Tahir Elçi neyin sembolüydü? [Mümtaz'er Türköne]

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE’nin yazısı…

Ölümleri kanıksamış bir toplum için bile sabır taşını çatlatacak, tahammülleri aşacak kadar sarsıcı bir haber. Tahir Elçi’nin ölümü, bir çok şeyin ölümü demek.

Kimse acele etmesin ve bu cinayetin üzerinde en küçük bir ayrıntıyı atlamadan düşünsün. Bu bir suikast. Ve bu kadar sembol bir ismin hedef alınması, bir çok değerin ve umudun suikasta uğradığını gösteriyor.

Tahir Elçi’yi Ahmet Hakan’ın programında PKK için söyledikleriyle sınırlı tanıyanlar peşin hükme kapılıp, çok yanlış bir sonuca varabilir. Tahir Elçi PKK şiddetine bilinçli ve cesur şekilde karşı çıkan ve bütün hayatını riske atarak bu tavrını sürdüren bir isimdi. Bu ay başında, seçim sonrası havayı yoklamak için gittiğim Diyarbakır’daki uzun sohbetimizi birinci elden delil olarak gösterebilirim. PKK’nın Güneydoğu şehirlerinde kazdığı hendekleri, kent savaşını uzun uzun konuşmuştuk, Tahir Elçi bu stratejinin neden yanlış olduğunu uzun uzun anlatmıştı. Teorik birikimini, olaylara vukufunu ve tavrını kimseden çekinmeden cesaretle ifade etmesini hayranlıkla dinlemiştim. Barışı sadece savunmakla kalmıyor, barışın güçlü mantığını ve getirilerini de çok sağlam delillerle sıralıyordu. Hiç kimse iyi niyetinden ve vicdanından şüphe edemezdi. Açık sözlü, yürekli ve çölün ortasında bir vaha gibi insanı serinleten, rahatlatan tavrıyla dikkat ve saygıyı hak eden bir kanaat önderiydi Tahir Elçi. Olan biten her şeyin farkındaydı, durduğu yeri de hepimizin saygı duyacağı ve iştirak edeceği ortak paydalara yerleştirip ifade ediyordu. Fazladan yerinde duramayan, enerji dolu aktif bir aksiyon adamıydı. Kürt siyasetinin yakın zamanda zirvesine yerleşecek parlak bir zekâyla ve eylem adamıyla karşılaştığımı, Diyarbakır izlenimlerimde özenle belirtmiştim. Yılların hocalık tecrübesi ile “bu adam Türkiye’de isminden çok söz ettirecek demiştim”, kendi kendime. Bu ülkenin semalarından parlak bir yıldızın kaydığını hissediyorum. Üzüntüm büyük.

Tahir Elçi’nin sesinin soluğunun ebediyen kesilmesi, sadece Kürt siyaseti için değil hepimiz için büyük bir eksiklik olacak. Cenab-ı Hak rahmetini mağfiretini esirgemesin. Yakınlarının, sevenlerinin, hepimizin başı sağ olsun.

Gelelim cinayete. Bu cinayet mutlaka aydınlanmalı. Failler mutlaka bulunmalı ve teşhir edilip cezalandırılmalı. Otopsi çok dikkatli yapılmalı, en küçük aksaklık ve eksiklik olmamalı ve soruşturmanın her safhası titizlikle yürütülmeli. Tahir Elçi’yi hedef alan caniler kim? En küçük bir şüpheye yer bırakmadan ortaya çıkartılmalı. Barış adına bu kadar sembol bir ismin kaybı üzerinden hepimizin bu ülkeye karşı asgari borcu bu olmalı.

Kimse unutmamalı: Tahir Elçi bu ülkenin bir arada yaşama iradesinin, ortak aklının ve sağduyusunun sembolüydü.

Bu yazı Tahir Elçi’nin katledilmesinin ardından Zaman için 30 Kasım 2015 tarihinde yazılmıştır.

[Kronos.News] 28.11.2018

Ebu Cehil kimdir? [Safvet Senih]

Efendimiz Muhammed Aleyhisselamın açık ifadesi ile, bu ümmetin firavunu, Ebu Cehildir. (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 1/403)

Peki, Ebu Cehil kimdir?

Ebu Cehil, gözünü Mekke krallığına dikmiş, HIRS  KÜPÜ  birisidir; zayıf yapılı, asık suratlı, acı dilli ve şer bakışlı bir adamdır.

Zengindir; ancak çalıp çırpmayı da “meziyet” olarak görmekte ve bunu çok iyi BECERMEKTE’dir.
Ailesinden gelen bir itibarı vardır; ancak yalan, rüşvet, zorbalık, ihanet ve zulümden de geri durmaz.

Kararlı adımlarla hedefine doğru ilerlerken, önüne çıkması muhtemel “farklı ses”e hiç tahammülü yoktur.

İnsanları zaaflarıyla yakından takip eder; kimi hangi “bilgi” ve “belge” ile hizaya getireceğini çok iyi bilir. Denebilir ki Ebu Cehil nezdinde, âdeta herkesin bir dosyası vardır; şartların “olgunlaşmasını” bekler ve “tam vakti” dediği demlerde onlardan dilediğini devreye sokarak muhataplarını “hizaya” sokar veya “işini” bitiriverir.

Onun için savaşın “sıcağı” da “soğuğu” da meşrudur; gıdasını, “kara propaganda” dan alır ve sürekli “provakasyon”larla beslenir.

Kendi meselesini memleket meselesi haline getirmede  üstüne yoktur; bunun için “iletişim” kanallarını çok aktif kullanır. “Düşman” ilan ettiğinin elinden tutmak mümkün olmadığı gibi dost olarak öne sürmek istediğini de hep “kral” görmek ister.

Şantajın her türlüsünden, yüz kızartıcı suç isnad etmeye, dost unsurları kullanarak devreye koyarak kamuoyu meydana getirmeye kadar yapmayacağı melânet yoktur. Elle tutulur bir suç bulamadığı zaman “suçlu” üretmede eline kimse su dökemez.

Onun için SIZMA  ve BÖLME  çocuk oyuncağıdır; güven kazanıncaya kadar dişini sıkıp sabreder ve vakti gelince, işaret bekleyen adamlarına seslenmesi yeterlidir.

PİYONLARI vardır; çoğu zaman bunlar, sahip çıkması gereken iyi çocuklarıdır. Ancak oyun bitince kimsenin gözünün yaşına bakmaz, şahı da piyonu da aynı kaba koyup, defterini dürüverir!.

Başı sıkıştığında rutin dışına çıkmak kadar doğal bir şey yoktur; işini temiz yapanı sever; onun için arkada bırakılan iz, en büyük sıkıntıdır. Bazı durumlarda ise özellikle iz bırakır  ve böylelikle hedef saptırmak ister.

Provokasyonda üstüne yoktur; mutlaka kurgulayacağı bir meczup, yönlendireceği bir aslanı vardır. Zaten gıdasını, bu türlü eylemlerden alır ve böylelikle yandaşlarını da canlı ve zinde tutmaya çalışır. Açıkçası o, tek başına FABRİKATÖR  gibidir.

Ona göre hedef meşru ise yöntemin legal veya illegal olması hiç önemli değildir; önemli olan, kimin hangi kriterlere  göre düşman ilan edileceğidir.

Her gününü ayrı bir bitirme planıyla noktalar ve sabahına da yeni stratejik  bir hamle ile uyanır.

Ebu Cehil’in dünyasında MUHTIRA, periyodik bir nefes almadır; ancak bazen onu bu da kesmez ve hayallerini darbelerin tozlu zeminleriyle süsler.

İnce hesapları vardır; gücünü arşivlerden alır. Yarınlara  doğru yürürken yanına kimleri alacağını, kimleri de saf dışı bırakacağını kaydettiği ANDIÇLARI, onun için cansuyu mesabesindedir.

Velhasıl Ebu Cehil, bilindik Ebu Cehil’dir; küfür adına profesyonel bir TAKIYYE kahramanıdır.

Firavun gibi o da artık sembol bir isimdir; Arif Nihat Asya’nın dediği gibi onun da ÇAĞLAR AŞAN  TEMSİLCİLERİ, KITALAR  DOLAŞAN  MÜMESSİLLERİ  vardır.

İşte, “Bizim Firavun” da, böyle bir Ebu Cehil portresi sunmaya matuf bir çalışma; onun ölçü, numara ve drop’unu ortaya koyup elbisesini tarif etme istikametinde bir adım.

Bazılarının, “Peki, bizim firavun kim?” dediğini duyar gibiyim. Unutmamak gerektir ki, “Bizim Firavun”, sadece Ebu Cehil’i anlatan bir kitap. Benzerlerinden farkı, onu tarihte kalmış bir kimlik olarak görme yerine bugün ve yarınlarda da kendini hissettirenlerin penceresinden okuyor olması. Diğer bir ifadeyle, kıtalar arası faaliyetlerinde Ebu Cehil’i yakalayıp günümüz insanına tanıtma hamlesi.

Zaten onu okurken maksat, sözü edilen elbisenin kime yakıştığından ziyade, Ebu Cehil’in duruş bakış ve görüntüsünün kimlerde tezahür ettiğine yoğunlaşmak değil mi?

Şu da bir gerçek ki, Ebu Cehil’i bütünüyle kuşatmak imkansız; elinin nerede dolaştığını, ayağının hangi kıtaya bastığını kestirmek oldukça güç… “Bizim Firavun”da anlatılanlar, onun şirretliklerinden sızan belli başlı damlalardan ibaret. Zira bugünün dünyasından  bakarak Mekke’deki her taşı kaldırmaya gücümüz yetmiyor. Şu da bir gerçek ki, hangi taşı kaldırsak, altından bir Ebu Cehil çıkacağında şüphe yok!

Ne diyelim; bugünlerin tezgahına düşmemek için, dünkü Ebu Cehil’i bilmek ayrı bir önem arzediyor.
İşte size bir Ebu Cehil portresi…

İstifade ümidiyle…

Reşit Haylamaz Aralık 2009

Not: Bu yazı, Mart 2011’de basılan “Bizim Firavun” isimli Dr. Reşit Haylamaz’a ait kitaptan alınıp, belki bir şeyler anlatır diye aktarılmıştır…

[Safvet Senih] 28.11.2018 [Samanyolu Haber]

İngiltere Akın İpek’in iade talebini reddetti: “Dava siyasi; Türkiye’deki hukuk devleti ile ilgili ‘ciddi tereddütler’ var”

İngiltere, Akın İpek’in Türkiye’ye iade talebini reddetti. İpek’in Londra’daki Westminster İlk Derece Mahkemesinde görülen Türkiye’ye iadesiyle ilgili davada karar duruşması yapıldı. Hakim, iade talebini reddetti.

Mahkemenin kararını değerlendiren Akın İpek, “Bugün; Tarafsız, bağımsız yargı bir karar verdi; Dava ve suçlamaların tamamı siyasi… Hukuken, ortada bir dava yok. Çatı çöktü…” ifadelerini kullandı.

Westminster Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen davada yargıç Akın İpek ve beraberinde yargılanan Ali Çelik ve Talip Büyük’ün haklarındaki dava “siyasi” olduğu için Türkiye’ye iade edilmemelerine hükmetti. Türkiye’nin üst mahkemede karara itiraz etmesi bekleniyor.


Financial Times’ın haberine göre mahkeme İpek ve diğer iki kişinin Türkiye’ye iade edilmesi halinde risk altında olabileceğini ve insan hakları ihlallerine uğrayabileceklerini belirtti.

Yargıç John Zani, kararında Türkiye’deki hukuk devleti ile ilgili “ciddi tereddütleri” olduğunu kaydetti, ancak İpek, Çelik ve Büyük’ün iade edilmeleri halinde Türkiye’de adil bir yargılama yapılmacağı konusunda ikna olmadığını söyledi.

Akın İpek’in avukatı Hugo Keith Eylül ayındaki duruşmada yaptığı kapanış konuşmasında Türkiye’nin iade talebini “en az hakedilmiş, en umutsuz ve mahkemenin uzun bir süredir gördüğü en ciddi hatalarla dolu iade talebi” olarak değerlendirmişti.

Mahkeme çıkışı Akın İpek kendini bekleyen gazetecilere kararı açıkladı. Davada son duruşma 28 Eylül’de yapılmış ve kararın 28 Kasım’da açıklanacağı belirtilmişti.

Akın İpek twitter’dan yaptığı açıklamalarına şöyle devam etti: “Türkiye de bazı medya konuyu saptırıyor… Hakkımda verilen karar: Mahkeme kararı…
Ortada bir yargı kararı var. Hangi dünya görüşüne, hangi siyasi düşünceye sahip olursanız olun, mahkeme çıkışında söylediklerimi, elinizi vicdanınıza koyarak dinleyin… Birazdan birçok bağımsız medya kuruluşu tarafından yayınlanmaya başlayacak…”


[TR724] 28.11.2018

Seçim vaatleri unutuldu: Memurlara 3600 ek gösterge yalan oldu! [İlker Doğan]

Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Haziran seçimleri öncesindeki en önemli vaatlerinden biri de memurlara 3600 ek gösterge müjdesiydi. Seçimin üzerinden 5 aydan fazla bir zaman geçti ancak ne iktidar ne de ortağı MHP bu konuda bir adım attı. Memurlar için ek göstergenin 3600’e çıkarılması meslek gruplarına göre değişmekle birlikte emekli ikramiyesinin 20-25 bin, emekli maaşının ise ortalama 500 lira artması anlamına geliyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dün partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada gündeminde öğretmenler vardı. Öğretmenlerin haklarının genişletilmesini istedi. Öğretmenlere 3 bin 600 ek gösterge verilmesi için partilere yeniden çağrıda bulundu. Bu konunun iktidarın seçim vaadi olduğunu hatırlattı. “Hiçbir öğretmen yoksulluk sınırının altında aylık almamalı. Yoksulluk sınırı nedir ayda en az 6 bin lira, bir öğretmene ayda en az bu ücret ödenmeli,” dedi.

SEÇİME BİR AY KALA ZORAKİ MÜJDE!

Gerçekten de memurlara 3600 ek gösterge Erdoğan’ın en büyük seçim vaatleri arasındaydı. Muhalefetin bu konudaki vaatlerine bir süre sessiz kalan Erdoğan, nihayet 24 Haziran seçimlerinden tam bir ay önceki konuşmasında, 3600 ek gösterge müjdesi vermek zorunda kaldı. Erdoğan, “Değerli kardeşlerim önemli bir konuya geliyorum. Burayı hassas dinleyelim. Polis, öğretmen, hemşire, din görevlilerimize bir müjde vermek istiyorum. Diğer idarecilerimizin emeklilik ek göstergelerini 3 bin 600’e çıkaracağız. Buradaki adaletsizliği gidermiş olacağız.” ifadelerini kullandı.

SEÇİM BİTTİ, VAAT UNUTULDU

Seçim bitti. Sıra vaatlerin yerine getirilmesine geldi. Ancak aradan geçen bunca zamana rağmen 3600 ek gösterge vaadiyle ilgili ter bir adım bile atılmadı. Her konuda konuşan Erdoğan, seçimden bu güne ek gösterge vaadiyle ilgili tek kelime etmedi. Geçtiğimiz günlerde AA’nın editör masasına konuk olan Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, 3600 ek gösterge konusuyla ilgili 24 Kasım öğretmenler gününde bir müjdelerinin olacağını açıkladı. Ancak hiç bir gelişme yaşanmadı. Memurların 3600 ek gösterge hayali yine yalan oldu!

İkramiye ve emekli maaşlarını hesaplamak için kullanılıyor

Memurların maaşlarının hesaplanmasında uygulanan Ek Gösterge 3600 aynı zamanda emeklilik maaşlarının hesaplanmasında da kullanılıyor. Bir memurun ek göstergesinin 3000’den 3600’e çıkarılması durumunda alacağı emekli ikramiyesi yaklaşık 20 bin lira, emekli maaşı ise 500 lira artıyor. Örneğin 25 yıl çalıştıktan sonra emekli olan bir öğretmen bugün yaklaşık 85 bin lira ikramiye alırken, katsayının 3600 olması durumunda bu rakam 100 bin lirayı geçiyor. Maaşı ise 2 bin 600 liradan 3 bin 100 liranın üzerine çıkıyor.

[İlker Doğan] 28.11.2018 [TR724]

İktidar, soğan stoklarını sıfırlıyor; Fiyat patlamasına hazır olun! [İlker Doğan]

Depolara yönelik soğan baskınları sürüyor. Son olarak Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde bir depoda bin 300 ton soğan ‘yakalandı’. 3 şüpheli hakkında ‘fiyatları etkilemeye teşebbüs suçu’ uyarınca adli işlem yapılacağı öğrenildi. Yerel seçim öncesinde soğan fiyatını 40-50 kuruş aşağı çekmek için bugün yapılan baskınlarla stokları sıfırlayan iktidar, bir kaç ay sonra fiyatların 20 lirayı görmesine neden olacak.

Partili Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan’ın, “Bundan sonra aldığımız ihbarlar sebebiyle bütün bu stokların yapıldığı depoları basacağız.” sözünün ardından başlayan depo baskınları tüm hızıyla sürüyor. Önce Polatlı’da depolar basıldı. Ardından Çorum’da ve Mardin’de. Önceki gün ise baskının adresi Bursa’ydı. 70 ton soğan ‘ele geçirildi’. Dün ise Ankara’da baskındaydı ekipler. Gölbaşı ilçesinde yapılan baskını yandaş gazete ve televizyonlar, ‘Stokçulara baskın; bin 300 ton kuru soğan ele geçirildi’ başlıklarıyla verdi. Kaymakamlık ve jandarma ekipleri olayla ilgili Ankara Büyükşehir Belediyesi Toptancı Hal Zabıta Amirliği’ne bilgi verdi. Zabıta ekipleri, 3 şüpheli hakkında ‘fiyatları etkilemeye teşebbüs suçu’ uyarınca adli işlem yapılmak üzere Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundu. Depoda bulunan soğanlar, yediemine teslim edildi. Erdoğan’ın talimatı üzerine jandarma, polis ve zabıta ekipleri eliyle stoklar sıfırlanıyor. Soğan üreticisi ve tüccarı ‘suçlu’ muamelesi görüyor.

KÜF HASTALIĞI NİSAN AYINDA ORTAYA ÇIKMIŞTI

Soğanda ‘küf’ hastalığı olduğu haberleri bu yılın Nisan ayında ortaya çıkmıştı. Yani iddia edildiği gibi fiyatlar ‘stokçuluk’ yapıldığı için artmıyor. Yapılan baskınlar sonrası fiyattaki düşüşün 40-50 kuruşla sınırlı kalması da bu gerçeği gözler önüne seriyor. Beğenmediği her şeyden ‘darbe senaryosu’ üreten iktidar, paranoyak bir şekilde soğan piyasasını hallaç pamuğu gibi atıyor. Bugüne kadar üretici veya tüccar, depoda tuttuğu ürünü arz-talep dengesine göre piyasaya sürüyordu. Bu durum fiyatlarda afaki dalgalanmaların da önüne geçiyordu. Sırf üreticiyi korumak ve tarımsal ürünlerde afaki fiyat dalgalanmalarını önlemek için 2005 yılında lisanslı depoculuk uygulaması bile başlatılmıştı. Ancak bugün söz konusu kanunun çıkarılış amacının tam tersi bir uygulamayla karşı karşıyayız. 5 liraya çıkan soğanın fiyatını yerel seçim öncesinde düşürmek isteyen iktidar, yarın ne olacağını düşünmeden stokları sıfırlıyor. Bugün yapılan baskınlarla 4,5-5 liralık soğanda 50 kuruşluk bir indirim yaptırabilirsiniz. Ama yarın o depolardaki stoklar bittiğinde, bulabilirseniz eğer soğanı 20 liradan almaya hazır olun!

[İlker Doğan] 28.11.2018 [TR724]

Tek adam rejimleri: Kaddafi ve Esat örnekleri [Dr. Serdar Efeoğlu]

Ekim ayının son haftasında Batı ülkelerinin alışkın olduğu, bizim siyaset kültürümüzde ise örneği görülmeyen bir gelişme yaşandı. Almanya Başbakanı Angela Merkel, parti başkanlığına aday olmayacağını ve görev süresinin sonunda 2000 yılından beri sürdürdüğü Şansölyelik görevini bırakacağını açıkladı.

Batılı ülkelerde buna benzer birçok örnek bulunuyor. Örneğin ABD’de başkanlar sadece iki dönem görev yapabiliyorlar. İslam Dünyasında ise siyasiler ömür boyu görevlerini devam ettirmeyi tercih ediyorlar. Bu tür “lidere bağlı yönetim” anlayışının faturasını da halk çok acı bir şekilde ödüyor.

Bu yazımızda Libya’yı kırk iki yıl yöneten Muammer Kaddafi ve Suriye’yi otuz yıl idare eden Hafız Esad üzerinden İslam dünyasında görülen bu siyaset yaklaşımını ortaya koymaya çalışacağız.

BİR GÜÇ DEVŞİRME ARACI: DARBELER

İslam dünyasının birçok ülkesi bağımsızlığını İkinci Dünya Savaşı sonrasında elde etti. Nispeten genç sayılabilecek bu devletlerde demokrasi kültürü yerleşmedi.

İslam Dünyası bugüne kadar darbelerden bir türlü kurtulamadı. Kaddafi ve Esad örneğinde görüldüğü gibi askerler darbelerle yönetimi ele geçirerek ülkenin “tek adamı, tek egemeni” oldular.

Darbeler başarısız olduğunda ise 15 Temmuz’daki gibi bunu gerekçe olarak kullanan siyasetçiler, “baskıcı ve her türlü muhalefeti vatan haini sayan” bir yaklaşımla ülkelerinde otoriter rejimler kurdular.

BÜYÜK İDEOLOG (!) KADDAFİ

Trablusgarp Savaşı ile İtalyan işgaline uğrayan Libya’da işgalcilere karşı büyük bir direniş başlamıştı. İtalyanlar özellikle Graziani’nin komutanlığa tayiniyle direnişi bastırmak için acımasız bir politika izleyerek mücadelenin sembolü olan Ömer Muhtar’ı yakalayarak idam ettiler.

Bölge, İkinci Dünya Savaşı’nda da Mihver devletleri ile Müttefiklerin savaşına sahne oldu. Savaşta İtalyanların yenilmesiyle 1952’de bağımsız Libya devletinin kuruluşu tamamlandı. Bu sırada Libya, dünyanın en fakir devleti olarak ilan edilmişti.

Ülke 1969’a kadar krallıkla yönetildi. Libya, 1959’da petrol yataklarının bulunmasıyla farklı bir konum kazandı. 1969’da Kral İdris’in Bursa’da kaplıca tedavisinde bulunmasını fırsat bilen “Genç Subaylar” bir darbe ile yönetimi ele geçirerek “cumhuriyet” ilan ettiler.

Darbeci konseyin başında bulunan Muammer Kaddafi, diğer üyeleri tasfiye ederek 1973’ten itibaren ülkeyi “rehber” sıfatıyla tek başına yönetmeye başladı. Bütün muhalefeti susturduğu gibi hiçbir siyasi oluşuma hayat hakkı tanımadı. Kendi ideolojisine ters düşen bütün yöneticileri de tasfiye etti.

Kaddafi kendisini “büyük bir ideolog” olarak görmekteydi. “Yeşil Kitap” adıyla yayınlanan ideolojisine göre; sosyal adalet için sosyalist uygulamaları, parlamento ve siyasi partileri kaldırarak halk komiteleri vasıtasıyla “halk iktidarını kurmayı”, uluslararası alanda bağımsızlık ve tarafsızlığı, her alanda Kur’an’a bağlılığı öngördü. Kaddafi’ye göre bu teoriyi, “Arap Birliği” vasıtasıyla Araplar gerçekleştirecekti.

ADIM ADIM YALNIZLIĞA

Kaddafi teorisini uygulamak için özel mülkiyete son verdi. Bir taraftan ideolojisini ihraç etmeyi hedeflerken diğer taraftan petrol gücüyle dünyada etkili olmaya çalıştı.

Kaddafi’nin siyasetinde birçok Ortadoğu ülkesinde olduğu gibi İsrail karşıtlığı öne çıktı ve bunun etkisiyle Batı bloğu yerine sosyalist devletlerle yakınlaştı. Arap birliği yolunda da Mısır, Suriye ve Sudan’la birleşme teşebbüslerinde bulunduysa da bunlar sonuçsuz kaldı.

1980’den itibaren petrol gelirleri azalırken ABD ile ilişkileri de bozuldu ve Libya toprakları Amerikan kuvvetlerinin bombardımanına maruz kaldı. Libya bir süre sonra “teröre destek veren ülkeler” arasında yer aldı. İngiliz terör uzmanı Wilkinson’un “Bir Nobel terör ödülü olsaydı, Kaddafi kesinlikle en bariz aday olurdu” sözü Kaddafi’nin Batı dünyasında nasıl algılandığını göstermesi bakımından önemlidir.

Libya’ya 1992’de Birleşmiş Milletler tarafından beş yıl sürecek bir ambargo uygulandı. Bu durum zaten sıkıntılarla boğuşan halkı daha da büyük problemlerle karşı karşıya bıraktı.

Kaddafi’nin FKÖ’ye destekle başlayan politikası, daha sonra birçok örgüte gerilla eğitimi verilmesi, silah yardımı, pasaport temini, Avrupa’da güvenli evler teminiyle devam etti. 1980-1990 arasındaki pek çok terör eyleminde Kaddafi’nin desteği olduğu iddia edildi.

Kaddafi’nin kırk iki yıllık yönetimi; muhalefetin tamamen susturulması, tek kişilik yönetim, terör örgütlerine verilen destek, petrol gelirlerinin halkın yararına yönlendirilmemesi ve kendi insanlarına karşı uyguladığı zorbaca yaklaşımlar şeklinde özetlenebilir.

Arap Baharı ile Kaddafi’nin diktatörlüğü sona ermiş ve “adil bir şekilde yargılanmak yerine” linç edilerek öldürülmüştür. Ancak ölümü de Libya halkına güzel günler getirmemiş, istikrarsızlık ülke içinde bölünmelere ve yeni felaketlere yol açmıştır. Acı olansa bağımsız olduğunda dünyanın en fakir ülkesi olan Libya’nın petrole rağmen bugün de benzer bir durumda bulunmasıdır.

SEÇİMLERE DEVAM

Dönemin bir başka tek adamı da Hafız Esad’dı. 1946’da tam bağımsız olan Suriye’de darbeler hiç eksik olmadı. 1963’de yine bir darbe ile Baas Partisi iktidara geldi ve orduda kritik görevlere Alevi, Dürzi ve Baas eğilimli subaylar getirildi.

Önce Hava Kuvvetleri Komutanı, sonra da Savunma Bakanı olan Hafız Esad, 1970’te darbeyle yönetimi ele geçirdi ve 1971’de yapılan seçimle cumhurbaşkanı oldu.

Esad ölümüne kadar yedişer yıllık aralıklarla seçim yaptırdı ve neredeyse oyların tamamını alarak cumhurbaşkanı seçildi. Bu dönemde sadece Baas Partisi vardı ve Baas ideolojisine uygun politikalar izlendi.

Esad’ın egemenliği; kendi emrinde olan ordu, Baas Partisi ve istihbarat ağına dayanıyordu. Esad, Sünni Müslüman çoğunluğun yönetimdeki etkisini azaltarak kendisine yakın Nusayri azınlığa dayanan bir sistem kurdu.

Esad, kendisine karşı gelişen muhalefeti çok sert tedbirlerle bastırdı. Bunun en acı örneğini Müslüman Kardeşlerin isyanı bahanesiyle gerçekleştirdiği Hama katliamı oluşturdu. Hama’da 35.000 civarında sivil; bombardıman, top ateşleri ve kimyasal silahlarla katledilerek şehir adeta haritadan silindi.

MEŞRUİYET ARAÇLARI: İSRAİL

Esad da Kaddafi gibi halkın Filistin hassasiyetini kullanarak söylem ve icraatlarıyla İsrail politikasını meşruiyet vasıtasına dönüştürdü. İsrail’e karşı 1973’de kazandığı küçük bir başarıdan hareketle kendisini “Kuneytra Fatihi” ilan etti. Artık o hem cumhurbaşkanı, hem başkomutandı ve aynı zamanda bir “Fatih” olmuştu.

Esad’ın idealindeki kahramanlar, Kudüs’ü Haçlılardan geri alan Selahaddin Eyyubi ve Arap birliği yanlısı Nasır’dı. Esad Toroslardan Hint Okyanusu’na kadar uzanan coğrafyada “Büyük Suriye” kurmayı amaçlıyor, bu nedenle Lübnan’ı ve Hatay’ın statüsünü tanımıyordu. Nitekim ilk fırsatta Lübnan’a askeri müdahalede bulundu.

Mısır’la birleşme siyaseti izleyen ve Sovyetlerle yakın ilişkiler geliştiren Esad, Nusayri olsa da Sünni kesime şirin görünmek için hacca gittiği gibi Sünni camilerinde namaz da kıldı.

Yönetimde ise kendi yakınları olan Aleviler ve Lazkiye kökenliler öne çıktı. Bu nedenle rejim “Lazkiyelilerin Yönetimi” olarak adlandırıldı.

İki defa “Yolsuzlukla Mücadele Kampanyası” başlattıysa da yapılan soruşturmalar kendi yakınlarına uzanınca bu kampanyalardan vazgeçti.

TEK ADAMLAR

Hafız Esat 2000 yılında öldü ve yerine oğlu Beşşar Esad geçti. Suriye Anayasasına göre cumhurbaşkanı seçilebilmek için kırk yaşında olma şartı değiştirilerek otuz dört yaşındaki oğlu Beşşar Esad cumhurbaşkanı yapıldı. Beşşar Esad dönemi ise Arap Baharı ile birlikte Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi ve milyonlarca insanın mülteci olarak ülkelerini terk etmek zorunda kalmalarına yol açtı.

Ülkelerini demir yumrukla yöneten, bunun için dini, Arap birliği idealini ve İsrail karşıtlığını kullanan bu liderler halklarına sıkıntı, ıstırap ve acıdan başka bir şey vermediler.

Bütün tek adam rejimlerinde olduğu gibi devletle kendilerini özdeşleştirerek yıllarca ülkelerini evrensel hukuktan uzak ve halkı da fakirliğe mahkûm bir şekilde yönettiler.

Ülkelerinin önünü açacak nitelikli insanları sürgüne göndererek ya da ölüme mahkûm ederek kendilerini garantiye aldılar.

Bütün bu gerçekler artık Müslüman ülkelerin “tek adam” yerine demokrasi temelli anlayışları benimsemesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Kaynaklar: G. Doğan, B. Durgun, “Arap Baharı ve Libya”, SDÜ SBE Dergisi, S. 15, O. Koloğlu, “Libya”, TDV İA, C. 27, A. A. Koyuncu, “Hafız Esad Suriye’sinde Milliyetçilik ve Ulus İnşa Çabaları”,  İctimaiyyat, S. 1.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 28.11.2018 [TR724]

Kumarbaz [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, bahis (iddia) üzerinden 200 milyar TL gelir elde edecek. Nasıl mı?

Çok fazla gürültü koparmadan bir ihale tertip edildi. Spor Toto Teşkilatı 27 Kasım’da bahis oyunlarının 10 senelik güzergâhını belirledi. Bahis oyunları “iddaa” ismi altında oynatılıyor.

TURKCELL’İN İŞTİRAKİ INTELTEK KAZANDI

İhaleyi cep telefonu operatörü Turkcell’in iştiraki Inteltek kazandı. Turkcell’in yönetim kurulunda Ahmet Akça, Hilmi Güler, Atilla Koç gibi AKP’ye yakın isimler olduğunu nazar-ı dikkatinize sunarım.

İhaleyi yapan AKP iktidarı, alan AKP’lilerin yönettiği şirket. Yüzde 55’i Turkcell’e, yüzde 45’i Yunanistan’dan Introlat şirketine ait olan Inteltek ihaleye tek başına girdi.

Bir ara Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören’in de ihaleye teklif vereceği belirtilse de adrese teslim ihale planlandığı üzere Inteltek’e gitti.

INTELTEK 200 MİLYAR TL GELİR TAAHHÜT ETTİ

2008 yılından beri iddaa lisansını elinde bulunduran Inteltek ciroyu 10 senede 200 milyar liraya çıkarmayı taahhüt etti. Bir başka ifadeyle iddaa senelik 20 milyar TL’nin altına düşmeyecek.

Bunun için pazarlama ve tanıtım imkânları seferber edilecek. Mahalle aralarına kadar giren iddaa bayilerinin sayısı artacak. Her köşe başına asılan ilanlarla genç-yaşlı herkes kumar oynamaya teşvik edilecek.

Teşvik demişken… AKP ihalenin taşlarını ağustos ayında döşemeye başlamıştı. Bahis Kanunu’nda değişiklikler yapıldı. 5 Ağustos 2018 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan değişiklikler arasında en dikkat çeken kısım ikramiye tutarlarının artırılmasıydı.

İKRAMİYE TUTARI YÜZDE 83’E ÇIKARILDI

Canlı bahis oynamaya kanunî kılıf bulan hükûmet yüzde 59 olan ikramiye brüt üst sınırını yüzde 83’e çıkardı. Bahislerdeki teminat oranları da düşürüldü. Geçici teminat oranı yüzde 5’ten yüzde 3’e düşerken, kesin teminat oranı yüzde 10’dan yüzde 6’ya indirildi.

Teminat bahis işine yatırım yapmak isteyenleri teşvik edecek şekilde aşağı çekilirken, vatandaşa da, “Artık iddaada bol ikramiye var. Hadi oyna!” mesajı verildi.

Güya daha az para yatırarak daha fazla ikramiye kazanılabilecek. Bitmedi.

Kumarı yaygınlaştırmak maksadıyla aynı kanunda futbolun haricinde tenis ve buz hokeyi gibi farklı spor dallarında bahis oynanabilmesine imkân tanındı. O dönemde muhalefetten gelen tenkitlere mukabil AKP sözcüleri, “Böylece kamu zararına sebep olan yasa dışı bahsin önüne geçilecek.” cevabını vermişti.

EMEK SARF ETMEDEN ZENGİN OLMAK…

Turkcell’in Genel Müdürü Kaan Terzioğlu bahis ihalesinden duyduğu memnuniyeti, “Bizden başka teklif veren olmadı.” sözleri ile ifade etti.

Diğer tarafta gençlerin ahlakî tefessühe maruz kalması, insanlarda emek sarf etmeden servet sahibi olma beklentisinin/inancının hâkim olmaya başlaması Terzioğlu’nun umurundu değil tabiî. O vazifesini icra ediyor.

Devlet, “Daha çok kumar oynat ve hasılatı çoğalt.” diyor. Terzioğlu da, “Siz yeter ki isteyin, ondan kolay ne var!” diyerek kolları sıvıyor. Hasılatın yüzde 1,4’ü Turkcell’in (Inteltek) kasasına girecek.

20 milyar TL hasılat üzerinden hesap yapıldığında her sene 300 milyon TL’ye yakın hasılat da Turcell’e kalacak. Taş atıp da kolu mu yorulacak? Vatandaş kuponları doldurdukça devletin kasası da bahis oynatan şirketin kasası da dolacak.

AYNI İŞİ CHP YAPSAYDI

Aynı değişiklik AKP haricinde bir parti iktidarda iken yapılmış olsaydı AKP kurmayları ile taraftarları ne derdi?

Hele hele Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) boşalttığı Hazine’yi kurtarmak ümidi ile kumar oynamayı teşvik edecek adımlar atsaydı parti müftülerinin fetvaları ne olurdu?

Neredeyse belediye reisliğinden emekli olacak oğullarının 31 Mart 2019’da yapılacak mahalli idareler seçiminde aday gösterilmeyeceğini anlayınca dile getirdikleri “Ahiretimizi kaybetmek istemiyoruz.” serzenişini yine tekrar ederler miydi?

PARTİ MÜFTÜLERİNDE CEVAPTAN BOL NE VAR

Yalan hakikatin elbisesini giymiş ortalıkta dolaşıyorken kimse tereddüt etmesin parti müftüleri buna da çok rahat cevap verecektir.

Hatta diyeceklerdir ki, “Artık Milli Piyango çekiliş toplarını gösteren kadınlar yöresel kıyafetler giyerek hem tarihimizi hem de kültürümüzü tanıtıyorlar.”

Birkaç nesli dünyalık uğruna heder edenlerde mugalatadan çok ne var!

Kumar ve kumarbaz bugüne kadar Hazine namına hiç gelir kaynağı olarak görülmemişti. Kumarhaneler koalisyon hükümetleri tarafından kapatılmıştı.

Şimdi ise sath-ı vatan açık bir kumarhaneden farksız. Dünün siyasî İslamcıları hayallerini birer birer hakikate dönüştürüyorlar…   

[Semih Ardıç] 28.11.2018 [TR724]

Seçim var ha, öyle mi! [Levent Kenez]

Geçen seçim tam Ankara’yı kazanmışsın kutlamalara başlamışsın bir anda fişi çekmişler, sistem geldiğininde bir bakmışsın sana en fazla oyların geleceği yerler sayılmamış olmasına rağmen seçimi kaybetmişsin. Ülkücü kökenli başkan adayının yanında getirdiği adamlar haricinde partinden kimse kılını bile kıpırdatmamış.

Muhafazakarlar için sembol değerde Üsküdar’ı sürpriz bir şekilde kazanmışsın, sonra bir anda hileli tutanaklar havada uçuşmuş. Belediye başkan adayın bizim sandık görevlileri uyumuş, elimizde itiraz edecek bile tutanak yok demiş yine bir tek partili piyasada yok.

Ankara’daki skandalı örtmek için zaten kazandığın Yalova’yı sus diye vermişler., susmuşsun. Muharrem İnce’nin seçim bölgesi olmasa orayı da kaybettin.

Türkiye’nin bir çok ilinden büyük Beşiktaş’ın belediye başkanını görevden almışlar, umrunda olmamış. Başkanına sahip bile çıkamamışsın. Nasıl olsa yerine seçilecek de bizden demişsin. Gelen seçimlerde nasıl olsa cepte demişsin.

Ataşehir başkanını göstere göstere görevden almışlar, onu aldıkları iddialarla hali hazırda bir tane AKP’li belediye başkanı yerinde duramaz yine yutmuşsun.

Milletvekillerin tutuklanmış, partililerin gözaltında alınmış, dövülmüş, bir kaç selfieci vekil dışında kimsenin umrunda olmamış. Bir vekil tutuklandı diye yürüyüş yapmışsın halen içerde vekil ve vekiller var, kimin içeride olduğunu bile hatırlayan yok. Tutuklanacağı kesin vekili aday bile göstermeyip zaten buyrun alın demişsin.

Referandumu kazanmışsın, seçim akşamı bütün hayır oyu verenler yapılan hırsızlığın peşine düş, mühürsüz sahte oyları kabullenme diye beklerken, herkese iyi akşamlar deyip sonucu tescil etmişsin. Herkesin enerjisini aldığın gibi şevkini kırmışsın

Cumhurbaşkanlığı seçiminde İstanbul’da tarihi kalabalıklar toplamışsın, hiçbir zaman görmediğin ilgiyi görmüşsün. İstanbul’da aldığın oy bir önceki yerel seçimden bile düşük. Bu nasıl oluyor diye merak dahi etmemişsin. En kabadayın, “adam kazandı” deyip arazi olmuş.

Bu ana muhalefet cephesi. CHP için yazılacaklar uzar da uzar. 10 defa seçim kaybetmiş ama koltuğunu kaybetmemiş 70 yaşındaki bir lider ile tekrar seçime gidiyor.

Bir diğerine geçelim.

Seçilmiş başkanların birer birer görevden alınmış. İstediği zaman kıyameti koparan örgütünde yaprak kımıldamıyor. Apo’nun yemeğinde saç çıktı diye ülkeyi yakarsın, yıllardır Apo’nun sesi soluğu çıkmaz derdin değil. Geçen hapisteki vekilin açlık grevi yapmasa adını duyan olmayacaktı.

Genel başkanını içeri almışlar o kadar dert etmemişsin. Vekillerini içeri atmışlar rutin açıklamalarla geçiştirmişsin.

AİHM eski genel başkanın serbest bırakılsın diye karar almış neredeyse çıkmasın diye gizli ittifak halindesin.

Bu da bir diğeri…

Seçim akşamı beni YSK’nın önünden jiletle kazırlar dediğin halde piyasada yoksun. Neredeyse seçim çalışması yapmamış, üstüne ikiye bölünmüş parti kimsenin inanmadığı şekilde oylarını arttırmış umrunda değil. İttifak sayesinde meclise girdiğin halde ilk CHP’ye çakmışsın.

Oylara itiraz etmediğine göre cumhurbaşkanlığı seçimi senin aldığın düşük oylardan dolayı ikinci tura kalamamış. Yalancıktan bırakmış sonra yeniden gelmişsin.

Şimdi tekrar seçim havasına sokuyorlar ülkeyi.

Tekrar görüşmeler, pazarlıklar…

YSK’yı, bütün medyayı, mahkemeleri, polisi birer parti teşkilatı gibi yöneten partiyle rekabet edeceksiniz.

Kimseyi kandırmaya gerek yok.

Türkiye’de sandık diye bir şey yoktur. Sadece biraz gaz alma, şeklen rekabet varmış gibi gösterme, ‘sonunda milletin dediği oldu işte’ yutturmacası vardır.

Meclis diye bir yer kalmadığını bile bile neyin siyaseti yapılıyor. Meclis o kadar gereksiz bir yer ki AKP azınlıkta olduğu mecliste bile vekillerden bakan yapıyor, vekillerden belediye başkanı adayı gösteriyor. O kadar umrunda değil.

Muhalefet halen ne yapacağını belirleyemezken, iktidar pratikte ihtiyacı olmadığı halde nokta atışlara başladı bile. Daha ortada hiçbir seçim çalışması yokken Kandil ile işbirliği yapan muhalefet diyor. Sebebi çok basit. İstanbul’u kazanmak için HDP’lilerin oylarına ihtiyacın var şimdiden seni defansa çekiyor. İYİ Parti’yi tahrik ediyor.

Güneydoğu için seçilenlerin yerine yine kayyım atarız diyor. Halka diyor ki yine yakıp yıkılmadan güzel güzel teslim et belediyeleri. Ezici çoğunlukla kaybedecekleri yerlerde bile ne kadar yükselirlerse o kadar başarı çünkü.

Bir kaç il dışında rekabet bile olmayacak bir seçim.

Sadece ekonominin çakılmasına dayalı devran döner bizim dükkan açık kalsın muhalefetini seyrediyoruz.

Şimdi muhalafetin PKK’lı, “Fetö”cü, dinsiz, hain, Haçlı muhibbi  ve hepsini tahmin ettiğiniz şeylerle bir kez daha dayak yediği günlere doğru ilerliyoruz. İstanbul’un nasıl bir çöplük olduğu, suların akmadığı, camilerin ahır olduğu, ‘bunlar gelirse var ya ezanı Türkçe okutacaklar’ı bakalım kaç defa duyacağız.

Aslında bu seçimi de, o seçimi de her seçimi de Bugün Gazetesi ve Kanaltürk’ün kapısı kırıldığında kaybettiniz de bunu söylemek işinize gelmez. Daha doğrusu söyleyemezsiniz.

 [Levent Kenez] 28.11.2018 [TR724]

‘Güvenli eve alınan o aile biziz!’ [Hasan Cücük]

6 Ocak 2017 Cuma Saat: 18.15

Yeni yılın ilk hafta sonu. Sıradan geçmesini beklediğimiz bir Cuma akşamı. Evde eşim ve kızımla beraberiz. Oğlum bir arkadaşında kalacak. Gelen bir telefon, her şeyi altüst etti. Saat 18.15’i gösteriyordu. Rehberimde kayıtlı olmayan ve “31” ile başlayan bir numaraydı. Telefondaki kişi “Kopenhag polisinden arıyorum. Hasan Cücük’le görüşecektim,” dediğinde kendimi tanıttım. “Önemli bir konu var seninle görüşmemiz lazım. Neredesin?” cevabını aldım. Evdeydim. Ses, “5 dakikaya geliyoruz,” dedi.

Eşime eve polis geleceğini söyledim. Malum ev hali. Hazırlandı. Tam 5 dakika sonra evin zili çalı. Kapıyı açtığımda iki sivil polis beni bekliyordu. Kimliklerini gösterip, istihbarattan (PET) geldiklerini söylediler. Salona geçtiğimizde güvenlik bölümünden olduğunu belirten kişi “Hafta sonu birileri seni ortadan kaldırmak istiyor. Seni güvenli bir yere almak zorundayız,” dedi.

Şaka mı?

Bu cümleyi kim duysa bir şaşkınlık yaşar. “Bu bir şaka mı?” dediğimde “Maalesef şaka olmayacak kadar ciddi bir konu,” dedi. Güvenli bir yere gitmeyi kabul edeceğimi ancak ailem olmadan gitmemin söz konusu olmadığını söyledim. “Tabi ki aileni de yanına alabilirsin,” dediler. Bu arada eşim de salona gelip konuşmalara şahit olmuştu. Hazırlık yapmak için yanımızdan ayrıldığında, polis bana çeşitli sorular sormaya başladı. “25 yıllık gazeteciyim. Benim kim olduğumu size söylememe gerek yok,” dedim. “Biz seni tanıyoruz, biliyoruz. Yanlış yapan sen değilsin, siz değilsiniz. Yanlış yapan onlar. Kimse bizim ülkemizdeki bir vatandaşımızı rahatsız edemez. Biz buna müsaade etmeyiz,” karşılığını aldım.

Oğlum arkadaşında olduğu için onu arayacağımı söyledim. “Lütfen arkadaşınıza renk vermeyin,” dedi. Komşumuz oğlumu park yerine kadar getirmişti. Gidip getirmek için ayaklandığımda, “Bu saatten sonra güvenliğinden biz sorumluyuz, seninle gelmek zorundayız,” uyarısına maruz kaldım. Yanımda iki korumayla park yerine gitmek işleri daha da kötü hâle getirebilir diye komşudan rica ettim ve oğlumu apartman girişinden aldım.

Dünyayla iletişimi kestik

Evden çıkmak için hazırdık. Bütün elektronik cihazları evde bıraktık; telefon, laptop, iPad. Tam çıkacakken iletişim aracından ‘iniyoruz’ komutunu verdiler. Apartman girişinde iki kişi bekliyordu. Park yerinde ise yine iki kişinin olduğu bir minibüs. Biz minibüse bindik, diğer araç ise bize eskortluk yaptı. Farklı bir rota takip edip, otoyola düştük. Yol kenarındaki bir benzinliğe girdik. Yavaşladı ancak durmadan yola devam etti. Takip edilmediğimizden emin olmak istiyorlardı. Varış noktamız olacak şehre girmeden ters istikamette biraz mesafe aldık. Sonra da şehrin sokaklarından 30-40 kilometre hızla devam ettik. Bir otelin önünde park ettik. Odamız hazırdı, bizim yerimize rezervasyonu yaptıran kişi lobide bekliyordu.

Otele girer girmez, bahsedilen kişi bizi karşıladı. 4 kişilik odamıza geçtik. Bana eski bir Nokia telefon verdiler. Sürekli arayabileceğim bir numara bıraktılar. Ayrıca kredi kartımı kullanmamam gerektiğini söyleyip, 4000 kron nakit para verdiler. Kimseye haber vermemiştik. İki günde bir mutat aradığım anneme ulaşıp, merak etmesinler diye, “Son dakika ucuz bir bilet bulup, yurt dışına tatile çıktık. Bulunduğumuz yerde telefonlar iyi çekmiyor. Ben seni ararım,” dedim.

İki gün diye başladık ama…

Böylece “güvenli ortamda” geçireceğimiz günler başlamıştı. Planlanan süre iki gündü. Ancak soruşturma uzuyordu. Kaldığımız otelin bulunduğu şehirde de Türkler vardı ve yarısı beni tanıyordu. Bu sebeple otelden pek ayrılmamam uygun görülüyordu. Süre uzayınca bizi başka bir şehre, yazlık bir eve naklettiler. Yine benzer güvenlik önlemleri alınmıştı. Oteldeki gibi başka birisinin adına kiralanmıştı burası da. Bu sefer bize 3 adet iPad getirdiler. Sosyal medya ve e-posta hesaplarımızı kullanmamamız gerektiğini söylediler. Çocukların can sıkıntısını gidermek içindi bunlar sadece.

Bilmediğimiz bir şehirde günlerimiz geçiyordu. Paramız bitince yine nakit bırakıyorlardı. Her gün iki kez telefonda konuşuyorduk. İki günde bir ziyaretimize geliyorlardı. Sürecin böyle ilerlemesinden ötürü rahatsızlıklarını iletseler de, her sorgulama bir başka kapıya götürüyordu onları.

Sabah çalan o telefon

“Güvenli ev” günlerimiz bir Cuma günü sabah saat 8.05’te gelen bir telefonla kesildi. “Hazırlanın, iki saate gelip sizi evinize götüreceğiz” cümlesini duyunca rahatladık. Önce bana durumu izah ettiler. “Sana yönelik tehdit ortadan kalktı. Normal hayatına dönebilirsin,” diyen sorumlu kişi, tehdidin politik kaynaklı olduğunu da ekledi. Sorularımın çoğuna cevap alamadım.

Sorumlu kişi, “Burada ifade özgülüğü var. Yaşadıklarını yazabilir veya basına anlatabilirsin. Senden tek ricamız bunu hemen anlatmaman olur,” dedi. Bunu tarihe not düşmek adına zamanı geldiğinde mutlaka yazmak istediğimi belirttim. İşbirliği ve gösterdiğimiz uyumdan dolayı teşekkür etti. “Sizin gibi aileleri korumak bizim görevimiz,” dedi. Karşımdaki, ülkenin üst düzey isimlerinin koruma görevini üstlenmiş bir kişiydi.

‘Erdoğan Türkiye’sinde hapis’ kitabına anlattık

6 Ocak’ta başlayan süreç, 20 Ocak saat 14.30’da evimize varmamızla nihayete erdi. Çok az sayıda kişi yaşadıklarımızı öğrendi. Zamanla yeni isimler duydu. Danimarka basınına isimsiz olarak yaşadıklarımızın bir kısmını anlattık.

Ancak bütün bunları detaylı olarak ilk kez 20 Kasım’da piyasaya çıkan “Erdoğan Türkiye’sinde hapis” (Fængslet i Erdogans Tyrkiet) adlı kitapta konuştuk. Güvenli eve alınan Türk ailenin biz olduğumuzu orada dile getirdik.

Kitap, Erdoğan rejimi tarafından baskı ve zulme maruz kalan Aslı Erdoğan, İdil Eser, Nuriye Gülmen, Roger Caxer ve benim 15 Temmuz öncesi ve sonrasında yaşadıklarımızı ele alıyor.

Bizim de nasibimize bu düştü

Bütün bunları tarihe not düşmek için yazdım. Bu süreçten bizim de nasibimize bu düştü. Mayıs ayının sonunda kayınvalidemi, Temmuz başında biraderimi kaybettim. İkisinin de cenazesine gidemedik. Bir bedel ödediğimi düşünmüyorum. Zira çok ağır bedel ödeyenler var. Benim de bu süreçte bir hikayem olduğu için kendimi o mazlumlar arasında sayabiliyorsam ne mutlu.

Son olarak, güvenli evde bulunurken TR724 ile nasıl iletişim kurduğumu yazayım. O günlerde günün şartlarından dolayı müstear isimle yazıyordum. Benden yazı gelmeyince ve ses çıkmayınca arkadaşlarımın endişe edeceğini düşündüm. Ortadan kaybolduğumuzun 4. günü iPadler gelince aklıma bir fikir geldi. Herhangi bir yazının altındaki yorum bölümüne iyi olduğumu ve güvenli bir ortamda bulunduğumu okuyucu yorumu olarak yazdım. İletişim böylece sağlanmış oldu. Yazılarımı da daha sonra yine yorum kısmına yazıp gönderdim.

15 Temmuz’dan sonra çok sayıda tehdit aldım. En nihayetinde işin suikasta kadar vardığını görmekten ülkem adına üzüntü duydum. Ben sıradan biriyim. Koca devletin benim peşime düşmesi utanç olarak yeter. Geriye, benim adıma, film gibi bir 14 gün kaldı.

[Hasan Cücük] 28.11.2018 [TR724]

Fena halde yanılıyoruz! [Adem Yavuz Arslan]

TR724 yazarları arasında Mehmet Efe Çaman gibi alanında duayen akademisyenler varken benim ‘teoriye’ dair bir şeyler yazmam ayıp olur.

Ancak 20 yıldan fazladır fiilen sahada olan bir gazeteci olarak giderek büyüyen ‘tehlike’nin ‘pratiğine’ dair iç karartıcı bir analiz yapacağım.

Peşinen de söyleyeyim; biz gazeteciler fena halde yanıldık.

Siyaset bilimcileri bize yıllardır “demokrasi ile ekonomik gelişmişlik arasında yakın ilişki vardır, orta sınıfın güçlenmesi, iletişim imkanlarının artması pozitif etki yapar” mealli teoriler anlatıyorlar.

Dediğim gibi, işin teorisini Efe Çaman hocama bırakıp ben biz gazetecileri ilgilendiren bölümüne bakacağım.

Özellikle Arap Baharı sonrası sosyal medyanın otoriter rejimler için ‘büyük ve önlenmesi güç bir tehdit’ oluşturduğu düşüncesi güçlendi.

Mısır ve Tunus’ta yaşanan olaylarda sosyal medyanın belirleyici olması, pratiğin diğer ülkelere de yayılması bu algıyı pekiştirdi.

Ancak kısa süre sonra gördük ki, otoriter rejimler sosyal medyanın getirdiği riskleri lehlerine çevirmekte hiç de zorlanmadılar.

Özellikle Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerin başını çektiği otoriter ülkeler sosyal medyayı yönetme, maniple etme ve muhaliflerini sindirme konusunda uzmanlaştılar.

Dahası bu tecrübelerini ihraç ettiler.

Türkiye gibi ülkeler de hem Rusya ve Çin gibi ülkelerin tecrübelerinden yararlandılar hem de yerel dinamikleri de harmanladılar.

Sonuçta demokratikleşme aracı olarak görülen sosyal medya tam tersine otoriter rejimler için bir araç hatta silah haline geldi.

İKTİDAR BİLGİNİN KONTROLÜNDEN GEÇİYOR

Rejimin türü ne olursa olsun, siyasilerin temel hedefi iktidarlarını korumaktır. Bu nedenle de ‘bilginin yönetimi’ hayati öneme sahiptir. Otoriter liderler ‘demokrasi’yi sevmezler çünkü siyasal alan ne kadar çoğulcu, denetleyici kurumlar ne kadar özerk olursa siyasi iktidarın bilgiyi kontrolü ve yönetim süreçlerini tekelleştirmesi o kadar zordur.

Fakat otoriter rejimlerde durum tam tersidir; keyfilik kural haline gelmiştir. Karar alma süreçleri tekelleşmiş, denetim mekanizmaları etkisizleştirilmiştir.

Bu aşamada en kritik hamle medyayı kontroldür.

Otoriter liderler medyayı ele geçirip bilgi akışını kontrol ederek muhalefetin stratejik koordinasyonu ve organizasyon yeteneğini zayıflatır.

Bir başka ifadeyle muhalefetin söylem üretme gücünü kırar.

Daha önce ifade ettiğim gibi; otoriter rejimler medyayı ele geçirme ve bilgiyi manipüle etme konusunda hatırı sayılır bir tecrübeye sahip oldular.

İNTERNETİN FİŞİNİ TÜMDEN ÇEKMİYORLAR

Artık eskisi gibi tümden sansür uygulamıyorlar. Onun yerine ‘seçici sansür/denetim ve seçici cezalandırma’ stratejileri kullanılıyor.

Belirli içerikler belirli yaygın organları kısıtlanırken ‘iktidar için zararsız olan medya organları’ serbest bırakılıyor.

Mesela Erdoğan rejiminin Bugün ve Zaman gibi ‘Alo Fatih’ler atayamadığı medya organlarına el korken Sözcü ve Medyascope gibi ‘muhalif’ yayın organlarına dokunmaması bu stratejinin bir sonucu.

Ayrıca otoriter iktidarlar, petrol ve doğalgaz ile ayakta kalmıyorsa, uygulanan katı sansür sistemi sürdürülebilir değildir.

Tam kontrol ve baskı politikası sadece muhalefeti değil iktidarın toplumsal tabanını da negatif etkileyecektir.

Sınırsız para gücü ve etik kaygısı olmayan otoriter liderler gündemi nasıl domine etmek istiyorsa ona göre bir söylem üretip dolaşıma sokuyorlar.

Bir yandan da troll orduları ve kontrolü altındaki medya organları ile muhalefetin alternatif söylemler üretmesini engelliyorlar.

İşte dananın kuyruğu da tam burada kopuyor.

Çünkü biz bağımsız gazeteciler ‘internete sansür koymak mümkün değil. Aynı anda milyonlarca kullanıcı birbirinden bağımsız olarak içerik yükleyebilir. Bir yer yasaklanırsa öbür platformdan çıkılır’ diyorduk.

Ama burada da yanıldık.

Çünkü otoriter yönetimler ‘çare’yi çok çabuk ürettiler. Mesela Erdoğan rejimi bu konuda çok başarılı.

İç tutarlılığa sahip, iktidarın toplumsal tabanının benimseyeceği alternatif söylemler devreye sokulamazsa ‘suyun bulandırılması’ tercih ediliyor.

Hakikat ile yalan arasında ki ayrım muğlaklaştırılıyor. Suni gündemlerle ‘esas gündemeler’ gözden kaçırılıyor.

Goebbels’in meşhur tabiriyle ‘büyük yalanlar söylenip sıklıkla tekrar ediliyor’. Bir başka ifadeyle iktidarın söylemi, gerçeğin yerine ikame ediliyor.

Bot hesaplar, troll orduları ve yazılımlar etkin olarak kullanılıyor.

İktidarlar bir yandan kendi tabanlarını motive edip bir arada tutacak söylemleri yayarken bir yandan da muhalefetin yada alternatif gerçeklerin duyulmasını, görülmesini ustaca engelliyorlar.

Bu noktada yapılan saha araştırmalarından çıkan çarpıcı bir sonucu da hatırlatmakta fayda var.

Otoriter rejimler, sosyal medyada yükselen muhalefetin kendi toplumsal tabanları nezdinde rejimin meşruiyetini sarsacak bir etkisi olmadığını biliyor.

Sosyal medyada yaşanan tartışmalar, muhalif içerikler hem kısıtlı bir takipçi kitlesine ulaşıyor hem de siyasal kimlikleri dönüştürmeye yetmiyor.

Dolayısıyla, konvansiyonel medyayı ele geçiren, maniple eden, yöneten otoriter liderler söylem üstünlüğünü elinde tutuyor.

Sonuç olarak sosyal medya da yapılan tartışmalar, mücadeleler daha önce kurulmuş kimliklerin dönüşmesine değil kemikleşmesi ile sonuçlanıyor. Gezi Parkı protestolarında yaşanan sosyal medya tecrübesi bu teoriyi destekliyor.

Uzun lafın kısası şu:

Despotik Erdoğan rejimi söz geçiremediği muhalif medyayı hukuki kılıflarla ele geçirip biz bağımsız gazetecileri kovduğunda ‘enseyi karartmayalım, sosyal medya var’ demiştik.

Fakat geride kalan sürede gördük ki, otoriter rejimler sadece haramilik ve despotlukta usta değiller. Aynı zamanda yeni teknolojilere adapte olma, yeni stratejiler geliştirmede de hayli mahirler.

Onlarca gazete, televizyon, yüzlerce web sitesi ve binlerce trole hükmeden Erdoğan rejimi bir avuç gazetecinin ürettiği alternatif bilgiyi de ‘suyu bulandırmak’ suretiyle boğuyor.

Gazete ve televizyonlara el koymakla yetinmeyen Erdoğan rejimi, henüz cezaevine dolduramadığı bir avuç gazetecinin ürettiği alternatif bilgi kanallarını da etkisiz hale getiriyor.

Twitter ve Facebook sayfalarına erişim engeli getiriyorlar.

Hala gazetecilik yapmakta direten, üretmeye çabalayan olursa da Aktroller aracılığıyla küfür-tehdit yağmuruna tutuyorlar.

Ürettikleri yalan haberlerle gerçek ile yalan arasındaki çizgiyi belirsiz hale getiriyorlar.

Özetle, internet ve iletişim imkanlarının artması, sosyal medyanın yayılması demokrasiyi güçlendirir teorisi geçerli değil. Diktatörler ve otoriter liderler sosyal medyayı rejimlerini stabil hale getirmek için çok ustaca kullanıyorlar.

Dahası kendi aralarında çok iyi paslaşıyorlar ve dünya giderek ‘dijital diktatörlüğe’ doğru hızla yol alıyor.

Tabi ki biz hakkı hakikati söylemeye, gazetecilik yapmaya, sesimizi duyurmaya çalışacağız fakat realist olmakta fayda var. Umudumuz olan sosyal medya kabusumuz olma yolunda hızla ilerliyor.

Karşımızda sınırsız para ve personele erişim imkanı olan, hiçbir etik ve ahlaki kaygısı bulunmayan liderler var. Dahası iktidarlarını korumak için suç işlemekten çekinmiyorlar.

[Adem Yavuz Arslan] 28.11.2018 [TR724]

‘Beyaz Obama’ mı? Trump’a bunu yapmayın! [Kadir Coşkun]

Trump, kendi seçmeninin duymaktan hoşnut olduğu şeyleri çabuk tüketti. Eğlence dünyasının üretip, ABD Başkanlığı’na taşıdığı yüzlerden biri olarak Trump, Başkanlık yapmakta her gün daha da zorlanıyor. Geçenlerde, Cumhuriyetçiler’in yayın bülteni sayılan Fox Network’e verdiği roportajında, aşırı-ırkçı söylemleri hakkında “Evet, biliyorum yanlış ama, işe yarıyor!” itirafı, gerçekten ilginç.

Daha ilk günden muhaliflerin ABD Başkanı Trump’ın boynuna astıkları “Başkanlığa elverişli değil!” damgası daha bir net okunmaya başladı. Geride bıraktığı iki yıl, yaptığı icraatlarından daha çok davranış bozuklukları konusunda insanları daha endişelendirir hale getirdi. Psikolologlar Trump hakkındaki, narsist, megolamania, micro-phobia türünden bütün teşhislerin hepsinde haklı çıkmaktan gayet memnunlar. Daha geçen hafta, bütün ABD’nin geleneksek bayramı sayılan Thanksgiving, Şükran Günü’nde, insanların minnettar oldukları şeyleri dile getirdikleri bir yerde Trump “Yaptığım güzel işlerden dolayı kendimi kutluyorum!” diyerek, psikoloj camiasını yine sevindirdi.

Yarı dönem seçimlerinde aldığı ağır yenilgi, Trump’ı daha kötü bir duruma soktu. Başkanlığı’nın ilk iki yılında atıp-savurduğu, popülist ve aşırı-ırkçı söylemleri eskisi gibi bir heyecan uyarmıyor. Başkan’ı yakından takip edenler, stresten kilo almaya başladığını, sürekli yorgun olduğunu gizliyemiyorlar.

Amerika’da Başkanlar çok güçlü. Sistemin işleyen diğer çarkları, Beyaz Saray’da dört ya da sekiz yıl vakit geçirecek Başkanı bütünüyle icraattan men edemeseler de, elini-kolunu bağlayıp, sadece konuşan bir ağız haline dönüştürebiliyorlar. Bill Clinton, başarılı bir Başkan olmasına rağmen, başına dert olan skandaldan sonra, görevine devam etti ama, artık o eski Clinton değildi.

Trump, ABD Başkanları arasında hiç kimseyi beğenmiyor. Bir önceki Cumhuriyetçi Selefi, Bush’u ağzına almıyor. Abraham Lincoln hakkında “Eh, işte…” diye düşünüyor. Son iki çeyrek asırda, Amerikan Halkı’nın geneli arasında takdir kazanmış Ronald Reagan Trump’ın kendine yakın bulduklarından. Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin eski başkanlarını şimdiden geride bıraktığını düşünüyor. Onun belalısı Barack Obama…

Michelle Obama Beyaz Saray’dan taşındıktan sonra, eşinin Başkanlık yıllarını da içine alan bir kitap yazdı. Orada yazdığı bir çok şey, en az eşi kadar popüler olan bir önceki First Lady’yi gündemin ortasına çekti. Trump’ın, Obama hakkında yalan olduğunu bile bile sarfettiği ‘Doğum Vesikası’ dedikodusu, başına büyük bir dert açtı. Kanuni olarak değil, ahlaki olarak; Birthrizm, bundan böyle Trump ile anılacak, kötü bir ırkçılık etiketi olarak kalacak.

Bayan Obama, kitabının bir yerinde, Trump’ın Obama’ya attığı bu iftiradan dolayı onu asla affetmeyeceğini ifade ediyor. Şahsı hakkındaki tenkid ve eleştirilere asla katlanamayan Trump, “Bende Obama’yı affetmeyeceğim!” diye cevap verdi. Aradan geçen iki yıla rağmen, Trump hala, Obama karşısındaki ezik ve yenik durumunu bir türlü aşamamış.

ABD’nin 2020 seçimleri konuşulmaya başladı. Bir kaç hafta önce yapılan ara seçimlerde, Teksas Senatörlüğünü çok az bir farkla, 2016 genel seçimlerinde, Cumhuriyetçi Başkan Adaylarından Ted Cruz’a kaptıran Beta O’Rourke, 2020 seçimlerinde Demokrat Parti’nin Başkan Adayı olmaya en yakın isimlerden sayılıyor. Teksas gibi, Cumhuriyetçiler’in kalesi sayılan bir eyalette %51’e, %48’lik küçük bir fark Beta O’Rourke’i popüler yapmaya yetti. Halihazırda, ABD Başkanlığı için aday olacağını açıklamadı, ancak, siyasi gözlemciler, Beta’nın 2008’de Obama’nın yakaladığı “Aday cazibesi ve elektriğini” yakaladığını söylüyorlar. Şimdiden,Trump’ın uykularını kaçıracak bir isimle anılmaya başladı bile; “Yeni Obama, ama beyaz!”

Televizyonda, devlet bütçesi ile çevrilen yerli dizi ve filmlerde, Saray’ı memnun etmek için, sürekli orayı adres eden ve “Ne ulaşılmaz bir liderimiz var!” referansları veren sahneler eksik olmuyor. Ancak, modeller, Salahaddin-i Eyyübi ya da Abdülhamit Han merhum’a kilitlenmiş durumda. Halbuki, Sayın Başkan’ın hissi olarak yarıştığı ve kendisi ile boy ölçüştüğü lider, 80’li yıllarda,Türkiye için bir şans olan Özal Merhum. Yirminci Yüzyıl Türkiyesi’nin mimarı sayılan Merhum Özal’ın, bazılarının zihninde Salahaddin-i Eyyübi ya da Abdülhamid Han’dan daha derin iz ve korkular bıraktığı esprisini kaçırıyorlar.

Türkiye’de Mart Ayında yapılacak yerel seçimler ülkenin, düştüğü dar boğaza yeni bir ufuk ya da süpriz kurtuluş reçetesi vaad etmiyor. Ne iktidar ne de muhalefet kanadının, seçmende yeni bir heyecan uyuracak dermanları kalmadı. Bu kadar çaresizlik içinde, yerel seçimlerden sonra “Genç bir Özal!” bulma düşüncesi uyanabilir. Söylentisinin bile, Saray Ahalisi’nin uykularını kaçıracağını düşünüyorum.

Kimbilir belki de, Türkiye’nin dünyadan kopmasını engelleyecek projeleri, şimdiki içi geçmişler değil de “Yeni Obama, ama beyaz!” ile “Genç Özal!” konuşulabilir.

Yale Üniversitesi’nde Psikoloji Profesörü olan, Bandy X. Lee, ABD ara seçimlerinden sonra morali iyice bozulan Trump için “Artık kendi kendisini yiyip bitirmeye karar verdi, ülkeyi de!” teşhisini dillendirdi. Bakalım haklı çıkacak mı? “Beyaz Obama!” da işin tuzu-biberi olacak gibi!

[Kadir Coşkun] 28.11.2018 [TR724]