Hazine gece yarısı zararına dolar satıyor [Gölge Bankacı]

20 Mart’ta yayımlanan “Dolar alanlar yandı mı?” başlıklı makaleyi şu cümlelerle bitinmiştim: “Bu da gösteriyor ki vatandaş, damat Berat ve kayın pederi Recep Tayyip Erdoğan ne derse tersini yapıyor.

Onlar “düşecek” dedikçe dolar toplayanlar krizde paraya para demiyor.

Ben ne mi yapıyorum?

Bir müşterimin 130 bin dolarlık alım emrini az evvel bitirdim. Onun dekontlarını arşive kaldırıyorum.”

BÜYÜK FIRTINANIN HABERCİSİ: 22 MART

Gelecek fırtınayı haber vermeye çalışmıştım. 22 Mart Cuma günü büyük fırtınanın habercisi küçük fırtına koptu.

Dolar ve euro 40 kuruştan fazla arttı. Hükûmet yine komplo teorileri ile krizi geçiştirmeye çalışsa da bu sefer arka tarafta kan gövdeyi götürüyor. Bankacılar panikte. Kimsenin yarın ne olacağına dair tahmini yok. 

Merkez Bankası net rezervlerinde günlük düşüş artık "milyar dolar" ile ifade ediliyor.

REZERVLER İKİ GÜNDE 2 MİLYAR DOLAR ERİDİ

Son kur şokunun en büyük sebebi döviz rezervlerinin tehlike sınırına gelmesidir. Merkez Bankası’nın (TCMB) net rezervleri geçen ay 33 milyar dolar, 15 Mart’ta 21,8 milyar dolar. Bu kadar kısa müddette 11,2 milyar dolar rezerv kaybı bütün bankacılar için “kırmızı alarm” demektir.

Kamunun açıklarını kapatmak için Merkez Bankası’nı kullanmak çok tehlikelidir. 

Son iki günde net rezervler 2 milyar dolar daha azaldı. Kamu ağırlıklı satışları duymayan kalmadı.

GÜVENLİ LİMAN ARAYIŞI

Yaklaşan seçimin sonrasına dair belirsizlik, ABD ile füze krizi ve ekonomik kriz üçlüsünde en basiretli yatırım, gemiyi güvenli bir limana bağlamaktır.

Klasik tasarruf aracı altın ile birlikte döviz ilk tercih edilecek yatırım vasıtaları. Nitekim 1 Ocak 2019’dan beri bankacılar bu temayüle göre hazırlık yapıyor. Fırsatın bulan döviz birikimini artırıyor. Kara günler için…

22 Mart Cuma günü piyasa biraz da “Gara gara düşünüyorlar.” diyen Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a hiç unutumayacağı bir ders vermek istedi. Yabancı, devlet kâğıtlarında zaten aylardır net satıcıydı.

MERKEZ BANKASI KAMUYA AVANS MI VERİYOR?

Hisse senetleri de enflasyon ve kur baskısı ile tat vermiyordu.

Rezervlerdeki eksilmenin en bariz sebebi BOTAŞ gibi kamu kurumlarına döviz enjeksiyonunun Merkez Bankası üzerinden yapılmasıydı. Başka sebepleri de var, fakat o kısmı saklı tuttu TCMB.

Seçimden sonra kapatmak şartıyla döviz ödemesi olan kamu kurumlarına avans verildiği konuşuluyor. 

Hükümet seçim harcamalarını finanse etmek için 3 ayda 10 milyar dolar döviz borcu aldı. Bu bir rekor.

YABANCILAR, HÜKÛMETİN NE YAPTIĞINI BİLİYOR

Yabancı hükûmetin ne yapmak istediğini anında fark etti ve dolar toplama işini hızlandırdı. Seçim harcamaları yüzünden üç ayda kevgire dönen bütçede hara kalmayınca euro-dolar tahvilleri satıldı.

Üç ayda 10 milyar dolar borçlanma tarihi bir rekor.

TL’nin değer kaybedebileceğine dair JP Morgan’ın raporuna benzer onlarca rapor var. Rakamlar günden güne daha vahim hal alıyor.

JP Morgan’ı günah keçisi ilan etmek yerine haklı ikazlarına kulak verilmediği için TL, 22 Mart şokuna maruz kaldı TL. Sadece herkes için biraz erken yarı final oldu.

KISA GÜNÜN KÂRI

O gün görüldü ki Türkiye faizi de kurları da belli bir mertebede tutabilecek mukavemete sahip değil. Siz koz verirseniz yerli-yabancı fark etmez kendi lehine kullanacaktır.

Merkez Bankası’nın şokun yaşandığı saatlerde maçı tribünden seyrettiğini görenler daha da cesaretlendi. Meydan boş kalınca o gün 2018 yılı ağustos ayından sonraki en yüksek kârını yapan bankalar oldu.

LONDRA’DA NE OLDU?

Gelen fırtınayı fark edemeyen TCMB’nin daha sonraki adımları panik halinin eseriydi. Haftalık repo ihalesini iptal ederek güya TL musluğunu kıstı. İçeride musluklar kısılınca döviz arayan herkes İngiltere’nin yolunu tuttu.

Başkent Londra’da 2011’de TCMB’nin o günkü ileri görüşlü ve işini bilen kadrolarının tesis ettiği swap (takas) piyasasında tek kelime ile kızılca kıyamet koptu.

GRAFİK 1: Londra'da swap işlemlerinde TL'nin gecelik faizi önce yüzde 88'e çıktı. Faizde yüzde 95 sınırı da aşıldı. Faiz bir ara yüzde 230 seviyesine kadar çıktı.

Türkiye’de 95 milyar liralık repo pazarını kapanınca bankalar Londra’da swap üzerinden TL bulmayı denedi. Herkes okyanustan küçük bir havuza düşünce haliyle havuzdaki suyun kıymeti arttı.

GECELİK FAİZLER RESMEN UÇTU

Gecelik faizler yüzde 25’ten yüzde 230’a kadar yükseldi. Faiz artışının acısı seçimden sonra çıkacak. Türkiye kendi açtığı bir pazarda tezgâhları boşalttı. Yatırımcıyı çekmek için senelerdir verilen emek heder edildi.

Merkez Bankası, TL’yi azaltarak döviz kurunu aşağı çekmeyi hedefledi ki kısa vadede bundan sonuç aldı.

YABANCI YATIRIMCI OLUP BİTENİ NOT ETTİ

Ancak yabancı bankalar ve yatırımcılar kendilerini aldatılmış, kapının önüne konulmuş gibi hissediyor.

Borsa İstanbul’da satış dalgasını sebebi tam da bu. Neticede Türkiye’de hisse senedi piyasasının yüzde 60’ı tahvilin yüzde 70’ini yabancıların elinde.

“Döviz almak için ihtiyaç duyduğu TL’yi Merkez Bankası vermiyorsa yabancılar ellerindeki TL kâğıtlarını satarak buna çözüm bulurlar.” diye kimsenin aklına gelmedi herhalde.

Kendi hatalarının, iş bilmezliklerinin faturasını yabancı yatırımcıyı düşman gibi göstererek örtbas eden Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve Hazine günü kurtarmış gibi görünse de hepsi ellerindeki son kozları oynadı.

HAZİNE’DE TANZİM SATIŞ MASASI

Hazine’de her gece Bloomberg terminalleri açık ve Türkiye’de piyasa kapalı iken dışarıda kur fazla artmasın diye satış yapıyorlar.

Hazinecileri broker gibi kullanıyor damat Berat Albayrak. Bankacılar arasında “Hazine tanziminde zararına dolar satışları” esprisi dolaşıyor.

Şaka bir yana Hazine ve kamu bankaları döviz piyasasına giriyor ve suni şekilde fiyatı aşağı çekmeye çalışıyor.

Yabancılar da “bizim derenin taşı ile bizim kuşları avlamaya kalkıyorlar” diye bıyık altından gülüyor.

BORSA'DAKİ SATIŞI NASIL DURDURACAKSINIZ?

Türkiye’nin elinde döviz fazlası olsa bir ihtimal kur aşağı çekilebilir. Bir an için kurların aşağı geldiğini farzedelim. Pekâlâ Borsa İstanbul ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) ne olacak?

O iki pazardaki satışları kim karşılayacak?

Şayet doların 5,50 TL altında bir yerde olmasına ikna olsaydı yabancı yatırımcı bir noktada döviz satıp tahvil ve hisse senedinde alım yapardı.

Yabancı cenahında böyle bir temayül olmadığı gibi tam aksine "TL'yi sat" dalgası sürüyor. Bu da demek oluyor ki tehlike geçmedi...

Borsa İstanbul cuma gününden beri serbest düşüşte. 26 Mart'ta yüzde 1,96 değer kaybeden BİST 100 endeksi 97 bin 379 puana geriledi.

BİST 100 bin üzerine çıksada orada tutunamıyor.

Yurt dışı borçlanmada iflas riskine karşı yaptırılan sigorta primi CDS'e göre belirleniyor. Türkiye'nin CDS'i 415 puana kadar yükseldi.

Türkiye’nin kredi temerrüt takası diye bilinen CDS’i 415 puana kadar yükseldi. İki hafta evvel 270 seviyesindeydi. Swapta faiz uçtu, DİBS’te ve BİST’te satan satana. Bu piyasalar yatışmadan “dövizde çalkantı bitti” diyenler kendini kandırıyor.

TÜRKİYE SICAK PARA OLMADAN KIPIRDAYAMAZ

Türkiye’ye sıcak para Borsa’dan çok DİBS ve swap işlemleri vasıtasıyla girer. Sene başından bu yana yabancı fonların satış yaptığı DİBS pazarında faizlerin yükselişi sürüyor.

10 yıllık DİBS’te getiri yüzde 18’e yaklaştı. 2 yıllıkta faiz yüzde 20’ye çıktı. Ellerinde TL tahvil bulunduran fonlar döviz alarak zararlarını azaltmaya çalışıyor.

Hazine'nin iki yıllık tahvil faizi son iki günde yüzde 18'den yüzde 20'ye çıktı. Aynı oran geçen sene yüzde 11 seviyesindeydi.

TCMB’nin hâla ikna edici bir izah getiremediği F/X rezervlerindeki gerileme, euro-tahvillerin de cazibesini azalttı.

OYNAKLIK HAD SAFHADA

ABD doları veya diğer rezerv para birimleri ile Türkiye arasındaki faiz farkının arbitrajına biz “carry trade” diyoruz.

Carry trade yapanlar genelde kur riskini azaltmak veya ölçmek için dolar/TL opsiyonlardaki oynaklığı (volatilite) takip eder. Pazartesi itibarıyla opsiyon volatilitesi 2018 yılı ekim ayından bu yana en sert yükselişini kaydetti.

Yerli bankaları dolar-TL swaplarında yüzde 50 civarında zımni faiz ödeyecek ki bu veri TCMB’nin swap limitlerini yüzde 10’dan yüzde 20’ye niye genişlettiğini açıklıyor.

YERLİ BANKALAR DA ZARAR GÖRECEK

Yerli bankalar, umumiyetle döviz fazlalarını Londra’da TL ile takas ederek krediler için ihtiyaç duyduğu kaynağı temin eder.

Merkez Bankası seçime kadar doları göstermelik indirmek için bütün bu dinamikleri altüst etti. Enkazı da kendisi kaldırmak mecburiyetinde. Londra’da olup bitenler ve o grafikteki dimdik çizginin karşılığı hepimizi zor günlerin beklediğidir.

Gecelik işlemlerde kemik sesleri geliyor. Hükümetin tek derdi seçime kadar doları 5,50 TL civarında tutmak. Sonrası tufan.

Türkiye'de bankalardaki mevduatın yüzde 52'sini döviz hesapları teşkil ediyor. Döviz tevdiat hesaplarının payı 2011'de yüzde 28'e inmişti.

BANKA HESAPLARI BİLE GÜVENDE DEĞİL

Makaleyi bitirmek üzereyken bir arkadaşım aradı. Büyük bir müşterisinin özel melodisi ile çalmış cep telefonu.

Döviz tevdiat hesabındaki tutarın tamamını Avrupa ülkelerinden birindeki şubeye aktarmak istediğini söylemiş o müşteri.

Sebebini sormuş. “Görünen köy kılavuz ister mi?” sorusu ile cevap vermiş.

Arkadaşım, ”Yarın mesaiye başlar başlamaz ilk işim büyük müşterimin verdiği swift talimatını işleme koymak olacak.” dedi.

Olmayan tedbirlerin işe yaradığını ve doların düştüğünü zannedenler ne kadar erken sevindiklerini anladıklarında çok geç olacak.

Bankacılara bir müddet daha uyku yok! 

NOT: Bir sonraki makalede AKP'li siyasetçi ve işadamlarının Türkiye'den paralarını nasıl çıkardıklarının perde arkasını sizlerle paylaşacağım... 

[Gölge Bankacı] 27.3.2019 [Samanyolu Haber]

Aşırı tenkit bir kibir hastalığıdır [Safvet Senih]

Hiç kimseyi tenkit etmeyen Hulusi Ağabey, “İnsanların iyi demesi de, kötü demesi de TESİR  etmiyorsa, İHLAS  yerleşmiş demektir. Tabiî bütün bunlar kitapta var da HAYATA  intikali önemli. ‘Kardeşlerinizi TENKİT  etmeyiniz!’ diyor. Ben bunu ne kadar yapabiliyorum. Bir gün de beş defa yapıyorum. TENKİT  BİR  HASTALIK… PEYGAMBERİMİZ  (S.A.S.) her safhada men etmiş. Cemiyeti ifsat eder. Söyleyene yükseklik duygusu (kibir)  ve gurur verir. Tenkit, kendini beğenmektir. KENDİNİ  BEĞENEN, tenkit eder. Tenkit ettiği kişiyi de KÜÇÜK  GÖRÜR. Tehlikesi orada…
“Üstad, ihlas için HAKİKİ  İHLAS  tabirini kullanıyor. Hakikisini ancak tahkiki imanla kazanılır. Hz. İbrahim ateşe atılırken havada Hz. Cibril gelir, ‘Benden bir isteğin var mı?’ der. O da, ‘Ben yalnız Allah’tan isterim, o beni görüyor ya!’ der, o zaman ateş göl olur.”

Üstad Hazretleri, “Çok fena şeyler işitiyoruz…. Bilhassa şöyle olmuş böyle olmuş… Çok kötü şeyler olmuş, olmuş, olmuş…” meâlindeki sorulara Münazarat’ta, yeni başlangıç yapılmış işlerde bazı fena ve pis şeylerin vukuunun zarurî olduğunu ifade ettikten sonra diyor ki: “BİR  DERT görünse, DEVÂ’sı âsândır. Hem de büyük işlerde yalnız KUSURLARI  gören CERBEZELİK  ile aldanır veya aldatır. Cerbezelerin işi, bir kötülüğü  sümbüllendirerek hasenata ve iyiliklere gâlip getirmektir. Mesela, şu aşiretin her bir ferdinin, bir günde attığı BALGAMI, cerbeze ile, vehmen tayy-i mekan ederek (hepsinin bir anda bir yerde toplanarak) birden bir şahısta tahayyül edip, başka efradı ona kıyas ederek, o nazar ile baksa, veyahut bir sene zarfında birisinden gelen kerih, iğrenç kokunun, cerbeze ile, tayy-i zaman kuruntusu ile, binden tek bir dakikada o şahıstan geldiğini tasavvur etse, acaba ne derece evvelki adam iğrenç, ikinci adam pis kokudan yanına varılmaz? Hatta  bu iğrenç durumdan dolayı, hayal gözünü kapayarak, vehim dahi burnunu tutarak, mağaralarından kaçsalar hakları var. Akıl bundan dolayı hayâl ve vehmi suçlayıp azarlamayacaktır. (Hakkınız var, diyecektir).
“İşte şu cerbezenin acayip tavrı, zaman ve mekânda parça parça, ayrı ayrı şeyleri toplar bir yapar (bir anda ve bir yerde olmuş gibi sanki). O siyah perde ile herşeyi temâşâ eder. Hakikaten cerbeze, her çeşidiyle GARÂİB’in  (Acip, garip şeylerin) makinesidir. Görüyor ki, cerbeze-âlud (cerbezeye bulaşmış) bir âşıkın nazarında umum kâinat birbirine muhabbetle cezbe halinde ve rakseder vaziyette hareket ve gülüşüyor. Meselâ çocuğunun vefatıyla mâtem tutan bir validenin nazarında, umum kainat hüzün veren bir vaziyette ağlaşıyor. Herkes istediği ve haline münasip gördüğü meyveyi koparır.

“Bu makamda size bir temsil irad edeceğim. Meselâ, sizden bir adam, yalnız bir saat gezinti için gayet tezyin edilmiş, çiçeklerle güzelleştirilmiş  bir bahçeye girse; noksan ve kusurdan uzak ve beri olmak Cennet bahçelerine mahsus olmakla, ama her kemâle bir noksan ve kusur karıştırmak şu olma-bozulma âlemi olan dünyanın gereği olmakla, şu bahçenin çeşitli köşelerinde de bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için, mizaç bozukluğunun sevkiyle, yalnız o kokuşmuş şeyleri araştırıp o murdar şeylere gözünü diker. Sanki o bahçede sadece o iğrenç şeyler var. Hülyanın hükmüyle fenâ hayal genişleyerek o bostanı bir salhane ve mezbele suretinde gösterdiğinden, midesi bulanır ve kusarak o bahçeden nefretle kaçar. Acaba insanın hayat lezzetini gam ve gussaya boğan böyle bir hayale, hikmet ve maslahat, rıza yüzü gösterir mi?

“Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır.”

Üztad Hazretleri “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” (Sahih-i Müslüm) Hadis-i Şerifini şöyle izah ediyor: “Hadisteki ihtilâf ise, müsbet ihtilaftır. Yani her biri kendi mesleğinin tamir ve revacına çalışır. Başkasının tahrip ve iptaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Ama menfi ihtilaf  ise ki; garazkârâna, düşmanca, birbirinin tahribine çalışmaktır… Hadisin nazarında (böyle bir şey) merduttur, kabul edilemez. (…)  Hak nâmına, hakikat hesabına olan fikirlerin çarpışması ise; maksatta ve esasta ittifak ile beraber, vesile ve vasıtalarda ihtilâf eder. Hakikatın her köşesini izhar edip, hakka ve hakikate hizmet eder. fakat tarafgirâne ve garazkârâne, firavunlaşmış nefs-i emmâre hesabına kendini beğendirme gayretinden, şöhrete düşkün bir tarzdaki fikir çarpışmalarından, hakikat şimşeği değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksatta ittifak lâzım gelirken öylelerin fikirlerinin küre-i arzda bile, buluşup kavuşma noktası bulunmaz. Hak namına olmadığı için, nihayetsiz, müfritâne gider. Kapanıp kaynaşması kâbil ve mümkün olmayan ayrılıklara sebebiyet verir. Âlemin hâli buna şahittir.” (Yirmi İkinci Mektup)

[Safvet Senih] 27.3.2019 [Samanyolu Haber]

15 Temmuz, saat 21.30’da bir telefon: “Başkomutan halkı sokağa çağırıyor” [Ahmet Dönmez]

Bu yazıda sizi 15 Temmuz akşamı saat 21.30 civarında yapılan enteresan mı enteresan bir telefon görüşmesine götüreceğim.

Önce tarafları tanıyalım: Arayan kişi Gölcük Donanma’da görevli Astsubay Hüseyin Gürler. Aranan ise AKP İstanbul Milletvekili Emekli Tümgeneral Şirin Ünal.

Yalnız bu konuşmanın detayına girmeden önce, tanışıklığın geçmişini ve olayların arka planına değinmemiz gerekiyor.

Muvazzaf bir astsubay, göreviyle hiç ilgisi olmayan, daha önce birlikte çalışmadığı, 2 ay öncesine kadar da hiç tanımadığı asker emeklisi bir milletvekilini neden o gece arayıp “Ne yapayım?” diye sorar?

Cevap için 15 Temmuz’dan 1 ay öncesine gitmemiz gerekiyor. Yani, Hüseyin Gürler’in darbeyi ihbar ettiği tarihe…

HGürler-ihbarAstsubay Gürler, darbe girişiminden 46 gün sonra, 1 Eylül 2016 tarihinde Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi’ne bir ifade verdi. Bu ifadede, darbe hazırlığını aylar önce öğrendiğini ve buna ilişkin bütün bilgi ve belgeleri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ulaştırdığını beyan etti.

Gürler, Ankara GATA’da görev yapan Tabip Binbaşı Eray Serdar Yurdakul, AKP İstanbul Milletvekili Emekli Tümgeneral Şirin Ünal ve Yeni Şafak’ın imtiyaz sahibi Ahmet Albayrak’la görüşerek bu bilgileri paylaştığını, Binbaşı Yurdakul’un da belgeleri 11 Haziran 2016 tarihinde İstanbul Topkapı Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a arz ettiğini belirtiyor.

Tarihe dikkat edelim: Darbe girişiminden yaklaşık 1 ay önce.

ŞİRİN ÜNAL O GÜN GENELKURMAY’DA NE YAPIYORDU?
Gelelim Şirin Ünal’a…

15 Temmuz günü Genelkurmay’daydı. “Bakın burası çok önemli!” AKP Milletvekili Emekli Tümgeneral Şirin Ünal, 15 Temmuz günü Genelkurmay karargâhındaydı. “Olabilir” demeyin. Çünkü başka tuhaflıklar da var.

Adım adım gidelim.

Genelkurmay çatı iddianamesine göre saat 14.00 sularında başkanlık binasına gelen Ünal, Saat 16.00’da binadan ayrılırken Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, “Nizamiyeleri kapatın, Şirin Ünal geri gelsin” diyerek onu tekrar çağırtıyor ve önemli bir görüşme daha yapıyor.

Hüseyin Gürler’in ifadesine göre bir aydan fazla bir zamandır darbe hazırlığından haberdar olan Şirin Ünal, o gün Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’la ne görüştü, bilmiyoruz.

Burada esrarengiz olan şu ki, Akar görüşmenin hemen ardından Şirin Ünal’ın  irin_unal_karargahtaziyaretini kayıt defterinden sildiriyor. Savcılığa verdiği ifadesinde de bu ziyaretten hiç bahsetmiyor.

Biz bunları, eski Genelkurmay Özel Kalem İşlem Subayı Mehmet Akçara’nın ifadesinden öğreniyoruz. Hulusi Akar, ziyareti Genelkurmay kayıt defterinden Akçara’ya sildirmişti.

Nedense Şirin Ünal da bu ziyareti gizleme ihtiyacı hissetti. O günkü güvenlik kamera görüntülerinin medyaya yansıması üzerine öfkelenen AKP’li Şirin Ünal, bundan iddianameyi hazırlayan savcıyı sorumlu tutarak, “Savcı halt etmiş” diye sinirle telefonu kapatıyordu.

Sinirlenmekte haklı. Çünkü sakladığı çok şey var Şirin Ünal’ın.

İŞTE O KONUŞMA

Şimdi gelelim 15 Temmuz akşamı yapılan o telefon görüşmesine…

Hüseyin Gürler Emniyet ifadesinde bu telefon görüşmesinden şöyle bahsediyor: “15 Temmuz 2016 tarihinde televizyondan, İstanbul Boğaz Köprüsü’nün asker üniforması giymiş hainler tarafından kapatıldığını öğrendim. (…) İlerleyen saatlerde hastanemiz personel şube müdürlüğünde görevli İdari Astsubay Kıdemli Başçavuş Akın Güngör tarafından sıkıyönetim ilan edildi, acilen birliğe gelmen gerekebilir şeklinde telefon ile arandım. Kendisine eşimin hamile olduğunu ve doğumun çok yakın olduğunu, bu durumda gelemeyebileceğimi ifade ettim ve telefonu kapattım. Hemen arkasından Şirin Ünal komutanımızı (kendisi Ak Parti İstanbul Milletvekilidir) arayarak birliğe çağrılmamız durumunda ne yapmamız gerektiğini sordum. O da bana ‘Başkomutanımızın emri var, meydanlara iniyoruz, tanıdığın bütün arkadaşlarına söyle, hiçbir kimse görev yerine gitmesin’ şeklinde beyanda bulundu. Ben de bunun üzerine birliğe gitmeme kararı aldım ve tanıdığım tüm arkadaşlarıma bu bilgiyi aktardım. (Hem telefon ile hem de Whatsapp programı vasıtası ile).”

Peki Şirin Ünal’la yaptığı bu konuşmanın saati kaç?

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen “Uyuyan Hücreler” davasının 6 Ekim 2017 tarihli celsesinde tanık olarak dinlenen Gürler’e bu soru soruldu. Sanık avukatlarından Kemal Uçar, kendisine yukarıdaki ifadelerini hatırlatarak, “9-9.30 gibi FETÖ’cü bir kalkışma olduğunu anlamıştınız değil mi?” diye soruyor. “Evet” karşılığını alıyor. Sonrasında diyalog şöyle devam ediyor:

K. Uçar – ‘Şirin Ünal’a ne yapmamız gerektiğini sordum’ diyorsunuz. O da ‘Başkomutanımızın emri var, meydanlara iniyoruz’… 9-9.30 gibi Şirin Ünal, Başkomutan emrini nerden duymuş?

H. Gürler – Bu konudaki beyanlarım nettir Avukat Bey.

Hakim – Nasıl duymuş diyor, nasıl duymuş?

K. Uçar – 9.30’da, 9 civarı siz Şirin Ünal ile görüşüyorsunuz.

Hakim – Bu 9 – 9.30 sırasındaki görüşmeniz sırasında mı söyledi bunu size Şirin Ünal?

H. Gürler – Evet kendisi ile olan görüşmemizde, ‘Başkomutan’ın emri var’, ‘Başkomutanımızın emrindeyiz’ ifadeyi öyle düzeltelim.

Hakim – Ya bu ‘meydanlara iniyoruz’ konuşması, görüşmesi saat 9.30’da mı oldu diyor Avukat Bey?

H. Gürler – O civarda oldu Hakim Bey evet, ‘Başkomutanımızın emri ile meydanlara iniyoruz’.

ERDOĞAN’IN KONUŞMASI 00.24’TE BAŞLIYOR

Görüldüğü üzere Gürler ısrarla görüşmenin saatini teyid ediyor. Burada çok önemli detaylar var. Hüseyin Gürler, Şirin Ünal ile telefon görüşmesinin 21.00-21.30 civarında olduğunu söylüyor. Üstelik hem Avukat Kemal Uçar hem de Mahkeme Başkanı üstüne basa basa sormasına rağmen ifadesini değiştirmiyor ve “Bu konuda beyanlarım nettir” diye vurguluyor.

Ancak herkesin bildiği üzere köprünün kapatılma saati 22.00 civarı. İlk hareketlilik ise 21.30’da Beylerbeyi’nde başlıyor. Gürler, bu ikisini karıştırıyor olabilir mi, bilmiyoruz.

Erdoğan’ın halkı sokaklara çağırması ise 00.24’te başlayan ve 10 dakika kadar süren bir FaceTime bağlantısı ile olmuştu.

Şu durumda Şirin Ünal ile olan telefon görüşmesinin en erken saat 00.30’da olması gerekirdi.

Mahkemede ısrarlı sorulara rağmen 21.30 bilgisini değiştirmemesi ilginç. Ancak diyelim ki karıştırdı, yine de 00.30’a kadar arada 3 saat var. Bu denli bir sapma mümkün mü?

Emniyetteki ifadesinde, ilk olarak televizyondan haber aldığını belirtiyor ve ekiyor: “İlerleyen saatlerde personel müdürümüz tarafından sıkıyönetim ilan edildi”

‘İlerleyen saatler’ ifadesi muğlak. Tam olarak saat kaç, belli değil. Ancak ilk sıkıyönetim emirlerinin geçildiği saatlere bakarsak 20.30 civarı oluyor. Gölcük’e gelmesi tam olarak kaç, bilgimiz yok. Her halükârda Erdoğan’ın konuşmasına daha saatler var. Yani henüz halk sokaklara çağrılmış değil. Ayrıca televizyondan gelişmeleri takip eden Astsubay Gürler’in, bu canlı bağlantıyı kaçırmış olması pek muhtemel görünmüyor. Erdoğan’ın davetini, Şirin Ünal’la yaptığı telefon konuşması sayesinde öğrenmiş olma ihtimali düşük. Fakat imkânsız değil.

UZMAN ÇAVUŞ H.D. : GÜRLER BANA 21.30 CİVARI MESAJ ATTI

Gelelim zurnanın ‘zırt’ dediği yere…. Burada dengeleri değiştiren bir başka ifade daha var.

Hatırlanacağı gibi Hüseyin Gürler, “Ben de bunun üzerine birliğe gitmeme kararı aldım ve tanıdığım tüm arkadaşlarıma bu bilgiyi aktardım. (Hem telefon ile hem de Whatsapp programı vasıtası ile).” demişti.

İşte şimdi o ‘arkadaşlardan’ birine kulak vereceğiz. Gürler’in Whatsapp ile bilgi verdiği, Gölcük Donanma Komutanlığı Turgut Haber Merkezi’nde görevli Uzman Çavuş H.D.’ye…

  H.D., 26 Ekim 2016 günü akşam saatlerinde Kocaeli Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gönüllü olarak gidip bilgi veriyor. Tanıdığı cemaatçilerin isimlerini ihbar ediyor. İfadesinde, Hüseyin Gürler’in kendisine mesaj attığını bildirirken şu detayları aktarıyor: “15 Temmuz günü izinde olduğum için akşam mahalleden çocukluk arkadaşlarım ile birlikte halı saha maçı yapıyorduk. Maç bitimi takriben saat 21.00-21.30 civarı telefonumun Whatsapp bölümüne, birlikte görev yaptığımız Astsubay Hüseyin Gürler tarafından mesaj yazıldığını gördüm ve mesajı açtığımda bana hitaben ‘kardeşim darbe oluyor’ diye yazdığını gördüm ve hemen internet sitesine baktım. Sadece bir haber sitesinde askeri kalkışma şeklinde bir haber gördüm. O esnada abim aradı ve ‘eve gel acilen, paralelciler darbe yapıyor’ dedi ve telefonu kapatıp hemen eve gittim. Evde bir müddet bekledikten sonra Cumhurbaşkanımızın sokaklara çıkın talimatı ile  hemen sokağa çıktım.”

Kronolojiye dikkat edelim: Önce Hüseyin Gürler, Şirin Ünal’ı arıyor. Onun “Başkomutanımızın emri var, tanıdığın herkese haber ver, sokaklara çıksın” demesi üzerine o da Uzman Çavuş H.D.’ye mesaj atıyor. H.D. ise saatin 21.00-21.30 civarı olduğunu dile getiriyor. Yani aslında Astsubay Gürler ile H.D.’nin verdiği saatler birbirini tutuyor. Bu ifade, Gürler’in saatleri karıştırmış olma ihtimalini zayıflatıyor. Çünkü karıştırmış olsa, yani Şirin’in Erdoğan’ın çağrısından sonra Gürler’le konuşması ve onun da arkadaşına mesaj atması durumunda saatin 00.30’dan sonraya tekabül etmesi gerekir.  Uzman Çavuş H.D.’nin halı saha maç saatini bu kadar bariz bir şekilde yanlış hatırlaması, akla yatkın değil. Çünkü arada 3 saatten fazla bir zaman var. Halı saha maçları, randevulu zaman dilimleridir ve akılda kalıcıdır.

Zaten diğer iki önemli detay, bu olasılığı daha da zayıflatıyor.

Bunlardan birincisi; H.D., Gürler’in mesajından sonra telefonundan internete giriyor ve haberlere bakıyor. Henüz daha olayların başlangıcı olacak ki, “Sadece bir haber sitesinde askeri kalkışma şeklinde bir haber gördüm.” diyor. Ortada henüz Cumhurbaşkanı’nın çağrısı olmadığı net olarak anlaşılıyor.

İkincisi; Uzman Çavuş H.D., bu mesajı aldığını, sonra abisiyle telefonlaştığını, ardından eve gittiğini ve ‘bir müddet sonra’ Cumhurbaşkanı’nın ekranlara çıktığını söylüyor. Kesin olan şu ki, Erdoğan’ın CNN Türk bağlantısı, H.D. eve gittikten sonra oluyor. H.D.’nin maçtan çıkıp ekranda Erdoğan’ı gördüğü ana kadarki süreci, bir kaç saat alabilecek bir seyir. Dolayısıyla ifadesi kendi içinde tutarlı.

Buradan da Şirin Ünal’ın, daha Cumhurbaşkanı vatandaşlara çağrı yapmadan Hüseyin Gürler’e, “Başkomutanımızın emri var” dediği anlaşılıyor.

AKAR İLE ÜNAL O GÜN NE KONUŞTU?

‘Başkomutanımız’ demişken, burada bir parantez açıp Erdoğan’ın halkı sokaklara çağırdığı o konuşma sırasında yanında bulunan Tümgeneral Cihat Yaycının da Cumhurbaşkanı’nın kulağına, “Başkomutanım de, başkomutanım de!” diye sufle verdiğini hatırlatalım.

Bir diğer parantez de İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Okan Bato’nun, o gün saat 15.00 civarında darbe girişimini Cumhurbaşkanı’na haber verdiği açıklaması olsun. İşte o Cumhurbaşkanı, saat 00.30’lara kadar ortalıkta görünmüyor ve sonra insanları sokaklara çağırıyor. Ve onun partisinden bir emekli paşa, henüz bu çağrıdan 3 saat evvel telefonda, “Başkomutanımız halkı sokaklara çağırıyor, ulaşabildiğin herkese haber ver” diyor. Ve o emekli paşa da o gün ikindi üzeri Genelkurmay’da Hulusi Akar’la önemli görüşmeler yapmış bir isim.

İnsan sormadan edemiyor: Acaba Şirin Ünal ile Hulusi Akar o gün herkesten gizli ne konuştular? MİT’ten gelen telefonla hemen hemen aynı dakikalarda Akar, Şirin Ünal’ı neden ivedi olarak kapıdan geri çevirtti? Kayıtları neden sildirdiler? Neyi gizliyorlar?

15 Temmuz’un bütünü üzerinden ve cevabı verilemeyen diğer sayısız karanlık noktayı hesaba katarak olaya bakarsak birileri için çemberin giderek daralmakta olduğunu görebiliriz.

[Ahmet Dönmez] 27.3.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Rabia Naz nasıl öldü? Cinayete organize karartma [İlker Doğan]

Rabia Naz Vatan’ın (11) şüpheli ölümünün üzerinden neredeyse 1 yıl geçti ancak olayın üzerindeki perde bir türlü kaldırılamadı. Olayın ‘intihar’ değil cinayet olduğunu savunan baba Şaban Vatan, başta AKP’li Nurettin Canikli olmak üzere Giresun’daki siyasilerin, emniyet yetkililerinin ve savcılığın organize şekilde bunun üzerini örtmeye çalıştığını iddia ediyor. Zira babaya göre, kızına çarparak ağır yaralanmasına neden olan kişi AKP’li Eynesil Belediye Başkanı Coşkun Somuncuoğlu’nun yeğeni. Deliller ve görgü tanıkları da küçük kıza bir otomobilin çarptığını doğruluyor. Ancak ne emniyet ne de savcılık söz konusu delilleri ‘soruşturmaya değer’ görmüyor. Bunun yerine dosyayı karartmak için ‘babanın akli dengesinin yerinde olmadığına’ dair rapor almak da dahil her türlü yola başvuruluyor. Nurettin Canikli’nin şikayeti üzerine dün emniyette ifade veren Şaban Vatan, aylar önce verdiği bir röportajda, “AKP üyesiyim. Başka partili olsam Fetö’cü diye alacaklardı beni.” ifadelerini kullanmıştı.

Rabia Naz Vatan, geçtiğimiz yıl 12 Nisan’da apartmanlarının önünden geçen yolun ortasında ağır yaralı olarak bulundu. Hastaneye kaldırıldı ancak çok kay kaybetmişti, kurtarılamadı. Emniyet, ‘intihar’ diyerek dosyayı kapatmak istedi ancak baba Şaban Vatan’ın bulduğu deliller kaza/cinayet iddialarını güçlendirdi.

4,5 METRE UZAĞA ATLAMIŞ!

Öncelikle kızın ‘intihar’ ettiği söylenilen evin terasından atlayarak, yaralı halde bulunduğu yola düşmesi fiziken mümkün değil. Zira 70 kilo olan Rabia’nın hem çatı katının kenarında bulunan 40-50 cm’lik engeli hem de alt kattaki yaklaşık 4,5 metre genişliğindeki verandayı aşarak yola atlaması imkansız. Bunu yapabilmek için üst düzey bir atlet olmanız gerekiyor. Zaten Adli Tıp raporunda da kızın ‘araba çarpması’ sonucu ölmüş olabileceği belirtiliyor.

KESİK VAR, KAN YOK!

Emniyet’in iddiasına göre ‘annesi kendisine kızdığı için öfkelenen ve okuduğu kitaplardan etkilenen’ çocuk 16 metreden atlayarak intihar etmişti. Baba Şaban Vatan, kızını yolun ortasında ve sırtının üzerinde yatar halde bulduklarını anlatıyor. 16 metreden atlamasına rağmen iç kanama geçirmemiş. Yüksekten düşmeyle oluşması muhtemel başka bulgular da yok vücudunda. Sadece sol ayağı kopar derecesine gelmiş ve atardamar kesiği var. Ama kızın bulunduğu yerde hiç kan yok! Ayrıca çocuğun yarası da birileri tarafından kimyasal bir maddeyle temizlenmiş! Bunu aileye, bizzat çocuğa ilk müdahaleyi yapan ortopedi doktoru söylüyor. Bu da çocuğa başka bir yerde çarparak ağır yaralayan kişi ya da kişilerin, Rabia’yı bir yere götürerek yarasını temizledikten sonra evinin önüne getirip bıraktığı iddiasını güçlendiriyor.

AJANSLAR: OLAY TRAFİK KAZASI

Olay çok geçmeden haber ajanslarına da düşüyor. DHA ve İHA, 13 Nisan’da servis ettikleri haberlerde olayın trafik kazası olduğunu ve sürücünün arandığını yazıyor. O gün 155’e de siyah bir otomobilin küçük bir kıza çarptığı ihbar ediliyor. Memurun ifadesi de dosyaya giriyor. Görgü tanıkları da bu iddiayı doğruluyor. Ancak olayı örtbas etmek isteyen birileri söz konusu ifadeleri dikkate almıyor.

SİYAH OTOMOBİLİN PEŞİNE DÜŞÜYOR

Emniyetin olayı ‘savsakladığını’ fark eden baba, görgü tanıklarının siyah bir otomobilden bahsetmesi üzerine en yakındaki oto yıkamacıya giderek, o gün bir araba gelip gelmediğini soruyor. Oto yıkamacı, o gün sadece siyah bir aracın (Doblo) geldiğini ve getiren kişinin çok telaşlı olduğu söylüyor. Şaban Vatan, biraz daha araştırma yapınca aracın Eynesil Belediye Başkanı Coşkun Somuncuoğlu’nun yeğeni tarafından kullanıldığını öğreniyor.

BAŞKANIN YAKINLARI HASTANEDE

Vatan’ın açıklamalarına göre Rabia Naz hastaneye kaldırıldığında iki kişi hastane önünde telaşla bekliyor. Dedektif gibi çalışan baba, o iki kişinin de Coşkun Somuncuoğlu’nun yeğeni İ.S. ve oğlu M.A.S. olduğu bilgisine ulaşıyor. Savcılığın ilk kayıtlarında da siyah Doblo’dan bahsediliyor. Vatan, elde ettiği bilgileri polisle paylaşıyor ancak hiçbir işlem yapılmıyor. Bu arada Rabia’yı hastaneye götüren ambulansın kamera kayıtlarının emniyet tarafından alınmadığı hatta silinmiş olduğu ortaya çıkıyor.

ÇANTA ÖNCE YOK, SONRA VAR!

Şüpheli ölüm sonrası polis asma katta arama yapılıyor. Ancak hiçbir şey bulunamıyor. Fakat gece polis tekrar geliyor. Bir görgü tanığı komşu yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Gece tekrar geldiler. Rabia’nın okul çantasını çatıda bulduklarını söylediler. Hem de ortalık yerde, kapının yanında! Orada sandalyenin üzerine koyarak resmini çektiler! Gündüz o çanta orada yoktu!”

HACETTEPE: TRAFİK KAZASINA BAĞLI ÇARPMA

Şaban Vatan kızının ölümüyle ilgili Hacettepe Tıp Fakültesi Adli Tıp’tan da otopsi talebinde bulunuyor. Hacettepe Üniversitesi tarafından 17 Eylül 2018 tarihinde verilen Adli Tıp Kurulu raporunda ‘…bulguların trafik kazasına bağlı çarpma sonucu meydana gelmiş olabileceği’ kaydediliyor.

MÜGE ANLI’YA ‘ESRARENGİZ’ TELEFON

Olayın Türkiye’nin gündemine gelmesi üzerine şüpheli ölümleri araştırmasıyla bilinen televizyoncu Müge Anlı da ekibini Giresun’a gönderiyor. Ekip ilk gün çekim yapıyor. Ancak ikinci gün gelen bir telefonla apar topar kentten ayrılıyorlar. Ve program yayınlanmıyor.

AKP’li olmasam, f..ö’den almışlardı!

Şaban Vatan, AKP Milletvekili Nurettin Canikli’nin memleketi Giresun’daki olaya müdahale ettiğini savunuyor. Suç duyurusunda bulunmak üzere gittiği karakolda, Görele İlçe Emniyet Müdürü Zekeriya Baran’ın kendisini kolundan sıkıp hakaret ederek dışarıya attığını anlatan Vatan, şunları anlatıyor: “Eynesil Belediye Başkanı Coşkun Somuncuoğlu ile Canikli çok yakın ahbaplar. İkisine de ulaşamadım. Ekim’de Yenikapı Giresun Günleri olduğu zaman İstanbul’a gelmiştim. Orada el broşürleri dağıtıyordum. ‘Rabia Naz’a ne oldu?’ yazılı. O gün Canikli’de oradaydı. Korumasını yolladı. Koruması, ‘Beylikdüzü’nde hükümet aleyhine eylemlerde bulunmuşsun’ dedi. Ben de ‘Ben hayatımda Beylikdüzü’ne gitmedim. Ayrıca eşim AKP Eynenis İlçe Örgütü Sekreteri ben de üyesiyim’ dedim. Herhalde orada AKP’liyim demesem başka partili olsam Fetö’cü diye alacaklardı beni.”

Canikli’nin şikayeti üzerine ifade verdi

Rabia Naz’ın babası Şaban Vatan, dün AKP’li Nurettin Canikli’nin suç duyurusu üzerine emniyette ifade verdi. İfadesinin ardından serbest bırakılan Vatan, geçtiğimiz hafta da ağabeyinin ‘Beni tehdit etti’ şikayeti üzerine apar topar gözaltına alınmıştı. Başsavcılık’tan yapılan açıklamada, ‘Şaban Vatan’ın akıl sağlığının yerinde olup olmadığının’ tespiti için çalışma yapıldığını savunmuştu. Avukat Ufuk Kılıç ise olaya tepki göstermiş, “Aylardır Rabia Naz’ın adli tıp dosyasını göndermeyen savcılık, ağabeyinin ‘beni tehdit etti’ sözlerinin ardından Şaban Vatan gözaltına alındı. Şimdi psikiyatride tutuluyor. Samsun ya da başka bir yerde akıl hastanesine gönderilecek.” ifadelerini kullanmıştı. Şaban Vatan’ın önümüzdeki günlerde hastaneye gönderilme ihtimali hala var. Bu arada Giresun Başsavcılığ, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, Rabia Naz’ın ölümüyle ilgili soruşturmanın halen Görele Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sürdürülmekte olduğunu kaydetmişti. Nurettin Canikli ise hakkındaki iddiaları reddetti.

[İlker Doğan] 27.3.2019 [TR724]

Güneş’li günler başladı [Hasan Cücük]

A Milli Takım, Euro 2020 yolunda oynadığı iki maçı da kazanarak iyi bir başlangıç yaptı. 15 yıl sonra yeniden Şenol Güneş’e emanet edilen Milli Takım, Arnavutluk ve Moldava karşısında kalesinde gol görmeden 6 gol atarak, 4 maç aradan sonra galip gelmeyi hatırladı. Daha önümüzde uzun yol var. Ancak iki galibiyet ilerisi için ümit verdi.

Euro 2020 yolunda H Grubu’nda Fransa, İzlanda, Arnavutluk, Moldova ve Andorra ile aynı gruba düşen Türkiye’nin rakipleri arasında son Dünya Kupası’nın sahibi Fransa ve son dönemde eleme gruplarında belalımız olan İzlanda vardı. UEFA Uluslar Ligi’nde başarısız bir görüntü veren Türkiye, kan değişimine giderek takımı Şenol Güneş’e emanet etti. Mircea Lucescu ile yaşanan hüsran sonrası Şenol Güneş’in takımı toparlaması bekleniyordu. Euro 2020 yolunda ilk iki maçın kolay rakiplerle olması bir şanstı. Her ne kadar son yıllarda Arnavutluk futbolda kabuğunu kıran bir ülke olma yolunda olsa da henüz Türkiye ayarında değildi. Gerçi Türkiye de Türkiye ayarında değildi!

Rumen teknik adam Mircea Lucescu yönetiminde beklentilerin uzağında kalan ay-yıldızlı ekip, UEFA Uluslar Ligi’nde C Ligi’ne düştü. Lucescu idaresindeki milliler, çıktığı son 4 maçı kazanamadı. Göreve 1 Haziran’da başlayacak olan Güneş, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından sözleşmesi başlamamasına rağmen Arnavutluk ve Moldova maçları için görevlendirdi. Son 4 maçı da kazanamamış Lucescu yerine Güneş doğru bir tercihti. 1 Haziran’ı beklemek Arnavutluk ve Moldova karşısında telafisi zor olacak puan kaybına sebebiyet verebilirdi.

Önce Arnavutluk deplasmanında alınan 2-0’lık galibiyete, Moldova karşısında Eskişehir’de 4-0’lık fark eklendi. İki maçta 6 gol bulup, kalesini gole kapatmak başarıydı. Milliler uzun bir aradan sonra iki maç üst üste kazanıyordu. Fatih Terim yönetiminde Kasım 2016’daki Kosova, Mart 2017’deki Finlandiya ve Moldova müsabakalarını kazanan ay-yıldızlı ekip, sonrasındaki dönemde istikrar yakalayamadı.Terim’in son iki maçında birer galibiyet ve beraberlik alan milliler, Lucescu döneminde üst üste iki galibiyete hasret kaldı.

Lucescu dönemindeki ise 17 maçta 4 galibiyet, 6 beraberlik ve 7 yenilgi yaşadı. Arnavutluk ve Moldova galibiyetlerinin böyle bir psikolojik etkisi de oldu.  Son iki galibiyet aslında Şenol Güneş için bir nevi ‘dejavu’ oldu. Temmuz 2000’de ilk kez milli takımın teknik patronluğuna getirilen Şenol Güneş o zamanda ilk iki maçını kazanmıştı. Bosna – Hersek’i ilk maçında yenen Güneş’in öğrencileri ikinci maçında Modova’yı yenmişti.

Şenol Güneş, milli takımdaki ikinci döneminde tecrübeli ve gençlerde kurulu bir kadro tercih etti. Tecrübeli teknik adam, Arnavutluk ve Moldova müsabakalarının aday kadrosuna uzun süredir milli takıma çağrılmayan Emre Belözoğlu, Burak Yılmaz ve Mert Günok’u davet etti. Güneş, Mehmet Topal, Mahmut Tekdemir, Sinan Bolat ve Hasan Ali Kaldırım gibi tecrübeli oyunculara da aday kadroda yer verdi. Güneş, ayrıca Ozan Kabak, Muhammed Şengezer, Uğurcan Çakır, Efecan Karaca, Dorukhan Toköz, Güven Yalçın ile Emre Kılınç’ı da ilk kez A Milli Takım aday kadrosuna çağırdı. A Milli Takım’ın aday kadrosunda Merih Demiral, Mehmet Zeki Çelik, Yusuf Yazıcı, Çağlar Söyüncü ve Okay Yokuşlu gibi genç futbolcular da yer aldı. Burak Yılmaz ve Cenk Tosun iki maçta oynadıkları futbol, attıkları goller ve uyumlarıyla dikkat çekti. Burak Yılmaz, Arnavutluk maçını golünü atarken, asist Cenk Tosun’dan gelmişti. Moldova karşısında bu kez sahneye Cenk Tosun çıkıp iki gole imza attı. Cenk’in attığı ilk golde son pası Burak Yılmaz verdi.

A Milli Takım için asıl sınav haziranda oynayacağımız Fransa ve İzlanda maçları olacak. Güneşli günlerin devamı için iki maçtan en az hasarla çıkmak gerekiyor. Fransa ile evimizde, İzlanda ile deplasmanda oynayacağız. Fransa son Dünya Kupası sahibi, yıldızlar topluluğu bir ekip. İzlanda ise son dönemde deplasmanda oynadığımız maçlarının tamamını kaybettiğimiz bir rakip. Arnavutluk ve Moldova galibiyetleri Fransa ve İzlanda karşısına moralle çıkmamızı sağlayacak. Uzun bir aradan sonra üst üste iki maçın kazanılmış olması millilerin içine düştüğü gösterme açısından önemli olduğu gibi galibiyetlerde moral kaynağı oldu.

[Hasan Cücük] 27.3.2019 [TR724]

Savaştan esarete: Birinci Dünya Savaşı’nda Bediüzzaman [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatının önemli devrelerinden birisi de o dönemde “Harb-i Umumi” olarak adlandırılan Birinci Dünya Savaşı’dır. Üstad’ın diğer İslam âlimlerinden farklı olarak savaşa bizzat iştirak etmesi, sonrasında Ruslara esir düşmesi ve esaretten sonra da İstanbul’a dönüşü her yönüyle enteresan olaylardır.

Dönemin önde gelen isimlerinden “İslam şairi” Mehmet Akif de Harb-i Umumi’de görev üstlenmiş; Enver Paşa kendisini önce “Almanların esir aldığı Müslümanlara propaganda için Berlin’e” sonra da Arap isyanına engel olmak için Hicaz’a göndermiştir. Ancak Bediüzzaman’ın aksine bizzat savaşmamıştır.

Üstad’ın Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki faaliyetleri önce 1919’da yayınlanan Tarihçe-i Hayat’ta yayınlanmış, daha sonra da Latin harfleriyle basılan Tarihçe-i Hayat’ta yer almıştır. Üstad’ın savaşta ve esarette çektiği zahmetler kendi ifadesiyle “harbin aleyhte neticelenmesinden dolayı”  kısaca aktarılmışsa da sonraki yıllarda “şahitler” ve “hatıralar” üzerinden farklı bilgilere ulaşma imkânı olmuştur.

Bugün ise Osmanlı Arşivlerinde Birinci Dünya Savaşı belgelerinin tasnifiyle daha ayrıntılı bilgiler ortaya çıkmış, özellikle Selim Ölmez, Ramazan Balcı ve merhum Zübeyir Akçe’nin çalışmalarıyla birçok karanlık nokta aydınlatılmıştır.

HARB-İ UMUMİ

Üstad Risale-i Nur’da “Harb-i Umumi’yi gören ihtiyardır” diyerek yaşanan felaketin boyutlarını ortaya koymaktadır. Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na girmediğinden toplum hafızasında Birinci Dünya Savaşı daha geniş yer tutmuş ve bu durum Risale-i Nur’a da yansımıştır.

Bediüzzaman Harb-i Umumi’yi bütün dehşetiyle yaşamıştır. 1914 Kasım’ında Osmanlı ordularının savaşa başlamasıyla cephede yerini almış ve Rus işgaline karşı Doğu Anadolu’yu korumak amacıyla Kafkas Cephesi’nde savaşmış; önce Köprüköy’de sonra da Van ve Bitlis çevresinde “gönüllü” olarak bulunmuştur.

KÖPRÜKÖY MUHAREBELERİ

Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle birlikte Osmanlı ordularının savaştığı ilk cephe Kafkas cephesi oldu. Bu cephede Ruslar, Abdülhamit devrinde işgal ettikleri Kars, Ardahan ve Batum’dan sonra Trabzon, Erzurum ve Van’ı da alarak Anadolu içlerine kadar ilerlemeyi planlamaktaydılar.

Silah, cephane ve lojistik yönüyle çok büyük sıkıntıları olan Osmanlı ordusunun Ruslar karşısında tutunması çok zordu. Bediüzzaman firarların diğer cephelere göre çok yüksek oranlarda olduğu böyle bir cephede savaştı.

1912 sonbaharında Van’a dönerek Horhor medresesinde talebe yetiştiren Said Nursi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Van fırkasıyla (tümen) birlikte savaşa iştirak etmiştir.

Üstad, kardeşi Abdülmecid Nursi’ye göre Erzurum civarında cereyan eden muharebelerde orduda “vaiz” olarak görevlendirilmişti. Bediüzzaman Darü’l-Hikmet’ül İslamiye azalığı için verdiği özgeçmişte ise harpte “evvela alay müftüsü” olarak görev yaptığını belirtmektedir.

Üstad’ın savaşa iştirakinde aralarında sıkı bir dostluk olan, önce Van sonra da Erzurum valiliği yapan Tahsin Bey (Uzer) ve savaşın başında Van valisi olan “İşkodralı Tahir Paşa’nın oğlu” Cevdet Bey’in etkili olduğu düşünülebilir. Uzer, Bediüzzaman’ı 1922’de Ankara’ya da davet eden kişidir. Elbette en etkili nedenlerden birisi de Üstad’ın Enver Paşa ile olan dostluğudur.

Burada ilginç olan Üstad’ın “ordu vaizliği veya müftülüğü” görevini üstlenmesine rağmen cephede savaşmasıdır.

RUS İLERLEYİŞİ VE BİTLİS SAVUNMASI

Sarıkamış mağlubiyetinden sonra Rus ordusunun ilerleyişi başladı. Bu mağlubiyet sonrasında Bediüzzaman Van’a çekildi ve Ermenilerin de desteğiyle ilerleyen Ruslar karşısında şehri terk eden muhacir halka yardımcı olmaya çalıştı. Ancak Gevaş (Vestan)’taki şiddetli çarpışmalar sırasında önde gelen talebelerinden Molla Habib şehit düştü.

Daha sonra doğduğu köy Nurs’un bağlı olduğu İsparit’i korumak amacıyla savaşan Said Nursi, Ermeni çocuk ve kadınlarına da zarar verilmesini engellemeye gayret etti. Bu davranışı, bölgedeki Ermeni fedailer üzerinde de etkili olacak ve onların Müslüman ahaliye zarar vermekten vazgeçmeleriyle birçok Müslüman kadın ve çocuğun hayatı kurtulacaktır.

Üstad’ın Van ve Bitlis çevresindeki faaliyetlerine dair iki Tarihçe’de de yer alan bu bilgiler, Osmanlı Arşivleri’nden de doğrulanmaktadır. Bitlis’in kaybı sonrasında Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti tarafından yapılan tahkikatta ifadesine başvurulan kişiler, o dönem “Molla Said” olarak bilinen Bediüzzaman’ın bölgenin savunulmasındaki rolünü ortaya koymuşlardır.

Bediüzzaman’ın diğer önemli mücadelesi Bitlis’te olmuş; Van ve Muş’u işgal eden Ruslara karşı burada savaşmıştır.

Üstad, Bitlis Vali Vekili Memduh Bey ve Alay Komutanı Ali Çetinkaya (Kel Ali) eldeki kuvvetlerin azlığı nedeniyle şehri terk etmek istediklerinde yerli ve muhacir halkın katledileceği endişesiyle buna karşı çıkacak ve emrindeki az sayıdaki kuvvetle Muş’un kaybı nedeniyle Bitlis’e doğru getirilen topların kurtarılarak Bitlis savunmasında kullanılmasını sağlayacaktır. Bu durum savunmanın birkaç gün daha uzamasını ve bu sayede halkın kurtulmasını sağlamıştır.

Bir diğer ilginç nokta, Bitlis ve havalisinin kaybından sonra ifade veren kişilerin “ulema-i meşhureden Molla Said-i Kürdi ve yirmi talebesinin öldürülmüş olabileceğini” ifade etmeleridir. Asıl gerçek ise bir süre sonra anlaşılmıştır.

Üstad’ın Bitlis çevresindeki muharebelerde “alay komutanı” olarak görev yaptığı anlaşılmaktadır. Bu kuvvetlerin Tarihçe’lerde belirtildiği gibi gönüllü birlikler olduğu açıktır. Nitekim Vali Vekili Memduh Bey’in yazısı da bunu doğrulamaktadır.

ÜSTAD’IN RUSYA ESARETİ

Bediüzzaman Rusların Bitlis’i işgali sırasında sonuna kadar savaşmış ve yanındakilerin çoğu şehit olmuştur. Muharebeler sırasında İşaratü’l İ’caz’ı kaleme alan Üstad, Tarihçe’lerde verilen bilgilere göre önce omzundan yaralanmış, ardından ayağı kırılıp Bitlis’in içinden geçen bir suya düşmüş ve burada Ruslar tarafından esir alınmıştır.

Bitlis’in 3 Mart 1916’da Rusların işgaline uğradığı dikkate alınırsa Üstad’ın da bu sırada esir düştüğü tahmin edilebilir. Bitlis’ten alınan Üstad önce Van’a, oradan Culfa ve Tiflis üzerinden Rusya’ya götürülmüştür.

Üstad Rusya’da önce “Kologriv (Kologrif)” kasabasında daha sonra da risalelerde “Kosturma” olarak geçen ancak asıl ismi “Kostroma” olan ve Rusya’nın batısında bulunan şehirde esir kampında kalmıştır. Üstad’ın dini kimliğinin burada da öne çıktığı Müslüman esirler tarafından kendisine “Diyanet Reisi” denilmesinden anlaşılmaktadır.

Esarette Rusların Kafkasya Genel Valisi Grandük Nikola Nikolayeviç’le (Nikolay Nikolayeviç Romanov, 1856-1929) karşılaşmış ve risalelerde tafsilatı verilen olay yaşanmıştır. İlginç olan bu hadisenin ilk Tarihçe’de yer almamasıdır. Bu olayı önce kendisi de başka bir kampta esir olan Abdürrahim Zapsu 1948’de “Ehl-i Sünnet”  dergisinde yazmış ve bundan sonra Latin harfli Tarihçe’de bu olaya yer verilmiştir.

Bu iki yer de Sibirya’da değil Rusya olarak isimlendirilen coğrafyada yer almaktadır. Her iki yere de aralarında Bediüzzaman’ın da bulunduğu Osmanlı esirleri götürülmüştür.

Üstad’ın esaret yolculuğuyla ilgili bir kaynak da onunla beraber yolculuk yapan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin torunlarından asteğmen Muhammed Feyyaz Efendi’nin tuttuğu günlüklerdir. Bu günlükten Üstad’ın Tiflis’e kadar olan yolculuğunun ayrıntıları öğrenilebilmektedir.

Osmanlı arşiv belgelerine göre Üstad’a Tiflis’te bulunduğu sırada Bitlis Vali Vekili Memduh Bey’in müracaatıyla Hükümet tarafından Hilal-i Ahmer aracılığıyla bir miktar para da gönderilmiştir.

Bediüzzaman’ın iki buçuk yıl kadar devam eden Rusya esareti birçok Osmanlı esiri gibi 1917’de Bolşevik İhtilalinin çıkmasıyla sona ermiştir. İhtilalle ortaya çıkan kaostan yararlanan esirlerin bir kısmı kaçmayı başarmış ve geri dönmüşlerdir. .

BEDİÜZZAMAN DERİN DEVLETİN ADAMI MI?

Bazı kaynaklarda Üstad’ın 1914 yılında Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişiyle birlikte dönemin Halife-Padişahı Mehmet Reşad tarafından ilan edilen “cihad fetvasının” hazırlandığı komisyonda yer aldığı iddia edilmektedir. Cemal Kutay tarafından ortaya atılan ve Necmeddin Şahiner’in de yer verdiği bu iddianın doğru olması mümkün değildir.

Üstad’ın o tarihte İstanbul’da olmadığı düşünüldüğünde iddianın geçersizliği açıktır. Ayrıca dönemin Şeyhülislamı Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi’nin de fetvayı hazırlayan komisyon üyeleri arasında Bediüzzaman’ı belirtmemesi iddianın yanlışlığını göstermektedir.

Kutay ayrıca Said Nursi’nin Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olduğu iddiasında bulunmuş ve bu iddia birçok eserde yer almıştır. Hatta iddiasını daha ileri götürerek “Said Nursi elbette derin devletin adamıydı” demiştir.

Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgili ilk bilimsel çalışma olan Philip Stoddard’ın 1963 yılındaki eserinde ve yakın dönemde yapılan yayınlarda Said Nursi’nin isminin yer almaması, bu iddianın doğru olmadığını göstermektedir.

Bediüzzaman’a esaret dönüşünde Birinci Dünya Savaşı’ndaki kahramanlıklarından dolayı “Harp Madalyası” verilmiş ve Enver Paşa tarafından Darü’l-Hikmet’ül İslamiye’ye “ordu temsilcisi” olarak üye yapılmıştır.

Görüldüğü üzere Bediüzzaman’ın Harb-i Umumi’deki faaliyetleri, sadece kendi kontrolünden geçen iki Tarihçe değil aynı zamanda pek çok hatıra eser ve özellikle Osmanlı Arşivlerindeki belgelerle de doğrulanmaktadır.

Şu anda yapılması gereken Üstad’ın “alay vaizliği-müftülüğü ve alay komutanlığındaki” faaliyetlerinin Genelkurmay Başkanlığı ATASE Arşivi’ndeki belgeler ele alınarak daha ayrıntılı bir şekilde aydınlatılması ve özellikle Rusya esareti ve dönüşüne dair karanlık noktaların ortadan kaldırılmasıdır.

Kaynakça: Abdurrahman, Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1335; Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya, İstanbul, 2013; Z. Akçe, “Bediüzzaman Said Nursi’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Faaliyetleri”, SATUK Bildiriler, C. 1, Çanakkale, 2015; S. Ölmez, “Birinci Dünya Savaşı’nda Bediüzzaman Said Nursi’nin Ermeniler ve Ruslarla Çatışmaları ve Esaretine Dair Bazı Vesikalar”, Köprü, S. 96, 2006; Y. Nizamoğlu, “Birinci Dünya Savaşı’nın İslam Dünyası’na Etkileri”, Köprü, Güz 2015, S. 117; Ş. Vahide, Bediüzzaman Said Nursi Entelektüel Biyografisi, Nesil, İstanbul, 2013; “Said Nursi İstihbaratçıydı”, 27.3.2003, Milliyet; B. Tunç, “Yine Kologrif”, 18.11.2013, Yeni Asya.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu]

AİHM, fişlemelerle atılanları soruyor; cevabı olan? [Ramazan Faruk Güzel]

Seçimlere sayılı günler kala, kendileri ve servetlerinde “beka sorunu” görenler agresifliği daha da artıyor. PKK ile ilintilendirilen ve “şeytanlaştırılan” HDP linci üzerinden giden bir seçim kampanyası yürütülüyor. Bu stratejiye öylesine abandılar ki bütün hamleler HDP karşıtlığı üzerinden gidiyor.

Önce korsan bir el ilanı piyasaya sürüldü; HDP ve Millet İttifakı’ndaki partilerin birlikte olduğu, ortak hareket ettikleri algısı oluşturulmaya çalışıldı. En son olarak da Saadet, CHP ve İYİ Parti listelerinde yer alan 340 kişinin PKK kökenli olduğu işleniyor… Özellikle de önceki dönem HDP adayı iken şimdilerde Saadet listesinden meclis üyeliğine aday olmuş birisinin ismi üzerinde duruyorlar ısrarla…

Burada en rahatsız edici taraf, devletin, istihbarat eliyle muhalefetin bütün adaylarını fişletmiş olması ve seçime az bir zaman kala içinden seçtikleri bu 340 ismi seçim meydanı arenasına atmasıdır!

Seçimde kimlerin kazanacağını tam bilmesek de şimdilerde kazanması halinde kimlerin haklarının elinden alınacağını biliyoruz. Nereden biliyoruz? Hükümetin İçişleri Bakanı SS ilan ettiği için: “PKK ile irtibatı bulunan belediye meclis üyesi adayları seçilmeleri halinde açığa alınacak.”

Yani ya kaybedip yollarına devam edecekler, ya da kazanıp hapsi boylayacaklar. İşini yapmaya çalışan binlerce insanın başına gelenler gibi… Hani 32 KHK ile “terörle iltisaklı” gibi ne idüğü belirsiz bir iddia ihraç edilen, ölüme terk edilen yüz binler gibi.

HEP AYNI İTİBAR SUİKASTILIĞI

Şu bahsettiğimiz fişlemeler, liçler vs ne kadar tanıdık değil mi? Şu son 3-4 yıldır Fetö sakızı üzerinden iyi iş yapmıştı bu. Bu şekilde binlerce yargı mensubu, on binlerce sivil insan, toplamda yarım milyondan fazla insan böyle fişlemelerle kamuoyu nezdinde linç edilmiş, infaz edilmişlerdi. Şu an infaz sırası kendilerine gelen muhalefet partileri ise yaşanan bu cadı avı ve düşük yoğunluklu soykırıma seyirci kalmayı, hatta yer yer alkış tutmayı tercih etmişlerdi.

Gündemin bu baş döndüren yoğunluğu arasında AİHM’deki (European Court of Human Rights) çok önemli ve öncelik verilmiş bir başvuru gözden kaçtı: HSK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz’ın 13.08.2016’da ‘Darbe sonrası silahlı terör örgütü üyesi oldukları hususu kesin kanıtlanan yargı mensupları hızla görevden uzaklaştırıldı‘ tweeti ile bağlantılı olarak…

Mehmet Yılmaz bu açıklaması ile ihraç edilen her hakim ve savcı açısından masumiyet karinesini açıkça ihlal etmiş, siyasilerin bile ‘İş yargıya intikal etti, sonucu bekleyeceğiz’ dedikleri yerde, HSK Başkan Vekili bir hakim olarak sonucu beklememiş, yargıya güvenmemişti.

Birleşmiş Milletler’den sonra AİHM de Mehmet Yilmaz’ın açıklamaları konusunda savunma istemişti. BM İşkenceyi Önleme Komitesi de kısa bir süre önce Mehmet Yılmaz’ın “itirafçılığı teşvik etmek için yalan söylemiştim” anlamına gelen açıklamaları konusunda Türkiye’den izahat istemişti.

Ceza Hukuku’nun en önemli ilkelerinden olan “masumiyet karinesi” yine şu son 3-4 yıldır neredeyse hemen hiç hatırlanmıyor, dolayısıyla da en çok ihlal edilen ilkelerin başında geliyor. İşte AİHM’in de Türkiye’yi sıkıştırıp savunmasını istediği meseledeki gerekçe de bu: “masumiyet karinesinin ihlali.”

DARBEDE YARGININ DARBE SESLERİ!

Ortada böyle binlerce yıllık ilkeler, kurallar olmasına, sayısız mahkeme içtihatları olmasına rağmen günümüz Erdoğan Türkiyesinde bu kuralların hiç birisi uygulanmıyor. Bu ihlallerde de işin başını- yargının başı sayılan- HSK çekmektedir. İnsanlara savunma hakkı bile verilmeden fişlemeler üzerinden ihraçlar yapılmış, masumiyet karinesi ile hüküm vermeye kalkan hakimlere de dünya dar edilmiştir.

Bunu anlamak için AİHM’in Türkiye’ye sorduğu HSK başkan vekili Mehmet Yılmaz’ın sosyal medya açıklamalarına bakmak yeterli…

O dönemde Adalet Bakanlığı’nın, HSK’da görevli ve yetkili kimselerin sosyal medya paylaşımlarına bakarsanız mesele daha da netleşir. (Gazeteci Ahmet Dönmez’in devam etmekte olan yazı dizilerinde konu ile ilgili bir hayli detaylar var, burada tekrar etmek istemiyorum şimdi.)

HSK Başkanvekili Yılmaz’ın, “2018 yargı yılının sonuna doğru Fetö’nün hem terör örgütüyle ilgili davaları hem de darbe teşebbüsüyle ilgili davalarının büyük bir bölümü bitmiş olacak ve Türkiye’nin gündeminden kalkmış olacak.” sözleri de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu dosyalara toptancı anlayışla bakan başkan Yılmaz; içeriği ne olursa olsun, hangi aşamada olursa olsun hepsine karar verilmesini doğrudan istemiş ve de bu şekilde baskı da yapmıştır.

Zaten bahsettiği gibi kısa bir süre içinde çok sayıda dosyada karar verildi ve sanıklara genellikle yüksek hapis cezaları verildi. Nitekim HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz A Haber’in 21-11-2016 tarihli “Kararları delillere göre değil Fetö liderinin emirlerine göre vermişler”  tweetini RT yapmıştı. Henüz hakim ve savcılar hakkında neredeyse iddianameler dahi hazırlanmadığı dönemde…

Ayrıca 13-8-2016’da kendisi de şöyle bir twit atmıştı: “11/Hain darbe teşebbüsü sonrası, silahlı terör örgütü üyesi oldukları hususu kesin kanıtlanan yargı mensupları hızla görevden uzaklaştırıldı.”

Binanaleyh, “masumiyet hakkı” baştan beri ihlal edilmiş durumda;

Soruşturma yok, savunma hakkı yok, mahkeme kararı yok… Hem açığa alınan hakimleri lekeliyor, hem de görevdeki hakimlere bakacakları dosyalarda bu kişileri suçlu bulmalarını telkin ediyor.

Avrasyacı ekibin onlarca yıldır yaptıkları fişlemeler üzerinden giden bir bitirme hareketi var neticede. Ülkenin yargısı böyle böyle bitirildi işte. Şimdilerde de muhalefet partileri “iltisak” iddiaları ile fişlemeler üzerinden bitirilmeye çalışılıyor. Hatta seçimi kazansalar bile haklarının iptal edileceği, o siyasilerin hapsi boylayacağı açıkça ilan ediliyor.

Bu ortamda hala birileri kalkıp saf saf soruyor: “Yok mu bu hukuksuzluklara dur diyecek, soruşturma başlatacak hakim- savcı? Nerede adil yargı, nerede cesur hakim, savcılar…?”

Nerede (yüzüstü) bıraktıysanız oradalar!

Bari şimdi el uzatın, düştükleri yerden kaldırın da size de bir faydaları olsun.

[Ramazan Faruk Güzel] 27.3.2019 [TR724]

AKP seçmeni haklı, ‘sessiz protesto’ zamanı… [Erhan Başyurt]

31 Mart Yerel Seçimleri’ne günler kaldı. Yerel seçimlerin bu kadar öne çıktığı ve önem kazandığı dönemler azdır.

Sebebi; iktidar partisinin uzun bir aradan sonra ilk kez kendi tabanından bir uyarı mesajı ile karşı karşıya olması…

Yerel seçimden alınacak bir yenilgi ya da oy kaybı, AKP’nin iktidar gücünü etkilemeyecek.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Erdoğan 2023’e kadar iktidarda. Yerel seçimde iktidara oy vermemek, genel seçimde de oy vermemek anlamına gelmiyor. Dolayısıyla iktidara, bir uyarı mesajı vermek için AKP tabanı açısından da en doğru zamanlama bu yerel seçim…

İktidarın özgürlükleri daraltması, ileri demokrasiden geriye dönüş gerçekleştirmesi, hukukun üstünlüğü ve hukuk önünde eşitliği ayaklar altına alması, hukuku siyasallaştırması, kadrolaşma, yandaşlara çekilen peşkeş ve kayırmacılık, kötü ekonomi yönetimi nedeniyle işsizliğin artıp TL’nin hızla değer kaybetmesi, hayat pahalılığı ve piyasalarda yaşanan uzun dönemli durgunluk, dış politikada sürekli gerginlik ve iç politikada topluma bıkkınlık veren kutuplaştırma, AKP tabanının da canına tak etmiş durumda.

****

‘AKP’nin alternatifi yok’ diye düşünen birçok partili bu seçimde, tasvip etmediği diğer parti adaylarına oy vermek yerine sandığa gitmemeyi düşünüyor.

İktidara, ’sessiz protesto’ ile toparlanması ve yenilenmesi için uyarı mesajı vermeyi istiyor.

AKP tabanı açısından böyle bir mesaj için gerçekten en doğru zamanlama… Destekledikleri iktidara zarar vermeden, güçlü ve etkili bir mesaj verilmiş olacak…

***

Tabii, ‘sandığa gitmeme’ oranı ne kadar olur, bu uyarı mesajı hangi oranda verilebilir ya da verilemez seçim günü göreceğiz…

AKP merkezine, bu mesaja dair işaretler edindiği, anketler ve parti teşkilatlarından bilgiler ulaştığı, meydanlara ve siyasilerin açıklamalarına ‘panik’ olarak yansıyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Zonguldak mitinginde yaptığı şu konuşma oldukça net gösteriyor ki, bu yönde kaygıları büyük;

‘Bu seçim ders verme seçimi değildir. Bu seçim fire verme seçimi değildir…’

***

Aslında tam da zamanı… Bu seçim AKP tabanı bakımından, AKP iktidarına zarar vermeden bir uyarı yapılacaksa, ‘kulak çekilecekse’ en doğru zamanlamadır.

Bu seçimde de AKP’ye bir mesaj verilemezse, önümüzdeki 4 yıl seçim yok.

Ekonomik kriz, kötü yönetim nedeniyle derinleşiyor. Türkiye’yi, tüm Türk halkını ağır bir ‘kemer sıkma’, ‘vergileri artırma’ dönemi bekliyor. Yani adım adım fakirleşme bekliyor…

İktidar, kendi lüksünden tasarruf etmeden, kamu kaynaklarını yandaş işadamlarına pay ederek, kamu yatırımlarını peşkeş çekerek, ekonomide köklü reformları gerçekleştirmeden tüm faturayı vatandaşın sırtına yıkmaya çalışıyor.

Bu seçimde, bir uyarı verilmezse, iktidar şu ana kadar yaptığı her hatanın seçmen tarafından tasvip edildiği düşüncesiyle, daha da otoriterleşme ve ‘temsil’ bahanesiyle lüks yaşamına devam edecek… Tüm bedeli de fakirleşen ama ‘mutlu ve memnun’ tabanının da sırtına yıkacak…

AKP seçmeni de muhalefet seçmeni de aynı gemidedir… Artan vergilerden, yapılacak uçarı zamlardan AKP’liler hariç tutulmayacaklar…

Kendi elleriyle ödeyecekleri faturayı artıracak ve özgür iradelerini ‘şımartıp’, ‘güç sarhoşu’ yaptıkları giderek daha da fazla otoriterleşen bir yönetime teslim edecekler…

***

AKP seçmeninin önemli bir kısmının da, iktidarın kendilerini siyasi söylemlerle oyaladığını, algı yönetimi ile göz boyadığını gördüğünü düşünüyorum.

İktidarın muhalefeti Kürtlerin oyunu da alabilmek için ‘‘terör örgütünün uzantısı’’ ile ittifak kurmakla eleştirip, kendi adayları için Kürt seçmenden oy istemesini…

Camilerde dindarlara propaganda yapıp, İzmir’de rakı ve şarap sözü vermesini…

Faize haram olduğu için karşı çıkıyormuş gibi yapıp, dünyadan en yüksek üçüncü faiz veren ülke durumuna geldiğimizi…

Muhalefetin ‘karne ile ekmek’ dönemini geri getireceğini ileri sürüp, Tanzim kuyruklarında vatandaşa ‘karne ile sebze’ sattığını…

İsrail’i Filistinli 50 kadını hapse attığı için meydanlarda eleştirip, 17 bin masum kadını Türkiye’de 700 bebeğiyle hapse attığını…

AKP seçmeni tüm bu ‘’eleştirip, beterini yapma’’ tutarsızlıklarını görmedikleri için değil, diğer muhalefet partilerine daha az güven duydukları ve AKP’den gördüklerinden daha fazla zarar görmekten korktukları için parti değiştirmek istemiyor.

***

Herkesin siyasi fikrine saygı esastır.

AKP’li seçmen, takım tutar gibi de AKP’yi tutuyor olabilir… Yani yenilse de yense de… Hata yapsa da yapmasa da… Diğer partilerde de bu tarz ‘ölümüne sevdalı’ seçmenler var…

İşte bu nedenle, AKP seçmeni şayet etkili bir ‘sessiz protesto’ gerçekleştirirse, seçimin kazananı aslında muhalefet de olmayacaktır…

Nasıl iktidar, etkili bir taban uyarısı alırsa bundan ders çıkarıp ülkeyi normalleşme, demokrasi ve hukuk sürecine yeniden döndürmek zorundaysa, muhalefet de sadece bir seçim için geri çekilen seçmeni neden kendi partilerine oy vermeye ikna edemediklerini bulmak ve hatalarını düzeltmek zorundadır…

AKP tabanı için bir ‘sessiz protesto’ olacaksa, 31 Mart Yerel Seçimleri en doğru zamanlamadır… Mesajını hem iktidara hem muhalefete eş zamanlı olarak vermiş olacaktır…

Çok daha da önemlisi, AKP seçmeni bakımından bu seçimden sonra, iktidardaki partisine uyarı mesajı verebileceği bir başka seçim de bulunmamaktadır…

[Erhan Başyurt] 27.3.2019 [TR724]

Bu işlere Erdoğan mı karar veriyor? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu işlere Erdoğan mı karar veriyor? Soru budur! Bunları, tüm bu yaşanılan sürecin fiillerini Erdoğan tek başına yapıyor olabilir mi? Harp akademilerini, yüzlerce yıllık askeri okulları tek başına mı kapattı? On binlerce subayı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) en kapsamlı tasfiye operasyonunu tek başına mı yaptı? 15 Temmuz sonrası toplanan yarım milyon insanın fişlemelerini tek başına mı yaptı? Yüzlerce generali-amirali, tüm tepe komuta kademesinin yüzde elliye yakınını tek başına mı TSK’dan attı ve kodese koydu? PKK ile pazarlık yaparken, kendi iradesiyle mi bu pazarlığa son verdi? MİT görevlilerini Oslo’ya Kandil ile pazarlığa gönderme, sonrasında Dolmabahçe Mutabakatı imzalama noktasından Cizre’nin, Sur’un haritadan silinmesine kendi başına mı karar verdi? Ergenekon’un savcısı olma pozisyonundan TSK’ya kumpas noktasına kendi kendisini ikna ederek mi vardı? Avrupa Birliği sürecinden AB değerlerini tümden reddetme pozisyonuna öz iradesiyle mi geldi? Şeffaflığı savunan, devletin küçülmesini savunan, hesap verebilirliği savunan bir partiyi Türkiye tarihinin en ceberut ve kendi değerlerine en fazla yabancılaşmış siyasi hareket olma noktasına Erdoğan kendi kendisine mi kanalize etti?

Erdoğan fiili başkanlığa geçişi kendi gücüyle mi gerçekleştirdi? MİT’i kendine bağlarken kendi gücüne mi güvendi? Anayasayı fiilen ortadan kaldırıp yargı erkini kendisi güdümüne alırken, kendi belirleyici etkisiyle mi hareket etti? Türk dış politikasının en temel yönü olan Batılı kurumların içinde yer almak, diğer küresel-bölgesel güçlere karşı bir Batılı aktör olarak yaklaşmak, özellikle Rusya ve İran’ı NATO ile dengelemek doktrininden ülkeyi kendi tercihi ile mi uzaklaştırdı? Rus uçağını hava sahası ihlali nedeniyle düşürme noktasından Rusya ile stratejik işbirliğine, ortak tatbikatlara, Ruslara nükleer santraller yaptırma, doğalgaz boru hatları döşetme, sofistike karadan havaya füze sistemi alma gibi Moskova güdümüne girme yönelimine kendisinin iradesi mi karar aldı? Suriye’de ABD ile ÖSO’ya eğit-donat eğitimi verme noktasından, Ruslar ve İranlılar güdümünde dolaylı yoldan Esad rejimini yeniden tesis etmeye yönelik pozisyona Erdoğan kendi kendisine mi yöneldi? Şam Emevi Camii’nde namaz kılma hayalinden aman yeter ki güneyimde Kürtler daha fazla otonomi elde edemesin çizgisine Türkiye’yi Erdoğan mı getirdi? Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eşbaşkanı olma konumundan en keski anti-Amerikancı dış politika çizgisine gelmeye kendi öz iradesi doğrultusunda mı karar verdi?

Barzani ile fotoğraf çektirme, Salih Müslim ile görüşme, Irak merkezi hükümetini kale almadan Kuzey Irak’taki Kürdistan hükümeti temsilcileriyle anlaşmalar yapma, Kobani’yi savundurmak için Kürt ordusunu Türkiye sınırları dâhilinden Suriye’ye sevk etme gibi işleri yapma noktasından, dışarıda “aman Kürtler kendi hukuki varlıklarını kabul ettirmesin” pozisyonuna cidden kendi kararı ile mi geldi? Vesayet sistemiyle mücadeleyi partisinin programından en orta yere alan Erdoğan, Türkiye’de vesayetten yana olan, vesayeti yeniden tesis etmek isteyen güçlerle işbirliğine kendi öz iradesiyle mi karar aldı? Abdullah Öcalan’la bizzat kendisine doğrudan bağlı MİT kanalı üzerinden müzakere talimatını verme, müzakerelerde pazarlık yapma, bu emri kendisinin verdiğini alenen itiraf etme noktasından Kürt politikacıları hapse atma noktasına Erdoğan kendisi mi karar verdi? Selahattin Demirtaş ve ekibiyle gayet samimiyken, TBMM’de Kürt varlığını, Kürt haklarını, Kürtlere eğitimi, Kürtçe televizyon ve radyoyu, Kürt dilini, Kürtçenin üniversitelerde okutulmasını savunurken bir anda 1990’ların şahin Kürt politikalarından beter inkârcı politikalara bir özeleştiri sonucunda mı vardı?

Erdoğan devleti kendisi mi yeniden inşa etti, ediyor?

Eski Türkiye’yi ortadan kaldırmaya kendi gücüyle mi girişti? MHP’yi kendisini yerden yere vurarak eleştirme, baş düşman olarak algılama noktasından en büyük “başbuğ” bizim “reis” noktasına kendi hipnozuyla mı ikna etti? Sabah akşam MHP’lilere faşist derken, Bahçeli’nin çocuk sahibi olmamasına kadar özeline girerek ölümüne MHP karşıtlığı yaparken, MHP ve ülkücü tabanla ittifak pozisyonuna gelmede kendi pozisyon değişimi mi rol oynadı? Erdoğan ve Bahçeli’yi bir araya getiren Erdoğan’ın “doğru yolu bulması” mıydı? Erdoğan doğru yolu kendi kendisine mi buldu? Devleti “çözülmeye götürdüğü” iddia edilen Çözüm Süreci ön kabulünden, “yerli ve milli” karakterde, Türkçü-İslamcı “reis” prototipi derin devlet teşekkülüne Erdoğan kendi siyasi dehasıyla mı evrildi?

Erdoğan’ın kendisi miydi tüm bunları yapan? Ülkenin son iki yüz elli yıllık tüm siyasi tarihinde en başat, en etkin güç olan TSK’yı tasfiye eden ve yeniden yapılandıran, Erdoğan mıydı? Tek bir kişi koskoca orduyu kontrol mü ediyor yani? Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, askeriye’de ıslahat gibi meselelerin “tehlikeli sularında” birçok padişahın ve vezirin bazen canına bazen de makamına mal olan sivil-asker ilişkilerinde Erdoğan’ın devletteki mutlak kontrolü üzerinden mi tüm TSK yeniden yapılandırıldı? Erdoğan bir tür İkinci Mahmut mu ki, TSK’nın tasfiyesini bir tür “anti-Cemaat” Vaka-i Hayriye hamlesi olarak kabul ettirmeyi başardı? Erdoğan mıydı, NATO’cu ve Batı yanlısı kadroları Cemaatçi ilan eden? Erdoğan’ın gücü buna yeterli miydi yani? Erdoğan mıydı iki yüz küsur general ve amirali işkenceye maruz bırakan, hapse atan? Harp okulu öğrencilerine kadar TSK’nın tüm birimlerini hallaç pamuğu gibi atan, Erdoğan mıydı?

Türkiye bürokrasisinde “adam ayıklatan” ve bu işin detaylı listelerini oluşturtan, Erdoğan mıydı? Yargıda Anayasa Mahkemesi üyelerine varıncaya kadar “temizlik” yapılmasına karar veren, bu işi planlayan, eyleme döken, sonuçlandıran Erdoğan mıydı? Gazetecileri içeri aldıran, öğretim üyelerini ve öğretmenleri listeleyen ve ihraç eden, sokaktan adam kaçırma metotlarını bir ileri seviyeye taşıyan, 1915’ten beri görülmemiş bir devlet cinnetini gömülmeye çalışıldığı tarihin unutturucu beton mezarını parlatarak çıkartan, Erdoğan’ın ta kendisi miydi yani?

Rusya ile sıkı fıkı ilişkiler kuran, 15 Temmuz gecesi Dugin’le buluşmayı ayarlayan, Rus istihbaratı ile iletişimi kotaran, tamamı ABD-İngiltere donanımlı kadrolarıyla Erdoğan mıydı? ABD’nin ılımlı İslam projesiyken, bir anda sağlam Rusyacı kesilen, kendi iktidarına icazeti almaya bile Washington’a giderken, iki haftada bir Moskova yollarını tırım-tırım aşındırma durumuna gelirkenki yaşadığı metamorfozu, Erdoğan kendi öngörüsü ve inisiyatifi ile mi yaptı? 15 Temmuz sonrası TSK’daki kilit pozisyonlara Ergenekon’dan içeri girmiş tüm Avrasyacı derin ekibi kendi iradesiyle, kendi tercihleri doğrultusunda, doğruluğuna ikna olarak kendi kendisine mi atadı yani? Bu işlere cidden Erdoğan mı karar veriyor sizce?

Tüm bu sorulara evet diyorsanız bir şey diyemem tabii. Hatta sizinle yerel seçim anketlerini bile tartışırım!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.3.2019 [TR724]

Erdoğan o görüşmeyi neden mezara götürecek? [Adem Yavuz Arslan]

Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ile katıldığım son seyahatlerden birisiydi.

O dönem, AKP iktidarının gasp edip yağmaladıktan sonra kapattığı Bugün Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi’ydim ve pozisyonum gereği devletin zirvesi ile seyahatlere çıkıyordum.

2012 yılı kasım ayının son günleriydi ve biz İspanya’daki bir zirve için Madrid yolundaydık. Şimdi nasıldır bilmiyorum ama o dönemde Erdoğan uçak kalktığı zaman gazetecilerin olduğu bölüme uğrar, ayak üstü selam verir ve biz de fırsat bulursak sorular sorardık.

Gelenek bozulmamış ve yine öyle olmuştu. Selamlaşma faslından sonra sorulara geçtik. Gündemde Ergenekon operasyonları ve ‘darbelerle hesaplaşma’  vardı. Ben de Erdoğan’a 27 Nisan Muhtırası ve Dolmabahçe görüşmesine dair sorular sordum.

Erdoğan, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile 4 Mayıs 2007’de İstanbul Dolmabahçe’de yaptığı görüşmeye dair hiçbir şey anlatmamıştı ve soruları ustaca savuşturuyordu.

Değişik bir yol izleyip soruyu “ Anılarınızı yazıyorsunuz, notlar tutuyorsunuz. Dolmabahçe görüşmesini bu anılarınız yayınlandığında okuyacak mıyız ?’ şeklinde sordum.

Erdoğan ise tarihe geçen “Dolmabahçe görüşmesi benimle mezara gidecek” cevabını vermişti.

Gerçekten de neredeyse günde 5 vakit konuşan, sayısız röportaj veren, her akşam televizyon kanallarına çıkan Erdoğan, Dolmabahçe hariç her şey hakkında konuştu. Fakat Dolmabahçe’de Yaşar Büyükanıt ile yaptığı görüşmeye dair tek kelime etmedi.

Bu konuya dair yapılan haberlere tepki gösterdi, davalar açtırdı.

ÜÇÜNCÜ KİŞİ YOKTU, NOT TUTULMADI

Tıpkı  Erdoğan gibi Yaşar Büyükanıt ta o görüşmeye dair tek kelime etmedi. Sorulan bütün sorulara ‘bu ikimiz arasında bir görüşmeydi’ diyerek cevap verdi.

27 Nisan e-muhtırası, Cumhuriyet mitingleri ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığını engellemek için üretilen 367 garabeti sonrası yapılan bu görüşmeye dair sayısız spekülasyon yapıldı. Wikileaks belgelerine sızan yazışmalara göre Ankara’daki ABD elçiliğinin Washington’a yolladığı kriptolarda bu görüşmeye dair ilginç iddialar yer aldı.

Spekülasyonların aralıksız sürmesinin iki nedeni var.

Birincisi görüşmenin şekli. Zira 9 Kasım 2012 günü TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na konuşan Yaşar Büyükanıt ‘görüşme talebinin Erdoğan’dan geldiğini, görüşmede not tutulmadığını, başbaşa olduklarını, üçüncü bir kişinin görüşmeye katılmadığını’ anlattı.

İçeriğe dair bir şey anlatmadığı gibi “görüşme sırdır diyemem, sır değildir de diyemem” diyerek gizemi büyüttü.

ERDOĞAN’IN NOTLARI SENEYE KİTAP OLUYOR

Yıllar sonra bu konuya dönmemin nedeni ise Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında anlattıkları.

Kanal 7, Tvnet, Ülketv ortak yayınına katılan ve 2,5 saat konuşan Erdoğan programda ‘tuttuğu notlar ve anılarının yazılması’ meselesine dair açıklamalar yaptı.

Yenişafak’ta yer alan detaylara göre Erdoğan’ın görüşmelerde tuttuğu notları önümüzdeki yıl kitap olarak basılacak. İçeriğe dair ipucu vermeyen Erdoğan ‘10-15 kişinin bu konuyla ilgili çalıştığını, önümüzdeki yıldan itibaren kitapların piyasaya sürüleceğini’ söylemiş.

Erdoğan’ın bir de ‘kişisel notları’ var.

Resmi devlet görüşmelerinde ve zirvelerde tutulan notların dışında, bizzat tuttuğu notlar da henüz yayınlanmadı. Bu yöndeki soruya (benim yıllar önce uçakta sorduğum soru da kişisel notlarına yönelikti) ‘notlarını özel kalemine ilettiği ve orada tasnif edildiği” cevabını vermekle yetinmiş.

Erdoğan’ın önümüzdeki yıl yayınlanacak notları içerisinde neler olacak bilmiyoruz. Özellikle de ‘kişisel notları’ yayınlanır mı, yayınlanırsa kapsamı ve çapı ne olur kestirmek zor.

Şahsen merak ettiğim konu ise Dolmabahçe görüşmesinin Erdoğan için hala ‘mezara gidecek sır’ olup olmadığı. Zira o görüşmeden sonra köprünün altından çok sular aktı.

YAŞANANLARA BAKILINCA

İki kişi arasında yapılan ve kayıt tutulmayan bir görüşmenin içeriğini taraflardan biri anlatmadığı sürece bilmek mümkün değil.

Ancak yaşananları analiz ederek, noktaları birleştirerek bir sonuca varmak, tahminlerde bulunmak mümkün. 2007 Mayıs’ında yapılan bu görüşmeden sonra yaşananlara bakıldığında Büyükanıt ile Erdoğan arasında bir mutabakat olduğu, ‘tarafların’ belli konularda anlaştığını görmek mümkün.

İlk olarak Erdoğan’ın 27 Nisan e-muhtırası ve Yaşar Büyükanıt’a bakışı değişti.

Erdoğan ve AKP kurmayları uzun süre 27 Nisan’ı ‘e muhtıra’ ve ‘darbe girişimi’ olarak tanımlamıştı. Miting meydanlarında 27 Nisan muhtırası aleyhine kampanya yürütmüşlerdi. Erdoğan’ın malum görüşme öncesi, Büyükanıt ile ilgili kullandığı ‘bol sıfatlı’ tanımlamalar Ankara’da kulaktan kulağa dolaşıyordu.

Ancak zaman geçtikçe, Erdoğan muktedir oldukça söylemi değişti. Hatta Büyükanıt’a değeri milyonu aşan zırhlı araç ve lüks konut tahsis edildi.

Gelinen noktada ise 27 Nisan bildirisi artık muhtıra değil Erdoğan için. Gerçi mağduriyet lazım olduğu zaman “27 Nisan e-muhtırası” tanımlaması yapılsa da söz konusu bildiriye dair herhangi bir yargısal süreç işletilmedi.

Yaşar Büyükanıt hariç, neredeyse tüm komuta kademesi bir  şekilde yargının konusu olurken Büyükanıt’a soru dahi sorulmadı. Oysa ki Büyükanıt 27 Nisan e-muhtırasını bizzat kendisinin yazdığını defaatle ifade etmişti.

Üstelik Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere operasyonların gelişimi, Erdoğan’ın Cemaati bitirmeye yönelik çalışmalara hız vermesi, Hakan Fidan’ın 2009 itibariyle MİT’e hazırlanması, Fidan’ın MİT’e giderken öncelikli görevinin Cemaati bitirmek olduğunu ifade etmesi, TSK’da yaşananlar ve nihayetinde 15 Temmuz’a kadar uzanan süreç.

Örnekleri ve soruları uzatmak, sayfalarca yazmak mümkün. Ama işin özeti şu; o görüşmede her ne konuşulmuşsa  Erdoğan ile Büyükanıt arasında (dolayısıyla Büyükanıt’ın temsil ettiği yapıyla) bir mutabakat, anlaşma olduğu iddiası her geçen gün daha da güçleniyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin son on yılında yaşananları analiz ederken Erdoğan ile Büyükanıt arasında yapılan ve hiç kayıt tutulmayan, tarafların ‘bizimle  mezara gidecek’ dediği görüşmeyi unutmamakta fayda var. Belki de bugün cevabını bulamadığımız, anlamlandıramadığımız bir çok olayın, TSK’daki eksen kaymasının, hatta 15 Temmuz’un ‘eksik karesi’ o görüşmededir.

Eğer Erdoğan ile tekrar röportaj yapma imkanım olsaydı Dolmabahçe görüşmesine dair ‘benimle mezara gidecek’ düşüncesinin değişip değişmediğini sorardım. Ne de olsa o günden bugüne çok şey değişti, Erdoğan gerçek anlamda muktedir oldu, TSK dahil devletin tüm kurumlarını doğrudan kendine bağladı. Bir bakıma artık mücadele edeceği bir vesayet sistemi de yok.

[Adem Yavuz Arslan] 27.3.2019 [TR724]

Hayret edilecek bir şey yok [Mehmet Ali Özcan]

Bakışlarını sert bir şekilde cep telefonundan çevirirken “Hayret ediyorum” dedi arkadaşım ve bir şey söylememe fırsat vermeden “Nasıl insanlar bunlar? O kadar zulüm ayyuka çıkmış, kimse bir şey yapmıyor” dedi.

O kadar gergin ve sinirli idi ki ne diyeceğimi bilemedim. Bir şey söyleme fırsatı vermeden sözlerine devam etti, “Hapishanelerde 10 binden fazla kadın, bin civarında onların çocukları var. Erkekler neyse diyeceğim de bu kadınların, hele de çocukların ne suçu var. Hasta olan insanlar doktora götürülmüyor, ilaçları verilmediğinden ölenler var, doğum yaptığı günün ertesinde tekrar hapse gönderilen kadınlar var…”

Evet, sizin de anladığınız gibi, ben de mevzuyu anlamıştım ama arkadaşımın rahatlaması için bir süre sessizce onu dinledim. Yaptığı onca yardıma rağmen bugün kendisini terörist ilan eden akrabalarına sitem etti, anne-babası tarafından evlatlıktan reddedilen arkadaşından bahsetti, zamanında kendisini yere göğe sığdıramayan ama şimdi aleyhinde ifade veren öğrencisinin babasının ikiyüzlülüğünü anlattı.

Anadolu topraklarında yaşayan insanların, bu kadar zulme sessiz kalmasına anlam veremediğini söyleyince artık konuşmam gerektiğine karar verdim. Sözünü keserek “Bu bahsettiklerinden insanların haberi yok ki…” dedim. “Nasıl olmaz, Türkiye’deki herkesin Hizmet’ten birileri ile teması olmuştur. Onların durumunu hiç mi bilmiyorlar?” dedi.

“Bilmiyorlar” dedim ve devam ettim, “Bu bahsettiklerini haber olarak duyuran kaç medya organı var?” diye sordum. Cevap vermesini beklemeden devam ettim, “Medyanın büyük bir kısmını ele geçirmiş durumdalar. Ele geçiremediklerine de baskı uyguluyorlar. Onlar da, korktuklarından yaşanan zulümlere dair haber yapamıyorlar. Gerçi, cibilliyetlerinde din düşmanlığı olan solcusundan liberaline, seküler hayat tarzına sahip olanından AKP’den dolayı dine düşmanı olanların, Hizmet Hareketi müntesiplerine dair haber yapmalarını beklemek de saflık olur ya… Bakma demokrasi, özgürlük, insan hakları falan demelerine… Ellerinde imkân olsa, onlar da bizi bir kaşık suda boğarlar.” dedim.

Arkadaşım, bir şeyleri hatırlamış gibi başını sallayarak beni onayladı. Düşüncelerimi daha iyi anlaması için ona birkaç soru sordum: “Uludere olayı olduğunda ne tepki verdin? Cumartesi annelerinin derdi nedir, ne zamandan beri eylem yapıyorlar? Terörle ilişkisi olmadığı halde mağdur edilen Kürtlerden haberin var mı? Hrant Dink öldürüldüğünde ne hissettin? …”

Cevap olarak “Ama…” ile başlayan cümleler kurdu, “Bilmiyorum” dedi, “Onlar da hak ediyor…” dedi. Arkadaşımın cevapları beni şaşırtmadı, çünkü onu tanıyordum ve böyle cevaplar vereceğini biliyordum.

Ona bir mesaj vermek için böyle bir yola başvurmuştum. Çünkü o da, Anadolu’da yaşayan insanlardan biriydi; aynı eğitim sisteminden geçmiş, aynı toplumsal değerlerle yoğrulmuş, güç odaklarının ve onların piyonlarının algı operasyonlarına maruz kalmış biriydi. Yıllardır Hizmet Hareketi içinde olmasına rağmen ortalama bir Türk gibi, okuma, dinleme, düşünme, sorgulama gibi zihni aktivitelerden hazzetmeyen ve bu tür şeylerden sıkıldığını açık açık ifade eden biridir arkadaşım.

Sıkılacağını bile bile konuşmaya devam ettim, “Adnan Menderes 27 Mayıs’tan 2 gün önce 250 bin kişiyle miting yapmış ama tutuklandığında kimse sesini çıkarmamış, asıldığında ise sevenleri evlerinde oturup sessiz sessiz ağlamışlar. Yeniçeriler, Genç Osman’ı Yedikule zindanlarında işkence ile öldürürken kimse müdahale etmemiş. Bediüzzaman’a yapılanları hatırla…” diyerek ciddi konulara dalmıştım.

Araya girdi: “Demek ki, ben de bir eksiklik var. Zamanında yapılması gerekenleri yapmadığımızdan bunlar başımıza gelmiş olabilir mi?” diye sordu. “Olabilir” deyip konuyu kapattım.

Ne ben analiz yapacak durumdaydım, ne de arkadaşımın dinleyecek hali vardı. “Hadi, namaz kılalım, o zamana kadar çayımız da demlenmiş olur” dedim. Bazı arkadaşların “Yeni Vatan” benim ise “Gurbet El” demekten vazgeçemediğim diyarda, bir vakit namaz daha kılıp ülkemize ve hala orada bulunan kardeşlerimize dua ettik.

İnsana saygı, hoşgörü, özgürlük, adalet gibi evrensel değerlerin özümsenmediği bir toplumda, karakterli insanlar mumla aranır. Hele bir de o toplumda, eğitim sistemi yazboz tahtasına dönmüşse, hukuk sistemi egemenlerin oyuncağı olmuşsa, ekonomi algı operasyonları ile ayakta tutulmaya çalışılıyorsa, artık orada ideallerden, geleceğe dönük projelerden ve güzel günlerden bahsetmek abesle iştigaldir.

Böyle bir toplumda insan, bırakın daha iyi imkânlarla hayatını sürdürmeyi, öncelikle ailesini geçindirmeye çalışır ve işini kaybetmemek için karakterinden de, maddi-manevi değerlerinden tavizler verir. Bunu iyi bilen muktedirler de, yeni düşmanlar icat eder, her muhalif sesi susturur, halkın bilinçaltındaki duyguları harekete geçirir.

Bizim toplumumuzda “devletin kutsallığı ve devlet başkanına itaat” kavramları şimdiye kadar çok istismar edilmiştir. Bu bağlamda günümüzde, “beka sorunu, dış güçler, ekonomik olarak dize getirme…” gibi ifadeler kullanılmak suretiyle aynı şey yapılmaktadır. “Sorgulama” melekesinden mahrum edilmiş halk da, sürü psikolojisi ile çobanın peşinden gitmektedir.

İnsan ancak, özgür olduğu, bilinçli hareket ettiği, özeleştiri yapabildiği, hayatından endişe etmediği, ekonomik açıdan tedirgin olmadığı zaman çevresine faydalı olur. Türkiye’de bunlar sağlanamadığından, insanlar birbirinin kuyusunu kazmaya, rakibini yok etmeye odaklanmış durumdadır. Ne yazık ki, bu hareket tarzı sağcısından solcusuna, dindarından ateistine, zengininden fakirine kadar herkeste var.

Her kurum, bünyesindeki insanların karakteri, becerisi ve çalışkanlığı ile orantılı olarak fonksiyonlarını yerini getirir. Son yıllarda işinin ehli olan insanlar devlet kurumlarından uzaklaştırıldı; yerlerine muktedirlerin akrabaları veya parti kimliği ön planda olanlar getirildi. Yani ehliyet ve liyakat bir tarafa bırakıldı. Bunlar ayyuka çıktığı halde, toplumsal bir tepkinin olmaması hatta “çalıyorlar ama çalışıyorlar” mottosu ile siyasetçilerin savunulması, Türkiye toplumunun bırakın İslam’dan, insanlıktan ne kadar uzaklaştığını göstermektedir.

Evet, ülkemizde insanlar çok hızlı bir şekilde fikir değiştirebiliyorlar. “Korku ve menfaat” bu değişikliğin en büyük sebeplerinden… Güç kimde ise onun tarafına geçmek, en hafif tabirle karaktersizliktir. Eskiden, dindarlara karşı askerin yanında yer alanlar vardı. Şimdi devran değişti; dindar görünümlüler gücü ele geçirdi. Rüzgâra göre eğilenler için değişen bir şey olmadı; onlar şimdi yeni rüzgâra göre eğiliyorlar…

[Mehmet Ali Özcan] 27.3.2019 [TR724]