'Ölmüşüz de haberimiz yok' [Harun Tokak]

Yazar Harun Tokak infakın önemini anlattığı konuşmasında örnekler verdi, mağdur ve mazlumlara yardım çağrısında bulundu.

'Bir lokma yemekle, bir kaşık almakla doyulur' diyen Tokak mağdur ve mazlum ailelere infak edilmesini istedi.

Hz. Peygamber'in (as) evinde bazen sudan başka yiyecek-içecek olmadığını ifade eden Harun Tokak, Peygamber ahlakının gerektirdiklerini anlattı.



[Harun Tokak] 17.3.2018 [Samanyolu Haber]


Çiftlikbank ve kötülük tohumlarının hazin hasadı [Semih Ardıç]

19 Ocak 2018 tarihli ‘Bizim Tavuklar ve Çiftlikbank’ başlığıyla tr724.com’da yayımlanan makalede, hükûmetin Çiftlikbank ve muadili saadet zincirlerine karşı aheste hareket ettiğini belirtmiş ve, “Binden fazla şirkete bir KHK ile el koymayı biliyorsunuz. Çiftlikbank’a niye müdahale etmiyorsunuz?” tespitinde bulunmuştum.

Aynı makalede, ‘savcıların ve Ticaret Bakanlığı’nın neyi beklediği?’ sualine cevap aramıştım.

O gün müdahale edilebilse en azından belli bir noktada mağduriyete mani olunabilirdi. Evvela Gümrük ve Ticaret Bakanlığı müfettişleri rapor yazdı. Akabinde Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) devreye girdi.

Kokuyu alan fareler de gemiyi terk etti. Kurucu Mehmet Aydın’ın Uruguay’a kaçtığı iddia ediliyor.

ÇİFTLİKBANK’A 77 BİN 843 KİŞİ 511 MİLYON TL YATIRDI

Çiftlikbank 2016 senesinden 2018 başına kadar 77 bin 843 kişiden toplam 511 milyon TL topladı. 62 bin 877 kişiye 398.3 milyon TL ödeme yaptı. Kalan 113.4 milyon TL Kuzey Kıbrıs’a aktarıldı.

SPK raporunda böyle geçiyor.

Papara dışında G-pay ve Epin gibi ödeme sistemlerinden de Kıbrıs’a yaklaşık 120 milyon TL gönderildiği tespit edilmişti. En az 220 milyon lira buharlaştı…

Yurt dışına gönderilen 5 bin TL’yi kırk delikten geçiren devlet bu planlı soygun yapılırken her ne hikmetse kış uykusuna yattı. Ne kadar manidar.

ÜYELER İÇİN ARTIK ÇOK GEÇ

Ne hazin bir akıbet ki şimdi on binlerce insan vurgundan yeni haberdar olmanın verdiği telaşla Bursa İnegöl’deki ahırları basıyor. İstanbul Ümraniye’de kiralık bir katta bulunan şirket genel merkezinin 10 Mart 2018’de boşaltıldığını öğrenen üyeler öfkeden camı çerçeveyi indiriyor.

Bir hanımefendinin Çiftlikbank için çekilen tanıtım filminde söyledikleri düşündürücü: “Herhalde bu kadar insan enayi, aptal değildir.” Sürü psikolojisinin çok iyi kullanıldığı bir vaka ile karşı karşıyayız.

HEPSİ 25 YAŞINDAKİ BİR GENCİN VAAT ETTİĞİ KAZANÇLA EFSUNLANDI

Mevzu tek taraflı değil. Siyasî, iktisadî, içtimaî ve ahlakî tefessühün devleti ve insanları ne hale düşürebileceğinin ibretlik misalidir Çiftlikbank.

Ölçüsüz kazanç hırsıyla efsunlanan ve 25 yaşındaki bir gence yüz milyonlarca lirayı teslim edebilen on binler, bu hissiyatı sömürmek üzere kurulmuş saadet zincirinin vitrin süsü Mehmet Aydın, hepsinden evvel olup bitene seyirci bir hükûmet!

Üç kuruş konser ve tanıtım yüzü ücreti almak için itibarını ayaklar altına alan sanatçıları, ‘reklamsa gerisi teferruat’ diyerek Çiftlikbank ilanlarını yayınlayan gazete ve televizyonları da muhakkak not etmeliyiz…

Hissiyatını, inancını, insanı insan yapan faziletlerini top yekûn kaybetmiş bir toplumun kendi ektiği kötülük tohumlarının hazin hasadını esefle seyrediyoruz.

11 ÇİFTLİKBANK DAHA VAR

Çiftlikbank ne ilk ne son. Hal-i hazırda Çiftlikbank gibi hayal üzerine kurulmuş, on binlerce üyeden para toplamış ve ne iş yaptığı meçhul 11 yapı daha mevcut.

Fadıl Akgündüz’ün izinden giden yeni nesil hayal tacirleri artık teknolojiyi, sosyal medyayı, pazarlama stratejilerini ve sanal oyun dünyasının sihirli yanlarını sonuna kadar kullanıyor.

Mehmet Aydın internet üzerinden oynanan sanal bir çiftlik oyunu ile çıkmıştı yola. Nabız yoklamak için verdiği hesap numarasına para yatırıldığını görünce işi büyüttü, yeni yazılımcılar, bilgisayarlar, ofisler derken 500 bine yakın üye kaydetti.

Bunlardan 80 bine yakını para yatırdı. Sakarya/Geyve, Konya ve Bursa/İnegöl’de açılan çiftlikler büyük balıkları yakalamak için ağ olarak kuruldu.

ÇİFTLİKBANK’A HİBE DESTEĞİ VERİLMİŞ

Hatta Konya’daki tesis için Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda yüzde 30 hibe desteği alındı. Bütün bu bilgiler Çiftlikbank’ın sosyal medya hesaplarında mevcut.

Hâlâ silinmedi ise açıp okuyabilirsiniz. Tarım Bakanlığı’nın bu hibe için halka bir izahat ve özür borcu var…

Devlet ulu orta para toplayan 1991 Bursa doğumlu Mehmet Aydın’a ne yaptığını sormak bir yana teşvik bile vermiş.

Anlayacağınız ‘Jet Fadıl’ unvanı ile meşhur Fadıl Akgündüz’e ikinci defa 1 milyar liralık vurgun yapması için zemini elverişli hale getirenler, Çiftlikbank ve benzeri saadet zincirlerine de ‘buyur’ demiş.

BU DOSYA DA UNUTULUP GİDECEK

Bu kadar hileli işlem bugün 27 yaşında olan repçi ve oyun meraklısı bir gencin marifeti ile izah edilebilir mi? Mehmet Aydın şu anda kayıp. Uruguay’a kaçtığı iddia ediliyor, hâlâ sosyal medyadan video yayınlıyor ve ‘haberlere itibar etmeyin, para yatırın. Problem yok. Mevzu bahis olan Türkiye’dir, tarım ve hayvancılığımızdır’ mesajı verebiliyor.

Geç kalınmış soruşturmaya fazla mânâ yüklenmemeli. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Aydın’ın eski eşi ve iki yöneticinin üzerine yıkılacak bu dosya. Bakınız Fadıl Akgündüz’ün 2 bin 440 sene hapis talebi ile yargılandığı dava…

FADIL AKGÜNDÜZ TAHLİYE EDİLMEDİ Mİ?

Akgündüz cezaevinden tahliye edildi, maalesef on bine yakın mağdur o paraların üzerine yakında bir bardak soğuk su içecek. Tıpkı 450 milyon doları İhlas Holding’den alamayan 80 bine İhlas Finans mudisi gibi yalnızlığa terk edilecekler.

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı müfettişlerine göre Çiftlikbank’ın ‘saadet zinciri’ denilen ve her üyenin getirdiği üye sayısı kadar gelir elde ettiği Titan modelinden başka bir özelliği yok. Aynı bakanlık bu kayıtlar yapılırken armut topluyordu tabiî.

‘TİTAN KENAN’ BİLE DEHŞETE DÜŞTÜ

Titan kavramını Türkçe’ye kazandıran ve dolandırıcılıktan 10 sene hapis yatan Kenan Şaranoğlu, “40 senelik dolandırıcıyım. Ben bile böylesini görmedim. Bu insanlar tokatlıyor, dolandırıyor, kandırıyor ve hepsi krallar gibi kaçıp gidiyor. Bugün öğrendim ki böyle üçkâğıt yapmak lazımmış Türkiye’de” diyor.

Titan Kenan bile küçük dilini yutmuş organize hırsızlık karşısında.

Ömrü vefa etseydi Kemal Sunal bugünlerde kamera karşısına geçip itibari bir senaryonun filmini çekmek için set, dekor vs ile uğraşmazdı.

Zira bugünün dolandırıcıları onun devrindeki hırsızlarını kırk defa cebinden çıkarır. Filme ne lüzum var! Kamerayı omuzla, çık sokağa ve sadece kaydet.

Filmde bile bulunamayacak kadar çarpıcı hileler, milletin cebindekini çalmakta mahir Sülün Osmanlar, hırsızı yakalayan polisi hapse atan hâkimler hayalden ibaret değil, hepsi ve daha ötesi bizzat hayatın içinde.

Bu en gerçekçi filmin adı ‘Yeni Türkiye’.

Siparişini bizzat Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan verdi. Yakında Yeni Türkiye’nin marşı da geliyor…

32 kısım tekmili birden her hanede…

[Semih Ardıç] 17.3.2018 [TR724]

Temel fıkrası gibi… Kemal Bey sürpriz ata oynuyor [Bülent Korucu]

Temel ile Dursun bir gün sinemaya gider. Filmde at yarışı sahnesi vardır ve Temel Dursun’la iddiaya girer. Temel 11 numaralı Dursun ise 2 numaralı ata oynar. İddiayı kazanan Temel Dursun’un 10 milyonunu alır. Ama Temel’in vicdanı rahat etmez. “Ben o filmi önceden seyretmiştim, kazanan atı biliyordum” der. Dursun istifini bozmaz: “Ben de seyrettim. Ama Sürpriz ata oynadım daa!”

Temel’in yerine Tayyip Erdoğan’ı Dursun’un yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu yazın fıkra trajikomik bir hal alıyor. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve kurmayları 16 Nisan Referandumunda hayır oylarının daha fazla çıktığını, hileyle evet çıkmış gibi ilan edildiğini öne sürüyor. Delil olarak da mühürsüz oyların geçerli sayılmasını gösteriyor. Haksız değiller fakat Erdoğan’ın tabiriyle atı alan Üsküdar’ı geçti. Hem de üstüne nanik yaptı: mühürsüz oyların sayılmasını kanunun içine koydu. CHP, oyların sayılmasından, sandık güvenliğine kadar birçok konuda haklı eleştiriler getiriyor. AKP ve MHP ise tam tersine yeni kanunun daha adil bir seçim sağlayacağını iddia ediyor. Kemal Bey, partisinden ve kamuoyundan gelen boykot  taleplerini “Kazanacağım seçimi neden boykot edeyim?” çıkışıyla savuşturmaya çalışıyor. CHP, bir yandan son seçimde hile yapıldığını öne sürüyor, üstüne yeni kanunun hileyi yasal hale getirdiğine dair rapor hazırlıyor. Öte yandan “Biz bu seçimi kazanacağız” diyor. Dursun’un sürpriz ata oynamasından farkı yok.

Türkiyi hukuk devleti olma özelliğini her gün biraz daha kaybediyor. Hukuk devleti olmanın gerek şartı olan kurumlar birer birer yıkılıyor. Anayasa Mahkemesi’nin durumu ortada. Yargıtay ve Danıştay’ın, Erdoğan’ın hukuk danışmanları kadar bile yaptırım gücü yok, zaten böyle bir dertleri de bulunmuyor. Bunlar artık ezberlediğimiz klişe cümleler. Daha önemlisi hukuk devletini savunacak muhalefet buharlaştı. MHP, Saray’ın tavan arasına taşındı, HDP’yi tankla ezdiler. Geriye CHP kalıyor. Ona da ‘sarı sendika’ diyeceğim, çok iyimser bir değerlendirme olur endişesi taşıyorum. CHP de 1150 odalı saraya taşındı da haberimiz mi olmadı? Bu karamsarlığımın yegane sebebi sandık konusundaki tutarsızlıkları değil. Sağlam bir muhalefet partisinin iktidarı sarsacağı onlarca hadisede topun taca atılışını seyrediyoruz.

CHP’NİN TOPLUMSAL MESELELERDE TAVRI

Son hafta yaşadığımız iki olay, Çiftlikbank dolandırıcılığı ve Uber-Taksi krizi bile tek başına hukuk devletinden uzaklaştığımızı göstermeye yetiyor. Bir de ülkedeki muhalefet boşluğunu… CHP, Uber’e karşı taksiyi destekliyor. Hem de bunu eski bir maliyeci Akif Hamza Çebi’nin eliyle yapıyor, Uber’i kovmayı vaat ediyor. Hizmet kalitesi yanında kayıt içi çalışma  ve vergi mükellefiyetleri konusunda Uber açık ara önde olmasına rağmen bunu neden yapıyor? Ucuz oy avcılığı için. AKP ile bu konuda yarışmak, goygoyda boy ölçüşmek mümkün de gerekli de değil. CHP neden ilkenin savunuculuğunu yapmıyor. AKP, taksi, dolmuş, minibüs ve umum servislere ilişkin ticari plakaların elden çıkarılmasından doğan değer artışı kazançlarının tamamını gelir vergisinden istisna tutacak adımı attı bile. Ekmekten bile vergi alan devlet mafyalaşmış plaka ticaretinden vergi almıyor. Bir taksi plakasının 1.7 milyon tl’ye satıldığını düşündüğünüzde nasıl bir kazanca kapı açıldığını anlarsınız. Sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir muhalefet partisi bu mafyatik düzenin hesabını soracağına değirmenine su taşıyor.

Hukuk bütün hayatı kuşatan bir temiz havadır. Biz şu anda her yerde zehirli gaz soluyoruz. Buna direnmesi gerekenlerin zehrin çeşidini değiştirmek dışında önerileri yok. Ya da Halepçe’de olduğu gibi elma kokusu katarak daha az acı çektirmeyi vaat ediyor.

Çiftlikbank skandalı büyük bir facia. Hukukun olmadığı yerde korku ve tamah istismarı en karlı ticaret haline geliyor. Selçuk Parsadan, Atatürk ve Mehmetçik Vakfı perdesiyle soygun yapıyordu. O kadar ki ülkenin başbakanı Tansu Çiller bile o korkuyla dolandırılmıştı. Elinde Atatürk portresiyle kapıyı çalanı boş döndürmek cesaret istiyordu. Bugün dua, mehter marşı ve AKP rozeti aynı işe yarıyor. Bir de ‘FETÖ’ paranoyası. Savcıdan gazeteciye, yargıçtan siyasetçiye bu paranoyayı istismar edip köşe dönenlerin haddi hesabı yok. Fadıl Akgündüz, son soygun için Cüppeli Ahmet’i yanına alıp cüppe ve sarık bile takmıştı. Çiftlikbank’ın 25 yaşındaki patronu da vatan millet Sakarya edebiyatıyla 500 milyon götürmüş. Hukukun işlediği bir yerde yılanın başı küçükken ezilir, bu kadar fahiş bir getiriyi dağıtmak için darphane kurup para mı basacaksın? Diye ilk günden yakasına yapışılırdı. Devlet tecavüzü seyretmiş, CHP ise arkasını dönüyor. Şahit yazılmaktan korkuyor. Dişe dokunur tek tepki var mı?

Yine bir fıkra ile bitirelim. Nasrettin Hoca’nın heybesi çalınmış, sokakta yüksek sesle bağırmış: kim aldıysa getirsin, yoksa ben yapacağımı bilirim. Karısı sormuş: “Hocam ne yapacaksın?” cevap: “Yenisini alacağım, hatun ne yapayım.” CHP böyle giderse bu seçimi de kaybeder. Sonra bir sonraki seçimi beklemeye koyulur. O beklediği seçim yapılır mı? Hiç sanmıyorum.

[Bülent Korucu] 17.3.2018 [TR724]

‘Ülkemde ötekileştirme olmasa sergimi Malatya’da açardım’ [Basri Doğan]

Hollanda’ya 50 yıl önce gelen ilk Türklerden biri olan ressam Mehmet Dağ, “Türkiye’de ötekileştirme olmasaydı resim sergimi Hollanda’nın Almelo şehri yerine memleketim Malatya’da açmak isterdim.” dedi.

Mehmet Dağ, 110 el yapımı yağlı boya tablosundan oluşan koleksiyonunu, Almelo şehrinin kütüphanesinde sergilemeye başladı. Açılışa katılan Liberal Parti (VVD) Meclis Üyesi Edith van den Ham, şehre gelen ilk işçilerden olan Mehmet Dağ’ın resim sergisi açmasından son derece mutlu olduğunu söyledi.

Sergi açılışında konuşan Dağ, Türkiye’de bir garantisi olmaması sebebiyle gurbete gelmek zorunda kaldığını belirtti. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e sahip çıkılmadığını, kutuplaşma ve ötekileştirmenin son derece arttığına dikkat çeken ressam Dağ, “Hollanda’da yabancılara ayrımcılık var diyorlar. Oysa en fazla ayrımcılık Türkiye’mizde var. Muhalif televizyon ve gazeteler kapatılıyor. Gazeteciler, rektörler, öğretmenler, memurlar, ve kadınlar hapse atılıyor. İnsanlar arasında ayrım yapmasınlar. Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Süryani, Sünni ve Alevi ayrımı yapmasınlar. Biz Anadolu insanıyız.” ifadelerini kullandı.

“SANATIN OLDUĞU YERDE AYRIMCILIK OLMAZ”

Türkiye Cumhuriyeti’nin dinamiklerinin kaldırıldığına dikkat çeken Dağ, ülkenin bir an önce bu durumdan çıkması gerektiğini kaydetti. Sanatın olduğu yerde silahların konuşmayacağının altını çizen Ressam Dağ, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben bu resim sergisini ülkemde açmak isterdim. Yapamıyorum, çünkü Türkiye’de ayrımcılık çok fazla. Resim yapmamıza bile Türkiye’de karışılıyor. Sanatta, basında, fikrini anlatmada, dilde ve inançta Türkiye’de kısıtlama var. Bu hükümetin politikalarından kaynaklanıyor. Ülkemiz kötüye gidiyor. Herkes kendi inancı ve kültürünü Türkiye’de de yaşanması lazım. Hollanda’nın hoşgörü örneğini Türkiye’nin kabullenmesi gerekir. Sanatın ve hoşgörünün olduğu yerde silahlar konuşmaz, ayrımcılık olamaz. Maalesef ülkemizde sağduyulu durumlar olmuyor. Ayrıştırmalar  had safhada. Ortadoğu kan ağlıyor. Suriye’de durum gitgide kötüleşiyor. Türkiye’mizin de bir an önce düzlüğe çıkması temennimiz.”

[Basri Doğan] 17.3.2018 [TR724]

Gençlik ruhu ve gençlerden kopmamak [Mahmut Akpınar]

“Yaşlanıyoruz!” yazısından sonra yaşı ileri, ama geleceğe dönük hayalleri, umutları ve enerjisi olan arkadaşlarımız biraz alınmış olabilir. Elbette gençlik ruhu sadece yaşla ilgili değil. Genç yaşında yaşlananlar olabileceği gibi ileri yaşlarında 18’lik delikanlıların enerjisini, umudunu, heyecanını taşıyanlar da oluyor. İlginçtir Hizmet’te hemen her beldede bedeni yaşlı olsa da ruhu genç ve dinamik böyle ihtiyar delikanlılar olageldi. Ortada kalan her işe koşan, varlığını öğrencilere adayan, müesseslerin ve beldenin yükünü omuzlayan, yaşlı ama enerjik, mütevazi ama hikmet dolu, sade duruşunun arkasında müthiş kalbi, ruhi derinliği, heyecanı olan bu abilerden Allah hemen bütün beldelere bahşetmiştir. Şu sıralar ölüm yıldönümünü andığımız, 70’lerinde bile hayatı canlı-dinamik yaşayan merhum Hacı Ata bu abilerimizin piridir. Bunlar genç değildir ama gençlik ruhunu tekmil temsil ederler. Gençlerle aralarına mesafe koymazlar, aksine gençlerle beraber olmaktan büyük haz duyar, onlarla arkadaş gibi yaşarlar.

“Yaşlanıyoruz” yazısından amaç ruhu genç, zihni diri, idealleri canlı bu abilerimizin herşeyden el etek çekmesi, hayatın dışına çıkması değildi. Maksadımız tecrübeyle-birikimle gençlerin dinamizminin birlikte yürümesine, iç içe olmasına dikkati çekmekti. Jenerasyonlar arasında olması muhtemel kopukluğa vurgu yapmaktı. Gençlik ruhunu sürdürmekle, gençlerden kopmak farklı mevzular. Yaşlandığı halde kendini genç hissetmek önemlidir. Ama kuşak çatışması, kuşaklar arası kopukluk, yeni nesilleri anlayamama, onlara yeterince güvenmeme ve insiyatif vermeme gibi problemler ayrıdır. Orta ve ileri yaştakiler gençlik ruhunu korusa dahi genç jenerasyonlarla kopukluk varsa. Hareket misyonunu ileriye taşıyacak, gelecekte omuzlayacak kadro sıkıntısı çeker.

KUŞAK ÇATIŞMASINI SADECE HİZMET YAŞAMIYOR

Kuşak çatışması ve gençlere yol açma problemi insanlık tarihi boyunca hep yaşanmış. babalar oğullarıyla, yaşlılar gençlerle kuşak çatışmaları yaşamış, birbirlerini anlamakta zorlanmışlar. Ailelerimize baktığımızda da bunu görürüz. Anne-kız baba-oğul arasında yaştan ve anlayıştan, olaylara bakıştaki farklıktan dolayı çatışmalar, gerilimler yaşarız. Farklı yaş grubundaki insanlar birbirinin davranışlarını kabullenmekte zorlanırlar. Büyükler küçükleri “uçarı”, “sorumsuz”, “toy”, “dik başlı”, “saygısız” gibi kavramlarla eleştirirken; küçükler büyükleri “geri kafalı” olmakla, “zamanı okuyamakla”, “gençleri anlamamakla” itham eder.



Teknoloji ve iletişimdeki gelişmeler, hızlı akan zaman kuşak çatışmalarını çok daha sert ve keskin hale getirmiştir. On yıllık yaş dilimi olan insanlar arasında ciddi anlayış farkları oluşabilmekte, uyum sorunları yaşanmakta ve aynı dili konuşmaları zorlaşmaktadır. Yakın zamanda terminolojiye X,Y,Z nesilleri diye kavramlar katılmıştır. 1979 ve öncesi doğumlu olanlara X nesli, 1980-2000 arası doğanlara Y nesli, 2000’lerden sonra doğanlara ise Z nesli denmektedir. X nesli genellike kurallara uyan, otoriteye saygılı, aidiyet duygusu güçlü, sabırlı ve işe odaklı, yaşamak için çalışan kişilerdir. Y nesli kendi görüşlerinden taviz vermeyen, bağımsız olmayı seven, özgürlüğüne düşkün, örgüt ve iş bağımlılığı az, yönetmeyi, kendi işini kurmayı ve para harcamayı seven, farklı düşüneni acımasızca eleştiren, bireyci nesil olarak anılıyor. 2000’lerden sonra doğan Z nesli ise hepten başkadır. Bunlar interneti ve mobil uygulamaları yoğun kullanırlar, internet üzerinden sosyalleşirler, aynı anda birden fazla işi yaparlar. Diğer nesiller Z neslini “ukala”, “başkasını dikkate almayan”, “saygısız” olarak tanımlayabilmektedir.

Bu kavramların kesinliği, doğruluğu tartışılabilir ancak bir hakikat tarafının olduğu da aşikar. Şu anda Hizmet içindeki gençliği ağırlıklı olarak Y nesli denilen, 1980-2000 arası doğumlular temsil ediyor. Bunlar kurallar konulmasından hoşlanmayan, saate ve kurallara göre çalışmayı sevmeyen, ama kendi başına harika işler çıkaran, direnişi seven bir nesil. Dolayısıyla hayatta önemli noktalarda ve etkin olan X nesli ile aralarında ciddi bir anlayış ve mentalite farkı var. Davranış kalıpları, saygı anlayışı bir önceki nesille çok da örtüşmüyor. Çalışma anlayışları da çok faklı. Bu nesilleri eğer anlamaya çalışmaz, kendi kalıplarımıza, kriterlerimize göre değerlendirirsek yanılırız ve onların enerjilerinden yararlanamayız. Zira bu nesil kabul etmediği bir durumla karşılaştığında karşısında kimin olduğunu çok da dikkate almıyor, doğru bildiğine devam ediyor.

YÖNTEMLERDEKİ FARKLILIĞI ANLAMAK

Kuşak çatışması nesillerin amaçlarından, beklentilerinden ve uygulamada kullandıkları yöntemlerdeki farklılıklardan kaynaklanır. Yaşlılar zorluklarda, değişim süreçlerinde geleneklere, kurallara, değerlere tutunurken, gençler yeniliklere açık olmayı, çatışmanın, yüzleşmenin gerektiğini savunur. Kuşaklararası kopuşu engelleme gençleri dinlemekle, anlamaya çalışmakla, onların tavırlarına hoşgörü göstermekle ve aynı ortamda-zeminde beraber çalışmakla mümkün olabilir. Gençler yetişkinlerin arasına katılmak ister ama kendileri olarak ve değer verilerek katılmak ister. Kendi görüşlerinin sorulmasından, insiyatif ve sorumluluk verilmesinden hoşlanırlar. Kararlara ortak etmek, yetki/sorumluluk vermek, aynı masa etrafında beraber çalışmak gençleri anlamayı kolaylaştıracağı gibi onların enerjisini denkleme katmaya yardımcı olacaktır. Onları sorumlu davranmaya hazırlayacaktır. Çağın getirdiği farklı anlayış ve yaklaşımlar nedeniyle gençleri “yetersiz” “idealsiz” vb. olarak itham etmek, kılık kıyafetine, konuşma tarzına vb. takılmak onları uzaklaştıracak, kenara itecektir. Elbette tüm karar mercilerini ve yetkileri bir hamlede gençlere devretmeyi kastetmiyoruz. Büyük yapıları hızlıca ve tamamıyla gençleştirmek kolay olmayabilir ancak belirli oranda gencin karar mercilerinde bulunması hayatın içinde daha aktif olmalarını sağlayacaktır.

Gençlere insiyatif vermede, alan açmada bir tenakuz yaşanıyor. Bazıları “yetki ve sorumluluk verecek genç yok ki, nerde öyle gençler! Olsalar da versek” diyorlar. Oysa bu, tam da gençlerin önünü tıkayan yaklaşım. Gençlere deneme-yanılma, tecrübe kazanma imkanı vermezseniz, yol açmazsanız onların kabiliyetlerini, potansiyellerini nasıl keşfedeceksiniz? Nasıl ortaya çıkaracaksınız? “Görev vereceğiz, ama yeni nesil farklı” diyerek kendi davranış kalıplarına, beklentilerine göre gençliği kritik eden ve güvenmeyen yaklaşımlar bunun aslında jenerasyon farkı olduğunu bilmiyorlar. İstiyorlar ki gençler de onlar gibi düşünsün, davransın, onlara benzer tepkiler versin. Bu yaklaşım gençleri anlamak değil, gençleri kendinize benzemeye zorlamak, onların farklılıklarını kabullenememektir. Nesiller arası kopuş tam da bundan kaynaklanıyor zaten.

Pek çok büyük şirket gençlerden kopmamak için yönetim kurullarına ve idari görevlere gençleri getiriyorlar. Fransa devlet başkanlığına 40’lı yaşlarda Macron seçildi. Avusturya başbakanı 30’lu yaşların başında bir genç. Gençlere yönelik ürün üreten veya gençleri hedef kitle kabul eden şirketler, yapılar onların hayata nasıl baktığını, tercihlerini, zevklerini, reflekslerini anlamak için özel bütçeler ayırıyorlar, çalışmalar yapıyorlar, danışmanlık hizmeti alıyorlar.

YENİ DÜNYAYLA ENTEGRE NESİLLER

Gençlerin donanım olarak, dünya ile entegrasyon adına dil, ufuk gibi avantajları var. Fakat bazılarımıza göre gençler yeterince “idealist değiller”, “rahatlar”, “dikkatleri çok dağınık”. O halde gençlerde var olan o avantajları ve potansiyeli müsbete kanalize etme ve sorumluluk şuuru kazandırmak ayrı bir proje olarak ele alınmalı. Eğer bu basarilabilirse gençler dünyaya Hizmeti çok daha hızlı ve etkili şekilde anlatabilirler. Büyüklerin aklına gelmeyecek yeni ve kısa yollar, yöntemler geliştirebilirler.

“Ama keyfiyet problemi de var!” diyenler çıkabiliyor. Hizmet öteden bu tarafa eylem ve aksiyon tarafı fikrin önünde olmuş bir harekettir. Yurt dışına ilk çıkan 20-21 yaşındaki gençler hangi keyfiyete, hangi bilgi birikimine, hangi takvaya sahipti? Hepsi toy delikanlılardı ama hayatın içinde pişti, olgunlaştı ve kendilerini geliştirdiler. Hizmet hep ilim-amel-aksiyon sacayakları üzerinde gelişti. Sorumluluk ve yetki verilmeyen, çalışan çarkların içine alınmayan gençler nasıl olgunlaşacak? Nasıl keyfiyet kazanacak? Nasıl dertli insanlar haline gelecek? Hizmet kuru teorilerle yürüyen bir hareket değil, yaşayan canlı bir organizmadır.

Hizmetin dünyada ve İslam dünyasında en takdir gören yönü teorilerde konuşulanları hayata geçirmesi, gençleri bu ideallerin arkasından sürüklemesi oldu. Dünyadaki Müslüman alimler Hocaefendi ve Hizmetin bu yönüne meftun oldular. “Biz Kur’an ve Sünneti biliyoruz ama Fethullah Gülen bu asırda bunu hayata geçirdi” diye takdirlerini ifade ettiler.

Öte yandan gençlerin tekliflerini, projelerini çağı ve gençliği anlayan kişilerle değerlendirmek lazım. Kafa yapısı geçen asırda kalmış insanlarla bu gençleri muhatap ettiğimizde sadece gençlerin umudu kırılmaktadır. Bu çerçevede rehberlik yöntemlerini güncellemek, gençlere ulaşmak ve Hareket içinde tutmak için yeni yollar bulmak gerekmektedir. Sosyal medyayı kulanma, ortamları, tarzları, mekanları değiştirme, yeni faaliyetler icat etme, gezilerin formunu değiştirme gibi yollar denenebilir. Ama bütün bunları yapabilmek için o yaş grubundaki insanları istişare ortamlarına almak gerekir.

BİLHASSA AVRUPA

Son dönemlerde Hizmetin merkezi Avrupa haline geliyor. Özellikle kıta Avrupasında ciddi bir nüfus oluştu. Eski göçmenlerin ve zorunlu muhacirlerin çocukları Hizmeti yeni ufuklara taşımak ve globalleştirmek için önemli fırsatlar sunuyor.

Tecrübeli insanların kenara çekilmesine, işlerden el etek çekmesine değil, gençleri işlerin içine çekmesine, onlarla omuz omuza olmasına, onlara cesaret vermesine, hayatı paylaşmasına ihtiyaç var! Gençlere model olacak özellik ve birikimlerde 30’lu yaşlardaki insanların öne çıkarılmasına ihtiyaç var.

[Mahmut Akpınar] 17.3.2018 [TR724]

Rusya, ABD ve AB üçgeninde Türkiye’deki rejim meselesi [Mehmet Efe Çaman]

İngiliz hükümeti onlarca Rus diplomatik personelini ülkeden sınırdışı etti. Sebebi, Rus istihbaratının İngiliz istihbaratına çalışan bir Rus ve kızına kimyasal madde kullanarak suikastte bulunması. Rusya Putin iktidara geldiğinden bu yana (2000’lerin başından beri) eski Sovyetler Birliği’nin kullandığı üstü örtülü ve gayrı hukuki operasyonlara sıklıkla başvuruyor. Kendi ülkesindeki tüm kurumları kendisine bağlayan Putin, iktidarına potansiyel olarak tehdit oluşturabilecek herkesi etkisiz hale getiriyor. Ya Kremlin’in siyasi gücü altında ezdiği yargı aparatı üzerinden ya da derin Rus istihbari kanalları üzerinden iç ve dış düşmanlar birer birer ortadan kaldırılıyor. Rusya’da her şey Putin’e ve onun yakın çevresi ile yürüttüğü rejime bağlı. Putin bu sistemle Rusya’yı askeri anlamda pro-aktif bir güç haline getirerek Sovyetler Birliği sonrası neredeyse sıfırlanan dünya politikasındaki Rus etkisini son yıllarda belirgin şekilde arttırdı. Gürcistan’a ve Ukrayna’ya müdahale etti, Kırım’ı ilhak etti, Suriye’ye askeri varlığını sokmayı başardı ve bu ülkede ABD’nin etki sahasını en asgari seviyeye geriletmeyi başardı. Doğu Akdeniz’de Rus etki alanını konsolide etti ve Türkiye’yi NATO yörüngesinden kopartmayı başararak çok ciddi bir stratejik artı elde etti.

AVRASYACILIĞIN İÇ POLİTİKADAKİ ETKİSİ

15 Temmuz başarısız darbe girişimi öncesinde Putin’e yakınlığı ile bilinen ve yeni Avrasyacılık stratejisinin mimarı olan Aleksandr Dugin Türkiye’deydi. Kendisinin ifadesiyle Türk makamlarını darbe girişimi hakkında bilgilendirdi. Türkiye’de darbe davalarında – Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk vs. – yargılanan Avrasyacı sol nasyonalist (ulusalcı) subaylar 1990’ların sonundan beri NATO üyeliği ve Batı yönelimli Türk dış politikasının yanlış olduğunu, Türkiye’nin Rusya’ya yönelmesi ve onunla stratejik ortaklık ilişkisine girmesini savunuyor. Bunun çeşitli nedenleri olmakla beraber, en başta Batı’nın insan hakları ve demokrasi kriterlerinden kurtulmak, Türkiye’nin bölgesinde daha pro-aktif ve etkin hareket etmesini sağlamak, ayrılıkçı Kürt hareketine karşı sert ve askeri yöntemlerle karşı durmak, iktidarlarını kaybetmemek gibi sebepler sayılabilir. 28 Şubat’ta Rusyacı birçok komutan çok etkindi. 28 Şubatçılar – tıpkı bugünkü Perinçek grubu gibi – AB yönelimi ile bu doğrultuda yapılan demokratikleştirici reformları Batı’ya verilen taviz olarak algılamaktaydılar. 1990’larda ordu siyasette çok etkindi.

Özellikle Kürt politikası ve Kıbrıs gibi güvenlikle bağlantılı gördükleri politika sahalarında sivil siyasetçiler üzerinde belirleyici etkinliğe sahiptiler. AB süreci ile beraber bu ortadan kalktı. Ulusalcı (sol nasyonalist) askerler Türkiye siyasetindeki etkilerini görece kaybettiler. Ergenekon davaları sonrasında ise etkileri tümüyle sıfırlandı. TSK içindeki Batıcı subaylar – AB yönelimini destekleyen, NATO ittifakına sadık, maceracılıktan uzak bir Türk dış politikası isteyen mülayimler – bu dönemde orduda etkin oldu. AKP’nin AB reform sürecini kendi çıkarları için gerçekleştirmesi, Türkiye’de görece bir demokratikleşme ve açık toplum meydana getirdi. Ancak Erdoğan ve AKP mutlak güce ulaşıp muktedirleşince, AB reformlarına ihtiyaçları kalmadı. Yolsuzluklar nedeniyle 17 Aralık’ta ortaya saçılan gerçekler nedeniyle, devleti kontrolüne alan Erdoğan, yargıya ve emniyete doğrudan müdahalede bulunarak sivil darbe yaptı. Ordudaki ve bürokrasi aparatındaki olası tepkileri nötralize etmek için eski derin devletle (28 Şubat-Ergenekon-sol nasyonalist subaylar) işbirliğine gitti.

Onların işbirliği şartlarını sağlayabilmek için Kürt açılımını (çözüm sürecini) sonlandırdı ve bir bahaneyle 1990’ların askeri politikalarına geri döndü. Demokratikleşme sürecinde ısrar eden Kürtlere, Cemaat’e ve liberallere cephe aldı. Onları “yola getirme siyaseti” başarısız olunca, üzerlerine giderek “Paralel Devlet” söylemine başvurdu. Bu arada darbe davalarından onlarca yıl hapse mahkûm olmuş olan tüm askerler “orduya kumpas” söylemi çerçevesinde salıverildi. Tabi esasında bu Erdoğan ile Ergenekoncuların anlaşmasıydı. Böylelikle Erdoğan ve Ergenekoncu derin yapı arasında sağlan bir ittifak kuruldu. Türkiye Suriye’de Rusya’ya yaklaştı. HDP sistem dışına itildi ve PKK ile görüşmeler sonlandırıldı. Tüm bunlar Ergenekoncuların Erdoğan’a kabul ettirdiği şartlardı. 17 Aralık suçlarından kurtulmak için Erdoğan’ın bunları kabul etmek dışında şansı yoktu. Ayrıca milliyetçi soslu bir dincilik, Erdoğan’ın İslamcılığı için arayıp da bulamadığı bir siyasi araç olabilirdi. Öyle de oldu.

SİS PERDESİ DAĞILMADIKÇA

15 Temmuz sürecinde neler oldu? Darbenin lideri kimdi? Darbecilerin amaçları neydi? Darbeye ilişkin tüm sorular gibi bu sorular da halen yoğun bir sisle kaplı. Gerçeklikle alakalı sadece küçük parçacıkları biliyoruz. Yapbozdaki resim bütününü görmemiz halen imkânsız. Fakat şu kadarı kesin ki, bu bilgilerin ortaya çıkmasını gizli bir el engelliyor. Tüm bu organizasyon çok komplike bir ilişkiler örüntüsüne işaret ediyor. Dugin’in darbe gecesi ve öncesinde Türkiye’de olması nedense Türkiye’deki rejim çevresince ve Ergenekoncularca hiç gündeme alınmadı. Neden bu kadar eminler Rusların bu işin içinde olmadığından? Bilmediğimiz bir bilgiye mi vakıflar? Bir komplo teorisi ortaya atmadan, sadece sağlıklı ve rasyonel bir kafayla şunu soruyorum: Heybeliada toplantısındaki ABD’liler darbe gecesi oradaydılar diye hemen mercek altına alındı da, neden Rus heyetine bu muamele yapılmadı? Rusların bu konuda “temiz” oldukları nereden biliniyordu?

Rusların aksine 15 Temmuz sürecinden neredeyse tüm Batı dünyası suçlu ilan edildi. Erdoğan ve rejimin bakanları açıkça – ima falan değil, doğrudan isim vererek – ABD’nin, Almanya’nın ve diğer Batılı ülkelerin 15 Temmuz’un planlayıcıları ve destekçileri olduğunu beyan ettiler. Hem de bunu sadece bir kez değil, defalarca yaptılar, hala da yapmaya devam ediyorlar. Dahası, Kürt siyaseti ve “FETÖ” gibi devlet düşmanı olarak algılanan ve lanse edilen kesim ve grupların arkasında da Batı olduğu söylemi Türk karar alıcılarınca rutine bağlanan bir anlatı. ABD Suriye’de Türkiye’ye operasyon yapan ve vekalet savaşı yürüten bir düşman olarak resmi söylemde yer alıyor. Tüm bu veriler sadece nesnel gözlemler. İnternette basit bir tarama ile tüm bu düşmanca belagatin mebzul miktarda örneğine ulaşmak olanaklı. Kısacası yeni politik diskurun dost ve stratejik ortak ülkesi Rusya, düşmanı ise başta ABD olmak üzere Batı olarak ön planda bulunuyor.

BATI KARŞITI, RUS YANLISI POLİTİKA

Rusların Ergenekoncuların has müttefiki olduğu biliniyor. Küreselci ve Batıcı Erdoğan ve AKP nasıl oldu da bir anda Ergenekoncuların jeopolitik konseptini ve siyasi önceliklerini (Kürt meselesi, Suriye’de ABD’den kopuş vs.) benimseyiverdi? Nasıl oldu da milliyetçilik konusunda alerjisi olduğu bilinen Milli Görüş ekolü, MHP’den ve Ergenekonculardan daha fazla milliyetçileşiverdi? Ergenekoncuların hapisten çıkartılması, her şeyin Cemaat yargıç ve savcılarının üzerine yıkılması, Cemaat’in bir anda ABD’nin kontrolünde bir güç olarak algılanmaya başlanması da Ergenekon’un daha önceki tasavvurlarına uyuyor. 17 Aralık sonrasında Erdoğan’ı Cemaat’e karşı radikalce bir tutuma sevk eden o soruşturmalar ve onların zemini olan tapeler nerenden geldi? Bu işlerde Ruslar ve Ergenekoncu derin yapının rolü nerede?

Ayrıca Zarrab davası kapsamında ABD’nin de elinde tüm bu bilgilerin olduğu görüldü. Davanın ileriki aşamasında çok daha “büyük balıkların” dava konusu olabileceği değerlendiriliyor. İş bu noktaya gelmeden Türkiye’de birileri adeta Türkiye’yi ABD ve NATO’dan tümüyle kopartmak konusunda çok acele ediyor. Afrin müdahalesi ve Menbiç konusundaki Türk baskısı, ABD’nin Menbiç üzerinden pazarlıklara başlaması, ABD’nin Rusya güdümüne giren Türkiye’yi kurtarma operasyonu mu? Bu pazarlık Erdoğan’la mı Ergenekon ile mi yapılıyor? Elbette birincisi daha muhtemel görünüyor. Erdoğan Menbiç ve ABD ile sorunların aşılması çerçevesinde ABD’deki realistlerle Zarrab davası da dâhil her şeyin üzerine sünger çekilmesi ve kendisinin başkanlığa devamı şartıyla Ergenekoncuların bile tasfiye edilmesi gibi bir olasılık üzerinde mi çalışıyor? Bu duruma derin yapı nasıl bir karşılık verecek?

ERGENEKONCULAR TASFİYE EDİLİRSE…

Daha da önemlisi şu ki bu duruma Rusya nasıl bir tepki verebilir? Rusya ABD’den farklı olarak kucağına oturanı bırakmaz. ABD ortaklığında rıza ilkesi önem addeder de, Ruslar rıza konusuna fazla bakmaz, ezer geçer. Zaten Rusların Türkiye’deki birincil ortağı Erdoğan ve İslamcılar değil, Ergenekon ve ulusalcılar. ABD Türkiye’yi kaybetmemek için hangi tavizleri verebilir? Erdoğan başından beri pazarlık payını arttırmak için mi tüm bu hamleleri yapıyor? Amacı Ergenekon’u da tasfiye etmek karşılığında demokrasisiz, Erdoğanist bir Türkiye’yi ABD ve Batı’ya kabul mü ettirmek? Bu senaryo belki de en az Ergenekoncu ve Rusyacı bir Türkiye kadar korkunç değil mi?

Bu denklemde AB çok zayıf ve 3,5 milyon Suriyeli sığınmacı nedeniyle Erdoğan’ın mülteci rehine oyununu kabullenmiş görünüyor. Bahaneyle AB kapısına dayanan ve tam üyelik isteyen Türkiye’den de kurtulmuş durumdalar. Öyle ya, bunca demokrasi sorunu olan bir Türkiye’nin İslami aidiyeti gibi esas meselelerle kimse uğraşmıyor. Türkiye Yeşiller ve Sosyal demokratlar gibi AB üyeliğini ilkesel olarak destekleyen güçleri de mevcut şartlarda kaybetti. Çok acı, ama AB gibi normatif bir güç bile Türkiye’deki insan hakları karnesine gözlerini, kulaklarını ve hepsinden de vahimi ağzını kapamış durumda.

Tüm bu koşulların başarılı jonglörü Erdoğan, anayasasız, anayasal düzensiz, devlet mimarisini dikkate almayan, istediği şekilde hiçbir bağlayıcılığı olmaksızın başkanlığına devam ediyor. Bu oyunda en güçlü dış güç şüphesiz ki Rusya. Ardından ABD geliyor. Her ikisi arasındaki mücadele stratejik. Türkiye tıpkı Küba füze krizi esnasında olduğu gibi, salt iki gücün kendi çıkarları perspektifinden dikkate alınan bir tür “jeopolitik unsur”. AB ise çok daha pasif, mülteciler bize gelmesin de ne olursa olsun tavrı içinde. Yeni soğuk Savaş’ta Türkiye çok tehlikeli sularda riskli manevralar yapıyor. Gemi her yerinden su alırken, Rusya ya da ABD kazanmış, AB için çok önemi yok. Türkiye’deki anayasal sisteme dönüş ve normalleşme meselesi bakımından bu mevcut şartlar altında sizce umutlu olmayı gerektirecek bir şey var mı?

[Mehmet Efe Çaman] 17.3.2018 [TR724]

Jenny White’ın penceresinden Türkiye [Bülent Keneş]

Türkiye’nin içinden geçtiği sürecin neye tekabül ettiğini bizzat içinde olan bizler bazen tam olarak anlayamıyor, anlamlandıramıyoruz. Bu yüzden, ülkede aslında nelerin olup bittiğini hakkıyla anlayabilmek için ya olayların dışına çıkmayı başarıp dışarıdan bir bakış geliştirmemiz ya da bizi belki bizden daha iyi bilen yabancı uzmanların değerlendirmelerine, analizlerine kulak vermemiz gerekiyor.

Birincisinde olayların yakıcılığı devam ediyorken herkesin mutlaka hissesini aldığı duygusallık perdesine takılmak ya da yakın körlüğüyle malul olmak kaçınılmaz gibi görünüyor. İkinci seçenekte ise, müracaat edeceğimiz uzman şayet doğru ve hakkaniyetli bir isimse, olaylara dışarıdan bakarak soğuk kanlılıkla yapacağı gözlem ve analizlerine kendi gözlem ve değerlendirmelerimizden bile fazla güvenebiliriz. Alman asıllı Amerikalı bir antropolog olan Jenny White bunlardan biri.

O, 1970’li yıllardan beri uğraştığı Türkiye’nin hastalıklarının kendisine bulaşmadığı, objektifliğini korumayı başarmış ender akademisyenlerden. Kusursuz Türkçe konuşan White şu an Stockholm’de yaşıyor. Stockholm Üniversitesi’ndeki Türk Çalışmaları Enstitüsü’nde çalışmalarını sürdüren White’ın pek çok makalesinin yanısıra Türkiye hakkında önemli ödüller almış üç bilimsel kitabı (“Muslim Nationalists and the New Turks – Müslüman Milliyetçiliği ve Yeni Türkler”, “Islamist Mobilization in Turkey – Türkiye’de İslamcı Kitle Seferberliği” ve “Money Makes Us Relatives – Para ile Akraba”); 19. yüzyıl Türk tarihi ve kültüründen beslenen üç tarihi romanı (“The Sultan’s Seal – Sultan’ın Mührü” “The Abyssinian Proof – Habeş Kanıtı” ve “The Winter Thief – Kış Hırsızı”) bulunuyor. Bazıları uzun süre çok okunanlar listesinde kalan ve pek çok dile çevrilmiş olan bu romanlar gibi diğer kitapları da Türkçe’ye çevrilmiş durumda.

YENİ TÜRK VE MÜSLÜMAN KİMLİĞİ

Tüm dünyada Türkiye’deki gelişmeleri anlamak isteyenlerin başvurduğu önemli eserlere imza atan White’ın “Brown Journal of World Affairs” dergisinin son sayısında yayınlanan makalesi de diğer eserlerinin objektiflik ve bilimsellik çıtasını koruyor. Bu yüzden Jenny White’in Türkiye perspektifinin özeti niteliğindeki “Spindle Autocracy in the New Turkey” başlıklı bu makaleye, Türkiye’nin sorunlarına kafa yoran herkesin bir göz atmasında büyük fayda var.

Daha önce verdiği bazı söyleşilerde ve yazdığı bir kitapta bahsettiği gibi bu makalede de son dönemde yeni bir Türk kimliği oluştuğunu savunan White, bu kimliği “Müslüman milliyetçilik” olarak kavramsallaştırıyor. Türklerin kimliğinin ve geleceğe bakışlarının 1923 yılı üzerinden şekillendiğini ancak bu yeni kimliğin Kemalist gelenek yerine görkemli Osmanlı geçmişinden etkilendiğini ileri sürüyor. White’ın Türkiye analizlerinin şekillenmesinde bu kimliklendirmenin önemli bir yeri bulunuyor.

Makalesine İslam dininin hem Türk milletini birleştirici, hem de o birliğe meydan okuyucu rolünü anlatmakla başlayan White, Türkiye üzerine çalışanların ülkedeki çatışmayı temel olarak İslam ile laiklik çekişmesi olarak görmelerine eleştiriler getiriyor. Bu sığ bakışın ortalama her 10 yılda bir krizden krize yuvarlanan Türkiye’deki gelişmeleri anlamakta yararlı bir lens olmadığını söylüyor.

İslam, Kemalistlerle olan gerilimi yoğunlaştırmak ve muhafazakar takipçilerini motive etmek için Erdoğan’ın sözde Yeni Türkiye’sindeki gelişmelerde merkezi rol oynasa da, White semptomları rekabet içerisindeki milliyetçilikler olan daha esaslı ayrıştırıcı güçlerin işlerlikte olduğunu kaydediyor.

Türkiye’yi bugünlerde hakkında çokça bahsedilen otokrasiye iten kan davasının da sanıldığının aksine laiklerle İslamcılar arasında olmadığını söyleyen White, tam tersine bunun “iki ılımlı Sünni İslami network” olarak tanımladığı AKP ile Gülen Hareketi arasında olduğunun altını çiziyor.

OTOKRASİ VE ÇEVRESİNDEKİLERİ YOK EDEN ÖLDÜREN CAZİBESİ

Demokratik süreçlerin başarısızlığına köklü açıklamalar getiren White, Türkiye’de siyasi yaşamı karakterize eden hiyerarşilerin kırılgan olmasını organizasyonel yeterliliğe, kurallara, prosedürlere, ehliyete ve hatta lider ile takipçileri arasında bir güven ilişkisine bile dayanmamasına bağlıyor. White, bu networkların liderliği ve terfiyi belirleyen ehil olma kriterlerinden ziyade tek bir merkezi kişiliğe sadakata ve itaate dayanan, kendisinin “spindle autocracy” dediği, yani anlayabildiğim kadarıyla ışığa uçan pervaneler gibi cazibesiyle kendisine çektiklerini yok eden, bir çeşit otokrasi oluşturduğunun altını çiziyor. White, bu tür otokrasilerde stratejik eylemlerden ziyade liderin hedeflerini ve aruzlarını yansıtan geçici eylemler olduğunu söylüyor.

Ona göre, bu sistemde tüm itaatsizlikler ve anlaşmazlıklar, gösterilerde ya da kamuoyu önünde yapılan yorumlarda lidere veya onun politikalarına yapılan eleştiriler ihanet, yapanlar ise hain olarak görülür. Bu yüzden, farklı fikirdekilerin ya grubu terketmeleri istenir ya da topluluğun dışına atılırlar. Gruptan atılanlar networklarını da kendileri ile birlikte götürmeye çalışırlar. Merkezi figürler oldukları yerde kalırken çevrelerindeki takipçileri kısa süreli olur. Sadakatlerini bir gruptan diğerine taşıyıp dururlar. Eski dostlarını şeytanlaştırmakta çok mahir olan takipçiler, liderlerinin çevresinde yeni networklar oluştururlar. White, vatandaşların güvenlik ve hayatı idame etme arayışlarının patronaj networklarına itilmesini Türkiye’de ulusal kurumların ve kişilerarası güven seviyesinin düşük olmasına bağlıyor.

Yüksek halk desteğiyle bir tek adam diktası kuran Erdoğan’ın konumunu da değerlendiren White, onu ulusal pederşahi bir ailenin asla sorgulanamaz güçlü ve koruyucu lideri şeklinde tanımlıyor. Erdoğan’ın milli iradenin vücut bulmuş hali olduğunu iddia ettiğini hatırlatan White, makbul gördüğü vatandaşların kendisiyle özdeşleşen değerlere ve temsil ettiği devlete tam itaat etmesini beklediğini söylüyor.

FARKLI FİKİRDEKİLERLE DİYALOG KURMAZ, ŞEYTANLAŞTIRIR

Bu otokratik sistemde farklı fikirlerde olanlarla diyalog kurmakla uğraşılmadığını, bunun yerine doğrudan terörist ilan edilerek şeytanlaştırıldıklarını anlatan White, hedefe konulanların görevlerinden atıldığını, hapsedildiklerini ve korkunun esir aldığı toplum tarafından dışlandıklarının altını çiziyor. Öyle ki, hain avcılığının bizzat Erdoğan’ın yakın çevresine kadar uzandığını ifade eden White, Fethullah Gülen’den intikam almakla başlayan bu avcılığın bir zamanlar Erdoğan’ın en yakın çalışma arkadaşları olan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na ve fikirleri kendisine uymayan herkese uzandığını kaydediyor.

White’a göre, takipçileri için bir istinad noktası olan lider, merkezi otorite figürü olarak görülüyor ve takipçileri de örgütlü bir hayat içerisinde sosyalleşirken terbiye ediliyorlar. White, spindle otokrasilerde siyasal olanın kelimenin tam anlamıyla kişisel olduğuna da vurgu yapıyor.

Bu sorunun kökenlerine de inen White, Türkiye’nin kuruluşundan bu yana bütün toplumsal kesimleri temsil eden birleştirici bir mili kimlik geliştirmekte başarısız olduğunu söylüyor. Bu yüzden her neslin, bir ulusal rekalibrasyonu ve uyum göstermeyen sosyal unsurların baskılanmasını, muktedir hiyerarşiye ihanet etmiş görülenlerin ise şiddetli direnişini tecrübe etmek zorunda kaldığına dikkat çekiyor.

Toplumun değişik zamanlarda İslamcı/Seküler, sol/sağ, Kürt/Türk, Alevi/Sünni, Müslüman/gayr-i Müslim, liberal/muhafazakar ve hatta Kürt/Kürt, sol/sol, Sünni/Sünni gruplaşmalarına ayrıştığının altını çizen White, bu grupların tanımlandıkları etiketlerden soyundurulmaları durumunda ise, ortada sadece tercih ettikleri hiyerarşik liderlere sadakat ve itaata dayalı benzer sistemlerce belirlenmiş ve birbirlerine karşılıklı olarak düşmanlık besleyen grupların kalacağını ifade ediyor.

“Gruplar arasındaki ilişkiler kendisini sıklıkla derinden hissedilen nefret ve diğerlerinin şeytanlaştırılmasıyla gösterir,” diyen White, üstelik bu hislerin, bir zamanlar fikirleri ve değerleri kendilerine en yakın olduğu halde zamanla hasım olmuşlara karşı daha bir yoğun duyulduğunu söylüyor. Bu konuda Gülen (Hareketi) ile Erdoğan arasındaki kan davasının önemli bir vaka olmakla birlikte tek örnek olmadığını söyleyen White, Cumhuriyet tarihinin tamamının kutuplaşma ile nihai olarak kişilerden bağımsızlaştırılmış kurumsallaşma, yeni anayasa yapımı ve birleştirici bir kimlik empoze etme yoluyla kurulan kısa ömürlü merkezi kontrol arasındaki süregiden bir çekişmeden ibaret olduğunu ifade ediyor.

İNANÇ OLARAK TUKAKA, KİMLİK OLARAK EL ÜSTÜNDE BİR İSLAM

Umut Özkırımlı’ya atıfla Türkiye’deki temel sorunu ortak değerlerden ve kurumlardan mahrum olan, her biri diğerine karşı güvensiz ve hoşgörüsüz “gizemli cemaatçilik” olarak isimlendiren White, bununla birlikte Türkiye’nin gruplararası husumetin olduğu tek ülke olmadığını, ancak işbirliği ve birlik çabalarını sürekli akim bırakan sosyo-kültürel davranış kalıplarıyla bu konuda en ileri vaka olduğunun altını çiziyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında inanç olarak İslam dışlanırken, bir kimlik olarak İslam’ın Türklüğün tamamlayıcısı olarak benimsendiğine dikkat çeken White, gayr-i Müslimlerin ise Türk-Müslüman kanı taşımadıkları için devlete sadık olamayacakları varsayımıyla iç düşman olarak görüldüklerini söylüyor. Aynı şekilde Kürtler ve Alevilerin de ancak görece Müslümanlar şeklinde görüldükleri için, dış güçlerin bu toplulukları ülkeyi bölmekte kullanacaklarına inanıldığına vurgu yapıyor.

1960 öncesi dönemi bu perspektiften genişçe değerlendiren White, 1960’ta başlayan darbeler süreciyle kutuplaşmaların defalarca sıfırlanmasına rağmen bu kültürün kendisini yeniden yeniden ürettiği üzerinde duruyor. Özallı yıllarda Türklük ile toplumda ve kamu yaşamında görünürlüğü artan Müslümanlık kimliklerinin ciddi bir dönüşüm geçirdiği tespitinde bulunan White, Erdoğan döneminde ise geçmişi yeniden üreterek ve hatta yeniden icat ederek Türklüğün Osmanlı’nın bir devamı şeklinde görülmeye başlandığına dikkat çekiyor.

Bu dönemdeki küresel ihtirasların ve kurumsal büyüme arzusunun Hizmet Hareketi’nin çabalarıyla özdeşleştiğine dikkat çeken White, 2011’de başlayan anlaşmazlıklardan sonra varılan son noktada ise, Hizmet Hareketi’ne yakın olanların bir çeşit sosyal ve ekonomik ölüme karşı korumasız bırakıldığını ifade ediyor. White, Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik son dönemde yapılan zulümleri çarpıcı rakamlarla özetliyor.

Her ne kadar, Kürtlerin demokratik ve sosyo-kültürel haklarının kimseyle pazarlık konusu edilmeden hemen verilmesi gerektiğini savunan, PKK ile yürütülen görüşmeleri ise sadece PKK’nın silahlı unsurlarının akibeti çerçevesinde ele alınmasını öneren Hizmet Hareketi’nin hükümetin siyasi hesaplarla PKK ile başlattığı müzakereler konusundaki yaklaşımlarını isabetli yansıtmakta yetersiz kalsa da, yine de White’ın Hizmet Hareketi ile hükümetin bu konuda bir ayrılığa düştüğüne dair tespitinin isabetli olduğunu ifade etmek gerekiyor.

ERDOĞAN, KÜRESEL BEKLENTİLERİ DE BOŞA ÇIKARDI

Hizmet Hareketi’nin AKP’ye destek olduğu yılların 2002-2008 arasına denk gelen kısmında, Türkiye’nin agresif kutuplaşmayı büyük ölçüde aştığını not eden White, bu dönemi şöyle özetliyor: Türkiye, küresel nüfuza sahip Müslüman çoğunluklu bir demokrasi olarak Avrupa Birliği üyeliği yolundaydı. Ekonomisi büyüyor, etkileyici yeni altyapı yatırımları yapılıyordu. Orta sınıf genişliyordu. Hizmet (Haraketi’nin) yardımıyla, AB üyelik süreci ve mahkemeler aracılığıyla müdahaleci ordunun bir başka darbe yapma ihtimali, teorik olarak, ortadan kaldırılıyordu. Meclis ileri vatandaşlık haklarıyla bezeli daha liberal ve özgürlükçü bir anayasa yazmaya başlamıştı. 2002’den sonraki 10 yıl boyunca AKP, Kürtlere ve gayr-i Müslimlere ulaşmayı başarmıştı. Kültürel haklarını genişletmiş ve Kemalist dönemde el konulmuş bazı mülklerini iade etmişti. PKK ile barış ufukta görünüyordu.

Bu gelişmelerin sınırlar aşan etkileri üzerinde de duran White, bazı gözlemcilerin kapitalizm ve küreselleşmenin Türk ve Müslüman kimliği üzerindeki homojenleştirici ve liberalleştirici etkisinin farklı inanç ve yaşam tarzları arasında bir yakınlaşmaya yol açacağına dair gözlemlerde bulunduklarını aktarıyor.

White, makalesinde Türkiye’nin böyle umut veren bir noktadan hızla komşunun komşusunu, işadamlarının birbirini, kiracının ev sahibini ve hatta akrabaların birbirlerini hiçbir cezaya uğrama endişesi taşımadan ‘FETÖ teröristi hainler’ şeklinde suçlayarak tutuklanmalarına sebep oldukları korkunç bir atmosfere nasıl geldiğini başarılı bir şekilde anlatıyor.

Türkiye’nin hastalıklarına dikkat çekerken ülkenin demokratik düşüşünün dini, ideolojik ya da bunların teolojik mesajına sarılan bir adam yüzünden olmadığını savunan White, tek adamın daha ziyade ülkenin güçlü, kişiselleştirilmiş ve grup aidiyetleri üzerinden kültürel bölünmüşlüğü sayesinde çok etkili olabildiğini ileri sürüyor.

White, kutuplaşma ve kontrolün sebep olduğu fasit dairenin verimliliği ve sosyal entegrasyonu engelleyen endemik türbülanslara yol açmasının oluşturduğu karşıt çağrışımların Erdoğan tarzı güçlü liderlerin yerinde kalmasına yardım ettiğini söylüyor.

Türkiye’nin mevcut krizini kişilerden soyutlanmış bir kavramsallaştırma üzerinden tanımlamaya çalışan White, ülkedeki sorunun aslında o sorunun dönemsel görünürlüğünden ibaret olan mevcut krizden çok daha derin ve köklü olduğunu anlatıyor. Ancak yine de, daha önce yapmış olduğu değerlendirmelerde Erbakan’ın aksine Erdoğan’ı siyasal İslamcı görmediğini ifade eden White’ın, bunca yaşanan radikal İslamcı savrulmalardan sonra bu konudaki kanaatlerinin yerli yerinde durup durmadığına dair makalede bir fikir edinmek mümkün olmuyor.

[Bülent Keneş] 17.3.2018 [TR724]

Eşini aldatan adam ve ‘karşı devrim’ için FETÖ yalanı! [Erhan Başyurt]

İktidarın 15 Temmuz hain darbe girişimini, Cemaat’i ‘yok etmek’ ve ‘karşı devrim’ yapmak için kullanmasını en güzel özetleyen örneklerden birisi, karısını aldatan adamın hikayesi…

***

Birçok gazete ve televizyonda yer alan sıra dışı olayın Posta gazetesinde yayınlanan detayları şöyle:

“İşadamı Hayri Uğur 15 Temmuz’dan sonra ailesine ‘Benim çevrem ve arkadaşlarım FETÖ’cü… Beni de onlardan biliyorlar. Sürekli çevremizden insanlar sorgulanıyor. Her an bana da bu tür suçlama ve sorgulamalar yapılabilir’ yönünde açıklamalarda bulundu. Bu yöndeki söylemlerini geçen yıl da sürdüren Uğur, ailesine ‘Tedbir almamız gerekir’ diyerek ‘Beni örgütten (FETÖ) dolayı alırlarsa tüm mallarımıza el konulacak’ dedi.

Uğur eşine ‘Seninle göstermelik, kâğıt üzerinde bir boşanma hazırlayalım. Çocuklara da bu konuda telkinde bulunalım. Çevremizden kimseye de söylemeyelim. İleride doğacak sıkıntılardan kurtulmak için çözüm üretelim’ diyerek eşini anlaşmalı boşanmaya ikna etti.

Eşi Hepşen Uğur, kâğıt üstünde boşandıklarını düşünerek şirket avukatına vekaletname verdi. Avukatı, 4 Temmuz 2017 tarihli bir boşanma protokolü hazırladı. Protokol, eşlerin birbirinden herhangi bir taleplerinin olmayacağı hükmünü de içeriyordu.

İstanbul Aile Mahkemesi, 17 Temmuz 2017’ye gün verdi. Hepşen Uğur, şirket avukatının hazırladığı protokolü duruşmaya girmeden hemen önce imzaladı.

İddiaya göre Avukat Sönmez, Uğur’a ‘Bu boşanma sadece kağıt üzerinde. Formalite gereği anlaşmalı boşanma protokolü hazırladık. Mahkemede de bu protokolü aynen kabul edelim sonuçta gerçek bir boşanma değil’ dedi.

Hepşen Uğur mahkemede, protokolü kabul ettiğini söyledi. Uğur, eşinden herhangi bir mal varlığı talebi olmadığını da söyledi. Eşinin soyadını ise kullanmaya devam etmek istediğini söyleyen Uğur, tedbir nafakası da talep etmediğini söyledi. Mahkeme, çifti boşadı.

Boşanma kararı sonrası Uğur Ailesi hep birlikte Amerika’nın Orlando kentine gitti. Çocukların eğitimi için bu kentte okul ayarlandı. Ailesi için ABD’de yeni bir ev de alan Hayri Uğur, işlerini de bu ülkeye taşıyacağını söyledi. Uğur, şirket işlerini ayarlamak için 15 gün sonra Türkiye’ye döndü.

Ancak bir süre sonra Hepşen Uğur eşine ulaşmakta zorlandı. Durumdan şüphelenen Uğur yaptığı araştırma sonrası, eşinin 5 yıldır gizli ilişki yaşadığı bir kadınla birlikte olduğunu öğrendi; bayram tatilini birlikte geçirdiklerini öğrendi.

Hileli boşanma ile eşinin kendisini aldattığı gerekçesiyle Hepşen Uğur dava açtı. Mahkeme ileride telafisi güç durumlar doğmaması için Hayri Uğur’un nüfus kaydına şerhler düşülmesi talep edildi.

Kararın tebliği ve kurumlar arasındaki yazışma süreci devam ederken, Hayri Uğur Z. Y. isimli genç sevgilisiyle evlendi. Hayri Uğur’un, önceki akşam Mersin’de düzenlenen törenle Y. ile nikâh masasına oturduğu öğrenildi…”

***

Bu basit hikayeyi bu kadar uzun alıntılamamın nedeni, FETÖ operasyonlarıyla öyle bir hava oluşturuldu ki, artık 20 yıllık eşler bile birbirini bu ‘öcüyle’ kandırabiliyor.

20 yıllık eşinin elinden tüm malını, mülkünü, parasını alıp sonra da yıllardır gizlediği sevgilisiyle evlenebiliyor…

Aldatılan eş farkına vardığında da, yalanı uyduran yani ‘Atı alan Üsküdar’ı geçmiş’ oluyor…

***

İktidarın FETÖ yalanları yapmaya çalıştıkları bu gerçek traji-komik boşanma davasından farklı değil.

Açıktan deselerdi ki, ‘Biz tüm üniversiteleri ele geçireceğiz, polise 30 bin, TSK’ya 20 bin, yargıya 5 bin, okullara 50 bin öğretmen, kamuya 100 bin ‘partili siyasal İslamcı’ yerleştireceğiz, özgür medyayı yok edip, süresiz OHAL ve KHK ile yönetim modeline geçeceğiz, devleti tamamen ele geçireceğiz…’ Herhalde ülkede kıyamet kopardı.

Ama, dindarlara karşı antipatisi veya nefreti olan çevreleri, FETÖ’yü gösterip dize getirdiler. ‘İstediğiniz kamusal alan temizliğini yapıyoruz’ yalanıyla ‘karşı devrim’ sürecinde sezinletmeden yandaş eylediler…

‘Anlaşmalı boşanma’ sözleşmesinin altına koşa koşa gönüllü imza attırdılar.

‘Hileli boşanma’ değil, ‘karşı devrim’ sürecinde rejim değişikliğine gidildiğini fark ettiklerinde veya aldatan eşin ‘gizli sevgilisi’ ile evlendiğini öğrendiklerinde çok geç olacak…

Hayali bir ‘FETÖ’ silahlı terör örgütü yalanı, sizlerin de başını döndürdü. Bilerek veya bilmeyerek destek verdiğiniz Cemaat’i ‘yok etme’ planının aslında ‘rejimi yok etme planı’ olduğuna uyandığınızda ‘Atı alan Üsküdar’ı bir kez daha geçmiş’ olacak…

***

İş işten geçmeden uyanır mısınız? Bilmem ama… Çorum Cumhuriyet Başsavcısı Ömer Faruk Yurdagül’ün Milliyet’te yayınlanan şu sözlerini lütfen tekrar tekrar okuyun;

‘FETÖ terör örgütüne yönelik operasyonları 1 Eylül 2016 tarihinden itibaren başlatmayı planlarken, 15 Temmuz darbe girişimi olunca soruşturma işlemleri hızlandırdık…’

***

Yani ortada darbe girişimi filan yokken hazırlanmış bir plan var, halen komuta kademesinin aydınlatılamadığı hain darbe planı o planın çok daha rahat ve kolaylıkla uygulanmasına imkan sağladı.

O plan ‘Cemaati yok etme’ planı değil… Cemaat’i hedef tahtasına koyup, ‘Cambaz’a bak…’ uyanıklığında ‘rejimi değiştirme’ ve ‘karşı devrim’ süreci…

Umarım yakın zamanda ‘hepimize geçmiş olsun’ demek zorunda kalmayız. Uyan Türkiye’m!

[Erhan Başyurt] 17.3.2018 [TR724]

Kaybedilen sadece 3 puan olmayacak [Hasan Cücük]

Ligde artık telafisi olmayan haftalara giriyoruz. Hem zirvedeki hem de düşme hattındaki takımlar için artık tüm maçlar final havasında olacak. Fenerbahçe – Galatasaray buluşması bir derbiden öte, ligin zirvesinin şekillenmesi açısından önem taşıyor. Fenerbahçe kaybederse şampiyonluk yarışında havlu atacak, Galatasaray kaybederse şampiyon adaylarının sayısı artacak.

KADIKÖY FOBİSİ

Derbi denince akla ilk gelen cümle ‘derbinin favorisi olmaz’ klişesidir. Ancak bu klişe Fenerbahçe – Galatasaray buluşmasında adres Kadıköy olduğunda geçerliliğini yitiriyor. Dev buluşmada ibre daima sarı lacivertli ekibi gösteriyor. Sarı kırmızılı ekip, Kadıköy’de son galibiyetini 22 Aralık 1999’da alırken, takımın başında yine Fatih Terim vardı. Galatasaray, Hasan Şaş ve Marcio’nun golleriyle Fenerbahçe’yi 2-1 yendikten sonra bir daha rakibine üstünlük sağlayamadı. Bu tarihten sonra Kadıköy’de oynanan 21 maçın 15’ini Fenerbahçe kazanırken, 6 maçta beraberlik vardı.

Ligde 53 puanla liderlik koltuğunda oturan Galatasaray’ın en büyük rakibi Kadıköy fobisi olacaktır. Form durumu ne olursa olsun aradan geçen 18 yılda Galatasaray’ın yüzü bir kez dahi gülmedi. Bu psikoloji doğal olarak oyuncuları baskı altına alıyor. Kadıköy’de son galibiyeti Fatih Terim görürken, Terim sonrası göreve gelen isimlerin hiçbiri bu mutluluğu yaşayamadı. Sarı-kırmızı ekibin başına Terim ikinci ve üçüncü gelişinde de Kadıköy’den 3 puanla dönemedi. Terim’le Kadıköy’de 6 Kasım 2002’de 6-0 gibi tarihi bir yenilgi alan Galatasaray’ın 12 Mayıs 2012’de ise deplasmanda Fenerbahçe’yle 0-0 berabere kalarak Ülker Stadı’nda şampiyonluk coşkusu yaşaması da dikkati çeken notlar olarak tarihe geçti.

FENERBAHÇE GAZI KAÇMIŞ GAZOZ GİBİ

Derbinin psikolojik şartları bu şekilde. Gelelim takımların form durumuna. Beşiktaş’a deplasmanda, Akhisar’a ise sahasında yenilen Fenerbahçe zirve yolunda ağır hasar almıştı. Yeni Malatya’yı deplasmanda 2-0 yenerek biraz moral buldu ama ortaya konan futbol kimseyi tatmin etmedi. Fenerbahçe bu sezon gazı kaçmış gazoz gibi oynuyor. Tadı-tuzu olmayan bir görüntü sergiliyor. Geride kalan 25 haftada taraftarını mutlu eden maç sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Ne kadro istikrarı var ne de oyuncuların mücadele azmi. Şampiyonluğa oynayan bir takımdan ziyade ligi ortalarda bitirmeyi garantileyip, sezon bitse de tatile gitsek havasında bir ekipler. Galatasaray karşısında alınacak bir galibiyet Fenerbahçeli oyuncuları kendine getirebilir.

Saha ve seyirci avantajı Fenerbahçe’den yana olmasına karşılık, form grafiğini dikkate aldığımızda şartlar pek de iyi gözükmüyor. Takımda Robin Van Persie’den müzmin sakat bayrağını devralan Vincent Janssen dışında sakat oyuncu bulunmuyor. Sakat ve cezalı yok gibi ancak form grafiği üst düzeyde olan oyuncu da bulunmuyor. Geriye sadece Fenerbahçe açısından Kadıköy faktörü kalıyor.

FATİH TERİM’İN DEPLASMAN GRAFİĞİ

Galatasaray, Fatih Terim’le bu sezon 9 maça çıkarken bunun 7’sinde sahadan galip ayrıldı, 2 kez ise yenilgiyi tattı. Terim’le beraberliğini unutan sarı kırmızılıların bu sezon aşması gereken bir deplasman fobisi var. Terim’li Galatasaray’ın aldığı iki yenilgi de deplasmanda geldi. Süper Lige veda etmesine kesin gözüyle bakılan Karabükspor’u farklı yenmesi dışında Kayserispor deplasmanından da 3 puanla döndü. Sivasspor ve Kasımpaşa deplasmanlarından ise puansız döndü. Kart cezalısı Mariano ve sakatlar Jason Denayer ile Eren Derdiyok dışında Galatasaray’da eksik bulunmuyor. Kadro yapısı olarak Fenerbahçe’den üstün olan Galatasaray’da gözler bu sezon 25 golle krallık yarışında ilk sırada olan Gomis’in üzerinde olacak.

FENERBAHÇE REKABETTE ÖNDE

Büyük İstanbul derbisi, 17 Ocak 1909’da ‘Papazın Çayırı’nda başladı ve bugün oynanacak karşılaşma ile birlikte iki takım 387. kez karşı karşıya gelecek. İlk buluşmada sahadan 2-0 ayrılan takım Galatasaray olmuştu fakat 108 yıllık rekabette galibiyet sayısında ve atılan gollerde Fenerbahçe önde. Sarı lacivertli ekip 386 maçtan 146’sını kazandı. Sarı kırmızılı rakibinin ise 123 galibiyeti var. 117 maç ise berabere tamamlandı. Fenerbahçe’nin 532 golüne, Galatasaray 482 golle karşılık verdi.

Bu karşılaşmaların 121’i, ligdeydi. 60 sezondur oynanan Türkiye Birinci Ligi’nde (Süper Lig) Fenerbahçe 50 maçta rakibine üstün geldi. Galatasaray’ın ise 33 galibiyeti vardı. 38 maç ise berabere tamamlandı. Bu maçlarda sarı lacivertliler 154, sarı kırmızılılar ise 116 gol kaydetti. Ligin ilk devresinde Galatasaray’ın sahasındaki maç golsüz sona ermişti.

[Hasan Cücük] 17.3.2018 [TR724]