Kırşehir Cezaevindeki kötü muamele yüzünden açlık grevindeki tutuklu Kürt öğrenciler, ailelerinden habersiz sevk edildikleri Kayseri 1 Nolu Cezaevinde yaşadıkları işkenceyi anlattı.
BOLD- Kırşehir E Tipi Kapalı Cezaevinde kötü muameleye karşı açlık grevinde olan tutuklu Kürk üniversite öğrencileri Cumali Yıldırım, Feyyaz Gürsoy, Ali Saday ve Emrah Kına, ailelerinden habersiz Kayseri 1 nolu cezaevine sevk edildi.
Cumali Yıldırım’ın dünkü telefon izni sırasında ablası Hacer Yıldırım’a söylemesi üzerine ailelerin sevkten haberi oldu. Hacer Yıldırım, kardeşi Cumali Yıldırım ve 3 arkadaşının, sevk edildikleri yeni cezaevinde maruz kaldığı kötü muameleyi yazdığı mektupla Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na anlattı.
Hacer Yıldırım kardeşinin ve diğer 3 öğrencinin yaşadığı kötü muameleyi kardeşi Cumali Yıldırım’ın ağzından şöyle anlattı: “Abla biz dün öğle saatlerinde Kayseri 1 nolu cezaevine sürgün edildik. Buraya geldiğimizde çıplak aramaya maruz kaldık bu çıplak arama neyin nesidir dedik. Biz çıplak arama yaptırmayız deyince darp ettiler. Gardiyanlar zorla üstümüzü çıkarmaya çalıştılar. Akşam gardiyanlar geldi ”ayakta sayım vereceksiniz” dedi. Biz ayakta sayım vermeyiz dedik ve direndik sonrasında 30-40 gardiyan birden içeri girdiler bizi darp ettiler. Kolumuzu ters çevirdiler. Biz daha dün geldik bizi şimdiden burada mahvettiler. Bize çok baskı yapıyorlar. Bize çok karışıyorlar. Abla acilen Ömer Faruk Gergerlioğlu ve diğer milletvekilleri sesimizi duyurun.”
AÇ AÇ DAYAK YEDİ
Öğrencilerin kötü muameleye karşı dönüşümlü açlık grevinde olduğunu söyleyen Hacer Yıldırım: ”Bu hafta kardeşim açlık grevindeydi . Aç aç işkenceye maruz kaldı dayak yedi” ifadelerini kullandı.
ÇIPLAK ARAMAYA DİRENDİKLERİ İÇİN
Hacer Yıldırım’dan gelen şikayetleri sosyal medya hesabından paylaşan Gergerlioğlu: ”Kırşehir cezaevindeki Kürt üniversite öğrencileri kötü muameleye karşı açlık grevindeydi. Bir kısmı Kayseri Bünyan, bir kısmı Tarsus cezaevine sürüldü. Çıplak aramaya direndiklerinden darp edildiler!!! Cumali Yıldırım Kırşehir cezaevinden Kayseri Bünyan cezaevine sürgün edildi” diye konuştu.
[Bold Medya] 17.9.2020
Türkiye’deki ağır hasta sayısının çokluğu bize ne söylüyor? | Salgın Bülteni
İsrail 2. dalgada karantina ilân eden ilk ülke oldu
Dünyada her 2 öğrenciden biri eğitimden mahrum
Pandemide vaka sayısı 30 milyona ulaştı
Yavuz Altun, pandemi gündemini Salgın Bülteni’nde özetliyor
17.9.2020 [TR724]
Dünyada her 2 öğrenciden biri eğitimden mahrum
Pandemide vaka sayısı 30 milyona ulaştı
Yavuz Altun, pandemi gündemini Salgın Bülteni’nde özetliyor
17.9.2020 [TR724]
Korona’nın giremediği tek köy! [M.Nedim Hazar]
Nedim Hazar ile Foto-6’nın objektifinden farklı gündem
1- Allahım babam bana mangal yapsın!
Çanakkale 18 Mart Ün. akademisyenlerinden Selçuk Türel, 4 yıldır hiçbir gerekçe gösterilmeden hücrede! Tutuklandığında 3,5 aylık olan kızı 4,5 y oldu. “Allahım inş babam gelir” diye dua eden çocukların hayatlarından çaldınız.
2- Majestelerinin savcısı!
Örnek verirken ağızlarından Hz. Ömer eksik olmaz ama bir tane ömer gibi yaşayanı göremezsiniz…
Zindana yolladığı binlerce masumu umursamadan krallar gibi tatil…
3- Kendinden sosyal mesafeli köy
İzmir’in Ödemiş ilçesine bağlı Lübbey köyü, yaklaşık 30 yıl önce elektrik ve geniş tarım arazisi olmaması nedeniyle terk edilmeye başlandı. Köyünden ayrılmayanlar ise zaman içerisinde hayatını kaybetti. Şu anda sadece 5 kişinin yaşadığı Lübbey, Koronavirüs salgınının yaşandığı dönemde de sessiz ve sakin görüntüsüyle dikkat çekiyor.“Köyde az kişi yaşıyor ama biz yine de maske takıyoruz”
Issız sokakların, yıkılan evlerin ve çok sayıda kedinin göze çarptığı Lübbey’de yaşayan 70 yaşındaki Mehmet Yavuz, “Köyde 5-6 kişi yaşıyor. Koronavirüs var, maskemizi takıyoruz. Genelde evde eşimle oturuyoruz. Ama hanımla araya mesafe koyuyoruz.” diyor.
4- Mezarlıkta bile açılmayan kelepçe
Mide kanseri tedavisi gördüğü hastanede vefat eden tıp öğrencisi Ayşe Koca’nın hapisteki babasına 4,5 saat cenaze izni verildi. Baba Ali Koca, kızını elleri kelepçeli defnetti.
5- Badanacı ablalar
6- Kıyamet provası mı?
[M.Nedim Hazar] 17.9.2020 [TR724]
1- Allahım babam bana mangal yapsın!
Çanakkale 18 Mart Ün. akademisyenlerinden Selçuk Türel, 4 yıldır hiçbir gerekçe gösterilmeden hücrede! Tutuklandığında 3,5 aylık olan kızı 4,5 y oldu. “Allahım inş babam gelir” diye dua eden çocukların hayatlarından çaldınız.
2- Majestelerinin savcısı!
Örnek verirken ağızlarından Hz. Ömer eksik olmaz ama bir tane ömer gibi yaşayanı göremezsiniz…
Zindana yolladığı binlerce masumu umursamadan krallar gibi tatil…
3- Kendinden sosyal mesafeli köy
İzmir’in Ödemiş ilçesine bağlı Lübbey köyü, yaklaşık 30 yıl önce elektrik ve geniş tarım arazisi olmaması nedeniyle terk edilmeye başlandı. Köyünden ayrılmayanlar ise zaman içerisinde hayatını kaybetti. Şu anda sadece 5 kişinin yaşadığı Lübbey, Koronavirüs salgınının yaşandığı dönemde de sessiz ve sakin görüntüsüyle dikkat çekiyor.“Köyde az kişi yaşıyor ama biz yine de maske takıyoruz”
Issız sokakların, yıkılan evlerin ve çok sayıda kedinin göze çarptığı Lübbey’de yaşayan 70 yaşındaki Mehmet Yavuz, “Köyde 5-6 kişi yaşıyor. Koronavirüs var, maskemizi takıyoruz. Genelde evde eşimle oturuyoruz. Ama hanımla araya mesafe koyuyoruz.” diyor.
4- Mezarlıkta bile açılmayan kelepçe
Mide kanseri tedavisi gördüğü hastanede vefat eden tıp öğrencisi Ayşe Koca’nın hapisteki babasına 4,5 saat cenaze izni verildi. Baba Ali Koca, kızını elleri kelepçeli defnetti.
5- Badanacı ablalar
6- Kıyamet provası mı?
[M.Nedim Hazar] 17.9.2020 [TR724]
Fenerbahçe bir Gökhan Keskin çıkaramadı! [Hasan Cücük]
Fenerbahçe’nin son yıllarda yaşadığı problemler oldukça fazla ama listenin başına stoper sorununu yazmak gerekir. Haziran 2018’de büyük umutlarla başlayan Ali Koç döneminin böyle bir noktaya gelmesinin en önemli sebebi de, stoperlerdi. Bu sebeple 2 yılda tam 8 tane stoper transfer edildi. Kadroya katılan son isim Demokratik Kongo Cumhuriyeti vatandaşı Marcel Tisserand. Alman ekibi Wolfsburg’dan transfer edilen Tisserand’ın göstereceği performans ise merak konusu.
Her futbolcu, futbola başladığı mevkide devam etmez hayatına. Beşiktaş’ın efsane isimlerinden Gökhan Keskin, siyah-beyazlı ekipteki ilk yıllarında orta sahanın ortasında oynardı. Samet Aybaba futbolu bırakınca Keskin, stoper mevkiine çekildi. Bu bölgede Türkiye’nin en iyilerinden biri oldu. Defansın bel kemiği hâline gelmekle kalmadı, 1986’da Trabzonspor’a attığı golle takımına şampiyonluğu getirerek hafızalara kazındı.
Keskin gibi orta sahada oynarken defansa çekilen bir başka isim, Alman futbolunun efsanesi Lothar Matthaus. 40 yaşına kadar top koşturan Matthaus, kariyerinin son yıllarında defanstaydı. Almanların bir diğer efsanesi Franz Bechenbauer de, orta sahadan libero mevkiine geçmiş, oyunu daha geriden yönlendirerek Alman futbolunda devrim yapmıştı.
JAİLSON VE OZAN TUFAN
Fenerbahçe, kadroda mevcut stoperlerden beklediği verimi bulamayınca sürekli yeni transferlere yöneldi. Alınan oyuncular vasatı aşamadı. Bu kez teknik adamların aklına, orta sahadaki oyuncuları stoper mevkiine çekmek geldi. Ama sonuç değişmedi. Orta saha oyuncusu Jailson, defansta görev verilen her maçta adeta “Ben burada oynayamam!” diye isyan etti. Rakibi karşılamada ve ilk müdahalelerdeki hataları puan kayıplarına mal oldu. Özellikle Ersun Yanal, Jailson’da ısrarcıydı. Sadece o da değil. Ozan Tufan da bazı maçlarda stopere çekildi. Acemisi oldukları bölgede, hata üstüne hata yaptılar.
Bu isimlerden bir Gökhan Keskin çıkmayınca yeniden transfere yoğunlaşıldı. Ancak burada da başarı gelmedi. Phillip Cocu da, Ersun Yanal da, nokta atışı bir stoper transferi gerçekleştiremedi. Yeni teknik direktör Erol Bulut ise devşirme stoperler yerine, herkesi mevkiinde oynatma arzusunda. İlk maçta Serdar Aziz ve Zanka ikilisiyle stoper hattı kuran Bulut’un kafasındaki ideal isimlerin bu ikili olmadığı açık.
TRANSFERLER DE İŞE YARAMADI
Geçen sezon Fenerbahçe stoper mevkiine Adil Rami ve Zanka’yı almıştı. Rami, Fransa’nın ikinci kez kupaya uzandığı 1998 Dünya Kupası kadrosundaydı, tecrübeliydi. Ancak son yıllarda sahadaki performansından çok magazin haberleri konuşuluyordu. Kadıköy’e gelmeden evvel 6 ay ayağına top değmedi. Nitekim Adil Rami sadece bir maçta 45 dakika forma giyebildi. Gidişiyle taraftarlar rahat bir nefes aldı.
İngiltere’nin Huddersfield ekibinden gelen Danimarkalı Zanka ise yaptığı basit hatalar ve yavaşlığı ile eleştirildi. Topu oyuna sokmada beceriksizdi. 14 maçta ilk 11’de sahaya çıktı fakat yaptığı hatalarla gözden düşünce yedek kulübesine çekildi. Ardından yarım sezonluğuna Fortuna Düsseldorf’a kiralık gönderildi.
Zanka ve Adil Rami’den umduğunu bulamayan Fenerbahçe, devre arasında Simon Falette’yi kiralık olarak takıma kazandırdı. Eintracht Frankfurt’tan gelen oyuncu, ikinci yarıda hemen her maçta farklı bir isimle stoper hattındaydı. Performansı, maalesef kalıcı olmasına yetmedi.
YENİ İKİLİ LEMOS VE TİSSERAND
2018-19 yaz transfer sezonunda takıma büyük umutlarla katılan Diego Reyes, 8 maç oynayabildi ve zaten kötü başlayan sezonun en büyük hüsranlarından birine dönüştü. Devre arasında İspanyol kulübü Leganes’e kiralandı. Sezon başında ise Meksika’nın Tigres takımına yollandı. Ocak 2019’da iki stoper daha geldi takıma. Biri Galatasaray’dan bedelsiz gelen Serdar Aziz, diğeri Yeni Malatyaspor’da gösterdiği performansla ilgi toplayan Sadık Çiftpınar’dı. Ancak Sadık, gelir gelmez yaşadığı sakatlıkla uzun süre formadan ayrı kalacaktı. Serdar Aziz ise sakatlık yaşamadığı dönemlerde, ilk 11’de kendine yer bulmayı başardı.
Stoper sorunu Fenerbahçe’nin başını ağrıtmayı sürdürürken bu transfer sezonunda kadroya önce Mauricio Lemos, ardından Marcel Tisserand katıldı. Şu an Fenerbahçe’de 5 stoper var: Serdar Aziz, Sadık, Zanka, Lemos ve Tisserand. Sadece 2’si ilk 11’de sahaya çıkacak. İlk maçta Zanka-Serdar ikilisi vardı ancak yeni transferlerin ileriki maçlarda görev alması bekleniyor.
Cocu ve Ersun Yanal, bu problemi çözemeden gitti. Bakalım Erol Bulut üstesinden gelebilecek mi? Yoksa selefleri gibi devre arasında transfer mi isteyecek? Belki de orta sahadan stoper devşirecektir… Bunu zaman gösterecek.
[Hasan Cücük] 17.9.2020 [TR724]
Her futbolcu, futbola başladığı mevkide devam etmez hayatına. Beşiktaş’ın efsane isimlerinden Gökhan Keskin, siyah-beyazlı ekipteki ilk yıllarında orta sahanın ortasında oynardı. Samet Aybaba futbolu bırakınca Keskin, stoper mevkiine çekildi. Bu bölgede Türkiye’nin en iyilerinden biri oldu. Defansın bel kemiği hâline gelmekle kalmadı, 1986’da Trabzonspor’a attığı golle takımına şampiyonluğu getirerek hafızalara kazındı.
Keskin gibi orta sahada oynarken defansa çekilen bir başka isim, Alman futbolunun efsanesi Lothar Matthaus. 40 yaşına kadar top koşturan Matthaus, kariyerinin son yıllarında defanstaydı. Almanların bir diğer efsanesi Franz Bechenbauer de, orta sahadan libero mevkiine geçmiş, oyunu daha geriden yönlendirerek Alman futbolunda devrim yapmıştı.
JAİLSON VE OZAN TUFAN
Fenerbahçe, kadroda mevcut stoperlerden beklediği verimi bulamayınca sürekli yeni transferlere yöneldi. Alınan oyuncular vasatı aşamadı. Bu kez teknik adamların aklına, orta sahadaki oyuncuları stoper mevkiine çekmek geldi. Ama sonuç değişmedi. Orta saha oyuncusu Jailson, defansta görev verilen her maçta adeta “Ben burada oynayamam!” diye isyan etti. Rakibi karşılamada ve ilk müdahalelerdeki hataları puan kayıplarına mal oldu. Özellikle Ersun Yanal, Jailson’da ısrarcıydı. Sadece o da değil. Ozan Tufan da bazı maçlarda stopere çekildi. Acemisi oldukları bölgede, hata üstüne hata yaptılar.
Bu isimlerden bir Gökhan Keskin çıkmayınca yeniden transfere yoğunlaşıldı. Ancak burada da başarı gelmedi. Phillip Cocu da, Ersun Yanal da, nokta atışı bir stoper transferi gerçekleştiremedi. Yeni teknik direktör Erol Bulut ise devşirme stoperler yerine, herkesi mevkiinde oynatma arzusunda. İlk maçta Serdar Aziz ve Zanka ikilisiyle stoper hattı kuran Bulut’un kafasındaki ideal isimlerin bu ikili olmadığı açık.
TRANSFERLER DE İŞE YARAMADI
Geçen sezon Fenerbahçe stoper mevkiine Adil Rami ve Zanka’yı almıştı. Rami, Fransa’nın ikinci kez kupaya uzandığı 1998 Dünya Kupası kadrosundaydı, tecrübeliydi. Ancak son yıllarda sahadaki performansından çok magazin haberleri konuşuluyordu. Kadıköy’e gelmeden evvel 6 ay ayağına top değmedi. Nitekim Adil Rami sadece bir maçta 45 dakika forma giyebildi. Gidişiyle taraftarlar rahat bir nefes aldı.
İngiltere’nin Huddersfield ekibinden gelen Danimarkalı Zanka ise yaptığı basit hatalar ve yavaşlığı ile eleştirildi. Topu oyuna sokmada beceriksizdi. 14 maçta ilk 11’de sahaya çıktı fakat yaptığı hatalarla gözden düşünce yedek kulübesine çekildi. Ardından yarım sezonluğuna Fortuna Düsseldorf’a kiralık gönderildi.
Zanka ve Adil Rami’den umduğunu bulamayan Fenerbahçe, devre arasında Simon Falette’yi kiralık olarak takıma kazandırdı. Eintracht Frankfurt’tan gelen oyuncu, ikinci yarıda hemen her maçta farklı bir isimle stoper hattındaydı. Performansı, maalesef kalıcı olmasına yetmedi.
YENİ İKİLİ LEMOS VE TİSSERAND
2018-19 yaz transfer sezonunda takıma büyük umutlarla katılan Diego Reyes, 8 maç oynayabildi ve zaten kötü başlayan sezonun en büyük hüsranlarından birine dönüştü. Devre arasında İspanyol kulübü Leganes’e kiralandı. Sezon başında ise Meksika’nın Tigres takımına yollandı. Ocak 2019’da iki stoper daha geldi takıma. Biri Galatasaray’dan bedelsiz gelen Serdar Aziz, diğeri Yeni Malatyaspor’da gösterdiği performansla ilgi toplayan Sadık Çiftpınar’dı. Ancak Sadık, gelir gelmez yaşadığı sakatlıkla uzun süre formadan ayrı kalacaktı. Serdar Aziz ise sakatlık yaşamadığı dönemlerde, ilk 11’de kendine yer bulmayı başardı.
Stoper sorunu Fenerbahçe’nin başını ağrıtmayı sürdürürken bu transfer sezonunda kadroya önce Mauricio Lemos, ardından Marcel Tisserand katıldı. Şu an Fenerbahçe’de 5 stoper var: Serdar Aziz, Sadık, Zanka, Lemos ve Tisserand. Sadece 2’si ilk 11’de sahaya çıkacak. İlk maçta Zanka-Serdar ikilisi vardı ancak yeni transferlerin ileriki maçlarda görev alması bekleniyor.
Cocu ve Ersun Yanal, bu problemi çözemeden gitti. Bakalım Erol Bulut üstesinden gelebilecek mi? Yoksa selefleri gibi devre arasında transfer mi isteyecek? Belki de orta sahadan stoper devşirecektir… Bunu zaman gösterecek.
[Hasan Cücük] 17.9.2020 [TR724]
Türkiye özgür bir ülke değil miymiş? [Yavuz Altun]
Hollanda Başbakanı Mark Rutte ne zaman bisikletiyle makamına gidip gelirken poz verse, bizi bir heyecan sarıyor. “Bakın medeni ülkelerde böyle olur işte!” diye sevindirik oluyoruz.
Çünkü bizim “liderlerimiz” uzaydan bile görülebilecek uzunlukta konvoylarla dolaşıyorlar. Araçlarının zırhlı olması yetmiyor, önlerinde arkalarında bir düzine koruma aracı oluyor. O da kesmiyor, motosikletli polisler önden yol açıyor, gelip geçecekleri yol güzergâhı önceden tutuluyor, temizleniyor, trafik akışı kontrol altına alınıyor.
Toplumda bu uygulamaların “güvenlik” gerekçesiyle yapıldığı algısı var. Nitekim İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da, geçenlerde bu bisiklet polemiğine katıldı, şehirlerarası yollarda gösteri yürüyüşü yasağını iptal eden Anayasa Mahkemesi başkanına veriştirdi:
“Anayasa Mahkemesi karar veriyor. FETÖ’cüler girsin, PKK’lılar girsin ne olacak. Anayasa Mahkemesi Başkanı’na buradan söylüyorum. Madem özgür bir ülkeyiz, ana caddelerde, sokaklarda özgürce yürüyüş hakkının ortadan kaldırılmasını onayladınız. Polis koruması almana gerek yok. Bisikletinle işe git gel bakalım.”
Soylu’ya göre “özgür bir ülke” değiliz demek ki. Yani Hollandalı başbakan işine bisikletle gidip gelebilir, çünkü onlar özgür bir ülke. Fakat biz değiliz. Bunu bildiğimiz iyi oldu.
Demek ki, devletimiz terör örgütleri yüzünden özgürlüklerimizi peyderpey elimizden alıyor, sokakta rahatça dolaşamayacak, sosyal medyada istediğimizi söyleyemeyecek noktaya getiriyormuş bizi. Peki, ne zaman özgür ülke oluruz tahminen?
Ben söyleyeyim, Soylu ve benzerleri ülkeyi yönettiği müddetçe, zor. Çünkü onlar “özgür olmadığımızda” kendilerini önemli hissedebiliyorlar ancak. Bu masalı çok seviyorlar. Var olmayan terör örgütlerinden var olmayan terör tehditleri alıp konvoy konvoy büyüyorlar. “Beka meselesi” diyerek koltukta kalıyor, “biz gidersek terör örgütleri gelir” propagandası yapıyorlar.
Evet, Türkiye’nin bir terör sorunu var. Bunu reddetmek anlamsız. O yüzden her devlet görevlisi bisikletle işine gidemeyebilir. Nitekim ABD’nin “dünyanın jandarması” misyonu liderlerinin yüksek güvenlik önlemleriyle yaşamasına sebep oluyor. Bir ABD başkanını da işine bisikletle gelip giderken görmek pek mümkün değil. (Ayrıca Mark Rutte’nin bisiklete binerek işine gittiği Hollanda’da bisiklet günlük hayatın, yaşam kültürünün önemli bir parçası. Türkiye’de böyle bir alışkanlık zaten yok.)
Gelgelelim, Türkiye’nin milli güvenlik meselesi yakın zamana kadar sadece bir iç meseleydi. Güneydoğu’da PKK, metropollerde bir takım aşırı sol örgütler… 2002’de iktidara gelen AKP ile birlikte, terör sorunları bölgeselleşti. Ankara’nın göbeğinde, suç Cemaat’e atılmaya çalışılsa da muhtemelen bir El Nusra sempatizanı, Rus büyükelçisini öldürdü. IŞİD, Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde, tıpkı Suriye’de, Irak’ta örgütlenir gibi örgütlenebiliyor. İktidarın yönetmekte zorlandığı göçmen meselesi, tarihteki örneklerine bakarsak, ilerleyen yıllarda mafyatik yapılanmalara ya da terör eylemlerine gebe.
Yani eğer hükümetimiz şu anda ülkedeki terör tehdidinin başına balyoz indirdiğini düşünüyorsa, büyük bir yanılgı içinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Ama aslında Soylu’nun demek istediği, AKP sempatizanlarının da inandığı mesele şu: Türkiye çok büyük bir potansiyele sahip olduğu için bütün dünya ülkemizi durdurmak, karıştırmak için plan üstüne plan yapıyor. Devletimiz de bu planlara karşı gözüpek davranmaya çalışıyor. Bu esnada özgürlüklerimiz kısıtlanmış olabilir, bazı haklarımızı kaybetmiş olabilir, hatta fakirleşmiş de olabiliriz. Ama özgür ve bağımsız olmak istiyorsak, bu acı şerbeti içmek zorundayız.
Tarihte bu sopayı gösteren ilk siyasi parti AKP değil. İlk iktidar da değil. Geçen gün idrak ettiğimiz 12 Eylül darbesinin en büyük “meşruiyet kaynağı” da sokaklardaki anarşiydi hatırlarsanız. 1990’lardaki asker-polis şiddet rejiminin de “hikmet-i hükümeti” olarak PKK tehlikesi gösteriliyordu.
1970’lerde gerçekten de sokakta anarşi vardı. Hemen her gün birileri ölüyordu. Üniversitler ve sokaklar tehlikeli yerler hâline gelmişti. Hatta o dönemki fabrika sahipleriyle oturup konuşsanız, bazı işçilerin “sendikacılık” adı altında işyerlerinde “terör estirdiğini” söyleyecektir. Kulak verseniz, hak verebileceğiniz hikâyeler de bulabilirsiniz.
Ama bu Türkiye’ye özgü bir durum değil. Dünyada ilk defa terör eylemi Türkiye topraklarında yaşanmadı. Hatta diyebiliriz ki, bir yöntem olarak terör de Avrupa’da doğup dünyaya ihraç edildi. İngiltere’de, yüz yıl boyunca ayrılıkçı İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) terör eylemleri yaptı. İspanya’da Bask Yurdu ve Özgürlük (ETA) örgütü, yakın zamana kadar ciddi bir baş ağrısıydı.
Üstelik bu örgütler, şehirlerde ses getirebilmek için çoğu zaman doğrudan sivilleri hedef alıyordu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Soğuk Savaş, sadece Türkiye’yi değil, hemen her ülkeyi “sağcılar ve solcular” olarak ikiye böldü. Hatta sağ ve sol içinde farklı fraksiyonlar oluştu. Bu fraksiyonlar arası kavgalar, bazen sağ-sol meselesinden daha ciddiydi. Şiddet ve anarşi, o yıllarda bugüne kıyasla hayli meşru kavramlardı. Bugünkünden çok daha ciddi bir kutuplaşma yaşandı.
1990’a kadar Almanya, iki parçaydı. Avrupa’nın doğusunda Sovyetler Birliği hâkimdi. 1940’larda Londra sokaklarına Alman uçaklarından bombalar yağıyordu. Fransa, Nazi işgali altındaydı. Bunlar, yaşandı. Soğuk Savaş döneminde, birçok Batı ülkesinde akademisyenler, yazarlar, gazeteciler açık açık Sovyet propagandası yaptı, Marksizm övdü. Hatta bu düşünceler politik alana da taşındı ve Avrupa’da refah devleti dediğimiz modelin doğuşuna sebep oldu. Hiç kimse, “Bu terör ağzıdır” diyerek bu sesleri tamamen susturmadı. (Belki istedi, fakat başarılı olamadı.)
Toplumlar, farklı kültürel dokulara, kendi tarihî hikâyelerine sahip olsalar da, benzer problemler üretiyorlar. Asıl fark ise, bu problemlere karşı verdikleri tepkilerde ortaya çıkıyor.
1960’larda ABD’de insan hakları mücadelesi, sokaklarda verildi. O dönemin FBI direktörü J. Edgar Hoover, Amerikalı siyahların liderlerini takip ettiriyor, konuşmalarını dinletiyor, en ufak hatalarında alaşağı etmek için fırsat kolluyordu. Hoover’a sorsanız, ünlü insan hakları savunucusu Martin Luther King bir “teröristti”.
Bugün Amerika’da her yıl Ocak ayında “Martin Luther King (MLK) günü” kutlanıyor. Üstelik bu kutlamayı resmiyete büründüren yasanın altında Cumhuriyetçi Başkan Ronald Reagan’ın imzası var. Ona sorsanız MLK çok da matah bir adam değildir ama siyahların sokakla siyaseti birleştiren muhalefeti, Reagan’ı böyle bir adım atmaya zorlayacaktı. Sebebi ne olursa olsun, bu kararın verilmiş olması, toplumun demokrasiye inancını diri tutması için önemliydi.
2015 yapımı Trumbo filmini izlemişsinizdir. Senatör Joseph McCarty’nin “komünist avı” düzinelerce sanatçıyı işsiz bırakmış, damgalananlar sosyal çevrelerini kaybetmişlerdi. Hayli başarılı bir senarist olan Dalton Trumbo, kendi adıyla senaryo yazamaz durumdaydı. Bu etkili boykotu, Trumbo’nun senaryosunu yazdığı ve yapımcının cesaret gösterip jenerikte Trumbo’ya yer verdiği Spartaküs filminin gösterimine giden Başkan John F. Kennedy bozmuştu.
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunu ortak bir düşmana karşı verilen Kurtuluş Savaşı ile başlattı. Ama birlik olamadı. ABD, henüz genç bir devletken yaklaşık 750 bin askerin hayatını kaybettiği bir iç savaş yaşadı ve onun külleri üzerine geleceğini inşa etti. Birliğini güçlendirdi.
İç savaş döneminin ABD Başkanı Abraham Lincoln, çatışmaların sona erdiği dönemde her iki taraftan ölen askerleri kahramanlaştıran konuşmalar yapmış, husumeti beslemek yerine Amerika için “özgürlük” temelli yeni bir rota tayin etmişti.
Türkiye’deki problemler, Amerika’daki kuzey-güney ayrımının getirdiği kutuplaşma, siyahlara ve yeni dalga göçmenlere yönelik ırkçılık, küresel terörün hedefi olmanın getirdiği zorluklar, hemen her jenerasyonda yeni ve büyük bir savaşın parçası olmak gibi meselelerin yanında devede kulak kalır.
Sürekli suçu “dış güçlere” atıp kendi içinde ego savaşları vermek yerine, belki de dışarıya bakıp ibret alması gerekiyordur Türkiye’nin liderlerinin de. Öğrenmekten zarar gelmez. Özgür bir ülke değilsek, her gün yeni bir krize uyanıyorsak, burada suç hiç kimsenin, hatta terör örgütlerinin bile değil bugüne kadar yönetenlerindir.
[Yavuz Altun] 17.9.2020 [TR724]
Çünkü bizim “liderlerimiz” uzaydan bile görülebilecek uzunlukta konvoylarla dolaşıyorlar. Araçlarının zırhlı olması yetmiyor, önlerinde arkalarında bir düzine koruma aracı oluyor. O da kesmiyor, motosikletli polisler önden yol açıyor, gelip geçecekleri yol güzergâhı önceden tutuluyor, temizleniyor, trafik akışı kontrol altına alınıyor.
Toplumda bu uygulamaların “güvenlik” gerekçesiyle yapıldığı algısı var. Nitekim İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da, geçenlerde bu bisiklet polemiğine katıldı, şehirlerarası yollarda gösteri yürüyüşü yasağını iptal eden Anayasa Mahkemesi başkanına veriştirdi:
“Anayasa Mahkemesi karar veriyor. FETÖ’cüler girsin, PKK’lılar girsin ne olacak. Anayasa Mahkemesi Başkanı’na buradan söylüyorum. Madem özgür bir ülkeyiz, ana caddelerde, sokaklarda özgürce yürüyüş hakkının ortadan kaldırılmasını onayladınız. Polis koruması almana gerek yok. Bisikletinle işe git gel bakalım.”
Soylu’ya göre “özgür bir ülke” değiliz demek ki. Yani Hollandalı başbakan işine bisikletle gidip gelebilir, çünkü onlar özgür bir ülke. Fakat biz değiliz. Bunu bildiğimiz iyi oldu.
Demek ki, devletimiz terör örgütleri yüzünden özgürlüklerimizi peyderpey elimizden alıyor, sokakta rahatça dolaşamayacak, sosyal medyada istediğimizi söyleyemeyecek noktaya getiriyormuş bizi. Peki, ne zaman özgür ülke oluruz tahminen?
Ben söyleyeyim, Soylu ve benzerleri ülkeyi yönettiği müddetçe, zor. Çünkü onlar “özgür olmadığımızda” kendilerini önemli hissedebiliyorlar ancak. Bu masalı çok seviyorlar. Var olmayan terör örgütlerinden var olmayan terör tehditleri alıp konvoy konvoy büyüyorlar. “Beka meselesi” diyerek koltukta kalıyor, “biz gidersek terör örgütleri gelir” propagandası yapıyorlar.
Evet, Türkiye’nin bir terör sorunu var. Bunu reddetmek anlamsız. O yüzden her devlet görevlisi bisikletle işine gidemeyebilir. Nitekim ABD’nin “dünyanın jandarması” misyonu liderlerinin yüksek güvenlik önlemleriyle yaşamasına sebep oluyor. Bir ABD başkanını da işine bisikletle gelip giderken görmek pek mümkün değil. (Ayrıca Mark Rutte’nin bisiklete binerek işine gittiği Hollanda’da bisiklet günlük hayatın, yaşam kültürünün önemli bir parçası. Türkiye’de böyle bir alışkanlık zaten yok.)
Gelgelelim, Türkiye’nin milli güvenlik meselesi yakın zamana kadar sadece bir iç meseleydi. Güneydoğu’da PKK, metropollerde bir takım aşırı sol örgütler… 2002’de iktidara gelen AKP ile birlikte, terör sorunları bölgeselleşti. Ankara’nın göbeğinde, suç Cemaat’e atılmaya çalışılsa da muhtemelen bir El Nusra sempatizanı, Rus büyükelçisini öldürdü. IŞİD, Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde, tıpkı Suriye’de, Irak’ta örgütlenir gibi örgütlenebiliyor. İktidarın yönetmekte zorlandığı göçmen meselesi, tarihteki örneklerine bakarsak, ilerleyen yıllarda mafyatik yapılanmalara ya da terör eylemlerine gebe.
Yani eğer hükümetimiz şu anda ülkedeki terör tehdidinin başına balyoz indirdiğini düşünüyorsa, büyük bir yanılgı içinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Ama aslında Soylu’nun demek istediği, AKP sempatizanlarının da inandığı mesele şu: Türkiye çok büyük bir potansiyele sahip olduğu için bütün dünya ülkemizi durdurmak, karıştırmak için plan üstüne plan yapıyor. Devletimiz de bu planlara karşı gözüpek davranmaya çalışıyor. Bu esnada özgürlüklerimiz kısıtlanmış olabilir, bazı haklarımızı kaybetmiş olabilir, hatta fakirleşmiş de olabiliriz. Ama özgür ve bağımsız olmak istiyorsak, bu acı şerbeti içmek zorundayız.
Tarihte bu sopayı gösteren ilk siyasi parti AKP değil. İlk iktidar da değil. Geçen gün idrak ettiğimiz 12 Eylül darbesinin en büyük “meşruiyet kaynağı” da sokaklardaki anarşiydi hatırlarsanız. 1990’lardaki asker-polis şiddet rejiminin de “hikmet-i hükümeti” olarak PKK tehlikesi gösteriliyordu.
1970’lerde gerçekten de sokakta anarşi vardı. Hemen her gün birileri ölüyordu. Üniversitler ve sokaklar tehlikeli yerler hâline gelmişti. Hatta o dönemki fabrika sahipleriyle oturup konuşsanız, bazı işçilerin “sendikacılık” adı altında işyerlerinde “terör estirdiğini” söyleyecektir. Kulak verseniz, hak verebileceğiniz hikâyeler de bulabilirsiniz.
Ama bu Türkiye’ye özgü bir durum değil. Dünyada ilk defa terör eylemi Türkiye topraklarında yaşanmadı. Hatta diyebiliriz ki, bir yöntem olarak terör de Avrupa’da doğup dünyaya ihraç edildi. İngiltere’de, yüz yıl boyunca ayrılıkçı İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) terör eylemleri yaptı. İspanya’da Bask Yurdu ve Özgürlük (ETA) örgütü, yakın zamana kadar ciddi bir baş ağrısıydı.
Üstelik bu örgütler, şehirlerde ses getirebilmek için çoğu zaman doğrudan sivilleri hedef alıyordu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Soğuk Savaş, sadece Türkiye’yi değil, hemen her ülkeyi “sağcılar ve solcular” olarak ikiye böldü. Hatta sağ ve sol içinde farklı fraksiyonlar oluştu. Bu fraksiyonlar arası kavgalar, bazen sağ-sol meselesinden daha ciddiydi. Şiddet ve anarşi, o yıllarda bugüne kıyasla hayli meşru kavramlardı. Bugünkünden çok daha ciddi bir kutuplaşma yaşandı.
1990’a kadar Almanya, iki parçaydı. Avrupa’nın doğusunda Sovyetler Birliği hâkimdi. 1940’larda Londra sokaklarına Alman uçaklarından bombalar yağıyordu. Fransa, Nazi işgali altındaydı. Bunlar, yaşandı. Soğuk Savaş döneminde, birçok Batı ülkesinde akademisyenler, yazarlar, gazeteciler açık açık Sovyet propagandası yaptı, Marksizm övdü. Hatta bu düşünceler politik alana da taşındı ve Avrupa’da refah devleti dediğimiz modelin doğuşuna sebep oldu. Hiç kimse, “Bu terör ağzıdır” diyerek bu sesleri tamamen susturmadı. (Belki istedi, fakat başarılı olamadı.)
Toplumlar, farklı kültürel dokulara, kendi tarihî hikâyelerine sahip olsalar da, benzer problemler üretiyorlar. Asıl fark ise, bu problemlere karşı verdikleri tepkilerde ortaya çıkıyor.
1960’larda ABD’de insan hakları mücadelesi, sokaklarda verildi. O dönemin FBI direktörü J. Edgar Hoover, Amerikalı siyahların liderlerini takip ettiriyor, konuşmalarını dinletiyor, en ufak hatalarında alaşağı etmek için fırsat kolluyordu. Hoover’a sorsanız, ünlü insan hakları savunucusu Martin Luther King bir “teröristti”.
Bugün Amerika’da her yıl Ocak ayında “Martin Luther King (MLK) günü” kutlanıyor. Üstelik bu kutlamayı resmiyete büründüren yasanın altında Cumhuriyetçi Başkan Ronald Reagan’ın imzası var. Ona sorsanız MLK çok da matah bir adam değildir ama siyahların sokakla siyaseti birleştiren muhalefeti, Reagan’ı böyle bir adım atmaya zorlayacaktı. Sebebi ne olursa olsun, bu kararın verilmiş olması, toplumun demokrasiye inancını diri tutması için önemliydi.
2015 yapımı Trumbo filmini izlemişsinizdir. Senatör Joseph McCarty’nin “komünist avı” düzinelerce sanatçıyı işsiz bırakmış, damgalananlar sosyal çevrelerini kaybetmişlerdi. Hayli başarılı bir senarist olan Dalton Trumbo, kendi adıyla senaryo yazamaz durumdaydı. Bu etkili boykotu, Trumbo’nun senaryosunu yazdığı ve yapımcının cesaret gösterip jenerikte Trumbo’ya yer verdiği Spartaküs filminin gösterimine giden Başkan John F. Kennedy bozmuştu.
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunu ortak bir düşmana karşı verilen Kurtuluş Savaşı ile başlattı. Ama birlik olamadı. ABD, henüz genç bir devletken yaklaşık 750 bin askerin hayatını kaybettiği bir iç savaş yaşadı ve onun külleri üzerine geleceğini inşa etti. Birliğini güçlendirdi.
İç savaş döneminin ABD Başkanı Abraham Lincoln, çatışmaların sona erdiği dönemde her iki taraftan ölen askerleri kahramanlaştıran konuşmalar yapmış, husumeti beslemek yerine Amerika için “özgürlük” temelli yeni bir rota tayin etmişti.
Türkiye’deki problemler, Amerika’daki kuzey-güney ayrımının getirdiği kutuplaşma, siyahlara ve yeni dalga göçmenlere yönelik ırkçılık, küresel terörün hedefi olmanın getirdiği zorluklar, hemen her jenerasyonda yeni ve büyük bir savaşın parçası olmak gibi meselelerin yanında devede kulak kalır.
Sürekli suçu “dış güçlere” atıp kendi içinde ego savaşları vermek yerine, belki de dışarıya bakıp ibret alması gerekiyordur Türkiye’nin liderlerinin de. Öğrenmekten zarar gelmez. Özgür bir ülke değilsek, her gün yeni bir krize uyanıyorsak, burada suç hiç kimsenin, hatta terör örgütlerinin bile değil bugüne kadar yönetenlerindir.
[Yavuz Altun] 17.9.2020 [TR724]
Yeni dünyada şark zihniyetiyle yaşamamak [Veysel Ayhan]
Geçen yazıda ABD’deki bir Türk doktor H. Ç. hakkındaki iddialardan bahsetmiştim. Bu doktorun Hizmet Hareketiyle organik bir bağı bulunmuyor. Hizmet’le irtibatlı herhangi bir STK, vakıf, dernek veya platformla bağı da yok. Aslında ABD yasalarına göre doktor da değil. Çünkü Türkiye’den alınmış bir tıp diplomasıyla ABD’de doktorluk yapma imkânı yok. Bunu yapmak için fevkalade zor sınavları aşmanız gerekiyor.
Ama uyanıklık yapıp herhangi bir sosyal ağa demir attıysanız referanslar kullanarak lisanssız olarak mesleğinizi yapıyorsunuz. Bu tabii ki illegal. Bu doktor da aynı şeyi yapmış. Asıl alanı ortopedi ama şifa dağıtmadığı hastalık yok. Hipnoz, psikolojik danışmanlık, karı-koca anlaşmazlıkları, mafsal ağrıları… ne desen tedavi ediyor.
Daha önce de konu etmiştim. Biz yeni bir ülkedeyiz. Bizim için o ülkenin kurallarına ve yasalarına uymak farz gibi bir şey. Sen bir zulümden kaçmışsın. Gittiğin ülke sana bağrını açmış. Hayat hakkı tanımış. İade istemişler dik durup vermemiş.
Daha ne yapsın?
Ama biz ne yapıyoruz? Bir yandan lisans almak için gecesini gündüzüne katan yasalara saygılı doktorlarımız varken, Hizmet ağını istismar eden bir doktora muayene olmayı kabul ediyoruz.
Yanlışlar burada başlıyor.
İkinci yanlış tedavi usulünde. Teşbihte hata olmasın. Geçenlerde hoca kisveli bir sahtekarın bir kadını istismarı medyaya düştü. Kadına yazılar falan yazıyor. İğrenç şeyler…
Şimdi bu vakada tek suçlu mu var?
Hoca kisveli sahtekarın suçu malum. Peki suçlu sadece doktor mu?
ABD’deki hadisede önemli iddialar var. Ama her şey iddia. Yargıya intikali gerekiyor. Peki bu doktor ABD’li bir hastaya bunu yapabilir mi? Yapamaz. Birincisi lisansız olarak hasta bulamaz. İkincisi yargıdan korkar.
Bizde ise maalesef oluyor. Bir kadın hangi ilmihal kitabından kendine yol bulur da böyle bir duruma düşer, bir evde yalnız kalır, iradesini lisanssız bir hipnozcuya teslim eder anlamak mümkün değil. Ayrıca lisans sadece ortopedi için değil hipnoz, fizik tedavi ve masaj için de gerekiyor. Hiçbiri yok.
ABD’de Hizmet Hareketi yetkilileri olayı halının altına süpürmemiş, üzerlerine düşeni yapmış.
Edindiğim bilgiler şöyle:
– Hemen hemen herkes tek tek uyarılmış.
– Mağdurların itham edilen şahsı güvenlik yetkililerine şikâyet etmeleri ısrarla tavsiye edilmiş.
– İlgili şahıs güvenlik yetkililerine birçok kişi vasıtasıyla şikâyet edilmiş.
– Ve ayrıca konuyla ilgili elinde bilgi, belge olan herkesin bunları adli mercilere iletmesi rica edilmiş.
Mağdurların dışında kimsenin elinden bundan fazlası gelmez. Önemli olan ders almak.
Şunu unutmamak lazım. Hizmet Hareketinin sosyal ağı her türlü ticari faaliyet için altın madeni kıymetinde. O ağı bir “namus” gibi ticari işlerden sakınmak gerekiyor.
O kutsi atmosferde ticarete kapı açtığınızda o kapıdan sadece kalem ve tarak satıcıları girmiyor.
Geçen yazıdaki ikinci mesele bir dergi ile ilgiliydi. İlgili arkadaş cevap hakkını kullanmadı. Mesajlaşmalarım oldu. Maalesef tutarsız. “Borçları yapılandırdım.” diyor. “Peki matbaanın haberi var mı?” diyorum. “O matbaa değil başkası,” diyor. Cedel ve cerbeze.
Derginin ismini yazmamıştım. Yanlış anlaşılmalar olmuş. Duyumlar delillendiği için isim de verebilirim: Ailem dergisi.
Dergi; muhtevası, içeriği, tasarımı ve yazarları ile fevkalade güzel bir dergi.
Problem işletmesinde çıkmış.
Geçen yazıda Belçika’da bir matbaaya ödenmeyen borçtan bahsetmiştim.
Almanya’da bir başka matbaa daha varmış. Onlara da 12 bin Euro borç bırakılmış.
Dergi Hizmet’le organik bağı olmayan bir şirketle yayına başlamış. Dört iş adamı şirket kurup tiyatro ve radyo kariyeri olan F. P. isimli şahsa 115 bin Euro teslim etmiş. Sanatçı arkadaşımız “Önemli kişilerle görüşüyorum düzgün bir arabam olsa demiş.” “Tamam” deyip altına 40 bin Euro’luk araba vermişler. Sonrasında arabayı zor kurtarmışlar. Bu arkadaş şirketteki eşyaları onlardan habersiz satmış ve sırra kadem basmış. Nerede olduğunu bilmiyorlar. Şimdi ne şirket ortaklarıyla görüşüyor ne hesap veriyor ne de matbaalara olan borcu ödüyor.
Tüm muhasebenin bir şahsın zihninde ve çantasında olduğu zamanlar geride kaldı.
Yeni dünyada bu şark zihniyetiyle yaşamak mümkün değil.
Hadi diyelim ki ortada su-i niyet yok ama işletmecilik ayrı bir iş. Bir parayı en hızlı batırmanın yolu onu bir sanatçıya teslim etmektir. Sadece sanatçı değil ulema ve ümera için de para tehlikeli bir meta. Paranın işletme ve kontrolü ticaretten anlayanlarda olmalı. Ki bu, -herkes bilir- Hocaefendi’nin en önemli tavsiyelerindendir.
Beklentim doktor olayında gösterilen refleksin bu olayda da gösterilip mağduriyetlerin giderilmesi.
Hizmet Hareketi’nin dünyada on binlerce STK’sı var. Binlerce okul, sayısız müessese. Profesyonelce ve şeffafça yapılan bu işlerde bir usulsüzlük çıkmıyor. Ama binde bir de olsa bu tür olaylar maalesef oluyor ve moral bozuyor. Normal karşılamak lazım. Anormal olan bunları görmezden gelmek.
Dünya değişti. Siz bir problemi yok sayınca o problem yok olmuyor. Bilakis büyüyor ve yeni fitneler kaynaklık ediyor. Problemli hücreleriyle yüzleşemeyen ve onlardan kurtulamayan bir vücut sağlıklı olamaz. Sahabide gördüğümüz ve takdir ettiğimiz “yanlışa itiraz ahlakı”nı içselleştirmekten başka bir çare yok.
Hizmet Hareketi’nin tek itibar kaynağı hakperestliktir.
Dünya-alem bilmeli ve biz de kendimize kabul ettirmeliyiz:
Bu hareket içinde hak ve hakikat dışında bir sığınak veya dayanak yoktur. Ne kadar güçlü olursa olsun şahıslara sırtını dayayıp usulsüz işlere girenler iflah olmaz.
[Veysel Ayhan] 17.9.2020 [TR724]
Ama uyanıklık yapıp herhangi bir sosyal ağa demir attıysanız referanslar kullanarak lisanssız olarak mesleğinizi yapıyorsunuz. Bu tabii ki illegal. Bu doktor da aynı şeyi yapmış. Asıl alanı ortopedi ama şifa dağıtmadığı hastalık yok. Hipnoz, psikolojik danışmanlık, karı-koca anlaşmazlıkları, mafsal ağrıları… ne desen tedavi ediyor.
Daha önce de konu etmiştim. Biz yeni bir ülkedeyiz. Bizim için o ülkenin kurallarına ve yasalarına uymak farz gibi bir şey. Sen bir zulümden kaçmışsın. Gittiğin ülke sana bağrını açmış. Hayat hakkı tanımış. İade istemişler dik durup vermemiş.
Daha ne yapsın?
Ama biz ne yapıyoruz? Bir yandan lisans almak için gecesini gündüzüne katan yasalara saygılı doktorlarımız varken, Hizmet ağını istismar eden bir doktora muayene olmayı kabul ediyoruz.
Yanlışlar burada başlıyor.
İkinci yanlış tedavi usulünde. Teşbihte hata olmasın. Geçenlerde hoca kisveli bir sahtekarın bir kadını istismarı medyaya düştü. Kadına yazılar falan yazıyor. İğrenç şeyler…
Şimdi bu vakada tek suçlu mu var?
Hoca kisveli sahtekarın suçu malum. Peki suçlu sadece doktor mu?
ABD’deki hadisede önemli iddialar var. Ama her şey iddia. Yargıya intikali gerekiyor. Peki bu doktor ABD’li bir hastaya bunu yapabilir mi? Yapamaz. Birincisi lisansız olarak hasta bulamaz. İkincisi yargıdan korkar.
Bizde ise maalesef oluyor. Bir kadın hangi ilmihal kitabından kendine yol bulur da böyle bir duruma düşer, bir evde yalnız kalır, iradesini lisanssız bir hipnozcuya teslim eder anlamak mümkün değil. Ayrıca lisans sadece ortopedi için değil hipnoz, fizik tedavi ve masaj için de gerekiyor. Hiçbiri yok.
ABD’de Hizmet Hareketi yetkilileri olayı halının altına süpürmemiş, üzerlerine düşeni yapmış.
Edindiğim bilgiler şöyle:
– Hemen hemen herkes tek tek uyarılmış.
– Mağdurların itham edilen şahsı güvenlik yetkililerine şikâyet etmeleri ısrarla tavsiye edilmiş.
– İlgili şahıs güvenlik yetkililerine birçok kişi vasıtasıyla şikâyet edilmiş.
– Ve ayrıca konuyla ilgili elinde bilgi, belge olan herkesin bunları adli mercilere iletmesi rica edilmiş.
Mağdurların dışında kimsenin elinden bundan fazlası gelmez. Önemli olan ders almak.
Şunu unutmamak lazım. Hizmet Hareketinin sosyal ağı her türlü ticari faaliyet için altın madeni kıymetinde. O ağı bir “namus” gibi ticari işlerden sakınmak gerekiyor.
O kutsi atmosferde ticarete kapı açtığınızda o kapıdan sadece kalem ve tarak satıcıları girmiyor.
Geçen yazıdaki ikinci mesele bir dergi ile ilgiliydi. İlgili arkadaş cevap hakkını kullanmadı. Mesajlaşmalarım oldu. Maalesef tutarsız. “Borçları yapılandırdım.” diyor. “Peki matbaanın haberi var mı?” diyorum. “O matbaa değil başkası,” diyor. Cedel ve cerbeze.
Derginin ismini yazmamıştım. Yanlış anlaşılmalar olmuş. Duyumlar delillendiği için isim de verebilirim: Ailem dergisi.
Dergi; muhtevası, içeriği, tasarımı ve yazarları ile fevkalade güzel bir dergi.
Problem işletmesinde çıkmış.
Geçen yazıda Belçika’da bir matbaaya ödenmeyen borçtan bahsetmiştim.
Almanya’da bir başka matbaa daha varmış. Onlara da 12 bin Euro borç bırakılmış.
Dergi Hizmet’le organik bağı olmayan bir şirketle yayına başlamış. Dört iş adamı şirket kurup tiyatro ve radyo kariyeri olan F. P. isimli şahsa 115 bin Euro teslim etmiş. Sanatçı arkadaşımız “Önemli kişilerle görüşüyorum düzgün bir arabam olsa demiş.” “Tamam” deyip altına 40 bin Euro’luk araba vermişler. Sonrasında arabayı zor kurtarmışlar. Bu arkadaş şirketteki eşyaları onlardan habersiz satmış ve sırra kadem basmış. Nerede olduğunu bilmiyorlar. Şimdi ne şirket ortaklarıyla görüşüyor ne hesap veriyor ne de matbaalara olan borcu ödüyor.
Tüm muhasebenin bir şahsın zihninde ve çantasında olduğu zamanlar geride kaldı.
Yeni dünyada bu şark zihniyetiyle yaşamak mümkün değil.
Hadi diyelim ki ortada su-i niyet yok ama işletmecilik ayrı bir iş. Bir parayı en hızlı batırmanın yolu onu bir sanatçıya teslim etmektir. Sadece sanatçı değil ulema ve ümera için de para tehlikeli bir meta. Paranın işletme ve kontrolü ticaretten anlayanlarda olmalı. Ki bu, -herkes bilir- Hocaefendi’nin en önemli tavsiyelerindendir.
Beklentim doktor olayında gösterilen refleksin bu olayda da gösterilip mağduriyetlerin giderilmesi.
Hizmet Hareketi’nin dünyada on binlerce STK’sı var. Binlerce okul, sayısız müessese. Profesyonelce ve şeffafça yapılan bu işlerde bir usulsüzlük çıkmıyor. Ama binde bir de olsa bu tür olaylar maalesef oluyor ve moral bozuyor. Normal karşılamak lazım. Anormal olan bunları görmezden gelmek.
Dünya değişti. Siz bir problemi yok sayınca o problem yok olmuyor. Bilakis büyüyor ve yeni fitneler kaynaklık ediyor. Problemli hücreleriyle yüzleşemeyen ve onlardan kurtulamayan bir vücut sağlıklı olamaz. Sahabide gördüğümüz ve takdir ettiğimiz “yanlışa itiraz ahlakı”nı içselleştirmekten başka bir çare yok.
Hizmet Hareketi’nin tek itibar kaynağı hakperestliktir.
Dünya-alem bilmeli ve biz de kendimize kabul ettirmeliyiz:
Bu hareket içinde hak ve hakikat dışında bir sığınak veya dayanak yoktur. Ne kadar güçlü olursa olsun şahıslara sırtını dayayıp usulsüz işlere girenler iflah olmaz.
[Veysel Ayhan] 17.9.2020 [TR724]
Sakarya’dan Dinar’a [Alper Ender Fırat]
Art arda meydana gelen üç olay dikkatinizi çekmiştir muhakkak. Sakarya’da mevsimlik işçilere yapılan saldırı ve o saldırı esnasında gencecik bir kadına atılan yumruk; sonra Afyon Dinar’da inşaat işçisi Kürtlere silahlı saldırı ve bir işçinin öldürülmesi iki işçinin yaralanması. Ve ardından kim olduğu, ne olduğu belli olmayan ve viral hale getirilen bir genç kızın bu yapılanları dans ederek kutladığı bir sosyal medya videosu.
Seçilmiş belediye başkanlarının neredeyse tamamını görevden alıp hapse atan, yerine kendi kayyımlarını atayan AKP-Ergenekon iktidarında şimdi sıra politize olmayan sivil Kürtlerde. Bu sefer sivil Kürtler, jeneriklik çalışmalarla hedef tahtasına konmuş durumdalar.
Sakarya’da, Dinar’da meydana gelen olayları adi birer vaka olarak geçiştiremeyiz. Bu olaylar 15 Temmuz rejiminin Kürt politikalarını bir tık yukarıya taşıdığını, başka bir faza geçtiğini gösteriyor.
Selahattin Demirtaş’ın uyduruk bir gerekçeyle tutuklanması, ardından seçilmiş belediye başkanları ve yine seçilmiş milletvekillerinin tutuklanması, Kürt’lerin derdini siyaseten anlatamaz hale getirilmesini amaçlıyordu.
Son dönemlerde hükümetin Kürtleri aşağılayan, inkar eden ırkçı politikalarıyla duygusal bağlar büyük yara Kürtler, siyasilerin tutuklanmasıyla derdini dile getiremez olmuştu. Bu sefer apolitik Kürtler hedef tahtasına konmuştur.
Hatırlayacaksınız Ergenekon-Erdoğan ittifakı, Kürt meselesi için kurulmuş barış masasına tekme vurulmasıyla gün yüzüne çıkmıştı. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Ergenekon’a tam teslim olan AKP Hükümeti, hapisten çıkardığı Ergenekon’un devreye girmesiyle ülkeyi öyle bir terörize etmişti ki, halk korkudan 1 Kasım seçimlerinde Saray’a istediği sonucu vermişti.
Ülkenin terörize edilmesinde derin devletin kullanışlı aparatı PKK’nın yardım ve yataklığını, bu sayede Güneydoğu Kentlerinin yerle bir edildiğini de hiç unutmamak gerekir.
Erdoğan-Ergenekon iktidarının diğer meselelerde olduğu gibi Kürt meselesinde de diktatoryal uygulamaları, yumruk, cebir, şiddet, aşağılama, yok sayma, inkar etme politikaları en çok Ergenekon’un ipini elinde tutan güç çevrelerinin işine yaradı ve yaramaya da devam ediyor.
Oysa bu çağda bu tür insanlık dışı muameleyle, otokratik dayatmalarla bir problemin çözülemediğini aksine her şeyi kangren hale getirdiğini anlamak için ortalama bir zekaya sahip olmak yeterliydi.
Ergenekon-Erdoğan ittifakının her platformda bağıra bağıra attıkları hamaset nutukları, Kürtlerin duygusal olarak tamamen koparılması oyununa perdedarlık etmekten başka bir işe yaramıyor.
Daha önce de dile getirmeye çalışmıştım, eğer bir toplumun ya da topluluğun aidiyet duygusunu yok etmeyle ilgili toplumsal bir mühendislik çalışması yapılsaydı, bugün hükümetin vatan-millet edebiyatı altında yapılanlarının aynısı yapılırdı.
Görünen o ki bu çevreler politikalarını sanki başka bir faza taşıyorlar. Daha önce siyasi tavrını açıkça belli etmeyen, sivil, kıt kanaat da olsa geçimini sağlama çabasında, kimseye hiçbir zararı olmayan aksine fayda sağlayan insanlara yöneliyor şiddet. Bunlar topyekûn Kürtlere, ikrah ettirme girişimlerinden başka bir şey gibi durmuyor.
15 Temmuz tiyatrosunu tezgahlayıp, Recep T. Erdoğan’ın önündeki bütün engelleri kaldıranların, her sıkıştığında ona hayat öpücüğü konduranların belli ki bir muradı var.
Ruhen bütün bağı kopartılmış bir kitleyi siyasi olarak da ayırmak için ülkede kargaşa yeterli olacak. Geriye sadece kargaşa çıkarmak kaldı.
[Alper Ender Fırat] 17.9.2020 [TR724]
Seçilmiş belediye başkanlarının neredeyse tamamını görevden alıp hapse atan, yerine kendi kayyımlarını atayan AKP-Ergenekon iktidarında şimdi sıra politize olmayan sivil Kürtlerde. Bu sefer sivil Kürtler, jeneriklik çalışmalarla hedef tahtasına konmuş durumdalar.
Sakarya’da, Dinar’da meydana gelen olayları adi birer vaka olarak geçiştiremeyiz. Bu olaylar 15 Temmuz rejiminin Kürt politikalarını bir tık yukarıya taşıdığını, başka bir faza geçtiğini gösteriyor.
Selahattin Demirtaş’ın uyduruk bir gerekçeyle tutuklanması, ardından seçilmiş belediye başkanları ve yine seçilmiş milletvekillerinin tutuklanması, Kürt’lerin derdini siyaseten anlatamaz hale getirilmesini amaçlıyordu.
Son dönemlerde hükümetin Kürtleri aşağılayan, inkar eden ırkçı politikalarıyla duygusal bağlar büyük yara Kürtler, siyasilerin tutuklanmasıyla derdini dile getiremez olmuştu. Bu sefer apolitik Kürtler hedef tahtasına konmuştur.
Hatırlayacaksınız Ergenekon-Erdoğan ittifakı, Kürt meselesi için kurulmuş barış masasına tekme vurulmasıyla gün yüzüne çıkmıştı. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Ergenekon’a tam teslim olan AKP Hükümeti, hapisten çıkardığı Ergenekon’un devreye girmesiyle ülkeyi öyle bir terörize etmişti ki, halk korkudan 1 Kasım seçimlerinde Saray’a istediği sonucu vermişti.
Ülkenin terörize edilmesinde derin devletin kullanışlı aparatı PKK’nın yardım ve yataklığını, bu sayede Güneydoğu Kentlerinin yerle bir edildiğini de hiç unutmamak gerekir.
Erdoğan-Ergenekon iktidarının diğer meselelerde olduğu gibi Kürt meselesinde de diktatoryal uygulamaları, yumruk, cebir, şiddet, aşağılama, yok sayma, inkar etme politikaları en çok Ergenekon’un ipini elinde tutan güç çevrelerinin işine yaradı ve yaramaya da devam ediyor.
Oysa bu çağda bu tür insanlık dışı muameleyle, otokratik dayatmalarla bir problemin çözülemediğini aksine her şeyi kangren hale getirdiğini anlamak için ortalama bir zekaya sahip olmak yeterliydi.
Ergenekon-Erdoğan ittifakının her platformda bağıra bağıra attıkları hamaset nutukları, Kürtlerin duygusal olarak tamamen koparılması oyununa perdedarlık etmekten başka bir işe yaramıyor.
Daha önce de dile getirmeye çalışmıştım, eğer bir toplumun ya da topluluğun aidiyet duygusunu yok etmeyle ilgili toplumsal bir mühendislik çalışması yapılsaydı, bugün hükümetin vatan-millet edebiyatı altında yapılanlarının aynısı yapılırdı.
Görünen o ki bu çevreler politikalarını sanki başka bir faza taşıyorlar. Daha önce siyasi tavrını açıkça belli etmeyen, sivil, kıt kanaat da olsa geçimini sağlama çabasında, kimseye hiçbir zararı olmayan aksine fayda sağlayan insanlara yöneliyor şiddet. Bunlar topyekûn Kürtlere, ikrah ettirme girişimlerinden başka bir şey gibi durmuyor.
15 Temmuz tiyatrosunu tezgahlayıp, Recep T. Erdoğan’ın önündeki bütün engelleri kaldıranların, her sıkıştığında ona hayat öpücüğü konduranların belli ki bir muradı var.
Ruhen bütün bağı kopartılmış bir kitleyi siyasi olarak da ayırmak için ülkede kargaşa yeterli olacak. Geriye sadece kargaşa çıkarmak kaldı.
[Alper Ender Fırat] 17.9.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Mavi Vatan [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye neo-Osmanlıcı dış politikanın tehlikelerle dolu sulardaki macerasının yanında – ondan daha tehlikeli olmak üzere – faşizan, irrasyonel, saldırgan neo-Osmanlıcı bir düşünce yapısına hapsoldu. Evrensel değerlerden tümüyle kopan, radikalleşen Türkiye toplumu, birbirinden ideolojik olarak farklı kesimlerin radikal fikirler etrafında toplandığı bir güruh halini alıyor günden güne. Bu fikirler “büyük Türkiye”, “küresel güç”, “Mavi Vatan”, “etki alanımız” gibi stratejik süslemelerle besleniyor.
Türkiye’nin sınırlarının belirlenmesinde haksızlığa uğradığını düşünenler toplumun çok ciddi bir oranını oluşturuyor. Lausanne Antlaşması ile çizilen sınırların o dönemde kabul edildiği, fakat artık bugün geçerliliği kalmadığı türü bir inanış son yıllarda kamuoyunda baskın görüş halini aldı. Bu son derece tehlikeli bir durumdur.
Adeta Versailles Antlaşması sonrası sınırlarından memnun olmayan Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesindeki ruh halini yansıtıyor. Bu dönemde Almanlar, açıkça Almanya’nın “vatanının parçası” olan toprakların yabancı güçlerce ellerinden alındığını düşünüyordu. Hatta bu kısmen doğruydu. Mesela Çekoslovakya’da Südetenland bölgesi, böyleydi.
Bilindiği üzere, İkinci Dünya Savaşı’nda Münih Görüşmelerinde Adolf Hitler ile görüşen Britanya Başbakanı Neville Chamberlain, Alman yayılmacı hırsını bastırabilmek için Hitler’e Çekoslovakya’daki bu bölgeyi verdi. Bunun karşılığında ise, Almanya’nın yayılmacılıktan vazgeçeceğini umdu. Hitler bu teklifi kabul etti, Chamberlain ile el sıkıştı.
Chamberlain Londra’ya döndüğünde, dünyaya barışı hediye ettiğini düşünüyordu. Onu alkışlayan kalabalıklar da öyle! Fakat Hitler, bu anlaşma sonrasında Alman ordularını Çekoslovakya’ya sokunca salt Südetenland bölgesi ile yetinmedi, ülkeyi tümüyle işgal etti. Çünkü karşısındakilerin korkusunu ve zayıflığını sezmişti. Bu durum onu daha da cesaretlendirmişti. İngiltere ve medeni dünyanın Çekoslovakya için bir savaşa girmeyeceğini anlamıştı. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmasında bu zafiyetin büyük bir önemi vardır.
Bugün yukarıda ele aldığım şişirilmiş Osmanlı algısı ve “güçlü Türkiye” balonunu gerçeklik kabul eden Türkiye toplumu, Ege ve Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Libya’da, Irak’ta ciddi yayılmacı söylemler ve eylemlerle, etrafına endişe veriyor. Fakat ortalama Türkiye vatandaşları Erdoğan rejiminin izlediği politikalardan memnun. Ana muhalefet partisi CHP de, İYİP de, Ege ve Doğu Akdeniz’deki Mavi Vatan konseptine sahip çıkıyor. Bu iki partinin Suriye’deki askeri politikalarda da Erdoğan’a açık kart verdikleri ve onu desteklediklerini unutmamak gerekiyor. HDP dışında tüm partiler, irrasyonel ve irredentist dış politikayı desteklemektedir.
Bu politikanın merkezi, Lausanne düzeninin Türkiye’nin zararına olduğu algısıdır. Bu algı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin şiddetle karşısında olduğu bir pozisyondur oysa. Türkiye, 1920’li ve 1930’lu yıllarda Musul ve Kerkük meselesinde de, Hayat meselesinde de, tezlerini daima uluslararası hukuk ve anlaşmalar temelinde savundu. Askeri güç kullanma gibi bir girişimde bulunmadı. 1940’larda İkinci Dünya Savaşı esnasında, Almanların yarı-resmi görüşmelerde Almanya lehine savaşa girmek karşılığında Türklere Kafkasya ve Rusya’da bazı Türkî dil konuşulan bölgeleri teklif etmesine de karşılık vermedi.
Dahası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Paris Konferansı’na katılmayan Türkiye, İtalya’dan Yunanistan’a devredilen Ege adalarını da (12 Ada) kabullendi. 1990’ların ortalarına dek Ege’de “gri alanlar” ya da “egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar” gibi bir tezi asla ileri sürmedi. Lausanne tarafından hükme bağlanmış olan “3 milin açığındaki adaların Yunanistan’a ait olduğu” gerçeğini kabuk etti. Irak’ta veya Suriye’de herhangi bir toprak iddiasında bulunmadı. Bunlar Türk dış politikasının gerçekçi yaklaşımının temelini oluşturan noktalardır.
Bugün bu politikanın radikal bir biçimde değiştiğini gözlemliyorum. Türkiye, bu nedenle artık Lausanne elbisesinin vücuduna dar geldiğini var gücüyle haykırıyor. Mavi Vatan, Ege Denizi’nin orta hattından çizdiği bir kırmızı hattın doğusunun Türkiye’nin deniz ülkesi olduğu tezini ileri sürüyor. Bu, her bakımdan irrasyonel bir savdır. Çünkü Ege adalarla dolu bir deniz ve bu adaların Anadolu kıyısına 3 deniz milinden yakın olan adalar ile Bozcaada ve Gökçeada hariç tümü Yunan toprağıdır. Bu yüzlerce adanın uluslararası hukuk kurallarına göre kendi karasuları ve kıta sahanlığı hakları vardır. Bu haklardan kaynaklanan münhasır ekonomik bölge hakları da bakidir. Mavi Vatan tezi, bu gerçekleri görmezden geliyor.
Yine tehlikeli yaklaşımlardan biri, Meis adasının statüsüdür. Türkiye Meis adasına Yunan cumhurbaşkanının gitmesinden bile rahatsız oluyor. Düşünebiliyor musunuz? Yunan cumhurbaşkanı kendi ülkesinin meşru ve yasal toprağına ziyaret yapıyor ve Ankara rejimi bunu bir “provokasyon” olarak nitelendiriyor! Birçok platformda gayrı-resmi nabız yoklamaları yapılıyor ve Meis adasının Türkiye’nin Akdeniz’deki karasuları ve münhasır ekonomik bölgesi önünde olan konumunun yok hükmünde olduğu ileri sürülüyor.
Bu tür tezlerin ortak noktası, mevcut statükonun “hakkaniyet” ilkesi ile bağdaşmadığıdır. Mesela Meis adasının Anadolu anakarasına çok yakın olması, bir itiraz argümanı olarak kullanılıyor. Ada Türkiye’ye çok yakınmış ve bu büyük bir haksızlıkmış. Bu ada yüzünden Türkiye binlerce millik bir alanda haklarını kaybediyormuş. Bu duruma sessiz kalınamazmış. Bu büyük bir haksızlıkmış.
Bu yaklaşımların berber muhabbetlerinde değil, dışişleri ile bağlantılı akademik çevrelerce de dillendirilmesi, endişe vericidir. Ege’deki mevcut statüko birtakım dezavantajlara neden olabilir. Fakat uluslararası sınırlar uluslararası sınırlardır. Bu mantıkla irredentist emellerin meşrulaştırılması söz konusu olamaz.
Libya ile tartışmalı bir anlaşma yapıp, Girit ve Rodos gibi kallavi Akdeniz adalarını içine alacak şekilde münhasır ekonomik alan ilan etmek Türkiye’nin emellerini açığa vuruyor. Ön Asya’dan Kuzey Afrika’ya hat çelip, içinde bulunan Yunan adalarını yok saymak, provokasyondur. Fransa’nın Akdeniz’de sınırı olan AB üyeleriyle beraber bu iddialar karşısında Yunanistan’a destek vermesi, Ankara’nın retoriğinin uluslararası arenada ciddiye alındığının göstergesidir. Erdoğan rejimi ateşle oynuyor. Almanya gibi ülkelerin AB’yi Suriye sığınmacı krizinden beri Türkiye’yi yatıştırma yönünde kullanması bana Chamberlain tarafından yapılan malum Münih hatasını anımsatıyor. Erdoğan, AB’nin bu tutumunu “cesaretlendirici” buluyor.
2016’dan bu yana yaşanan insan hakları standartlarındaki çöküşte AB’nin bu “Suriyeli mülteci” korkusu yüzünden yelkenleri suya indirmiş olmasının önemli bir rolü vardır. Bunu artık AB çevrelerinde de sesli olarak dile getirenlerin olduğunu biliyorum. Aynı zafiyet, Ege ve Doğu Akdeniz’deki agresif Türk söylem ve eylemlerine karşı da söz konusudur. Fransa bir bakıma AB’de bu “yatıştırma politikasına” bir set çekmesi bakımından önemli bir iş yapıyor.
Erdoğan yönetimi için Suriye de, Libya da, Irak da, Yunanistan da içeride biriken “gazı almaya” yarayan fırsatlar. Beni endişelendiren yolsuzluklara batmış AKP İslamcıları ve yönetici elitleri değil. Beni esas endişelendiren, bu retoriğin teorik ve eylemsel boyutu konusunda belirleyici olan “derin” askeri çevrelerdir. Amiral Cem Gürdeniz Balyoz’dan 18 yıl kesinleşmiş ceza aldı. Amiral Cihat Yaycı meşhur “Fetömetre” uygulamasının mucidi! Cem Gürdeniz 2006 yılında, yani AB ile bahar yaşanırken Mavi Vatan teorisini ortaya attı. Bu dönemde herkes bu fikre dengesiz ve irrasyonel bir doktrin olarak yaklaştı. Zaten üzerinde bile durulmadı, konsept, uluslararası hukuk bilmeyen maceracı bir askerin fikirleri olarak bir köşeye atıldı.
Mavi Vatan 2019 yılında bir anda Erdoğan tarafından dillendirilmeye başlandı. Deniz Kuvvetleri’nde Gürdeniz ve Yaycı ekolünün ciddi bir ağırlığı olduğunu biliyorum. Mavi Vatan görüşü, derin yapının “bağımsız Türk dış politikası” yöneliminin önemli köşe taşlarından biri. NATO yanlısı subayların 15 Temmuz 2016 sonrası tasfiye edilmeleriyle beraber, “modern Enver Paşa” profilindeki maceracı subayların çok kritik karar alma pozisyonlarında oldukları dikkate alındığında, İslamcı ve Türkçü retoriklerin sadece kuru gürültü olmadığı, Mavi Vatan örneğinde irredentist dış ve güvenlik anlayışının gayet ciddi bir güvenlik meselesine dönüştüğü ortada.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.9.2020 [TR724]
Türkiye’nin sınırlarının belirlenmesinde haksızlığa uğradığını düşünenler toplumun çok ciddi bir oranını oluşturuyor. Lausanne Antlaşması ile çizilen sınırların o dönemde kabul edildiği, fakat artık bugün geçerliliği kalmadığı türü bir inanış son yıllarda kamuoyunda baskın görüş halini aldı. Bu son derece tehlikeli bir durumdur.
Adeta Versailles Antlaşması sonrası sınırlarından memnun olmayan Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesindeki ruh halini yansıtıyor. Bu dönemde Almanlar, açıkça Almanya’nın “vatanının parçası” olan toprakların yabancı güçlerce ellerinden alındığını düşünüyordu. Hatta bu kısmen doğruydu. Mesela Çekoslovakya’da Südetenland bölgesi, böyleydi.
Bilindiği üzere, İkinci Dünya Savaşı’nda Münih Görüşmelerinde Adolf Hitler ile görüşen Britanya Başbakanı Neville Chamberlain, Alman yayılmacı hırsını bastırabilmek için Hitler’e Çekoslovakya’daki bu bölgeyi verdi. Bunun karşılığında ise, Almanya’nın yayılmacılıktan vazgeçeceğini umdu. Hitler bu teklifi kabul etti, Chamberlain ile el sıkıştı.
Chamberlain Londra’ya döndüğünde, dünyaya barışı hediye ettiğini düşünüyordu. Onu alkışlayan kalabalıklar da öyle! Fakat Hitler, bu anlaşma sonrasında Alman ordularını Çekoslovakya’ya sokunca salt Südetenland bölgesi ile yetinmedi, ülkeyi tümüyle işgal etti. Çünkü karşısındakilerin korkusunu ve zayıflığını sezmişti. Bu durum onu daha da cesaretlendirmişti. İngiltere ve medeni dünyanın Çekoslovakya için bir savaşa girmeyeceğini anlamıştı. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmasında bu zafiyetin büyük bir önemi vardır.
Bugün yukarıda ele aldığım şişirilmiş Osmanlı algısı ve “güçlü Türkiye” balonunu gerçeklik kabul eden Türkiye toplumu, Ege ve Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Libya’da, Irak’ta ciddi yayılmacı söylemler ve eylemlerle, etrafına endişe veriyor. Fakat ortalama Türkiye vatandaşları Erdoğan rejiminin izlediği politikalardan memnun. Ana muhalefet partisi CHP de, İYİP de, Ege ve Doğu Akdeniz’deki Mavi Vatan konseptine sahip çıkıyor. Bu iki partinin Suriye’deki askeri politikalarda da Erdoğan’a açık kart verdikleri ve onu desteklediklerini unutmamak gerekiyor. HDP dışında tüm partiler, irrasyonel ve irredentist dış politikayı desteklemektedir.
Bu politikanın merkezi, Lausanne düzeninin Türkiye’nin zararına olduğu algısıdır. Bu algı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin şiddetle karşısında olduğu bir pozisyondur oysa. Türkiye, 1920’li ve 1930’lu yıllarda Musul ve Kerkük meselesinde de, Hayat meselesinde de, tezlerini daima uluslararası hukuk ve anlaşmalar temelinde savundu. Askeri güç kullanma gibi bir girişimde bulunmadı. 1940’larda İkinci Dünya Savaşı esnasında, Almanların yarı-resmi görüşmelerde Almanya lehine savaşa girmek karşılığında Türklere Kafkasya ve Rusya’da bazı Türkî dil konuşulan bölgeleri teklif etmesine de karşılık vermedi.
Dahası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Paris Konferansı’na katılmayan Türkiye, İtalya’dan Yunanistan’a devredilen Ege adalarını da (12 Ada) kabullendi. 1990’ların ortalarına dek Ege’de “gri alanlar” ya da “egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar” gibi bir tezi asla ileri sürmedi. Lausanne tarafından hükme bağlanmış olan “3 milin açığındaki adaların Yunanistan’a ait olduğu” gerçeğini kabuk etti. Irak’ta veya Suriye’de herhangi bir toprak iddiasında bulunmadı. Bunlar Türk dış politikasının gerçekçi yaklaşımının temelini oluşturan noktalardır.
Bugün bu politikanın radikal bir biçimde değiştiğini gözlemliyorum. Türkiye, bu nedenle artık Lausanne elbisesinin vücuduna dar geldiğini var gücüyle haykırıyor. Mavi Vatan, Ege Denizi’nin orta hattından çizdiği bir kırmızı hattın doğusunun Türkiye’nin deniz ülkesi olduğu tezini ileri sürüyor. Bu, her bakımdan irrasyonel bir savdır. Çünkü Ege adalarla dolu bir deniz ve bu adaların Anadolu kıyısına 3 deniz milinden yakın olan adalar ile Bozcaada ve Gökçeada hariç tümü Yunan toprağıdır. Bu yüzlerce adanın uluslararası hukuk kurallarına göre kendi karasuları ve kıta sahanlığı hakları vardır. Bu haklardan kaynaklanan münhasır ekonomik bölge hakları da bakidir. Mavi Vatan tezi, bu gerçekleri görmezden geliyor.
Yine tehlikeli yaklaşımlardan biri, Meis adasının statüsüdür. Türkiye Meis adasına Yunan cumhurbaşkanının gitmesinden bile rahatsız oluyor. Düşünebiliyor musunuz? Yunan cumhurbaşkanı kendi ülkesinin meşru ve yasal toprağına ziyaret yapıyor ve Ankara rejimi bunu bir “provokasyon” olarak nitelendiriyor! Birçok platformda gayrı-resmi nabız yoklamaları yapılıyor ve Meis adasının Türkiye’nin Akdeniz’deki karasuları ve münhasır ekonomik bölgesi önünde olan konumunun yok hükmünde olduğu ileri sürülüyor.
Bu tür tezlerin ortak noktası, mevcut statükonun “hakkaniyet” ilkesi ile bağdaşmadığıdır. Mesela Meis adasının Anadolu anakarasına çok yakın olması, bir itiraz argümanı olarak kullanılıyor. Ada Türkiye’ye çok yakınmış ve bu büyük bir haksızlıkmış. Bu ada yüzünden Türkiye binlerce millik bir alanda haklarını kaybediyormuş. Bu duruma sessiz kalınamazmış. Bu büyük bir haksızlıkmış.
Bu yaklaşımların berber muhabbetlerinde değil, dışişleri ile bağlantılı akademik çevrelerce de dillendirilmesi, endişe vericidir. Ege’deki mevcut statüko birtakım dezavantajlara neden olabilir. Fakat uluslararası sınırlar uluslararası sınırlardır. Bu mantıkla irredentist emellerin meşrulaştırılması söz konusu olamaz.
Libya ile tartışmalı bir anlaşma yapıp, Girit ve Rodos gibi kallavi Akdeniz adalarını içine alacak şekilde münhasır ekonomik alan ilan etmek Türkiye’nin emellerini açığa vuruyor. Ön Asya’dan Kuzey Afrika’ya hat çelip, içinde bulunan Yunan adalarını yok saymak, provokasyondur. Fransa’nın Akdeniz’de sınırı olan AB üyeleriyle beraber bu iddialar karşısında Yunanistan’a destek vermesi, Ankara’nın retoriğinin uluslararası arenada ciddiye alındığının göstergesidir. Erdoğan rejimi ateşle oynuyor. Almanya gibi ülkelerin AB’yi Suriye sığınmacı krizinden beri Türkiye’yi yatıştırma yönünde kullanması bana Chamberlain tarafından yapılan malum Münih hatasını anımsatıyor. Erdoğan, AB’nin bu tutumunu “cesaretlendirici” buluyor.
2016’dan bu yana yaşanan insan hakları standartlarındaki çöküşte AB’nin bu “Suriyeli mülteci” korkusu yüzünden yelkenleri suya indirmiş olmasının önemli bir rolü vardır. Bunu artık AB çevrelerinde de sesli olarak dile getirenlerin olduğunu biliyorum. Aynı zafiyet, Ege ve Doğu Akdeniz’deki agresif Türk söylem ve eylemlerine karşı da söz konusudur. Fransa bir bakıma AB’de bu “yatıştırma politikasına” bir set çekmesi bakımından önemli bir iş yapıyor.
Erdoğan yönetimi için Suriye de, Libya da, Irak da, Yunanistan da içeride biriken “gazı almaya” yarayan fırsatlar. Beni endişelendiren yolsuzluklara batmış AKP İslamcıları ve yönetici elitleri değil. Beni esas endişelendiren, bu retoriğin teorik ve eylemsel boyutu konusunda belirleyici olan “derin” askeri çevrelerdir. Amiral Cem Gürdeniz Balyoz’dan 18 yıl kesinleşmiş ceza aldı. Amiral Cihat Yaycı meşhur “Fetömetre” uygulamasının mucidi! Cem Gürdeniz 2006 yılında, yani AB ile bahar yaşanırken Mavi Vatan teorisini ortaya attı. Bu dönemde herkes bu fikre dengesiz ve irrasyonel bir doktrin olarak yaklaştı. Zaten üzerinde bile durulmadı, konsept, uluslararası hukuk bilmeyen maceracı bir askerin fikirleri olarak bir köşeye atıldı.
Mavi Vatan 2019 yılında bir anda Erdoğan tarafından dillendirilmeye başlandı. Deniz Kuvvetleri’nde Gürdeniz ve Yaycı ekolünün ciddi bir ağırlığı olduğunu biliyorum. Mavi Vatan görüşü, derin yapının “bağımsız Türk dış politikası” yöneliminin önemli köşe taşlarından biri. NATO yanlısı subayların 15 Temmuz 2016 sonrası tasfiye edilmeleriyle beraber, “modern Enver Paşa” profilindeki maceracı subayların çok kritik karar alma pozisyonlarında oldukları dikkate alındığında, İslamcı ve Türkçü retoriklerin sadece kuru gürültü olmadığı, Mavi Vatan örneğinde irredentist dış ve güvenlik anlayışının gayet ciddi bir güvenlik meselesine dönüştüğü ortada.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.9.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
‘Polis, MİT, paramiliter güç; işkence yapanların hepsi yar-gı-la-na-cak-lar’ [Yavuz Genç]
İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan Kronos'a konuştu: Son beş yılda işkence yapanların hepsi, emin olun er ya da geç yargılanacaklar. Şimdi bu polisler, bu istihbaratçılar, veya kimse bu paramiliyet güçler, bunlar çok iyi bilsin. Yar-gı-la-na-cak-lar.
YAVUZ GENÇ 16 Eylül 2020 KRONOS ÖZEL
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkan Öztürk Türkdoğan
Türkiye’de insan hakları deyince akla gelen ilk kurum İnsan Hakları Derneği (İHD). 1986 yılından bu yana mücadelesini sürdürüyor. Yayınladığı sayısız rapor, işkence ve kötü muamele vakası, basın açıklaması… ile Türkiye insan hakları mücadelesinin merkezinde. Genel Başkan Öztürk Türkdoğan da Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 12 Eylül, JİTEM ve daha pek çok önemli davada savunma yapmış bir insan hakları savunucusu. Türkdoğan’la aralarında stajyerlerin de olduğu 48 avukatın tutuklanmasını, Uşak’ta öğrencilere uygulanan çıplak arama işkencesini, AİHM Başkanı Robert Spano’nun eleştirilere neden olan Türkiye ziyaretini ve daha pek çok konuyu konuştuk.
İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan’a göre Türkiye’de şu an İçişleri Bakanlığı’nın Adalet Bakanlığı üzerinde ‘vesayeti’ var. Türkdoğan’la konuştuğumuzda İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kararını beğenmediği Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’a yönelik sözleri henüz gündeme gelmemişti. Ancak Türdoğan, polisten gelen dosyaların incelenmeden direkt işleme konulduğunu, yargının İçişleri Bakanlığı’nın talimatlarına göre davrandığını savunuyor. Soylu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı dahi hedef alabilen cüreti Türkdoğan’ın tezini destekler nitelikte.
Türkiye’nin 90’lı yıllara döndüğü yönündeki yorumları da değerlendiren Öztürk Türkdoğan’a göre; hem 90’lı yıllara göre daha hafif yönleri var bu dönemin, hem de çok daha ağır yönleri. İşkence iddialarını inkâr eden iktidar ve destekçilerini de sert bir dille eleştiren Türkdoğan, “İşkence olmadığını iddia edenlerin yaşadığı ülke ile bizim yaşadığımız ülke herhalde farklı” diyor. OHAL KHK’larıyla yaşanan kırımdan etkilenen yüz binlerce insanın hak savunuculuğu noktasında sol ve Kürt camiayla yakınlaşması gerektiğini düşünen Türkdoğan’a göre, bu gerçekleşebilirse dindar, başörtülü insanların da karşı çıkmasıyla AKP iktidarın oluşturduğu düzen çatırdayabilir. Dindar insanların hak mücadelesine sokağa inmeleri halinde AKP’nin medya düzeniyle yarattığı psikolojik üstünlüğün biteceğini ve halka söylenen yalanların ortaya çıkacağını düşünüyor. Türkdoğan, bu noktada başörtülü kadınların eşleri, çocukları ve yakın için meydanlara inmelerinin, Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri gibi oluşumlarla biraraya gelmelerinin önemli olduğunu vurgulayarak, “Erkeklerin kadınlardan öğreneceği çok şey var. onlarda vicdan var, cesaretlerini de buradan alıyorlar” diyor.
Öztürk Türkdoğan’ın sorularımıza verdiği cevaplar şöyle:
Güncel bir konuyla başlayalım, avukatların gözaltına alınmasına barolardan sert tepkiler geldi. Savunmanın hedef alındığı eleştirileri yapılıyor. Neyi hedefliyor iktidar bu adımla?
Siyasi iktidarın yargı üzerindeki etkisi çok barizdi. Bu hep öteden beri böyleydi, yeni bir durum değil. Önce bu çerçeveyi ortaya koymak gerekiyor. Türkiye’de yargılama sistemlerini göz önüne aldığımızda, her zaman avukatlar savunmayı temsil ettikleri için hedef olmuşlardır. Son 40 yıla bakarsak, 12 Eylül sonrası devrimcilerin, sosyalistlerin ve Kürtlerin avukatlığını yapan avukatlar hedefti. Daha sonra avukatlar hedef olmaya başladı. Sonra toplumsal muhalefetin yanında yer alan, sosyal sorunlarla ilgilenen, toplumsal olaylarda avukatlık yapan avukatlar hedef alınmaya başlandı. Her dönem insan hakları savunucuları hedefti. İnsan hakları savunucusu avukatlar hep hedefti. Son 10 yıl birkaç sembolik dava var bu konuda, onları söyleyeyim: 2007 yılında Ankara’da ‘susma hakkını’ hatırlattığı için İnsan Haklar Derneği’nin üyesi ve yöneticisi dört avukat hakkında kumpas kuruldu ve uzun süren yargılamalar sonucunda maalesef avukat arkadaşlarımız mahkum edildiler.
Gözaltına alınan, tutuklanan avukatlar hep vardı yani…
Evet, şu anda avukat Halil İbrahim Vargün Kırıkkale 2 Nolu F Tipi’nde infazın dolmasını bekliyor, diğer avukat arkadaşlar yurtdışına çıkmak zorunda kaldılar Selçuk Kozağaçlı şahsında, özellikle toplumsal olaylarda halkın yanında yer alan Çağdaş Hukukçular Derneği’ne üye avukatların yargılanmaları söz konusu oldu ki 17’si ceza almıştı. Burada Ebru Timtik’i anmak gerekiyor. Ebru Timtik bütün bu adaletsizliğe isyan etmiş için Aytaç Ünsal’la birlikte süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi yapmıştı ve maalesef Ebru Timtik’i kurtaramadık. Bu süreç hep böyleydi.
“AMAÇ VATANDAŞ SAVUNMASIZ KALSIN”
Şimdi de özellikle Fethullah Gülen soruşturmaları ve davaları kapsamında savunmanlık yapan avukat meslektaşlarımız hedef haline getirilmiş durumda. Burada aslında sorun şu: Doğrudan doğruya savunma hakkı yok edilmek isteniyor. Çoklu baro yasası da bu nedenle çıkarılmıştı. Hem yandaş baro yaratmak, hem de baroların etkinliğini azaltmak için savunma hakkını biraz daha kısıtlamak için, iktidarın denetiminde barolar yaratarak o denetimdeki baroların savunma hakkını şeklen yerine getirmelerini sağlamak için bu yasa gündeme geldi. Bakın ekim ayına yaklaşıyoruz, buna rağmen istedikleri baroları kuramadılar. Demek ki gerekçeleri onların söylediği gibi değilmiş. Gerçek amaçları savunmayı etkisiz kılmak. Gülen örgüt soruşturmaları kapsamında savunmanlık yapan avukat meslektaşlarımıza yönelik bu keyfi, hukuksuz, anti-demokratik soruşturmalar şunu gösteriyor: Vatandaş savunmasız kalsın.
Amaç vatandaşı savunacak kimsenin kalmaması mı?
Evet amaç bu. Bugün Fethullah Gülen örgütü ifadesi kullanılır, her zaman zaten PKK örgütü kullanılıyordu, her zaman zaten Türkiyeli sol örgütler kullanılıyordu. Bir ara Hizbullah, hizbukontra yapısı içerisindeki birtakım yapılanmalar bahane ediliyordu, yarın öbür gün başka bir şey. O yüzden özellikle bu soruşturmaları yürütülen savcılara ve sulh ceza hakimlerine şunu hatırlatmak istiyorum: Bugün bu iktidar bunu yapıyor. Yarın iktidar değişikliği olduğunda başka isimlerle bu sefer size yönelik operasyonlar yapılabilir. Kendinizi kullandırmayın. Bir avukatın görevi zaten savunma yapmak. Bir avukata bu sorular sorulur mu?
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
‘Cemaat davalarını takip etmek’ suçundan 48’i avukat 60 kişiye gözaltı
d
İstanbul Barosu da gözaltına alınan avukatlarla dayanışmaya katıldı
d
‘Türkiye’den dünyaya avukat manzaraları’: Savunmaya plastik kelepçe!
Soruları gördünüz mü? ‘Müvekkilinizin ifadesini neden değiştirdiniz’ gibi doğrudan avukatlık mesleğine yönelik sorular var.
Gördüm. Bir anımı anlatayım: 2017 yılında Türkiye’den uzun zamandan beri görülmeyen fakat darbe teşebbüsünden sonra tekrar başlayan gözaltında kaçırma vakaları görülmeye başlanmıştı. O kapsamda çeşitli yurtdışı yayın kuruluşları ilgiliydi, onlara beyanatlar veriyorduk. Bir yabancı televizyon kanalı buraya geldi, röportaj yaptık ve özellikle Fethullah Gülen örgüt soruşturmaları kapsamında bu tür soruşturmalarla ilgilenen bir avukat meslektaşımızın ofisine gittik. Avukat, polis tarafından tehdit edildiğini söyledi. Ben de mutlaka İHD’ye başvurması gerektiğini, başvurursa mutlaka kendisiyle ilgileneceğimizi söyledim. Fakat o tehdit o kadar etkili olmuş ki maalesef başvurmadı. Kaçırılan kişilerle ilgilendiği, ‘fetö’den yargılanan birçok müvekkili olduğu için. ‘Niçin bunlardan bu kadar çok müvekkilin var?’ diye soruluyor. 48 avukatı nasıl gözaltına alırsınız? Nasıl savundukları insanların örgütüyle özdeşleştirirsiniz. Ben buna çılgınlık diyorum. Kapatın deyin ki Türkiye’de avukatlık yapılamaz. Çin Komünist Partisi’nde de öyle. Avukatınızı da onlar seçiyor.
Diyelim ki o avukat davaları üstlenmedi, bakmadı davalara. Başkaları da bakmadı, çekindi. Vatandaş avukatsız kaldığında ne yapacaklar? Nedir amaç?
Her şey birbiriyle bağlantılı. Vatandaş avukatsız kaldığında, ona zorunlu müdafi tayin edilecek. Peki zorunlu müdafi nasıl tayin edilecek? Yaratmak istedikleri yandaş baroların atayacağı müdafilerle savunma yapılacak.
Polisle işbirliği içinde mi olur o avukatlar?
Onu bilemem. Ama meslek etik kuralları var, hiçbir avukatın bunları yapmaması gerekir. Ama öyle olaylar duyuyoruz ki maalesef suiistimallere açık. Veya acemidir, bilmiyordur, tecrübesizdir, yönlendiriliyordur. Yönlendirildiğini fark etmeden savunmanlık yaptığını zannediyordur. Bu meseli bir bütün olarak görmek lazım, tek parça bakmamak lazım. Bugün başkasına yapılan operasyonların benzeridir, hiçbir fark yok. Avukatlar şu an korunmasızdır.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkan Öztürk Türkdoğan
“İÇİŞLERİ BAKANLIĞI VESAYETİ VAR ADALET BAKANLIĞI ÜZERİNDE”
Neden korunmasız avukatlar?
Avukatların üst birliği olan Barolar Birliği Başkanı bu olayda da sessiz kalmaktadır. Çünkü açıktan hükümeti desteklemektedir. Halbuki sizin göreviniz hükümeti desteklemek değil, bizim kanunumuzda yazan insan haklarını savunmak. Eğer bir birlik başkanı insan haklarını savunmak yerine kendi politik argümanlarını gerçekleştirecek bir pozisyon benimsemişse istifa etmesi gerekir. Adeta her şeyin çivisi çıkmış. Tuz kokar mı diye sorulur ya, tuz kokuyor Türkiye’de. Hiçbir avukatın aldığı dosya nedeniyle sorguya çekilmemesi, yargılanmaması gerekir. Bu vesileyle avukatlık kanununda avukatlarla ilgili güvencelerin ne kadar yetersiz olduğu da ortaya çıktı. Bir de şöyle bir şey var: Bir İçişleri Bakanlığı vesayeti var Adalet Bakanlığı üzerinde.
Nasıl yani?
Evet İçişleri Bakanlığı vesayeti var Adalet Bakanlığı üzerinde. Halbuki Adalet Bakanlığı’nın karşı çıkması lazım bu tip operasyonlara. ‘Bir dakika, ne yapıyorsunuz’ demesi lazım. Ama şu anda pozisyonlar değişmiş durumda. Neredeyse her şeyi İçişleri Bakanlığı’nın polis birimleri yapıyor, Adalet Bakanlığı seyrediyor. Cumhuriyet Başsavcıları, polis önlerine hangi dosyayı koyarsa hemen işleme koyuyorlar. Bir itiraz mekanizması kalmadı. Mesele vatandaşın savunmasız bırakılması, mesele vatandaş üzerinde bir korku iklimi yaratmak. Vatandaş şöyle düşünecek: Bunlar her istedikleri kişileri gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar, avukat tutsam onu da alıyor. Demek ki ben o zaman evimde oturacağım, sesimi çıkarmayacağım, itiraz etmeyeceğim. Sessiz sessiz oturacağım. Korku iklimi yaratmaktır bu. Halbuki insan haklarının amacı nedir: Korkudan ve yoksunluktan kurtulmak için yapılmıştır insan hakları sözleşmeleri. Eğer Türkiye Cumhuriyeti devleti bugün vatandaşa korku salmak için bunu yapıyorsa, zaten insan hakları sisteminden bahsedilemez.
AİHM Başkanı’nın ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye gündemlerini AİHM’e mi dayatıyor?
AİHM Başkanı’nın Türkiye ziyareti tam bir skandaldır. Türkiye, şu an içinde bulunduğu durum itibariyle AİHM Başkanı’nın ziyaretini karşılayabilecek olgunlukta, düzeyde, seviyede insan hakları ve demokrasi bakımından yeterliliğe sahip bir ülke değil. Çok ciddi insan hakları ve demokrasi sorunu var. Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu’nun Türkiye’yle ilgili çok ciddi eleştirileri var ki 2017 Anayasa Değişikliği referandumundan önce yayınladığı raporda ‘bu anayasa değişikliği gerçekleşirse Türkiye tipik bir otoriter ülke olacak, yargının bağımsızlığı yok olacak’ raporu var. O rapora rağmen referandumda Anayasa değişikliği kabul ettirildi, evet çıkarıldı, YSK’nın şapkadan tavşan çıkarma operasyonuyla. Şu anda Türkiye, tamamen bir tek kişi yönetimine dayalı otoriter bir anayasa tarafından yönetiliyor. Ve yüksek yargıyı yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı tayin ediyor. Böyle olunca zaten eğrisi yukarıdan aşağıya şekilleniyor.
AİHM Başkanı bunu bilmiyor mu?
Venedik Komisyonu raporunu okumadan Türkiye’ye gelmişse zaten AİHM Başkanlığı yapamaz. Komisyonun raporundan haberi olması lazım. AİHM’in Türkiye’yle ilgili veya Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yle ilgili birçok kararında Venedik Komisyonu’ndan bahsedilir, İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nden bahsedilir, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nden bahsedilir. Konseyin diğer üyelerinin tamamının Türkiye’yle ilgili çok ciddi eleştirileri var. Kaldı ki Türkiye siyasi denetim altında olan, tekrar siyasi denetim altına alınan tek ülkedir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
İÜ’den AİHM başkanına fahri doktora: ‘Bilmiyorum ne kadar övünç verici’
d
AİHM Başkanı, KHK mağdurlarına rağmen fahri doktorayı kabul etti
d
Gergerlioğlu’ndan, AİHM başkanına istifa çağrısı
“AİHM LOBİ FAALİYETLERİNE BOYUN EĞMİŞSE ARTIK ADALET DAĞITAMAZ”
Tüm bunlara rağmen bu ziyaret olmuşsa, demek ki Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdinde çok güçlü bir lobi faaliyeti var. Eğer AİHM lobi faaliyetlerine boyun eğmişse zaten artık adalet dağıtamaz. Bu açıdan bir skandal. AİHM Başkanı’nın kişisel sebepleri varsa, kişisel ziyaret yapar, resmi yapmaz. Resmi değil, kişisel ziyaret yaparsınız, istediğiniz yere gidersiniz, gezersiniz, kimse de size bir şey diyemez.
Eğer bizimle görüşebilseydi, biz kendisine çok sert şeyler söyleyecektik. AİHM tarihinde bu bir ilktir. Böyle şeyler yapan bir AİHM Başkanı varsa, adalete çok büyük zarar verir. AİHM’in adalet dağıtma ilkesini zedelemiştir. Türkiye’ye de bu konuda ciddi eleştirilerimiz var. Adalet dağıtmak sadece AİHM’in görevi değil. Siz AİHM Başkanı’nı nasıl araçsallaştırırsınız? Hadi diyelim ki AİHM Başkanı bunu düşünemedi, siz düşüneceksiniz. Diyeceksiniz ki bu ziyaret doğru değildir. Bu konuda konseye eleştirilerimiz hep var. Yüzlerine de söyledim, siz Kopenhag kriterlerini Türkiye’ye benimsetecektiniz ama Türkiye size Ankara kriterlerini dayattı ve şu anda Ankara kriterlerini uyguluyorsunuz. Türkiye, ahlaki olmayan, doğru olmayan, etik olmayan, olmaması gereken bazı tutumları dayatıyor. Avrupa Konseyi de bazı çıkarları uğruna sessiz kalıyorlar. Ortaya şöyle bir umutsuzluk da çıkıyor: Büyük bir kesim Türkiye’de alt derece mahkemelerden umudu kesmiş durumda. Anayasa Mahkemesi de çoğu zaman konjoktüre uygun kararlar vermekle eleştiriliyor.
AİHM umudu de biterse, oradan da adalet çıkmayacağını düşünen insanlar kime veya neye güvenecek?
Bu umutsuzluk öteden beri vardı. Türkiye’de belli toplumsal kesimlerde çok fazla bu konuda bir umut yoktu. Özellikle darbe teşebbüsü donrası muhafazakâr camianın bir kesimi bunu yaşayarak gördü. Çok acı tanıştılar. Fethullah Gülen örgütü bahane edilerek on binlerce, yüz binlerce insan mağdur edildi. Çok ciddi hak ihlalleri yaşandı. İnsanlar bu ceberut sistemin ceberutluğunu gördüler. Halbuki Ak Parti iktidara geldiğinde ne söylüyordu.
“ORTADA AK PARTİ YOK, DEVLET BAHÇELİ VE DOĞU PERİNÇEK NE DERSE O OLUYOR”
Ne söylüyordu Ak Parti?
Şu an ortada bir Ak Parti filan yok. Türk derin devletinin doğrudan doğruya iktidar olduğu bir sistem var. Devlet Bahçeli ne derse o oluyor. Doğu Perinçek ne derse o oluyor.
90’lara benzetiyorlar. Sık sık 90’lara döndüğümüz söyleniyor bugün etkin olan aktörler gündeme gelince. Katılıyor musunuz?
Her dönemin kendine özgü bir yanı vardır. Bazı yönler 90’lardan daha ağırdır, bazı yönler daha hafiftir.
Nedir o ağır yönler mesela?
90’lı yıllarda kırsal bölgelerde köyler boşaltılıyordu. Çok ciddi anlamda silahlı çatışmalar vardı. Devlet 90’lı yıllarda çeteleşmişti. Kontgerilla istediği faaliyeti yürütüyordu, faili meçhul cinayetler fazlaydı. Gözaltında kayıplar, yargısı infaz dediğimiz uygulamalar çok fazlaydı. Biliyorsunuz o çete Kutluk Savaş’ın raporuyla ortaya konmuştu. Son 5 yıla baktığımızda ise kırsalda değil, kentte savaş oldu. İlçelerde, oldu. Tanklar Sur’a, Nusaybin’e, Cizre’ye, Şırnak merkeze, Yüksekova’ya indi. Silahlı çatışmanın coğrafyası büyüdü. Suriye ve Irak’ın kuzey kısımlarına yayıldı, bugün de devam ediyor.
Peki 90’lı yıllardan farkı ne?
90’lı yıllarda parlamenter demokratik sistem yaşamaya çalışıyordu. Bir şekilde Meclis kendini var etmeye çalışıyordu. Biraz önce söylediğimiz YSK marifetiyle daha otoriter bir anayasa bize dayatıldı ve kabul ettirildi. Bu yönüyle 90’lı yıllardan daha ağır bir durumdayız. Yönetim biçimi itibariyle. Şu anda daha otoriter bir yönetim var. Yargı uygulamaları öyle. 90’lı yıllarla karşılaştırdığımızda hiç kimse memnun değil yargıdan. 90’lı yıllarda bu kadar avukat gözaltına alınmıyordu.
İHD Genel Başkan Öztürk Türkdoğan: 90’lı yıllarda bu kadar avukat gözaltına alınmıyordu
“FİİLİ DÖRTLÜ KOALİSYON KURULMASAYDI PERİNÇEK CEZA ALACAKTI”
İsmini andığınız için soruyorum, Doğu Perinçek ‘Yargı altın çağını yaşıyor’ diyor. Haksız mı?
İşte tam onun zihniyeti şu an iktidar olduğu için tabii ki memnun. Halbuki memnun olmaması gerekir. Kendisi 5 yıldan fazla hapis yattı. Sen hapis yatmış bir insansın. Nasıl sen kendin için adalet aradın, sonra fiili iktidar ortağı olduğunuz için Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nden döndünüz. Eğer bu fiili iktidar koalisyonu kurulmasaydı, yani AKP-MHP-Ulusalcılar ve Ergenekon denen yapılanma, ceza alacaktınız. Yargıtay dedi ya böyle bir örgüt yok, biz de yapılanma diyoruz şimdi. Bu dörtlü. Baskın Oran bunu güzel tarif ediyor; mahşerin dört atlısı diyor. Bu dörtlü koalisyon kurulduğu için siz sonradan beraat ettiniz. Yoksa cezalarınız onanacaktı, mahkûm olacaktınız. Sizin başınıza geldi bunlar. Şimdi siz aynı şeyi başkalarının başına niye getiriyorsunuz? 90’lı yıllarla fark diyorduk ya, o yıllarda bazı gruplar bazı şeyleri açıktan savunamıyorlardı. Demokratik kamuoyundan çekiniyor, kendilerini gizleme ihtiyacı duyuyorlardı. Açıktan savunmuyorlardı. Şimdi açıktan savunuyorlar. Bu da devletteki otoriterleşmeyi ve durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya koyuyor.
12 Eylül’ün 40’ıncı yılında, bu dönemi askeri darbe dönemiyle karşılaştıran yorumlar da yapılıyor.
Bu uygulamalar (avukatların gözaltına alınması) askeri darbe dönemi sonrası uygulamalardır. Askeri darbeden sonra askerler ne yapar? Toplum üzerinde baskıyı eksik etmemek için toplumun belli kesimlerine sürekli operasyon yaparlar. Aynı mantık. Ortada hiçbir şey yok, insanları alıyorlar. Ankara’dan örnek vereyim, Ocak ve Şubat 2016’da Ankara’dan aktivistler Sakarya Caddesi’nde toplanıyordu, beyaz bayrak eylemi yapıyorlardı, basın açıklaması okuyorlardı. Polis de onları seyrediyordu. Sonra ne oldu? 2018’den beri hala devam eden o polis operasyonları hiç bitmedi. Yüzlerce kişiyi beşli onarlı gruplar halinde evleri basılıyor, gözaltına alınıyor, dört gün gözaltında kalıyor, adliyeye çıkarılıyor. Nadiren tutuklamalar oluyor, çoğu adli kontrole serbest kalıyor. E tamam da buna bir son verin, yeter artık. İnsanlar bıktı, siz bıkmadınız mı? Ben DGM’lerde avukatlık yaptım, yahu bir dakika ey hakimler ey savcılar. Ne oluyorsunuz? Biraz kişilikli olun.
“SIKIYÖNETİM DÖNEMLERİNDE HAKİM VE SAVCILARIN KİŞİLİĞİ VARDI, KANUNU UYGULARIM DİYORDU”
DGM’lerde de avukatlık yapmış bir insan hakları savunucusu olarak hukukun bu denli raydan çıktığı bir dönem hatırlıyor musunuz?
Farkı şuydu. Tabii ki sıkıyönetim dönemlerinde asker ne derse o oluyordu. Fakat bu görevi yapan hakim ve savcıların kendi kişiliği vardı. Derlerdi ki ‘kanun şudur, ben kanunu uyguluyorum, bana yukarıdan gelen talimatı uygulamam’ derlerdi. Biz de şu anki hakim ve savcılara diyoruz ki kanunu uygulayın. İktidar herkesi tutuklamak mı istiyor? Çıkarsın bir kanun, desin ki herkes tutuklanabilir desin, siz de tutuklayın. Ama öyle bir kanun yoksa e bir zahmet, hazır AİHM Başkanı da gelip Adalet Akademisi’nde size insan haklarından bahsedip ders vermişse, siz de ‘AİHM Başkanı’nın da dediği gibi kuvvetli suç şüphesi oluşmamıştır, bir daha benim karşıma böyle dosyalar getirmeyin’ deyip reddedin. Biz hakim ve savcılardan bunu bekliyoruz. Sıkıyönetim zamanında AİHM yoktu. Şu an görevli olan yargıçların yarısı bu iktidar döneminde geldi. Son dört yılda göreve başlatıldı. Korkacağınız bir şey de yok. Biraz, kişilik istiyoruz. ‘Anayasa Mahkemesi’nin içtihadı şudur, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı budur, ben de buna uygun davranıyorum’. Bu kadar. Görünüşte bunu yazıp, arkadan talep edilen neyse onun yerine getirirseniz bu olmaz. Yarın öbür gün yanlış yapan bu hakim savcılar da soruşturma geçirecekler. Demek ki siz AİHM, AYM içtihatlarını niye uygulamadınız. Emniyet’in her istediği yapılır mı? Emniyet tabii ki suçla mücadele edecek, görevi bu. O taraftır, bir iddiada bulunacak. Siz de onu araştıracaksınız, diyeceksiniz ki kardeşim bana daha somut kanıtlarla gel diyeceksiniz. Adaleti sıradanlaştırmayacaksınız. Şu anda adalet bir sopaya dönüşmüş durumda.
“OHAL KHK’LARIYLA ÇOK KORKUNÇ BİR GERİYE GİDİŞ YAŞADIK”
Bugün itibariyle Türkiye insan hakları gündemine baktınız zaman nasıl bir tablo görüyorsunuz?
Hiç iç açıcı bir tablo görmüyorum, onu söyleyeyim. İnsan haklarının korunması bakımından görevi olan kurumlar, yani adalet kurumları adalet dağıtamıyorsa zaten insan hakları korumasız demektir. Devlet içinde insan haklarının korunması için oluşturulmuş kurumlar, görevlerini yapmıyorlarsa, birçok şeye seyirci kalıyorsa, insan hakları korumasızdır, savunmasızdır. İnsan haklarını korumak ve geliştirmek üzere kurulmuş sivil toplum kuruluşlarının üzerine sürekli yargı yoluyla baskı yapılıyorsa, bütün toplumsal muhalefet yargı yoluyla baskı altına alınıyorsa, zaten insan hakları korunamıyor demektir. İnsan haklarının korunamadığı bir durumdayız. Bu çok vahim bir durum. Bir de sürekli olarak kazanımlar geriye götürülüyor. İnsan hakları alanındaki ilerlemeler hep geriye doğru gidiyor. Yeni yasal düzenlemelerle sürekli geriye gidiyor. Bakın OHAL KHK’larıyla çok korkunç bir geriye gidiş yaşadık. Çalışma hakkı güvencesi yok edildi. Gözaltı süresinin uzatılması, işkence ve onur kırıcı davranış yasağı iddialarının etkili bir şekilde soruşturulmaması bakımından çok ciddi problem yaşıyoruz.
“İKTİDAR İŞKENCE YOK DİYORSA KENDİNDEN UTANMALI”
İşkence olmadığını iddia ediyor iktidar.
Ya böyle şey olur mu? İşkence ne demek yok. Eğer iktidar bunu söylüyorsa, kendisinden utanmalıdır. Çünkü Adalet Bakanlığı’nın kendi yayınladığı resmi istatistiklere baksın. Bakanlığın 2019 işkence ve eziyet suçundan Türkiye’de toplamda 2767 soruşturma açılmış. Bunlardan 1370’i hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş. 933 dava açılmış, 462 diğer karar dediği, kuvvetle muhtemel takipsizlikle sonuçlanan. 933 davanın 2019’da sadece, açıldığı yerde eğer iktidar sözcüleri işkence yok diyorsa o zaman onlar başka dünyada yaşıyor, biz başka dünya yaşıyoruz. Bu iktidardakiler işkenceyi şöyle anlıyor: Yasak sorgu yöntemi uyguluyorsan işkencedir diye anlıyorlar. Zindana kapatıp elektrik verip, konuş, şu ifadeyi imzala. İşkenceyi böyle anlıyorlar. Onlara göre işkence buymuş. Biz de diyoruz ki Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletlerin İşkenceye Karşı Sözleşme’nin birinci maddesini lütfen açın okuyun.
Ne diyor o maddede?
Sadece ifade almak için değil, korkutmak için, yıldırmak için, size manevi ızdırap çektirmek için yapılan her türlü davranış işkencedir. Veli Saçılık’ın sırtına atılan plastik mermileri hatırlıyor musunuz? İşte o işkencedir. Veli Saçılık’ın annesi yerde sürüklendi ya o işkencedir. Çok tipik işkencedir. Gösteride müdahalede uyguladığınız yöntemler işkenceye girer. Gelelim hapishanelere, biz diyoruz ki herkesi çıplak arayamazsınız. Mevzuat istisnai durumlarda çıplak aramaya izin veriyor. Cinsel organında, makatında uyuşturucu, jilet taşımak gibi. Böyle bir ihtimal varsa çıplak arama yapılır. Slogan attı diye siyasetçiyi, milletvekilini, belediye başkanını, hakimi, savcıyı, avukatı hapishaneye götüreceksiniz, soyun arayacağım seni diyemezsiniz. Hangi suç isnadıyla karşılaştığına bakacaksın önce. Sen bir düşünce suçlusuna çıplak arama dayatırsan bu işkencedir manevi işkencedir.
Uşak’ta öğrenciler işkence ve kötü muameleye tabi tutuldu.
Geçen hafta Kronos’ta birinin hikâyesini yayımladık. Gözaltına alınan öürencilerin çıplak aramaya maruz kaldığına dair. Uşak Valiliği açıklama yapıp terörist dedi, örgüt dedi, ama işkenceyi de iddia deyip geçiştirdi.
Gözaltında yapamazsın, işkencedir. Rojbin isimli bir arkadaşın ev aramasında köpekler saldırdı ve onu yaraladı. O işkencedir bakın. Diyarbakır 5 Nolu Hapishane’de Co isimli köpeğin yaptığında işkenceden hiçbir farklı yoktur. Biz bunları raporlarımızda anlatıyoruz, Adalet Bakanlığı’na da anlatıyoruz. O yüzden bazı toplantılarına bizi çağırmıyorlar. AİHM Başkanı’nı Türkiye’ye getirip gezdirip onu dünya aleme mahcup edecek bir program yaptırıp ‘Türkiye’de işkence yok’ derseniz, sizin dışınızda kimse inanmaz. Bu söylemi kullananları destekleyen akademisyenlere de yazıklar olsun. Eğer gerçekten ‘Türkiye’de işkence yok’ söylemini kullanıyorsanız, İnsan Hakları Derneği’ni ziyaret eden, Uluslararası Af Örgütü’nün İstanbul Şubesi’ni ziyaret edin, İzleme Örgütü’ne gidini Hak İnisiyatifi’ne gidin. Bırakın onların Mazlum-Der’e gidin. Kendi kuruluşunuz, ona gidin sorun var mı yok mu işkence diye. İnsan Hakları Derneği’nin 2018-2019 özel raporu var. Baskı ve tehdit yöntemleriyle kaçırma ve ajanlaştırma raporu. İnsanları sokak ortasında polisim diye sivil arabaya alıyorlar, silahla tehdit ediyorlar, birkaç saat gezdiriyorlar. Önce manevi cebir uyguluyorlar, korkutuyorlar. Direnen kişiyi darp ediyorlar, sonra ıssız bir yere bırakıyorlar. Sürekli telefon ediyorlar, taciz ediyorlar. Bu çok tipik bir işkence. Bu şekilde kaçırılan işkence yapılan insanlar mahkemelerde konuşmaya başladılar, yaşadıklarını anlatmaya başladılar. Daha ne olsun işkenceyi görmeleri için? 2020’de vakalar daha da artmaya başladılar. İşkence yok dediğiniz anda işkencecileri korursunuz, çok tehlikeli bu. İşkenceye sıfır tolerans söylemini bu iktidar kullanmadı mı?
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
Ayhan Bilgen: Ömer olamıyorsan, kuzunun yerine koy kendini, kurt olmak niye?
“İŞKENCENİN İNKÂRI CEZASIZLIĞI GETİRİYOR”
Geçenlerde konuştuğumuz insan hakları savunucusu Ayhan Bilgen, ‘işkencenin inkârı işkence kadar kötüdür’ anlamında bir ifade kullandı.
Çünkü bu cezasızlığı getiriyor. İşkenceyi yapan kişi böylece korunduğu izlenimi alıyor. Eskiden zamanaşımı vardı, bunları koruyorlardı. Yeni ceza kanununda artık işkence suçunda zamanaşımı yok. Son beş yılda işkence yapanların hepsi, emin olun er ya da geç yargılanacaklar. Yar-gı-la-na-cak-lar. Şimdi bu polisler, bu istihbaratçılar, veya kimse bu paramiliter güçler, bunlar çok iyi bilsin. Birileri istedi diye veya sadist-psikopat duygularınızı tatmin etmek için kimseye işkence yapmayın. Bakın yargılanacaksınız. Öncekiler zamanaşımından kurtuldu, artık zamanaşımı yok, kurtulamazsınız. Bakın 12 Eylül davasında Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya öldüğü halde, dava halen devam ediyor. Davayı devam ettiriyoruz, oradan ne yapıp edip mahkûmiyet kararı çıkarttıracağız. Öyle hayret ettiğimiz vakalar var ki. Özellikle bu darbe teşebbüsünden önce (15 Temmuz, Y.G.) beraber mesaide arkadaştınız ya, ne oldu da bir gün sonra arkadaşını alıp işkence yapıyorsun ya? Bu nasıl bir insanlık? Burada bilinçsizlik maalesef had safhada. Göreve getirilen polisler, askerler, bazı istihbaratçılar, bu büyük iktidar oyunlarına kendinizi alet etmeyin. Yasaların dışına çıkmayın. İşkence yasaktır, nokta.
Bir de şöyle bir argüman geliştiriliyor iktidar ve savunucuları tarafından: ‘İşkence yapıldıysa kanıtla.’ İşkence yapılan kişiden bunu ispatlamasını istiyorlar. Buna ne dersiniz?
Bu işte DGM mantığıdır. Sıkıyönetim, DGM ve devam eden şimdiki özel yetkili mahkeme mantığıdır. Onlar sizi suçluyor ya siz suçsuz olduğunuzu kanıtlayacaksınız. Halbuki ceza hukukunun temel kuralı iddia eden iddiasını ispatlamak zorundadır. Savcı sizi suçluyor ya, kanıt gösterecek ki mahkeme mahkum etsin. Burada tersine dönmüş: Ben işkence gördüm diyene kanıtla diyor. Tamam kanıtlarım. Sen eğer Adli Tıp Kurumu’nu rahat bırakırsan, bağımsız hekim raporlarına itibar edeceksen kanıtlarım, çok basit. İzmir’de sevgili Veli Lök hocamız, vücutta kalan 30 yıl önceki ağır işkence izlerini bir tıp yöntemi geliştirerek kanıtladı. Bazı psikiyatri uzman hekim arkadaşlarımız, işkencede geçirilen ağır travmayı çeşitli metotlarla ortaya koyuyorlar, kanıtlıyorlar, kanıtlanabiliyor yani. Tamam kanıtlayalım da kanıtladığımızda işkenceciyi mahkum edecek misiniz? korumayacağınıza söz verin. Onu koruyacak yasalar çıkarmayın. KHK’daki gibi madde koymayacaksınız. Sivilleri bile koruyan maddeler getirmeyeceksiniz. İç güvenlik operasyonlarında işlenen suçlar bakımından soruşturma izni kuralı getirmeyeceksiniz. Fiili bir mekanizma kurup işkence ve kötü muamele iddialarını ortaya atan insanlarla ilgili soruşturmaları sürüncemede bırakmayacaksınız. Siz bunları yapan, işkenceye uğrayan uğradığı işkenceyi kanıtlar. Kameralı odada kim kime işkence yapar? Soracaksınız: Gözaltına aldığınız bu kişi şu saatler arasında kameralı odada değildi, nerde? Bir insanın tuvalet molası en fazla 10 dakika olsun hadi. Bir insanı siz alıyorsunuz saatlerce başka bir yere götürüyorsunuz, hiç mi merak etmiyorsunuz, nezarethanelerin girişine kamera var. Bu kişi bu saatte çıkarılmış, 10 saat sonra geri getirilmiş. Peki bu 10 saatte neredeydi? Yer yok şu şubeyi kullandım. Yer yoksa operasyon yapmayacaksın. O şubeyi de kullanmayacaksın. O şubeyi kullanıyorsan kamera koyacaksın.
“İŞKENCE BÜTÜN İNSANİ DEĞERLERİ TAHRİP EDİYOR”
İşkencenin nasıl bir tahribatı var kişi üzerinde?
İşkence şöyle kötüdür: Bir bütün olarak insani değerleri tahrip ediyor. İşkence yapan da ileride çok büyük sorunlar yaşayacaktır. Yani onun da zihin dünyası, manevi dünyası alt üst olacaktır. O işkence, insanlığa karşı suç olarak tanımlanmıştır. Yani kişiye karşı değildir sadece. Aynı zamanda insanlığa karşı suçtur. Mutlak yasaktır. Hiçbir şekilde istisnası yoktur. Öldürme fiilinin bile istisnası vardır. Nedir o? Meşru savunma, meşru müdafaa. İşkencede bu yoktur. Hiçbir şekilde uygulanmaz. Birçok şeye kötü muamele diyorlar. Ne demek kötü muamele? Bir genç kızın gözaltına alınışı sırasında maruz kaldığı tacizi kötü muamele olabilir mi? Taciz değil ki işkencedir bu. Ömür boyu taşıyacak onu. İşkencenin tanımını defalarca oturup okusunlar.
Türkiye’deki terör, terörist, terör örgütü gibi kavramların tanımlanmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’deki terörle mücadele kanunun en büyük problemi terör tanımının belirsizliği sorunudur. Uluslararası alanda kesin bir terör tanımı yoktur. Güvenlik Konseyi’nin bazı kararları vardır ve o kararlarda hangi hallerde terör suçlamasının yöneltilebileceği yazılıdır. Onların hepsi de doğrudan doğruya şiddetle bağlantılıdır. Bir kere şiddete başvuranla başvurmayan arasında kesin bir ayrım yapacaksınız. Bizim terörle mücadele kanununda böyle bir şey yok.
“TAŞ ATTIĞI İÇİN ÇOCUĞA 18 YIL VERİDLER, ELİNDE KALAŞNİKOFLA YAKALANSAYDI 5 YIL ALIRDI”
Hepsini bir mi tutuyor?
Hatta, tam tersini söyleyeyim, şiddete başvurmayana daha fazla ceza veriyorlar. Bakın, gülmeyin buna, gerçektir. 2008 Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı. Taş atan çocuklar kararı. Dört suçtan ceza verin dedi Kürt çocuklara. 2006 ile 2010 yıllar arasında yanılmıyorsam 6 bin 600 Kürt çocuğu CMK 250’yle yetkili yani DGM’nin devamı, özel yetkili mahkemelerde yargılandı. Ve bu çocukların hepsine ceza verildi. Bu çocukların çok büyük bir kısmı da daha sonra gidip örgüte katıldılar. O dönemki hükümet sözcülerine söyledik, siz şu anda öyle bir şey yapıyorsunuz ki çocukların hayatını karartıyorsunuz. Filistin’de taş atan çocuklar sizin için kahraman ama taş atan Kürt çocukları terörist. Bir kere daha düşünün, çocuk bunlar, savaşın içine doğup büyümüşler dedik. Bu çocukların özel yetkili mahkemelerde yargılanmayacağı kararı ancak 2010 yılında verilebildi. Arada geçen sürede ne oldu? 2018’deki Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında dört ayrı suçtan bu çocuklara ceza yağdırıldı.
Neydi o suçlar?
Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt üyeliği, toplantı ve gösteri yasağı ihlali, taş attığı için ayrıca saldırı ve polise mukavemet. Ve 18 yıl ceza verilen çocuklar oldu. O çocuk elinde kalaşnikofla herhangi bir yerde yakalansaydı verilecek ceza sadece 6 yıl 3 ay, çocuk olduğu için indirim yapılacaktı 5 yıl civarında ceza alacaktı. Türkiye’de adalet, terörle mücadele kanunu ve terörün belirsizliği sorununun garabetleri o kadar çok ki. Adalet Bakanlığı’nın istatistiklerine bakalım yine: 2019 yılında, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar. Yani 309-316 arası suçlar. 119 bin kişi soruşturma geçirmiş, 57 bin kişiye dava açılmış. 2019 bu bakın. Bir önceki yıl bunun daha fazlasıydı, bir önceki daha fazlaydı. Türkiye’de şu anda en acil yapılması gereken şey terörle mücadele kanunun tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Yeni ceza kanunu yapılırken terörle mücadele kanunu kaldırılacak şekilde yapıldı. Terörle mücadele kanununa ihtiyaç yok Türkiye’de. Yeni ceza kanununda zaten her türlü madde var. Türkiye’de terörle mücadele kanunun tamamen kaldırılması, ceza kanunundaki olumsuz düzenlemelerin geri alınması, ceza muhakemesi kanununda kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına aykırı bütün maddelerin ayıklanması ve özellikle gizli tanık maddelerinin tamamen çıkartılması, infaz kanununun ayrımcı ve eşitsiz uygulanmalarına son verilmesi, infazda eşitlik ilkesinin getirilmesi.
“BU CAMİADAKİLER YANILDI, DEVLETİ TANIDIKLARINI SANDILAR”
Hak arama bir insan hakları bilinci ve kültürünün gelişimini gerektirir. Aynı zamanda kültürel bir durumdur. Dolayısıyla kültürün oluşması zaman ister. Davranış değişikliği ister. Bu camianın (Gülen cemaati) bu kadar acı, bu süreci bu kadar acı bir şekilde yaşaması hakikatten hepimizi çok üzdü. Röportajın başında sözünü ettiğim fiili koalisyon (AKP-MH-Ulusalcılar-Ergenekon, Y.G.) bu süreci bu kadar acı yaşadılar. Çünkü bir rövanşist yaklaşımla bunlara yaklaştılar. Acı yaşadılar. Bu acı onlara birçok şey öğretmemiştir diye düşünüyorum. Dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu, her koşulda hak aramanın ne kadar önemli olduğunu öğretmiştir. Bugüne kadar hak arayan insanlara bakış açılarını değiştirdiğini, değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabi işkenceyle tanışmaları insan onurunun ne kadar önemli olduğunu hatırlatmıştır.
Handikapları oldu. Devleti tanıyorlardı veya tanıdıklarını zannediyorlardı. Devlet bir organizasyon, bir canlı organizasyon gibi düşünün. Bugün sizsiniz, yarın öbürü. Sizin değil. Bu ülkede devlet kimsenin değil. Bazen ‘ben devletim’ diyor ya birileri, devlet mevlet değilsin, sadece bir piyonsun. Orda yanılgıya düştüler kanaatimce: ‘Acı yaşayacağız ama bu süreci atlatacağız, ileride tekrar haklarımız verilecek’ diye düşündüler. Fakat yanıldılar. 12 Eylül yaşandı bu ülkede. Sadece üniversiteden atılan insanların göreve dönmeleri 10 yıl sürdü. Dolayısıyla geçmiş süreçten ders çıkarmak gerekiyordu. Bir de Türkiye’yi iyi tanımamışlar. Türkiye, aynı zamanda NATO’nun bir kanat, bir cephe ülkesi. Yani bir şeyler olduğunda her zaman NATO’daki illegal yapılanmalar işin içerisine girer. Türkiye’nin bir ittihatçı geleneği var, onu unuttular. Bu ittihatçılık çok güçlüdür, bugün bile.
Umarım görmüşlerdir: Bütün bunlara rağmen Türkiye’de direnen, güçlü bir toplumsal muhalefet var. O yüzden artık bu tarafa yönlerini daha fazla çevirmeleri lazım. Bakın, o camianın içinde olan ve bu bilinen hakim savcılara duruşma salonlarında ‘yapmayın, devlet yarın öbür gün size sırtını dönerse darda kalırsınız’ diye haykırdık. Birçok arkadaşımız onların verdiği haksız kararlarla mahkûm edildi. Benim meşhur bir klasörüm var, anayasaya aykırılık iddiasında bulunuyorum. Terörle mücadele kanununun nerdeyse bir iki maddesi hariç anayasaya aykırı, Türk ceza kanununun birçok maddesi aykırı, ceza muhakemesi kanunun birçok maddesi aykırı ve infaz kanunun birçok maddesi aykırı. Ben bunları sundum, isim söylemeyeceğim, mahkeme başkanı dedi ki ‘E bize uygulayacak bir şey bırakmadınız.’ Dedim zaten uygulamayın diye bunu söylüyorum. Bunları Anayasa Mahkemesi’ne taşıyın, tartıştırın. İleride bunlar çok lazım olacak. Umarım bu süreçlerden ders çıkartmışlardır.
“15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ SONRASI HATTA 16 TEMMUZ SABAHINDA ÇAĞRI YAPTIK İŞKENCE GÖREN BAŞVURSUN DİYE, KİMSE BAŞVURMADI”
Biz 15 Temmuz gecesi ne olup bittiğini öğrendik, gece yarısı 12.30’ta sosyal medyadan bir açıklama yaptık. “Biz her zaman darbeye karşıyız. Sivil seçilmiş hükümetin yanındayız” diye. 16 Temmuz sabahı ben buradaydım, derneği açtım. Çağrı yaptık, “İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi ve şubeleri açıktır, ihlale maruz kalanlar lütfen derneğimize başvursun” dedik. Sonradan kendi raporlarımızı yayınladık zaten. 2 Ağustos günü Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’la görüştük, insan hakları örgütleri olarak. Dedik ki çok ciddi anlamda işkence ve kötü muamele duyumu alıyoruz. Bire bir başvuru yok, bir iki tane var. O da şu avukat bunu demiş, filanca avukat şunu demiş şeklinde, doğrudan başvuru yok çağrımıza rağmen. Kurtulmuş’a dedik TRT’de ve Anadolu Ajansı’nda yayınlanan görüntüler başvuruyu gerektiriyor, açık işkence yapılmış insanlara, yapmayın dedik. Fethullah Gülen cemaatine yönelik öğüt davalarına giren avukatlara defalarca haber gönderdik, istiyorlarsa bilgilerimizi paylaşalım, terörle mücadele kanunu nedir, karşınıza çıktığında nasıl savunma yapacaksınız, hangi konularda anayasaya aykırılık iddiasında bulunacaksınız. Bu haberleri bile gönderdik fakat maalesef bu konuda tehdit alan avukat meslektaşımız bile gelip başvurmadı.
“BU SÜREÇ MUHAFAZAKÂR CAMİA İLE SOL CAMİAYI, KÜRT CAMİASINI YAKINLAŞTIRACAK”
İnsanlar sadece dini inançları nedeniyle mağdur edildi. KHK’larla 135 bin insan ihraç edildi. Özellikle KESK ve KESK’e bağlı sendikalar mücadele yürüttüler. Diğer emekçiler platformlar kurdular, biz dernek olarak bu platformlara sahip çıktık. Uluslararası alanda da görüşlerimizi, raporlarımızı ve eleştirilerimizi hep sunduk. Ben inanıyorum ki bu süreç muhafazakâr camia ile sol camiayı, Kürt camiasını yakınlaştıracaktır. İnsan haklarının savunmasının ve korunmasının ne kadar değerli olduğunu çok acı olarak öğretici bir süreç olmuştur diye düşünüyorum. Birçok şey telafi edilebilir. Telafi edilemeyen tek şey intihar eden insanlardır. Bu sürecin yüküne dayanamayıp yaşamını yitiren, kalpten, farklı hastalıklardan insanlardır.
“DEVLET İÇİNDEKİ KAVGALAR BİTMEZ, HAK ARAMAKTAN VAZGEÇMEMELİ”
Hak arama süreci çok önemlidir, lütfen herkes hakkını arasın. İleride şu olur bu olur demesin. Hakkınızı ne kadar çok ararsanız en çok kendini öyle güvencede hissedersiniz. Eğer hakkınızı aramazsanız kimse size bir güvence vermez. Çünkü bu devlette kavga bitmez. Bu devlet demokratikleşinceye kadar bu kavgalar bitmez. Kürt sorunu çözülünceye kadar kavgalar bitmez. Devlet içindeki ekipler kavgası her zaman olur. Devlet içindeki yapılar dağıtılmadığı, tasfiye edilmediği sürece, gerçek anlamda tarafsız ve bağımsız bir yargı mekanizması kurulmadığı sürece ve vatandaşın düşman görülmeyip vatandaş olarak görüldüğü bir ülke kuruluncaya kadar bu kavgalara bitmez. İleride şu olur bu olur demeden, herkes hakkını meşru vasıtalarla arayacak. Gerek yasal yollarla arayacak, gerek demokratik hakkını kullanarak arayacak.
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
Melek Çetinkaya cezaevinden yazdı: Evlatlarımı Silivri zindanlarında unutturmayın
d
Melek Çetinkaya: Oğlumun cezaevinde hangi koşullarda kaldığını test ettim
d
Cumartesi Anneleri: Kaç yıl geçerse geçsin!..
“MUHAFAZAKÂR CAMİANIN ANNELERDEN ÖĞRENECEĞİ ÇOK ŞEY VAR”
Özellikle kadınlarını hakkını teslim etmek istiyorum. Çocukları harp okulu davalarında haksız yere cezalandırılan annelerin gerçekten demokratik duruşu çok kıymetli. Muhafazakâr camianın annelerden öğreneceği çok şey var. Eşleri, çocukları kaçırılanların aileleri bize geldiler, Meclis’e gittiler, Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri’yle buluştular. Şunu gördük: Kadınlar gerçekten öncü rollerini oynuyorlar. Çünkü kadınlarda vicdan var. Kadın olmanın duyarlılığı hassasiyeti var. erkeklerin bu konuda kadınlardan öğreneceği çok şey var. O vicdan çok kıymetli. Vicdan cesaretlendirir. Vicdanlı bir insansanız cesareti bulursunuz zaten. ‘Yarın ne olacak’ diye düşündüğünüz anda o cesareti kaybedersiniz. İnsan hakları mücadelesi de böyledir. ‘Biz yarın ne olacağız’ diye düşündüğümüz anda artık yapamayız, orda biter. O yarının işi, bugüne bakalım.
“BAŞÖRTÜLÜ KADINLARA SOKAĞA ÇIKSA, BİR ANDA ON BİNLERİ MİLYONLARI BULSA…”
Melek anne gibi annelerin eylemlerinin duyulmaması için de ellerinden geleni yaptılar, yaparlar. Medyanın yüzde 90’ını ellerinde bulunduruyorlar, Melek anne gibi insanların eylemlerinin duyulmaması için onu sonuna kadar kullanırlar. Çünkü muhafazakâr ailelerin de ona destek vermesini, görünür olmasını istemezler. Muhafazakâr anneler de tıpkı Cumartesi Anneleri gibi, tıpkı Barış Anneleri gibi, Kürt kadınları gibi, sosyalist kadınlar gibi sokağa çıktığında, hani başörtülü kadınlar sokağa çıkıyor çocukları için eşleri için hak arıyor ve bu sayı bir anda on binleri, milyonları bulabilir. İktidarlar her zaman kitlelerden korkarlar. Çünkü iktidarın kontrolündeki medyanın yalan söylediği, tamamen maniple ettiği ortaya çıkacak.
[Yavuz Genç] 16.9.2020 [Kronos.News]
YAVUZ GENÇ 16 Eylül 2020 KRONOS ÖZEL
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkan Öztürk Türkdoğan
Türkiye’de insan hakları deyince akla gelen ilk kurum İnsan Hakları Derneği (İHD). 1986 yılından bu yana mücadelesini sürdürüyor. Yayınladığı sayısız rapor, işkence ve kötü muamele vakası, basın açıklaması… ile Türkiye insan hakları mücadelesinin merkezinde. Genel Başkan Öztürk Türkdoğan da Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 12 Eylül, JİTEM ve daha pek çok önemli davada savunma yapmış bir insan hakları savunucusu. Türkdoğan’la aralarında stajyerlerin de olduğu 48 avukatın tutuklanmasını, Uşak’ta öğrencilere uygulanan çıplak arama işkencesini, AİHM Başkanı Robert Spano’nun eleştirilere neden olan Türkiye ziyaretini ve daha pek çok konuyu konuştuk.
İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan’a göre Türkiye’de şu an İçişleri Bakanlığı’nın Adalet Bakanlığı üzerinde ‘vesayeti’ var. Türkdoğan’la konuştuğumuzda İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kararını beğenmediği Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’a yönelik sözleri henüz gündeme gelmemişti. Ancak Türdoğan, polisten gelen dosyaların incelenmeden direkt işleme konulduğunu, yargının İçişleri Bakanlığı’nın talimatlarına göre davrandığını savunuyor. Soylu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı dahi hedef alabilen cüreti Türkdoğan’ın tezini destekler nitelikte.
Türkiye’nin 90’lı yıllara döndüğü yönündeki yorumları da değerlendiren Öztürk Türkdoğan’a göre; hem 90’lı yıllara göre daha hafif yönleri var bu dönemin, hem de çok daha ağır yönleri. İşkence iddialarını inkâr eden iktidar ve destekçilerini de sert bir dille eleştiren Türkdoğan, “İşkence olmadığını iddia edenlerin yaşadığı ülke ile bizim yaşadığımız ülke herhalde farklı” diyor. OHAL KHK’larıyla yaşanan kırımdan etkilenen yüz binlerce insanın hak savunuculuğu noktasında sol ve Kürt camiayla yakınlaşması gerektiğini düşünen Türkdoğan’a göre, bu gerçekleşebilirse dindar, başörtülü insanların da karşı çıkmasıyla AKP iktidarın oluşturduğu düzen çatırdayabilir. Dindar insanların hak mücadelesine sokağa inmeleri halinde AKP’nin medya düzeniyle yarattığı psikolojik üstünlüğün biteceğini ve halka söylenen yalanların ortaya çıkacağını düşünüyor. Türkdoğan, bu noktada başörtülü kadınların eşleri, çocukları ve yakın için meydanlara inmelerinin, Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri gibi oluşumlarla biraraya gelmelerinin önemli olduğunu vurgulayarak, “Erkeklerin kadınlardan öğreneceği çok şey var. onlarda vicdan var, cesaretlerini de buradan alıyorlar” diyor.
Öztürk Türkdoğan’ın sorularımıza verdiği cevaplar şöyle:
Güncel bir konuyla başlayalım, avukatların gözaltına alınmasına barolardan sert tepkiler geldi. Savunmanın hedef alındığı eleştirileri yapılıyor. Neyi hedefliyor iktidar bu adımla?
Siyasi iktidarın yargı üzerindeki etkisi çok barizdi. Bu hep öteden beri böyleydi, yeni bir durum değil. Önce bu çerçeveyi ortaya koymak gerekiyor. Türkiye’de yargılama sistemlerini göz önüne aldığımızda, her zaman avukatlar savunmayı temsil ettikleri için hedef olmuşlardır. Son 40 yıla bakarsak, 12 Eylül sonrası devrimcilerin, sosyalistlerin ve Kürtlerin avukatlığını yapan avukatlar hedefti. Daha sonra avukatlar hedef olmaya başladı. Sonra toplumsal muhalefetin yanında yer alan, sosyal sorunlarla ilgilenen, toplumsal olaylarda avukatlık yapan avukatlar hedef alınmaya başlandı. Her dönem insan hakları savunucuları hedefti. İnsan hakları savunucusu avukatlar hep hedefti. Son 10 yıl birkaç sembolik dava var bu konuda, onları söyleyeyim: 2007 yılında Ankara’da ‘susma hakkını’ hatırlattığı için İnsan Haklar Derneği’nin üyesi ve yöneticisi dört avukat hakkında kumpas kuruldu ve uzun süren yargılamalar sonucunda maalesef avukat arkadaşlarımız mahkum edildiler.
Gözaltına alınan, tutuklanan avukatlar hep vardı yani…
Evet, şu anda avukat Halil İbrahim Vargün Kırıkkale 2 Nolu F Tipi’nde infazın dolmasını bekliyor, diğer avukat arkadaşlar yurtdışına çıkmak zorunda kaldılar Selçuk Kozağaçlı şahsında, özellikle toplumsal olaylarda halkın yanında yer alan Çağdaş Hukukçular Derneği’ne üye avukatların yargılanmaları söz konusu oldu ki 17’si ceza almıştı. Burada Ebru Timtik’i anmak gerekiyor. Ebru Timtik bütün bu adaletsizliğe isyan etmiş için Aytaç Ünsal’la birlikte süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi yapmıştı ve maalesef Ebru Timtik’i kurtaramadık. Bu süreç hep böyleydi.
“AMAÇ VATANDAŞ SAVUNMASIZ KALSIN”
Şimdi de özellikle Fethullah Gülen soruşturmaları ve davaları kapsamında savunmanlık yapan avukat meslektaşlarımız hedef haline getirilmiş durumda. Burada aslında sorun şu: Doğrudan doğruya savunma hakkı yok edilmek isteniyor. Çoklu baro yasası da bu nedenle çıkarılmıştı. Hem yandaş baro yaratmak, hem de baroların etkinliğini azaltmak için savunma hakkını biraz daha kısıtlamak için, iktidarın denetiminde barolar yaratarak o denetimdeki baroların savunma hakkını şeklen yerine getirmelerini sağlamak için bu yasa gündeme geldi. Bakın ekim ayına yaklaşıyoruz, buna rağmen istedikleri baroları kuramadılar. Demek ki gerekçeleri onların söylediği gibi değilmiş. Gerçek amaçları savunmayı etkisiz kılmak. Gülen örgüt soruşturmaları kapsamında savunmanlık yapan avukat meslektaşlarımıza yönelik bu keyfi, hukuksuz, anti-demokratik soruşturmalar şunu gösteriyor: Vatandaş savunmasız kalsın.
Amaç vatandaşı savunacak kimsenin kalmaması mı?
Evet amaç bu. Bugün Fethullah Gülen örgütü ifadesi kullanılır, her zaman zaten PKK örgütü kullanılıyordu, her zaman zaten Türkiyeli sol örgütler kullanılıyordu. Bir ara Hizbullah, hizbukontra yapısı içerisindeki birtakım yapılanmalar bahane ediliyordu, yarın öbür gün başka bir şey. O yüzden özellikle bu soruşturmaları yürütülen savcılara ve sulh ceza hakimlerine şunu hatırlatmak istiyorum: Bugün bu iktidar bunu yapıyor. Yarın iktidar değişikliği olduğunda başka isimlerle bu sefer size yönelik operasyonlar yapılabilir. Kendinizi kullandırmayın. Bir avukatın görevi zaten savunma yapmak. Bir avukata bu sorular sorulur mu?
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
‘Cemaat davalarını takip etmek’ suçundan 48’i avukat 60 kişiye gözaltı
d
İstanbul Barosu da gözaltına alınan avukatlarla dayanışmaya katıldı
d
‘Türkiye’den dünyaya avukat manzaraları’: Savunmaya plastik kelepçe!
Soruları gördünüz mü? ‘Müvekkilinizin ifadesini neden değiştirdiniz’ gibi doğrudan avukatlık mesleğine yönelik sorular var.
Gördüm. Bir anımı anlatayım: 2017 yılında Türkiye’den uzun zamandan beri görülmeyen fakat darbe teşebbüsünden sonra tekrar başlayan gözaltında kaçırma vakaları görülmeye başlanmıştı. O kapsamda çeşitli yurtdışı yayın kuruluşları ilgiliydi, onlara beyanatlar veriyorduk. Bir yabancı televizyon kanalı buraya geldi, röportaj yaptık ve özellikle Fethullah Gülen örgüt soruşturmaları kapsamında bu tür soruşturmalarla ilgilenen bir avukat meslektaşımızın ofisine gittik. Avukat, polis tarafından tehdit edildiğini söyledi. Ben de mutlaka İHD’ye başvurması gerektiğini, başvurursa mutlaka kendisiyle ilgileneceğimizi söyledim. Fakat o tehdit o kadar etkili olmuş ki maalesef başvurmadı. Kaçırılan kişilerle ilgilendiği, ‘fetö’den yargılanan birçok müvekkili olduğu için. ‘Niçin bunlardan bu kadar çok müvekkilin var?’ diye soruluyor. 48 avukatı nasıl gözaltına alırsınız? Nasıl savundukları insanların örgütüyle özdeşleştirirsiniz. Ben buna çılgınlık diyorum. Kapatın deyin ki Türkiye’de avukatlık yapılamaz. Çin Komünist Partisi’nde de öyle. Avukatınızı da onlar seçiyor.
Diyelim ki o avukat davaları üstlenmedi, bakmadı davalara. Başkaları da bakmadı, çekindi. Vatandaş avukatsız kaldığında ne yapacaklar? Nedir amaç?
Her şey birbiriyle bağlantılı. Vatandaş avukatsız kaldığında, ona zorunlu müdafi tayin edilecek. Peki zorunlu müdafi nasıl tayin edilecek? Yaratmak istedikleri yandaş baroların atayacağı müdafilerle savunma yapılacak.
Polisle işbirliği içinde mi olur o avukatlar?
Onu bilemem. Ama meslek etik kuralları var, hiçbir avukatın bunları yapmaması gerekir. Ama öyle olaylar duyuyoruz ki maalesef suiistimallere açık. Veya acemidir, bilmiyordur, tecrübesizdir, yönlendiriliyordur. Yönlendirildiğini fark etmeden savunmanlık yaptığını zannediyordur. Bu meseli bir bütün olarak görmek lazım, tek parça bakmamak lazım. Bugün başkasına yapılan operasyonların benzeridir, hiçbir fark yok. Avukatlar şu an korunmasızdır.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkan Öztürk Türkdoğan
“İÇİŞLERİ BAKANLIĞI VESAYETİ VAR ADALET BAKANLIĞI ÜZERİNDE”
Neden korunmasız avukatlar?
Avukatların üst birliği olan Barolar Birliği Başkanı bu olayda da sessiz kalmaktadır. Çünkü açıktan hükümeti desteklemektedir. Halbuki sizin göreviniz hükümeti desteklemek değil, bizim kanunumuzda yazan insan haklarını savunmak. Eğer bir birlik başkanı insan haklarını savunmak yerine kendi politik argümanlarını gerçekleştirecek bir pozisyon benimsemişse istifa etmesi gerekir. Adeta her şeyin çivisi çıkmış. Tuz kokar mı diye sorulur ya, tuz kokuyor Türkiye’de. Hiçbir avukatın aldığı dosya nedeniyle sorguya çekilmemesi, yargılanmaması gerekir. Bu vesileyle avukatlık kanununda avukatlarla ilgili güvencelerin ne kadar yetersiz olduğu da ortaya çıktı. Bir de şöyle bir şey var: Bir İçişleri Bakanlığı vesayeti var Adalet Bakanlığı üzerinde.
Nasıl yani?
Evet İçişleri Bakanlığı vesayeti var Adalet Bakanlığı üzerinde. Halbuki Adalet Bakanlığı’nın karşı çıkması lazım bu tip operasyonlara. ‘Bir dakika, ne yapıyorsunuz’ demesi lazım. Ama şu anda pozisyonlar değişmiş durumda. Neredeyse her şeyi İçişleri Bakanlığı’nın polis birimleri yapıyor, Adalet Bakanlığı seyrediyor. Cumhuriyet Başsavcıları, polis önlerine hangi dosyayı koyarsa hemen işleme koyuyorlar. Bir itiraz mekanizması kalmadı. Mesele vatandaşın savunmasız bırakılması, mesele vatandaş üzerinde bir korku iklimi yaratmak. Vatandaş şöyle düşünecek: Bunlar her istedikleri kişileri gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar, avukat tutsam onu da alıyor. Demek ki ben o zaman evimde oturacağım, sesimi çıkarmayacağım, itiraz etmeyeceğim. Sessiz sessiz oturacağım. Korku iklimi yaratmaktır bu. Halbuki insan haklarının amacı nedir: Korkudan ve yoksunluktan kurtulmak için yapılmıştır insan hakları sözleşmeleri. Eğer Türkiye Cumhuriyeti devleti bugün vatandaşa korku salmak için bunu yapıyorsa, zaten insan hakları sisteminden bahsedilemez.
AİHM Başkanı’nın ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye gündemlerini AİHM’e mi dayatıyor?
AİHM Başkanı’nın Türkiye ziyareti tam bir skandaldır. Türkiye, şu an içinde bulunduğu durum itibariyle AİHM Başkanı’nın ziyaretini karşılayabilecek olgunlukta, düzeyde, seviyede insan hakları ve demokrasi bakımından yeterliliğe sahip bir ülke değil. Çok ciddi insan hakları ve demokrasi sorunu var. Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu’nun Türkiye’yle ilgili çok ciddi eleştirileri var ki 2017 Anayasa Değişikliği referandumundan önce yayınladığı raporda ‘bu anayasa değişikliği gerçekleşirse Türkiye tipik bir otoriter ülke olacak, yargının bağımsızlığı yok olacak’ raporu var. O rapora rağmen referandumda Anayasa değişikliği kabul ettirildi, evet çıkarıldı, YSK’nın şapkadan tavşan çıkarma operasyonuyla. Şu anda Türkiye, tamamen bir tek kişi yönetimine dayalı otoriter bir anayasa tarafından yönetiliyor. Ve yüksek yargıyı yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı tayin ediyor. Böyle olunca zaten eğrisi yukarıdan aşağıya şekilleniyor.
AİHM Başkanı bunu bilmiyor mu?
Venedik Komisyonu raporunu okumadan Türkiye’ye gelmişse zaten AİHM Başkanlığı yapamaz. Komisyonun raporundan haberi olması lazım. AİHM’in Türkiye’yle ilgili veya Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yle ilgili birçok kararında Venedik Komisyonu’ndan bahsedilir, İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nden bahsedilir, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nden bahsedilir. Konseyin diğer üyelerinin tamamının Türkiye’yle ilgili çok ciddi eleştirileri var. Kaldı ki Türkiye siyasi denetim altında olan, tekrar siyasi denetim altına alınan tek ülkedir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
İÜ’den AİHM başkanına fahri doktora: ‘Bilmiyorum ne kadar övünç verici’
d
AİHM Başkanı, KHK mağdurlarına rağmen fahri doktorayı kabul etti
d
Gergerlioğlu’ndan, AİHM başkanına istifa çağrısı
“AİHM LOBİ FAALİYETLERİNE BOYUN EĞMİŞSE ARTIK ADALET DAĞITAMAZ”
Tüm bunlara rağmen bu ziyaret olmuşsa, demek ki Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdinde çok güçlü bir lobi faaliyeti var. Eğer AİHM lobi faaliyetlerine boyun eğmişse zaten artık adalet dağıtamaz. Bu açıdan bir skandal. AİHM Başkanı’nın kişisel sebepleri varsa, kişisel ziyaret yapar, resmi yapmaz. Resmi değil, kişisel ziyaret yaparsınız, istediğiniz yere gidersiniz, gezersiniz, kimse de size bir şey diyemez.
Eğer bizimle görüşebilseydi, biz kendisine çok sert şeyler söyleyecektik. AİHM tarihinde bu bir ilktir. Böyle şeyler yapan bir AİHM Başkanı varsa, adalete çok büyük zarar verir. AİHM’in adalet dağıtma ilkesini zedelemiştir. Türkiye’ye de bu konuda ciddi eleştirilerimiz var. Adalet dağıtmak sadece AİHM’in görevi değil. Siz AİHM Başkanı’nı nasıl araçsallaştırırsınız? Hadi diyelim ki AİHM Başkanı bunu düşünemedi, siz düşüneceksiniz. Diyeceksiniz ki bu ziyaret doğru değildir. Bu konuda konseye eleştirilerimiz hep var. Yüzlerine de söyledim, siz Kopenhag kriterlerini Türkiye’ye benimsetecektiniz ama Türkiye size Ankara kriterlerini dayattı ve şu anda Ankara kriterlerini uyguluyorsunuz. Türkiye, ahlaki olmayan, doğru olmayan, etik olmayan, olmaması gereken bazı tutumları dayatıyor. Avrupa Konseyi de bazı çıkarları uğruna sessiz kalıyorlar. Ortaya şöyle bir umutsuzluk da çıkıyor: Büyük bir kesim Türkiye’de alt derece mahkemelerden umudu kesmiş durumda. Anayasa Mahkemesi de çoğu zaman konjoktüre uygun kararlar vermekle eleştiriliyor.
AİHM umudu de biterse, oradan da adalet çıkmayacağını düşünen insanlar kime veya neye güvenecek?
Bu umutsuzluk öteden beri vardı. Türkiye’de belli toplumsal kesimlerde çok fazla bu konuda bir umut yoktu. Özellikle darbe teşebbüsü donrası muhafazakâr camianın bir kesimi bunu yaşayarak gördü. Çok acı tanıştılar. Fethullah Gülen örgütü bahane edilerek on binlerce, yüz binlerce insan mağdur edildi. Çok ciddi hak ihlalleri yaşandı. İnsanlar bu ceberut sistemin ceberutluğunu gördüler. Halbuki Ak Parti iktidara geldiğinde ne söylüyordu.
“ORTADA AK PARTİ YOK, DEVLET BAHÇELİ VE DOĞU PERİNÇEK NE DERSE O OLUYOR”
Ne söylüyordu Ak Parti?
Şu an ortada bir Ak Parti filan yok. Türk derin devletinin doğrudan doğruya iktidar olduğu bir sistem var. Devlet Bahçeli ne derse o oluyor. Doğu Perinçek ne derse o oluyor.
90’lara benzetiyorlar. Sık sık 90’lara döndüğümüz söyleniyor bugün etkin olan aktörler gündeme gelince. Katılıyor musunuz?
Her dönemin kendine özgü bir yanı vardır. Bazı yönler 90’lardan daha ağırdır, bazı yönler daha hafiftir.
Nedir o ağır yönler mesela?
90’lı yıllarda kırsal bölgelerde köyler boşaltılıyordu. Çok ciddi anlamda silahlı çatışmalar vardı. Devlet 90’lı yıllarda çeteleşmişti. Kontgerilla istediği faaliyeti yürütüyordu, faili meçhul cinayetler fazlaydı. Gözaltında kayıplar, yargısı infaz dediğimiz uygulamalar çok fazlaydı. Biliyorsunuz o çete Kutluk Savaş’ın raporuyla ortaya konmuştu. Son 5 yıla baktığımızda ise kırsalda değil, kentte savaş oldu. İlçelerde, oldu. Tanklar Sur’a, Nusaybin’e, Cizre’ye, Şırnak merkeze, Yüksekova’ya indi. Silahlı çatışmanın coğrafyası büyüdü. Suriye ve Irak’ın kuzey kısımlarına yayıldı, bugün de devam ediyor.
Peki 90’lı yıllardan farkı ne?
90’lı yıllarda parlamenter demokratik sistem yaşamaya çalışıyordu. Bir şekilde Meclis kendini var etmeye çalışıyordu. Biraz önce söylediğimiz YSK marifetiyle daha otoriter bir anayasa bize dayatıldı ve kabul ettirildi. Bu yönüyle 90’lı yıllardan daha ağır bir durumdayız. Yönetim biçimi itibariyle. Şu anda daha otoriter bir yönetim var. Yargı uygulamaları öyle. 90’lı yıllarla karşılaştırdığımızda hiç kimse memnun değil yargıdan. 90’lı yıllarda bu kadar avukat gözaltına alınmıyordu.
İHD Genel Başkan Öztürk Türkdoğan: 90’lı yıllarda bu kadar avukat gözaltına alınmıyordu
“FİİLİ DÖRTLÜ KOALİSYON KURULMASAYDI PERİNÇEK CEZA ALACAKTI”
İsmini andığınız için soruyorum, Doğu Perinçek ‘Yargı altın çağını yaşıyor’ diyor. Haksız mı?
İşte tam onun zihniyeti şu an iktidar olduğu için tabii ki memnun. Halbuki memnun olmaması gerekir. Kendisi 5 yıldan fazla hapis yattı. Sen hapis yatmış bir insansın. Nasıl sen kendin için adalet aradın, sonra fiili iktidar ortağı olduğunuz için Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nden döndünüz. Eğer bu fiili iktidar koalisyonu kurulmasaydı, yani AKP-MHP-Ulusalcılar ve Ergenekon denen yapılanma, ceza alacaktınız. Yargıtay dedi ya böyle bir örgüt yok, biz de yapılanma diyoruz şimdi. Bu dörtlü. Baskın Oran bunu güzel tarif ediyor; mahşerin dört atlısı diyor. Bu dörtlü koalisyon kurulduğu için siz sonradan beraat ettiniz. Yoksa cezalarınız onanacaktı, mahkûm olacaktınız. Sizin başınıza geldi bunlar. Şimdi siz aynı şeyi başkalarının başına niye getiriyorsunuz? 90’lı yıllarla fark diyorduk ya, o yıllarda bazı gruplar bazı şeyleri açıktan savunamıyorlardı. Demokratik kamuoyundan çekiniyor, kendilerini gizleme ihtiyacı duyuyorlardı. Açıktan savunmuyorlardı. Şimdi açıktan savunuyorlar. Bu da devletteki otoriterleşmeyi ve durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya koyuyor.
12 Eylül’ün 40’ıncı yılında, bu dönemi askeri darbe dönemiyle karşılaştıran yorumlar da yapılıyor.
Bu uygulamalar (avukatların gözaltına alınması) askeri darbe dönemi sonrası uygulamalardır. Askeri darbeden sonra askerler ne yapar? Toplum üzerinde baskıyı eksik etmemek için toplumun belli kesimlerine sürekli operasyon yaparlar. Aynı mantık. Ortada hiçbir şey yok, insanları alıyorlar. Ankara’dan örnek vereyim, Ocak ve Şubat 2016’da Ankara’dan aktivistler Sakarya Caddesi’nde toplanıyordu, beyaz bayrak eylemi yapıyorlardı, basın açıklaması okuyorlardı. Polis de onları seyrediyordu. Sonra ne oldu? 2018’den beri hala devam eden o polis operasyonları hiç bitmedi. Yüzlerce kişiyi beşli onarlı gruplar halinde evleri basılıyor, gözaltına alınıyor, dört gün gözaltında kalıyor, adliyeye çıkarılıyor. Nadiren tutuklamalar oluyor, çoğu adli kontrole serbest kalıyor. E tamam da buna bir son verin, yeter artık. İnsanlar bıktı, siz bıkmadınız mı? Ben DGM’lerde avukatlık yaptım, yahu bir dakika ey hakimler ey savcılar. Ne oluyorsunuz? Biraz kişilikli olun.
“SIKIYÖNETİM DÖNEMLERİNDE HAKİM VE SAVCILARIN KİŞİLİĞİ VARDI, KANUNU UYGULARIM DİYORDU”
DGM’lerde de avukatlık yapmış bir insan hakları savunucusu olarak hukukun bu denli raydan çıktığı bir dönem hatırlıyor musunuz?
Farkı şuydu. Tabii ki sıkıyönetim dönemlerinde asker ne derse o oluyordu. Fakat bu görevi yapan hakim ve savcıların kendi kişiliği vardı. Derlerdi ki ‘kanun şudur, ben kanunu uyguluyorum, bana yukarıdan gelen talimatı uygulamam’ derlerdi. Biz de şu anki hakim ve savcılara diyoruz ki kanunu uygulayın. İktidar herkesi tutuklamak mı istiyor? Çıkarsın bir kanun, desin ki herkes tutuklanabilir desin, siz de tutuklayın. Ama öyle bir kanun yoksa e bir zahmet, hazır AİHM Başkanı da gelip Adalet Akademisi’nde size insan haklarından bahsedip ders vermişse, siz de ‘AİHM Başkanı’nın da dediği gibi kuvvetli suç şüphesi oluşmamıştır, bir daha benim karşıma böyle dosyalar getirmeyin’ deyip reddedin. Biz hakim ve savcılardan bunu bekliyoruz. Sıkıyönetim zamanında AİHM yoktu. Şu an görevli olan yargıçların yarısı bu iktidar döneminde geldi. Son dört yılda göreve başlatıldı. Korkacağınız bir şey de yok. Biraz, kişilik istiyoruz. ‘Anayasa Mahkemesi’nin içtihadı şudur, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı budur, ben de buna uygun davranıyorum’. Bu kadar. Görünüşte bunu yazıp, arkadan talep edilen neyse onun yerine getirirseniz bu olmaz. Yarın öbür gün yanlış yapan bu hakim savcılar da soruşturma geçirecekler. Demek ki siz AİHM, AYM içtihatlarını niye uygulamadınız. Emniyet’in her istediği yapılır mı? Emniyet tabii ki suçla mücadele edecek, görevi bu. O taraftır, bir iddiada bulunacak. Siz de onu araştıracaksınız, diyeceksiniz ki kardeşim bana daha somut kanıtlarla gel diyeceksiniz. Adaleti sıradanlaştırmayacaksınız. Şu anda adalet bir sopaya dönüşmüş durumda.
“OHAL KHK’LARIYLA ÇOK KORKUNÇ BİR GERİYE GİDİŞ YAŞADIK”
Bugün itibariyle Türkiye insan hakları gündemine baktınız zaman nasıl bir tablo görüyorsunuz?
Hiç iç açıcı bir tablo görmüyorum, onu söyleyeyim. İnsan haklarının korunması bakımından görevi olan kurumlar, yani adalet kurumları adalet dağıtamıyorsa zaten insan hakları korumasız demektir. Devlet içinde insan haklarının korunması için oluşturulmuş kurumlar, görevlerini yapmıyorlarsa, birçok şeye seyirci kalıyorsa, insan hakları korumasızdır, savunmasızdır. İnsan haklarını korumak ve geliştirmek üzere kurulmuş sivil toplum kuruluşlarının üzerine sürekli yargı yoluyla baskı yapılıyorsa, bütün toplumsal muhalefet yargı yoluyla baskı altına alınıyorsa, zaten insan hakları korunamıyor demektir. İnsan haklarının korunamadığı bir durumdayız. Bu çok vahim bir durum. Bir de sürekli olarak kazanımlar geriye götürülüyor. İnsan hakları alanındaki ilerlemeler hep geriye doğru gidiyor. Yeni yasal düzenlemelerle sürekli geriye gidiyor. Bakın OHAL KHK’larıyla çok korkunç bir geriye gidiş yaşadık. Çalışma hakkı güvencesi yok edildi. Gözaltı süresinin uzatılması, işkence ve onur kırıcı davranış yasağı iddialarının etkili bir şekilde soruşturulmaması bakımından çok ciddi problem yaşıyoruz.
“İKTİDAR İŞKENCE YOK DİYORSA KENDİNDEN UTANMALI”
İşkence olmadığını iddia ediyor iktidar.
Ya böyle şey olur mu? İşkence ne demek yok. Eğer iktidar bunu söylüyorsa, kendisinden utanmalıdır. Çünkü Adalet Bakanlığı’nın kendi yayınladığı resmi istatistiklere baksın. Bakanlığın 2019 işkence ve eziyet suçundan Türkiye’de toplamda 2767 soruşturma açılmış. Bunlardan 1370’i hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş. 933 dava açılmış, 462 diğer karar dediği, kuvvetle muhtemel takipsizlikle sonuçlanan. 933 davanın 2019’da sadece, açıldığı yerde eğer iktidar sözcüleri işkence yok diyorsa o zaman onlar başka dünyada yaşıyor, biz başka dünya yaşıyoruz. Bu iktidardakiler işkenceyi şöyle anlıyor: Yasak sorgu yöntemi uyguluyorsan işkencedir diye anlıyorlar. Zindana kapatıp elektrik verip, konuş, şu ifadeyi imzala. İşkenceyi böyle anlıyorlar. Onlara göre işkence buymuş. Biz de diyoruz ki Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletlerin İşkenceye Karşı Sözleşme’nin birinci maddesini lütfen açın okuyun.
Ne diyor o maddede?
Sadece ifade almak için değil, korkutmak için, yıldırmak için, size manevi ızdırap çektirmek için yapılan her türlü davranış işkencedir. Veli Saçılık’ın sırtına atılan plastik mermileri hatırlıyor musunuz? İşte o işkencedir. Veli Saçılık’ın annesi yerde sürüklendi ya o işkencedir. Çok tipik işkencedir. Gösteride müdahalede uyguladığınız yöntemler işkenceye girer. Gelelim hapishanelere, biz diyoruz ki herkesi çıplak arayamazsınız. Mevzuat istisnai durumlarda çıplak aramaya izin veriyor. Cinsel organında, makatında uyuşturucu, jilet taşımak gibi. Böyle bir ihtimal varsa çıplak arama yapılır. Slogan attı diye siyasetçiyi, milletvekilini, belediye başkanını, hakimi, savcıyı, avukatı hapishaneye götüreceksiniz, soyun arayacağım seni diyemezsiniz. Hangi suç isnadıyla karşılaştığına bakacaksın önce. Sen bir düşünce suçlusuna çıplak arama dayatırsan bu işkencedir manevi işkencedir.
Uşak’ta öğrenciler işkence ve kötü muameleye tabi tutuldu.
Geçen hafta Kronos’ta birinin hikâyesini yayımladık. Gözaltına alınan öürencilerin çıplak aramaya maruz kaldığına dair. Uşak Valiliği açıklama yapıp terörist dedi, örgüt dedi, ama işkenceyi de iddia deyip geçiştirdi.
Gözaltında yapamazsın, işkencedir. Rojbin isimli bir arkadaşın ev aramasında köpekler saldırdı ve onu yaraladı. O işkencedir bakın. Diyarbakır 5 Nolu Hapishane’de Co isimli köpeğin yaptığında işkenceden hiçbir farklı yoktur. Biz bunları raporlarımızda anlatıyoruz, Adalet Bakanlığı’na da anlatıyoruz. O yüzden bazı toplantılarına bizi çağırmıyorlar. AİHM Başkanı’nı Türkiye’ye getirip gezdirip onu dünya aleme mahcup edecek bir program yaptırıp ‘Türkiye’de işkence yok’ derseniz, sizin dışınızda kimse inanmaz. Bu söylemi kullananları destekleyen akademisyenlere de yazıklar olsun. Eğer gerçekten ‘Türkiye’de işkence yok’ söylemini kullanıyorsanız, İnsan Hakları Derneği’ni ziyaret eden, Uluslararası Af Örgütü’nün İstanbul Şubesi’ni ziyaret edin, İzleme Örgütü’ne gidini Hak İnisiyatifi’ne gidin. Bırakın onların Mazlum-Der’e gidin. Kendi kuruluşunuz, ona gidin sorun var mı yok mu işkence diye. İnsan Hakları Derneği’nin 2018-2019 özel raporu var. Baskı ve tehdit yöntemleriyle kaçırma ve ajanlaştırma raporu. İnsanları sokak ortasında polisim diye sivil arabaya alıyorlar, silahla tehdit ediyorlar, birkaç saat gezdiriyorlar. Önce manevi cebir uyguluyorlar, korkutuyorlar. Direnen kişiyi darp ediyorlar, sonra ıssız bir yere bırakıyorlar. Sürekli telefon ediyorlar, taciz ediyorlar. Bu çok tipik bir işkence. Bu şekilde kaçırılan işkence yapılan insanlar mahkemelerde konuşmaya başladılar, yaşadıklarını anlatmaya başladılar. Daha ne olsun işkenceyi görmeleri için? 2020’de vakalar daha da artmaya başladılar. İşkence yok dediğiniz anda işkencecileri korursunuz, çok tehlikeli bu. İşkenceye sıfır tolerans söylemini bu iktidar kullanmadı mı?
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
Ayhan Bilgen: Ömer olamıyorsan, kuzunun yerine koy kendini, kurt olmak niye?
“İŞKENCENİN İNKÂRI CEZASIZLIĞI GETİRİYOR”
Geçenlerde konuştuğumuz insan hakları savunucusu Ayhan Bilgen, ‘işkencenin inkârı işkence kadar kötüdür’ anlamında bir ifade kullandı.
Çünkü bu cezasızlığı getiriyor. İşkenceyi yapan kişi böylece korunduğu izlenimi alıyor. Eskiden zamanaşımı vardı, bunları koruyorlardı. Yeni ceza kanununda artık işkence suçunda zamanaşımı yok. Son beş yılda işkence yapanların hepsi, emin olun er ya da geç yargılanacaklar. Yar-gı-la-na-cak-lar. Şimdi bu polisler, bu istihbaratçılar, veya kimse bu paramiliter güçler, bunlar çok iyi bilsin. Birileri istedi diye veya sadist-psikopat duygularınızı tatmin etmek için kimseye işkence yapmayın. Bakın yargılanacaksınız. Öncekiler zamanaşımından kurtuldu, artık zamanaşımı yok, kurtulamazsınız. Bakın 12 Eylül davasında Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya öldüğü halde, dava halen devam ediyor. Davayı devam ettiriyoruz, oradan ne yapıp edip mahkûmiyet kararı çıkarttıracağız. Öyle hayret ettiğimiz vakalar var ki. Özellikle bu darbe teşebbüsünden önce (15 Temmuz, Y.G.) beraber mesaide arkadaştınız ya, ne oldu da bir gün sonra arkadaşını alıp işkence yapıyorsun ya? Bu nasıl bir insanlık? Burada bilinçsizlik maalesef had safhada. Göreve getirilen polisler, askerler, bazı istihbaratçılar, bu büyük iktidar oyunlarına kendinizi alet etmeyin. Yasaların dışına çıkmayın. İşkence yasaktır, nokta.
Bir de şöyle bir argüman geliştiriliyor iktidar ve savunucuları tarafından: ‘İşkence yapıldıysa kanıtla.’ İşkence yapılan kişiden bunu ispatlamasını istiyorlar. Buna ne dersiniz?
Bu işte DGM mantığıdır. Sıkıyönetim, DGM ve devam eden şimdiki özel yetkili mahkeme mantığıdır. Onlar sizi suçluyor ya siz suçsuz olduğunuzu kanıtlayacaksınız. Halbuki ceza hukukunun temel kuralı iddia eden iddiasını ispatlamak zorundadır. Savcı sizi suçluyor ya, kanıt gösterecek ki mahkeme mahkum etsin. Burada tersine dönmüş: Ben işkence gördüm diyene kanıtla diyor. Tamam kanıtlarım. Sen eğer Adli Tıp Kurumu’nu rahat bırakırsan, bağımsız hekim raporlarına itibar edeceksen kanıtlarım, çok basit. İzmir’de sevgili Veli Lök hocamız, vücutta kalan 30 yıl önceki ağır işkence izlerini bir tıp yöntemi geliştirerek kanıtladı. Bazı psikiyatri uzman hekim arkadaşlarımız, işkencede geçirilen ağır travmayı çeşitli metotlarla ortaya koyuyorlar, kanıtlıyorlar, kanıtlanabiliyor yani. Tamam kanıtlayalım da kanıtladığımızda işkenceciyi mahkum edecek misiniz? korumayacağınıza söz verin. Onu koruyacak yasalar çıkarmayın. KHK’daki gibi madde koymayacaksınız. Sivilleri bile koruyan maddeler getirmeyeceksiniz. İç güvenlik operasyonlarında işlenen suçlar bakımından soruşturma izni kuralı getirmeyeceksiniz. Fiili bir mekanizma kurup işkence ve kötü muamele iddialarını ortaya atan insanlarla ilgili soruşturmaları sürüncemede bırakmayacaksınız. Siz bunları yapan, işkenceye uğrayan uğradığı işkenceyi kanıtlar. Kameralı odada kim kime işkence yapar? Soracaksınız: Gözaltına aldığınız bu kişi şu saatler arasında kameralı odada değildi, nerde? Bir insanın tuvalet molası en fazla 10 dakika olsun hadi. Bir insanı siz alıyorsunuz saatlerce başka bir yere götürüyorsunuz, hiç mi merak etmiyorsunuz, nezarethanelerin girişine kamera var. Bu kişi bu saatte çıkarılmış, 10 saat sonra geri getirilmiş. Peki bu 10 saatte neredeydi? Yer yok şu şubeyi kullandım. Yer yoksa operasyon yapmayacaksın. O şubeyi de kullanmayacaksın. O şubeyi kullanıyorsan kamera koyacaksın.
“İŞKENCE BÜTÜN İNSANİ DEĞERLERİ TAHRİP EDİYOR”
İşkencenin nasıl bir tahribatı var kişi üzerinde?
İşkence şöyle kötüdür: Bir bütün olarak insani değerleri tahrip ediyor. İşkence yapan da ileride çok büyük sorunlar yaşayacaktır. Yani onun da zihin dünyası, manevi dünyası alt üst olacaktır. O işkence, insanlığa karşı suç olarak tanımlanmıştır. Yani kişiye karşı değildir sadece. Aynı zamanda insanlığa karşı suçtur. Mutlak yasaktır. Hiçbir şekilde istisnası yoktur. Öldürme fiilinin bile istisnası vardır. Nedir o? Meşru savunma, meşru müdafaa. İşkencede bu yoktur. Hiçbir şekilde uygulanmaz. Birçok şeye kötü muamele diyorlar. Ne demek kötü muamele? Bir genç kızın gözaltına alınışı sırasında maruz kaldığı tacizi kötü muamele olabilir mi? Taciz değil ki işkencedir bu. Ömür boyu taşıyacak onu. İşkencenin tanımını defalarca oturup okusunlar.
Türkiye’deki terör, terörist, terör örgütü gibi kavramların tanımlanmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’deki terörle mücadele kanunun en büyük problemi terör tanımının belirsizliği sorunudur. Uluslararası alanda kesin bir terör tanımı yoktur. Güvenlik Konseyi’nin bazı kararları vardır ve o kararlarda hangi hallerde terör suçlamasının yöneltilebileceği yazılıdır. Onların hepsi de doğrudan doğruya şiddetle bağlantılıdır. Bir kere şiddete başvuranla başvurmayan arasında kesin bir ayrım yapacaksınız. Bizim terörle mücadele kanununda böyle bir şey yok.
“TAŞ ATTIĞI İÇİN ÇOCUĞA 18 YIL VERİDLER, ELİNDE KALAŞNİKOFLA YAKALANSAYDI 5 YIL ALIRDI”
Hepsini bir mi tutuyor?
Hatta, tam tersini söyleyeyim, şiddete başvurmayana daha fazla ceza veriyorlar. Bakın, gülmeyin buna, gerçektir. 2008 Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı. Taş atan çocuklar kararı. Dört suçtan ceza verin dedi Kürt çocuklara. 2006 ile 2010 yıllar arasında yanılmıyorsam 6 bin 600 Kürt çocuğu CMK 250’yle yetkili yani DGM’nin devamı, özel yetkili mahkemelerde yargılandı. Ve bu çocukların hepsine ceza verildi. Bu çocukların çok büyük bir kısmı da daha sonra gidip örgüte katıldılar. O dönemki hükümet sözcülerine söyledik, siz şu anda öyle bir şey yapıyorsunuz ki çocukların hayatını karartıyorsunuz. Filistin’de taş atan çocuklar sizin için kahraman ama taş atan Kürt çocukları terörist. Bir kere daha düşünün, çocuk bunlar, savaşın içine doğup büyümüşler dedik. Bu çocukların özel yetkili mahkemelerde yargılanmayacağı kararı ancak 2010 yılında verilebildi. Arada geçen sürede ne oldu? 2018’deki Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında dört ayrı suçtan bu çocuklara ceza yağdırıldı.
Neydi o suçlar?
Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt üyeliği, toplantı ve gösteri yasağı ihlali, taş attığı için ayrıca saldırı ve polise mukavemet. Ve 18 yıl ceza verilen çocuklar oldu. O çocuk elinde kalaşnikofla herhangi bir yerde yakalansaydı verilecek ceza sadece 6 yıl 3 ay, çocuk olduğu için indirim yapılacaktı 5 yıl civarında ceza alacaktı. Türkiye’de adalet, terörle mücadele kanunu ve terörün belirsizliği sorununun garabetleri o kadar çok ki. Adalet Bakanlığı’nın istatistiklerine bakalım yine: 2019 yılında, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar. Yani 309-316 arası suçlar. 119 bin kişi soruşturma geçirmiş, 57 bin kişiye dava açılmış. 2019 bu bakın. Bir önceki yıl bunun daha fazlasıydı, bir önceki daha fazlaydı. Türkiye’de şu anda en acil yapılması gereken şey terörle mücadele kanunun tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Yeni ceza kanunu yapılırken terörle mücadele kanunu kaldırılacak şekilde yapıldı. Terörle mücadele kanununa ihtiyaç yok Türkiye’de. Yeni ceza kanununda zaten her türlü madde var. Türkiye’de terörle mücadele kanunun tamamen kaldırılması, ceza kanunundaki olumsuz düzenlemelerin geri alınması, ceza muhakemesi kanununda kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına aykırı bütün maddelerin ayıklanması ve özellikle gizli tanık maddelerinin tamamen çıkartılması, infaz kanununun ayrımcı ve eşitsiz uygulanmalarına son verilmesi, infazda eşitlik ilkesinin getirilmesi.
“BU CAMİADAKİLER YANILDI, DEVLETİ TANIDIKLARINI SANDILAR”
Hak arama bir insan hakları bilinci ve kültürünün gelişimini gerektirir. Aynı zamanda kültürel bir durumdur. Dolayısıyla kültürün oluşması zaman ister. Davranış değişikliği ister. Bu camianın (Gülen cemaati) bu kadar acı, bu süreci bu kadar acı bir şekilde yaşaması hakikatten hepimizi çok üzdü. Röportajın başında sözünü ettiğim fiili koalisyon (AKP-MH-Ulusalcılar-Ergenekon, Y.G.) bu süreci bu kadar acı yaşadılar. Çünkü bir rövanşist yaklaşımla bunlara yaklaştılar. Acı yaşadılar. Bu acı onlara birçok şey öğretmemiştir diye düşünüyorum. Dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu, her koşulda hak aramanın ne kadar önemli olduğunu öğretmiştir. Bugüne kadar hak arayan insanlara bakış açılarını değiştirdiğini, değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabi işkenceyle tanışmaları insan onurunun ne kadar önemli olduğunu hatırlatmıştır.
Handikapları oldu. Devleti tanıyorlardı veya tanıdıklarını zannediyorlardı. Devlet bir organizasyon, bir canlı organizasyon gibi düşünün. Bugün sizsiniz, yarın öbürü. Sizin değil. Bu ülkede devlet kimsenin değil. Bazen ‘ben devletim’ diyor ya birileri, devlet mevlet değilsin, sadece bir piyonsun. Orda yanılgıya düştüler kanaatimce: ‘Acı yaşayacağız ama bu süreci atlatacağız, ileride tekrar haklarımız verilecek’ diye düşündüler. Fakat yanıldılar. 12 Eylül yaşandı bu ülkede. Sadece üniversiteden atılan insanların göreve dönmeleri 10 yıl sürdü. Dolayısıyla geçmiş süreçten ders çıkarmak gerekiyordu. Bir de Türkiye’yi iyi tanımamışlar. Türkiye, aynı zamanda NATO’nun bir kanat, bir cephe ülkesi. Yani bir şeyler olduğunda her zaman NATO’daki illegal yapılanmalar işin içerisine girer. Türkiye’nin bir ittihatçı geleneği var, onu unuttular. Bu ittihatçılık çok güçlüdür, bugün bile.
Umarım görmüşlerdir: Bütün bunlara rağmen Türkiye’de direnen, güçlü bir toplumsal muhalefet var. O yüzden artık bu tarafa yönlerini daha fazla çevirmeleri lazım. Bakın, o camianın içinde olan ve bu bilinen hakim savcılara duruşma salonlarında ‘yapmayın, devlet yarın öbür gün size sırtını dönerse darda kalırsınız’ diye haykırdık. Birçok arkadaşımız onların verdiği haksız kararlarla mahkûm edildi. Benim meşhur bir klasörüm var, anayasaya aykırılık iddiasında bulunuyorum. Terörle mücadele kanununun nerdeyse bir iki maddesi hariç anayasaya aykırı, Türk ceza kanununun birçok maddesi aykırı, ceza muhakemesi kanunun birçok maddesi aykırı ve infaz kanunun birçok maddesi aykırı. Ben bunları sundum, isim söylemeyeceğim, mahkeme başkanı dedi ki ‘E bize uygulayacak bir şey bırakmadınız.’ Dedim zaten uygulamayın diye bunu söylüyorum. Bunları Anayasa Mahkemesi’ne taşıyın, tartıştırın. İleride bunlar çok lazım olacak. Umarım bu süreçlerden ders çıkartmışlardır.
“15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ SONRASI HATTA 16 TEMMUZ SABAHINDA ÇAĞRI YAPTIK İŞKENCE GÖREN BAŞVURSUN DİYE, KİMSE BAŞVURMADI”
Biz 15 Temmuz gecesi ne olup bittiğini öğrendik, gece yarısı 12.30’ta sosyal medyadan bir açıklama yaptık. “Biz her zaman darbeye karşıyız. Sivil seçilmiş hükümetin yanındayız” diye. 16 Temmuz sabahı ben buradaydım, derneği açtım. Çağrı yaptık, “İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi ve şubeleri açıktır, ihlale maruz kalanlar lütfen derneğimize başvursun” dedik. Sonradan kendi raporlarımızı yayınladık zaten. 2 Ağustos günü Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’la görüştük, insan hakları örgütleri olarak. Dedik ki çok ciddi anlamda işkence ve kötü muamele duyumu alıyoruz. Bire bir başvuru yok, bir iki tane var. O da şu avukat bunu demiş, filanca avukat şunu demiş şeklinde, doğrudan başvuru yok çağrımıza rağmen. Kurtulmuş’a dedik TRT’de ve Anadolu Ajansı’nda yayınlanan görüntüler başvuruyu gerektiriyor, açık işkence yapılmış insanlara, yapmayın dedik. Fethullah Gülen cemaatine yönelik öğüt davalarına giren avukatlara defalarca haber gönderdik, istiyorlarsa bilgilerimizi paylaşalım, terörle mücadele kanunu nedir, karşınıza çıktığında nasıl savunma yapacaksınız, hangi konularda anayasaya aykırılık iddiasında bulunacaksınız. Bu haberleri bile gönderdik fakat maalesef bu konuda tehdit alan avukat meslektaşımız bile gelip başvurmadı.
“BU SÜREÇ MUHAFAZAKÂR CAMİA İLE SOL CAMİAYI, KÜRT CAMİASINI YAKINLAŞTIRACAK”
İnsanlar sadece dini inançları nedeniyle mağdur edildi. KHK’larla 135 bin insan ihraç edildi. Özellikle KESK ve KESK’e bağlı sendikalar mücadele yürüttüler. Diğer emekçiler platformlar kurdular, biz dernek olarak bu platformlara sahip çıktık. Uluslararası alanda da görüşlerimizi, raporlarımızı ve eleştirilerimizi hep sunduk. Ben inanıyorum ki bu süreç muhafazakâr camia ile sol camiayı, Kürt camiasını yakınlaştıracaktır. İnsan haklarının savunmasının ve korunmasının ne kadar değerli olduğunu çok acı olarak öğretici bir süreç olmuştur diye düşünüyorum. Birçok şey telafi edilebilir. Telafi edilemeyen tek şey intihar eden insanlardır. Bu sürecin yüküne dayanamayıp yaşamını yitiren, kalpten, farklı hastalıklardan insanlardır.
“DEVLET İÇİNDEKİ KAVGALAR BİTMEZ, HAK ARAMAKTAN VAZGEÇMEMELİ”
Hak arama süreci çok önemlidir, lütfen herkes hakkını arasın. İleride şu olur bu olur demesin. Hakkınızı ne kadar çok ararsanız en çok kendini öyle güvencede hissedersiniz. Eğer hakkınızı aramazsanız kimse size bir güvence vermez. Çünkü bu devlette kavga bitmez. Bu devlet demokratikleşinceye kadar bu kavgalar bitmez. Kürt sorunu çözülünceye kadar kavgalar bitmez. Devlet içindeki ekipler kavgası her zaman olur. Devlet içindeki yapılar dağıtılmadığı, tasfiye edilmediği sürece, gerçek anlamda tarafsız ve bağımsız bir yargı mekanizması kurulmadığı sürece ve vatandaşın düşman görülmeyip vatandaş olarak görüldüğü bir ülke kuruluncaya kadar bu kavgalara bitmez. İleride şu olur bu olur demeden, herkes hakkını meşru vasıtalarla arayacak. Gerek yasal yollarla arayacak, gerek demokratik hakkını kullanarak arayacak.
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
Melek Çetinkaya cezaevinden yazdı: Evlatlarımı Silivri zindanlarında unutturmayın
d
Melek Çetinkaya: Oğlumun cezaevinde hangi koşullarda kaldığını test ettim
d
Cumartesi Anneleri: Kaç yıl geçerse geçsin!..
“MUHAFAZAKÂR CAMİANIN ANNELERDEN ÖĞRENECEĞİ ÇOK ŞEY VAR”
Özellikle kadınlarını hakkını teslim etmek istiyorum. Çocukları harp okulu davalarında haksız yere cezalandırılan annelerin gerçekten demokratik duruşu çok kıymetli. Muhafazakâr camianın annelerden öğreneceği çok şey var. Eşleri, çocukları kaçırılanların aileleri bize geldiler, Meclis’e gittiler, Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri’yle buluştular. Şunu gördük: Kadınlar gerçekten öncü rollerini oynuyorlar. Çünkü kadınlarda vicdan var. Kadın olmanın duyarlılığı hassasiyeti var. erkeklerin bu konuda kadınlardan öğreneceği çok şey var. O vicdan çok kıymetli. Vicdan cesaretlendirir. Vicdanlı bir insansanız cesareti bulursunuz zaten. ‘Yarın ne olacak’ diye düşündüğünüz anda o cesareti kaybedersiniz. İnsan hakları mücadelesi de böyledir. ‘Biz yarın ne olacağız’ diye düşündüğümüz anda artık yapamayız, orda biter. O yarının işi, bugüne bakalım.
“BAŞÖRTÜLÜ KADINLARA SOKAĞA ÇIKSA, BİR ANDA ON BİNLERİ MİLYONLARI BULSA…”
Melek anne gibi annelerin eylemlerinin duyulmaması için de ellerinden geleni yaptılar, yaparlar. Medyanın yüzde 90’ını ellerinde bulunduruyorlar, Melek anne gibi insanların eylemlerinin duyulmaması için onu sonuna kadar kullanırlar. Çünkü muhafazakâr ailelerin de ona destek vermesini, görünür olmasını istemezler. Muhafazakâr anneler de tıpkı Cumartesi Anneleri gibi, tıpkı Barış Anneleri gibi, Kürt kadınları gibi, sosyalist kadınlar gibi sokağa çıktığında, hani başörtülü kadınlar sokağa çıkıyor çocukları için eşleri için hak arıyor ve bu sayı bir anda on binleri, milyonları bulabilir. İktidarlar her zaman kitlelerden korkarlar. Çünkü iktidarın kontrolündeki medyanın yalan söylediği, tamamen maniple ettiği ortaya çıkacak.
[Yavuz Genç] 16.9.2020 [Kronos.News]
112 cezaevinde 'pandemi’ raporu: 'Psikolojik ve fiziksel şiddet arttı'
Koronavirüs pandemisiyle mücadele eden Türkiye’de ikinci dalga paniği yaşanırken, 112 farklı cezaeviyle ilgili hazırlanan bir rapora göre hapishanelerde karantina kaynaklı vardiyalı çalışma sistemi sebebiyle mahpuslara yönelik kötü muamele, psikolojik baskı, sözlü ve fiziksel şiddet arttı.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), 1-15 Eylül tarihleri arasında cezaevlerinden gelen şikayetlere ilişkin raporunu yayımladı. Raporda, koronavirüs salgınından rapor tarihine kadar 112 farklı cezaevinden başvurunun alındığına yer verildi. Raporda, cezaevlerinde yaşanan kapasite sorununa dikkat çekilirken, kalabalık koğuşlarda yatakların birbirine yakın olması, açık cezaevlerinde de farklı koğuşlardaki tutsakların ortak alanlarda, yemekhanelerde bir araya gelmesi gibi sorunların sürdüğü belirtildi.
Birçok cezaevinde hijyen koşullarına uyulmadığı aktarılan raporda, cezaevlerindeki dezenfekte işleminin seyrekleştiği, dezenfektana sadece telefon görüşlerinde ulaşılabildiği, telefon görüşlerinde maske verilmediği, temizlik malzemelerine ücretsiz erişimin sağlanmadığı ifade edildi. Ayrıca koğuşlardaki pencerelerin küçük olması nedeniyle koğuşların yeterince havalandırılamadığına işaret edilen raporda, lavabolarda temizlik ürünleri bulunmadığı, sık sık su kesintisi yapıldığı vurgulandı.
Tutukluların haber alma hakkına erişimin engellendiğine de değinilen raporda, bazı cezaevlerinde karantina bölümlerinde kalan tutukluların gazete, radyo, televizyon, kitap gibi ihtiyaçlarının karşılanmadığı, pandemide bilgi alma kaynakları sınırlandırılan tutukluların kantinden ücret ödeyerek aldıkları radyolara da el konulduğu aktarıldı.
Raporda, yemeklere dair sorunlar ise şöyle sıralandı:
“Bazı kapalı hapishanelere verilen yemeklerin kısıtlı ve kalitesiz olduğu, hijyenik olmadığı, bazı hapishanelerde verilen ekmeklerin gramajının düşürüldüğü, yemeklerin tüm mahpusların ihtiyacını karşılamada yetersiz olduğu, tüm bu sorunlar sebebiyle hapishanelerde dağıtılan yemekleri yiyemeyen mahpusların beslenme ihtiyaçlarını kantinden karşılamak zorunda bırakıldıkları, kantindeki ürünlerin pahalı ve ürün çeşitliliğinin az olduğu, açık hapishanelerin kantinlerinde satılan ürünlerin kapalı hapishanelerin kantinlerinde satılan ürünlerden daha pahalı olduğu, diyet yemek verilmediği, diyet yemek veren hapishanelerde ise hastalıklar dikkate alınmadan tek tip diyet yemek verildiği, vitamin ve bağışıklık güçlendirici takviyelerin sağlanmadığı belirtilmiştir.”
Raporda, hak ihlalleri ve başvurulara dair şunlara yer verildi:
“* Hasta, yaşlı ve risk grubuna giren mahpuslar için önlemler alınmadığı, temizlik malzemesinin dağıtılmadığı, mahpusların önlemlerini kendileri aldığı,
* Bazı hapishanelerde doktorun revire gelmediği veya düzenli gelmediği,
* Mahpuslar revire çıksalar da tüm ilaçlara erişemedikleri ve tahlillerinin yapılmadığı,
* Bazı hapishanelerde hasta mahpuslara ilaçlarının zamanında verilmediği,
* Birçok hapishanede hastane sevklerinin ve düzenli tedavi görme olanaklarının olmadığı,
* Bazı hapishanelerde sınırlı sayıda hastane sevki yapıldığı,
* Kronik hasta mahpusların hastane sevklerinin uzun zamandır yapılmamasının sağlık sorunlarının artmasına neden olduğu ve bunun durumlarını kritik aşamalara getirdiği…"
Hasta tutukluların durumuna dikkat çekilen raporda, ağır hasta tutuklular Mehmet Salih Filiz, Deniz Yıldırım, Abdulsamet Durak ve Mehmet Emin Özkan’ın tahliye edilmediği vurgulandı.
Raporda diğer başvuru konuları ise şöyle sıralandı:
“* Alınan yeni önlemlerle birlikte ziyaret hakkı yerine geçen telefon görüşünün haftada bir veya iki kere olmak üzere toplamda 20 dakika yapıldığı,
* Salgın sürecinde mahpusların aileleriyle diyalog kurdukları araçların sınırlandırıldığı,
* Salgın sürecinde iletişim cezalarının ertelenmediği ve uygulandığı; iletişim cezası sebebiyle mahpusların ailelerini arayamadığı ve bu durumun mahpusları ve aileleri psikolojik olarak olumsuz etkilediği,
* Bazı kapalı hapishanelerde kapalı görüşün gerçekleştirildiği ve olumsuz bir durumla karşılaşılmadığı,
* Bazı hapishanelerde görüş kabinin görüşten önce ve sonra dezenfekte edileceğinin söylendiği, bu nedenle 1 saat sürmesi beklenen kapalı görüşlerin farklı gerekçelerle 35-40 dakika yapıldığı, bu durumun uzak şehirlerden gelen mahpus yakınlarını psikolojik olarak zorladığı…"
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), 1-15 Eylül tarihleri arasında cezaevlerinden gelen şikayetlere ilişkin raporunu yayımladı. Raporda, koronavirüs salgınından rapor tarihine kadar 112 farklı cezaevinden başvurunun alındığına yer verildi. Raporda, cezaevlerinde yaşanan kapasite sorununa dikkat çekilirken, kalabalık koğuşlarda yatakların birbirine yakın olması, açık cezaevlerinde de farklı koğuşlardaki tutsakların ortak alanlarda, yemekhanelerde bir araya gelmesi gibi sorunların sürdüğü belirtildi.
Birçok cezaevinde hijyen koşullarına uyulmadığı aktarılan raporda, cezaevlerindeki dezenfekte işleminin seyrekleştiği, dezenfektana sadece telefon görüşlerinde ulaşılabildiği, telefon görüşlerinde maske verilmediği, temizlik malzemelerine ücretsiz erişimin sağlanmadığı ifade edildi. Ayrıca koğuşlardaki pencerelerin küçük olması nedeniyle koğuşların yeterince havalandırılamadığına işaret edilen raporda, lavabolarda temizlik ürünleri bulunmadığı, sık sık su kesintisi yapıldığı vurgulandı.
Tutukluların haber alma hakkına erişimin engellendiğine de değinilen raporda, bazı cezaevlerinde karantina bölümlerinde kalan tutukluların gazete, radyo, televizyon, kitap gibi ihtiyaçlarının karşılanmadığı, pandemide bilgi alma kaynakları sınırlandırılan tutukluların kantinden ücret ödeyerek aldıkları radyolara da el konulduğu aktarıldı.
Raporda, yemeklere dair sorunlar ise şöyle sıralandı:
“Bazı kapalı hapishanelere verilen yemeklerin kısıtlı ve kalitesiz olduğu, hijyenik olmadığı, bazı hapishanelerde verilen ekmeklerin gramajının düşürüldüğü, yemeklerin tüm mahpusların ihtiyacını karşılamada yetersiz olduğu, tüm bu sorunlar sebebiyle hapishanelerde dağıtılan yemekleri yiyemeyen mahpusların beslenme ihtiyaçlarını kantinden karşılamak zorunda bırakıldıkları, kantindeki ürünlerin pahalı ve ürün çeşitliliğinin az olduğu, açık hapishanelerin kantinlerinde satılan ürünlerin kapalı hapishanelerin kantinlerinde satılan ürünlerden daha pahalı olduğu, diyet yemek verilmediği, diyet yemek veren hapishanelerde ise hastalıklar dikkate alınmadan tek tip diyet yemek verildiği, vitamin ve bağışıklık güçlendirici takviyelerin sağlanmadığı belirtilmiştir.”
Raporda, hak ihlalleri ve başvurulara dair şunlara yer verildi:
“* Hasta, yaşlı ve risk grubuna giren mahpuslar için önlemler alınmadığı, temizlik malzemesinin dağıtılmadığı, mahpusların önlemlerini kendileri aldığı,
* Bazı hapishanelerde doktorun revire gelmediği veya düzenli gelmediği,
* Mahpuslar revire çıksalar da tüm ilaçlara erişemedikleri ve tahlillerinin yapılmadığı,
* Bazı hapishanelerde hasta mahpuslara ilaçlarının zamanında verilmediği,
* Birçok hapishanede hastane sevklerinin ve düzenli tedavi görme olanaklarının olmadığı,
* Bazı hapishanelerde sınırlı sayıda hastane sevki yapıldığı,
* Kronik hasta mahpusların hastane sevklerinin uzun zamandır yapılmamasının sağlık sorunlarının artmasına neden olduğu ve bunun durumlarını kritik aşamalara getirdiği…"
Hasta tutukluların durumuna dikkat çekilen raporda, ağır hasta tutuklular Mehmet Salih Filiz, Deniz Yıldırım, Abdulsamet Durak ve Mehmet Emin Özkan’ın tahliye edilmediği vurgulandı.
Raporda diğer başvuru konuları ise şöyle sıralandı:
“* Alınan yeni önlemlerle birlikte ziyaret hakkı yerine geçen telefon görüşünün haftada bir veya iki kere olmak üzere toplamda 20 dakika yapıldığı,
* Salgın sürecinde mahpusların aileleriyle diyalog kurdukları araçların sınırlandırıldığı,
* Salgın sürecinde iletişim cezalarının ertelenmediği ve uygulandığı; iletişim cezası sebebiyle mahpusların ailelerini arayamadığı ve bu durumun mahpusları ve aileleri psikolojik olarak olumsuz etkilediği,
* Bazı kapalı hapishanelerde kapalı görüşün gerçekleştirildiği ve olumsuz bir durumla karşılaşılmadığı,
* Bazı hapishanelerde görüş kabinin görüşten önce ve sonra dezenfekte edileceğinin söylendiği, bu nedenle 1 saat sürmesi beklenen kapalı görüşlerin farklı gerekçelerle 35-40 dakika yapıldığı, bu durumun uzak şehirlerden gelen mahpus yakınlarını psikolojik olarak zorladığı…"
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
Türkiye'de ilk koronavirüs aşısı uygulandı
Çin'de geliştirilen koronavirüs aşısı denemelerinin Brezilya ve Endonezya'dan sonra Türkiye'de de başladığı belirtildi.
Türkiye'deki ilk yeni tip Koronavirüs (Covid-19) aşısı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde gönüllülere yapıldı.
Çin'de geliştirilen Covid-19 aşısının gönüllü uygulaması Brezilya ve Endonezya'da başlatılmıştı.
Faz 3 aşamasına Türkiye de dahil edildi ve aşının ilk dozu, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde sağlık çalışanlarına yapıldı.
Faz 3 klinik araştırmaların Türkiye ayağında ilk etapta 25 merkezde yaklaşık 1200 gönüllüye aşı uygulanacak ve daha sonra bu sayı 10 binin üzerine çıkarılacak. Aşılamalar ve gönüllü takiplerinin 2,5 ay içerisinde bitirilmesi planlanıyor.
Çalışmayı yürüten Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Murat Akova ile Bölüm Başkanı ve Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Serhat Ünal denemelerle ilgili açıklama yaptı.
"Koronavirüsün dünyayı kasıp kavurduğu bugünlerde insanlık adına çok önemli bir şeye katkıda bulunduğumuz için çok mutluyuz” ifadelerini kullanan Prof. Ünal sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu aşının Faz 3 araştırmaları Türkiye’de önce lokal etik komitede, sonra Sağlık Bakanlığı etik komitesinde 2 aydır incelenmekteydi. Bütün verileri, üretimi, yan etkileri, nasıl yapılacağı, her basamağı dikkatli bir şekilde incelendikten sonra uygulamaya geçilmesine karar verilmiş bir aşı adayıdır bu."
Sağlık Bakanlığı'nın onayı alındı
"Sağlık Bakanlığı da onayı da alındı zaten ki Sayın Sağlık Bakanımızın daha önce açıkladığı gibi, bu izinlerden sonra 25 merkez bütün hazırlıklarını yaptı ve bugünden itibaren bu aşı çalışmasına biz de katılıyoruz. Tabii ki yerli aşı çalışmalarımızla son hız sürüyor. Bildiğiniz gibi 13 aşı çalışması şu anda devam ediyor. Hacettepe Aşı Enstitüsü’nde de böyle bir aşı adayımız var. Yakında biz de hayvan çalışmalarına geçeceğiz. Tabii aşı çalışmaları başladığı anda dünyanın bazı ülkeleri daha avantajlı konuma geliyor. Çünkü bu ülkelerin daha önce buna benzer aşıları üreten yerleri vardı. Zaten üretiyorlardı. Bir kısmı da bu nasıl SARS Cov 2, onlar SARS Cov 1 ve MERS aşısını geliştirmek üzere çalışmalar yapmakta, yapmış olan merkezlerdi. Onlar bu yarışta şu anda biraz daha önde gibi. Ama peşinden kendi aşılarımız ile ilgili çalışmalar da gelecektir"
Ünal, şu anda gönüllü olarak Türkiye’de ilk etapta 1200 kişi ile başlanacağını ve daha sonra da 10 binin üzerindeki rakamlara kadar çıkılacağını belirterek “Vatandaşlarımızın şunu iyi anlaması gerekiyor, Faz 3 klinik araştırmaları kesinlikle gönüllülük bazında yapılacak” diye konuştu.
"Önemli bir gün"
Aşının Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ayağındaki Faz 3 klinik çalışmasını yürüten Prof. Dr. Murat Akova ise “Bugün hakikaten çok önemli bir gün Türkiye’de ilk defa bir Faz 3 Kovid-19 aşı çalışmasını Hacettepe’de başlatıyoruz. Bu açıdan hepimiz çok heyecanlıyız. Umuyorum ki bu yapacağımız çalışmanın sonucunda da başarılı sonuçlar elde eder, Kovid’e karşı hep birlikte yaptığımız bu savaşta önemli bir katkıyı biz de buradan, Hacettepe’de sağlamış oluruz” dedi.
Prof. Dr. Akova, “Bu aşının Faz 1 sonuçları Science adlı saygın bir dergide de yayınlandı. Tabii Faz 1 çok küçük gruplarda yapılıyor ama o grupta aşının hem antikor ürettiği, yani hastalığa karşı koruyucu olduğu gösterildi hem de ciddi, kayda değer bir yan etkisinin olmadığı görüldü” diye konuştu.
"Yan etki en merak edilen konu"
Akova şöyle devam etti:
"Aşılarla ilgili en çok korkulan şey, herkesin bilmediği ve merak ettiği konulardan bir tanesi de şu: Aşı yaptığımız zaman acaba aşı hastalığı artıracak potansiyel yan etkiye sahip olabilir mi? Çünkü biz aşı ile kanda antikor yükselmesini bekliyoruz. Ama yükselen antikoru olan hastalar, gerçek virüsle karşılaşırlarsa acaba vücudunda aşırı bir reaksiyon verir ve ciddi bir yan etki ortaya çıkar mı?
Hayvan çalışmalarında ve Faz 1 denemelerinde böyle bir şey gözlenmedi. Faz 2 aşaması henüz makale olarak yayınlanmadı ancak veriler var ve o verilerde de gördük bu şekilde bir yan etki söz konusu değil. Aşının yapıldığı gönüllerde de yüksek ölçüde antikor ürettiği görülüyor. Zaten o aşamadan sonra ancak Faz 3 aşamasına geçebiliyorsunuz."
"Bildirilen yan etki yok"
Böyle bir çalışma yaptığınız zaman üretici olan firma yani aşıyı sağlayan firma, dünyanın neresinde olursa olsun ciddi bir yan etki ortaya çıktığı zaman o çalışmanın yürütüldüğü bütün ülkelerdeki araştırmacıları uyarıyorlar. Böyle bir yan etki gördük dikkat edin diye. Şu ana kadar bildirmiş bu türden bir yan etki yok.
Tabii gönüllü sayısı arttıkça muhtemelen bu bilimsel yayın haline dönüşecektir, Henüz Faz 3 ile ilgili dünyanın hiçbir yerinde öyle geniş kapsamlı bir çalışma zaten hiçbir aşı ile ilgili yayınlanmadı. O yüzden biz de çalışmaya başlıyoruz ve göreceğiz bundan sonrasını.
"Çin'de acil kullanım için onay aldık"
Aşıyı geliştiren Sinovac Biotech CEO’su Helen Yang ise şunları söyledi:
"Sinovac korona aşısının geliştirilmesine Ocak ayında başladı. Klinik ön çalışmaları Faz1 ve Faz2 çalışmalarını Çin’de tamamladık. Şu anda Faz 3 çalışmaları devam ediyor. İlk Faz 3 çalışması Brezilya’da başladı. Şu ana kadar birkaç bin gönüllü aşılandı.
Başka bir Faz 3 çalışmasını da Endonezya’da başlattık. Orada da birkaç yüz gönüllüye aşı adayı uygulandı. Faz 3 çalışmaları devam ediyor. Bununla dört gözle sonuçları bekliyoruz. Bunun yanı sıra Çin’de acil kullanım için onay aldık.
Gönüllülerin yanı sıra on binlerce Çinli acil kullanım kapsamında bu aşıyı yaptırdı. Şu ana kadar bu aşının güvenlik profilinin çok iyi olduğunu gözlemledik.
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
Türkiye'deki ilk yeni tip Koronavirüs (Covid-19) aşısı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde gönüllülere yapıldı.
Çin'de geliştirilen Covid-19 aşısının gönüllü uygulaması Brezilya ve Endonezya'da başlatılmıştı.
Faz 3 aşamasına Türkiye de dahil edildi ve aşının ilk dozu, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde sağlık çalışanlarına yapıldı.
Faz 3 klinik araştırmaların Türkiye ayağında ilk etapta 25 merkezde yaklaşık 1200 gönüllüye aşı uygulanacak ve daha sonra bu sayı 10 binin üzerine çıkarılacak. Aşılamalar ve gönüllü takiplerinin 2,5 ay içerisinde bitirilmesi planlanıyor.
Çalışmayı yürüten Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Murat Akova ile Bölüm Başkanı ve Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Serhat Ünal denemelerle ilgili açıklama yaptı.
"Koronavirüsün dünyayı kasıp kavurduğu bugünlerde insanlık adına çok önemli bir şeye katkıda bulunduğumuz için çok mutluyuz” ifadelerini kullanan Prof. Ünal sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu aşının Faz 3 araştırmaları Türkiye’de önce lokal etik komitede, sonra Sağlık Bakanlığı etik komitesinde 2 aydır incelenmekteydi. Bütün verileri, üretimi, yan etkileri, nasıl yapılacağı, her basamağı dikkatli bir şekilde incelendikten sonra uygulamaya geçilmesine karar verilmiş bir aşı adayıdır bu."
Sağlık Bakanlığı'nın onayı alındı
"Sağlık Bakanlığı da onayı da alındı zaten ki Sayın Sağlık Bakanımızın daha önce açıkladığı gibi, bu izinlerden sonra 25 merkez bütün hazırlıklarını yaptı ve bugünden itibaren bu aşı çalışmasına biz de katılıyoruz. Tabii ki yerli aşı çalışmalarımızla son hız sürüyor. Bildiğiniz gibi 13 aşı çalışması şu anda devam ediyor. Hacettepe Aşı Enstitüsü’nde de böyle bir aşı adayımız var. Yakında biz de hayvan çalışmalarına geçeceğiz. Tabii aşı çalışmaları başladığı anda dünyanın bazı ülkeleri daha avantajlı konuma geliyor. Çünkü bu ülkelerin daha önce buna benzer aşıları üreten yerleri vardı. Zaten üretiyorlardı. Bir kısmı da bu nasıl SARS Cov 2, onlar SARS Cov 1 ve MERS aşısını geliştirmek üzere çalışmalar yapmakta, yapmış olan merkezlerdi. Onlar bu yarışta şu anda biraz daha önde gibi. Ama peşinden kendi aşılarımız ile ilgili çalışmalar da gelecektir"
Ünal, şu anda gönüllü olarak Türkiye’de ilk etapta 1200 kişi ile başlanacağını ve daha sonra da 10 binin üzerindeki rakamlara kadar çıkılacağını belirterek “Vatandaşlarımızın şunu iyi anlaması gerekiyor, Faz 3 klinik araştırmaları kesinlikle gönüllülük bazında yapılacak” diye konuştu.
"Önemli bir gün"
Aşının Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ayağındaki Faz 3 klinik çalışmasını yürüten Prof. Dr. Murat Akova ise “Bugün hakikaten çok önemli bir gün Türkiye’de ilk defa bir Faz 3 Kovid-19 aşı çalışmasını Hacettepe’de başlatıyoruz. Bu açıdan hepimiz çok heyecanlıyız. Umuyorum ki bu yapacağımız çalışmanın sonucunda da başarılı sonuçlar elde eder, Kovid’e karşı hep birlikte yaptığımız bu savaşta önemli bir katkıyı biz de buradan, Hacettepe’de sağlamış oluruz” dedi.
Prof. Dr. Akova, “Bu aşının Faz 1 sonuçları Science adlı saygın bir dergide de yayınlandı. Tabii Faz 1 çok küçük gruplarda yapılıyor ama o grupta aşının hem antikor ürettiği, yani hastalığa karşı koruyucu olduğu gösterildi hem de ciddi, kayda değer bir yan etkisinin olmadığı görüldü” diye konuştu.
"Yan etki en merak edilen konu"
Akova şöyle devam etti:
"Aşılarla ilgili en çok korkulan şey, herkesin bilmediği ve merak ettiği konulardan bir tanesi de şu: Aşı yaptığımız zaman acaba aşı hastalığı artıracak potansiyel yan etkiye sahip olabilir mi? Çünkü biz aşı ile kanda antikor yükselmesini bekliyoruz. Ama yükselen antikoru olan hastalar, gerçek virüsle karşılaşırlarsa acaba vücudunda aşırı bir reaksiyon verir ve ciddi bir yan etki ortaya çıkar mı?
Hayvan çalışmalarında ve Faz 1 denemelerinde böyle bir şey gözlenmedi. Faz 2 aşaması henüz makale olarak yayınlanmadı ancak veriler var ve o verilerde de gördük bu şekilde bir yan etki söz konusu değil. Aşının yapıldığı gönüllerde de yüksek ölçüde antikor ürettiği görülüyor. Zaten o aşamadan sonra ancak Faz 3 aşamasına geçebiliyorsunuz."
"Bildirilen yan etki yok"
Böyle bir çalışma yaptığınız zaman üretici olan firma yani aşıyı sağlayan firma, dünyanın neresinde olursa olsun ciddi bir yan etki ortaya çıktığı zaman o çalışmanın yürütüldüğü bütün ülkelerdeki araştırmacıları uyarıyorlar. Böyle bir yan etki gördük dikkat edin diye. Şu ana kadar bildirmiş bu türden bir yan etki yok.
Tabii gönüllü sayısı arttıkça muhtemelen bu bilimsel yayın haline dönüşecektir, Henüz Faz 3 ile ilgili dünyanın hiçbir yerinde öyle geniş kapsamlı bir çalışma zaten hiçbir aşı ile ilgili yayınlanmadı. O yüzden biz de çalışmaya başlıyoruz ve göreceğiz bundan sonrasını.
"Çin'de acil kullanım için onay aldık"
Aşıyı geliştiren Sinovac Biotech CEO’su Helen Yang ise şunları söyledi:
"Sinovac korona aşısının geliştirilmesine Ocak ayında başladı. Klinik ön çalışmaları Faz1 ve Faz2 çalışmalarını Çin’de tamamladık. Şu anda Faz 3 çalışmaları devam ediyor. İlk Faz 3 çalışması Brezilya’da başladı. Şu ana kadar birkaç bin gönüllü aşılandı.
Başka bir Faz 3 çalışmasını da Endonezya’da başlattık. Orada da birkaç yüz gönüllüye aşı adayı uygulandı. Faz 3 çalışmaları devam ediyor. Bununla dört gözle sonuçları bekliyoruz. Bunun yanı sıra Çin’de acil kullanım için onay aldık.
Gönüllülerin yanı sıra on binlerce Çinli acil kullanım kapsamında bu aşıyı yaptırdı. Şu ana kadar bu aşının güvenlik profilinin çok iyi olduğunu gözlemledik.
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
Reel sektörün borcu alarm veriyor
Merkez Bankası ve TÜİK reel sektörün bilançosunu çıkardı. 2009-2019 arasında reel sektörün döviz borcu ve kur riski katlanarak arttı. 2.7 trilyon liralık borç riski alarm veriyor.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Merkez Bankası'nın (MB) ortak çalışması neticesinde sektör bilançoları ilk kez idari kayıtlara dayalı olarak 2009-2019 yılları için üretildi. Oluşturulan veri tabanı Türkiye'deki 1 milyon üzerindeki firmanın 11 yıllık finansal analizini ortaya koyarak, reel sektörün röntgenini çekti. Bu süreçte reel sektörün borçluluğu dikkat çekici bir biçimde büyürken, yabancı para kredilerinin toplam borçlardaki yükselen payı riskleri artırdı.
KREDİ YÜKÜ AĞIR
Reel sektörün iç ve dış borçları 2019'da 2 trilyon 764 milyar 634 milyon liraya ulaştı. Bu tutarın 1 trilyon 649 milyar 199 milyon lirasını yabancı para cinsi nakdi ve gayri nakdi kredilerden oluştu. Türkiye'deki firmaların bilançolarına göre toplam aktif büyüklükleri ise geçen yıl 8 trilyon 591 milyar 115 milyon lira olarak hesaplandı. Firmaların tasfiye olunacak krediler toplamı ise 2018'deki 57 milyar 632 milyon lira seviyesinden 2019 sonunda 105 milyar 637 milyon liraya kadar çıktı. Veriler, reel sektörün döviz borcu ve kur riski ile Covid-19 salgının başladığı 2020'ye girdiğini gösterdi.
Reel sektörün finansmanı konusunda en önemli kırılganlığı olan döviz borcu, bilançolardaki bozulmayı da artırdı. Reel sektörün borçluluğu (kaldıraç oranı) 11 yılda 11.5 puan artışla yüzde 71.2'ye yükseldi.
DÖVİZ RİSKİ BÜYÜK
Sadece nakdi kredi riski 1 trilyon 932 milyar 282 milyon lirayı bulan firmaların borç riskinin yüzde 62.6'sını yabancı para cinsi krediler oluşturdu. İmalat girdilerinin çok büyük kısmı dövizle finanse edilen reel sektörde artan girdi maliyetlerinin de etkisiyle birlikte brüt kârlılık oranları da geri çekildi. Stok ve alacak devir hızları neredeyse son 11 yıldır aynı seviyelere takıldı.
Şirketler alacaklarını yaklaşık 75-90 gün aralığında tahsil etmeye alıştılar. Ayrıca firmaların sabit kıymetlerinin aktiflere oranı 8.1 puan azalarak yüzde 42'ye geriledi. Bilanço verileri şirketlerin makine ve teçhizata yatırım yapma eğiliminin de zayıfladığını da ortaya koydu. 2009 yılında yaklaşık 642 bin lira olan firma başına düşen borç riski, 2019 yıl sonunda 3 milyon 786 bin liraya yükseldi. Firmaların özkaynak kârlılığı yani mali rantabilitesi ise yüzde 6.8'den 10.2'ye çıkarak 2019 sonu enflasyon oranının altında kaldı.
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Merkez Bankası'nın (MB) ortak çalışması neticesinde sektör bilançoları ilk kez idari kayıtlara dayalı olarak 2009-2019 yılları için üretildi. Oluşturulan veri tabanı Türkiye'deki 1 milyon üzerindeki firmanın 11 yıllık finansal analizini ortaya koyarak, reel sektörün röntgenini çekti. Bu süreçte reel sektörün borçluluğu dikkat çekici bir biçimde büyürken, yabancı para kredilerinin toplam borçlardaki yükselen payı riskleri artırdı.
KREDİ YÜKÜ AĞIR
Reel sektörün iç ve dış borçları 2019'da 2 trilyon 764 milyar 634 milyon liraya ulaştı. Bu tutarın 1 trilyon 649 milyar 199 milyon lirasını yabancı para cinsi nakdi ve gayri nakdi kredilerden oluştu. Türkiye'deki firmaların bilançolarına göre toplam aktif büyüklükleri ise geçen yıl 8 trilyon 591 milyar 115 milyon lira olarak hesaplandı. Firmaların tasfiye olunacak krediler toplamı ise 2018'deki 57 milyar 632 milyon lira seviyesinden 2019 sonunda 105 milyar 637 milyon liraya kadar çıktı. Veriler, reel sektörün döviz borcu ve kur riski ile Covid-19 salgının başladığı 2020'ye girdiğini gösterdi.
Reel sektörün finansmanı konusunda en önemli kırılganlığı olan döviz borcu, bilançolardaki bozulmayı da artırdı. Reel sektörün borçluluğu (kaldıraç oranı) 11 yılda 11.5 puan artışla yüzde 71.2'ye yükseldi.
DÖVİZ RİSKİ BÜYÜK
Sadece nakdi kredi riski 1 trilyon 932 milyar 282 milyon lirayı bulan firmaların borç riskinin yüzde 62.6'sını yabancı para cinsi krediler oluşturdu. İmalat girdilerinin çok büyük kısmı dövizle finanse edilen reel sektörde artan girdi maliyetlerinin de etkisiyle birlikte brüt kârlılık oranları da geri çekildi. Stok ve alacak devir hızları neredeyse son 11 yıldır aynı seviyelere takıldı.
Şirketler alacaklarını yaklaşık 75-90 gün aralığında tahsil etmeye alıştılar. Ayrıca firmaların sabit kıymetlerinin aktiflere oranı 8.1 puan azalarak yüzde 42'ye geriledi. Bilanço verileri şirketlerin makine ve teçhizata yatırım yapma eğiliminin de zayıfladığını da ortaya koydu. 2009 yılında yaklaşık 642 bin lira olan firma başına düşen borç riski, 2019 yıl sonunda 3 milyon 786 bin liraya yükseldi. Firmaların özkaynak kârlılığı yani mali rantabilitesi ise yüzde 6.8'den 10.2'ye çıkarak 2019 sonu enflasyon oranının altında kaldı.
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
Oruç Reis’in işletmesi Binali Yıldırım’ın arkadaşına
Oruç Reis Araştırma Gemisi‘nin AKP’li Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı Salih Zeki Çakır’a ait olan Oras Denizcilik Şirketi tarafından 4.7 milyon dolara işletildiği ortaya çıktı. Gemi için yapılan ihaleleri yerli şirketlerin almasına rağmen tüm ödemeler dolar üzerinden yapıldı ve harcanan para 11 milyon doları buldu.
Türkiye’nin ilk yerli ve milli araştırma gemisi olarak adlandırılan Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı Salih Zeki Çakır’a ait bir şirket tarafından milyonlarca dolar karşılığında işletildiği ortaya çıktı.
Kamu İhale Bülteni’nde yer alan bilgilere göre, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA), 30 Mayıs 2019 tarihinde Oruç Reis Araştırma Gemisi’nin iki yıl boyunca işletilmesi için bir ihale düzenledi.
İhaleyi, Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı olduğunu bilinen ve uzun yıllardır eski iş ortağı olduğu da iddia edilen Salih Zeki Çakır’ın sahibi olduğu Oras Denizcilik ve Ticaret Limited Şirketi aldı.
İHALE BEDELİ 4.7 MİLYON DOLAR
MTA, 18 Haziran 2019 tarihinde, Oras Denizcilik Şirketi’nin Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni 1 Temmuz 2019 ile 1 Temmuz 2021 tarihlerinde arasında iki yıl boyunca işletmesi için bir sözleşme imzaladı. Sözleşmeye göre, Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni işleten Oras Denizcilik Şirketi’ne tam 4 milyon 775 bin dolarlık ödeme yapıldı. Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yer alan bilgilere göre ise Oras Denizcilik Şirketi’nin iki ortağı bulunuyor. Şirketin yüzde ellilik hissesi Binali Yıldırım yakın arkadaşı Salih Zeki Çakır’a ait iken geriye kalan yüzde ellilik hissesi ise Salih Zeki Çakır’ın oğlu Çağrı Cihan Çakır’a ait görünüyor. MTA, 2019 yılında Oruç Reis Araştırma Gemisi için dört ayrı hizmet alımı ihalesi düzenledi. Ancak ihalelerin ardından imzalanan tüm sözleşmelerde şirketlerin Türkiye merkezli olmasına rağmen ödemeler dolarla yapılıyor. MTA’nın sadece geçen yıl düzenlediği dört ayrı hizmet alımı ihalesinin bedeli yaklaşık 11 milyon dolara ulaştı.
MİLYONLARCA DOLAR ÖDENDİ
¦ MTA’nın 2019 yılında Oruç Reis Araştırma Gemisi’nin işletilmesi için yaptığı ihaleyi 4 milyon 775 bin dolara Oras Denizcilik Şirketi, 3 Temmuz 2019 tarihinde Oruç Reis Araştırma Gemisi İçin Koruma Gemisi Hizmet Alımı ihalesini de Aras Romorkör Şirketi 2 milyon 327 bin dolara aldı.
¦ 11 Temmuz 2019 tarihinde ise MAT, “Oruç Reis Araştırma Gemisi 2b/3b Sismik Operasyon Ve İşbaşı Eğitim Hizmet Alımı” adı altında bir ihale daha düzenledi. Bu ihaleyi de 2 milyon 588 bin dolara Horizon Global Enerji ve İleri Teknolojiler Anonim Şirketi kazandı.
¦ MTA 17 Aralık 2019 tarihinde de Oruç Reis Araştırma Gemisi İçin Takip Gemisi Hizmet Alımı için bir ihale düzenledi. Bu ihaleyle de yine dolar üzerinde ödeme yapılırken MTA kasasından Aras Romorkör Şirketi’ne tam 1 milyon 149 bin dolar ödendi.
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
Türkiye’nin ilk yerli ve milli araştırma gemisi olarak adlandırılan Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı Salih Zeki Çakır’a ait bir şirket tarafından milyonlarca dolar karşılığında işletildiği ortaya çıktı.
Kamu İhale Bülteni’nde yer alan bilgilere göre, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA), 30 Mayıs 2019 tarihinde Oruç Reis Araştırma Gemisi’nin iki yıl boyunca işletilmesi için bir ihale düzenledi.
İhaleyi, Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı olduğunu bilinen ve uzun yıllardır eski iş ortağı olduğu da iddia edilen Salih Zeki Çakır’ın sahibi olduğu Oras Denizcilik ve Ticaret Limited Şirketi aldı.
İHALE BEDELİ 4.7 MİLYON DOLAR
MTA, 18 Haziran 2019 tarihinde, Oras Denizcilik Şirketi’nin Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni 1 Temmuz 2019 ile 1 Temmuz 2021 tarihlerinde arasında iki yıl boyunca işletmesi için bir sözleşme imzaladı. Sözleşmeye göre, Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni işleten Oras Denizcilik Şirketi’ne tam 4 milyon 775 bin dolarlık ödeme yapıldı. Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yer alan bilgilere göre ise Oras Denizcilik Şirketi’nin iki ortağı bulunuyor. Şirketin yüzde ellilik hissesi Binali Yıldırım yakın arkadaşı Salih Zeki Çakır’a ait iken geriye kalan yüzde ellilik hissesi ise Salih Zeki Çakır’ın oğlu Çağrı Cihan Çakır’a ait görünüyor. MTA, 2019 yılında Oruç Reis Araştırma Gemisi için dört ayrı hizmet alımı ihalesi düzenledi. Ancak ihalelerin ardından imzalanan tüm sözleşmelerde şirketlerin Türkiye merkezli olmasına rağmen ödemeler dolarla yapılıyor. MTA’nın sadece geçen yıl düzenlediği dört ayrı hizmet alımı ihalesinin bedeli yaklaşık 11 milyon dolara ulaştı.
MİLYONLARCA DOLAR ÖDENDİ
¦ MTA’nın 2019 yılında Oruç Reis Araştırma Gemisi’nin işletilmesi için yaptığı ihaleyi 4 milyon 775 bin dolara Oras Denizcilik Şirketi, 3 Temmuz 2019 tarihinde Oruç Reis Araştırma Gemisi İçin Koruma Gemisi Hizmet Alımı ihalesini de Aras Romorkör Şirketi 2 milyon 327 bin dolara aldı.
¦ 11 Temmuz 2019 tarihinde ise MAT, “Oruç Reis Araştırma Gemisi 2b/3b Sismik Operasyon Ve İşbaşı Eğitim Hizmet Alımı” adı altında bir ihale daha düzenledi. Bu ihaleyi de 2 milyon 588 bin dolara Horizon Global Enerji ve İleri Teknolojiler Anonim Şirketi kazandı.
¦ MTA 17 Aralık 2019 tarihinde de Oruç Reis Araştırma Gemisi İçin Takip Gemisi Hizmet Alımı için bir ihale düzenledi. Bu ihaleyle de yine dolar üzerinde ödeme yapılırken MTA kasasından Aras Romorkör Şirketi’ne tam 1 milyon 149 bin dolar ödendi.
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
Yerli ve milli satış: Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı satılıyor
TMMOB Petrol Mühendisleri Odası Enerji Politikaları Çalışma Grubu Başkanı Necdet Pamir Akdeniz ve Karadeniz’deki enerji kaynakları tartışılırken iktidarın son iki kale TPAO ve BOTAŞ’ı da “halka arz” diyerek özelleştireceğini söyledi
TMMOB Petrol Mühendisleri Odası Enerji Politikaları Çalışma Grubu Başkanı Necdet Pamir, iktidarın “yerli ve milli enerji politikası” güttüğünü iddia etmesine karşın enerji sektörüne ait devlet kurumlarının özelleştirmesinin sürdüğünü belirterek “Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) dikey entegre yapısı 1980’den beri adım adım yok edildi. TPAO’nun alt kuruluşları ana yapıdan koparıldı. ‘Halka arz’ veya ‘blok satış’ ile bu kurumlar, yerli ve yabancı tekellere geçti. Yetmedi; elde kalan son iki ‘kale’ olan TPAO ve BOTAŞ ‘halka arz’ denilerek özelleştiriliyor. Halka arz deniliyor ama bunu vatandaş almayacak, sermayedarlar alacak” dedi.
Cumhuriyet'ten Sena Yaşar'a konuşan Pamir, Karadeniz’deki doğalgaz keşfi tartışılırken, iktidara yakın kesimlerce İtalyan petrol şirketi Eni’nin çalışmalarının örnek gösterilmesine de tepki gösterdi.
Pamir, açıklamasında şunları kaydetti:
“Eni’nin Mısır’daki 850 milyar metreküplük ZOHR sahası keşfi ve Eni’nin bu sahayı nasıl 2.5 yılda devreye aldığı, örnek olarak veriliyor. Oysa Eni’nin yaratıcısı Enrico Mattei’nin verdiği büyük mücadele ve bağımsız bir enerji sektörü için atılan adımlar, bizde yaşanmakta olan süreçle taban tabana zıt. Eni bugün tamamıyla devletin kontrolünde.
TPAO’nun dikey bütünleşik yapısı ise 1980’den beri adım adım paramparça edildi. TPAO’nun alt kuruluşları olan TÜPRAŞ, Petrol Ofisi, BOTAŞ, PETKİM, İGSAŞ, DİTAŞ ana yapıdan koparıldı. ‘Halka arz’ veya ‘blok satış’ ile bu kurumlar, yerli ve yabancı tekellere geçti. Türkiye Petrolleri’nin içindeki sondaj ve tamamlama gruplarını kaldırdılar.
Kurumdaki 300’den fazla deneyimli personeli zorunlu emekli ettiler. Barbaros’a, Fatih’e dışarıdan adam doldular. Ondan sonra AB’den ambargo yediğinizde yabancı şirket elemanları fareler gibi gemiyi terk ediyor. Yetmedi, elde kalan son iki kale olan TPAO ve BOTAŞ da ‘halka arz’ denilerek özelleştiriliyor.
Yerli ve milli politika denilip tersi yapılıyor. TPAO özelleştirilirse Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de Türkiye Petrolleri’ne ait ruhsatlar ne olacak? Münhasır ekonomik bölge ve Mavi Vatan iddialarımız ne olacak? Bunları televizyonlarda da sorduğumda ‘TPAO’nun özelleştirilmesi gündemde yoktur’ yanıtını verdiler resmi olarak. Aynı gün geçen haftalarda Berat Albayrak çıktı, ‘halka arz’ sürecinin başlayacağını söyledi.”
‘Kasanın dibi göründüğü için debeleniyorlar'
Albayrak’ın, “kelime oyunu yaparak” “özelleştirme” değil de “Halka arz yoluyla yeni süreç başlayacak” dediğini vurgulayan Pamir, şunları söyledi:
“Halka arz denince siz, biz, vatandaş mı alacak? Kime gidecek bu pay, hane halkı mı alacak? Belli ellerde toplanacak. Duyumlarımıza göre Katar başta olmak üzere çok sayıda müzakere yapılıyor epeydir.
Kasanın dibi göründüğü için ne yapabiliriz diye debeleniyorlar. Halka arz yöntemi, ağırlıklı hisselerin belli birtakım ellerde toplanmasıdır. Halka arz tabiri, bu işin tatlandırıcısı. Aynı yöntemle Petrol Ofisi’ni de özelleştirdiler, Doğan Holding aldı, orayla papaz oldular, OMR, Vitol şirketlerine sattılar.
En son da Azerbaycanlı şirket Socar’a sattılar. Neden kendimiz yönetmiyoruz buraları? Petrol Yasası’nı değiştiriyorlar. Yeni getirdikleri yasanın adı Türk Petrol Yasası ama orada Türkiye Petrolleri’nin devlet adına arama ve saha iznini, ayrıcalıklarını kaldırıyorlar. Ama adı ‘Türk’ petrol. Her yaptıkları cilalı imaj.”
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
TMMOB Petrol Mühendisleri Odası Enerji Politikaları Çalışma Grubu Başkanı Necdet Pamir, iktidarın “yerli ve milli enerji politikası” güttüğünü iddia etmesine karşın enerji sektörüne ait devlet kurumlarının özelleştirmesinin sürdüğünü belirterek “Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) dikey entegre yapısı 1980’den beri adım adım yok edildi. TPAO’nun alt kuruluşları ana yapıdan koparıldı. ‘Halka arz’ veya ‘blok satış’ ile bu kurumlar, yerli ve yabancı tekellere geçti. Yetmedi; elde kalan son iki ‘kale’ olan TPAO ve BOTAŞ ‘halka arz’ denilerek özelleştiriliyor. Halka arz deniliyor ama bunu vatandaş almayacak, sermayedarlar alacak” dedi.
Cumhuriyet'ten Sena Yaşar'a konuşan Pamir, Karadeniz’deki doğalgaz keşfi tartışılırken, iktidara yakın kesimlerce İtalyan petrol şirketi Eni’nin çalışmalarının örnek gösterilmesine de tepki gösterdi.
Pamir, açıklamasında şunları kaydetti:
“Eni’nin Mısır’daki 850 milyar metreküplük ZOHR sahası keşfi ve Eni’nin bu sahayı nasıl 2.5 yılda devreye aldığı, örnek olarak veriliyor. Oysa Eni’nin yaratıcısı Enrico Mattei’nin verdiği büyük mücadele ve bağımsız bir enerji sektörü için atılan adımlar, bizde yaşanmakta olan süreçle taban tabana zıt. Eni bugün tamamıyla devletin kontrolünde.
TPAO’nun dikey bütünleşik yapısı ise 1980’den beri adım adım paramparça edildi. TPAO’nun alt kuruluşları olan TÜPRAŞ, Petrol Ofisi, BOTAŞ, PETKİM, İGSAŞ, DİTAŞ ana yapıdan koparıldı. ‘Halka arz’ veya ‘blok satış’ ile bu kurumlar, yerli ve yabancı tekellere geçti. Türkiye Petrolleri’nin içindeki sondaj ve tamamlama gruplarını kaldırdılar.
Kurumdaki 300’den fazla deneyimli personeli zorunlu emekli ettiler. Barbaros’a, Fatih’e dışarıdan adam doldular. Ondan sonra AB’den ambargo yediğinizde yabancı şirket elemanları fareler gibi gemiyi terk ediyor. Yetmedi, elde kalan son iki kale olan TPAO ve BOTAŞ da ‘halka arz’ denilerek özelleştiriliyor.
Yerli ve milli politika denilip tersi yapılıyor. TPAO özelleştirilirse Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de Türkiye Petrolleri’ne ait ruhsatlar ne olacak? Münhasır ekonomik bölge ve Mavi Vatan iddialarımız ne olacak? Bunları televizyonlarda da sorduğumda ‘TPAO’nun özelleştirilmesi gündemde yoktur’ yanıtını verdiler resmi olarak. Aynı gün geçen haftalarda Berat Albayrak çıktı, ‘halka arz’ sürecinin başlayacağını söyledi.”
‘Kasanın dibi göründüğü için debeleniyorlar'
Albayrak’ın, “kelime oyunu yaparak” “özelleştirme” değil de “Halka arz yoluyla yeni süreç başlayacak” dediğini vurgulayan Pamir, şunları söyledi:
“Halka arz denince siz, biz, vatandaş mı alacak? Kime gidecek bu pay, hane halkı mı alacak? Belli ellerde toplanacak. Duyumlarımıza göre Katar başta olmak üzere çok sayıda müzakere yapılıyor epeydir.
Kasanın dibi göründüğü için ne yapabiliriz diye debeleniyorlar. Halka arz yöntemi, ağırlıklı hisselerin belli birtakım ellerde toplanmasıdır. Halka arz tabiri, bu işin tatlandırıcısı. Aynı yöntemle Petrol Ofisi’ni de özelleştirdiler, Doğan Holding aldı, orayla papaz oldular, OMR, Vitol şirketlerine sattılar.
En son da Azerbaycanlı şirket Socar’a sattılar. Neden kendimiz yönetmiyoruz buraları? Petrol Yasası’nı değiştiriyorlar. Yeni getirdikleri yasanın adı Türk Petrol Yasası ama orada Türkiye Petrolleri’nin devlet adına arama ve saha iznini, ayrıcalıklarını kaldırıyorlar. Ama adı ‘Türk’ petrol. Her yaptıkları cilalı imaj.”
[Samanyolu Haber] 17.9.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)