BM: Aralık başından bu yana 350 bin Suriyeli Türkiye’ye doğru kaçtı

Birleşmiş Milletler, Rusya ve rejimin ateşkesi ihlal ettiği İdlib’den Aralık ayı başından bu yana yaklaşık 350 bin Suriyelinin bölgeden kaçarak Türkiye sınırı yakınlarına sığınmaya çalıştığını açıkladı.

BOLD – Birleşmiş Milletler (BM) Aralık ayı başından beri İdlib vilayetinden yaklaşık 350 bin Suriyelinin kaçtığını açıkladı. BM, çoğu kadın ve çocuk olan bu kişilerin Türkiye sınırı yakınlarındaki kamplara sığınmaya çalıştığını belirtti.

BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) son raporunda, yoğunlaşan çatışmalar nedeniyle bölgedeki Suriyeliler için şartların giderek zorlaştığını belirtti.

BM yetkilileri, son dönemde İdlib’den kaçan 350 bin kişi dışında, daha önce de çatışmalar nedeniyle Türkiye sınırı yakınlarındaki kamplara sığınmak için kaçan yaklaşık 400 bin kişi olduğunu hatırlattı.

Muhaliflerin kontrolündeki İdlib konusunda Rusya ve Türkiye arasında varılan ateşkes, 12 Ocak itibarıyla resmen yürürlüğe girmişti. Ancak Rus jetleri ve rejim güçlerinin bu tarihten iki gün sonra İdlib’e yönelik bombadımanlarına yeniden başladığı bildirilmişti.

Rusya Savunma Bakanlığı ise Perşembe günü yaptığı açıklamada, ateşkes anlaşmasının yapıldığı 9 Ocak’tan beri bölgede askeri uçuş yapılmadığını belirterek İdlib’de sivillerin bombalandığı yönünde çıkan haberleri yalanladı.

2 MİLYON SURİYELİ ÇOCUK OKULA GİDEMİYOR
Bu arada Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin araştırma komisyonu Suriye’deki çocukların durumu ile ilgili hazırladığı raporun sonuçlarını açıkladı

Komisyon raporuna göre, savaş nedeniyle Suriye’de iki milyondan fazla çocuk düzenli olarak okula gidemiyor.

Raporda savaşın başlamasından bu yana ülkede binlerce okulun yerle bir olduğu ya da askeri amaçlı kullanıldıklarına dikkat çekildi.

ÇOCUKLARA CİNSEL ŞİDDET

Çocukların özellikle cinsel şiddet mağduru olduklarına işaret edilen raporda, Beşar Esad rejimine bağlı askeri birliklerin kız ve erkek çocuklarını ailelerini korkutarak ve cezalandırarak istismar ettikleri kaydedildi. BM uzmanlarının hazırladığı raporda, IŞİD savaşçıları ve diğer terör gruplarının da çocuklara tecavüz ettiğine yer verildi.

Kız çocuklarının seks kölesi olarak kullanılırken erkek çocuklarının da rehin alındıkları ya da savaşmaya zorlandıkları kaydedildi. Erkek çocuklarının ayrıca IŞİD’in elindeki kişileri idam etmeye zorlandıkları da belirtiliyor.

Komisyon raporunda, 5 milyondan fazla çocuğun yerlerinden edinerek, ülke içinde ve ülke dışında başka yerlere göç etmek zorunda kaldığı ifade edildi.

Raporda çocukların acı ve yokluk içinde büyüdükleri belirtilerek bunun ileride yıkıcı psikolojik sonuçlara sebebiyet vereceği ifade edildi.

Komisyon raporu, Eylül 2011’den Ekim 2019’a kadar olan dönemi kapsıyor. Rapor aralarında kurbanlar, savaşçılar, kurban yakınları, görgü tanıkları, doktorlar ve savaşçıların da bulunduğu 5 bin kişiyle görüşmeler yapılarak hazırlandı.

[BoldMedya] 17.1.2020

AKP'li isim de itiraf etti!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Aydın Milletvekili Rıza Posacı hükümetin tarım politikasına veryansın etti. Posacı, “Tarım Bakanlığı’nda ithalat lobisi var, bu lobinin önüne bir türlü geçemiyoruz.” dedi.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Konya Milletvekili Orhan Erdem’den sonra AKP Aydın Milletvekili Rıza Posacı da hükümetin tarım politikasına veryansın etti.

Posacı, “Tarım Bakanlığı’nda ithalat lobisi var, bu lobinin önüne bir türlü geçemiyoruz.” dedi.

AKP Konya Milletvekili Orhan Erdem önceki günlerde, “Çiftçimiz 5 yıldır geri gidiyor.” diyerek Tarım Bakanlığı'nı eleştirmişti.

AKP MİLLETVEKİLİ POSACI: ÇİFTÇİ PERİŞAN

Bu defa Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu üyesi AKP Aydın Milletvekili Rıza Posacı tarım politikalarına tepki gösterdi.

Çiftçi TV’de "Tarımda Bir Umut" programında Galip Umut Özdil’in konuğu olan Posacı kendisinin bir çiftçi olduğunu belirterek, tarım ve hayvancılıkta yapılan ithalatın çiftçiyi perişan ettiğini kaydetti.

AKP Aydın Milletvekili Rıza Posacı ithalatın çiftçiyi bitirme noktasına getirdiğini söyledi.

“Bırakın besilik, kasaplık, et ithalatını ithal sinek bile benim midemi bulandırıyor.” diye konuşan Posacı,
“Tarım Bakanı geldiği günden beri bunu söylüyorum. İthalat bu işin çözümü değil. Üretime destek olmak zorundayız. 10 senede bir kriz yaşanıyor, ahırlar boşalıyor. Kaynaklar boşa gidiyor.” dedi.

"TARIM KREDİ TEFECİ İLE YARIŞIYOR"

Posacı, bir çiftçi olarak Tarım Kredi Kooperatifleri’nden (TKK) alışverişi durdurduğunu söyledi. TKK'nin maliyetlerde özel bankalarla yarışır hâle geldiğinin altını çizen Posacı, "Tabiri caizse tefeci ile yarışıyorlar." ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 17.1.2020

Bomba gibi "havuz" itirafları!

Sosyal medyada paylaşılan bir videoda Hazine Bakanı Berat Albayrak'ın babası Sadık Albayrak, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) havuz sisteminin nasıl işlediğini anlatıyor.

SAMANYOLUHABER- Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın babası Sadık Albayrak’ın 2017 yılı ekim ayında Trabzonspor Divan Kurulu toplantısı esnasında sarf ettiği sözler "Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) halkın vergilerini kendisine yakın şahıs ve kurumlara nasıl peşkeş çektiğinin itirafı" diye nitelendi.

Albayrak Trabzonspor yöneticilerini eleştirirken, aynı zamanda "rüşvet havuzu" sisteminin nasıl yandaşlar için kullanıldığını da anlatmış.

Fenerbahçeli taraftar grubu 12 Numara söz konusu videoyu şu sözlerle paylaştı: “Bakan Berat Albayrak’ın babası Sadık Albayrak, Trabzonspor ile Turkuvaz Medyanın arasındaki bağı çok iyi anlatmış.”

BERAT ALBAYRAK'IN BABASI: BU STADYUMU SİZE KİM YAPTI?

Divan Kurulu’nda kürsüye çıkan Sadık Albayrak'ın şu sözleri oğlu Berat Albayrak'ın Trabzonspor'a nasıl kaynak aktardığını gözler önüne serdi: “Soruyorum şimdi yönetimdekilere, bu stadyumu size kim yaptırdı? Bu reklamı size kim aldı? Hiç kimse size kredi vermezken milli bankalardan (Ziraat Bankası, Vakıfkbank ve Halkbank) yeni kredi aldınız. Bu paraları nereye harcadınız?”

“TURKUVAZ MEDYA GRUBU OLMASA SİZİ BOĞARLAR”

Albayrak hükümetin rüşvet paraları ile kurduğu medya havuzunun amiral gemisi Sabah ve ATV'de (Turkuvaz Medya) haber ve programlara müdahale ettiğini de söyledi.

Albayrak şöyle devam etti: “Basın yoluyla söyleyeyim size. Eğer -o bakanın (Berat Albayrak) bakan olarak devlet görevi var- basın önünde açık söylüyorum. Turkuvaz Medya grubu olmasa sizi boğarlar. Niye? Adam program yapıyor Trabzonspor'u doğruyor. Hemen telefon açıyorum 'Burada 3 Fenerbahçeli var' diyorum, hemen Trabzonsporlu devreye giriyor. Anlatabildim mi?”

Sadık Albayrak'ın (sağda) oğlu Berat Albayrak, AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın büyük kızı Esra ile 12 Temmuz 2004'te evlenmişti. Albayrak, 2018 yılı temmuz ayından beri Hazine ve Maliye Bakanlığı koltuğunda oturuyor.

“BU PONTUS ZİHNİYETİ OLDUĞU MÜDDETÇE…”

Sadık Albayrak konuşmasının devamında, “Trabzon'da bu Pontus zihniyeti oldukça seni sürüm sürüm süründürürler. 80’lerdeki yıllarda olduğu gibi birlik beraber olun. Elimizden gelen desteği vermek boynumuzun borcudur.” ifadelerini kullandı.

Albayrak’ın iki yıl önceki “Pontus” açıklaması akıllara, AKP Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu'nun Ekrem İmamoğlu'na “Pontus” imasını hatırlattı.

Trabzonspor’da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın damadı ve Hazine Bakanı Berat Albayrak arasında bir çekişmenin yaşandığı iddia ediliyor.

 Trabzonspor taraftarının desteklediği teknik direktör Ünal Karaman’ın görevine son verilmesinin arkasında Berat Albayrak’ın olduğu belirtiliyor.

SOYLU İLE YAKIN İLİŞKİSİ BULUNUYOR

Trabzonspor Başkanı Ahmet Ağaoğlu’nun deplasmanda Konyaspor'u mağlup ettiği maçın akabinde "Bu futbol bize yakışmıyor.” sözlerinden sonra Ünal Karaman ile Ahmet Ağaoğlu arasındaki ipler kopma noktasına gelmişti. İki hafta önce Karaman'ın görevine son verilmişti.

Karaman’ın görevden alınmasında Albayrakların sahibi olduğu Turkuvaz Medya’nın etkili olduğu kaydediliyor.

ALİ KOÇ İSİM VERMEDEN SÖYLEMİŞTİ

Trabzonspor ve Albayraklar'ın yakın ilişkisini Fenerbahçe Başkanı Ali Koç da isim vermeden dile getirmişti.

“Sırtını devlete dayamış, stadını devlete yapmış olabilir. Orası bizi ilgilendirmez.” diyen Koç, loca alan işadamlarını işaret ederek isim vermeden Berat Albayrak'ı ima etmişti.

Koç, “Koskoca şehrin belediye başkanı, istifanın akabinde kendi takımlarının hocalarının istifasına dair çıkış yapıyor. Tüm bu karmaşayı dönüp Fenerbahçe'ye bağladılar. Ahmet Ağaoğlu'na soruyorum, kaç devlet kurumu stadınızda loca aldı, ne kadara aldı, ne paralar verdi? Bir adım daha öteye gidiyorum. Trabzonsporlu olmayan ama bir şekilde devlet ile iş yaptığı için loca alan iş adamları var mı? Çıkıp adil rekabet falan konuşmasın.” ifadelerini kullanmıştı.

[Samanyolu Haber] 17.1.2020

Gözümün Nuru Namaz [Harun Tokak]

Kuzey Kutbu'nda gurup vakti…

Pencereden sızan kış güneşinin ölgün ışıkları siyahı silinmiş saçlarımı okşuyor. Yan taraftan makine homurtuları geliyor. Önce köftelere form veren maharetli makinenin sesi sonra da, duygulu bir insan gibi nefesini içine çeken uzun bir süre tuttuktan sonra ansızın bırakan vakum makinesinin sesi duyuluyor.

Makinelerin sesi tatlı bir melodi oluşturuyor.

Çalışanlar makinelerle maratondalar. Gün boyunca süren emek, yorgunluk, elle tutulan, gözle görülen bir berekete dönüşüyor.

Halil İbrahim bereketine inanan birisi sevgi ve telaşla eğiliyor paketlerin üzerine, sanki evladını kucaklar gibi bir bir alıyor eline ve itina ile giydiriyor gömleklerini.

Sonra sıra sıra diziyor kolilere. Emek pakete, paket palete dönüşüyor.

Derken hava birden bozuyor.

Az sonra da tırısa kalkan atlar gibi yağmurun ayak sesleri duyuluyor. Yağmurun sesi, makinelerin sesine karışıyor.

Sesler birbirine karışıyor.

Kuzey Kutbu'nda gün batıyor. Ezan sesleri duyulmasa da her bir şey bir günün daha son bulduğunu haykırıyor.

Makine gürültüleri, yağmur şıpırtıları arasında namaza duruyoruz.

Tatlı bir ritmle birbiri içinde eriyor sesler.

Dünya ile ukba dudak dudağa geliyor.

Her şeyin birbirine elveda diyerek ayrılık türküleri çağırdığı ve bin bir vaveyla ile inkisarını dile getirmek istediği böyle bir hengâmda duyulan Kur’an sesleri bize gurubun içinde yeni bir fecrin haberini veriyor.

Her şeyin bittiği anda yeniden diriliş, Mirac’a yükseliş, Rabb'in huzuruna gidiş…

Bir teselli bin ümit…

Yerde teselli tükenince göklerden gelen bir ses…

Miraç, “herkese ve her şeye bedel ben varım” deyiş.

Yiğitlerden yiğit amca ölse de, sadık eş sonsuzluğa yürüse de gam değil.

Gün batsa da akşam olsa da, her bir varlık kendince veda şarkıları söylese de…

Nice yiğitler, nice eceler guruba baka baka yaşlansa da, hayatımızda namaz varsa gam değil.
Güne bakan çiçeği gibi sabah akşam yüzümüz hep Allah’a dönüktür. 

“Namaz gözümün nurudur.” Diyordu Peygamberimiz. Diyordu ama dünya işleri gözümüzü kör etmişti.

O akşam topluca kıldığımız namazın arkasından iki kişi kalktı ve uzun uzun namaz kıldılar. Merak ettim ne kıldıklarını. Meğer gündüz iş yoğunluğundan namazlarını kılamamışlar.

Rabbimden utandım.

Ya Rabbi yakınımızdaki insanlarda rızk peşinde koşarken, makinelerinin çelik çarkları arasında ruhları pestile dönerse. Nasıl olacak bu iş.

Uhud’da dişi kırılan yanağı yarılan yetmiş seçkin sahabesi şehit olan Peygamber “Allah’ım bilmiyorlar affet” diyor.

Aynı peygamber Hendek Harbi’nde müdafaa hatlarına yapılan aralıksız hücumlar karşısında öğle ve ikindi namazları kazaya kalınca “Allah’ım namazlarımızı kazaya bıraktırdılar kabirlerini ateşle doldur” diyor.

Zaten gurbetlerde yaşıyoruz.

O’ndan da gurbette olmak neyin nesi. Bu topraklarda çürümek için mi geldik bu diyarlara.

Hani kandil kandil aydınlatmaktı muradımız kutupları.

Kabul edilmek için önce kabullenmek gerekir.

Uşak’taki yeni dirilişin bestekârlarından Sezai Postacı abimiz anlatmıştı.

Haydar Hatipoğlu Hoca Uşak’ta müftü idi. Sabah namazlarını Ulu Cami’de kılardı. Varlıklı iş adamlarını da davet ederdi. Bir gün Nihat Dülgeroğlu namaza gelmedi. Ertesi gün sabah sordu,
“Dün neredeydin?”

“Evde kıldım hocam”

“Sabah namazına gelmemekle neyi kaybettiğini bilseydin, onu kazanmak için bütün servetini feda ederdin”

Namaz ciddi bir meseledir onun için canlar feda edilir.

Namaz Allah’la buluşmak, konuşmaktır.

Kâinat mescidinde yapılan en değerli davranıştır.

Namaz yerdeki meleklerle gökteki meleklerin birlikte saf tutmasıdır.

Namaz gurbettekilerle, mahpushanenin taş duvarları arasındaki mazlumların omuz omuza olmasıdır.

Namaz müminin şerefidir.

Günümüzde namaz kahramanlarına ihtiyaç var.

Çocuklarımıza, torunlarımıza bırakacağımız en esaslı miras namazdır.

Onun için Cemil Tokpınar Hocamız gibi insanların ülke ülke dolaşarak elindeki görseller eşliğinde namazın derinliğini anlatmalı.

Peygamberimiz, bir cuma hutbesinde kervana koşanlar için…

“Muhammed’in canı elinde bulunduran Allah hakkı için eğer hepiniz gitmiş olsaydınız vadiyi ateş seli doldurur, sizi götürürdü.’’ Başka bir rivayette ‘’o kalanlar olmasaydı üzerinize gökten ateş yağardı.”

Hazreti Ömer son nefesinde “ah namaz ah namaz” diye diye gitti.

Hazreti Aişe annemiz anlatıyor…

“Bir gece Allah Rasulü benim yanımdaydı.”

“Ya Aişe bana müsaade et Rabbime ibadet edeyim.” Dedi.

“Ben ‘vallahi yanımda olmanı isterim ama kulluk etmeni daha çok isterim.” Dedim.

Bunun üzerine kalktı duvarda asılı duran kırbadan abdest aldı ve namaza durdu. Namazda sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Secdeye vardı ağladı, gözyaşları ile ıslandı. Sonra yan tarafına dayandı ve ağlamaya devam etti. Sabah oldu. Yanına Bilal geldi. Sabah namazının girdiğini bildirdi. Ve ‘ya Rasulallah namaz vaktidir’ dedi.

Bilal, Allah Rasulü'nün ağladığını görünce ‘’Ya Rasulallah neden ağlıyorsun Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmedi mi?’’

 Peygamberimiz, Hazreti Bilal’e o gece inen ayetleri okudu.

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Ali İmran: 190/191)

Sonra da ‘bu ayetleri okuyup da bunlar üzerinde düşünmeyenlere yazıklar olsun.’ Dedi.

Allah Rasulü, öyle kıyamda durudur ki sorma gitsin öyle rükûa varırdı ki sorma gitsin…

Peygamberimiz namaz kılarken değirmen taşı gibi ya da bir tencerenin kaynaması gibi ses çıkarırdı.”
Kuzey Kutbu'nda gurup vakti…

Ezan duyulmuyor bu diyarlarda.

Makine sesleri duyuluyor. Rahmet damlaları camların yanaklarından süzülüyor.

Barla dağlarındaki garibin sesi uğulduyor kulaklarımda…

Sıcağın bağrında, traverslerin ağır yağ kokusu arasında tren yolunda çalışan işçilere söylediği söz;
“Kardeşlerim! Siz farz namazlarınızı kılsanız o vakit sair saatler de ibadet hükmüne geçer”

[Harun Tokak] 17.1.2020 [Samanyolu Haber]

Maddi kalp ile manevi kalp arasında nasıl bir bağ var? [Dr. Ali Demirel]

Soru: Ademoğlunda maddi ve manevi olmak üzere iki kalptan bahsediliyor. Bu kalpler arasında nasıl bir bağlantı vardır? (Şeyma S.)

İnsanın biyolojik yapısında en hayatî organ kalptir. Çünkü o, temiz kanı vücuda pompalar ve vücutta kirlenmiş olan kirli kanın temizlenmesi için onu geri çeker.

Ayrıca insanın şuur merkezi beyin olmakla, insanda beyin ölümü gerçekleşse bile kalp çalışmaya devam edebilir. Yani nihaî manada ölüm kalbin artık çalışmaz hale gelmesidir. O bakımdan kalp, vücudun biyolojik hayatiyeti demektir.

Nasıl ki sol göğsümüzün altında bulunan biyolojik kalp vücudumuzun hayatiyetinin adıdır; bunun dışında bir de insanın manevî hayatının dinamiği ve hatta adı olan Rabbânî bir lâtife olan bir kalbimiz daha var.

İki kalp arasında böyle bir münasebet bulunduğu, yani biri biyolojik veya maddî hayatın, diğer manevî hayatın merkezi, dinamiği ve zembereği olduğu içindir ki, ikisi de dilimizde ‘kalp’ olarak anılır.

Modern bilim öğrenmenin merkezi olarak beyni kabul etse bile geleneksel yaklaşımda beynin gayr-ı maddî boyutu olan dimağ veya zihin de kalbin bir boyutu olup zihne ait fakülteler, kalbe ait fakülteler olarak bilinir. Bu çerçevede olmak üzere kalp yalnızca inanıp inanmamanın değil, hislerin, öğrenmenin, akıl ve irade gücünün de merkezidir.

Kalp, biyolojik kalbin melekûtî boyutu, aynı zamanda az önce ifade edildiği gibi şuur, idrak, hissetme, akıl ve irade gücünün de merkezidir. Ehl-i Tasavvuf ona “hakikat-ı insaniye”, filozoflar “nefs-i nâtıka (konuşan nefis)” demişler ve bu tabiri insan için de kullanmışlardır.

Hocaefendi’nin ifadeleriyle, insanın asıl hakikati bu kalptir. Onun bu manevî boyutu, kalbin fonksiyonları itibariyle insana “âlim, ârif, müdrik (idrak eden)” denir. Ruh, kalbin esası ve bâtını; kalp, rûhun, denebilir ki gözü; basiret, kendi dünyasında onun bakışı; irade iç dinamizmi; biyolojik ruh da (can-nefis) bineğidir.

Allah’a muhatap olan, sorumluluklar yüklenen, mükâfat veya cezaya muhatap olan, hidayetle kanatlanan veya dalâlete yuvarlanan, aziz veya hor görülen ve İlâhî marifetin parlak aynası olan hep bu lâtife, yani kalptir.

Kur’an’da, dinî ilimlerde, ahlâkta, edebiyatta, tasavvuf’a kalp dendiği zaman kastedilen kalp budur. İman, Allah marifeti, Allah muhabbeti ve zevk-i rûhanî de yine kalple alâkalıdır ve kalbin varlığının en temel hedefleridir.

Allah (c.c.), “Allah, suretlerinize değil kalbinize bakar.” (Müslim, “Birr” 33) hadis-i şerifinde buyrulduğu gibi insana kalbiyle bakar; ona kalbine göre muamelede bulunur. Çünkü akıl, marifet, ilim, niyet, iman, hikmet ve kurbet (Allah’a yakınlık) gibi insan için çok hayatî hususların merkezi kalptir.

Kalp, canlı ise bu duygular da canlıdır; kalp, hasta veya sarkıksa, bu duyguların da tam canlığından bahsetmek mümkün olmaz.

Bundandır ki yine bir hadis-i şerifte “Bakın, bedende bir çiğnem et vardır ki, o sıhhatli olunca bütün beden de sağlam olur; o fesada yüz tutunca da bütün beden bozulur gider. Dikkat! İşte o kalptir.” (Buharî, İman, 39) buyrulur ve biyolojik kalp ile veya onun üzerinden melekûtî boyutu olan manevî kalbe dikkat çekilir.

Yine “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalbimizi eğriltme!” (A l-i İmran Sûresi, 3/8) âyeti ve “Allah’ım, ey kalbleri evirip çeviren! Kalbimi Din’in üzerinde sabit tut; Din’inle sabitleyip perçinle!” (Tirmizî, Kader, 7) hadis-i şerifi de, aynı gerçeğe parmak basar.

Nasıl ki biyolojik kalbin sektesi, durması, çalışmaz olması insanın maddî ölümüne sebepse, manevî kalbin sektesi, mühürlenmesi de manevî ölüm demektir. Artık imanın kendisine hiç yer bulmadığı, bulması da mümkün görünmeyen, hariçteki bütün delilleri göz görmese, kulak vahye tıkalı olsa da Cenab-ı Allah’ı en derinden hisseden vicdan mekanizmasının da bütün bütün çürüdüğü bir kalp, artık mühürlenmiş ve ölü kalb demektir.

Kâinatın ve vahyin sesine tamamen kapalı hale gelmiş bir kulak da yine mühürlenmiş bir kulak, kâinattaki ve uzvu bulunduğu vücuddaki bütün delillere kapanmış bir göz de bütünüyle perdelenmiş bir gözdür.

Allah muhafaza, bir insanda göz Allah’ın sayısız ayetlerine karşı böyle perdelenmiş, hatta bu âyetleri başka türlü görür olmuş, kulak vahyin ve kâinatın sesine bütün bütün sağır kesilmiş ve kalp de sekteye uğramış ve işlemez hale gelmişse, artık bu insana uyarı, hatırlatma ve tebliğin fayda vermesi adeta mümkün değildir.

[Dr. Ali Demirel] 17.1.2020 [Samanyolu Haber]

İlk İnsan Hz. Adem (aleyhisselam) Rehberlik Köşesi - [Z.Hicran Yıldırım]

Rehberlik Köşesi’nin birinci bölümünde ifade edildiği gibi Şeytan, Cennet’e yerleştirilen Hz.  Adem (as) ve Hz. Havva’nın kalbine şüphe ve hüzün düşürdü. Sonra yine birkaç defa onların yanına geldi ve yeminlerle yasak ağaçtan yedikleri taktirde ölümden kurtulacaklarını söyledi. Böylece onları kandırdı ve o ağacın meyvesinden yediklerini görünce sevinçle oradan ayrıldı.

Yüce Allah, Hz. Adem (as) ve Hz. Havva’yı bu zelle üzerine Cennet’ten Cuma günü çıkardı ve yeryüzüne indirdi.

Hadis-i Şeriflerde, Hz.  Adem’in (aleyhisselam) cuma günü yaratıldığı, o gün Cennete konulduğu, yine Cuma günü Cennetten çıkarıldığı, aynı günde tövbesinin kabul edildiği ve yine bir Cuma günü vefat ettiği haber verilmektedir. (Ebû Dâvûd, “Salât”, 207; Tirmizî, “Cum’a”, 1; İbn Mâce, “İkametü’s-salât”, 79)

“Güneşin doğduğu günlerin en faziletlisi / en üstünü cuma günüdür. Çünkü  Adem o günde yaratılmış, o günde Cennete yerleştirilmiş ve o günde Cennetten çıkarılmıştır.” (Müslim, 854; Nesai, 3/89; İbn Kesir, 1/2328)
(Cuma gününün ehemmiyeti için aşağıdaki notlara bakılabilir)

Hz.  Adem’in -aleyhisselam- kasıtsız olarak işlediği bu zelleden dolayı tövbe etmesi üzerine Allah tarafından bağışlanmış ve yeryüzüne indikten bir müddet sonra da kendisine peygamberlik verilmişti. Böylelikle o ilk insan, ilk baba ve ilk peygamber olmuştu. Hz.  Adem Aleyhisselam`ın yeryüzüne indiğinde alnında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed`in (sallallahu  aleyhi  ve  sellem) nuru vardı. 

Aslında Hz.  Adem -aleyhisselam- ve eşinin şeytanın kandırmalarına kapılmaları, pişmanlık duymaları, ardından tövbe etmeleri, tövbelerinin kabul edilmesi ve Cennetten çıkarılmaları gibi hadiseler, onların soyunun dünya hayatında yapacakları yolculuğun genel bir özeti gibiydi. 

Yüce Allah, insanın sürçebileceğini; ama hemen dönüp ondan tevbe ve istiğfar etmenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu bu hadise ile bizzat insanoğluna gösteriyordu.

Kurân-ı Kerîm’de:‘…Ey Mü‘minler! Hepiniz, Allah’a, tevbe ediniz ki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız!’ (Nûr suresi, 31)

‘Her kim, bir kötülük yapar yahut nefsine zulm eder de sonra Allah’tan mağfiret (bağışlanmak) dilerse o, Allah’ı çok affedici ve çok bağışlayıcı bulur.’ (Nisa Suresi, 110)

‘Tevbe ve iman edip iyi amellerde bulunanlar (var ya) işte, Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir! Allah, çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir!’ (Furkân Suresi, 70)

Hz.  Adem’in kıssası Kur’an-ı Kerim’de yedi farklı surede anlatılmaktadır.  Adem ismi Kur’an-ı Kerim’de 25 yerde zikredilmektedir. Kıssa anlatılırken Hz. Havva’dan hep eşi olarak bahsetmektedir.


Hz. Adem ve Kabe

Hz. Adem, yeryüzüne indirilip tek başına kalınca, pişmanlık ve üzüntü içinde ne yapacağını bilemedi. Artık meleklerin tesbih, tehlil seslerini de işitemiyordu. Bu durumdan kaygılanarak;

- İlahi..! Yeryüzünde tek başına kaldığım gibi meleklerinde tesbihini de işitemez oldum, diye niyazda bulundu.

Allahü Teâla:
- Ya Adem, senden sadır olan (meydana gelen) hata meleklerin tesbih seslerini işitmene engeldir. Ancak benim yeryüzünde bir beytim vardır. Mekke’ye git ve onun temellerini bul, üzerine güzel bir beyt inşa et. Meleklerin Arş’ı tavaf ettikleri gibi sen de onun etrafında tavaf et! buyurdu.

Hz. Adem:
- Ya Rab! Ben bunu nasıl yapabilirim? Benim ona nasıl gücüm yeter? dedi.

Bunun üzerine, Yüce Allah ona Cebrail’i gönderdi. Cebrail (a.s.) ve Hz.  Adem uzun mesafeleri çok kısa bir sürede kat edip, nihayet Mekke’ye ulaştılar. Daha önceden meleklerin de tavaf ettiği yeri buldular.

Cebrail Aleyhisselâm, kanadını, yerin dibindeki berk ve sabit kesimine kadar daldırıp Kabe’nin temelini açtı. Melekler de otuz kişinin kaldıramayacağı kadar ağır kayaları, temellere bıraktılar.

 Adem Aleyhisselâm, beş dağdan:
1) Tûr-i Seynâ,
2) Tûr-i Zeytun (Zeyta),
3) Lübnan,
4) Cûdî,
5) Hira’dan getirilen taşlarla Meleklerin de yardımıyla yeryüzünde insan eliyle ilk defa Kâbe’yi inşa etti.

Kabe’nin, yeryüzüne kadarki kısmının temelleri Hira dağından getirilen taşlarla atıldı. Kabe’nin inşaası bitince, Cebrail,  Adem Aleyhisselâmı Arafat’a götürdü. Bugün yapılmakta olan Hacc amellerinin hepsini ona gösterdi.

Bu arada, yüce Allah’ın takdir etmesiyle  dem Aleyhisselâm ile Hz. Havva, Arafat’ta buluştular, orada birbirlerini görüp tanıdılar.

Uzun yıllar sonra gerçekleşen bu karşılaşmada Hz. Havva’nın: 
- Arefte?... Arefte? (Tanıdın mı? Tanıdın mı?) diye sorması üzerine,

Hz.  dem Aleyhisselâm’ın da:

- Areftü… Areftü…(Tanıdım…Tanıdım!) demesinden dolayı buraya Arafat denildiği kaynaklarda zikredilmektedir. (Aynı rivayetin, Cebrail’in (as) Hz. İbrahim (as)’a haccın nerede ve nasıl yapılacağını öğretirken yaşandığı ifade edilmektedir.)

Arafat “bilme, anlama, tanıma” gibi mânâlara gelmektedir. Dünyanın her tarafından gelen insanlar bu yerde  Adem Aleyhisselâm ile Hz. Havva gibi birbirleriyle görüşüp tanışacak, istişare edeceklerdi.

Daha sonra, Cebrail (as),  Adem Aleyhisselâmı, Mekke’ye getirdi.  Adem Aleyhisselâm, Kabe’yi yedi kere tavaf etti. Kabe’yi tavaf ettiği sırada Meleklerle karşılaştı. Melekler,  Adem Aleyhisselâmın Haccını tebrik ettiler ve: “Biz, bu Beyt’i senden iki bin yıl önce tavaf ve Hacc ettik.” dediler.

 Adem Aleyhisselâm, onlara: “Siz, tavaf ederken, ne derdiniz?” diye sordu. Melekler: (Sübhânallâhi velhamdü lillâhi velâ ilahe illallâhu vallâhu ekber) derdik, dediler.   Adem Aleyhisselâm, buna ‘Velâ havle velâ kuvvete illâ billâh) cümlesini ekledi. Bunun üzerine Melekler tavafta, bu cümleyi ekleyerek okumaya başladılar.  Adem Aleyhisselâm, Hacc amellerini yerine getirdiği zaman:
“Ey Rabb’im! Her amel sahibi için bir ecir olur!?” dedi.
Yüce Allah: “Ey  Adem! Senin de vardır. Ben, seni affetmiş, bağışlamışım. Senin zürriyetine gelince, onlardan, bu Beyt’e günahı ile gelen kimsenin de günahını affedeceğim!” buyurdu.

Mekke Hareminin Sınırı:
Rivayete göre:  Adem Aleyhisselâm, Şeytanın şerrinden korkmağa başlayıp Allah’a sığınınca, Yüce Allah, ona koruyucu Melekler göndermiş ve bu Melekler, Mekke’yi, her tarafından kuşatmışlardı. Melekler, Mekke’nin çevrelerinde, nerelerde durmuşlarsa, oraları, Mekke’nin Harem Sınırı olmuştur.


Peygamber Efendimiz`in Ruh İkizi: Kâbe

Kâbe, arzın merkezinden 'Sidret-ül-Müntehâ'ya kadar uzanan, insanların, cin ve meleklerin her zaman çevresinde dönüp durduğu 'nurdan sütun'un yeryüzünde duvarlarla bir cisme bürünmüş bir kesitidir. Temeli, yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemde, gökler ötesi âlemlerde plânlandı.

Oturduğu zemînin o işe tahsisi, Adem nebînin yeryüzüne teşrîfinden yıllar ve yıllar önce kararlaştırılmıştı. Öyle ki, bir gün melekler Hazret-i  Adem'le karşılaştıklarında 'Sen, var edilmeden evvel bizler defaatle Kabe'yi tavaf ettik' diyeceklerdir.

Cenab-i Hakk, arşının altında 4 sütun üzerine zebercetten bir beyt yarattı.
Bu beyt’e, “Beyt-i Ma’mur” adını verdi. Sonra meleklere: “Arş’ı bırakın, bu beyti tavaf edin.” buyurdu.
Beyt-i Ma’mur semada bulunan bir evdir. Bu evi her gün yetmiş bin melek ziyaret eder ve bir kere daha tavaf etmek isteseler de kıyamete kadar kendilerine sıra gelmez. Allah Teâla, bundan sonra meleklere “yeryüzünde de bu beytin aynısını yapınız” emrini verdi ki yeryüzünde yaşayacak olanlar da burayı tavaf etsinler. Böylece ilk defa Kâbe, melekler tarafından inşa edilmiş oldu.

“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (Kâbe) Bekke (Mekke)`dedir.” ( Al-i imran, 96)

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Yüce Allah gökleri ve yeri yarattığı gün Mekke`yi harem kıldı.” (Buhari, Sayd, 10; Müslim, Hac, 445-446)

Kâbe yeryüzünde Sidretü'l-Müntehâ'nın bir izdüşümüdür. Arzın merkezinden tâ "Sidretü'l-Müntehâ"ya uzanır Beytullah… Evet o, yerin göbeği, varlığın da kalbidir. Hatta bazı ehl-i keşfe göre Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Kâbe hakikati, âdeta ikiz olarak beraber yaratılmışlardır. Bir vahidin iki yüzü gibidirler. Kâbe yerde ve gökte bütün enâmın kıblesi; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de o kıblede imamdır. Bediüzzaman Hazretleri de bu durumu izah ederken Efendiler Efendisi'nin (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) "İmamü's-Sakaleyn" yani insanların ve cinlerin, yerdekilerin ve göktekilerin imamı olduğunu ifade eder. İşte hakikat-ı Ahmediye ile hakikat-ı Kâbe arasında böyle bir göbek bağı, bir irtibat vardır. Kâbe sadece dört duvardan örülü bir yapı değildir.

Peygamberimiz Efendimiz, canından çok sevdiği Kâbe’yi tavaf ederken –İbn Ömer’in müşahede ve rivayetiyle- ona hitaben şöyle seslenmişlerdir: “(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin, kokun da ne hoştur! Sen ne ulusun; hürmetin de ne yücedir! (Fakat bununla beraber) Muhammed’in ruhunu elinde bulunduran Zât’a yemin ederim ki, bir mü’minin Allah katındaki hürmet ve kıymeti senin hürmetinden çok daha büyüktür. Mü’min hakkında hayırdan başka zanda bulunmanın hürmeti (haramlığı) da böyledir. (Biz Mü’min hakkında sadece hüsn-ü zanda bulunmakla emrolunduk). Şüphesiz Allahu Tealâ sende bir şeyi haram kıldı; seni haram bölgesi yaptı. Fakat mü’minin üç şeyini haram kıldı; malını, kanını ve şerefini… Bir de mü’min hakkında kötü zan beslemeyi yasakladı.” (İbn Mâce; Taberânî; Beyhakî; Heysemî)


Yaratılış Gayesi ve Hidayet Rehberleri

Hz.  Adem, Merhameti Sonsuz Yüce Allah`ın kudret elinde halifelik libasını giyerek yeryüzüne inmiş ve Cenab-ı Hakk`ın sanatına ayinedarlık yapmaktaydı. Ezel ve Ebed Sultan`ı,  Ademoğullarını kâinat kitabını okuyup anlaması, tabiattaki güzellikleri temaşa ve tefekkür etmesi, kulluk şuuruyla kendisine yönelmeleri için yaratıp yeryüzüne göndermişti. Nitekim “Ben cinleri ve insanları sadece Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor.

Allah (cc) bu konuda insanlardan söz de almıştı: 
“Rabbinin  Adem`in evlatlarından, misak aldığını da düşünün!.. Onların kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" buyurunca onlar da "Elbette!" diye ikrar etmişlerdi. Kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu!" yahut: "Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koştular, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o bâtılı başlatanların yaptıkları sebebiyle bizi imha mı edeceksin?" gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu sözü aldı.” (A'raf, 172)

Cenab-ı Hakk, kendisine halife yaptığı beşere bu sözünü hatırlatmak için pek çok peygamber gönderdi. Zira, insan kendisine verilen kabiliyetleri hayır yönünde kullanarak melekleri geride bıraktığı gibi, iradesini ve kabiliyetlerini kötü yönde kullanarak şer bakımından hayvandan daha aşağı, aşağıların da en aşağısına yuvarlanabilir. Rabbimiz bu hakikati: “Biz insanı en mükemmel surette yarattık, sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tin, 95/4-5) ayetleri ile anlatır.

İşte bu dünya yolculuğunda insana doğru yolu göstererek:
“Ey insanlar! Siz burada misafirsiniz. Ve buradan da diğer bir yere gideceksiniz.  Fenâya, yokluğa, hiçliğe, unutulmaya, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi kuruntu edip düşünmeyiniz. Siz fenâya değil, bekâya gidiyorsunuz. Yokluğa değil, ebedî bir vücud kazanmaya sevk olunuyorsunuz. Karanlığa değil, nur âlemine giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikî`nin tarafına gidiyorsunuz. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği şeylere kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığınız gibi, bu şehirden de çıkacaksınız. Ve keza, bu fani dünyadan da çıkacaksınız. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalışın. Bütün hayatınızı bu geçici dünya hayatına sarf edip yok etmeyin!” diyecek rehberlere ihtiyacı vardır.

Yüce Rabbimiz, muhit ilmiyle insanın mahiyetini en iyi bilen olduğu ve Rahmeti gadabına sebkat ettiği için her kavme peygamberler gönderdi.

Kur`ân-ı Kerim pek çok ayette bu gerçeği ifade etmektedir:
“Her ümmetin bir peygamberi vardır.” (Yunus, 10/47)
“Biz her ümmete bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 16/36)
“Her kavim için bir hidayet rehberi vardır.” (Ra`d, 13/8)

Hz.  Adem’den başlayarak Peygamber Efendimiz`e kadar gelen bütün peygamberler Hz. Muhammed`den (sallallahu  aleyhi  ve  sellem) bahsedecekti. Zira bu, onlar için bir vazifeydi. Allah (celle celâluhû), onlara şöyle seslenmiş ve ardından her birinden bu hususta şöyle bir söz almıştı:

“Andolsun ki size, kitap ve hikmet verdim. Sonra, yanınızda bulunan kitapları doğrulayıcı o Resûl geldiğinde, muhakkak O’na inanacak ve yardım edeceksiniz. Bunu kabul ettiniz ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı? dediğinde onlar: "Kabul ettik" diye kesin söz verince, Allah Teâlâ: "Siz de şahit olun, zaten Ben de sizinle beraber şahitlik edeceğim." buyurdu.”  ( l-i İmrân, 3/81)

Hz.  Adem’den sonra gelen her peygamber de, Allah’a verdikleri sözün gereğini yerine getirecek ve hep Hz. Muhammed`den (sallallahu  aleyhi  ve  sellem) bahisler açarak ümmetlerini O’nun gelişine hazırlama yarışına girecekti. Hatta, Hz. Nûh (aleyhisselâm), vazifesini yaptığına dair ümmet-i Muhammed’i mahşerde şahid tutacaktı.

Peygamberler ve insanlığın en seçkin kişileriyle Peygamber Efendimiz Sallallahu  aleyhi  ve  sellem`e ait nur da nesilden nesile aktarıldı.

Gelecek bölüm: Yol ayrımındaki iki insan Habil ve Kabil… İnsana verilen nimetler ve Meleklerin hayreti…


Notlar: Cuma günü neden önemli

Hadislerden anlaşıldığına göre Cuma günü, haftalık ibadet günü olarak daha önce Yahudi ve Hristiyanlar için tayin ve takdir edilmiş, fakat onlar bu konuda ihtilâfa düşerek Yahudiler cumartesiyi, Hristiyanlar pazarı haftalık görüşme ve ibadet günü olarak benimsemişlerdir. Allah da cuma gününü Müslümanlara bayram ve ibadet, buluşma günü kılmıştır. (Müslim, “Cuma”, 19-23)

Yüce Allah’ın, cennette cuma gününe tekabül eden ve “yevmü’l-mezîd” denilen günde, kullarına kendisini ziyaret fırsatı vereceği, bunun için onlara tecelli edeceği bildirilmiştir. (İbn Kayyim, 1/369-372),

Yine başka bir hadiste Cuma günü yapılan duaların kabul edileceği bir anın (icâbet saati) bulunduğu haber verilmiştir. Beş vakit içerisinde “salât-ı vustâ”, cuma gününde “vakt-i icâbe” (duaların umumiyetle kabul olacağı saat), insanlar arasında veli kullar, ramazan ayında Kadir Gecesi, bütün tâat ve ibadetler içerisinde rıza-yı ilâhî, kâinatın ömründe kıyamet ve ferdin hayatı içerisinde ölüm anı gizlendiği gibi; Esmâ-i Hüsnâ arasında da İsm-i A’zam gizli tutulmuştur. (M.Fethullah Gülen, Kırık Testi-1)

Bir hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: "Bugünde (Cuma gününde) hayırlı bir saat vardır. Kim o saati yakalar da Allah`tan hayırlı bir şey dilerse, o şey de kısmetinde varsa Allah onu ona verir. Kısmetinde yok ise, ondan daha hayırlısını âhirette verir. Kim bir miktar belânın kaldırılması için o saatte dua ederse, Allah duasını kabûl eder ve daha büyüğünü onun üzerinden kaldırır."

Sâat-i icâbenin Cuma içindeki yerinde ihtilâf edilmiştir. Bâzıları güneş doğarken bâzıları ezan vakti, bâzıları imam hutbeye başlarken, bâzıları namaz kılarken, kimisi ikindinin son vakti, kimisi de güneş batarken demişlerdir. Hz. Fâtıma, gurub zamanını bekler ve güneş batıncaya kadar dua ve istiğfarını yapar, bu vaktin eşref saat olduğunu Resûlüllah Efendimizden işittiğini söylerdi.

[Z.Hicran Yıldırım] 17.1.2020 [Samanyolu Haber]

Ahmet Burhan’ın Almanya vizesi çıktı, tedaviye babaannesi ile gidecek

Almanya’daki tedavisi için annesine pasaport verilmeyen kemik kanseri 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın vizesi çıktı. Annesinin çıkış yasağından dolayı Ahmet Burhan Köln’deki tedavi sürecini babaannesi ile birlikte geçirecek.

Bu haberi Twitter hesabından paylaşan yazar ve aktivist Natali Avazyan, “Ahmet vizesini aldı. Ahmet maalesef annesinin çıkış yasağı sebebiyle babaannesi ile gidecek. İlk röportajmı Ahmet’in Annesi güçlü Kadın Zekiye ile yapmıştım.” ifadelerini kullandı.

Babası 22 aydır cezaevinde olan Ahmet Burhan Ataç geçtiğimiz hafta mutlu bir gün yaşamıştı. Ahmet Burhan aylar sonra cezaevindeki babasıyla 1 saat görüşebilmişti. Bu buluşmanın ardından, Ahmet Burhan’ı ziyaret edeceğini belirten Natali Avazyan, elinde hediyelerle hastaneye gitmişti.
[TR724] 17.1.2020

Harcadıkça harcamış; 17 yıllık toplam örtülü ödenek kullanımı 16.5 milyar TL

2019 yılı bütçe rakamları açıklandı. Resmi verilere göre AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen aralık ayında 245 milyon 992 bin TL örtülü ödenek harcaması yapmış. Söz konusu rakamla, 105 bin 848 kişiye asgari ücret ödenebildiğini biliyor muydunuz? Ve bu kadar paranın nereye, nasıl harcandığını kimse bilmiyor.

Sözcü gazetesinden Çiğdem Toker’in, Erdoğan’ın örtülü ödenek rakamlarına ilişkin kaleme aldığı yazıda ilginç detaylar var. İşte o yazıdan ilgili bölümler; “Örtülü ödenek ya da bütçedeki adıyla “gizli hizmet gideri”, yüksek “milli menfaatler”e harcansın diye konulmuş kapalı bir bütçe ödeneği. Bu ödenek şeffaf değil. Hesap vermeme keyfiyeti, kanunla güvence altına alınmış. 2019 yılı bütçe rakamları açıklandı. Resmi verilere göre AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen aralık ayında 245 milyon 992 bin TL örtülü ödenek harcaması yapmış. Bu rakam asgari ücretle (2.324 TL) çalışan 105 bin 848 vatandaşa ödenen aylık toplamına karşılık geliyor. Başka bir deyişle, fabrikalarda, dükkanlarda işçi, kalfa, çırak olarak üretime katkıda bulunduktan sonra, bir ay boyunca kendisini ve evini geçindirmek zorunda olan 105 bin 848 vatandaşın ücret toplamı kadar bir bütçe ödeneği, ne olduğunu bilmediğimiz milli menfaatler için harcanmış. Erdoğan’ın aralık ayı örtülü ödenek harcamasının, tek bir asgari ücretli açısından anlamı ise 9 bin yılda alınacak toplam rakama yakın olması.

7 MİLYAR DOLAR

Geçen yıl örtülü ödenek bilançolarını açıkladığım bir yazımda okurların önerisi üzerine, toplam harcamaları yıllar itibarıyla ortalama döviz kuru üzerinden de hesaplayıp paylaşmıştık. 2019 yılı rakamları da belli olduğuna göre, AKP’nin ilk bütçeyi yaptığı 2003 yılından itibaren örtülü ödenek tablosunu, resmi veriler üzerinden güncelleyebiliriz.
Tabloyu sunmadan önce temel bilgi:

Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre 2019 yılında 12 aylık örtülü ödenek harcaması: 2 milyar 73 milyon 435 bin TL. Böylece 2019 yılıyla birlikte, 2003-2019 dönemi TL bazında örtülü ödenek harcamaları toplam 16.5 milyar TL’nin üzerine çıktı. Ancak yıllık döviz kurundaki değişimi dikkate alarak yıllar itibarıyla yapılan hesaplamada örtülü ödenek, ABD Doları üzerinden 6.9 milyar doları geçiyor. Bu da başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı dönemini içine alan 17 yıl boyunca Erdoğan dönemi örtülü ödenek harcamasının dolar bazında 40 milyar TL’yi aştığını ortaya koyuyor.”

[TR724] 17.1.2020

Metropoll Aralık araştırması: AKP’nin oyları düşüyor, MHP baraj altı

Metropoll Araştırma Şirketi’nin Aralık ayında yaptığı ankete göre AKP ve MHP’nin oylarında erime var. Bu pazar seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz sorusuna (kararsızlar dağıtıldığında) AKP diyenlerin oranı yüzde 41’e gerilemiş görünüyor. CHP’nin oylarında 24 Haziran seçimlerine göre yükselme dikkat çekiyor. 24 Haziran 2018’deki genel seçimlerde yüzde 22,6 oranında oy alan ana muhalefet, oylarını yüzde 24,8’e çıkarmış. 2018’de yüzde 11,1 oy alan MHP ise barajı aşamıyor. MHP’nin oy oranı yüzde 9,8 olarak ölçülmüş. İyi Parti’nin oy oranının da yüzde 8’lere gerilediği görülüyor.

Türkiye’nin Nabzı Aralık Araştırması’na göre en beğenilen lider yüzde 50,2 ile Erdoğan. AKP’li Erdoğan’ı beğenmediğini söyleyenlerin oranı ise yüzde 44,4 olarak tespit edilmiş. Erdoğan’ı, yüzde 48,6 ile İmamoğlu takip ediyor. Onu beğenmeyenlerin oranı ise yüzde 44,7. İki ismin hemen ardından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş geliyor. Yavaş’ı beğenenlerin oranı yüzde 38,8, beğenmeyenlerin oranı ise yüzde 48,7.

[TR724] 17.1.2020

Üç şehzade: Din, Felsefe ve Bilim [Seyid Nurfethi Erkal]

“En yüce şeylerden elde edilen en ufacık bilgi, aşağı şeylerden elde edilebilecek en emin bilgiden daha arzuya şayandır.” (Thomas Aquinas)

Din, felsefe ve bilim, aynı dilbere tutkun üç şehzade. İsmi ‘Hakikat’, vuslatı hayal bir sultan için neleri göze almadı ki şehzadeler…

Yola birbirlerini kardeşlikten reddederek koyulan şehzadelerin ellerindeki tek adres bilgi sarayıdır. Silahlarını kuşanan her şehzade kendisini sarayın kapısında buluverir. Fakat binbir odalı sarayda taht nereye kurulmuş, peçeli sultan kim bilir hangi tahta oturmuştur?

Tek bilinen o ki ‘Hakikat Sultan’ı elde eden, hükmü de hak edecektir. Peki, bunu öğreneli şehzadeler hangisinin peşindedir; sultanın mı, yoksa tahtın mı? Bu sorunun cevabı kimselerde yok, şehzadelerde bile. Ama bir cevap varsa sevdanın yetmediği, mutlaka izdivaç gerektiğidir.

En genç padişah adayı, en ateşin olanıdır. “Nasıl”lar zincirine takılan küçük şehzade için her halka tecessüsünü tutuşturan bir avuç barut olur. Sultanını bulacağı umuduyla girdiği sarayda, bin anahtarı tecrübe ile açtığı her kapı, bin bir kapılı diğer bir salona açılır. Asıl sorun ise çalışkan kardeşin çilingirlik mahareti arttıkça başlar. “Kilitleri niçin açmaktadır?” önce umursamaz bu soruyu, sonra tamamen unutur, daha sonra… “Kilitler mutlaka açılmalı! Bütün kapılar kilit bulunsun, odalarsa kapılar konsun diye mevcuttur.” Bu anahtar bu kilidi açmıyorsa, başka bir anahtar bir gün mutlaka açacaktır.

Şehzade müteselsil dizilen odalarda yalnız kilitleri görmektedir artık. Kilitlere kilitlenen şehzadenin odalardaki deliksiz kapıları, asansörleri görmesi de pek mümkün değildir. Üst katların varlığı dahi unutulmuş, tavana bakmak değil göz atmak bile yasaklanmıştır, zira hurafedir.

Kapısız ve kilitsiz odalara rast geldiğinde, anahtarları duvarlara dener genç şehzade; oyalanmaktan vazgeçince çıkardığı hüküm: “Anahtar girmeyen düzlem, kapı değildir.” olur. “Ortada kapı yoksa oda da yoktur. Girilemeyen odaların varlığından ise söz dahi edilemez.” Bu noktadan sonra açılmayan kapıların duvar; üzerine yürünse yol verecek duvarlarınsa kapı olduğunu anlamak imkânsızdır.

Sultan mı? Şehzademiz için bir anahtar deliği, yalnız hayalinden bahis olunan bin sultana tercih edilir olmuştur.

Ortanca şehzade kendini en zeki sananıdır ve dahi en gerekli. Büyük abisinden kopya çekmekle işe başlayan ortanca kardeş, bir süre küçük kardeşe hocalık da yapar. Öncelikle sarayın kapısında durup dış görünüşüne göre iç teşrifatın tahminine koyulur. Bazen böyle güzel bir sarayın bundan daha güzel bir sahibi olmalı der; bazen de bu kadar fuzuli masrafa ne gerek vardı diye gevezelik eder. “Ne de olsa bir gün yıkılacak.”

Gözü önündeki sarayın varlığını inkâra kadar giden şehzadeyi bu fantezisinden alıkoyan yine kendi zekâsına duyduğu hayranlık olur. Hayallerinden vazgeçemeyecektir, zira sarayı yok farz etse, kendisini de inkârı gerekecektir. Zira tefekkürü, tasavvuru ve tahayyülü ile inşa ettiği imar ona göre çok daha muhteşemdir. Hatta aslında bu sarayı kendi hayaliyle inşa etmiştir ve saray ancak kendisinin onu isimlendirmesi ile anlam kazanabilmektedir!

Bir süre pencerelere bakar, odada bulunan tabloları tasvire dalar; başka bir zaman ‘dördüncü katın yedi numaralı odasında bulunan masanın içindeki dolma kalemin ne renk yazdığı’ ile meşgul olur. En vahimi, şehzademiz zamanla bu cevaplarına kendisi de mutlak doğrular olarak sarılır. Ta ki kendi şüphesinden şüpheye düşene kadar… Bütün bu serüvenden sıkıldığında, talebesi küçük kardeşin yolundan birinci katı ziyarete karar verir ve onun çilingirliğe dair ‘teknik’leri ile düşünmeye dalar. Artık kendi güçlerini de hadım eder ve yolculuğunun ilk durağında kalakalır, yani kapıda. Artık eski hayallerinden de utanır olmuştur; zira hayaller kapıya kadardır.

Sultan mı? O da kim?

Büyük abi, en ağırbaşlı ve en mütevazı olanıdır; yerinde sebat eder. Davetsiz misafir olmak istemez. Zamanla katlara dair bilgiler ona yollanır ve tabii ki davetiyeler… Girilebilecek her odanın planı elindedir. Küçük görünen hiçbir ayrıntıyı atlamaz. Ve en önemlisi, kapıyı çalmayı akıl eder, daha doğrusu öğrenir. Bilir ki üst katlara çıkmak için zile basmak yeterli değildir ama üst katlara çıkabilenler ancak zile edebince basıp, eşikte edebince bekleyenlerdir.

Kapıda hizmetçiler karşılar: “Hangi merdivenden çıkmak istersiniz?” diye sorarlar şehzadeye. “Benim için yapılandan.” diye cevap verir. Her kat ve odayı gezen şehzade, binanın nasıl yapılıp neler barındırdığına pek aldırmaz, her taşa saray hassasiyeti ile bakar. Sarayın her köşesinde saltanata dair bilgi ve ilgisi artan şehzade, sergilenen maharete o derece âşık olur ki her an tasarruf altındaki mülkü bazen saltanat ile de iltibas eder.

Sultan’ın gezdirmesi ile gezinen şehzade, zamanla varlık sebebinin bu arayış olduğunu ve kendisinin de bu saltanata ait olduğunu fark eder. İltibas kalkmış, şehzademiz bir olan Sultan’ın huzurunda hakikatini bulmanın hayreti ile kendinden geçmiştir. Şehzadenin gözünde ne saray kalmıştır ne de kendisi dâhil saraydakiler. Varsa yoksa Sultan.

Varsın küçük kardeş oyuncakları, ortancası laf kalabalığı ile avunsun, büyük şehzade acıyarak dahi bakamaz onlara.

Herkes kavuştuğu ile mesuttur, eğer mühim olan mesut olmaksa…

[Seyid Nurfethi Erkal] 17.1.2020 [TR724]

En büyük hastalıklarımızın çaresi!.. [Prof. Dr. Osman Şahin]

Kader meselesi doğru şekilde kullanıldığında, ne kadar harikulade faydalar sağladığını ele almaya çalışalım.

Atf-ı cürümlere girmenin önünü almak, uhuvveti, vifak ve ittifakı koruyabilmek için…

Üstad Hazretleri ve Hocaefendi başa gelen musibetler karşısında atf-ı cürümlere girmemek, uhuvveti, vifak ve ittifakı koruyabilmek ve dolayısıyla düşmanların oyunlarına gelmemek için kadere iman hakikatine ısrarla vurgu yapmışlar ve bu çok önemli iman esasını anlamamız adına sürekli tahşidat yapmışlardır.

Üstad Hazretleri müminlerden bir fenalığa maruz kaldığımızda kader meselesinin nasıl  kullanılacağını uhuvvet risalesinde şöyle ele almaktadır: “Hâlbuki mümin kardeşinden sana gelen bir fenalığı, bütün bütün ona verip, onu mahkûm edemezsin. Çünkü:Evvelâ, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir. Sâniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlup olduğundan acımak ve nedâmet edeceğini beklemek…Sâlisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver. Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlup edecek afv u safh ile ve ulüvv-ü cenâblıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun…”

Bu hakikati 13. Şua’da da görmek mümkündür: “Kardeşlerim, gerçi yeriniz çok dardır; fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz. Hem yerlerimize nispeten daha serbesttir. Biliniz, en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız tesanüddür. Sakın, sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve “Böyle olmasaydı şöyle olmazdı” diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu. Ne yapsaydık onlar hücumu yapacaktılar. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslimle mukabele ederek tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pekçok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.”

Aynı hakikate 28. Lema’da “Bir Tenbih” başlığı altında ayrıca vurgu yapılmaktadır:“’Acaba hatamın cezâsı mıdır çekiyorum?’ diye geçmiş hâleti tetkik ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrik etmeye hiçbir cihette müdahalem olmadığını ve bilâkis kaçmak için mümkün tedbirleri istimâl ediyordum. Demek, bu bir kazâ-yı İlâhîdir. Ve bil-iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzâr ediliyordu. Kaçınmak kàbil değildi. Alâküllihâl başımıza geçirecek idiler. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür ki, musîbeti yüzden bire indirdi. İşte bu hakîkata binaen ‘Senin yüzünden bu belâyı çektik.’ diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana dua ediniz. Hem birbirinizi tenkit etmeyiniz. Demeyiniz ki: ‘Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı.’ “

Süreçte yaşanılan hadiselere burada ifade edilen hakikatler zaviyesinden bakılması çok önemlidir. Olaylara ne şekilde yaklaşılması gerektiği ne kadar da güzel ifade edilmiştir.

Benzer şekilde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şu kullanımına bir göz atalım: “Bazen, belâ ve mesâib karşısında, balyozların başa inip-kalktığı hengâmda, atf-ı cürümler mülahazası baş gösterir: “Falanlar böyle yapmasalardı, filanlar şöyle yapmasalardı, biz de bunlara maruz kalmazdık!” gibi tamamen şeytanın dürtüleri ile atf-ı cürümler başlar; dilden-dudaktan dökülen şeyler ama şeytanın dürtüleri ile, başkalarını, en yakınındakileri karalamalar başlar.”

Zahmetlerin rahmete inkılâp etmesi için musibetlerde kader-i ilahi cihetini görebilmek…

Üstad Hazretleri’nin Şua’larda geçen ve musibetlerde kader-i ilahi cihetiyle ilgili değerlendirmesi de bu konuda çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. Ayrıca Hizmet hareketinin bu süreçte yaşadıklarını anlamamız açısından da çok güzel tesbitleri içermektedir: “Ben bu musibette kader-i ilâhî cihetini düşünüyorum. Zahmetim rahmete inkılâp eder. Evet, Risale-i Kader’de beyan edildiği gibi her hâdisede iki sebep var: Biri zâhirîdir ki insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler. Biri de hakikattir ki kader-i ilâhî ona gore hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder. Meselâ bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binâen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm-ü beşer içinde adalet eder.

İşte bu meselemizde elmaslar, şişelerden.. sıddık fedakârlar, mütereddit sebatsızlardan.. ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var: Birisi: Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesânüt ve ihlâsla fevkalâde hizmet-i diniyedir. Zulm-ü beşer buna baktı. İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesânüt ile tam liyakat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı.

Şimdi kader-i ilâhî, ayn-ı adalet içinde hakkımızda ayn-ı merhamettir ki; birbirine müştâk kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibadete ve zâyiatları sadakaya çevirdi. Ve yazdıkları risaleleri her taraftan nazar-ı dikkati celbetmek ve dünyanın mal ve evlâdı ve istirahati pek muvakkat ve geçici ve her hâlde bir gün onları bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek.. ve sabır ve tahammüle alışmak.. ve istikbaldeki ehl-i imana kahramanâne bir numûne-i imtisal, belki imamları olmak gibi çok cihetle ayn-ı merhamettir.

Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa göz, akıl, kalb, ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar. Öyle de bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız, yarasıyla kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder”

Kader-i ilahinin ifritten sürece izin vermesindeki harikulade sırlar…

Bugün başımıza gelen musibetleri açıklarken de aynı yaklaşımdan istifade edebiliriz. Birinci sebep: Yapılan hizmetlerdeki muvaffakiyeti gören şer güçlerin Hizmeti bitirmek için harekete geçmeleri ki bu zahiri sebebdir.

İkinci ve gerçek sebep ise herkesin kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesânüt ile tam liyakat göstermediğimizden kaynaklanmaktadır ki bu gerçek sebebdir ve kader dahi buna bakmıştır.

Üstad Hazretleri kader-i ilâhînin adil olduğunu ve hakkımızda Allah’ın (cc) bir çeşit merhameti olduğunu ifade etmektedirler. Bu bakış açısıyla, bazı rahmet boyutlarını hizmetimiz açısından değerlendirmeye çalışalım.

Allah (cc) Hizmet insanlarının başına gelen hadiseler eliyle bütün dünyaya bizim hiç bir şekilde gerçekleştiremeyeceğimiz bir çapta Hizmet Hareketinin tanıtımını ve reklamını yapmıştır. Aynı zamanda hizmete zarar verebilecek insanlardan, gruplardan ve parti gibi unsurlardan da arındırarak bu olmuştur. Bu arada elmaslar, şişelerden.. sıddık fedakârlar, mütereddit sebatsızlardan.. ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmaları için de bu şiddetli imtihana girilmesi gerekiyordu.

Bir taraftan Türkiye’de zülme maruz kalanlar, diğer taraftan yurt dışına cebr-i hicret etmekte zorunda kalanlar  ve umumi olarak mağdur olan hizmet insanları bu süreçte başlarına gelen olaylar ile tasaffi edip manen terakki etmektedirler.  Dünyanın mal ve evlâdı ve istirahati pek geçici ve her hâlde bir gün onlar bırakılıp toprağa girileceğinden, bu fani ve muvakkat dünyevi şeylerin ahiretlerine zarar vermemesi için de bu süreçin önemli faydaları olmuştur.  Aynı zamanda yaşanan hadiseler hizmet insanlarını sabır ve tahammüle alıştırarak onları çok daha büyük hadiselere hazırlamaktadırlar. Bu yaşanan ciğersûz hadiseler karşısındaki tavizsiz ve dik duruşlarıyla da istikbalde gelecek olan ehl-i iman için tabi olunacak çok güzel örnekler olmuşlardır.

Ancak burada asıl endişe edilmesi gereken bir cihet vardır. Başlarına gelen hadiselerin etkisiyle hizmet insanlarının hayatları değişmiş, sahip oldukları imkanlar ellerinden alınmış ve zaruret içerisinde sıkıntılı bir hayatı yaşamak durumuna düşmüşlerdir. Bu zorlu hayat, ister istemez onların kalplerini ve ruhlarını kendiyle meşgul etmektedir. Bu durum onların asıl ehemmiyetli olan vazifelerini aksatmalarına yol açmaktadır.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 17.1.2020 [TR724]

Comolli gitti, enkazı kaldı [Hasan Cücük]

Fenerbahçe’de, Aziz Yıldırım’ın 20 yıllık başkanlık dönemi son bulup, Ali Koç koltuğun yeni sahibi olduğunda beklentiler oldukça yüksekti. Türkiye’nin en tanınmış ailesine mensup olan Ali Koç’un, sarı-lacivertli ekibe yeni bir vizyon katması bekleniyordu. Hedefleri yüksekti. Kısa vadede başarıdan ziyade uzun vadeli hedefleri vardı. Günü kurtarma derdinde değildi. Kulübü profesyonelce yönetmek isteyen Ali Koç’un ilk yaptığı sportif direktör atamak oldu. Bu isim Fransız Damien Comolli oldu.

Türk futbol kamuoyu için sportif direktör bilinen bir kavram değildi. Biz de, transferi yönetim yapardı. Teknik direktör listeyi hazırlar, başkan ve futbol şubesi sorumlusu yönetici transferi gerçekleştirirdi. Avrupa’da ise tam tersi vardı. Başkan ve yönetim sadece bütçeyi onaylar, transferlerde söz sportif ve teknik direktörde oluyor. Damien Comolli’nin göreve gelmesiyle, Fenerbahçe taraftarı artık transferlerde nokta atışı isimlerin geleceğini umuyordu. Aradan geçen 1,5 yıl sonunda ise geriye hüsran kaldı.

Damien Comolli’nin göz kamaştıran bir kariyeri vardı. 1997’de Arsenal’de scout (yetenek avcısı) olarak göreve başlayan Comolli’nin keşfettiği yıldızlar arasında Kolo Toure, Gael Clichy, Thierry Henry ve Robert Pires ön plana çıkan isimler oldu. 7 yıl görev yaptığı Arsenal’den 2004’de ayrılan Comolli, Saint-Etienne takımının teknik direktörü oldu. İlk teknik adamlık sınavında başarılı bir performans ortaya koydu. Saint-Etienne ligi 6. sırada bitirirken, Fransa Kupası’nda finale kaldı.

2005 yılında istikametini yeniden İngiltere’ye çeviren Comolli, Tottenham Hotspur’un sportif direktörü olarak göreve başladı. Comolli burada Gareth Bale, Alan Hutton, Kevin Prince Boateng ve Yaounes Kaboul gibi genç isimlerin keşfedilerek takıma katılmasının yanı sıra, Luka Modrić, Benoit Assou-Ekotto, Heurelho Gomes, Vedran Corluka, Dimitar Berbatov ve Roman Pavlyuchenko gibi isimlerin de transferlerini gerçekleştirdi.

2008’de adresi bu kez Fransa ligi oluyordu. Ülkesine sportif direktör sıfatıyla geri dönen Comolli, Saint-Étienne’deki bu görevinin ardından 2010 yılında Liverpool’da futbol strateji direktörü olarak transfer oldu. Liverpool’daki ilk sezonunda Luis Suárez ve Andy Carroll’un transferlerini gerçekleştiren Comolli, 2011 yılında sportif direktör olarak Liverpool kariyerine devam etti. 2011-12 sezonunda Liverpool’un Jordan Henderson, Charlie Adam, Stewart Downing, Doni, Jose Enrique, Sebastian Coates ve Craig Belammy transferlerini gerçekleştirdi. 3 Haziran 2018’de Fenerbahçe başkanlığına seçilen Ali Koç, 7 Haziran’da sportif direktörlüğe Damien Comolli’yi getirip, 3 yıllık anlaşma imzaladı.

Arsenal, Liverpool, Tottenham ve Saint-Etienne tecrübeleriyle Fenerbahçe’ye gelen Comolli’nin gerçekleştirdiği transferler daha ilk aylarından itibaren eleştiri toplamaya başladı. Takıma genç isimler katıyordu. 4 yıldır şampiyonluğa hasret Fenerbahçe taraftarının beklemeye ise pek tahammülü yoktu. Teknik director olarak Hollandalı Cocu ile anlaşan Comolli, alınan başarısız sonuçlardan sonra hedefteki isim oldu. Sadece teknik adam seçiminde yanlış yapmadı. Büyük umutlarla takıma kattığı oyuncular büyük fiyasko çıktı.

Comolli ile başkan Ali Koç arasında iplerin gerilmesine sebep olan son olay ise Simot Falette transferi oldu. Bazı medya kuruluşları sarı lacivertli ekibin son transferi Falette’in Rogon’la çalıştığı ve daha önceki transferlerden Diego Reyes, Tolga Ciğerci ve Luiz Gustavo’nun da aynı menajerlik şirketine bağlı olduğu gerekçesiyle Comolli’yi hedef gösterdi. Comolli ise bu iddialara Twitter hesabı açarak yanıt verdi bu transferin Başkan Ali Koç tarafından yapıldığını kamuoyu ile paylaştı. Comolli’nin bu açıklaması sonrası Başkan Ali Koç ile arasındaki bağın kopma noktasına geldiği, Fransız yöneticinin Antalya’dan ayrılarak İstanbul’a geldiği ve Ali Koç ile bir görüşme gerçekleştireceği iddia edildi.

Fenerbahçe Comolli döneminde transfer edilen oyunculara 38,6 milyon Euro bonservis ödedi. Satılan oyunculardan ise kasasına 41,1 milyon Euro koydu. Kadroya katılan en pahalı oyuncular 6 milyon Euro bonservisle Luis Gustavo, 3,5 milyon Euro ile Vedat Muriqi ve 2,5 milyon Euro ile Deniz Türüç oldu. Özellikle ilk sezonda takıma kazandırdığı oyuncular hüsran yaşattı. Yassine Benzia, Diego Reyes, Andre Ayew, Islam Slimani, Michael Frey, Tolgay Arslan, Miha Zajc, Adil Rami, Zanka ve Mevlüt Erdinç takıma kazandırıp, ancak hiçbir varlık gösteremeyen oyuncular oldu.

Comolli döneminde kasaya konan 41,1 milyon Euro’luk bonservis gelirinin ise ilginç bir ayrıntısı var. Yüksek bedelle satılan bu oyuncular tamamı Comolli öncesi takıma katılmıştı. Eljif Elmas’tan 16 milyon, Josef’ten 12 milyon ve Giuliano’dan 10,5 milyon Euro bonservis ücreti kulübün kasasına girdi. 41 milyon Euro’luk gelirin 38,5 milyon Euro’su bu 3 oyuncudan geldi. Takımdan gönderdiği diğer isimlerin tamamına yakını bedelsiz gitti. 1,5 yılın sonunda ise yapılan transferlerden geriye devasa maliyetler ve kupasız geçen dönem kaldı.

[Hasan Cücük] 17.1.2020 [TR724]

Kelepçeler [M.Nedim Hazar]

Holokosttan kurtulan Avusturyalı nörolog ve psikiyatr Viktor Emil Frankl, uzun süre ünlü toplama kampı Auschwitz’de kalan bilim insanlarından biri. Bu ölüm kampında şahit olduklarını “İnsanın anlam arayışı” kitabıyla gelecek kuşaklara aktardı. Bu deneyim ünlü nöroloğa “Psikoterapinin Üçüncü Viyana Okulu” olarak da bilinen “Logoterapi”nin kuruculuğuna kadar götürdü.

Dr. Frankl kitabında enteresan tespitlerde bulunuyor. En can alıcı olanlardan biri ise, toplama kampında zulmeden personel hakkındaki…

Frankl, kitabında diyor ki, “fıtratında kötülük olan insanlar için kötülük yapmak bir ortam ve güç meselesidir. Uygun ortamı ve yeterli gücü buluncaya kadar bunu anlamak çok zordur!”

Fakir, bu anekdotu Ahmet Altan’ın henüz Türkçe baskısı bulunmayan kitabı “Dünyayı Bir Daha Hiç Göremeyeceğim – Hapishane Notları”nın Almanca baskısı olan “Ich werde die Welt nie wiedersehen: Texte aus dem Gefängnis”den öğrendim.

Kitabın “Kelepçeler-Handschellen” başlıklı kısmında çok çarpıcı bir anlatım ile saf kötülüğün sıradan insanlarda nasıl ortaya çıkabileceğini yazıyor Altan.

Üç hakim ile beraber tutuklu olarak bir hastaneye doktora gitme hikayelerini aktarıyor Ahmet Altan. Kendisi röntgen çektirmek için giderken, diğer üç hakim bozulan psikolojilerini düzetebilmek umuduyla psikiyatra gidiyormuş.

Yazının başında enteresan bir tesbit yapıyor. Diyor ki, “Üç hakim de ne için içeri alındıklarını bilmiyorlardı. Hatta birini tutuklayan kendi meslektaşı ona, ‘eğer seni almazsam, beni içeri atacaklar’ demiş. Şunu anladım ki, dışarıda ne kadar güçlü iseniz, içeride o kadar dayanıksız ve kırılmaya müsait oluyorsunuz…”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Kollarına takılı kelepçeler ile, demirden koltuklu hapishane arabasına konuluyor Ahmet Altan ve üç hakim. Kelepçe öyle bir alet ki, takan kişi ne kadar gevşek takarsa taksın, kollarınız kımıldadıkça kelepçe daha çok sıkıyor. “Ellerimin ne kadar önemli denge unsuru olduğun anladım” diyor Altan. Ve her virajda, düşmemek için tutunmaya çabaladıkça sıkan kelepçe…

Hastaneye götürüldüklerinde üç hakim ile yolları ayrılıyor. Altan röntgen için gerekli bölüme giderken, hakimler psikiyatri servisine götürülüyorlar.

Bu arada bir görevli Ahmet Altan’a yakınlık gösteriyor ve “Her şey düzelecek, endişe etme” türünden bir şeyler fısıldıyor.

Umutlanıyor Altan ve radyoloji bölümündeki başörtülü röntgen asistanı olan genç bir kızı görene kadar bu umudu devam ediyor. Röntgen çekilirken, kelepçeleri çıkarsınlar diye ellerini jandarmalara uzatıyor Altan. Jandarmalar tam kelepçeleri çıkaracakken içeriden donuk bir ses, “Gerek yok” diye bağırıyor. “Kelepçeler işimizi yapmamıza engel değil!”

Oysa sıkan kelepçelerden rahatsızlık duyduğunu biliyor Ahmet Altan’ın.

Şaşırıyor Altan ama onu esas şaşırtan şey Röntgen asistanının yüzündeki ifadesizlik.

“Merhamet, vicdan, nefret, öfke vs..” Hiçbir iz yoktu yüzünde genç kadının diyor yazıda.

Başındaki örtü adeta boş bir çerçeve gibi ifadesiz yüzünü çevrelemiş türbanlı genç bayanın.

“Bütün hayatımda böyle ifadesiz bir yüz ile karşılaşmamıştım” diyor Altan, “Bir yüz ki içinde hiçbir duygu barındıran ifade yoktu. Kötülüğün saf haliydi. Hiçbir duygudan beslenmediği gibi, hiçbir duyguya izin vermiyordu… Kötülüğü isteyerek yapıyordu ama kendisine kafi geliyor muydu emin değilim. Karşısındaki beyaz sakallı yaşlı adamın kelepçelerle biraz daha rahatsız olmasını istiyordu. Dindar bir kadındı ve inancı o kadar sağlamdı ki kendisini kadınsı her şeyi terk etmeye zorlamıştı…”

Röntgen çekilirken, genç kadına bakıp düşüncelere dalıyor deneyimli yazar. Bir an için, dindar olan kadının günde beş kez ibaret etmeyi beklediğini düşünüyor. Ve O’nun kutsal kitabında yazıldığı üzre, her namazda, Allah’a “Beni sıratı müstakime ilet” diye Allah’a yalvarıyordığını düşünüyor.

Yine aynı kutsal kitapta, “Şuphesiz ki Allah emreder, kötülüğü nehy eder. Ve insan iyilik yapmak için yaratılmıştır..” şeklinde buyurulduğunu yazıyor. Bu kadar da değil, İslam Peygamberi’nin (SAV) “Sadece merhametli olanlar cennete gider” şeklindeki sözleri geliyor aklına.

Şöyle devam ediyor Ahmet Altan “Kelepçeler” başlıklı yazısında; “Bu kadın bunların hepsini biliyordu ve elbette ki o da cennete girmek istiyordu. Ancak, kendisi merhametli değil kötüydü…”

Düşünceleri gittikçe derinleşiyor Altan’ın ve bu noktada bir şeyi fark ediyor; kadın kötülük yaptığına inanmıyor gibi bir hal ve tavır içinde aslında!

Öte yandan örneğin ateisbt bir röntgen asistanı, bir tutuklu imama böyle davransa muhtemelen çok farklı tepki gösterir ve meslektaşını acımasız olarak görürdü örtülü röntgen asistanı.

Galiba işin sırrı, muhatabında insanlık görmemesiydi… Altan’ın bilmediği bir nedenden ötürü karşındaki aksakallı ihtiyar adamdaki iyiliği kapatmıştı genç kadın. Ve tam da bu noktada, duygusuzlaşabiliyor, bu anlayışla günah, sevap, iyilik kötülük devreye girmiyordu.

Şöyle diyor Altan; “Ne dinle yakınlığım vardı, ve onun ahlaki değerlerinden uzak bir insandım, aramızda sanki görünmez bir seperatör koymuştu.. Hastanenin dışında dindar ve saygın bir insandır eminim. Bu değerleri burada kaybolmuştu, kullanım alanı burası değildi… Kötülüğü tecrübe itibarıyla bilirim ama hep bir ifade ile bilirdim, böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyordum ve sanırım bu kötülüğün en boş ve en saf haliydi…”

İşi bitince ellerinde kelepçe ile kendisinin “Demirden kefen” olarak nitelediği cezaevi aracına geri dönüyor Altan. Beraber geldiği üç hakimin de, geri geldiğini görüyor. Ve onlara bakan doktorların da kelepçeleri çıkarmadığını öğreniyor. Meslekleri hukukçu olan bu tutuklulara böyle bir kanun olup olmadığını soruyor ve “tamamen doktorun inisiyatifinde” cevabını alıyor.

Hatta psikiyatristlerin röntgen asistanı kadından daha sert ve kötü davrandıklarını öğreniyor.

“Acımasız ve merhametsiz bir inanç, hastalarını daha çok hasta yapan.” Diyor Altan ve burada Dr. Viktor E. Frankl geliyor aklına. Onun deneyimlerinin ve yazdıklarının ne kadar haklı çıktığını anlıyor üzüntüyle. Ne diyordu Dr. Frankl, “fıtratında kötülük olan insanlar için kötülük yapmak bir ortam ve güç meselesidir. Uygun ortamı ve yeterli gücü buluncaya kadar bunu anlamak çok zordur!”

Ve bu kötülüğü yapanların utanmak, mahcup olmak yerine niçin övgü ve taltif bekledikleri de anlaşılmış oluyor elbette.

Zira bu kötülüklere kimse kızmadığı gibi, eline fırsat geçen her kötü fıtratlı bunu yapmaktan geri durmayacak, biliyorlar.

Ahmet Altan hapishanede kendini muhafaza etme yöntemi bulduğundan da bahsediyor aynı yazıda. Diyor ki, “bana hiçmişim gibi davrananlara karşı ben de bir botanikçi titizliğiyle bakıyorum. Sanki karşımda ilk kez karşılaştığım bir bitki varmış gibi özenle inceliyorum. Ve bu insanların ne insanlık ne de meslek etiğiyle ilgisi olmayan bu davranışlarını özenle zihnimde arşivliyordum. Aslında bu kendimi korumak için bir tarzım sanırım. Kötülüklere odaklanmaktansa, şunu deniyorum;  bu insanları gruplara ayırıp anlamaya çalışıyorum. İlerde yazmak için çekmecelere koyuyorum. Bu yapım beni korumama yardım da ediyor. Böylece kötülükle arama görünmeyen bir duvar da ben örüyorum.”

Kendisine bir hiç gibi davrananlara karşı, kendisi de onlar sanki bir deney objesiymiş gibi muamele ederek denge sağlıyor sanırım.

Hapishaneye geri döndüğünde, kelepçeleri çıkardıktan sonra kolundaki morluklar ve canın yanmasıyla kendine bir ders de çıkarıyor gazeteci Ahmet Altan. “İyileşmek için çıkmıştım ama kötülüğün izleri ve yaralarıyla geri geldim.” Diyor ve o günden sonra bir daha da hiç hastaneye gitmiyor…

İster cumhurbaşkanı olsun, ester görevden ahlaksızca alınmış eski başbakan ya da bir yazar, yahut din adamı fark etmiyor. Kimi, “İyi ki Meriç’te ölüyorlar”, diyor, kimi “bunların ellerini ayaklarını kesmek lazım”, kimi ise, “malları mülkleri size helaldir” diyebiliyor bu kötülerin.

Şundan eminiz artık, kötülük ve zalimlik bir ortam ve imkan meselesidir. Bunu ele geçiren hiçbir siyasal İslamcının ya da faşist ruhlunun, dünün, ya da bugünün zalimlerinden farkı yoktur.

Anlatabildim mi?

[M.Nedim Hazar] 17.1.2020 [TR724]

Şeriat geliyor mu? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Son dönemde “Şeriat geliyor!” “Halifelik ilan edilecek!”, “İslam devleti kuruluyor!” “Mehdiye zemin hazırlıyoruz”  tarzı konuşmalarda, haberlerde ciddi artış var.

Bu ne anlama geliyor? Gerçekten ülkeye Şeriat mı geliyor?

Bu tür haberlerin söylemlerin, artmasının arkasında iki sebep aramak mümkün.

Birincisi: Her balans ayarı, olağanüstü dönem öncesi şahit olduğumuz üzere birileri bu tür söylemlerle bazı şeylere zemin hazırlıyorlar. Bu ülkede balans ayarları, derin odakların sisteme müdahaleleri hep seküler kesimlerin, Kemalistlerin kaygılarının iyice artırılmasından sonra gelmiştir. Rejimin değiştiğine, Kemalizmin elden gittiğine, dini bir rejimin kurulduğuna dair tiyatral vakalarla önce tansiyon yükseltilmiş, kaygılar artırılmış, ardından operasyonlar gelmiştir. Son dönemde ‘Diriliş Ertuğrul’ tarzı dizilerle coşan, başına miğfer yerine leğen geçirip eline oyuncak kılıç alan muhafazakar-milliyetçi tipler, sistemi değiştirebilecekleri konusunda bayağı bir umutlular, heyecanlılar. Eğer birileri 28 Şubat öncesine benzer bir ortam oluşsun ve buna dair malzeme biriksin istiyorsa, dindarlar, cemaatler malzeme vermeye pek bir müsaitler. Ekonomik kriz ve açığa çıkan temel problemlerle Erdoğan iktidarının zemin kaybettiğini gören statüko, irticai içerikli argümanlar oluşmasına katkıda bulunarak, oluşanları pazarlayarak seküler kitlenin kaygılarını köpürtmeye çalışıyor olabilir. İktidar şarabıyla mahmur cemaat ve tarikatler bu dönemde neyin gerçek neyin senaryo olduğunu ayırt edemeyecek kadar güç sarhoşu.

İkincisi: İktidarını din satarak ve hamaset pazarlayarak ayakta tutan Erdoğan kendisine yönelen eleştirilerin artması üzerine, partiden kopuşların önüne geçebilmek için dindar kesime verdiği narkozun dozunu artırdıkça artırıyor. Erdoğan dindarlara, tarikatlara “sabredin yakında Şeriatı getiriyoruz”, “Az kaldı Hilafeti ilan edeceğiz” “Osmanlı’yı tekrar inşa ediyoruz” şeklindeki haberleri yayarak bu kesimlerin iktidardan umudunu diri tutmayı, destekçilerini bir süre daha oyalamayı hedefliyor olabilir.

Peki, toplumda Şeriatı, Hilafeti getirmenin bir karşılığı var mı?

Kesinlikle var!

Siyasal İslamcılarda rejim bir takıntıdır. Rejimin adı değişince her şeyin düzeleceğine, bütün problemlerin bir anda yok olacağına inanırlar. Pek çok İslamcıya göre tıpkı sihirli bir değnek gibi Şeriat dokunduğu herşeyi düzeltir, ülkeyi bir anda harikalar diyarına çevirir. Böyle bir ütopyaları, inanışları vardır Siyasal İslamcıların. Şeriatı bir boyacı küpü gibi tahayyül ederler. Ona neyi daldırırsanız rengini değiştirir, olumlu yönde başkalaştırır. Onlara göre aslında pek çok problemin temel sebebi ülkede Şeriat’ın olmayışıdır.

Tarikatler, geleneksel cemaatler nasıl bakar bu işe?

1979 İran Devrimi’ne kadar geleneksel İslami gruplar, tasavvuf ekolleri, cemaatler devletle, siyasetle çok yakından ilgilenmediler. Rejime değil kişilere odaklandı, kamil mümin ve ahlaklı insan yetiştirmeye çalıştılar. Ancak İran Devrimi’nden sonra Siyasal İslamcılık, Müslümanlar üzerindeki etkisini artırdı. İran menşeli kitaplar, dergiler gençlerde siyasal İslamcı arzuları, rejim değiştirme yönündeki talepleri tetikledi. Geleneksel dini gruplar uzun süre muhafazakar, sağ, liberal partilere oy vermekle birlikte alenen siyasete bulaşmadılar. Siyasal İslamcılara ve Milli Görüşçülere hep uzaktılar. Ancak 2010’lardan sonra bu mesafe kapanmaya başladı. Gülen Cemaati Erdoğan İslamcılığa yaklaştıkça ondan uzaklaşırken, diğer cemaatler Erdoğan İslamcı argümanları kullanmaya başlayınca Erdoğan’a yaklaşmaya başladılar. Belki de devlet içinde artık bir güç değişiminin yaşandığını düşündüler ve kendilerini yeni güce göre konumlandırdılar.

17/25 sonrası dönemde Erdoğan siyasetini tamamen dindar, milliyetçi, muhafazakar kesime göre kurguladı. Dünyanın görebileceği en net, ne belgeli yolsuzluk soruşturmasından kurtulmak için “İmam hatipli başbakana tahammül edemiyorlar!”, “Eşi başörtülü başbakanı indirmek istiyorlar!”, “Yerli ve milli iktidara darbe vaar!” gibi söylemlerle muhafazakar oyları konsolide etti. Bu konsolidasyon için havuç ve sopa stratejilerini iyi kullandı. Yanında duran, destek olan tarikat ve cemaatlere, kamu kaynaklarını, devlet imkanlarını sonuna kadar kullandırırken, biat etmeyenleri devletin çivili sopasıyla cezalandırdı.

Yıllarca siyasetten uzak duran, devletle, rejimle uğraşmayan geleneksel cemaatleri siyasallaştırdı, kısmen radikalleştirdi. “Allah’ın lütfu” 15 Temmuz, muhafazakarları, cemaat ve tarikatları, iktidarına bağımlı, kamu kaynaklarına mecbur etmek için Erdoğan’a harika imkanlar verdi. Üretilen söylemler, argümanlar tek sesli medya aracılığıyla topluma servis edildi. Erdoğan, az-çok dini hassasiyeti olan herkesi siyasetinin vagonu haline getirdi. Cemaatler, tarikatlar son 5-6 yılda bin yıllık tasavvuf geleneğinden uzaklaştı, siyasal İslamcı çizgiye yaklaştı. Rejim, sistem konularında içlerinde olan arzuyu saklamaz hale geldiler.

Namaz kılma oranları düşerken, toplumda dindarlaşma azalırken dini pratikleri olmayan insanlar neden Şeriat istesin?

Erdoğan’ın şu anda stratejisi mevcut destekçilerini yitirmemek, erozyonu durdurmak ve zaman kazanmak üzerine kurulu. Ayrıca şu veya bu şekilde İslamcıların etkisinde kalmış herkeste “Şeriat gelecek dertler bitecek!” naifliği vardır.

Hilafet konusu da dindar-muhafazakar kesimlerde benzer etkiyi oluşturur. Hilafet İlan edilince bir anda Türkiye’nin dünyada önemli bir güç olacağına, bütün Müslüman toplumların, ülkelerin Türkiye’nin arkasında hiza alacağına inanan çok kimse bulursunuz. Müslümanların tek ve en önemli derdinin Hilafet olduğuna inanan ve Hilafeti getirmeyi temel misyon edinen cemaatler bile var. Ama kimse Osmanlı Devleti dağılırken başında bir Halife’nin olduğunu, devletin Şer’i esaslara dayalı kanunlarla yönetildiğini dikkate almaz. Müslümanların başka sebeplerle geri kalması, zayıf düşmüş olması Müslümanlara sorumluluk yükleyeceği için onlar üzerine kafa yorulmaz. Şeriatı ve Hilafeti getirirsek üzerimizden yük/sorumluluk kalkacak, herşey mucizevi şekilde değişecektir. Sanırım bir projenin olmaması, yeterli irade ve çabasının bulunmayışı insanları mucizevi(!) çözümlere, olağanüstü beklentilere yöneltiyor. Erdoğan dindarlarda var olan bu beklentileri bildiği için Şeriat, Hilafet, Osmanlı söylemlerini iktidarını uzatmak, zaman kazanmak için kullanıyor olabilir.

Bu seçeneklerin her biri ayrı ayrı mümkün. Ama bazı kahve paketlerindeki gibi “ikisi bir arada” seçeneği de mümkün. Her ne kadar bazı gerilimler yaşasalar da, pekala statüko-Erdoğan ittifakı birlikteliklerini sürdürmeyi düşünüyor olabilir. Beraberce ve başarıyla icra ettikleri 15 Temmuz projesine benzer yeni bir proje yürütüyor olabilirler. Birinin elinin altında her daim uyutulmaya müsait oy potansiyeli var; ötekinin stratejik aklı, derin becerileri.

Bugünlerde muteber olmasa da bir Türk büyüğü ne demişti? “Siyaset ütme sanatıdır.”

Sonraki yazıda “Şeriat gelse ne değişir?” konusunu ele alacağız.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 17.1.2020 [TR724]

Türk yargısının 15 Temmuz’la imtihanı; İyidil vak’ası [Ramazan Faruk Güzel]

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Nihat Özdemir’in oğlu Batuhan Özdemir ve gelini Aslı Özdemir’in, eski Korgeneral Metin İyidil’le birlikte gözaltına alınmış olması herkeste bir şaşkınlık oluşturdu…

İyidil’in avukatı Abdullah Kaya’nın da gözaltına alındığı da ifade ediliyor! Bu isimlerin “suçluyu kayırma” suçu şüphesiyle gözaltına alındığı aktarılıyor… Batuhan Özdemir ile Aslı Özdemir’in gözaltına alınma gerekçeleri arasında; Metin İyidil’i “kaçırma” şüphesi de var…

İyidil Paşa’nın tekrar tutuklanması kafaları karıştırmakla kalmadı yargımızın acınası halini bir kez daha gözler önüne serdi.

İYİDİL DOSYASINDA YAŞANAN SÜREÇ

15 Temmuz sonrası ülkede, özellikle de orduda yaşananlar -yargı zaviyesinden- büyük bir dram! İyidil Paşa dosyası da onlardan birisi… Yaşananlara kısaca bakacak olursak:

– Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Doktrin Komutanlığı Muhabere ve Muharebe Eğitim Destek eski Komutanı Korgeneral Metin İyidil, 15 Temmuz 2016’daki kurmaca darbe sonrasında ‘anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme’ suçundan yargılanmış ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

– Bunun üzerine İyidil, istinafa başvurmuş, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20’nci Ceza Dairesi’nce başvurusu incelenmiş ve Paşa’nın beraatına karar verilerek tahliye edilmişti.

– Bu beraat ve tahliye kararı kamuoyunda çokça tartışılmış, bir paşa hakkında müebbet istenirken beraat kararı çıkmasından dolayı 15 Temmuz kurmacası tekrar tartışılır ve sorgulanır olmuştu… Bu polemiklerin ortasında savcılık itiraz etmiş ve bunun üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21’ince Ceza Dairesi, “isnat edilen suç(!)” ve “kaçma şüphesi(!)”ni gözeterek(?), İyidil hakkında tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkarmıştı.

– İyidil, geçtiğimiz çarşamba akşamı polis ekipleri tarafından Ankara’da gözaltına alınmış, emniyetteki işlemlerinin ardından Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından sağlık kontrolüne götürülmüş, buradaki işlemlerinin ardından yoğun güvenlik önlemleri altında Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’ne sevk edilmiş ve 21’inci Ceza Dairesince de tutuklanmıştı.

– Mahkeme heyeti, sanık Metin İyidil’e isnat edilen “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçunun vasıf ve mahiyetinin CMK’nın 100/3-A maddesi kapsamında kalan suçlardan olduğunu belirtmişti!

– Paşa’nın tutuklanmasının ardından, İyidil’in kayınbiraderi olan Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Nihat Özdemir’in oğlunun ve gelinin de geçtiğimiz perşembe günü gözaltına alındıkları haberi gelmiş, bu gelişme de kamuoyunda şaşkınlık oluşturmuştu.

YARGIDA YAŞANANLAR DA MALUM!..

Benzer davalarda yaşanan yargıya müdahalelerin bir benzeri bu olayda da yaşandı.

Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK), eski Korgeneral Metin İyidil’in darbe girişimi davasında aldığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını kaldıran, beraatına ve tahliyesine karar veren Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20’nci Ceza Dairesi heyetini dağıttı, her birisinin görev yerlerini değiştirdi.

Biletleri kesilen üyelere bir göz atalım. 20. Ceza Dairesi Başkanı: Hulusi Gül.

Üyeleri: Bülent CAN, Derda GÖKMEN, İsa KARAKOÇ, Hakan TURAL, Alaaddin AKDERE.

GELİŞMELERİ NASIL OKUYALIM?

Sahi, 20. Dairenin Başkan ve üyelerini niye apar topar görevden aldılar?

İzinsiz beraat ve tahliye ettirdikleri için mi?

Yoksa rüşvet vb sebeple mi? Nihat Özdemir’in oğlu ve gelini de mi bu yüzden gözaltına alındı? Bazı haber siteleri, “Oğul ve gelinin Paşa’yı kaçırmak için çalışma yapmış olduklarını” yazdı, öyle mi acaba?

Hulusi Akar’a yakın olduğu ileri sürülen İyidil Paşa’nın salıverilmesinde, Perinçek ekibinin karşı bir atağından da bahsediliyor.



Ortada her hâlükârda bir “Havuz Problemi” olduğu muhakkak.

Zira “15 Temmuz” ve sonrasında yargıda grup savaşlarının olduğu ve “Darbe ve Fetö” denilen dosyalarda bir “Borsa”nın ve “Havuz”un oluştuğu artık herkesin malumu…

“Hukukun siyasetin köpeği” olduğu ifade edilen günümüz Türkiye’sinde havuzun başında oturanlara sormadan birilerinin kaynaktan su çekmeye çalışılmasına verilmiş bir tepki olarak okunurken bu yeni tutuklamalar, bu tür girişimlerde bulunmaya yeltenmek isteyeceklere bir gözdağı idi anlaşılan… Nihat Özdemir’in oğlunun alınması da bu piyasadaki fiyatları bir hayli yükselttiği söylenebilir. Allah bilir kimler neler ister şimdi?!..

“Futbolda şike” davalarının tekrar görüldüğü, kartların tekrar karıldığı şu günlerde bu yeni gelişmenin başka sonuçlar doğuracağı da kesin… Yani futbol camiasında çarşı yeniden karışacak anlaşılan…

BEKLENTİLER…

Eski Korgeneral Metin İyidil, mahkemedeki savunmasında, suçsuz olduğunu söyleyip eklemiş:

“44 yıl devletime, milletime hizmet ettim, mankurt değilim. Darbe gecesi yaptığım tüm faaliyetler darbenin engellenmesine yönelik olmuştur. Size şu an detaylı olarak anlattığım gibi dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerin dikkatli bir şekilde incelenmesi halinde bunlar açıkça görülecektir.

İstinaf 20’nci Ceza Dairesi’nin kararında bunlar detaylı olarak anlatıldı. Benim darbeye karışmadığım tespit edildi. Emrimdeki bana bağlı zırhlı birliklerden tankların çıkmaması ve darbenin bastırılması yönünde katkıda bulunmak üzere fiillerde bulundum. Hakkımda verilen beraat kararı doğrudur. Devletime, milletime, ülkeme, bayrağıma hep bağlı kaldım. Şu an neden burada olduğumu anlayabilmiş değilim. Tutuklanmam talebinin kabul edilmemesini, serbest bırakılmamı talep ediyorum.”

Evet, 15 Temmuz’un bir komplo olduğu, şu an suçlananların, hain ilan edilenlerin ileri kahraman olarak addedileceği, şimdi kahraman diye geçinenlerin ileride lanetle anılacağı artık çokça dillendirilmekte. Buna dair örnekler den birisi de İyidil Paşa olayı idi…

“Adil yargılama”nın olmadığı bir yerde kimse suçlanamaz, gerçek bir suçlu olarak adlandırılamaz ve verilecek her bir ceza ve tedbir şaibeli olarak görülecektir. Bu tür yargılamalara da “tünel bakışlı davalar” deniliyor. Bunun ne demek olduğunu da Prof. Dr. Adem Sözüer açıklıyor:

“Kolluk, savcılık, mahkeme, Yargıtay’da bir zincirde oluşturulmuş, adli sistem dışından bu zincire ‘belli kişilerin suçlu bulunması ve mahkûm edilmesi’ talimatı veriliyor. Bu zinciri oluşturan her halkada bulunan hâkim savcılar adil bir yargılama değil, daha baştan suçlu olarak damgaladıkları kişiyi mahkûm etmek için hareket ediyor.

Bu nedenle bu tür önceden kararı verilmiş yargılamalara tünel bakışlı dava diyoruz. Tünelin başından sonuna kadarki her aşamada, yani soruşturma kovuşturma ve temyiz evrelerinde tünelin sonundaki kişi hep suçlu görülmektedir, mutlaka mahkûm edilecektir.”

Böyle bir süreçte tek şüpheli vardır; Yargıyı bu hale getirip onu istediği gibi yönlendiren muktedirler! Bunlara da zamanında gereken cezalar verilmediği için yaşanıyor her şey!

Yaşayarak öğreneceğiz.

[Ramazan Faruk Güzel] 17.1.2020 [TR724]

Önce kitabı sonra yazarını yakmak! [Erhan Başyurt]

Yıl 2020… Türkiye ‘paralel evren’de zıt kutuplara doğru ilerlemeye devam ediyor.

Bir taraftan teknolojik gelişmeler, hayatı kolaylaştıran ve renklendiren keşifler. Diğer taraftan düşünceye kelepçe vuran, kitapları yakan, interneti kısıtlayan, haberlere erişimi engelleyen, yazarları tutuklayan bir ülke…

İnternet çağında, ‘Wikipedia yasağı kalktı’ diye sevinen bir halk!

Yazarlarının ‘demir parmaklar’ arkasında yazdığı ‘best-seller’ kitaplarla kendini dünyaya tanıtan ve bunu bir marifet sanan bir iktidar!

***

Selahattin Demirtaş’ın Devran isimli öykü kitabının tiyatroya uyarlanması ve Leylan ismiyle yeni bir romanının yayınlanacak olması Türkiye’de dramatik bir tartışmayı yeniden başlattı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Demirtaş’ın tiyatro oyununa gidenleri ‘hain’ olarak damgalayanlar, kitaplarının satıldığı kitapevlerini ‘ihbar’ ederek satışı engellemeye çalışanlar…

Basılmamış kitaptan korkanlar, başa çıkamayacağı fikirlerle ancak susturmak ve yasaklamak yoluyla baş etmeye çabalayan ‘fikri sığlar’.

Dünya tarihi acı örnekleri ile dolu.

Ortaçağ’ın karanlığında kilisenin düşüncesine ters düştüğü için yakılan kitaplar, afaroz edilen aydınlar…

Hitler tarafından Yahudiler tarafından yazıldığı için yakılan kitaplar…

Türkiye’de de kitap yasaklama utanç verici bir gelenek!

İfade ve fikir hürriyetinin daraldığı her dönem, bugün olduğu gibi, yasaklanan kitaplar var.

Sol fikirleri içerdiği için, Kürtçe olduğu için, bir siyasi lideri ve düşüncesini eleştirdiği için…

***

Aslında 15 Temmuz sonrası buna yeni bir halka eklendi.

Türkiye, kitap yakan ülkeler kulübüne dahil oldu.

Yayınevlerine el konuldu. Fethullah Gülen imzalı kitaplar toplu olarak yakıldı.

Sayılarının yüzbinleri bulduğu tahmin ediliyor.

Ev baskınlarında kitaplar suç delili olarak toplandı.

30 Ağustos’ta evime baskın yapıldığında da, bir kısım kitaplarıma ‘suç delili’ olarak el konulmuş.

Polis tutanakların bir kopyasını teslim etmediği için bilemiyorum, kitaplığımdaki Öcalan’a ait kitaplar mı, Che’nin Günlüğü mü, Hitler’in Kavgam’ı mı, Gülen’e ait kitaplar mı aleyhime delil olarak toplandı?

O kadar ileri gittiler ki, insanlar kitaplıklarındaki çoğu dini kitapları yaktılar, gömdüler, çöpe attılar…

Bir çok insan da, ‘Çöplükte bulunan bir kitapta parmak iziniz?’ diyerek gözaltına alındı.

***

Türkiye için utanç verici bir dönemden geçiyoruz.

Ahmet Altan bedeni demir parmakların arkasına konulsa da, fikrine zincir vurulamayacağını gösterdi, ’’Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim’’ adını verdiği eserle.

Kitabı onlarca dile çevrildi. Amazon’da bile ‘best-seller’ yani ‘En Çok Satanlar’ listesine girdi. Uluslararası ödüller aldı.

Altan, şüphesiz Türkiye’nin en iyi roman yazarlarından birisi…

Haksız yere hapse atılmadan önce de sonra da bu değişmedi.

Beklenmeyen sürprizi ise siyaset adamı ve hukukçu Selahattin Demirtaş yaptı.

Özgürlüğü tahdit edilince, siyaset yapması engellenince o da sanat yönünü öne çıkardı.

Resimler yaptı. Şiirler yazdı. Öyküler ve son olarak bir roman kaleme aldı…

Mücadelesini sürdürdü.

Çalışmalarını beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, bu azme ‘bila kayd-ü şart’ saygı duyulur, alkış tutulur.

***

Demirtaş’ın yeni romanını Dipnot Yayınları basıyor.

Yayınevine özlenen bir şekilde diğer yayınevleri de açıktan destek verdiler.

Bu bir meslek dayanışması değil, ifade ve fikir hürriyeti dayanışmasıdır.

Medya bunu başarabilse, yüzlerce medya kuruluşunun kapısına KHK ile keyfi kilit vurulmasını önleyebilir, yüzlerce mensubunun demir parmaklar arkasına konmasını engelleyebilirdi…

En beğendiğim destek mesajlarından birini Yordam Yayınları atmış:

‘’Siyasetçi ve yazar Selahattin Demirtaş’ın kitaplarının satışını engellemek için yürütülen kampanyayı ve yasakçı anlayışı kınıyor, ünlü Alman şairi H. Heine’nin sözlerini hatırlatıyoruz: ‘Bugün kitapları yakan, yarın insanları da yakar.’ Yayıncısı @DipnotY‘na başarılar diliyoruz…’’

Son derece haklılar.

Meraklısına, Can Yayınları’ndan çıkan Stefan Sweig’ın ‘Vicdan Zorbalığa Karşı’ eserini okumalarını tavsiye ederim.

Castello’nun ‘hoşgörü’ üzerine eserinin basılmasını dini-faşizme dayalı devlet kuran Calvin tarafından nasıl engellendiğini ve Miguel Servet’in kendi öğretileri ile ters düşen eseri nedeniyle Calvin tarafından canlı canlı yakılarak katledilişini anlatır.

Hitler’in yaktığı kitaplara ve aydınlara tarihten bir gönderme ile halkı aydınlatma çabasıdır bu eser, Hitler’in baskıları nedeniyle ülkesinden göç etmek zorunda kalan bir yazar tarafından…

***

Evet! Kitapları yasaklayanlar, yakanlar, düşünceyi yok etmeye çalışanlar, önce yazarları tutuklar sonra da yakmaya kalkarlar…

Mesele Demirtaş değil, kendisini beğenin veya nefret edin, mesele fikrin namusu ve düşünce hürriyetidir, uyanın ve olanca gücünüzle bu hukuksuz baskıya direnin… 

[Erhan Başyurt] 17.1.2020 [TR724]