Meriç’i protez bacaklarıyla geçen Zeynep ile Ege’de ailesini kaybeden Oğuz Zenbil’in hüzünlü karşılaşması

Eşini, oğlunu ve kayınvalidesini Ege Denizinde kaybeden Oğuz Zenbil ile Meriç’i protez bacaklarıyla geçen Zeynep Vildan, Tenkil Müzesinin sergisinden karşılaştı. O anlar herkesi duygulandırdı.

BOLD- 27 Eylül 2019’da Sakız Adası açıklarında alabora olan tekne bulunan Zenbil ailesinden Meltem Zenbil (40), oğlu Mustafa Said (12) ve annesi Kevser Sezer (58) hayatını kaybetti.

Kazadan büyük oğlu Bedirhan’la birlikte sağ kurtulan Aslan Oğuz Zenbil’in eşinin ve kayınvalidesinin başörtülerini Tenkil Müzesine bağışladı.

Eşyalar ilk kez, Tenkil Müzesi’nin beşinci gezici sergisini açtığı Belçika’nın Hasselt şehrindeki eski adalet sarayında sergilendi. Oğuz Zenbil, 1-10 Kasım 2019 tarihleri arasında açık kalan sergiyi 8 Kasım Cuma akşamı oğluyla birlikte ziyaret etti.

TR724’e konuşan Zenbil, “Hamdolsun cenazelerini bulabildim. Defnedebildim. Mezarlarını yaptırabildim. Sevdiklerinin cenazesine kavuşamayanlar da var. İnanıyorum ki şehit oldular. Kadere rızamız sonsuz. Ancak bir daha göremeyecek olma hissi insanı hüzünlendiriyor, içini acıtıyor.’’ dedi.

Oğuz Zenbil’in sözleri, Meriç’i protez bacaklarıyla geçen Zeynep Vildan’ın araya girmesiyle bölündü. 12 km yürüyerek Yunanistan’a geçen Zeynep Vildan, bastonuyla ağır ağır Oğuz Zenbil’in yanına geldi ve taziyede bulundu ve “Onlar Rabbimin yanına gittiler. Rabbimin rızası için hicret eden insanlar yine Rabbimin rızası içinde vefat ettiler. Allahım acılarınızı azaltsın. Çok zor. Ben biliyorum.’’ dedi.

Oğuz Zenbil o anlarda gözyaşlarını tutamadı, Zeynep ise acılı babaya sarılarak onu teselli etti.


[BoldMedya] 10.11.2019

Harun Ayvaz’ın eşi Karadağ ve AB makamlarına seslendi: ‘Bu yaşadışı iadeyi durdurun’

Karadağ’da özel bir kolejde elektrik teknisyeni olarak görev yapan Harun Ayvaz hukuksuz bir şekilde gözaltına alınarak Türkiye’ye iade için cezaevinde tutuluyor.

Eşi Hakime Ayvaz ise hem Karadağ hem de Avrupa Birliği (AB) makamlarından eşinin iadesinin durdurulması için yardım istiyor.

Twitter hesabından bir video paylaşa Hakime Ayvaz, Karadağ ve Avrupa Birliği makamlarından ve tüm insan hakları aktivistlerinden Türkiye’ye bu yasadışı iadeyi durdurmalarını talep etti.

Eşinin 16 Ağustos 2019’dan beri Karadağ’da cezaevinde tutulduğunu söyleyen Ayvaz, “Şu anda iade davası devam ediyor. Şu anda ikinci temyizde ve eşim bu süre içinde Karadağ’a iltica talebinde bulundu. AB raporlarına yansıdığı gibi Türkiye’de adil yargılanma bulunmadığı ve işkence ile kötü muamelenin bulunduğu için eşimin Türkiye’ye iadesinin önüne geçilmesini istiyorum. BM ve AB yetkililerine sesleniyorum. Duyarlı olan herkesten destek istiyorum.” dedi.
[TR724] 10.11.2019

Gamze İlgezdi: “Cezaevinde annesiyle kalan çocuklar mahkum değil; bu hayati adımlar atılmalıdır”

Adalet Bakanlığı’nın cezaevlerinde annesiyle birlikte kalan çocuklara yönelik “ev tipi hapishane” modeli üzerinde çalıştığı haberlerine ilişkin CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi açıklama yaptı. Cezaevlerinde annesiyle yaşamak zorunda olan çocukların durumunun siyaset üstü bir konu olduğunu değerlendiren İlgezdi, atılacak adımın olumlu ancak yeterli olmadığını söyledi.

İlgezdi, “Cezaevinde annesiyle kalan çocuklar mahkûm değildir. Bu çocukların cezaevi ortamında karşılaştığı mahrumiyetler acilen belirlenmelidir.” ifadesini kullandı.

İlgezdi, “Cezaevlerinin katı cezalandırıcı koşulları çocukların sağlıklı gelişimini son derece olumsuz etkilemektedir. Zira dünyanın neresinde olursa annesiyle mahkûm olan çocuklar cezaevi sürecine ve sonrasına ortaklık etmektedir. 0-6 yaş grubu çocukların cezaevlerinde karşılaştığı dezavantajlı ortamının ortadan kaldırılması için bu çocukların cezaevi ortamında karşılaştığı mahrumiyetler acilen belirlenmelidir” dedi.

Çocukların cezaevinde mahkûm değil çocuk olduğu gerçeği unutulmadan atılması gerektiğini belirten İlgezdi, atılması gereken hayati adımları şöyle sıraladı:

“-Çocukların cezaevlerinde mahkum değil, çocuk oldukları gerçeği kabul edilmelidir.

-Kadınların çocuklarıyla sağlıklı bir ilişki kurarak annelik hakkını kullanabileceği, bebeğin fizyolojik ve zihinsel gelişimini sağlıklı şekilde tamamlayacağı bir ortam oluşturmalıdır.

-Cezaevleri içerisinde her çocuğun kendi akranlarıyla vakit geçirebileceği çocuk dostu alanlar yaratılmalıdır.

-3-6 yaş grubu çocukların kreşe gitme imkanı sağlanmalı, bu kreşler hapishane dışında olmalıdır.

-Kreşe gitme olanağı olmayan 0-3 yaş grubu çocuklar için de cezaevinin içinde cezaevinin kaotik ortamından izole edilmiş sosyal yaşam ve bakım alanları inşa edilmelidir.

-Cezaevi içerisindeki oyuncak sınırlaması kaldırılmalıdır.

-Çocuklara babalarıyla birlikte açık görüş gerçekleştirme imkanı sağlanmalı, annenin de yer alacağı bu açık görüşler, gün boyu olacak şekilde hapishane dışında olmalıdır.

-Çocukların barındıkları cezaevlerinde 24 saat esasına uygun olarak pediatri klinkleri kurulmalıdır.

-Çocuk gelişimine uygun beslenme programı uygulanmalıdır.

Her cezaevinde mutlaka cezaevi psikoloğu, sosyal hizmet uzmanı ve öğretmen istihdam edilmelidir. Cezaevlerinde görev alacak bu kişiler çocuk gelişimine yönelik mutlaka pedajojik formasyondan geçirilmelidir.”

[TR724] 10.11.2019

O general kaçmamış ki yakalansın!

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün 475 sanıklı Akıncı Davası'nda üç general, bir albay ve bir yüzbaşı hakkında "adli kontrol" şartıyla tahliye kararı verilmişti.

Ankara 4'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nin tahliye ettiği generallerden biri olan eski tümgeneral Suat Murat Semiz vefat eden annesinin doğum yeri olan Trabzon'da kılınacak cenaze namazına katılmak için savcılık ve mahkemeden izin almıştı.

HAVUZ MEDYASI YALANA VE İFTİRAYA DOYMUYOR

Ancak bu gerçeği bile bile Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetine yakın gazete ve televizyonlar "annesinin evinde yakalandı" diye iftira attı.

Tahliye kararını veren mahkeme de hedef aldı. Baskılara karşısında savcılığın itirazını kabul eden 5'inci Ağır Ceza Mahkemesi 4 Kasım'da beş askerin yeniden tutuklanmasına karar verdi.

AKP'nin resmi bülteni haline dönen Anadolu Ajansı başta olmak üzere yandaş gazete ve televizyonlar 6 Kasım'da “Akıncı üssü davası sanığı Trabzon'da yakalandı... Tümgeneral Trabzon'da saklandığı evde yakalandı” başlıklarıyla bir haber yayınladı.

CENAZE İÇİN GİTTİĞİ ADRES İÇİN "SAKLANDIĞI EV" DEDİLER

Haberde, tahliye edildikten sonra hakkında yeniden yakalama kararı çıkartılan isimlerden eski tümgeneral Suat Murat Semiz'in, terörle mücadele ekiplerinin düzenlediği operasyon sonucunda Of İlçesi'nde saklandığı evde yakalandığı bildirildi.

Bu haberlerin eski general Semiz ile birlikte diğer askerlerin tahliye edilmesinin ne kadar hatalı bir karar olduğunu göstermek için kurgulandığını ve haberde geçen iddiaların doğru olmadığını Odatv yazarı Müyesser Yıldız ortaya çıkardı.

5'inci Ağır Ceza Mahkemesi itiraza ilişkin kararını henüz açıklamamışken, annesinin vefat ettiği haberini alan Suat Murat Semiz avukatlar vasıtasıyla 4'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nden cenaze törenine gitmek için izin talep etti.

ESKİ TÜMGENERAL SEMİZ KAPISINA GİTTİĞİ ADRESİN YAZILI OLDUĞU NOT BIRAKTI!

Yıldız'ın aktardığına göre hem mahkeme hem de savcı şifai izin verdi. Diğer taraftan da resmi işlemler yapıldı. Gerekli izni alan Semiz, annesinin cenaze namazına katılmak için Trabzon'a gitti.

Semiz gitmeden önce Ankara'daki evinin kapısına Trabzon'da gittiği adresin yazılı olduğu bir kâğıt yapıştırdı.

5'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nin yeniden yakalama kararı vermesinin ardından evine giden polisler, kapıya yazdığı o adresi Trabzon'daki polislere bildirdi ve gözaltı işlemi yapıldı.

Semiz havuz medyasının iddia ettiği gibi “Saklandığı evde” değil, “Cenaze evinde” gözaltına alınıp, Ankara'ya getirildi.

ADLİ KONTROL ŞARTI İLE TAHLİYE OLMUŞTU

1 Ağustos 2017'de başlayan davada ilk savunmalar alındıktan sonra savcı, 21 Ocak 2019'da esas hakkındaki mütalaasını açıkladı.

Temmuz ayından beri de sanıklar esas hakkında mütalaaya karşı savunma yapıyor. 

12 Ekim'de mahkeme, “Suç vasfının değişme durumu ve tutuklu kaldıkları süreyi” dikkate alarak, üç yıldır tutuklu olan beş asker hakkında tahliye kararı verdi.

"İNSANİ BİR DURUMUN BÖYLE SUNULMASININ ADALETE NASIL BİR KATKISI OLABİLİR Kİ!"

Şu isimler tahliye edilmişti: Eskişehir’de konuşlu Muharip Hava Kuvveti Komutanlığı'nın eski kurmay başkanı eski tümgeneral Suat Murat Semiz, Konya 3'üncü Ana Jet Üs Komutanı eski tümgeneral Haluk Şahar, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Hava Lojistik Komutanlığı Uçak Sistemleri Yönetim Daire Başkanı eski tuğgeneral Murat Yalçınel, Muharip Hava Kuvveti Komutanlığı Harekât Başkanı eski albay Abdurrahman Arslan ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal’ın emir subaylığına vekaleten bakan eski yüzbaşı Temel Karagöz.

Dosyaya hâkimiyeti ile bilinen 5'inci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Selfet Giray ile heyeti yandaş medya tarafından “Skandal karara imza atan mahkeme” diye hedef gösterildi.

Yalan haberleri yorumlayan Müyesser Yıldız şu ifadeleri kullandı: "Son derece insani bir durum olan, üstelik hâkim, savcı izniyle gerçekleşen bir olayın, böyle sunulmasının 'hak, hukuk, adalete” acaba nasıl bir katkısı olabilir ki!"

[Samanyolu Haber] 10.11.2019

Ekonomik kriz dar gelirliyi vurdu; 16.8 milyon kişi yardıma muhtaç

Cumhurbaşkanlığı’nın programındaki rakamlar halkın gittikçe yoksullaştığını ortaya koydu. Rakamlara göre, 16 milyon 831 bin kişi devlet yardımıyla ayakta durabiliyor. 3.4 milyon hane devletten sosyal yardım alıyor.

BOLD – Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, Türkiye’de yoksulluk oranı yüzde 21.2. En zengin yüzde 20’lik grubun yıllık kullanılabilir gelirden aldığı payın en yoksul yüzde 20’lik grubun aldığı paya oranı 7.8. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından açıklanan İnsani Gelişme Endeksi’nde Türkiye, 189 ülke içerisinde 64. sırada yer alıyor. Kamunun yaptığı yardım harcamalarının GSYH’ye oranı yüzde 1.15 oldu. Toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor.

Cumhuriyet’in haberine göre, yaşlı ve engelli aylığı alanların sayısı 1.4 milyon. Çocukları muhtaç ailelerin sayısı 185 bin 766’ya çıktı. Evde bakım desteğinden yararlananların sayısı 513 bin 276’ya yükseldi.

6.9 MİLYON KİŞİNİN GSS PRİMLERİ DEVLETTEN

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından verilen tüm sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı 3.1 milyondu. 2018’de 3.4 milyon oldu. Yeterli geliri olmadığı için Genel Sağlık Sigortası (GSS) primleri devlet tarafından karşılananların sayısı da 6.6 milyondan 6.9 milyona yükseldi. Muhtaç aylığı (yetim ve engelliler) alanların sayısı 3 bin 734’ten 4 bin 869’a, imaret hizmetlerinden yararlananların sayısı 20 bin 315’ten 84 bin 280’e, MEB’den burs (ilk ve ortaöğretimdeki muhtaç öğrenciler) alanların sayısı 259 bin 481’den 1.5 milyona, Yurt-Kur’dan burs (yükseköğretimdeki muhtaç öğrenciler) alanların sayısı 531 bin 208’den 557 bin 475’e çıktı.

2 MİLYON HANEYE KÖMÜR YARDIMI

TKİ-TTK’den aldığı kömür yardımları ile ısınabilen hanelerin sayısı ise 2 milyon 65 bin. Sadece 2018 yılında belediyelerin toplam 4.8 milyar lira yardım yaptığı belirtildi. 2018’de tüm yardımların tutarı toplam 38 milyar 253 milyon 405 bin lira oldu.

[BoldMedya] 10.11.2019

15 Temmuz’dan sonra kaçırılan iki kişi ilk kez konuştu

15 Temmuz’dan sonra yaşanan işkence vakaları ve cezaevindeki ölümler AST tarafından raporlaştırıldı. Raporda MİT tarafından kaçırıldıklarını söyleyen iki kişi gördükleri işkenceleri ilk kez anlattı.

BOLD- ABD’deki insan hakları kuruluşu Advocates of Silenced Turkey (AST), 15 Temmuz’dan sonra resmi ve gayri resmi kurumlarda yaşanan işkence vakalarını ve ölümlerini raporlaştırdı.

“Türkiye’de Sistematik İşkence ve Kötü Muamele” başlıklı raporda Gökhan Açıkkollu, Ayten Öztürk, Zabit Kişi, Dışişleri Bakanlığı çalışanları, Van’da çocuklara yapılan işkencelerin yanı sıra MİT’in kaçırdığı iki kişiyle yapılan görüşmeye ilk kez yer veriliyor. 128 sayfalık raporda 104 vaka inceleniyor.

93 KİŞİ İŞKENCE KÖTÜ MUAMELE SONUCU HAYATINI KAYBETTİ
AST’nin araştırmalarına göre cezaevlerinde 93 kişi işkence, kötü muamele ve ihmaller nedeniyle hayatını kaybetti. Gözaltına alma işlemleri sırasında ve işkence altında sorgulamalar neticesinde ise 11 kişi can verdi. AST bu kişileri kayıt altına almanın dışında raporda 10 vakayı mercek altına alarak işkence tespitlerine yer veriyor.

A.G.: CUMHURBAŞKANLIĞINDAN BİR GÖREVLİ GELİYORDU
Sokakta başına çuval geçirilen ve darp edilerek MİT Yenimahalle kampüsüne getirilen A.G., (güvenlik gerekçesiyle adı raportör tarafından gizlenmiştir) Filistin askısında elektrik verildiğini, kamçı, sopa ve coplarla dövüldüğünü ayrıca tecavüz girişimlerine maruz kaldığını söyledi.

4.5 metrekarelik karanlık hücrede haftalarca kalan A.G., özellikle ilk 20 gün aktif olarak benzer fiziki işkencelere maruz bırakıldığını belirtti. Gülen Hareketi üyesi olmakla suçlanan A.G., aç ve susuz bırakılmanın yanı sıra küfür, hakaret, ailesiyle tehdit gibi psikolojik işkenceler gördüğünü de anlattı.

COPLU İŞKENCE
A.G. işkence merkezinde makata cop sokma, yapay penislere oturtma gibi eylemler nedeniyle bağırsakları yırtılanların olduğunu kendisine yönelik de tecavüz girişimlerinde bulunulduğunu aktardı. Hücresinde işkence görenlerin çığlıklarını, onlarla alay eden işkencecilerin kahkahalarını dinlediğini söyleyen A.G., bir işkence seansını ortalama 4-5 saat olarak tanımlıyor. Hücrelerinde kameraların bulunduğunu ve kendilerine sürekli talimat verilerek uyumalarının engellendiğini ifade ediyor.

Cumhurbaşkanlığı’ndan bir görevlinin bu sorgu merkezine geldiğini, kendisine işkence yapan kişilerden rapor aldığını iddia etti. Kendisinden itirafçı olması, önceden hazırlanmış ifadeleri imzalaması ve MİT’e çalışmak suretiyle Gülen Hareketi içinden muhbirlik yapması istendiğini anlattı.

Raporda görüşülen ve Gülen Hareketi üyesi olmakla suçlanan İ.S. de aynı yerde 7,5 ay işkence gördüğünü açıkladı. Benzer işkence yöntemleri uygulanan İ.S. 30 kilo kaybetmiş halde serbest bırakıldığında eşinin dahi kendisini tanıyamadığını anlattı.

ADAM ÖLDÜRMEK, İŞKENCE YAPMAK İÇİN PARA ALIYORUZ
İşkencecilerin kendisine, “Devletten adam öldürmek, işkence yapmak için para alıyoruz” dediğini aktaran İ.S., yaşadığı travmayı atlatamamış. İşkence seanslarını anlatırken zaman zaman sesi titreyerek ağlamıştır.

Raporun sonunda 15 Temmuz sonrası cezaevlerinde işkence ve ihmal sonucu hayatını kaybeden 93 tutuklunun isimlerine ve nasıl öldüklerine yer veriliyor. Ayrıca gözaltında ihmal ve işkence sonucu hayatını kaybedenler ayrıntılı anlatılıyor.

RAPORUN TAMAMI İÇİN
[BoldMedya] 10.11.2019

Hoş geldin Ahmet Altan [İbrahim Karayeğen]

Türk basınının iki seçkin ismi Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak nihayet cezaevinden tahliye oldu. Geçmiş olsun.

50 yıldır kalemleriyle varolan, demokrat ve liberal kimlikleriyle bilinen bu usta yazarlara ‘darbeci’ iftirasını atan savcıya dünya inanmamıştı, mahkeme de aynı noktaya geldi. Haklarında verilen cezaların üst yargı mercilerince bozulacağından da eminim.

Bu karar; kin ve düşmanlıkta sınır tanımayan, adalet ve merhamet duygusundan nasipsiz Ulusalcı ve Ergenekoncular dışında büyük sevinçle karşılandı.

Altan, üç yıl iki ay süren tutsaklığından sonra kafesini parçalayıp çıkan aslan gibiydi. Hapisteki binlerce mağdura üzüldüğünü ifade etti. Üç yılda belki üç defa dışarı çıkabilmişti, gökyüzünü özlediğini söyledi.

Çocuklarıyla, sevdikleriyle ve arkadaşlarıyla kucaklaşması görülmeye değerdi. Orada olmak isteyip de gelemeyenler coşkuyla izledi bu tabloyu. Tabiri caizse, twitter yıkıldı.

Hiç kuşkusuz içerideki kadın, erkek, yaşlı, genç binlerce masum da bu sevince ortak olmuştur. Silivri 9 nolu cezaevinde kalanlar ve özellikle B2 koridoruna bakan koğuşlar, büyük yazar hapisten çıkarken tezahürat ve dualarla kutlamışlardır.

Bir süre cezaevinde kader birliği yapmış biri olarak, ‘Hoş geldin Ahmet Altan’ diyorum. Hatıralar bir bir gözümün önünden geçiyor.

Her zamanki gibi kimseye eyvallahı olmayan bir Altan var karşımızda. Hapse girerken yaptığı açıklamayla son savunmasını karşılaştırın, düşüncelerinden milim geri adım atmadığını görürsünüz.

İktidardan korkmadığı gibi ölümden de korkmuyor. Ortaçağ’ın Engizisyon mahkemelerini ima ederek, “Çarmıha mı gereceksiniz, yakacak mısınız?” diye sesleniyor iddianamenin sahiplerine ve ekliyor: “Gerekirse hayatımın geri kalanını hapiste geçirebilirim.”

Bu dönemin sembol ismidir Altan. Tarih zalimleri kaydettiği gibi mazlumları ve zulme başkaldıranları da yazıyor.

Boyun eğmesi ve çürümesi için zindana attılar ama o buna izin vermedi. Fikri çalışmalarını aralıksız sürdürdü.

İçerdeyken bütün tutukluların gözü, kulağı ondaydı. Sağlığını merak ediyorlardı. Herkes bir şekilde savunmasına ulaşıyor, altını çizerek okuyordu.

Koğuş dışına çıktığında karşılaştığı tutuklulara iki kelam etmesine izin verilmese de uzaktan baş selamı bile yetiyordu.

Onun sayesinde dünya kamuoyunun dikkati Türkiye’deki hapishanelere ve hukuksuzluklara çekiliyordu.

Siyasiler, gazeteciler, hukukçular, gözlemciler büyük yazarı yakından izliyordu.

Her avukat görüşmesinden dünya medyasında çıkan bir haberle koğuşa dönüyordu.

‘BURADAN SAĞLIKLI VE GÜÇLÜ ÇIKACAĞIZ’

Hapiste hep şunu söylerdi: Buradan sağlıklı ve güçlü çıkacağız. Yani hem sağlığımıza dikkat edeceğiz hem de bu bir fırsattır, bol bol okuyacağız.

Gerçekten de her gün en az bir saat yürüdü, temel kültür fizik hareketlerini ihmal etmedi, tansiyonunu ölçtü. Ve elbette kitap…

Koğuşa şöyle bir göz atan burada bir yazarın kaldığını anlayabilirdi. Bir masa ve üç sehpa vardı. Sehpaların üstü kitap, iddianame, savunma, gazete kupürü ve notlarla yığılıydı.

Merdiven basamaklarında, pencere kenarlarında bile kitap vardı. İşin doğrusu diğer koğuşlar da üç aşağı beş yukarı böyleydi. Ziyarete gelenler kitap yetiştiremiyordu, ‘bizimkiler buradan alim çıkacak herhalde’ diye espri yapıyorlardı.

Kütüphane sorumlusu gardiyan koğuşun müdavimi olmuştu. Kapının küçük camından bakıp, Ahmet Hüsrev Altan diye seslenince anlardı ki yeni kitaplar gelmiş.

İki haftada bir yapılan aramalarda kitap sayfalarının ve aldığı notlarının da karıştırılmasını tebessümle izlerdi.

OHAL nedeniyle her şey kısıtlıydı. Kişi başı on kitap bulundurma hakkı vardı. İlk aylarda bu kısıtlamayı gözardı ettiler. Sonra ne olduysa bir gün aniden, kitapların fazla, dediler.
O da fazla kitaplarını kütüphaneye bağışladı.

Hayatından üç yılı çalınan bir yazar olarak mantığında, muhakemesinde en küçük gerileme olmadığı gibi daha da billurlaştığı savunmalarından anlaşılabiliyor.

Savunmasını daima kendisi yazdı; avukatlarına, siz hukuki boyutuna bakın, ben kendimi savunurum, diyordu.

Bir gün savunmaları kitap haline getirilirse, bu savunmaların salt hukuki metinler olmadığı; içinde tarih, mitoloji, felsefe ve ahlak da barındıran birer edebi metin olduğu görülecektir.

Avukatları mahkemede, bize ihtiyaç kalmadı, müvekkilimiz en güzel şekilde kendisini savundu, demek durumunda kalırdı.

İttihat Terakki dönemi özel ilgi alanı. Son duruşmada, Mahmut Şevket Paşa suikasti örneği şahanedir. O dönemin muktedirleri, cinayetin işleneceğini önceden öğrenmesine rağmen engel olmuyor. Ayrıca muhaliflerin listesini çıkarıyorlar. Suikasti müteakip de devlette büyük bir tasfiyeye girişiyorlar.

Altan, “Siz de listeye önceden beni eklediğiniz için mi hapiste tutuyorsunuz?” şeklinde çok ciddi bir suçlamada bulunuyor.

Mahkeme Başkanı bir duruşmada konuşmasından rahatsız oluyor ve mikrofonu kapatmakla tehdit edince, ‘beni mikrofon kapamakla susturamazsınız, ben istediğim zaman dünyaya sesimi duyurabilirim.’ diyor.

Hapiste gün, sabah sekizdeki sayımla başlar. Büyük yazarın sevdiği şeylerden biri de kahvaltıdan önce volta atmaktır.

Ve elbette geç saatlere kadar süren sohbetler, hatıralar… Kendi yaşam hikayesini anlatırken ülkenin son yarım asırda geçirdiği evreyi de resmederdi.

Koğuşa gelen gazeteleri ilk önce o inceler, önemli gördüğü kısımların altını çizer. İyi bir haber görmüşse ‘bu size bir hafta yeter’ diye okurdu.

Koğuşta bir pano vardı. Bir gün yurt dışında Altan’ın savunmasının okunduğu topluluğun fotoğrafı geldi. O fotoğraf panoya asıldı. Gardiyanlar içeri girdikçe ona uzun uzun bakar, anlamaya çalışırdı.

Koğuş arkadaşlarının iddianamelerini gördükçe komik bulur, zaman zaman da tiksinti duyardı. Öyle saçma suçlamalar vardı ki!

“Bunları ne diye savunuyorsunuz, Magna Carta’dan beri yapıldığında suç olmayan şey, daha sonra suç olarak ilan edilemez. 12 Eylül döneminde kırmızı gömlek giyen gençler komünistlikle suçlandılar, bunlar ona benziyor.” derdi.

Silivri’deki cezaevi kampüsünde bir hastane var. Tutuklular elleri kelepçeli, tabut dedikleri küçük bir bölmeye altı kişinin sıkıştırıldığı cezaevi aracıyla gidip döner.

Altan, iki yılda sadece bir kez gider hastaneye. Doktorun karşısında bile kelepçeyi çözmeyince, onlara buğzeder ve ‘bir daha gitmem’ der. Dışarıdan aldığı ilaçlarla idare etmeye çalışırdı.

Moralini bozuk gördüğü kader arkadaşlarına tekrarladığı bir söz vardı: Nerede yaşadığınız değil, nasıl yaşadığınız önemli.

“Biz burada özgür değiliz ama vaktimizi alabildiğine değerlendiriyoruz. Dışarıda aynı imkanı ve zamanı bulamayabiliriz.” derdi.

AYNI CEZAEVİNDE KARDEŞİNİ BİR YIL GÖREMEDİ

Silivri’de tutuklu gazeteciler arasında kardeşi Mehmet Altan da vardı. Koğuşları arasındaki mesafe belki 30 metreydi. Ama iki kardeşi bir yıl görüştürmediler. Daha sonra ayda bir saat görüş izni verdiler. Bu buluşmadan büyük bir moralle dönerdi.

Altan, iyi bir spor izleyicisidir. Galatasaraylıdır. Süper Lig maçlarının özetlerini, dünya kupasının önemli maçlarını kaçırmazdı. Bir de boks. Gece yarısı başlayan unvan maçlarını izler, yorum yapardı.

Arkadaşlarının televizyondaki haber ve tartışma programlarına abanması karşısında tavır alır, “Dişlileri kıracaksınız; müzik, sinema, spor dişliler arasındaki yağ gibidir.” derdi.

Belgesellerdeki vahşi hayvanların yavrularını görünce, bu alemin yavru kompartımanı ne şirin, diye mırıldanırdı.

Bu süreçle bitirilmek istenen Altan daha da büyüdü. 3 yıl önce sadece eserleriyle tanınan usta yazarı, şimdi dünya duruşuyla da tanıyor.

Viyana Stephan meydanında ya da Frankfurt Kitap Fuarında meslektaşları posterini taşırken, her milletten insanın ilgi ve merakında bunu görmek mümkündü.

Babası Çetin Altan 3,5 yıl hapis yatmıştı. Kendisi ve kardeşi de zindanı gördü. Yolun kaderi bu.

Seleflerinden ibret almayan bugünkü muktedirler daha merhametsiz, vicdansız ve insafsız çıktı. Muhalif kim varsa cüzzamlı muamelesi yapıyor. En küçük eleştiriye tahammülleri yok.

Umalım ki Altan ve Ilıcak’ın hapisten çıkması bir işaret fişeği olsun. Adil hakim ve savcılar, iktidarın zindanda haksızca tuttuğu binlerce masum için de benzer kararlar almalı.

[İbrahim Karayeğen] 10.11.2019 [Kronos.News]

Kâğıttan flüt [Ahmet Altan]

Dünyadaki en korkunç şey, senin kaderini elinde tutan bir adamın dehşet verici gücüyle karşılaşmaktır. Seni öldürebilir, seni hapsedebilir, seni sürgüne gönderebilir ya da seni özgür bırakabilir. Böyle birinin seni hapsetmesiyle serbest bırakması, sonuçları çok farklı olsa da, aynı ölçüde ezicidir. Çünkü senin hiç söz hakkın yoktur. Bunu yapabilen insanlar genellikle bir cüppe giyer ve yüksek bir kürsüde otururlar. Onlara yargıç denir.

Bir insanın böylesine insanüstü bir güce sahip olmasının tek bağışlanacak yanı, bunu haklı bir şekilde kullanması olabilir ancak.

Peki, böyle bir güç, haklılığa hiç aldırmazsa ne olacak?

Hemingway’in Silahlara Veda kitabında İtalyan ordusunun bozguna uğradığı bir dönemde, bir mağarada askerleri yargılayan askerî yargıçları anlattığı bir sahne vardır, verdikleri kararın kendi kaderlerini asla etkilemeyeceğine emin bir aldırmazlıkla, her kararda şapkalarını giyip, selam vererek insanları ölüme mahkûm ederler. Rock Hudson’la Vittorio de Sica’nın oynadığı filmde de bu sahne müthiştir. Kararlarını verir ve insanları idam mangasının önüne gönderirler.

Epeyce uzun süren bir hapislik döneminde çeşitli defalar yargıç karşısına çıktım, anlattıklarımı dinlemediler bile, ben suçsuzluğumu anlatan kanıtları sıraladıkça, onlar aynı suçlamaları sanki ben hiç konuşmamışım, hiçbir şey söylememişim gibi tekrarladılar. Önce beni müebbete mahkûm ettiler, sonra on buçuk yıla mahkûm oldum ve beni tahliye ettiler.

Bu yazıyı yazarken, tahliyeme savcının itirazı sonucunda bir yargıcın vereceği yeni kararı bekliyorum, yeniden hapse de atabilirler.

Ben hem müebbet hapse mahkûm olduğumu hem de tahliye olduğumu aynı yargıcın ağzından farklı zamanlarda duydum. Tahliye edilmek de beni müebbete mahkûm olmak kadar bunalttı çünkü hakkımda bir karar verme yetkisine sahip olmaması gereken birileri tarafından serbest bırakıldığımı biliyordum.

Ben hapisten çıktım ama binlerce masum insan hapiste kaldı.

O demir parmaklıklar ve kalın duvarlar cangılından çıktığımda ardımda çaresiz insanlar bıraktım.

Üç yıldan fazla bir zaman küçük bir hücrede iki mahkûmla birlikte kaldım, hiçbir suçları yoktu, söylediklerini kimse dinlemiyordu, defalarca suçsuz olduklarını anlatmalarına rağmen Silahlara Veda’daki yargıçlara benzeyen birileri tarafından mahkûm edildiler.

Aralarından biri oğlumla aynı yaştaydı, tutuklandığında yeni evlenmişti. Dindardı ama aynı zamanda felsefeye ve bilimsel araştırmalara da meraklıydı.

Müthiş bir el becerisi vardı, imkânların çok kısıtlı olduğu yerde akla gelmeyen malzemelerden akla gelmeyecek şeyler yapardı. Tuz paketlerinden dumbbell, çatallardan mandal, çay kaşıklarından cımbız yapabilirdi. Hapishane yemeklerine değişik malzemeler katarak yepyeni yemekler icat ederdi. Adı Selman’dı. Şikâyet etmenin, Tanrının çizdiği kadere karşı gelmek olduğunu düşünür ve asla şikâyet etmezdi.

Çeşitli nedenlerden dolayı hiç ziyaretçisi yoktu.

Bundan da şikâyet etmezdi.

Bir gün plastik masada yeni romanım Hayat Hanım’ı yazarken avludan bir müzik sesi duydum. Bir flüt sesi. Avluya çıktım. Selman sırtını duvara dayamış, gözlerini kapamış elindeki flütü çalıyordu. Çevredeki hücrelerde sesler kesildi. Herkes bu beklenmedik müziği dinliyordu. Şarkı bittiğinde müthiş bir takırtı duyuldu. Çevre hücredekiler kantinden almış oldukları şekerlemeleri atıyordu bizim avluya. Bu, alkış ve “bis” anlamına geliyordu. Saatlerce çaldı Selman.

Avlu kapısı kapanınca, “bu flütü nereden buldun” dedim. Takvim kartonlarından yapmıştı. Elinde bir mezura olmadığı için deliklerin aralıklarını parmak hesabıyla belirlemiş, plastik bir soda şişesinin ağzını kesip flüte ağızlık olarak takmıştı.

Yeryüzünde hiçbir müzik aletinden duyulamayacak bir ses çıkıyordu flütünden, çok değişik ve biraz kalınca bir sesti, çalarken neredeyse hiç nota kaçırmıyordu.

Sadece kederli türküler değildi çaldıkları, bazen eğlenceli havalar da çalıyordu ama genellikle hüzünlü bir sese kayıyordu flütü.

Benim oğlum gibiydi.

Kimsesi gelmiyordu.

Bir tek kez bile yakınmadı.

Kâğıttan bir flüt yaptı. Sırtını duvara dayayıp onu çaldı.

Bir geceyarı hapishaneden çıktığımda bana ne hissettiğimi sordular, özgürlüğüne yıllar sonra kavuşan birinin sevindiğini duymak istiyorlardı, biraz üzgün olduğumu söyledim.

Binlerce masumu ve kâğıt flütüyle Selman’ı o duvarların ardında bırakmıştım.

Suçsuz olduklarını biliyordum ve gücüm onları kurtarmaya yetmiyordu, kimse onların anlattıklarını dinlemiyordu. Sadece yargıçlar değil neredeyse toplumun çok büyük bir kısmı, mağarada idam cezası veren o aldırmaz adamlara dönüşmüştü. Kasketlerini giyiyor, bir selam veriyor, idam mangasının önüne gönderiyor ve yeni kurbanlarına dönüyorlardı.

O mağarayı gördükten, masum mahkûmların çektiklerine tanıklık ettikten ve kâğıttan flütü dinledikten sonra o hapishaneden çok mutlu çıkmak mümkün değil. İnsan kendini bir büyük suçun yardakçısı gibi hissediyor. Hapishanede bir haksızlığımın kurbanıyken, dışarı çıktığında büyük bir haksızlığın suç ortağı oluyorsun.

Dünyadaki en korkunç şeyin senin kaderin hakkında karar verme gücüne sahip olan biriyle karşılaşmak olduğunu biliyorum, böyle bir güce sahip olanın senin hiçbir söylediğine aldırmamasının nasıl azap verdiğini, insanı nasıl aşağıladığını da biliyorum.

Kâğıttan bir flütten nasıl bir ses çıktığını, dinmemiş bir özlemi nasıl dile getirdiğini de biliyorum.

Yeniden tutuklanma ihtimalim olduğunu da biliyorum.

Ama Selman için tutuklanmak bir ihtimal değil, o zaten tutuklu.

Ve benim oğlumla yaşıt, tuzdan dumbbell, kâğıttan flüt yapıyor.

Gelen kimsesi yok.

Hiç şikâyet etmiyor.

Sadece sırtını duvara dayayıp, flütünü çalıyor.

[Ahmet Altan] 8.11.2019 [t24.com.tr]

”İnanıyorum şehit oldular ama onlara bir daha sarılamamak çok acı” [Ali Mirza Yazar]


Tarih 27 Eylül 2019’u gösterdiğinde, ‘Yunanistan’ın Sakız Adası açıklarında içinde 19 kişinin olduğu tekne battı’ haberi yüreklere kor gibi düştü. Kazadan büyük oğlu Bedirhan’la birlikte sağ kurtulan Aslan Oğuz Zenbil, eşi Meltem Zenbil (40), 12 yaşındaki oğlu Mustafa Said ve kayınvalidesi Kevser Sezer’i (58) kaybetti. Ciğerparelerini Sakız Adası’nda toprağa veren Oğuz Zenbil, ’’Hamdolsun cenazelerini bulabildim. Defnedebildim. Mezarlarını yaptırabildim. Sevdiklerinin cenazesine kavuşamayanlar da var’’ diyecek kadar mütevekkil. ’’İnanıyorum ki şehit oldular. Rüyalarında güzel görenler var. Kadere rızamız sonsuz. Ancak bir daha göremeyecek olma hissi insanı hüzünlendiriyor, içini acıtıyor.’’ diyor.

Belçika’nın Hasselt şehrinde açılan Tenkil Müzesi’nde eşi, evladı ve kayınvalidesine ait eşyaların sergilendiği bölümde Oğuz Zenbil ile konuşurken, röportajımız Zeynep Vildan’ın araya girmesiyle bölündü.

Takipçilerimizin Tr724’te yayımlanan hikayesinden tanıdığı Meriç’i protez ayaklarıyla 12 km yürüyerek geçen Zeynep Vildan, bastonuyla ağır ağır Oğuz Zenbil’in yanına geldi ve taziyede bulundu: ’’Onlar Rabbimin yanına gittiler. Rabbimin rızası için hicret eden insanlar yine Rabbimin rızası içinde vefat ettiler. Allahım acılarınızı azaltsın. Çok zor. Ben biliyorum.’’


Gözyaşlarıyla Zeynep Vildan’a sarılan Oğuz Zenbil, kendisine teşekkür edip dua istedi: ’’Gittikleri yer, durumları, şehitler yani. Bizimkisi onların vefatından öte ayrılık acısı. Onlara bir daha sarılamamak, insanın evladına sarılamayacak olması… bu yani. Onların hasreti… Sen de bizden dualarını esirgeme..’’

Yaşanan diyaloğa şahit olanlar ve Oğuz Zenbil gözyaşlarını tutamazken, Zeynep Vildan acılı babayı ’’Rabbim sana çok güzel bir yer verecek inşallah. Sabır edin. Cennetine alacak.’’’ ifadeleriyle teselli etti.

Oğuz Zenbil’e, kendilerini bu yolculuğa zorlayan şartları sorduğumuzda, ülkede yaşanan kıyım sürecinin boyutlarını gözler önüne seren şu ifadeleri sıraldı: 15 ay hapis yattım, kayınvalidemin davası devam ediyordu. Büyük ihtimalle ceza alacaktı. Artık bir daha hapis yatmak, evlatlarımızı anasız babasız bırakmak istemiyorduk. Özellikle küçük oğlum Mustafa Said rahmetli ‘Baba ayrılmayalım, hep beraber birlikte olalım istiyorum.’ diyordu. Cep telefonunu karıştırırken bir not buldum. Orada bir şeyler yazmış 24 Mart 2019’da. Annesi de not etmiş: ’’Telefonlarınızla oynamayın, televizyona bakmayın. Çocuklarınızla beraber olun. Çocuklarınızla ilgilenin.’’ Çok duygusal bir çocuktu ve çok etkileniyordu. Eşimin 10 ay, benim 15 ay cezaevinde kalmam bu süreci doğurdu. İçerisi yaşanacak yer değil. Özellikle de kayınvalidem ve eşim ‘gidelim’ diye bir karar alıyorlar. 22 Eylül’de Bursadan ayrıldık. 26 Eylül’de saat 9:30 gibi yola çıktık. 27 Eylül’de 00:30-01:00 arasında bindiğimiz tekne alabora oldu. 19 kişiydik. 7 kişiyi kaybettik. 4’ü 12 yaşındaki oğlum Mustafa Said’den de küçük çocuklardı. 5. çocuk benim oğlum Mustafa Said’di. Tekneye binmeden önce o küçük bebeği babasıyla battaniyede sallayıp uyuttuk. Geri kalanlar sağ ama sözün bittiği nokta, çok da bir şey söyleyemiyorum. Çok da birşey anlatamıyorum. Bizimkiler bir kefaret olsun, diğer acıların önüne geçecek bir set olsun. Rabbim kimseye bir daha böyle bir acı yaşatmasın. Evlat acısı, aile acısı.

Youtube kanalındaki ‘Merhaba ben Said her zaman müsait’ anonsuyla hatıralarda kalan Mustafa Said’i anlatmasını istediğimiz Oğuz Zenbil, ‘bir daha ayrılmama’ sözü verdiği evladını şöyle anlattı: ’’Mustafa Said’in Oyuncakları adında bir kanalı vardı. Çok güzel origami yapardı. Kartonlardan çakılar, evler üretirdi. Legoları çok severdi. Saatlerce onlarla uğraşır değişik şekiller yapardı. En son gelirken de karar vermiştik, 3D yazıcı alacaktık. Hatta bütün malzemelerini nereden alacağımızı da öğrenmişti. Ne şekilde çıkarılıyor, nasıl programlanıyor, bunları da öğrenmişti. 3D yazıcılarla yaptıklarını kanalında tanıtacaktı. Nasip olmadı. Çok güzel şiir yazardı. Karate yeşil kuşak sahibiydi. Cem Karaca, Barış Manço hayranıydı. Gitar kursuna yazdırmıştım. Bu süreç başlayınca gidemedi. İnşallah yurt dışında diyordum. Çok güzel karikatürleri vardı, çizimi çok iyiyidi. Öğretmenleri çok severdi. En çok üzüldüğü şey okulundan ayrılması olmuştu. Biz ona seni orada iyi bir okula vereceğiz yine iyi okullarda okuyacaksınız diye ümitlendirirken nasip olmadı…”


Cenazelerini Türkiye’ye bakan bir alanda defnetiklerini belirten Oğuz Zenbil, cenazelerine kavuşmuş olmalarına şükrettiğini vurguladı: ’’Tesellimiz o. Cenazelerimizi bulabildik. Sevdiklerini bulamayanlar var. Çok şükür namazlarını kıldık. Defnettik. En son kabirlerini de yaptık. Bu konuda duyarlı olan Yunanistan’a teşekkür ediyoruz. Bizimle oradayken de çok ilgilendiler.’’

Oğuz Zenbil, bundan sonraki hayatı için ise şunları dile getirdi: ’’Büyük oğlum Bedirhan’la beraberiz. O okula başladı. Ben dil kursuna başladım. Artık buradayız. Bakalım şartlar ne getirecek. Yeni bir hayat kuracağız. Rabbimin takdir ettiği süreyi yaşayıp, onların yanına gitmeyi bekleyeceğiz.’’

[Ali Mirza Yazar] 10.11.2019 [TR724]