Tamer Çilingir: Korkunun panzehiri haklı olduğunu bilmektir [Alin Özinial, Selahattin Sevi]

2016 yılında Belge Yayınlarından çıkan “Pontos Gerçeği” adlı kitabı ile tanıdığımız yazar Tamer Çilingir, son yıllarda bu konuya ilişkin Avrupa’nın bir çok şehrinde düzenlenen  panellere ve konferanslara konuşmacı olarak katıldı. Birçok internet sitesi, gazete ve dergiye Pontos üzerine makaleler yazmaya devam ediyor.

1965 doğumlu yazar, Trabzon’un Maçka ilçesi Livera köyünde doğdu. Küçük yaşta Türkçenin dışında farklı bir dille tanışan Çilingir, İstanbul’daki evde anne ve babasının, Trabzon’daki köyünde tüm ailesinin ve tanıdıklarının Pontos Rumca (Romeyika) konuşması ile kafasındaki ilk soru işaretlerini oluşturdu. İlk hayal kırıklığı kuzenlerinin, Türkçe bilmedikleri için ilkokulda Rumca konuşmaları sebebiyle öğretmenlerinden dayak yemesi oldu. Herkesin Müslüman ve Türk olarak kendini ifade ettiği bu ortamda neden Rumca konuşulduğunu sordu. İlk aldığı yanıt “komşulardan öğrendik” oldu. Ama kendini Rum olarak ifade eden hiç komşuları olmamıştı.

Kimliğini sorgulama sürecinde “biz kimiz, Rum muyuz?” sorusunun yanıtını aradı. 100 yıl önce, doğduğu topraklardan Mübadele ile sürgün edilmiş insanlarla Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde görüşmeler yaptı. Bu konuda kimi batılı tarihçilerin çalışmalarını inceledi, kimi ile yüz yüze görüştü. Resmi tarihin yüz yıl önce yaşananlara ilişkin kaynaklarının büyük bir çoğunluğunu inceledi. Pontus konusunun en yetkin isimlerinden biri olan Taner Çilingir ile Türkiye’nin geleceğini, yaşanılan hukuksuzlukları ve insanların korkularını konuştuk. Çilingir Türkiye Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşan kanunsuzlukların ve hesap vermez hükümetlerin bu güne gelmemizdeki önemini vurgularken, bugün bütün bu korkulara rağmen insanlar nasıl cesur davranabileceği konusunda haklı olmanın öneminin altını çiziyor. “Haklı olduğunu bilen, haklı olduğunu düşünen insan korkularına rağmen yazar, konuşur, mücadele eder yani bedel ödemeyi göze alır.” diyen Çilingir’in Türkiye’nin gidişatına ilişkin kısa ve uzun vadede tahminleri karamsar.


Bulunduğunuz yerden nasıl bir Türkiye görüyorsunuz, Türkiye nereye gidiyor?

Bu sorunun yanıtını Türkiye nereden geliyor sorusunu sorarak vermek istiyorum. Soykırımlar üzerine inşa edilen ve uluslararası anlaşmalarla meşruluk kazandırılarak kurulan bir devlet Türkiye Cumhuriyeti. Kuruluşundan bu yana hiç değişmeyen bir çizgi izliyor.

Demokrasi, hukuk, hak ve özgürlükler gibi kavramlar üzerine hep sıkıntılı tablolar var bu yüz yıllık geçmişte. Çetelerce yönetilen, Anayasası, parlamentosu göstermelik bir cumhuriyet. Cumhuriyetin kurucuları, o yıllarda cahil olan Anadolu’yu aydınlatma mücadelesi yürüttükleri propagandasını yaptılar. Oysa ki sadece Pontos topraklarında 20. Yüzyıl’ın başlarında büyük bir aydınlanmanın yaşanıyordu. Çok dilli eğitim kurumlarıyla, hastaneleri, botanik bahçeleri, kütüphaneleri, tiyatro binaları, edebiyat dergileri, kadın örgütlenmeleri ile bilimden sanata her alanda yaşanan modern gelişmeleriyle ortaçağ karanlığını yıkan Rönesans yaşanıyordu.

TÜRKİYE’NİN GİDİŞATINA İLİŞKİN TAHMİNLERİM KARAMSAR

Bu aydınlanmayı karanlığa boğan ve bugün Türk ırkçılığının ve gericiliğin kalesi haline getirmeye çalışan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu kadroları ve bugüne kadarki hükümetleri idi. Muhalefet adına mücadele de bu devletin meşruluğu ve bu devletin yüz yıldır yaptıkları kabul edilerek yürütüldüğünden demokrasi adına, hukuk adına, hak ve özgürlükler adına tek bir kazanım dahi elde edilemiyor. Bu yanıyla Türkiye’nin gidişatına ilişkin kısa ve uzun vadede tahminlerim karamsardır.

Türkiye’de gittikçe daha çok insan adaletsizlikle burun buruna geliyor. Bunun sonu nasıl gelecek? Adalet aramak, talep etmek ve ona ulaşmak için insanlar ne yapmalı?

Burjuva demokrasisinin olduğu ülkelerde adaleti aramak için öncelikle mahkemelere gidilir. Mahkemeler yetersiz kaldığında daha doğrusu yasaların adaleti sağlayamadığı düşünüldüğünde bu yasaların değiştirilmesi için var olan kurumlara başvurulur.

Medya, sivil toplum kuruluşları bu adalet mücadelesinin yanında yer alır. Sonuç alınamadığında kitleler devletin ya da devlet kurumlarının adaleti sağlaması için tepkilerini çeşitli biçimlerde protestolarla, grevlerle; sokağa çıkarak gösterirler.

Türkiye yüz yıllık tarihinde ne adalet aranabilecek bağımsız mahkemelere ne yasaların demokratikleştirilmesi için kurumlara ne de bu mücadelenin yürütülebilmesi için güçlü medya ve sivil toplum örgütlenmelerine sahiptir. Dolayısıyla Türkiye açısından daha işin başında kitlesel ya da bireysel protestolar, tepkiler, grevler ve sokağa çıkılarak adalet aranabilir ki sistem karşıtlığı perspektifi olmayan örgütsüz kitlelerin kendiliğindenci bu tepkileri de sonuç alıcı olamaz, olamamıştır.

Adalet arayışını gerçekleştirecek bireylerin ya da kitlelerin karşısında tüm kurumlarıyla şiddeti bir yönetim biçimi olarak benimsemiş bir devlet gerçeği vardır.  Sorunun yanıtı bu devlet gerçekliğine karşı her türlü bedeli göze alarak mücadele etmektir ama asıl belirleyici olan bu mücadelenin sistem dışı, devlet karşıtı olmasıdır.

Cumhuriyet tarihi buna ilişkin onlarca örnekler doludur. Kimi zaman bireysel kimi zaman örgütsel karşı çıkışlara, işkence, hapislik, ölüm gibi bedeller ödenmesine karşın kalıcı kazanımlar söz konusu değildir.

İnsanlar korkuyorlar. Bunu haklı görüyor musunuz? Yazarken, konuşurken korkmak… Bunu nasıl yenmek gerekiyor?

Neden korkarız? İşsiz kalmaktan, toplum tarafından dışlanmaktan, hapsedilmekten, öldürülmekten vb. Bu korkular yüzünden yazmaktan, konuşmaktan çekiniyor insanlar…

İnsanlara işsiz kalın, toplum tarafından dışlanın, hapse düşün, ölün demektir, korkmayın demek. Bu bedelleri ödemek korkuyu yenmek, ödeyememek korkuyla yaşamaya devam etmektir. Ancak bütün bu korkulara rağmen insanlar nasıl cesur davranabilirler?

HAKLI OLDUĞUNU BİLEN İNSAN KORKULARINA RAĞMEN KONUŞUR

Bunun için ihtiyaç olan şey haklılıktır. Haklı olduğunu bilen, haklı olduğunu düşünen insan korkularına rağmen yazar, konuşur, mücadele eder yani bedel ödemeyi göze alır.

Kimliksizleştirilen, geçmişine, kültürüne karşı yabancılaştırılan toplumlarda korku en iyi yönetme aracıdır. Korku ancak bir kimliğe, kültüre sahip olunur ve bu kimliğe, kültüre yönelik saldırılara karşı haklı bir yerde durulursa yenilebilir. Kısacası korkunun panzehri haklılıktır, haklı olduğunu bilmektir.

Son İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Farklı kesimlerin bir araya gelmesini nasıl okumalıyız?

Türkiye siyasi tarihinin en önemli iki damarı var. Birincisi Batıcı, modernist, laik olarak kendini tanımlayan ulusalcı, Kemalist CHP çizgisi. İkincisi kendisini İslamcı, muhafazakar olarak tanımlayan Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve bugün AKP ismiyle anılan çizgi.

Bu iki kesim arasında hükümet olma çekişmesi bugüne kadar ki siyasetin görüntüsünü oluşturuyor. Ancak birbirlerinden farklı görünseler bile Türkiye Cumhuriyeti devletinin devamlılığı konusunda ortak bir bakış açısına sahipler.

Soykırımlar, Kürt meselesi ve uluslararası siyasete yaklaşımda aralarında hiçbir fark yok.  Son yıllarda bu iki kesimin dışında üçüncü bir çizgi göze çarpıyor. Bugün kendisini HDP olarak adlandıran ağırlıklı olarak Kürt siyasetinin belirleyici olduğu yapı. Bunun dışında muhalefetin daha sağında ve solunda çeşitli örgütlenmeler sistem dışı görünmelerine rağmen genel olarak bu üç akımın ideolojik ve fiziksel çeperinde yer alıyorlar.

Bana sorarsanız aslında son belediye seçimlerinde farklı kesimlerin bir araya geldiği söylenemez. Burada üçüncü akımı oluşturan HDP çizgisi AKP karşıtlığı üzerinden aralarında herhangi bir anlaşma olmaksızın CHP’nin adayı tarafında tavır belirledi sadece. 17 yılık AKP iktidarına karşı sistem içi değişiklik adına bir araya gelişin ötesinde şimdilik çok fazla bir anlam taşımadığını düşünüyorum.

İçinde bulunduğumuz sorunlu döneme nasıl geldik? Ne zaman işler bozulmaya başladı? Bu olanların bir miladı var mı?

Türkiye Cumhuriyeti devleti soykırımlar üzerine inşa edilen ve uluslararası anlaşmalarla meşruluk kazandırılıp kurulmuş bir devlettir. Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan ve son yüz yıla sanattan bilime, ekonomiden siyasete birçok alanda ulusal bilinçlenmeyi de sağlayarak giren Hristiyan toplumların; Rum, Süryani ve Ermenilerin soykırıma uğratılıp zenginliklerinin Müslümanlaştırıldığı, yağmalandığı süreç bu milattır.

ANAYASASI, HUKUKU, PARLAMENTOSU, DEMOKRASİSİ GÖSTERMELİK OLAN DEVLET…

Bu yüzden işler daha başından bozuk olarak başlamıştır. Bozuk olan sistemin, devletin kendisidir. Bozuktur çünkü işlenen suçlar cezasız kalmıştır. Bu da bir sonraki suçun önünü açmış ve bugüne kadar sürüp gelmiştir.

Anayasası, hukuku, parlamentosu, demokrasisi göstermelik olan devletin vatandaşları olan insanlar açısından sadece içinde bulunduğumuz dönem değil, başından itibaren 100 yıllık süreç zaten sorunludur.

Seçimlerden önce bir “Topal Osman” krizi yaşandı. Hem hükümet hem muhalefet Topal Osman’ın torunu olmakla övündü. Her şey güzel olacak denirken, şaşıranlar oldu. Nasıl yorumluyorsunuz tüm bunları?

Seçimler esnasında Topal Osman’ı bir propaganda malzemesi olarak kullanan AKP bunun kendisine avantaj sağlayacağını düşündü. Çünkü Topal Osman figürü yüz yıllık Türkiye devletinin gerçeğinin bir örneğidir.

Teşkilat-ı Mahsusa üyesi çeteci Topal Osman o yıllarda hiçbir yasa, hukuk tanımaksızın köy basmış, kaymakamı dağa kaldırmış, Giresun Belediye Başkanlığına seçimsiz oturmuş, insanları çoluk çocuk ayırt etmeksizin katletmiş, mallarına mülklerine el koymuş ve kendisine hiç kimse hesap soramamış, sormamıştır. İktidarlar değişse de devlet Topal Osman örneğinde olduğu gibi hep aynı yöntemle yönetilmiştir. CHP’nin adayı da bu süreçte Giresun’da yaptığı bir konuşmada “Topal Osman’a bağlıyım’ diyerek bu devlet geleneğine sahip çıktı. Böylece “Her şey güzel olacak’ ifadesinin bir slogandan ibaret olduğunu bir kez daha görmüş olduk.

2016 yılanda Belge Yayınlarından Pontos Gerçeği adlı kitabınız yayınlandı. Pontos Gerçeği ve bugün arasında nasıl bir bağ var?

“Pontos Gerçeği’ daha önce Hristiyan ve Rum kimliğine sahip bir coğrafyanın soykırım, sürgün ve asimilasyon ile Müslümanlaştırılıp Türkleştirilerek nasıl bir toplum mühendisliği yapıldığının gerçeğidir. Bu mühendislik sonucu bugün bu coğrafya insanı “en iyi Türk en Müslüman” refleksleri veriyor ve devlet Türk milliyetçiliğini en başarılı şekilde bu coğrafya üzerinden yürütüyor.

18 Temmuz 2019’da Trabzon Uzungöl’de Kürdistan yazılı atkılar taşıyan Iraklı Kürt turistlere linç girişimi ve ardından sınır dışı edilmeleri kararı Pontos Gerçeği’nin ta kendisidir. Devlet yazdığı yalan tarihle hem tarihte yaşanmış olan gerçekleri gizlemeyi başarmış, hem de kendisini sürekli devlete ispat etmeye çalışan İslamlaştırılmış Rumları yedeğine alarak Türk milliyetçiliği perspektifiyle diğer uluslara karşı düşmanlık tohumlarını pekiştirmiştir.

Öte yandan 1919’da gerçekleşen soykırım aynı zamanda yeni Cumhuriyetin kuruluş sembolüdür. Bir kurtuluş savaşı masalının gölgesinde 353 bin Pontoslu Rum (Helen) soykırımına uğratılmış, 190 bini Pontos’tan olmak üzere 1 milyon 250 bin Rum 1923 yılında Lozan’da Türkiye ve Yunanistan arası imzalanan Mübadele Anlaşması ile zorunlu sürgüne tabi tutulmuştur. Bu kurtuluş savaşı masalı yüz yıllık acıların, sürgünlerin, katliamların, baskıların da sebebini oluşturur.

Bu yüzden Pontos Gerçeği ile yüzleşmek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla yüzleşmektir. Eğer bu yüzleşme sağlanabilirse bugün yaşanan gelişmeler daha iyi değerlendirilebilir ve bunu değiştirme şansını elde edebiliriz.

[Alin Özinial, Selahattin Sevi] 22.7.2019 [Kronos.News]

AKP’li 4 bakanın, Fethullah Gülen’in kaçırılması davasında ilgisi ne?

AKP’li 4 bakanın, Fethullah Gülen’in kaçırılması davasında ilgisi ne?


[BoldMedya.Com] 22.7.2019

Cezası ertelenen hasta tutuklu Engin Kara: Yüzüne rüzgar vurması ne büyük nimetmiş [Sevinç Özarslan]

Karaciğer nakli olan hasta tutuklu Engin Kara’nın, 6 yıl 10 ay’lık cezası 30 aylık tutukluluğunun ardından 6 ay ertelendi. Halen hastanede olan Kara, “Psikolojik olarak çok rahatladım” dedi.

BOLD ÖZEL – 2 Nisan 2019’da Malatya Turgut Özal Tıp Merkezi’nde karaciğer nakli yapılan hasta tutuklu Engin Kara’nın cezası 6 ay ertelendi. Kara’nın tedavisine artık başında askerler olmadan, eşi Olcay Kara’nın desteğiyle devam ediliyor.

“Psikolojik olarak çok rahatladım. Yürümek, halıya basmak, rüzgarın yüzünüze vurması ne büyük nimetmiş. Destek olan herkese çok teşekkür ediyorum” diyen Kara ile son durumu hakkında küçük bir röportaj yaptık.

Engin bey geçmiş olsun, infaz erteleme kararı verildi hakkınızda.

Çok teşekkürler, destek olan herkesten Allah razı olsun. Açıkçası hastanenin verdiği rapor da bunu gerektiriyordu. ‘Cezaevine giremez’ demişti doktorlar. Durumum zaten onu gösteriyordu. Rapor verilmeyen hastalar olmuş daha önce ve kansere dönüşmüş onların durumu. Bu faktörleri göz önünde bulundurdular. İnşallah raporları verilmeyenlere de en kısa zamanda verilir. Karaciğer nakli kritik bir hastalık.

Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Çok şükür kafamız rahatladı. 4 aydır buraya her sabah asker geliyordu. Yanımda aynı odada kalıyorduk. Yememize içmemize müdahale ediyorlardı. Her şeyi yiyemiyoruz. Yememiz gereken ekstra gıdalar var. Kan alıyorlar, kanda protein düşük çıkıyor. Onu dışarıdan almamıza izin vermiyorlar. Çok şükür bunlar bitti.

Yemeğinize neden karışıyorlar? Doktor ne diyorsa onu yemeniz gerekmiyor mu?

Cezaevi koşulları geçerli. Hasta olsak da mahkum uygulaması yapılıyor. Dışarıdan bir şey alamıyorsunuz. Hastane ne verirse o… Hatta sesim kısıktı. Ben onu hastalığa bağlıyordum. Meğer ki konuşmamaktan, moralsizliktenmiş. Karar çıktıktan sonra iki günde sesim düzeldi. Diyaframın etrafında karın tüpü diye bir şey var. O diyaframa değince sesim ondan kısılıyor diye düşünüyordum. Ondan değilmiş. Konuşmaya başlayınca sesim normale döndü. Çevrenizde konuşacak insan olmayınca öyle oluyor. Ağrılarımız var tabi, rutin ağrılar, ama şimdi bir an önce kendimi toparlayıp çıkmak istiyorum. Tabi ki artık çocuk gibi hassas bir durumdayım, ömür boyu böyle olacak artık.

Şu anda neredesiniz?

Biz Malatya’da Turgut Özal Hastanesindeyiz. Aynı odadayız. Sadece başımızdaki askerler gitti. İstediğim zaman dışarı çıkabiliyorum, güneş görebiliyorum, istediğim yere gidebiliyorum doktordan izinli. Taburcu olmadım ama tahliye oldum.

Psikolojik olarak rahatlamışsınızdır.

Hem de nasıl. Benim çok yürümem lazım mesela. Koridora çıkıp yürüyemiyordum, bazıları odanın içeride dahi yürmeme izin vermiyorlardı. Kimseye bir şey demiyorum, herkes görevini yapıyor ama yürümeyince de benim ağrılarım çok artıyordu. Çünkü vücudumda boşalan halen safra var. Vücudumdaki tüple yaşıyorum. Dışarıya tüple vücuttan sürekli safra ve kan geliyor. Yürümeyince onlar içeride birikiyor. Şu an kafamız rahatladı. Eşim de çok çekti, şimdi o da mutlu.

Şu an sağlığınız nasıl? Nakil yapılan ciğer size uyum sağladı mı?

Diyelim ki kolunuza bir kıymık batsa, o kıymığın battığı yer iltihap oluyor ya, bu şu anlama geliyor vücut o kıymığı kabul etmiyor, bu benden değil diyor. Şu anda da benim durumum bu. Karaciğer bir takım salgılar salgılıyor. Ama bunu ilaçlarla baskılıyorlar. ALT diye bir değer var. Buna karaciğer enzimi diyoruz. Bu değer normal insanlarda en fazla 30 ile 55 arasında olması gerekiyor.

Sizde ne kadar bu değer?

Bende bu değer 1500’dü. 700’lere düşmüştü. Şu an 300’lerde. Bu sabah kan aldılar. Heyecanla karnemi bekliyorum acaba nasıl gelecek diye. O değer normale dönene kadar hastanede yatmaya devam edeceğiz. Bu hastane çok ciddi bir hastane. Çok ilgilendiler, sağolsunlar. Benimle ilgilenen doktorlara, hemşirelere çok teşekkür ederim. Doktorlar değerler düşüne kadar hastanede kalmam gerektiğini söyledi. Ama o değerler ne zaman düşer şu anda bilemiyorlar. Bir de beyaz kürem düşük benim.

Beyaz küre ne oluyor?

Beyaz küre ilikte üretilen akyuvarlar. O da düşük. Zaman zaman yükseliyor düşüyor. Şimdi onunla da uğraşıyorlar. Eğer o normale gelmezse kansere dönüşme ihtimali olabiliyormuş. Zaten raporu ona göre yazdılar.

Tahliye edilmek, sağlığınıza kısmen de olsa kavuşmuş olmanız size neler hissettirdi?

Kıymetini bilmediğimiz şeylerin kıymetini burada öğreniyoruz. Eşim halı serdi odaya. Halıya basabilmek bile ne büyük nimetmiş. İnsanın yüzüne rüzgarın vurması ne güzel, ne büyük nimetmiş. Hamd olsun, normal bir hayata döndüm ama koridora çıkınca yanımda asker var mı, arkamdan gelen kimse var mı, acaba şuraya gitsem bir şey diyen olur mu diye hala içimde tedirginlik var, sivile alışmış değilim. Gayret gösteren, destek olan herkesten Allah razı olsun.

22 yıllık öğretmen olan Engin Kara, Cemaat soruşturmaları kapsamında 5 Şubat 2017’de tutuklandı. Üyelikten 6 ay 10 ay hapis cezasına çarptırılan Kara, Ordu E Tipi Cezaevinde kalırken rahatsızlanmış ve karaciğer nakli için Nisan 2019’da Malatya’ya sevk edilmişti.

5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanununa göre cezaevinde hayatını yalnız idame ettiremeyen kişilerin cezası, hasta iyileşinceye kadar ertelenmesi gerekiyor. Fakat bu yasa, Cemaat operasyonları kapsamında tutuklananlara keyfi olarak uygulanmıyordu. Bir adım atılmış oldu. Türkiye cezaevlerinde 2019 yılı itibariyle yaklaşık 1154 hasta ve engelli tutuklu bulunuyor.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Ömer Faruk Gergerlioğlu, karar için “4 aydır ayak sürüyorlardı, nihayet karar verildi.  Darısı infaz ertelemesi 110 gündür uygulanmayan Şerif Ağu’nun başına” diye yazdı.

20 yıllık öğretmen Şerif Ağu da karaciğer yapıldıktan sonra tekrar cezaevine gönderildi. 60 gündür Antalya L Tipi Cezaevinin revir odasında tutuluyor. Ailesi görüş günlerinde yanına maske kullanarak gidebiliyor.

[Sevinç Özarslan] 22.7.2019 [BoldMedya.Com]

Biletler Bedava değil miydi? [Kadir Gürcan]

Çok masraf edildiği her halinden belli olan 15 Temmuz anma törenlerinden, ne yalan söyleyeyim, hiç etkilenmedim. Abartılar çağında, daha ikna edici şovlar üretmeleri gerekiyor. Programların bütün karelerinde, bir şeyleri unutturma gayretini gizleyememişler. Devlet destekli darbe tiyatrosunun ucuz hikayesine hala tereddüt ve şüphe ile yaklaşmakta ısrar edenler için, tek yol, kutlama merasimlerini görkemli tutmak. Güya hep bir ağızdan tempo tutunca “Herhalde 15 Temmuz gerçekten bir darbe girişimiymiş, yahu!” dememizi bekliyorlar.

Programa katılım oranını artırmak için İstanbul genelinde köprü, vapur ve toplu taşımaların ücretsiz olması bir noktaya kadar, olayın heyecanına kendisini kaptıranlar için cazip duruyordu. Bu bile ilgiyi artırmaya yetmedi.

Ekonomik darboğazın eşiğinde olduğumuz bir zamanda devlet bütçesinin böylesine müsrif ve bol keseden harcanması ayrı bir gariplik. Köy yanarken, vur patlasın çal oynasın taşkınlıklarını sineye çekebilecek bir boşvermişliği, heyecan ve taşkınlık zehirlenmesine yakalandığımız iklimlerde dahi hoş karşılamamak lazım.

Bu tür ideolojik kutlamalarda, para ve harcamaların hesabı tutulmuyor. Abartılı düğünler gibi. “Dünyaya bir daha mı geleceğiz.!” umursamazlığı işte bu. İsrafın haddi hesabı yok. Adam gibi bir muhalefetimiz da yok ki, yanlış iktidar icraatlarını halka taşısın. Bütçeyi eğlencelere harcayan, müflis iktidarları sallamak için bundan iyi malzeme mi olur?  İktidar ve Saray düğününde, sırtından ter akana kadar gerdan kırmanın acayipliği sadece bizi mi rahatsız etmeliydi? Milli bir trajediyi, olayın failleri kutluyor. Saray, hipodromlarda gırtlağını patlatan seyircilerin heyecanını canlı tutmak için daha coşkulu oyunlar bulmak için çabalıyor.

15 Temmuz, tipik bir devlet merasimi. Tatil olması eksikti, üçüncü senenin sonunda o da tamamlandı. Suni ve haddinden fazla parlatılmış imajlarla yeni bir destan oluşturup, işin perde arkasını bütünüyle görünmez ve nufuz edilemez bir hale getirme gayreti ancak bu kadar iyi okunabilirdi. Saray ve emrindeki saz ekibi, şüphe perdesi bir türlü aralanmayan ve iktidar tarafından araştırılması engellenen sahte darbe girişim senaryosu için ağlamamızı ve duygulanmamızı bekliyor. Ortada bir cinayet sarmalı var ama, bunun failleri ciddi bir şekilde korunup, söz konusu merasimlere 'Gazi' nişanı ile katılıyorlarsa, o zaman bir kez daha düşünmek gerekiyor.

Devletin işlediği rutin dışı işlerin gizlenmesi kolaydır ancak, zihinlerde açtığı yaraların tedavisi zaman alır. Tedavi edildikten sonra da zaman içinde tekrar nüksetmesi her zaman mümkün. Sahte ya da gerçek, tiyatro ya da ortaoyunu türünden sahne alan her türlü darbenin gişe rekoru kırdığı ülkemizde, işler ters gitmeye başladığında, bütün darbe aktörleri tekrar hatırlanır. En yakın, seksen darbesinde rol oynayan aktörler, öbür tarafa, dahil oldukları trajedinin utancı, millete karşı işledikleri cinayetin ağırlığı ve adalete olan borçları ile gittiler. Borçlu gidenlerden, Cumhurbaşkanı olan bile vardı. Mahkemenin kendisi hakkında keseceği cezayı görmeye ömrü vefa etmedi. Seksen darbesi sonunda, askeri kafa ile yazılan anayasanın, yapılan referandum sonunda yüzde doksan halk onayına mazhar olduğunu bilmem hatırlayan var mı? Aradan otuz sene geçince ihtilalin kudretli generalleri acınacak hale düştüler.

İktidar ile aralarını iyi tutmayı birinci öncelik haline getiren yazarların hemen hepsi, kendilerini 15 Temmuz konusunda yazmak zorunda hissettiler. Buna mecburlar. Saray'ın aba altından sopa gösterip “Ya bizdensiniz ya da düşmanımızsınız!” sloganında, suskun kalma, sessiz protesto etmek gibi şıklar yok. En çığırtkan muhafazakar ve dindar kesimi bile, şimdilik meçhul bir otoritenin işlediği cinayeti kutsamak, masum ve makul göstermek zorunda. Cumhurbaşkanlığı Uçağı'na binenler listesinde yer almanın bedeli bu.

15 Temmuz anma törenlerinin basına yansıyan en garip karelerinden birisi Cumhurbaşkanı'nın üç yıl önce halka seslenmek için kullandığı ve bir bayan spikere ait akıllı telefonun ziyaret görüntüsü. Oldu mu şimdi? Güya, kalkışma ve darbe girişiminin arkasında Amerika'nın olduğu söylenmemiş miydi? E, Made In ABD olan ve kapitalizmin keşif kolu olan araçların vatan müdafaası konusunda kullanılması uygun oluyor mu? iPhone alamadığımız için değil, sadece merakımızdan soruyoruz!

Roma İmparatorluğu, ekonomik krize girdiği dönemlerde, hipodromlarda yapılan görkemli gösterilere para harcamakta bonkör davranmış. İmparator ve özel locayı dolduran devlet memurları eşliğinde seyredilen gösteriler herkes için iyi vakit geçirme vesilesi olsa da ekonomik yıkılışın önüne geçilememiş. Hipodromun dış duvarlarını döven toplumsal kriz, tarihin en büyük imparatorluğu kabul edilen Roma'nın sonunu getirmiş.

15 Temmuz programından dağılan heyecanlı vatandaşlar, ilk uğradıkları benzin istasyonundan benzin fiyatlarına günlük ortalama iki defa zam yapıldığını gördüklerinde ne düşündüler dersiniz? Hiç kimse, gösterilerin bu kadar pahalı olabileceğini hesap etmemiştir şüphesiz...Biletler bedava denmemiş miydi?

[Kadir Gürcan] 22.7.2019 [Samanyolu Haber]

Ruhani Bir Başka Aleme Uyanma [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Ka’be” yazısının son bölümünde şöyle diyor: “Ka’be çevresinde, her vazife ve mükellefiyetin kendine göre bir büyüsü vardır. Ve imanlı sinelerin, büyünün tesirinde kalmamaları düşünülemez. Her lâhza onun çevresinde dönen, zaman zaman büyüyen ve büyüdükçe bir sel halini alıp o mübarek mekânın her yanını dolduran tavaftaki ruhlar; o çağlayan içinde duydukları heyecan ve cezbe ile kendilerini bütün bütün unutur, ledünnî ve rûhânî bir başka âleme uyanırlar. Orada her söz, her dua ve her yakarışta kendi aşk ve iştiyaklarının dile getirildiğini hisseder, kalblerdeki en mahrem duyguların, duyulmadık en mahrem kelimelerle seslendirildiğine şahid olur ve bütün ömür boyu, buradaki ses, ışık ve musikiyle bütünleşen hislerle, en erişilmez hazları, en ölümsüz hatıralar içinde elde etmiş olurlar.”

Merhum Hayati Kalaycı Ağabeyimiz bir Hac dönüşü anlatmıştı: “Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’deyken ömrümde hiç duymadığım çok hoş ve bayıltıcı bir râyiha hissettim… O zevk ve o ruhanî lezzet ve haz anlatılamaz!..  Sonra Mekke’ye geldik, Ka’be’de tavaf esnasında o durum aklıma geldi. Kendi kendime “O bir defa denk geldi, öyle bir hissedip geçtin. Sen gerçekten adam gibi bir adam bir mümin ve Müslüman olsaydın, onu burada da hissederdin.’ dedim. Hüzünle ve hasretle tavafa devam ettim… Kendimi çok garip hissediyordum. Birden bire o râyiha bütün benliğimi sarıverdi… Her hücrem, her zerrem bu haz ve zevkle ihtizaz haline geçmişti!.. Halime ve bu mazhariyete ne kadar şükrettim ve hamdü senâlarda bulundum!..”

Kimbilir Hocaefendi kendisi  ve daha niceleri oralarda neler hissetti ve o duygularla “Felek mest, melek mest, yıldızlar mest,  semâvât mest, güneş mest, ay mest, zemin mest, unsurlar mest, nebat mest, şecer mest, beşer mest, serâser hayat mest mevcudatın bütün zerreleri beraber mestlik içinde mest!..” dediler!...

Cenab-ı Hak, oralarda bu duygularla sermestlik içinde böyle güzelliklere mazhar olmayı hepimize nasip etsin…

Üstad Hazretlerinin dediği gibi: Namazı vaktin evvelinde kılmak, kılarken Ka’beyi hayalen  nazara almak müsehabtır. Böylece birbirine giren daireler gibi Ka’be’nin etrafında meydana gelen saflar göz önüne gelmekle yakın saflar Ka’be’yi kuşattıkları gibi, en uzak safların da Âlem-i İslâmı kuşatmış olduğu da hayal ile görülsün. Her bir mümin o saflara girmekle o muazzam cemaate dahil olsun ki, o cemaatin icmâ ve tevâtürü onun namazda söylediği her davaya ve her bir sözüne kati bir delil olsun. Meselâ, namaz kılan kimse  ‘Elhamdülillah’ dediği zaman, sanki o muazzam cemaati teşkil eden bütün müzminler  ‘Evet doğru söyledin’ diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikleri hücum eden evham ve vesveselere karşı, mânevi bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda bütün duyguları, hasseleri, lâtifeleri o namazdan zevk ve hisselerini alırlar.

Yeryüzü MESCİDİ  çeşit çeşit ve muntazam hareketleriyle süsleyen o muazzam cemaatin, satırları andıran saflarının o güzel manzarası, İlahî bir fotoğrafla filme alınmaktadır.

Bir gül düşünelim. Yaprak yaprak ortasında simsiyah püskülcükler… Gonca halinde açılmış, ondan da tekrar gonca haline yapraklar açılıp kapanarak geçmekteler. Hep taze ve taptaze, kalan bu gül gibi şehir ve köylerin anası yani yerin göbeği olan Mekke’nin ortasında siyah peçeli Ka’be… İç içe daireler halinde dünyanın her tarafından saflar dizilmiş… Her an dünya üzerinde beş vakit eksik olmuyor… Bütün Müslümanlar içe doğru eğilen gül yaprakları gibi Ka’be’ye doğru yönelerek namazın o narin ve zarif hareketleri ile eğilip bükülüyorlar. Tasavvuru  hatta tahayyülü  bile doyumsuz bir haz veriyor.

[Abdullah Aymaz] 22.7.2019 [Samanyolu Haber]

İrâdenin Gücü [Mehmet Ali Şengül]

Her insanın dünü, bugünü ve istikbâliyle mutlaka alâkası vardır. Allah (cc), bir defâya mahsus olmak üzere, fırsat verip emânet buyurdukları şu misâfirhâne-i dünyâ da, ümitlerin canlı kalması, irâdelerin güçlü olması, ümitsizliğin yok edilmesi, kalblerin inşirahla dolup taşması oldukça önem  ifâde etmektedir.
   
Allah (cc), kâinatı ve insanı niçin yarattığını, gâye ve hedefinin ne olduğunu Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’da ve Efendimiz’in rehberliğinde açık ve net olarak bildirmiştir.
   
Yüce Allah, Hz.Adem’in (as) şahsında tevhid dini olan İslâm’ın ana esaslarını teşkil eden îman erkânının temelini atmış, bütün semâvî dinler de, bu îman hakîkatlerini esas alarak emr-i ilâhiye itaat ederek devam etmişlerdir. Kemâlini Efendimiz’de (sav) bulan İslâm dini, ilelebet kıyâmete kadar devam edecektir. Âl-i İmran sûresi 19.âyette; “Allah indinde din İslâm’dır“ buyurulmaktadır.
   
Mü’minler, Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda, ihlâs, samîmiyet, vefâ ve sadâkatle, derin bir muhâsebe ve şuurla, İslâm’ı hayatlarına mâl ederlerse; marziyyat-ı ilâhiyyeye ulaşmanın yanında, inâyet-i İlâhi imdada yetişir, ekstradan Allah’ın lütuflarına mazhar olurlar.
   
Mü’minler, îmanlarından aldıkları güçle, hayatlarını meşrû dâirede sürdürmeli, misafir bulundukları şu dünyâ hayatında, evrensel barışın gerçekleşmesi ve herkesin medenîce yaşama imkanına sâhip olmalarına katkıda bulunabilmek için, bütün imkanlarını seferber etmelidirler.
 
Müminler, hayatın her biriminde karşılıklı acıları ve sevinçleri beraber paylaşmalı, dayanışma ve yardımlaşma yoluyla huzur ve güven oluşturmalı, adâlet ve hukukun  yerleşmesi mevzûunda üzerlerine düşen sorumluluğu ve fedâkarlığı yerine getirmelidirler.
 
Mü’minlerin böyle bir fedâkarlıkta bulunmaları, aynı zamanda sevgi, şefkat ve merhametle muâmeleleri; rengi, dili, dini ve kültürü ne olursa olsun bütün insanlara insanca davranmaları, insanların birbirleriyle tanışmasını ve kaynaşmasını sağlayacaktır.
 
Kuru toprağı yağmur nasıl yeşertiyorsa, İslâmiyet de hayâtın her anında samîmiyetle uygulandığında o kişiye saâdet-i dareyn kazandıracağı gibi; liyâkati olan insanların gönül dünyâlarında, âile ve toplum yapılarında da, îman ve sevgi çiçeklerinin açtığı, ölü gönüllerin dirildiği görülecektir.
 
Böylesine iyi niyetle yola çıkan, ‘Allah’ı kullarına sevdirin‘ (Suyûti) diyen Nebiler Sultânı’nın (sav) rehberliğinde, kendini hizmete adayan gönül mimarlarının, Allah’ın emirlerine saygıda kusur etmeden, îmana muhtaç insanlara Allah’ı  sevdirmekten başka hiçbir beklentileri olmamıştır/olmayacaktır da.
 
Meşrû yaşama hakları başta olmak kaydıyla, ülkesine, milletine ve dünya barışına katkıda bulunmaktan, hizmet götürmekten başka hiçbir dertleri olmayan bu insanları, hayallerinden bile geçmeyen yalan, isnat ve iftirâlarla yok etme gayreti içinde bulunan zâlimler her dönemde olmuş, bugün de var yarında olacaktır.
 
Mü’minlere böylesine zulümle muâmele edenlere karşı, hüsn-ü zan ama  adem-i îtimad’la, tedbirli, temkinli ve dikkatli hareket etmeleri en doğal haklarıdır.
 
Bizler, atalarımızın malları ve canlarıyla büyük fedâkarlıklar göstererek, bizlere emânet ettikleri bu ülkenin sahibiyiz. Dedem cihan harplerine katılmış, 9-10 sene cephelerde kalmış, kulakları sıfır sağır olmuş, parmakları el ayasına kaynak olmuş durumdaydı. Vücudunda daha ne kadar yara vardı bilmiyorum.
 
Devlet kendisine, altın madalya ile maaş takdir etmiş. ‘Âhiret mükâfatını dünyâda almak istemem‘ deyip reddetmiş. Vefâtından sonra babaanneme maaş teklifi geldiğinde merhum babam; ‘Anne! babam almadı, sen de alma. Ben sana bakarım‘ demiş ve aldırtmamış.
 
İşte bu vatan evlâtları, kendi ülkesinin kanun ve mevzuatına itaat içinde, her vatandaş gibi okullarından mezun oluyor. Hiçbir adlî vak’ası ve suçu olmadığı halde, ömrünü vatanına, milletine adamış olmasına rağmen, ‘Sen bu ülkede yaşayamazsın, devlette vaziîfe alamazsın‘ diyerek, meşrû olan bütün hakları ellerinden alınarak, ‘terörist‘ yaftası ile iftirâ atılıyor. Ömrünü ilme, eğitime ve güzel ahlâka adamış bu insanlara, Allah’ın tanıdığı haklarını, hukuklarını ellerinden almaya kimin hakkı olabilir ki?
 
Ancak zâlimler tarafından -devlet gücünü kullanarak- memleketine, milletine hizmetten başka dertleri olmayan bu masum ve mağdur insanların meşrû olan hakları ellerinden alınıyor, ülkesinde yaşama hakkından mahrum ediliyorlar. İşte insanlara yapılan, Allah’ın hoşnut olmadığı bu tavır ve davranışlar zulümdür. Kur’an-ı Kerim’de; “Allah zâlimleri sevmez“ (Şûrâ sûresi, 40) buyruluyor.
 
Bir vatandaş olarak, milletin ve ülkenin huzurunu bozmadan, zulme zulümle mukâbelede bulunmadan, meşrû olan haklarını alabilmek için, kanunî haklarını -tabi ülkede kanun varsa- sonuna kadar kullanmak en doğal hakkıdır. Bu mevzûda başarılı olmaya, Allah’tan başka kimseden korkmadan kararlı olmaya, diklenmeden dik durmaya, geriye adım atmamaya ihtiyaç vardır.
 
Her ne kadar mağduriyetler yaşansa, çocuklar kadınlar, yaşlı hasta insanlar hapishânelerde zulme mâruz kalsalar da, servetlere el konsa, yuvalar darmadağın edilse de; “Allah’ın yarattığı her şey güzeldir“ (Secde sûresi, 7) âyetinin işâretiyle, hâdiselere bu mantıkla yaklaşıp şikâyet edilmemeli ve kaderi tenkide yaklaşılmamalıdır. Hz.Üstad bu âyeti; ‘Ya bizzat güzeldir, yada neticeleri itibâriyle güzeldir‘ veciz ifâdeleriyle tefsir buyurmuşlardır.
 
İnsan vücûdunda ve kâinatta, gece- gündüz, acı- tatlı, kadın- erkek gibi birbirine zıt kâbiliyetler ve hâdiseler vardır. Her ikisine de, bu dünya pazarında ihtiyaç vardır. İnat, hakta sebat içindir. Burada kullanıldığı zaman çok büyük kazançlar elde edilir. Aksi ise, kaybettirir.
 
İnsan, sâhip olduğu bütün maddî mânevî duygu ve uzuvlarını, âhiret pazarı olan dünyâda, helâl dâirede sermâye yapmazsa kaybeder. Allah (cc), bunları yaratıp insana emânet ettiğine göre, helâl dâirede kullanma ve âhiret hayâtını kazanma esas olmalıdır. Böyle olursa, hem rızâyı-ı ilâhiyi, hem âhireti kazanma imkânı olur.
   
Hz.Mevlâna’nın; ‘Su gemiyi yüzdürür. Ama aynı su, geminin içine girerse onu batırır‘ ifâdeleri çok önemlidir. Aynı gemide gidiyoruz. Batarsa birlikte batarız. Amacımız gemiyi batırmak değil, yüzdürmek ve insanları kurtarmak olmalıdır. Zâten aslî vazifemiz yangından insan kurtarmak değil midir?
 
Dünyâya ve onun gayr-i meşrû lezzet ve güzelliklerine kalbimizi kaptırır isek, o bizi batırır, kaybederiz. Yolumuz Hz.İbrâhim (as) ve Hz.Muhammed‘in (sav) yoludur. Bu yol hıllettir. Yâni, kardeşlik ve î’sar yoludur. Kardeşlerini nefsine tercih yoludur.
 
Rabbimize sözümüz var. İncinsek de incitmeyeceğiz. Her şeye rağmen sabredip, hak bildiğimiz bu yoldan dönmeyeceğiz. Bu dâvâya engel olanlar, onlara yardım edenler, kin, nefret duyup buğzedenler, dünyâda olmasa bile âhirette bin nedâmet duyup pişman olacaklardır. Ama ne çare..
 
Kimseye küskün değiliz, düşman değiliz, yerimizdeyiz. Ama acıyoruz, âhiret hayâtını dünyâya satanlara. Liyâkatı olanlara hidâyet diliyoruz. Küfr-ü inâdî ve zâlim olanlara Allah’tan daha şefkatli ve merhametli olmaya hakkımız yok, olamayız da. Onları Rahman ve Rahîm Allah’a havâle ediyor, Firavun’un sarayını karınca ile yok eden Âdil-I Mutlak Rabbimiz’e dayanıp güveniyoruz. Vesselam..

[Mehmet Ali Şengül] 22.7.2019 [Samanyolu Haber]

Psikolojik harekat ürünü törenler [Ali Emir Pakkan]

Geçen bir haberin başlığı şu idi: 15 Temmuz mağdurları için toplanan paralar ne oldu? Cevap yok. Ama bakın 27 Mayıs mağdurları için toplanan yardımlar “alyans evleri” ne girmişti. Subaylar, bu evleri, yıllarca lojman olarak kullandı.

15 Temmuz’un yıldönümündeki kutlamalarla, 27 Mayıs kutlamaları arasında da benzerlikler çok!

27 Mayısçıların “hürriyet şehitleri” vardı. Olaylarda hayatını kaybeden 3 kişi için yüzbinleri sokağa döktüler. İsimleri meydanlara verildi. Devlet töreni ile devlet mezarlığına gömüldüler. Ancak sonra anlaşıldı ki ölenlerden biri tankın altında kalmış, diğeri yerde seken bir kurşuna kurban gitmişti. Cenazeleri aranan ve öldürüldüğü söylenen “şehitler” ise hiç bir zaman bulunamadı.
Çünkü iddialar bir yalandan ibaretti.

27 Mayıs’ın ordu içindeki bir çetenin işi olduğu yıllar sonra anlaşılınca bakın neler yaşandı?

20 yıl hürriyet ve anayasa bayramı olarak kutlanan 27 Mayıs, bayram olmaktan çıkarıldı. “Hürriyet şehitleri”nin adları tabelalardan söküldü ve sessizce cenazeleri Anıtkabir’den başka mezarlıklara nakledildi!

Bütün darbeciler, gerçeklerin üzerini örtmeye çalıştı. Kitlelerin yalanlara inanmaları için yıldönümlerini de kullanıldı.

27 Mayısçılar 27 Mayıs darbesinin tartışılmasını çıkardıkları bir kanunla yasaklamışlardı. 15 Temmuzcular özgür medyayı yok ederek sorunu çözdüler.

Ama gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu bulunuyor. 15 Temmuz yalanları da bir gün ortaya çıkacak. 251 kişinin kimler tarafından nasıl öldürüldüğü öğrenilecek! Psikolojik harekat ürünü yıldönümü kutlamalarına ise son verilecek!

Köprüde erleri linç edenler, askeri öğrencilerin boğazını kesenler kimdi? Görevi nereden aldılar?

[Ali Emir Pakkan] 22.7.2019 [Samanyolu Haber]

Interpol, AKP’nin 500 civarı ‘kırmızı bülten’ talebini reddetti: “Dayanaksız ve mensetten uzak”

Uluslararası Polis Teşkilatı (Interpol), AKP iktidarı yönetimindeki Adalet Bakanlığı tarafından yapılan ‘kırmızı bülten’ başvuruları tek tek reddediyor. Son dönemde İnterpol’e 500 civarı başvuru yapan Adalet Bakanlığı’nın talepleri, ‘dayanaksız ve mesnetten uzak’ gerekçesiyle kabul edilmedi.

Son olarak İnterpol, Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) eski lideri Salih Müslim’i kırmızı bültenle arananlar listesinden çıkardı. Müslüm hakkında Ankara Kızılay’da 2016’da düzenlenen saldırının ardından açılan dava kapsamında kırmızı bülten çıkarılmıştı.

Müslim hakkındaki arama kararının sadece bu dava kapsamında olması nedeniyle eski PYD eş başkanının INTERPOL tarafından arananlar listesinden çıkartıldığı ifade ediliyor. Buna göre, diğer PKK üyeleri hakkındaki davaların sürmesi nedeniyle INTERPOL araması kararları hâlâ yürürlükte.

Kızılay davasında yargılama sürerken 144 kişinin dosyası ayırılarak, kırmızı bülten talebiyle, INTERPOL’e gönderilmişti. Müslüm’le birlikte diğer PKK yöneticilerinin de aralarında bulunduğu sanıklar hakkında önce kırmızı bültenle arama kararı çıkarıldı. Ancak INTERPOL bir süre sonra kırmızı bülteni iptal etti.

Amerika’nın Sesi’ne göre ise diğer yandan İNTERPOL bu sırada yapılan 352 kişi hakkındaki başvuruları da yu da işleme sokmadan reddetti.

‘İnterpol Türkiye’nin talepleri dayanaksız ve mensetten uzak buluyor’

Bu durumu değerlendiren Ankara Kızılay saldırısı davası avukatlarından Mahmut Vefa, INTERPOL’un Türkiye’nin taleplerini ciddiye almadığını söyledi. Vefa, “İnterpol merkezi artık Türkiye’nin gönderdiği kırmızı bülten taleplerini çok ciddiye almıyor, dayanaksız ve mesnetten uzak buluyor. Türkiye uluslararası hukuk açısından büyük bir handikapın içerisinde, bu Türkiye açısından utanç verici. Bu konularda daha hukuki çerçeve içerisinde kalınmalı. Her siyasi muhalifin ya da farklı siyasi görüşteki insanların kırmızı bültenle aranması taleplerinin, uluslararası hukuk kurallarına dayandırılması gerekiyor. Türkiye keyfi bir şekilde davranıyor, hukuk kurallarına dikkat etmeden başvuruyor. Bu nedenle INTERPOL Türkiye’nin başvurularının büyük çoğunluğunu reddediyor. Son gelen yazıya göre 500 civarında başvuru reddedilmiş durumda. Türkiye’nin terörist olarak gördüğü çok sayıda kişinin uluslararası hukuk ve siyaset açısından terörist görülmediklerini, terörist aktivite içinde olmadıkları gösteren bir kanıttır” dedi.

İnterpol’un sayfasında sadece Mehmet Aydın ve kardeşi görünüyor

Diğer yandan Interpol’ün sitesinde Türkiye hükümetinin talebi üzerine kırmızı bültenle arananan sadece iki kişi görünüyor. Bu kişiler Çiftlik Bank’ın kurucusu Mehmet Aydın ve ağabeyi Fatih Aydın.

[TR724] 22.7.2019

Kutuplara yakın bölgede namaz vakitleri [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Beş vakit namaz farz kılındıktan sonra Hz. Cebrail, Peygamber Efendimize gelerek namazın hangi vakitlerde kılınacağını öğretmiştir. Üst üste iki gün Allah Resûlü’ne imamlık yaparak beş vakit namazı kıldırmıştır. İlk gün bütün namazları ilk vakitlerinde, ikinci gün ise son vakitlerinde kıldırmış ve sonrasında da namaz vakitlerinin bu ikisi arasında olduğunu ifade etmiştir (Tirmizi, Salat, 1/149; Ebû Dâvud, Salat 2/393). Söz konusu hadislerden hareket eden fakihler de namaz vakitlerini bütün detaylarıyla açıklamış, her bir namaz vaktinin ne zaman başlayıp ne zaman sona ereceğini izah etmişlerdir.

Ne var ki söz konusu hükümler, gece ve gündüzün normal şekilde meydana geldiği yerler hakkında geçerlidir. Kutuplarda veya kutuplara yakın bölgelerde ise gece ve gündüzün deveranı değişmektedir. Kutuplara yaklaştıkça gece ve gündüzlerin süresi uzamakta ve dolayısıyla bir gün içerisinde namaz vakitlerinin hepsi girmemektedir.

Bu tür yerlerde Müslümanların namazlarını nasıl kılacakları meselesi ilk dönemlerden itibaren fakihlerin üzerinde durduğu bir konu olmuştur. Günümüzde bu tür bölgelerde çok sayıda Müslüman yaşadığı için, meselenin hükmü de sık sık gündeme gelmektedir. Bu sebeple bu yazımızda bazı namaz vakitlerinin girmediği yerlerdeki Müslümanların nasıl amel etmeleri gerektiğini ele almaya çalışacağız.

NAMAZIN İLLİYETİ VAKİT Mİ, İLAHİ EMİR Mİ?

Detaya ait bir kısım içtihatları bir kenara bırakacak olursak temel itibarıyla konuyla ilgili iki temel görüş ileri sürülmüştür. Birinci görüşe göre namaz vakitleri namazların sebebidir. Vaktin girmediği durumlarda sebep de ortadan kalkmış olur. Sebep olmayınca da ona terettüp eden sonuç olmaz. Yani namazların farziyeti düşer. Bunu abdest uzuvlarından bir kısmı olmayan kimseye benzetmişlerdir. Nasıl ki mesela bir kolu olmayan kimsenin bu kolunu yıkama farziyeti düşerse, aynen bunun gibi vakti mevcut olmayan namazların mükellefiyetinin de düşeceğini söylemişlerdir.

Fakat çoğunluk ulema, namazın asıl sebebinin ilahî hitap olduğunu ileri sürerek bu görüşe itiraz etmiştir. Bu görüşte olan fakihlere göre vakitler, namazın asıl sebebi/illeti olamaz. Bilakis vakitler, namazların ne zaman kılınacağını tayin etme adına birer “alamet”ten ibarettir.

Tercihe şayan olan görüş de budur. Zira namaz, vakit girdiği için değil, Allah emrettiği için farz olmuştur. Vakitler bu farzların düzenli bir şekilde eda edilmesi adına birer vesileden ibarettir. Bu vesileler ortadan kalksa bile, fukahanın da ortaya koyduğu üzere başka vesilelerin bulunması mümkündür.

Ayrıca namaz, İslâm’ın esasını ve bütün ibadetlerin özünü oluşturur. Aynı zamanda o, Allah’a karşı en büyük şükür vesilesidir. Bu konuda içtihat farklılığı olsa bile, böyle önemli bir ibadetin feyzinden mahrum kalmama adına ihtiyat ve temkine uygun olan içtihadı tercih etmek, yani vakti girmeyen namazları da eda etmek gerekir. Zira İslam uleması ibadetlerde ihtiyat ve temkinin asıl olduğunu vurgulamışlardır.

TEKLİFİ HÜKÜMLER, VAZ’İ HÜKÜMLER

Öte yandan namaz, teknik ifadesiyle teklifî hükümlerden, vakit ise vaz’î hükümlerdendir. En basit ifadesiyle teklifi hükümler, mü’minlere belirli fiillerin yapılmasını veya terk edilmesini emreder, yani onlara yerine getirmeleri gereken bir kısım mükellefiyetler yükler. Vaz’î hükümler ise teklifî hükümlerin uygulanması esnasında ortaya çıkar; bazen onlar için sebep olur, bazen şartlar koyar, bazen de söz konusu hükümlerin mânilerini belirler.

Bu yönüyle asıl olan teklifi hükümlerdir. Dolayısıyla bu hükümlerin uygulanması adına bir yol bulunduğu sürece, terk edilmeleri doğru olmaz. Nitekim bazı ruhsatlara bakıldığında, gerekli olan sebep ve şartların bulunmadığı bazı durumlarda dahi teklifi hükümlerin yerine getirildiği görülür. Mesela abdest, namazın şartıdır. Fakat su bulunamadığı durumlarda teyemmüm ile bu şart yerine gelir.

Aynı şekilde vakitler namazların sebepleridir. Fakat İslam, bazı şartlarda namazların cem edilmesine cevaz vermiştir. Cem’de ise namazlardan birisi kendi vaktinin dışında kılınmaktadır. Demek ki “sebep olmayınca, müsebbep de (sonuç) olmaz” hükmü mutlak değildir. Bunun bir kısım istisnaları bulunmaktadır.

‘NAMAZ VAKİTLERİNİ TAKDİR EDERSİNİZ’

Kutuplara yakın yerlerde yaşayan insanların, vakti girmese dahi namazlarını kılmaları gerektiğini ifade ettik. Peki, onlar namaz vakitlerini nasıl tespit edeceklerdir. Esasında Allah Resûlü (s.a.s) Deccal’ı anlattığı şu hadis-i şeriflerinde, bir taraftan namaz vakitlerinin normal olmadığı yerlerdeki insanların namazlarını tam olarak kılmaları gerektiğine işaret etmiş, diğer yandan da bunun nasıl yapılacağını talim buyurmuştur.

Efendimiz (s.a.s) söz konusu hadislerinde Deccal’ın bir gününün bir yıl, diğer gününün bir ay ve başka bir gününün ise bir hafta kadar uzun olacağını ifade etmiştir. Bunun üzerine sahabeler, bu uzun günlerde bir günlük namazın yeterli olup olmayacağını sormuşlar, Allah Resûlü de, “Hayır bir günlük namaz yeterli olmaz. Namaz vakitlerini takdir edersiniz (namazlarınızı hesaplayarak kılarsınız.)” buyurmuştur (Müslim, Kitabû’l-fiten 20).

Esasında bu hadis-i şerif, namaz vakitlerinin normal olmadığı yerlerde yaşayan insanların ne yapmaları gerektiğine işaret etmektedir. Bu da namazları takdir ederek, yani normal günlerdeki vakitlere kıyas ederek kılmaktır.

EN YAKIN YERİN NAMAZ VAKTİ

Peki, namaz vakitlerinin tam girmediği yerlerde oturan kimseler, nerenin namaz vakitlerini ölçü alacaklardır? Bu konuda görüş beyan edenler, bu tür kimselerin kendilerine en yakın olan normal vakitli yerlere göre namazlarını kılmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Dolayısıyla herhangi bir yerde eğer namaz vakitlerinden bir veya birkaçı girmiyor veya tam olarak belirlenemiyorsa, yapılması gereken, beş vaktin mevcut olduğu en yakın bölgenin takvimine uyarak namazların kılınmasıdır.

Elbette tek tek fertlerin böyle bir hesaplama yapmaları kolay olmayacaktır. Dolayısıyla onlara düşen vazife, bulundukları ülkelerdeki itimat ettikleri dinî otoritelerin tespit ettikleri namaz vakitlerine göre ibadetlerini eda etmektir.

Bu konuda bir içtihada bağlı kalarak namaz ibadetini eda ettikten sonra, mükellefler kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş olurlar. Dolayısıyla, “Acaba tâbi olduğum takvim/vakit doğru mudur?” şeklinde bir endişeye de mahal kalmamış olur. Zira içtihadî meselelerde tek doğru yoktur. Önemli olan itimat edilen bir müçtehidin veya dinî otoritenin görüşüne ittiba ederek ibadetlerin yerine getirilmesidir.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 22.7.2019 [TR724]

Jübile de jübilesini çoktan yaptı [Hasan Cücük]

Fransızca bir kelime olan ‘jübile’nin Türkçe anlamı, “Bir sanatçı veya sporcunun, aktif meslek yaşamının sonlandırması nedeniyle, düzenlediği ya da düzenlenen programlar” olarak tarif edilmişti. Türk futbolunda Temmuz ve Ağustos ayları sadece sezon öncesi hazırlık dönemi değil, futbolu bırakan oyuncular içinde jübile tarihleriydi. Ancak bu gelenek 2000’li yılların başından itibaren unutulmaya yüz tuttu.

Yılarca takımının formasını başarıyla terleten oyuncusuna vefanın adıydı jübile. Maçın tüm gelirleri futbola veda eden oyuncuya kalırdı. Jübile bir anlamda aktif kariyerini noktalayan oyuncunun son transferi olurdu. Jübile geleneği artık tarihin tozlu sayfalarında kaldı. Seyircinin ilgisini çekmiyor, kulüpler sıcak bakmıyor, futbolcular ise veda zamanına kadar yeterince para kazandığı için fazla önemsemiyor. Jübile artık sahalarda ender görülen hareketler arasında.

FUTBOL DAHA ENDÜSTRİ OLMAMIŞKEN

Futbolun bir endüstriye dönüşmediği dönemde futbolcular astronomik ücretlere imza atmazdı. Elbette toplumun geneline göre daha fazla kazanırlardı ama bugüne kıyasla kazandıkları devede kulak kalırdı. Şimdi sıradan bir oyuncu milyon kazanırken, o dönemin yıldız oyuncuları bu rakamı rüyasında bile göremezdi. Jübile geleneği vefa kadar futbola veda eden oyuncuya maddi katkı amaçlıydı. Biletler özel ücretlerden satılırdı. Sezonun bitimiyle kramponlarını çıkaran oyuncuya, kulübü anlı-şanlı bir jübile sözü verir, oyuncu da biletleri düğün davetiyesi gibi tanınmış isimlere birer birer “özel ücretler” karşılığı dağıtırdı.

Jübile maçları tam bir şov gösterisine sahne olurdu. Maç öncesi sahne alan sanatçılar tribünleri coştururdu. Sonra sahaya futbolun efsane isimleri gösteri maçı için çıkardı. Futbola veda edecek oyuncu maça genelde kaptan olarak başlar, son kez formasını giyip çıktığı maçın başlarında arkadaşlarının omuzlarında sahayı terk edip kariyerine son noktayı koyardı. Seyirci ise tribünlere akın eder, hem yıllarca takımı için ter döken oyuncuya vefasını gösterir, hem de sezon öncesi takımının son durumunu görürdü.

Jübilenin revaçta olduğu yıllar, aynı zamanda takımlarla özdeşleşmiş oyuncuların dönemiydi. Futbolcular kariyerleri boyunca bir elin parmaklarını geçmeyecek takımda oynardı. Futbola başladığı takımda bırakanların sayısı hiç de azımsanmayacak kadardı. Şimdilerde bu tür oyuncuları bulmak neredeyse imkansız. Paranın forma aşkına galip geldiği, futbolun artık bir endüstri olduğu dönemi yaşıyoruz. Vefa çift taraflıydı. Sadece oyuncu değil, kulüp de vefalıydı. Yıllarca takımı için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan oyuncusunu kolay kolay bırakmazdı. Şimdi iyi bir teklif geldiğinde kulüplerin satmaya oyuncu yok. Kısaca para konuşunca, vefa toz duman oluyor.

Yine o dönemde 30-31 yaşına gelen oyuncu için artık yaşlandı gözüyle bakılırdı. 33-34 yaşına kadar oynayan oyuncu bulmanın zor olduğu dönemdi. Sahaların fiziki yapısı, antrenman teknikleri, spor aletleri günümüz kadar gelişmediği için oyuncular fiziksel olarak daha erken yaşlarda yıpranırdı. Şimdilerde 40 yaşına kadar oynayan oyuncu görmek artık sıradan. Normal futbolu bırakma yaşı 35 civarında. İşte daha hayatın başı sayılacak bir yaşta yeşil sahalardan kopan oyunculara maddi ve manevi desteğin bir başka adıydı jübile.

EFSANELER, EFSANE JÜBİLELER

2000’li yıllarda Türk futboluna damga vuran efsane oyunculardan tamamına yakını jübilesiz futbola veda etti. Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Arif Erdem, Rüştü Rençber, Hami Mandrılalı, Ogün Temizkanoğlu, Ümit Davala, Okan Buruk, Hasan Şaş, Alpay Özalan gibi efsaneler kariyerlerini jübile yapamadan noktaladı.

Revaçta olduğu dönemde unutulmaz jübile maçları vardı. En unutulmaz maçlardan birine Türk futbolunun Taçsız Kralı Metin Oktay imza atmıştı. Galatasaray efsanesinin son maçında karşı tarafta ezeli rakibi Fenerbahçe bulunuyordu. Metin Oktay 1968-69 sezonundaki bu jübile maçında Fenerbahçe ile karşılaşmak istediğinde, dönemin Fenerbahçe yöneticisi Eşref Aydın’ın bu isteğe cevabı şu şekildeydi: “Tek bir şartım var. Fenerbahçe kulübü ve taraftarı her zaman sana hayrandı. 10 dakikalığına da olsa Fenerbahçe formasını giyer misin?” Metin Oktay, Fenerbahçeli yöneticinin bu isteğine “Şeref duyarım” cevabını verecekti. Jübile maçında Metin Oktay ile Can Bartu formalarını değiştirdi. 10 dakikalığına Metin Oktay Fenerbahçe, Can Bartu ise Galatasaray forması ile mücadele etti. Böylece Taçsız Kral’ın 17 yıllık futbol kariyerinin bir 10 dakikası ezeli rakibi Fenerbahçe formasıyla geçmiş oldu.

Fenerbahçe’nin efsanesi Can Bartu da hiçbir futbolcuya nasip olmayan bir jübileye imza atmıştı. Bartu Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi. Sporun iki ayrı dalında jübile yapan ilk Türk sporcusu unvanı Bartu’ya aittir. Fenerbahçeli yıldız sporcu en az futbol kadar basketbolda kabiliyetliydi ve iki alanda da Milli Takım formasını giymişti. Sarı lacivertli takımın unutulmaz oyuncusu jübilesine, Spor ve Sergi Sarayı’nda başladı, İnönü Stadı’nın balçık tarlasını andıran sahasında sonlandırdı. Bartu basketbola ait jübilesinde tam yirmi sayı atmıştı. Futbol karşılaşmasında ise iki gol atıp, kariyerine noktayı koydu.

15 yıl Galatasaray formasını giyen İmparator Fatih Terim’in jübilesiyse havada başladı, Fenerbahçe Stadı’nın zemininde devam etti. Fenerbahçe eski başkanlarından Ali Şen’e ait bir helikopterle havalanan Terim’in stada inişi görkemli olduğu kadar tehlikeliydi de. Helikopterin iniş sırasında yerdeki insanları korkutan rüzgar etkinliği, saha kenarındaki bir çok spor muhabirini de korku dolu anlar yaşatmıştı.

[Hasan Cücük] 22.7.2019 [TR724]

Türkiye bir daha eski Türkiye olmayabilir [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bugün demokrasi, refah ve insani gelişmişlik perspektiflerinden değerlendirildiğinde, dünyadaki 200’e yakın devlet içerisinde en gelişmiş olanları, liberal demokratik özelliklere göre yönetilen devletlerdir. Bu tür devletler, aralarındaki sistemsel farklılıklara karşın bazı ortak özelliklere sahiptirler. Bunlar arasında anayasal geleneksel (Britanya) veya yazılı (ABD, Kanada, İsveç, Almanya vb.) temel düzen, kontrol ve denge mekanizmaları ile donatılmış bir kurumsallık, özgür, adil ve düzenli seçimler, birey hak ve özgürlüklerinin sağlanmış ve garanti altına alınmış olması gibi özellikler en dikkat çekici ortak özelliklerdir. Hukukun üstünlüğü ilkesi bu devletlerin birincil ilkesidir. Hukuk önünde herkes eşittir. Buna iktidardaki partiler ve liderler de dâhildir. Hiç kimse hukukun üzerinde olamaz. Bu ilkenin vazgeçilmez koşulu bağımsız mahkemelerdir. Yargıç dokunulmazlığı ve siyasi karar alıcılardan (yürütmeden) bağımsız bir yargı erki, hukukun üstünlüğü ilkesinin temelini oluşturur. Bu ancak güçler ayrılığı (ya da kuvvetler ayrılığı veya erkler ayrılığı) ile sağlanabilir. En basit ifadesiyle, devlet denilen kurumu oluşturan üç önemli güç (kuvvet veya erk) vardır.

Bunlardan birincisi siyasi karar alıcı güç veya yürütme, yasa yapıcı güç veya yasama ile adaleti sağlayıcı güç yani yargıdır. Yürütmenin emrinde ordu ve bürokrasi vardır ve bu nedenle devletin zor kullanma yetkisini geniş olarak kullanabilen güç, yürütmedir. Bu nedenle yasama ve yargı, yürütmenin etkisine açık halde olmamalıdır. Bunun sağlanması için yürütmenin kanunlara göre hareket etmesi gerekir. Fakat bu nasıl başarılacaktır? İşte bu noktada güçler ayrılığı devreye girer. Yürütme organı (hükümet; genellikle başbakan veya başkan) yargıçların ve savcıların atanmasından özlük haklarına, görev yerlerinden meslek ilkelerine kadar en geniş çaplı olarak hiçbir konuda yargı erkinin alanına girecek müdahalelerde bulunamaz. Eğer herhangi bir sistemde yürütme (hükümet) yargının (mahkemelerin, yargıçların, savcıların, avukatların) üzerinde belirleyiciyse, o siyasal sistemin yukarıda ele aldığım liberal demokrasi olması olanaksızdır.

NEDEN LİBERAL DEMOKRASİ?

Liberal demokrasinin uygulandığı ülkeler mükemmel değiller. Elbette onların da birçok sorunu bulunuyor. Dünya gündemine kısa bir göz gezdirmeyle bu tür devletlerin akut ve kronik birçok hastalığının örneklerini görmek mümkün. Göçmenlere ilişkin konular, çevre sorunları, güç mücadeleleri, ırkçılık ve aşırı milliyetçilik gibi birçok sorun, birbirinden farklı düzeylerde liberal demokratik devletlerde gözlemlenebilir.

Liberal demokratik devletler, yukarıda değinildiği gibi birbirinden farklı siyasal sistemlerle yönetiliyorlar. Kimi başkanlık sistemi, kimi parlamenter sistem; kimi cumhuriyet, kimi meşruti monarşi türü yönetimlere sahip olan liberal demokrasilerde, siyasi sistemin organizasyon şeklinden çok, genel ilkeleri daha önemlidir. Örneğin ABD federal bir cumhuriyet ve başkanlık sistemi olarak, Birleşik Krallık (İngiltere veya Britanya) meşruti monarşik gevşek üniter ve parlamenter demokratik bir devlet olarak, Almanya federal bir cumhuriyet ve parlamenter demokratik sistem olarak, aynı liberal devlet felsefesine göre işlemektedir. Diğer bir ifadeyle, liberal demokratik devletlerin aynı “siyasi sistemler kulübü” içerisinde kategorize edilmelerinin nedeni, siyasi sistemleri değil, genel yönetimsel ilkelerdir. Bu ilkelerin ana hatlarını yazının girişinde paylaşmıştım.

Yine hatırlatayım: yazılı veya geleneksel-teamülsel anayasa (devletin nasıl işleyeceğinin herkesçe biliniyor olması), kontrol ve denge mekanizmaları ile donatılmış olmaları, bunu sağlamak için güçler ayrılığını sağlamış olmaları, temel birey hak ve özgürlüklerini vatandaşlarına sağlamış olmaları, özgür ve adil seçimlerle iktidarın el değiştirmesi gibi ilkeler.

Tüm bu ilkelerin esas amacı, bireyi merkeze almak ve onun güvenliğini ve özgürlüğünü sağlamaktır. Bireyin özgürlüğü esastır. Devlet, bireyi (vatandaşını) en başta kendisinden (yani devletten) korumak zorundadır. Çünkü devlet yönetiminde liberal demokratik ilkelere göre hareket edilmezse, devlet bir tirana dönüşür. Baskı aracı olarak kullanılır. Belli bir grubun veya zümrenin kendileri dışında kalan insanları baskı altına almasına hizmet eder. Onları farklı nedenlerle ötekileştirir. Keyfi uygulamalarda bulunur; yani yasaların dışına taşarak yönetir. Böyle sistemlerde hiç kimse güvende olamaz. Dolayısıyla, liberal demokratik sistemle yönetilmekte olan devletler dışında var olan siyasal sistemler, yukarıda bazılarını saydığım liberal demokrasi ilkelerinin bazılarını uygulamamakla, kendilerine ekstra bir güç alanı oluşturur. Bu genellikle yürütme tarafından yapılır. Çünkü yine daha önce değindiğim üzere, yürütme bürokratik devlet aparatını kontrol etmektedir. Ordudan polise, istihbarattan diplomasiye, maliyeden bürokrasiye, operasyonel tüm güç yürütmededir. Bazı koşullarda yürütme liberal demokratik değerlerle çelişen uygulamalarla, yasa yapma (yasama) gücünü de, yargılama (yargı) gücünü de endirekt veya direkt olarak kontrol edebilir. Bu tür bir rejime otoriter veya yarı otoriter (hibrit) rejimler denir. Otoriter ve yarı otoriter rejimlerde insan hakları ihlalleri düzenli olarak gerçekleşir. Bu tür rejimlerin yöneticileri (siyasi karar alıcıları) çoğu zaman fiilen yasaların üzerindedirler. Herkes için geçerli olan yasalar, otoriter veya yarı otoriter rejimlerin yöneticilerine uygulanmaz. Dahası, mevcut anayasal düzen ile yasal mevzuat (var olan tüm kanunlar ve yönetmelikler), otoriter ve yarı otoriter rejimlerin yöneticileri için bir yönetim çerçevesi teşkil etmez.

Başka bir ifadeyle, bu tür rejimlerde kanunlar tarafından suç sayılmayan davranışlar, keyfi olarak (iktidar sahiplerinin çıkarlarına göre) suç sayılabilir, hatta bu uygulama geriye doğru yürütülerek yapılabilir. Ayrıca, kanunlar tarafından suç sayılan davranışlarda bulunanlar eğer iktidar sahipleriyse, çoğu zaman yasal bir müeyyide (yaptırım) ile karşılaşmazlar. Dediğim gibi, çünkü yasaların üzerindedirler. Yasalar önünde eşitlik denilen liberal demokrasi ilkesi bu tür rejimlerde sadece kâğıt üzerindedir.

‘GÜÇLÜ DEVLET’ YETERLİ Mİ?

Genel olarak dünya üzerindeki devletleri iki ana grup altında toplayabiliriz. Liberal demokratik ilkelere göre yönetilen devletler ve otoriter/yarı otoriter devletler. Seçimlerin formel olarak uygulanıyor olması, bu tasnifi yaparkenki tek kıstas olamaz. Zira yukarıda saydığım liberal demokratik ilkeler, salt seçimleri sağlamakla elde edilemiyor. Bilakis, örneğin eğer bir ülkede temel insan hak ve özgürlükleri sağlanmamışsa, seçimler kolaylıkla çoğunluk diktasına kapıyı aralayabiliyor. Ya da formel olarak seçimlerin olduğu bir ülkede eğer siyasi rekabet koşulları sağlanmamışsa, tek bir parti mesela kitle iletişim olanaklarını çok büyük bir oranda tek başına kontrol etmekteyse, diğer siyasi partilerin seçimlerde başarı göstermeleri çok güç oluyor. Bundan dolayı “seçimler” ilkesinin başına “adil” ve “özgür” sıfatlarını getiriyoruz. Bir seçimin adil ve özgür olabilmesi için, örneğin hapishanede milletvekillerinin olmaması, belediye başkanlarının keyfi biçimde görevden alınamaması, düşüncelerinden dolayı insanların kovuşturmaya tabi tutulmamaları vs. gerekiyor. Bu nedenle, adil ve özgür olmaksızın seçimlerin var olması, bir ülkenin liberal demokratik bir devlet olması için yeterli görülmüyor.

Karıştırılan bir diğer husus, devletlerin gücüyle ilgili; devletler liberal demokratik ilkelerle yönetilmeden de “güçlü” olabilir. Bu bağlamda ister istemez güç nedir diye sormak gerekiyor. Bir devletin ordusu ya da ekonomisi çok güçlü olabilir. Mesela Rusya’nın güçlü ordusu veya Çin’in güçlü ekonomisi var deniliyor. Bireyin koşullarını dikkate almayan her türlü güç hesabı, aldatıcıdır. Mesela Çin’in ekonomisi güçlüdür, ancak güçler ayrılığı veya birey hak ve özgürlükleri garanti altında değildir. Çin devleti ağır insan hakları ihlallerinde bulunuyor. Ayrıca güçlü ekonomisini birey başına düşen ölçekte ele aldığınızda, liberal demokratik tüm devletlerin çok altında bir kişi başı düşen gayrı safi milli hâsıla ile karşılaşıyorsunuz. Yani, Çin güçlü, ama kişi bazında yaşam koşulları liberal demokrasilerin 1/10’i kadar. Veya Rusya, aynı şekilde askeri açıdan çok güçlü; konvansiyonel ordusu, nükleer savaş başlığı taşıyan roketleri, askeri ürünleri, vs. açısından baktığınızda, örneğin Danimarka veya İrlanda gibi ülkelere oranla yüzlerce kat güce sahip.

Bu, Rusya’daki sağlık veya eğitim koşullarının, kişi başı gelirin, çevresel koşulların vs. Danimarka ve İrlanda’dan bir asır geride olması gerçeğini çok fazla etkilemiyor. Çin veya Rusya gibi örnekler, gücün mutlaka vatandaşlarının yaşam koşulları, mutluluğu, sağlık imkânları, eğitim olanakları, ortalama yaşam beklentisi, temiz çevre gibi anlamlara gelmediğini gösteriyor. Çin ve Rusya gazetecileri hapseden, muhalifleri susturan, basını sansürleyen, yasalarda çifte standart yapan, ülkedeki bazı etnik grupların baskı altına alındığı ve asimile edilmeye çalışıldığı ceberut rejimler. Liberal demokratik değerlerin uygulandığı gelişmiş devletler Çin kadar büyük ekonomiye veya kıtalararası balistik nükleer silahlara sahip değiller belki, ama her yıl milyonlarca insan bu türden ülkelere göç etmeye ve kendisine daha iyi yaşam koşulları sağlamaya çalışıyor. Bu insanların çok büyük bir bölümü de Çin ve Rusya vatandaşları.

‘BATI LİGİ’ NEDEN ÖNEMLİ?

Liberal demokratik rejimlerle yönetilen onlarca ülke var. Bu ülkeler İkinci Dünya Savaşı sonrasında NAZİ kıyımı gibi faciaların önüne geçmek ve ceberut Sovyetler Birliği’nin işgalinden korunmak NATO savunma paktını kurdular. Kıta Avrupa’sına ABD tarafından Marshall Yardımı ve Truman Doktrini çerçevesinde ekonomik yardımlar yapıldı. Bu sayede savaşta ekonomisi çöken Avrupalı devletlerin toparlanması sağlandı. Türkiye de – savaşa girmemiş olmasına karşın – bu gruptaydı. 1945 sonrası Sovyetler Boğazlar bölgesini ve doğu Türkiye topraklarının bir bölümünü ele geçirmek istiyordu. Batı kulübüne girerek Türkiye hem toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını korudu, hem de ekonomik ve siyasi bakımdan iki adım ileri bir adım geri olarak da olsa standartlarını yükseltti. 1945 sonrasında Türkiye liberal demokratik değerleri ilke olarak benimsedi. Fakat hiçbir zaman tam olarak uygulayamadı. Avrupa bütünleşmesi çerçevesinde 1960’lardan 2004’e dek sürekli Avrupa standartlarında bir demokrasiye ve ekonomiye sahip olmaya çabaladı. Yer aldığı “lig” Batılı liberal demokratik ülkeler ligiydi. Bu süre zarfında NATO’nun güneydoğu kanadını savunmada kilit bir rol üstlendi. Bu rol, Batılı ülkelerin Türkiye’nin kronik insan ve azınlık hakları sorunlarına anlayışlı yaklaşmasını sağladı.

Dahası Türkiye siyasi elitleri daima Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olan bir devletin elitleri olmanın kompleksini taşıdı. Bir taraftan 1900’lerden beri çağdaşlaşmayı (veya modernleşmeyi) Batılılaşmak olarak algılayan Türk siyasi elitleri, diğer taraftan içten içe Batılılara karşı devamlı bir kompleks ve husumet hali içerisinde oldular. Tüm bu olumsuzluklara karşın, bardağın yarısı doluydu. NATO üyeliği Türkiye’nin caydırıcılığının ana unsuru olarak güvenliği sağladı. AB ise, demokratikleştirici ana dış faktör oldu. 2005’te AB Komisyonu Türkiye’nin AB kriterlerini asgari düzeyde karşıladığına karar vererek üyelik müzakerelerini başlatma kararı aldı. AB Kriterleri (Kopenhag Kriterleri) yukarıda bahsettiğim liberal demokratik değerlerin sağlanması amacından başka bir şeye hizmet etmiyordu!

TÜRKİYE ARTIK BAŞKA BİR LİGDE

Bugün Türkiye, 2005’teki standartların çok gerisinde! 2013’te başlayan serbest düşüş sonrasında 2016 Temmuzundaki badire ile beraber, sadece demokraside gerileme yaşanmadı. Türkiye bulunduğu ligden başka bir lige geçti. Küme düşmüş oldu. Şu anda liberal demokratik değerlerin gerçekleştirilmeye çalışıldığı, bu uğurda siyasi ve ekonomik mücadele edilen bir Türkiye yok. Unun yerine otoriter/yarı otoriter bir rejim kuruldu. Bu rejim kendi anayasasını (1982 Anayasası) ve kendi hukuk kurallarını (kanunlarını) dikkate almıyor. Yani kendi kuruluş ilkelerine aykırı hareket ediyor. Türkiye, devlet olarak meşru bir biçimde var olabilmesini sağlayan yönetim felsefesini ve hukukunu mütemadiyen ve sistematik olarak ihlal ediyor.

S-400’ler sonrası NATO üyeliği hakkındaki tartışmaların teorik olmaktan çıkarak reel bir zemine oturması, son derece düşündürücüdür. AB perspektifinin tümden yok olmuş olması değil mesele. Türkiye’de artık öyle bir rejim var ki, NATO ve AB gibi askeri-siyasi örgütlerle Türkiye’nin bozulan ilişkileri, herhangi bir endişeye yol açmıyor. Konu sadece yok olan Türk demokrasisi veya ihlal edilen insan ve azınlık hakları meselesi olmaktan çıktı; bir gelecek meselesi haline geldi. Bu bir yol ayrımı ve Türkiye geri dönüşü imkânsız noktaya çok yaklaşmış durumda. Türkiye bir daha hiç eski Türkiye olmayabilir!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.7.2019 [TR724]

NASA Fıstığı [Hakan Zafer]

Türümüzün, gezegenimiz dışında bir toprağa attığı ilk adımdan bu yana tam elli yıl geçmiş. Hazır, her yerde yıl dönümü rüzgârı esiyorken, Apollo Misyonlarının öncüsü başka bir misyondan bahsederek ben de rüzgâra bir nefeslik katkıda bulunayım.

1960’lı yıllarda NASA, yüksek kalitede görüntü toplamak ve bu görüntüleri aynı anda dünyaya göndermek amacıyla “Ranger Misyonu” adı altında Ay’a toplam dokuz uzay aracı gönderir. Araçlar, kademe kademe fotoğraflayarak yaklaşacakları Ay yüzeyine düşmek için tasarlanmıştır. Yerküre üzerindeki teleskoplar marifetiyle elde edilecek görüntülerden bin kat daha kaliteli olması beklenen bu fotoğraflar, hem bilimsel çalışmalarda hem de sonraki Apollo görevlerinde insanlı araçların iniş noktasını belirlemede kullanılacaktır. Yani, araçlar inene kadar belirli aralıklarla fotoğraf çekip, dünyaya eş zamanlı gönderdikten sonra yüzeye çarparsa, görev başarılı sayılacaktır. Sovyetlerle nizalaşan Amerika’nın Ay’a ilk aracının inmesi gibi özel bir anlam da taşıyan bu misyonun ilk altı denemesi başarısızlıkla sonuçlanır.

Temmuz 1964’te yapılan yedinci deneme öncesinde, çalışanlara fıstık dağıtılır. Olacak ya, o gün fırlatma, sonrasında Ay’a yaklaşma, fotoğraflama ve çarpışma başarılı olur. Tamamen rastlantı icabı dağıtılan fıstıkla başarı yan yana gelince o günden bu yana her fırlatma öncesinde, görevde yer alan çalışanlara fıstık dağıtmak bir geleneğe dönüşür.

***

Başarıları, onlara bağladığımız gereksizler ve gereksizlikler var, öyle az buz da değil.

Tek vasfı, o anda orada bulunmak olanlara ne mecburiyeti varsa insanın, vazgeçememek gibi yapışkan huyunu da ekleyince, onlar olmadığında kendini sahiden eksik hissetmeye başlıyor.

Yetinmiyor, hem kendine hem etrafına korkular salıyor, “Olmaaaz, ya bir terslik çıkarsa?” diye diye hurafesinin ömrünü uzatıyor.

Hurafe, illa da dini olacak değil ya, o kadar çok hurafe sınıfından kişi, iş, âdet, eşya, mekân ve zaman var ki insanın kökünü beslediği,

Sanki hep feşmekânda olurmuş, başka yer de olmazmış,

Falanca olursa iş başarılı olacakmış, eksik kalırsa başlamadan bitecekmiş,

Şöyle şöyle yapmadan iş tamama ermezmiş gibi nice sebepsiz yere korumacı tavırlar sergiliyoruz ki, vazgeçemeden koruyup kolladıklarımıza kul köle oluyoruz.

Çoğu zaman, anlamadığımız, anlamak için üstüne düşmediğimiz, eksikliğini test etmekten imtina ettiklerimize yeniliyor, doymuyor, yeniden güreşe tutuşuyoruz.

Aklı başında, izan sahibi kimselerin bile “Olmasa da olur canım!” demekten çekineceği kadar, taassup ehli kimselerin varlığı ve çokluğu sayesinde hurafeye dönüşen bu kişi veya şeylerin, hayatınızda işgal ettiği yeri daraltayım diye bir yola girmişseniz, kolay gelsin, işiniz zor. 

Neticede…

O fıstık kutusunu oradan kaldırıp denemediği sürece insan; hep mecbur, hep muhtaç, hep uman olmaya kendi razı demektir.

Ne olacak canım, fıstık yemeyince ölmüyor ya insan!

[Hakan Zafer] 22.7.2019 [TR724]

Firavun İmanı [Alper Ender Fırat]

“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, ‘İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım’ dedi. Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir.” (Yunus 10/90-92)

Tam kırk yıl Musa’nın (as) söylediği hakikatlere karşı kulağını tıkayan, tıkamakla kalmayıp inanlara her türlü eziyeti yapan Firavun, O’nu ve inananları yakalamak için girdiği ikiye ayrılmış Kızıldeniz’de tam suya gark olmak üzereyken iman eder, “Ben de Müslümanlardanım” der. Ama ne yazık ki o iman kabul olmaz.

Bu söz; su kendisini boğmaya gelene kadar kararlılıkla gerçeğe gözlerini kapayan, görüp de hakkı teslim etmeyen ama işler tersine dönüp azgın suyu boğazında hissettiğinde, imana gelip doğru laflar etmeye başlayanlar için söylenir. Ancak böylesine bir iman ne yazık ki kabul edilmez!

Ahmet Davutoğlu ile yapılan röportajdan sonra Yavuz Oğhan’ın Sputnik Türkiye’de yaptığı programın kaldırılması üzerine koparılan kıyamet, Ahmet Davutoğlu’nun ve benzerlerinin basın özgürlüğü, tek adamlık üzerine yaptığı konuşmaları dinledikçe hep bu kıssa aklıma gelir.

Haramiler 26 Ekim 2015’de Bugün Gazetesi’ni, 5 Mart 2016’da da Zaman Gazetesini yağmalarken Başbakan olan bir adam bugün konuşacak mecra bulamamaktan şikayet ediyor. KHK ile kapatılan 200’den fazla yayın organı var. Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak için eş genel yayın yönetmenliği yapan İhsan Çaralan, Ertuğrul Mavioğlu, Hüseyin Aykol, Fehim Işık, Celal Başlangıç, Öncü Akgül, Celalettin Can ve Faruk Eren’in de aralarında bulunduğu çok sayıda aydın ve gazeteci mahkum oldu. Yargılananların bir kısmı kamuoyu desteği ile ya da konjonktür hazretlerinin yardımıyla beraat alıyor. Erişim engeli konulan sitelere her gün yenileri ekleniyor. Ama sanki ilk defa birilerinin ifade özgürlüğü kısıtlanıyormuş gibi şikayet ediliyor.

Yıllar önce, Recep T. Erdoğan’ın ülkeyi bir Ortadoğu diktatörlüğüne doğru götürdüğünü, bütün ülkeyi kendisinin ve ailesinin malı olarak gördüğünü, hak ve adalet için çıkılan yolu kendi kişisel ikbali haline dönüştürdüğünü söylediğimizde bütün mahalle bir olup bizi linç etmişlerdi. Bütün mahalleye ilkeleri, hukuku, adaleti hatırlattığımızda elimizdeki her şeyi yağmalayıp Recep T. Erdoğan’a teslim etmişlerdi. Bu gidiş yanlış diyenlerin hakkından gelip elde avuçta ne varsa hepsini tek adamlık rejiminin kurulmasına harcayanlar bugün sağda solda mırın kırın ediyor.

Olabilir. İnsan geçmişte yanılabilir, gerçeği ayan beyan gördükten sonra sizin dediğinize gelebilirler ancak maalesef bunların itiraz etmeye başlamalarındaki saik hak, hukuk adalet arayışı değil. Bunları harekete geçiren şey birlikte oluşturdukları bu canavarın artık kendilerine dönmüş olması. İkiye yarılan Kızıldeniz tekrar kapanıyor ve azgın sular boğazına kadar dayanmışta o yüzden hak adına konuşuyormuş gibi yapıyorlar. Medyanın tek tipleştiğinden, konuşacak yer bulamadıklarından şikayet edenler daha önce el konulmuş gazete, televizyon, radyo ve dergiler hakkında ya da hapse atılmış, terörist damgası vurulmuş yüzlerce gazeteciyle ilgili yine tek bir cümle kurmuyor. Diktatörlüğün amentüsüne mugayir bir şey yapmadan onu hararetle tekrarlıyorlar. Savunup söz söyledikleri şeyler genel bir adalet talebi değil, sadece ve sadece kendilerini kurtarmak için ön alma çabası. 

Zaman’a, Bugün’e el konup Samanyolu TV yaşayamaz hale getirilirken tek bir cümle itiraz etmemişler, etmedikleri gibi bazıları gizli gizli bazılar açıktan ellerini ovuşturmuşlar, o bela dönüp kendilerini bulduğunda mıy mıy mıy konuşuyorlar ama ‘mutlak ve herkes için hukuk’ talepleri yine yok.

Bu ülkede yaşayan her kesim amasız, fakatsız bir şekilde herkes için adalet ve hukuk istemedikçe bu ülkenin Recep’leri hiç bitmeyecek. Biri gidecek başka bir Recep gelip kendinden olmayan herkesle amansız bir savaşa girecek.

Hasılı; Firavun imanı kabul olmuyor bir daha hatırlatmış olayım.

[Alper Ender Fırat] 22.7.2019 [TR724]

Onuruyla yaşayan iki kahraman [Veysel Ayhan]

“Kim izzet istiyorsa, izzet bütünüyle Allah’ındır. (İzzet sebebi) pak söz O’na yükselir ve meşrû, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik aksiyon o sözü yükseltir. Buna karşılık, sürekli kötülük düşünüp kötülük tuzakları kuranlar için ise çetin bir azap vardır. Onların kurdukları bütün tuzaklar boşa gitmeye mahkûmdur.” (Fatır, 10)

Pek çok kahramanı var bu sürecin.

Kadın, erkek hatta çocuk…

Yüzlerce, binlerce.

Her seviyede ve yaşta.

İçeride, dışarıda… Her coğrafyada.

-Menfi sebepler ve sebep hükmündeki insanlar veya onların taksiratı konumuz değil. Biz, her hadisenin Müessir-i Hakiki’den geldiğini kabul edip olanları ve yaşananları Allah’tan gelmiş birer takdir beratı veya final madalyası kabul edip öpüp başımızın üstüne koymakla mükellefiz.-

HİZMET’İN ŞEREF LEVHALARI

Tanıma şerefine erdiğim iki insandan söz edeceğim.

Önceki gün elime geçen fotoğraflarını görünce yazmamayı vefasızlık saydım.

MUAMMER TÜRKYILMAZ

İlki Hacı Muammer Ağabey. İlklerden. Saffı evvelden. Aileden gelen büyük bir zenginliği varmış. Ticari zekasıyla onu geliştirmiş. Kısa sürede İzmir’deki birkaç büyük esnaftan biri olmuş. 60’lı yıllarda İzmir’deki 3 Mercedes’ten biri onun. Üniversitede okurken Hocaefendi ile tanışınca varlığını vakfedip ticareti bırakıyor. Tüm zamanını Hizmet’e veriyor. O günden sonra hiç esnemeden, çizgisini bozmadan tam bir “sıddık” olarak hayat sürüyor. Beraber bulunduğumuz zamanları düşündüğümde onu hep mahzun hatırlıyorum. Tebessümle örtmeye çalıştığı hüzünlü bir siması vardı. O mükedder yüzüne baktığınızda ruh derinliğini görebilirdiniz. Ruhunda yaşadığı ve size açamayacağı enginlikleri, fırtınaları hissedebilirdiniz. Ciddi bir insandı. Sesli güldüğünü hatırlamıyorum. Tanıyanlar öyle anlatırdı. Dobraydı. Diyeceğini açıkça derdi. Gıllûgış sevmez, idarecilikte siyaset yapmaz, arkadan iş çevirmez, şeffaf bir şekilde çalışırdı. Boş söz konuştuğunu, “sohbet-i canan” dışında bir gündemi olduğunu hatırlamıyorum.

Hacı Abi’yi şu küçük anekdotla hatırlarım. Araları bozuk iki arkadaştan kendisine söz ettiklerinde her ikisine de ayrı ayrı nasihat etmiş ve birbirlerine birer hediye alıp vermelerini ısrarla tavsiye etmiş. Hepimizin bildiği ama ihmal ettiği bir “sünnet” ile problemi halletmiş. Sonraları birbirleriyle geçinemeyen o iki arkadaşın ayrılmaz birer dost olduğunu anlatmıştı.

Kuzey’de bir ülkede eşinden ve çocuklarından uzakta birkaç arkadaşıyla yaşıyor, evine yakın bir inşaatta çalışarak geçimini temin ediyormuş. Akşam işten sırılsıklam ter içinde eve dönmüş. Fotoğrafı çekilmiş.

Yakınları ona “Hacı Abi” der. “Hacı Abi” kadri bilinmeyecek bir insan değildir. Birilerine rica etse hatta etmese bile pekala geçimini temin ederlerdi. Ama o her zamanki kalenderliği ve istiğnasıyla demek ki kimseye yük olmak istememiş ve 70’i aşkın yaşına rağmen alının teriyle çalışmayı tercih etmiş.

Yüzlerce, binlerce insanla çalış. Yurt dışında hizmet ettiğin ülkede bakanlık yap. Milyarlık projeler inşa et, elinden milyonlar geçsin…

Ama üzerine bir kuruşluk toz zerresi bile bulaşmasın!

Vakti geldiğinde ellerini birbirine çırp, her şeyi geride bırak ve elinin emeğiyle alnının teriyle azizce yaşamaya devam et. Kimseye minnet etme, yük olma, kendine baktırtma…

Hiçbir kapıya sığıntı olmadan yaşa ve onurunla dimdik ayakta dur!

Öyle güzel bir fotoğraf ki ben bunu Hizmet’in “sıdk”ına hüccet olarak, delil olarak gösterebilirim.

MEHMET YAVUZLAR

Bir diğer fotoğraf Mehmet Yavuzlar Ağabey’in.

Hizmet’in ilk dershane öğretmenlerinden.

“Yavuzlar Hoca” olarak maruf.

Dershaneciliğin efsanevi ismi.

Çoğu dershaneci onun hikayeleriyle büyüdü.

Öğrencilerine yer temin etmek için koridorlarda elma kasalarının üstünde uyuklaması, sabahında sınıfa girip ders anlatması.

Gündüz 10 ders anlatıp akşam ek dersler yapması, sohbetlere gitmesi…

Öğretmen yokluğunda hafta içi bir şehirde, hafta sonu cumartesi bir başka kasabada, pazar günü bir başka şehirde derse girmesi…

Para yokluğunda Hizmet’e ait dershanenin öğretmenlerinin maaş alabilmesi için, bir başka dershanede astronomik maaşla hafta sonu derse girmesi, oradan aldıklarını arkadaşlarına pay etmesi.

FEM’de haftada  40 saat öğretmenlik yaparken akşamları ağır hasta olan annesinin evine gitmesi, yemeğini yapması, bulaşık ve çamaşırını yıkaması…

Olağanüstü zeki hatta dâhiydi. O da istese “Hacı abi” gibi muazzam bir zenginlikle hayat sürebilirdi. Kimya’da çok ileri gidebilirdi. Üniversiteyi bitirdiğinde Çanakkale Seramik Fabrikası’nda Kimya Mühendisliği stajı yaparken bulduğu formülün üretime katkısından dolayı bayağı yüksek bir maaşla işe başlayabilme teklifi almış ama o, öğretmen azlığından dolayı bunu kabul etmemişti.

Öğretmenlikle kıt kanaat geçinerek zor bir hayat sürdü.

Yaşarken katlanması fevkalade zor ama sonrasında iftihar edilecek bir hayat.

Şartlar zorlaşınca o da geride hiçbir şey bırakmadan hicret etti. Yaşı 60 küsurdü. Son öğrendiğim artık ciddi bir şeker hastası olduğuydu. Uzun yılların yorgunluğu ayaklarında derman bırakmamış, yüksek “şeker”den dolayı ayaklarında iyileşmeyen yaralar oluşmuş. Artık ayak parmaklarını hissetmiyor, özel ayakkabıyla dolaşıyormuş.

Şimdi ise daha önce idarecilik yaptığı güneyde bir ülkede kimseye yük olmamak için 60 küsür yaşına rağmen güvenlikçilik kursuna devam etmiş artık her gün 8 saat güvenlikçi olarak çalışıyormuş.

SIRTINIZ “PEK” İSE KADERİNİZ KIŞ OLUR.

Dünya hayatı yeknesak değil. Ömür bir kerelik ilkbahar, yaz ve sonbahar, kıştan ibaret değil. Herhangi bir mevsimi defalarca yaşayabiliyoruz.

İkinci bahar, üçüncü sonbahar, dördüncü kış…

Ama sırtınız “pek” ise kaderiniz hep kış oluyor.

Birden fazla sonbahara, onlarca kışa maruz kalabiliyorsunuz.

Bir bahar yaşıyorsunuz, ardından sonbahar geliyor.

Acaba daha ağırı olur mu, diyorsunuz. Karşıda tipi boran görünüyor.

O gidiyor, kış bitti herhalde diyorsunuz, bir de bakıyorsunuz yukarıdan bir çığ iniyor…

Bu iki fotoğraf kadın erkek binlerce hizmet insanın Allah’a teslimiyet destanını örnekliyor.

Hizmet, büyüklük ve sarsılmazlığını böylesi aziz ve müstağni insanlardan alıyor.

Cenab-ı Hak, medarı iftiharımız bu iki “kıymet”e ve emsallerine sıhhat ve afiyet versin, sa’ylerini meşkur buyursun.

“Hacı abi”nin Twitter hesabındaki Hocaefendi alıntısı ile bitireyim:

“Dimdik Durun Allah’ın İzniyle” “Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..

[Veysel Ayhan] 22.7.2019 [TR724]

Elde kalan daireleri fon alacakmış… Başka bir arzunuz? [Semih Ardıç]

Türkiye’nin devasa inşaat çukurunun içinden çıkamayacağını daha evvel ifade etmiştim. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara geldiği 2002 senesinden bu yana imar rantı üzerinde tesis ettiği iktisadî model çöktü.

İmar rantı Erdoğan ve etrafındaki bir avuç türedi zengin arasında taksim edilirken, bütün Türkiye enkazın kaldı. Sadece son bir senede inşaat sektöründe istihdam edilen 640 bin kişi işini kaybetti.

4 BİN 500 İNŞAAT ŞİRKETİ BATTI

2016’dan bugüne 4 bin 500’e yakın inşaat şirketinin kapısına kilit vuruldu. İstanbul’da mesken stoku 1 milyona yaklaştı. Türkiye’de 3 milyona yakın daire satılacağı günü bekliyor.

Aylık konut satışları yüzde 50, kredili satışlar ise yüzde 85 azalıyor. Öz kaynağı en zayıf bir sektörde banka kredilerinin senelik maliyetinin yüzde 30’lara tırmanması cenaze için okunan selâ oldu.

Şehirlerin tarihî dokusunu, yeşil sahaları talan etme pahasına inşâ edilen plazalar hayalet kulelerine döndü. Türkiye’de konut furyası bitti. Haliyle konut fiyatları nominal olarak da gerilemeye başladı.

MERKEZ BANKASI KONUT FİYAT ENDEKSİ (YÜZDE)
ALICI BULUNCA DAİREYİ YÜZDE 30 UCUZA VEREN VAR

Nakde sıkışan müteahhit artık alıcı bulduğunda satış yapıyor. Nakit ödeme yapan alıcıya emlak sitelerinde yazılan fiyatlar üzerinden yüzde 30 tenzilat yapılıyor. 

İstanbul’da 100 ticari emlakin 30’u bomboş. Her ay bu stok şişmeye devam ediyor.

Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı Mithat Yenigün de Karar gazetesine verdiği mülakatta “vatandaşa yık kurtul” teklifinde bulundu.

Sadece İstanbul’a 1 milyon yeni konut elde kaldı. İnşaat sektöründe kriz yüzünden son bir senede 640 bin kişi işsiz kaldı.İnşaat enkazının maliyetine vatandaşın sırtına yıkacak bir formül teklif eden Yenigün, “Boş konut stokunu fon alırsa mesele çözülmüş olacak. Fonu, Emlak Bank oluşturabilir.” diyor.

MALİYETİ KİM KARŞILAYACAK?

Fona kimin para vereceğine ya da 1 milyon konutu satın alıp iki-üç sene finanse etmenin devletin kasasına maliyetinin ne olacağına dair Yenigün tek kelime etmiyor. 

Yenigün “İnsanlar önünü göremiyor; dövizde mi kalayım, yüksek faiz mi alayım, gidip daire mi alayım? Daire alımları azaldı.” sözleri ile Türkiye ekonomisinin hal-i pür melâlini ilam ediyor.

Fon elde kalan meskenleri satın alırsa 2-3 yıl sonra para bile kazanabilirmiş. “Konut stoku müteahhitten fona geçmeli.” diyen Yenigün teklifi Türkiye Emlak Katılım Bankası (Emlak Bank) yetkilileri ile müzakere ettiklerini söylüyor.

MÜTEAHHİTİN HATASININ BEDELİ NİYE VATANDAŞA?

Fon demek, Hazine’nin yüksek faizle borç alıp içini doldurması demek. Dolayısıyla borçların katlandığı ve bütçeden faize gidecek paranın arttığı bir formül kime yarar?

Kime yarayacağı dünden belli bu formülde canı yanacak tek kişi var o da gariban! 

Batmış müteahhit kurtulur kurtulmasına da onların hatasının bedelini niye vatandaş ödesin?

Hem nedir bu böyle? Batan soluğu Ankara’da alıyor.

VATANDAŞ KİMSENİN UMURUNDA DEĞİL

Bankalar batık kredilerin silinmesini istiyor. Silinecek tutar da öyle üç-beş kuruş değil. İlk celsede 116 milyar TL. Akabinde 284 milyar TL’nin üzerine bir bardak soğuk su içilecek.

Vatandaşın fikrini yahut tensibini arayan yok tabiî. Vatandaş nasıl olsa artık kuzudan farksız. Yıkın faturayı sırtına kurtulun!

Tek adam rejiminde Erdoğan’ı ikna eden kurtarma reçetesini kapıyor. Erdoğan’ın içi boş beka meselesine kanan muhalefet partileri de halkın dertlerini dillendireceğine S-400’e destek verdiklerini beyan ediyor. 

Vaktinde 100 bin liraya mâl ettikleri daireyi üç-dört katı fiyata satan, lüks cipten inmeyen, maketten sattığı dairelerin parası ile yeni projenin temelini atan ve kara günler için şirketin sermayesini artırmayı zerre kadar düşünmeyen müteahhit şimdi “Beni kurtarın,” diyor.

Başka bir arzunuz var mı?

[Semih Ardıç] 22.7.2019 [TR724]