Zarrab’tan sonrası… Gelecek de bir gün gelecek ! [Hayrettin Yıldız]

Türkiye gündeminin en önemli maddesi hiç şüphesiz ABD’de devam eden “Reza Zarrab” davası… Bu dava içeriği, seyri ve Erdoğan Rejiminin bir uçtan bir uca savrulan pozisyonlarıyla şimdiden Holywood yapımcılarının iştihanı kabartan bir film senaryosuna dönüşmeyi hak etmiş durumda.

Neticelerinin Türkiye’yi derinden etkileyeceği hiç tartışmasız olan bu davanın doğal olarak Türkiye’de de çok değişik yorumlara neden olduğunu görüyoruz. Davanın sonucunda muhtemel para cezası, uluslararası ilişkilerde gerileme, yolsuzluğa bulaştığı anlaşılan kişilerin yeniden yargılanması gibi hususlar sosyal medya başta olmak üzere Türkiye basınında başat konuyu oluşturuyor.

Tartışılan konuların en önemlilerinden birisi, kapatılan 17 Aralık dosyasının ABD’de ortaya çıkan yeni deliller ışığında yeniden açılıp açılamayacağıdır.

17 Aralıkta Türkiye’de başlatılan ancak hükümetin baskısı ile ‘kovuşturmaya yer olmadığı kararı’ ile kapatılan dosya, ABD’nin İran ambargosunu delmek isnadı ile ABD’de tekrar açıldı. İki dosyada temel suçlamalar farklı olsa da, sanıkların eylemleri aynıydı ve ABD’deki yargı sürecinde başta Reza Zarrab’ın itirafları olmak üzere çok ciddi deliller ortaya çıktı.

Peki bu deliller doğrultusunda kapatılan 17 Aralık dosyası yeniden açılabilir mi ?

Son zamanlarda ekranlarda sürekli boy gösteren ceza hukuku profesörü Ersan Şen, Süleyman Aslan’ın avukatı olma sıfatının ağır basmasıyla da belki bu dosyaların yeninden açılmasının imkansız olduğunu söyledi.

Peki gerçek öyle mi ?

Bunu öğrenmenin yolu kanunlarımız ne diyor ona bakmaktır. Yargı sistemimizde yargılamanın yenilenmesi müessesi vardır. Yani bir yargılama neticelenmiş olsa da eğer yeni bir delil veya yargılama esnasında neticeye etkili bir durum sonradan öğrenilmişse o dosya yeniden açılabilir, üstelik herhangi bir zamanaşımına da tabi değildir.

Bu konu da Ceza Muhakemeleri Kanunumuzun; Sanık veya hükümlünün aleyhine yargılamanın yenilenmesi nedenleri başlıklı 314. maddesinde:

(1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış olan bir dava aşağıda yazılı hâllerde sanık veya hükümlünün aleyhine olarak yargılamanın yenilenmesi yolu ile tekrar görülür:

a) Duruşmada sanığın veya hükümlünün lehine ileri sürülen ve hükme etkili olan bir belgenin sahteliği anlaşılırsa.

b) Hükme katılmış olan hâkimlerden biri, aleyhine ceza kovuşturmasını veya bir ceza ile mahkûmiyetini gerektirecek nitelikte olarak görevlerini yapmada sanık veya hükümlü lehine kusur etmiş ise.

c) Sanık beraat ettikten sonra suçla ilgili olarak hâkim önünde güvenilebilir nitelikte ikrarda bulunmuşsa’ denilmek suretiyle yargılamanın yenilenmesi nedenleri sayılmıştır.

Amerikada görülen davada ortaya çıkan deliller, kanaatimce bu üç fıkradaki hükümlerinde ihlal edildiğini gösteriyor. Çünkü Reza Zarrab verdiği ifadelerde bir çok kez sahte evrak düzenlediğini ve bunu resmi makamlara sunduğunu söylemektedir, yine kendisine sorulan soru üzerine iki defa yargılanması esnasında hakim savcılara rüşvet verdiğini beyan etmiştir, hepsinden önemlisi bir hakim önünde suçunu kabul etmiştir. Tüm bunlar değerlendirildiğinde 17 Aralık dosyasının yeniden açılması için hukuki nedenlerin var olduğu tartışmasızdır.

Peki Türkiye dışında ABD’de gerçekleştirilen bir yargılama dolayısı ile ortaya çıkan bu deliller bizim hukukumuzu bağlar mı, iç hukukumuzda karşılığı nedir?

Evet bu deliller bizi bağlar ve iç hukukumuzda Türkiye’de yapılmış bir yargılama neticesinde elde edilmiş gibi kabul edilir. Çünkü ABD ve Türkiye arasında “Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında 06.07.1979 tarihinde Ankara’da imzalanan , 10.11.1980 tarih ve 17132 sayılı Resmi Gazete ile onaylanan Ceza Yargılarının Yerine Getirilmesine İlişkin Anlaşma” nın 2. Bölümünün 1. Maddesinde

“Taraflar’dan her biri, bu Anlaşma’da hükme bağlanmış haller ve koşullarda, kendi vatandaşı hakkında diğer Tarafça verilmiş olup hürriyeti bağlayıcı cezaları, zoralımı, kamu gözetimi Önlemlerini veya hak kısıtlamalarını içeren bir ceza yargısının, geçerliliğini tanıyacak ve bu ceza yargısını, kendi mahkemelerinden verilmiş bir ceza yargısı gibi, kendi ülkesinde yerine getirecektir” denilmektedir.

Sözleşmenin bu maddesi son derece açık bir şekilde ABD’deki yargılamanın sonuçlarının iç hukukumuzu bağlayacağını ortaya koyuyor.

Ancak, bunun olabilmesi için Türkiye’nin bu yargılamayı kabul etmesi gerekmektedir. Aslında Reza Zarrabın ifadelerinden sonra Reza Zarrab’a ajanlık suçlamasıyla soruşturma açılması ve tüm malvarlığına el konulması ABD’deki yargılamamnın tanındığı anlamına geliyor ama bu hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının varlığı halinde bir anlam ifade eder, şu anda Türkiye’de bir karşılığı ne yazık ki yok. Hasılı ABD’de ki bu yargılamanın neticeleri şu an ikitdarda bulunanları doğrudan etkilediği için hukuken mümkün olsa da fiilen Türkiyede 17 Aralık dosyasının açılamayacağını söyleyebiliriz.

Fakat iktidar sahiplerinin hiç gelmeyecek sandıkları o gün bir gün mutlaka gelecek, ABD’deki yargılama neticesinde ortaya çıkan yeni delillere dayanarak başta 17 Aralık ve Selam Tevhid dosyası olmak üzere bir çok dosyanın tekrar açılacağı görülecektir. O günlerin çok uzakta olduğunu düşünenlere küçük bir hatırlatma: Gelcekte bir gün gelecek !

[Hayrettin Yıldız] 9.12.2017 [Kronos.News]

İçe kapanan Türkiye’de rejimin algı yönetiminden kurtulmak [Mehmet Efe Çaman]

İçe kapanan Türkiye toplumunda uzun süredir doğru ile gerçek arasındaki bağlantı kayboldu. Fikir ile bilgi, arasındaki bağı yitirdi. Doğru, içerisinde yorum içeren gerçek algısıdır. Kabul edilen, inanılan bir şeydir. Dünyanın düz olduğuna inanılan tarihsel dönemlerde de gerçek, dünyanın küre – daha doğrusu geoid – şeklinde olduğuydu. Gerçeğin bilinmemesi, doğrunun sübjektivizmini anlayışla karşılamamızı sağlar. Yine de bu, gerçekler hakkında toplumu aydınlatma görevimizi ortadan kaldırmaz. Galileo Galilei’yi yargılayan engizisyon papazları kimdi? Ben de bilmiyorum. Bağnazlık olan gerçeğe gözlerini kapatmak, dahası gerçeği görenlerin gördükleri gerçeği inkâr etmesini sağlayacak korkunç bir baskı rejimi kurmak, gerçeği görenlerin gördükleri gerçeği ortadan kaldıramıyor. En fazla gerçeklerin özgürce ifade edilmelerini – o da kısıtlı bir süre – engelleyebiliyor. Galilei’yi dünyanın döndüğü gerçeğini inkâra zorlayan engizisyon yargıcı papazlar, onun mahkeme salonundan çıkarken “yine de dönüyor” demesine engel olamadılar. Eminim Galilei’nin çağdaşı olan birçok insanın bu gerçeği reddetmesini sağlamayı başardılar. Yine de dünyanın kendi ekseni etrafında ve güneş çevresindeki yörüngesinde milyarlarca yıldır hareket ettiğini kendi “doğrularının” endoktrine edilmesiyle ile engelleyemediler.

Gerçekler her zaman doğrulara tekabül etmiyor. Gerçeklerin algılarla olan sübjektif ilişkisi, iktidarların gerçeklere tecavüz ederek iktidar ilişkilerinin değişmesine engel olmalarına izin veriyor. İktidar, toplumsal algı kontrolünün gücün ta kendisi olduğu gerçeğini kavradığı için iktidardır. Toplumsal algının gerçeklerden daha önemli olduğunu, bu algı üzerine “doğrunun” inşa edileceğini bilir. İktidarın şizofrenisi burada başlar. İktidarın çoklu kişilik bozukluğu yaşamaya başlaması bu çelişkili durumda ortaya çıkar. Çünkü kandırılan toplumun aksine iktidar gerçekleri bilmektedir. Doğruların gerçeklerle ne denli taban tabana zıt olduğunun ayırtındadır. Gerçeklerin algısal bir “doğru” örtüsü altında gizlenmesinin, daha da fenası, bu giz perdesinin üzerine yeni bir “yapay gerçeklik” inşasının yaşamsal olduğunu da bilir.

ALGISAL DOĞRULARIN SAHTE EVRENİNDE YAŞAYANLAR

Gerçeğin doğrulardan farklılık gösterdiği toplumlar ilerlemez. Gerçeklerin reddi üzerine kurulan düzenlerde iktidarlar denetlenemiyor demektir. Bireyin ve sosyal grupların otonomileri ortadan kalkmıştır. Çoğu zaman katı sansür uygulanan bu tür toplumlarda kişiler oto-sansür uyguladıklarından, genelde sansür mekanizmasının belirli bir aşamadan sonra uygulanmasına gerek bile kalmaz. Bireyler konformizm – toplumsal beklentilere tekabül edebilmek ve iktidar baskılarına maruz kalmamak – kaygısıyla kendilerine makbul doğrulardan sahte bir gerçeklik kalesi inşa ederler ve bu kalenin surları arasındaki zavallı, ama güvenli sığınaklarında ezik varlıklarını güven içerisinde sürdürürler. İktidara bu durum korkunç bir katma-değer güç üretir. Artık sistem kendi olağan döngüsünü gerçekleştirmiştir. Algı yönetimi budur.

Davranışsal psikoloji terminolojisi ile açıklayacak olursak, algısal doğruların sahte evrenini kabullenen bireyler toplumsal kabulle, güvenlikle, itibarla, maddi çıkarlarının tatmin edilmesiyle ödüllendirilir. Algısal doğruları sorgulayan ve var olan gerçeklerle çelişkilerini ortaya koyarak tahayyüllerin yapay ve gerçek dışı evrenine zarar verenler ise tecritle, fiziksel ve ruhsal işkenceyle, yaşamsal maddi kapasitelerinin yıkılmasıyla, kendilerinin ve yakınlarının güvenliğinin ortadan kalkmasıyla cezalandırılır. Bu ödül-ceza dinamiği, algısal doğruların yinelenen şekilde onayını ve toplumun coşkun bir şekilde bu “algısal doğrular evrenine” sığınmasını dinamiğini beraberinde getirir.

George Orwell 1984 adlı ünlü eserinde tahribata uğratılan gerçekliğin anatomisini gözler önüne serer. Birinci sınıf uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi öğrencilerine girdiğim tüm “giriş” derslerinde hararetle tavsiye ettiğim bir kitaptır 1984. İlk gençlik yıllarında, daha 16 yaşında sosyalist olan bu satırların yazarı, totaliter sistemlerin bireysel özgürlüklerle olan sorununu keşfettiği üniversite yıllarında 1984’ten ve yine Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nden çok yararlanmıştır. Max Horkheimer, Herbert Marcuse, Theodor Adorno ve diğer Frankfurt Okulu okumaları, sonrasında liberal teorinin bireyi ve bireyin otonomisini merkeze alan özgürlükçülüğü, otoriteryan kişiliğe, otoriteryan yönetimlere, toplumsal çevreleme ve baskıya, dinin araçsallaştırılarak iktidarın kendisini yeniden üretimine tepki duymamı sağladı. Yine aynı çerçevede milliyetçiliğin ırkilik ve dolayısıyla ırkçılıkla olan doğal bağlantısı üzerine inşa edilen gerçekleri yoğun şekilde manipüle eden kimlik üretimine – ez cümle özgürlüklerin altını oyan her şeye – tepki duyuyorum. Bireyin otonomisinin öldüğü bir araziye uygarlık inşa edilemeyeceğine inanıyorum. Gerçeklerin, ne denli acı dolu, irite edici, sarsıcı, eskinin güvenilir sularını dalgalandırıcı, alışıldık olanı allak bullak edici olduğunun hiçbir önemi yok. Vakur bir şekilde gerçeklerle yüzleşmek! Kendine saygı gereği, “yine de dönüyor” diyebilmek!

SINIF ARKADAŞLARIMIN TUTUMUNU HESABA KATMAMIŞTIM

Hayatımda önemli bir yeri vardır Orhan Varol’un. Olmaması gereken öğretmenin canlı, ete-kemiğe bürünmüş halidir. Lise son sınıfta, 17 yaşında çocuklara matematik öğretmek yerine Galatasaray’dan, eşinin sahibi olduğu eczaneden, ehliyeti olmayanın düşeceği zavallılıktan, okuyan-yazanın ancak kâtip olacağından, kendisinin esasında matematik öğretmeni değil matematik mühendisi olduğundan bahseden, sonradan sorunlu kişilik yapısının ayırtına vardığım bir anti-pedagogdur o. Bir tek gün matematik anlatmadı. Bir tek gün!

Kimse sınavları sevmez. Sınav sorularını sınavdan bir hafta önce tahtaya yazan ve aynı sorulardan birkaçını sınavda soran bir matematik hocası, kimi öğrencinin rüyası da olabilir. Tüm arkadaşlarım inanılmaz mutluydu. Sınav sorularını teslim eden hoca sanırım eğitim evreninin Havva’ya elmayı teslim eden şeytanıydı – olması gerekenin tam zıddını temsil eden bir imtihan ki matematik sınavından bile önemli olduğunu çok sonraları anlayacaktım. Ama ben onu, sınıf arkadaşlarımın aksine, hiç sevmedim! Üniversiteye girmeyi ve akademik kariyeri kafasına koymuş bir çocuğun hummalı şekilde sınava hazırlandığı aylarda, Orhan Varol’un karşısında olması kaçınılmazdı. Müdür Yardımcısı olmasına karşın. Bir gün yine derste o bildiğimiz hikâyelerini anlatırken, dayanamayıp ayağa kalktım ve onun bize büyük kötülük yaptığını, kendisi yüzünden üniversite sınavında başarısız olacağımızı, bize matematik öğretmesi gerektiğini söyledim. Sonrasını tahmin edersiniz. Hocanın tepkisini hesaplamıştım. Buna hazırdım. Ama arkadaşlarımın tutumunu hiç hesaba katmamıştım. Kırk kişilik sınıfta bir kişi de mi çıkmaz.

Hala bir öğrencinin “Hocam biz sizi çok seviyoruz” cümlesi kulaklarımda çınlıyor. Evet, Orhan Varol’dan matematik öğrenemedik. Bunu yapmak için dershaneye gitmemiz gerekiyordu. Ama ondan bir şey öğrendim: “Doğrular” her zaman gerçeklere tekabül etmez. Ve insanlar gerçeklerin yalınlığından ziyade algısal doğrularının faydacılık kokan sahte dünyasında varlıklarını sürdürmeyi tercih eder çoğu zaman. O düş kalesinin tuğlalarını sökenlere karşı, sahte evrenin mimarının otoritesine boyun eğerler. Boyun eğdiğin sürece normal yaşamına devam edersin. Kimse sana zarar veremez. Kimse. Ama eğer boyun eğmez ve “yine de dönüyor” kulübüne girersen, başına gelmedik kalmaz.

Türkiye Orhan Varol’ların ülkesidir. Türkiye toplumu Orhan Varol’ları sever. İlk gençlik yıllarından beri bize otoriteye boyun eğmeyi öğrettiler. Bireysel tercihlerin toplumsal beklentilere tekabül etmesini saygı diye beynimize kazıdılar. Oysa saygının temeli insanın kendisine saygısıdır. Kendisine saygısı olmayanın başkasına gösterdiği saygı değil, boyun eğiştir. Kendine saygının temeli, insanın kendi doğrularının olmasıdır. İnsanın kendi tercihlerini kendisine itiraf etmesidir. O tercihlerin illa ki toplumun beklentilerine denk gelmesi gerekmiyor. Tercihleriniz toplumun karşısında, genel geçer olmayan, rahatsız edici, aykırı olan şeyler de olsa, siz sizsinizdir ve sizin tercihleriniz sizin biricikliğinizin, evrendeki merkezi konumunuzun, şahsiyet ve benliğinizin temelini oluşturur. Parmak iziniz veya irisinizin rengi gibi, sizi siz yapan öğeler sizi diğerlerinden ayırır. Bireysel otonomi budur. Farklı müziklerden hoşlanmanızın, sevdiğiniz rengin diğer kişilerle aynı renk olmamasının, okuduğunuz bir romanın diğerlerinin okuduklarından farklı olmasının, farklı mesleklere sahip olmanızın, tuttuğunuz takımın ya da tercih ettiğiniz sporun diğer insanlardan farlı olmasının temelinde bu yatar.

İNDİRGENMEYİ REDDEDİN, SORULAR SORUN

Bir çiçek bahçesinde var olan on binlerce farklı türden çiçek normal kabul edilirken, milyarlarca insanın – tıpkı yüzleri gibi – birbirinden farklı tercihleri olması neden normal olmasın? Sakın sizi bir yekûna, bir kolektife, gruba, millete, hatta mezhebe ve dine indirgemeye çalışanlar sizi kandırıyor olmasın? Unutmayın dünyaya tek geldiniz ve yaratıcınız sizi tek yargılayacak! Sorumluluklarınızda bireysel olarak mesulseniz, neden başkalarının tercihleri ne göre yaşayasınız? Hepimizin birincil görevi, kendi yaşamımızın kaptanı olmaktır.

Doğru ile gerçek arasındaki bağlantıyı kuralım. Sorular sormakla başlayalım işe. Mesela soralım: Zarrab rüşvet verdiyse ve o tapeler gerçekse, o halde Zarrab’ı soruşturan polisler ve kovuşturan polislerin başına gelenleri nasıl açıklayacağız? İktidarın sunduğu söylemin “algısal doğruları” bariz şekilde sırıtıyor, 15 Temmuz’un çelişkileri retorik sise boğuluyor, mahkeme süreçleri Saray’da sonuçlanıyor, yapay algılar şablonundaki figüranlar vatanseverlikle vatana ihanet spektrumunda sürekli gidip geliyorsa; iktidar kontrolündeki medya olgusal gerçekliğin dışında yaratılan algısal doğruluğun kumuna başını gömdüyse; rüşvet alan siyasetçilerin ceplerini doldurmak için ülkelerinin ulusal çıkarlarını satılığa çıkardığı dışarı taşmış durumdaysa; on binlerce insan, var olan kanunlara değil, rivayetlere ve “algısal doğrulara” göre içeri alınmışsa ve artık hiç kimse maddesel kanıtlarla ilgilenmiyorsa; yine de “ama yine de dönüyor” diyebilecek miyiz?

O sınıfın içinde titreyerek, ödeyeceği bedelinin ayırtında olarak ayağa kalkmış olan, tüm arkadaşlarını karşısına almak pahasına gördüğü gerçeği söyleyen 17 yaşındaki çocuğa saygımdan, hayatım boyunca başkalarının duymaktan hoşlanmayacağı şeyleri söyleyeceğim. Korkunca gözlerini kapatanlardan mısınız yoksa bilakis gözlerini açanlardan mı? Gerçeklerle herkesin sorgusuz-sualsiz kabul ettiği “doğrular” çeliştiğinde, siz hangisini seçersiniz?

[Mehmet Efe Çaman] 10.12.2017 [TR724]

Bu kızım "Şaman"dı... [Hümeyra Ekrem]

Yıl 2010, Üniversite kayıt dönemi. Orta Asya’nın ücra bir yerinden bir talebe geldi dediler. Görüşme için bir saat verdik. Talebe ve yanında getiren abi ile sözleştiğimiz saatte buluştuk.

Çat pat Türkçe öğrenmiş (oradaki Türkçe kursu vesilesi ile tanışılmış) ve uni. Okumasına imkan sağlanmış. Kızımızla tanıştık. Hoş bir kaç saat geçirip getiren abi ile hususi birkaç dakika görüşüp emaneti teslim aldık.

Talebeyi getiren abi öğrenci hakkında tafsilatlı bir açıklamada bulunmadı ancak kızımızın "Şaman" olduğunu ve hassasiyetlerine saygı gösterilirse sevineceğini belirterek Orta Asya’ya, vazife yaptığı yere geri döndü.

Güzel kızımızı bir öğrenci evimize yerleştirip "insani değerler" paydasında buluşabilme adına birbirimizi tanımaya başladık.

Öğrencimiz hiç konuşmayan, ikili diyalogları sınırlı, toplu programlara iştirak etmeyen ve sosyal faaliyetlere de katılmayan bir talebeydi.

Bu kızım "Şaman"dı ve şahsi ibadetlerini rahat yapabilmesi için ona imkan sunmuş kendine ait bir oda tahsis etmiştik ilk yıl. Bundan dolayı çok mutlu olmuştu.

İnandığı değerlere dair onu incitebilecek ya da yanlış anlamaya sebep olacak hiçbir şey sormuyordum. Ev ahalisi durumdan zaman zaman şikâyetçi olsa da ben çocuğu hayli sevmiştim...

Uzun bir sure sessizliğini koruyan talebem yaklaşık 2. Yılın sonunda bir miktar gönül kapılarını bize açmıştı. Birlikte yediğimiz aksam yemeklerine iştirak ediyor ve sonrasında yapılan sofra duasında "Amin" diyordu.

O yaz okul tatilinde talebeme "evine ailene gitmek ister misin, senin için uçak bileti alabilirim" demiştim. Havalara uçarak ülkesine gitti dönüşte annesine patikler ördürüp getirmişti her birimize.

O sene okul açıldıktan birkaç hafta sonra Tr ye dönebilmişti. Dönmeyecek diye çok korkmuştum ama gelmişti ve döndüğünde bambaşka biriydi. Kutlu doğum haftası için hoş bir program hazırlamıştık ve O talebem, programa katılmak istediğini söylemişti.

Sene boyunca neredeyse tüm toplu programlara iştirak etmiş ve her birinin vazgeçilmez katılan öğrencisi olmuştu. Yılsonunda o ve orta Asya’dan gelen birkaç öğrencimi alıp Balık yemeğe götürmüştüm.

Araç sürerken bir yandan da Radyodan "Hz. Vahşi"nin Müslüman olma hadisesini dinliyordum. Gayri ihtiyari açık kalmış ve neredeyse tüm hadiseyi dinlemiştik. Dönüş yolunda ise birkaç türkü çıkmış fakat ben çokta farkında değildim.

Yine sene sonu gelmişti. Neredeyse tüm yaz bu talebem beni hiç bırakmadı ve bütün bir tatili birlikte geçirdik. Artık son sınıfa geçmişti ve okulu bitirip ülkesine geri dönecekti.

İslamiyet’le ilgili hiç soru sormuyor, ben de illa bir şeyler anlatmam lazım diye bir zorlamaya girmiyordum. Yılsonu geldi ve bu talebem mezun oldu. Mezuniyet programında konuşma yapmayı ve buna izin verilmesini istediğini söyledi. Arzu ettiği şekilde imkân sunduk ve sahneye çıktı.

Pek çok şey anlattı ancak en son şunları söylemişti : "5 senedir bu şehirde sizlerin sayesinde okudum ve bugün mezun oldum. Sizden pek çok şey öğrendim. Bunlardan biri de, Vahşinin nasıl Müslüman olduğuydu.

Ancak o İslam’a geçtikten sonra "bana biraz az gözükseniz" sözleri ile karşı karşıya kalmıştı"" dedi. Salon birden buz kesti ve tabii ben de. Ancak güzel kızım devam etti sözlerine:

"Bu Kadar sevmesine rağmen uzak kalmak nasıl açılmıştır içini Vahşinin. Ben dinlediğim bir türküde hep onu düşünür ve hüzünlenirim (ey sevdiğim bir gün bana, yar demedin yar demedin, gece gündüz tenhalar ağlayanım var demedin, yar demedin yar.)"

Türküyü kırık Türkçesiyle söylemeye başlayan kızım ağlaya ağlaya okudu hepsini. Tüm salon hem eşlik etti hem de ağladı onunla. Konuşmasını şu sözlerle bitirdi:

"Dünyada gözden uzak yaşanır ama ahirette buna dayanılmaz diye düşünüyorum. Siz de benim için şahit olun ben bugün Müslüman oluyorum Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu"

Ve kelime-i şahadet getirerek konuşmasını bitirdi. Şimdi dahi nefesim kesilirken o anımı hayal etmenizi isterdim. Bu floodu sonlandırırken talebemin son kelimesi ile bitireyim "O, kimi dilerse saptırır ve kimi dilerse hidayet eder. (Nahl-93)"

Hasılı,
"Kanatlan üveykim hele kanatlan!
Sana yol vermeyen mekân sıkılsın!" ***

Selam ve dua ile...