Çocuklara yönelik hak ihlali raporu: Son 7 yılda 3 bin 947 çocuk öldü [TR724]

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, son 7 yılda yaşanan, çocuklara yönelik hak ihlallerini raporlaştırdı. Rapora göre 2011-2018 yılları arasında 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi. Sadece son bir yılda 243 çocuk cinsel istismara maruz kaldı.

Rapora OHAL KHS’sı ile kapatılan Gündem Çocuk Derneği’nin bu alanda yaptığı önemli çalışmaları hatırlatarak başlayan Tanrıkulu, “Gündem Çocuk Derneği 22 Kasım 2016’da sabaha karşı yayımlanan 677 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile kapatıldı. Gündem Çocuk Derneği’nin kapatılması yürüttüğü pek çok çalışmanın da yarım kalmasına neden oldu.

2011’den bu yana yayımlanan Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu, Türkiye’de Çocuğa Yönelik Ayırımcılık Raporu, Yasamada Çocuk Raporu, Mülteci Çocukların Vatansızlık Riski Raporu,  Milli Eğitim Bakanlığıyla yürütülmekte olan Okullarda Fiziksel Güvenlik Projesi, Çocuğa Yönelik Ticari Cinsel Sömürüye Son Projesi, çocuk evliliklerinin yasaklanması için Anayasa Mahkemesi’ndeki başvurunun takibi, çocukların mağdur konumda olduğu istismar ve hak ihlali davalarının izlenmesi bunlardan sadece bazıları” dedi.

Gazete Duvar’ın haberine göre, hak ihlalleri üzerine çalışmalarıyla tanınan hukukçu milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun raporunda yer alan bilgiler şunlar:

2011-2018 yılları arasında -en az- 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkının ihlal edildi. 2017 yılı içinde meydana gelen çocuğun yaşam hakkı ihlali olaylarının dökümü ise şöyle:

2017 yılının ilk 11 ayında 56(4’ü mülteci) çocuk, trafik kazası, okul kazası, boğulma gibi yeterli önlemlerin alınmasıyla önüne geçilebilecek nedenlerle hayatını kaybetti.

2017 yılında en az 31 çocuk şiddet olayları sonucunda yaşamını yitirdi. Bu olayların en az 10’unun bireysel silahlanma sonucunda meydana geldiğine dikkat çekmekte yarar var.

2017 yılında Adana’nın Aladağ ilçesinde yangın çıkan bir yurtta 12 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında 3’ü mülteci en az 4 çocuk sağlık kurumlarının ihmali nedeniyle yaşamını yitirdi.

2017 yılında cezaevlerinde çıkan olaylarda en az 3 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında polis ve asker araçlarının neden olduğu olaylarda en az 8 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında polisler tarafından dövülen 1 çocuk (Yiğitcan Camgöz) yaşamını yitirdi.

2017’de cinsel şiddet nedeniyle 1’i bebek 3 çocuk yaşamını yitirdi. (30 Ocak 2017’de tarihinde Van’da erkek ya da erkekler 38 günlük bir bebeğe cinsel istismarda bulundu, darp ederek ağır yaraladı, hastaneye getirilen bebek hayatını kaybetti.)

Çocuk evliliklerin neden olduğu olaylarda en az 1 kişi yaşamını yitirdi. (23 Temmuz 2017 tarihinde T.E. (16), dört ay önce dini nikahla evlendiği kocası O.K.’yı (18) silahla vurarak öldürdü.)

2017 yılında meydana gelen iş kazalarında en az 57 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında göç yollarında (Türkiye sınırlarında ve karasularında) meydana gelen olaylarda en az 6 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında en az 243 çocuk cinsel tacize maruz kaldı. Bu olaylar içinde okulların, yurtların ve kursların ağırlığı dikkat çekicidir. Şikayet edilmeyen, kayıtlara geçmeyen, basına ve sivil toplum örgütlerine yansımayan olaylar düşünüldüğünde gerçeğin bunun kat be kat üzerindedir.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2015 verilerine göre toplam 602 bin 982 resmi evlilikten 31 bin 337’sinde 16-17 yaşındaki kız çocukları “gelin”. Bu rakam toplam evliliklerin yüzde 5,2’sine denk.

Adalet Bakanlığı verilerine göre 2017 yılı temmuz ayı itibariyle cezaevlerinde annesinin yanında kalan 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 668. Bu çocukların 249’u da bir yaş ve altında. Bu sayı yine Adalet Bakanlığı verilerine göre 30 Ocak 2014 tarihi itibarıyle 339, 7 Nisan 2017 tarihi itibarıyle 594’tü. (Dünyanın birçok ülkesinde çocuklar 7 yaşından gün alana kadar cezaevlerinde kalamaz. Ülkemizde ise ilköğretim başlama yaşı 66 aya inmiş iken aynı çocuk cezaevinde mevzuat gereği 72 aya kadar annesinin yanında kalabilmektedir.)

Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Fulya Giray Sözen’in verdiği bilgiye göre cezaevinde 12-18 yaş arasında yaklaşık 200 bin civarında çocuk bulunuyor.

Türkiye’de halen 1 milyon 500 bini aşkın geçici koruma statüsü almış -18 yaş altı- Suriyeli sığınmacı çocuk yaşıyor. Resmi verilere göre çocuklardan 120 bine yakını aileleriyle birlikte 25 ilde oluşturulan geçici barınma merkezlerinde yaşıyor. Türkiye’ye kaçak yollardan giren ve kayıt altına alınmayanların sayısı ise net olarak bilinmiyor.

Yaşam hakkı ihlallerinin dışında evde, sokakta, okulda şiddete maruz kalan hatta yaralanan çocukların sayısı da bilinmemektedir.

[TR724] 31.12.2017

'Siyahi olduğunu biliyorsun değil mi?' [Kadir Gürcan]

Seçim olur da, insanların mukaddes duygularını galeyana getirecek ve onları az da olsa bir istikamete yönlendirecek “deyişler” prim yapmaz mı? Bizim tatlı su muhafazakarlarının ayet ve hadisleri bu işler için harc-ı alem olarak kullanmalarından bahsetmiyorum. Onlar zaten müflis tüccar. Ellerindekilerini son kumara yatırıp oyun masasına çakılıp kaldılar. Şu an itibariyle Kelam-ı Kadim’e bakacak yüzleri yok.

ABD seçimlerinde, Hillary’nin kadın seçmenleri ikna etmek için “Bayan adaya oy vermeyen kadınlar için Cehennem de hususi bir bölüm hazırlanacak!” argümanını kullandığı söyleniyor. ABD’de Afrikan-Amerikan bir başkandan sonra ilk kez bir kadın başkan tecrübesi, demokrasinin kaliteli hüküm sürdüğü ülkelerde bile ikna edici olmadı. Hillary’nin feminizmin idolü haline gelmesi kendisini başkanlığa taşıyamadı. Beyaz Saray’a giden ana yola çıkması için başka kartlarının da olması gerekiyormuş, olmadığı için kaybetti.

Piyasalardaki “Yeni oluşum. AKP içinden yeni bir huruç harekatı. Ne söylediği anlaşılmayan eski Cumhurbaşkanı. Ülkücülerin Akşener kartı...” gibi zayıf, çelimsiz ve mevsimlik iddiaların kış rüzgarlarına dayanabileceğine inanmak oldukça zor. Bu arada, Türkiye Solunun adresi olan Cumhuriyet yadigarı köhne oluşum, Ana Muhalefetten en küçük bir ümit parıltısı yok. Sanki önümüzdeki seçimlere hiç katılmayacakmış ya da iyiden iyiye emekli olmaya karar vermiş izlenimi veriyorlar. Hiç olmazsa seçimlere kadar dayanabilseler de, ring bütünüyle birilerine kalmasa.

Türkiye’de siyasi tıkanıklığın kısa vadede bir çözüm ile dirilivermesini beklemek ham hayalin ötesine geçmez. Bu tıkanıklık 90’lı yılların sonrasında yaşanan mecburiyetlere benziyor. Dört kez gidip beş kez geri gelen ve Türkiye’nin son elli yılına ipotek koymuş siyasi figürlerden kurtulmak mümkün olmamıştı. Bir çoğu va’d-i Hakk yetişene kadar perde önü ya da perde arkası hırslarından kurtulamadılar.

Siyasi eğilimlerin dededen babaya, oradan da oğula tevarüs ettiği az gelişmiş ülkelerde her seçim arafesinde ödünç alınan ve bonkörce kullanılan, daha fazla demokrasi beklentileri katı ve dayatmacı parti despotizminde erimeye mahkum. Seçim takvimlerinin günlük problemleri unutturmanın ötesinde bir faydası olmuyor.

Eski Cumhurbaşkanı da dahil mevcut iktidar malzemesinin kelepir ve döküntülerinden, kimse kusura bakmasın, bir şey çıkmaz. İktidarı elinde bulunduranlar, aynı siyasi anlayıştan gelecek bütün oluşumların malzemesini sonuna kadar tüketmiş durumda.

Önümüzdeki on yıllar, Cumhuriyet Türkiye’sinin özürlü çocuğunu andıran, yeni fakat daha radikal bir Halk Partisi’ni netice verecek. Yani yaşadığı dönemin şartlarına kapılarını kapamış, kapalı devre sistemlere bel bağlayan idealistleri. Zaten partili militanlar, şimdiden kendi liderlerini Cumhuriyeti kuranlardan daha büyük olduğunu dillendirmeye başladılar bile.

Geriye bir şey kalmıyor. Ülkücü yapı içerisinde gelişmiş ve kendisine yeni bir mecra arayan oluşumlar hep başarısız oldu. Bu sadece ırkçı ve şovenist söylemlerin işlem görmeyecek kalitesizliğinden değil, temsilcilerinin beceriksizliğinden kaynaklanıyor. Türkiye’nin bugünkü meselelerini anlamaktan Orta Asya Stepleri kadar uzaklar.

Başta herkesin bir idealizm olarak gördüğü, 2008 ABD seçimleri öncesinde, Obama’ya danışmanlarından birisi, “Sayın Senatör, “Zenci ve siyahi olduğunu biliyorsun değil mi?” diyerek yaklaşmakta olan seçimin hangi türden bir kavga olduğunu hatırlatır. Daha kırklı yaşlarında olan Obama’nın cevabı bir o kadar net olur: “Biliyorum!” Siyahi Başkan’ın bu iradesi, 2016’da kötü bir yenilgi yaşayan Hillary’nin zayıf kartlarından çok fazla şey ifade eder.

Şimdiden 2019 seçimleri için ısınma hareketleri yapanların ne kadar ciddi oldukları dile getirdikleri problemlerin ucuzluğundan belli. Elli bin kişinin suçsuz yere hapiste yattığı bir ülkede, bir seçim sloganı bile üretemediler. “Sizi bu zulümden kurtarmak için, bize güvenin!” diyecek kadar dirençleri bile yok.

Kazanacaklarına kendileri bile inanmayan parti liderleri, hangi yüz ile vatandaştan oy isterler bir anlam veremedik. Dede Korkut Yazılarında, seçmeni harekete geçirecek bir şeyler bari bulsaydınız. Bunu da biz mi düşünelim?

[Kadir Gürcan] 31.12.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Ankara’da siyah transporter ile kaçırılan Ümit Horzum’dan 25 gündür haber alınamıyor [TR724]

Ankara- Olağanüstü Hal (OHAL) sonrası Ankara’da kaçırılanlar arasında yer alan Ümit Horzum’dan 25 gündür haber alınamıyor. 06 Aralık günü saat 18.00 sıralarında Ankara İli Yenimahalle ilçesi Fatih Sultan Mehmet Bulvarı üzerinde bulunan A City isimli alışveriş merkezine yakın bir bölgede aracının önünün siyah bir Transporter ile kesilip zorla araca bindirilen Ümit Horzum’dan o günden sonra bir daha haber alınamadı.

Horzum’un eşi Aynur Horzum, eşinin kaçırıldığı bilgisini olaydan bir gün kendisini ilk defa gördüğü ve tanımadığı, eşinin arkadaşı olduğunu ifade eden kişinin haber vermesi üzerine aldı. Kaçırma olayının yaşanmasından sonra Yenimahalle İlçe Emniyet Müdürlüğü ve Yenimahalle İlçe Jandarma Komutanlığı’na başvurularda bulunan Aynur Horzum, eşinin akıbetine ilişkin tek bir bilgiye ulaşamadı. 19 Aralık günü ise Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ardından da İnsan Hakları Derneği’ne başvuruda bulunan Horzum, yaklaşık dört haftadır haber alamadığı eşinden bir an önce haber almak için yetkililerden yardım bekliyor.

Ahvalnews.com’un haberine göre, Aynur Horzum, “Eşim hakkında ‘F…/PDY soruşturması’ olduğunu kaçırma olayının yaşanmasının ardından öğrendik. Bir insan hangi suçu işlerse işlesin adil bir yargılamayı hak etmektedir. En adi suçlunun bile can güvenliği sağlanmalıdır. Ancak eşim mafyavari bir usulle kaçırılmış ve belki de hayati tehlikesi bulunmaktadır” ifadelerini kullandı.

25 gündür eşinden haber alamayan Horzum, çaldığı kapılarından yüzüne kapandığını ve şu ana kadar herhangi bir sonuç alamadığını belirterek, şöyle devam etti:

“Eşim, yasadışı bir faaliyeti olmayan masum bir kişidir. Anayasada, masumiyet karinesi esastır. Varsa iddiaları, yürürlükteki yasalar ve bunlara bağlı olarak kurulan Cumhuriyet Savcılıklarının araştırması, görevli ve yetkili mahkemelerinin yargılaması esastır.Hiç kimsenin, bir hukuk devletinde kendi hukukunu uygulaması söz konusu olamaz. Eşimin, hukuka aykırı bir şekilde kaçırılması, insanlık dışı muamele görmesi ve işkenceye maruz bırakılmasından, yaşam hakkının tehlikeye girmesinden korkuyorum. Türkiye’nin başkentinde, başımıza sıkıntı gelmesinden korkuyor, kendimizi güvende hissetmiyoruz. Başkentin caddelerinde gündüz vakti gerçekleştirilen kaçırma olaylarının faillerinin yakalanmasını istiyorum. Hukukun üstünlüğüne inanan bir insan olarak, son illegal kaçırma eyleminin mağduru olan eşimin bulunacağına, bu konuda, yargı ve hükümetin üzerine düşen uluslararası sözleşmeler, anayasa ve yasalardan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getireceğine inanıyorum.”

Ankara’da artan kaçırma vakalarının büyük bir hak ihlali olduğunu ve eşinin akıbetiyle ilgili ciddi endişeler taşıdıklarını söyleyen Horzum, şunları söyledi:

“Hiç kimse, kendine vazife çıkarıp, güya ‘terörle mücadele ediyorum’ diye, insanları yasadışı bir şekilde kaçırıp, yasalarla yasaklanan tutum ve davranışlar içerisine giremez ve girmemelidir. Şu çok açık ki; kaçırma eylemi suçtur. Ülkemizde uzun yıllar, insan haklarının tüm alanlarında bir çok acı olayla karşılaştık. Açıkçası, 1990 yıllardaki ‘beyaz toroslar’ günlerine geri dönmekten ve faili meçhullerden endişe ediyorum. Korkuyorum, yarınımızdan emin değilim. Kendimizi güvende hissetmiyoruz. Haftalardır, eşimden haber alamıyorum. Endişeli bekleyişim devam ediyor. Artık, yaşanan insan hakları ihlalleri, işkence ve kayıp kişiler döneminin, acıların, annelerin, çocukların, yetimlerin göz yaşlarının dinmesini istiyorum.

İnsan haklarına saygılı, evrensel hukuk değerlerine bağlı, yarınlarımızdan emin, sokakları güvenli bir ülke özlemi içerisindeyim. Bir sabah, aniden başkentin ortasında kim olduğu belli olmayan kişilerce, insanlar kaçırılıp işkenceye maruz bırakılmasın.İki çocuğuma eşimin kaçırıldığını söyleyemedim. Nasıl söylenirdi ki babanız kaçırıldı ve kayıp diye. Ben bunu yapamadım. Gözaltında dedim. Ama sonra kızım yanlışlıkla teyzesinin mesajlarını okumuş ve öğrendi. Yine de gerçeği olduğu gibi söylemedim. Merak etme polisin elindedir. Kaçırır gibi götürmüşlerdir. Yakında haber gelir dedim.”

Son yaşanan kaçırma olayı Ankara’da yaşanan kaçırma olaylarını da yeniden gündeme getirdi. Tüm kaçırmaların ortak noktası olan siyah renkli Transporter aracın ve kaçıranların izlerine ulaşılmadığı gibi kaçırma olaylarına dair açılan soruşturmalarda bu güne kadar bir sonuç çıkmadı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) Ağustos ayında Adalet Bakanlığı’na açık bir mektup yayınlayarak, kaçırma olaylarına dair yürütülen soruşturmalarla ilgili bilgi istedi. Ancak HRW’nin bu talebine herhangi bir yanıt halen verilmiş değil.

Konu muhalefet partisi milletvekilleri tarafından Meclis gündemine de taşındı, hükümet yetkileri ise sessiz kaldı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kaçırma olaylarına ilişkin bugüne kadar 4 ayrı soru önergesi ve bir Meclis araştırma önergesi verdi.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu

Tanrıkulu, son olarak Ümit Horzum’un kaçırılması olayını da Başbakan Binali Yıldırım’a sordu.

Tanrıkulu, hükümetin bu olaylar karşısında suskun kalmasını eleştirdi. Tanrıkulu, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Zorla kaybedilme en ağır insan hakkı ihlalidir. İnsanlığa karşı bir suçtur. Yaşam hakkının ortadan kaldırılmasından daha ağır bir insan hakkı ihlalidir. Çünkü akıbet konusunda yakınlarının bir bilgisi olmuyor. Cumartesi Anneleri’nden bunu biliyoruz. 1995 yılından bu yana bitmeyen bir yasları var. Zorla kaybettirme pratiğin yeniden gündeme gelmesi çok kaygı vericidir. Bu güne kadar sorduğumuz hiçbir soruya yanıt alamadık. Parlamentoda yaptığımız konuşmalarda da konuyu dile getirdik. Ancak burada da bir yanıt alamadık. Hükümet bu konudaki sessizliğini koruyor. Zira bu vakaların tümü gerçek ve aileler kendileri dedektif gibi çalışarak kimi kamera kayıtlarına da ulaşmışlar. Bu kayıtlarda çok açık bir şekilde kaçırma olayları görünmesine rağmen hükümet bugüne kadar sorularımıza yanıt vermedi. Bu yurttaşlarımızın akıbetinden hükümet doğrudan sorumludur.”

Sadece Türkiye’deki bu kaçırma vakalarının yaşanmadığını da aktaran Tanrıkulu, Türkiye vatandaşı olup yabancı makamlarca Türkiye’ye teslim edilen birçok kişinin akıbetinin de bilinmediğini ve bu konuda kendilerine çok sayıda kayıp bilgisi ulaştığını da sözlerine ekledi.

Bugüne kadar açılan soruşturmalarda da akıbetlere ilişkin bir sonuç çıkmadığına dikkat çeken Tanrıkulu, şöyle konuştu:

“Yargı da soruşturma yapmaktan çekiniyor, kaçınıyor. Bunlar da vakaların doğrulu konusundaki kanımızı güçlendiriyor. Resmi bir devlet politikası olduğu kanaatine varıyoruz. Yargı maalesef etkin bir soruşturmadan çekiniyor. Başvuruları almıyor, tanıkları dinlemiyor.

İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan

İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi’ne kaçırma vakası ile ilgili 11 resmi başvuru yapılırken, 12’inci başvuru da Ümit Horzum’un eşi Aynur Horzum tarafından yapıldı. Ancak İHD’nin de bu konuda yaptığı girişimlerden de kaçırılanların akıbetine ilişkin bir sonuca ulaşılamadı.

İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Ahval’e şu açıklamalarda bulundu:

Bize yapılan başvurularla ilgili biz yetkili makamları uyarıyoruz. Bu konuda başvurularını yaparak bu sorunun giderilmesini talep ediyoruz. Bugüne kadar gelen cevaplar genellikle bu konu ilgili kendi aralarındaki yazışmaların devam ettiği yönünde bazı cevaplar geliyor ama tatmin edici bir şeyler değil. Bir OHAL ve bir otoriter yönetim anlayışı var. Dolayısıyla bütün bunların bir birinden bağımsız olmadığını düşünüyoruz. Özellikle hükümet bu tip faaliyetlerin işlendiğini biliyor ama bunlara göz yumuyor. Çünkü bu noktada kendince oluşturduğu güvenlik politikasının böyle yürüyeceğini zannediyor. Burada da çok sayıda insan hakkını ihlal ediyor. Her türlü insan hakkı ihlal eden bir anlayış var. İnsanların başkentte kaçırılması, tehdit edilmesi, akıbetlerinin bilinmemesi kesinlikle kabul edilecek bir şey değil. Bunu hükümetin bilmemesi mümkün değil. Bu sorunların giderilmesi için devletin kendi içerisinde oluşturduğu bir çok kurum var. Bunlar görevlerini yapmıyorlar ya da yapamıyorlar. Savcılıklar da bu konuda çaresiz kalıyorlar. Çünkü bağımsız bir adli kontrol teşkilatı yok. Savcılığın adli kontrolü direk İçişleri Bakanlığına bağlı olduğu için ihlali gerçekleştiren devlet birimi savcıya yardımcı olduğu için savcılar da burada çaresiz kalıyorlar. Böyle etkisiz bir soruşturma yöntemiyle zaten sonuç alınması mümkün değil.

[TR724] 31.12.2017

40.000 TL maaş alan Erdoğan, asgari ücreti eleştirenlere sert çıktı: Beyfendiler 1.603 TL’yi beğenmiyor, elinize dilinize dursun [TR724]

Emekçilerin yeni belirlenen 1.603 TL’lik asgari ücrete itiraz etmesi, 40 bin TL maaş alan AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kızdırdı.

AKP Sinop İl Örgütü’nün 6. Olağan Kongresi’nde konuşan Erdoğan, 2018 yılı asgari ücret miktarı için “Beyfendiler asgari ücreti beğenmiyor, elinize dilinize dursun.” dedi.

Erdoğan şöyle konuştu: “Dün asgari ücret açıklandı. 1603 TL. Asgari ücreti beyefendiler beğenmiyor. 2002 yılında asgari ücret 184 liraydı. Biz bunu geçen yıl 1.404’e çıkardık. Şimdi ise yüzde 14,3’lük artışla 1.603 TL’ye çıktı. Ya eline diline dursun. Nereden nereye. Asgari ücreti 9 kat arttırmış olduk. Hiçbir zaman da enflasyonun altına düşürmedik. İstihdamı teşvik etmek için bu asgari ücrete 100 lirada işveren teşviki uyguluyoruz. Türkiye zenginleştikçe 81 vilayetin her biri payını alacaktı Kişi başına düşen gelir 3 bin 500 dolardı. Bugün ise kişi başına düşen milli gelir 11 bin dolar oldu. Asgari ücret de büyük bir artışla 1.603 lira. Bizim için siyaset bir amaç değil bir araçtır. Siyaset makam ve mevki kapısı değil millete hizmet etmenin ve ülkeyi layık olduğu seviyelere taşıma kapısıdır. Türkiye son 15 yılda hangi sorumluluğu üstlendiyse hepsinin hakkını fazlasıyla vermiştir.”

[TR724] 31.12.2017