Ankara kulislerinde AKP’nin salgın sonrası erken seçime gideceği iddiaları konuşuluyor. Koronavirüs sonrası Türkiye’nin daha kötü bir krizle karşılaşacağı, AKP’nin salgınla mücadelede yakalanan “göreceli başarıyı” seçime tahvil edebileceği konuşuluyor.
BOLD – CHP’li yetkili, erken seçim iddialarına katılmazken, “Bu haliyle 8 yıl görev yapma olasılığı varken bu olasılığı riske atmaz” değerlendirmesi yaptı. AKP sözcüleri erken seçim iddialarını yalanlasa da kulislerde erken seçim konuşulmaya devam ediyor.
Gazete Duvar’ın kulis haberine göre, AKP’nin iyi senaryosunda bugünden bakıldığında AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 3+5 olmak üzere 8 yıl görev yapma şansı olduğuna dikkat çeken bir CHP’li yetkili, şu değerlendirmeyi yaptı: “Meclis seçim kararı alırsa Cumhurbaşkanlığı seçimi de yapılacak. Erdoğan da tekrar aday olacak. Onun açısından iyimser senaryo yeniden seçilmesi ama mevcut durumda dahi Meclis’te çoğunluğu yok. Bu çoğunluğu Cumhur İttifakı olarak da kaybetmeleri durumunda Erdoğan son 5 yılını başlatmış olur. Bu haliyle 8 yıl görev yapma olasılığı varken bu olasılığı riske atmaz.”
SİYASİ İNTİHAR OLUR
İyi Parti’li yetkili ise, salgın sonrası Türkiye’yi asıl olarak bir ekonomik krizle mücadelenin beklediğine dikkat çekerek, “Böylesi bir ekonomik kriz ortamında seçim kararı onlar için siyasi intihar olur” dedi.
BÜYÜK YANILGI İÇİNDELER
Koronavirüs salgını üzerinden erken seçim hesabını “siyasi fırsatçılık” olarak değerlendiren HDP’li bir yetkili ise bu krizden daha çok AKP’li seçmenin etkilendiğine dikkat çekti: “İnsanların ölmedik, canımız kurtuldu diye oy vereceklerini sanıyorlarsa, büyük bir yanılgı içindeler.
[Bold Medya] 3.5.2020
Erdoğan ve Damat’tan peş peşe ‘neler oluyor’ dedirten paylaşım!
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ve damadı Berat Albayrak’ın dün gece art arda sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlar sosyal medyada merak uyandırdı.
BOLD- AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ve damadı Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak dün gece sosyal medyadan peş peşe merak uyandıran paylaşımlarda bulundu.
BİZ BU YOLDAN DÖNMEYECEĞİZ
İlk olarak Erdoğan, ”Bizim Allah’a can borcumuzdan, Milletimize hizmet borcumuzdan başka kimseye eyvallahımız yoktur, olmayacaktır. Ne yaparlarsa yapsınlar… Biz Bu yoldan dönmeyeceğiz” paylaşımı yaptı. Erdoğan’ın paylaşımını alıntılayan Albayrak ise, Erdoğan’ınkine benzer bir mesaj yayınladı.
DAMATTAN BAYRAKLI EZANLI PAYLAŞIM
Berat Albayrak, paylaşımında, ”Milletimizi bölemeyecekler, ülkemizi parçalayamayacaklar. Ay yıldızlı bayrağımızın göklerde dalgalanmasına mani olamayacaklar. Ezanlarımızı susturamayacaklar. Hükmünde galip olan sadece Allah’tır. Biz bunu biliriz. Bu yoldan dönmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
İkilinin paylaşımları sosyal medyada da oldukça merak uyandırdı. Bazı sosyal medya kullanıcıları paylaşımlara anlam veremezken, bazıları da mesajları son günlerde çokça konuşulmaya başlayan olası askeri darbe ile ilişkilendirdi.
https://mobile.twitter.com/BeratAlbayrak/status/1256679515054649346
https://mobile.twitter.com/av_turgayozcan/status/1256682697986060300
https://mobile.twitter.com/Taliyegzlbb/status/1256697834465832960
[Bold Medya] 3.5.2020
BOLD- AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ve damadı Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak dün gece sosyal medyadan peş peşe merak uyandıran paylaşımlarda bulundu.
BİZ BU YOLDAN DÖNMEYECEĞİZ
İlk olarak Erdoğan, ”Bizim Allah’a can borcumuzdan, Milletimize hizmet borcumuzdan başka kimseye eyvallahımız yoktur, olmayacaktır. Ne yaparlarsa yapsınlar… Biz Bu yoldan dönmeyeceğiz” paylaşımı yaptı. Erdoğan’ın paylaşımını alıntılayan Albayrak ise, Erdoğan’ınkine benzer bir mesaj yayınladı.
DAMATTAN BAYRAKLI EZANLI PAYLAŞIM
Berat Albayrak, paylaşımında, ”Milletimizi bölemeyecekler, ülkemizi parçalayamayacaklar. Ay yıldızlı bayrağımızın göklerde dalgalanmasına mani olamayacaklar. Ezanlarımızı susturamayacaklar. Hükmünde galip olan sadece Allah’tır. Biz bunu biliriz. Bu yoldan dönmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
İkilinin paylaşımları sosyal medyada da oldukça merak uyandırdı. Bazı sosyal medya kullanıcıları paylaşımlara anlam veremezken, bazıları da mesajları son günlerde çokça konuşulmaya başlayan olası askeri darbe ile ilişkilendirdi.
https://mobile.twitter.com/BeratAlbayrak/status/1256679515054649346
https://mobile.twitter.com/av_turgayozcan/status/1256682697986060300
https://mobile.twitter.com/Taliyegzlbb/status/1256697834465832960
[Bold Medya] 3.5.2020
İsviçreli firmanın geliştirdiği test yüzde 99.8 başarılı
İsviçreli ilaç firması geliştirdiği antikor testiyle insanlar korona semptomları göstermese de virüs taşıyıcısı olup olmadığı anlaşılabiliyor.
BOLD – Amerikan Gıda ve İlaç Yönetimi, İsviçre merkezli ilaç şirketi Roche’un geliştirdiği antikor testine “acil durum kullanım” onayı verdiğini duyurdu. Test, yüzde 99,8’lik bir başarı ile insanların semptom göstermese bile Covid-19 olup olmadığını ortaya çıkarttığı ifade ediliyor.
Korona salgınına yönelik çalışma yürüten İsviçre merkezli ilaç üreticisi Roche, ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından onay aldığını duyurdu. Şirket geliştirdiği ‘Elecsys Anti-SARS-CoV-2′ isimli testin kullanımı için “acil durum kullanım izni” aldığını kamuoyuna açıkladı.
TEST YÜZDE 99,8 ETKİLİ
İnsanların korona virüsüne yakalandığını ve bununla mücadele için antikor geliştirdiğini tespit eden test hassaslık oranının yüzde 100 olduğu belirtilirken tespit etme oranının da yüzde 99,8 olduğu vurguladı.
Roche daha önce mayıs ayının başlarında testlerin kullanıma hazır olacağını açıklamış, haziran ayında ise milyonlarca doz test üreteceğini duyurmuştu. ABD Gıda ve İlaç Yönetimi bir süre önce İtalya merkezli DiaSorin ve ABD merkezli Abbott Laboratories’in geliştirdiği testlere de onay vermişti.
İMMUNOGLOBULİN İNCELENECEK
Bu tür testler sayesinde insanların, az ya da hiç semptom göstermemelerine rağmen hasta olduğu anlaşılabilirken, yanlış bir bilginin de insanların bağışıklığı olduğu algısı yaratabileceğini belirten uzmanlar bu sebeple yüksek tespit oranının kritik önemi olduğunu açıkladı.
Roche tarafından yapılan antikor testinde, kandaki immunoglobulin oranı incelenirken, bu maddenin insan vücudunda daha uzun süre kaldığını ve bunun bağışıklıkla bağdaştırılabileceği belirtildi.
[Bold Medya] 3.5.2020
BOLD – Amerikan Gıda ve İlaç Yönetimi, İsviçre merkezli ilaç şirketi Roche’un geliştirdiği antikor testine “acil durum kullanım” onayı verdiğini duyurdu. Test, yüzde 99,8’lik bir başarı ile insanların semptom göstermese bile Covid-19 olup olmadığını ortaya çıkarttığı ifade ediliyor.
Korona salgınına yönelik çalışma yürüten İsviçre merkezli ilaç üreticisi Roche, ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından onay aldığını duyurdu. Şirket geliştirdiği ‘Elecsys Anti-SARS-CoV-2′ isimli testin kullanımı için “acil durum kullanım izni” aldığını kamuoyuna açıkladı.
TEST YÜZDE 99,8 ETKİLİ
İnsanların korona virüsüne yakalandığını ve bununla mücadele için antikor geliştirdiğini tespit eden test hassaslık oranının yüzde 100 olduğu belirtilirken tespit etme oranının da yüzde 99,8 olduğu vurguladı.
Roche daha önce mayıs ayının başlarında testlerin kullanıma hazır olacağını açıklamış, haziran ayında ise milyonlarca doz test üreteceğini duyurmuştu. ABD Gıda ve İlaç Yönetimi bir süre önce İtalya merkezli DiaSorin ve ABD merkezli Abbott Laboratories’in geliştirdiği testlere de onay vermişti.
İMMUNOGLOBULİN İNCELENECEK
Bu tür testler sayesinde insanların, az ya da hiç semptom göstermemelerine rağmen hasta olduğu anlaşılabilirken, yanlış bir bilginin de insanların bağışıklığı olduğu algısı yaratabileceğini belirten uzmanlar bu sebeple yüksek tespit oranının kritik önemi olduğunu açıkladı.
Roche tarafından yapılan antikor testinde, kandaki immunoglobulin oranı incelenirken, bu maddenin insan vücudunda daha uzun süre kaldığını ve bunun bağışıklıkla bağdaştırılabileceği belirtildi.
[Bold Medya] 3.5.2020
Basın Özgürlüğü Gününde Ali Babacan’dan tutuklu gazeteciler yorumu: Büyük bir utanç
Tutuklu 91 gazeteci ve özgür basın sıralamasında Türkiye’nin 180 ülke arasında 154. sırada bulunduğunu hatırlatan Babacan, ”Demokrasiyle özgürlükler adına büyük bir utançtır” dedi.
BOLD- DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü dolayısıyla sosyal medya hesabından bir dizi paylaşımda bulundu.
Özgür basının demokrasinin temel taşlarından ve güvencelerinden biri olduğunu hatırlayan Babacan, ”Basın özgürlüğünün doğrudan veya dolaylı olarak kısıtlanması, insan haklarına ve demokratik hukuk devleti ilkesine aykırıdır” dedi.
BASIN İKTİDARIN PROPAGANDA ARACI OLDU
İktidarın, basını siyasi nüfuzunun devamı için kullandığını belirten Babacan, ”Basını özgür olmayan bir ülkede demokrasiden bahsedilemez. Bugün ülkemizdeki basın kuruluşlarının büyük bir bölümü devlet gücüyle iktidar partisinin yayın organına ve propaganda aracına dönüşmüştür. Özgür sesler, yargı yoluyla veya çeşitli baskılarla kısılmaktadır” diye konuştu.
TUTUKLU GAZETECİLER BÜYÜK UTANÇ
Türkiye’nin özgür basın konusunda dünyadaki yerine ile tutuklu ve hükümlü gazetecilere de değinen Babacan, ”Bugün tam 91 gazeteci, haberleri ve fikirleri nedeniyle tutuklu veya hükümlü olarak hapiste tutuluyor, yazması engelleniyor. Türkiye, 2020 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksinde 180 ülke arasında 154’üncü sırada bulunuyor. Bu demokrasi ve özgürlükler adına büyük bir utançtır” şeklinde konuştu.
SAKLAYACAĞINIZ BİR ŞEYİNİZ YOKSA KORKMAYIN
Paylaşımların sonunda iktidara ve halka seslenen Babacan, ”Basının görevini bağımsız, tarafsız ve cesurca yapabilmesi için gerekli olan tüm şartları birlikte oluşturacağız. Gizleyecek bir şeyleriniz yoksa özgür basından korkmayın. 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü kutlu olsun. Özgür basının yaşadığı sorunların DEVA’sı var” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 3.5.2020
BOLD- DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü dolayısıyla sosyal medya hesabından bir dizi paylaşımda bulundu.
Özgür basının demokrasinin temel taşlarından ve güvencelerinden biri olduğunu hatırlayan Babacan, ”Basın özgürlüğünün doğrudan veya dolaylı olarak kısıtlanması, insan haklarına ve demokratik hukuk devleti ilkesine aykırıdır” dedi.
BASIN İKTİDARIN PROPAGANDA ARACI OLDU
İktidarın, basını siyasi nüfuzunun devamı için kullandığını belirten Babacan, ”Basını özgür olmayan bir ülkede demokrasiden bahsedilemez. Bugün ülkemizdeki basın kuruluşlarının büyük bir bölümü devlet gücüyle iktidar partisinin yayın organına ve propaganda aracına dönüşmüştür. Özgür sesler, yargı yoluyla veya çeşitli baskılarla kısılmaktadır” diye konuştu.
TUTUKLU GAZETECİLER BÜYÜK UTANÇ
Türkiye’nin özgür basın konusunda dünyadaki yerine ile tutuklu ve hükümlü gazetecilere de değinen Babacan, ”Bugün tam 91 gazeteci, haberleri ve fikirleri nedeniyle tutuklu veya hükümlü olarak hapiste tutuluyor, yazması engelleniyor. Türkiye, 2020 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksinde 180 ülke arasında 154’üncü sırada bulunuyor. Bu demokrasi ve özgürlükler adına büyük bir utançtır” şeklinde konuştu.
SAKLAYACAĞINIZ BİR ŞEYİNİZ YOKSA KORKMAYIN
Paylaşımların sonunda iktidara ve halka seslenen Babacan, ”Basının görevini bağımsız, tarafsız ve cesurca yapabilmesi için gerekli olan tüm şartları birlikte oluşturacağız. Gizleyecek bir şeyleriniz yoksa özgür basından korkmayın. 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü kutlu olsun. Özgür basının yaşadığı sorunların DEVA’sı var” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 3.5.2020
Merkez Bankası rezervlerinden 15 ayda 65,7 milyar dolar harcanmış!
Korona salgını öncesinde Türkiye’deki ekonomik krize çözüm arayan iktidarın, 2019 Ocak ayından itibaren Merkez Bankası’ndaki 65,7 milyar doları harcadığı ortaya çıktı.
BOLD – AKP iktidarı koronavirüs salgınıyla birlikte uzun zamandır ötelediği ekonomik kriz ile karşı karşıya kaldı. Geçtiğimiz yıl Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı kararname ile görevden alınmıştı. Merkez Bankası’nın ‘kara gün’ için sakladığı ‘akçe’ hesabı bozdurularak harcanmıştı.
Merkez Bankası’nın rezervlerindeki hareketler 2019 yılından bu yana ciddi döviz kaybının yaşandığını ortaya koyarken, dolar kurunu 7 TL sınırında tutmak uğruna milyarlarca dolar satış yapıldığına dair iddialar da gündemden düşmüyor.
Ekonomi uzamlarına göre tükenmiş rezervlerin şoklara karşı Türkiye’yi savunmasız bırakacağı konusunda uyarıyor. Net uluslararası rezervde 2019 yılından bu yana 66,7 milyar dolarlık artış görülmesi gerektiğini ancak bilançonun sadece 900 milyon dolarlık artışa işaret ettiğini belirten Bankacı Kerim Rota, “Dile kolay 15 ayda (Ocak 2019- Mart 2020) 65,7 milyar dolar harcanmış” dedi.
“OTURDUĞU EVİ SATIP KİRACI ÇIKMAK GİBİ“
Sözcü gazetesinde yer alan haberde Kerim Rota, TCMB’nin “kendi malı” olan dövizi satarak, swap yoluyla gecelik veya haftalık vadede emanet gelen yani borçlanılan dövizi net rezerve ilave ettiğini söyleyerek, “Böylece net rezervdeki kayıp da telafi edilmiş oluyor. Bir nevi oturduğun evi satıp yeni ev sahibine kiracı olmaktan farkı yok” yorumunu yaptı.
Rota, TCMB rezervlerinin hızla erimesine neden olan döviz satış trafiğinin nasıl gerçekleştiğini de anlattı. Kayıp rezervin önce döviz tevdiat hesabı (DTH) sahibine geçtiğini belirten Rota, mart sonu itibarıyla DTH’da 36,4 milyar dolar artış olduğuna işaret etti.
“SWAPLA GERİ ALINIYOR”
Bankaların “açık döviz pozisyonda” kalmamak için müşterilerine verdiği aynı miktar dövizi bir yerlerden satın almak zorunda olduklarını söyleyen Rota, “Demek ki, ortada bankalara bu dövizi satan ama geri almayan, yüce gönüllü ‘yerli ve milli bir abi’ var. Biri döviz satıyorsa karşılığında TL alır. Dolayısıyla bu noktada da TCMB’nin TL fonlama miktarından bu ‘abi’nin TCMB olduğunu anlıyoruz” dedi.
TCMB’nin bu satışlar sonunda net ve brüt rezerv kaybı yaşamasının kaçınılmaz olduğunu söyleyen Rota, “Bu farkı kapatabilmek için 2019 Mart ayında yoğun ‘swap’ işlemlerine başladı. Bu işlemde bankalar ellerindeki dövizi TCMB’ye borç verir, karşılığında TL borç alır. Mart sonu itibarıyla bankalarla yapılan swap tutarı 27,2 milyar dolar. Bankalardan borçlanılan bu tutar rezervlere ekleniyor” diye konuştu.
“SWAP ÇIKARILDIĞINDA NEGATİFE GEÇİYOR “
Kerim Rota, 2019 başından 2020 mart sonuna kadar 15 aylık net uluslararası rezerv (NUR) hesabını şöyle anlattı:
“TCMB’nin ‘reeskont’ kalemi ihracatçılara TL kredi kullandırıp alınan dövizi gösteriyor. ‘BOTAŞ’ kamu enerji şirketlerine satılan tutarlar. ‘Swap’ ise TCMB’nin bankalardan aldığı emanet döviz. Hazine’nin iç ve dış piyasadan yabancı para borçlanması da NUR’a dahil. Depo uygulaması kalkınca, bankalara verilen döviz depo geri dönmesi de NUR’u etkiledi. Buna göre rezerv 15 ayda 66,7 milyar dolar artmalıydı.”
24 Nisan’la biten haftada TCMB’nin net döviz rezervinin 25,2 milyar dolara gerilediğini kaydeden Rota, “Nisan netleşmedi ama swap çıkarıldığında 10 milyar doların üzerinde negatife geçtiğini düşünüyorum” dedi.
[Bold Medya] 3.5.2020
BOLD – AKP iktidarı koronavirüs salgınıyla birlikte uzun zamandır ötelediği ekonomik kriz ile karşı karşıya kaldı. Geçtiğimiz yıl Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı kararname ile görevden alınmıştı. Merkez Bankası’nın ‘kara gün’ için sakladığı ‘akçe’ hesabı bozdurularak harcanmıştı.
Merkez Bankası’nın rezervlerindeki hareketler 2019 yılından bu yana ciddi döviz kaybının yaşandığını ortaya koyarken, dolar kurunu 7 TL sınırında tutmak uğruna milyarlarca dolar satış yapıldığına dair iddialar da gündemden düşmüyor.
Ekonomi uzamlarına göre tükenmiş rezervlerin şoklara karşı Türkiye’yi savunmasız bırakacağı konusunda uyarıyor. Net uluslararası rezervde 2019 yılından bu yana 66,7 milyar dolarlık artış görülmesi gerektiğini ancak bilançonun sadece 900 milyon dolarlık artışa işaret ettiğini belirten Bankacı Kerim Rota, “Dile kolay 15 ayda (Ocak 2019- Mart 2020) 65,7 milyar dolar harcanmış” dedi.
“OTURDUĞU EVİ SATIP KİRACI ÇIKMAK GİBİ“
Sözcü gazetesinde yer alan haberde Kerim Rota, TCMB’nin “kendi malı” olan dövizi satarak, swap yoluyla gecelik veya haftalık vadede emanet gelen yani borçlanılan dövizi net rezerve ilave ettiğini söyleyerek, “Böylece net rezervdeki kayıp da telafi edilmiş oluyor. Bir nevi oturduğun evi satıp yeni ev sahibine kiracı olmaktan farkı yok” yorumunu yaptı.
Rota, TCMB rezervlerinin hızla erimesine neden olan döviz satış trafiğinin nasıl gerçekleştiğini de anlattı. Kayıp rezervin önce döviz tevdiat hesabı (DTH) sahibine geçtiğini belirten Rota, mart sonu itibarıyla DTH’da 36,4 milyar dolar artış olduğuna işaret etti.
“SWAPLA GERİ ALINIYOR”
Bankaların “açık döviz pozisyonda” kalmamak için müşterilerine verdiği aynı miktar dövizi bir yerlerden satın almak zorunda olduklarını söyleyen Rota, “Demek ki, ortada bankalara bu dövizi satan ama geri almayan, yüce gönüllü ‘yerli ve milli bir abi’ var. Biri döviz satıyorsa karşılığında TL alır. Dolayısıyla bu noktada da TCMB’nin TL fonlama miktarından bu ‘abi’nin TCMB olduğunu anlıyoruz” dedi.
TCMB’nin bu satışlar sonunda net ve brüt rezerv kaybı yaşamasının kaçınılmaz olduğunu söyleyen Rota, “Bu farkı kapatabilmek için 2019 Mart ayında yoğun ‘swap’ işlemlerine başladı. Bu işlemde bankalar ellerindeki dövizi TCMB’ye borç verir, karşılığında TL borç alır. Mart sonu itibarıyla bankalarla yapılan swap tutarı 27,2 milyar dolar. Bankalardan borçlanılan bu tutar rezervlere ekleniyor” diye konuştu.
“SWAP ÇIKARILDIĞINDA NEGATİFE GEÇİYOR “
Kerim Rota, 2019 başından 2020 mart sonuna kadar 15 aylık net uluslararası rezerv (NUR) hesabını şöyle anlattı:
“TCMB’nin ‘reeskont’ kalemi ihracatçılara TL kredi kullandırıp alınan dövizi gösteriyor. ‘BOTAŞ’ kamu enerji şirketlerine satılan tutarlar. ‘Swap’ ise TCMB’nin bankalardan aldığı emanet döviz. Hazine’nin iç ve dış piyasadan yabancı para borçlanması da NUR’a dahil. Depo uygulaması kalkınca, bankalara verilen döviz depo geri dönmesi de NUR’u etkiledi. Buna göre rezerv 15 ayda 66,7 milyar dolar artmalıydı.”
24 Nisan’la biten haftada TCMB’nin net döviz rezervinin 25,2 milyar dolara gerilediğini kaydeden Rota, “Nisan netleşmedi ama swap çıkarıldığında 10 milyar doların üzerinde negatife geçtiğini düşünüyorum” dedi.
[Bold Medya] 3.5.2020
Bilim Kurulu üyesi Profesör Kara: Aramızda 36 bin hayalet taşıyıcı var
Korona salgınında hiçbir semptom göstermeden virüs taşıyıcısı olmak mümkün. Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Ateş Kara, bu duruma dikkat çekerek “Türkiye’de yaklaşık 36 bin hayalet taşıyıcı” olabilir uyarısı yaptı.
BOLD – Türkiye’de ve dünyada yeni tip koronavirüs (Kovid-19) ile mücadelede farklı yöntemler deneniyor. Birçok devlet özellikle virüsün yayılmasını engellemeyi büyük bir hedef olarak görüyor. Konuya ilişkin önemli tespitlerini paylaşan Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Ateş Kara, Türkiye’de yaklaşık 36 bin hayalet taşıyıcı olabileceğini söyledi. Kara, hiç semptom göstermeden korona hastalığı geçiren bu taşıyıcıların tespiti için yeni testlerin yapılacağını duyurdu.
“NÜFUSUN ÜÇTE BİRİ”
Profesör Ateş Kara’nın Hürriyet’e verdiği röportajda dünyadan gelen verilerin, ülkelerdeki vaka sayısının yüzde 30’u kadar semptom olmayan yani ‘hayalet taşıyıcı’ olduğunu belirterek, “O zaman şu anda Türkiye’de 122 bin vaka varsa, dışarıda saptayamadığımız 36 bin kişi semptom göstermeden hastalığı taşıyor ya da hastalığı geçirmiş olabilir.” ifadesini kullandı.
“Bunu nereden tahmin ediyoruz?” diye soran Kara, “İlk olarak İzlanda bir çalışma yaptı. Nüfusu az olduğu için herkese test uyguladı ve gördü ki nüfusunun üçte biri hiç semptom göstermeden hastalığı taşıyor. Daha sonra Çin’den bir çalışma geldi. O çalışmada da üçte bir olmasa da yaklaşık aynı veriler vardı.” dedi.
“Daha sonra dünyanın çeşitli ülkelerinden de benzer veriler geldi” diyen Kara, “Bu da ülkemizle ilgili tahminde bulunabilmemizi sağladı. Bu nedenle herkesin maske takması gerektiğini özellikle vurguluyoruz. Ancak, unutmamak gerekir ki maske sosyal mesafenin yerine geçmez.” diye uyardı.
EĞER BAŞARILI OLURSA AŞI OCAK-ŞUBAT AYLARINDA KULLANILABİLİR
İngiltere’nin Oxford Üniversitesi’nde geliştirilen korona salgınına yönelik aşı hakkında konuşan Profesör Kara, “Bu konuda İngiltere, farklı adımları atlayarak direkt olarak maymunlar üzerinde denemeye geçti. 18 maymunun olduğu ortama virüs verildi. 18 maymunun 6’sına geliştirilen aşı uygulandı.” şeklinde anlattı.
“Çok etik bir uygulama değil ama salgın dönemi olduğu için uygulanabiliyor” diyen Kara “Görüldü ki aşı yapılan 6 maymun hastalanmadı. Normalde aşılar denenirken 30-40 insanla başlanır, ancak İngiltere 6 bin insana birden aşısını uygulayacak. Başarılı olursa ocak-şubat aylarında kullanılabilir hale gelebilir. Ancak dünya genelinde kaç insana hemen uygulanabileceğini bilemeyiz.” dedi.
[Bold Medya] 3.5.2020
BOLD – Türkiye’de ve dünyada yeni tip koronavirüs (Kovid-19) ile mücadelede farklı yöntemler deneniyor. Birçok devlet özellikle virüsün yayılmasını engellemeyi büyük bir hedef olarak görüyor. Konuya ilişkin önemli tespitlerini paylaşan Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Ateş Kara, Türkiye’de yaklaşık 36 bin hayalet taşıyıcı olabileceğini söyledi. Kara, hiç semptom göstermeden korona hastalığı geçiren bu taşıyıcıların tespiti için yeni testlerin yapılacağını duyurdu.
“NÜFUSUN ÜÇTE BİRİ”
Profesör Ateş Kara’nın Hürriyet’e verdiği röportajda dünyadan gelen verilerin, ülkelerdeki vaka sayısının yüzde 30’u kadar semptom olmayan yani ‘hayalet taşıyıcı’ olduğunu belirterek, “O zaman şu anda Türkiye’de 122 bin vaka varsa, dışarıda saptayamadığımız 36 bin kişi semptom göstermeden hastalığı taşıyor ya da hastalığı geçirmiş olabilir.” ifadesini kullandı.
“Bunu nereden tahmin ediyoruz?” diye soran Kara, “İlk olarak İzlanda bir çalışma yaptı. Nüfusu az olduğu için herkese test uyguladı ve gördü ki nüfusunun üçte biri hiç semptom göstermeden hastalığı taşıyor. Daha sonra Çin’den bir çalışma geldi. O çalışmada da üçte bir olmasa da yaklaşık aynı veriler vardı.” dedi.
“Daha sonra dünyanın çeşitli ülkelerinden de benzer veriler geldi” diyen Kara, “Bu da ülkemizle ilgili tahminde bulunabilmemizi sağladı. Bu nedenle herkesin maske takması gerektiğini özellikle vurguluyoruz. Ancak, unutmamak gerekir ki maske sosyal mesafenin yerine geçmez.” diye uyardı.
EĞER BAŞARILI OLURSA AŞI OCAK-ŞUBAT AYLARINDA KULLANILABİLİR
İngiltere’nin Oxford Üniversitesi’nde geliştirilen korona salgınına yönelik aşı hakkında konuşan Profesör Kara, “Bu konuda İngiltere, farklı adımları atlayarak direkt olarak maymunlar üzerinde denemeye geçti. 18 maymunun olduğu ortama virüs verildi. 18 maymunun 6’sına geliştirilen aşı uygulandı.” şeklinde anlattı.
“Çok etik bir uygulama değil ama salgın dönemi olduğu için uygulanabiliyor” diyen Kara “Görüldü ki aşı yapılan 6 maymun hastalanmadı. Normalde aşılar denenirken 30-40 insanla başlanır, ancak İngiltere 6 bin insana birden aşısını uygulayacak. Başarılı olursa ocak-şubat aylarında kullanılabilir hale gelebilir. Ancak dünya genelinde kaç insana hemen uygulanabileceğini bilemeyiz.” dedi.
[Bold Medya] 3.5.2020
Gazeteciler Cemiyeti: Cezaevlerindeki gazeteciler derhal serbest bırakılsın
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Gününde tutuklu gazeteciler için özgürlük çağrısı yaptı. “Türkiye cezaevlerinde yüzlerce gazeteci tutan bir ülke olma ayıbından bir an önce kurtarılmalı” dedi.
BOLD – 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü dolayısıyla açıklama yapan TGC, cezaevindeki gazetecilerin infaz yasasından yararlanamadığını belirtti. Açıklamada, “Ülke barışının sağlanabilmesi adına cezaevinde tutuklu bulunan gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gerektiğine inanıyoruz” ifadesi kullanıldı.
Açıklamada, “Türkiye cezaevlerinde yüzlerce gazeteci tutan bir ülke olma ayıbından bir an önce kurtarılmalı. Halkın haber alma, bilgilenme hakkı çeşitli yollarla örselenmemeli, düşünceyi ifade özgürlüğünün önüne her geçen gün yeni engeller çıkarılmamalı. Haberin özgürce dolaşabildiği bir toplum olmalıyız. Ülke barışının sağlanabilmesi adına cezaevinde tutuklu bulunan gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gerektiğine inanıyoruz” denildi.
GAZETECİLER AYAKTA KALMAYA DEVAM EDECEK
Sadece son haftalarda yaşananların bile gazeteciler üzerinde ağır bir baskının göstergesi olduğu kaydedilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Kuzguncuk’ta kiraladığı araziye yaptırdığı çardağın İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkılmasına ilişkin haberi nedeniyle başlatılan soruşturmada Cumhuriyet gazetesinden dört haberci İstanbul Emniyet Müdürlüğünde ifade verdi. Fox TV ana haber sunucusu Fatih Portakal hakkında Twitter’da paylaştığı bir mesaj nedeniyle üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Gazeteciler bütün güç koşullara rağmen ayaktadır, ayakta kalmaya da devam edecektir, bedeller ödeseler de kamuoyunu aydınlatmaktan geri durmayacaklardır.”
[Bold Medya] 3.5.2020
BOLD – 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü dolayısıyla açıklama yapan TGC, cezaevindeki gazetecilerin infaz yasasından yararlanamadığını belirtti. Açıklamada, “Ülke barışının sağlanabilmesi adına cezaevinde tutuklu bulunan gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gerektiğine inanıyoruz” ifadesi kullanıldı.
Açıklamada, “Türkiye cezaevlerinde yüzlerce gazeteci tutan bir ülke olma ayıbından bir an önce kurtarılmalı. Halkın haber alma, bilgilenme hakkı çeşitli yollarla örselenmemeli, düşünceyi ifade özgürlüğünün önüne her geçen gün yeni engeller çıkarılmamalı. Haberin özgürce dolaşabildiği bir toplum olmalıyız. Ülke barışının sağlanabilmesi adına cezaevinde tutuklu bulunan gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gerektiğine inanıyoruz” denildi.
GAZETECİLER AYAKTA KALMAYA DEVAM EDECEK
Sadece son haftalarda yaşananların bile gazeteciler üzerinde ağır bir baskının göstergesi olduğu kaydedilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Kuzguncuk’ta kiraladığı araziye yaptırdığı çardağın İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkılmasına ilişkin haberi nedeniyle başlatılan soruşturmada Cumhuriyet gazetesinden dört haberci İstanbul Emniyet Müdürlüğünde ifade verdi. Fox TV ana haber sunucusu Fatih Portakal hakkında Twitter’da paylaştığı bir mesaj nedeniyle üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Gazeteciler bütün güç koşullara rağmen ayaktadır, ayakta kalmaya da devam edecektir, bedeller ödeseler de kamuoyunu aydınlatmaktan geri durmayacaklardır.”
[Bold Medya] 3.5.2020
15 Temmuz’un işkence merkezleri: ‘Bir üsteğmen, vücudundaki kurşun yaraları ile 10 gün ölüme terk edildi’
Gazeteci Ahmet Nesin, YouTube kanalında 15 Temmuz Darbe gecesiyle ilgili ayrıntıları konuşmaya devam ediyor.
Ahmet Nesin’in, Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş ve Yüzbaşı Ümit Berber ile birlikte yaptığı yeni programda, 15 Temmuz sonrası işkence merkezleri ve burada yaşananlar gündeme getirildi. Programda o günlerde yapılan işkenceler deşifre edildi.
Bunlardan birini anlatan Yüzbaşı Ümit Berber, “Baş, yüz ve vücudunun büyük bir kısmı yanan Mehmetçiğin o pis ortamda çıplak vaziyette bekletilip hastaneye götürülmediğine şahit oldum. En acılarından biri de vücudundaki kurşun yaralarıyla 10 gün ölmesi beklenen bir üsteğmendi. Hem kendisi kadın polislerle hem de ona yardım eden ve ihtiyacını soranlar diğer polisler tarafından dövülüyordu. Kıpırdamadan yatıyor, tuvalete tekerlekli sandalye ile götürülüyordu. Yaralı askerler vardı, hiçbir şekilde müdahale edilmiyordu. Ellerinden voleybol direklerine kelepçelenmişlerdi. Kurşun yarası olan yerlere ayakkabı ile basıp ‘sen daha gebermedin mi? ‘ bağırıyorlardı.” ifadelerini kullandı.
Programda Ahmet Nesin her darbe sonrası işkencenin mutlaka olduğunu söyledi. Genelde bunun sol üzerinde olduğunu ama 15 Temmuz’dan durumun farklı olduğunu belirten Nesin, “Erdoğan’ı sevmeyen herkes işkence gördü. Bu işkencelerin fotoğrafları var ama yayımlamam mümkün değil. En azında insan olarak mümkün değil. Basın olarak da mümkün değil. Bu fotoğraflar yurtdışına çıkan kişiler tarafından iltica merkezlerine ve Birleşmiş Milletlere verildi. Ayrıca 15 Temmuz sonrası yapılan işkenceler devlet ajansı tarafından yayımlandı.” dedi.
Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş ise 15 Temmuz’da Deniz Kuvvetleri’nden yapılan işkencelerin kabul edildiğini belirterek, “Ali Türkşen orada işkence yaptığı, domuz bağı uyguladığını kabul etti. Orada işkence tek bir kişiye değil, birçok kişiye yapıldı. Başlarında bir kamu görevlisi olan ve bir amiral olan Turan Ecevit vardı. Ali Türkşen, Genelkurmay tarafından birliklere girmesi yasaklanan bir isim. Ama o gece işkence yaptı. Bu kişi ben işkence yaptım diyor. TSK personeline işken yapmış. Deniz Kuvvetleri ise bunu kabul etmiyor. Esas vahim olan kolluk personelinin, sulh ceza hakimlerinin, kavuşturma ve soruşturmada bulunanların bu cinayetleri örtbas etmesi ve ortak olması. İşkence suçu şahsa karşı değil, insanlığa karşı işlenen bir suçtur.” dedi.
İşte programda konuşulanların tamamı;
[TR724] 3.5.2020
Ahmet Nesin’in, Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş ve Yüzbaşı Ümit Berber ile birlikte yaptığı yeni programda, 15 Temmuz sonrası işkence merkezleri ve burada yaşananlar gündeme getirildi. Programda o günlerde yapılan işkenceler deşifre edildi.
Bunlardan birini anlatan Yüzbaşı Ümit Berber, “Baş, yüz ve vücudunun büyük bir kısmı yanan Mehmetçiğin o pis ortamda çıplak vaziyette bekletilip hastaneye götürülmediğine şahit oldum. En acılarından biri de vücudundaki kurşun yaralarıyla 10 gün ölmesi beklenen bir üsteğmendi. Hem kendisi kadın polislerle hem de ona yardım eden ve ihtiyacını soranlar diğer polisler tarafından dövülüyordu. Kıpırdamadan yatıyor, tuvalete tekerlekli sandalye ile götürülüyordu. Yaralı askerler vardı, hiçbir şekilde müdahale edilmiyordu. Ellerinden voleybol direklerine kelepçelenmişlerdi. Kurşun yarası olan yerlere ayakkabı ile basıp ‘sen daha gebermedin mi? ‘ bağırıyorlardı.” ifadelerini kullandı.
Programda Ahmet Nesin her darbe sonrası işkencenin mutlaka olduğunu söyledi. Genelde bunun sol üzerinde olduğunu ama 15 Temmuz’dan durumun farklı olduğunu belirten Nesin, “Erdoğan’ı sevmeyen herkes işkence gördü. Bu işkencelerin fotoğrafları var ama yayımlamam mümkün değil. En azında insan olarak mümkün değil. Basın olarak da mümkün değil. Bu fotoğraflar yurtdışına çıkan kişiler tarafından iltica merkezlerine ve Birleşmiş Milletlere verildi. Ayrıca 15 Temmuz sonrası yapılan işkenceler devlet ajansı tarafından yayımlandı.” dedi.
Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş ise 15 Temmuz’da Deniz Kuvvetleri’nden yapılan işkencelerin kabul edildiğini belirterek, “Ali Türkşen orada işkence yaptığı, domuz bağı uyguladığını kabul etti. Orada işkence tek bir kişiye değil, birçok kişiye yapıldı. Başlarında bir kamu görevlisi olan ve bir amiral olan Turan Ecevit vardı. Ali Türkşen, Genelkurmay tarafından birliklere girmesi yasaklanan bir isim. Ama o gece işkence yaptı. Bu kişi ben işkence yaptım diyor. TSK personeline işken yapmış. Deniz Kuvvetleri ise bunu kabul etmiyor. Esas vahim olan kolluk personelinin, sulh ceza hakimlerinin, kavuşturma ve soruşturmada bulunanların bu cinayetleri örtbas etmesi ve ortak olması. İşkence suçu şahsa karşı değil, insanlığa karşı işlenen bir suçtur.” dedi.
İşte programda konuşulanların tamamı;
[TR724] 3.5.2020
2 milyar dolar değerindeki pistler böyle yok edildi
Koronavirüs (Kovid-19) salgınında dolayı karar verilen ve Atatürk Havalimanı’nın yapılan Yeşilköy Hastanesi’nin inşaatında iki pist yok edildi. 2 milyar dolar değerindeki pistlerle ilgili CHP İstanbul Milletvekili Özgür Karabat, “Stratejik önemdeki noktaları yok ettiler” dedi.
Havadan çekilen fotoğraflar, kapatılan Atatürk Havalimanı’nın nasıl kullanılamaz hale getirildiğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Sözcü’nün haberine göre, Yeşilköy Hastanesi’nin yapımı sırasında kapatılan Atatürk Havalimanı’nın üç pistinden ikisi kırılarak yok edildi. Sadece inşaat değeri milyarlarca lira olan iki pistin üzerine hastane yapılması, “Hastane yapmaktan çok Atatürk Havalimanı’nı yok etme operasyonu” olarak değerlendiriliyor.
CHP İstanbul Milletvekili Özgür Karabat, “AHL’de üç pist vardı. İkisi kuzey-güney diye bilinen 3 bin metre uzunluğunda 45 metre genişliğinde, uluslararası standartlarda, biri de 2 bin 500 metre uzunluğunda 60 metre genişliğinde pist. 2 uzun pistin de ‘başı kırıldı.’ Dolayısıyla iki pist de kullanılamaz hale geldi. Stratejik noktaları yok ettiler” dedi.
[TR724] 3.5.2020
Havadan çekilen fotoğraflar, kapatılan Atatürk Havalimanı’nın nasıl kullanılamaz hale getirildiğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Sözcü’nün haberine göre, Yeşilköy Hastanesi’nin yapımı sırasında kapatılan Atatürk Havalimanı’nın üç pistinden ikisi kırılarak yok edildi. Sadece inşaat değeri milyarlarca lira olan iki pistin üzerine hastane yapılması, “Hastane yapmaktan çok Atatürk Havalimanı’nı yok etme operasyonu” olarak değerlendiriliyor.
CHP İstanbul Milletvekili Özgür Karabat, “AHL’de üç pist vardı. İkisi kuzey-güney diye bilinen 3 bin metre uzunluğunda 45 metre genişliğinde, uluslararası standartlarda, biri de 2 bin 500 metre uzunluğunda 60 metre genişliğinde pist. 2 uzun pistin de ‘başı kırıldı.’ Dolayısıyla iki pist de kullanılamaz hale geldi. Stratejik noktaları yok ettiler” dedi.
[TR724] 3.5.2020
Gastrit ve ülser rahatsızlığı olanlara Ramazan tavsiyesi!
Gastrit ve ülser gibi mide rahatsızlıklarının Ramazan’da artış gösterdiğini belirten uzmanlar iftar ve sahurda yemek yedikten sonra hemen yatılmaması uyarısında bulundu. Gastrit ve ülser hastalarının yemek yemeden 5-10 dakika önce ilaçlarını almaları gerektiğini söyleyen İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Meltem Ergün, iftar ve sahurda tercih edilmesi gereken besinler hakkında tavsiyelerde bulundu.
Ramazan ayıyla birlikte beslenme alışkanlıkları da değişkenlik göstermeye başladı. Uzun süren açlığın ardından yenen yemek ya da sahurda tüketilen besinler özellikle gastrit ve ülser gibi mide rahatsızlıkları yaşayan kişileri olumsuz etkileyebiliyor. Gastrit ve ülser gibi mide rahatsızlıklarını Ramazan ayında daha da arttığına dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Meltem Ergün, hastalara önemli tavsiyelerde bulundu.
Ramazan ayında günler de uzun olduğundan aç kalma süresi uzadığını belirten Prof. Dr. Meltem Ergün, “Dolayısıyla su ve sıvı ihtiyacı daha fazla olmaktadır. Orucu açarken suyla açmak, çorba gibi sıvı bir yiyecekle devam etmek ve ardından bir süre bekledikten sonra ana yemeğe geçmek fayda sağlayacaktır. İftar yaptıktan sonra ya da sahurda yemek yedikten sonra direkt uzanır pozisyona geçilirse hastaların şiddetli reflüsü ortaya çıkabilmektedir onun için iftarda ve sahurda yemek yedikten sonra hemen yatılmamalıdır. Aradan bir iki saat geçtikten sonra yatılması reflü rahatsızlığını artırmaması açısından faydalıdır.” dedi.
RAMAZANIN İKİNCİ YARISI ŞİKÂYETLER ŞİDDETLENİYOR
Gastrit ve ülseri olan hastaların rahatsızlıkları ramazan döneminde daha belirgin hale gelebilmektedir diyen Prof. Dr. Meltem Ergün, “Özellikle ramazanın ikinci yarısında bu tarz rahatsızlıkları olanların özellikle ülseri olanların ülserinde delinme, ülser kanamalarında artışı biz hastalarımızda da saptıyoruz. Özellikle bilinen aktif ülseri olan hastaların oruç tutmamasını tavsiye ediyoruz. Ülseri olup da iyileşen kişiler, tabi ki oruç tutabilirler. Ama en azından ramazan döneminde iftar ve sahur olmak üzere günde iki kez asit baskılayıcı tedaviyi yemekten önce kullanın. İftar vakti ilacı içip beklemek biraz zor olabilir ama mümkün olduğunca ilacı içip sonrasında bir 5-10 dakika sonra yemek ilacın etkisini artırma adına etkili olacaktır” uyarısında bulundu.
KESİNLİKLE KIZARTMA TERCİH ETMEYİN!
Ülser ve gastriti olan hastalarımızın yemek yemeden 5-10 dakika önce mide ilaçlarını kullanmalarının mide rahatsızlıklarının artmasını engelleyeceğine dikkat çeken Prof. Dr. Ergün, şu uyarılarda bulundu: “Özellikle su ve çorba gibi sıvı gıdalar ile iftarı açmak faydalıdır. Ayrıca, orucu açtıktan sonra araya bir 15-20 dakika koyduktan sonra ana yemeğe geçilmesini özellikle tavsiye ediyoruz. Ağır yemeklerden kaçınılmalı, mümkün olduğu kadar sebze yemekleri, ya da sebzeli etli yemekler olabilir. Ama bunlar da tencere yemeği şeklinde olmalıdır. Ya da fırında pişen yemekler tercih edilmelidir. Kızartmalar kesinlikle tercih edilmemelidir. Acılı yiyeceklerden kaçınılmasını öneriyoruz. Fast-food ramazanda tercih edilen yiyeceklerden değil. Karbonhidratı mümkün olduğunca az tüketmeye özen gösterin. Börek, baklava gibi yiyeceklerden uzak durmaya özen gösterin. Ramazan’da özellikle tüketilmemesi gereken şeyler, sigara, çay, kahve bunlar reflü ve mide rahatsızlıklarını tetikleyebilir. Bunun yerine su ve ıhlamur nane-limon gibi bitkisel çaylardan faydalanabiliriz.”
[TR724] 3.5.2020
Ramazan ayıyla birlikte beslenme alışkanlıkları da değişkenlik göstermeye başladı. Uzun süren açlığın ardından yenen yemek ya da sahurda tüketilen besinler özellikle gastrit ve ülser gibi mide rahatsızlıkları yaşayan kişileri olumsuz etkileyebiliyor. Gastrit ve ülser gibi mide rahatsızlıklarını Ramazan ayında daha da arttığına dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Meltem Ergün, hastalara önemli tavsiyelerde bulundu.
Ramazan ayında günler de uzun olduğundan aç kalma süresi uzadığını belirten Prof. Dr. Meltem Ergün, “Dolayısıyla su ve sıvı ihtiyacı daha fazla olmaktadır. Orucu açarken suyla açmak, çorba gibi sıvı bir yiyecekle devam etmek ve ardından bir süre bekledikten sonra ana yemeğe geçmek fayda sağlayacaktır. İftar yaptıktan sonra ya da sahurda yemek yedikten sonra direkt uzanır pozisyona geçilirse hastaların şiddetli reflüsü ortaya çıkabilmektedir onun için iftarda ve sahurda yemek yedikten sonra hemen yatılmamalıdır. Aradan bir iki saat geçtikten sonra yatılması reflü rahatsızlığını artırmaması açısından faydalıdır.” dedi.
RAMAZANIN İKİNCİ YARISI ŞİKÂYETLER ŞİDDETLENİYOR
Gastrit ve ülseri olan hastaların rahatsızlıkları ramazan döneminde daha belirgin hale gelebilmektedir diyen Prof. Dr. Meltem Ergün, “Özellikle ramazanın ikinci yarısında bu tarz rahatsızlıkları olanların özellikle ülseri olanların ülserinde delinme, ülser kanamalarında artışı biz hastalarımızda da saptıyoruz. Özellikle bilinen aktif ülseri olan hastaların oruç tutmamasını tavsiye ediyoruz. Ülseri olup da iyileşen kişiler, tabi ki oruç tutabilirler. Ama en azından ramazan döneminde iftar ve sahur olmak üzere günde iki kez asit baskılayıcı tedaviyi yemekten önce kullanın. İftar vakti ilacı içip beklemek biraz zor olabilir ama mümkün olduğunca ilacı içip sonrasında bir 5-10 dakika sonra yemek ilacın etkisini artırma adına etkili olacaktır” uyarısında bulundu.
KESİNLİKLE KIZARTMA TERCİH ETMEYİN!
Ülser ve gastriti olan hastalarımızın yemek yemeden 5-10 dakika önce mide ilaçlarını kullanmalarının mide rahatsızlıklarının artmasını engelleyeceğine dikkat çeken Prof. Dr. Ergün, şu uyarılarda bulundu: “Özellikle su ve çorba gibi sıvı gıdalar ile iftarı açmak faydalıdır. Ayrıca, orucu açtıktan sonra araya bir 15-20 dakika koyduktan sonra ana yemeğe geçilmesini özellikle tavsiye ediyoruz. Ağır yemeklerden kaçınılmalı, mümkün olduğu kadar sebze yemekleri, ya da sebzeli etli yemekler olabilir. Ama bunlar da tencere yemeği şeklinde olmalıdır. Ya da fırında pişen yemekler tercih edilmelidir. Kızartmalar kesinlikle tercih edilmemelidir. Acılı yiyeceklerden kaçınılmasını öneriyoruz. Fast-food ramazanda tercih edilen yiyeceklerden değil. Karbonhidratı mümkün olduğunca az tüketmeye özen gösterin. Börek, baklava gibi yiyeceklerden uzak durmaya özen gösterin. Ramazan’da özellikle tüketilmemesi gereken şeyler, sigara, çay, kahve bunlar reflü ve mide rahatsızlıklarını tetikleyebilir. Bunun yerine su ve ıhlamur nane-limon gibi bitkisel çaylardan faydalanabiliriz.”
[TR724] 3.5.2020
Gültekin Avcı Davası: Özgür basın yolunda ödenen bedel [Av. Fikret Duran]
Gültekin Avcı’nın telefonu iktidara yakın bir gazeteci tarafından arandığında, takvimler 2013 başını gösteriyordu.
“Bana seninle ilgili sorular soruyorlar, bir cevap vermem gerekiyor” diyerek haklar, özgürlükler, terör soruşturmaları hakkında Avcı’nın ne düşündüğünü ölçmek için bir takım sorular yöneltti.
Avcı’nın o sorulara verdiği cevaplar Anayasa, kanunlar ve evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde oldu.
Aldığı cevaptan memnun olmayan gazeteci, sorusunu yineledi:
-Öyle mi diyorsun yani?
-Evet, öyle diyorum…
Belli ki “1 savcı 3 polis ile terör örgütü ilan etme” projeleri olgunlaştırılıyor, listeleniyor hazırlanıyordu. Belki de Avcı’nın adı, o gün verdiği cevaptan sonra tetikçilerin yanına değil tutuklanacaklar listesine yazılmış, iş sadece bahane üretmeye kalmıştı.
Avcı, 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı da aynı dik duruşu sergilemişti. Adliyede çalışan hakim ve savcılara ait bilgileri istemek için arayan alay komutanına hukuk dersi vermiş, dini gruplara yönelik adreslere “irticai faaliyetler” gerekçesiyle baskın talimatı vermek için arayan komutanın yüzüne telefonu kapatmıştı. Emrindeki kolluğu “kimden gelirse gelsin, benim talimatım olmadan tek bir adrese dahi baskın yaparsanız suçüstü yapar gözaltına alıp, tutuklatırım” diyerek uyarmıştı. 28 Şubat’ın kasıp kavurduğu ortamda Batı Çalışma Grubu adına iltica raporları tanzim eden bir Emniyet Müdürü hakkında soruşturma başlatıp tutuklamaya sevk eden ilk ve tek savcı Gültekin Avcı olmuştu. Avcı’nın görev yaptığı yerlerdeki dini gruplar bu sayede baskından kurtulmuştu. Hakkındaki şikayet üzerine inceleme yapan müfettişin, yapabildiği tek suçlama “Deli gibi kanuna bağlı, Türk Silahlı Kuvvetleri ile uyumlu çalışmıyor” olmuştu. O gün bu gündür kanuna bağlı olmasının bedelini ödüyor.
Avcı’nın duruşu net, sözleri sert idi “Biz askeri Cumhuriyetten memnunuz, bizim generallerimiz her şeyi bilir, bunlar Olympos Dağı’ndaki tanrılardır, bunların hikmetinden sual olunmaz, bir general yanlış yapsa da, memleket için düşündüğü bir şey vardır” dediğimiz sürece hiç bir zaman erdemli bir demokratik yönetime ulaşamayacağız.”
Peki Gültekin Avcı bu kadar cesur gidebildiğine göre, akşamları yolunu gözleyen sevdiği bir kadın, başını okşayacağı çocuğu yok muydu?
Vardı var olmasına ama; hukukun çizdiği sınırlardan çıkıp, kendini inkar etme karaktersizliğini kendine yakıştıramıyordu.
Avcı, bedel ödeme pahasına kanuna bağlı kalırken, yargı mensuplarının çoğu adliyeyi ziyaret eden binbaşıyı esas duruşta karşılıyor, Genelkurmay’da brifing alıp komutanları ayakta alkışlıyor ve askeri vesayete sadakatlerini ilan ediyordu. Gelin görün ki, o gün askeri vesayetin önünde el pençe divan duran sözde yargı mensuplarının artıkları, bu gün de AKP ile sarmaş dolaş, al gülüm ver gülüm demokrasinin ve adaletin canına okuyor.
Avcı, askeri vesayetin hedefinde olduğu gibi PKK’nın, DHKP/C’nin ve Hizbullah’ın da ölüm listesindeydi. Adresin budur, çocuğunun adı, okuduğu okulu, sınıfı şudur diye tehdit mesajları alıyordu. Cezaevi savcısı iken Hizbullah davası tutukluları tarafından koğuşta rehin alınıp boğazına bıçak dayanmış, ölümden dönmüştü. O zaman da başını eğmemişti.
Manyak olan kim?
Hakimlik, savcılık kılıçtan keskin. Verdiğiniz bir kararla masum bir insanı ipe götürebileceğiniz gibi, bir suçluyu da kurtarabilirsiniz. Avcı’nın hakimlik yaptığı zamanlarda, önüne bir kız kaçırma dosyası gelir. Kızın yakınları “yalancı tanık” dinleterek suça karışmamış birinin tutuklanmasını sağlar. Mesai çıkışı yürüyerek evine giderken, kaçırılan kız Avcı’nın önüne çıkar. “Hakimim, siz ne yaptınız, O orada yoktu ki..!” der. O an, başından aşağı kaynar sular dökülür. Eve gider, ağzını bıçak açmaz, yatar uyuyamaz. Farkında olmadan da olsa, masum birini tutuklamıştır. Gece Saat 02.00’de cezaevine gidip “Ben seni haksız yere tutukladım, bana hakkını helal eder misin?” diye sorar. Yazdıklarım Hulusi Kentmen filminden bir sahne değil, Gültekin Avcı’nın meslek hayatından küçük bir kesit…Helallik sözü alınca huzurla evine döner. Sabah ilk işi nöbetçi savcıya durumu anlatıp itiraz etmesini rica ederek suçsuz kişinin tahliyesini sağlamak olur.
Adliyede beraber görev yaptığı kimi hakim ve savcılar “Gültekin, manyak mısın sen?” diye sorduklarında verdiği cevap, insanı yutkunduracak cinstendir:
-Kimin manyak olduğunu, öldükten sonra göreceğiz..!
Peki aslında kim manyak?
Bir kişiyi haksız yere tutukladığı için uykusu kaçan Gültekin Avcı’mı, yoksa yüzbinlerce masum insana iftira atıp, güle oynaya onların hayatını karartanlar mı?
Gözaltı ve tutuklanma süreci
Tek merkezden yönetilen proje dosyalarda delillerden ziyade hedeflenen şey önemlidir. Bundan dolayı yalanlar gerçek, gerçekler yalan halini alır. Savcılar, sizin hayatınıza eş zamanlı başka bir hayat kurarlar. Çocukluktan baba olmanıza, evlilikten eğitim hayatınıza, iş hayatınızdan sosyal hayatınıza yaşanmışlıklarınız vardır gerçek hayatınızda. Bir de savcıların oluşturduğu gerçeklerin zıttı ikinci bir hayat. İki hayat arasında ad ve soyadınızın aynı olması dışında başka bir benzerlik bulunmaz. Bir çoğunda kopyala yapıştır yapıldığından, adınız bile yanlıştır. Yalanlar gerçek muamelesi gördüğünden, gerçekler önemini kaybeder.
Gültekin Avcı dosyası da yalanlarla oluşturulmuş, “yok artık..!” dedirten skandallarla dolu bir dosyadır. Ne acıdır ki, Avcı’nın tutuklanması için tetikçilik görevi, avukat meslektaşı olan Fidel Okan tarafından üstlenildi. Fidel Okan, 2015 yıllarında Gültekin Avcı adının “3 numaralı şüpheli” olarak yazılı olduğu bazı belgeleri televizyon ekranlarında göstererek hedef göstermeye başladı. Bunun üzerine Avcı, avukatları aracılığı ile Savcı İrfan Fidan’a başvurarak durumu anlatıp hakkında bir soruşturma varsa ifade vermek istediğini belirtti. Savcı İrfan Fidan, avukatların dosyayı inceleme talebini “gizlilik” gerekçesiyle reddedip “Boşuna gelmesin, gelse de ifadesini almam, rahat olsun, evine dönsün, ben ona tebligat gönderip davet edeceğim” şeklinde cevapladı. Hakkında “Silahlı terör örgütü yöneticiliği” gibi ağır suçlamalar yapılan biri, kendi ayakları ile savcılığa gitmesine rağmen, bırakın gözaltına alınmayı, ifadesine dahi başvurulmadan adliyeden geri gönderildi.
Avcı, ifade için savcılıktan davetiye gönderilmesini beklerken, bu görüşmeden kısa bir zaman sonra, yani 18.09.2015 tarihinde İzmir’de ikamet ettiği evinin önünde bekleyen polislerce gözaltına alındı. Avcı’yı gözaltına almak için İstanbul’dan İzmir’e giden polisler, evde arama yapmaya dahi lüzum görmediler. Savcı Fidan belli ki elindeki delillerin sağlamlığından emindi; 2 sene önce yazılmış 6 tane köşe yazısı. Evet, düşüncenin suç olduğu düzende, yazı yazmak elbette suç sayılırdı.
Avcı, İstanbul Terör Şube’de günlerce bekletildi. Bu süre boyunca insan onuru ile bağdaştırılamayacak fiziksel ve psikolojik kötü muamelelere maruz kaldı. Bu kadar bekledikten sonra yapılması gereken polisin ve savcının Avcı’nın işlediği suçları, bu suçların hangi silahlarla işlendiğini, ele geçirilen delilleri gösterip savunmasını istemekti. Fakat ne polis ne de savcı ifade almadı. Doğrudan tutuklama talebiyle sorgu hakiminin önüne çıkarıldı.
Savcı İrfan Fidan, tutuklamaya sevk yazısında Gültekin Avcı’nın, hakkında tutuklama kararı bulunan 2 emniyet görevlisi ile telefon görüşmesi yaptığını iddia etmekte idi. Avcı’ya “silahlı terör örgütü yöneticiliği” kılıfı biçildiğinden, telefon konuşmaları iddiası üzerinden, polislerce işlenen(!) suçlar da Avcı’nın üstüne yıkılacaktı. Gerçekte, iddia edilen telefon görüşmelerinin aslı yoktu. Polis olarak gösterilen kişilerden biri akademisyen, diğeri de taksi şoförü idi. , Minareyi çalanlar kılıfını da hazırlamış ama kılıf, minareye uymuyordu. İsim benzerliği üzerinden suç üretmeye çalışanlar kendileri suç işlemişti. Hem telefon konuşması olsaydı ne ifade ederdi ki? Suç bunun neresindeydi? Ortada telefon görüşmelerinin tespiti için mahkeme kararı olmadığı gibi, konuşma içerikleri de yoktu.
Dosya, sorgu için Sulh Ceza Hakimi Durmuş Karaçalı’nın önüne gönderildi. Durmuş Karaçalı, Gültekin Avcı’nın tutuklanmadan bir kaç ay önce yazdığı bir köşe yazısında kendisine hakaret ettiğini iddia ederek şikayetçi olmuştu. İddianame hazırlandıktan sonra dava İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılmış, duruşması da bir kaç hafta sonraya verilmişti. Durmuş Karaçalı’nın müşteki/mağdur olduğu davanın sanığı Gültekin Avcı idi. Avukatlar Karaçalı’nın CMK 22. Maddeye göre Avcı ile karşılıklı “husumeti” olması nedeniyle tarafsızlığını yitireceğinden çekilmesini talep ettiler. Kendisi çekilmeyince yasada yazılan usule riayet ederek reddi hakim talebinde bulundular. Karaçalı önce böyle bir davanın tebligatının kendisine ulaşmadığını söyleyerek gerçeğe aykırı beyanda bulundu. Neyse ki, mahkeme kalemine gidip belgeyi temin etmek uzun sürmedi. Avukatlar duruşma günü tebligatını Karaçalı’nın bizzat imzalayarak teslim aldığına dair belgeyi dosyaya sundular, ama değişen bir şey olmadı. Durmuş Karaçalı kör gözlere sokarcasına kanunun açık hükmünü çiğneyerek Gültekin Avcı hakkında tutuklama kararı verdi. Çünkü kanunların önemi yoktu, önemli olan sadece sonuçtu.
İlkesizlikler ve çifte standartlar
Gazetecilerin tutuklanması hakkında ayrımcı tavır sergileyen medya mensupları, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün anıldığı bu dakikalarda Türk medyasının düştüğü bu durumda önemli bir paya sahipler. Gültekin Avcı’dan bir kaç ay sonra Can Dündar’da 52 köşe yazısı, 2 röportaj ve 2 haberi nedeniyle hukuksuzca tutuklandı. Can Dündar’ın tutuklanıp yargılanmasına haklı olarak büyük bir infialle tepki gösteren medya mensupları, Gültekin Avcı’nın yazdığı 6 köşe yazısını ağır silah olarak görmüş olmalarından olsa gerek, kafasını kuma gömmeyi tercih etti.
Savcı İrfan Fidan, 9 ay sonra yazdığı 33 sayfalık iddianamede Gültekin Avcı’ya sadece 4 sayfa ayırdı. Eylem olarak da 6 köşe yazısını gösterdi. İddia, köşe yazılarıyla “algı operasyonu” yapılmasıydı. “Algı operasyonu” ceza hukukunun değil, olsa olsa bir sosyal psikoloji kavramı olabilir. Hiç bir ismin bulunmadığı, hiç kimseye hakaret edilmeyen bu yazılar hakkında ne bir tekzip başvurusu yapılmış, ne de suç duyurusunda bulunulmuştu. Savcının iddiası ipe sapa gelmeyecek türdendi: Muta nikahı kötülenip, dönemin başbakanı, bakanları ve devlet yetkilileri “itibarsızlaştırarak kendilerini savunamayacak duruma düşürülmüş” idi. Ve bu eylemlerinden dolayı Gültekin Avcı’ya 2 müebbet ve +75 yıla kadar hapis cezası verilmesini istiyordu.
Çifte standart, Anayasa Mahkemesinde de devam etti. Gültekin Avcı’nın haksız tutukluluğu için Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru aylarca incelenmedi. Can Dündar ve Erdem Gül’ün mağduriyetleri ise tutuklanmalarından 3 ay sonra jet hızıyla verilen Anayasa Mahkemesi kararıyla sonlandırıldı. Oysa yapılması gereken, başvuru tarih ve sıralamasına riayet edilerek dosyanın incelenmesi ve karar verilmesiydi.
Gültekin Avcı, tutuklanmasından 9 ay sonra çıkarıldığı mahkemedeki savunmasını kısa tuttu. Mahkeme 6 köşe yazısı nedeniyle 2 müebbet ve +75 yıl hapis cezası istenen iddianameyi kabul ettiyse, uzun uzun savunma yapmaya, ceza hukukunun kriterlerini anlatmaya ne gerek vardı ki? Hem 6 tane köşe yazısının nesini savunacaktı? Köşe yazıları, kendini savunuyordu zaten.
Fakat mahkeme, hepimizi şaşırttı. 20 Eylül 2015 Tarihinde tutuklanan Avcı, 9 Haziran 2016 Tarihinde ilk duruşmada savunmasını yaptıktan sonra tahliye oldu. Ondan sonra görünmeyen el, medyadaki tetikçileri üzerinden saldırıya geçerek dosyaya müdahale etmeye başladı. Avcı, dosyada yeni bir gelişme olmamasına rağmen 25 Eylül 2016 Tarihinde yeniden tutuklandı. Aradan geçen 3 yılın sonunda, 13 Eylül 2019 Tarihinde yeniden tahliye oldu, aynı gün nefret lobisi harekete geçerek hedef gösterdi. Yapılan itiraz üzerine 1 gün sonra yeniden tutuklanma kararı verildi, gözaltına alındı ve cezaevine gönderildi.
Olmadık kısıtlamalar konulsa da, kitapları yanında. Cezaevinde kendine bibliyoterapi yaparak hayata tutunuyor. Ancak kitabıyla buluştuğu anlarda dört duvar arkasına geçip, özgürlüğe kavuşabiliyor. Ta ki, kitabı bitirip kapağını kapatıncaya kadar.
[Av. Fikret Duran] 3.5.2020 [TR724]
“Bana seninle ilgili sorular soruyorlar, bir cevap vermem gerekiyor” diyerek haklar, özgürlükler, terör soruşturmaları hakkında Avcı’nın ne düşündüğünü ölçmek için bir takım sorular yöneltti.
Avcı’nın o sorulara verdiği cevaplar Anayasa, kanunlar ve evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde oldu.
Aldığı cevaptan memnun olmayan gazeteci, sorusunu yineledi:
-Öyle mi diyorsun yani?
-Evet, öyle diyorum…
Belli ki “1 savcı 3 polis ile terör örgütü ilan etme” projeleri olgunlaştırılıyor, listeleniyor hazırlanıyordu. Belki de Avcı’nın adı, o gün verdiği cevaptan sonra tetikçilerin yanına değil tutuklanacaklar listesine yazılmış, iş sadece bahane üretmeye kalmıştı.
Avcı, 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı da aynı dik duruşu sergilemişti. Adliyede çalışan hakim ve savcılara ait bilgileri istemek için arayan alay komutanına hukuk dersi vermiş, dini gruplara yönelik adreslere “irticai faaliyetler” gerekçesiyle baskın talimatı vermek için arayan komutanın yüzüne telefonu kapatmıştı. Emrindeki kolluğu “kimden gelirse gelsin, benim talimatım olmadan tek bir adrese dahi baskın yaparsanız suçüstü yapar gözaltına alıp, tutuklatırım” diyerek uyarmıştı. 28 Şubat’ın kasıp kavurduğu ortamda Batı Çalışma Grubu adına iltica raporları tanzim eden bir Emniyet Müdürü hakkında soruşturma başlatıp tutuklamaya sevk eden ilk ve tek savcı Gültekin Avcı olmuştu. Avcı’nın görev yaptığı yerlerdeki dini gruplar bu sayede baskından kurtulmuştu. Hakkındaki şikayet üzerine inceleme yapan müfettişin, yapabildiği tek suçlama “Deli gibi kanuna bağlı, Türk Silahlı Kuvvetleri ile uyumlu çalışmıyor” olmuştu. O gün bu gündür kanuna bağlı olmasının bedelini ödüyor.
Avcı’nın duruşu net, sözleri sert idi “Biz askeri Cumhuriyetten memnunuz, bizim generallerimiz her şeyi bilir, bunlar Olympos Dağı’ndaki tanrılardır, bunların hikmetinden sual olunmaz, bir general yanlış yapsa da, memleket için düşündüğü bir şey vardır” dediğimiz sürece hiç bir zaman erdemli bir demokratik yönetime ulaşamayacağız.”
Peki Gültekin Avcı bu kadar cesur gidebildiğine göre, akşamları yolunu gözleyen sevdiği bir kadın, başını okşayacağı çocuğu yok muydu?
Vardı var olmasına ama; hukukun çizdiği sınırlardan çıkıp, kendini inkar etme karaktersizliğini kendine yakıştıramıyordu.
Avcı, bedel ödeme pahasına kanuna bağlı kalırken, yargı mensuplarının çoğu adliyeyi ziyaret eden binbaşıyı esas duruşta karşılıyor, Genelkurmay’da brifing alıp komutanları ayakta alkışlıyor ve askeri vesayete sadakatlerini ilan ediyordu. Gelin görün ki, o gün askeri vesayetin önünde el pençe divan duran sözde yargı mensuplarının artıkları, bu gün de AKP ile sarmaş dolaş, al gülüm ver gülüm demokrasinin ve adaletin canına okuyor.
Avcı, askeri vesayetin hedefinde olduğu gibi PKK’nın, DHKP/C’nin ve Hizbullah’ın da ölüm listesindeydi. Adresin budur, çocuğunun adı, okuduğu okulu, sınıfı şudur diye tehdit mesajları alıyordu. Cezaevi savcısı iken Hizbullah davası tutukluları tarafından koğuşta rehin alınıp boğazına bıçak dayanmış, ölümden dönmüştü. O zaman da başını eğmemişti.
Manyak olan kim?
Hakimlik, savcılık kılıçtan keskin. Verdiğiniz bir kararla masum bir insanı ipe götürebileceğiniz gibi, bir suçluyu da kurtarabilirsiniz. Avcı’nın hakimlik yaptığı zamanlarda, önüne bir kız kaçırma dosyası gelir. Kızın yakınları “yalancı tanık” dinleterek suça karışmamış birinin tutuklanmasını sağlar. Mesai çıkışı yürüyerek evine giderken, kaçırılan kız Avcı’nın önüne çıkar. “Hakimim, siz ne yaptınız, O orada yoktu ki..!” der. O an, başından aşağı kaynar sular dökülür. Eve gider, ağzını bıçak açmaz, yatar uyuyamaz. Farkında olmadan da olsa, masum birini tutuklamıştır. Gece Saat 02.00’de cezaevine gidip “Ben seni haksız yere tutukladım, bana hakkını helal eder misin?” diye sorar. Yazdıklarım Hulusi Kentmen filminden bir sahne değil, Gültekin Avcı’nın meslek hayatından küçük bir kesit…Helallik sözü alınca huzurla evine döner. Sabah ilk işi nöbetçi savcıya durumu anlatıp itiraz etmesini rica ederek suçsuz kişinin tahliyesini sağlamak olur.
Adliyede beraber görev yaptığı kimi hakim ve savcılar “Gültekin, manyak mısın sen?” diye sorduklarında verdiği cevap, insanı yutkunduracak cinstendir:
-Kimin manyak olduğunu, öldükten sonra göreceğiz..!
Peki aslında kim manyak?
Bir kişiyi haksız yere tutukladığı için uykusu kaçan Gültekin Avcı’mı, yoksa yüzbinlerce masum insana iftira atıp, güle oynaya onların hayatını karartanlar mı?
Gözaltı ve tutuklanma süreci
Tek merkezden yönetilen proje dosyalarda delillerden ziyade hedeflenen şey önemlidir. Bundan dolayı yalanlar gerçek, gerçekler yalan halini alır. Savcılar, sizin hayatınıza eş zamanlı başka bir hayat kurarlar. Çocukluktan baba olmanıza, evlilikten eğitim hayatınıza, iş hayatınızdan sosyal hayatınıza yaşanmışlıklarınız vardır gerçek hayatınızda. Bir de savcıların oluşturduğu gerçeklerin zıttı ikinci bir hayat. İki hayat arasında ad ve soyadınızın aynı olması dışında başka bir benzerlik bulunmaz. Bir çoğunda kopyala yapıştır yapıldığından, adınız bile yanlıştır. Yalanlar gerçek muamelesi gördüğünden, gerçekler önemini kaybeder.
Gültekin Avcı dosyası da yalanlarla oluşturulmuş, “yok artık..!” dedirten skandallarla dolu bir dosyadır. Ne acıdır ki, Avcı’nın tutuklanması için tetikçilik görevi, avukat meslektaşı olan Fidel Okan tarafından üstlenildi. Fidel Okan, 2015 yıllarında Gültekin Avcı adının “3 numaralı şüpheli” olarak yazılı olduğu bazı belgeleri televizyon ekranlarında göstererek hedef göstermeye başladı. Bunun üzerine Avcı, avukatları aracılığı ile Savcı İrfan Fidan’a başvurarak durumu anlatıp hakkında bir soruşturma varsa ifade vermek istediğini belirtti. Savcı İrfan Fidan, avukatların dosyayı inceleme talebini “gizlilik” gerekçesiyle reddedip “Boşuna gelmesin, gelse de ifadesini almam, rahat olsun, evine dönsün, ben ona tebligat gönderip davet edeceğim” şeklinde cevapladı. Hakkında “Silahlı terör örgütü yöneticiliği” gibi ağır suçlamalar yapılan biri, kendi ayakları ile savcılığa gitmesine rağmen, bırakın gözaltına alınmayı, ifadesine dahi başvurulmadan adliyeden geri gönderildi.
Avcı, ifade için savcılıktan davetiye gönderilmesini beklerken, bu görüşmeden kısa bir zaman sonra, yani 18.09.2015 tarihinde İzmir’de ikamet ettiği evinin önünde bekleyen polislerce gözaltına alındı. Avcı’yı gözaltına almak için İstanbul’dan İzmir’e giden polisler, evde arama yapmaya dahi lüzum görmediler. Savcı Fidan belli ki elindeki delillerin sağlamlığından emindi; 2 sene önce yazılmış 6 tane köşe yazısı. Evet, düşüncenin suç olduğu düzende, yazı yazmak elbette suç sayılırdı.
Avcı, İstanbul Terör Şube’de günlerce bekletildi. Bu süre boyunca insan onuru ile bağdaştırılamayacak fiziksel ve psikolojik kötü muamelelere maruz kaldı. Bu kadar bekledikten sonra yapılması gereken polisin ve savcının Avcı’nın işlediği suçları, bu suçların hangi silahlarla işlendiğini, ele geçirilen delilleri gösterip savunmasını istemekti. Fakat ne polis ne de savcı ifade almadı. Doğrudan tutuklama talebiyle sorgu hakiminin önüne çıkarıldı.
Savcı İrfan Fidan, tutuklamaya sevk yazısında Gültekin Avcı’nın, hakkında tutuklama kararı bulunan 2 emniyet görevlisi ile telefon görüşmesi yaptığını iddia etmekte idi. Avcı’ya “silahlı terör örgütü yöneticiliği” kılıfı biçildiğinden, telefon konuşmaları iddiası üzerinden, polislerce işlenen(!) suçlar da Avcı’nın üstüne yıkılacaktı. Gerçekte, iddia edilen telefon görüşmelerinin aslı yoktu. Polis olarak gösterilen kişilerden biri akademisyen, diğeri de taksi şoförü idi. , Minareyi çalanlar kılıfını da hazırlamış ama kılıf, minareye uymuyordu. İsim benzerliği üzerinden suç üretmeye çalışanlar kendileri suç işlemişti. Hem telefon konuşması olsaydı ne ifade ederdi ki? Suç bunun neresindeydi? Ortada telefon görüşmelerinin tespiti için mahkeme kararı olmadığı gibi, konuşma içerikleri de yoktu.
Dosya, sorgu için Sulh Ceza Hakimi Durmuş Karaçalı’nın önüne gönderildi. Durmuş Karaçalı, Gültekin Avcı’nın tutuklanmadan bir kaç ay önce yazdığı bir köşe yazısında kendisine hakaret ettiğini iddia ederek şikayetçi olmuştu. İddianame hazırlandıktan sonra dava İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılmış, duruşması da bir kaç hafta sonraya verilmişti. Durmuş Karaçalı’nın müşteki/mağdur olduğu davanın sanığı Gültekin Avcı idi. Avukatlar Karaçalı’nın CMK 22. Maddeye göre Avcı ile karşılıklı “husumeti” olması nedeniyle tarafsızlığını yitireceğinden çekilmesini talep ettiler. Kendisi çekilmeyince yasada yazılan usule riayet ederek reddi hakim talebinde bulundular. Karaçalı önce böyle bir davanın tebligatının kendisine ulaşmadığını söyleyerek gerçeğe aykırı beyanda bulundu. Neyse ki, mahkeme kalemine gidip belgeyi temin etmek uzun sürmedi. Avukatlar duruşma günü tebligatını Karaçalı’nın bizzat imzalayarak teslim aldığına dair belgeyi dosyaya sundular, ama değişen bir şey olmadı. Durmuş Karaçalı kör gözlere sokarcasına kanunun açık hükmünü çiğneyerek Gültekin Avcı hakkında tutuklama kararı verdi. Çünkü kanunların önemi yoktu, önemli olan sadece sonuçtu.
İlkesizlikler ve çifte standartlar
Gazetecilerin tutuklanması hakkında ayrımcı tavır sergileyen medya mensupları, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün anıldığı bu dakikalarda Türk medyasının düştüğü bu durumda önemli bir paya sahipler. Gültekin Avcı’dan bir kaç ay sonra Can Dündar’da 52 köşe yazısı, 2 röportaj ve 2 haberi nedeniyle hukuksuzca tutuklandı. Can Dündar’ın tutuklanıp yargılanmasına haklı olarak büyük bir infialle tepki gösteren medya mensupları, Gültekin Avcı’nın yazdığı 6 köşe yazısını ağır silah olarak görmüş olmalarından olsa gerek, kafasını kuma gömmeyi tercih etti.
Savcı İrfan Fidan, 9 ay sonra yazdığı 33 sayfalık iddianamede Gültekin Avcı’ya sadece 4 sayfa ayırdı. Eylem olarak da 6 köşe yazısını gösterdi. İddia, köşe yazılarıyla “algı operasyonu” yapılmasıydı. “Algı operasyonu” ceza hukukunun değil, olsa olsa bir sosyal psikoloji kavramı olabilir. Hiç bir ismin bulunmadığı, hiç kimseye hakaret edilmeyen bu yazılar hakkında ne bir tekzip başvurusu yapılmış, ne de suç duyurusunda bulunulmuştu. Savcının iddiası ipe sapa gelmeyecek türdendi: Muta nikahı kötülenip, dönemin başbakanı, bakanları ve devlet yetkilileri “itibarsızlaştırarak kendilerini savunamayacak duruma düşürülmüş” idi. Ve bu eylemlerinden dolayı Gültekin Avcı’ya 2 müebbet ve +75 yıla kadar hapis cezası verilmesini istiyordu.
Çifte standart, Anayasa Mahkemesinde de devam etti. Gültekin Avcı’nın haksız tutukluluğu için Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru aylarca incelenmedi. Can Dündar ve Erdem Gül’ün mağduriyetleri ise tutuklanmalarından 3 ay sonra jet hızıyla verilen Anayasa Mahkemesi kararıyla sonlandırıldı. Oysa yapılması gereken, başvuru tarih ve sıralamasına riayet edilerek dosyanın incelenmesi ve karar verilmesiydi.
Gültekin Avcı, tutuklanmasından 9 ay sonra çıkarıldığı mahkemedeki savunmasını kısa tuttu. Mahkeme 6 köşe yazısı nedeniyle 2 müebbet ve +75 yıl hapis cezası istenen iddianameyi kabul ettiyse, uzun uzun savunma yapmaya, ceza hukukunun kriterlerini anlatmaya ne gerek vardı ki? Hem 6 tane köşe yazısının nesini savunacaktı? Köşe yazıları, kendini savunuyordu zaten.
Fakat mahkeme, hepimizi şaşırttı. 20 Eylül 2015 Tarihinde tutuklanan Avcı, 9 Haziran 2016 Tarihinde ilk duruşmada savunmasını yaptıktan sonra tahliye oldu. Ondan sonra görünmeyen el, medyadaki tetikçileri üzerinden saldırıya geçerek dosyaya müdahale etmeye başladı. Avcı, dosyada yeni bir gelişme olmamasına rağmen 25 Eylül 2016 Tarihinde yeniden tutuklandı. Aradan geçen 3 yılın sonunda, 13 Eylül 2019 Tarihinde yeniden tahliye oldu, aynı gün nefret lobisi harekete geçerek hedef gösterdi. Yapılan itiraz üzerine 1 gün sonra yeniden tutuklanma kararı verildi, gözaltına alındı ve cezaevine gönderildi.
Olmadık kısıtlamalar konulsa da, kitapları yanında. Cezaevinde kendine bibliyoterapi yaparak hayata tutunuyor. Ancak kitabıyla buluştuğu anlarda dört duvar arkasına geçip, özgürlüğe kavuşabiliyor. Ta ki, kitabı bitirip kapağını kapatıncaya kadar.
[Av. Fikret Duran] 3.5.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)