25 gün önce tutuklanan Yasemin-Fatih Çetinkaya’nın oğlu Mehmet Ali, 1. yaşına annesinden babasından ayrı girdi. Çetinkaya çiftinin kızları Zeynep Nesrin’in (6) de kalbi delik.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Anne ve babası bir gün arayla tutuklanıp Diyarbakır Cezaevine gönderilen Mehmet Ali Çetinkaya bugün 1. yaşına girdi. Geçtiğimiz günlerde milletvekilliği düşürülen ve bir gece yarısı tutuklanan HDP Milletvekili Leyla Güven, yan koğuşunda bulunan Yasemin Çetinkaya’nın yaşadıklarına tanık olmuş ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’na durumu haber verince bir aile dramı daha gün yüzüne çıkmıştı.
Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan Çetinkaya çifti, 6 yaşında kalbi delik bir kızları, daha bir yaşını doldurmamış anne sütü ile beslenen bebekleri olmasına rağmen Diyarbakır 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından 3 ve 4 Haziran’da peş peşe tutuklandı. Yasemin Çetinkaya bir hafta sonra cezaevinde virüs kaptı ve Diyarbakır’daki Gazi Yaşargil Hastanesi’nde karantinaya alındı.
KIZININ KALBİ DELİK
Olaydan 13 Haziran’da haberdar olan HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu , “Şu işe bak!? Yasemin Çetinkaya, 10 ay bebek, 6 yaş kalbi delik çocuk annesi, Diyarbakır’da tutuklu Covid 19 (+), Gazi Yaşargil Hastanesinde karantinada. 2 çocuk Konya’ya götürüldü. Avukat itiraz etti, yasal sınır geçti, 8. gün Hakim hala karar vermedi! Ne insafsızlık?” ifadeleriyle Çetinkaya çiftinin ve çocuklarının durumunu duyurdu.
İkinci testi negatif çıkan Yasemin Çetinkaya 14 Haziran’da tekrar hapse gönderildi. İki çocuk da şimdi annesinden kilometrelerce uzakta. Artık mama ile beslenen Mehmet Ali’ye ve Zeynep Nesrin’e Konya’daki akrabaları bakıyor. Avukatının verdiği bilgiye göre hem çocuklarından ayrı kalan hem de hastanede ve cezaevinde karantina süreci yaşayan Yasemin Çetinkaya’nın psikolojisi çökmüş durumda.
6 yaşındaki Zeynep Nesrin ve Mehmet Ali, 25 gündür anne babalarından ayrı.
ANNE KURAN, BABA COĞRAFYA ÖĞRETMENİ
4 Haziran’da tutuklanan Fatih Çetinkaya (38), 2011-2014 yılları arasındaki Diyarbakır Sur’daki FEM derhanelerinde coğrafya öğretmeni olarak çalıştı. 2018’de ihraç edilen Kuran öğretmeni Yasemin Çetinkaya ise en son Yenişehir Berat Kuran Kursunda görev yapıyordu.
Tanık ifadeleri gerekçe gösterilerek tutuklanan Fatih Çetinkaya’ya Bank Asya’daki maaş hesabı, yurt dışına gidip gelme nedenleri, sohbetlere katılıp katılmadığı gibi sorular yöneltildi. Aynı sorulara cevap veren iki çocuk sahibi Yasemin Çetinkaya örgüt üyesi olmak iddiasıyla yargılanıyor.
“ZULMEN TUTUKLU YARGILANIYORLAR”
Ailenin durumunu yakından takip eden Gergerlioğlu, en son yaptığı açıklamada “Kadın çok zor durumda bebekler anneden ayrı bir durumda bu insanlar adli kontrol ile tutuksuz yargılanabilir ama zulmen tutuklu bir şekilde yargılanıyorlar.” ifadelerini kullandı.
Yasemin-Fatih Çetinkaya’nın ikinci duruşması 5 Eylül 2020’de Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek.
[Sevinç Özarslan] 29.6.2020 [Bold Medya]
Eşi de tutuklu hapisteki babanın feryadı: Yarın geç olabilir [Sevinç Özarslan]
Dokuz ay önce tutuklanan öğretmen Hüseyin Kaya, anneleri de tutuklu iki küçük kızının yaşadığı travmaları anlattı ve yardım istedi: “Feryadımızı paslanan gönüllere duyurun, yarın geç olabilir.”
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Anne ve babaları birlikte tutuklanan çocukların yaşadığı travmaların boyutu gün geçtikçe büyüyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 ay önce tutuklanan Hüseyin Kaya İzmir Buca Kırıklar Cezaevine, eşi Hilal Kaya Gebze Kadın Kapalı Cezaevine gönderildi. Sümeyye (5,5) ve Sarenur (1,5) adlı iki küçük kızları ise Şanlıurfa’da yaşayan 70 yaşındaki babaannelerinin yanında kaldı.
Yol uzun, maddi imkan yeterli olmayınca çocuklarını göremeyen Hüseyin Kaya, koronavirüs salgını başlamadan önce Mart 2020’de kızlarıyla yaptığı son görüş gününü ve sonrasında yaşadığı acıyı kaleme döktü. Büyük kızının terk edilme korkusu yaşadığını söyledi, küçük kızının ise kendisini artık tanımadığını, her gördüğünü anne, babası zannettiğini belirtti.
“AĞLAYARAK KAÇIYOR BENDEN”
Sümeyye ve Sarenur Kaya
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup göndererek derdine çare arayan Kaya, “Büyük kızım terk edilme korkusuyla asi söz dinlemez olmuş maalesef. Küçük kızım her gördüğüne anne-baba demekte. En acısı bu ay görüşüme geldi. Kucağıma alıyorum, ağlayarak kaçıyor benden. Bıraktığımda benden ayrılmayan, her dışarı çıktığımda kağıda dakikalarca ağlayan kızım beni tanımıyor. Annelerini de görmeye gittiler, aynı şeyi anneleri de yaşamış.” dedi.
“FERYADIMIZI PASLANMIŞ GÖNÜLLERE DUYURUN”
“Ne olur yavrularımın sesini duyun. Eşimin sesini duyun. Yarın geç olabilir.” diyen Kaya, “Bir anne babanın en zor imtihanı yavrularının onları tanımaması. Rabbim kimseye böyle bir acı yaşatmasın. Ben adam öldürmedim. Vatanıma ihanet etmedim. Tek suçum 2 yıl bir dershanede çalışmak. Kimse feryadımızı duymuyor. Feryadımızı paslanmış gönüllere duyurursanız size çok minnettar olacağım. Kimse toplumun beklentilerini duymuyor. Herkes kendi menfaatlerinin peşine takılmış durumda.” ifadelerini kullandı.
“OKUYABİLMEK İÇİN GÜNDE 120 KM YOL GİDİP GELİYORDUM”
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Matematik Öğretmenliği mezunu olan Hüseyin Kaya, mektubunda büyüdüğü köyü ve ne şartlarda ilkokulu ve liseyi tamamladığını da anlattı:
“Ben Urfa’nın ücra bir köyünde ilkokul eğitimimi tamamladım. Sonra imkanlar olmayınca 4 yıl okula gitmedim. Taşımalı eğitim çıkınca okuyayım dedim kendi kendime. Ama yaş ilerlemişti. Okullar kabul etmiyordu. Zorla kendimi taşımalı eğitim yapan bir okula yazdırdım. Gündüzleri gidiş-geliş 120 km okula gider. Geceleri çobanlık yapardım. İki yılım öyle geçti. 7. sınıftan itibaren devletin yatılı okulunda okudum. Eskişehir’de bir lise kazandım. İmkan olmayınca gidemedim. Urfa’da liseyi okudum, çok zor şartlar altında. Baraka evde kaldım. Köyden ekmek gelirse 60 km uzaklıkta, köy postası ile o zaman karnımızı doyururduk. Fırından ekmek alacak gücümüz yoktu.”
“ŞİMDİDEN HAYATA KÜSLER”
Kullanmadığı Bylock programı nedeniyle tutuklu olduklarını ifade eden Hüseyin Kaya (35), 15 Temmuz’dan sonra çalıştığı özel kurum tarafından da işten atıldığını vurguladı. Kaya, 2012-2014 yılları arasında özel bir dershanede çalıştığı ve orada SGK kaydı bulunduğu için hiçbir kurumun iş başvurusunu kabul etmediğini sözlerine ekledi.
Hüseyin Kaya’nın fotoğrafın arkasına yazdığı not: “Çocuklar bıraktığımızda böyleydiler. Şimdi hem büyümüş hem de şimdiden hayata küsler.”
[Sevinç Özarslan] 29.6.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Anne ve babaları birlikte tutuklanan çocukların yaşadığı travmaların boyutu gün geçtikçe büyüyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 ay önce tutuklanan Hüseyin Kaya İzmir Buca Kırıklar Cezaevine, eşi Hilal Kaya Gebze Kadın Kapalı Cezaevine gönderildi. Sümeyye (5,5) ve Sarenur (1,5) adlı iki küçük kızları ise Şanlıurfa’da yaşayan 70 yaşındaki babaannelerinin yanında kaldı.
Yol uzun, maddi imkan yeterli olmayınca çocuklarını göremeyen Hüseyin Kaya, koronavirüs salgını başlamadan önce Mart 2020’de kızlarıyla yaptığı son görüş gününü ve sonrasında yaşadığı acıyı kaleme döktü. Büyük kızının terk edilme korkusu yaşadığını söyledi, küçük kızının ise kendisini artık tanımadığını, her gördüğünü anne, babası zannettiğini belirtti.
“AĞLAYARAK KAÇIYOR BENDEN”
Sümeyye ve Sarenur Kaya
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup göndererek derdine çare arayan Kaya, “Büyük kızım terk edilme korkusuyla asi söz dinlemez olmuş maalesef. Küçük kızım her gördüğüne anne-baba demekte. En acısı bu ay görüşüme geldi. Kucağıma alıyorum, ağlayarak kaçıyor benden. Bıraktığımda benden ayrılmayan, her dışarı çıktığımda kağıda dakikalarca ağlayan kızım beni tanımıyor. Annelerini de görmeye gittiler, aynı şeyi anneleri de yaşamış.” dedi.
“FERYADIMIZI PASLANMIŞ GÖNÜLLERE DUYURUN”
“Ne olur yavrularımın sesini duyun. Eşimin sesini duyun. Yarın geç olabilir.” diyen Kaya, “Bir anne babanın en zor imtihanı yavrularının onları tanımaması. Rabbim kimseye böyle bir acı yaşatmasın. Ben adam öldürmedim. Vatanıma ihanet etmedim. Tek suçum 2 yıl bir dershanede çalışmak. Kimse feryadımızı duymuyor. Feryadımızı paslanmış gönüllere duyurursanız size çok minnettar olacağım. Kimse toplumun beklentilerini duymuyor. Herkes kendi menfaatlerinin peşine takılmış durumda.” ifadelerini kullandı.
“OKUYABİLMEK İÇİN GÜNDE 120 KM YOL GİDİP GELİYORDUM”
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Matematik Öğretmenliği mezunu olan Hüseyin Kaya, mektubunda büyüdüğü köyü ve ne şartlarda ilkokulu ve liseyi tamamladığını da anlattı:
“Ben Urfa’nın ücra bir köyünde ilkokul eğitimimi tamamladım. Sonra imkanlar olmayınca 4 yıl okula gitmedim. Taşımalı eğitim çıkınca okuyayım dedim kendi kendime. Ama yaş ilerlemişti. Okullar kabul etmiyordu. Zorla kendimi taşımalı eğitim yapan bir okula yazdırdım. Gündüzleri gidiş-geliş 120 km okula gider. Geceleri çobanlık yapardım. İki yılım öyle geçti. 7. sınıftan itibaren devletin yatılı okulunda okudum. Eskişehir’de bir lise kazandım. İmkan olmayınca gidemedim. Urfa’da liseyi okudum, çok zor şartlar altında. Baraka evde kaldım. Köyden ekmek gelirse 60 km uzaklıkta, köy postası ile o zaman karnımızı doyururduk. Fırından ekmek alacak gücümüz yoktu.”
“ŞİMDİDEN HAYATA KÜSLER”
Kullanmadığı Bylock programı nedeniyle tutuklu olduklarını ifade eden Hüseyin Kaya (35), 15 Temmuz’dan sonra çalıştığı özel kurum tarafından da işten atıldığını vurguladı. Kaya, 2012-2014 yılları arasında özel bir dershanede çalıştığı ve orada SGK kaydı bulunduğu için hiçbir kurumun iş başvurusunu kabul etmediğini sözlerine ekledi.
Hüseyin Kaya’nın fotoğrafın arkasına yazdığı not: “Çocuklar bıraktığımızda böyleydiler. Şimdi hem büyümüş hem de şimdiden hayata küsler.”
[Sevinç Özarslan] 29.6.2020 [Bold Medya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Abdullah Gül sessizliğini bozdu: Durum kaygı verici
11'inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye ekonomisi ile ilgili yaptığı yorumda, "Ekonomik göstergelerdeki ciddi bozulmalar geriye gidişe işaret ediyor. Bu durum kaygı verici." ifadelerini kullandı.
11'inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, sessizliğini bozdu. Türkiye'de ekonomik göstergelerin ciddi anlamda bozulduğuna işaret eden Gül, “Maalesef Türkiye bir süredir uzun vadeli iyi düşünülmüş veriye, analize ve uzmanlığa dayalı bir stratejinin noksanlığını hissetmektedir.” tespitinde bulundu.
Karar gazetesinden Taha Akyol’a konuşan Gül, şunları söyledi:
* Evvela, sürdürülebilir bir kalkınmayla müreffeh bir toplum haline gelmenin uzun vadeli stratejiler ve sağlam, disiplinli iktisadi politikalarla gerçekleşebileceği gerçeği akıldan çıkarılmamalıdır.
* Sadece kısa vadede konjonktürel gelişme ve dalgalanmalara birbirinden bağımsız politikalarla cevap vererek veya karşı koyarak başarılı olmuş bir tek gelişmiş ekonomi örneği yoktur.
* Genel bir istikametten ve belirgin bir karakterden yoksun bu tür politikalar sadece bugünün sorunlarının gelecekte daha da büyük ve girift hale gelmesine ve toplumun ödeyeceği faturanın daha büyük olmasına neden olur.
“GERİYE GİDİŞE İŞARET EDİYOR”
* Cumhuriyet dönemi iktisat tarihine baktığımızda ülkemizin ekonomik olarak en sağlıklı büyüdüğü, büyümenin getirdiği refahın topluma en fazla ve nispeten dengeli yayıldığı dönemlerin beş senelik, önceden duyurulmuş ve herkesçe bilinen, ayrıca tutarlılık arz edip, kararlı bir şekilde uygulanan programlarla gerçekleştiği görülecektir.
* Maalesef Türkiye bir süredir uzun vadeli iyi düşünülmüş veriye, analize ve uzmanlığa dayalı bir stratejinin noksanlığını hissetmektedir.
* Bugün gelinen noktada finansal ve ekonomik göstergelerdeki ciddi bozulmalar bir geriye gidişe işaret etmektedir. Yılların tasarrufu ile biriktirilen varlıklar ciddi miktarda değer kaybetmektedir. Bu durum kaygı vericidir.
"Son beş yılda Türkiye içeride bir sürü talihsiz gelişme yaşadı.” diyen Gül, ekonomide gördüğü hataları şöyle açıkladı:
* Üst üste seçimler, komplolar, hain bir darbe teşebbüsü ve anayasa değişikliği ile Türkiye'nin yönetim şekli radikal bir şekilde referandumla değişti.
* Tüm bunlar Türkiye'yi çok sarstı, siyasi ve ekonomik istikrarı bozdu. Bugün hâlâ ayakta durabiliyorsak bu ilk beş senemizde Türk ekonomisinde gerçekleşen yapısal dönüşüm sayesindedir.
* Biz, o dönem gerçekleştirdiğimiz reformlar sayesinde ülkemizin iç ve dış şoklara karşı dayanıklı sağlam bir ekonomiye sahip olmasını sağladık. Bu her yerde övündüğümüz bir husustu. Ancak, 2002'de siyasetin gösterdiği irade ileriki yıllarda bozulmaya başladı.
“VİZYON ZAMANLA GİTTİ”
* İlk baştaki vizyon zamanla gitti; akabinde hukuki teminatlar, şahsi mülkiyet ile insan haklarını koruyan güvenceler azaldı.
* Bugün maalesef kamu harcamaları şeffaf değil. Ekonomik göstergelerin güvenilirliği sorgulanır hale gelmiş. Çeşitli mekanizmalarla denetim dışı tutulan kamu harcamaları Türkiye'yi sadece öngörülemez, itimat edilemez bir ülke haline getiriyor.
* 40 senelik enflasyon belasını sona erdirdikten sonra tekrar çift rakamlı enflasyon oranlarına geri dönüşümüz refahın topluma yayılmasını önleyen, tehlikeli bir gelişme.
* Gördüğüm en büyük tehlike ise borçlanma. AK Parti hükümetlerinin daha önce Türkiye'yi kurtardığı dövizle iç borçlanmanın tekrar kaynak ihtiyacı için bir yol olması ileride büyük sorun olur.
* Ülkenin bugünkü borçlanması yüksek maliyetlerle gerçekleşiyor. Bu da bahsettiğim bozulmalar nedeniyle Türkiye'nin risk priminin yüksek olmasından kaynaklanıyor.
ÇIKIŞ YOLU
* Kısa vadede yapılması gereken öncelikle siyasi zihniyet olarak özgürlükçü bir yola girerek, yatırım ortamını iyileştirip güven verecek politikaları kararlı bir şekilde uygulamaya koymaktır.
* Uzun vadede ise Anayasa'dan başlayarak yüksek standartlı demokratik hukuk devletini inşa edip, kurallar çerçevesinde işleyen serbest piyasa ekonomisini gerçekleştirmek gerekir.
* ‘İyi yönetişim'in (good governance) bütün unsurlarının uygulamasının yaratacağı iklim Türkiye'nin her alanda var olan büyük potansiyelini harekete geçirecektir.
* Petrol ve gaz gibi doğal kaynakları olmayan Türkiye için bu anlayışın uygulanması büyük enerji kaynağı olacaktır. Türkiye'de insan kaynağı gıpta edilecek düzeydedir, kurumsal kapasitesi de öyle.
* Bugünden yarına yapılabilecek en kolay iş üstün nitelikli insan kaynağını ve kurumsal yapıyı tekrar etkin hale getirmek, özellikle orta ve üst kademe bürokraside ehliyeti ve liyakati önde tutarak bürokratların devlet terbiyesi ile tarafsız ve çok çalışmalarını temin etmektir.
*Bunu yaparken sistemik açmazları giderecek, verimsizliğe ve israfa yol açan kısa yolları izale edecek şekilde kamu yönetiminde yapısal reformları birer birer hayata geçirmek kaçınılmazdır.
* Parti devleti mantığına yönelik eğilimleri besleyen mevcut atmosferden acilen sıyrılmalı, siyasetin tüm halkımızın istekleri ile azami ölçüde örtüşen, istikamet tayin eden, çözüm, refah ve mutluluk üreten yönü temayüz ettirilmelidir.
“GÜÇLÜ PARLAMENTER SİSTEM OLMALI”
“2002'de siyasetin gösterdiği irade ileri ki yıllarda bozulmaya başladı. Vizyon zamanla gitti. Bugün kamu harcamaları şeffaf değil. Bu durum Türkiye'yi öngörülemez ülke haline getiriyor.” diyen Gül, şunları söyledi:
* Ben kuvvetler ayrılığına dayalı, her türlü vesayetten uzak, güçlü bir parlamenter sistemin Türkiye için daha doğru olduğunu savunurum.
* Çünkü, ülkemizde ideal demokratik hukuk devleti ancak böyle gerçekleşir. Bu da sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın temel zeminidir."
29.6.2020 [Samanyolu Haber]
11'inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, sessizliğini bozdu. Türkiye'de ekonomik göstergelerin ciddi anlamda bozulduğuna işaret eden Gül, “Maalesef Türkiye bir süredir uzun vadeli iyi düşünülmüş veriye, analize ve uzmanlığa dayalı bir stratejinin noksanlığını hissetmektedir.” tespitinde bulundu.
Karar gazetesinden Taha Akyol’a konuşan Gül, şunları söyledi:
* Evvela, sürdürülebilir bir kalkınmayla müreffeh bir toplum haline gelmenin uzun vadeli stratejiler ve sağlam, disiplinli iktisadi politikalarla gerçekleşebileceği gerçeği akıldan çıkarılmamalıdır.
* Sadece kısa vadede konjonktürel gelişme ve dalgalanmalara birbirinden bağımsız politikalarla cevap vererek veya karşı koyarak başarılı olmuş bir tek gelişmiş ekonomi örneği yoktur.
* Genel bir istikametten ve belirgin bir karakterden yoksun bu tür politikalar sadece bugünün sorunlarının gelecekte daha da büyük ve girift hale gelmesine ve toplumun ödeyeceği faturanın daha büyük olmasına neden olur.
“GERİYE GİDİŞE İŞARET EDİYOR”
* Cumhuriyet dönemi iktisat tarihine baktığımızda ülkemizin ekonomik olarak en sağlıklı büyüdüğü, büyümenin getirdiği refahın topluma en fazla ve nispeten dengeli yayıldığı dönemlerin beş senelik, önceden duyurulmuş ve herkesçe bilinen, ayrıca tutarlılık arz edip, kararlı bir şekilde uygulanan programlarla gerçekleştiği görülecektir.
* Maalesef Türkiye bir süredir uzun vadeli iyi düşünülmüş veriye, analize ve uzmanlığa dayalı bir stratejinin noksanlığını hissetmektedir.
* Bugün gelinen noktada finansal ve ekonomik göstergelerdeki ciddi bozulmalar bir geriye gidişe işaret etmektedir. Yılların tasarrufu ile biriktirilen varlıklar ciddi miktarda değer kaybetmektedir. Bu durum kaygı vericidir.
"Son beş yılda Türkiye içeride bir sürü talihsiz gelişme yaşadı.” diyen Gül, ekonomide gördüğü hataları şöyle açıkladı:
* Üst üste seçimler, komplolar, hain bir darbe teşebbüsü ve anayasa değişikliği ile Türkiye'nin yönetim şekli radikal bir şekilde referandumla değişti.
* Tüm bunlar Türkiye'yi çok sarstı, siyasi ve ekonomik istikrarı bozdu. Bugün hâlâ ayakta durabiliyorsak bu ilk beş senemizde Türk ekonomisinde gerçekleşen yapısal dönüşüm sayesindedir.
* Biz, o dönem gerçekleştirdiğimiz reformlar sayesinde ülkemizin iç ve dış şoklara karşı dayanıklı sağlam bir ekonomiye sahip olmasını sağladık. Bu her yerde övündüğümüz bir husustu. Ancak, 2002'de siyasetin gösterdiği irade ileriki yıllarda bozulmaya başladı.
“VİZYON ZAMANLA GİTTİ”
* İlk baştaki vizyon zamanla gitti; akabinde hukuki teminatlar, şahsi mülkiyet ile insan haklarını koruyan güvenceler azaldı.
* Bugün maalesef kamu harcamaları şeffaf değil. Ekonomik göstergelerin güvenilirliği sorgulanır hale gelmiş. Çeşitli mekanizmalarla denetim dışı tutulan kamu harcamaları Türkiye'yi sadece öngörülemez, itimat edilemez bir ülke haline getiriyor.
* 40 senelik enflasyon belasını sona erdirdikten sonra tekrar çift rakamlı enflasyon oranlarına geri dönüşümüz refahın topluma yayılmasını önleyen, tehlikeli bir gelişme.
* Gördüğüm en büyük tehlike ise borçlanma. AK Parti hükümetlerinin daha önce Türkiye'yi kurtardığı dövizle iç borçlanmanın tekrar kaynak ihtiyacı için bir yol olması ileride büyük sorun olur.
* Ülkenin bugünkü borçlanması yüksek maliyetlerle gerçekleşiyor. Bu da bahsettiğim bozulmalar nedeniyle Türkiye'nin risk priminin yüksek olmasından kaynaklanıyor.
ÇIKIŞ YOLU
* Kısa vadede yapılması gereken öncelikle siyasi zihniyet olarak özgürlükçü bir yola girerek, yatırım ortamını iyileştirip güven verecek politikaları kararlı bir şekilde uygulamaya koymaktır.
* Uzun vadede ise Anayasa'dan başlayarak yüksek standartlı demokratik hukuk devletini inşa edip, kurallar çerçevesinde işleyen serbest piyasa ekonomisini gerçekleştirmek gerekir.
* ‘İyi yönetişim'in (good governance) bütün unsurlarının uygulamasının yaratacağı iklim Türkiye'nin her alanda var olan büyük potansiyelini harekete geçirecektir.
* Petrol ve gaz gibi doğal kaynakları olmayan Türkiye için bu anlayışın uygulanması büyük enerji kaynağı olacaktır. Türkiye'de insan kaynağı gıpta edilecek düzeydedir, kurumsal kapasitesi de öyle.
* Bugünden yarına yapılabilecek en kolay iş üstün nitelikli insan kaynağını ve kurumsal yapıyı tekrar etkin hale getirmek, özellikle orta ve üst kademe bürokraside ehliyeti ve liyakati önde tutarak bürokratların devlet terbiyesi ile tarafsız ve çok çalışmalarını temin etmektir.
*Bunu yaparken sistemik açmazları giderecek, verimsizliğe ve israfa yol açan kısa yolları izale edecek şekilde kamu yönetiminde yapısal reformları birer birer hayata geçirmek kaçınılmazdır.
* Parti devleti mantığına yönelik eğilimleri besleyen mevcut atmosferden acilen sıyrılmalı, siyasetin tüm halkımızın istekleri ile azami ölçüde örtüşen, istikamet tayin eden, çözüm, refah ve mutluluk üreten yönü temayüz ettirilmelidir.
“GÜÇLÜ PARLAMENTER SİSTEM OLMALI”
“2002'de siyasetin gösterdiği irade ileri ki yıllarda bozulmaya başladı. Vizyon zamanla gitti. Bugün kamu harcamaları şeffaf değil. Bu durum Türkiye'yi öngörülemez ülke haline getiriyor.” diyen Gül, şunları söyledi:
* Ben kuvvetler ayrılığına dayalı, her türlü vesayetten uzak, güçlü bir parlamenter sistemin Türkiye için daha doğru olduğunu savunurum.
* Çünkü, ülkemizde ideal demokratik hukuk devleti ancak böyle gerçekleşir. Bu da sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın temel zeminidir."
29.6.2020 [Samanyolu Haber]
"Vak'alar böyle giderse okullar eylülde de açılamayabilir!''
Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Seram Şimşek Yavuz, "Dinamik bir salgında eylül ya da ekim ayında okullar açılır ya da açılmaz diyemeyiz. Vak'alar böyle giderse okulların açılmasında sorun yaşayabiliriz." dedi.
Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz, açıklanan Koronavirüs vak'a tablosuna göre okulların bu yıl açılıp açılmayacağına dair soruyu cevapladı.
"Bu tablo böyle devam ederse okulların açılmasıyla ilgili özellikle üniversitelerde sıkıntı yaşayabiliriz." diyen Yavuz, temmuz ve ağustos ayında açıklanacak vak'a sayılarının bu konuda belirleyici olacağını söyledi.
Bilim Kurulu üyesi Şimşek Yavuz, Habertürk’te Fatih Altay’lının canlı yayınlanan programında açıklamalarda bulundu.
TABLO BİNLİ SAYILARLA DEVAM EDERSE...
Okulların açılmasını temmuz ve ağustos ayındaki vak'a artışlarına endeksleyen Şimşek şöyle devam etti: "Bu tablo binli sayılarla devam ederse özellikle üniversitelerin açılmasında sıkıntı yaşanabileceğini düşünüyorum. Bu gerçekten çok dinamik bir salgın. Önümüzde ki yılların ön görüsünde bulunmak, elde ki verilerle tahmin etmek pekte mümkün değil açıkçası."
Yavuz, "Bizler Temmuz ve ağustos ayını nasıl geçirdiğimize bakarak, ekimde neler yapabileceğimize karar vereceğiz. Burada esas kritik olay şudur; yani bu tarz salgınlarda yapmamız gereken ne oluyor? Bir kere hazırlıklı olmak gerekiyor. Vak'a sayıları sıfırlansa bile ikinci bir dalganın her an olabilir endişesi var. Bu yüzden, dinamik bir salgında eylül ya da ekim ayında okullar açılır ya da açılmaz diye şu an için bir şey diyemeyiz." diye konuştu.
29.6.2020 [Samanyolu Haber]
Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz, açıklanan Koronavirüs vak'a tablosuna göre okulların bu yıl açılıp açılmayacağına dair soruyu cevapladı.
"Bu tablo böyle devam ederse okulların açılmasıyla ilgili özellikle üniversitelerde sıkıntı yaşayabiliriz." diyen Yavuz, temmuz ve ağustos ayında açıklanacak vak'a sayılarının bu konuda belirleyici olacağını söyledi.
Bilim Kurulu üyesi Şimşek Yavuz, Habertürk’te Fatih Altay’lının canlı yayınlanan programında açıklamalarda bulundu.
TABLO BİNLİ SAYILARLA DEVAM EDERSE...
Okulların açılmasını temmuz ve ağustos ayındaki vak'a artışlarına endeksleyen Şimşek şöyle devam etti: "Bu tablo binli sayılarla devam ederse özellikle üniversitelerin açılmasında sıkıntı yaşanabileceğini düşünüyorum. Bu gerçekten çok dinamik bir salgın. Önümüzde ki yılların ön görüsünde bulunmak, elde ki verilerle tahmin etmek pekte mümkün değil açıkçası."
Yavuz, "Bizler Temmuz ve ağustos ayını nasıl geçirdiğimize bakarak, ekimde neler yapabileceğimize karar vereceğiz. Burada esas kritik olay şudur; yani bu tarz salgınlarda yapmamız gereken ne oluyor? Bir kere hazırlıklı olmak gerekiyor. Vak'a sayıları sıfırlansa bile ikinci bir dalganın her an olabilir endişesi var. Bu yüzden, dinamik bir salgında eylül ya da ekim ayında okullar açılır ya da açılmaz diye şu an için bir şey diyemeyiz." diye konuştu.
29.6.2020 [Samanyolu Haber]
"Küçük ortak" ne ile tehdit ediyor?
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Davul Erdoğan’da tokmak Bahçeli’de." dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin 'vesayeti altında' olduğunu belirterek, onun izni ve onayı olmayan hiçbir karar alamadığını söyledi.
Gazeteci Murat Yetkin'in blogunda yayımlanmak üzere mülakat veren Kılıçdaroğlu, "Saray vesayet sahibi küçük partiden izin almadan karar alamaz durumda. Bu sadece Saray’da değil, Meclis'te de böyle. Şu anda Türkiye son seçimlerde yüzde 11,9 oy almış bir partinin tahakkümü altında yönetiliyor." dedi.
"ERDOĞAN, BAHÇELİ'DEN İZİN ALARAK AÇIKLIYOR"
Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin küçük bir partinin vesayetinde düşe kalka yoluna devam etmeye çalıştığını belirterek, "Öyle bir noktaya gelindi ki, Saray, vesayet sahibi bu küçük partiden izin almadan karar alamaz duruma geldi." diye konuştu.
MHP lideri Devlet Bahçeli (solda), 24 Haziran 2018 Milletvekilliği Genel Seçimi'nde aldığı yüzde 12'ye yakın oyla iktidarın fiile ortağı oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bütün kararlarını MHP Genel Başkanı Bahçeli’den onay alarak açıkladığına işaret eden Kılıçdaroğlu, "Zaten Bahçeli bunları kamuoyu önünde de söylüyor, benim iznim olmadan hiçbir karar alınamaz gibilerinden. Adeta erken seçime gitmekle tehdit ediyor.“ ifadelerini kullandı.
DAVUL ERDOĞAN'IN BOYNUNDA, TOKMAK BAHÇELİ'DE
Erdoğan'ın iktidarını korumak için vesayeti kabullenmek zorunda olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, "Çünkü iktidardan gitmenin maliyetini en iyi Erdoğan biliyor. Bu vesayetin ve çıkar birliğinin sürdürülmesi pahasına ikilinin yerel seçimlerde İmralı’ya nasıl sığındıklarını da biliyoruz. Özetle, davul Erdoğan’ın boynunda, tokmak Bahçeli’nin elinde." dedi.
29.6.2020 [Samanyolu Haber]
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin 'vesayeti altında' olduğunu belirterek, onun izni ve onayı olmayan hiçbir karar alamadığını söyledi.
Gazeteci Murat Yetkin'in blogunda yayımlanmak üzere mülakat veren Kılıçdaroğlu, "Saray vesayet sahibi küçük partiden izin almadan karar alamaz durumda. Bu sadece Saray’da değil, Meclis'te de böyle. Şu anda Türkiye son seçimlerde yüzde 11,9 oy almış bir partinin tahakkümü altında yönetiliyor." dedi.
"ERDOĞAN, BAHÇELİ'DEN İZİN ALARAK AÇIKLIYOR"
Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin küçük bir partinin vesayetinde düşe kalka yoluna devam etmeye çalıştığını belirterek, "Öyle bir noktaya gelindi ki, Saray, vesayet sahibi bu küçük partiden izin almadan karar alamaz duruma geldi." diye konuştu.
MHP lideri Devlet Bahçeli (solda), 24 Haziran 2018 Milletvekilliği Genel Seçimi'nde aldığı yüzde 12'ye yakın oyla iktidarın fiile ortağı oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bütün kararlarını MHP Genel Başkanı Bahçeli’den onay alarak açıkladığına işaret eden Kılıçdaroğlu, "Zaten Bahçeli bunları kamuoyu önünde de söylüyor, benim iznim olmadan hiçbir karar alınamaz gibilerinden. Adeta erken seçime gitmekle tehdit ediyor.“ ifadelerini kullandı.
DAVUL ERDOĞAN'IN BOYNUNDA, TOKMAK BAHÇELİ'DE
Erdoğan'ın iktidarını korumak için vesayeti kabullenmek zorunda olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, "Çünkü iktidardan gitmenin maliyetini en iyi Erdoğan biliyor. Bu vesayetin ve çıkar birliğinin sürdürülmesi pahasına ikilinin yerel seçimlerde İmralı’ya nasıl sığındıklarını da biliyoruz. Özetle, davul Erdoğan’ın boynunda, tokmak Bahçeli’nin elinde." dedi.
29.6.2020 [Samanyolu Haber]
Covid-19 hastalarının yarısı hiç belirti göstermiyor olabilir
Yeni bir araştırmaya göre, Covid-19 hastalarının yaklaşık yüzde 45'i herhangi bir belirti göstermiyor. ACP Journals'da yayınlanan bu araştırmada, belirti göstermeyen bu hastaların virüsün yayılmasında büyük rol oynadığı vurgulanıyor.
Çalışmayı yürüten Scripps Research adlı araştırma kuruluşu, çalışmada ortaya çıkan bulguların pandemiyle savaşta yaygın test ve temas takibinin önemine işaret ettiğini belirtiyor. Scripps Research adlı araştırma kuruluşunun kurucusu Moleküler Tıp Profesörü Dr. Eric Topol, "Virüsün sessiz bir şekilde yayılması, kontrol edilmesini daha güç bir hale getiriyor," diye belirtti.
Topol, "Araştırmamız yaygın testin önemini vurguluyor. Bu kadar yüksek bir asemptomatik vaka oranıyla, daha geniş bir test ağı kurma zorunluluğu ortada; aksi takdirde virüs bizi atlatmaya devam edecek," diye belirtti.
Araştırmada gündüz bakımevlerinde kalanlar, kruvaziyer gemisi yolcuları ve cezaevinde yatan mahkumlar dahil çeşitli gruplardaki yeni tip koronavirüs enfeksiyonu vakalarından gelen veriler analiz edildi. Topol; Davranış Bilimci Daniel Oran'la birlikte PubMed, bioRxiv ve medRxiv'de yayınlanmış dünyanın farklı yerlerinden gelen 16 çalışmanın bulgularını değerlendirdi.
ASTRONOMİK RAKAMLAR
Oran, "Neredeyse hepsinin tek ortak noktası, enfekte bireylerin çoğunluğunun hiçbir belirti göstermemesi. 4 eyalette bulunan cezaevinde Covid-19 testi pozitif çıkan 3000 mahkum arasında rakamlar ise astronomikti: Yüzde 96'sı asemptomatik!" şeklinde konuştu.
Araştırma aynı zamanda, belirti göstermeyen bireylerin virüsü daha uzun bir süre, belki de 14 günden daha uzun bir süre, yayabildiklerini gösteriyor. Belirti gösteren veya göstermeyen hastalarda viral yüklerin benzer olduğu belirtilse de, bulaşıcılığın aynı düzeyde olup olmadığı açık değil. Bunu çözümlemek için ise yeterli sayıda asemptomatik kişiyi kapsayan geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç olduğu belirtiliyor.
BELİRTİ OLMAMASI HASAR OLMADIĞI ANLAMINA GELMİYOR
Araştırmacılara göre, belirtinin olmaması hastada herhangi bir hasar olmadığı anlamına gelmiyor. Diamond Princess kruvaziyer gemisindeki yolculara uygulanan bilgisayarlı tomografi sonuçlarına göre, 76 asemptomatik (belirti göstermeyen) bireyin yüzde 54'ünün akciğerlerinde önemli anormallikler gözüktü. Bu da SARS-CoV-2 enfeksiyonunun akciğere etkisinin de hemen belirti göstermeyebileceği ihtimalini öne çıkarıyor.
Araştırmacılar, asemptomatik hastalarla presemptomatik hastaları birbirinden ayrıştıracak boylamsal çalışma eksikliğine de dikkat çekiyor. "Asemptomatik hasta" kavramı, SARS-CoV-2 virüsüyle enfekte olmakla birlikte hiçbir belirti göstermeyen hastayı tanımlamak için kullanılırken, benzeri bir şekilde enfekte olup, test esnasında henüz belirti göstermeyen ancak nihayet semptom geliştiren hastalar ise presemptomatik hasta olarak tanımlanıyor. Bu ikisini ayırt etmek için ise bireylere yönelik testlerin zaman içinde yinelenmesine dayalı boylamsal testleme yöntemi kullanılması gerekiyor.
29.6.2020 [Samanyolu Haber]
Çalışmayı yürüten Scripps Research adlı araştırma kuruluşu, çalışmada ortaya çıkan bulguların pandemiyle savaşta yaygın test ve temas takibinin önemine işaret ettiğini belirtiyor. Scripps Research adlı araştırma kuruluşunun kurucusu Moleküler Tıp Profesörü Dr. Eric Topol, "Virüsün sessiz bir şekilde yayılması, kontrol edilmesini daha güç bir hale getiriyor," diye belirtti.
Topol, "Araştırmamız yaygın testin önemini vurguluyor. Bu kadar yüksek bir asemptomatik vaka oranıyla, daha geniş bir test ağı kurma zorunluluğu ortada; aksi takdirde virüs bizi atlatmaya devam edecek," diye belirtti.
Araştırmada gündüz bakımevlerinde kalanlar, kruvaziyer gemisi yolcuları ve cezaevinde yatan mahkumlar dahil çeşitli gruplardaki yeni tip koronavirüs enfeksiyonu vakalarından gelen veriler analiz edildi. Topol; Davranış Bilimci Daniel Oran'la birlikte PubMed, bioRxiv ve medRxiv'de yayınlanmış dünyanın farklı yerlerinden gelen 16 çalışmanın bulgularını değerlendirdi.
ASTRONOMİK RAKAMLAR
Oran, "Neredeyse hepsinin tek ortak noktası, enfekte bireylerin çoğunluğunun hiçbir belirti göstermemesi. 4 eyalette bulunan cezaevinde Covid-19 testi pozitif çıkan 3000 mahkum arasında rakamlar ise astronomikti: Yüzde 96'sı asemptomatik!" şeklinde konuştu.
Araştırma aynı zamanda, belirti göstermeyen bireylerin virüsü daha uzun bir süre, belki de 14 günden daha uzun bir süre, yayabildiklerini gösteriyor. Belirti gösteren veya göstermeyen hastalarda viral yüklerin benzer olduğu belirtilse de, bulaşıcılığın aynı düzeyde olup olmadığı açık değil. Bunu çözümlemek için ise yeterli sayıda asemptomatik kişiyi kapsayan geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç olduğu belirtiliyor.
BELİRTİ OLMAMASI HASAR OLMADIĞI ANLAMINA GELMİYOR
Araştırmacılara göre, belirtinin olmaması hastada herhangi bir hasar olmadığı anlamına gelmiyor. Diamond Princess kruvaziyer gemisindeki yolculara uygulanan bilgisayarlı tomografi sonuçlarına göre, 76 asemptomatik (belirti göstermeyen) bireyin yüzde 54'ünün akciğerlerinde önemli anormallikler gözüktü. Bu da SARS-CoV-2 enfeksiyonunun akciğere etkisinin de hemen belirti göstermeyebileceği ihtimalini öne çıkarıyor.
Araştırmacılar, asemptomatik hastalarla presemptomatik hastaları birbirinden ayrıştıracak boylamsal çalışma eksikliğine de dikkat çekiyor. "Asemptomatik hasta" kavramı, SARS-CoV-2 virüsüyle enfekte olmakla birlikte hiçbir belirti göstermeyen hastayı tanımlamak için kullanılırken, benzeri bir şekilde enfekte olup, test esnasında henüz belirti göstermeyen ancak nihayet semptom geliştiren hastalar ise presemptomatik hasta olarak tanımlanıyor. Bu ikisini ayırt etmek için ise bireylere yönelik testlerin zaman içinde yinelenmesine dayalı boylamsal testleme yöntemi kullanılması gerekiyor.
29.6.2020 [Samanyolu Haber]
30 yıllık şampiyonluk hasretini bitiren taktik [Nurullah Kaya]
Hedeflerimize doğru koşarken tökezleyip düşebiliriz. Hatta ulaşmayı arzuladığımız zirvelere çıkarken birileri tarafından yollarımıza engeller konabilir. Yol ve yolculuk ne kadar meşakkatli olsa dahi hiçbir şeye aldırmadan azimle mücadele verdiğimiz ideallerimize kavuşmak bizi çok ama çok mesrur eder.
Burada can alıcı nokta gayeyi hayalimize giderken kullandığımız yol ve yöntemlerdir.
Bazıları gittiği güzergâh uğruna hakkı gözetmeden her şeyi mübah sayarken bazıları da hülyalarına ulaşabilmek için çalışmayı, adaleti ve sevgiyi kendilerine yoldaş edinir.
İşte ikinci yolu seçenlerden biri de son günlerde dünya spor kamuoyunun en çok konuştuğu ismi Jurgen Klopp.
İngiltere Futbol Ligi takımlarından Liverpool'un 30 yılık şampiyonluk rüyasını önceki günlerde gerçekleştiren Alman teknik adam Jurgen Kloop'un her dönemi ter kokan, azim dolu, başarı dolu, mütevazilik dolu örnek bir hikâyesi var.
İNŞAAT USTASI BİR BABANIN OĞLU
1967’de Almanya Rhineland Palatinate Black Forest Köyü'nde dünyaya gözlerini açan Jurgen Klopp, inşaat ustası bir baba ve çok disiplinli bir annenin oğludur.
Sporu çok seven baba Norbert Klopp, oğlunu antrenmanlarda en çok zorlayan kişidir. Çünkü onun çok iyi bir sporcu olmasını istiyordur.
Klopp, 1985’te TuS-Ergenzingen’in A-Gençlik Takımı’nda forvette ve savunmada oynar. 1989 yılında Mainz'da forma giymeye başlar.
Eğer hocası Wolfgang Frank, onu başarısız olduğu ve sık sık ıslıklandığı forvetten savunmaya almasaydı o yıllarda futbol kariyeri başlamadan bitebilirdi.
Hem futbol oynayan hem de kamyonlara yük taşıyan Klopp her zaman çalışkandır. Mainz için toplamda 52 gol atmayı başarmıştır. Artık futboldan kazanmaya da başlamıştır. Aylık 2 bin 300 mark alır.
Ayrıca Mainz'da oynarken haftada iki kez 400 kilometre yol gidip Köln'de teknik direktörlük kursu görür. 2001 yılında Mainz'a antrenör olur, fakat bir yıl önce kanserden hayatını kaybeden Norbet Klopp oğlunun bu başarısını göremez.
Mainz, çalışkan hocanın yönetiminde 2004’te birinci lige yükselir. Kadrosu ne kadar güçsüz olsa da ortaya koyduğu taktikler Almanya'da takdir toplar. Takımına olağanüstü motivasyon ve eşsiz bir ruh kazandırır. Orada güzel günler geçirir ve çok sevilir.
Hatta Mainz’da ona ait bir taraftar kulübü oluşturulur. Mainz meydanında onun için seslendirilen 'Niemals geht man so ganz' (Kimse ebediyyen ayrılmaz) adlı parçayı dinlerken uzun süre ağlayan Klopp, şehirden çok zor kopar.
Kısa zamanda futbol maçlarıyla ilgili yaptığı isabetli analizlerle öne çıkar. Almanya'nın ünlü kanalı ZDF’de başarılı bir futbol ekibi kurar. Burada iki kez ödüle layık görülür.
BİRLİK VE BERABERLİKLE GELEN ZAFER
Yorumculukla kazandığı tecrübeyi ve bakış açısını bir kez daha sahalara yansıtmak isteyen Klopp, 2008 ortasında Borussia Dortmund (BVB)’un teknik direktörü olur. İflasın eşiğinden dönen ve çok zor günler geçiren ünü kulübe adeta ilaç gibi geen Klopp, kulüpte harika bir felsefe ortaya koyar.
Bu durumun meyvelerini kısa sürede toplar. Birlik ve beraberliğe çok önem verir. BVB’ye her şeyi yoluna koyma sözü veren mütevazi hoca, iyi futbolcular yetiştirir. 2011’de lig şampiyonluğunu kazanan Dortmund, bir yıl sonra hem lig şampiyonluğunu hem de Almanya kupasının sahibi olur.
2013'te Bayern Münih'e 2-1 kaybettiği şampiyonlar ligi finali hafızalardan hiç silinmedi. 2014 yılından sonra beklediği başarıları elde edemeyen Klopp, Dortmund’a veda eder.
KLOPP: BEN NORMAL BİRİYİM
2015 yılında uzun yıllardır yaşadığı evinden ayrılarak İngiltere'ye gider ve FC Liverpool’un başına geçer. Sözleriyle sık sık gündem olan teknik adam Jose Mourinho’nun “Ben özel biriyim” sözüne, Jürgen Klopp, şu şekilde karşılık verir; “Ben her zaman ortalama bir oyuncu oldum, Mainz’da da ortalama bir teknik direktör olarak işe başladım. Dolayısıyla benim için söylenebilecek en uygun şey: Ben normal biriyim, olur.”
Hayli alçakgönüllüdür ancak oyun sistemi rakiplerini çok zorlar. Top rakipteyken 4-5-1 olan takım, topu kazandığı anda çok hızlı bir şekilde hücumda 3-5-2'ye dönüşerek rakiplerini şaşırtır.
Hiçbir başarının tesadüf olamayacağının ete kemiğe bürünmüş halidir. Çok çalışır ve engeller karşısında hiç pes etmez. Hırslı ve sert olduğu kadar anlayışlı ve yeri geldiğinde dans edebilen neşeli bir insana da dönüşebilir.
HERKES İKİ, KLOPP ÜÇ ANKRENMAN YAPAR
Liverpool'daki ilk antrenmanında oyuncuların adeta pestili çıkar. Bir oyuncu fenalaşır, iki oyuncu da kusar. Antrenman metotları çok eleştirilir. Premier Lig takımları günde iki antrenman yaparken Liverpool günde üç antrenman yapar. Biri sabah, ikisi öğleden sonra ve bir başka gün biri öğleden sonra ikisi akşam olmak üzere.
Bu, oyuncuların gece maçlarına alışmaları içindir. Çok, fakat çok sıkı çalıştırdığı Liverpool 2019’da Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanarak tarihi bir başarı elde eder. Klopp’un Mainz’dan sonra dinlediği ikinci anlamlı şarkısı Liverpool’un "Asla Yalnız Yürümeyeceksin" parçası olur.
30 yıl aradan sonra Liverpool'a 18'inci şampiyonluğunu kazandıran Klopp, 5 yıl boyunca UEFA Süper Kupasını ile Kulüpler Dünya Şampiyonluğunu kazandı ve bir Şampiyonlar Ligi finali, Avrupa Ligi finali ve Lig Kupası finali de oynadı.
Aslında onu başarıya götüren formül Liverpool’da 5 yıl top oynayan Jose Enrique'nin cümlelerinde gizli.
Klopp’u başarıya taşıyan ana unsurlarının adalet ile mütevazılık olduğunu belirten Enrique, şunları ifade etmişti: “Bir gün basın odasına bizleri ve tesisin tüm çalışanlarını topladı. Oraya gelen herkesle selamlaştı, tek tek ilgilendi. Tesis çalışanlarını göstererek bize dönüp, ‘Bana ne kadar saygı duyuyorsanız, bana nasıl selam veriyorsanız, her gün bu insanlara da selam vereceksiniz. Bu insanlara da bana saygı duyduğunuz gibi saygı duyacaksanız. Çünkü bu insanlar benimle aynı saygıyı hak ediyor. Bu insanlara iyi bakın. Onlar sizin bu sahada performansınızı ortaya koymanız ve bunu kolaylaştırmak için çalışıyorlar. Ben sizin için ne kadar önemliysem onlar da aynı şekilde önemli’ dedi."
EVE TRENLE DÖNMEYİ TERCİH EDEN BİR ÜNLÜ
Klopp, bir başka demeçinde, "Herkes kurallara saygı duymalı. Biri uymazsa ya da saygısızlık yaparsa da bir yaptırım uygulamak zorundayım.” diyerek takımdaki disiplin çok önemli olduğunu belirtmişti.
Özel hayatında da sık sık örnek davranışlar sergiler. Eşinin hayatındaki yerini her zaman dile getirir.
Eşine nasıl değer verdiğini şu şekilde özetler: “Eşim Ulla olmasaydı bugünkü Jürgen asla böyle biri ve böyle mutlu biri olmazdı.”
Lüks araçlara binmekten çok, maçlardan sonra evine taraftarlar gibi trenle gitmeyi tercih etmesi birçok şeyi özetliyor. Klopp’un bundan sonraki hedefinin ne olacağını ve bu uğurda ortaya koyacağı eşsiz mücadeleyi merakla bekliyoruz.
[Nurullah Kaya] 29.6.2020 [Samanyolu Haber]
Burada can alıcı nokta gayeyi hayalimize giderken kullandığımız yol ve yöntemlerdir.
Bazıları gittiği güzergâh uğruna hakkı gözetmeden her şeyi mübah sayarken bazıları da hülyalarına ulaşabilmek için çalışmayı, adaleti ve sevgiyi kendilerine yoldaş edinir.
İşte ikinci yolu seçenlerden biri de son günlerde dünya spor kamuoyunun en çok konuştuğu ismi Jurgen Klopp.
İngiltere Futbol Ligi takımlarından Liverpool'un 30 yılık şampiyonluk rüyasını önceki günlerde gerçekleştiren Alman teknik adam Jurgen Kloop'un her dönemi ter kokan, azim dolu, başarı dolu, mütevazilik dolu örnek bir hikâyesi var.
İNŞAAT USTASI BİR BABANIN OĞLU
1967’de Almanya Rhineland Palatinate Black Forest Köyü'nde dünyaya gözlerini açan Jurgen Klopp, inşaat ustası bir baba ve çok disiplinli bir annenin oğludur.
Sporu çok seven baba Norbert Klopp, oğlunu antrenmanlarda en çok zorlayan kişidir. Çünkü onun çok iyi bir sporcu olmasını istiyordur.
Klopp, 1985’te TuS-Ergenzingen’in A-Gençlik Takımı’nda forvette ve savunmada oynar. 1989 yılında Mainz'da forma giymeye başlar.
Eğer hocası Wolfgang Frank, onu başarısız olduğu ve sık sık ıslıklandığı forvetten savunmaya almasaydı o yıllarda futbol kariyeri başlamadan bitebilirdi.
Hem futbol oynayan hem de kamyonlara yük taşıyan Klopp her zaman çalışkandır. Mainz için toplamda 52 gol atmayı başarmıştır. Artık futboldan kazanmaya da başlamıştır. Aylık 2 bin 300 mark alır.
Ayrıca Mainz'da oynarken haftada iki kez 400 kilometre yol gidip Köln'de teknik direktörlük kursu görür. 2001 yılında Mainz'a antrenör olur, fakat bir yıl önce kanserden hayatını kaybeden Norbet Klopp oğlunun bu başarısını göremez.
Mainz, çalışkan hocanın yönetiminde 2004’te birinci lige yükselir. Kadrosu ne kadar güçsüz olsa da ortaya koyduğu taktikler Almanya'da takdir toplar. Takımına olağanüstü motivasyon ve eşsiz bir ruh kazandırır. Orada güzel günler geçirir ve çok sevilir.
Hatta Mainz’da ona ait bir taraftar kulübü oluşturulur. Mainz meydanında onun için seslendirilen 'Niemals geht man so ganz' (Kimse ebediyyen ayrılmaz) adlı parçayı dinlerken uzun süre ağlayan Klopp, şehirden çok zor kopar.
Kısa zamanda futbol maçlarıyla ilgili yaptığı isabetli analizlerle öne çıkar. Almanya'nın ünlü kanalı ZDF’de başarılı bir futbol ekibi kurar. Burada iki kez ödüle layık görülür.
BİRLİK VE BERABERLİKLE GELEN ZAFER
Yorumculukla kazandığı tecrübeyi ve bakış açısını bir kez daha sahalara yansıtmak isteyen Klopp, 2008 ortasında Borussia Dortmund (BVB)’un teknik direktörü olur. İflasın eşiğinden dönen ve çok zor günler geçiren ünü kulübe adeta ilaç gibi geen Klopp, kulüpte harika bir felsefe ortaya koyar.
Bu durumun meyvelerini kısa sürede toplar. Birlik ve beraberliğe çok önem verir. BVB’ye her şeyi yoluna koyma sözü veren mütevazi hoca, iyi futbolcular yetiştirir. 2011’de lig şampiyonluğunu kazanan Dortmund, bir yıl sonra hem lig şampiyonluğunu hem de Almanya kupasının sahibi olur.
2013'te Bayern Münih'e 2-1 kaybettiği şampiyonlar ligi finali hafızalardan hiç silinmedi. 2014 yılından sonra beklediği başarıları elde edemeyen Klopp, Dortmund’a veda eder.
KLOPP: BEN NORMAL BİRİYİM
2015 yılında uzun yıllardır yaşadığı evinden ayrılarak İngiltere'ye gider ve FC Liverpool’un başına geçer. Sözleriyle sık sık gündem olan teknik adam Jose Mourinho’nun “Ben özel biriyim” sözüne, Jürgen Klopp, şu şekilde karşılık verir; “Ben her zaman ortalama bir oyuncu oldum, Mainz’da da ortalama bir teknik direktör olarak işe başladım. Dolayısıyla benim için söylenebilecek en uygun şey: Ben normal biriyim, olur.”
Hayli alçakgönüllüdür ancak oyun sistemi rakiplerini çok zorlar. Top rakipteyken 4-5-1 olan takım, topu kazandığı anda çok hızlı bir şekilde hücumda 3-5-2'ye dönüşerek rakiplerini şaşırtır.
Hiçbir başarının tesadüf olamayacağının ete kemiğe bürünmüş halidir. Çok çalışır ve engeller karşısında hiç pes etmez. Hırslı ve sert olduğu kadar anlayışlı ve yeri geldiğinde dans edebilen neşeli bir insana da dönüşebilir.
HERKES İKİ, KLOPP ÜÇ ANKRENMAN YAPAR
Liverpool'daki ilk antrenmanında oyuncuların adeta pestili çıkar. Bir oyuncu fenalaşır, iki oyuncu da kusar. Antrenman metotları çok eleştirilir. Premier Lig takımları günde iki antrenman yaparken Liverpool günde üç antrenman yapar. Biri sabah, ikisi öğleden sonra ve bir başka gün biri öğleden sonra ikisi akşam olmak üzere.
Bu, oyuncuların gece maçlarına alışmaları içindir. Çok, fakat çok sıkı çalıştırdığı Liverpool 2019’da Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanarak tarihi bir başarı elde eder. Klopp’un Mainz’dan sonra dinlediği ikinci anlamlı şarkısı Liverpool’un "Asla Yalnız Yürümeyeceksin" parçası olur.
30 yıl aradan sonra Liverpool'a 18'inci şampiyonluğunu kazandıran Klopp, 5 yıl boyunca UEFA Süper Kupasını ile Kulüpler Dünya Şampiyonluğunu kazandı ve bir Şampiyonlar Ligi finali, Avrupa Ligi finali ve Lig Kupası finali de oynadı.
Aslında onu başarıya götüren formül Liverpool’da 5 yıl top oynayan Jose Enrique'nin cümlelerinde gizli.
Klopp’u başarıya taşıyan ana unsurlarının adalet ile mütevazılık olduğunu belirten Enrique, şunları ifade etmişti: “Bir gün basın odasına bizleri ve tesisin tüm çalışanlarını topladı. Oraya gelen herkesle selamlaştı, tek tek ilgilendi. Tesis çalışanlarını göstererek bize dönüp, ‘Bana ne kadar saygı duyuyorsanız, bana nasıl selam veriyorsanız, her gün bu insanlara da selam vereceksiniz. Bu insanlara da bana saygı duyduğunuz gibi saygı duyacaksanız. Çünkü bu insanlar benimle aynı saygıyı hak ediyor. Bu insanlara iyi bakın. Onlar sizin bu sahada performansınızı ortaya koymanız ve bunu kolaylaştırmak için çalışıyorlar. Ben sizin için ne kadar önemliysem onlar da aynı şekilde önemli’ dedi."
EVE TRENLE DÖNMEYİ TERCİH EDEN BİR ÜNLÜ
Klopp, bir başka demeçinde, "Herkes kurallara saygı duymalı. Biri uymazsa ya da saygısızlık yaparsa da bir yaptırım uygulamak zorundayım.” diyerek takımdaki disiplin çok önemli olduğunu belirtmişti.
Özel hayatında da sık sık örnek davranışlar sergiler. Eşinin hayatındaki yerini her zaman dile getirir.
Eşine nasıl değer verdiğini şu şekilde özetler: “Eşim Ulla olmasaydı bugünkü Jürgen asla böyle biri ve böyle mutlu biri olmazdı.”
Lüks araçlara binmekten çok, maçlardan sonra evine taraftarlar gibi trenle gitmeyi tercih etmesi birçok şeyi özetliyor. Klopp’un bundan sonraki hedefinin ne olacağını ve bu uğurda ortaya koyacağı eşsiz mücadeleyi merakla bekliyoruz.
[Nurullah Kaya] 29.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Nurullah Kaya
Efendiler Efendisi (S.A.S.) [Abdullah Aymaz]
Süreyya Yayınları, Mehmet Ali Şengül Hocamızın yazdığı “Hilkat-i Evvelin ÇEKİRDEĞİ ve Kainat Ağacının MEYVESİ EFENDİLER EFENDİSİ Hz. MUHAMMED (S.A.S.)” isimli kitabı neşredip istifadeye sundu. Herkesin, bilhassa günümüz gençlerinin rahatça okuyup istifade edeceği bu eser, bir taraftan Peygamber Efendimizi (S.A.S.) anlatırken, diğer taraftan, siyer-i Nebî’den nasıl ibret almamız gerekiyor, olayları nasıl değerlendirmemiz icap ediyor, bunlara dair işaretler veriyor. Bilhassa “Acı Çekenler Hayatı Daha İyi Öğrenir” başlığı altındakiler okunurken bu husus daha net fark ediliyor. Peygamber Efendimizin (S.A.S.) savaşlarındaki tutumundan, esirlere ve çocuklara muamelelerine kadar pek çok güzel ahlâk örneğini bu eserde açık şekilde görüyoruz. Bu arada Müslümanlara tuzak kurup gadreden zâlim ve hainlere karşı tutumlarını da öğrenmiş oluyoruz. Ayrıca bu eser bize olaylara tek bir açıdan değil de, pek çok açılardan baştan sona değerlendirip, neticelerindeki hikmetleri de görüp fark etmeyi öğütlüyor. Hudeybiye Anlaşmasında olduğu gibi, zâhiren Müslümanların aleyhlerine görünen olayların bile, zamanla Cenab-ı Hakkın inayetiyle Müslümanların lehlerine nasıl döndüğünü de gösteriyor.
İnsanları tekfir edip etiketleyerek, hemen dinden çıktıklarını ve kâfir olduklarını ilan etmenin ne kadar yanlış, sakıncalı ve netice itibariyle tehlikeli ve mesuliyetli olduğunu da, Hz. Üsame bin Zeyd’in (R.A.) olayında olduğu gibi çarpıcı misaliyle ortaya koyuyor. Bu hususla ilgili unutamadığım bir hatıramı da bu münasebetle nakletmek istiyorum: Türkiye’de Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının kurulmasıyla, bütün medya kuruluşlarını ziyaret ediyorduk. M. Fethullah Gülen Hocaefendi ile Doğan Grubuyla görüşmeye gitmiştik. Başta patronları olarak Milliyet ve Hürriyetin yazarları, televizyonlarının ileri gelenleri vardı. Görüşmelerin bir yerinde, içlerinden birisi, Hocaefendiye, “İslamcı yazarlardan bazıları bize, ‘Siz MÜRTET’siniz’ diyorlar. Halbuki biz Müslümanız. Bu hususta siz ne diyorsunuz?” meâlinde bir soru sordular. Hocaefendi de Hz. Üsâme’nin savaş sırasında altettiği bir düşmanı öldüreceği anda ölüm korkusuyla şehadet getirip Müslüman olduğunu söylemesine rağmen bunu samimi bulmayıp öldürdüğünü söylemesi üzerine Peygamber Efendimizin (S.A.S.) fevkalade kızıp ‘Sen nasıl öldürürsün? Kalbini yarıp içine mi baktın?’ diye bu sözünü tekrarladığını anlattı… Daha sonra ben de onlara “Hocaefendi bu sözleri yirmi sene önce İzmir Bornova Camiinde sorulara cevap verirken aynı kelimelerle cemaate de bugün söylediği gibi anlattığını ifade ettim. Soruda bir siyasî görüşün insanlarının karşı siyasî görüştekilere, “Siz mürtedsiniz” demelerine karşılık onların da “Siz karpuzsunuz dışınız yeşil-Müslüman görünümlü ama içiniz kızıl-Komünist görünümlü münafıklarsınız” dediklerini ve bu sözlerin soru olarak geldiğinde Hocaefendinin Müslümanım diyen bir kimseye, elde apaçık inkâr ettiğine dair bir delil olmadan böyle bir şey denilemeyeceğini ifade ettiğini söylemiştim.
Bu ve benzeri pek çok mesele Hocamız, Ağabeyimiz Mehmet Ali Şengül’ün bu kitabında ele alınıyor. Onun yazdığı bu değerli eserden istifade etmeye çalışalım.
[Abdullah Aymaz] 29.6.2020 [Samanyolu Haber]
İnsanları tekfir edip etiketleyerek, hemen dinden çıktıklarını ve kâfir olduklarını ilan etmenin ne kadar yanlış, sakıncalı ve netice itibariyle tehlikeli ve mesuliyetli olduğunu da, Hz. Üsame bin Zeyd’in (R.A.) olayında olduğu gibi çarpıcı misaliyle ortaya koyuyor. Bu hususla ilgili unutamadığım bir hatıramı da bu münasebetle nakletmek istiyorum: Türkiye’de Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının kurulmasıyla, bütün medya kuruluşlarını ziyaret ediyorduk. M. Fethullah Gülen Hocaefendi ile Doğan Grubuyla görüşmeye gitmiştik. Başta patronları olarak Milliyet ve Hürriyetin yazarları, televizyonlarının ileri gelenleri vardı. Görüşmelerin bir yerinde, içlerinden birisi, Hocaefendiye, “İslamcı yazarlardan bazıları bize, ‘Siz MÜRTET’siniz’ diyorlar. Halbuki biz Müslümanız. Bu hususta siz ne diyorsunuz?” meâlinde bir soru sordular. Hocaefendi de Hz. Üsâme’nin savaş sırasında altettiği bir düşmanı öldüreceği anda ölüm korkusuyla şehadet getirip Müslüman olduğunu söylemesine rağmen bunu samimi bulmayıp öldürdüğünü söylemesi üzerine Peygamber Efendimizin (S.A.S.) fevkalade kızıp ‘Sen nasıl öldürürsün? Kalbini yarıp içine mi baktın?’ diye bu sözünü tekrarladığını anlattı… Daha sonra ben de onlara “Hocaefendi bu sözleri yirmi sene önce İzmir Bornova Camiinde sorulara cevap verirken aynı kelimelerle cemaate de bugün söylediği gibi anlattığını ifade ettim. Soruda bir siyasî görüşün insanlarının karşı siyasî görüştekilere, “Siz mürtedsiniz” demelerine karşılık onların da “Siz karpuzsunuz dışınız yeşil-Müslüman görünümlü ama içiniz kızıl-Komünist görünümlü münafıklarsınız” dediklerini ve bu sözlerin soru olarak geldiğinde Hocaefendinin Müslümanım diyen bir kimseye, elde apaçık inkâr ettiğine dair bir delil olmadan böyle bir şey denilemeyeceğini ifade ettiğini söylemiştim.
Bu ve benzeri pek çok mesele Hocamız, Ağabeyimiz Mehmet Ali Şengül’ün bu kitabında ele alınıyor. Onun yazdığı bu değerli eserden istifade etmeye çalışalım.
[Abdullah Aymaz] 29.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Akdeniz Neden Isınmıyor? [Kadir Gürcan]
Deniz ve plaj mevsiminin ortasındayız. Virüsün mecbur ettiği bütün kısıtlamalara rağmen, güneş ışığından istifade etmek için fırsat kollayan tatilcileri evde tutmak oldukça zor. Yaz turizminin gözde mekanlarından olan Akdeniz, benzersiz iklimiyle, kıyısı olan ülkeler için büyük bir zenginlik kabul ediliyor. Sadece deniz mi? Mediterranean ismi verilen ve zeytinyağı çeşnisi ile tanınan yemekler dünyanın en sağlıklı diyet tercihlerinden biri.
Akdeniz, Ortadoğu'ya komşu denizlerden biri olması yönüyle de sık sık kendinden bahsettiriyor. Bilinen tarih periyodlarındaki önemini zikretmeye gerek yok. Akdeniz'in mevsim normallerinin dışında, sık sık ısınması da bölgeyi tanıyanlar için sürpriz değil. Hız kesmeyen bölgesel savaşlar yüzünden Ortadoğu'da atmosfer her zaman sıcak. Bundan bir kaç yıl önce (7 Nisan 2018), Türkiye'ye komşu diktatörlerden Beşşar Esed, bütün uyarılara rağmen kendi halkına karşı kimyasal silah kullanmıştı. ABD hükümeti, kırmızı çizginin aşıldığı gerekçesiyle okyanustaki savaş gemilerinden bir kaçını Esed'i cezalandırmak üzere bölgeye yönlendirdi (14 Nisan 2018). Bir hafta içinde belirlenen hedefleri bombalayan ABD donanmasının ne kadar yakında olduğunu artık siz tahmin edin.
Esed'in kimyasal silah kullandığı dünya basınına sızdığında, herkes “Akdeniz Isınıyor!” manşeti ile, yeni bir dünya savaşının an meselesi olduğu konusunda neredeyse hemfikirdi. Deniz Suyu sıcaklığından, dünya stratejileri üreten yazar-çizerlerimiz, Türkiye'nin sürekli kaybettiği Suriye krizinde sürpriz bir zafer ile düze çıkabileceğine ümit yatırmışlardı. Bu tür aklıevvelelerimiz olduğu için ne kadar sevinsek azdır! Hatta “Analar ne dehalar doğuruyormuş!” diyerek, komplekslerden kompleks beğensek yeridir. Neden mi? Gazetecilik mesleğinin en öldürücü virüsü sayılan '3Y'ye karşı bağışıklık sistemleri çok iyi; Yandaşlık, yalakalık ve yalan...Böyle bir üçleme yok ama, kelimelerin aliterasyonu kulağa hoş geliyor, değil mi? Eğer bu isim tutarsa, isim hakkı bu satırı yazarlarına ait. Bir kenara kaydedin.
14 Nisan gününün manşetleri geceden hazırdı; “ABD Suriye'yi havadan vurdu!” Gerçekten, ABD donanması Suriye topraklarına bir gecede tam 59 hava saldırısı düzenlemiş ve planlanan bütün hedefler imha edilmişti. Donanma komutanı, operasyonun başarısını tek cümle ile özetledi; “En küçük bir karşı saldırı ile karşılaşmadık!” Operasyonun başarısı kadar, ilginç bir detay da dikkatleri çekmişti. ABD donanması, Akdeniz'den beklenen hava saldırısını, herkesi ters köşeye yatırarak, Kızıl Deniz üzerinden yapmıştı. Bizim Saray Beslemeleri de dahil, Beşşar Esed'in en güçlü müttefiki sayılan Rusya'nın tahminleri Akdeniz'in ötesine geçememişti. İki ihtimal vardı; Ya Türk statejistler, Nisan ayının yalancı baharına aldanıp, Akdeniz'in su sıcaklığını yanlış hesaplamışlardı ya da Kızıldeniz'in sıcaklığı ta Akdeniz'e kadar ulaşmıştı. Her iki ihtimalin de absürt ve akıldışı olduğunu kabul edelim. Türkiye'deki Saray ekibi, bu tür mantıksızlıkları yazarlık ve gazetecilik olarak pazarlıyorlar ve onlara hiç bir şey olmuyor.
Sistem değişikliğinin getirdiği bir dengesizlik olsa gerek, bizim devletliler harp-darp, fetih-ganimet gibi altında ezildikleri şehvetlerden vazgeçemiyorlar. Lise ders kitaplarındaki “Akdeniz'in Türk Gölü!” haline gelmesi efsaneleri hala yerinde duruyor mu bilmiyorum ama, beş yüzyıl geride kalmış tarihi hikayeleri günümüze taşımak için gayret sarfeden tipler hala mevcut. Son Osmanlı Deniz Donanması'nın Haliç'te çürütüldüğü gerçeği de aynı kitaplarda yer alıyor ama, imtihanda oralardan soru çıkmıyor.
Çin Malı Hayrettin Paşalar, son bir kaç yıldır Akdeniz'de yeni maceralar arıyorlar. Uluslararası sularda petrol ya da doğalgaz sondajları yapmak için girişilen tehlikeli oyun neticeye ulaşmadı. Sondaj gemilerinin de bir başka ülkeden kiralandığı detayı üzerinde durmayalım da gülmekten karnımız şişmesin! Farz ı muhal, oralarda petrol bulsanız da bunu çıkaracak ekipman ve yetişmiş elemanı dışarıdan bulmanız gerekecek. Ee, oraya da yabancı oyuncu oynatma sınırlaması gelir de, sezon ortasında dımdızlak ortada kalırsanız ne olacak! Bir kaç gün önce AB'den Türkiye'nin Akdeniz'de girdiği mevsimsiz şehvetlerden vazgeçmesi gerektiğine dair bir uyarı da geldi. Tek kullanımlık Barbaros Hayreddinler, bakalım nasıl tepki verecekler.
Altı aydır, Saray'ın Libya ekseninde giriştiği Akdeniz Oyunları'nda hangi branşlarda yarıştığı konusunda hiçkimse fikir yürütemiyor. An itibariyle “Artistik Patinaj”a aday gibi görünüyorlar ama resmi bir açıklama gelmedi. Diktatörlerin, başka ülkelere rejim ihraç etmesine hele hele demokrasi havariliğine kimse prim vermiyor. İşin garip tarafı bir yanıyla Suriye, diğer yanıyla kronik terör ile başedemeyen Türkiye'nin Libya gibi denizaşırı bir operasyona ne kadar dayanabileceği soru işaretleri oluşturuyor. Operasyon karşılığında alınan paranın 8 ya da 12 milyon dolar olması, bu soru işaretlerini dağıtmak için yeterli değil.
Türkiye'nin Akdeniz'de giriştiği iki tehlikeli tecrübe bölgede suyun ısınması için yeterli olmadı. Yunanistan ve Fransa'nın Türkiye'deki iktidar ile ağız dalaşına girmektense, meseleyi AB'ye götürmeleri önemli. Bunun dışında, deniz suyu sıcaklığından hareketle yeni bir dünya savaşı ya da Akdeniz'in Türk Gölü haline gelmesi gibi bir endişe hiç dillendirilmiyor. Türkiye'nin Ege Denizinde Yunanistan ile yaşadığı siyasi krizler şimdiye kadar ciddiye alınmadı. Akdeniz'de denenen yeni macerasının kaç gram edeceğini göreceğiz.
Şu kadar var ki, Libya önüne demirleyen Türk Bandıralı gemiler Akdeniz'in sıcaklığına tesir etmedi. Eğer sıcaklık deniz suyu ve plaj keyfine mani olsaydı, hiç olmazsa bu yıl hem plaj hem de Mediterranean diyeti ertelenir, onun yerine Keto diyeti ile Kızıldeniz sahilleri tercih edilirdi. Yoksa, Akdeniz kültürüne sahip ülkelerin, uluslararası itibarını kaybetmiş bir budalanın kaprislerine bu derece ilgisiz kalması size de garip gelmiyor mu?
[Kadir Gürcan] 29.6.2020 [Samanyolu Haber]
Akdeniz, Ortadoğu'ya komşu denizlerden biri olması yönüyle de sık sık kendinden bahsettiriyor. Bilinen tarih periyodlarındaki önemini zikretmeye gerek yok. Akdeniz'in mevsim normallerinin dışında, sık sık ısınması da bölgeyi tanıyanlar için sürpriz değil. Hız kesmeyen bölgesel savaşlar yüzünden Ortadoğu'da atmosfer her zaman sıcak. Bundan bir kaç yıl önce (7 Nisan 2018), Türkiye'ye komşu diktatörlerden Beşşar Esed, bütün uyarılara rağmen kendi halkına karşı kimyasal silah kullanmıştı. ABD hükümeti, kırmızı çizginin aşıldığı gerekçesiyle okyanustaki savaş gemilerinden bir kaçını Esed'i cezalandırmak üzere bölgeye yönlendirdi (14 Nisan 2018). Bir hafta içinde belirlenen hedefleri bombalayan ABD donanmasının ne kadar yakında olduğunu artık siz tahmin edin.
Esed'in kimyasal silah kullandığı dünya basınına sızdığında, herkes “Akdeniz Isınıyor!” manşeti ile, yeni bir dünya savaşının an meselesi olduğu konusunda neredeyse hemfikirdi. Deniz Suyu sıcaklığından, dünya stratejileri üreten yazar-çizerlerimiz, Türkiye'nin sürekli kaybettiği Suriye krizinde sürpriz bir zafer ile düze çıkabileceğine ümit yatırmışlardı. Bu tür aklıevvelelerimiz olduğu için ne kadar sevinsek azdır! Hatta “Analar ne dehalar doğuruyormuş!” diyerek, komplekslerden kompleks beğensek yeridir. Neden mi? Gazetecilik mesleğinin en öldürücü virüsü sayılan '3Y'ye karşı bağışıklık sistemleri çok iyi; Yandaşlık, yalakalık ve yalan...Böyle bir üçleme yok ama, kelimelerin aliterasyonu kulağa hoş geliyor, değil mi? Eğer bu isim tutarsa, isim hakkı bu satırı yazarlarına ait. Bir kenara kaydedin.
14 Nisan gününün manşetleri geceden hazırdı; “ABD Suriye'yi havadan vurdu!” Gerçekten, ABD donanması Suriye topraklarına bir gecede tam 59 hava saldırısı düzenlemiş ve planlanan bütün hedefler imha edilmişti. Donanma komutanı, operasyonun başarısını tek cümle ile özetledi; “En küçük bir karşı saldırı ile karşılaşmadık!” Operasyonun başarısı kadar, ilginç bir detay da dikkatleri çekmişti. ABD donanması, Akdeniz'den beklenen hava saldırısını, herkesi ters köşeye yatırarak, Kızıl Deniz üzerinden yapmıştı. Bizim Saray Beslemeleri de dahil, Beşşar Esed'in en güçlü müttefiki sayılan Rusya'nın tahminleri Akdeniz'in ötesine geçememişti. İki ihtimal vardı; Ya Türk statejistler, Nisan ayının yalancı baharına aldanıp, Akdeniz'in su sıcaklığını yanlış hesaplamışlardı ya da Kızıldeniz'in sıcaklığı ta Akdeniz'e kadar ulaşmıştı. Her iki ihtimalin de absürt ve akıldışı olduğunu kabul edelim. Türkiye'deki Saray ekibi, bu tür mantıksızlıkları yazarlık ve gazetecilik olarak pazarlıyorlar ve onlara hiç bir şey olmuyor.
Sistem değişikliğinin getirdiği bir dengesizlik olsa gerek, bizim devletliler harp-darp, fetih-ganimet gibi altında ezildikleri şehvetlerden vazgeçemiyorlar. Lise ders kitaplarındaki “Akdeniz'in Türk Gölü!” haline gelmesi efsaneleri hala yerinde duruyor mu bilmiyorum ama, beş yüzyıl geride kalmış tarihi hikayeleri günümüze taşımak için gayret sarfeden tipler hala mevcut. Son Osmanlı Deniz Donanması'nın Haliç'te çürütüldüğü gerçeği de aynı kitaplarda yer alıyor ama, imtihanda oralardan soru çıkmıyor.
Çin Malı Hayrettin Paşalar, son bir kaç yıldır Akdeniz'de yeni maceralar arıyorlar. Uluslararası sularda petrol ya da doğalgaz sondajları yapmak için girişilen tehlikeli oyun neticeye ulaşmadı. Sondaj gemilerinin de bir başka ülkeden kiralandığı detayı üzerinde durmayalım da gülmekten karnımız şişmesin! Farz ı muhal, oralarda petrol bulsanız da bunu çıkaracak ekipman ve yetişmiş elemanı dışarıdan bulmanız gerekecek. Ee, oraya da yabancı oyuncu oynatma sınırlaması gelir de, sezon ortasında dımdızlak ortada kalırsanız ne olacak! Bir kaç gün önce AB'den Türkiye'nin Akdeniz'de girdiği mevsimsiz şehvetlerden vazgeçmesi gerektiğine dair bir uyarı da geldi. Tek kullanımlık Barbaros Hayreddinler, bakalım nasıl tepki verecekler.
Altı aydır, Saray'ın Libya ekseninde giriştiği Akdeniz Oyunları'nda hangi branşlarda yarıştığı konusunda hiçkimse fikir yürütemiyor. An itibariyle “Artistik Patinaj”a aday gibi görünüyorlar ama resmi bir açıklama gelmedi. Diktatörlerin, başka ülkelere rejim ihraç etmesine hele hele demokrasi havariliğine kimse prim vermiyor. İşin garip tarafı bir yanıyla Suriye, diğer yanıyla kronik terör ile başedemeyen Türkiye'nin Libya gibi denizaşırı bir operasyona ne kadar dayanabileceği soru işaretleri oluşturuyor. Operasyon karşılığında alınan paranın 8 ya da 12 milyon dolar olması, bu soru işaretlerini dağıtmak için yeterli değil.
Türkiye'nin Akdeniz'de giriştiği iki tehlikeli tecrübe bölgede suyun ısınması için yeterli olmadı. Yunanistan ve Fransa'nın Türkiye'deki iktidar ile ağız dalaşına girmektense, meseleyi AB'ye götürmeleri önemli. Bunun dışında, deniz suyu sıcaklığından hareketle yeni bir dünya savaşı ya da Akdeniz'in Türk Gölü haline gelmesi gibi bir endişe hiç dillendirilmiyor. Türkiye'nin Ege Denizinde Yunanistan ile yaşadığı siyasi krizler şimdiye kadar ciddiye alınmadı. Akdeniz'de denenen yeni macerasının kaç gram edeceğini göreceğiz.
Şu kadar var ki, Libya önüne demirleyen Türk Bandıralı gemiler Akdeniz'in sıcaklığına tesir etmedi. Eğer sıcaklık deniz suyu ve plaj keyfine mani olsaydı, hiç olmazsa bu yıl hem plaj hem de Mediterranean diyeti ertelenir, onun yerine Keto diyeti ile Kızıldeniz sahilleri tercih edilirdi. Yoksa, Akdeniz kültürüne sahip ülkelerin, uluslararası itibarını kaybetmiş bir budalanın kaprislerine bu derece ilgisiz kalması size de garip gelmiyor mu?
[Kadir Gürcan] 29.6.2020 [Samanyolu Haber]
Türkiye’den TR724 yazarı için iade talebi
İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi, TR724 yazarı ve Nordic Monitor editörü Levent Kenez’in İsveç’ten Türkiye’ye iadesi için talepte bulundu.
Hazırlanan iade dosyasında 17 Şubat 2018 tarihinde TR724’te Levent Kenez imzasıyla yayınlanan “Savcı Can Tuncay, Mahkeme Başkanı Kemal Selçuk Yalçın“ başlıklı yazıda mahkeme heyetine hakaret edildiği ve terörle mücadelede görev almış kişilerin hedef gösterildiği iddia edildi.
İadeye gerekçe gösterilen yazıda, 16 Şubat 2018 tarihinde, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Yakup Şimşek ve Şükrü Tuğrul Özşengül hakkında “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesi eleştirilmiş, mahkemenin bağımsız karar vermediği dile getirilmişti.
Dönemin İstanbul savcılarından ve gazetecilere açılan absürt davaları ile bilinen Yasemin Baba yazının yayınlanmasının hemen ardından İstanbul Emniyeti’ne soruşturma ve yakalama talimatı vermiş ve bir hafta gibi kısa bir süre içerisinde iddianame düzenlemişti. Baba daha sonra gazetecilere açtığı davalardan dolayı Erzurum’a başsavcı vekili olarak ödüllendirilmişti.
Kendilerine hakaret edildiği iddia edilen savcı Can Tuncay’ın nezarethanede hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun işkence görmesine bizzat onay verdiği ve işkence edilirken yanında olduğu iddia edilmişti.
Hakim Kemal Selçuk Yalçın, 15 Temmuz’dan sonra bir çok skandal karara imza atmış, gazetecilere müebbet cezalar verilmesinin yanı sıra 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında görev alan polislerin eşlerine de ceza yağdırmıştı.
TR724’e açıklama yapan Levent Kenez, kararı şaşırtıcı bulmadığını söyledi: “Şahsım adına çok önemli bir gelişme değil açıkçası. Ancak bu iade talebi ve gerekçesiyle Türkiye dünya kamuoyunda bir itirafta bulunuyor. Terörist diye gazetecileri hapsedip haklarında haksız yere ağır cezalar verirken hapsettiği gazetecilerle aynı durumda olan birisini bir AB ülkesinden memura hakaret gibi oldukça basit bir suçla talep ediyor. Madem terörist diyorsun isterken de öyle isteyeceksin.”
Kenez, hakkında cumhurbaşkanına hakaret dahil 6 dava ve 2 soruşturmanın bulunduğunu ancak iade talebinin basit bir hakaret davasından açılmış olmasını meslek dayanışması ve taktik olarak görüyor: “Türkiye’den yasak koysalar, erişime kapatmış olsalar da TR724 gibi özgür mecraları takip etmeleri sevindirici bir gelişme.”
Geçen Aralık ayında İsveç’te yaşayan gazeteci Ragıp Zarakolu’nun terör suçlaması gerekçesiyle Türkiye tarafından yapılan iade talebi yerel mahkemelerden sonra İsveç Yüksek Mahkemesi tarafından reddedilmişti.
İşte iadeye gerekçe gösterilen yazı:
https://www.tr724.com/savci-can-tuncay-mahkeme-baskani-kemal-selcuk-yalcin/
26.6.2020 [TR724]
Hazırlanan iade dosyasında 17 Şubat 2018 tarihinde TR724’te Levent Kenez imzasıyla yayınlanan “Savcı Can Tuncay, Mahkeme Başkanı Kemal Selçuk Yalçın“ başlıklı yazıda mahkeme heyetine hakaret edildiği ve terörle mücadelede görev almış kişilerin hedef gösterildiği iddia edildi.
İadeye gerekçe gösterilen yazıda, 16 Şubat 2018 tarihinde, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Yakup Şimşek ve Şükrü Tuğrul Özşengül hakkında “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesi eleştirilmiş, mahkemenin bağımsız karar vermediği dile getirilmişti.
Dönemin İstanbul savcılarından ve gazetecilere açılan absürt davaları ile bilinen Yasemin Baba yazının yayınlanmasının hemen ardından İstanbul Emniyeti’ne soruşturma ve yakalama talimatı vermiş ve bir hafta gibi kısa bir süre içerisinde iddianame düzenlemişti. Baba daha sonra gazetecilere açtığı davalardan dolayı Erzurum’a başsavcı vekili olarak ödüllendirilmişti.
Kendilerine hakaret edildiği iddia edilen savcı Can Tuncay’ın nezarethanede hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun işkence görmesine bizzat onay verdiği ve işkence edilirken yanında olduğu iddia edilmişti.
Hakim Kemal Selçuk Yalçın, 15 Temmuz’dan sonra bir çok skandal karara imza atmış, gazetecilere müebbet cezalar verilmesinin yanı sıra 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında görev alan polislerin eşlerine de ceza yağdırmıştı.
TR724’e açıklama yapan Levent Kenez, kararı şaşırtıcı bulmadığını söyledi: “Şahsım adına çok önemli bir gelişme değil açıkçası. Ancak bu iade talebi ve gerekçesiyle Türkiye dünya kamuoyunda bir itirafta bulunuyor. Terörist diye gazetecileri hapsedip haklarında haksız yere ağır cezalar verirken hapsettiği gazetecilerle aynı durumda olan birisini bir AB ülkesinden memura hakaret gibi oldukça basit bir suçla talep ediyor. Madem terörist diyorsun isterken de öyle isteyeceksin.”
Kenez, hakkında cumhurbaşkanına hakaret dahil 6 dava ve 2 soruşturmanın bulunduğunu ancak iade talebinin basit bir hakaret davasından açılmış olmasını meslek dayanışması ve taktik olarak görüyor: “Türkiye’den yasak koysalar, erişime kapatmış olsalar da TR724 gibi özgür mecraları takip etmeleri sevindirici bir gelişme.”
Geçen Aralık ayında İsveç’te yaşayan gazeteci Ragıp Zarakolu’nun terör suçlaması gerekçesiyle Türkiye tarafından yapılan iade talebi yerel mahkemelerden sonra İsveç Yüksek Mahkemesi tarafından reddedilmişti.
İşte iadeye gerekçe gösterilen yazı:
https://www.tr724.com/savci-can-tuncay-mahkeme-baskani-kemal-selcuk-yalcin/
26.6.2020 [TR724]
Rant sırası Terkos Gölü’ne geldi! Turizm tesisi yapılacak
Kanal İstanbul için kurulması planlanan Yenişehir planları revize edildi. Planlarda gölün etrafına turizm tesisleri öngörülüyor. TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz plan için “Tahribatın detayını kurallara bağlayan yıkıcı, dönüştürücü yeni ek hükümler” yorumunu yaptı.
Tartışmalı proje Kanal İstanbul’un çevresine kurulacak “Yenişehir”in planları itirazlar üzerine revize edildi. Planda birçok itiraz noktası aynı kalırken sit alanlarında değişikliğe gidildi. Arnavutköy’deki Terkos Gölü yakınlarında eko turizm adı altında “İstanbul’un doğa turizmi potansiyelinin değerlendirilebileceği; otel, motel ve diğer konaklama tesisleri” gibi yapıların önü açıldı. Planda Kanal İstanbul için “özel proje alanı” tanımı da getirildi.
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, ‘Rezerv Yapı Alanı’ olarak belirlenen 37 bin hektarlık proje alanına ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkili kılındı. Plan değişikliğine ilişkin açıklama yapan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz itirazlarının neredeyse hiçbirinin dikkate alınmadığına dikkat çekti. Koramaz, “Yaptığımız ilk incelemelerde, değişikliklerin, projenin yarattığı tehditleri ortadan kaldırılmadığı, bilakis, tahribatın detayını kurallara bağlayan yıkıcı, dönüştürücü yeni ek hükümlerin getirildiği görülmektedir.” dedi.
‘YANDAŞ KESİMLERE RANT SAĞLAYAN TAHRİBAT VE YIKIM PROJESİ’
Hukuki süreci başlatacaklarını duyuran Koramaz, “Yandaş kesimlere ve uluslararası sermayeye kentsel rant alanları yaratmayı amaçlayan Kanal İstanbul Projesi, büyük ölçekli bir ekolojik tahribat ve yıkım projesidir.” diye konuştu.
Planda Yenişehir’le birlikte kanalın etrafına yapılması planlanan konutlar, oteller, sanayi siteleri, teknoparklar, üniversiteler, haller, TIR-kamyon parkları, kongre ve fuar merkezleri gibi ana unsurlar korundu.
Planda proje alanında 1., 2. ve 3. derece deprem bölgeleri bulunduğu da anlatıldı. Planda bölge kurulu kararına göre sit alanlarında değişiklik yapılarak Avcılar, Küçükçekmece sınırlarında kalan “İç ve Dış Kumsal Mevkii Doğal Sit Alanı”nın derecesi Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle “doğal sit – nitelikli doğal koruma alanı” şeklinde derecelendirildi. Küçükçekmece’deki Soğuksu Çiftliği 1. ve 3. derece doğal sit alanı ilan edildi. Projeyle ilave gelecek nüfus da 500 bin ile sınırlandırıldı.
‘EKO TURİZM OTELİ’
Planda Kanal İstanbul ile lişkilendirilerek projelendirilecek alanlara “Özel proje alanları” tanımı getirilerek “Alanın kesin sınırları alt ölçekli planlarda belirlenecektir.” dedi.
Eko turizme de yer verilen planda “Arnavutköy ilçesinin Terkos Gölü yakınlarında, su yolunun batısındaki bu alanlarda; İstanbul’un doğa turizmi (macera odaklı turizm, doğa yürüyüş alanları, atlı doğa yürüyüşü vb) potansiyelinin değerlendirilebileceği; otel, motel ve diğer konaklama tesisleri, kamp ve karavan alanları, izci kampı, spor tesisleri, yeme-içme tesisleri, sosyo-kültürel tesisler ve rekreasyon alanları, at çiftlikleri, tema parkı, bölge parkı, botanik bahçesi ve hayvanat bahçesi yer alabilir.” ifadeleri yer aldı.
26.6.2020 [TR724]
Tartışmalı proje Kanal İstanbul’un çevresine kurulacak “Yenişehir”in planları itirazlar üzerine revize edildi. Planda birçok itiraz noktası aynı kalırken sit alanlarında değişikliğe gidildi. Arnavutköy’deki Terkos Gölü yakınlarında eko turizm adı altında “İstanbul’un doğa turizmi potansiyelinin değerlendirilebileceği; otel, motel ve diğer konaklama tesisleri” gibi yapıların önü açıldı. Planda Kanal İstanbul için “özel proje alanı” tanımı da getirildi.
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, ‘Rezerv Yapı Alanı’ olarak belirlenen 37 bin hektarlık proje alanına ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkili kılındı. Plan değişikliğine ilişkin açıklama yapan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz itirazlarının neredeyse hiçbirinin dikkate alınmadığına dikkat çekti. Koramaz, “Yaptığımız ilk incelemelerde, değişikliklerin, projenin yarattığı tehditleri ortadan kaldırılmadığı, bilakis, tahribatın detayını kurallara bağlayan yıkıcı, dönüştürücü yeni ek hükümlerin getirildiği görülmektedir.” dedi.
‘YANDAŞ KESİMLERE RANT SAĞLAYAN TAHRİBAT VE YIKIM PROJESİ’
Hukuki süreci başlatacaklarını duyuran Koramaz, “Yandaş kesimlere ve uluslararası sermayeye kentsel rant alanları yaratmayı amaçlayan Kanal İstanbul Projesi, büyük ölçekli bir ekolojik tahribat ve yıkım projesidir.” diye konuştu.
Planda Yenişehir’le birlikte kanalın etrafına yapılması planlanan konutlar, oteller, sanayi siteleri, teknoparklar, üniversiteler, haller, TIR-kamyon parkları, kongre ve fuar merkezleri gibi ana unsurlar korundu.
Planda proje alanında 1., 2. ve 3. derece deprem bölgeleri bulunduğu da anlatıldı. Planda bölge kurulu kararına göre sit alanlarında değişiklik yapılarak Avcılar, Küçükçekmece sınırlarında kalan “İç ve Dış Kumsal Mevkii Doğal Sit Alanı”nın derecesi Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle “doğal sit – nitelikli doğal koruma alanı” şeklinde derecelendirildi. Küçükçekmece’deki Soğuksu Çiftliği 1. ve 3. derece doğal sit alanı ilan edildi. Projeyle ilave gelecek nüfus da 500 bin ile sınırlandırıldı.
‘EKO TURİZM OTELİ’
Planda Kanal İstanbul ile lişkilendirilerek projelendirilecek alanlara “Özel proje alanları” tanımı getirilerek “Alanın kesin sınırları alt ölçekli planlarda belirlenecektir.” dedi.
Eko turizme de yer verilen planda “Arnavutköy ilçesinin Terkos Gölü yakınlarında, su yolunun batısındaki bu alanlarda; İstanbul’un doğa turizmi (macera odaklı turizm, doğa yürüyüş alanları, atlı doğa yürüyüşü vb) potansiyelinin değerlendirilebileceği; otel, motel ve diğer konaklama tesisleri, kamp ve karavan alanları, izci kampı, spor tesisleri, yeme-içme tesisleri, sosyo-kültürel tesisler ve rekreasyon alanları, at çiftlikleri, tema parkı, bölge parkı, botanik bahçesi ve hayvanat bahçesi yer alabilir.” ifadeleri yer aldı.
26.6.2020 [TR724]
Manisa Cezaevi’nde kitap da yasaklandı!
İnsan Hakları Savunucusu ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, takipçilerinden gelen mesajları yayınlamaya devam ediyor. Gergerlioğlu’nun son yayınladığı mesaj, eşi 28 aydır Manisa T Tipi Cezaevi’nde tutuklu olan bir takipçisine ait. Mesaja göre söz konusu cezaevinde kitap yasaklandı.
Takipçisinin yardım isteğini, “Ne yapsın bu insanlar?” notuyla paylaşan Gergerlioğlu’nun yayınladığı mesajda şu ifadeler kullanılıyor: “Eşim Manisa T Cezaevi’nde 28 aydır yatıyor hükümlü koğuşunda bir akademisyen. Hayatı kitap okumakla ve yazmakla geçti. İçeride olduğu sürece hep kitap gönderdim ama artık almıyorlar 3 aydır. Almayacaklarmış. Peki nasıl vakit geçirsin? Kantin de kötü.”
26.6.2020 [TR724]
Takipçisinin yardım isteğini, “Ne yapsın bu insanlar?” notuyla paylaşan Gergerlioğlu’nun yayınladığı mesajda şu ifadeler kullanılıyor: “Eşim Manisa T Cezaevi’nde 28 aydır yatıyor hükümlü koğuşunda bir akademisyen. Hayatı kitap okumakla ve yazmakla geçti. İçeride olduğu sürece hep kitap gönderdim ama artık almıyorlar 3 aydır. Almayacaklarmış. Peki nasıl vakit geçirsin? Kantin de kötü.”
26.6.2020 [TR724]
AKP, Çin’in izinde! [İlker Doğan]
İktidara yakınlığıyla bilinen Prof. Dr. Muttalip Kutluk Özgüven, Akit TV’de katıldığı ‘Derin Kutu’ isimli programda skandal ifadeler kullandı. Hizmet Hareketi ile uzaktan yakından ilgisi olanların tamamının toplama kamplarına gönderilmesini ve burada psikolojik yöntemlerle zihinlerinin kontrol edilmesi gerektiğini anlattı. Cemaat mensuplarına ‘insan’ olarak bakmadığını söyleyen Özgüven, “Birçoğunu tanıyorum. Ben bunlara şey olarak bakmıyorum; kalbi varmış, beyni varmış vs. Bunlar beni ilgilendirmiyor. Devlet gibi düşünürsem; ben bunlara bir yatırım yaptım, bunları okuttum. Bunların vücudu kendilerine ait değil. Onlar bana hizmet etmek zorunda.” ifadelerini kullandı. Toplama kamplarına alınan Cemaat mensuplarının psikolojik yöntemlerle ‘rehabilite’ edilmesi gerektiğini söyledi.
Muttalip Kutluk Özgüven’in sözleri Çin’in toplama kampları ve AKP’nin müttefiki Doğu Perinçek’in açıklamalarını akıllara getirdi. Çin, yıllardır Uygurları Muttalip Kutluk’un bahsettiğine benzer toplama kamplarında işkenceden geçiriyor. Perinçek ve ona bağlı Aydınlık grubu ise söz konusu kamplarda ‘eğitim’ verildiğini belirterek, Uygurlar’ı ‘terörist’ olarak tanımlıyor. Öyle görünüyor ki Türkiye, yandaş akademisyenleriyle birlikte Çin’in yörüngesine çoktan girmiş durumda…
AKP rejiminin yayın organlarından Akit TV’de 24 Haziran’da yayınlanan ‘Derin Kutu’ isimli programda Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik akıl almaz ifadeler kullanıldı. Programın konuklarından Prof. Dr. Muttalip Kutluk Özgüven, Cemaat mensubu olduğundan şüphe edilen insanların tamamının kurulacak toplama kamplarına gönderilmesini ve burada ‘rehabilite’ edilmesi gerektiğini anlattı. Özgüven, “Rehabilitasyon kampları kurulması, bunun için kanun çıkarılması lazım. Cemaat mensuplarının bu kamplara götürülererek psikolojik olarak çalışmalar yapmamız lazım. Bunların zihin kontrol mekanizmasını bozmanın yöntemi de yine psikolojik yöntemlerle olur. Sürekli olarak gece gündüz filmlerin izletilmesi… Tıpkı DAEŞ’e yapıldığı gibi… Ve o rehabilitasyon kampında bu şekilde olması lazım.” dedi.
ÇOCUKLARI VAR, BÜYÜYORLAR!
Cemaat mensuplarına ‘insan’ olarak bakmadığını farklı kelimelerle anlatan Özgüven, skandal cümleler kullandı: “Normal insanlar gibi görünmesine rağmen… Birçoğunu tanıyorum. Ben bunlara şey olarak bakmıyorum; kalbi varmış, beyni varmış vs. Bunlar beni ilgilendirmiyor. Devlet gibi düşünürsem; ben bunlara bir yatırım yaptım, bunları okuttum. Bunların vücudu kendilerine ait değil. Onlar bana hizmet etmek zorunda. Dolayısıyla bu insanların benim aleyhimde olmalarını hazmedemiyorum. Bunun için ne yöntemler varsa (illa polis, güvenlik yöntemleri değil) psikolojik yöntemleri biz kullanmadık! Yurt İçinde yüzbinlercesi var. Çocukları büyüyor! Belli yerlere giriyorlar. Bu tehlike bitmedi.”
TIPKI ÇİN’İN TOPLAMA KAMPLARI GİBİ
Prof. Dr. Muttalip Kutluk Özgüven’in açıklamaları akıllara Çin’in Uygurları yıllardır işkenceden geçirdiği toplama kamplarını getirdi. Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygurlar, Pekin hükümeti tarafından sözde ‘Eğitim Merkezleri’nde yıllardır işkenceden geçiriliyor. Görevli Çinli kadın, tıpkı Muttalip Kutluk Özgüven gibi konuşuyor toplama kampındaki Uygurları anlatırken: “Radikal düşüncelerden etkilenmiş durumdalar. Bizim amacımız onları bu aşırı düşüncelerden kurtarmak.”
Çin’e göre Uygurların tamamı ‘İslam’ dini nedeniyle ‘akıl hastası’ ve tedavi edilmeli. Bunun için kamplara alınan Uygurlar’a saatlerce Çince ezberletiliyor. Yüzlerce defa ‘Çin Komünist Partisini seviyorum’ yazdırılıyor. Çin devlet başkanının yazdığı şiirler okutuluyor. Direnenler işkeceden geçiriliyor. Muttalip Kutluk Özgüven de toplama kamplarına alınan Cemaat mensuplarına bunların yapılmasını öneriyor.
TUTUKLAMA İÇİN NEDENE İHTİYAÇ YOK!
BM’ye göre 1 milyon civarında Uygur, Çin’in ‘eğitim’ merkezi olarak tanımladığı ‘beyin yıkama’ kamplarında soykırıma uğruyor. Söz konusu kampların sayısı 500 civarında. Çin hükümetine göre sakal bırakmak, Kur’an okumak, namaz kılmak, whatsapp kullanmak ya da yurt dışına seyahat etmek tutuklanma nedeni. Cemaat mensupları da bankaya para yatırdığı, çocuklarını özel okula gönderdiği, sendikaya üye olduğu ya da telefonuna haberleşme programı indirdiği için tutuklanıyor. Neden tutuklandığını, neyle suçlandığını bilmeyen onbinlerce Cemaat mensubu var.
PERİNÇEK: UYGURLAR TERÖRİST!
AKP, Uygurlara yapılan zulme yıllardır tek kelime etmiyor. En büyük müttefiki Doğu Perinçek Uygurları ‘terörist’ olmakla suçluyor. Çin’in kamplarında eğitim verildiğini, ‘teröristlerin’ rehabilite edildiğini savunuyor. Rejime yakınlığıyla bilinen Muttalip Kutluk Özgüven’in sözlerinin Perinçek’in açıklamalarıyla benzeşmesi dikkat çekici. Yeni müttefiki Perinçek’in izinden giden AKP rejimi, yandaş akademisyenleriyle Çin’in yörüngesine çoktan girmiş görünüyor.
[İlker Doğan] 26.6.2020 [TR724]
Muttalip Kutluk Özgüven’in sözleri Çin’in toplama kampları ve AKP’nin müttefiki Doğu Perinçek’in açıklamalarını akıllara getirdi. Çin, yıllardır Uygurları Muttalip Kutluk’un bahsettiğine benzer toplama kamplarında işkenceden geçiriyor. Perinçek ve ona bağlı Aydınlık grubu ise söz konusu kamplarda ‘eğitim’ verildiğini belirterek, Uygurlar’ı ‘terörist’ olarak tanımlıyor. Öyle görünüyor ki Türkiye, yandaş akademisyenleriyle birlikte Çin’in yörüngesine çoktan girmiş durumda…
AKP rejiminin yayın organlarından Akit TV’de 24 Haziran’da yayınlanan ‘Derin Kutu’ isimli programda Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik akıl almaz ifadeler kullanıldı. Programın konuklarından Prof. Dr. Muttalip Kutluk Özgüven, Cemaat mensubu olduğundan şüphe edilen insanların tamamının kurulacak toplama kamplarına gönderilmesini ve burada ‘rehabilite’ edilmesi gerektiğini anlattı. Özgüven, “Rehabilitasyon kampları kurulması, bunun için kanun çıkarılması lazım. Cemaat mensuplarının bu kamplara götürülererek psikolojik olarak çalışmalar yapmamız lazım. Bunların zihin kontrol mekanizmasını bozmanın yöntemi de yine psikolojik yöntemlerle olur. Sürekli olarak gece gündüz filmlerin izletilmesi… Tıpkı DAEŞ’e yapıldığı gibi… Ve o rehabilitasyon kampında bu şekilde olması lazım.” dedi.
ÇOCUKLARI VAR, BÜYÜYORLAR!
Cemaat mensuplarına ‘insan’ olarak bakmadığını farklı kelimelerle anlatan Özgüven, skandal cümleler kullandı: “Normal insanlar gibi görünmesine rağmen… Birçoğunu tanıyorum. Ben bunlara şey olarak bakmıyorum; kalbi varmış, beyni varmış vs. Bunlar beni ilgilendirmiyor. Devlet gibi düşünürsem; ben bunlara bir yatırım yaptım, bunları okuttum. Bunların vücudu kendilerine ait değil. Onlar bana hizmet etmek zorunda. Dolayısıyla bu insanların benim aleyhimde olmalarını hazmedemiyorum. Bunun için ne yöntemler varsa (illa polis, güvenlik yöntemleri değil) psikolojik yöntemleri biz kullanmadık! Yurt İçinde yüzbinlercesi var. Çocukları büyüyor! Belli yerlere giriyorlar. Bu tehlike bitmedi.”
TIPKI ÇİN’İN TOPLAMA KAMPLARI GİBİ
Prof. Dr. Muttalip Kutluk Özgüven’in açıklamaları akıllara Çin’in Uygurları yıllardır işkenceden geçirdiği toplama kamplarını getirdi. Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygurlar, Pekin hükümeti tarafından sözde ‘Eğitim Merkezleri’nde yıllardır işkenceden geçiriliyor. Görevli Çinli kadın, tıpkı Muttalip Kutluk Özgüven gibi konuşuyor toplama kampındaki Uygurları anlatırken: “Radikal düşüncelerden etkilenmiş durumdalar. Bizim amacımız onları bu aşırı düşüncelerden kurtarmak.”
Çin’e göre Uygurların tamamı ‘İslam’ dini nedeniyle ‘akıl hastası’ ve tedavi edilmeli. Bunun için kamplara alınan Uygurlar’a saatlerce Çince ezberletiliyor. Yüzlerce defa ‘Çin Komünist Partisini seviyorum’ yazdırılıyor. Çin devlet başkanının yazdığı şiirler okutuluyor. Direnenler işkeceden geçiriliyor. Muttalip Kutluk Özgüven de toplama kamplarına alınan Cemaat mensuplarına bunların yapılmasını öneriyor.
TUTUKLAMA İÇİN NEDENE İHTİYAÇ YOK!
BM’ye göre 1 milyon civarında Uygur, Çin’in ‘eğitim’ merkezi olarak tanımladığı ‘beyin yıkama’ kamplarında soykırıma uğruyor. Söz konusu kampların sayısı 500 civarında. Çin hükümetine göre sakal bırakmak, Kur’an okumak, namaz kılmak, whatsapp kullanmak ya da yurt dışına seyahat etmek tutuklanma nedeni. Cemaat mensupları da bankaya para yatırdığı, çocuklarını özel okula gönderdiği, sendikaya üye olduğu ya da telefonuna haberleşme programı indirdiği için tutuklanıyor. Neden tutuklandığını, neyle suçlandığını bilmeyen onbinlerce Cemaat mensubu var.
PERİNÇEK: UYGURLAR TERÖRİST!
AKP, Uygurlara yapılan zulme yıllardır tek kelime etmiyor. En büyük müttefiki Doğu Perinçek Uygurları ‘terörist’ olmakla suçluyor. Çin’in kamplarında eğitim verildiğini, ‘teröristlerin’ rehabilite edildiğini savunuyor. Rejime yakınlığıyla bilinen Muttalip Kutluk Özgüven’in sözlerinin Perinçek’in açıklamalarıyla benzeşmesi dikkat çekici. Yeni müttefiki Perinçek’in izinden giden AKP rejimi, yandaş akademisyenleriyle Çin’in yörüngesine çoktan girmiş görünüyor.
[İlker Doğan] 26.6.2020 [TR724]
Bir hayali gerçeğe dönüştüren takım: Kızılyıldız [Hasan Cücük]
Avrupa arenasında kupa kazanmanın yolunun 5 büyük ligden geçtiği bir dönemi yaşıyoruz. Özellikle Şampiyonlar Ligi’ni kazanmak için Fransa gibi bir futbol ülkesinin takımı olmak bile yetmiyor. Bir zamanlar Avrupa’nın bir numaralı kupasını kazanmak bugünler kadar zor değildi. Bugün adı unutulan takımlar Avrupa’da zirveye çıkıp, kupayı müzesine taşıdı. Bu ekiplerden biri de Kızılyıldız’dı. Yugoslav ekibi 1991’de Avrupa’nın bir numaralı kupasını kazanırken, futbol dünyasına unutulmaz yıldızlar kazandırdı.
Futbolda Yugoslav ekolünün tarih olduğu dönemdeyiz. Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkan devletler arasında futbolda sivrilen Hırvatlar oldu. Yugoslavya’nın bir numaralı varisi Sırbistan, eski gücünden oldukça uzak günler yaşıyor. Takvim yaprakları 1991 yılını gösterirken Kızılyıldız, bugünün Şampiyonlar Ligi olan o yılların Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanma başarısını gösterdi. Kızılyıldız’ın bu başarısı tesadüfi değildi. Temeli 1987’de atılan bir takımın meyvesiydi 1991’de gelen başarı.
1987’de Kızılyıldız 5 yıllık bir plan yaparken, nihai hedef olarak Avrupa’da Kupa 1’i kazanmak vardı. Yugoslavya kalitesinde bir ülkenin kulübü olarak oldukça uçuk sayılacak bir hedefleri vardı. Teknik dehâ olarak tanımlanan Ljupoko Petrovic’in farklı bir oyun anlayışı vardı. Hızlı kontra atak ve orta sahada agresif baskı Petrovic’in en bariz teknik adamlık özelliğiydi.
Petrovic, Yugoslavya topraklarının gördüğü en kaliteli kadroyu bir araya getiren isimdi. 1990-91 sezonunda attığı 40 golle Altın Ayakkabı’nın sahibi olan Darko Panvec gibi bitirici bir forveti vardı. Sadece forvet hattıyla rakiplerine korku salan bir ekip değildi. Sahanın her yerinde birbirinden kaliteli oyuncuların varlığı, Kızılyıldız’ın en güçlü silahıydı. Takımın kaptanlığını da yapan kaleci Stevan Stojanovic kurtarışlarıyla başarıya katkı sağladığı gibi, saha içinde takımın eksiklerini bir teknik adam tavrıyla gören bir isimdi. Defansın kilit ismi Romen futbolcu Miodrag Belodedici, Steaua Bükreş ile Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmış, tecrübesinin yanı sıra oyun zekasıyla o yıllarda Avrupa’nın gördüğü en iyi libero olarak tanımlanıyordu. Orta saha ise muhteşemdi. Vladimir Jugovic, Sinisa Mihajlovic, Robert Prosinecki ve Dejan Savicevic gibi fevkalade yeteneklerden oluşan dörtlü ise futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi orta sahalarından birini oluşturuyordu.
1991 yılına kadar Yugoslavya topraklarında 4 kupa kazanan Kızılyıldız’ın efsane kadrosu için Avrupa’da kupa kaldırma zamanı gelmişti. Kupa yürüşünde ilk rakip İsviçre’den Grasshoppers oldu. Sahasında 1-1 berabere kaldığı maçın rövanşını 4-1 kazanarak yol kazasına fırsat vermedi. Sonraki aşamada rakip Glasgow Rangers olur. Takımın başında Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı Graeme Souness vardır. Kızılyıldız’ı seyretmek için yardımcısı Walter Smith’i gönderen Souness’e gelen raporda iki kelime vardır: ‘İşimiz bitti.’ Smith yanılmaz. İlk maçı 3-0 kazanan Kızılyıldız, deplasmanda da 1-1 biten maç sonunda Rangers engelini aşıp, kupaya bir adım daha yaklaşır. Çeyrek finalde rakibin adı sahadan silecekleri Dinamo Dresten olur. Çeyrek finaldeki ilk maçını 3-0 kazanan Kızılyıldız, Rudolf-Harbig Stadyumu’nda oynanan rövanşta 2-1 öne geçtiğinde taraftarlar sahaya yabancı madde fırlatmaya başlayınca, maç yarıda kalmıştı. Sonucunda UEFA, Kızılyıldız’ı hükmen 3-0 galip ilan etmişti.
Yarı finalde rakibin adı Bayern Münih’tir. Peri masalı daha ilk maçta devam eder. Deplasmanda rakibini 2-1 yenen Kızılyıldız, rövanş maçında 80 bin taraftarının önünde oynamanın verdiği avantajla adını finale yazdıracağından emindir. Ancak peri masalı bir anda hüsran olmak üzeredir. Kızılyıldız 24. dakikada Mihajlovic ile gol perdesini aralamıştı; ancak Bayern Münih ikinci devre 5 dakika içinde attığı gollerle 2-1 öne geçmeyi başarmıştı. Tehlike çanları Kızılyıldız için çalıyordu. Neyse ki 90. dakikada Klaus Augenthaler’in kendi ağlarına gönderdiği gol, ev sahibine final biletini kazandırdı.
Artık 1987’de hayali kurulan kupaya uzanmak için önlerinde sadece bir 90 dakika vardır. Rakip çeyrek finalde son şampiyon Milan’ı, yarı finalde Spartak Moskova’yı 5-2’lik skorla geçen Marsilya’dır. Fransız ekibinin gücünün farkında olan Teknik Patron Petrovic, radikal bir taktik değişikliğine gider. Finale kadar her maç 2 ve üzeri gol atan bir takım, finalde defansif bir anlayışla sahaya çıkar. Marsilya’nın üzerine gitmeyen Kızılyıldız çok iyi bir savunma yapar. Kupa 1’in en sıkıcı finallerinden biri olan maçta 90 dakika ve uzatmalarda gol sesi çıkmaz. Sonucu penaltılar belirler. Kızılyıldız için penaltılar büyük avantajdır. Zira, o yıllarda Yugoslavya Ligi’nde berabere biten her maçın sonucunun penaltılarla belirlenmektedir. Manuel Amoros, Marsilya’nın ilk penaltısı kaçırdıktan sonra sıra Kızılyıldız dört penaltının tamamını ağlarla buluşturmuştu. Son noktayı ise 4 yıldır hayali kurulan kupaya giden yolda takımın en kilit isimlerinin başında gelen Pancev koymuştu: 5-3
Kızılyıldız, 1987’de planını yaptığı Avrupa’da Kupa 1 hayaline sadece 4 yıl sonra ulaşır. Takımın yıldızları bir bir Avrupa’nın devlerine gider. 1992’de ise tarihi başarının mimarlarından geriye neredeyse kimse kalmamıştır. Yugoslavya’nın dağılmasıyla Kızılyıldız için Avrupa’da kupa kaldırmak hayal ötesi olduğu gibi Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele etmek için bile 27 yıl bekleyecekti.
[Hasan Cücük] 29.6.2020 [TR724]
Futbolda Yugoslav ekolünün tarih olduğu dönemdeyiz. Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkan devletler arasında futbolda sivrilen Hırvatlar oldu. Yugoslavya’nın bir numaralı varisi Sırbistan, eski gücünden oldukça uzak günler yaşıyor. Takvim yaprakları 1991 yılını gösterirken Kızılyıldız, bugünün Şampiyonlar Ligi olan o yılların Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanma başarısını gösterdi. Kızılyıldız’ın bu başarısı tesadüfi değildi. Temeli 1987’de atılan bir takımın meyvesiydi 1991’de gelen başarı.
1987’de Kızılyıldız 5 yıllık bir plan yaparken, nihai hedef olarak Avrupa’da Kupa 1’i kazanmak vardı. Yugoslavya kalitesinde bir ülkenin kulübü olarak oldukça uçuk sayılacak bir hedefleri vardı. Teknik dehâ olarak tanımlanan Ljupoko Petrovic’in farklı bir oyun anlayışı vardı. Hızlı kontra atak ve orta sahada agresif baskı Petrovic’in en bariz teknik adamlık özelliğiydi.
Petrovic, Yugoslavya topraklarının gördüğü en kaliteli kadroyu bir araya getiren isimdi. 1990-91 sezonunda attığı 40 golle Altın Ayakkabı’nın sahibi olan Darko Panvec gibi bitirici bir forveti vardı. Sadece forvet hattıyla rakiplerine korku salan bir ekip değildi. Sahanın her yerinde birbirinden kaliteli oyuncuların varlığı, Kızılyıldız’ın en güçlü silahıydı. Takımın kaptanlığını da yapan kaleci Stevan Stojanovic kurtarışlarıyla başarıya katkı sağladığı gibi, saha içinde takımın eksiklerini bir teknik adam tavrıyla gören bir isimdi. Defansın kilit ismi Romen futbolcu Miodrag Belodedici, Steaua Bükreş ile Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmış, tecrübesinin yanı sıra oyun zekasıyla o yıllarda Avrupa’nın gördüğü en iyi libero olarak tanımlanıyordu. Orta saha ise muhteşemdi. Vladimir Jugovic, Sinisa Mihajlovic, Robert Prosinecki ve Dejan Savicevic gibi fevkalade yeteneklerden oluşan dörtlü ise futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi orta sahalarından birini oluşturuyordu.
1991 yılına kadar Yugoslavya topraklarında 4 kupa kazanan Kızılyıldız’ın efsane kadrosu için Avrupa’da kupa kaldırma zamanı gelmişti. Kupa yürüşünde ilk rakip İsviçre’den Grasshoppers oldu. Sahasında 1-1 berabere kaldığı maçın rövanşını 4-1 kazanarak yol kazasına fırsat vermedi. Sonraki aşamada rakip Glasgow Rangers olur. Takımın başında Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı Graeme Souness vardır. Kızılyıldız’ı seyretmek için yardımcısı Walter Smith’i gönderen Souness’e gelen raporda iki kelime vardır: ‘İşimiz bitti.’ Smith yanılmaz. İlk maçı 3-0 kazanan Kızılyıldız, deplasmanda da 1-1 biten maç sonunda Rangers engelini aşıp, kupaya bir adım daha yaklaşır. Çeyrek finalde rakibin adı sahadan silecekleri Dinamo Dresten olur. Çeyrek finaldeki ilk maçını 3-0 kazanan Kızılyıldız, Rudolf-Harbig Stadyumu’nda oynanan rövanşta 2-1 öne geçtiğinde taraftarlar sahaya yabancı madde fırlatmaya başlayınca, maç yarıda kalmıştı. Sonucunda UEFA, Kızılyıldız’ı hükmen 3-0 galip ilan etmişti.
Yarı finalde rakibin adı Bayern Münih’tir. Peri masalı daha ilk maçta devam eder. Deplasmanda rakibini 2-1 yenen Kızılyıldız, rövanş maçında 80 bin taraftarının önünde oynamanın verdiği avantajla adını finale yazdıracağından emindir. Ancak peri masalı bir anda hüsran olmak üzeredir. Kızılyıldız 24. dakikada Mihajlovic ile gol perdesini aralamıştı; ancak Bayern Münih ikinci devre 5 dakika içinde attığı gollerle 2-1 öne geçmeyi başarmıştı. Tehlike çanları Kızılyıldız için çalıyordu. Neyse ki 90. dakikada Klaus Augenthaler’in kendi ağlarına gönderdiği gol, ev sahibine final biletini kazandırdı.
Artık 1987’de hayali kurulan kupaya uzanmak için önlerinde sadece bir 90 dakika vardır. Rakip çeyrek finalde son şampiyon Milan’ı, yarı finalde Spartak Moskova’yı 5-2’lik skorla geçen Marsilya’dır. Fransız ekibinin gücünün farkında olan Teknik Patron Petrovic, radikal bir taktik değişikliğine gider. Finale kadar her maç 2 ve üzeri gol atan bir takım, finalde defansif bir anlayışla sahaya çıkar. Marsilya’nın üzerine gitmeyen Kızılyıldız çok iyi bir savunma yapar. Kupa 1’in en sıkıcı finallerinden biri olan maçta 90 dakika ve uzatmalarda gol sesi çıkmaz. Sonucu penaltılar belirler. Kızılyıldız için penaltılar büyük avantajdır. Zira, o yıllarda Yugoslavya Ligi’nde berabere biten her maçın sonucunun penaltılarla belirlenmektedir. Manuel Amoros, Marsilya’nın ilk penaltısı kaçırdıktan sonra sıra Kızılyıldız dört penaltının tamamını ağlarla buluşturmuştu. Son noktayı ise 4 yıldır hayali kurulan kupaya giden yolda takımın en kilit isimlerinin başında gelen Pancev koymuştu: 5-3
Kızılyıldız, 1987’de planını yaptığı Avrupa’da Kupa 1 hayaline sadece 4 yıl sonra ulaşır. Takımın yıldızları bir bir Avrupa’nın devlerine gider. 1992’de ise tarihi başarının mimarlarından geriye neredeyse kimse kalmamıştır. Yugoslavya’nın dağılmasıyla Kızılyıldız için Avrupa’da kupa kaldırmak hayal ötesi olduğu gibi Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele etmek için bile 27 yıl bekleyecekti.
[Hasan Cücük] 29.6.2020 [TR724]
Türk tarih tezleri: Karışık salata (2) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Anadolu’nun Türkleşmesi, Orta Asya’dan göç eden kitlelerle değil, irtidat ve linguistik adaptasyon-asimilasyon ile oldu. 1800’lerin sonuna dek Osmanlı tarihi, medreselerde İslam tarihi olarak okutuldu. Osmanlı sarayı da kendi tarihlerini İslam tarihinin bir parçası olarak algıladı. İslam ümmeti kimliği ve Osmanlı aidiyetleri, Osmanlı-Müslüman toplumunun ana kimliğini oluştururken, etnik köken ve “millet” olgularının kimliksel düzeyde hiçbir önemi olmadı. Osmanlı’lar Anadolu’nun Türkleşmesi diye bir kavram da asla kullanmadı. Türkleşme veya Türkleştirme kavramları yirminci yüzyıla kadar Osmanlı aydınları arasında kullanılmadı. Türkleşmek kavramı, Batılılar tarafından “Müslümanlaşmak” veya “Müslüman olmak” anlamında erken dönemlerden itibaren kullanılsa da, Türk kavramına milli (nasyonal) anlam yüklenmesi, yine modern zamanlardan itibaren karşımıza çıkıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda ulema, mülkiye, askeriye gibi gruplara aidiyet, asla etnik bir bağ veya köken gerektirmedi. Ancak dini aidiyet gerektirdi. Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sinde romanın kahramanı Hoca ile İtalyan kölesi arasındaki etkileşimde de açıkça görüleceği üzere, temel aidiyet belirleyici dindi. Morfolojik olarak Osmanlı bireyleri ile Batılılar arasında kayda değer bir farklılık – ırki bir ayrıt edici özellik – mevcut değildi. Anadolu ve Balkanlarda Osmanlı tebaası morfolojik olarak Orta Asyalı değil, güneydoğu Avrupalı, Kafkas ve Ortadoğulu morfolojik özellikler taşımaktadır.
Tüm bu bilgiler ışığında, Anadolu’ya Orta Asya’dan kitlesel göç tezi ve ırksal-etnik (kan bağı-genetik) aidiyetler bağlamında bir Türklük, yirminci yüzyıl tarih yazımının ve Pan(Türkizm) ideolojisinin fabrike ettiği diskurlardır. Bunlar, arkeolojik, kültürel, folklorik, musiki, yemek kültürü, mimari, vs. mevcut mirasla desteklenemiyor.
Türklerin İslam tarihi dışında bir etnik grup olduğu ve tarihlerinin İslam tarihi dışında var olduğuna ilişkin çalışmalar, 1800’lerin sonunda ve 1900’lerin başında ortaya çıktı. Çoğunlukla Memalik-i Osmanî’ye göç eden Rusya Türkîleri tarafından savunuldu. Önemli bazı şahsiyetlere baktığımızda, karşımıza daha çok Kırım ve Volga Tatarları, Kıpçaklar ve Azeriler çıkıyor. Bunlar için, yeni geldikleri ülkede (Osmanlı Devleti’nde) dil birliği ve etnik ortak kökenler üzerinden aidiyet aramak anlaşılır bir tutumdur. Çoğu entelektüel ve iyi eğitimli olan bu aydınlar, yayınladıkları eserlerde, gazete ve mecmualarda Türkçülük propagandası yaptılar. Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan gayrimüslim tebaalar, Osmanlı’da nasyonalizm ve nasyonal aidiyet akımını tetikledi. Bir tür tepkisel milliyetçiliğe evrildi. O dönem, Rusya-Simbirsk’li Tatar Yusuf Bey (Akçura) tarafından kaleme alınan Üç Tarz-ı Siyaset adlı geniş makalede, neden İslam ümmeti ve Osmanlı aidiyeti yerine Türk milliyetçiliği üzerine inşa edilen bir kimliğin devletin taşıyıcı aidiyeti olması gerektiği anlatılmaktadır. Yusuf Bey gibi, İsmail Gasprinski (Gaspıralı) da Tercüman adlı gazeteyi çıkardı ve bu gazetede bir tür yapay Türkî-Esperanto (Anadolu Türkçesi ve Kıpçak-Tatar karışımı) kullandı. Amacı, birbirinden farklı Türkî dillerin arasında sorunsuz iletişim kurulabileceğini göstermekti. Çünkü Anadolu’da halkın kullandığı Türkçe ile diğer Kıpçakça (Tatar, Kırgız, Kazak vs.) ve Çağatayca (Özbek, Uygur vs.) Türkî diller kendi aralarında anlaşamıyordu. Türk Yurdu gibi dergilerde örgütlenen Türkçü teorisyenleri birçoğu Memalik-i Osmanî sınırları dışında, özellikle de Rusya Çarlığı’nda doğmuş ve yetişmiş Tatar-Kıpçak aydınlardı. Giderek kadim ve büyük bir Türk Tarihi bilincini ve aidiyetini Osmanlı aydınları arasında yaygınlaştırdılar. Dil engeli, bu tarihin en zayıf noktasıydı. Türkî diller arasındaki farklar, Alman dili ile Hollandaca veya Danimarka dili arasındaki farklar gibi, gayet somuttu. Basit günlük yaşama ilişkin cümleler ve kelimeler dışında sofistike bir iletişim, gerek gramer farklılıkları, gerekse de kelime haznesindeki ciddi farklar nedeniyle imkansızdı. Bu farklılıkları ortak bir dil oluşturarak ve bu dili okullaşma ile devlet üzerinden topluma öğretmekle aşmak, Pantürkist tüm kuramcıların ana hülyası oldu. Bu hülya bugüne dek gerçekleşemedi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma sürecinde olması ve Osmanlı entelijensiyasının İmparatorluğu her ne pahasına olursa olsun kurtarma isteği, özellikle Arnavutların ve Arapların da ayrılıkçı milliyetçiliğe yönelmelerinden sonra, Türkçülük ve Pantürkizm ideolojilerinin devletin taşıyıcı ideolojileri olmasına yardımcı oldu. Etnik Türklerden oluşan bir imparatorluğa evrilmek, akıllıca bir strateji olarak görünüyordu. Pan- hareketler (mesela Pan-Slavizm, Pan-Germenizm) bu dönemde oldukça yaygın ve geçer akçe ideolojilerdi. Osmanlı aydınları böylece giderek Türk olduklarını keşfetti. Her ne kadar bu aidiyet sadece linguistik de olsa, etnik ve ırki bağlarla bunu güçlendirmek gerekiyordu. Çünkü diğer pan- ideolojiler de, sosyal Darwinist üstün ırk söylemlerini hoyratça kullanmaktaydılar. Bu durumda, Makedon, Slav kökenli, Çerkez, Kürt, Yahudi kökenlere aldırmaksızın, Osmanlı aydınları arasında Türkçülük hızla yayıldı. İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidarında, bu Türkçülük mefkûresi ve onun dünya görüşü artık devletin temel aidiyet temellerini oluşturmuş, okullara girmiş, hatta dış politikada etkili olmaya başlamıştı. Mesela Lütfü Türkkan’ın kullandığı “Sarıkamış’ta donmak” ibaresi, İttihatçıların Turan ülkesini fethe çıkma hülyasıyla bağlantılı olan Sarıkamış faciasına ve dramına referans veriyor. Oysa Osmanlı tarihi boyunca, Osmanlı İmparatorluğu asla Türk kökenli bölgelere etnik bağlar nedeniyle ilgi duymadı. Bu bölgelerin Müslüman oluşu dışında ortak zemine kıymet atfetmedi. Hatta Sefeviler vakasında olduğu gibi, Türkî kökenli (etnik ve ırki bağlar olan) gruplarla savaşmaktan geri kalmadı. Açıkçası Osmanlı döneminde bahsettiğim modern dönemlere dek, imparatorlukta hiçbir zaman insanlar kendilerine “Türk” demediler. Aidiyet Müslümanlıktı. Türklük diye bir şey yoktu. Türkçe konuşan Müslümanlar vardı, ama bunlar kendilerini Türk olarak adlandırmıyorlardı.
Osmanlı, etnik seçicilik yapmadı. Bilakis, bir tür “melting pot” (her grubun birbirine Müslümanlık üst kimliğinde karıştığı bir tencere) oldu. Anadolu ve Balkanlardaki etnik kompozisyon, dini temellerle şekillendi. Bulgarlar, Sırplar ve Helenler kendi aidiyetlerini Ortodoks Hristiyanlık sayesinde korudular ve sonra da yine bu aidiyetin modern milliyetçilikle harmanlanması sayesinde ulus devletlerini kurdular. Din ve lisan farklılıkları temelinde, Osmanlı işgali öncesi tarihleri ve mitolojileri zemininde ortak aidiyetler oluşturdular. Anadolu’daki ahali de, bu bölgenin yerlisiydi. Fakat şimdi yeni milli aidiyet (onu şekillendiren ve inşa eden ideolojinin ana varsayımları ve propagandaları temelinde) kendilerine Orta Asya’lı olduklarını söylüyor, yeni bir kimlik inşa ediyordu.
Irki bağın kurulması ve ırkçı-etnik milliyetçiliğin başat ideoloji haline gelmesi, Cumhuriyet sonrası çok daha yoğunlaştı. Çünkü cumhuriyetin kurucu kadrosu, seküler bir devlet inşa etmeye kararlıydı. Bu seküler devlet, Mustafa Kemal ve yeni devletin tek partisi CHP’nin anlayışına göre, politika ile iç içe olan İslam’ı kamusal alandan ve devletten tümüyle dışarı çıkartmakla mümkün olacaktı. Böylece İslam’ın birleştirici tutkal rolünü ulusal aidiyet tezine eklemlemeyi seçmediler. Bunun yerine, Türklerin Orta Asya’lı (yani ilkel gördükleri Ortadoğu’lu olmayan!) bir toplum olduğuna ilişkin endoktrinizasyon, devlet tarafından on yıllarca okullarda müfredatı belirledi. “Orta Asya’daki kuraklık nedeniyle batıya göçmek zorunda kalan Türkler” türü, arkeolojik ve tarihi kayıtlarla çelişen varsayımlar üzerine kurulan bir tezdi bu. Amacı, İslamcı gaza ve cihat motivasyonlu savaşkan Türk alperenlerinin Anadolu akınları gerçeğini, halkların göçü tipi doğal bir şekle sokmaktı. Kuraklık gibi bir doğal afet, böylece İslami motiflerle yapılan cihatçı akımların yerini aldı ve tarih tezi böyle şekillendirildi. Böylece dini zemin yerine ırki zemin oluşturuldu. İslam’la ve Arap-Ortadoğu kimlikleriyle de araya set çekildi.
Bu tezin en önemli eksisi, Anadolu’daki İslam öncesi dönemlerle kurduğu problemli ilişkidir. Mesela Hititler, Frigya’lılar ve Sümerler bu tarihe bir tür ön-Türkler gibi yamanmıştır. Ama Helen uygarlığı, Ermeniler ve Kürtler, bilinçli olarak bu tarih diskurunun dışında tutulmuştur. Anadolu’daki Helen-Hristiyan uygarlığı, ilk Türkçe’nin Anadolu’da duyulmasından binlerce yıl öncesine dayansa da, cumhuriyet tarih tezleri bu gerçeği çok tehlikeli buldu. Asimile olan Helenler ve Ermeniler, inşa edilmek istenen “Türk” aidiyetinin karşısındaki en ciddi tehlikelerdi. Müslüman Anadolulu, Osmanlı döneminde etnik kökeniyle ilgilenilmeksizin üst kimlik tarafından (ümmet) kapsanıyordu. Bu nedenle devlet için tehlikeli değildi. Fakat İslami aidiyet laiklik üzerinden devlet-dışı alana itilince, ırki bağ kurulması zorunlu olmuştu. Bu, “Anadolu’da asimile olmuş Anadolu yerlilerinden oluşan bir halk” gerçeğini reddetmeyi gerektiriyordu.
Orta Asyalı olmak zorundaydık. Aynaya baktığımızda öyle olmadığımızı her gün görüyor da olsak, devleti kuranlar, kendi ideolojik fabrikasyonlarına uydurabilmek için bu diskuru bizlere okullarda devlet eliyle endoktrine ettiler. Böylece 949 yıllık gerçekler reddedildi. Irkçı nasyonalizm, Türkiye’de Rum veya Ermeni kökenli olmayı hakaret olarak algılattı. Çünkü halkın çok büyük bir bölümü mürteddiler ve genetik olarak Anadolu kadim halklarının soyundan geliyorlardı. İdeoloji, büyük nenelerin ve dedelerinden utanan, hatta nefret eden, onların soyundan olmayı hakaret addeden tuhaf, kindar nesiller yetiştirmişti.
(Devamı var)
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.6.2020 [TR724]
Tüm bu bilgiler ışığında, Anadolu’ya Orta Asya’dan kitlesel göç tezi ve ırksal-etnik (kan bağı-genetik) aidiyetler bağlamında bir Türklük, yirminci yüzyıl tarih yazımının ve Pan(Türkizm) ideolojisinin fabrike ettiği diskurlardır. Bunlar, arkeolojik, kültürel, folklorik, musiki, yemek kültürü, mimari, vs. mevcut mirasla desteklenemiyor.
Türklerin İslam tarihi dışında bir etnik grup olduğu ve tarihlerinin İslam tarihi dışında var olduğuna ilişkin çalışmalar, 1800’lerin sonunda ve 1900’lerin başında ortaya çıktı. Çoğunlukla Memalik-i Osmanî’ye göç eden Rusya Türkîleri tarafından savunuldu. Önemli bazı şahsiyetlere baktığımızda, karşımıza daha çok Kırım ve Volga Tatarları, Kıpçaklar ve Azeriler çıkıyor. Bunlar için, yeni geldikleri ülkede (Osmanlı Devleti’nde) dil birliği ve etnik ortak kökenler üzerinden aidiyet aramak anlaşılır bir tutumdur. Çoğu entelektüel ve iyi eğitimli olan bu aydınlar, yayınladıkları eserlerde, gazete ve mecmualarda Türkçülük propagandası yaptılar. Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan gayrimüslim tebaalar, Osmanlı’da nasyonalizm ve nasyonal aidiyet akımını tetikledi. Bir tür tepkisel milliyetçiliğe evrildi. O dönem, Rusya-Simbirsk’li Tatar Yusuf Bey (Akçura) tarafından kaleme alınan Üç Tarz-ı Siyaset adlı geniş makalede, neden İslam ümmeti ve Osmanlı aidiyeti yerine Türk milliyetçiliği üzerine inşa edilen bir kimliğin devletin taşıyıcı aidiyeti olması gerektiği anlatılmaktadır. Yusuf Bey gibi, İsmail Gasprinski (Gaspıralı) da Tercüman adlı gazeteyi çıkardı ve bu gazetede bir tür yapay Türkî-Esperanto (Anadolu Türkçesi ve Kıpçak-Tatar karışımı) kullandı. Amacı, birbirinden farklı Türkî dillerin arasında sorunsuz iletişim kurulabileceğini göstermekti. Çünkü Anadolu’da halkın kullandığı Türkçe ile diğer Kıpçakça (Tatar, Kırgız, Kazak vs.) ve Çağatayca (Özbek, Uygur vs.) Türkî diller kendi aralarında anlaşamıyordu. Türk Yurdu gibi dergilerde örgütlenen Türkçü teorisyenleri birçoğu Memalik-i Osmanî sınırları dışında, özellikle de Rusya Çarlığı’nda doğmuş ve yetişmiş Tatar-Kıpçak aydınlardı. Giderek kadim ve büyük bir Türk Tarihi bilincini ve aidiyetini Osmanlı aydınları arasında yaygınlaştırdılar. Dil engeli, bu tarihin en zayıf noktasıydı. Türkî diller arasındaki farklar, Alman dili ile Hollandaca veya Danimarka dili arasındaki farklar gibi, gayet somuttu. Basit günlük yaşama ilişkin cümleler ve kelimeler dışında sofistike bir iletişim, gerek gramer farklılıkları, gerekse de kelime haznesindeki ciddi farklar nedeniyle imkansızdı. Bu farklılıkları ortak bir dil oluşturarak ve bu dili okullaşma ile devlet üzerinden topluma öğretmekle aşmak, Pantürkist tüm kuramcıların ana hülyası oldu. Bu hülya bugüne dek gerçekleşemedi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma sürecinde olması ve Osmanlı entelijensiyasının İmparatorluğu her ne pahasına olursa olsun kurtarma isteği, özellikle Arnavutların ve Arapların da ayrılıkçı milliyetçiliğe yönelmelerinden sonra, Türkçülük ve Pantürkizm ideolojilerinin devletin taşıyıcı ideolojileri olmasına yardımcı oldu. Etnik Türklerden oluşan bir imparatorluğa evrilmek, akıllıca bir strateji olarak görünüyordu. Pan- hareketler (mesela Pan-Slavizm, Pan-Germenizm) bu dönemde oldukça yaygın ve geçer akçe ideolojilerdi. Osmanlı aydınları böylece giderek Türk olduklarını keşfetti. Her ne kadar bu aidiyet sadece linguistik de olsa, etnik ve ırki bağlarla bunu güçlendirmek gerekiyordu. Çünkü diğer pan- ideolojiler de, sosyal Darwinist üstün ırk söylemlerini hoyratça kullanmaktaydılar. Bu durumda, Makedon, Slav kökenli, Çerkez, Kürt, Yahudi kökenlere aldırmaksızın, Osmanlı aydınları arasında Türkçülük hızla yayıldı. İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidarında, bu Türkçülük mefkûresi ve onun dünya görüşü artık devletin temel aidiyet temellerini oluşturmuş, okullara girmiş, hatta dış politikada etkili olmaya başlamıştı. Mesela Lütfü Türkkan’ın kullandığı “Sarıkamış’ta donmak” ibaresi, İttihatçıların Turan ülkesini fethe çıkma hülyasıyla bağlantılı olan Sarıkamış faciasına ve dramına referans veriyor. Oysa Osmanlı tarihi boyunca, Osmanlı İmparatorluğu asla Türk kökenli bölgelere etnik bağlar nedeniyle ilgi duymadı. Bu bölgelerin Müslüman oluşu dışında ortak zemine kıymet atfetmedi. Hatta Sefeviler vakasında olduğu gibi, Türkî kökenli (etnik ve ırki bağlar olan) gruplarla savaşmaktan geri kalmadı. Açıkçası Osmanlı döneminde bahsettiğim modern dönemlere dek, imparatorlukta hiçbir zaman insanlar kendilerine “Türk” demediler. Aidiyet Müslümanlıktı. Türklük diye bir şey yoktu. Türkçe konuşan Müslümanlar vardı, ama bunlar kendilerini Türk olarak adlandırmıyorlardı.
Osmanlı, etnik seçicilik yapmadı. Bilakis, bir tür “melting pot” (her grubun birbirine Müslümanlık üst kimliğinde karıştığı bir tencere) oldu. Anadolu ve Balkanlardaki etnik kompozisyon, dini temellerle şekillendi. Bulgarlar, Sırplar ve Helenler kendi aidiyetlerini Ortodoks Hristiyanlık sayesinde korudular ve sonra da yine bu aidiyetin modern milliyetçilikle harmanlanması sayesinde ulus devletlerini kurdular. Din ve lisan farklılıkları temelinde, Osmanlı işgali öncesi tarihleri ve mitolojileri zemininde ortak aidiyetler oluşturdular. Anadolu’daki ahali de, bu bölgenin yerlisiydi. Fakat şimdi yeni milli aidiyet (onu şekillendiren ve inşa eden ideolojinin ana varsayımları ve propagandaları temelinde) kendilerine Orta Asya’lı olduklarını söylüyor, yeni bir kimlik inşa ediyordu.
Irki bağın kurulması ve ırkçı-etnik milliyetçiliğin başat ideoloji haline gelmesi, Cumhuriyet sonrası çok daha yoğunlaştı. Çünkü cumhuriyetin kurucu kadrosu, seküler bir devlet inşa etmeye kararlıydı. Bu seküler devlet, Mustafa Kemal ve yeni devletin tek partisi CHP’nin anlayışına göre, politika ile iç içe olan İslam’ı kamusal alandan ve devletten tümüyle dışarı çıkartmakla mümkün olacaktı. Böylece İslam’ın birleştirici tutkal rolünü ulusal aidiyet tezine eklemlemeyi seçmediler. Bunun yerine, Türklerin Orta Asya’lı (yani ilkel gördükleri Ortadoğu’lu olmayan!) bir toplum olduğuna ilişkin endoktrinizasyon, devlet tarafından on yıllarca okullarda müfredatı belirledi. “Orta Asya’daki kuraklık nedeniyle batıya göçmek zorunda kalan Türkler” türü, arkeolojik ve tarihi kayıtlarla çelişen varsayımlar üzerine kurulan bir tezdi bu. Amacı, İslamcı gaza ve cihat motivasyonlu savaşkan Türk alperenlerinin Anadolu akınları gerçeğini, halkların göçü tipi doğal bir şekle sokmaktı. Kuraklık gibi bir doğal afet, böylece İslami motiflerle yapılan cihatçı akımların yerini aldı ve tarih tezi böyle şekillendirildi. Böylece dini zemin yerine ırki zemin oluşturuldu. İslam’la ve Arap-Ortadoğu kimlikleriyle de araya set çekildi.
Bu tezin en önemli eksisi, Anadolu’daki İslam öncesi dönemlerle kurduğu problemli ilişkidir. Mesela Hititler, Frigya’lılar ve Sümerler bu tarihe bir tür ön-Türkler gibi yamanmıştır. Ama Helen uygarlığı, Ermeniler ve Kürtler, bilinçli olarak bu tarih diskurunun dışında tutulmuştur. Anadolu’daki Helen-Hristiyan uygarlığı, ilk Türkçe’nin Anadolu’da duyulmasından binlerce yıl öncesine dayansa da, cumhuriyet tarih tezleri bu gerçeği çok tehlikeli buldu. Asimile olan Helenler ve Ermeniler, inşa edilmek istenen “Türk” aidiyetinin karşısındaki en ciddi tehlikelerdi. Müslüman Anadolulu, Osmanlı döneminde etnik kökeniyle ilgilenilmeksizin üst kimlik tarafından (ümmet) kapsanıyordu. Bu nedenle devlet için tehlikeli değildi. Fakat İslami aidiyet laiklik üzerinden devlet-dışı alana itilince, ırki bağ kurulması zorunlu olmuştu. Bu, “Anadolu’da asimile olmuş Anadolu yerlilerinden oluşan bir halk” gerçeğini reddetmeyi gerektiriyordu.
Orta Asyalı olmak zorundaydık. Aynaya baktığımızda öyle olmadığımızı her gün görüyor da olsak, devleti kuranlar, kendi ideolojik fabrikasyonlarına uydurabilmek için bu diskuru bizlere okullarda devlet eliyle endoktrine ettiler. Böylece 949 yıllık gerçekler reddedildi. Irkçı nasyonalizm, Türkiye’de Rum veya Ermeni kökenli olmayı hakaret olarak algılattı. Çünkü halkın çok büyük bir bölümü mürteddiler ve genetik olarak Anadolu kadim halklarının soyundan geliyorlardı. İdeoloji, büyük nenelerin ve dedelerinden utanan, hatta nefret eden, onların soyundan olmayı hakaret addeden tuhaf, kindar nesiller yetiştirmişti.
(Devamı var)
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
“Alaylarla Kaf Dağı’na hareket” [Ahmet Kurucan]
Merhume Ayse Şasa “Herkes geleceğe doğru hayal kurar, ben geçmişe doğru” diyordu. Benzer duygu ve düşüncelere sahibiz ama ben hayal yerine “hatıraları hatırlama” diyorum. Çocukluğumda yaşadıklarımı birebir, mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev, sahne sahne ve hepsinden öte bütün bunlara ruh veren, canlılık katan ve anlam kazandıran insanları hatırlama. İsimleri ile, simaları ile, gülüşleri, ağlayışları, sevinçleri, kederleri ile bir bütün halinde hatırlama. Böylece o anları aynı canlılığı ile bir daha, bir daha, bir daha yaşama.
Hatıraların bazıları insanı sevince bazıları da hüzne gark edermiş. Doğrudur ve ediyor da. Ama ne gam! Zaten hayat dediğin şey bu iki zıttın bir arada bulunduğu zemin ve zamanın adı değil mi? Dün de böyleydi, bugün de böyle ve yarın da böyle olacak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ne güzel ifade eder Nabi:
“Bağ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz;
Biz neşâtın da gâmın da rûzigârın görmüşüz.”
Günümüz Türkçesi ile ifade edecek olursak: “Zaman bağının baharını da gördük güzünü de; üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmiştir gam fırtınaları da.”
İçinde yaşadığımız ve çoklarımız için tahammülfersa olan sürecin etkisi mi, artık kemale eren yaşın ve her gün daha çok hissedilen “aslî vatanına gel gel” çağrılarının zihnimde ve kalbimde yapmış olduğu çağrışımlar mı yoksa beş yılı aşkın bir süredir yaşadığım vatan hasretinin içimde biriktirdiği Everest misali duygu dağları mı bilmiyorum ama ben zamanı geçmişe doğru yaşamaya başladım. Orhan Veli’nin çocukluğunu anlattığı o enfes şiirindeki dizeyle “Alaylarla Kaf Dağına” yolculuk yapıyorum her gün. Sonra Urfa’lı Nabi’nin: “Ne sendendir, ne bendendir, ne çarh-ı kîne-verdendir? Bu derd-i ser, humâr-ı neşve-i câm-ı kaderdendir.” dizeleriyle kendime gelmeye, an’a dönmeye çalışsam da çok başarılı olamıyor, içine girdiğim alemden kendimi çekip alamıyorum. Nabi’nin beytinin günümüz Türkçesi ile ifadesi şu: “Ne sendendir ne bendendir, ne de kîndâr felektendir. Bu baş ağrısı, kader kadehinin neş’eşinden yayılan sarhoşluk yüzündendir.”
Hepsine ayrı ayrı teşekkürü bir borç bildiğim bazı insanların girişimleri ile memleketim Tavşanlı’nın eski-yeni nice fotoğraflarını koymuşlar facebook’da açılan bir-kaç sayfada. “Dostluklar kolay kazanılmıyor kolay da harcanmamalı” felsefesi ile hareket edip “kim ne derse desin, biz seni biliyoruz” diyen vefalı dostlarım, benim de kendimi bulduğum fotoğrafları gönderiyorlardı çoktan beri. O sınırlı sayıda cansız ama benim can kazandırdığım ve bana can kazandıran o fotoğraflar arasında dolaşırken geçmişe doğru yolculuk değil geçmişte yaşadığımı fark ettim. “Taşıma su ile değirmen dönmez” deyip face hesabı açtım ve şimdilerde hemen her gün ortalama yarım saat hayatıma canlılık kazandıran o fotoğrafların içinde yaşıyorum.
Ne mi buluyorum orada? Anavatanı mı? Doğan Cüceloğluna ait sanırım; “İnsanın anavatanı çocukluğudur.” Enfes bir tespit. Aynen katılıyorum. İşte ben, asıl anavatanım olan çocukluğumu buluyorum o fotoğraflar arasında. “Ölülerin canlılar için kurdukları mezarlıklar” değil benim için o sokaklar, o caddeler, o evler, o insanlar. Bu yazıyı sadece Tavşanlı’ların ve özellikle akranlarımın okuyacağı ya da Tavşanlı’da yayınlanacak bir gazetede yazsaydım şimdi hem yer hem şahıs hem de mekân isimleri verirdim. Belki o zaman daha bir anlam kazanırdı söylediklerim. Mesela Ada’sı, Göbel’i, Dereli’si derdim. Seliköy’ün biberi, Sulye’nin dut’u, Tepecik’in dombey kaymağı, Karapelit’in ıspanağı, Çukurköy’ün ekmeğini ilave ederdim. Gemamaz Hafız’ı, Seyyit Ahmet Hoca’yı, Kulak Müftüsü Nazım Amca’yı, Fırıncı Sepet Hasan’ı, Topal Hüseyinlerin Mustafa’yı, Kahveci Efkar Hasan’ı, Kalaycı Kallem Abdullah’ı, Manifaturacı Birbir Hüseyin’i, Leylek Hafız’ı, Palabıyık Gümüş İbrahim’i, Sefer Abdurrahman’ı, ressam Taktak Abdullah’ı, kilitçi Dömeke Osman’ı, Dr. Turgut’u, Karamalak Halil ibrahim’i, Deli Sebahat’ı, Ekmek Fatma’yı, Menderes Sıddık Yenge’yi, Makas Ayşe’yi, İğneci Düryeyi, Palez Fatma’yı, Çıkıkçı Bakırlı’yı, Paytar Zehra’yı ve daha kimleri kimleri sayardım.
Evet, Yahya Kemal’in “Vuslat” şiirinde “Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar, Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar” dediği gibi benim çocukluğum olan anavatanım aslında cananım olmuş ve ikbalimi sanki onunla vuslata bağlamışım. Belki de vuslat ümidi adına bir ışık göremeyince çocukluğumu yani anavatanımı cansız suretlerde arıyorum. Tabii o cansız suretlere can katarak. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Türk edebiyatının şaheserleri arasında sayılan “Han Duvarları” şiirinde dediği gibi: “Yolcuyum bir kuru yaprak misali; Rüzgârın önüne katılmışım ben.”
Öteden bu yana “hayat bugün ve yarından ibarettir” diyenlere inat hayat aynı zamanda dündür diyenlerdendim. Hala öyle düşünüyorum. Yukarıda tasvir etmeye çalıştığım hissiyatımın bugün beni böyle davranmaya itmesinde rolü olduğu kanaatindeyim. Dünsüz bugünün ve yarının olmayacağına inanıyorum. Kimliğimizin, kişiliğimizin belirlenmesi ve oturmasında, kendi oluşumuzun da şekillenmesinde şahsen dünün, bugün ve yarın kadar hatta daha etkili ve önemli olduğundan eminim.
Bana tam da burada “bu durum hayatı geçmişe doğru yaşamaya gerekçe olmaz ve olamaz” diye itiraz edebilirsiniz. İnsan bahsini ettiğim çerçevede geçmişini yaşarken bugün ve yarınını ihmal ediyorsa itirazınızda haklısınız. Ama bu ihmali yapmıyor aksine geçmişi hatırlamakla kimliğini, kişiliğini ve kendi oluşunun temellerini yeniden hatırlıyor, bu hatırlama onun kendisini yeniden inşa etmesine vesile oluyor hatta hayata daha çok asılmasını netice veriyorsa bence bunu mutlaka yapmalı. Ayrıca bu insanı Türkçemizdeki o meşhur sözle ifade edilen “ne oldum delisi” olmamaya da sevk eder!
Hasılı; farklı bir yazı oldu bu biliyorum. Çünkü Aşık Özlemi’nin dediği gibi “bugün benim efkârım var zârım var; değme felek değme değme telime benim” diyorum. Çünkü Nazım Hikmet’den mülhem bugün “tadını çıkara çıkara, yudum yudum kederleniyorum.” Çünkü kalbimin parçalanmaması için sizlerle konuşuyor ve dertleşiyorum. Hepsi bu. Ne güzel der William Shakespere: “Konuşulmayan acı kalbi parçalar.”
Her neyse; Aşık Özlemi gibi madem “efkârım var zârım var” dedik, gelin her şeyi bırakalım da şu türküyü Cengiz Özkan’dan gözlerimizi kapatarak birlikte dinleyelim. Neden Cengiz Özkan sorusunun cevabını şöyle verebilirim. O, bu güfteyi seslendirirken nesir gibi okuyor, konuşur gibi söylüyor, hikâye anlatır gibi sazın teline vuruyor, meltem gibi ruha üflüyor. Hafif hafif, usul usul, tane tane ve siz de onunla birlikte bir yolcuğa çıkıyor, kalbinizin derinliklerinde yol almaya çalışıyorsunuz. Gelin, gerçekten yazıyı burada kesip yorumlanırken yeniden yazılan güfte, yeniden bestelenen beste ile bütünleşelim ve o mananın içinde eriyelim. Bakalım o son sözü söylediğinde kendimizi nerede bulacağız? https://www.youtube.com/watch?v=N5EXFq8jP6o&feature=youtu.be
“Bugün benim efkârım var zârım var
Değme felek değme telime benim
Gül yüzlü canânı elden aldırdım
Ecel oku değdi tenime benim
Değme felek değme telime benim
Değme zalım değme telime benim
Lokman Hekim gelse sarmaz yarayı
Hîlebaz dostunan açtık arayı
Ne köşkümü koydu ne de sarayı
Baykuşlar tünedi dalıma benim
Değme felek değme telime benim
Değme zalım değme telime benim
Özlemi’yem başım dumanlı dağlar
Gözlerim yaşlı da içim kan ağlar
Güz ayları geldi bozuldu bağlar
Hazan yeli değdi gülüme benim
Değme felek değme telime benim
Değme zalım değme telime benim.”
İyi misiniz? Hala buradasınız değil mi? Beni soruyorsanız merak etmeyin, bu hissiyatla hem hâl olmama rağmen Mevlana’nın “Ancak fikirdir varlığın; gerisi et ve kemik bir yığın…” hatırlatmasını unutmuyor ve hayata asılmaya devam ediyorum.
[Ahmet Kurucan] 29.6.2020 [TR724]
Hatıraların bazıları insanı sevince bazıları da hüzne gark edermiş. Doğrudur ve ediyor da. Ama ne gam! Zaten hayat dediğin şey bu iki zıttın bir arada bulunduğu zemin ve zamanın adı değil mi? Dün de böyleydi, bugün de böyle ve yarın da böyle olacak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ne güzel ifade eder Nabi:
“Bağ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz;
Biz neşâtın da gâmın da rûzigârın görmüşüz.”
Günümüz Türkçesi ile ifade edecek olursak: “Zaman bağının baharını da gördük güzünü de; üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmiştir gam fırtınaları da.”
İçinde yaşadığımız ve çoklarımız için tahammülfersa olan sürecin etkisi mi, artık kemale eren yaşın ve her gün daha çok hissedilen “aslî vatanına gel gel” çağrılarının zihnimde ve kalbimde yapmış olduğu çağrışımlar mı yoksa beş yılı aşkın bir süredir yaşadığım vatan hasretinin içimde biriktirdiği Everest misali duygu dağları mı bilmiyorum ama ben zamanı geçmişe doğru yaşamaya başladım. Orhan Veli’nin çocukluğunu anlattığı o enfes şiirindeki dizeyle “Alaylarla Kaf Dağına” yolculuk yapıyorum her gün. Sonra Urfa’lı Nabi’nin: “Ne sendendir, ne bendendir, ne çarh-ı kîne-verdendir? Bu derd-i ser, humâr-ı neşve-i câm-ı kaderdendir.” dizeleriyle kendime gelmeye, an’a dönmeye çalışsam da çok başarılı olamıyor, içine girdiğim alemden kendimi çekip alamıyorum. Nabi’nin beytinin günümüz Türkçesi ile ifadesi şu: “Ne sendendir ne bendendir, ne de kîndâr felektendir. Bu baş ağrısı, kader kadehinin neş’eşinden yayılan sarhoşluk yüzündendir.”
Hepsine ayrı ayrı teşekkürü bir borç bildiğim bazı insanların girişimleri ile memleketim Tavşanlı’nın eski-yeni nice fotoğraflarını koymuşlar facebook’da açılan bir-kaç sayfada. “Dostluklar kolay kazanılmıyor kolay da harcanmamalı” felsefesi ile hareket edip “kim ne derse desin, biz seni biliyoruz” diyen vefalı dostlarım, benim de kendimi bulduğum fotoğrafları gönderiyorlardı çoktan beri. O sınırlı sayıda cansız ama benim can kazandırdığım ve bana can kazandıran o fotoğraflar arasında dolaşırken geçmişe doğru yolculuk değil geçmişte yaşadığımı fark ettim. “Taşıma su ile değirmen dönmez” deyip face hesabı açtım ve şimdilerde hemen her gün ortalama yarım saat hayatıma canlılık kazandıran o fotoğrafların içinde yaşıyorum.
Ne mi buluyorum orada? Anavatanı mı? Doğan Cüceloğluna ait sanırım; “İnsanın anavatanı çocukluğudur.” Enfes bir tespit. Aynen katılıyorum. İşte ben, asıl anavatanım olan çocukluğumu buluyorum o fotoğraflar arasında. “Ölülerin canlılar için kurdukları mezarlıklar” değil benim için o sokaklar, o caddeler, o evler, o insanlar. Bu yazıyı sadece Tavşanlı’ların ve özellikle akranlarımın okuyacağı ya da Tavşanlı’da yayınlanacak bir gazetede yazsaydım şimdi hem yer hem şahıs hem de mekân isimleri verirdim. Belki o zaman daha bir anlam kazanırdı söylediklerim. Mesela Ada’sı, Göbel’i, Dereli’si derdim. Seliköy’ün biberi, Sulye’nin dut’u, Tepecik’in dombey kaymağı, Karapelit’in ıspanağı, Çukurköy’ün ekmeğini ilave ederdim. Gemamaz Hafız’ı, Seyyit Ahmet Hoca’yı, Kulak Müftüsü Nazım Amca’yı, Fırıncı Sepet Hasan’ı, Topal Hüseyinlerin Mustafa’yı, Kahveci Efkar Hasan’ı, Kalaycı Kallem Abdullah’ı, Manifaturacı Birbir Hüseyin’i, Leylek Hafız’ı, Palabıyık Gümüş İbrahim’i, Sefer Abdurrahman’ı, ressam Taktak Abdullah’ı, kilitçi Dömeke Osman’ı, Dr. Turgut’u, Karamalak Halil ibrahim’i, Deli Sebahat’ı, Ekmek Fatma’yı, Menderes Sıddık Yenge’yi, Makas Ayşe’yi, İğneci Düryeyi, Palez Fatma’yı, Çıkıkçı Bakırlı’yı, Paytar Zehra’yı ve daha kimleri kimleri sayardım.
Evet, Yahya Kemal’in “Vuslat” şiirinde “Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar, Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar” dediği gibi benim çocukluğum olan anavatanım aslında cananım olmuş ve ikbalimi sanki onunla vuslata bağlamışım. Belki de vuslat ümidi adına bir ışık göremeyince çocukluğumu yani anavatanımı cansız suretlerde arıyorum. Tabii o cansız suretlere can katarak. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Türk edebiyatının şaheserleri arasında sayılan “Han Duvarları” şiirinde dediği gibi: “Yolcuyum bir kuru yaprak misali; Rüzgârın önüne katılmışım ben.”
Öteden bu yana “hayat bugün ve yarından ibarettir” diyenlere inat hayat aynı zamanda dündür diyenlerdendim. Hala öyle düşünüyorum. Yukarıda tasvir etmeye çalıştığım hissiyatımın bugün beni böyle davranmaya itmesinde rolü olduğu kanaatindeyim. Dünsüz bugünün ve yarının olmayacağına inanıyorum. Kimliğimizin, kişiliğimizin belirlenmesi ve oturmasında, kendi oluşumuzun da şekillenmesinde şahsen dünün, bugün ve yarın kadar hatta daha etkili ve önemli olduğundan eminim.
Bana tam da burada “bu durum hayatı geçmişe doğru yaşamaya gerekçe olmaz ve olamaz” diye itiraz edebilirsiniz. İnsan bahsini ettiğim çerçevede geçmişini yaşarken bugün ve yarınını ihmal ediyorsa itirazınızda haklısınız. Ama bu ihmali yapmıyor aksine geçmişi hatırlamakla kimliğini, kişiliğini ve kendi oluşunun temellerini yeniden hatırlıyor, bu hatırlama onun kendisini yeniden inşa etmesine vesile oluyor hatta hayata daha çok asılmasını netice veriyorsa bence bunu mutlaka yapmalı. Ayrıca bu insanı Türkçemizdeki o meşhur sözle ifade edilen “ne oldum delisi” olmamaya da sevk eder!
Hasılı; farklı bir yazı oldu bu biliyorum. Çünkü Aşık Özlemi’nin dediği gibi “bugün benim efkârım var zârım var; değme felek değme değme telime benim” diyorum. Çünkü Nazım Hikmet’den mülhem bugün “tadını çıkara çıkara, yudum yudum kederleniyorum.” Çünkü kalbimin parçalanmaması için sizlerle konuşuyor ve dertleşiyorum. Hepsi bu. Ne güzel der William Shakespere: “Konuşulmayan acı kalbi parçalar.”
Her neyse; Aşık Özlemi gibi madem “efkârım var zârım var” dedik, gelin her şeyi bırakalım da şu türküyü Cengiz Özkan’dan gözlerimizi kapatarak birlikte dinleyelim. Neden Cengiz Özkan sorusunun cevabını şöyle verebilirim. O, bu güfteyi seslendirirken nesir gibi okuyor, konuşur gibi söylüyor, hikâye anlatır gibi sazın teline vuruyor, meltem gibi ruha üflüyor. Hafif hafif, usul usul, tane tane ve siz de onunla birlikte bir yolcuğa çıkıyor, kalbinizin derinliklerinde yol almaya çalışıyorsunuz. Gelin, gerçekten yazıyı burada kesip yorumlanırken yeniden yazılan güfte, yeniden bestelenen beste ile bütünleşelim ve o mananın içinde eriyelim. Bakalım o son sözü söylediğinde kendimizi nerede bulacağız? https://www.youtube.com/watch?v=N5EXFq8jP6o&feature=youtu.be
“Bugün benim efkârım var zârım var
Değme felek değme telime benim
Gül yüzlü canânı elden aldırdım
Ecel oku değdi tenime benim
Değme felek değme telime benim
Değme zalım değme telime benim
Lokman Hekim gelse sarmaz yarayı
Hîlebaz dostunan açtık arayı
Ne köşkümü koydu ne de sarayı
Baykuşlar tünedi dalıma benim
Değme felek değme telime benim
Değme zalım değme telime benim
Özlemi’yem başım dumanlı dağlar
Gözlerim yaşlı da içim kan ağlar
Güz ayları geldi bozuldu bağlar
Hazan yeli değdi gülüme benim
Değme felek değme telime benim
Değme zalım değme telime benim.”
İyi misiniz? Hala buradasınız değil mi? Beni soruyorsanız merak etmeyin, bu hissiyatla hem hâl olmama rağmen Mevlana’nın “Ancak fikirdir varlığın; gerisi et ve kemik bir yığın…” hatırlatmasını unutmuyor ve hayata asılmaya devam ediyorum.
[Ahmet Kurucan] 29.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Ahmet Kurucan
Pijama lastiği gibi memleket [Tarık Toros]
Sular çekildikten sonra “demokrat” olmak kolaydır.
Kıyım bitince “farklılıklar zenginliğimiz” demek zahmetsizdir.
Testi kırıldıktan sonra “özeleştiri”, “içdenetim” filan gibi analizler döktürmenin pek ehemmiyeti yoktur.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Uyarlayalım mesela:
Darbe gecesi, sıcağı sıcağına tepki göstermeyip sabahki duruma göre pozisyon almak böyledir.
Seçime doğru değil de, seçim gecesi sonuçlara göre yorum yapmak da benzer bir fırsatçılıktır.
**
-Kriz zamanlarında fabrika ayarlarına dönmek,
-Skor tabelasına bakarak konuşmak,
-Güçlünün yanında hizalanmak.
Kulağa kötü geliyor değil mi..?
Türkiye’de ve dünyada bunun sayısız örneği vardır.
Yoklayalım kendimizi, bu belirtiler varsa fikri bir istikametten bahsetmek zordur.
Demem o ki,
Ahmet Altan’ın babası Çetin Altan’ı kaybettikten hemen sonra kaleme aldığı şu satırlar, bugün çok daha başka anlam ifade etmektedir:
“Kendi taraftarını kaybetmeyi göze alacak kadar büyük bir cesareti vardı, bu bizim gibi ülkelerde çok az rastlanır bir özelliktir, karşı kampla dövüşecek cesur adamlar her zaman bulunur ama kendi taraftarını kaybetmeyi göze alacak adam çok az çıkar.” (T24, 1 Kasım 2015)
**
Tüm mahallelerde büyük bir ikiyüzlülük, fırsatçılık var.
Misal…
Devlet Bahçeli, Prof. Dr. Mümtazer Türköne hakkında bir tweet atıyor, adil yargılanmadığını söylüyor.
Ertesi gün bakıyorsunuz, haberi tüm gazeteler neredeyse ilk sayfadan Mümtaz’er Türköne fotoğrafları eşliğinde geniş görmüş.
Oysa Türköne, 4 senedir içeride.
Ne davası ile ne de savunması ile ilgilendiler.
Hastalığı var, cezaevi koşulları nedeniyle ameliyatı reddetti, onu dahi görmediler.
Bahçeli tweet atınca, “Türköne haberleri” özgürlüğüne kavuştu.
O da sadece bir günlüğüne.
**
Misal:
Libya’daki MİT mensubunun cenazesi ile ilgili bir haber yayımlandı, ODA TV’de.
6 gazeteci bu yüzden tutuklandı, geçen 3’ü serbest bırakıldı.
Aleniyet kazanmış bir olay.
Nereden biliyoruz:
Haber çıkmadan önce İYİ Parti’de siyaset yapan Prof. Dr. Ümit Özdağ basın toplantısında isim isim tüm detayları verdi de ondan.
Enis Berberoğlu’nun vekilliğini, yine MİT’le ilgili aleniyet kazanmış bir olaydan dolayı düşürüp içeri tıkanlar, Ümit Özdağ’ı dikkate almadı.
Bilerek isteyerek es geçti.
Herkes biliyor:
Bugün Türkiye zindanlarında yatanlara atfedilenler suçsa şayet, dışarıda kimse kalmaz.
**
Geldik sona.
Başlığı ben atmadım.
Çetin Altan’ın lafıdır.
Ahmet Altan, babasını anlatırken devamla şu tespitini aktarır, doğrudur da:
-Bir keresinde sinirlendiğinde, “pijama lastiği gibi bu memleket,” demişti, “çekiyorsun uzuyor, bırakıyorsun eski haline dönüyor” onun ne dediğini defalarca yaşayarak gördük.
[Tarık Toros] 29.6.2020 [TR724]
Kıyım bitince “farklılıklar zenginliğimiz” demek zahmetsizdir.
Testi kırıldıktan sonra “özeleştiri”, “içdenetim” filan gibi analizler döktürmenin pek ehemmiyeti yoktur.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Uyarlayalım mesela:
Darbe gecesi, sıcağı sıcağına tepki göstermeyip sabahki duruma göre pozisyon almak böyledir.
Seçime doğru değil de, seçim gecesi sonuçlara göre yorum yapmak da benzer bir fırsatçılıktır.
**
-Kriz zamanlarında fabrika ayarlarına dönmek,
-Skor tabelasına bakarak konuşmak,
-Güçlünün yanında hizalanmak.
Kulağa kötü geliyor değil mi..?
Türkiye’de ve dünyada bunun sayısız örneği vardır.
Yoklayalım kendimizi, bu belirtiler varsa fikri bir istikametten bahsetmek zordur.
Demem o ki,
Ahmet Altan’ın babası Çetin Altan’ı kaybettikten hemen sonra kaleme aldığı şu satırlar, bugün çok daha başka anlam ifade etmektedir:
“Kendi taraftarını kaybetmeyi göze alacak kadar büyük bir cesareti vardı, bu bizim gibi ülkelerde çok az rastlanır bir özelliktir, karşı kampla dövüşecek cesur adamlar her zaman bulunur ama kendi taraftarını kaybetmeyi göze alacak adam çok az çıkar.” (T24, 1 Kasım 2015)
**
Tüm mahallelerde büyük bir ikiyüzlülük, fırsatçılık var.
Misal…
Devlet Bahçeli, Prof. Dr. Mümtazer Türköne hakkında bir tweet atıyor, adil yargılanmadığını söylüyor.
Ertesi gün bakıyorsunuz, haberi tüm gazeteler neredeyse ilk sayfadan Mümtaz’er Türköne fotoğrafları eşliğinde geniş görmüş.
Oysa Türköne, 4 senedir içeride.
Ne davası ile ne de savunması ile ilgilendiler.
Hastalığı var, cezaevi koşulları nedeniyle ameliyatı reddetti, onu dahi görmediler.
Bahçeli tweet atınca, “Türköne haberleri” özgürlüğüne kavuştu.
O da sadece bir günlüğüne.
**
Misal:
Libya’daki MİT mensubunun cenazesi ile ilgili bir haber yayımlandı, ODA TV’de.
6 gazeteci bu yüzden tutuklandı, geçen 3’ü serbest bırakıldı.
Aleniyet kazanmış bir olay.
Nereden biliyoruz:
Haber çıkmadan önce İYİ Parti’de siyaset yapan Prof. Dr. Ümit Özdağ basın toplantısında isim isim tüm detayları verdi de ondan.
Enis Berberoğlu’nun vekilliğini, yine MİT’le ilgili aleniyet kazanmış bir olaydan dolayı düşürüp içeri tıkanlar, Ümit Özdağ’ı dikkate almadı.
Bilerek isteyerek es geçti.
Herkes biliyor:
Bugün Türkiye zindanlarında yatanlara atfedilenler suçsa şayet, dışarıda kimse kalmaz.
**
Geldik sona.
Başlığı ben atmadım.
Çetin Altan’ın lafıdır.
Ahmet Altan, babasını anlatırken devamla şu tespitini aktarır, doğrudur da:
-Bir keresinde sinirlendiğinde, “pijama lastiği gibi bu memleket,” demişti, “çekiyorsun uzuyor, bırakıyorsun eski haline dönüyor” onun ne dediğini defalarca yaşayarak gördük.
[Tarık Toros] 29.6.2020 [TR724]
Erdoğan’ı kim yıkar? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Türk seçmeni büyük oranda muhafazakar eğilimlere sahip. Toplumunun yüzde 60-65’i kendisini sağın farklı tonlarında tanımlar. Ekonomik sebepler, lider profili, partilerin politikaları bu oranı bir miktar değiştirebiliyor. Ecevit gibi sol kökenli liderler bu dengeyi değiştirmeyi başarmışsa da oran hala geçerliliğini koruyor.
AKP’den önce İslamcılar daha marjinal ve sağın ucunda görülüyordu. İslamcı partiler tek başlarına iktidara aday olacak potansiyele ulaşamamıştı. Liberal söylemlerle yola çıkan, “AB”, “hukukun üstünlüğü” diye başlayan AKP, İslamcıları demokrasiye, hukukun üstünlüğüne inanan kitleye dönüştüremedi. Ama özellikle 2010’lardan sonra uyguladığı politikalarla merkez sağı İslamcılaştırdı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Merkez sağ artık eskisinden daha İslamcı, daha milliyetçi. AKP ibadette, ahlakta, ilkelerde İslamileşme, dindarlaşma sağlayamadı; aksine var olanın içini boşalttı. Ama dini sembollerin kamusal alanda daha görünür olmasını, İslami söylemlerin daha yaygın, fakat müraice kullanılmasına zemin hazırladı. Dolayısıyla, merkez sağ seçmeni gerçekte değilse de görüntüde İslamileştirdi. Artık alkol alan, namaz kılmayan, dini hassasiyeti olmayan insanlar bile İslami kavramlar, İslami semboller kullanıyor. Eski Milli Görüşçülerin fetişleştirdiği “İslamileştirme” kavramı üzerinden gidersek, AKP toplumu İslamileştirmedi aslında. Usulsüzce dağıttığı kamu kaynakları, adaletsizce uyguladığı cezalandırma yöntemleriyle dini istismar eden mürai-münafık tipler üretti.
Erdoğan’ı CHP ve sol partiler yıkamaz. İmamoğlu örneğinde görüldüğü üzere muhalefetin elbirliğiyle çabası ve yapıcı siyaseti bazı şeyleri değiştirebilir. Ama Erdoğan ve çevresinin kibrine, israfına, ötekileştirici diline, başarısız politikalarına rağmen toplumun önemli kısmı kendisini muhafazakar-sağ olarak tanımlıyor. Rahatsız olanlar da AKP’ye etkili, güçlü bir alternatif göremiyor. CHP gerçek muhalefet yapsa, AKP’nin erime sürecini hızlandırabilir, toplumun uyanmasına katkısı olabilir. Ancak mevcut CHP muhalefet mi yapıyor, yoksa Erdoğan rejiminin ayakta kalması için meşrulaştırma aracı mı oluyor belli değil.
Erdoğan’ı merkez sağa hitap eden, bir miktar muhafazakar, dindar, milliyetçi tarafı olan, problemleri çözme konusunda ümit vaat eden liderler/partiler yıkabilir. Erdoğan’ı sol seçmen, CHP, Kemalistler yıkamaz. Onlar hala dindarı aşağılayarak, jakoben Kemalist rejim söylemleriyle sadece Erdoğan’ın seçmen kitlesini konsolide ediyorlar. Erdoğan rejiminin altını yine muhafazakar, sağ seçmen boşaltır. İstanbul Ekonomi Araştırma’nın kurucusu Can Selçuki’nin kavramlaştırması ile Erdoğan’ı “huzursuz muhafazakârlar” yıkar.
Son dönemde AKP’den ciddi bir kaçış var. Anketler kararlı şekilde AKP diyen seçmenin yüzde 30’ların altına düştüğünü gösteriyor. Yolsuzluk, yozlaşma, kayırmacılık, suistimaller, ekonominin bozulması, işsizliğin yükselmesi, yaygın adaletsizlik, münhasıran da otoriter uygulamalar nedeniyle AKP’den uzaklaşma var. Gelecek ve DEVA Partileri yok iken huzursuz muhafazakarlar kendilerini AKP’ye mahkum görüyordu. Dindar-muhafazakar kitlenin gidebileceği iktidar adayı, alternatif bir parti yoktu. Ama AKP’den kopan bu iki yeni oluşum giderek huzursuz muhafazakarlara adres ve ümit oluyor.
Huzursuz muhafazakarları bir kaç kategoride ele almak mümkün. Bir kısmı gerçekten dini/ahlaki ilkelere göre hareket ediyor. Erdoğan rejiminin dinle, vicdanla bağdaşmayan kirli düzeninin daha fazla parçası olmak istemiyorlar. AKP’nin dini ve değerleri yozlaştırdığını, insanları İslamdan soğuttuğunu ve buna çare bulmak gerektiğini düşünüyorlar. Bunlar ilkeli huzursuz muhafazakarlar.
Bir de çıkarları nedeniyle huzursuz olan muhafazakarlar var. Bunların bir kısmı AKP nedeniyle işsiz kaldıkları, ticaretleri bozulduğu, enflasyondan etkilendikleri için, artık söylem karınlarını doyurmadığı için huzursuzlar. “Çalıyor, ama çalışıyor!”cu bu kesim mevcut hal ceplerine dokunduğu için en yakın seçimde AKP’yi cezalandıracağını söylüyor.
AKP eliyle semirmiş, mal-mülk, itibar edinmiş kimselerde de tedirginlik var. “Bu düzenin artık sürdürülemeyeceğini, duvara toslayacağını” görüp, bir an önce trenden inmek isteyenler var. İtiraf ve ifade edemeseler bile bu kesim arasında çok sayıda üst düzey AKP’li delege, üye var. Bunlar yaklaşan büyük iflasa, kazaya karşı kendilerini garanti altına alma telaşındalar. AKP ve Reis etrafında konuşlanmış bu kesim söylemde “reis” “yerli ve milli olmak” derken, eylemde paralarını güvenli bir ülkeye çıkarmanın, yıkımda hasarlarını azaltmanın derdindeler.
Bu kesimlerin ötesinde muhafazakar sağ kare içinde menfaatleri için yer alan, gerçekte seküler yaşayan, ama konjonktürel olarak AKP’li görünenler var. Barlasgiller familyası buna mükemmel bir örnek. Bu tiplerin “sonraki tren hangisi olur? Ona nasıl binerim?” diye bütün hazırlıklarını tamamladıklarından emin olabilirsiniz.
Davutoğlu’nun ve Babacan’ın hareketleri zayıf görünüyor, yeterince umut vermiyor olabilir. Ama Erdoğan’ı ciddi düşündürüyorlar. Bazıları ise: “düne kadar beraber yürüdünüz! Kurulan düzenin parçasısınız!” diye tepkisel yaklaşıyorlar. Ancak bu iki hareket Erdoğan rejimini yıkmada ve AKP’yi aşındırmada kesinlikle çok etkili ve gerekliler. Siyaset duyguları kullansa da rasyonel yapılan bir iştir. Rasyonel olarak bakarsak bu hareketler:
Herkes artık Erdoğan’ın milli bir felakete dönüştüğünün, ülkenin geçmiş onyılını heba etmekle kalmayıp, geleceğini rehin aldığının farkında. Ne var ki Erdoğan karizmasıyla, politik kurnazlığıyla, hitabetiyle hala büyük bir kitleyi arkasından sürüklüyor. Kendisini CHP’nin yıkamayacağını iyi biliyor. O nedenle DEVA ve Gelecek Partileri iyice palazlanmadan oyunun kurallarını değiştirip (seçim yasasındaki değişiklikler bir yıl sonra uygulanabiliyor) seçime gitmek istiyor. Şimdilerde AKP kurmayları kendilerine seçim kazandıracak değişiklikler, yenilikler üzerine harıl harıl çalışıyorlar.
Erdoğan ülkeyi rayından çıkardı, gücü şahsında toplayan rejim inşa etti. Tekrar demokrasiye dönmenin önündeki en büyük engel, ülkenin en ivedi problemi bizatihi Erdoğan. Ama ondan önce demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları üzerinde bir konsensusa ihtiyaç var. Aksi halde Erdoğan gider, yerine Kemalist bir Erdoğan veya İslamcı başka bir Erdoğan gelebilir.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 29.6.2020 [TR724]
AKP’den önce İslamcılar daha marjinal ve sağın ucunda görülüyordu. İslamcı partiler tek başlarına iktidara aday olacak potansiyele ulaşamamıştı. Liberal söylemlerle yola çıkan, “AB”, “hukukun üstünlüğü” diye başlayan AKP, İslamcıları demokrasiye, hukukun üstünlüğüne inanan kitleye dönüştüremedi. Ama özellikle 2010’lardan sonra uyguladığı politikalarla merkez sağı İslamcılaştırdı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Merkez sağ artık eskisinden daha İslamcı, daha milliyetçi. AKP ibadette, ahlakta, ilkelerde İslamileşme, dindarlaşma sağlayamadı; aksine var olanın içini boşalttı. Ama dini sembollerin kamusal alanda daha görünür olmasını, İslami söylemlerin daha yaygın, fakat müraice kullanılmasına zemin hazırladı. Dolayısıyla, merkez sağ seçmeni gerçekte değilse de görüntüde İslamileştirdi. Artık alkol alan, namaz kılmayan, dini hassasiyeti olmayan insanlar bile İslami kavramlar, İslami semboller kullanıyor. Eski Milli Görüşçülerin fetişleştirdiği “İslamileştirme” kavramı üzerinden gidersek, AKP toplumu İslamileştirmedi aslında. Usulsüzce dağıttığı kamu kaynakları, adaletsizce uyguladığı cezalandırma yöntemleriyle dini istismar eden mürai-münafık tipler üretti.
Erdoğan’ı CHP ve sol partiler yıkamaz. İmamoğlu örneğinde görüldüğü üzere muhalefetin elbirliğiyle çabası ve yapıcı siyaseti bazı şeyleri değiştirebilir. Ama Erdoğan ve çevresinin kibrine, israfına, ötekileştirici diline, başarısız politikalarına rağmen toplumun önemli kısmı kendisini muhafazakar-sağ olarak tanımlıyor. Rahatsız olanlar da AKP’ye etkili, güçlü bir alternatif göremiyor. CHP gerçek muhalefet yapsa, AKP’nin erime sürecini hızlandırabilir, toplumun uyanmasına katkısı olabilir. Ancak mevcut CHP muhalefet mi yapıyor, yoksa Erdoğan rejiminin ayakta kalması için meşrulaştırma aracı mı oluyor belli değil.
Erdoğan’ı merkez sağa hitap eden, bir miktar muhafazakar, dindar, milliyetçi tarafı olan, problemleri çözme konusunda ümit vaat eden liderler/partiler yıkabilir. Erdoğan’ı sol seçmen, CHP, Kemalistler yıkamaz. Onlar hala dindarı aşağılayarak, jakoben Kemalist rejim söylemleriyle sadece Erdoğan’ın seçmen kitlesini konsolide ediyorlar. Erdoğan rejiminin altını yine muhafazakar, sağ seçmen boşaltır. İstanbul Ekonomi Araştırma’nın kurucusu Can Selçuki’nin kavramlaştırması ile Erdoğan’ı “huzursuz muhafazakârlar” yıkar.
Son dönemde AKP’den ciddi bir kaçış var. Anketler kararlı şekilde AKP diyen seçmenin yüzde 30’ların altına düştüğünü gösteriyor. Yolsuzluk, yozlaşma, kayırmacılık, suistimaller, ekonominin bozulması, işsizliğin yükselmesi, yaygın adaletsizlik, münhasıran da otoriter uygulamalar nedeniyle AKP’den uzaklaşma var. Gelecek ve DEVA Partileri yok iken huzursuz muhafazakarlar kendilerini AKP’ye mahkum görüyordu. Dindar-muhafazakar kitlenin gidebileceği iktidar adayı, alternatif bir parti yoktu. Ama AKP’den kopan bu iki yeni oluşum giderek huzursuz muhafazakarlara adres ve ümit oluyor.
Huzursuz muhafazakarları bir kaç kategoride ele almak mümkün. Bir kısmı gerçekten dini/ahlaki ilkelere göre hareket ediyor. Erdoğan rejiminin dinle, vicdanla bağdaşmayan kirli düzeninin daha fazla parçası olmak istemiyorlar. AKP’nin dini ve değerleri yozlaştırdığını, insanları İslamdan soğuttuğunu ve buna çare bulmak gerektiğini düşünüyorlar. Bunlar ilkeli huzursuz muhafazakarlar.
Bir de çıkarları nedeniyle huzursuz olan muhafazakarlar var. Bunların bir kısmı AKP nedeniyle işsiz kaldıkları, ticaretleri bozulduğu, enflasyondan etkilendikleri için, artık söylem karınlarını doyurmadığı için huzursuzlar. “Çalıyor, ama çalışıyor!”cu bu kesim mevcut hal ceplerine dokunduğu için en yakın seçimde AKP’yi cezalandıracağını söylüyor.
AKP eliyle semirmiş, mal-mülk, itibar edinmiş kimselerde de tedirginlik var. “Bu düzenin artık sürdürülemeyeceğini, duvara toslayacağını” görüp, bir an önce trenden inmek isteyenler var. İtiraf ve ifade edemeseler bile bu kesim arasında çok sayıda üst düzey AKP’li delege, üye var. Bunlar yaklaşan büyük iflasa, kazaya karşı kendilerini garanti altına alma telaşındalar. AKP ve Reis etrafında konuşlanmış bu kesim söylemde “reis” “yerli ve milli olmak” derken, eylemde paralarını güvenli bir ülkeye çıkarmanın, yıkımda hasarlarını azaltmanın derdindeler.
Bu kesimlerin ötesinde muhafazakar sağ kare içinde menfaatleri için yer alan, gerçekte seküler yaşayan, ama konjonktürel olarak AKP’li görünenler var. Barlasgiller familyası buna mükemmel bir örnek. Bu tiplerin “sonraki tren hangisi olur? Ona nasıl binerim?” diye bütün hazırlıklarını tamamladıklarından emin olabilirsiniz.
Davutoğlu’nun ve Babacan’ın hareketleri zayıf görünüyor, yeterince umut vermiyor olabilir. Ama Erdoğan’ı ciddi düşündürüyorlar. Bazıları ise: “düne kadar beraber yürüdünüz! Kurulan düzenin parçasısınız!” diye tepkisel yaklaşıyorlar. Ancak bu iki hareket Erdoğan rejimini yıkmada ve AKP’yi aşındırmada kesinlikle çok etkili ve gerekliler. Siyaset duyguları kullansa da rasyonel yapılan bir iştir. Rasyonel olarak bakarsak bu hareketler:
- Muhafazakar, dindar, sağ seçmen için alternatif oluşturuyor.
- AKP ve Erdoğan aleyhinde söylediklerine CHP gibi bakılmıyor. Muhafazakar seçmen için söyledikleri daha inandırıcı ve ikna edici.
- Alacakları oy AKP’den geleceği için, herbir yüzdelik Erdoğan için büyük endişe sebebi.
- Muhafazakar insanlar AKP kibrinden ve kirliliğinden rahatsızlar ama tekrar Kemalistlerin kibrine, dindarı aşağılayan tavrına maruz kalmak istemiyorlar.
- AKP’de siyaset yapanlar dahil, muhafazakar, İslamcı elit arasında tek adama dayalı AKP’den ciddi rahatsızlık var. Bu kesimlerle ancak aynı dokudaki insanlar temas kurabilir. Onları Erdoğan’ın ülkeyi felakete sürükleyen gemisinden inmeye ancak bu iki oluşumdaki eski arkadaşları ikna edebilir. Bunu ne Kemalistler, ne CHP’liler yapabilir.
Herkes artık Erdoğan’ın milli bir felakete dönüştüğünün, ülkenin geçmiş onyılını heba etmekle kalmayıp, geleceğini rehin aldığının farkında. Ne var ki Erdoğan karizmasıyla, politik kurnazlığıyla, hitabetiyle hala büyük bir kitleyi arkasından sürüklüyor. Kendisini CHP’nin yıkamayacağını iyi biliyor. O nedenle DEVA ve Gelecek Partileri iyice palazlanmadan oyunun kurallarını değiştirip (seçim yasasındaki değişiklikler bir yıl sonra uygulanabiliyor) seçime gitmek istiyor. Şimdilerde AKP kurmayları kendilerine seçim kazandıracak değişiklikler, yenilikler üzerine harıl harıl çalışıyorlar.
Erdoğan ülkeyi rayından çıkardı, gücü şahsında toplayan rejim inşa etti. Tekrar demokrasiye dönmenin önündeki en büyük engel, ülkenin en ivedi problemi bizatihi Erdoğan. Ama ondan önce demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları üzerinde bir konsensusa ihtiyaç var. Aksi halde Erdoğan gider, yerine Kemalist bir Erdoğan veya İslamcı başka bir Erdoğan gelebilir.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 29.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)