MİT’in kaçırdığı bir isme daha casusluktan beraat, ‘örgüt’ten hapis

MİT'in ''silahlı terör örgütü yöneticiliği'' ve ''uluslararası casusluk'' iddiasıyla Kosova'dan kaçırarak Türkiy'ye getirdiği Hasan Günakan casusluk suçlamasından beraat etti. Günakan Gülen cemaati üyesi olmak suçundan 8 yıl 1 ay 15 gün ceza aldı.

KRONOS -28 Ocak 2020

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturma kapsamında, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Kosova’dan kaçırarak Türkiye’ye getirdiği Hasan Hüseyin Günakan’a, ”silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçundan 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verildi.

İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuklu sanık Günakan ile avukatı katıldı.

Duruşmada, sanık ve avukatlarının savunmaları ve son sözlerinin alınmasının ardından mahkeme heyeti dosyayı karara bağladı.

Sanık Günakan’a silahlı terör örgütü üyesi olmak suçundan 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası veren mahkeme, sanığın casusluk suçundan beraatine karar verdi.

Mahkeme heyeti, sanığın tutukluluk halinin devamına hükmetti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, MİT’in Kosova istihbaratıyla yürüttüğü çalışmalar sonucu yakalanarak Türkiye’ye getirilen 6 kişi arasında yer alan Günakan hakkında ”silahlı terör örgütü yöneticiliği yapmak” ve ”uluslararası casusluk” suçlarından 16 yıl 6 aydan, 28 yıl 6 aya kadar hapis cezası istenmişti.

[Kronos.News] 28.1.2020

KHK’lı akademisyenlerden ‘yeni bir dünya’ belgeseli

KHK’lı akademisyenlerin ‘yeni bir dünya’ hayalini anlatan Ufka Bakma Durağı belgeselinin fragmanı yayınlandı. Belgeselin odağında Doç. Dr. Ulaş Bayraktar ve arkadaşlarının kurduğu Kültürhane var.

BOLD – KHK ile ihraç edilen akademisyen Ulaş Bayraktar ve arkadaşlarının kurduğu Kültürhane’nin hikayesini anlatan “Ufka Bakma Durağı” belgeselinin fragmanı yayınlandı. Yapımcılığını Zeynep Ünal’ın, yönetmenliğini Çiğdem Mazlum ve Sertaç Yıldız’ın üstlendiği “Ufka Bakma Durağı” belgeseli, Ulaş Bayraktar ve arkadaşlarının hikayesine yer veriyor.

ŞEHİT OĞLU

Doç Dr. Ulaş Bayraktar, 689 sayılı KHK ile 29 Nisan 2017’de Mersin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden ihraç edildi. Beş yaşındayken orduda yüzbaşı olan babasını bir çatışmada kaybettiği günden bu yana, 40 yıla yakın bir zamandır devam eden çatışmalı sürecin ancak barış sağlanarak çözülebileceğine inandığı için imzacı akademisyenlerden biri oldu. İhraç olduktan sonra kitaplarla, insanlarla ve gençlerle bir arada olmanın yöntemlerini aradı.

ALTERNATİF BİR AKADEMİ

Kendisi gibi KHK ile kamu görevine son verilen Ayşe Gül Yılgör, Galip Deniz Altınay ve Nalan Turgutlu Bilgin ile Mersin’de Kültürhane’yi inşa ettiler. Bir başlangıç oldu, yepyeni bir sosyal alan. Kendileri gibi imzacı olup görevlerine son verilen diğer akademisyen arkadaşlarının kişisel kütüphanelerini tek kitaplıkta bir araya getirdiler. Her şeyden önemlisi bu mekan kent ve sakinleri için, akademinin özel güvenlikli turnikelerine karşın ulaşılabilir bir alan yarattı.

Öğrencilerle tez çalışmalarının devam ettirildiği Kültürhane, kütüphanesindeki 10 binden fazla kitapla, müzik dinletilerinden ekoloji, tarım, gıda sohbetlerine dek birçok kültürel etkinlikle kısa sürede Mersin’in alternatif akademisi konumuna ulaştı. Bu bağlamda Kültürhane, bir kamusal alan olarak akademinin her yerde yaratılabileceğine güçlü bir örnek teşkil ediyor.

[BoldMedya] 28.1.2020

Fransa’da polisin göz yaşartıcı bomba atması yasaklandı

Fransa'da gösterilere müdahale eden polislerin kullandığı ve vatandaşların yaralanmasına neden olan göz yaşartıcı gaz bombaları yasaklandı.

KRONOS -28 Ocak 2020

Fransa’da eylemlerde polis tarafından kullanılan ve birçok eylemcinin yaralanmasına neden olan göz yaşartıcı gaz bombası yasaklandı.

Fransa İçişleri Bakanı Christophe Castaner, göz yaşartıcı gaz bombasının (GLI-F4) yasaklandığını açıkladı.

Ahval’de yer alan habere göre, France 3’e konuşan İçişleri Bakanı Castaner, göz yaşartıcı gaz bombasının çok sayıda kişinin yaralamasına neden olduğu için artık kolluk kuvvetleri tarafından kullanılmayacağını söyledi.

Fransa’da Macron hükümetine karşı düzenlenen gösteriler sırasında birçok kişi polisin müdahale sırasında kullandığı GLI-F4 tipi gaz bombası nedeniyle sakat kalmıştı. Aralık 2018’deki gösterilerde bir adam polisin tarafından gelen GLI-F4’ü geri atmaya çalışırken eli kopmuştu. Başka bir gösterici ise aynı sebepten ötürü parmaklarını kaybetmişti.

Liberation gazetesinin haberine göre, 17 Kasım’da başlayan Sarı Yelekler eylemlerinde biber gazı nedeniyle en az 69 gösterici yaralandı. Bu 69 kişiden 14’ünün bir gözünü kaybettiği belirtildi.

[Kronos.News] 28.1.2020

BM İnsan Hakları Konseyi’nde Türkiye’ye eleştiri yağmuru

Türkiye’nin son beş yıldaki insan hakları karnesinin masaya yatırıldığı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde üye devletler, Türkiye’ye tavsiyelerini sıraladı. Türkiye’nin son yıllardaki insan hakları uygulamaları yerden yere vuruldu.

BOLD – Türkiye’nin son beş yıldaki insan hakları karnesi, İsviçre’nin Cenevre kentinde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, Evrensel Periyodik İnceleme Mekanizması (UPR) kapsamında bugün masaya yatırıldı. Türkiye’deki insan hakları ihlalleri ve sivil toplum örgütlerinin şikayetleri görüşüldü.

Türkiye, toplantıda sert bir dille eleştirildi.

TÜRKİYE’YE SERT ELEŞTİRİLER

Cenevre’de yapılacak bugünkü toplantıda üçüncü kez Türkiye’deki mevcut durum incelendi. Katar, Yemen, Afganistan, Azerbaycan dışında hemen hemen bütün ülkeler Türkiye’yi sert dille eleştirdi.

Oturumlarda söz alan 133 ülkenin büyük bir bölümü Türkiye’yi düşünce ve ifade özgürlüğüne saygı duymaya çağırdı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin üye ülkelerinin bir araya geldiği toplantıda, Türkiye ile ilgili daha önce BM’nin çeşitli organları tarafından hazırlanmış raporlar ve yine daha önceki Periyodik İnceleme çalışma sürecinde yapılan öneriler ışığında hazırlanmış rapor okundu.

Dışişleri Bakan Yardımcısı ve AB Başkanı Faruk Kaymakcı başkanlığında incelemeye katılan Türk heyetine BM İnsan Hakları Konseyi üyesi ülkeler bol bol tavsiyelerde bulundu.

Toplantıda, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, STK’lar ve Türkiye tarafından hazırlanan 3 farklı rapor görüşüldü.

Konsey, perşembe günü çıkacak olan nihai raporda Türkiye’ye insan haklarını iyileştirme yönünde tavsiyelerde bulunacak. Birleşmiş Milletler, Türkiye ile ilgili UPR raporlarını en son 2010 ve 2015 yıllarında yayımlamıştı.

İŞKENCE VE SİVİL ÖLÜMLER KONUŞULDU

Konseyde gündeme gelen Birleşmiş Milletler raporunda, Türkiye’de özellikle 2016 yılından itibaren işkence olaylarında artışların yaşandığına dikkat çekildi. Raporda, yargı mensupları, akademisyenler, gazeteciler ve siyasi muhalefete yönelik baskıların arttığı ifade edildi.

“KAYYIM UYGULAMASI İNSAN HAKKI İHLALİDİR”

177 tane medya kuruluşunun kapandığını ve medya kuruluşlarının çeşitli birimlerinde çalışan 10 bine yakın insanın işten atıldığı belirtilen raporda, mesleklerini icra eden gazetecilerin ‘terörle mücadele yasaları’ kapsamında yargılandığına dikkat çekildi.

Terörle Mücadele yasalarının muhalefeti susturma aracı halene getirildiği kaydedilen raporda, ayrıca seçimle seçilmiş belediyelere yönelik kayyım uygulanmasının bir insan hakları ihlali olduğu hatırlatıldı.

“ON BİNLERCE KİŞİ İŞTEN ATILDI”

Çalışma yaşamı alanında da Türkiye’deki ihlallere dikkat çekilen raporda, özellikle 2016 yılından itibaren on binlerce kişinin işten atıldığına vurgu yapıldı.

Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik hakları konusunda Türkiye’nin sorumluluklarının hatırlatıldığı raporda, Türkiye’nin uluslararası bir çok uluslararası yasayı ihlal ettiği ifade edildi.

KAYMAKÇI, TÜRKİYE’DE ‘BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VAR’ DEDİ

Türkiye heyeti adına söz alan Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Büyükelçi Faruk Kaymakcı, Türkiye’nin insan hakları alanında çok önemli çalışmalara imza attığını iddia etti.

BASIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ELEŞTİRİLERİ

Başta ABD ve AB üyesi ülkeler olmak üzere söz alan devlet sözcüleri büyük bir kısmı Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü konusunda saygı göstermeye çağırdı.

Halkın oylarıyla seçilmiş insanların görevden alınmasının ve tutuklanmasına son verilmesi çağrısı yapan devlet sözcüleri, Türkiye’de çok sayıda insan hakları savunucusu, muhalif siyasi parti temsilci ve üyeleri, akademisyen ve azıklık gruplara yönelik baskı, tutuklama ve gözaltılar son vermesi gerektiğini söylediler.

Kadına yönelik şiddet ve çocuk evlilikleri konusunda da Türkiye’yi eleştiren neredeyse bütün üye devletler, Türkiye’nin ayrımcılığa son vermesi çağrısında bulundu.

“İŞKENCEYE SIFIR TOLERANS TAAHHÜDÜ SÜRMEKTEDİR”

Söz alan Büyükelçi Faruk Kaymakçı, bazı tavsiyelerle ilgili ”yeni çıkarılan yargı reform paketi terörle mücadele yükümlülüklerini de içeriyor. Bizim için İfade özgürlüğü kesin bir haktır. Türkiye’de ifade özgürlüğünün olmadığı söylemi terör örgütlerinin propagandasıdır. Bağımsız mahkemeler her davanın esası için karar verir.” dedi.

Kaymakçı, ‘Türkiye işkenceye sıfır tolerans gösterme taahhüdünü sürdürmektedir’ ifadelerini kullandı.

Türk elçi, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne bağlılığını sürdürdüğünü söyledi.

“BELEDİYE BAŞKANLARININ GÖREVDEN ALINMASI YASAL”
Büyükelçi Faruk Türkiye, bazı seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasını anayasaya uygun olarak tanımladı.

Türk elçi bazı tavsiyelerle ilgili söz alan ülke temsilcilerine, ‘ülkelerinin çıkarları için’ kürsüyü istismar etmemeleri çağrısında bulundu. Kaymakçı ”hücrede kimseyle görüştürülmeksizin tutuklama/gözaltı” iddialarını reddetti.

ÜYE ÜLKELERİN TAVSİYELERİ

  • Brezilya: Zorla kaybetme (kaçırılma) vakalarıyla ilgili etkin soruşturmalar yapılmalı.
  • Çek Cumhuriyeti: AİHM kararlarının yargıda uygulanmalı.
  • Danimarka: Terörle mücadele yasasının uluslararası standartlara getirilmeli.
  • Mısır: Gözaltında işkenceden ve kötü muameleden kaçınılmalı.
  • Fransa: Terörle mücadele yasası uluslar arası standartlara getirilmeli.
  • Almanya: Türkiye’nin yargı bağımsızlığını engelleyen tüm hükümleri yürürlükten kaldırmalı.
  • Yunanistan: AİHM kararlarının uygulanmalı, Ekümenik Patriklik tanınmalı ve ülkedeki Rum azınlığın hakları korunmalı.
  • İzlanda: İnsan hakları aktivistlerinin saldırıya uğramaktan veya zulüm görmekten korkmaksızın çalışabilmelerinin sağlanmalı.
  • Irak: Zorla kaybetmeler önlenmeli, komşu ülkelerin sınırları ve egemenlik haklarına saygı göstermeli.
  • İtalya: Keyfi gözaltılara son verilmeli ve yargı bağımsızlığı güçlendirilmeli.
  • Meksika: Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü ile ifade özgürlüğü korunmalı.
  • Lüksemburg: Kasım 2017’den bu yana tutuklu bulunan Osman Kavala serbest bırakılmalı.
  • Hollanda: Güçler ayrılığı kuvvetlendirilmeli ve ceza kanununda değişiklik yapılmalı.
  • İsveç: Türk Ceza Kanunu’nun terörle mücadele yasalarını kapsayacak şekilde reforme edilmeli, ‘keyfi’ olarak tutuklanan seçilmiş başkanlar serbest bırakılmalı.
  • İsviçre: İfade özgürlüğünün güçlendirilmesi için yargı reformu etkin kullanılmalı, gözaltı koşulları iyileştirilerek bu merkezlerin işkencenin önlenmesi için izlenmeli.
  • İngiltere: Hakaret suçuyla ilgili düzenleme yapılarak ifade özgürlüğü güçlendirilmeli.
  • ABD: Türkiye’de terörle mücadele yasası yeniden düzenlemeli, gazetecilerin keyfi olarak tutuklanmasına son verilmeli.

[BoldMedya] 28.1.2020

Polis şefi Ömer Köse’ye Tekirdağ Cezaevinde kuşatma: Su bile yok [Cevheri Güven]

İstanbul Terörle Mücadele Şubesinin eski müdürü Ömer Köse’ye “Adalet Bakanlığının emri” denilerek cezaevinde “su bile” verilmiyor. Köse 2 yıldır hücrede.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD – Tutuklu Emniyet Müdürü Ömer Köse’ye Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Kapalı Cezaevinde işkenceye varan uygulamalar yapılıyor.

Üç kişilik koğuşta tek başına tutulan, kaloriferleri düşük derecede açılan, sıcak su verilmeyen, soğuk suyu ise sık sık kesilen Ömer Köse, kantin hakkından da kısıtlı olarak faydalanabiliyor.

ADALET BAKANLIĞINDAN ÖZEL YAZI VAR DENİLEREK HÜCREDE TUTULUYOR

Eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Ömer Köse, Ağustos 2014’ten beri tutuklu. Uzun süre Silivri Cezaevinde tutulan Köse, OHAL döneminde Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Kapılı Ceza İnfaz Kurumu’na gönderildi.

Rızası dışında sevk yapılan Köse, üç kişilik hücreye tek başına konularak tecrite alınan Köse’nin itiraz dilekçelerine ise “Adalet Bakanlığından tek kişilik hücrede tutulman yönünde yazı var” cevabı verildi. Bu sebeple Köse, 2 yıldır tek başına tecrit altında.

Köse’ye uygulanan tecridin oldukça ağır boyutta olduğu ifade ediliyor. Görüş günleri tüm tutuklular aileleriyle beraberce aynı salonda görüşürken; Köse’ye özel bir odada tek başına açık ve kapalı görüşleri yaptırılıyor. Böylece hücresine gelen gardiyanlardan başka hiç kimseyi görmemesi sağlanıyor. Sohbet ve spor hakkı da Tekirdağ 2 Nolu F Tipinde Ömer Köse’ye özel olarak kullandırtılmıyor.

AVUKATI YOK DİLEKÇELERİ ALINMIYOR

Köse’nin karşılaştığı en önemli sorun ise verdiği dilekçelerin işleme konulmaması. Köse’nin cezaevi yönetiminin uygulamaları hakkında savcılığa yaptığı suç duyuruları gardiyanlar tarafından alınmıyor.
Cezaevi içinde kadın bir başgardiyan tarafından özel olarak gözetleme altında tutulan Köse’nin koğuşunun soğuk tutulduğu, kaloriferlerin dışarıdan müdahaleyle kısıldığı belirtiliyor. Demir eksikliği anemisi bulunan Köse’nin ücretiyle battaniye talebi de reddedildi. Çok eski ve kirli bir yatak verilen Köse’nin yine ücretiyle yatak alma talebi de reddedilmiş durumda.

SICAK SU YOK SOĞUK SU YETERSİZ

Sıcak suyu tamamen kesilen Köse’ye soğuk su ise kısa süreli veriliyor. Su ihtiyacı için kantinden aldığı 5 litrelik su bidonlarını dolduran Köse’nin, hücresinde birden fazla pet bidon bulundurması da yasaklandı ve bidonlara el konuldu.

Ömer Köse annesi tarafından 2014 Ağustos’unda cezaevine böyle uğurlanmıştı.

KLAVYESİZ SAVUNMA

Cezaevinde çıplak aramaya tabi tutulan Ömer Köse’nin savunma hakkıyla da ilgili kısıtlamalar uygulanıyor. Binlerce sayfalık dosyalardan yargılanan Köse’nin dijital ortamdaki iddianameler ve eklerine ulaşabilmesi için bilgisayarlı savunma odasını kullanma hakkı kısıtlı olarak veriliyor. Ancak klavyesiz bilgisayar verilmesi nedeniyle Köse savunmasını yazamıyor.

DİLEKÇELERİ SEÇİLEREK ALINIYOR

Cezaevi yönetiminin uyguladığı başka bir baskı yöntemi ise Köse’nin dilekçelerinin alınmaması. Farklı kurumlarla ilgili dilekçeleri alınan Köse’nin cezaevi yönetiminin yaptığı hak ihlalleriyle ilgili dilekçeleri gardiyanlar tarafından teslim alınmıyor. Böylece Köse’nin yargıya başvurma hakkı elinden alınmış durumda.

ANNESİNE PSİKOLOJİK BASKI

Sürekli baskı ve kötü davranışlara maruz bırakılan Köse’nin kantin ve benzeri ihtiyaçlarını bildirdiğinde “Yine ne istiyorsun” gibi ters cevaplarla karşılaştığı, tek ziyaretçisi olan annesi Mensure Köse’ye de ziyaret esnasında “Senin oğlun terörist” gibi baskılara maruz kaldığı ifade ediliyor.

Silivriye nakil olmak için defalarca dilekçe veren Ömer Köse’nin bu talebi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarına rağmen yerine getirilmiyor. AİHM tutukluların ailesinin olduğu ilde tutulmaları gerektiğiyle ilgili karar vermişti.

Ömer Köse’nin yaşadığı hak ihlalleriyle ilgili sorularımıza Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü cevap vermedi.

[Cevheri Güven] 28.1.2020 [BoldMedya]

Mümtazer Türköne, AYM kararına itiraz etti

Mümtazer Türköne, AYM’nin kendisi hakkında verdiği “hak ihlali yoktur” kararına itiraz etti. AYM’nin Şahin Alpay ve Ali Bulaç kararlarını hatırlatarak uygulama farkının giderilmesini istedi.

BOLD – Gazeteci-yazar Mümtazer Türköne, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü’nün bireysel başvurusu hakkında verdiği “ihlâl yoktur” kararına karşı AYM Başkanlığı’na itiraz eden Mümtazer Türköne, içtihat farkının giderilmesini istedi.

Kapatılan Zaman gazetesinin çalışanları ve köşe yazarlarının yargılandığı dava kapsamında “örgüt üyeliği” suçundan 10,5 yıl hapis cezasına çarptırılan ve bu dava kapsamında Ağustos 2016’dan bu yana tutuklu bulunan akademisyen ve köşe yazarı Mümtazer Türköne, Mart 2017 tarihinde kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüğü hakkının ihlâl edildiği gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmuştu. Türköne’nin başvurusunu 27 Kasım 2019 tarihinde görüşen Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, “hak ihlâli bulunmadığı” yönünde oy birliğiyle karar vermişti.

10 OCAK’TA RESMİ GAZETEDE YAYINLANMIŞTI

Jailed Journos’un haberine göre Türköne, 10 Ocak 2020’de Resmî Gazete’de yayımlanan karara avukatları aracılığıyla itiraz etti. Türköne, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na yazdığı 22 Ocak 2020 tarihli itiraz dilekçesinde, AYM’nin Şahin Alpay ve Ali Bulaç kararlarını hatırlatarak içtihat farkının giderilmesini istedi.

Dilekçede, Türköne’nin 41 aydır devam eden tutukluluğunun, AYM’nin daha önce ihlâl kararı vermiş olduğu Şahin Alpay ve benzer gazetecilerin durumlarındaki gibi gazete köşe yazılarına dayandığı hatırlatıldı. Türköne’nin bireysel başvurusunun Genel Kurul tarafından değil Şahin Alpay ve Ali Bulaç kararlarında karşı oy kullanmış olan AYM üyelerinden oluşan İkinci Bölüm tarafından incelenmiş ve karara bağlanmış olduğuna dikkat çekildi:

ANAYASA GENEL KURULU İLE AYM İKİNCİ BÖLÜM ARASINDAKİ FARK

“Şahin Alpay, Ali Bulaç, Sırrı Süreyya Önder gibi basın ve ifade özgürlüğünü ilgilendiren ve hakkında ihlâl kararı verilen başvurular Anayasa Mahkemesi Genel Kurul tarafından karara bağlanmışken, Mümtazer Türköne hakkındaki başvuru Şahin Alpay ve Ali Bulaç kararlarında karşı oy kullanmış olan Anayasa Mahkemesi üyelerinden oluşan İkinci Bölüm tarafından incelenmiş ve karara bağlanmıştır. Mümtazer Türköne başvurusu hakkında Genel Kurul tarafından karar verilmemiştir.”

[BoldMedya] 28.1.2020

Virüs Çin'den gelen kargolarla bulaşabilir mi?

Çin'in Vuhan kentinde ortaya çıkan yeni tip koronavirüsün ( 2019-nCoV) yayılma hızı tahminlerin üzerinde çıktı. Virüsün öldürme oranı çok yüksek değil (şu an için yaklaşık yüzde 3) ancak semptomlarını belli etmeden önce de bulaşabiliyor. Virüsün hızlı yayılması Çin'den gelen kargoları da gündeme taşıdı. Çin'den yola çıkan bir kargo aracılığıyla virüsün bulaşması mümkün mü?

Konu, özellikle sosyal medyada #Aliexpress etiketiyle gündeme gelince uzmanlar açıklama yaptı. Üç koronavirüs vakasının görüldüğü Fransa'da Sağlık Bakanı Agnes Buzyn virüsün Çin'den gelen bir paketle bulaşma ihtimalini "son derece zayıf" olarak değerlendirdi.

Euronews'ten Fatih Yetim'in haberine göre Lille Pasteur Enstitüsü'nden viroloji uzmanı Anne Goffard da virüsün kargo yoluyla taşınma ihtimali için "abartılı bir endişe" ifadelerini kullandı.

Quebec Ulusal Bilimsel Araştırma Enstitüsü'nden viral hastalıklar uzmanı Pierre Talbot, koronavirüslerin nemli ortamlarda birkaç gün hayatta kalabildiğini ancak kuru ortamlardan hayatta kalma süresinin birkaç saatle sınırlı olduğunu belirtiyor.

Starsbourg Üniversite Hastnesi viroloji laboratuvarı sorumlusu Samira Fafi-Kremer'e göre ''virüsün hayatta kalması için belirli bir nem, belirli bir sıcaklık gerekir. Ve bulaşması için, bir nesneye ciddi miktarda virüs yerleştirilmeli ve bir kişi uzun süre ona dokunmalı ve hatta elini ağzına sokmalı ki virüs taşınmış olsun." dedi

Caen Üniversite Hastanesi viroloji servisinden Astrid Vabret ise bu ihtimali "teorik olarak mümkün ancak şimdiye kadar hiç gözlemlenmeyen bir durum" olarak tanımlıyor.

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

AİHM kararına rağmen yine tahliye yok!

819 gündür İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan Osman Kavala ve tutuksuz 15 sanığın yargılandığı Gezi Parkı Davası'nın 5'inci duruşmasında da tahliye kararı çıkmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Kavala'nın tahliye edilmesini istemişti.

İşadamı Osman Kavala, 2013 yılı mayıs-haziran aylarında İstanbul Taksim Meydanı'nın yanında bulunan Gezi Parkı'nda ağaçların kesilmemesi için başlatılan eylemleri finansörü olmakla itham edildiği davada bugün yine hâkim karşısına çıktı.

819 gündür tutuklu bulunan Osman Kavala ve tutuksuz 15 sanığın yargılandığı davanın 5'inci duruşması bugün Silivri'de İstanbul 30'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü.

"DELİLLER HUKUKA AYKIRI ŞEKİLDE ELDE EDİLDİ"

Sanık avukakatları, Murat Pabuç'un tanık olarak dinlenmesinden elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğu ve Kavala'nın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemisi (AİHM) kararına rağmen tahliye edilmemesi gerekçeleriyle reddi kâkim talebinde bulundu.

Mahkemenin, reddi hâkim taleplerini ayrı ayrı reddetmesi üzerine avukatlar salonu terk etti.

Mahkeme Başkanı, avukatların protestosunu alkışlayanların da salondan çıkarılmasına karar verdi.

Osman Kavala'nın tutukluluğunun devamına karar veren mahkeme heyeti, duruşmayı 18 Şubat'a bıraktı. Aralarında Ali İsmail Korkmaz'ın katili Mevlüt Saldoğan'ın da bulunduğu polislerin katılma talebinin kaldırılması talepleri de reddedildi.

AİHM "HAK İHLALİ VAR, DERHAL TAHLİYE EDİN" DEMİŞTİ

24 Aralık 2019'da görülen dördüncü duruşmada AİHM'nin Osman Kavala'nın derhal serbest bırakılması yönündeki kararına rağmen Kavala hakkında tutukluluğa devam kararı verilmişti.

Ayrıca Ali İsmail Korkmaz cinayetinde ölümcül tekmeleri attığı gerekçesiyle 10 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan polis Mevlüt Saldoğan'ın 'zarar gördüğü' iddiasıyla yaptığı katılma talebi kabul edilmişti.

Duruşmada dinlenen tanık polisler, protestolar sırasında sanıkları şiddet içerikli olaylarda ve yardım alırken görmediklerini belirtmişlerdi.

Dördündü duruşmada Kavala hakkında tutukluluğa devam kararının verilmesinin ardından Osman Kavala'nın avukatları karara itiraz ederek reddi hâkim talebinde bulundu.

AVUKATLAR MAHKEME HEYETİNİ HSK'YA ŞİKÂYET ETTİ

Ali İsmail Korkmaz'ın ailesi de Korkmaz'ın katillerinden Saldoğan'ın katılma talebini kabul eden İstanul 30. Ağır Ceza Mahkemesi heyetini, görevi kötüye kullandıkları gerekçesiyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu'na (HSK) şikâyet etti.

Hâkimlerin görevden uzaklaştırılması ve katılma kararının kaldırılması talep edildi.

Gezi Parkı Davası'nda sanıklar, "hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet talebiyle toplamda 606 yıldan 2 bin 970 yıla kadar hapis cezası ile yargılanıyor.

İddianamede 746 müşteki yer alıyor. Müştekilerin başını Cumhurbaşkanı Erdoğan ve 61. hükûmetin bakanları çekiyor.

MAHKEME BAŞKANI: AİHM KARARI KESİNLEŞMEMİŞ

Duruşmanın başlamasıyla mahkeme başkanı dosyaya giren belgeleri okudu. Başkan, bakanlığın AİHM kararı hakkındaki cevabı gönderdiğini, ancak kararın henüz kesinleşmediğinin belirtildiğini ifade etti.

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

Birleşmiş Milletler Cenevre Merkezi önünde eylem

Birleşmiş Milletler Cenevre Merkezi önünde Human Righs Defenders (HRD) ve IHARA Geneva dernekleri tarafından bir basın açıklaması yapıldı.

SAMANYOLUHABER | CENEVRE- Türkiye'nin son beş yıllık insan hakları karnesi, İsviçre'nin Cenevre şehrinde masaya yatırıldı.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi, Evrensel Periyodik İnceleme Mekanizması (UPR) kapsamında yapılan toplantıların yapıldığı BM'nin Cenevre'deki merkezinin önünde basın açıklaması yapıldı.

TÜRKİYE'DEKİ İNSAN HAKLARI İHLALLERİ

HRD Human Righs Defenders ve IHARA Geneva dernekleri tarafından yapılan açıklamada Türkiye'deki İnsan Hakları ihlalleri masaya yatırıldı.

İsviçre'den bazı insan hakları gönüllülerinin katıldığı Basın açıklamasını HRD Genel Sekreteri Oğuzhan Albayrak okudu .

AÇIKLAMANIN TAM METNİ

Bugün burada, Cenevre’de, Birleşmiş Milletler Evrensel Periyodik İnceleme Mekanizması (UPR) 3. Döngü kapsamında yapılmakta olan Türkiye değerlendirmesi vesilesiyle biraraya gelmiş bulunmaktayız.

UPR’nin nihai amacı her ülkede insan hakları durumunu geliştirmek ve tüm dünyada insanları etkileyecek önemli sonuçlar almaktır. UPR, devletlerin insan hakları sicilini değerlendirir ve insan hakları ihlallerini ele alır.

UPR Mekanizmasının önemli bir ayırt edici özelliği, Sivil Toplum Kuruluşların da inceleme sürecinde tespit ettikleri insan hakları ihlallerini, yine BM tarafından belirlenen usuller doğrultusunda İnsan Hakları Konseyine sunabilme fırsatıdır.

Bu çerçevede, 2006’da hayata geçirilen UPR mekanizma kapsamda Türkiye’nin 2010 yılındaki UPR sürecinde 24 ve 2015 yılında ise 27 STK Paydaş Raporu sunmuştur.

Ne yazık ki her UPR inceleme döngüsünde insan hakları alanındaki SİCİLİ daha da bozulan TÜRKİYE, 2020 UPR’sinde de bu utanç verici ezberi bozamamış, bilakis T.C. Anayasası'nda da yer alan kişi hakları, sosyal ve ekonomik haklar ile siyasi haklar başlığı altındaki her maddede gerileme kaydetmiştir.

Bu sebepledir ki İNSAN HAKLARI KARNESİ veya SİCİLİ olarak da adlandırabileceğimiz bu mekanizmada, STK kuruluşlarınca 2020 Türkiye UPR’sine 98 adet STK Raporu sunulmuştur.

Bu raporların 60’ı HRD, IAHRA, SCF, OTHERS ve AST gibi STK'lar tarafından hazırlanmış ve tevdi edilmiştir.

Diğer taraftan Türkiye’deki Erdoğan hükümetince hazırlanan karşı Rapor, Türkiye’deki gerçekleri yansıtmaktan uzak, AKP ve bu hükümetin diskurundan çıkamayanların fantezileri ile dolu bir rapor olarak BM sistemine dahil olmuştur.

Örnek vermek gerekirse, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 157’nci sırada bulunan Türkiye, özellikle yüzlerce gazetecinin cezaevinde olmasıyla uluslararası alanda eleştirilirken, BM`ye sunduğu raporda “Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü alanında uluslararası standartlardan faydalanan aktif ve çoğulcu bir medya topluluğu bulunmaktadır.” gibi hayali ifadelere yer verilmektedir.

Türkiye'de “Gülen Hareketi mensuplarına, siyasi muhalifler ile Kürtlere karşı SİSTEMATİK İŞKENCE YAPILMAKTADIR.” Bu durum onlarca uluslararası rapora da yansımıştır.

İnsanlık onuru ile bağdaşmayan “İŞKENCE” Türkiye'de rutin bir uygulamaya dönüşmüştür. Sadece 2019 yılında 2.634 işkence vakası tespit edilmiştir. Ancak bu durum da Türkiye'nin hazırladığı raporda yansıtılmamaktadır.

Hayatında hiçbir suça bulaşmamış 11 bin kadın hukuksuz bir şekilde hapishanelerde çürümektedir. 780 bebek kanunlar gereği annesi ile birlikte serbest bırakılması gerekirken, uygun olmayan hapishane şartlarında büyümektedir.

130 bine yakın devlet memuru ve 100 bini aşkın emekçi/işçi Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağduru, banka ve sigorta işlemleri, emeklilik ve sosyal güvence işlemleri de olmak üzere günlük hayatlarıyla ilgili neredeyse hiçbir işlemi gerçekleştirememekte, toplumdan tecrit edilerek sivil bir ölüme mahkûm edilmektedir.

Mevcut hakim ve savcıların yaklaşık üçte birini oluşturan 4 binden hâkim ve savcı 15 Temmuz 2016 öncesi hazırlanan listeler sonucunda meslekten atılmış, tamamına yakını hakkında tutuklama kararı çıkarılmıştır.

Ayrıca, halihazırda 605 avukat Türkiye’de tutuklu bulunmaktadır. Görevdeki hâkimler Erdoğan ve rejiminin istediklerini yapmazsa meslekten atılma ve hapse gönderilme tehdidi altında çalışmaktadır.

AİHM ve BM kararları uygulanmamaktadır. Anayasa Mahkemesi Kararları yerel mahkemelerce uygulanmamaktadır.

Tüm temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olan “adil yargılanma hakkı” ortadan kalktığı için Türkiye’de hiçbir temel hakkın güvencesi bulunmamakta ve iç hukuk yolları yok hükmündedir.

Bugün Türkiye'deki baskıcı rejim tarafından üretilen nefret, ayrımcılık ve işkence suçlarına karşı; tek umut, ”hukukun varlığı”dır.

Ancak, “Erdoğan Rejimi” son yıllarda daha da artan keyfilikle, kendi hukukunu uygulamaya israr etmektedir.

“Erdoğan Rejiminin politikaları”, taraf olduğu anlaşmalarla geçmişte “uluslararası hukuk kurallarına bağlı olan, Türkiye Cumhuriyeti'ni hukuktan ve demokratik değerlerden tamamen koparmaktadır.

Bugün burada “Erdoğan Rejimini ve işbirlikçilerini”, insan hakları ihlalleri yapan tüm şahısları, huzurunuzda kınıyor; “üstünün hukukuna” değil “hukukun üstünlüğüne” saygı duymalarını talep ediyoruz.

Yargının tarafsızlığının yeniden tesis edilmesini, hâkimler ve savcılar üzerindeki Saray baskısının kaldırılmasını ve insan haklarını koruyan yasalar çıkarılmasını bekliyoruz.

Türk Ceza Kanunu’nun, Terörle Mücadele Kanunu’nun ve ilgili diğer tüm kanunların ifade, örgütlenme ve toplanma özgürlükleriyle, bilgiye erişim hakkının kısıtlanması için kullanılan tüm maddelerin, bu kanunların uluslararası insan hakları standartları ile uyumlaştırılması amacı gözetilerek, gözden geçirilmesini talep ediyoruz.

Diğer taraftan, basta BM olmak üzere, Avrupa Konseyi ve AİHM gibi uluslararası kurumların dikkatini, Türkiye’deki insan hakkı ihlallerine çekiyor ve onları Türkiye’deki uygulanan hukuksuzluklarda suç ortağı olmamaları yönünde çağrıda bulunuyoruz."

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

Şevket Çoruh ve Berna Laçin’e ‘deprem’ soruşturması

Berna Laçin ve Şevket Çoruh'a Elazığ depremiyle ilgili sosyal medya hesaplarında 'provokatif' paylaşımda bulundukları iddiasıyla soruşturma açıldı.

KRONOS -28 Ocak 2020

Elazığ depremiyle ilgili sosyal medya hesaplarında provokatif paylaşımlarda bulundukları iddiasıyla aralarında Şevket Çoruh ve Berna Laçin’in de bulunduğu 50 kişi hakkında soruşturma açıldı.

‘HALK ARASINDA ENDİŞE, KORKU VE OLUŞTURMAK’ İDDİASIYLA

Hürriyet’ten Mesut Hasan Benli’nin haberine göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmanın, ‘halk arasında endişe, korku ve panik oluşturmak’ ve ‘Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, TBMM’yi, hükümeti ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama’ suçları çerçevesinde yapılacağını bildirildi.

Soruşturma kapsamında henüz gözaltına alınan şüpheli bulunmadığı, paylaşımlara yönelik incelenmenin sürdüğü belirtilirken, Ankara dışında yaşayan şüphelilere ait dosyaların, yaşadıkları illerin başsavcılığına gönderileceği kaydedildi.

ÇORUH, ‘GEÇMİŞ OLSUN’ DEDİ 

Söz konusu soruşturma haberinin üzerine Çoruh’un resmi Twitter hesabına bakıldığında, sanatçının depreme ilişkin olarak yalnızca “Geçmiş olsun” mesajını paylaştığı görülüyor.

[Kronos.News] 28.1.2020

Zorunlu emisyon testi başladı, 500 bin araç testten geçemeyebilir

Zorunlu emisyon testi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yeni yılın ilk günlerinde yayınladığı kararnamele kesinleşti. Türkiye’de 500 bin aracın testi geçemeyeceği belirtiliyor.

KRONOS -28 Ocak 2020

ANKARA – Almanya’da başlayıp, İtalya ve İspanya’ya yayılan dizel yasakları Türkiye’yi de etkiledi. Zorunlu emisyon testi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yeni yılın ilk günlerinde yayınladığı kararnamele kesinleşti. Türkiye’de 500 bin aracın testi geçemeyeceği belirtiliyor.

Geçen yıl gündeme gelen zorunlu emisyon testi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yeni yılın ilk günlerinde yayınladığı kararnameyle kesinleşti. Yeni Çevre Kanunu ile zorunlu egzoz emisyon ölçümü yaptırmayan araç sahiplerine bin 895 lira ceza kesilecek. Ankara’da başlatılan uygulamanın 6 ay içerisinde Türkiye genelinde hayata geçirilmesi bekleniyor.

Çevreye ve insan sağlığına zarar veren dizel yakıt, 2018 yılında Almanya’nın Köln kentinde yasaklandı. ‘Yeşil Bölge’ adı verilen bölgelere dizel yakıt kullanan araçların girişini yasaklayan ‘dizel yasakları’ Köln şehrinin ardından Hamburg, Stuttgart, Bonn ve Essen de devreye girdi. Dizel yakıtın yanarken ürettiği katı parçacıklar (PM) ve azot oksit gazları (NOx) şehirlerde oluşan hava kirliliğinin en büyük etkenlerinden olarak gösteriliyor. Avrupa Birliği (AB) verilerine göre büyük şehirlerin havasında yer alan yüksek PM oranları nedeniyle insanların ömrü 6 ila 8 ay kısalıyor. Yüksek PM değerlerinin yarattığı sağlık sorunlarına harcanan para ise ton başına 75 bin Euro olarak hesaplanıyor.

DİZEL YASAKLARI YAYGINLAŞIYOR

Almanya’nın ardından geçen yıl İtalya’nın tarihi kenti Milano’da başlayan dizel yasakları yeni yılın ilk günlerinde İspanya’nın Madrid ve Barselona kentlerine taşındı. İspanya’yı, Fransa, Hollanda ve Norveç’in takip etmesi beklenirken, dev ekonomik güce sahip Çin, Almanya, İngiltere, Fransa, Hindistan, Norveç, Avustralya, Japonya gibi ülkelerde ise dizel araçların kademeli olarak yasaklanacağı belirtiliyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2019 yılından beri gündeminde bulunan zorunlu emisyon ölçümü 2020 yılının ilk günlerinde yasalaştı. Trafikte bulunan 500 binin üzerindeki aracın zorunlu emisyon testini geçemeyeceği tahmin ediliyor. Yeni Çevre Kanunu ile zorunlu egzoz emisyon ölçümü yaptırmayan araç sahiplerine yeni yıl itibariyle bin 895 lira, standartların dışındaki emisyona sahip araç sahiplerineyse 3 bin 790 lira idari para cezası uygulanacak. Bakanlık, 1 Ocak 2020 tarihi itibariyle otomatik plaka tanıma sistemi (EGEDES) aracılığıyla, egzoz ölçümü yaptırmayan araçları tespit edecek. Pilot bölge olarak ilk kez Ankara’da uygulamaya konan sistemin 6 ay içerisinde Türkiye genelinde hayata geçmesi bekleniyor.

[Kronos.News] 28.1.2020

Açlık sınırı 2.697, yoksulluk sınırı 7.229 liraya yükseldi

Türk-İş'in araştırmasına göre, dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2.219 TL, yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı (yoksulluk sınırı) ise 7.229 TL olarak hesaplandı.

KRONOS -28 Ocak 2020

Çalışanların geçim şartlarını ortaya koymak amacıyla Türk-İş’in her ay düzenli olarak yaptığı ‘açlık ve yoksulluk sınırı’ araştırmasının ocak ayı sonuçları açıklandı. Araştırma sonuçlarına göre

EVLİ OLMAYAN ÇOCUKSUZ ÇALIŞANIN YAŞAM MALİYETİ 2.697 TL

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2.219,45 TL, gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 7.229 TL, evli olmayan- çocuksuz bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 2.697 TL olarak hesaplandı.
olarak hesaplandı.

AYLIK HARCAMA SON 1 YILDA 687 TL ARTTI

Türk-İş açıklamasında, şu değerlendirmeye yer verildi: “Dört kişilik bir ailenin aylık harcama tutarı son bir yılda 687 TL artış göstermiştir. Ücret gelirleri yılık olarak bu tutarda artmayan çalışanların satın alma gücü yaşanan enflasyon karşısında aşınmıştır. Sadece mutfak masrafı için yapılması gereken harcama tutarı son bir yılda 211 TL artmıştır.”

Türk-İş tarafından hesaplanan gıda endeksiyle TÜİK tarafından hesaplanan tüketici fiyatları endeksinin altında yer alan gıda fiyatları endeksindeki on iki aylık değişim incelendiğinde, birbirine paralel bir gelişim gösterdiği dikkat çekmektedir. 2018-2019 döneminde yüzde 25-35 bandında seyreden fiyat artışları son aylarda gerilemiş ve 2020 yılının ilk ayında yüzde 10 bandına yerleşmiştir.”

GIDA ENFLASYONU YÜZDE 16

Türk-İş’in verileri temel alındığında mutfak enflasyonundaki değişim Ocak 2020’de şu şekilde oldu.

Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin “gıda için” yapması gereken asgari harcama tutarı bir önceki aya göre yüzde 2,62 oranında arttı. Yılın ilk ayı itibariyle fiyatlardaki artış yüzde 2,62 oranında oldu. Gıda enflasyonunda son on iki ay itibariyle artış oranı yüzde 10,49 oldu. Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 15,93 olarak hesaplandı.

[Kronos.News] 28.1.2020

‘Yeni yargı paketinde herkes için var ama KHK’lılar için bir şey yok’ [Yavuz Genç]

Gergerlioğlu: KHK'lılar ikinci yargı paketini bekleyip hayal kırıklığına uğramasın. KHK’lılar için bırakın bir şey olmasını bu zulmü daha nasıl arttırırız diye hesap yapan bir saray var. Maalesef herkes için bir şey var da KHK’lılar için yok.

YAVUZ GENÇ -28 Ocak 2020

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, farklı çevrelerin ‘hakkaniyet’i üzerinde uzlaştığı bir insan hakları savunucusu. Hak ihlalinin olduğu her yerde onu görmek artık kimseyi şaşırtmıyor. Son üç yıldır toplumda adeta ‘yaşayan ölü’ sınıfına dâhil edilen KHK mağdurlarının da sesi konumunda, KHK’lı bir doktor olarak. Meclis’teki odasında onlarca mağdurun sesini duymak, ya da bir mağdurla karşılaşmak mümkün.

Gergerlioğlu muhafazakar camianın tam ortasından siyaset sahnesine çıkan bir isim aynı zamanda. İktidar eliyle yönetimi tasfiye edilmeden önce muhafazakar insanların kurduğu en önemli sivil toplum kuruluşu olarak görülen Mazlumder’ın başkanlığını yürüttü. Camiayı çok yakından tanıyor, eksiklerini, korkularını iyi biliyor. Bu yüzden eleştirilerini yaparken nokta atışları yapabiliyor.

Gergelioğlu’na göre son birkaç yılda İslami kesim ‘tam bir hayal kırıklığı’. Geçmişte hak, hukuk ve adalet gibi kavramları dilinden düşürmeyenlerin bugün güce ve iktidara yaslandığını, dindar camianın yapılanlara sessiz kalarak ortak olduğunu kaydeden Gergerlioğlu, ‘Dindar camia neyi kaybetti?’ sorusuna da “Samimiyet kaybı yaşadı. Kendi iddialarındaki samimiyetsizliği gösterdiler” cevabını veriyor. Hemen ardından iç çekerek ekliyor: “Dünkü mazlum sıfatları değişti, zalim yüzlerini görmüş olduk.”

Ömer Faruk Gergerlioğlu’na göre bu dönemde en büyük yarayı ‘İslam’ aldı. İnsanların yapılanlara bakıp dinden uzaklaştığını savunan Gergerlioğlu, iktidar ve İslami camia kurumlarının sadece ‘maskelerinin İslam’ olduğunu savunuyor: “Kendilerini dine yaslamış görünüyorlar ama aslında dini kirletiyorlar.”

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yla girdikleri polemik hatırlatılınca, “Karakterini şahsiyetini bildiğimiz bir insan” diyor. Soylu’ya ‘her devrin adamı’ benzetmesi yapan Gergerlioğlu çok tartışılacak bir açıklama yapıyor: “Yarın öbür gün Brütüs olmaya en yüksek aday bir kişi kendisi Süleyman Soylu açıkçası. Yarın öbür gün devir değiştiğinde o devrin şartlarına göre oynayacak bir kişilik maalesef.”

Söz Gergerlioğlu’nda…

Ömer Faruk Gergerlioğlu

İslami camiadan gelen bir isimsiniz. Sizce kendine ”ben dindarım’ diyen kesim 15 Temmuz ve sonrasında nasıl bir sınav verdi?

Kötü bir sınav verdi. Gerçekten üzücü bir sınavdı. Ben yıllardır, başörtüsü eylemleri sırasında da İslami kesimin insan hakları konusunda çok zayıf bir noktada olduğunu hep görüyordum. Kendisine yapılan zulme itiraz eder ama başkasına yapılan onun gündeminde değildir. Biz diyorduk ki bu bir insan hakları mücadelesidir. Biz başörtüsüne zulmü telin ederken başka dinlere yönelik zulümleri de telin ederiz. Ben Müslümanım, eşimin başı örtülü ama başı açık birinin başı zorla örtülürse ona da karşı çıkarım. Bu bir insan hakları perspektifidir. O zamanlar da bu konunun zayıf olduğunu görüyorduk.

Kurumsal tepkiyi mi kast ediyorsnuz?

Kurumsal anlamda da bireysel anlamda da. Önemli bir kesimi sınıfta kaldı. O eski alışkanlığını devam ettirdi, hakka hukuka göre değil siyasete, siyasi kimliğe göre karar verdi. Yandaş olmasına göre karar verdi. Benim adamım demesine göre karar verdi. Gelinen nokta maalesef büyük bir hayal kırıklığı. Dün hak hukuk adalet, herkese adalet sloganları atardık biz.

Bir dönem İslami camianın dilinde demokrasi, insan hakları, adalet gibi kavramlar vardı ve toplumun önemli bir kesimini de samimi olduklarına ikna etmişlerdi sanki.

Evet öyle ama bugün artık yok maalesef. Hukuk, adalet vardı ama şu an bunları dile getirenler terörist diye yaftalanıyor.

O dönemin muhalif isimleri ne oldu peki?

O muhaliflerin çoğu iktidarın payandası oldu. Veyahut iktidarın aygıtları oldular maalesef. Çok azı çatlak ses çıkardı. Çok üzücüdür bu.

Kişisel hayal kırıklığınız var mı?

İlla isim vermek gereksiz. Bazılarının isimlerini anmak bile gereksiz. Biz başörtüsü mücadelesinde yıllarca andığımız, yıllarca kol kola mücadele ettiğimiz isimler oldu. O zaman da hak hukuk adalet diyorduk bugün de diyoruz. Ama onlarda yüz seksen derece farklılık oldu. Dünkü mazlum sıfatları değişti, zalim yüzlerini görmüş olduk. Böyle çok kişi var beni hayal kırıklığına uğratan ama isim vererek kişisel polemik olsun da istemem. Çok kişi oldu açıkçası. Kurumlardan da öyle. O kurumların bir kısmı değişim dönüşüm geçirdi, tasfiyeler oldu. İktidara çatlak ses çıkaranlar tasfiye edildi. Kurumlar iktidarın borazanı haline getirildi.

MASKESİ İSLAM AMA GAYRİAHLAKİ, GAYRİHUKUKİ, GAYRİİSLAMİ…

Son Bilim ve Sanat Vakfı (BİSAV) hadisesi için neler söylersiniz? İslami kesimin önemli pek çok kurumu vakfa kayyum atanmasına tepki gösterdi.

Bu da samimiyetsizlik. Bu memlekette yıllardır her kesime yönelik zulümler yaşandı. OHAL döneminde inanılmaz zalimlikler yaşandı. İslami camia bunları görmemeyi, büyük bir altın madalya takılmayı hak edecek kadar görmedi, görmemeyi başardı. Nasıl görmedi, nasıl vicdanları sızlamadı. İronik manada altın madalyayı hak ettiklerini söylüyorum. Bütün olanları görmemeyi başardılar. Şimdi kalkmış kendi mahallesinde haksızlık yapıldığı zaman ayağa kalkıyor. Bu çok gayriahlaki bir durum. Biz bu kadar hayal kırıklığına uğratmalarına rağmen BİSAV’a yapılanın da haksızlık olduğunu söylüyoruz. Oh iyi olmuş, görsünler günlerini demiyorum. Haksızlık haksızlıktır, kimden gelirse gelsin, kime yapılırsa yapılsın. Yapılan haksızlıktır ama ona tepki gösterenleri de eleştirmek bizim en tabii hakkımızdır. Koca bir topluma karşı susuyorlardı, kendilerine göre siyasi gerekçeleri vardı. Bu siyasi gerekçelerin insani ve siyasi bir dayanağı yok aslında. Kendilerini dine yaslamış görünüyorlar ama aslında dini kirletiyorlar. Onlar yüzünden dinden soğuyan, dinden uzaklaşan çok bir toplum kesimi oldu. İktidar ve onun yandaş kuruluşları, yaptıklarının dine çok büyük bir zarar olduğunun farkında bile değiller. Ben bundan dolayı da çok büyük üzüntü içindeyim. Maskesi İslam olan ama gayriahlaki, gayrihukuki, gayriislami filleri nedeniyle İslam’a zarar veren bir ortamdan çok rahatsız oluyorum.

Ahmet Şık’ın “Benim dinin ve bayrağın arkasına saklayacak bir suçum ve günahım yoktur” şeklinde bir cümlesi olmuştu. Katılıyor musunuz bu söze?

Öyle tabi. Onun arkasına da saklanıyorlar ama daha çok onu kullanıyorlar. Dindir, bayraktır. Bu tür milliyetçi ögelere karşı İslami camia mesafeliydi eskiden. Zamanında milli görüş mitinglerinde İstiklal Marşı okunacağı sırada insanlar ayağa kalkmazdı, milli motiflere karşı çok da sıcak bir tavır yoktu.

Camia dönüştürüldü mü diyorsunuz?

Milliyetçi bir noktaya çok yoğun bir şekilde getirildi. Milliyetçi bir gazlamaya çok kapılmayan bir camia, iktidarın etkisiyle elinde bayrak, ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sloganlarıyla Türkiye’deki birçok meseleyi sümen altı etmeye çalışıyor. Kürt meselesinde mesela, dindar Kürtleri korkunç bir hayal kırıklığına uğrattılar, Türk dindarlar veyahut Türkleşmiş Kürt dindarlar. Korkunç bir hayal kırıklığıydı bu. Daha düne kadar Müslümanlar kardeştir, nedir bu ayrımcılık filan diyorlardı. Çözüm sürecine baktığımızda ‘bunlar Kürt meselesini çok iyi anlamış’ diye düşündüğünüz insanlar bakıyorsunuz tamamen MHP’lileşmiş, milliyetçileşmiş, Türkçüleşmiş bir anlayışa evrilmiş. Adeta genetik, asli yapılarına dönmüşler. Belli ki bu dönüş biraz insanın dinle gidermeye çalıştığı bir genetik yapı meselesi. İnsanlar üzerine din kılıfı geçirilmiş asli genetik yapılarına dönmüş. Türklüğü çok önemli bir değer olarak kabul etmiş.

İktidara öylesine sarılmıştı ki iktidar nereye dönse onar da oraya dönüyor. Resmen eklemlenmiş. İktidarın yaptığını zerre sorgulamayan bir anlayış. Bu durum insan haklarına, dine, barış arayışlarına çok büyük zarar verdi. Yaptıklarının aslında çok büyük bir yıkım olduğunun farkında bile değiller. Başlarını kuma gömmüş deve kuşu gibiler. BİSAV’a sahip çıkmayı marifet zannediyor. Hala daha iktidarın biraz yaramaz olduğunu, ehlileştirilebileceğini düşünüyorlar. Akıllarınca iktidarda ufak bir bozulma var, orayı da ufak bir uyarıyla düzeltiyorlar. Biz o iktidarın çoktan ümitsiz vaka olduğunu biliyoruz. Kendileri bunu bilmedikleri, ya da bilip de umursamadıkları için yıllarca hukuksuzluğu savundular, görmezden geldiler. İnsanlar büyük bir yıkım yaşadı, umurlarında olmadı. Aslında çok büyük bir fırsat vardı.

Neydi o fırsat?

Madem İslami bir rüzgâr estirmek istiyorsun, bu İslami kılıflı iktidarın foyasını ortaya döküp bir rüzgâr estirebilirdin. İnsanlar namaz kılsın, şu bu. Sen adaletli bir tavır sergileseydin insanlar kendiliğinden dine ısınırdı. İnsanlar ‘bak işte görüyor musun Müslüman maskeli bir adamın yaptığı zulme bir başka Müslüman karşı çıkıyor, demek ki gerçek İslam budur’ diye düşünüp İslam’a sarılabilirdi, dine ısınabilirdi. Çok basit ve yiğit bir anlayışla zulme karşı dursaydın, onca Kur’an kursuna da imam hatibe de eyleme de gerek kalmazdı. Toplum, ‘İslami ciddi bir muhalefet varmış, iktidarın din maskeli zulmüne boğun eğmediler’ derdi. İstediğin kadar şimdi uğraş, kayıp gitti elinden her şey.

Neyi kaybetti İslami camia bu süreçte?

Samimiyet kaybı yaşadı. Kendi iddialarındaki samimiyetsizliği gösterdiler. Hak hukuk adalet demokrasi, dün diyordun bugün iktidara gedin, bugün de söylemen gerekiyordu. Maalesef samimiyetsiz olduğun ortaya çıktı. İki alternatif vardı; ya hakka endeksli olacaktı ya da güce. Güç eline geçince tüm o değerlerini terk ettin. Büyük bir tercih meselesiyle, büyük bir hayal kırıklığı yaşattı.

“ZULÜM GÖRDÜKLERİ HALDE TERCİHLERİ DÜNYA OLUYOR”

İslami camiada veya Ak Parti içerisinde insanlar konuştuğunuzda ne diyorlar? Birebir sohbetlerde ne söylüyorlar?

Tablo net aslında: Vicdanı olanın iktidar uygulamalarından uzaklaşması lazım. Uzaklaşanlar da var nitekim. Ama ben şunu görüyorum: Dünyayı tercih ediyorlar. Birebir konuştuğumuzda ‘evet yanlışlar var’ deniyor. E o zaman tavrını göster. Bak ben eleştiriyorum. Aynı saflardaydık, başörtüsü mücadelesini beraber verdik bak diyorum. Mazlumder başkanıydım, çevremdeydiniz, yanımdaydınız. Aynı saflardaydık. Ama şu anda siz zulme göz yumuyorsunuz, boyun eğiyorsunuz. Ya evet birtakım yanlışlıklar var diyorlar ama tercihleri yine iktidardan yana oluyor. Daha ağır bir şey çıkıyor ortaya: Zulmü gördükleri halde tercihleri dünya.

Dünyadan kastınız ne?

Çıkarlar. Değerler, uhrevi amaçlar değil. Saltanat, para, mevki, mal, mülk, lüks hayat, koltuklar. Bu anlayış, boşuna Brütüs demedim Soylu’ya, onun gibi çok Brütüsler var. Yarın öbür gün Erdoğan düşüşe geçerse onu ilk terk edenler bu anlayıştakiler olacaktır. Bakacak artık bu dünyevi çıkarlar yok. Başka çıkar yerleri arayacak. İslami camia açısından siyasetten bağımsız, çok genel bir tartışma konusu aslında.

Tartışıyorlar mı kendi aralarında?

Tartışıyorlar. Kapalı kulislerde ‘artık iyice çığırından çıktık’ dediklerini duyuyorum. Ama çoğu da inanılmaz şekilde embedded. Yanlış olduğunu bildikleri halde ‘dış güçler, Türkiye düşerse İslam dünyası kaybeder, en büyük düşmanımız Batıdır’ diye kemikleşme operasyonu yapılıyor. ‘Evet hatamız var ama, aman çatlak ses çıkmasın’ deniyor. ‘Büyük şeytanlar var, onlara karşı kol kırılır yen içinde kalır’ diyerek susuyorlar. Bunun motor gücü de dünyevi çıkarlar. Eleştirerek niye beş kuruşsuz kalsın, ihalesiz kalsın, dışlansın. Bunları niye yapsın? Maalesef kriter güç.

“KÖTÜLÜĞÜ İSLAMİ GÖRÜNTÜYLE YAPTILAR”

Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesi halinde sizce İslami kesim Ak Parti sonrasına hazır mı?

İslami kesim derken, şu an dalkavukluk yapan kesimi mi kastediyorsunuz?

Evet.

Şu anda buna hazır değiller. Ne yaşanacağının da farkında değiller. Altlarındaki zemin çok önemli bir oranda kayıyor. İktidar ve STK’lar hiçbir dönemde dine bu kadar zarar vermediler. CHP’yi dindarlar olarak eleştirirdik ama bu iktidar ve STK’lar CHP’den çok daha fazla zarar verdiler. Çünkü İslami görüntüyle yaptılar bu kötülüğü. Bundan dolayı o yaslandıkları toplumsal kesimler de eriyor.

Nasıl eriyor?

Artık ülkenin yüzde 70’i muhafazakârdır, şu bu derdik ya bunlar değişiyor. Sosyolojiler değişiyor. Ülke artık daha liberal, daha demokrat, insan haklarına önem veren bir veçhe kazanacak bence. O çok rahat yaslandıkları muhafazakâr camialar yok oluyor. KHK’lılar da çok yoğun bir özeleştiri görüyorum mesela. Din veya birtakım değerlere yönelik ciddi eleştiriler getirdiklerini görüyorum. Adamın dini yaşantısı değişmiş. Bir dindar lider çıkacak ve ben onu kayıtsız kuyutsuz destekleyeceğim diye bir şey yok. Olmayacak da. O STK’ların, iktidarın yaslandığı muhafazakâr camia değişiyor, modernleşiyor. Sorgulamayı öğreniyor, dünyaya açılıyor. Yarın öbür gün İslami camialar yaslandıkları büyük toplulukların rahatlığını bulamayacaklar. İnsanlar da bunun hesabını soracaklar. Sanki her şey çok yolundaymış da BİSAV’da minik bir yanlışlık olmuş, orayı da bir düzeltiverseniz durumu yok. Öyle bir şey olmadığı, ortada büyük bir çöplük olduğu anlaşıldığında muhafazakâr toplum soracak. Sen bunu niye göremedin? Demek ki sebeplerinden biri sensin, artık bize yaslanma diyecek.

Diyecek mi gerçekten sizce?

Bence çok istenen oranda olmasa da önemli bir kesim bunu diyecek. Çünkü toplum değişiyor. Toplumun sağcısı da solcu da değişiyor. Kutuplaşma hali var yine ama yarın öbür gün değişecek. Dün mesela başörtüsüne karşı en düşmanca tavrı gösteren CHP çıkıp, ‘biz yanlış yapmışız’ diyebiliyor. Bunu biz yıllarca onlara söylüyorduk. Gel yanlışından vazgeç diyorduk, kamplaştırma vasıtası olmasın dedik. Çok geç anladılar. İktidar 19. yüzyıl politikalarıyla Türkiye’yi kutuplaşma yoluna soksa da ülke 21., 22. yüzyıla koşuyor. Artık eski toplumu sağlayamazsın. İlkelliğe doğru gitmiyoruz. Denediler de. Twitter’dır, wikipedia’dır. Yasaklamayı, engellemeyi düşündüler ama dönüyor, tutmuyor, geri adım atmak zorunda kalıyorlar. Demek ki 19. yüzyıla geri dönem çabaları tutmayacak. İslami kesim de iktidara yönelik eleştirileri arttıracak, değişim isteyecek, yanlışa vurgu yapacak bence.

“OHAL KOMİSYONU YAPILANLARI DOĞRULAMA MAKAMI”

OHAL Komisyonu nedir, ne işe yarıyor?

OHAL Komisyonu, hukuksuz bir şekilde ihraç edilen kişilerin doğru bir şekilde ihraç edildiğini gösterme amaçlı bir komisyon. Anayasayı çiğneyen OHAL KHK’larını doğrulama amaçlı bir komisyon. Yüzde 91 oranında yapılanların doğru olduğunu kanıtlamak için kurulmuştur. İnsanları aklamak değil amacı. İktidarın yaptığını onaylamak, başka bir şey değil. Yasal zırha da kavuşturulmuş durumunda. Erdoğan’ın emri dışında bir karar almaları durumunda görevden alınabilecek kişiler bunlar. O yüzden yapılanları doğrulama makamı. İyi niyetli görmüyoruz.

Şu ana kadar ne kadar başvuru oldu komisyona?

126 bin 500 civarında başvuru vardı. 28 bin kişi kaldı, 98 bin kişi hakkında karar verildi. Yüzde 91’ine red verildi, yüzde 9’una evet dediler.

Evet alanlar işlerine dönebildiler mi?

Döndüler ama çok gecikerek dönenler oldu, 5-6 ay, 8 ay bekledikten sonra dönenler oldu.

Yani OHAL Komisyonu’ndan olumlu yanıt alsa bile yine gidip bir yerlerde takılıyor, öyle mi?

Olumlu yanıt alsa bile mimlenmiş adam pozisyonunu hiçbir zaman yitirmiyor. İşe başlatılıyor tenzili rütbe yapılıyor. Veyahut akademisyenler başlamıştı başka ile gönderiliyor. İstanbul, Ankara, İzmir olmuyor, başka bir ile gönderiliyor. Atıl görevlere veriliyor. Hiçbir işe yaramayacak, atıl, dipte kalmış. Askeriyeden hiç iade yok. Bazı yerler yok hassas. Yargıda pek yok, poliste pek yok. Öğretmenler nadir başladıkları yere gidebiliyorlar. Önemli bir kısmı tenzili rütbe alarak gidiyor. Mimlenmiş, güvenilmeyecek adam pozisyonunda kalıyor. İade edilmeyenler de İdare Mahkemesi’ne gitmek zorunda, Danıştay, Anayasa Mahkemesi süreç böyle devam edecek. OHAL Komisyonu bu yargı sürecini uzattı.

“KHK’LAR GÜYA BİTTİ AMA BAKANLIK ELİYLE İNSANLAR HÂLÂ ATILIYOR”

Toplam KHK’lı sayısı ne kadar?

134 bin KHK’lı olduğunu biliyoruz. Bir de KHK’lı olmayıp da mağdur olanlar var. 20 bin civarında kapatılan okullardan dolayı çalışma izinleri iptal edilenler. Onlar da KHK’lı gibi. Hiçbir yerde çalışamıyorlar. Şu anda, bunu çok kişi bilmiyor. KHK’lar güya bitti, OHAL dönemi bitti ama bakanlıkların tasarrufuyla atılan insanlar var.

Devam ediyor mu bu?

Devam ediyor. İki yılın sonunda OHAL güya bitti, biz bitmediğine inanıyoruz. Bu da OHAL’in ismi yok, cismi olan bir dönem. Bu dönemde de bakanlıklara bakanlık emriyle ihraç yetkisi verdiler. Onlar da KHK gibi bir mahiyette ihraç ediliyor. KHK’yla ihraç edilmiyor ama KHK yetkisini bakanlığa veriyor. Bakanlık da ihraç ediyor. Mağdur sayısı 200 binlere doğru çıkıyor. Aileleriyle birlikte düşündüğümüzde bir buçuk milyonu buluyor, mağdur ve yakın çevresi.

Kaçırılan insanlarla ilgili çalışmalarınız oldu. Günlerce aylar ortaya çıkmayan insanlar birdenbire ortaya çıktılar. Ne oldu bu insanlara?

Bizim tespit ettiğimiz kaçırılan kişilerin sayısı 28, daha da olduğu söyleniyor. Bilmediklerimiz, kendisini ortaya çıkarmayanların da olduğu söyleniyor. Bu 28 kişinin bir kısmı cezaevinde, sanırım bir kısmı yurtdışında. Bu kişiler durup dururken çeşitli şehirlerde, daha çok da Ankara’da gündüz veya gece, öyle dağ başında da değil şehrin göbeğinde kaçırıldılar. Resmi görevliler tarafından kaçırıldığı iddia edildi. Sonrasında da hiçbir açıklama yapılmadı. Dönemin Beyaz Toroslarının bir benzeri siyah transporterlar.

İçişleri Bakanlığı’na sorduğunuzda bir cevap alabildiniz mi bu kaçırılmalarla ilgili?

Defalarca sorular sorduk. 1,5 yıldır ben soruları soruyorum ama hiçbir cevap yok. Hatta Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda ‘kaçırılmalar kayıplar alt komisyonu kurulsun’ şeklindeki önerim Ak Parti – MHP oylarıyla engellendi kurulması.

Kaçırıldıktan sonra bulunanlar konuştular mı?

Bu kaçırılan kişiler çok uzun süre sonra ortaya çıktılar. 6- ay 8 ay, 250 gün sonra ortaya çıkanlar oldu. Ortaya çıktıktan sonra da bu kişiler konuşmak istemediler. Uzun süre sorgulandıklarını söyledi bazıları.

Kaçırılan kişilerin aileleri sosyal medyada etkin bir şekilde kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Bulunduktan sonra onlar da mı susuyorlar? Sizinle irtibatı koparıyorlar mı?

Susuyorlar. Çünkü susun deniliyor onlara. Eşleri de susun, bir şeyi karıştırmayın, her şeyin üstü kapalı kalsın. Korkuyla eşlerinin bir şey söylemesini istemiyorlar. En son kaçırılan altı kişi bulundu. Bulunanlar o kaçırılma dönemleri hakkında eşlerine tek bir kelime bile etmediler. O dönemi kapattılar, sanki yaşanmadı. Ailelerine ‘sosyal medya hesaplarını kapat, AİHM başvurularını bitir, Birleşmiş Milletler başvurularını bitir, milletvekilleriyle görüşme’ diye telkinlerde bulundular. Ama ciltleri bembeyaz olmuş. Uzun süre güneş ışığı görmedikleri için. Aşırı kilo vermişler. Bazıları 30 kilo kaybetmiş. Ruh halleri değişmiş. Ne yaşadıklarını anlatmıyorlar.

“BARO’LAR İŞKENCELERİ BELGELEDİ”

Ankara Emniyeti’nde işkence yapıldığına dair iddialar ortaya atılmıştı. Özellikle Dışişleri personeline yönelik işkenceler. İşkence yapıldığı doğru mu?

Ankara Barosu bu işkenceleri belgeledi, isimleriyle birlikte. Halfeti Karakolun’daki işkenceleri Şanlıurfa Barosu belgeledi. Ankara Emniyeti’ndeki işkenceler de Ankara Barosu tarafından belgelendi. Çok net raporlar ortaya çıktı. Dünya basını ve insan hakları kuruluşları ilgi gösterdi. Çok önemliydi bu raporlar. Raporlar çıkmadan Emniyet Genel Müdürlüğü yalanladı bu iddiaları Raporlar çıktıktan sonra da yalanladılar. İşkenceleri gündeme getirenleri de fetöcü, falan filan diyerek karalıyorlar.

Ben de onu soracaktım; raporlara cevap vermeyip yaftalama yoluna gitmeleri ne anlama geliyor?

Ellerinde bir damga bir etiket, bunları gündeme getirenlere vurmaya çalışıyorlar. Ama ciddi bir cevap yok ortada. Bu raporda bakın şurada şu yapılmış, şu kişi şöyle diyor. Hayır o doğru değil diyemiyorlar, hayır o kişi yalan söylüyor, öyle bir şey olmadı demiyorlar. Onun yerine sen fetöcüsün, sen şusun, busun diyorlar. Bu kadar da rahatlar.

“SÜLEYMAN SOYLU HER DEVRİN ADAMI”

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yla aranızda bir tartışma olmuştu o günlerde. Sonra ne oldu? Soylu’yla herhangi bir temasınız oldu mu?

İçişleri Bakanı’na bizim parti içinde veya Meclis’te en çok soru soran vekillerden birisiyim. Çok ihlal yapan bir bakanlık. Malum İçişleri Bakanı bu soruları sorduğumuz zaman cevap verme yerine, hemen fetöcüdür diye ithamlarda bulunmaya çalıştı. Sığınabilecekleri tek yer burası. Apaçık bir Baro raporu var, bizim gördüğümüz, duyduğumuz bildiğimiz şeyler var. Onunla bir temasımız olmadı. Karakterini şahsiyetini bildiğimiz bir insan. O yüzden çok kaale de almıyoruz. Aslında bu kişinin yalan yanlış konuşan biri olduğunu çok iyi biliyor. Kamuoyu onun iftiralarına değer de vermiyor. Yarın öbür gün Brütüs olmaya en yüksek aday bir kişi kendisi Süleyman Soylu açıkçası. Her devrin adamı. Bu devir böyleyse bu devirde böyle olacaktır. Yarın öbür gün devir değiştiğinde o devrin şartlarına göre oynayacak bir kişilik maalesef. Onun dediklerini nazarı dikkate almıyoruz. Sıkıştıkları anda herkese vurdukları bir damga. Biz hakkın hakikatin peşindeyiz. Soylu doğru dürüst bir cevap vereceğine bu tür yaftalamalara sığınıyor.

İkinci yargı paketini dört gözle bekleyen KHK’lılar var. Onlarla ilgili bir düzenleme ya da umut ışığı sayılabilecek bir şey olacak mı?

Maalesef umutlarını bitirsinler. Umutla bekleyip hayal kırıklığına uğramak daha kötü. Bana soran herkese, umudunuzu oraya bağlamayın diyorum. Benim gördüğüm KHK’lılar için bırakın bir şey olmasını bu zulmü daha nasıl arttırırız diye hesap yapan bir saray var. Maalesef herkes için bir şey var da KHK’lılar için yok. İkinci yargı paketinde özellikle yok. Bize gelen kokular, duyumlarımız bu yönde. Böyle bir niyet olduğu yönünde bir anlayış olduğu anlaşılıyor.

“ERDOĞAN’IN KREDİSİ DEVAM EDİYOR, DEĞİŞİM HEMEN OLMAZ”

Ak Parti içinden çıkan ve çıkması muhtemel partilerin şansını nasıl görüyorsunuz? Sizce Ak Parti’yi destekleyen muhafazakâr sağ seçmenin tercihi ne yönde olur?

Kaygılar çok fazla. Erdoğan’a bir inanmışlık ve güven var. Basit bir hadise değil, 90’lı yılların başından beri siyasi arenada olan bir şahıs var karşımızda. Usta bir siyasetçi. Halkı çok iyi etkileyebiliyor, kandırabiliyor. Siyaset meselesini iyi öğrenmiş, düştüğü yerden kalkma konusunda tüm alternatifleri deneyen bir insan. İslami camiayı nasıl etkileyeceğini iyi bilen bir insan. Hakkını teslim etmek gerekir. Dindarın bilinçaltındaki korkulara hitap etmesini çok iyi bilen biri. O yüzden çözülme çok hızlı şekilde olmuyor, olmayacak. Çözülme için çok fazla neden var aslında ama Erdoğan çözülme noktalarını belirleyip oralara çok yoğun yüklendiği için çözülme daha yavaş olacak. Gayriahlaki durum, yozlaşma, Suriyeli nefreti var ama buna rağmen Erdoğan kendisine yönelik tepkileri durdurabiliyor. Büyük başarı bu.

Dindar seçmen için Erdoğan’ın kredisi hâlâ devam ediyor diyorsunuz.

Devam ediyor. Bence Erdoğan’a duyulan güven tam anlamıyla bitmiş değil. Kredisi devam ediyor. Türkiye’de çok hızlı olmuyor dönüşümler. Bir seçimde yüzde 50 alıp bir sonraki seçimde yüzde 5’e düşmüyor. Demirel de insanlara nasıl hitap edeceğini, hangi noktalara vurgu yaparak yükseleceğini, neleri kaşıyarak iktidarda kalacağını iyi biliyordu. Bir anda çekip de gitmedi, 40-50 yıl gördük onu. Popülizmin nasıl yapılacağını biliyordu. Erdoğan da öyle. O yüzden başka bir siyasetçi olsaydı çoktan çökmüştü ama Erdoğan’ın siyasi becerisi ve kendisine oy verenleri tanıyıp onun korkularına oynaması en büyük başarısı.

Nereye kadar sürdürebilir peki bunu?

Ben iki yıldan daha ileri gidebileceğini sanmıyorum. Bir iki yıl sonra ben Erdoğan’ın artık yavaş yavaş düşüşe geçeceğini ve 2023’e bile kalmadan büyük düşüş yaşayacağını düşünüyorum. Ne kadar başarılı olsa da erimeyi durdurmayı başarsa da eriyor. Erime noktalarına çok başarılı hamleler yapsa da önüne geçemiyor. Zamanında Goebbels taktikleri vardı. İşte A Haber, gazeteler, televizyonlar ortada… Dış güçler, toplumun bilinçaltı ve sinir uçlarına oynayan hamleler yapıyor. Toplumumuzda komplo teorileri inanılmaz ilgi görüyor. Erdoğan da bunlara oynuyor. Sağcısıyla solcusuyla bizim halkımız da buna teşnedir. Gerçekleri görmemek için sığındıkları bir liman bu.

Erdoğan sıradan bir siyasetçi değil. Kendi yanlış hedefleri için gece gündüz çalışan çok çalışkan bir siyasetçi. Hak neyse onu söylerim. Bu yaptıklarıyla muhalefeti engelleyebiliyor, seçimlerde başarı kazanabiliyor. Kendi nefsi için yapıyor bunu ama. Toplum için değil. Keşke toplumsal sorunların zayıflaması için uğraşsaydı.

Erdoğan’ın zayıflamasıyla etrafında oluşan halkanın dağılacağını düşünüyor musunuz?

Yavaş yavaş dağılacak ama bu çok hızlı olmayacak. Etrafındaki halka da görüyor ki Erdoğan hâlâ gücünü tam kaybetmiş değil. ‘Buradan uzaklaşmayayım işime bakayım’ diye düşünecek çünkü. Erdoğan’ın ayağı tökezlese pat diye düşse gidecek çok kişi var ama daha bir süreç olduğunu düşünüyor. Bir seçimde yüzde 5’e inmez, böyle bir şey olmaz. Kan kaybediyor evet ama düşüş ani olmaz. Kan kaybettiği noktalara yönelik çok yüksek önlemler alıyor Erdoğan. Kendi eksiğine yönelik alternatifleri nasıl oluşturacağına dair çok komplike çalışmalar yapıyor. Danışman heyetleri, anket şirketleri, Saray’ın tüm imkânları bunlar için kullanılıyor. Ne kadar kötü politika olursa olsun bunları çok iyi başardığı için durabiliyor. Yoksa korkunç bir Suriye politikası var, korkunç bir ekonomik kriz var, adaletsizlik var. Halkın bunlara tepki göstermesi lazım. Vatandaşa sorun burnundan soluyor ama çok fazla Erdoğan çalışması, propagandası olduğu için seçimlerde gidip biraz da alternatifsizlikten oyunu yine ona veriyor.

[Yavuz Genç] 28.1.2020 [Kronos.News]

Suriyelileri depremden sonra fark ettiler: “Elazığ’daydılar da biz mi görmüyorduk”

Elazığlı depremzedeler, AFAD’ın kurduğu depremzede çadırlarının neredeyse tamamına yerleşen Suriyelilerin, yardım kampanyaları kapsamında gelen kumanyaları da valizlerle topladığından şikayetçi.

BOLD – Ünlü Youtuber Ruhi Çenet, Elazığ depreminden sonra bölgede, depremzede vatandaşların dertlerini dinledi. Yaptığı röportajları kanalından yayınlayan Çenet’in çektiği görüntülerde, Elazığlılar kendilerine yardım ulaşmamasından şikayet ediyor. Vatandaşlar, AFAD’ın kurduğu depremzede çadırlarının neredeyse tamamına yerleşen Suriyelilerin, yardım kampanyaları kapsamında çevre illerden gelen kumanyaları da valizlerle topladığından şikayet etti.

İTHAL Mİ GELDİ BU KADAR SURİYELİ

Doğma büyüme Elazığlı bir depremzede ise, ”Burada bir Suriye kenti oluştu. Nereden geldiler, ithal mi geldiler, yoksa Elazığ’daydılar da biz mi görmüyorduk. Deprem için gelen yardım eşyalarının hepsini alan Suriyeliler” diye konuştu.

POLİS VE JANDARMADAN YARDIM İSTEDİLER

Öte yandan sosyal medyada dolaşıma giren bir videoda da Elazığlı depremzede vatandaşlar, çadırların neredeyse tamamına yerleşen Suriyeliler yüzünden kendilerine yer kalmadığı gerekçesiyle güvenlik güçlerinden yardım istiyor. Vatandaşlar polis ve jandarmanın Suriyelileri çadırlardan çıkarmasını istiyor.

[BoldMedya] 28.1.2020

Nuray Mert’ten İlber Ortaylı’ya ‘entelektüel’ ayar: “Ülkede kıyamet kopsa ağzından bir cümle çıkmıyor”

Siyaset bilimci ve yazar Nuray Mert, ünlü tarihçi İlber Ortaylı’nın aydın sorumluluğu taşımadığını söyledi. ‘Entelektüel tanımını’ ise yerden yere vurdu.

BOLD – İlber Ortaylı’nın yeni yayımlanan “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” (Kronik Kitap) ile ilgili bir yazı yazan Nuray Mert, Ortaylı’nın kitapta yer verdiği hayat önerilerini, eğitim ve siyaset ilişkisine dair tespitlerini, Arap ülkeleriyle ilgili fikirlerini ve entelektüel tanımını yerden yere vurdu.

Kitabın ismine gönderme yaparak “Bir Ömür Nasıl Yaşanmaz” adlı bir yazı kaleme alan Nuray Mert, “Entelektüel kendisi ile ilgili olmayan işlerle ilgilenen kişidir” diye harika bir tanım yapan Hoca, aslında kendisi ile ilgili olmayan işlerle hiç ilgilenmiyor. Tarih ve filoloji seviyor, çalışıyor, üretiyor, müzik dinliyor, bilgilenmeye doyamıyor, ama içinde yaşadığı ülkede ve hatta dünyada kıyamet kopsa ağzından bir cümle çıkmıyor.” dedi.

BU KADARI YADIRGANMAYACAK GİBİ DEĞİL

Nuray Mert, beğensin beğenmesin, akademisyen, yazar, çizer, entelektüel bir sürü insanın başına olmaz işler geldiğini ama bunların hiçbirinin Ortaylı’nın umurunda olmadığını vurguladı. Mert şöyle devam etti: “Hadi onlar bir yana, sıradan insanın hayatı ile hiç mi hiç ilgilenmiyor, ancak ‘Rusya’da kasabalarda okuyan kafa dengi adamlar’ (s. 80) bulabiliyor. Yok, illa popülist olsun demiyorum, ‘aydın sorumluluğu’ diye bir yükü de istemeyene zorla yüklemek yanlısı değilim, ama bu kadarı yadırganmayacak gibi değil.”

EN KORKTUĞUM ŞEY HAM OLARAK YAŞLANMAK

“Entelektüel veya değil, yaşı yetmişleri bulmuş birinden hayata dair hiç olmazsa bir nebze bilgelik bekliyor insan. Üstten bakmacılıktan ziyade ‘tecâhül-i ârifane’, biraz itidal, olgunluk, tevazu, görmüş geçirmişlik, gençlik hırslarından sıyrılmış insan sevgisi, sade hayata dair şiir duygusu… Altmış yaşını idrak etmiş biri olarak en korktuğum şey ‘ham’ yaşlanmak, kendim için de başkaları için de.” diyen Mert, Ortaylı hala daha yetişkin olamadığını söyledi.

FANİ AKADEMİSYENLER İÇİN BİLE YÜKSEK

Mert, Ortaylı’nın elitist bir tavırla yazdığı  ‘seyahat etme ve yeni yerler görme’, ‘iki ölü, iki yaşayan dil bilme’ konusundaki önerilerinin çıtasının ise kendileri gibi fani akademisyen veya okumuş yazmış insanlar için bile pek yüksek olduğunu söyledi.

NURAY MERT’İN YAZISININ TAMAMI

[BoldMedya] 28.1.2020

Manisa'da korkutan deprem!

Manisa'nın Kırkağaç ilçesinde 5.1 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

İskanbul Kandilli Rasathanesi, Manisa'nın Kırkağaç ilçesinde 5.1 büyüklüğünde deprem meydana geldiğini duyurdu.

Deprem yerel saatle 15:26 'da meydana geldi. Depremin 11,8 kilometre derinlikte meydana geldiği de belirtildi. Deprem çevre illerde de hissedildi.

Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD) ise depremin büyüklüğünü 4.8 olarak açıkladı. Can ve mal kaybı olup olmadığına dair henüz bir açıklama yapılmadı.

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

AKP kendi ağırlığını taşıyamıyor, çöküyor

Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan'ın Adalet ve Kalkınma Partisi'ne (AKP) alternatif parti kurmak için sahaya inmesi AKP'de bölünme ve çözülme endişelerini artırdı. Gazeteci Murat Yetkin, "AKP'nin kendi ağırlığını taşıyamaz hale gelerek çökme sürecine girmesi ihtimalinin hem siyasi, hem ekonomik, hem de toplumsal hareketlilik bakımdan hesaba katılması gereken bir ortamdayız." tespitinde bulundu.

SAMANYOLUHABER- Gazeteci yazar Murat Yetkin, ekonomik kriz, yolsuzluklar ve kendi içinden çıkacak yeni partiler karşısında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) kendi ağırlığını taşıyamaz hale geldiğini ifade etti.

Yekin şahsi blogunda yayımladığı makalede AKP'nin hâlini bitişik binalarda hasar görülmese de çöken yapılara benzetti. Yetkin'e göre parti içindeki dalgalanma partiyi ayakta tutan kolonları zayıflatıyor.

YETKİN: KOMŞUDA HAFİF HASAR O BİNAYI YIKABİLİR

Yetkin kıyaslama yaparken, "Bazen hatalı malzeme kullanımı buna yol açıyor, bazen taşıyıcı kolonların kesilerek mekân kazanılmaya çalışılması; bina artık kendi ağırlığını taşıyamaz hale geliyor ve komşuda hafif hasara yol açan zemin hareketi, o binayı yıkabiliyor." ifadelerini kullandı.

"AKP'nin kendi ağırlığını taşıyamaz hale gelerek çökme sürecine girmesi ihtimalinin hem siyasi hem ekonomik, hem de toplumsal hareketlilik bakımdan hesaba katılması gereken bir ortamdayız." diyen Yetkin, AKP'yi bekleyen tehlikeyi deprem alegorisi üzerinden anlattı.

Gazeteci Murat Yetkin, AKP'nin kendi içinden çıkacak iki partiye karşı uzun süre mukavemet gösteremeyeceğini belirtti.

SİYASETTE YIKIM İKİ ŞEKİLDE OLUYOR

Yetkin, "Fizikte ani yıkımların iki kaynağı var: Patlama dışa, çökme içe doğru oluyor. Siyasette ilkine ihtilal, devrim deniyor, ikincisi birden gelişmeler üzerinde kontrolü kaybetme, dağılma şeklinde görülüyor." tespitinde bulundu.

Yetkin ikinci yıkıma örnek olarak 1999’da kurulmuş Demokratik Sol Parti (DSP)-Milliyetçi Hareket Partis (MHP)-Anavatan Partisi (ANAP) koalisyonunun 2001 ekonomik krizinin akabinde parçalanmasını gösterdi.

NEYSE Kİ İKTİDAR DEMOKRATİK YOLDAN EL DEĞİŞTİRDİ

"Neyse ki hükümeti çöküşe götüren süreç, 2002 seçimleri sonucunda yönetimin demokratik yoldan el değiştirmesiyle sonuçlandı." diyen Yetkin, "AKP ve Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) oluşan yeni bir Meclis kuruldu, ülkede toparlanma süreci başladı. Partiler ve hükümetin çöküşünün, hilesiz-hurdasız gidilen seçimle devlet ve toplum hayatında aynı etkiye yol açması önlenmiş oldu." ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

İBB deprem toplanma bölgelerini açıkladı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 39 ilçenin toplanma ve geçici barınma alanlarını belirledi.

İBB'den yapılan açıklamaya göre, Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanlığı, alanların seçiminde Karar Destek Modeli'ni uyguladı.

Uygulanan modelde, toplanma alanı seçim kriterleri saptandı, puanlama yöntemi uygulandı ve AFAD, AKOM, Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü ve Park ve Bahçeler Müdürlüğü ile ilgili birçok kurumun içinde yer aldığı bilimsel altlıklara dayalı olacak şekilde bir model ortaya konuldu.

Model; mülkiyet, büyüklük, ulaşım ve erişilebilirlik, konum ve çevresel ilişkiler, kullanılabilirlik ve çok fonksiyonluluk ile altyapı ve doğal yapı gibi kriterlerden oluştu.

Kriterler üzerinden puanlama yapılarak tespit edilen toplanma ve geçici barınma alanlarına, 'http://sehirharitasi.ibb.gov.tr' adresinden ulaşılabilir.

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

Acun Ilıcalı'dan canlı yayında mesaj!

TV8'in sahibi Acun Ilıcalı, Elazığ Depremi için canlı yayında başlattığı kampanyada 73 milyon lira bağış topladı. Ilıcalı, telefonla stüdyoya bağlanan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'ya, "Sizden ricam depremzedeler için kullanılsın." dedi.

24 Ocak Cuma akşam saatlerinde meydana gelen 6.8 büyüklüğündeki Elazığ Depremi'nden sonra depremzedelere yardım için herkes seferber oldu.

Acun Ilıcalı da dün akşam TV8'de canlı yayında bir yardım kampanyası başlattı. Çok sayıda işadamı, sporcu ve sanatçıların yanı sıra birçok vatandaş kampanyaya katıldı.

Ilıcalı’nın, Elazığ depremi nedeniyle zarar gören vatandaşlar için başlattığı yardım kampanyasında 73 milyon 132 bin  milyon TL 624 TL bağış toplandı.

ILICALI'NIN O SÖZLERİ SOSYAL MEDYADA GÜNDEM OLDU

Canlı yayına telefon bağlantısı ile dahil olan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'dan bir ricada bulunan Ilıcalı, “Sizden de bir ricam var. Bu akşam ki kampanyadaki önemli miktarı ki sizin bazı şeyleri yapacağınızdan asla bir şüphem yok, fakat depremzedelerin şartlarının daha iyi olmasına kullanılmasını rica ediyoruz.” dedi.

Ilıcalı’nın bu sözleri sosyal medyaya damgasını vurdu.

Bazı sosyal medya kullanıcıları, "Acun da paranın yerine ulaştırılıp ulaştırılmayacağından emin değil. Bu yüzden herkesin gözü önünde bakanı uyardı." ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

Motoru Bosch'tan, bataryası Çin'den... [ANALİZ]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin 27 Aralık 2019'da "ilk yerli otomobil" diye tanıttığı elektrikli otomobilin motor ve batarya gibi en kritik aksamından şaseye kadar bütün parçaları ithal edilecek. İthal batarya için Çin'den 6 firma ile gizlilik mukavelesi imzalandı bile.

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, İtalyan Pininfarina tarafından tasarlanan biri SUV diğeri sedan iki modeli "yerli" diye tanıtmıştı.

Ancak "yerli" denilen otomobilin yabancı firmaların imal ettiği parçaların Türkiye'de montajından ibaret olacağı bizzat projenin başında bulunan isim tarafından itiraf edildi.

BATARYA ÇİN'DEN, ELEKTRİKLİ MOTOR ALMAN BOSCH'TAN

Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) Genel Müdürü Gürcan Karakaş, elektrikli otomobili tek başlarına imal edemeyeceklerini belirterek, "Doğuştan elektrikli yapabilen çok fazla şirket yok. O teknolojiyi edinmiş partnerlerle beraber çalışarak geliştirme yapıyoruz." dedi.

"Aracın elektrikli motoru için Bosch ile görüşüyoruz." diyen Karakaş, "Aracın bataryası için Çin ağırlıklı 6 firma ile gizlilik sözleşmesi imzaladık. Bunlardan biri ile anlaşacağız." ifadelerini kullandı. Yine teknoloji partneri olarak Alman mühendislik firması EDAG ile de işbirliği mukavelesi imzalandı.

TOGG Genel Müdürü Gürcan Karakaş, Hürriyet gazetesine verdiği mülakatta, şasi sistemleri için Myra'nın teknolojisinin kullanılacağını kaydetti.

YERLİ OTOMOBİLİN TASARIMI DA İTALYA'DAN

Tasarım için İtalyan Pininfarina ile anlaştıklarına işaret eden Karakaş, "Nisan-mayıs gibi tedarikçi seçimlerimizi tamamlamış olacağız." dedi.

Karakaş otomobilin tahmini satış fiyatının ne olacağına dair soruya, "Çok doğru olmaz çünkü rakiplerimize bu konuda bir bilgi vermek istemeyiz. Ancak piyasadaki C-SUV segmentinde yer alan ve içten yanmalı motorlarla çalışan klasik otomobillerle rekabet edebilir seviyede olacak." dedi.

Karakaş'ın bahsettiği dizel ya da benzinle çalışan C-SUV modellerin fiyat aralığı 250 bin ile 300 bin TL aralığında değişiyor.

ERDOĞAN'IN "BABAYİĞİT" DEDİĞİ GRUPLARA ARSA BEDAVA

TOGG; AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın "babayiğit" dediği BMC, Zorlu Holding, Anadolu Grubu, Turkcell ve Kıraça Holding tarafından (yüzde 20'şer payla) 2017 yılında kurulmuştu.

Geçen yıl Kıraça'nın sahibi İnan Kıraç hisselerin devredince Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) de TOGG'ye ortak oldu. TOGG'ye Bursa'nın Gemlik ilçesinde Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait arsa bedavaya tahsis edildi.

FATİH ALTAYLI: KANDIRILIYIORUZ

Halkın "yerli otomobil" yalanı ile aldatıldığını belirten Habertürk yazarı Fatih Altaylı, "Yahu Türkiye’nin otomobil ile ilgilenen, otomotiv gazetecisi dediğin tüm adamları soru soruyor, birine bile cevap yok. Çünkü adamın (Gürcan Karakaş) umurunda değil. İki senenin sonunda ortaya yerli ve milli bir otomobil koyamazsa ne olacak ki! Aldı zaten transfer parasını, maaş da iyidir. Çeker gider." ifadelerini kullanmıştı.

“Litium İon pil talebi ve üretimi 2019’dan 2030’a kadar 10 katına çıkacak." diyen Altaylı, dünyada sayılı üreticilerin artan talep için pil fabrikası kurmaya başladığına dikkati çekmişti.

Altaylı, "Bizim Almanya kökenli CEO’muza göre pil önemsiz ve 'Bir yerden alırız' diyor ya... İşte pilin önemsizliği burada. Elektrikli otomobil demek pil demek ve biz orada yokuz." tespitinde bulunmuştu.

"Yerli otomobil" projesine şu ana kadar 1,2 milyar TL yatırım teşviği tahsis edildi.

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

Libya'daki Suriyeli milis: Ben Türk ordusundanım, hepimiz ev sahibi olduk

Türkiye'nin Suriyeli militanlara 2 bin dolar maaş verdiği ve Türkiye vatandaşlığı vaat ettiği iddia edildi.

Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yayımlanan The New York Review of Books dergisi,Libya'da savaşan Ahmed isimli bir Suriyeli militanın, "Ben Türkiye ordusundanım. Hepimizin İstanbul'da veya Gaziantep'te evi var" dediğini aktardı.

Ortadoğu üzerine birçok çalışması bulunan Carnegie Vakfı uluslararası ilişkiler uzmanı Frederic Wehrey, Birleşmiş Milletler'in tanıdığı Trablus hükûmeti için savaşmak üzere Libya'ya giden Suriyeli militanlarla görüşerek bir haber hazırladı.

Habere göre, "Biz paralı askerler değiliz" diyen Ahmed, "Bizi Libya halkı ve ordusu çağırdı, Biz diktatörlüğe karşıyız" ifadelerini kullandı. Wehrey'in aktardığına göre bazı Suriyeli militanlar Türkiye'nin Libya'ya asker göndermesinin dikkatleri Suriye'deki savaştan uzaklaştırdığını ifade etti.

Ahmed, Libya'nın Suriye gibi "yok olmasını istemediklerini" belirterek, "Bize ihtiyaçları olduğu sürece burada kalacağız" dedi. ÖSO militanı ayrıca "Rusların en büyük rakipleri olduğunu çünkü Suriye'de yaptıkları için intikam almak istediklerini" belirtti.

Haberde Türkiye'nin Suriyeli militanlara 2 bin dolar maaş verdiği ve Türkiye vatandaşlığı vaat ettiği iddia edildi.

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

Arzu Yıldız: Coğrafya kaderin midir?

Gazeteci Arzu Yıldız, 15 Temmuz sonrası hakkında çıkarılan yakalama kararının ardından yurtdışına çıkarak Kanada'ya gitti. Şimdilerde Kanada'da yaşayan Yıldız, yaşadıklarını ve hikayesini kaleme aldı

Yıldız'ın facebook paylaşımı olarak yazdığı yazı şöyle:

Coğrafya kaderin midir?

Aklında okumak,meslek edinmek, çalışmak gibi hiç bir gelecek planı olmayan, hayatta kalmak için iyi kavga etmenin, şiddetin ve isyanın yeterli olduğunu düşünen genç bir kızdım.

Oturduğum mahallenin parkına insanlar benden izinsiz giremiyordu. Futbol oynuyor, tekwando ve boks yapıyordum. Elimde sigara ile gece yarıları geziyor, uykum gelince parklarda kestirip, nereden geldiğimi sorunca annem hiç içeri girmiyordum. (Bana kimse hesap soramaz ne de olsa)

Hamza Yerlikaya’nın tüm maçlarını izleyip, güreşi öğrenmiştim. Erkekleri de yerlere yıkıyor, genç bir kız gibi değil de genç bir erkek gibi yaşıyordum. Herkes abisini çağırırken, benim kardeşlerim “ablasını” çağırıyordu.

Lisenin ilk seneleriydi. Okuldan eve dönüyordum. Oturduğumuz askeri bir siteydi. Bizim eve dönen sokağın başındaki çöp konteynerının yanına atılmış bir kitap gördüm. Ön sayfası yoktu.

Kayseri’ye bulaşmanın verdiği beleşçilik ile kitabı aldım. (Bedava mal ne de olsa) eve geldim. Akşam odama çekildiğimde ilk sayfası olmayan o kitabı okumaya başladım.

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Acılar Denizi” isimli şiir kitabıydı. Ertesi gün yeni bir şiir kitabı aldım. Cemal Safi’nin, “ya evde yoksan” diyordu.

Sonra Ahmet Arif ve Nazım Hikmet. Şiir kitaplarını okuduğumu görünce annem “aşık mı oldun” diye çıkışmıştı.

O dışarıdaki serseri hayatım aynen devam ediyor. Herhalde geceleri kitap okuyacağıma kimse ihtimal vermiyordu. İnsan gördükleri ya da duydukları kadarını bilip ona göre yargılıyorlar. ( bugün olduğu gibi)

Kitap, şiir okurdum ama aşık değildim.

Bana aşık olan biri vardı. Ama annesi “o kızı istemem serserinin teki, seni de bozar. Elde domates ekmek geziyor” demişti. (Ben hala domates ekmek yiyorum)

Öyle uzak durulması gereken biriydim onların gözünde.

İnsanların üniversiteden bahsetmesi de ilgimi çekmiyordu.

Ama elime geçen kitapları okurdum geceleri.

Bu kavga gürültünün arasında, biraz zaman geçince neymiş şu sınav diyerek, bir de ben girdim.

Sözelde mükemmel sonuç almıştım. Geceleri okunan kitaplar, tüm eksikleri kapatmıştı anlaşılan.

Neyse tercih formunun ilk üçünün ikisine hukuk, üçüncüye de gazetecilik yazdım.

Bilgi üniversitesi gazetecilik bölümü geldi. Neymiş “bi gidelim bakalım, İstanbul da takılırım” diyerek gittim. Okulun ilk dersinde Okan Tanşu diye bir hocamız vardı.

“Bu sınıfta kim gazeteci olmak istiyorsa bugün bu dersten sonra gitsin staj yapmak için iş arasın. Parayı unutsun. Bağımsız küçük yerlerde işe girsin. Holdingler de haber yapamazsınız reklam kaygısı olur. Gazetecilik bağımsızlıktır. Dürüst olmaktır” dedi.

O dersten çıkınca okulun içindeki 32.gün stüdyosuna gidip konuştum. Hemen staja başladım.

Haftanın yedi günü tarih ile yan dal yapmak için iki kampüs, bir staj ve haftanın üç günü de gece bara gidiyordum. Günde üç saat uyku ile yaşamaya alışmıştım.

Neyse o ara Ankara’da sevgilim vardı. “İş bulunur, koca bulunmaz” diyerek okul bitince Ankara’ya döndüm. ( Bulmasam da olurmuş)

Babam “işini bul sonra evlen” bir şeyler söyledi. Babamın verdiği rotayı takip edersem oooo, dedim “menapoza girince mi evleneceğim” neyse evlendim. (Hayat benim ya hani)

İstanbul’da travestilerin hazırladığı pembe hayat derneğinin ilk tiyatro oyununa gitmiştik bir arkadaşım ile. Bir baktım bir kız, fotoğraf çekiyor. Gazeteci galiba da Türkiye’de kim muhabir gönderir böyle bir oyuna diye düşündüm. ( o kadar geliştik mi ya)

Gittim sordum, “taraf gazetesi” dedi. “Kimler var” diye sordum. Yeni bir gazeteydi. Kadroyu sıraladı. İyi bir Çetin Altan okuyucusuydum. Ahmet Altan’ın olması bile başlı başına yeterliydi. Arkadaşım ile dedik ki; bu gazete, benim çalışmam gereken gazete!!!!!

Ankara’ya gelince Taraf’ın ofisine gittim. Gazete binasından İçeri girmek pek mümkün değil, her yerde torpil, referans ayağı bir şeyler çıkıyor. (İnşaat ustasının kızının ne referansı olacak. Hoş babam şu aydınım diye geçinenlere bin basan bir adam)

“Master tezim var temsilci ile görüşmem gerek” diye girdim içeri”

O dönem Lale Kemal yeni temsilci olmuştu. “Girerken yalan söyledim. Ben para istemiyorum sadece burada çalışmak istiyorum. Almasanız da her sabah geleceğim” dedim. Ertesi sabah gittim ve başladım. İki hafta sonra kadro geldi. Neyse Ahmet bey, benim adliyeye gitmemi söylemiş.

Adliye ile ilgili hiç bir bilgim yok. Gittim “basın odası var” dediler, içeri girdim Taraf’tan geldiğimi söyleyince bana odanın anahtarını alamayacağımı ve öyle kafama göre de giremeyeceğimi söylediler.

(Gazeteciyiz ama ön yargılıyız halleri)

Ben odaya uzun bir zaman hiç girmedim.

O arada aslında üniversite tercihinde hukuk okumak istediğim belki avukat, savcı olarak gireceğim adliyeye yargı muhabiri olarak girdim. Koridorlarda kalmak birçok haberi yakalattı.

Taraf herkes için Ergenekon Balyozu yazan gazeteydi benim için ise pembe hayat derneğinin tiyatro oyununa muhabir gönderen, tabusuz, ezber bozan bir gazete.

O adliyede oğlu katil olan anneyi de, oğlu öldürülen anneyi de gördüm. Küçücük çocuklara tecavüz davalarını da. Dincilerin aldıkları rüşvetle masaj salonlarında nasıl soluk aldığını da. Ötekilerin hikayeleri vardı. Gerçek, sıradışı, acı ve acımasız bazen.

Orada uyuduğum da oldu. İki gün eve gitmediğimde.

Onca sene adliye muhabirliği yaptım bir günde bu adam neci diye düşünmedim hiç bir yargı mensubu için. Bu kafa da anlayacağım bir kafa değildi. Geceleri dosyaların yanında, onlarca hukuk kitabı okudum, film ve belgesel seyrettim.

17/25 aralık, mit tırları da değildi benim hikayem. Deniz feneri, faili meçhuller bir sürü dosya görmüştüm. Ama mit tırları davasında o savcıların nasıl suçsuzken suçlandıklarını gözlerimle gördüm. Onların yasını tuttum.

Nihayetinde kapısına ilk polis gönderilen gazeteci oldum. 17 temmuz da polis kapıya geldi. Liste başı olmak iyi de, biraz stresli. ( o hengamede beni ne yapacaksınız kardeşim)

Kaçak göçek bir hayat, bir sürü hayal kırıklığı geçmişten antremanlıyım da böyle kriz anlarına, hadi bir şansımı deneyip diye düştüm yola. Yol uzun ve birçok hikayeyi de içine alarak, devam etti.

Kanada’ya kadar geldim.

Geldiğimde kaybettiğim her şeye ağlıyordum, şimdi ise kaybettiğimi sandığım her şeyin yalan oluşuna üzülüyorum.

Burada geceler yine kitaplarla geçti. Sonra anladım ki, ben o çöpte bir kitap değil aslında hayatımı bulmuştum.

“Acılar Denizi”

Şiir gibi.

Yaşanmış, duygu dolu, serseri ve mülteci.

Ve anladım ki ben kavgaların güreşlerin insanı aslında hiç olmamışım. Benim ruhum da kitaplar ve bilgiye açlık var. Şiddet yok.

“kağıda dokunan kalem, kibritten daha çok yangın çıkarır” demiş Fobes.

Yaktım geldim.

Yaşadığın topraklar sana o duyguyu verse de, sen özünü buluyorsun. Coğrafya kaderin değil.

Kaderin bazen bir çöpte de çıkabiliyor karşına.

Bu dingin, düzenli ve sakin ülkede düşünmek için çok zamanım oldu.
O coğrafya da hayatta kalmak şiddetle, iyi dövüşmek ile oluyor sanıyorsun. Yazanı da kavga eder gibi yazıyor, Bilgi değil dillerden nefret akıyor.

Bir şiir kitabı hayatımı değiştirdi.

Önce bir özgürlük yolculuğuydu bu, şimdi o yolun sonunda kendimi buldum. Anladım.

Ufuktepe de halı saha maçı yapıp, erkekleri yere seren kız değildim ben. Hiç de olmamıştım aslında.

O Çöpe atılmış bir kitap gibiydi hayatım......

“Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana;herkes içime dökmüş artıklarını

Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını.”

[Samanyolu Haber] 28.1.2020

Marifetullah - 2 [Mehmet Ali Şengül]

Allah İsim ve Sıfatlarıyla Bilinir.
       
Allah (cc), mekandan münezzehdir, şekilden müberrâdır. Allah, Mâlum-u meçhuldür. Zâtı ile bilinmesi mümkün değildir. İnsanlar ancak, Cenâb-ı Hakk’ı isim ve sıfatlarıyla tanırlar. Allah’ın isimleri sonsuzdur. Bir rivâyette 99, başka bir rivâyette 1001 ismi olduğundan bahsedilir.
     
Ebû Hüreyre (ra) şöyle rivâyet etmiştir: “Allah’ın 99 ismi vardır. Yüzden bir eksik. Bu isimleri bir kimse ezberlerse (hıfz) Cennete girer. Allah tektir, teki sever.” (Buhârî)
   
“Allah’ın 99 ismi vardır, yüzden bir eksik. Kim bunları sayarsa (ihsâ) Cennete girer.” (Buhârî, Müslim, Nesâî, Tirmizî)
     
İmâm-ı Nevevî, bu konuda şunları söyler: “İlim ehli, bu Hadis’in münhasıran doksan dokuz Esmâ-i İlâhiye olduğuna delâlet etmediğini ittifakla söylemişlerdir. Yâni bu, Allah’ın doksan dokuz isminden başka ismi yok demek değildir. Hadisten maksat, doksan dokuz ismi sayan/hıfzeden kimsenin cennete gireceğini haber vermektir. Yoksa sâdece isimleri, doksan dokuz sayısına hasretmeye yönelik bir ihbar değildir.
     
Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım! Senden kendine verdiğin her isimle ve katındaki gayb ilminde saklayıp da kullarına muttalî kılmadığın isimlerinle,  Sana niyazda bulunurum.”(Ahmed bin Hanbel, İbn-i Hibban, Hâkim)
     
Yine Hz. Peygamber Efendimiz (sav)'in bir başka duâsı da şöyledir: “Allah’ım! Sana karşı senâyı sayıp bitiremem; Sen kendini nasıl senâ ettiysen öylesin.”(Müslim)
     
Bundan başka Nevevî, Allah’ın bin, ya da bin bir ismi olduğunu ifâde eden kimselerin görüşlerine temas eder. Bu arada Ebû Bekr İbnu’l-Arabî (543/1148) gibi âlimlerin, bu rakamları az gördüklerini ve neticede Esmâ-i Hüsnâ’yı belli rakamlarla sınırlandırmanın mümkün olmadığı görüşüne vardıklarını belirtir. Nevevî, kendisinin de bu görüşe destek verdiğini ifâde ederek, Allah’ın zâtı tek ise de, isimlerinin sonsuz olduğunu kaydeder. (Nevevî) İbn Hacer de, Nevevî’nin bu görüşüne katıldığını belirtir.
       
Evet, Esmâ-i İlâhiye mâlum, Allah’ın sıfatları iki katogoride ele alınmaktadır. Sıfât-ı Zâtiyye ve Sıfât-ı Sübûtiyye.
     
Allah'ın Zâtî sıfatları:
a) Vücut; Varolmak, Allah vardır ve yokluğu düşünülemez. Haşir sûresi 22 ve 23. âyetlerde şöyle buyurulmaktadır:
"Allah’tır gerçek İlâh! O’ndan başka yoktur İlâh. Görünmeyen ve görünen her şeyi bilir. O Rahmandır, Rahîmdir. Allah’tır gerçek İlâh, O’ndan başka yoktur İlâh.”
“O Melik’tir, Kuddûs’tür, Selâm’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Azîz’dir, Cebbâr’dır, Mütekebbir’dir. Allah, müşriklerin iddiâlarından münezzeh ve yücedir.”

b) Kıdem; Allah"ın varlığının başlangıcı yoktur.
Hadid sûresinin 3.âyeti açıkça işâret etmektedir:
“Evvel O’dur, Âhir O. Zâhir O’dur, Bâtın O! O, her şeyi hakkıyla bilir.”

c) Bekâ; Ebediyyet, sonu bulunmamak.
Rahman sûresinin 26. ve 27. âyetlerinde şöyle beyân  buyurulmuştur: "Yerin üstünde olan herkes fânîdir.” “Ancak senin azamet ve kerem sâhibi Rabbinin Zât’ı bâkî kalır.”

d) Vahdâniyyet; Tek ve benzeri olmamak.
İhlâs Sûresi, Cenâb-ı Hakk'ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya koymaktadır: Hz. Peygamber Efendimiz’e hitâben Allah (cc);  “De ki: O, Allah’tır, gerçek İlahtır ve Birdir.” “Allah Samed’dir. Allah hiç bir şeye muhtaç değil, herşey O’na muhtaçtır.” “Ne doğurdu, ne de doğuruldu.” “Ne de herhangi bir şey O’na denk oldu, hiçbir şey O’na denk değildir” 
     
e) Muhâlefetün Li'l-hâvâdis; Sonradan yaratılanlara benzemez. Bu sıfata, Şûrâ sûresinin 11. âyetinde açıkça işâret buyurulmuştur: "....O'nun benzeri hiçbir şey yoktur, O her şeyi hakkıyla işitir ve görür."   

f) Kıyam Binefsihi; Allah, Kendi zâtı ile var olan, zevâli olmaksızın kâim  bulunan ve var olmak için başka bir varlık ya da nedene muhtaç olmayandır.  Âl-i İmrân Sûresinin 2. âyetinde şöyle buyrulmaktadır: "Allah o İlahtır ki, Kendinden başka ilah yoktur. Hay O’dur, kayyûm O.”

Allah’ın Sübûtî sıfatları ise;
a) Hayat; Allah dâima diridir.
Furkan sûresi 58.âyette; "Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..." diye buyurulmaktadır.

b) İlim; bilmek.  Allah geçmiş ve geleceği, gizli, açık her şeyi bilir.  Âl-i İmran sûresi 29.âyette; "İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de, açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da, yerde olanları da bilir..." buyrulmaktadır.
     
c) Sem’î; işitmek, Allah her şeyi işitir.
Nisâ sûresi 134. âyet şöyle nihâyet bulur:  "...Allah işitir ve görür".

d) Basar; görmek. Allah her şeyi görür.
Bakara sûresi 233. âyet şöyle son bulmaktadır: "...Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".

e) İrâde; dilemek. Allah diler ve dilediğini yapar. İrâde, ikiye ayrılır:
Tekvîni irâde (yaratmak): Cenâb-ı Hakk Bakara sûresi 117.âyette şöyle buyuruyor:  "O gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir şeyi yaratmak isteyince sadece "ol!" der, oluverir"
Teşrîi irâde: Allah’ın muhabbet ve rızâsı demektir. Yüce Allah Bakara sûresi 185.âyette;  "...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez" buyuruyor.

Bir de akâidde, irâde-i külliye ve irâde-i cüziyye vardır.
İrade-i külliye, Allah’ın yarattığı bütün varlıklar üzerindeki hâkimiyetidir.
İrâde-i cüziyye ise, sırr-ı teklifin gereği olarak Allah’ın insanları sorumlu tutmak için onlara verilen irâdedir.

f) Kudret; Gücü yetmek. Allah sonsuz kudret sâhibidir, her şeye gücü yeter. Yüce Allah Bakara sûresi 164.âyette; "Muhakkak ki Allah, her şeye kâdirdir, gücü yetendir" buyurmaktadır.       
     
g) Kelam; Söylemek. Allah söz sâhibidir. Kur'an, Allah'ın kelâm sıfatının tecellisidir, İlâhî bir beyandır. Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah Mûsâ'ya hitabetti" veya "Allah, Mûsâ'ya da hitab ile konuştu"(Nisâ sûresi, 164) Ayrıca Bakara sûresi 253. âyette de şöyle buyurulmuştur: " ... Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır..."

h) Tekvin; Yaratmak. Allah yaratıcıdır. Kâinattaki her şeyi yaratan O'dur. Allah Teâlâ Yâsin sûresi 82.âyette şöyle buyurur: "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir, hemen oluverir.."

Allah, sıfât-ı sübûtiyesinin bâzılarından cüz-î olarak insanlara ve diğer mahlûkâta da vermiştir. Allah’ın tekvin sıfatına bağlı, fiilî sıfatları da vardır.
Halk etmek; yaratmak demektir. Mahlukâtın yaratmaya hiçbir zaman gücü yetmez.
A’raf sûresi 54.âyette; “Rabbiniz O Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra da arşa istivâ buyurdu. O Allah ki geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürür. Güneş, ay ve bütün yıldızlar hep O’nun buyruğu ile hareket ederler. İyi bilesiniz ki; yaratmak da, emretmek yetkisi de O’na mahsustur. Evet,  Rabbülâlemin olan Allah ne yücedir!” buyrulmaktadır.
İnşâ: Yaratılan maddeleri bir araya getirerek, farklı şeyler meydana getirmektir.
İbdâ: Eşi ve benzeri olmayacak şekilde Allah’ın yaratmasıdır. Hücreleri biraraya getiririp canlıları yaratması gibi.
İhyâ: Allah’ın hayat vermesi, bir canlıyı diriltmesi, yaşatması demektir.
İmâte: Allah’ın hayata son vermesi, öldürmesidir.
Terzik: Allah’ın yarattığı canlıların rızıklarını da yaratması ve hayatlarını devâm ettirmesidir.

Halk-ı şer, şer değil; kesb-i şer, şerdir. Burada insanın irâdesi devreye girmektedir. Bu hususta Allah’ın yaratıp emrine verdiği şeyleri hayırda kullanırsa istifâde eder, kötüye kullanırsa hem kendine, hem başkalarına zarar verir.

Meselâ, ateş ve enerji, insan hayatında çok büyük fayda ve maslahatlara sebep olmaktadır. İnsan,  ateşi  ve  enerjiyi müsbet veya menfî yönde kullanmakla fayda veya zarar görür.
       
Ölümle sona erecek dünyâ, bir misâfirhânedir. Burada kimse kalıcı değildir. Kişi; hayır ve şer, günah ve sevab adına ne yaparsa, bu dünyâda olmasa da âhirette mutlaka karşılığını görür. Küçük suçlar küçük, büyük suçlar büyük mahkemelerde görülür. Mazlumların hakkı mutlaka zâlimlerden alınır. Allah âdildir, aslâ kullarına zulmetmez.

Mahkeme-i Kübrâ’da adâlet mutlaka gerçekleşecektir. Orada kimse kimseyi kandıramaz. Orada yalan geçerli değildir. Kalblerde ve niyetlerde olan bütün sırlar, o gün ortaya dökülecektir.

Vukû bulan belâ ve musîbetler de, çok farklı netîcelere bağlı olarak cereyan eder. Herkes seviyesine göre imtihan olur. Ya sabreder kazanır veyâ isyân ile kaybeder. İnsan;  dünyâya bakan yönüyle musîbet zannedilen, tahammülü zor durumlarla imtihan edilirse, sabretmelidir. Nice musîbet gibi görünen şeylerin neticesi, insanları şaşırtacak kadar güzelliklerle doludur. Tahammül edilip katlanılırsa, mükâfatı, öbür tarafta pek büyüktür; Cennettir, Cemâlullah’tır.

Zâriyat sûresi 56.âyette Cenâb-ı Hak; “Ben insanları ve cinleri ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurmaktadır. Abdullah ibn-i Abbas Hazretleri (ra) âyetteki ‘kulluk etsinler’ kelimesini, ‘Beni bilsinler’ olarak tefsir etmektedir. O’nu bilen, O’nu sever. O’nu seven O’nun emirlerine aslâ muhâlefet etmez.
       
Allah, insanı dünyâ mektebine talebe olarak göndermiş ve netîcede imtihâna tâbi tutmaktadır. İnsanın vazîfesi ise; irâdesinin hakkını vermek sûretiyle Kur’an’ı düstur, Efendimiz’i (sav) rehber kabul ederek bu imtihânı başarı ile vermeye çalışmaktır.

[Mehmet Ali Şengül] 28.1.2020 [Samanyolu Haber]

TSK’daki ‘Cihatçılar’dan rahatsız olan komutanlara tehdit: ‘F.tö’den yargılanırsınız!

500 Özgür Suriye Ordusu mensubu önce TC vatandaşlığına alındı, ardından TSK personeli yapıldı. MİT de benzer modeli uygulamaya koydu. TSK’nın resmi personeli yapılan ÖSO militanlarının rütbelerine göre aldıkları maaş diğerleriyle aynı. TSK’da özellikle üst düzey komutanların bu durumdan rahatsız oldukları belirtiliyor. İstifa etmek isteyen komutanların ise ‘f.töcü olarak yargılanırsınız’ denilerek korkutulduğu iddia ediliyor.

Gri Hat’tan Serdar Fırat’ın haberine göre, Simon Hassan, Suriye savaşından beri gündemden hiç düşmeyen Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Sultan Murad Tugayı bünyesinde kendi deyimiyle 3 yıldır “Türkiye adına savaşan” bir yüzbaşı. İki ay önce Türkiye vatandaşlığa alınan Hassan artık bir Çankırılı! TSK bünyesinde görevlendirildi ve bir hastanede kısa süreliğine tedavi gördükten sonra tekrar cepheye dönecek. Vatandaşlığa geçtikten sonra yeni bir kimlik ve isim almış. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapılan Hassan artık Kara Kuvvetleri bünyesinde resmi bir Türk askeri. Bir yüzbaşının tüm sosyal haklarına sahip ve aynı maaşı alıyor. Ailesi de Hassan ile birlikte vatandaşlığa alınmış. Hassan, “ben tek değilim” diyor…

VATANDAŞ YAPILAN 500 CİHATÇI TSK BÜNYESİNDE

Cihatçı ÖSO mensuplarına son bir yıl içinde yeni isim ve kimlikler verilmeye başlandı. Dikkat çekmesin diye vatandaşlığa alınan cihatçılar çeşitli illerin nüfuslarına kayıt ettirildi. Askeri kaynaklara göre; bu zamana kadar 500 cihatçı TSK bünyesine alınıp vatandaşlık verildi. TSK’nın resmi personeli yapılan ÖSO militanlarının rütbelerine göre aldıkları maaş, diğerleriyle aynı.

Türk Ordusunda artık şuan en yüksek yüzbaşı olmak üzere çeşitli rütbelerde ve alanlarda görev yapan ÖSO mensupları var. Sadece Türk Ordusuna dahil edilen ÖSO mensupları bulunmuyor aynı zamanda Milli İstihbarat Teşkilatı’na da aynı yöntemle alının 15 cihatçı var. Güvenlik kaynakları şu ana kadar T.C. vatandaşlığına geçirilen 15 kişinin MİT’in resmi personeli, haber alma elemanı olarak ise ÖSO mensubu 200’ün üzerinde kişinin kullanıldığı bilgisini veriyor.

ORDU CİHATÇILARDAN RAHATSIZ

Cihatçıların Türk askeri yapılması içinde görevlere getirilmesinin ordu içinde ciddi rahatsızlık oluşturduğu belirtiliyor. Emir komuta zinciri içinde özellikle üst rütbe görev verilenler hakkında alt rütbede bulunan uzman çavuş veya astsubayların rahatsızlıklarını resmi kanallara ilettiği bildiriliyor.

KOMUTANLARA TEHDİT: F.TÖCÜ OLARAK YARGILANIRSINIZ

Bu durumdan bazı yüksek rütbeli komutanların da rahatsız olduğu ve istifalarını verdikleri ancak onlara ‘istifaları geri çekin yoksa FETÖ’cü olarak yargılanırsınız’ baskısı yapıldığı, bunun da hem Ankara hem de cephede olan askerleri tedirgin ettiği gelen haberler arasında. Hâlihazırda Suriye’de yine Türk Ordusu ile birlikte hareket eden ÖSO’lu cihatçılara ise 500 dolar aylık veriliyor. Yeni katılanların maaşı biraz daha düşük, kendi içlerindeki rütbelere göre bu rakam değişebiliyor.

CİHATÇILAR, SADAT TARAFINDAN EĞİTİLİYOR

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere İktidar mensuplarının, ‘Muharip Güç’, ‘Milli Ordu’, ‘Kuvayı Milliye’ ruhuna dahil ettiği ÖSO mensupları şimdilerde akın akın Libya’ya gönderiliyor. Türkiye onları savaşçı olarak Libya’ya transfer ediyor. Şu ana kadar daha çok Sultan Murad Tugayı ve Fehim İsa gruplarından oluşan 3 bin Cihatçı başlarında Türk askeriyle Libya’ya İstanbul üzerinden transfer edildi. Cihatçılar asker kamuflajı giyiyor ve Türk bayrağı taşıyor. Bu üniformalarla savaşırken bazı bölgelerde yağma yapmaktan çekinmiyor. Libya’ya gidenlere 2 bin 500 dolar para ödeniyor ve 6 aylık bir kontrat imzalatılıyor.

Türkiye asıl güç olarak gördüğü ÖSO mensuplarını Suriye’de tutmak istiyor. Şu ana kadar Libya’da 15 Cihatçı öldü. Cihatçılar Türkiye’nin verdiği geçici vesika (kimlik) bulunduruyor. ÖSO’yu yönlendirme, eğitme ve programlama işini Uluslararası Danışmanlık Şirketi SADAT yapıyor kimin vatandaşlığa alınacağına da bu şirket karar verip ordu bünyesinde rütbesini belirliyor.

MİT KAMPLARINDA MİLİTANLAR BARINIYOR

İdlib’i örgütlerden boşaltacağına dair verdiği sözü yerine getiremeyen Türkiye, kendi toprakları içine taşıdığı militanları aylardır bekletiyor. MİT’in talimatıyla belirlenen özellikle Hatay Reyhanlı gibi bölgelerde Kızılay tarafından kamplar hazırlandı. Daha ücra bölgelere kurulan bu kamplarda Kızılay’ı ya da Türkiye’yi temsil eden herhangi bir amblem bulunmuyor. İddiaya göre, bu kampların sayısı 60’ın üzerinde ve Türkiye tarafından düzenli yiyecek gönderilerek tüm ihtiyaçları karşılanıyor. Köylülere ise ÖSO kampları deniliyor ve operasyon için bekletildikleri bilgisi veriliyor. Buradaki Cihatçıların önemli bir kısmı ÖSO’nun bileşeni olarak geçen radikal gruplar. Ceys El Nusra, Feylak üş Şam, Ahrar üş Şam, Nurettin Zengi Hareketi, Suriye Özgürlük Cephesi (Cephe Tahrir Suriye) gibi örgütler bir grup militanlarını bu kamplara göndermiş. Bunlar El Kaide ve IŞİD’ten kopanların oluşturduğu gruplar. ÖSO ile temasları ise tamamen yardım, silah ve iaşe amaçlı. Zaten zaman zaman bu gruplar arasından ÖSO’ya katılımlar oluyor ve Türkiye tarafından düzenli silah ve maaş alıyorlar.

[TR724] 28.1.2020