İlginç bir bağışıklık sistemimiz var. Türk Halkı için sıradan olan bir çok şey, yabancı araştırmacı ve gözlemciler için oldukça grift ve kompleks bulunuyor. Onların, düşününce buhrana girip depresyon geçirdikleri siyasi bunalımları biz, günlük hayatın bir parçası hatta öğün arası atıştırmalar olarak kanıksamış durumdayız.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın son İngiltere ziyaretinde, oranın ekonomistleri üzerinde uyardığı izlenim “Ekonomi ile alakalı hiç bir şey bilmiyor ama, biliyor gibi konuşuyor!” şeklinde oldu. Hazret’in üniversite diplomasını bulamadığımızı duysalar acaba ne düşünürlerdi? “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp!” sözünü dillerinden düşürmeyen bizim devletliler, hem bilmez hem öğrenmez, öğrenmemekte ayak diretir, bilenlere de dünyayı dar ederler. Elin oğlu gözünün yaşına bakmamış taşı tam gediğine koyuvermiş! İngilizler işte ne olacak!
Kaldı ki, Hazret öyle veya böyle üniversitenin bir bölümünde, bitiremese de ekonomi ile alakalı dersler almış. Konunun kavramlarına aşinalığı olsa gerek. İngiliz Gazeteciler, Hazret için, hiç sahası olmayan konularda, din de buna dahil, neleri sineye çekmek zorunda kaldığımızı, bilselerdi herhalde düşüp bayılırlardı. Hele bir de jöleli saçlarıyla bilinen bir danışmanı var ki, evlere şenlik! En son iki sene önce, Dolar’ın değer kaybedip, Türk Parasının dünya para sirkülasyonuna yön vereceğini söylemişti. Hafta içinde Dolar 5 sınırını zorlayınca, Veliyyü Nimetinden rol çalan jöleli, bu kez havaya tehditler savurarak yine sahneye düştü. İngiltereli Ekonomistler, işin patronu hakkında böyle düşünüyorlarsa, bu zavallı şarlatanı ciddiye bile almazlar.
İngiltere gezisinde entellektüel sathilik açısından iyice vizyon kaybeden Sayın Cumhurbaşkanı’nın, daha yorgunluğunu atmadan meydanlarda boy göstermesi, zekası ve tavırları konusundaki bu kötü imajı tamire yönelik olsa gerek. Dahası, zaten belli bir kabule mazhar olduğu kendi seçmenini de aşarak Balkan Seferlerine çıkması, İngiliz ekonomistlerinin sert eleştirilerini boşa çıkarma gayreti gibi görünüyor. Anlaşılan, Saray zeka konusundaki eleştirilerden fena alınmış!
E, bu kadar kalabalık dinleyici kitlesi boşuna mı toplanıyor o zaman? Türkiye seçmeninin alternatifsizliğe mahkum olduğu dönemlerde, umut bağladığı kimseler için meydanları doldurması yeni değil. Seçim kampanyası rüzgarı geniş halk kitlerinin heyacan duyduğu aktiviteler. Geçenlerde bir vatandaş, bu seçimde neden bayraklar asılmıyor diye, seçim aksesuarlarının eksikliğinden şikayet ediyordu. Gariban, seçim havasına öylesine kapılmış ki, az daha dursa bu seçimlerde “Demirel yok mu?” diye soracak. O rahmetli de son yetmiş yılın seçim aksesuarlarından idi.
İşin kötü tarafı, yabancılar geniş halk kitlelerine konuşuyor olmanın, seçim kazandırsa da, zeka açısından iyi bir skoru belirlemediğini biliyorlar. Zekanın, yuvarlak masa etrafında en az kendisi, hatta kendisinden daha akıllı insanlarla iş yapabilme ve iş üretebilme kabiliyetinde gizli olduğu epey yaygın bir kanaat. Mitingler ne kadar kalabalık olursa olsun, tek kişilik konuşma ve monolog sayılıyor.
Türk Halkı’nın ibtidai, parmak hesabı ile bile olsa, kendi bütçesini kontrol etmede geleneksel bir tavrı var. Siyasi tercihlerinde ne kadar romantik ve duygusal ise, yatırımları konusunda bir o kadar makul ve dikkatli. Halk, millete yetmiş sene kan ağlatan Halk Partisi haydutlarına, hovarda harp zenginlerine karşı, bu basit savunma insiyakını geliştirmiş. “Para konusunda babana güvenme!”, “Devletliler paradan bahsetmeye başlayınca, sırtını duvara ver ve ceplerini kontrol et!”, “Devletin malı deniz…”aforizmaları işte bu ibtidai ekonomik anlayışın öğrettiği tecrübeler. İşe yaramıyor da değil hani.
Son beş senedir alarm veren ekonomik gidişat için Saray da dahil bütün hükümet erkanı, halkın “Yastık altı, kötü gün akçeleri!” ni iç etmeye yönelik, olmadık numaralar denediler ama olmadı. Anlaşılan o ki, hala miting meydanlarını dolduran binlerce insan, bu günleri bir çok ekonomistten daha iyi görmüş.
17-24 Aralık operasyonları ile bütün dünyaya, devlet malına musallat olan haramileri ifşa eden emniyet görevlilerinden birisinin sözü hala kulaklarımda; “Ben polisim, hırsızı gözünden tanırım!” İşte o vatan evladları, fakir-fukara halkın kıt kanaat biriktirip, bankalarda değil, yastık altındaki helal paralarıyla yetiştirdiği delikanlılardan idi. Şimdi o vatan evladı hapiste!
İngiliz Gazeteciler, mevcut hükümetin devlet gücü ile binlerce insanın malları üzerine çöktüğünü bilmiyor olmalılar. Öyle ya haramilik, ekonomi bölümlerinde ders olarak okutulmuyor, o sanatın ustaları hüda-i nabit yetişiyor.
[Kadir Gürcan] 27.5.2018 [Samanyolu Haber]
27 Mayıs'tan 15 Temmuz'a [Ali Emir Pakkan]
27 Mayıs 1960'ta, asker içinden bir çete demokrasiyi sırtından hançerledi!
27 Mayıs, iyi bir eylem planıydı.
Hazırlık ve icra safhası mükemmel uygulandı.
Sonraki darbelerin anası sayıldı.
27 Mayıs'tan sonra yürürlükteki Anayasa askıya alındı.
Ülke bir süre "geçici anayasa" ile yönetildi.
Darbe hukuki işledi.
Özel mahkemeler kuruldu!
Yargı bağımsızlığını yitirdi.
Bürokraside tasfiyeye gidildi.
Bir gecede 7 bin asker tazminatları ödenerek emekliye sevk edildi.
Yargı, üniversite ve diğer kurumlar bunu izledi.
Demokrat düşüncedeki asker/siviller görevden alındı.
Darbeciler, yeni rejime 'İkinci cumhuriyet' adını verdiler!
Rejimin karekteri değişti.
Vesayet kurumları geldi.
MGK, senato hayatımıza girdi.
Siyaset yeniden dizayn edildi.
Yeni partiler kurdurularak DP oyları bölündü. AP'nin başında emekli bir asker vardı.
Çankaya'daki yuvarlak masa toplantılarında siyasi parti liderleri ve basın temsilcilerine mutabakat zabıtları imzalatıldı.
Darbeyi destekleyen asker, bürokrat, yargı mensubu ve gazeteciler ödüllendirildi.
Yeni anayasa referandumu ve seçime olağanüstü şartlarda gidildi.
Sandık sonuçları darbecilerin isteğine yakın çıktı!
Askerin Cumhurbaşkanı adayı Cemal Gürsel idi. Fuat Başgil, otel odasında ölümle tehdit edilerek adaylıktan vazgeçirildi. CHP'ye koalisyon hükümeti kurduruldu.
İrtica ile mücadele darbecilerin ilk gündemiydi.Dini önderler, aşiret liderleri sürgüne gönderildi.Kürt ve Alevi din alimleri Sivas kampında toplandı.
Diyanet'e özel görevler biçildi.
Nurculuk, sapıklık ilan edildi.
Hutbeler hazırlatıldı. Kitaplar yazdırıldı.
Psikolojik harekat hiç hız kesmedi.
27 mayıs, bayram ilan edildi! Hürriyet anıtı dikildi. 27 Mayıs'a sadakat, yeminlere ve ders kitaplarına girdi.
15 Temmuz'a ve sonrası gelişmelere bakın...
Sulh Ceza Mahkemelerinden devletteki büyük tasfiyeye kadar 27 Mayıs'ın yeni bir versiyonu yaşanıyor.
O yüzden 27 Mayıs'a devrim diyenlerin 15 Temmuz'un arkasında olması tesadüf değildir.
Tarihi biraz bilenler, 15 Temmuz'un da toplumsal ve siyasal bir proje olduğunu görebilir.
Tek fark...
Siyasal islamcılar ele geçirilmiş ve kullanılmaktadır.
Hizmet hareketi ise demokrasi ve hukukun yanında kalmanın bedelini ödemektedir.
27 Mayıs rejimi sürdürülemedi.
58 yıl sonra darbeciler cinayetleri ile anılıyorlar.
Bugünkü toplumsal mühendisliğinin akibeti de farklı olmayacaktır...
[Ali Emir Pakkan] 27.5.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
27 Mayıs, iyi bir eylem planıydı.
Hazırlık ve icra safhası mükemmel uygulandı.
Sonraki darbelerin anası sayıldı.
27 Mayıs'tan sonra yürürlükteki Anayasa askıya alındı.
Ülke bir süre "geçici anayasa" ile yönetildi.
Darbe hukuki işledi.
Özel mahkemeler kuruldu!
Yargı bağımsızlığını yitirdi.
Bürokraside tasfiyeye gidildi.
Bir gecede 7 bin asker tazminatları ödenerek emekliye sevk edildi.
Yargı, üniversite ve diğer kurumlar bunu izledi.
Demokrat düşüncedeki asker/siviller görevden alındı.
Darbeciler, yeni rejime 'İkinci cumhuriyet' adını verdiler!
Rejimin karekteri değişti.
Vesayet kurumları geldi.
MGK, senato hayatımıza girdi.
Siyaset yeniden dizayn edildi.
Yeni partiler kurdurularak DP oyları bölündü. AP'nin başında emekli bir asker vardı.
Çankaya'daki yuvarlak masa toplantılarında siyasi parti liderleri ve basın temsilcilerine mutabakat zabıtları imzalatıldı.
Darbeyi destekleyen asker, bürokrat, yargı mensubu ve gazeteciler ödüllendirildi.
Yeni anayasa referandumu ve seçime olağanüstü şartlarda gidildi.
Sandık sonuçları darbecilerin isteğine yakın çıktı!
Askerin Cumhurbaşkanı adayı Cemal Gürsel idi. Fuat Başgil, otel odasında ölümle tehdit edilerek adaylıktan vazgeçirildi. CHP'ye koalisyon hükümeti kurduruldu.
İrtica ile mücadele darbecilerin ilk gündemiydi.Dini önderler, aşiret liderleri sürgüne gönderildi.Kürt ve Alevi din alimleri Sivas kampında toplandı.
Diyanet'e özel görevler biçildi.
Nurculuk, sapıklık ilan edildi.
Hutbeler hazırlatıldı. Kitaplar yazdırıldı.
Psikolojik harekat hiç hız kesmedi.
27 mayıs, bayram ilan edildi! Hürriyet anıtı dikildi. 27 Mayıs'a sadakat, yeminlere ve ders kitaplarına girdi.
15 Temmuz'a ve sonrası gelişmelere bakın...
Sulh Ceza Mahkemelerinden devletteki büyük tasfiyeye kadar 27 Mayıs'ın yeni bir versiyonu yaşanıyor.
O yüzden 27 Mayıs'a devrim diyenlerin 15 Temmuz'un arkasında olması tesadüf değildir.
Tarihi biraz bilenler, 15 Temmuz'un da toplumsal ve siyasal bir proje olduğunu görebilir.
Tek fark...
Siyasal islamcılar ele geçirilmiş ve kullanılmaktadır.
Hizmet hareketi ise demokrasi ve hukukun yanında kalmanın bedelini ödemektedir.
27 Mayıs rejimi sürdürülemedi.
58 yıl sonra darbeciler cinayetleri ile anılıyorlar.
Bugünkü toplumsal mühendisliğinin akibeti de farklı olmayacaktır...
[Ali Emir Pakkan] 27.5.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Cuma'ya veda [Taşkın Deryadil]
Bir yârân aradı gönül,
sustu.
Dünkü gibi.
Bir dost aradı öz,
yandı.
Önceki gibi.
Bir omuz aradı dertli baş,
ağladı.
Eskisi gibi.
Bakışıp ağlayacak “dertdaş” aradı sine,
kavruldu.
Çok eskilerdeki gibi.
Yandı yandı..
dağlandı gönül.
Ne serpilen su oldu..gönüle.
ne bir uzanan el..ele.
ne silinen damlalar..göze.
ne atılan bir dost kol..omuza.
Aslında şükret hâline..
Ne diyor Bukowski;
“Yalnız olmak yanlış bir kalpte olmaktan iyidir."
Kalpleri yanlışta olanlara bak ve şükret.
Kalpleri yanlışla dolanlara bak şükret.
Kalpleri yanlışa dolanlara bak şükret.
Ama deme öyle “yalnızım”;
zira bak ne diyor Mevla-yı Müteal (cc) Bakara Suresi 186. Ayette:
“Kullarım Ben’i senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.”
O hâlde yalnız sayma kendini.
Sadece aç sineni o “En Yakın” olana..
Dök içini o “En Her Şeyi Bilen”e..
Anlat derdini o “En İyi İşiten”e..
Ama;
Derdim var..
lakin ne taşıyacak omuz kaldı,
ne dizde derman.
Ne “Huneyn’de olduğu gibi yeniden…” diyecek bir yiğit..
ne yiğide ses verecek nefes kaldı.
Ama “bittim”, “tükendim”, “yok artık bir nefes daha” denilen yerde,
En Yüce’nin,
En Büyük’ün,
En Güçlü’nün,
En İyi Hesap Gören’in,
En Vaadinden Hiç Dönmeyen’in varlığını bir kere daha
nefse hatırlatmak gerek.
Demiştin ya hani bir gün;
“…çektiklerinin mutlaka başka bir sebebi olmalı” diye..
Sonra da;
“…ağlama sakın. Kederlenme…” diye.
Çektiklerine sebep düşündüklerin ise bak Rahman ve Rahîm olan Allah,
Zümer suresi 53.ayette ne emrediyor:
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”
Ya da
hani yalnızken çokça aklına geliyorlar ya;
hapishanelerde çile çekenler,
çocukları ellerinden alınanlar,
gaybubette bin bir hafakan yaşayanlar,
gurbette emniyet içindeyken bile geride kalanlara yüreği yananlar,
annesi babası evden kovanlar,
Meriç’te, Ege’de boğulanlar,
dün her şeyi alabiliyorken bugün ekmeğe doymaya çalışanlar,
pazarlardan sebze meyve toplayanlar,
her şeyi elinden alınanlar,
masum olduğu bilindiği halde vebalı misal kendinden kaçılanlar…
Düşünme “ne zaman biter” diye.
Oku bak, Allah’ın bir peygamberinin, güzel Yusuf’un (as) başına gelenleri.
Sabret,
ama hiç kesme, hiç kesme ümit.
Ne buyuruyor Gaffar Allah (cc) Yûsuf Suresi 87. Ayette;
"Ey oğullarım! Gidin Yûsuf'u ve kardeşini araştırın. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez."
Sabret gönül, sabret.
Yetişir vaktinde “vekilin”..
henüz gelmemişse yardım,
vakti dolmamıştır ıstırabının, çilenin.
Sabret…
belki nefsine göre gecikir amma..
tam vaktinde, tam saatinde, ama mutlaka yetişir..
yetişir Sana da..
dertli iyilere de..
“imdat” eden masumlara da..
kuyudaki Yusuflara da..
evde bekleyen sabîlere de..
gönlü kırıklara da..
yalnız bırakılanlara da..
mutlaka yetişir “vekil olan Allah” (cc).
Çünkü;
Nisa Suresi, 132. ayet:
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.”
İsra Suresi, 54. ayet:
“Sizi en iyi Rabbiniz bilir; dilerse size merhamet eder, dilerse sizi azaplandırır. Biz seni onların üzerine bir vekil olarak göndermedik.”
Ahzab Suresi, 3. ayet:
“Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.”
[Taşkın Deryadil] 27.5.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/taskinderyadil
sustu.
Dünkü gibi.
Bir dost aradı öz,
yandı.
Önceki gibi.
Bir omuz aradı dertli baş,
ağladı.
Eskisi gibi.
Bakışıp ağlayacak “dertdaş” aradı sine,
kavruldu.
Çok eskilerdeki gibi.
Yandı yandı..
dağlandı gönül.
Ne serpilen su oldu..gönüle.
ne bir uzanan el..ele.
ne silinen damlalar..göze.
ne atılan bir dost kol..omuza.
Aslında şükret hâline..
Ne diyor Bukowski;
“Yalnız olmak yanlış bir kalpte olmaktan iyidir."
Kalpleri yanlışta olanlara bak ve şükret.
Kalpleri yanlışla dolanlara bak şükret.
Kalpleri yanlışa dolanlara bak şükret.
Ama deme öyle “yalnızım”;
zira bak ne diyor Mevla-yı Müteal (cc) Bakara Suresi 186. Ayette:
“Kullarım Ben’i senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.”
O hâlde yalnız sayma kendini.
Sadece aç sineni o “En Yakın” olana..
Dök içini o “En Her Şeyi Bilen”e..
Anlat derdini o “En İyi İşiten”e..
Ama;
Derdim var..
lakin ne taşıyacak omuz kaldı,
ne dizde derman.
Ne “Huneyn’de olduğu gibi yeniden…” diyecek bir yiğit..
ne yiğide ses verecek nefes kaldı.
Ama “bittim”, “tükendim”, “yok artık bir nefes daha” denilen yerde,
En Yüce’nin,
En Büyük’ün,
En Güçlü’nün,
En İyi Hesap Gören’in,
En Vaadinden Hiç Dönmeyen’in varlığını bir kere daha
nefse hatırlatmak gerek.
Demiştin ya hani bir gün;
“…çektiklerinin mutlaka başka bir sebebi olmalı” diye..
Sonra da;
“…ağlama sakın. Kederlenme…” diye.
Çektiklerine sebep düşündüklerin ise bak Rahman ve Rahîm olan Allah,
Zümer suresi 53.ayette ne emrediyor:
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”
Ya da
hani yalnızken çokça aklına geliyorlar ya;
hapishanelerde çile çekenler,
çocukları ellerinden alınanlar,
gaybubette bin bir hafakan yaşayanlar,
gurbette emniyet içindeyken bile geride kalanlara yüreği yananlar,
annesi babası evden kovanlar,
Meriç’te, Ege’de boğulanlar,
dün her şeyi alabiliyorken bugün ekmeğe doymaya çalışanlar,
pazarlardan sebze meyve toplayanlar,
her şeyi elinden alınanlar,
masum olduğu bilindiği halde vebalı misal kendinden kaçılanlar…
Düşünme “ne zaman biter” diye.
Oku bak, Allah’ın bir peygamberinin, güzel Yusuf’un (as) başına gelenleri.
Sabret,
ama hiç kesme, hiç kesme ümit.
Ne buyuruyor Gaffar Allah (cc) Yûsuf Suresi 87. Ayette;
"Ey oğullarım! Gidin Yûsuf'u ve kardeşini araştırın. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez."
Sabret gönül, sabret.
Yetişir vaktinde “vekilin”..
henüz gelmemişse yardım,
vakti dolmamıştır ıstırabının, çilenin.
Sabret…
belki nefsine göre gecikir amma..
tam vaktinde, tam saatinde, ama mutlaka yetişir..
yetişir Sana da..
dertli iyilere de..
“imdat” eden masumlara da..
kuyudaki Yusuflara da..
evde bekleyen sabîlere de..
gönlü kırıklara da..
yalnız bırakılanlara da..
mutlaka yetişir “vekil olan Allah” (cc).
Çünkü;
Nisa Suresi, 132. ayet:
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.”
İsra Suresi, 54. ayet:
“Sizi en iyi Rabbiniz bilir; dilerse size merhamet eder, dilerse sizi azaplandırır. Biz seni onların üzerine bir vekil olarak göndermedik.”
Ahzab Suresi, 3. ayet:
“Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.”
[Taşkın Deryadil] 27.5.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/taskinderyadil
Barış Yarkadaş: Bütün AKP döneminde işlenen hangi günahlar varsa bu günahların tamamı Fethullah Gülen Hareketinin üstüne yıkılacak.
Barış Yarkadaş: Bütün AKP döneminde işlenen hangi günahlar varsa bu günahların tamamı Fethullah Gülen Hareketinin üstüne yıkılacak. AKP kendisini sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz pirüpak yapacak.
Barış Yarkadaş: "Bütün AKP döneminde işlenen hangi günahlar varsa bu günahların tamamı Fethullah Gülen Hareketinin üstüne yıkılacak. AKP kendisini sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz pirüpak yapacak." pic.twitter.com/rMnOdsAK6s— 𝒜. 𝒮𝑒𝓁𝒾𝓂 (@ahmetselimtaha) 27 Mayıs 2018
Bu Bir Süreç Yazısıdır [Gültekin Bibar, The Circle]
Var zaman yok zaman köyün birinde güzellerden güzel, kalbi siması kadar parlak, herkesin yardımına koşan, hamarat mı hamarat Hizmet adında nişanlı bir genç kız varmış, on parmağında on marifet denir ya işte öyle.. ancak bir tek kusuru varmış, yemeklerin tuzunu ayarlayamazmış.. genç kızımızın nişanlısı askere gitmiş, o askerdeyken ülke savaşa girmiş, aylar yıllar geçmiş, nişanlıdan hiç haber yok..
Herkes nişanlısı artık gelmez nazarıyla bakıyormuş, köyün ahlaksız kabadayısı o güzelimizin karşısına çıkıp evlilik teklif etmiş, kız reddetmiş, bir iki üç derken kabadayı dayanamış, kıza sahip olmak için saldırmış, kız hırpalanmış ama elinden kurtulmayı başarmış, kabadayı hıncını alamamış gitmiş köyün kahvesine ve kızın aleyhine konuşmaya başlamış, güya kız nişanlı iken başkalarıyla birlikte oluyormuş gibi iftira atmış, köylü önceleri inanmamış ama kabadayı ve arkadaşları her yerde bunu konuşup durmuş, kimse de kabadayıya “ya sen nereden biliyorsun” diye sormaya yeltenemiyormuş, herkesin diline düşmüş olay…
Tertemiz ve namuslu kızımızın kendi arkadaşlarına kadar ulaşmış, aslında onun temiz olduğunu bilirlermiş, ama fitne bu ya onlar da konuşmaya ve iftiraya girmişler, herbiri konuşmaya başlamış…
-Ya zaten çeşmeye giderken hep yalnız gidiyor olacağı buydu
-Ben zaten ona demiştim herkesin işine koşma, yardım etme, evinde otur
-Aslında nişanlısının ailesi bunu istemiyormuş zaten
-kesin vardır bir şey yoksa ateş olmayan yerden duman çıkmaz
Hizmet’in bir de kız kardeşi Gayret varmış, ama ablası kadar güzel değilmiş o yüzden alttan alta onu kıskanır ama belli edemezmiş
Dedikoduyu duyunca Gayret yaftayı vurmuş “ doğrudur zaten Hizmet ablam yemeklerin tuzunu hiç ayarlayamazdı…”
Söylentiler Hizmet‘in kulağına kadar gitmiş, utancından konuşamamış, evindeki odasından dışarı çıkamaz hale gelmiş, yemeden içmeden kesilmiş, oldukça zayıflamış
Taa ki günün birinde nişanlısı çıkagelmiş, olayları duymuş ve kabadayıya bir meydan dayağı çekmiş, o da iftira attığını itiraf etmiş, bütün köylü söylediklerine pişman olmuş, en çok da kız kardeşi Gayret!
Evet hikayemiz böyle…
Hizmet Hareketi’nin başına gelen iftirayı bana göre çok güzel anlatan bir hikaye..
Hizmet ahlaksız bir ülkenin en temiz, saf, duru, edepli, terbiyeli güzeli idi.
Ama bir kabadayı çıktı, ahlaksızlığın başına dümen kurdu, zulüm üstüne zulüm yaptı.
Ben böyle bir ortamda Gayret olup Hizmet’i köyün meydanında eleştirmek istemem vesselam!
Ama sürecin iman ve kaderimize taalluk eden kısımlarını da makul bir şekilde izah etmenin zaruretine inanıyorum.
Zira insanlar zulmeder ama kader adalet eder.
O yüzden bu yazıda anlayabildiğim kadarı ve de ifade edebildiğim miktarıyla kader neden adalet ediyor sorusuna cevap bulmaya çalışacağım.
Bir mümin başına ne gelirse gelsin bunun Allah’tan geldiğine inanması imanının gereğidir.
Dolayısıyla başa gelen musibetlerde ilahi hikmetleri görmek gerekir, ancak bu bazen çok da kolay olmayabilir. Zira genel resmi görmek bazen fertlere müyesser olmayabilir, veya zaman olarak neticelerini şimdiden farkedemeyebiliriz.
Bediüzzaman Hazretleri hayatı çileler ile geçmiş olduğundan başına gelen en küçük bir olayda bile birçok hikmet görmüş ve yazmıştır, mesela bahar ayında ata binmiş, attan düşmüş, bunu şefkat tokatı olarak görmüş ve 5 tane hikmet sıralamıştır. Başka bir yerde de “Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryat etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır.
Ve bir kısmı keffâretü’z-zünubdur.
Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir.
Musibetin hastalık olan nev’i, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki, “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.” diye sırlamıştır.
Başka bir yerde “Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar.”
Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.”
İlahi icraatı anlamak, belli bir hikmete oturtmak biraz geniş düşünmek ile olur.
Bu konuda Sahabe hayatından birçok örnek gösterilebilir, ama yaşanan süreç çok dehşetli olduğundan Hz. Ali döneminde ashab arasına gelen fitne ve bunun sonucunda Hz. Ali dahil birçok sahabenin hayatını kaybetmesi çok acı bir örnektir. Hele Kerbela hele Kerbela…
Yaşanan süreçte özellikle hiçbir suçu olmadığı halde hapiste yatan, işkence gören yüz binlerce insan var. Peki bu insanların ne hatası var idi ki kader fetva verdi bu hadiselere? Bence esas kafaları kurcalayan mesele budur.
Yaşadığımız süreci anlamlandırmak için Mektubat On Dokuzuncu Mektup Beşinci Nükteli İşaretteki parçayı olduğu gibi alıyorum.
“Eğer denilse: “Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.”
Elcevap: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de, Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu.
Herbiri, kendi istidadına göre, câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı îmâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur’ân’ın muhafazasına çalıştı, ve hâkezâ, herbir taife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa’y ettiler.
Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf, o güller ve gülistan içinde, ehl-i bid’a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.
Güya dest-i kudret, celâlle o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile, pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hafızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur’ân’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı”
Evet Hz. Ali ve diğer ashab-i güzinin başına gelenler onların istihkakı değildi, günümüzde hizmet erlerinin başına gelen trajik olaylar da hizmet erlerinin istihkakı olmadığı gibi. Ancak o asırda daha büyük bir hikmet ve fayda olan İslamiyetin kıyamete kadar korunabilmesi için gerekli olan faaliyetlerin başlamasına sebep oldu, böylece kıyamete kadar milyarlarca insanın iman ve cennet kazanmalarını sağladı.
Halbuki o fitne anında bu hikmet belki de hiç farkedilmemişti.
Hizmet erlerinin başına gelen musibetin büyük hikmetlerini belki de biz de henüz farkedememiş olabiliriz.
Bir başka açıdan da bakılınca hasenatül ebrar seyyiatül mukarrabin düsturu işlemişti, küçük günah bile olsa mukarrabine kebair cezası vermek adetullahtan idi. Hizmet erlerinin Allah cc nun kendilerinden beklediği azami performansı gösterememelerine bu şekilde bir karşılık geldi diyebiliriz. Ama bu kesinlikle birilerinin zannettiği gibi bir ceza değil, Allah cc sevgili kulları mukarrabine yaptığı özel muamele idi. Bu durumu Efendimiz bir kısım hadislerde şöyle açıklıyor.
“Allah bir kulunu sevince onun ibadet ile ulaşamayacağı mertebelere musibet verip ulaşmasını sağlar”
“Allah bir kulunu sevince onu dünyadan korur, tıpkı sizin hastanıza zararı olur diye su içirmediğiniz gibi”
“Allah bir kulunu sevince onun başına musibetleri yağmur gibi yağdırır, kul dua edince melekler der ki “ bu sesi bilinen bir sestir (sürekli inler çünkü) bu sefer Cebrail as “ya Rabbi bu kulun sana dua ediyor, onun istediğini ver” der. Allah cc “Kulumu bana bırakın zira ben onun inleyip dua etmesini severim. Eğer bana Ya Rab derse ben de ona Lebbeyk ey Kulum, eğer benden bir şey istersen sana mutlaka cevap veririm, bazen dilediğini aynen veririm, ama bazen de çok daha fazla mükafatı senin için biriktirir, sonra veririm”
“Allah bir kulunu sevince dertlerini artırır, Allah bir kuluna buğzedince de dünyevi hayatına bolluk verir”
“Allah bir kulunu sevince ona sıkıntı verir, belanın ona gelmesi Allah’ın sevgisindendir, ta ki onu dua edip yalvarsın”
“Allah bir kulunu sevince belayı ona adeta yapıştırır ta ki onu saflaştırsın”
“Belanın en şiddetlisine Peygamberler ve onlardan sonra seviyesine göre evliya düçar olur”
Hadisleri sıralamışken konuyla ilgili yüzlerce ayetten bazılarını da teberrüken kaydetmeden geçemeyeceğim.
“Öyle bir fitneden sakınınız ki gelince sadece zulmedenleri değil mazlumlara da dokunur”
“Allah iman edenleri sizin durumunuzda bırakacak değildir, sonunda temizi pisten ayıracaktır.”
“Eğer siz bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah’ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen da aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah, zulmedenleri sevmez. Bir de Allah, böylece iman edenleri günahlardan arıtmak, küfredenleri ise yok etmek ister. Yoksa Allah, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? ”
“Bu, Allah’ın içinizde olanı denemesi, kalplerinizde olanı arıtması içindir. Allah gönüllerde olanı bilir.”
“Allah, içinizden cihat edenleri; Allah’tan, peygamberinden ve iman edenlerden başka sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsunuz? Allah işlediklerinizden haberdardır.”
“Yemin olsun ki sizi, içinizden cihada çıkanları ve sabredenleri meydana çıkarana ve haberlerinizi açıklayana kadar deneyeceğiz”
“Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir.”
“Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan O’dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.”
“İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.”
“Arşı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel işi işleyeceğini ortaya koymak için, gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur.”
Evet bizden beklenen elimizdeki imkan ve fırsatların hiçbirini zayi etmeden toplumun hemen her kesimine ulaşmaktı, onları İslam duygu ve düşüncesiyle imar edip topluma yararlı bireyler haline getirmekti. Ancak biz usulü üsluba, ürünü ambalaja feda ettik, ulaşabildiklerimizi “dava adamı” kıvamına getiremedik, kurumlarımıza teslim edilmiş binlerce insan olduğu halde… Dava ruhu ikincil üçüncül hedeflere kurban oldu. Allah bize kendisini anlatacağımız bir müessese nasip etmişse “kalmayacaktı gönlüne giremediğimiz kimse.” Ama formaliteler işin ruhunu alıp götürmüştü, mevcudu bile muhafaza edemez hale gelmiştik, Allah cc da elimizden bu imkanları aldı. Ehli basiret ve firaset için çok da garip değildi. Zira Allah “bir kavim kendi iç dinamiklerini değiştirmedikçe onlara verdiği nimeti geri alacak” değildir. Aksi de şudur ki, Allah bir nimeti elinizden alıyorsa siz o nimeti hak edecek vasıflara artık sahip değilsiniz demektir. Bu ilahi değişmez bir kanundur. Tekrar o vasıfları elde edinceye kadar durum böyle devam eder.
Bu sürecin bize öğrettiği çok şey oldu, bazılarını ifade etmeye çalışayım:
Hep okuduğumuz, söylediğimiz bildiğimiz hakikatlerin yaşantımıza girdiğine şahit olduk.
“Cennet ucuz değil” diyen Üstadı şimdi daha iyi anladık
“Sizden öncekilerin başlarına gelen musibetlerin bir misli size de gelmeden cennete gidebileceğinizi mi zannettiniz “ diye soran ayetler kafamızda şimşek gibi patladı.
“Allah bu işi tamamlayacak ama siz acele ediyorsunuz” diyen Hz. Peygamber sürekli işkence altında olan Habbab b. Erett e söylemişti bunları..
Hizmet erlerine “Çağın Kudsileri”, “Sahabeye denk bir cemaat olmaya namzet” diyen Hocaefendiyi bir de bu açıdan daha iyi anladık. Öyle ya aynı çile çekilmeden nasıl denk olunabilirdi ki?
Hele bir de ahirzamanda olmanın peygamberlerin dilinde yad olunan extra sıkıntı ve çileleri vardı… onları da nazara alınca “bu ümmetin başımı hayırlı yoksa sonu mu” diye soran Efendiler efendisinin “kardeşlerim” diye kime hitap ettiğini” nasıl anlayacaktık?
Nasıl anlayacaktık Efendimizin hergün arkasında saf tutan münafıkların Medinede 11 yıl boyunca nasıl işleri fesada buladıklarını?
Nasıl anlayacaktık pilavın içindeki beyaz taşların bu kadar çok olduğunu?
Nasıl anlayacaktık “münafığın kafirden eşedd” olduğunu?
Nasıl anlayacaktık “asya münafıkları” tabirini?
Süfyaniyetin nasıl dehşet ve vahşet getirdiğini?
Nasıl anlayacaktık münafıklara destek veren “kalbi hasta” safderun müminlerin halini?
Nasıl anlayacaktık Hz. Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb aleyhimusselam kavimlerinden sadece birkaç ailenin imana geldiğinin keyfiyetini?
Nasıl anlayacaktık bu kavimlerin hepsinin topluca zulüm, gadr, haksızlık ve ahlaksızlık arkasında birleşip Peygamberleri yurtlarından sürmeye yeltendiklerini?
Bu garip bir ilim talebesi Kuranın neresine baksa şu an adeta ayetler, sureler, kıssalar sanki bu süreci bize anlatıyor gibi görüyor. meğer o kıssalar bizi anlatıyormuş da haberimiz yok, meğer Kuran her çağa hitap ediyor hakikatini yeni idrak etmişiz, meğer Kuran zaman üstülüğünü kullanarak bize en turfanda meyvelerini ikram etmiş haberimiz yokmuş?
Bilemiyorum sürecin getirdiği zarar mı çok yoksa fayda mı?
Evet geldi ve bazılarımız kaybetti, ama ben bu kayıp faslının geçici olduğuna hüsnü zan ediyorum, gün gelecek o kaybedenler de kazananlarla beraber olur inşaallah.
[Gültekin Bibar] 26.5.2018 [The Circle, thecrcl.ca]
Herkes nişanlısı artık gelmez nazarıyla bakıyormuş, köyün ahlaksız kabadayısı o güzelimizin karşısına çıkıp evlilik teklif etmiş, kız reddetmiş, bir iki üç derken kabadayı dayanamış, kıza sahip olmak için saldırmış, kız hırpalanmış ama elinden kurtulmayı başarmış, kabadayı hıncını alamamış gitmiş köyün kahvesine ve kızın aleyhine konuşmaya başlamış, güya kız nişanlı iken başkalarıyla birlikte oluyormuş gibi iftira atmış, köylü önceleri inanmamış ama kabadayı ve arkadaşları her yerde bunu konuşup durmuş, kimse de kabadayıya “ya sen nereden biliyorsun” diye sormaya yeltenemiyormuş, herkesin diline düşmüş olay…
Tertemiz ve namuslu kızımızın kendi arkadaşlarına kadar ulaşmış, aslında onun temiz olduğunu bilirlermiş, ama fitne bu ya onlar da konuşmaya ve iftiraya girmişler, herbiri konuşmaya başlamış…
-Ya zaten çeşmeye giderken hep yalnız gidiyor olacağı buydu
-Ben zaten ona demiştim herkesin işine koşma, yardım etme, evinde otur
-Aslında nişanlısının ailesi bunu istemiyormuş zaten
-kesin vardır bir şey yoksa ateş olmayan yerden duman çıkmaz
Hizmet’in bir de kız kardeşi Gayret varmış, ama ablası kadar güzel değilmiş o yüzden alttan alta onu kıskanır ama belli edemezmiş
Dedikoduyu duyunca Gayret yaftayı vurmuş “ doğrudur zaten Hizmet ablam yemeklerin tuzunu hiç ayarlayamazdı…”
Söylentiler Hizmet‘in kulağına kadar gitmiş, utancından konuşamamış, evindeki odasından dışarı çıkamaz hale gelmiş, yemeden içmeden kesilmiş, oldukça zayıflamış
Taa ki günün birinde nişanlısı çıkagelmiş, olayları duymuş ve kabadayıya bir meydan dayağı çekmiş, o da iftira attığını itiraf etmiş, bütün köylü söylediklerine pişman olmuş, en çok da kız kardeşi Gayret!
Evet hikayemiz böyle…
Hizmet Hareketi’nin başına gelen iftirayı bana göre çok güzel anlatan bir hikaye..
Hizmet ahlaksız bir ülkenin en temiz, saf, duru, edepli, terbiyeli güzeli idi.
Ama bir kabadayı çıktı, ahlaksızlığın başına dümen kurdu, zulüm üstüne zulüm yaptı.
Ben böyle bir ortamda Gayret olup Hizmet’i köyün meydanında eleştirmek istemem vesselam!
Ama sürecin iman ve kaderimize taalluk eden kısımlarını da makul bir şekilde izah etmenin zaruretine inanıyorum.
Zira insanlar zulmeder ama kader adalet eder.
O yüzden bu yazıda anlayabildiğim kadarı ve de ifade edebildiğim miktarıyla kader neden adalet ediyor sorusuna cevap bulmaya çalışacağım.
Bir mümin başına ne gelirse gelsin bunun Allah’tan geldiğine inanması imanının gereğidir.
Dolayısıyla başa gelen musibetlerde ilahi hikmetleri görmek gerekir, ancak bu bazen çok da kolay olmayabilir. Zira genel resmi görmek bazen fertlere müyesser olmayabilir, veya zaman olarak neticelerini şimdiden farkedemeyebiliriz.
Bediüzzaman Hazretleri hayatı çileler ile geçmiş olduğundan başına gelen en küçük bir olayda bile birçok hikmet görmüş ve yazmıştır, mesela bahar ayında ata binmiş, attan düşmüş, bunu şefkat tokatı olarak görmüş ve 5 tane hikmet sıralamıştır. Başka bir yerde de “Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryat etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır.
Ve bir kısmı keffâretü’z-zünubdur.
Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir.
Musibetin hastalık olan nev’i, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki, “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.” diye sırlamıştır.
Başka bir yerde “Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar.”
Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.”
İlahi icraatı anlamak, belli bir hikmete oturtmak biraz geniş düşünmek ile olur.
Bu konuda Sahabe hayatından birçok örnek gösterilebilir, ama yaşanan süreç çok dehşetli olduğundan Hz. Ali döneminde ashab arasına gelen fitne ve bunun sonucunda Hz. Ali dahil birçok sahabenin hayatını kaybetmesi çok acı bir örnektir. Hele Kerbela hele Kerbela…
Yaşanan süreçte özellikle hiçbir suçu olmadığı halde hapiste yatan, işkence gören yüz binlerce insan var. Peki bu insanların ne hatası var idi ki kader fetva verdi bu hadiselere? Bence esas kafaları kurcalayan mesele budur.
Yaşadığımız süreci anlamlandırmak için Mektubat On Dokuzuncu Mektup Beşinci Nükteli İşaretteki parçayı olduğu gibi alıyorum.
“Eğer denilse: “Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.”
Elcevap: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de, Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu.
Herbiri, kendi istidadına göre, câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı îmâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur’ân’ın muhafazasına çalıştı, ve hâkezâ, herbir taife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa’y ettiler.
Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf, o güller ve gülistan içinde, ehl-i bid’a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.
Güya dest-i kudret, celâlle o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile, pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hafızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur’ân’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı”
Evet Hz. Ali ve diğer ashab-i güzinin başına gelenler onların istihkakı değildi, günümüzde hizmet erlerinin başına gelen trajik olaylar da hizmet erlerinin istihkakı olmadığı gibi. Ancak o asırda daha büyük bir hikmet ve fayda olan İslamiyetin kıyamete kadar korunabilmesi için gerekli olan faaliyetlerin başlamasına sebep oldu, böylece kıyamete kadar milyarlarca insanın iman ve cennet kazanmalarını sağladı.
Halbuki o fitne anında bu hikmet belki de hiç farkedilmemişti.
Hizmet erlerinin başına gelen musibetin büyük hikmetlerini belki de biz de henüz farkedememiş olabiliriz.
Bir başka açıdan da bakılınca hasenatül ebrar seyyiatül mukarrabin düsturu işlemişti, küçük günah bile olsa mukarrabine kebair cezası vermek adetullahtan idi. Hizmet erlerinin Allah cc nun kendilerinden beklediği azami performansı gösterememelerine bu şekilde bir karşılık geldi diyebiliriz. Ama bu kesinlikle birilerinin zannettiği gibi bir ceza değil, Allah cc sevgili kulları mukarrabine yaptığı özel muamele idi. Bu durumu Efendimiz bir kısım hadislerde şöyle açıklıyor.
“Allah bir kulunu sevince onun ibadet ile ulaşamayacağı mertebelere musibet verip ulaşmasını sağlar”
“Allah bir kulunu sevince onu dünyadan korur, tıpkı sizin hastanıza zararı olur diye su içirmediğiniz gibi”
“Allah bir kulunu sevince onun başına musibetleri yağmur gibi yağdırır, kul dua edince melekler der ki “ bu sesi bilinen bir sestir (sürekli inler çünkü) bu sefer Cebrail as “ya Rabbi bu kulun sana dua ediyor, onun istediğini ver” der. Allah cc “Kulumu bana bırakın zira ben onun inleyip dua etmesini severim. Eğer bana Ya Rab derse ben de ona Lebbeyk ey Kulum, eğer benden bir şey istersen sana mutlaka cevap veririm, bazen dilediğini aynen veririm, ama bazen de çok daha fazla mükafatı senin için biriktirir, sonra veririm”
“Allah bir kulunu sevince dertlerini artırır, Allah bir kuluna buğzedince de dünyevi hayatına bolluk verir”
“Allah bir kulunu sevince ona sıkıntı verir, belanın ona gelmesi Allah’ın sevgisindendir, ta ki onu dua edip yalvarsın”
“Allah bir kulunu sevince belayı ona adeta yapıştırır ta ki onu saflaştırsın”
“Belanın en şiddetlisine Peygamberler ve onlardan sonra seviyesine göre evliya düçar olur”
Hadisleri sıralamışken konuyla ilgili yüzlerce ayetten bazılarını da teberrüken kaydetmeden geçemeyeceğim.
“Öyle bir fitneden sakınınız ki gelince sadece zulmedenleri değil mazlumlara da dokunur”
“Allah iman edenleri sizin durumunuzda bırakacak değildir, sonunda temizi pisten ayıracaktır.”
“Eğer siz bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah’ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen da aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah, zulmedenleri sevmez. Bir de Allah, böylece iman edenleri günahlardan arıtmak, küfredenleri ise yok etmek ister. Yoksa Allah, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? ”
“Bu, Allah’ın içinizde olanı denemesi, kalplerinizde olanı arıtması içindir. Allah gönüllerde olanı bilir.”
“Allah, içinizden cihat edenleri; Allah’tan, peygamberinden ve iman edenlerden başka sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsunuz? Allah işlediklerinizden haberdardır.”
“Yemin olsun ki sizi, içinizden cihada çıkanları ve sabredenleri meydana çıkarana ve haberlerinizi açıklayana kadar deneyeceğiz”
“Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir.”
“Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan O’dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.”
“İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.”
“Arşı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel işi işleyeceğini ortaya koymak için, gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur.”
Evet bizden beklenen elimizdeki imkan ve fırsatların hiçbirini zayi etmeden toplumun hemen her kesimine ulaşmaktı, onları İslam duygu ve düşüncesiyle imar edip topluma yararlı bireyler haline getirmekti. Ancak biz usulü üsluba, ürünü ambalaja feda ettik, ulaşabildiklerimizi “dava adamı” kıvamına getiremedik, kurumlarımıza teslim edilmiş binlerce insan olduğu halde… Dava ruhu ikincil üçüncül hedeflere kurban oldu. Allah bize kendisini anlatacağımız bir müessese nasip etmişse “kalmayacaktı gönlüne giremediğimiz kimse.” Ama formaliteler işin ruhunu alıp götürmüştü, mevcudu bile muhafaza edemez hale gelmiştik, Allah cc da elimizden bu imkanları aldı. Ehli basiret ve firaset için çok da garip değildi. Zira Allah “bir kavim kendi iç dinamiklerini değiştirmedikçe onlara verdiği nimeti geri alacak” değildir. Aksi de şudur ki, Allah bir nimeti elinizden alıyorsa siz o nimeti hak edecek vasıflara artık sahip değilsiniz demektir. Bu ilahi değişmez bir kanundur. Tekrar o vasıfları elde edinceye kadar durum böyle devam eder.
Bu sürecin bize öğrettiği çok şey oldu, bazılarını ifade etmeye çalışayım:
Hep okuduğumuz, söylediğimiz bildiğimiz hakikatlerin yaşantımıza girdiğine şahit olduk.
“Cennet ucuz değil” diyen Üstadı şimdi daha iyi anladık
“Sizden öncekilerin başlarına gelen musibetlerin bir misli size de gelmeden cennete gidebileceğinizi mi zannettiniz “ diye soran ayetler kafamızda şimşek gibi patladı.
“Allah bu işi tamamlayacak ama siz acele ediyorsunuz” diyen Hz. Peygamber sürekli işkence altında olan Habbab b. Erett e söylemişti bunları..
Hizmet erlerine “Çağın Kudsileri”, “Sahabeye denk bir cemaat olmaya namzet” diyen Hocaefendiyi bir de bu açıdan daha iyi anladık. Öyle ya aynı çile çekilmeden nasıl denk olunabilirdi ki?
Hele bir de ahirzamanda olmanın peygamberlerin dilinde yad olunan extra sıkıntı ve çileleri vardı… onları da nazara alınca “bu ümmetin başımı hayırlı yoksa sonu mu” diye soran Efendiler efendisinin “kardeşlerim” diye kime hitap ettiğini” nasıl anlayacaktık?
Nasıl anlayacaktık Efendimizin hergün arkasında saf tutan münafıkların Medinede 11 yıl boyunca nasıl işleri fesada buladıklarını?
Nasıl anlayacaktık pilavın içindeki beyaz taşların bu kadar çok olduğunu?
Nasıl anlayacaktık “münafığın kafirden eşedd” olduğunu?
Nasıl anlayacaktık “asya münafıkları” tabirini?
Süfyaniyetin nasıl dehşet ve vahşet getirdiğini?
Nasıl anlayacaktık münafıklara destek veren “kalbi hasta” safderun müminlerin halini?
Nasıl anlayacaktık Hz. Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb aleyhimusselam kavimlerinden sadece birkaç ailenin imana geldiğinin keyfiyetini?
Nasıl anlayacaktık bu kavimlerin hepsinin topluca zulüm, gadr, haksızlık ve ahlaksızlık arkasında birleşip Peygamberleri yurtlarından sürmeye yeltendiklerini?
Bu garip bir ilim talebesi Kuranın neresine baksa şu an adeta ayetler, sureler, kıssalar sanki bu süreci bize anlatıyor gibi görüyor. meğer o kıssalar bizi anlatıyormuş da haberimiz yok, meğer Kuran her çağa hitap ediyor hakikatini yeni idrak etmişiz, meğer Kuran zaman üstülüğünü kullanarak bize en turfanda meyvelerini ikram etmiş haberimiz yokmuş?
Bilemiyorum sürecin getirdiği zarar mı çok yoksa fayda mı?
Evet geldi ve bazılarımız kaybetti, ama ben bu kayıp faslının geçici olduğuna hüsnü zan ediyorum, gün gelecek o kaybedenler de kazananlarla beraber olur inşaallah.
[Gültekin Bibar] 26.5.2018 [The Circle, thecrcl.ca]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)