 2017 sonu verilerine Türkiye’nin toplam döviz yükümlülüğü 453.5 milyar doları bulurken nüfus ise 81 milyon kişiye yükselmiş durumda. Türk vatandaşlarının kişibaşı borç tutarı 5 bin 598 dolara çıkmış. AKP döneminde 3 bin 769 dolar, bir başka deyişle yüzde 206 artmış durumda.” ifadesi kullanıldı.
Ahvalnews.com’un haberi şöyle; “2002 sonunda, yani AKP iktidara geldiğinde Türkiye’de kişibaşı milli gelir 3 bin 400 değil 3 bin 492 dolardı.
Son açıklanan milli gelir rakamı ise Erdoğan’ın söylediği gibi 11 bin doların üzerinde değil. 2017 Eylül sonu itibariyle 10 bin 576 dolar düzeyinde. Muhtemelen yıl sonu ve bu yılın ilk çeyreğinde ortalama dolar kurundaki artış nedeniyle daha da gerileyecek.
Diğer taraftan bir başka yanılgı da kişibaşı gelir hesabı yaparken kullanılan verinin gerçek zenginleşmeyi gösterip göstermediği. Dolar bazlı kişi başı milli gelir hesabının bir ölçü olduğu doğru. Ancak eksik. Çünkü milli gelirinizi dolara çevirirken ölçü birimindeki değer değişimini de ele almanız gerekir. Bu da ölçü birimindeki enflasyondur.
Ya da bir başka yolla anlatalım. Türkiye milli geliri AKP döneminde yüzde 203 artmış gözüküyor. Ama Euro bazında bakarsak kişi başı gelir 3 bin 945 Euro’dan 8 bin 529 Euro’ya yükselmiş. Yani artış oranı yüzde 116 düzeyine geriliyor.
Keza altın bazında bakarsak ortalama kişi başı milli gelirle 2002 sonunda 11.3 ons altın alınırken, şu an bu miktarın 8 onsa gerilediği görülüyor. Yani kişibaşı milli gelir altın bazında hesaplandığında artmak bir yana yüzde 29.5 gerilemiş.
Erdoğan’ın verdiği rakamların sorgulanmasına yol açan başka bir konu ise masa başı yapılan gelir revizyonları. AKP döneminde iki kez gelir revizyonu yapılırken bunlardan ilkinde yani 2006 sonundaki değişimde kişi başı milli geliri bir gecede hesaplama farkıyla 2 bin 20 dolar arttı. Aynı şekilde 2016 sonunda yapılan revizyonla da yine bir gecede bin 884 dolar zengin gösterildik.
Bu değişkenleri yan yana koyduğumuzda AKP döneminde yaşanan gerçek kişibaşı geliri hesaplamak mümkün. Bunun için son milli geliri dolardaki enflasyondan arındırıp aradaki revizyonların düzeltmesini yapacağız.
İlk olarak ABD’deki tüketici enflasyonundan başlayalım. ABD Tüketici Fiyat Endeksi (CPI) 2002 sonundaki 179.9 puanlık seviyesinden son olarak 249.9 puana çıktı.
Yani 2002 yılındaki 1 doların reel değeri ABD’deki enflasyona göre düzeltildiğinde bugün 1.39 dolar ediyor. Aynı düzeltmeyi tersinden uygularsak Türkiye’nin halen 10 bin 586 dolar olan kişi başı milli gelirinin 2002’deki dolar değeriyle aslında 7 bin 612 dolar olduğu görülür.
Tabii bu rakamdan kalem oyunuyla, yani hesaplama yöntem değişikliğiyle yapılan milli gelir artışlarını da arındırmak gerekiyor. Düz bir hesapla yaparsak iki gelir artışıyla birlikte kişibaşı milli gelire eklenen 3 bin 904 doları çıkarmamız gerekiyor ki o zaman da rakam 7612-3708=3708 dolara geriliyor.
Yani AKP’nin 3 kat artırdık dediği milli gelirin dolar enflasyonu ve milli gelir düzeltmelerinden arındırılmış hali sadece 216 dolara yani yüzde 6.2’ye düşüyor.
Ancak haksızlık etmeyelim. Gelir revizyonlarıyla elde edilen artışları da enflasyondan arındıralım. O zaman 2006 yılında yapılan 2 bin 20 dolarlık revizyonun arındırılmış değeri bin 546 dolara (Aynı dönemde ABD enflasyonu yüzde 23), 2016 sonunda yapılan bin 884’lük eklemenin değeri de bin 814 dolara geriliyor (Aynı dönemde ABD enflasyonu yüzde 3.7).
Yani bir Türk vatandaşının kalem oyunlarıyla, enflasyondan arındırılmış olarak 3 bin 361 dolar zengin gösterilmiş. O zaman AKP döneminde dolar enflasyonu ve milli gelir hesaplama değişikliği katkılarından arındırılmış kişibaşı gelir artışı için 7162-3361=3801 rakamını buluyoruz.
Yani AKP döneminde kişibaşı gelir artışı 2002 şartlarına göre sadece 309 dolar bir başka deyişle 8.8 artmış gözüküyor. Sanıyoruz bu yüzden bugünlerde vatandaşların önemli bir bölümü maddi olarak 2001 krizi günlerini hatırlıyor.
Bunlar bilançonun aktif tarafı, bir de pasif yani borç tarafına bakalım. Bunun için ülkenin dış alemden aldığı borçların tamamını gösteren Merkez Bankası’nın açıkladığı uluslar arası net döviz pozisyon açığını kullanacağız.
Rakam aynı zamanda ülkenin tasarruf açığının toplamını da gösteriyor. Söz konusu verinin içinde ülkeye verilen borçlar (devlet ve özel sektör) ile doğrudan ve portföy yatırımları bulunuyor.
Döviz pozisyon açığı 2002 sonunda yani AKP iktidara geldiğinde 85.5 milyar dolardı. Söz konusu yükümlülüğün bugünkü gerçek değerini bulmak için milli gelir hesaplamasında kullandığımız enflasyon rakamını eklemek gerekiyor. O zamanda Türkiye’nin 2002’deki döviz yükümlülüğünün bugünkü değerinin 118.8 milyar dolar olduğu ortaya çıkıyor.
2002 sonunda Türkiye nüfusunun 65 milyon kişi olduğu düşünüldüğünde o günkü kişi başı borcun bugünkü dolar değeriyle bin 828 dolar olduğu bulunuyor.
Gelelim 2017 sonu verilerine Türkiye’nin toplam döviz yükümlülüğü 453.5 milyar doları bulurken nüfus ise 81 milyon kişiye yükselmiş durumda. Türk vatandaşlarının kişibaşı borç tutarı 5 bin 598 dolara çıkmış. AKP döneminde 3 bin 769 dolar, bir başka deyişle yüzde 206 artmış durumda.
Özetlersek Türkiye vatandaşlarının kişibaşı reel gelir düzeyi 15 yıl içinde dolar bazında reel olarak yüzde 9, borçları ise yüzde 206. Bu da Erdoğan’ın tüm sözlerine rağmen bugünlerde neden kendinizi 2002’ye göre çok fazla zengin değil ama borçlu hissettiğinizin rakamsal açıklaması oluyor.
[TR724] 29.3.2018
Dolar 4 TL oldu da ne oldu! [Semih Ardıç]
Evvela birkaç rakam… Asgarî ücret 3 ayda 25 dolar eridi. 1 Ocak’ta 425 dolar iken hal-i hazırda 400 dolara geriledi.
Ortalama 1.800 TL maaş alan bir emeklinin maaşı 477 dolar seviyesinde 450 dolara indi.
Yüksek maaşlı memur ve emeklinin kaybı daha fazla.
İşçilerin, memurların, emeklilerin, hasılı bütün çalışanların Ocak ayında aldıkları zam mart sonu gelmeden buharlaştı.
Bitmedi, devam ediyor cepteki yangın.
Benzin bir haftada 27 kuruş zamlandı.
Benzinin litresi Doğu illerinde 6 lirayı geçti. Fiyat Van’da 6,10 TL, İstanbul’da 5,90 TL oldu.
Motorine 14 kuruş zam yapılırken Türkiye’de şehirden şehre değişmekle beraber mazotun litre fiyatı 5,30 ila 5,61 TL arasına geldi.
Araba satın alanlar ‘motorin hesaplı’ diye dizel modellere binlerce TL fiyat farkı veriyordu. Zam sağanağı altında motorin de benzini yakaladı yakalayacak neredeyse.
Otogaza şimdilik 4 kuruş zam yapıldı.
Hazine’nin 2 senelik borçlanma faizi yüzde 13’ten yüzde 14,30’a tırmandı. Sadece bu kalemin Hazine’ye senelik maliyeti 1,5 milyar dolar (6 milyar TL).
Altının gramı 171 TL’ye çıkınca çeyrek altın İstanbul Kapalıçarşı’da 282 TL, Cumhuriyet altını 1.150 TL oldu.
DÖVİZ ARTIŞI EKONOMİNİN SITMA NÖBETİDİR
Keyfinizi kaçırmak maksadıyla yapmadım bu girizgâhı.
Saray müşavirleri belki bu defa herkesin aklı ile alay etmekten vazgeçer ve rakam tahrifatından bir nebze uzaklaşır ümidi ile evvela döviz fiyatlarındaki artışın sokağa, insanların cebine nasıl aksettiğini ifade etmekti muradım.
Dövizin TL’ye mukabil artması ekonomi için sıtma nöbetinden farksızdır.
Saray’ın ekonomi baş müşavirlerinden (ne hikmetse Saray’da herkes baş müşavir!) Cemil Ertem’in kulakları çınlasın!
Döviz yükselince Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi gibi kendini aşan beyanlarda bulunan ikinci isim olarak benim favorim Cemil Ertem.
Bu sefer engin ekonomi bilgisi hakkında tereddüde mahal bırakmayacak kadar iddialı konuştu: “Kurdaki hareket, Türkiye ekonomisinin makro temellerine uygunsuz, 3.85 üzerindeki çıkışlar spekülatif, burada köpükler oluşuyor. Dolar 4’e çıktı diye bir algı oluşturmak çok yanlış.”
28 MART 2018 İTİBARIYLA 1 ABD Doları 4 TL
Cemil Bey’in yukarıdaki sözleri sarfettiği günden bu yana dolar 7 kuruş daha arttı ve 28 Mart 2018 Çarşamba günü itibarıyla 4,010 TL oldu. Euro da 5 TL’nin kapısından içeri gireceği anlar için elini ovuşturuyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin 2018 senesi döviz kuru tahmini 3,78 TL idi. Mart ayı çıkmadan o hedef de çöpe atıldı.
Piyasada olup bitenin Ertem’in ifadesi ile algı ya da dış mihraklarla el ele vermiş vatan hainlerinin bir komplosu olup olmadığını anlamak hiç de zor değil.
Cemil bey, Saray’dan ayın 15’inde aldığı maaşı ile bir döviz bürosuna gidebilir ve maaşını dövize çevirmeyi deneyebilir. “Hayır, olmaz! Ben dolara karşıyım.” diyorsa bol sıfırlı maaşı cebinde kalmak kaydı ile döviz bürosundaki veznedara sadece kaç TL üzerinden işlem yaptıklarını sorabilir.
BUNLAR DÖVİZİN KISA VADELİ MALİYETİ
Esasında böyle bir teyit için maaş gününü beklemesine lüzum yok. Telefon ya da internet bağlantısı olduğuna göre ister telefonla ister internet üzerinden memleketin muhtelif vilayetinde Dolar, Euro ya da sterlinin kaç TL’den satıldığından anında haberdar olabilir.
Makalenin girişinde belirttiğim zamlar, faiz artışı ve sabit gelirlerin azalması döviz kurlarındaki artışın kısa vadeli maliyeti. 225 milyar dolar döviz borcunu nasıl ödeyeceğini kara kara düşünen şirketlerin vaziyeti giderek kritikleşiyor.
ALLIANZ: PİYASALARDA GERİLİM BAŞLADI, SERT BİR DÜZELTME OLABİLİR
Dünya ekonomisinin yeniden sisler bulvarına girdiği şu günlerde para bolluğu kumarı oynayanlar her an duvara toslayabilir. ABD borsaları iki gün artıda ise üçüncü günü yüzde 3-4 ekside kapatıyor.
FED’in faiz artışını hızlandırması herkes için kâbus olur. Bu ihtimali uzak tutmayın.
Piyasaların dikkat kesildiği şirketlerden biri olan sigortacılık devi Allianz’ın Genel Müdürü Oliver Bate ‘tehlike var!’ ikazında bulundu.
Bate, hisse senetlerindeki değer artışı ile reel ekonomiye ait temel göstergelerin örtüşmediğine dikkat çekti ve ilave etti: “Piyasalarda gerilim başladı, biz orta-uzun vadede daha sert bir düzeltme bekliyoruz.”
Bate nazik bir dille ‘düzeltme’ ifadesini kullansa da mealen ‘kriz geliyor’ demek istiyor. Mevzu buralara geldiğinde herkes, “Ne zaman?” suâline cevap bekliyor. O vakti bilecek tek fâni yok.
2008 KRİZİNİ HATIRLAMAKTA FAYDA VAR
Vakit geldiğinde nelerin olduğunun şahidi 2008 krizidir. Tek misal: 625 milyar dolara hükmeden Lehman Brother’s gibi bir dev yerle bir oldu.
Dolayısıyla ihtiyatı elden bırakmamak ve döviz kurlarından enflasyona kadar hemen her veriyi dikkatle takip etmekte fayda var.
Saray’ın baş müşavirleri ‘kedidir kedi’ perdesinden gayr-i ciddi konuşarak memlekete iyilikte bulunduğunu zannede dursun Türkiye’de iş yapmak, TL nevinden tasarrufları rüzgâra kaptırmamak bugün düne nazaran daha zor hale gelmiştir. Ticarette ayakta kalmak yarın daha da zorlaşacak.
YALANLARIN VİTRİNİ BORSA İSTANBUL
Bankalara zoraki kredi verdirmek, rakamları çarpıtıp resmî yalanlar söylemek, kamu kaynaklarını günü birlik piyasa balonları için sarfetmek çare değil.
Vakit gelip çattığında yalanların vitrini, algoritmaların efendisi Borsa İstanbul indirir ilk darbeyi ekonomiye.
Doğru teşhis konulmadığı için tedavi de yanlış ilerliyor.
Her yanlış adım ekonomi üzerinde kalıcı hasarlar bırakmaktan başka bir netice vermiyor.
[Semih Ardıç] 29.3.2018 [TR724]
Ortalama 1.800 TL maaş alan bir emeklinin maaşı 477 dolar seviyesinde 450 dolara indi.
Yüksek maaşlı memur ve emeklinin kaybı daha fazla.
İşçilerin, memurların, emeklilerin, hasılı bütün çalışanların Ocak ayında aldıkları zam mart sonu gelmeden buharlaştı.
Bitmedi, devam ediyor cepteki yangın.
Benzin bir haftada 27 kuruş zamlandı.
Benzinin litresi Doğu illerinde 6 lirayı geçti. Fiyat Van’da 6,10 TL, İstanbul’da 5,90 TL oldu.
Motorine 14 kuruş zam yapılırken Türkiye’de şehirden şehre değişmekle beraber mazotun litre fiyatı 5,30 ila 5,61 TL arasına geldi.
Araba satın alanlar ‘motorin hesaplı’ diye dizel modellere binlerce TL fiyat farkı veriyordu. Zam sağanağı altında motorin de benzini yakaladı yakalayacak neredeyse.
Otogaza şimdilik 4 kuruş zam yapıldı.
Hazine’nin 2 senelik borçlanma faizi yüzde 13’ten yüzde 14,30’a tırmandı. Sadece bu kalemin Hazine’ye senelik maliyeti 1,5 milyar dolar (6 milyar TL).
Altının gramı 171 TL’ye çıkınca çeyrek altın İstanbul Kapalıçarşı’da 282 TL, Cumhuriyet altını 1.150 TL oldu.
DÖVİZ ARTIŞI EKONOMİNİN SITMA NÖBETİDİR
Keyfinizi kaçırmak maksadıyla yapmadım bu girizgâhı.
Saray müşavirleri belki bu defa herkesin aklı ile alay etmekten vazgeçer ve rakam tahrifatından bir nebze uzaklaşır ümidi ile evvela döviz fiyatlarındaki artışın sokağa, insanların cebine nasıl aksettiğini ifade etmekti muradım.
Dövizin TL’ye mukabil artması ekonomi için sıtma nöbetinden farksızdır.
Saray’ın ekonomi baş müşavirlerinden (ne hikmetse Saray’da herkes baş müşavir!) Cemil Ertem’in kulakları çınlasın!
Döviz yükselince Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi gibi kendini aşan beyanlarda bulunan ikinci isim olarak benim favorim Cemil Ertem.
Bu sefer engin ekonomi bilgisi hakkında tereddüde mahal bırakmayacak kadar iddialı konuştu: “Kurdaki hareket, Türkiye ekonomisinin makro temellerine uygunsuz, 3.85 üzerindeki çıkışlar spekülatif, burada köpükler oluşuyor. Dolar 4’e çıktı diye bir algı oluşturmak çok yanlış.”
28 MART 2018 İTİBARIYLA 1 ABD Doları 4 TL
Cemil Bey’in yukarıdaki sözleri sarfettiği günden bu yana dolar 7 kuruş daha arttı ve 28 Mart 2018 Çarşamba günü itibarıyla 4,010 TL oldu. Euro da 5 TL’nin kapısından içeri gireceği anlar için elini ovuşturuyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin 2018 senesi döviz kuru tahmini 3,78 TL idi. Mart ayı çıkmadan o hedef de çöpe atıldı.
Piyasada olup bitenin Ertem’in ifadesi ile algı ya da dış mihraklarla el ele vermiş vatan hainlerinin bir komplosu olup olmadığını anlamak hiç de zor değil.
Cemil bey, Saray’dan ayın 15’inde aldığı maaşı ile bir döviz bürosuna gidebilir ve maaşını dövize çevirmeyi deneyebilir. “Hayır, olmaz! Ben dolara karşıyım.” diyorsa bol sıfırlı maaşı cebinde kalmak kaydı ile döviz bürosundaki veznedara sadece kaç TL üzerinden işlem yaptıklarını sorabilir.
BUNLAR DÖVİZİN KISA VADELİ MALİYETİ
Esasında böyle bir teyit için maaş gününü beklemesine lüzum yok. Telefon ya da internet bağlantısı olduğuna göre ister telefonla ister internet üzerinden memleketin muhtelif vilayetinde Dolar, Euro ya da sterlinin kaç TL’den satıldığından anında haberdar olabilir.
Makalenin girişinde belirttiğim zamlar, faiz artışı ve sabit gelirlerin azalması döviz kurlarındaki artışın kısa vadeli maliyeti. 225 milyar dolar döviz borcunu nasıl ödeyeceğini kara kara düşünen şirketlerin vaziyeti giderek kritikleşiyor.
ALLIANZ: PİYASALARDA GERİLİM BAŞLADI, SERT BİR DÜZELTME OLABİLİR
Dünya ekonomisinin yeniden sisler bulvarına girdiği şu günlerde para bolluğu kumarı oynayanlar her an duvara toslayabilir. ABD borsaları iki gün artıda ise üçüncü günü yüzde 3-4 ekside kapatıyor.
FED’in faiz artışını hızlandırması herkes için kâbus olur. Bu ihtimali uzak tutmayın.
Piyasaların dikkat kesildiği şirketlerden biri olan sigortacılık devi Allianz’ın Genel Müdürü Oliver Bate ‘tehlike var!’ ikazında bulundu.
Bate, hisse senetlerindeki değer artışı ile reel ekonomiye ait temel göstergelerin örtüşmediğine dikkat çekti ve ilave etti: “Piyasalarda gerilim başladı, biz orta-uzun vadede daha sert bir düzeltme bekliyoruz.”
Bate nazik bir dille ‘düzeltme’ ifadesini kullansa da mealen ‘kriz geliyor’ demek istiyor. Mevzu buralara geldiğinde herkes, “Ne zaman?” suâline cevap bekliyor. O vakti bilecek tek fâni yok.
2008 KRİZİNİ HATIRLAMAKTA FAYDA VAR
Vakit geldiğinde nelerin olduğunun şahidi 2008 krizidir. Tek misal: 625 milyar dolara hükmeden Lehman Brother’s gibi bir dev yerle bir oldu.
Dolayısıyla ihtiyatı elden bırakmamak ve döviz kurlarından enflasyona kadar hemen her veriyi dikkatle takip etmekte fayda var.
Saray’ın baş müşavirleri ‘kedidir kedi’ perdesinden gayr-i ciddi konuşarak memlekete iyilikte bulunduğunu zannede dursun Türkiye’de iş yapmak, TL nevinden tasarrufları rüzgâra kaptırmamak bugün düne nazaran daha zor hale gelmiştir. Ticarette ayakta kalmak yarın daha da zorlaşacak.
YALANLARIN VİTRİNİ BORSA İSTANBUL
Bankalara zoraki kredi verdirmek, rakamları çarpıtıp resmî yalanlar söylemek, kamu kaynaklarını günü birlik piyasa balonları için sarfetmek çare değil.
Vakit gelip çattığında yalanların vitrini, algoritmaların efendisi Borsa İstanbul indirir ilk darbeyi ekonomiye.
Doğru teşhis konulmadığı için tedavi de yanlış ilerliyor.
Her yanlış adım ekonomi üzerinde kalıcı hasarlar bırakmaktan başka bir netice vermiyor.
[Semih Ardıç] 29.3.2018 [TR724]
Hayırdır nereye? [Levent Kenez]
Her dönemin pabucumun gazetecileri, selfie milletvekilleri, basının halinden bihaber yerli-yabancı gözlemcileri bizi Demirören’in Doğan Medya’yı satın almasından sonra basın özgürlüğünün daha da tehlikeye girdiğine inandırmaya çalışıyorlar. Ve eğer olursa işten çıkarılacakların birer basın özgürlüğü mağduru olduğuna inanmamızı isteyecekler.
Halen hapiste hükümetin baskı ve şiddeti sebebiyle en az 250 gazeteci ve on binlerce insanın olduğu ülkede bunların mağduriyetleri ile ilgili bir tek haber yapmaktan korkan aksine bunun meşru olduğunu göstermek için taklalar atan adamlar ve buralarda çalışmaktan zerre rahatsızlık duymayanlar yarın karşımıza “kovulduk ey halkım” saçmalıkları ile çıkacak. Arşivde bulunsun diye köşelerinde etliye sütlüye dokunmadan, Erdoğan’ı kızdırmadan, önce masum insanlara dümdüz sövdükten sonra yazdıkları birkaç şeyi “bakın en zor zamanda ne yazmışım” diye gösterecekler yarın öbür gün.
Biraz onurunuz varsa fazla da ses çıkarmayın
Adaletsizlikte eşitlik olmaz, kovulanlarınız için üzülürüm en az sizin bizim gazeteler kapatılırken, polis baskını ile yerlerde yatırılırken üzüldüğünüz kadar. Başınıza kayyım atanmadığına, henüz hapse girmediğinize, patronunuzun parasını aldığına yeni gelen patronun size tazminat vereceğine şükredin ve biraz onurunuz varsa fazla da ses çıkarmayın.
Patronunuza gelince… Hani bir türkü var ya, ben edepli hale getirerek yazayım. ‘Mezarına bir tas su dökenin…’ Bu yazının konusu ve kapsamında değil, onun pislikleri ciltler dolusu kitaplara sığmaz.
Şimdi gelelim Doğanseverlerin illüzyonuna. Sizce propaganda broşürü gibi 10-15 tanesinin aynı yerden hazırlandığı sadece yazarkasaların farklı olduğu gazeteler mi daha etkili yoksa ‘-mış, gibi -muş gibi’ yapan sizin paçavralarınız mı? Bağımsız bir medya kurumu gibi muamele görüp en güzel muameleyi Erdoğan’a yapan siz mi basın özgürlüğünün teminatıydınız?
Bir arkadaşınız yapmadığı haberden dolayı ödül bile aldı
Ne olacak Demirören gelince bundan sonra CNN Türk’e hiçbir HDP’li çağrılmayacak diye mi endişeniz? Şirin Payzın’lar, Ahmet Hakan’lar artık muhalifimsi bir ismi programına çağıramayacak mı yani? Nedir yani? Demirören gelince hangi haberleri girmiyorsanız yine aynılarını girmeyeceksiniz. Ben gerçek sahibiniz olan hükümetin yerinde olsam size hiç dokunmam. Çünkü siz Doğan döneminde epey usta olduğunuz münafıklıkta. Sizin gibi afyonu nereden bulacaklar. Gazete gibi görünüp haber yapmamakta o kadar mahirsiniz ki baksanıza bir arkadaşınız yapmadığı haberden dolayı TGC’den ödül aldı. Düşünebiliyor musunuz öyle bir mahalleniz var ki eskiden yapılan haberlere ödül verirdi şimdi artık yine siz ödül alın diye yapılmayan haberlere bile ödül veriyor. Size bir şey olmaz siz her daim gazeteci muamelesi görürsünüz, rahat olun.
Hem havuz gazetecisi ve yazarı olmak çok rahat ve konforludur. Havuza tamamen dalınca inanın hiç çıkmak istemeyeceksiniz. Bakalım yaklaşan Ramazan’da hangileriniz yemeğe inmeyip, çay, kahve, sigara içmemeye dayanacak, nerede gizlice atıştırırım soteleri arayacak.
Yeni patronunuz uyum konusundaki yeteneğinize şapka çıkaracak
Bir yazar ayrıldı. Kadın ve çocuklara şiddet haberleri ve yazıları ile diğerlerinden ayrılan bir yönü vardı. Bugünlerde kadına ve çocuğa şiddetin hiç yaşanmamış bambaşka bir hali yaşanıyor onla ilgili kalem oynatmamış olsa da “fetö, fetö” diye sizin gibi böğürmediği için sizinle asla aynı kefeye konmaz. Sakın bu arkadaşınız gibi yapmayın siz. Zaten yapmazsınız da benim içimden geldi söylemek. Kovulursanız tazminat+mağduriyet, zaten bir çoğunuzun ikinci-üçüncü işi var; çalışmaya devam ederseniz daha rahat çalışma koşulları ve aynı maaşlar. Yeni patronunuz gelince sizin esnekliğiniz ve yeni koşullara uyum konusundaki yeteneğinize şapka çıkaracak. Milliyet ve Vatan’dakilere tur bindireceksiniz.
Yeni patronunuza da çok haksızlık yapmayın. Ne yapmış yani bir bankaya haksızca konmuş da sonra onu yüksek paralara mı satmış? Ne yapmış yani bir akaryakıt şirketine çökmüş de sonra onu da mı birkaç katına satmış? Ne yapmış kartel grup rakiplerini batırmak için siyasileri mi kullanmış? Ne yapmış yazarlarına online alışveriş sitelerinin reklamını mı yaptırmış.? Yurt dışına gidip “basın özgürlüğü, öhü öhü” diye ağlayıp yurda dönüp Saray’a iş ortağı Trump nezdinde neler yaptıklarını mı anlatmış? O dönem kim güçlüyse ona yaslanmış da herkesi tehdit mi etmiş?
Bakın eski patronunuzun bütün geçmiş yaptıklarında onun haklı olduğunu kabul edip şunu soruyorum: Medya başkanınız ve patronunuzun damadı daha dün sözde rakip gazetenin başındaki soytarıya ve Saray’a günlük raporlar verirken, sizin hakkınızda en aşağılık ifadeleri kullanırken, o raporlardaki yazılanlar aynen vuku bulup birileriniz kovulurken birileriniz terfi terfi ederken hanginiz tepki gösterdi de şimdi bir şey demeye hakkınız var. İçinizdeki köstebek göstermelik istifa etti, aynı yerde oturmaya devam etti, sövdüğü adamlar yüzsüzce çalışmaya devam ediyor. Patronunuz kime içtima verip kime rapor veriyorsa onlar geldi göreve.
Burada kesiyorum birazdan başlarsınız OdaTV’ler, Balbay’lar Ahmet Şık’lar falan. Soner Yalçın’ı Hürriyet’ten babam kovdu çünkü. Ahmet Şık haberi bile yapamayan da benim. Ha bir de 4 askerle sizi darbe gecesi ele geçirmeye çalışmışlardı da paralı belgesel figüranı arkadaşınız ile birçok şapkası olan yöneticiniz tanka kafa atmıştı. Tamam tamam siz haklısınız.
[Levent Kenez] 29.3.2018 [TR724]
Halen hapiste hükümetin baskı ve şiddeti sebebiyle en az 250 gazeteci ve on binlerce insanın olduğu ülkede bunların mağduriyetleri ile ilgili bir tek haber yapmaktan korkan aksine bunun meşru olduğunu göstermek için taklalar atan adamlar ve buralarda çalışmaktan zerre rahatsızlık duymayanlar yarın karşımıza “kovulduk ey halkım” saçmalıkları ile çıkacak. Arşivde bulunsun diye köşelerinde etliye sütlüye dokunmadan, Erdoğan’ı kızdırmadan, önce masum insanlara dümdüz sövdükten sonra yazdıkları birkaç şeyi “bakın en zor zamanda ne yazmışım” diye gösterecekler yarın öbür gün.
Biraz onurunuz varsa fazla da ses çıkarmayın
Adaletsizlikte eşitlik olmaz, kovulanlarınız için üzülürüm en az sizin bizim gazeteler kapatılırken, polis baskını ile yerlerde yatırılırken üzüldüğünüz kadar. Başınıza kayyım atanmadığına, henüz hapse girmediğinize, patronunuzun parasını aldığına yeni gelen patronun size tazminat vereceğine şükredin ve biraz onurunuz varsa fazla da ses çıkarmayın.
Patronunuza gelince… Hani bir türkü var ya, ben edepli hale getirerek yazayım. ‘Mezarına bir tas su dökenin…’ Bu yazının konusu ve kapsamında değil, onun pislikleri ciltler dolusu kitaplara sığmaz.
Şimdi gelelim Doğanseverlerin illüzyonuna. Sizce propaganda broşürü gibi 10-15 tanesinin aynı yerden hazırlandığı sadece yazarkasaların farklı olduğu gazeteler mi daha etkili yoksa ‘-mış, gibi -muş gibi’ yapan sizin paçavralarınız mı? Bağımsız bir medya kurumu gibi muamele görüp en güzel muameleyi Erdoğan’a yapan siz mi basın özgürlüğünün teminatıydınız?
Bir arkadaşınız yapmadığı haberden dolayı ödül bile aldı
Ne olacak Demirören gelince bundan sonra CNN Türk’e hiçbir HDP’li çağrılmayacak diye mi endişeniz? Şirin Payzın’lar, Ahmet Hakan’lar artık muhalifimsi bir ismi programına çağıramayacak mı yani? Nedir yani? Demirören gelince hangi haberleri girmiyorsanız yine aynılarını girmeyeceksiniz. Ben gerçek sahibiniz olan hükümetin yerinde olsam size hiç dokunmam. Çünkü siz Doğan döneminde epey usta olduğunuz münafıklıkta. Sizin gibi afyonu nereden bulacaklar. Gazete gibi görünüp haber yapmamakta o kadar mahirsiniz ki baksanıza bir arkadaşınız yapmadığı haberden dolayı TGC’den ödül aldı. Düşünebiliyor musunuz öyle bir mahalleniz var ki eskiden yapılan haberlere ödül verirdi şimdi artık yine siz ödül alın diye yapılmayan haberlere bile ödül veriyor. Size bir şey olmaz siz her daim gazeteci muamelesi görürsünüz, rahat olun.
Hem havuz gazetecisi ve yazarı olmak çok rahat ve konforludur. Havuza tamamen dalınca inanın hiç çıkmak istemeyeceksiniz. Bakalım yaklaşan Ramazan’da hangileriniz yemeğe inmeyip, çay, kahve, sigara içmemeye dayanacak, nerede gizlice atıştırırım soteleri arayacak.
Yeni patronunuz uyum konusundaki yeteneğinize şapka çıkaracak
Bir yazar ayrıldı. Kadın ve çocuklara şiddet haberleri ve yazıları ile diğerlerinden ayrılan bir yönü vardı. Bugünlerde kadına ve çocuğa şiddetin hiç yaşanmamış bambaşka bir hali yaşanıyor onla ilgili kalem oynatmamış olsa da “fetö, fetö” diye sizin gibi böğürmediği için sizinle asla aynı kefeye konmaz. Sakın bu arkadaşınız gibi yapmayın siz. Zaten yapmazsınız da benim içimden geldi söylemek. Kovulursanız tazminat+mağduriyet, zaten bir çoğunuzun ikinci-üçüncü işi var; çalışmaya devam ederseniz daha rahat çalışma koşulları ve aynı maaşlar. Yeni patronunuz gelince sizin esnekliğiniz ve yeni koşullara uyum konusundaki yeteneğinize şapka çıkaracak. Milliyet ve Vatan’dakilere tur bindireceksiniz.
Yeni patronunuza da çok haksızlık yapmayın. Ne yapmış yani bir bankaya haksızca konmuş da sonra onu yüksek paralara mı satmış? Ne yapmış yani bir akaryakıt şirketine çökmüş de sonra onu da mı birkaç katına satmış? Ne yapmış kartel grup rakiplerini batırmak için siyasileri mi kullanmış? Ne yapmış yazarlarına online alışveriş sitelerinin reklamını mı yaptırmış.? Yurt dışına gidip “basın özgürlüğü, öhü öhü” diye ağlayıp yurda dönüp Saray’a iş ortağı Trump nezdinde neler yaptıklarını mı anlatmış? O dönem kim güçlüyse ona yaslanmış da herkesi tehdit mi etmiş?
Bakın eski patronunuzun bütün geçmiş yaptıklarında onun haklı olduğunu kabul edip şunu soruyorum: Medya başkanınız ve patronunuzun damadı daha dün sözde rakip gazetenin başındaki soytarıya ve Saray’a günlük raporlar verirken, sizin hakkınızda en aşağılık ifadeleri kullanırken, o raporlardaki yazılanlar aynen vuku bulup birileriniz kovulurken birileriniz terfi terfi ederken hanginiz tepki gösterdi de şimdi bir şey demeye hakkınız var. İçinizdeki köstebek göstermelik istifa etti, aynı yerde oturmaya devam etti, sövdüğü adamlar yüzsüzce çalışmaya devam ediyor. Patronunuz kime içtima verip kime rapor veriyorsa onlar geldi göreve.
Burada kesiyorum birazdan başlarsınız OdaTV’ler, Balbay’lar Ahmet Şık’lar falan. Soner Yalçın’ı Hürriyet’ten babam kovdu çünkü. Ahmet Şık haberi bile yapamayan da benim. Ha bir de 4 askerle sizi darbe gecesi ele geçirmeye çalışmışlardı da paralı belgesel figüranı arkadaşınız ile birçok şapkası olan yöneticiniz tanka kafa atmıştı. Tamam tamam siz haklısınız.
[Levent Kenez] 29.3.2018 [TR724]
Milli takım başarısı 5 büyük ligden geçiyor [Hasan Cücük]
Yabancı sayısının sınırsız olduğu günümüz futbolda bu durumdan en çok milli takımlar etkilendi. Yerlilerin azınlığa düştüğü bir ortamda çare, Avrupa’nın önde gelen liglerinde oynayacak oyuncu yetiştirmekten geçiyor. Avrupa’nın 5 büyük ligi olarak gösterilen İngiltere Premier Lig, İtalya Serie A ve Almanya Bundesliga’da lejyonerlerin sayısı yerlileri geçerken, İspanya La Liga ve Fransa Ligue 1’de üstünlük yerlilerde bulunuyor.
108 SAMBACI, 88 TANGOCU
Brezilya ve Arjantin’in futbolda başarısının altında Avrupa Ligleri’nde oynayan oyuncuların çokluğu yatmaktadır. Hem kalite hem de iyi bir ücret için her Sambacı ve Tangocu futbolcunun rüyasında Avrupa vardır. Avrupa Birliği (AB) dışından oldukları için bu ülkelerin futbolcularının yabancı statüsünde olması bile dert değildir. Özellikle Güney Amerika’dan gelen futbolcuların büyük dedeleri Avrupa’dan göç etmiştir. Kolayca İspanya ve İtalya vatandaşlığı alırlar. Portekiz liginde ise Brezilyalılar yabancı statüsünde olmadılar. Bu durum yabancı sınırının kalktığı Bosman Yasası’ndan önce de geçerliydi. Portekiz’e adım atan Brezilyalılar için vatandaşlık almak da zor olmuyordu. Bu durumdan dolayı Portekiz, Brezilyalı futbolcular için Avrupa liglerine giriş kapısı oldu. Avrupa’nın 5 büyük liginde en çok Brezilyalı oyuncular top koştururken, bu ülkeyi Arjantin takip ediyor. 108 Sambacı ve 88 Tangocu, Avrupa’nın 5 büyük liginde takımlarının başarısı için ter döküyor. Güçlü liglerde top koşturan oyuncuların çokluğu doğal olarak milli takıma yansıyor.
İNGİLİZ FUTBOLCULARIN KARİYERİ ZAYIF
Futbolun anavatanı olarak İngiltere gösterilir. Dünyaya futbolu öğreten millet olan İngilizler sıra oynamaya gelince pek de başarılı olmadılar. İngiltere’nin milli takım düzeyinde tek başarısı ev sahipliği yaptığı 1966 Dünya Kupası’nı kazanmak oldu. Finalde Almanya’yı çizgiyi geçmeyen bir golle safdışı bırakan İngilizler, Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonalarında hep sınıfta kaldılar. Bunun sebebi olarak İngiliz oyuncuların Premier Lig’de azınlıkta kalması gösterildi. Premier Lig, dünyanın bir numaralı ligi olurken, oyuncuların yüzde 68’i lejyonerlerden oluşuyor. Premier Lig takımlarında İngiliz bulmak giderek zorlaşmaya başladı. 6 büyükler olarak tanımlanan City, United, Liverpool, Arsenal, Chelsea ve Tottenham’da kadronun tamamına yakını lejyonerler oluşturuyor. Premier Lig’de azınlık olan İngilizlerin, diğer büyük liglerde de esamesi okunmuyor. Serie A’da sadece 1 ve Bundesliga’da 3 İngiliz oyuncu top koştururken, La Liga ve Ligue 1’de İngiliz oyuncu bulunmuyor.
FRANSA’NIN DÜNYA KUPASI KADROSU
Fransa 1998 Dünya Kupası ve 2000 Avrupa Şampiyonası’nda kupaya uzanırken kadrosunun önemli isimleri yurt dışında top koşturuyordu. O yıllarda PSG ve Monaco’ya henüz yabancı eli değmemişti. Fransa Ligue 1, her yıl yeni bir şampiyon çıkarmakla ünlenirken, Zidane, Henry, Trezeguet, Vieira, Deschamps gibi yıldızlar yurt dışında ter döküyordu. O süreçte başlayan trend hala devam ediyor. PSG ve Monaco gibi Ligue 1’i domine eden takımlarda Fransız görmek pek mümkün olmuyor ama diğer 4 büyük Avrupa liginde 81 Fransız ter döküyor.
PREMİER LİGDE 30 İSPANYOL
İspanya yakın dönemde dünya futboluna damga vurmuş bir ülke. 44 yıl aradan sonra Euro 2008’te kupaya uzanan Boğalar, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’yi de kazanarak üst üste 3 büyük turnuva kazanan ilk ve tek ülke olarak tarihteki yerlerini aldılar. İspanya’nın bu başarısının altında Barcelona iskeletini oluşturan oyuncuların tamamına yakınının yerli olması yatıyordu. Bugün Real Madrid ve Barcelona’da yerli sayısı azınlığa düşmüş olmasına karşılık, İspanyol oyuncular özellikle Premier Lig’de lejyoner çoğunluğuna sahipler. Premier Ligde 30 İspanyol oyuncu bulunuyor. Avrupa’nın 4 büyük ligindeki İspanyol oyuncu sayısı ise 52.
PORTEKİZ VE BELÇİKA ÖRNEKLERİ
Portekiz ve Belçika milli takımının başarısının altında yatan sebepte 5 büyük ligde oynayan oyuncuların çokluğundan kaynaklanıyor. FC Porto, Sporting ve Benfica gibi Avrupa’nın kalbür üstü takımlarına sahip Portekiz Ligi’nde yerliler azınlıkta bulunuyor. Cristiano Ronaldo ile birlikte 5 büyük ligde toplam 41 Portekizli ter döküyor. Keza son dönemde milli takım düzeyinde büyük atılım yapan Belçika’nın da 5 büyük ligde 41 oyuncusu var. Belçika milli takımının tamamı yurtdışında top koşturan lejyonerlerinden oluşuyor.
ALMAN VE İTALYAN EKOLÜ
Almanya ve İtalya, yurtdışına fazla oyuncu göndermiyor ama yakaladıkları ekolle futbolda başarılı oluyorlar. İtalya’nın son yıllarda biraz sessiz kalmasının altında diğer 4 büyük liglere az oyuncu göndermesi yatıyor. 23 İtalyan 4 büyük ligde ter döküyor. Almanya Bundesliga’da ibre yüzde 52 ile yabancılardan yana olmasına karşılık, kaliteli oyuncuların varlığı milli takımı güçlü kılıyor. Bayern Münih, Dortmund gibi takımlarda star sayılacak Almanların varlığına, 4 büyük ligde ter döken 25 isim eklenince Almanya milli takımı dünyanın en iyilerinden biri oluyor.
Ülke futbollarının kalitesini Avrupa’nın 5 büyük liginde top koşturan lejyonerlerinin sayısı belirliyor. Bugün Türkiye’nin futbolda esamesi okunmuyorsa, bunun sebebi 5 büyük ligde top koşturan oyuncularımızın azlığıdır. Allah’tan Almanya’dan yetişen gurbetçiler var yoksa Edirne – Kars hattı ağırlıklı bir milli takımımız olurdu.
Serie A
İspanya: 10
İngiltere: 1
Fransa: 18
Almanya: 4
Brezilya: 34
Arjantin: 27
Portekiz: 11
Belçika: 8
La Liga
İtalya: 7
İngiltere: 0
Fransa: 18
Almanya: 3
Brezilya: 20
Arjantin: 29
Portekiz: 11
Belçika: 4
Premier League
İtalya: 7
İspanya: 30
Fransa: 26
Almanya: 15
Brezilya: 13
Arjantin: 17
Portekiz: 7
Belçika: 16
Ligue1
İtalya: 5
İspanya: 4
İngiltere: 0
Almanya: 3
Brezilya: 30
Arjantin: 9
Portekiz: 8
Belçika: 7
Bundesliga
İtalya: 4
İspanya: 8
İngiltere: 3
Fransa: 19
Brezilya: 11
Arjantin: 6
Portekiz: 4
Belçika: 6
Toplam
İtalya: 23
İspanya: 52
İngiltere: 4
Fransa: 81
Almanya: 25
Brezilya: 108
Arjantin: 88
Portekiz: 41
Belçika: 41
[Hasan Cücük] 29.3.2018 [TR724]
108 SAMBACI, 88 TANGOCU
Brezilya ve Arjantin’in futbolda başarısının altında Avrupa Ligleri’nde oynayan oyuncuların çokluğu yatmaktadır. Hem kalite hem de iyi bir ücret için her Sambacı ve Tangocu futbolcunun rüyasında Avrupa vardır. Avrupa Birliği (AB) dışından oldukları için bu ülkelerin futbolcularının yabancı statüsünde olması bile dert değildir. Özellikle Güney Amerika’dan gelen futbolcuların büyük dedeleri Avrupa’dan göç etmiştir. Kolayca İspanya ve İtalya vatandaşlığı alırlar. Portekiz liginde ise Brezilyalılar yabancı statüsünde olmadılar. Bu durum yabancı sınırının kalktığı Bosman Yasası’ndan önce de geçerliydi. Portekiz’e adım atan Brezilyalılar için vatandaşlık almak da zor olmuyordu. Bu durumdan dolayı Portekiz, Brezilyalı futbolcular için Avrupa liglerine giriş kapısı oldu. Avrupa’nın 5 büyük liginde en çok Brezilyalı oyuncular top koştururken, bu ülkeyi Arjantin takip ediyor. 108 Sambacı ve 88 Tangocu, Avrupa’nın 5 büyük liginde takımlarının başarısı için ter döküyor. Güçlü liglerde top koşturan oyuncuların çokluğu doğal olarak milli takıma yansıyor.
İNGİLİZ FUTBOLCULARIN KARİYERİ ZAYIF
Futbolun anavatanı olarak İngiltere gösterilir. Dünyaya futbolu öğreten millet olan İngilizler sıra oynamaya gelince pek de başarılı olmadılar. İngiltere’nin milli takım düzeyinde tek başarısı ev sahipliği yaptığı 1966 Dünya Kupası’nı kazanmak oldu. Finalde Almanya’yı çizgiyi geçmeyen bir golle safdışı bırakan İngilizler, Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonalarında hep sınıfta kaldılar. Bunun sebebi olarak İngiliz oyuncuların Premier Lig’de azınlıkta kalması gösterildi. Premier Lig, dünyanın bir numaralı ligi olurken, oyuncuların yüzde 68’i lejyonerlerden oluşuyor. Premier Lig takımlarında İngiliz bulmak giderek zorlaşmaya başladı. 6 büyükler olarak tanımlanan City, United, Liverpool, Arsenal, Chelsea ve Tottenham’da kadronun tamamına yakını lejyonerler oluşturuyor. Premier Lig’de azınlık olan İngilizlerin, diğer büyük liglerde de esamesi okunmuyor. Serie A’da sadece 1 ve Bundesliga’da 3 İngiliz oyuncu top koştururken, La Liga ve Ligue 1’de İngiliz oyuncu bulunmuyor.
FRANSA’NIN DÜNYA KUPASI KADROSU
Fransa 1998 Dünya Kupası ve 2000 Avrupa Şampiyonası’nda kupaya uzanırken kadrosunun önemli isimleri yurt dışında top koşturuyordu. O yıllarda PSG ve Monaco’ya henüz yabancı eli değmemişti. Fransa Ligue 1, her yıl yeni bir şampiyon çıkarmakla ünlenirken, Zidane, Henry, Trezeguet, Vieira, Deschamps gibi yıldızlar yurt dışında ter döküyordu. O süreçte başlayan trend hala devam ediyor. PSG ve Monaco gibi Ligue 1’i domine eden takımlarda Fransız görmek pek mümkün olmuyor ama diğer 4 büyük Avrupa liginde 81 Fransız ter döküyor.
PREMİER LİGDE 30 İSPANYOL
İspanya yakın dönemde dünya futboluna damga vurmuş bir ülke. 44 yıl aradan sonra Euro 2008’te kupaya uzanan Boğalar, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’yi de kazanarak üst üste 3 büyük turnuva kazanan ilk ve tek ülke olarak tarihteki yerlerini aldılar. İspanya’nın bu başarısının altında Barcelona iskeletini oluşturan oyuncuların tamamına yakınının yerli olması yatıyordu. Bugün Real Madrid ve Barcelona’da yerli sayısı azınlığa düşmüş olmasına karşılık, İspanyol oyuncular özellikle Premier Lig’de lejyoner çoğunluğuna sahipler. Premier Ligde 30 İspanyol oyuncu bulunuyor. Avrupa’nın 4 büyük ligindeki İspanyol oyuncu sayısı ise 52.
PORTEKİZ VE BELÇİKA ÖRNEKLERİ
Portekiz ve Belçika milli takımının başarısının altında yatan sebepte 5 büyük ligde oynayan oyuncuların çokluğundan kaynaklanıyor. FC Porto, Sporting ve Benfica gibi Avrupa’nın kalbür üstü takımlarına sahip Portekiz Ligi’nde yerliler azınlıkta bulunuyor. Cristiano Ronaldo ile birlikte 5 büyük ligde toplam 41 Portekizli ter döküyor. Keza son dönemde milli takım düzeyinde büyük atılım yapan Belçika’nın da 5 büyük ligde 41 oyuncusu var. Belçika milli takımının tamamı yurtdışında top koşturan lejyonerlerinden oluşuyor.
ALMAN VE İTALYAN EKOLÜ
Almanya ve İtalya, yurtdışına fazla oyuncu göndermiyor ama yakaladıkları ekolle futbolda başarılı oluyorlar. İtalya’nın son yıllarda biraz sessiz kalmasının altında diğer 4 büyük liglere az oyuncu göndermesi yatıyor. 23 İtalyan 4 büyük ligde ter döküyor. Almanya Bundesliga’da ibre yüzde 52 ile yabancılardan yana olmasına karşılık, kaliteli oyuncuların varlığı milli takımı güçlü kılıyor. Bayern Münih, Dortmund gibi takımlarda star sayılacak Almanların varlığına, 4 büyük ligde ter döken 25 isim eklenince Almanya milli takımı dünyanın en iyilerinden biri oluyor.
Ülke futbollarının kalitesini Avrupa’nın 5 büyük liginde top koşturan lejyonerlerinin sayısı belirliyor. Bugün Türkiye’nin futbolda esamesi okunmuyorsa, bunun sebebi 5 büyük ligde top koşturan oyuncularımızın azlığıdır. Allah’tan Almanya’dan yetişen gurbetçiler var yoksa Edirne – Kars hattı ağırlıklı bir milli takımımız olurdu.
Serie A
İspanya: 10
İngiltere: 1
Fransa: 18
Almanya: 4
Brezilya: 34
Arjantin: 27
Portekiz: 11
Belçika: 8
La Liga
İtalya: 7
İngiltere: 0
Fransa: 18
Almanya: 3
Brezilya: 20
Arjantin: 29
Portekiz: 11
Belçika: 4
Premier League
İtalya: 7
İspanya: 30
Fransa: 26
Almanya: 15
Brezilya: 13
Arjantin: 17
Portekiz: 7
Belçika: 16
Ligue1
İtalya: 5
İspanya: 4
İngiltere: 0
Almanya: 3
Brezilya: 30
Arjantin: 9
Portekiz: 8
Belçika: 7
Bundesliga
İtalya: 4
İspanya: 8
İngiltere: 3
Fransa: 19
Brezilya: 11
Arjantin: 6
Portekiz: 4
Belçika: 6
Toplam
İtalya: 23
İspanya: 52
İngiltere: 4
Fransa: 81
Almanya: 25
Brezilya: 108
Arjantin: 88
Portekiz: 41
Belçika: 41
[Hasan Cücük] 29.3.2018 [TR724]
Yeni başlayanlar için Facebook skandalı (4) [Naci Karadağ]
Çıkan kısmın özeti: Facebook’un hayatımıza girmesiyle beraber mahremimizi başkasıyla paylaşmanın tadına vardık. Ancak, yaptığımız her paylaşım, hatta attığımız her ‘like’ın bir bedeli olabileceğini öğrenmek için biraz zaman geçmesi gerekiyordu. Brexit ve ABD Başkanlık seçimleri sosyal medya üzerinden manipülasyon yapılan ilk seçimler olarak tarihe geçmişti bile. Lakin mesele bu kadar basit değildi.
İşin içinde üçkâğıt olur da biz olmaz mıyız?
Yanlış anlaşılmasın nasıl bir ırkın ahfadı olduğumuzu son birkaç yıldır alenen görüyoruz. Lakin üçkâğıt ve dalavere işinde eskiden çok daha iyi olduğumuzun göstergesidir Mekanik Türk Otomatı! Şimdikiler doğrudan zarf ve mühür dalaveresi yapıp YSK odaklı seçim sonucu belirliyorlar ama eskiler daha nezih, zeki ve ince gören yeteneklermiş, en azından bu sektörde nam salmışlar ki başka dolandırıcılar bile bizimkilerin unvanını kullanarak bir yere gelmeyi denemişler.
Nedir bu Türk Otomatı?
Mekanik Türk, bir masa ve bir insan modelinden oluşan sahte bir mekanik satranç oyuncusu (otomat). 1769 yılında 6 ay kadar bir sürede yapılıp 1770’de ilk kez İmparatoriçe Maria Theresa için sergilendiğinden beri bu konu tartışılmıştır. Otomatın Viyana’da İmparatoriçe Maria Theresa’nın hizmetinde çalışan mekanikçi Wolfgang von Kempelen tarafından yapıldığı söylenir.
Neden bu ismi aldığını ise tahmin etmek güç değildir; bu sahte bir satranç “makinası” Türk kıyafetli, nargile için bir kukla, kutunun içindeki bir adam tarafından yönetilerek satranç oynuyordu. Kutunun dışındakiler ise, bunu mekanik bir aksam sanıyorlardı. Dümen çözülene kadar epey kitleleri hatta kralları, kraliçeleri dolandırmıştı bu otomatın sahipleri!
Gelelim bizim olayla olan ilgisine. 18. yüzyılda yapılan bir üçkağıtçı makinasının tarihin en büyük üçkağıt işinde ne işi olabilirdi ki?
Bir önceki yazımızda Aleksandr Kogan isimli bir açıkgöz akademisyenden bahsetmiştik hani. Karanlık bir kişilikti ve dümeni anlaşılınca ortadan kaybolmuş, Singapur’a taşınmış, evlenmiş ve ismini Dr. Sectre olarak değiştirmişti.
Bu arada kurulan şirketin adı Cambridge Analytica ama bu da insanlarda bir güven oluştursun diye tercih edilmiş, yoksa meşhur Cambridge Üniversitesi ile uzaktan yakından alakası yok. ismi teklif eden ise enteresan biri: Steve Bannon. Hatırlarsınız canım, hani Breitbart denen aşırı sağ (alt-right) medya organının editörü ve Trump’ın överek işe aldığı, söverek kovduğu eski danışmanı.
Daha sonra bu kurumun yani Breitbart’ın da SCL’nin en büyük finansörü olduğu ortaya çıkmakla kalmadı aynı zamanda ABD’li bir yazılım milyarderi olan Mercer’in, Koch Kardeşler benzeri, her türlü muhafazakar oluşumu finanse eden biri olduğu anlaşıldı.
Türk otomatına doğru geliyoruz meraklanmayın…
Kosinski, Kogan’a uyuz olup, pimpiriklenince hemen başka çözüm arıyor dümenciler ve 800 bin dolar karşılığında (iyi para) SCL için yeni bir model geliştiriyor. Tahmin edileceği üzere tamamı Kosinski modelinden apartma ama test edilmesi gerekiyor. Bunun için ise işin içine başka bir dev Amazon giriyor…
Hani senaryo yazacak olsanız bu kadar karmaşık entrikayı bir araya getiremezsiniz emin olun.
Biz devam edelim…
Mechanical Turk isimli bir Amazon platformu var. Aslında postmodern bir amele pazarı diyebiliriz buna. Diyelim ki elinizde yapılacak bir işiniz var buraya girip işçi kiralıyorsunuz. Açıkgöz Kogan yaptığı programı test etmek içi bu platformu şahane bir alan olarak görüyor ve geliştirdiği anketi Facebook uygulaması olarak kullanıcılara yükletmek istiyor. Lakin Facebook bu tür şeylere artık tabiri caizse ‘kıllanarak’ bakıyor. Kogan oldukça dikkatli ve insan zaaflarını bilen biri ve oturup milletin kendi anketine gelmesini beklemek yerine çok basit bir şey yapıyor; anketini cevaplayana para ödüyor. Cem Uzan’ın mitingine gelene tavuklu pilav yedirmesi gibi bir şey. Mechanical Turk üzerinden 1-2 dolara anket için herkes indirmeye başlıyor ve kısa sürede 300 bine yakın kullanıcı anketi cevaplamış oluyor.
Aslında anket ve sorular hikaye. Kogan’ın esas derdi erişim yetkisi almak. Yani anketi cevaplayan kullanıcıların ve arkadaşlarının bilgilerinin peşinde esas. Uygulamayı yükleyen herkes tereddütsüz onayı vermiş oluyor zaten. 1-2 dolara hayatımızı ve tercihlerimizi satmış oluyoruz, ne kadar enteresan değil mi?
Kogan isimli sosyal medya çakalı, zehir gibi kullandığı zekası sayesinde kısa sürede 30 ile 50 milyon arasında Amerikalının her türlü mahrem bilgisini bilgisayarına indirmiş oluyor. Bu bilgiler şunlar; kim kimi takip ediyor, ne yorumlar yapıyor, neyi beğeniyor, kimle takılıyor, nereleri geziyor, hangi saatlerde medyayı izliyor, hangi eğilimleri var. Hatta Facebook’un sözde iki yıl önce fark edip kapattığı ‘timeline’ geçmişini bile çekebiliyor Kogan’ın anket yazılımı.
Adam nasıl bir hazineye sahip olduğunu bildiği için tüm bilgileri SCL’ye, yani Cambridge Analytica’ya satmakta hiç zorlanmıyor. Şirket de bu verileri daha sonra hazırladıkları psikometrik modeli (Kosinski’nin algoritmasının benzerini yani) optimize etmek için kullanıyor. Yalnız bu aşamaya kadar Trump’un bu alemle ilgili hiçbir fikri yok muhtemelen ‘makara kukara’ diye alay ediyor sosyal medya ile.
Bunu nereden biliyoruz?
Amerikalıların Ali Ağaoğlu’su diyebileceğimiz Donald Trump her anlamıyla bir teknoloji yabanisi bir zengindi. Siz bakmayın şimdi akıllı telefonunu elinden düşürmeyip habire tweet atıp tutmasına, masasında bilgisayar bile olmadığını hatta 70 yaşına kadar e-mail bile kullanmadığını bizzat asistanı açıkladı. Amerikan başkanlığı için adaylığını açıklarken bile sanal alemi çok önemsemiyordu portakal kafalı bu adam! O kadar ki başkanlık kampanyası için açılmaya ikna edildiği web sitesi için 1500 dolar ödemiş ve bunu ikide bir yardımcısının başına kakıp durmuştu. Son derece ilkel bir web sayfası vardı ve sanal alem ekibi toplam 3 kişiden oluşuyordu.
Ancak rakibi Hillary Hanım öyle değildi. En azından halef-selef ilişkisine bakıldığında muazzam bir orantısızlık söz konusuydu. Trump’un rakibi Hillary Clinton, ilk “sosyal medya başkanı” Barack Obama’ya inanıyordu. Demokrat Parti’nin adres listesine sahipti, BlueLab’den en ileri “Büyük Veri” analisti ile çalışıyordu, üstelik Google ve DreamWorks’den (evet bildiğiniz film şirketi) destek alıyordu.
Her klasik tüccar gibi Trump da rakibinin bu işe para yatırması dolayısıyla işin önemini kavramış gibi görünüyordu. İnanmasa bile, ‘madem lazım, olsun o halde’ diyerek Cambridge Analytica ile anlaştığında tarih 2016 idi ve Washington’daki rakipleri onla kafa bulmaya başlamışlardı.
[Naci Karadağ] 29.3.2018 [TR724]
İşin içinde üçkâğıt olur da biz olmaz mıyız?
Yanlış anlaşılmasın nasıl bir ırkın ahfadı olduğumuzu son birkaç yıldır alenen görüyoruz. Lakin üçkâğıt ve dalavere işinde eskiden çok daha iyi olduğumuzun göstergesidir Mekanik Türk Otomatı! Şimdikiler doğrudan zarf ve mühür dalaveresi yapıp YSK odaklı seçim sonucu belirliyorlar ama eskiler daha nezih, zeki ve ince gören yeteneklermiş, en azından bu sektörde nam salmışlar ki başka dolandırıcılar bile bizimkilerin unvanını kullanarak bir yere gelmeyi denemişler.
Nedir bu Türk Otomatı?
Mekanik Türk, bir masa ve bir insan modelinden oluşan sahte bir mekanik satranç oyuncusu (otomat). 1769 yılında 6 ay kadar bir sürede yapılıp 1770’de ilk kez İmparatoriçe Maria Theresa için sergilendiğinden beri bu konu tartışılmıştır. Otomatın Viyana’da İmparatoriçe Maria Theresa’nın hizmetinde çalışan mekanikçi Wolfgang von Kempelen tarafından yapıldığı söylenir.
Neden bu ismi aldığını ise tahmin etmek güç değildir; bu sahte bir satranç “makinası” Türk kıyafetli, nargile için bir kukla, kutunun içindeki bir adam tarafından yönetilerek satranç oynuyordu. Kutunun dışındakiler ise, bunu mekanik bir aksam sanıyorlardı. Dümen çözülene kadar epey kitleleri hatta kralları, kraliçeleri dolandırmıştı bu otomatın sahipleri!
Gelelim bizim olayla olan ilgisine. 18. yüzyılda yapılan bir üçkağıtçı makinasının tarihin en büyük üçkağıt işinde ne işi olabilirdi ki?
Bir önceki yazımızda Aleksandr Kogan isimli bir açıkgöz akademisyenden bahsetmiştik hani. Karanlık bir kişilikti ve dümeni anlaşılınca ortadan kaybolmuş, Singapur’a taşınmış, evlenmiş ve ismini Dr. Sectre olarak değiştirmişti.
Bu arada kurulan şirketin adı Cambridge Analytica ama bu da insanlarda bir güven oluştursun diye tercih edilmiş, yoksa meşhur Cambridge Üniversitesi ile uzaktan yakından alakası yok. ismi teklif eden ise enteresan biri: Steve Bannon. Hatırlarsınız canım, hani Breitbart denen aşırı sağ (alt-right) medya organının editörü ve Trump’ın överek işe aldığı, söverek kovduğu eski danışmanı.
Daha sonra bu kurumun yani Breitbart’ın da SCL’nin en büyük finansörü olduğu ortaya çıkmakla kalmadı aynı zamanda ABD’li bir yazılım milyarderi olan Mercer’in, Koch Kardeşler benzeri, her türlü muhafazakar oluşumu finanse eden biri olduğu anlaşıldı.
Türk otomatına doğru geliyoruz meraklanmayın…
Kosinski, Kogan’a uyuz olup, pimpiriklenince hemen başka çözüm arıyor dümenciler ve 800 bin dolar karşılığında (iyi para) SCL için yeni bir model geliştiriyor. Tahmin edileceği üzere tamamı Kosinski modelinden apartma ama test edilmesi gerekiyor. Bunun için ise işin içine başka bir dev Amazon giriyor…
Hani senaryo yazacak olsanız bu kadar karmaşık entrikayı bir araya getiremezsiniz emin olun.
Biz devam edelim…
Mechanical Turk isimli bir Amazon platformu var. Aslında postmodern bir amele pazarı diyebiliriz buna. Diyelim ki elinizde yapılacak bir işiniz var buraya girip işçi kiralıyorsunuz. Açıkgöz Kogan yaptığı programı test etmek içi bu platformu şahane bir alan olarak görüyor ve geliştirdiği anketi Facebook uygulaması olarak kullanıcılara yükletmek istiyor. Lakin Facebook bu tür şeylere artık tabiri caizse ‘kıllanarak’ bakıyor. Kogan oldukça dikkatli ve insan zaaflarını bilen biri ve oturup milletin kendi anketine gelmesini beklemek yerine çok basit bir şey yapıyor; anketini cevaplayana para ödüyor. Cem Uzan’ın mitingine gelene tavuklu pilav yedirmesi gibi bir şey. Mechanical Turk üzerinden 1-2 dolara anket için herkes indirmeye başlıyor ve kısa sürede 300 bine yakın kullanıcı anketi cevaplamış oluyor.
Aslında anket ve sorular hikaye. Kogan’ın esas derdi erişim yetkisi almak. Yani anketi cevaplayan kullanıcıların ve arkadaşlarının bilgilerinin peşinde esas. Uygulamayı yükleyen herkes tereddütsüz onayı vermiş oluyor zaten. 1-2 dolara hayatımızı ve tercihlerimizi satmış oluyoruz, ne kadar enteresan değil mi?
Kogan isimli sosyal medya çakalı, zehir gibi kullandığı zekası sayesinde kısa sürede 30 ile 50 milyon arasında Amerikalının her türlü mahrem bilgisini bilgisayarına indirmiş oluyor. Bu bilgiler şunlar; kim kimi takip ediyor, ne yorumlar yapıyor, neyi beğeniyor, kimle takılıyor, nereleri geziyor, hangi saatlerde medyayı izliyor, hangi eğilimleri var. Hatta Facebook’un sözde iki yıl önce fark edip kapattığı ‘timeline’ geçmişini bile çekebiliyor Kogan’ın anket yazılımı.
Adam nasıl bir hazineye sahip olduğunu bildiği için tüm bilgileri SCL’ye, yani Cambridge Analytica’ya satmakta hiç zorlanmıyor. Şirket de bu verileri daha sonra hazırladıkları psikometrik modeli (Kosinski’nin algoritmasının benzerini yani) optimize etmek için kullanıyor. Yalnız bu aşamaya kadar Trump’un bu alemle ilgili hiçbir fikri yok muhtemelen ‘makara kukara’ diye alay ediyor sosyal medya ile.
Bunu nereden biliyoruz?
Amerikalıların Ali Ağaoğlu’su diyebileceğimiz Donald Trump her anlamıyla bir teknoloji yabanisi bir zengindi. Siz bakmayın şimdi akıllı telefonunu elinden düşürmeyip habire tweet atıp tutmasına, masasında bilgisayar bile olmadığını hatta 70 yaşına kadar e-mail bile kullanmadığını bizzat asistanı açıkladı. Amerikan başkanlığı için adaylığını açıklarken bile sanal alemi çok önemsemiyordu portakal kafalı bu adam! O kadar ki başkanlık kampanyası için açılmaya ikna edildiği web sitesi için 1500 dolar ödemiş ve bunu ikide bir yardımcısının başına kakıp durmuştu. Son derece ilkel bir web sayfası vardı ve sanal alem ekibi toplam 3 kişiden oluşuyordu.
Ancak rakibi Hillary Hanım öyle değildi. En azından halef-selef ilişkisine bakıldığında muazzam bir orantısızlık söz konusuydu. Trump’un rakibi Hillary Clinton, ilk “sosyal medya başkanı” Barack Obama’ya inanıyordu. Demokrat Parti’nin adres listesine sahipti, BlueLab’den en ileri “Büyük Veri” analisti ile çalışıyordu, üstelik Google ve DreamWorks’den (evet bildiğiniz film şirketi) destek alıyordu.
Her klasik tüccar gibi Trump da rakibinin bu işe para yatırması dolayısıyla işin önemini kavramış gibi görünüyordu. İnanmasa bile, ‘madem lazım, olsun o halde’ diyerek Cambridge Analytica ile anlaştığında tarih 2016 idi ve Washington’daki rakipleri onla kafa bulmaya başlamışlardı.
[Naci Karadağ] 29.3.2018 [TR724]
Demokratik vatandaşlık [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığını hem üniversitedeki derslerimde, hem de makalelerimde anlatmaya gayret ediyorum. Demokratik bir düzenin belirli işleyen kurumlara sahip olmasının, bu kurumların – yürütme, yasama ve yargı erkleri arasında – denge ve denetim sağlamasının, en az seçimler kadar önemli olduğunun altını çiziyorum. “Milli idare” kavramının salt çoğunluk olarak anlaşılmasının, çoğunluk diktasına kapı araladığını daima söyleye geldim. Millet denilen topluluğun, Benedict Anderson tarafından kullanılan manada hayali bir cemaat olduğunu, etnik-dinsel temellere dayandırılan millet bir konseptinden ziyade objektif ve anayasal bir vatandaşlık tanımına dayandırılan modern bir millet tanımının üzerine inşa edilecek bir kimliğin çok daha yapıcı ve güvenlik üretici olduğunu vurgulamakta yarar var. Bu bağlamda 2004-2010 yılları arasında Türkiye’de yapılan anayasal vatandaşlık (üst kimlik gibi ifadeler de kullanılmıştı) tartışmalarının yararlı olduğunu, birleştirici bir anayasal vatandaşlık kimliğinin Türkiye’de birçok etnik ve dinsel dışlayıcılıklara çözüm üretebileceğine dair düşüncelerim değişmiş değil.
ETNİK TEMELLERE DAYALI VATANDAŞLIK VE SORUNLARI
Bu tür bir vatandaşlık tanımının demokrasinin gerçekleşmesinde hayati öneme sahip olduğu kanısındayım. Buna siyaset bilimi literatüründe demokratik vatandaşlık deniyor. Demokratik vatandaşlığın ne olmadığı, bugünkü Türkiye’de uygulanan vatandaşlık konseptine bakıldığında rahatlıkla görülebilir. 1920’lerden 1930’ların sonuna dek Türkiye her ne kadar üzeri cilalanarak parlatılmaya da çalışılmış olsa, etnik bir vatandaşlık politikası güttü. 1980’lere gelindiğinde etnik Türkçülüğün kabul gördüğü, ama Kürtlüğe gelince onun bölücülük sayıldığı bir kakofoni yaşadı. Güneydoğu’daki Kürtler oğullarına ve kızlarına kendi dil ve kültürlerine uygun isim dahi koyamaz ve nüfus dairelerindeki memurların kendilerine empoze ettikleri isimleri evlatlarına vermek durumunda kalırken, yurtdışında ve seküler-cumhuriyetçi ortamlarda öğrencilere ve yeni nesle “Ne mutlu Türküm diyene” demenin asla etnik bir Türklük manasına gelmediği anlatıldı. Bir zamanlar Hitler Almanya’sında olduğu üzere kafatası ölçümleri yapılan ve Türklerin “beyaz ırka” ait olduğunu, Asya tipi mongoloid olmadıkları resmi devlet anlatısı olarak okul kitaplarında yer alırken, elbette ırki-etnik temellere dayanmayan bir anayasal vatandaşlık uygulandığı söylemi, propagandadan öteye geçemedi. Türk olmayan Türkiye vatandaşları arasında istenilen oranda bir bütünleştirici etkide bulunamadı. Çünkü asimilasyona dayanmaktaydı. Bu uygulanan vatandaşlık politikasında özellikle dilsel bakımdan etnik Türk olmayanlara Türkçenin dayatılması öngörülmekteydi. Bu manada rejimin en birincil ötekisini Kürtler oluşturdu. Garip – ve kendi içerisinde tutarsız olarak – laik devlet aynı zamanda etnik Türklüğün yanına bir de Sünnilik koşulunu, gayrı resmi olarak eklemledi. Dayatmacı vatandaşlık politikası bu nedenle sadece Türk olmayanlara yönelik değil, aynı zamanda Sünni olmayanlara karşı da bir asimilasyon dayatmasını içermekteydi. Devletin temel güç kaynaklarından biri, bu ceberut asimilasyoncu mantalite ve onun dayanak noktası olan, temelleri İttihat ve Terakki tarafından atılan Türkçülüktür.
TUHAF İKİZ KARDEŞLER: ULUSALCILIK VE MİLLİYETÇİLİK
Kendi aralarında her ne kadar bölünmüş gibi de görülseler, özünde birçok temel algılarında birbirleriyle örtüşen ve barışık olan iki nasyonalist damar var Türkiye’de bugün. Bunlara günümüzde iki farklı siyasi fraksiyon olarak bakılıyor. Oysa bunlar birbirinin ikiz kardeşidir. Ulusalcılıktan ve milliyetçilikten bahsediyorum. Her ikisinin de bir oldukları tartışma götürmez. Özlerinde ikisi de Atatürk milliyetçisi olduklarını itiraf ederler. Atatürk milliyetçiliği, resmi söylemde kendisini Türk kabul eden herkesin Türk olduğunu onaylayan bir konsept olması bakımından ilerici ve özgürleştirici görülebilir. Ama esasında en başından beri Türk milliyetçiliği ana akımı – ki Kemalist milliyetçilik bunun içinden çıkmıştır – içerisinde ırkçı milliyetçilik marjinal ve dönemsel olarak etkili olabilmiştir. Oysa kapsayıcı – eritici, içine alıcı, yutucu, asimile edici – Türklük konsepti daima anayasal vatandaşlığa ve dilsel birliğe dayandırılmıştır. Bu nedenle Türk vatandaşlığının otomatikman Türkçe konuşan vatandaş olarak anlaşılması genel bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle “dış Türkler” denilen grubun dilsel ortaklığı, Türk olarak algılanmalarında ve dolayısıyla da Türk vatandaşlığını kazanmalarında belirleyici olmuştur. Balkan Türkleri, Kıbrıs Türkleri, “Azerbaycan Türkleri”, “Orta Asya Türklüğü” gibi terimler, bunun için araçsallaştırılmıştır. Adı geçen “Türkler” ile Türkiye’deki Türkler kardeş, akraba, soydaş gibi birleştirici kavramlarla nitelenmiştir. Örneğin Bulgaristan Jivkov rejimi esnasında etnik Türklere asimilasyon dayatmış, onların adlarını ve yerleşim birimlerinin isimlerini değiştirmeye başlamıştır. Türkiye bunun akabinde radikal bir karar alarak, sınırlarını “soydaşlarına” açmış ve onları vatandaş yapmıştır. Naim Süleymanoğlu gibi. Oysa aynı dönemde benzeri isim (yani kimlik) dayatma politikaları Türkiye tarafından da uygulanıyordu. Ve Kürtlerin köylerinin, kasabalarının, mahallelerinin adları Türkçeleştiriliyordu. Kürtçe sözlü müzik dinlemek, Kürtçe yayın yapmak, hatta belirli dönemlerde Kürtçe konuşmak yasaktı. Kürtçe devletçe resmen bir dil olarak dahi kabul edilmiyordu. Almanya’da Bavyera Devlet Kütüphanesi’nde araştırma yaparken 1980’lerde devletçe basılan ve Kürtlerin esasında Türk olduklarını anlatan kitaplar elime geçtiğinde, çok şaşırmış ve utanmıştım. Sanırım bu kitaplar halen o kütüphanede bulunabilir.
Türk vatandaşlığı etnik temellere dayalı bir konsepttir. Dilsel – linguistik – aidiyeti empoze etmeye ve başka olanı bizdenleştirmeye, asimile etmeye, bunu reddedeni ötekileştirmeye yönelik strateji takip eder. Bu politika, İttihat ve Terakki’den Kemalist rejimce devralınmış, belirli dönemlerdeki yumuşamalar haricinde kimlik dayatmacı vatandaşlık politikası sert biçimde uygulanmıştır.
DEMOKRATİK VATANDAŞLIĞIN ÖNEMİ
Demokratik vatandaşlık Türkiye gibi toplumsal manada demokrasinin yerleşmediği toplumlarda önemlidir. Demokratik vatandaşlık sadece seçimden seçime siyasal davranış göstermeyen, bunun çok daha ilerisinde, zamandan ve mekândan bağımsız olarak demokratik birey hak ve özgürlüklerini kullanan, iletişim kuran, düşüncelerini sözlü ve yazılı olarak tekil veya çoğul bakımlardan ifade etmesinde sınırlamalarla karşılaşmayan bir tasarımdır. Demokratik vatandaşlık temel insan hak ve özgürlüklerinin olağanlaşmasını, bilgi edinme, ifade, yaşam biçimlerine ilişkin tercihler gibi hak ve özgürlüklerin yerleşmesini ve uygulanmasını içerir. Hükümeti eleştirmek, protesto hakkı, ideolojik, kimliksel ve dini tercihlerde serbesti, demokratik vatandaşlık anlayışının olmazsa olmazlarıdır. İnsanların Kantiyen anlayışla kendi tercihlerine göre yaşamaları – başkalarının hak ve hukukunu kısıtlamadıkları müddetçe – olağan kabul edilmelidir. Devletin belirleyici değil, insanların mutluluklarını sağlama yönünde bir araç olması, toplumsal çoğulculuğun (pluralizm) doğal kabul edilmesi, etnik ve dinsel kimlik dayatmalarının devletin görev alanından tümüyle çıkartılması, ideal vatandaş tanımının her ne gerekçeyle olursa olsun anayasa ve yasalarda ayıklanması, temel insan hak ve özgürlüklerinin, azınlık haklarının, marjinal kişisel tercihlere yönelik koruma sağlayan hukuki normların yerleşmesinden önce, demokratik vatandaşlığı oluşturmak imkansızdır.
OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E VATANDAŞLIĞIN SEYRİ
Osmanlı İmparatorluğu’nda İslami Ümmet kimliğinden modern zamanların millet kimliğine geçiş sancılı oldu. Avrupa bu transformasyon sürecinde ne tür zorluklarla karşılaştıysa, Avrupa’daki değişimlerden etkilenen Osmanlı toplumu da benzeri zorluklar ve meydan okumalara göğüs germek zorunda kaldı. Fakat birçok Avrupa ülkesinde Birinci Dünya Savaşı sonrasında, bazılarında ise İkinci Dünya Savaşı sonunda gerçekleştirilen demokratik vatandaşlık, Türkiye’de sistemin liberalleştirilememesi nedeniyle daima kör-topal ve yarım-yamalak, eklektik bir biçimde var oldu. Demokratik vatandaşlığın eksik uygulanması, var olmaması anlamına geliyor. Dahası, sadece yasalarda yer alması, ama gündelik hayata uygulama bağlamında yansımaması, Türkiye’de sorunu siyasi-hukuksal olmaktan öte, sosyolojik ve kültürel bir sorun haline getiriyor. Yani mesele, sadece Erdoğan rejimiyle izah edilebilecek bir şey değil. Önemli olan 20. Yüzyıl başındaki dışlayıcı, ötekileştirici, hatta soykırımcı devlet refleksinin kırılması ve ortadan kaldırılması. Ötekileştirme, dışlama ve nefret suçu işlemeyen, özgürleştirici, bireysel ve azınlık haklarını kabullenen bir devlet aparatının önkoşulu, bunları talep eden insanların olması. Talep etmenin de ötesinde, bu hakları sadece kendisine layık görmeyen, başkalarına da – kendisinden farklı tercihlerde de bulunsalar – aynı hakları verme kararlılığında olan, birbirine karşı toleranslı bir toplumsal yapının oluşması gerekiyor. Kürt, Türk veya başka bir etnik kökenden olmanın, dindar veya dinsiz olmanın, solcu veya sağcı olmanın, kentli veya köylü olmanın, kadın veya erkek olmanın, eğitimli veya eğitimsiz olmanın, hayat tarzı farklılıklarının, hatta bireysel cinsel tercihlerin – bizim onayladığımız veya onaylamadığımız, başkalarının haklarını ihlal etmeyen her şeyin – mümkün ve yasal güvencede olduğu bir sistem, demokratik vatandaşlığın temel zeminidir.
DEMOKRASİ OY VERMEKTEN İBARET DEĞİL!
Bugün devleti kontrol eden grubun tanımlamalarına göre insanların ötekileştirilmesi ve şeytanlaştırılması, hukukun siyasileştirilmesi, bireylerin kategorize edilerek ellerinden vatandaşlık hukukundan kaynaklı hak ve özgürlüklerinin ceberutça ve keyfi uygulamalarla alınması, demokratik vatandaşlığa duyduğumuz ihtiyacı ön plana çıkartıyor. Demokrasinin oy vermekten ibaret olmadığını, dahası çoğunluk olmanın “milli irade” olup da kendileri gibi düşünmeyen kitleleri ezme hakkına sahip olmadığı gerçeğini, aksi takdirde olanın çoğunluk diktası olacağını her fırsatta vurgulamak, rejim eleştirilerinin merkezine işte bu evrensel hak ve özgürlüklerin altını çizen pozisyonu yerleştirmek lazım. İşe önce bizim gibi düşünmeyenlerden başlamalı. Ancak bu yolla insanları samimiyetinize inandırabilir, onları ikna edebilirsiniz. Bunu yapabilmek için, sağlıklı bir seküler tutum alarak, evrensel insan haklarına atıfta bulunmalı, dinsel referanslardan hareket etmeyi bırakmalı. Yani yönetimin ne büyük “günahlar işlediğinden” ve “ahrette hesaplaşma” belagatinden ziyade, rejimin anayasaya (yani kendi normlarına) uymadığından, yapılan insanlık dışı uygulamaların evrensel insan hak ve özgürlüklerinden hangi bakımlardan saptığından, bun sorunları aşmak için hangi evrensel ve uluslararası standartların gerçekleştirilmesi gerektiğinden bahsedilmeli. Ve altını çizdiğim üzere, işe kendimizden değil, başka ezilenlerin ve zulme uğrayanların haklarını ve hukukunu savunmakla başlamalı. Soykırıma uğrayan Ermeniler, asimilasyona uğratılan ve sistemin sürekli kurbanı olan Kürtler, temel insan hakları sistematik olarak gasp edilen Aleviler, ikinci sınıf olmaktan fiilen hiçbir zaman kurtulamamış olan kadınlar, bize fazla marjinal gelen ve kendi ahlak ve din anlayışımıza uymayan, devletin akbaba gibi çöktüğü gruplar, evdeki meyve çürüse sorumlusu ilan edilen Yahudiler, dinini başkalarına anlattı diye terörist ilan edilen Rahip Andrew Craig Brunson gibi rehineler – tüm bu grup ve bireylerin amasız ve fakatsız ve de istisnasız savunulması, onların haklarına sahip çıkılması, sorunlarının samimi şekilde ele alınması ve uğradıkları haksızlıklara ve hukuksuzluklara tepki gösterilmesi gerekiyor. Bizim gibi olmayanların var olma haklarına sahip çıkmadan, bizim gibi olmayanların bizlerin var olma hakkına sahip çıkmalarını beklememiz ne derece mantıklı? Beraber var oluş gerçeği – ister kültürel, ister dinsel karşı argümanlar olsun – kabul edilmeli, varsa eğer, bu bağlamdaki kültürel ve dini ön kabuller ayıklanmalı. Demokratik vatandaşlığın kapsayıcılığından yararlanmanın birincil koşulu, kapsayıcılığın koruyucu şemsiyesinin herkesin altına girebileceği kadar büyük olmasıdır çünkü.
Eğer toplumda biz duygusu – beraber yaşama isteği – sağlanamazsa, yaşadığımız siyasi ve hukuksal sorunların toplumsal (sosyolojik) nedenlerinde bir iyileşme meydana getirilemez. Ve sıralı olarak farklı grupların birbirlerine zulüm yaptıkları bir yıkıcı sarmal oluşur. Bunun santrifüj etkisinin korkunç savrulmasında Kürtlerin kopuşu başta olmak üzere, ülkeyi ve toplumu bin parça edece bir korkunç süreç başlar. Birleştirici bir demokratik vatandaşlık, ileride eğer normalleşme mümkün olur da anayasal düzene geri dönülebilirse, en önemli gündem maddelerinin başında gelmeli. Çünkü ancak bu yolla kutuplaştırılan ülkede ortak bir “biz” duygusu oluşturulabilir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.3.2018 [TR724]
ETNİK TEMELLERE DAYALI VATANDAŞLIK VE SORUNLARI
Bu tür bir vatandaşlık tanımının demokrasinin gerçekleşmesinde hayati öneme sahip olduğu kanısındayım. Buna siyaset bilimi literatüründe demokratik vatandaşlık deniyor. Demokratik vatandaşlığın ne olmadığı, bugünkü Türkiye’de uygulanan vatandaşlık konseptine bakıldığında rahatlıkla görülebilir. 1920’lerden 1930’ların sonuna dek Türkiye her ne kadar üzeri cilalanarak parlatılmaya da çalışılmış olsa, etnik bir vatandaşlık politikası güttü. 1980’lere gelindiğinde etnik Türkçülüğün kabul gördüğü, ama Kürtlüğe gelince onun bölücülük sayıldığı bir kakofoni yaşadı. Güneydoğu’daki Kürtler oğullarına ve kızlarına kendi dil ve kültürlerine uygun isim dahi koyamaz ve nüfus dairelerindeki memurların kendilerine empoze ettikleri isimleri evlatlarına vermek durumunda kalırken, yurtdışında ve seküler-cumhuriyetçi ortamlarda öğrencilere ve yeni nesle “Ne mutlu Türküm diyene” demenin asla etnik bir Türklük manasına gelmediği anlatıldı. Bir zamanlar Hitler Almanya’sında olduğu üzere kafatası ölçümleri yapılan ve Türklerin “beyaz ırka” ait olduğunu, Asya tipi mongoloid olmadıkları resmi devlet anlatısı olarak okul kitaplarında yer alırken, elbette ırki-etnik temellere dayanmayan bir anayasal vatandaşlık uygulandığı söylemi, propagandadan öteye geçemedi. Türk olmayan Türkiye vatandaşları arasında istenilen oranda bir bütünleştirici etkide bulunamadı. Çünkü asimilasyona dayanmaktaydı. Bu uygulanan vatandaşlık politikasında özellikle dilsel bakımdan etnik Türk olmayanlara Türkçenin dayatılması öngörülmekteydi. Bu manada rejimin en birincil ötekisini Kürtler oluşturdu. Garip – ve kendi içerisinde tutarsız olarak – laik devlet aynı zamanda etnik Türklüğün yanına bir de Sünnilik koşulunu, gayrı resmi olarak eklemledi. Dayatmacı vatandaşlık politikası bu nedenle sadece Türk olmayanlara yönelik değil, aynı zamanda Sünni olmayanlara karşı da bir asimilasyon dayatmasını içermekteydi. Devletin temel güç kaynaklarından biri, bu ceberut asimilasyoncu mantalite ve onun dayanak noktası olan, temelleri İttihat ve Terakki tarafından atılan Türkçülüktür.
TUHAF İKİZ KARDEŞLER: ULUSALCILIK VE MİLLİYETÇİLİK
Kendi aralarında her ne kadar bölünmüş gibi de görülseler, özünde birçok temel algılarında birbirleriyle örtüşen ve barışık olan iki nasyonalist damar var Türkiye’de bugün. Bunlara günümüzde iki farklı siyasi fraksiyon olarak bakılıyor. Oysa bunlar birbirinin ikiz kardeşidir. Ulusalcılıktan ve milliyetçilikten bahsediyorum. Her ikisinin de bir oldukları tartışma götürmez. Özlerinde ikisi de Atatürk milliyetçisi olduklarını itiraf ederler. Atatürk milliyetçiliği, resmi söylemde kendisini Türk kabul eden herkesin Türk olduğunu onaylayan bir konsept olması bakımından ilerici ve özgürleştirici görülebilir. Ama esasında en başından beri Türk milliyetçiliği ana akımı – ki Kemalist milliyetçilik bunun içinden çıkmıştır – içerisinde ırkçı milliyetçilik marjinal ve dönemsel olarak etkili olabilmiştir. Oysa kapsayıcı – eritici, içine alıcı, yutucu, asimile edici – Türklük konsepti daima anayasal vatandaşlığa ve dilsel birliğe dayandırılmıştır. Bu nedenle Türk vatandaşlığının otomatikman Türkçe konuşan vatandaş olarak anlaşılması genel bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle “dış Türkler” denilen grubun dilsel ortaklığı, Türk olarak algılanmalarında ve dolayısıyla da Türk vatandaşlığını kazanmalarında belirleyici olmuştur. Balkan Türkleri, Kıbrıs Türkleri, “Azerbaycan Türkleri”, “Orta Asya Türklüğü” gibi terimler, bunun için araçsallaştırılmıştır. Adı geçen “Türkler” ile Türkiye’deki Türkler kardeş, akraba, soydaş gibi birleştirici kavramlarla nitelenmiştir. Örneğin Bulgaristan Jivkov rejimi esnasında etnik Türklere asimilasyon dayatmış, onların adlarını ve yerleşim birimlerinin isimlerini değiştirmeye başlamıştır. Türkiye bunun akabinde radikal bir karar alarak, sınırlarını “soydaşlarına” açmış ve onları vatandaş yapmıştır. Naim Süleymanoğlu gibi. Oysa aynı dönemde benzeri isim (yani kimlik) dayatma politikaları Türkiye tarafından da uygulanıyordu. Ve Kürtlerin köylerinin, kasabalarının, mahallelerinin adları Türkçeleştiriliyordu. Kürtçe sözlü müzik dinlemek, Kürtçe yayın yapmak, hatta belirli dönemlerde Kürtçe konuşmak yasaktı. Kürtçe devletçe resmen bir dil olarak dahi kabul edilmiyordu. Almanya’da Bavyera Devlet Kütüphanesi’nde araştırma yaparken 1980’lerde devletçe basılan ve Kürtlerin esasında Türk olduklarını anlatan kitaplar elime geçtiğinde, çok şaşırmış ve utanmıştım. Sanırım bu kitaplar halen o kütüphanede bulunabilir.
Türk vatandaşlığı etnik temellere dayalı bir konsepttir. Dilsel – linguistik – aidiyeti empoze etmeye ve başka olanı bizdenleştirmeye, asimile etmeye, bunu reddedeni ötekileştirmeye yönelik strateji takip eder. Bu politika, İttihat ve Terakki’den Kemalist rejimce devralınmış, belirli dönemlerdeki yumuşamalar haricinde kimlik dayatmacı vatandaşlık politikası sert biçimde uygulanmıştır.
DEMOKRATİK VATANDAŞLIĞIN ÖNEMİ
Demokratik vatandaşlık Türkiye gibi toplumsal manada demokrasinin yerleşmediği toplumlarda önemlidir. Demokratik vatandaşlık sadece seçimden seçime siyasal davranış göstermeyen, bunun çok daha ilerisinde, zamandan ve mekândan bağımsız olarak demokratik birey hak ve özgürlüklerini kullanan, iletişim kuran, düşüncelerini sözlü ve yazılı olarak tekil veya çoğul bakımlardan ifade etmesinde sınırlamalarla karşılaşmayan bir tasarımdır. Demokratik vatandaşlık temel insan hak ve özgürlüklerinin olağanlaşmasını, bilgi edinme, ifade, yaşam biçimlerine ilişkin tercihler gibi hak ve özgürlüklerin yerleşmesini ve uygulanmasını içerir. Hükümeti eleştirmek, protesto hakkı, ideolojik, kimliksel ve dini tercihlerde serbesti, demokratik vatandaşlık anlayışının olmazsa olmazlarıdır. İnsanların Kantiyen anlayışla kendi tercihlerine göre yaşamaları – başkalarının hak ve hukukunu kısıtlamadıkları müddetçe – olağan kabul edilmelidir. Devletin belirleyici değil, insanların mutluluklarını sağlama yönünde bir araç olması, toplumsal çoğulculuğun (pluralizm) doğal kabul edilmesi, etnik ve dinsel kimlik dayatmalarının devletin görev alanından tümüyle çıkartılması, ideal vatandaş tanımının her ne gerekçeyle olursa olsun anayasa ve yasalarda ayıklanması, temel insan hak ve özgürlüklerinin, azınlık haklarının, marjinal kişisel tercihlere yönelik koruma sağlayan hukuki normların yerleşmesinden önce, demokratik vatandaşlığı oluşturmak imkansızdır.
OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E VATANDAŞLIĞIN SEYRİ
Osmanlı İmparatorluğu’nda İslami Ümmet kimliğinden modern zamanların millet kimliğine geçiş sancılı oldu. Avrupa bu transformasyon sürecinde ne tür zorluklarla karşılaştıysa, Avrupa’daki değişimlerden etkilenen Osmanlı toplumu da benzeri zorluklar ve meydan okumalara göğüs germek zorunda kaldı. Fakat birçok Avrupa ülkesinde Birinci Dünya Savaşı sonrasında, bazılarında ise İkinci Dünya Savaşı sonunda gerçekleştirilen demokratik vatandaşlık, Türkiye’de sistemin liberalleştirilememesi nedeniyle daima kör-topal ve yarım-yamalak, eklektik bir biçimde var oldu. Demokratik vatandaşlığın eksik uygulanması, var olmaması anlamına geliyor. Dahası, sadece yasalarda yer alması, ama gündelik hayata uygulama bağlamında yansımaması, Türkiye’de sorunu siyasi-hukuksal olmaktan öte, sosyolojik ve kültürel bir sorun haline getiriyor. Yani mesele, sadece Erdoğan rejimiyle izah edilebilecek bir şey değil. Önemli olan 20. Yüzyıl başındaki dışlayıcı, ötekileştirici, hatta soykırımcı devlet refleksinin kırılması ve ortadan kaldırılması. Ötekileştirme, dışlama ve nefret suçu işlemeyen, özgürleştirici, bireysel ve azınlık haklarını kabullenen bir devlet aparatının önkoşulu, bunları talep eden insanların olması. Talep etmenin de ötesinde, bu hakları sadece kendisine layık görmeyen, başkalarına da – kendisinden farklı tercihlerde de bulunsalar – aynı hakları verme kararlılığında olan, birbirine karşı toleranslı bir toplumsal yapının oluşması gerekiyor. Kürt, Türk veya başka bir etnik kökenden olmanın, dindar veya dinsiz olmanın, solcu veya sağcı olmanın, kentli veya köylü olmanın, kadın veya erkek olmanın, eğitimli veya eğitimsiz olmanın, hayat tarzı farklılıklarının, hatta bireysel cinsel tercihlerin – bizim onayladığımız veya onaylamadığımız, başkalarının haklarını ihlal etmeyen her şeyin – mümkün ve yasal güvencede olduğu bir sistem, demokratik vatandaşlığın temel zeminidir.
DEMOKRASİ OY VERMEKTEN İBARET DEĞİL!
Bugün devleti kontrol eden grubun tanımlamalarına göre insanların ötekileştirilmesi ve şeytanlaştırılması, hukukun siyasileştirilmesi, bireylerin kategorize edilerek ellerinden vatandaşlık hukukundan kaynaklı hak ve özgürlüklerinin ceberutça ve keyfi uygulamalarla alınması, demokratik vatandaşlığa duyduğumuz ihtiyacı ön plana çıkartıyor. Demokrasinin oy vermekten ibaret olmadığını, dahası çoğunluk olmanın “milli irade” olup da kendileri gibi düşünmeyen kitleleri ezme hakkına sahip olmadığı gerçeğini, aksi takdirde olanın çoğunluk diktası olacağını her fırsatta vurgulamak, rejim eleştirilerinin merkezine işte bu evrensel hak ve özgürlüklerin altını çizen pozisyonu yerleştirmek lazım. İşe önce bizim gibi düşünmeyenlerden başlamalı. Ancak bu yolla insanları samimiyetinize inandırabilir, onları ikna edebilirsiniz. Bunu yapabilmek için, sağlıklı bir seküler tutum alarak, evrensel insan haklarına atıfta bulunmalı, dinsel referanslardan hareket etmeyi bırakmalı. Yani yönetimin ne büyük “günahlar işlediğinden” ve “ahrette hesaplaşma” belagatinden ziyade, rejimin anayasaya (yani kendi normlarına) uymadığından, yapılan insanlık dışı uygulamaların evrensel insan hak ve özgürlüklerinden hangi bakımlardan saptığından, bun sorunları aşmak için hangi evrensel ve uluslararası standartların gerçekleştirilmesi gerektiğinden bahsedilmeli. Ve altını çizdiğim üzere, işe kendimizden değil, başka ezilenlerin ve zulme uğrayanların haklarını ve hukukunu savunmakla başlamalı. Soykırıma uğrayan Ermeniler, asimilasyona uğratılan ve sistemin sürekli kurbanı olan Kürtler, temel insan hakları sistematik olarak gasp edilen Aleviler, ikinci sınıf olmaktan fiilen hiçbir zaman kurtulamamış olan kadınlar, bize fazla marjinal gelen ve kendi ahlak ve din anlayışımıza uymayan, devletin akbaba gibi çöktüğü gruplar, evdeki meyve çürüse sorumlusu ilan edilen Yahudiler, dinini başkalarına anlattı diye terörist ilan edilen Rahip Andrew Craig Brunson gibi rehineler – tüm bu grup ve bireylerin amasız ve fakatsız ve de istisnasız savunulması, onların haklarına sahip çıkılması, sorunlarının samimi şekilde ele alınması ve uğradıkları haksızlıklara ve hukuksuzluklara tepki gösterilmesi gerekiyor. Bizim gibi olmayanların var olma haklarına sahip çıkmadan, bizim gibi olmayanların bizlerin var olma hakkına sahip çıkmalarını beklememiz ne derece mantıklı? Beraber var oluş gerçeği – ister kültürel, ister dinsel karşı argümanlar olsun – kabul edilmeli, varsa eğer, bu bağlamdaki kültürel ve dini ön kabuller ayıklanmalı. Demokratik vatandaşlığın kapsayıcılığından yararlanmanın birincil koşulu, kapsayıcılığın koruyucu şemsiyesinin herkesin altına girebileceği kadar büyük olmasıdır çünkü.
Eğer toplumda biz duygusu – beraber yaşama isteği – sağlanamazsa, yaşadığımız siyasi ve hukuksal sorunların toplumsal (sosyolojik) nedenlerinde bir iyileşme meydana getirilemez. Ve sıralı olarak farklı grupların birbirlerine zulüm yaptıkları bir yıkıcı sarmal oluşur. Bunun santrifüj etkisinin korkunç savrulmasında Kürtlerin kopuşu başta olmak üzere, ülkeyi ve toplumu bin parça edece bir korkunç süreç başlar. Birleştirici bir demokratik vatandaşlık, ileride eğer normalleşme mümkün olur da anayasal düzene geri dönülebilirse, en önemli gündem maddelerinin başında gelmeli. Çünkü ancak bu yolla kutuplaştırılan ülkede ortak bir “biz” duygusu oluşturulabilir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.3.2018 [TR724]
Avrupa’nın Rus diplomatları sınır dışı etmesi Erdoğan’a ders olmalı [Ebubekir Işık]
İddialara göre 4 Mart 2018’de eski bir KGB çalışanı olan Sergei Skripal ve kızı İngiltere’de Rus istihbarat servisi elamanları tarafından zehirlenerek öldürüldü. Bu hadisenin İngiltere başbakanı Theresa May tarafından İngiliz Parlamentosu’nda açıkça ifade edilmesinden bu tarafa belki de yakın dönem Rus-Avrupa tarihinde hiç olmamış bir hadise yaşandı.
İngiltere’nin toplamda 23 Rus diplomatını sınır dışı etmesi ile bir anda sayıları 30’un üzerine çıkan ve İngiltere’nin müttefiki olarak bilinen bir grup ülke toplamda 100’den fazla Rus diplomatını persona non grata (istenmeyen kişi) ilan ederek sınır dışı etti. Bu hadisenin İngiltere ile Avrupa Birliği arasında Brexit tartışmaları sürerken vuku bulması, birçok yorumcunun ister istemez Avrupa Birliği’nin İngiltere’nin göstermiş olduğu bu tavrı destekleyip desteklemeyeceği noktasında düşündürdü.
ABD’nin benzer bir karar alarak onlarca Rus diplomatını sınır dışı etmesi ile Rusya’ya karşı başlatılan bu kolektif hareket bir anda hemen hemen tüm AB ülkelerinin de benzer bir tutum takınması sonucunu doğurdu. Hatta, AB ülkelerinin bu tavrı Batı Balkanlar’da ve ötesinde AB perspektifi olan Makedonya, Arnavutluk, Moldova, Ukrayna gibi bir çok ülkenin de benzer bir diplomatik tavır alması ile neticelendi.
Aslında, İngiltere başbakanı Theresa May ve Dışişleri Bakanı Boris Jonhson’ın en üst düzeyde Rusya’nın bu işin arkasında olduğunu kamuoyuna ifade etmelerinden kısa bir süre sonra Avrupa Komisyonu Birinci Başkan Yardımcısı Frans Timmermans ivedi bir açıklamada bulunarak, İngiltere ile bir takım sorunlar (Brexit) yaşasa da, Avrupa Birliği ve müttefiklerinin Londra ile tam bir dayanışma içerisinde hareket edeceklerini belirtmişti.
Bu açıklamalara müteakip birçok AB ülkesi Rus diplomatları sınır dışı etmeye başladı. Fakat, özellikle Polanya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan gibi Rusya ile tarihi ve stratejik ilişkileri olan AB ülkelerinin tavrı da merak konusu oldu. Ancak, ilerleyen günlerde tüm bu ülkeler İngiltere ile paralel hareket ederek Rus diplomatları sınır dışı ettiklerini kamuoyu ile paylaştılar.
Bu kolektif harekete Rusya’nın şuana kadar göstermiş olduğu reaksiyona baktığımızda, Moskova’nın yalnızca İngiliz diplomatları sınır dışı ettiğini görmekteyiz. Hatta öyle ki, sınır dışı edilen İngiliz diplomatlarına atfen, Ukrayna dışişleri bakanı Moskova’yı terk etmek zorunda kalan diplomatların Büyük Britanya’ya dönmelerine gerek olmadığını, Moskova’da yaptıkları işin aynısını ve daha güvenli bir ortamda Kiev’de yapabilecekleri teklifinde bulundu. Bu sembolik teklif beklenildiği üzere İngiltere tarafından teşekkürler eşliğinde nazikçe reddedildi.
Şüphesiz, İngiltere’nin öncülüğünde Rusya’ya karşı başlatılan bu hareket sembolik ve yer yer Rusya’nın Avrupa’da ki istihbarat gücünü zayıflatıcı etkilere sahip olsa da, gerektiğinde Rusya gibi bir ülkeye karşı dahi Avrupa Birliği üyelerinin ve müttefiklerinin ortak bir düzlemde hareket edebileceklerini göstermesi açısından son derece önemli içerikler sunmakta. Keza, Rusya özellikle doğal gaz kartını elinde bulundurması açısından Almanya dahil bir çok AB ülkesi ile son derece stratejik ilişkilere sahip. Bir çok Avrupa Birliği ülkesinin Rusya’ya olan bu tek taraflı gaz bağımlılığına rağmen böyle bir karara imza atabilmiş olmaları otokratik eğilimleri olan ve Avrupa’yı tehdit eden bir çok lider için de son derece önemli bir gerçeğe işaret etmekte.
Rus Diplomatların Sınır dışı Edilmesi Erdoğan İçin de Bir Mesaj İçeriyor
Türkiye-AB ilişkilerinin özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden bu tarafa belki de dönülmez bir yola girmesi ve Erdoğan’ın Türkiye’de bulunan 4 milyona yakın mülteciyi sürekli Avrupa Birliği yetkililerine hatırlatarak adeta ‘bak yollarım ha’ tavrı, Ankara’nın Brüksel üzerinde ciddi bir nüfuz alanı oluşturduğunu düşünen insanların sayısını arttırdı.
Avrupa Parlamentosu istisna olmak şartıyla Avrupa Birliği Komisyonu ve Konseyi Erdoğan’ın mülteci meselesinden ötürü Brüksel üzerinde ciddi bir etkiye sahip olduğu tezini doğrulayacak bir çok adım da attı. Özellikle, son iki yıldır yaşanan ve yüz binlerce insanı hedef alan insan hakları mağduriyetlerine dair Brüksel’den çok fazla ses çıkmaması, ve bu hafta Pazartesi günü tüm yaşanan kırılmalara rağmen AB liderlerinin Erdoğan ile Bulgaristan’ın Varna şehrinde bir araya gelmeleri, Avrupa Birliği’nin artık tamamiyle ve kaba bir tabirle ‘Türkiye’ye gebe’ olduğu yorumlarının her zamankinden daha fazla yapılmasına sebep oldu.
Fakat, gerçekten Avrupa Birliği Erdoğan’a mülteci meselesi ya da bir başka husustan ötürü sürekli açık çek verip, Erdoğan’ın yaptıklarını ilelebet görmezden gelmek zorunda mı? Böyle bir statik ilişkinin varlığı uzun yıllar devam etmek zorunda mı? Şüphesiz, bu sorulara kesin cevaplar vermek son derece güç. Ancak, Rusya örneği üzerinden bir kıyas yapmak aydınlatıcı olabilir.
Avrupa Birliği ülkelerinin bir çok açıdan bağımlı olduğu Rusya gibi askeri bir güce karşı dahi geçtiğimiz haftalarda son derece şahin bir tavır alabilmesi, aslında ‘Erdoğan diplomatları’ için de şartların yerine gelmesi durumunda benzer bir kararın alınabileceğinin imkansız olmadığını göstermekte.
‘Erdoğan diplomatları’ ifadesini özellikle kullanmamın sebebi, son bir kaç yıldır özellikle Türk hariciyesinin yetkin, zarif ve vatanperver diplomatlarının yerlerine Avrupa’da ve dünyanın değişik yerlerinde kendi vatandaşlarını kaçırma, pasaportlarına el koyma, muhalif insanları fişleme gibi görev tanımlarında yazılı olmayan bir takım mafyatik işlerin diplomatik pasaport taşıyan insanlara yaptırılmasından kaynaklanmakta. Erdoğan’ın diplomatlarının bu işlere soyunması ve özellikle bir çok Türkiye kökenli Avrupa vatandaşını hedef almaları, aslında yakın gelecekte şartların zorlanması sonucunda Avrupa’nın Rusya’ya uyguladığı bu şahin tavrı Türkiye için de düşünebileceği öngörüsünde bulunabiliriz. Tabi böylesine bir tavır Türkiye için maalesef son derece ağır sonuçlar doğurabilir.
Önemli bir örnek olması sebebiyle, geçtiğimiz günlerde İsviçre’de İngilizce bilmeyen bir Türk diplomatının bir mezarlıkta yaptığı toplantı ve bu toplantının bir neticesi olarak bir takım Türk kökenli İsviçre vatandaşı ile alakalı mafyatik emellerinin ifşa olması, iki ülke arasında diplomatik bir krizin oluşmasına sebep olmuştu. Benzer hadiseler, Almanya, Belçika, Hollanda, Danimarka ve İsveç gibi Türkiye kökenli insanların yaşadığı ülkelerle de geçtiğimiz ki yıl boyunca defaatle tekerrür etti.
Erdoğan diplomatlarının mevcut yaklaşımlarında ısrar etmeleri ve yakın gelecekte mülteci kartının zayıflaması, Erdoğan liderliğinde ki Türkiye’nin ciddi sorunlar yaşaması sonucunu doğurabilir. Erdoğan’ın bu yaklaşımı yüzünden AB’nin Türkiye’yi şahin bir kararla diplomatik açıdan zora sokması imkansız olmadığı gibi, aksine son derece mümkün olduğunu belirtmek fantastik bir öngörü olmayacaktır.
[Ebubekir Işık] 29.3.2018 [TR724]
İngiltere’nin toplamda 23 Rus diplomatını sınır dışı etmesi ile bir anda sayıları 30’un üzerine çıkan ve İngiltere’nin müttefiki olarak bilinen bir grup ülke toplamda 100’den fazla Rus diplomatını persona non grata (istenmeyen kişi) ilan ederek sınır dışı etti. Bu hadisenin İngiltere ile Avrupa Birliği arasında Brexit tartışmaları sürerken vuku bulması, birçok yorumcunun ister istemez Avrupa Birliği’nin İngiltere’nin göstermiş olduğu bu tavrı destekleyip desteklemeyeceği noktasında düşündürdü.
ABD’nin benzer bir karar alarak onlarca Rus diplomatını sınır dışı etmesi ile Rusya’ya karşı başlatılan bu kolektif hareket bir anda hemen hemen tüm AB ülkelerinin de benzer bir tutum takınması sonucunu doğurdu. Hatta, AB ülkelerinin bu tavrı Batı Balkanlar’da ve ötesinde AB perspektifi olan Makedonya, Arnavutluk, Moldova, Ukrayna gibi bir çok ülkenin de benzer bir diplomatik tavır alması ile neticelendi.
Aslında, İngiltere başbakanı Theresa May ve Dışişleri Bakanı Boris Jonhson’ın en üst düzeyde Rusya’nın bu işin arkasında olduğunu kamuoyuna ifade etmelerinden kısa bir süre sonra Avrupa Komisyonu Birinci Başkan Yardımcısı Frans Timmermans ivedi bir açıklamada bulunarak, İngiltere ile bir takım sorunlar (Brexit) yaşasa da, Avrupa Birliği ve müttefiklerinin Londra ile tam bir dayanışma içerisinde hareket edeceklerini belirtmişti.
Bu açıklamalara müteakip birçok AB ülkesi Rus diplomatları sınır dışı etmeye başladı. Fakat, özellikle Polanya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan gibi Rusya ile tarihi ve stratejik ilişkileri olan AB ülkelerinin tavrı da merak konusu oldu. Ancak, ilerleyen günlerde tüm bu ülkeler İngiltere ile paralel hareket ederek Rus diplomatları sınır dışı ettiklerini kamuoyu ile paylaştılar.
Bu kolektif harekete Rusya’nın şuana kadar göstermiş olduğu reaksiyona baktığımızda, Moskova’nın yalnızca İngiliz diplomatları sınır dışı ettiğini görmekteyiz. Hatta öyle ki, sınır dışı edilen İngiliz diplomatlarına atfen, Ukrayna dışişleri bakanı Moskova’yı terk etmek zorunda kalan diplomatların Büyük Britanya’ya dönmelerine gerek olmadığını, Moskova’da yaptıkları işin aynısını ve daha güvenli bir ortamda Kiev’de yapabilecekleri teklifinde bulundu. Bu sembolik teklif beklenildiği üzere İngiltere tarafından teşekkürler eşliğinde nazikçe reddedildi.
Şüphesiz, İngiltere’nin öncülüğünde Rusya’ya karşı başlatılan bu hareket sembolik ve yer yer Rusya’nın Avrupa’da ki istihbarat gücünü zayıflatıcı etkilere sahip olsa da, gerektiğinde Rusya gibi bir ülkeye karşı dahi Avrupa Birliği üyelerinin ve müttefiklerinin ortak bir düzlemde hareket edebileceklerini göstermesi açısından son derece önemli içerikler sunmakta. Keza, Rusya özellikle doğal gaz kartını elinde bulundurması açısından Almanya dahil bir çok AB ülkesi ile son derece stratejik ilişkilere sahip. Bir çok Avrupa Birliği ülkesinin Rusya’ya olan bu tek taraflı gaz bağımlılığına rağmen böyle bir karara imza atabilmiş olmaları otokratik eğilimleri olan ve Avrupa’yı tehdit eden bir çok lider için de son derece önemli bir gerçeğe işaret etmekte.
Rus Diplomatların Sınır dışı Edilmesi Erdoğan İçin de Bir Mesaj İçeriyor
Türkiye-AB ilişkilerinin özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden bu tarafa belki de dönülmez bir yola girmesi ve Erdoğan’ın Türkiye’de bulunan 4 milyona yakın mülteciyi sürekli Avrupa Birliği yetkililerine hatırlatarak adeta ‘bak yollarım ha’ tavrı, Ankara’nın Brüksel üzerinde ciddi bir nüfuz alanı oluşturduğunu düşünen insanların sayısını arttırdı.
Avrupa Parlamentosu istisna olmak şartıyla Avrupa Birliği Komisyonu ve Konseyi Erdoğan’ın mülteci meselesinden ötürü Brüksel üzerinde ciddi bir etkiye sahip olduğu tezini doğrulayacak bir çok adım da attı. Özellikle, son iki yıldır yaşanan ve yüz binlerce insanı hedef alan insan hakları mağduriyetlerine dair Brüksel’den çok fazla ses çıkmaması, ve bu hafta Pazartesi günü tüm yaşanan kırılmalara rağmen AB liderlerinin Erdoğan ile Bulgaristan’ın Varna şehrinde bir araya gelmeleri, Avrupa Birliği’nin artık tamamiyle ve kaba bir tabirle ‘Türkiye’ye gebe’ olduğu yorumlarının her zamankinden daha fazla yapılmasına sebep oldu.
Fakat, gerçekten Avrupa Birliği Erdoğan’a mülteci meselesi ya da bir başka husustan ötürü sürekli açık çek verip, Erdoğan’ın yaptıklarını ilelebet görmezden gelmek zorunda mı? Böyle bir statik ilişkinin varlığı uzun yıllar devam etmek zorunda mı? Şüphesiz, bu sorulara kesin cevaplar vermek son derece güç. Ancak, Rusya örneği üzerinden bir kıyas yapmak aydınlatıcı olabilir.
Avrupa Birliği ülkelerinin bir çok açıdan bağımlı olduğu Rusya gibi askeri bir güce karşı dahi geçtiğimiz haftalarda son derece şahin bir tavır alabilmesi, aslında ‘Erdoğan diplomatları’ için de şartların yerine gelmesi durumunda benzer bir kararın alınabileceğinin imkansız olmadığını göstermekte.
‘Erdoğan diplomatları’ ifadesini özellikle kullanmamın sebebi, son bir kaç yıldır özellikle Türk hariciyesinin yetkin, zarif ve vatanperver diplomatlarının yerlerine Avrupa’da ve dünyanın değişik yerlerinde kendi vatandaşlarını kaçırma, pasaportlarına el koyma, muhalif insanları fişleme gibi görev tanımlarında yazılı olmayan bir takım mafyatik işlerin diplomatik pasaport taşıyan insanlara yaptırılmasından kaynaklanmakta. Erdoğan’ın diplomatlarının bu işlere soyunması ve özellikle bir çok Türkiye kökenli Avrupa vatandaşını hedef almaları, aslında yakın gelecekte şartların zorlanması sonucunda Avrupa’nın Rusya’ya uyguladığı bu şahin tavrı Türkiye için de düşünebileceği öngörüsünde bulunabiliriz. Tabi böylesine bir tavır Türkiye için maalesef son derece ağır sonuçlar doğurabilir.
Önemli bir örnek olması sebebiyle, geçtiğimiz günlerde İsviçre’de İngilizce bilmeyen bir Türk diplomatının bir mezarlıkta yaptığı toplantı ve bu toplantının bir neticesi olarak bir takım Türk kökenli İsviçre vatandaşı ile alakalı mafyatik emellerinin ifşa olması, iki ülke arasında diplomatik bir krizin oluşmasına sebep olmuştu. Benzer hadiseler, Almanya, Belçika, Hollanda, Danimarka ve İsveç gibi Türkiye kökenli insanların yaşadığı ülkelerle de geçtiğimiz ki yıl boyunca defaatle tekerrür etti.
Erdoğan diplomatlarının mevcut yaklaşımlarında ısrar etmeleri ve yakın gelecekte mülteci kartının zayıflaması, Erdoğan liderliğinde ki Türkiye’nin ciddi sorunlar yaşaması sonucunu doğurabilir. Erdoğan’ın bu yaklaşımı yüzünden AB’nin Türkiye’yi şahin bir kararla diplomatik açıdan zora sokması imkansız olmadığı gibi, aksine son derece mümkün olduğunu belirtmek fantastik bir öngörü olmayacaktır.
[Ebubekir Işık] 29.3.2018 [TR724]
Çocuğunuza sorumluluk verin!
Ailelerin çocuklarına sorumluluk vermeleri, onların gelişimine ve okul başarısına çok ciddi katkılar sağlıyor. Araştırmalar, ebeveynleri tarafından sorumluluk yüklenen çocukların büyüdükçe daha çok şeyi kendi başlarına yapabilir hâle geldiğini ortaya koyuyor.
Gelişim uzmanları, çocuklarda sorumluluk duygusunu geliştirmek için anne-babalara şu tavsiyelerde bulunuyor:
-Sorumluluk, uzun ve sağlam adımlarla geliştirilmesi gereken bir kazanımdır. Bir beceriyi ne kadar çok pratik etme şansınız olursa o alanda kendinizi o kadar çok geliştirebilirsiniz.
-İlkokula giden bir öğrencinin kendi kahvaltısını hazırlaması iyi ve önemli bir süreçtir. Ama önce çocuğunuza bunu nasıl yapması gerektiğini tekrar tekrar göstermelisiniz.
-Çocuğunuzun kendi kahvaltısını tam olarak kendisinin hazırlaması, bunu sizin kontrolünüzde yapması ve birçok kez tekrarlamasıyla mümkün olur.
[TR724] 29.3.2018
Gelişim uzmanları, çocuklarda sorumluluk duygusunu geliştirmek için anne-babalara şu tavsiyelerde bulunuyor:
-Sorumluluk, uzun ve sağlam adımlarla geliştirilmesi gereken bir kazanımdır. Bir beceriyi ne kadar çok pratik etme şansınız olursa o alanda kendinizi o kadar çok geliştirebilirsiniz.
-İlkokula giden bir öğrencinin kendi kahvaltısını hazırlaması iyi ve önemli bir süreçtir. Ama önce çocuğunuza bunu nasıl yapması gerektiğini tekrar tekrar göstermelisiniz.
-Çocuğunuzun kendi kahvaltısını tam olarak kendisinin hazırlaması, bunu sizin kontrolünüzde yapması ve birçok kez tekrarlamasıyla mümkün olur.
[TR724] 29.3.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)