Bahar: 'Cihetsiz kuş sesleri' [Abdullah Aymaz]

Bahar mevsimi için “Cihetsiz kuş sesleri” diyen şairin bir de “Baharın salavâtı güller” ifadesi var ki, unutmam mümkün değil…

Üstad Hazretleri Kastamonu Lâhikasında “Ümmetimden bir tâife, Allah’ın emri gelinceye (Kıyamet kopuncaya) kadar hak üzerinde gâlip olacaktır.” (Buharî, Menakıb 28) Hadis-i Şerifi üzerinde dururken neticede diyor ki: “Bu Hadis-i Şerif, rumuzlu mâna ile Risâle-i Nur’a, mânâca  ve cifirce îmâ etmesi remze yakın bir îmâ ile, Risale-i Nur talebelerin tâifesi, âhirzamanda o muazzam büyük taifenin âhirlerinde makbul bir grup olacağını işaret eder.”

İşte bu “makbul grup” zâhirâne ve gâlibâne Kıyamete kadar devam edecek. 

Yani sizler kıyâmete ayarlı bir mübarek hizmetin içinde, güzel bir kâfile ve kervanın gidişi gibi yolumuza devam ediyorsunuz… Ama zaman bir doğru çizgi üzerine gitmiyor. Bilâkis, mevsimler gibi, dolana dolana ilerliyor. Yani bu Hizmet’in bir baharı var… Bir yazı var… Bir güzü var.  Bir de kış mevsimi var. Şimdi işte bu sezonu yaşıyoruz. 

Ama unutmayalım ki, önümüzde bir nev-bahar var!..  Yine cihetsiz kuş sesleri zikirlerine devam edecek ve inşallah iri iri güller baharın salavâtları olarak her yanı dolduracaklar...

Mağdur ve mazlumlardan Ahmet Bey'den gelen bir mektupta şöyle bir müjde veriliyor: 

“Çoktandır, büyüğümüz rüyalarımı şereflendirmiyordu. Doğrusu merak ediyor ve kendi kendime ‘Artık neden göremiyorum?’ diye içim içimi yiyordu. 

Nihayet geçtiğimiz pazartesi rüyamda gayet net olarak, samimi şekilde ortamımızı şereflendirerek hâl hatır sordular. Ben de ‘Elhamdülillah, Hocam, şu dehşetli fitne zamanında, Allah ve Resûlü’nün açtığı ve sizlerin devam ettirdiğiniz şu güzel Hizmet'in hayırlı dairesi içinde kendimizi bulduk. Hakkını tam veremesek de, hiç olmazsa, kendimiz muhafaza olduk. Allah, âhirimizin de öyle olmasını nasip etsin.’ dedim. 

O da: ‘Bu zamanda, Cenab-ı Hak, bu fitne ve fesad atmosferinden bir cebr-i lütfî ile Hizmet dairesi içerisinde korudu.’ dedi. Sonra bana durduğumuz yerden; ‘Karşıya bak!.. Ne görüyorsun?’ dedi. 

Baktım, garip ve büyük BİR  KAFES!.. 
Yere doğru gömülmüş… 
İçinde binlerce GÜVERCİN… 
Hepsi de çıkmak için çırpınıyorlar. 
Büyüğümüz, ‘Şimdi bu güvercinler SERBEST kalacak… 
Hepsi de göklere doğru uçmak isteyecekler. 

Fakat hemen serbest kaldıkları yerde GÜVERCİN YEMLERİ var; görünüşleri ve tadları çok güzel ama yalancı bir güzellik ve zehirli bal tadındalar… Yanılıp da o yemlere tenezzül edenler yerde kalacak.’  dedi. 

Nihayet serbest kalan güvercinler hızla gökyüzüne yükseldiler. O kadar çoktu ki, görülmeye değer bir haz veriyordu. Ama büyüğümüzün dediği gibi bazıları o yemlerin câzibesiyle cidden yerde kaldılar ve yükselemediler. 

O manzarayı gördükten sonra bana döndü, ‘İşte bu fitne zamanında, Elhamdülillah, Allah bize kullukta böyle irtifa kazandırdı, hem de irademiz dışında… Fakat o yemler gibi yalancı ve geçici câzibedarlığa karşı zaaflarına takılanlar yükselemeyip geride kalacaklar. Allah hepimizi muhafaza etsin.’ dedi ve yanımdan ayrıldı. 

Allah ondan ebeden râzı olsun… Bu kadar derdin çilenin içerisinde benim gibi bir günahkârı bile unutmuyor canım Hocam…”

İnşallah, baharda her cihetten yükselen kuş sesleri gibi cihanın her cihetinden Hizmet’in muştu güvercinlerinin evrad u ezkâr cıvıltıları gelecek inşallah… Gül-i Muhammediler… Andelîb-i Zîşanlar… Hep dillerde olacak.

Kâbe hakikatı ile Muhammedî hakikatlar ikiz olduğu gibi, Gül-i Muhammedî (S.A.S.) hakikatı ile Andelîb-i Zîşan (S.A.S.) hakikatı da bence ikizdir. Çünkü her şey Onun (S.A.S.) nurundan yaratılmıştır... Gül de bülbül de... 

Bu Hizmetin vazifesi de bu hakikatları dünyaya duyurmaktır.

Bunun için ümitle aktif sabır içinde baharı bekleyip aşk ve şevkle yolumuza devam etmeliyiz...

[Abdullah Aymaz] 13.3.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Necip Fazıl, Serdendeçti ve yargı tiyatrosu! [Ali Emir Pakkan]

Necip Fazıl'ın savcıya sorusu bugün de geçerli!

1952'den başlayıp 1953'e kadar süren bir devlet terörü esti Türkiye'de! Malatya suikasti bahanesi ile yüzlerce masum insan gözaltına alındı! Onlardan biri de ünlü şair Necip Fazıldı! 

12 Aralık 1952’de İstanbul’da tutuklanıp Malatya’ya sevk edilen N.Fazıl'a, “Taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek” suçlaması yapıldı. Tahliye talepleri reddedildi. Dosyada tek bir delil bulunmuyordu. 

Dava, Malatya’dan Ankara’ya nakledildi.  3 Ağustos 1953 günü Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşma yapıldı. Suikasti gerçekleştiren sanık Hüseyin Üzmez ve arkadaşları suçlarını kabul ettiler.

Necip Fazıl, Cevat Atilhan, Osman Yüksel Serdengeçti gibi yazarlar, iddiaları reddetti. "Hakkımdaki deliller nedir?” diye soran Necip Fazıl'a, Büyük Doğu’da Ahmet Emin Yalman’la ilgili yazdığı yazılar delil olarak gösterildi. Büyük şair, şu tarihi savunmayı yaptı:

"Benim, müteşebbis sanıkları doğrudan doğruya azmettirdiğime dair elde hiçbir delil bulunmadığına, her şey yazılarımdan alınan ilhamla yapılmış farz edildiğinde ve bütün mes’ele böyle bir faraziyenin ceza hukuku bakımından suç teşkil edip etmeyeceği üzerinde olduğuna göre, bu davayı kökünden hal ve fasl edici bir misali takdim etmeliyim: Dünya edebiyatında kıskançlığın şaheseri Othello’dur. Shakespeare’in meşhur Othello’su. Şimdi hastalık derecesinde kıskanç bir koca, sırf bu hissi yüzünden karısını öldürse ve cebinden Othello çıksa, şu kürsünün üzerine eğilmiş beni hayretle dinleyen kaytan bıyıklı savcı, Shakespeare’in iskeletine pranga vurulması için Londra savcılığına müzekkere mi yazacaktır?”

Mahkeme Hakimi duruşma arasında odasına Necip Fazıl'ı çağırmış, jandarmayı da uzaklaştırdıktan sonra şu itirafta bulunmuştu: "Tavan üzerimize yıkılacak gibi okuyor! Cübbemi paralayacağım geliyor! Fakat sizi tahliye edemiyorum. Anlayınız!.."

Ünlü yazar, 16 Aralık 1953’te Malatya Davası’ndaki suçlamalardan beraat ederek cezaevinden çıktı. 

Malatya davasında Osman Yüksel Serdengeçti de aynı suçlamaya maruz kaldı. Necip Fazıl ile birlikte önce Malatya Cezaevi’ne, ardından da Ankara Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Serdengeçti, 14 ay cezaevinde hapis yattı. Uğradığı zulümler karşısında “Biz bunları çok gördük, bu kelepçeler Menderes’in demokrasi fabrikasında imal edildi. Bunlar bindikleri dalları kesiyorlar, yarın ne olacağını Allah bilir. Başlarına bir iş gelirse yine biz üzülürüz.” diyecekti.

Malatya suikastinin üzerinden 67 yıl geçti; ne çakma suikastler bitti, ne de mahkemeler üzerindeki baskılar sona erdi! Hizmet hareketini yok etmek isteyen Siyasi İslamcılar, aynı yöntemleri daha acımasızca kullanıyor!

Not: 1952, Malatya suikasti: 

[Ali Emir Pakkan] 13.3.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com , Twitter: @AliEmirPakkan @TYolculuk

Yorgun İktidarın Avrupa Seferleri [Kadir Gürcan]

İktidar kalemşörlerinin referandumla oturup kalkmaları Türk Siyaseti üzerine çöken renksizlik ve karamsarlığı dağıtacak rüzgara sahip değil. Adamakıllı bir referandum şarkısı bile bulunamadı. 

Kazanacağından emin olmanın, başarıyı kanıksamanın böyle kötü bir tarafı var; bütün kasları pelteye çevirip yumuşatıyor, delikanlıları da rahata alıştırıp, rahat ve rehavetin tükenmişliğine salıyor. Son model arabalarla mitinglere katılan iktidar mensupları, maaşlı ideologlarını bile rahatsız etmiş olmalı ki, o da akibetinden endişe etmeye başlamış. Olur da değirmenin suyu bir kesilirse, tufandan sonraki yağmada kimin başına ne geleceğini kim bilebilir?

Bir önceki seçimlerde, Orta Asya steplerinden aşırılan, hamasi dozajı yüksek melodi, intihal dedikoduları ile gündeme gelmiş ve yükte hafif pahada ağır maddi karşılık ile tatlıya bağlanmıştı. İlk başta, şarkı sahibinin sanat gayretiyle eserine sahip çıkışını, siyasete alet olmayacağı şeklinde anlamış, hatta “Helal olsun! Adam sanatçıymış!” diyerek kendi safderunluğumuzun kurbanı olmuştuk. “Paranın açamayacağı kapı yok!” deyişini kötü ıskalamışız. Yiğidi bitiren, selvi boyluları iki büklüm eden maişet ve geçim derdi değil mi?

Bütün şarkı ve melodilerin bir ömrü var. Ne kadar beğenilirse beğenilsin, his dünyasındaki tesiri sınırlı. Bir de her alayiş ve nümayişte, her miting ve açılışta fon müziği olarak kullanılırsa bıkkınlık ve tiksinti uyarması kaçınılmaz. İşte, geçtiğimiz seçim şarkısının akibeti de öyle oldu. İktidar havuzuna boşaltılan bütün kıymetlerin bir gün tükeneceği zaten belli de vakt-i merhunu beklemek gerekiyor.

Referandumda “hayır cephesi” bir ses ve soluk oluşturacak güce sahip değil. “Evet takımı”na yalandan da olsa bir rakip lazım. Zavallı muhalefet bu rolü bile beceremiyor. Meclis dokunulmazlığı şemsiyesi altında olan muhalefet kanadı iktidarın yaptıklarını eleştirecek, zaaflarını muktedirlerin yüzüne haykıracak dirayet ve dik duruştan mahrumlar. Birisi anamuhalefet, diğeri koltuk değneği ya da stepne olarak iş gören siyasi iki oluşumun dirilmemek üzere tarihe gömüldüğünü söylemeye gerek yok. “Hayır”ın en büyük talihsizliği bu.

İç piyasanın bu durgunluğuna, suni bir canlılık getirecek acil çözümler şart. “Düşmandan alalım eski yerleri!” coşkusunu bir kez daha harmanlayıp, referandum hatırına, ezeli düşmanımız Avrupa’ya iktidara şirin göründü. Mehter Takımı’nın sünnet merasimi, evlilik ve bilumum açılışlarda tekrar etmekten usandığı bu yıpranmış marş da halkın milli duygularını geçici de olsa cuş-u huruşa getiren yedek alternatifler arasında. 

Öyleyse tek çıkar yol kalıyor; dikleşme çeşnisi ağır, kısa vadeli bir Avrupa Seferi. “Bütün dünya bizim büyümemizi istemiyor, önümüze engeller koyuyor, öyleyse biz de gidip onların ülkelerinde ağzımıza geleni söyleyip, kendi vatandaşlarımızı oralarda potansiyel tehdit haline getirip, dünyaya gücümüzü gösterelim!” gibi kendilerince makul mazeretleri de var. Bir hafta içinde Batı ülkelerinde yapılması planlanan siyasi mitinglerin iptali vesilesiyle milli kahramanlar listesine geçen devletli sayısına bir bakın! Bir şarkı ile meşhur olup sonra da unutulan mevsimlik ses sanatçılarına ne kadar da benziyorlar. 

Hallerini ve özgül ağırlıklarını bilmesek Efsanevi Osmanlı Akıncıları’nın 21. Asırda Avrupa’ya yeni seferler düzenlediğini falan düşüneceğiz. İçlerinde Soma’daki maden faciasında vefat sayısını “300’e bağlarız!” diyen “Beyaz gömlekli” de var. Aslında onu, bunca aradan sonra referandum için Soma’ya göndermek gerekmez miydi?

Aşağı-yukarı aynı kalibrede olan bir kaç devletli daha içi piyasada tükenen kredilerini, iptal edilen yurtdışı programları ile toparlama niyetindeler. “Programlar iptal edilmeseydi, görün neler yapacaktık!” tavırlarıyla ne kadar önemli olduklarını seçmene pazarlamaktan geri durmuyorlar. Kimsenin aklına da “Siz ne halt karıştırdınız da, Türk Devleti kredisi bile yapıp-ettiklerinizi temizlemeye yetmiyor?” diye sormak gelmiyor. 

En son Hollanda, Dışişleri Bakanı’nın ziyaretini hem de çok aşağılayıcı bir tarzda iptal etti. Hollanda Hükümeti, iki ülke ilişkilerini kısa vadeli iç hesaplar için kullanan Türk Siyasilerine “Blöflerinizde ne kadar ciddi olduğunuzu gösterin bakalım!” şeklinde kısa, resmi bir karşılık yayınladı. 

Bizim devletliler, referandum havasına biraz renk katalım derken Avrupa ilişkilerinde derin bir boşluğa yuvarlandılar. Referandumdan “evet” çıkarsa diyar-ı ecnebiye yeni seferler başlatır mıyız dersiniz? Hollanda hükümeti de bunu merak ediyor.

[Kadir Gürcan] 13.3.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Yine gitti Putin'e sığındı [Faruk Mercan]

Musul'a giremedi, Rakka'ya almadılar, Avrupa'dan atıyorlar. Trump yüz vermedi, yine gitti Putin'e sığındı...

Stockholm Özgürlük Merkezi, son günlerde çok önemli bir rapor yayınladı. 39 sayfalık rapor, Saraydaki Şahsın Hollanda'da elçilik mensupları ve imamları kullanarak Cemaat mensuplarına karşı organize ettiği faaliyetleri anlatıyor.

Raporu okuyunca Hollanda'nın neden Saraydaki Şahsın bakanlarına ülkeye giriş izni vermediğini anlıyorsunuz. Türkiye'nin Hollanda'daki diplomatlarını, 145 camide görevli imamları ve partizanlarını kullanarak Hollanda'yı karıştırmış Saraydaki Şahıs... Hollanda'daki Diyanet ateşesi sınır dışı edileceği sırada ülkeyi terk etmek zorunda kalmış.

Aslında Hollanda'daki bu faaliyetlerin benzerini Almanya'da, Belçika'da, İsveç'te, Danimarka'da da yapıyor Saraydaki Şahıs... Türkiye'de tutuklanan Alman gazeteciye, “Bu kişi gazeteci değil, Almanya'nın casusu” diye bağırmasının bir sebebi var. Çünkü Almanya, onun bir çok casusunu enselemiş durumda. O da kendince misilleme yapıyor Almanya'ya...

Değil Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, İslam tarihinde böyle bir olay yaşanmadı herhalde... Artık dünya siyaset literatürüne “casus imamlar” diye bir kavram girdi. Siyasi emelleri için imamlık gibi mübarek bir kurumu bütün dünyanın gözünde yerle bir eden bu zihniyete yazıklar olsun!..

İçerideki düşmanlarına “terörist”, Almanya ve Hollanda'ya “Naziler” diye bağırıyor. Ama Rotterdam Belediye Başkanı çok güzel cevap verdi: “Naziler tarafından bombalanmış bir şehrin belediye başkanı olduğumu biliyor musun?”

Bir şey daha var. Rotterdam Belediye Başkanı Ahmed Abutalip, Fas asıllı bir Müslüman... 

Bir önceki yazıda ifade etmiştim. İçeride bir “İslamcı Nazi Rejimi” kuran kendisi, ama casusluk faaliyetleriyle karıştırdığı Avrupa ülkelerine Naziler diye bağırıyor. 

Bağırmanın faydası yok... Kimin Nazi, kimin casus, kimin terörist olduğu er geç ortaya çıkacak. 

Geçenlerde bir daha Rusya'ya Putin'in yanına gitti. Her sıkıştığında soluğu Putin'in yanında alıyor. 

Yine sıkışmış durumda... Çünkü Amerika'dan yüz bulamıyor.

En büyük rüyası, IŞİD'in Halifeliğin merkezi ilan ettiği Rakka'ya girip Halifeliği IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi'den almaktı. Ama Amerika buna izin vermedi. 

Halbuki ne diyordu: “El Bab'dan sonra durmak yok, hedefimiz Rakka...”

Ama Amerika, Rakka operasyonunu buradaki Kürt unsurlarla yapmayı tercih etti. 

Ebubekir Bağdadi'nin Hilafet hutbelerini okuduğu Musul'a da almamışlardı Saray'daki şahsı... Oysa, “Nasıl Musul'a girmeyeceğim? Hem Musul operasyonunda olacağım, hem de masada...” diye bağırıyordu. 

Ne oldu? Musul'a da almadılar. Masada da yok... Ve Halifelik rüyası tamamen çöktü.

Amerikan askerleri Suriye'de operasyon yaparken, Amerikan Başkanı Donald Trump, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ı Beyaz Saray'a davet etti. Trump seçildiği günden beri, Saraydaki Şahıs Trump'la görüşmek için her yolu deniyor. Ama hala amacına ulaşamadı...

Fethullah Gülen Hocaefendi aleyhine yazılar yazdırmak ve Trump'la görüşmek için verdiği paralar artık her gün haber konusu oluyor.

Allah'ın adaleti... 

Fethullah Gülen Hocaefendi ve Cemaat mensupları aleyhine ne söylediyse birebir yaşıyor şimdi...

Falanı filanı yedirip içirmişler diyordu. Şimdi, kimleri yedirip içirdiği ortalığa çıkıyor.

Bunlar dünyanın hiçbir ülkesinde barınamayacak diyordu. Kendi adamlarına uçuş yasağı geliyor, sınırdışı ediliyorlar şimdi... Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç olmamış bir şekilde...

Bunlar casus diye bağırıyordu. Kendi adamları casusluk yaparken suç üstü yakalanıyorlar.

Allah büyük... 

Yalancının mumu, yatsıyı bile beklemeden sönmeye başladı.

Stockholm Özgürlük Merkezi, Saraydaki Şahsın Hollanda'daki faaliyetlerine “Erdoğan'ın Hollanda'daki uzun kolu” adını vermiş.

Bu uzun kollarıyla karıştırmadığı ülke kalmadı.

Mısır'ı karıştırdı. Mısır, bir sürü adamını sınır dışı etti.

Suriye'yi karıştırdı. Hala karıştırmaya devam ediyor.

Irak'ı karıştırdı. Irak Başbakanı Abbadi'den kaç sefer azar yedi.

Almanya'yı, Hollanda'yı, Belçika'yı, İsveç'i karıştırıyor.

Afrika'yı karıştırmak için iki yıl içinde 18 defa gitti Afrika ülkelerine..

Pakistan'a dört-beş kez gitti...

Amerika'ya her gelişinde getirdiği paralar ve buradaki adamlarının faaliyetleri biliniyor.

Ama uzun kolları, dünyanın her yerinde hukuka çarpıyor.

Adamları suç üstü yakalanıyor. Tutuklanıyorlar ve sınır dışı ediliyorlar.

Hukuk olan her yerde yalanları, dolanları, hileleri tek tek ortaya çıkıyor.

En son Pakistan Yüksek Mahkemesi, buradaki Hizmet okullarının gasp edilmesi girişimini durdurdu. Pakistan'ı pilot ülkelerden biri seçmişti. Defalarca gitti Pakistan'a... Sırf buradaki okulları kapattırmak için...

Adım gibi eminim dünya siyaset tarihine en büyük yıkımcı ve tahribatçılardan biri olarak olarak geçeceğine... Türkiye'nin bütün devlet kurumlarını yıktı. En başarılı okulları, üniversiteleri, hastaneleri yıktı. 

Ama uzun kollarıyla bu yıkım ve tahribat faaliyetini dünyaya yayarken, hukukun egemen olduğu her ülkede duvara çarpıyor.

Bu yüzden yine gitti Putin'e sığındı. Moskova'dan ayrılırken, kendince NATO üzerinden Amerika'yı tehdit ediyor.

Hollanda'yı tehdit etti, cevabını aldı.

Tehditlerle, yalanlarla, dolanlarla nereye kadar gidebilecek?

İslam tarihi ve siyaset tarihi bize şunu söylüyor:

Böyle arsız ve pespaye diktatörler ve kurdukları düzenler eninde sonunda çok feci bir şekilde yıkılmışlar.

Bu pespaye İslamcı Nazi rejimi de yıkılacak.

Örnek aldığı İran'daki Humeyni Rejimi gibi kalıcı olması mümkün değil.  

Çünkü Türkiye bir İran değil... Çünkü İran'ın ikinci bir Humeyni Rejimi'ne ihtiyacı yok. Geçenlerde İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile bir resmini gördüm Saraydaki Şahsın... Pakistan'da görüşmüşler. Ruhani oldukça mutluydu. Çünkü İran, parmağında oynatıyor Saraydaki Şahsı... Ama, Türkiye'nin en büyük Sünni birikimini yok etme görevini tamamlayınca, son kullanım tarihi bitecek İran için... 

Sabırla bekleyelim ve bu filmin final sahnesini görelim.

[Faruk Mercan] 13.3.2017 [Samanyolu Haber]
fmercan@samanyoluhaber.com

Brokoli zaferi ve ‘portakal’ krizi [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye’nin dış siyasette diplomasi zemininden kaydığına delalet eden bilmem kaçıncı vak’a müşahede ediliyor. Geçen haftalarda Almanya ve Avusturya ile yaka paça olan hükümet iki gündür Hollanda ile cedelleşiyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçağına iniş izni verilmeyince bu sefer Aile Bakanı Betül Sayan Kaya sınır dışı edileceğini bile bile karayolu ile girmeye kalktı. Neticede sadece iki bakan rencide edilmedi. Maalesef Türkiye’nin itibarı ayaklar altına alındı.

16 Nisan’da referandum sandığına mağdur ve mazlum gitmenin yolunu bulamayınca Avrupa’daki gurbetçileri istismar etme fikri birilerine cazip gelmiş olmalı. Türkiye beynelmilel münasebetleri bu kadar kolay kesip atan taraf olduğu her vakada siyasî ve iktisadî sahada ağır bedeller ödedi. En yakın misal Rusya uçağının düşürülmesiydi. Evvela ‘biz düşürdük, icap ettiğinde yine vururuz’ diyenler Rusya’dan turist gelmez olunca, ihracat çakılınca geri adım attı ve özür mektubu yazdı.

O gün Türkiye’den ithal edilen mallara yasak koyan Rusya, Ankara’nın ısrarlı teşebbüslerine rağmen ticareti uçağın düşürüldüğü tarihten evvelki seviyeye taşımıyor. Rusya ile uçak krizinin yaraları sarılıyor gibi görünse de Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 Mart 2017’de günü birlik Moskova ziyaretinden çıkan netice ortada: PYD ofisi hâlâ açık. Vize muafiyeti geri gelmedi. Belli başlı kalemlerde ithalat yasağı devam ediyor. İzin verilen mallar da gümrüklerden yavaş geçiriliyor. Bir nevi yıldırma ile mukabelede bulunuyor Ruslar.

PUTİN, DOMATES VE ÜZÜM YASAĞINI KALDIRMADI

Soğan, karnabahar, brokoli ve karanfil çiçeğinin Rusya’ya ihracatına izin çıkarken, en büyük ihraç kalemi olan domates, çilek, kabak, nar ve yaş üzümde yasak kalkmadı. Yasak tamamen kalkmış gibi yaparken adeta Türkiye ile dalga geçiliyor. Ruslara kızmadan evvel kendi muhasebemizi yapalım. Onlar kendi menfaatlerini, pazar dinamiklerini muhafaza ediyor. Türkiye durduk yere uçaklarını düşürdü. Telafi için 7-8 ay beklendi. Hassas mevzu iç siyasete çerez yapıldı. Bu arada gıda pazarını başka memleketlerin farklı firma ve markaları kaptı.

Rus turistler krizde dümeni batıdaki komşumuz Yunanistan’a kırdı. Daha kaliteli hizmeti daha ucuza aldıklarını gördüler ve yeni adreslerinden memnunlar. Türkiye’yi listeden çıkaran Ruslar; İtalya, Hırvatistan, İspanya ve Mısır’ı tercih ediyor. Gıda pazarında ise Brezilya, İran, Hollanda ve Fransa firmalarının hâkimiyeti perçinlendi. Türkiye bugün ne yaparsa yapsın ticaret hacminin Rus savaş uçağının düşürüldüğü 24 Kasım 2015 tarihinden evvelki seviyeleri yakalaması çok zor.

TAHTAYA ÇAKILAN ÇİVİLERİN İZİ

Türkiye’yi idare edenlerin Amerika Birleşik Devletleri, AB ve Rusya başta olmak üzere hemen her muhatabı karşısındaki medcezirleri bana tahtaya çakılan çivilerin hikâyesini hatırlatıyor: Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. “Arkadaşlarınla tartışıp, kavga ettiğin her zaman bu tahtaya bir çivi çak” demiş. Genç, ilk gün tahtaya 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış.

Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahtanın önüne götürmüş ve şu tembihte bulunmuş: “Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahtadan bir çivi çıkar” Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Bunun üzerine babası oğluna, “Aferin iyi davrandın, fakat bu tahtaya dikkatli bak. Çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak. O çivilerin izi hep kalacak” demiş.

Mesele sadece iktisadî ve siyasî menfaat de değil. Hırçın, başka memleketlerinin huzurunu bozan Türkiye imajı hepimizi rahatsız etmeli. Reis-i cumhur da olsanız Başbakan da olsanız hem 79 milyonu hem de dünyanın dört bir tarafına dağılmış 6 milyona yakın diasporayı müşkül vaziyete düşüremezsiniz. Milliyetçi beyanların aynı şekilde reaksiyona sebebiyet vereceği unutulmamalı. Hele hele referandum ya da seçim geçince devirdikleri masanın etrafına tekrar oturanların muhataplarından aynı nezaket ve yaklaşımı bekleme hakkı olabilir mi? Rusya, Ankara’nın terör örgütü diye tanımladığı PYD’nin Moskova’daki ofisini kapatmayarak uçak krizini unutmadığı mesajını verirken hangi diplomatik zaferden bahsediyorsunuz. Ortada bir zafer varsa o da brokoli zaferidir.

HOLLANDALI ŞİRKET, PETROL OFİSİ’Nİ YENİ ALDI

Rusya ile son 16 ayda yaşadığımız, sebep ve neticesinden hâlâ bîhaber olduğumuz uçak krizinin faturası ortada. Türkiye bu krizin kaybedenidir. Rusya o tahtadaki çivi izini asla unutmayacak. Şimdi Hollanda krizi var. Türkiye’de 21 milyar dolara yakın doğrudan yatırım yapan 2 bin 564 Hollandalı firmayı ve bu pazardan 3 milyar dolar gelir elde eden ihracatçılarımızı tedirgin etmekten başka neye yarayacak ‘Nazi artığı’ ithamı? Avusturyalı OMV, satışa çıkardığı Petrol Ofisi’ne bir senedir müşteri bulamıyordu. Geçen hafta Hollandalı Vitol Group, POAŞ için (Aydın Doğan, OMV’ye satmıştı.) 1 milyar 368 milyon Euro ödedi. Belki de 2017’deki en fazla tutardaki doğrudan yatırım olacak bu tek kalemlik satın alma. ING Bank da 2007’de Oyakbank’ı 2,7 milyar dolara satın almıştı. Hollanda’ya bu yatırımlar için teşekkür şeklimiz gerilim ve hakaret olmamalıydı.

Bakan Çavuşoğlu hissiyatına mukayyet olmalı. Serinkanlılığını kaybedecek en son kişiler hariciye vekilleri ve diplomatlardır. Laleden bahsedince golü yine kendi kalemize attı. Konya’dan birazcık irice bir coğrafyada 85 milyar Euro tutarında ziraî mamül ihraç eden Hollanda’ya lale dersi vermek için çok fırın ekmek yememiz lazım. İlle de karşılıklı mesaj verecekseniz hiç olmazsa makul ve ayağı yere basan argümanları tercih edin de daha fazla komik vaziyete düşmeyin!

HOLLANDA, PORTAKAL DİYARI DEĞİL Kİ!

Bu arada portakal sıkarak Hollanda’yı protesto edenler komik hale düştü. Hollanda’da portakal yetişmez. Kraliyet ailesinin rengi olan oranje (turuncu) haricinde portakalla bir alakaları yok. Hollanda milli takımına bizden başka ‘portakallar’ diyen yok. İsrail’i protesto etmek için marketten para ile aldıkları Coca Cola’yı kaldırıma dökenlerden sonra portakal sıkarak Hollanda’ya haddini bildirenleri de gördük!

Bir an için AKP’ye hak verelim ve Hollandalı siyasetçilerin Alman mevkidaşları kadar serinkanlı davranmadığını kabul edelim. Onlar öyle yaptı diye Türkiye’nin yangına körükle gitmesi ne derece doğru. İstanbul Başkonsolosluğu’nun bahçe duvarından atlayan birinin Hollanda bayrağını indirip yerine Türk bayrağı asması, bu manasız krizde çok tehlikeli safhaya gelindiğini göstermiyor mu? Avrupa’da mikro milliyetçilik tırmanırken iktidarın ortamı geren beyan ve tavırları ile gurbetçileri ateşe attığını söyleyecek tek kişi kalmadı mı?

ÖMER ÇELİK MAKSADI İTİRAF ETTİ

Herkes biliyor ki bu AKP ile Saray’ın referandum için çıkardığı sun’i bir kriz. AB Bakanı Ömer Çelik, “Hollanda bu kararla kararsızları bile ‘evet’te netleştirmiş oldu.” diyerek esas maksadın ne olduğunu itiraf etti bile. Erdoğan’ın tahkir edici tavırlarına AB’nin daha ne kadar tahammül edeceğini Pazartesi mesai başladığında göreceğiz. Sineye çekmeyebilirler bu sefer. Vizesiz Avrupa’yı tamamen iptal edebilecekleri gibi mali yardımlarda tenkisat gibi kısmi müeyyidelere imza atabilirler.

Velhasıl AKP ve Saray cenahı, referandumu bütün değerleri istismar ederek kazanabilirsiniz. Bu sizin massetme kapasiteniz hakkında fikir verir o kadar. Memlekete ise kuruş fayda sağlamaz. Üç vakte kadar Brüksel kapılarında ceketiniz ilikli, özür mektupları taşırken yeni zaferlerden bahsetmeyin lütfen! Zira herkesin sindirim sistemi sizinki kadar değişken ve gelişmiş değil.

Rusya’dan getirdiğiniz brokoli zaferini hazmetmek hayli vakit alacak.

[Semih Ardıç] 13.3.2017 [TR724]

Erdoğan’ın son oyunu [Vehbi Şahin]

Askerler, yüksek yargı, Aydın Doğan, Koç Grubu, Cumhuriyet Halk Partisi, ABD, İsrail, Geziciler, Cemaat…

AKP’nin, 2002’den bu yana seçim kazanmak ve seçmen kitlesini konsolide etmek için ‘düşman’ ilan ettiklerinden bazıları bunlar…

Yıllar geçtikçe listedeki düşman sayısı da artıyor.

Şimdi bunlara Almanya, Avusturya ve Hollanda eklendi.

Bir sonraki seçimde de AKP yönetimi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Çin’den Maçin’e dünyanın en ücra köşesinden elbet kendilerine bir düşman bulacaktır!

Şaka gibi ama acı gerçek bu maalesef…

ZALİM DE OLSA HEP MAZLUM!

15 yılda iktidarını güçlendirmesine ve Türkiye’yi tek başına istediği gibi yönetmesine rağmen Erdoğan ve AKP’nin her seçim öncesi neredeyse değişmeyen tek bir gündem maddesi var:

‘Mağdur ve mazlum AKP’ imajı…

Erdoğan ve AKP yöneticileri bu konuda çok hassas…

Bu algının kamuoyunda bozulmasına asla izin vermiyorlar.

Ne yapıp edip şapkadan yeni bir düşman çıkarmayı ve kendilerini “mağdur” göstermeyi başarıyorlar.

Şu anda Almanya ve Hollanda ile yaşanan gerilim de 16 Nisan’da yapılacak referandumda ‘evet’ oylarını artırma taktiğinden başka bir şey değil.

YENİ ONE MINUTE!

Yani…

Düz mantıkla bakınca ilk etapta öyle görünüyor.

Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Peres’le Davos’ta canlı yayında yaptığı tartışmaya çok benziyor.

Sanki ikinci bir ‘One Minute’ şovu kurgulanmış gibi…

Ancak bu plan bu kez ters tepebilir.

Neden?

Karşılarında Erdoğan’ın ne yapmaya çalıştığını bilen Avrupa ülkeleri var çünkü…

Seçime giden Hollanda’nın, iç kamuoyuna oynayan politikacılar eliyle olsa da, AKP’li bakanlara referandum kampanyası yapmalarına izin vermemesi, hatta ülkeye sokmaması Erdoğan’a verilen en sert mesaj niteliğinde…

Hollanda üzerinden Avrupa ülkeleri demek istiyor ki…

“Ey Erdoğan! Niyetini biliyoruz ve senin oyunlarına alet olmuyoruz…”

Ancak kısa vadeli hedef açısından atı alı alan Üsküdar’ı geçmiş durumda…

Erdoğan ve ekibi için cumartesi gecesi Hollanda’da yaşananlar, halk oylamasında hâlâ evet için kararsız olan seçmeni ikna etmek için yeterli oldu sanırım.

Erdoğan’ın bundan sonraki hamlesi, gerilimin dozajını düşürmek; ama 16 Nisan’a kadar da diri tutmak şeklinde olacaktır herhalde.

 AKP’NİN GİZLİ AJANDASI

Peki Avrupa ile yaşanan bu gerilim, seçim kazanmak için mi çıkarıldı yoksa başka bir amacı daha olabilir mi?

Meseleyi sadece seçim kazanmaya indirgememek lâzım…

17-25 Aralık 2013’te yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarından sonra Erdoğan ve AKP, dönüşü olmayan bir yola girdi.

İşledikleri suçları ve devleti yönetirken yaptıkları yolsuzlukları örtbas etmek için Türkiye Cumhuriyeti anayasasını ve kanunlarını çiğneyerek daha büyük suçlara imza attılar.

En büyük korkuları ise Meclis’teki çoğunluğu, dolayısıyla iktidarı kaybetmek…

7 Haziran 2015’te yapılan seçimlerde bu korkuyu iliklerine kadar yaşadılar.

Tekrar aynı akıbetle karşılaşmamak için şimdi Başkanlık sistemine geçmeyi deniyorlar.

HUKUKA DÖNÜŞ ZOR

İki temel amaçları var artık…

1) Varlıklarını iktidarda kalarak sürdürmek…

2) Türkiye’de normal hukuk düzenine geçilmesini önlemek…

Nitekim 15 Temmuz onlara bu fırsatı altın tepside sundu.

Ülkeyi OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnameler ile kolayca yönettiklerini test ettiler.

Ciddi bir tepki görmeyince bunu kalıcı hale getirmeye karar verdiler.

Peki nasıl olacak bu?

Tabii ki hukuku, özgürlükleri, ifade hürriyetini, mülkiyet hakkını, seyahat hürriyetini, kısacası demokrasiyi ortadan kaldırarak…

Bu amaca ulaşmanın yolu ise Avrupa Birliği ve ABD ile ipleri koparmaktan, NATO’dan çıkmaktan geçiyor.

Nitekim Erdoğan da bunun farkında…

EKSEN DEĞİŞİKLİĞİ RESTİ

Stratejisini iki ana eksen üzerinden yürütüyor.

1) Washington ve Berlin’le “kontrollü gerilim” politikası izliyor.

2) Transatlantik ilişkileri yavaş yavaş rafa kaldırıyorum mesajı verdiği Rusya ile stratejik ortaklık kurmaya çalışıyor.

Bu niyetini o kadar çok belli ediyor ki…

Nitekim son Moskova ziyareti sonrası uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada da bunun izleri açıkça görülüyor.

Atlantik’in iki yakasına verdiği mesajlar şunlar:

1) Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le ekonomik ve askeri konularda çok olumlu bir görüşme yaptık.

2) Rusya’dan hava savunma sistemleri (S-400’leri kastederek) satın alınması konusunu görüştük.

Erdoğan, “NATO içinde bu imkânları yakalayamıyorsak, o zaman elbette başımızın çaresine bakmak durumundayız” diyerek bir kez daha “eksen” değişikliği sinyali verdi.

PUTİN’LE TEHLİKELİ DANS

Cumhurbaşkanı, uzun zamandır bu tür açıklamaları yapıyor aslında.

Bazen Şanghay Beşlisi’ni bazen de S-300 füzelerini gündeme getirerek Moskova’ya göz kırpıyor.

NATO, ABD ve AB’ye de “pazarlık” yapmak istediği mesajı gönderiyor.

Ancak Atlantik İttifakı şu ana kadar bunları  duymazdan geldi.

Elindeki kartları açık etmedi.

Erdoğan’ın oyun planına karşılık bile vermedi.

Tek istisna Putin…

Rusya lideri, Erdoğan’ın çok fazla alternatifi olmadığını fark ettiği andan itibaren bu durumu fırsata çevirme işine soyundu.

Türkiye ile Batı ittifakı arasındaki çatlağı derinleştirme stratejisini hayata geçirdi.

Suriye’de, ABD ve koalisyon güçleri ile Ankara arasındaki görüş ayrılıklarını teşvik etti.

Erdoğan ne zaman sıkıntı yaşasa ona yardıma koştu.

ABD VE NATO NE YAPACAK?

Tek bir amacı var Putin’in…

Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’yi Avrupa’dan koparmak…

Erdoğan’ın arayıp da bulamadığı bu zaten…

Girdiği çıkmaz sokaktan U dönüşü yapabilmesi için Batılı normlara ve Avrupa değerlerine değil, demir yumrukla yönetmek istediği bir dikta rejimine ihtiyacı var.

Aradığını da Rusya’da bulmuş durumda…

Şimdi Avrupa ve ABD ile köprüleri atarak son oyununu hayata geçirmek istiyor.

Tek sıkıntı ise Atlantik İttifakı’nın ne yapacağını kestirememesi…

Bu oyuna seyirci mi kalacak yoksa Erdoğan’ın son oyununu bozmak için karşı hamle mi yapacak?

Şimdilik bu belli değil…

Yüksek gerilimin sebebi de bu zaten…

Öngörememek ve ne olacağını kestirememek…

Reis son filmini vizyona koydu.

Bakalım finali nasıl bitecek.

Hep birlikte bekleyip göreceğiz.

[Vehbi Şahin] 13.3.2017 [TR724]

Avrupa’yla ‘kontrollü kriz’ [Haber-Analiz: Hasan Cücük]

AKP’li bakanların Avrupa’daki seçmene ulaşmak için başlattıkları ‘Avrupa seferi’ büyük bir krize dönüştü. Almanya ile başlayan miting krizi, Hollanda’nın önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçağının inmesine izin vermemesi, ardından Aile Bakanı Fatma Betül Kaya’nın ‘persona non grata’ (istenmeyen kişi) ilan edilip sınır dışı edilmesiyle tırmandı. Çavuşoğlu’nun iniş izninin iptali, Türkiye’nin Hollanda’ya ‘yaptırım uygularız’ tehdidi ve Erdoğan’ın ‘Nazi artıkları’ ifadesiyle birlikte gündeme gelmişti.

HOLLANDA’YLA BOZULAN İLİŞKİLER

Hollanda, Türkiye’nin AB üyeliğine destek veren ülkelerin başında geliyor. 400 bin Türkiye kökenli göçmenin yaşadığı Hollanda, Türkiye’ye ciddi yatırımları olan bir ülke. Suriye krizi başladığında Hollanda, Türkiye’ye hava savunma sistemi olan Patriot füzelerini göndererek, Suriye topraklarından gelecek olası bir saldırıya karşı önlem almasında yardımcı olmuştu.

Ancak son yıllarda diğer pek çok Avrupa ülkesi gibi Hollanda’yla da problemler baş göstermişti.

Krizin ayak sesleri, Hollanda’da görev yapan Diyanet’e bağlı imamların Hizmet Haraketi’ne mensup kişileri fişlediğinin ortaya çıkmasıyla başladı. Hollanda, Türkiye’nin Lahey Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Yusuf Acar’ın ‘casusluk’ faaliyetlerini organize ettiğini tespit ederek, ‘istenmeyen kişi’ ilan edeceğini belirtince Acar, Ankara’ya çağrıldı. Yine Hizmet Haraketi’ne yakın kurumlara AKP yanlılarının düzenlediği saldırı ve tacizler Hollanda’nın tepki göstermesine yol açmıştı.

İKİ GÜN SONRA SEÇİMLERİ VAR

Öte yandan Hollanda iki gün sonra, 15 Mart günü sandık başına gidecek ve aşırı sağcı, İslamofob siyasetçi Geert Wilders’in ‘Özgürlükçüler’ partisi, pek çok ankette önlerde görünüyor. Wilders’in en çok destek bulduğu konuların başında Türk siyasilerin Hollanda’da yapacağı seçim toplantıları vardı. Nitekim Wilders, Hollanda’da ortaya çıkan miting krizinin ardından ülkedeki Türklerin geri ülkelerine dönmesini söyledi.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte de, Mevlüt Çavuşoğlu’nun ziyareti için 15 Mart’tan sonra olmasını arzu ettiklerini, sonrasında ise gelip gelmemesini garanti edemeyeceğini söylemişti. Rutte, “Lale bahçelerini veya müzeleri gezmek için gelebilir” diyerek krizi tırmandırdı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da, “Gideceğim, engel olsunlar bakalım” diyerek meydan okumuştu. Hollanda’daki merkez partilerin bu krizle seçmene mesaj vererek, Wilders’in önüne geçmek istedikleri anlaşılıyor.

KARAYOLU SKANDALI

Çavuşoğlu, meydan okumasına karşılık uçuş izni iptal edilince, rotasını Rotterdam’dan Fransa’ya çevirdi. Bu arada Almanya’da bulunan Aile Bakanı Fatma Kaya, Rotterdam’a kara yoluyla gitmeyi denedi. Ancak Rotterdam’daki Türk konsolosluğuna 40 metre kala polis, bakanın konvoyunu durdurdu. Hollanda polisi, sadece bakanın konsolosluğa girişini değil konsolosluk çalışanlarının bakanın yanına gelmesini de engelledi. Polis, kendilerine emir geldiğini ve Bakan Kaya’yı Almanya’ya geri göndereceklerini ifade etti. Tartışmalar sebebiyle bakanın korumaları gözaltına alınırken, Bakan Kaya da ‘istenmeyen kişi’ ilan edilip Almanya’ya yolcu edildi. Konsolosluk önünde toplanan Türkler ise, polisin müdahalesiyle dağıldı.

KRİZ GERÇEKTEN BEKLENMEDİK Mİ?

Avrupa açısından bu kriz ‘ilk’. Türkiye içinse dışişleri bakanının uçuş izninin iptal edilmesi ve bir başka bakanının sınır dışı edilmesi, ciddi bir diplomatik skandal.

Hollanda Başbakanı Rutte, Türk hükümetinin tuhaf davrandığını öne sürüp, “Olayları çığırından çıkarmak için ellerinden geleni yaptılar” dedi. “Yanlış bir filmin içine düştüm. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım” diyen Rutte, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Nazi kalıntısı’ suçlamasının kabul edilemez olduğunu da ifade etti. Rutte, Hollanda’nın da Türkiye kadar gururlu bir ülke olduğunu ve Türkiye’nin yaptırım tehdidinin kabul edilemeyeceğini söyleyerek, “Biz kendimize şantaj yaptırmayız” şeklinde konuştu.

Öte yandan Hollanda’nın ikinci büyük şehri olan Rotterdam’ın Müslüman belediye başkanı Ahmed Aboutalib Aile Bakanı Fatma Kaya’nın Almanya’dan Hollanda’ya gelişi konusunda Rotterdam Başkonsolosluğu’nun kendisine yalan söylediğini açıkladı. Aboutaleb “Konuşma yapmak için değil, sadece ziyaret ve gezi amaçlı olarak şehirde bulunacağı söylendi. Oysa durumun farklı bir şekilde gelişeceğini ve siyasi bir konuşma yapacağı öğrendik. Bunu engelledik. Ben gerçekten Rotterdam Türk Konsolosluğu tarafından, korkunç bir şekilde yanıltıldım” ifadelerini kullandı..

SADECE İÇ POLİTİK MALZEMESİ DEĞİL

Elbette krizin bu noktalara gelmesinde Hollanda’nın iki gün sonra seçimlere gidecek olmasının etkisi var. Wilders’in son 3 günde Hollanda hükümetini parmağında oynatması böylece engellendi. Ancak Türkiye’nin de bariz bir biçimde ‘referandum’ için krizi tırmandırdığı görülüyor. Hollanda’nın “Seçimden önce gelmeyin” talebine, önce tehditle ardından yaptırım kartıyla cevap veren Türkiye, kriz çıkararak milliyetçi seçmene mesaj verdi.

Ancak bu krizi sadece iç politika açısından görmemek gerekir. Avrupa’daki pek çok ülkede medya ve toplum AKP’nin son 3 yıldaki insan hakları ihlallerine karşın kendi hükümetlerinin sessizliğini eleştiriyor. Merkez partiler AKP’ye karşı sessiz kalmayı seçmişti ancak aşırı uçlardaki sağ ve sol partiler AKP’nin eylemlerinin cezasız kalmasına öfkeli. Almanya ve Hollanda’nın miting krizindeki tavrı, artık merkez partilerin de AKP’ye karşı sesini yükseltmeye başlayacağının işaretleri.

Türkiye, günün sonunda, AB ile üyelik müzakereleri yürüten, NATO üyesi bir ülke. Bunun yanına bir de Suriyeli mülteci krizini ekleyince, Avrupa’daki hükümetlerin sessizliği anlaşılabiliyordu. Hollanda’nın ‘dost ve müttefik’ gördüğü bir ülkenin bakanlarını ülkeden adeta ‘kovalaması’, ileride daha üst perdeden tepkilerin de gelebileceğini gösteriyor. Önceki gün Almanya ve Hollanda’yı Danimarka da izledi ve ülkenin başbakanı Lars Lökke Rasmussen, 20 Mart’ta Binali Yıldırım’ın ülkelerine yapacağı ziyaretin ‘oluşan şartlardan ötürü’ ertelenmesini ‘rica etti’.

ASIL FATURAYI ÖDEYECEKLER BELLİ

İşlerin bu noktaya gelmesinde, son 3 yıldır Avrupa’dan gelen uyarıları hiçbir şekilde dikkate almayan ve ‘bir kulağımdan girer, öbüründen çıkar’ tavrı gösteren AKP hükümetinin payı büyük. Gazetecileri tutuklayan, özel teşebbüse el koyan, medya kurumlarını susturan, muhaliflere propaganda imkânı vermeyen AKP, aynı uygulama bakanlarına yapılınca ‘ifade özgürlüğünü’ hatırladı. Ancak insan hakları ve demokrasi ihlalleriyle dolu bir karneye sahip Türkiye’nin bu feryadı diğer Avrupa ülkeleri tarafından dikkate alınmamış oldu.

AKP, Avrupa’dan kontrollü şekilde uzaklaşarak içeride ‘milliyetçi’ oyları garantiye almış olabilir. Ancak asıl sıkıntıyı sayıları 400 bin kadar olan Hollanda’daki Türk toplumu yaşayacak. Türkiye’de nasıl marjinal milliyetçileri AKP’ye yaklaştırıyorsa bu türlü olaylar, Avrupa’da da marjinal aşırı sağ partilerin yükselmesine sebep oluyor. Bu da, Türklerin de yer aldığı göçmen gruplarının Avrupa’daki haklarının ve özgürlüklerinin daralabileceği anlamına geliyor. Buna, iki ülke arasında ticaret yapan şirketleri ve Hollanda’dan her yıl ciddi oranda turist ağırlayan turizmciyi ekleyince, asıl fatura ortaya çıkıyor.

[Hasan Cücük] 13.3.2017 [TR724]

AKP’ye göre her akademisyen potansiyel bir terörist! [Haber-Yorum: Kemal Devran]

Tarih 1 Eylül 2015. AKP’li 15 üst düzey isim, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası 9 puanlık düşüşün nedenlerini masaya yatırıyor ve 1 Kasım 2015 seçim stratejisini planlıyor. Konuşmalar tutanaklara geçiriliyor. Tartışmanın hararetli anlarında eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, şu ifadeleri kullanıyor: “Eğitim oranı yükseldikçe bize oy verme oranı düşüyor. Neden? Bu mantıkla her şehirde üniversite açmak kendi kendimizi bitirmek anlamına geliyor.”

Bu ifadeler üzerine AKP Genel Başkan Danışmanı Ali Sarıkaya da özellikle medyada teşkilat mensubu tek bir gencin bulunmadığından dert yanarak: “Bu tabii ki de iki ay içerisinde çözebileceğimiz bir mevzu değil. Dışişleri’ndeyken, 100 tane vakfa haber edip eleman alacağımızı duyuruyordum, 5 tane isim gelmiyordu.” diyor.

Hükümetin üniversite mezunu eğitimli akademisyenlere bakış açışını gösteren bir başka örnek ise AKP’li Prof. Dr. Bülent Arı’nın bir televizyon programında yaptığı açıklamalarla gün yüzüne çıkmıştı. Prof. Arı’nın televizyonda sarf ettiği, “Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halkın ferasetine ben güveniyorum. Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Üniversite ve sonrası çok vahim. Çünkü zihinleri bulanık” sözleri büyük tepkiye neden oldu. Ancak hükümet Prof. Dr. Bülent Arı’yı cezalandırmak yerine ödüllendirerek Yüksek Öğretim Kurulu Denetleme Kurulu üyeliğine atadı.

15 Temmuz 2016’da kimler tarafından düzenlendiği halen daha anlaşılamayan darbe girişimi sonrası AKP iktidarı ‘Hizmet Hareketi’ni terörist ve darbeci ilan etti. Harekete mensup veya AKP muhalifi olduğu ileri sürülen binlerce insana yönelik tasfiyeler başladı. Tasfiye ve tutuklamalardan hakimler, savcılar, polisler, askerler, öğretmenler kadar akademisyenler de nasibini aldı. Devletin resmi izniyle faaliyet gösteren ancak daha sonra terör örgütü organı ilan edilen dershanelerde eğitim görmüş olmak bile gerekçe tutuklamalara gerekçe olarak gösterildi.

26 YAŞINDAKİ AKADEMİSYEN MİLLİ GÜVENLİĞE TEHDİT KABUL EDİLDİ

Türkiye’de cadı avı operasyonlarının, haksız tutuklamaların ve temelsiz suçlamalarla terörist ilan edilmenin bir örneği de 26 yaşındaki akademisyen Volkan Çakır. Çakır’ın akademik hayatı hiçbir zaman telefonuna indirmediğini ispatladığı Bylock programı ve ortaokulda sadece bir dönem gittiği dershane nedeniyle bitti. Bununla da kalmadı. Çakır, önce rektörlük ardından da savcılık tarafından terör örgütü üyesi olmakla itham edildi. Şimdi 22 İTÜ’lü akademisyen ile birlikte Silivri Cezaevinde.

Genç akademisyen mezun olduğu İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaat ve Gemi Makineleri Mühendisliği Bölümünde Ocak 2015’den itibaren araştırma görevlisi olarak çalışıyordu. Eylül 2016’da doktorasına başlayacaktı. Ancak 15 Temmuz sonrası hükümet tarafından yayınlanan kararnameler nedeniyle hayatı değişti. Doktora dersleri alması engellendi. 4 Ağustos 2016’da Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca imzasını taşıyan kararla 2 ay görevden uzaklaştırıldı. Rektörün kullandığı ifadeler bir ağır ceza mahkemesinin idam hükmünü andıran suçlamalar içeriyordu: “Milli Güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen F.. Terör Örgütü aidiyeti, iltisakı ve irtibatı şüphesi bulunan personelin, kurumumuz ve devletimizin güvenliğini korumak amacıyla görevden uzaklaştırılmaları Rektörlüğümüzce uygun bulunmuştur.”

Volkan Çakır, AKP hükümetinin 1 Eylül 2016 tarihinde yayınladığı 672 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile üniversitelerden ihraç edilen binlerce akademisyen arasında yer aldı.

TUTUKLAMA GEREKÇESİ; GİTTİĞİ DERSHANE VE BANK ASYA

Akademisyen Çakır’ın terör örgütü ile bağlantılı olduğuna dair suçlamalar ortaokul yıllarına kadar uzandı.  13-14 yaşlarında yaklaşık 6 ay Hizmet Hareketine yakınlığı ile bilinen bir dershaneye gittiği, Bank Asya’da hesabı olduğu, herkesin ulaşabildiği tespit edilmesine rağmen gizli haberleşme aracı kabul edilen Bylock programı indirdiği gerekçesiyle suçlandı. Çakır’ın önce 29 Ağustos 2016’da Rektörlük tarafından savunması alındı. 2 gün sonra ihraç edildi. 15 Eylül’de ise tüm mal varlığına tedbir kararı alındı. 20 Ocak 2017’de gözaltına alınarak önce polis ardından savcılık ve hakimlik tarafından sorgulandı. Gözaltında 17 gün kalan akademisyen, 7 Şubat 2017’de hakim huzuruna çıkarılarak terör örgütü üyeliği suçlamasıyla tutuklandı.

Çakır sorgusunda, Bank Asya’da hiçbir zaman hesap açmadığını, tek hesap hareketinin İşbankası hesabından Bank Asya’ya kira ödemesi olduğunu kanıtladı. Aydın’da ailesinin evinde bulunan internet hattı üzerinden kesinlikle Bylock programını indirmediğini, o tarihlerde Aydın’da olmadığını ve telefonlarında da bu programın bulunmadığını açıkladı. Volkan Çakır, polis sorgusu sırasında, “F..Ö, cemaat veya bir dernek üyeliğim yok. Kimseye bağış veya himmette bulunmadım” ifadelerini kullandı.

İTÜ’LÜ 22 AKADEMİSYEN SİLİVRİ CEZAEVİNDE

7 Şubat günü kendisiyle birlikte tutuklanan 22 İTÜ’lü akademisyen benzer suçlamalarla Silivri Cezaevinde bulunuyor.

Volkan Çakır’ın yakınları Türkiye’de hukukun işlemediğini savunuyor. Akrabalarından S. Çakır, avukatlarının da dava dosyasını “gizli” olduğu gerekçesiyle göremediğini ifade ediyor. Çakır, “Avukatlar, suçunu bilmeden tahminlere göre savunma hazırlanıyor. Çünkü dosyalarda gizli ibaresi var. Avukatımızla yine de hukuka ve adalete güvenerek elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz ama ciddi anlamda hukukun önü kapalı.” Diyor. Çakır, haksız yere tutuklu bulunan Volkan Çakır’ın mağduriyetinin bir an evvel giderilmesi gerektiğini savunuyor.

Rektör Prof. Karaca ise, akademisyenleri ‘devletin güvenliğini korumak amacıyla’ uzaklaştırdıkları açıklamasını yapıyor.

[Kemal Devran] 13.3.2017 [TR724]

Peki, o binbaşıyı siz niye dinlemediniz? [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

TBMM 15 Temmuz Darbesi Girişimini Araştırma Komisyonu üyesi AKP Milletvekili Selçuk Özdağ, 15 Temmuz günü MİT’e giderek darbeyi ihbar ettiği öne sürülen Binbaşı H.A. ile ilgili ilginç ifadeler kullandı. 10 Mart’ta t24.com haber sitesinden Hülya Karabağlı’nın sorularını cevaplayan Özdağ, “Darbe Komisyonu olarak o binbaşıyı neden davet etmediniz?” sorusuna, “Bu konuda hiç kimsenin bir talebi olmadı. Bu binbaşı nerede davet edelim veya gidelim dinleyelim diye bir teklif yapılmadı. Ne CHP yaptı ne MHP ne de HDP’liler yapmadı. Kimsenin aklına gelmedi herhalde. Ben bunu çok dikkatli bir biçimde izledim” dedi. Devamında yine “Muhalefet milletvekilleri MİT Müsteşarına soru sorsalardı biz onu göndermek zorundaydık komisyon başkanlık divanı olarak. Sormadılar, niye sormadılar bunu anlamadım” ifadelerini kullandı.

Şecaat arzederken sirkatin söylemek denir buna. Bu sözler hiç kuşkusuz muhalefetin içinde bulunduğu duruma ve ne derece muhalefet ettiklerine önemli bir işaret. Ancak ondan daha önemlisi, Özdağ ve AKP’nin Binbaşı H.A.’nın çağrılmasını muhalefetten beklemeleri. Muhalefetten ses çıkmayınca da sessiz sedasız ışığı söndürüp çıkmaları.

PARDON DA SİZİN AYDINLATMA GÖREVİNİZ YOK MU?

Normal şartlarda darbe girişiminin aydınlatılmasında en büyük görev kimin? AKP’nin mi muhalefetin mi? Bu darbe girişimi öncelikli olarak AKP’yi mi hedef aldı muhalefeti mi? Daha ilk dakikadan darbe girişimini Gülen cemaatinin yaptığı açıklandı. Perde arkasını da aydınlatacağız diye ortaya çıkıldı. Meclis komisyonu bunun için kuruldu. Peki 15 Temmuz’un perde arkasını aydınlatacak en önemli isimlerden biri olan H.A..’yı niye gündemine almadı AKP?  MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın dinlenmesini niye reddetti? Bir de, “Soru sorsalardı, göndermek zorundaydık” diyor. Pardon da siz niye Fidan’ın dinlenmesini vazife görmüyorsunuz? Yoksa sizin için 15 Temmuz tamamen aydınlandı mı? O zaman bu komisyonu niye kurdunuz? O zaman bu yargılamalar niye devam ediyor. Verin bütün kanıtları mahkemelere, olsun bitsin.

SAKLADIĞI BULUNMASIN DİYE TIRNAĞINI YİYEN ÇOCUK GİBİ

Daha da vahimi şu; Sayın Özdağ diyor ki, “Kimsenin aklına gelmedi herhalde. Ben bunu çok dikkatli bir biçimde izledim.” Bir dakika! İnsan bunu niye dikkatle izler ve ses çıkarmaz? Tıpkı sakladığı bir şeyin bulunmasından korkup civardaki insanların hareketlerini endişeyle takip eden, herkes gittikten sonra da derin bir ‘oh’ çeken bir çocuk gibi… Yani aslında başından beri H.A. var aklında Özdağ’ın. Ama dinlenmesi gereken bir tanık olarak değil, asla dinlenilmemesi gereken, hatta unutturulması gereken bir isim olarak. Onun için de çok dikkatli bir şekilde, tırnaklarını yiyerek izliyor. Afedersiniz bu darbeyi aydınlatmak görevini kendinizde niye görmüyorsunuz? Kimden, neyi saklıyorsunuz? Tıpkı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, darbenin 1 numaralı isimleri olduğu iddia edilen Mehmet Partigöç ve Mehmet Dişli ile Meclis’i bombalayan F16 pilotlarının komisyonca dinlenmesinin AKP oylarıyla reddedilmesi gibi. Hiç kuşkunuz olmasın; CHP, MHP ve HDP milletvekilleri akıl edebilse ve H.A.’nın dinlenmesini talep etse o da AKP oylarıyla reddedilecekti.

BÖYLE MUHALEFET Mİ OLUR

Tabi bu, madalyonun bir yüzü. Bir de muhalefete bakan tarafı var. Muhalefet peki neden üzerine düşen görevi yerine getirmedi. Zikredilen isimlere soru göndermedikleri gibi Komisyon’un Muğla ve İstanbul ziyaretlerine de katılıp muhataplara soru sormaya gerek görmediler.

Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz Şubat ayında, Hulusi Akar ile Hakan Fidan’ın darbeden 1 gün önce Özel kuvvetler Komutanlığı’nda 6 saat görüştükleri ortaya çıkmıştı. Odatv’den Müyesser Yıldız, 27 Şubat tarihli “Hulusi Akar ve Hakan Fidan darbeden bir gün önce neredeydi” başlıklı yazısında, bütün detayları paylaştı. Fakat orada ilginç bir bilgi de verdi. Askeri çevrelerden iyi bilgi alabilen deneyimli gazeteci, “Yaklaşık 1,5 ay kadar önce bu iddiayı duyduğumda inanamadım. Bu bilginin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na da ulaştırıldığı, ancak ‘açıklamaya cesaret edemediği’ öne sürülünce iyice şaşırdım, ama iddianın peşini bırakmadım.” dedi. Hakikaten insan duyduklarına inanamıyor. Bir anamuhalefet lideri bu kadar önemli bir bilgiye ulaşacak ama cesaret edip açıklayamayacak! Nasıl olur? Bu kadarcık cesareti olmayan biri nasıl olur da anamuhalefete liderlik yapabilir? Erdoğan’ın peşinden Yenikapı’ya koşarken ya da şimdilerde “Hollanda ile bütün ilişkiler askıya alınsın” çağrısı yaparken pek cesur oysa.

TBMM 15 Temmuz Komisyonu’nun CHP’li üyesi Aykut Erdoğdu’nun konuyla ilgili tweet’i de manidardı. Erdoğdu, 27 Şubat tarihinde Müyesser Yıldız’ın bu haberini kişisel hesabından paylaşırken üzerine de “Bu bilgi bize geldi… Ancak ne ispat etme ne teyit etme şansımız olamadı… Çünkü Darbe Araştırma Komisyonu Erdoğan tarafından lağvedildi…” yazdı. Buyurun! Şecaat arzedeyim derken sirkatini deyiveren bir başka komisyon üyesi daha. Al birini vur ötekine! Nasıl yani Sayın Erdoğdu, bu o kadar teyid edilmesi zor bir bilgi mi? Onlarca, yüzlerce tanığı olan bir hadise nasıl olur da ispatlanamaz? Buyurun işte, bal gibi de ispatlandı. Devamındaki savunması daha da fena. “Çünkü komisyon lağvedildi” diyor. Yani sizin millete karşı sorumluluğunuz, aydın sorumluluğunuz komisyon ile mi sınırlı? “Harç bitti yapı paydos” öyle mi? Komisyon lağvedilse de çalışmaya, araştırmaya devam etmeyen; böylesine önemli bi bilginin peşinden koşmayan bir anamuhalefet partisinden kime, ne hayır gelir?

E tabi, komisyonun adını bile “Fethullahçı Terör Örgütünün (FETÖ/PDY) 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Girişimi İle Bu Terör Örgütünün Faaliyetlerinin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu” koydunuz el birliğiyle. Şimdi soru sorup da gerçekleri araştırıp da kim bozacak konforunu, değil mi. Ondan sonra Erdoğan “15 Temmuz’da milletimin üzerine bomba yağdıranlar bugünün ‘hayır’cılarıdır” dediğinde de kızmayacaksınız ama!

[Ahmet Dönmez] 13.3.2017 [TR724]

Rica ediyorum susmayın [Ahmet Bozkuş]

İzmir’de bir anaokulunun düzenlediği Kutlu Doğum programının sunuculuğunu yapıyordum. Sahnede minicik çocuklar harika performanslar sergiliyor, ebeveynler hayranlıkla evlatlarını izliyordu. Perde arkasında beklediğim bir esnada bir hanımefendi kucağında bebeğiyle bizim yanımıza geldi. Doğrusu bulunduğumuz yere gelebilmesi oldukça meşakkatliydi ve bütün engelleri aşmayı başarmıştı.

Selam verdi, hal hatır sordu. Sonra heyecanlı cümlelerle anlatmaya başladı:

– Ahmet Bey, ben mesnetsiz iddialarla tutuklandım. Yetmiş dört gün cezaevinde kaldım.

Bu cümleyi duyunca ben soru soran gözlerle kucağındaki bebeğe baktım.

“Benim ranza arkadaşımdı.” dedi, gülümseyerek.

– Uzun zamandır sizin radyo programlarınızı dinliyordum. Cezaevinde geçirdiğim süre boyunca da dinlemeye devam ettim. Tuttuğum günlükte haftada iki sayfa sizin muhabbetleriniz yazılı. Haftada iki gün dert ortağım oldunuz, sayenizde güldük.

Ben, bu genç annenin haksız yere cezaevinde geçirdiği zamana üzülürken, en azından bir işe yaramış olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Hanımefendi aynı heyecanla devam etti.

– Şimdi sizden bir ricam var. Lütfen susmayın. Konuşmaya devam edin. Yapabildiğiniz son güne kadar programı sürdürün. Çünkü içeride yirmi beş arkadaşım kaldı ve onlar da sizi dinliyorlar. Hiç olmazsa haftada iki gün onlara moral olsun. Rica ediyorum susmayın.

Beni tanıyanlar iyi bilirler biraz fazla duygusal olduğumu. Boğazım düğümlendi ama hissettirmemeye çalıştım.

Tamam, dedim. İnşallah devam edeceğiz…

İstanbul’a dönünce bu hadiseyi Mustafa Abi’ye (Sarıtaş) de anlattım. Ne olursa olsun programa devam edelim diye karar aldık.

O günlerde Samanyolu uydudan hukuksuzca indirilmiş, yayınlar ne yazık ki durmuştu. Biz, Burç FM’de karasal vericilerden yayın yapmaya devam ettik. Çift Çekirdek’i dinleyenler gayet iyi bilirler. İlmi derinliği, manevi ağırlığı olan bir program filan da değildi bizimkisi. Mizah yapıyorduk, taşı gediğine koyma ümidiyle. Bizim haftada iki gece yaptığımız geyik muhabbeti, bilmediğimiz bir yerlerde, bir dertlinin yüzünü güldürüyorsa artık o geyik muhabbeti dünyanın en mühim işiydi bizim için. O motivasyonla devam ettik programa.

Neticesinde 15 Temmuz oldu, akl-ı selim öldü. Sözün hükmü kalmadığı gibi söz söyleyecek mecralar da kapatıldı.

Şimdi ben, sahne arkasına gelip benimle konuşan hanımefendinin cümlesini ödünç alıp, filmlerde kalabalığı harekete geçirmek için coşkulu bir konuşma yapan başroldeki adam gibi birkaç cümle kuracağım müsaadenizle:

Rica ediyorum susmayın!

Masumiyetinizin hakkını vermek için konuşun. Hakikate tercüman olmak için konuşun. Tarihin seyrini değiştirmeye gücünüz yetmez belki ama tarihe not düşmek için konuşun, yazın, anlatın.

Tutuklanan hamile kadınların hatırına, annelerinden ayrı kalan bebeklerin cennet kokusu hatırına, anneleriyle birlikte zindanda sabır nöbetinde olan bebeklerin bakışları hatırına susmayın.

Ellerine kelepçe vurulan hangi adam, hangi kadın sizi utandıracak bir şey yaptı ki susacaksınız! Haklarında bir tane suç isnat edilemeyen ve özgürlükleri gasp edilen masumları hakkını yemektir susmak.

Göz göre göre zalimin tuzağına düşün demiyorum. Elinizdeki imkan neyse, bulunduğunuz durum ne kadarına müsade ediyorsa o kadar konuşun.

Engel olmaya gücünüz yetmiyorsa bile bu zulmü vicdanı ölmemiş insanlığa duyurmak için konuşun.

Konuşun ki size düşman olanların hevesleri kursaklarında kalsın. Konuşun ki dostlarınız ümidinizden pay alsın.

Kermeste gözleme yapan Fatma Abla, kermes yaptığı için zindana atılan ablalar için bir tane fazla gözleme yapabilir mesela…

Esnaf Hüseyin Abi, burs verdikleri için tutuklanan, malına mülküne el konulan on binlerce esnafın yerine bir burs fazla verebilir mesela…

İlahiyatçı Hatice Abla, insanlara Kur’an öğrettiği için ellerine kelepçe vurulan ablaların hatırına bir kişiye daha Kur’an öğretebilir mesela…

Öğrenci Ali Abi, kitap okuduğu için terörist muamelesi gören öğrencilerin okuyamadığı kitapları biraz daha fazla okuyabilir mesela…

Gazeteci Ayşe Hanım, sadece hakikati yazdığı için cezaevlerini dolduran meslektaşlarının yazamadıkları altını çizerek yazabilir mesela…

İnsanların içinde insanlardan bir insan olan kişi, iyiliği bayraklaştıran iyi insanların yarım bıraktığı her ne varsa tut ve kaldır. Yarım kalmasın iyilikler…

Rica ediyorum susmayın!

Siz susunca kötülerin ne kadar sevindiklerini, leş kargaları gibi uçuştuklarını, ellerini ovuşturduklarını düşünün ve susmayın.

Hayır, kötülerin ağzının payını vermek için değil; iyilerin derdini dillendirmek için konuşun. Kötülerin Allah belasını versin!

Kimbilir nerede, aynı derde gönül verdiğimiz mahzun gönüller var. Sizden bir ses gelse ferahlayacak “Daha ölmedik!” deyip yüzü gülecek masumlar var. Ve zaten daha ölmedik, yaşıyor olmanın daha da mühimi özgürce yaşıyor olmanın sırtımıza yüklediği emaneti yere düşürmemek için kalkın ve bir adım atın, bir cümle kurun, bir dua edin, bir iyilik yapın.

Rica ediyorum, bunları yazanın kalitesizliğine, cümlelerin haddini aşmışlığına bakmayın. Siz yolunuza bakın.

Söylenecek bir hakikat cümleniz, atılacak bir güzel adımınız, verilecek bir helal kuruşunuz varsa lütfen gülümseyiniz. Siz bu karanlığı yeneceksiniz…

[Ahmet Bozkuş] 13.3.2017 [TR724]

Benim tepkim organizatöreydi! [Barbaros J. Kartal]

İçeride pek dövülecek muhalefet kalmadı. Her görüşten muhalifi ve ülkenin en temiz, en masum insanlarını hapse attılar, harami gibi insanların mallarına el koydular. Geniş kitlelere hitap eden bir tane televizyon ve gazetede bırakmadılar. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil HDP’li vekiller içeride, CHP zaten kendisine muhalefet. MHP ellerinde, tabanın itirazına rağmen Bahçeli’yi bir nevi memurları yaptılar. Diğer minik yüzde 1 partilerin liderlerini de, n’olur n’olmaz deyip de bir şekilde ahlaksız pazarlıklarla ve tehditlerle susturdular. Perinçek hariç. Her gün şu örgüt bu örgüt denince eskisi kadar prim yapmıyor.

Bütün strateji milli ve dini damarlara gaz pompalamak üzerine kurulu. Yabancı bir düşman bunun için en ideal yöntem. Kulislerden gelen bilgiler anketlerin hiç de istedikleri gibi gitmediği yönünde. Herhalde sandık hileleri, sistem oyunları ile belli bir rakama kadar oynayabiliyorlar. Oynayamayacakları rakama gelmesinden dolayı panik içerisindeler.

IŞİD’İN YAKTIĞI ASKERLERİN OLUŞTURAMADIĞI HASSASİYET

Zavallı erlerin diri diri yakıldığı ve senin elinle beslediğin adamların bunu bir şovla dünyaya sunduğunda oluşmayan milli hassasiyete sahip sevgili vatandaşlar: Evet, Hollanda çok ileri bir şey yaptı. Pek örneği olmayan. Bir bakanın önünün kesilmesi, yürümeye çalıştığı zaman polisin önünde durup ilerleyemezsin denmesi senin ne kadar kanına dokunuyorsa, benim de o kadar kanıma dokunuyor. Bakanın “Bırakın geçeyim diyerek” birkaç kere çaresizce izin istercesine sorması, en az senin kadar beni de üzüyor. Ama olayın aslı başka.

Twitter’da sıkça dolaşıyor. Abdullah Gül, Hollanda’ya ziyarete gittiğinde Hollanda f16 uçakları eskortluk yapmış. Diplomaside bunun anlamı jesttir ve çok dost kabul edilen ülkelere yapılır. Türkiye de çok yakın ilişkileri olan ülkelere bunu yapar. Ya ziyarete geldiklerinde ya da Türkiye hava sahasını kullandığında. Azerbaycan,  Pakistan ve bazı Türki cumhuriyetlerine bu jestleri yaparız.

AKP’YE EN ÇOK DESTEK VEREN ÜLKE HOLLANDA’YDI

AKP’nin ilk dönemlerinde yaşadığı vesayet engellerinde, en fazla destek veren ülkeleri saysanız Hollanda ilk sırada yer alır. Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyenlerin başında Hollanda vardı. O zaman da haçlı değil miydi adamlar? Türkiye’nin büyümesini istemiyorlarsa, Erdoğan’dan korkuyor idiyseler zamanında bu desteği neden versinler? Erdoğan gerek kapatma davasında gerekse 367 krizinde ve 12 Eylül referandumunda en büyük desteği AB’den almıştır. AKP’nin kapatma davasında verdiği savunma baştan sona AB ve kurumlarının içtihatlarına referanslarla doludur.

Bir kıyaslama yapın: Türkiye’nin AKP’li yıllarında bir dönem itibarı ciddi bir zirve yapmıştı. En prestijli dergilerde Erdoğan kapak olmuş, kendisinden övgüyle bahsedilmişti. Ekonomisi iyi giden, AB yolunda reformlar gerçekleştiren, ihracatı artan bir ülkeden bugün gelinen noktayı kıyasladığınızda aslında değişenin AKP olduğunu söylememek için ‘yalancı’ olmak lazım. Merkel üzerindeki en büyük baskı “Ya Türkiye üye olursa?” idi. Çünkü şartlar Türkiye’nin üye olmaya doğru yol aldığını gösteriyordu. Türkiye, 5 yıllık performansı ile bütün Türkiye muhaliflerini haklı çıkardı.

TÜRKİYE’DEKİ YÖNETİM AVRUPA’YA ZARAR VERİNCE

Gerçekçi olalım, devletler düzeninde Türkiye’de baskıcı bir yönetim varmış yokmuş bir yere kadar önemlidir. AB dürüst bir oyuncu olsa Türkiye’deki cadı avı yaşandığında ve Selahattin Demirtaş hapse tıkıldığında kapıların kapanması gerekirdi, somut yaptırımlara başlardı. Mülteci krizi yüzünden risk almadılar.

Ama bir diktatörlüğü taşımanın bir kapasitesi var: Avrupa iç kamuoyunda rahatsızlık verecek kadar zulmetmeyeceksin. Senden farklı düşünen insanları hapse atan bir ülkenin göreceği muamele bellidir. Ülkendeki sorunları ve kavgaları başka ülkelere taşımayacaksın. Başka ülkelerde ajanlık faaliyeti ile fişleme ve operasyon yapmayacaksın. Yurt dışındaki vatandaşlarını ikamet ettikleri ülkelere karşı kullanmayacaksın, onları terörize etmeyeceksin. Gerçek teröristleri önce besleyip, silahlandırıp sonra görüntüde onlarca mücadele ediyor gibi yapmayacaksın. Masum Suriyeliler üzerinden sanki onlar kumar masasında pullarmış gibi “Açarım kapıları, salarım üstünüze” diye tehdit etmeyeceksin. Diğer ülkelerin liderlerine sabahtan akşama küfretmeyeceksin, diktatör bile olsan senden asgari bir seviye beklenir. Sabahtan akşama dış politika değiştirip kurduğun askeri ve siyasi ittifaklara aykırı davranmayacaksın. Kara para aklayan bir ülke olmayacaksın. Daha bir çok kriter eklenebilir bunlara.

Avrupa şunu gördü, Türkiye’de sadece kendi vatandaşlarına karşı baskıcı bir yönetim yok, aynı zamanda artık Avrupa’yı tehdit eden ve zarar veren bir yapı var. Erdoğan kafasındaki ülkeyi yönetme tarzı ile zaten AB üyesi olmak hayal, ayrıca bir yük. O da AB’nin sopası olmadan sadece ticaret yapılan bir ittifak gibi kalmasını istedi. Ve bunu açık açık gösteriyor. Seçim bittikten sonra tekrar sıcak mesajlar vermeye başlar. “Benim tepkim organizatöreydi” ya da “bakanım beden habersiz bir şey yapmış”a kadar uzanan bir tornistana hazır olun.

BAŞIN DİK Mİ DOLAŞMAK İSTİYORSUN?

Eğer dışarıda başı dik dolaşmak istiyorsan öncelikle herkese saygı duyan bir hükümetin olacak. Herkesin özgürlüğünü garanti altına alacaksın. Yani medeni bir ülke olduğun zaman herkes de sana medeni gibi davranıyor. Bak senin kitabındaki gibi sana davranınca ne kadar rezil oluyorsun. Sudan, Irak, İran, Suudi Arabistan, Mısır gibi olmak istemiyorsan o ülkeler gibi yönetilmeyeceksin.

Aslında neyin ne olduğunu en iyi gurbetçiler biliyor. Yıllarca itilmişlik kakılmışlıktan sonra biraz kendilerine gelir gibi olmuşlardı ancak AKP büyük bir fırsatı kaçırarak onları çok zor duruma düşüren hükümet oldu. Şimdi kim AKP militanlığı yapıyorsa bedelini ödeyecek. Türkiye’de diktatörlüğü destekleyen ama yaşadığı ülkede özgürlükleri savunduğu için ekseriyetle sola oy veren gurbetçimden bahsediyoruz.

Bir bakanın önünü kesip engellemek bir ülkenin münferit bir kararı olamaz seçim dönemi demek çok hafife almak olur. Bunun daha ötesi hükümet üyelerinin tecrit edildiği bir hal alır ki çok fena. Hele hele suça bulaşanlar için gidebilecekleri çok az ülke kalır. Büyük bir kar topu yuvarlana yuvarlana geliyor. Vatan, millet, Sakarya ile bazılarını uyutabilirsin ama çığı savuşturmak mümkün olmayacak.

[Barbaros J. Kartal] 13.3.2017 [TR724]

Mafya cumhuriyeti için tabi ki ‘Evet’ [Veysel Ayhan]

Bir ülkenin ne cumhuriyeti olduğuna ismine bakarak karar veremezsiniz. Yönetenlere bakarsınız. Nasıl yönetildiğini incelersiniz ve kararınızı verirsiniz.

“Birleşik Krallık” ismine bakarak İngiltere’yi kral kraliçe yönetiyor sanırsanız Erdoğan gibi yanılırsınız. Keza Belçika, Hollanda, Danimarka, İsveç…

Hepsi demokratik birer hukuk devletidir.

Türkiye’nin adı ise: Türkiye Cumhuriyeti

Anayasaya göre biraz daha uzun: … demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti.

Saray’ın sözlüğünde “demokrasi” ve “hukuk” yok.

Hukukun garantörü olması gereken AYM ve Yüksek yargı tam bir pabuç parlatıcısı.

MİT ve TSK ise Saray’ın masadaki yancısı. 550 milletvekili bir işe yarıyor mu? Yaramıyor. Kararlar Saray’dan geliyor, 550 noter memuru onaylıyor.

Başbakan özel seçildi. Düşük profilli yani “abidik gubidik”.

Şimdi böyle bir ülkeye cumhuriyet denir mi? Denmez. Ne denir?

Mahkemenin ses etmediği şekliyle adı; “bir diktatör” tarafından yönetilen “diktatörlük” olabilir.

DİKTATÖRLÜK TAM KARŞILAMIYOR

Şunları diyebilen biri yani Erdoğan devleti yönetiyor:

“Ey Almanya… Zannediyorlar ki Erdoğan Almanya’ya gelecekti. Ben istesem gelirim. Ve kapıdan sokmadığınız veya konuşturmadığınız zaman ortalığı ayağa kaldırırım.”

“Şimdi Hollanda da aynı uygulamaya geçti. Bunlar referandumda evet çıkmasından korkuyor. Vah zavallı vah. Biz bunları bütün dünyaya rezil rüsva edeceğiz…”

Önceki akşam tam tersi oldu. Bizim seçim yasasında “Yurtdışında ve yurtdışı temsilciliklerde ve gümrük kapılarında seçim propagandası yapılamaz” a rağmen iki bakan “evet” kampanyası yapmaya kalktı. Polis zoruyla kovuldular. Onlar rezil olacaktı ama biz dünyaya rezil olduk.  Erdoğan dün devam etti:  “Dur sen daha dur. Neyi düzelteceksin. Daha sen bedel ödemedin, önce bunun hesabını vereceksin” Ve hepsine köpek benzetmesi: “Avrupa’dan ses çıkmıyor çünkü bunlar birbirini ısırmazlar. Hollanda, Avrupa ülkesi gibi değil, Muz Cumhuriyeti gibi davranmıştır. Ya senin her yerin Avrupa Birliği üyesi olsa ne olur?”

Lafla dünyayı ayağa kaldırmak demek bu!

Dışişleri bakanı eksik kalmıyor o ne diyor: “Senin ülkendeki laleler nerden geldi? Sen ne lalesisin bilmiyorum ama!” Tam dediği de “I don’t know which tulip you are”

AKP’NİN KANAAT ÖNDERİ SEDAT PEKER

“Büyük devlet adamı dekoru” önünde genç bir mafya babası peydahlanıyor. Önceki akşamki olayları çıkaranların onun adamları olduğu iddia edildi. Grand tuvalet, Adnan Oktar gibi poz veriyor. Muhtemelen aklında siyasete girip bakan olmak var. Ki bakanlardan bir eksiği yok. Şimdilerde içişleri bakanlığını mesken tutmuş Mehmet Ağar ve yakında hürriyetini kazanmasını ve AKP saflarında millete hizmet etmesini beklediğimiz Alaattin Çakıcı’nın genç versiyonu.

Peker’in sicilinde “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek”, “hürriyetinden yoksun bırakmak” “evrakta sahtecilik” “adam öldürmeye azmettirmek” var. Ama yeni Türkiye’de bunları yapanlar hapse girmiyor. Erdoğan’la düğünlerde poz veriyor, “evet” kampanyaları yapıyor.

Geçen yıl “Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız” demişti. Referandumla ilgili ise “Sokaklara çıkan birileri olursa, onları bekliyor olacağımızı şimdiden özellikle söylemek isterim.”

Geçen gün Avrupa’ya posta koyuyordu: “Tüm Avrupa Ülkelerini uyarmak istiyorum hayata korkusuzca bakanlar ölümden de korkmazlar öğretisiyle yetişen neslimizin Avrupa’nın her noktasında Gezi olaylarından çok daha beter olan şeyleri nasıl yapabileceğimizi o gün geldiği zaman tam olarak öğrenecekler.”

Sedat Reis yani ‘küçük reis’ uyardı ama dinlemediler. Akıllı olmadılar. Bakalım Avrupa’nın başına neler gelecek.

Mehmet Ali Ağca’sız bir devlet yönetimi olur mu? Olmaz. Abdi İpekçi’nin katili ve Papa suikastçısı Mehmet Ali Ağca ne diyor Akit röportajında “Ben Tayyip Erdoğan ile görüşmek istiyorum, bütün bunları konuşmak için. (Türkiye’yi ve Dünya’yı kurtarmak…) Gidiyor gereksiz adamlarla görüşüyor, benimle görüşmüyor. Neden benimle görüşmüyorsun.”

Çok haklı. O da acil Saray’a çağrılıp A takımına alınmalı.

SOYLU ‘NONOŞLUK’

İçişleri bakanı elinde mikrofon kendi kendine coşup atarlanıyor, dünyayı tehdit ediyor, muhalefete posta koyuyor. Kılıçdaroğlu’nu tahkir ediyor. Köşe yazarıyla polemiğe giriyor: “Dilin yine çok uzamış senin… Git Avrupa’da nonoşlarla mı birlikte olacaksın ne yapacaksın onlarla beraber ol. Yazıklar olsun.”

Alttakiler farklı mı?

Genç ergen gazeteciler için “Hatamız bunlara zamanında dayak atmamak oldu!” deyince terfi edip Bakan yardımcısı olmuştu.

Erdoğan “hayır” diyenlerin “terörist ve darbeci” olduğunu ilan etti ya AKP seçmeni nerede “hayırcı” varsa saldırıyor, teşkilat üyesi referandumda “hayır” diyecek olanları mermi sıkarak tehdit ediyor.

Halk ne yapıyor? Resimdekini yapıyor. Meslekten atılmış emniyet müdürünü sokakta linç ediyor.

Şimdi bu ülkenin adına siz karar verin. “DİKTATÖRLÜK” derseniz, yetmez.

Tam karşılamaz.

Devlet adamlarının mafya usulleriyle çalıştığı, rüşvet verdiği, komisyon aldığı, haraç topladığı, Kasımpaşa kabadayısı gibi efelendiği bir yönetime dense dense mafya tarzı yönetim denir.

Erdoğan anayasayı kalbura çevirirken ne diyordu: “Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun Anayasal olarak kesinleştirilmesidir” O yüzden hazır anayasa değişiyorken hiç yüksünmeden en yakışan adı verelim ve bunu yeni anayasaya da yazalım:

DİKTARTORYAL TÜRK MAFYA CUMHURİYETİ (DTMC)

Bakın afili bir kısaltması da oldu SSCB gibi…

[Veysel Ayhan] 13.3.2017 [TR724]