Hicretten iniltiler! [Bârân]

NİYET ETTİM HİCRETE BEN,  KOLAY KIL ZORLAŞTIRMA.
KURTULARAK GÜNAHLARDAN, ULAŞAYIM RABB’IMA.

FANÎ OLAN NE VARDIYSA, ATAYIM BEN ARKAMA.
SENİN BEĞENDİKLERİNİ,  BEN ALAYIM YANIMA.

İÇİME BİR FERAHLIK VER, ŞAMİL OLSUN RUHUMA.
DİLİM DE TERCÜMAN OLSUN, SAKLI  DUYGULARIMA.

RİYADAN DA UZAK EYLE, HİÇ DÜŞÜRME YÂDIMA.
FERYATLARIM UFKU TUTSUN, YAKARAYIM RABB’IMA.

ISLAH  ETSEN  HEPİMİZİ, FEREÇ VERSEN MAZLÛMA.
ZALİMLERİ BERBAT ETSEN,  İBRET OLSA AKVAMA.

BUNCA MUZDAR KULLARIN VAR, İMDAT EYLE MAHKÛMA.
ANA YAVRUSUYLA MAHPUS, YÛF OLSUN O HÜKKÂMA.

KARARAN VİCDANLARDAN, NEFRET YANSIYOR AHKÂMA.
BÖYLE ZALİMCE KİNDARLIK, YAKIŞMAZ Kİ ADAMA.

İNSANA SAYGI TÜKENDİ, HAİNLER DÖNDÜ YAMYAMA.
DEVLET TERÖRE GİRİŞTİ, HARAMİLER DE KIYIMA.

Y  RABBENA! SEN’DEN BAŞKA, KİM KOŞAR İMDADIMA.
DAYANACAK GİBİ DEĞİL, MUKAYYET OL AKLIMA.

BU YAPILAN HAKARETLER,  DOKUNUYOR  KANIMA.
KORKMASAYDIM  EĞER SEN’DEN, KIYARDIM BEN CANIMA.

BEŞ PARA ETMEZ DÜNYA, YOKSA HİZMET İMANIMA.
İZZETİMLE YAŞAMAZSAM, NE DENİR VARLIĞIMA?

ŞEREFİMLE ÖLÜRÜM DE, OLMAZ BENDE SAVRULMA.
SÖZ VERMİŞİM BEN BİR KERE, DÖNMEK GELMEZ HATIRIMA.

BU HİZMET’TE OLDUĞUMDAN,  GEÇSE HERKES  KARŞIMA.
ASLA YILGINLIK GÖSTERMEM, KALSAM  DA TEK BAŞIMA.

[BÂRÂN] 3.11.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Müspet hareket [Mehmet Ali Şengül]

Şu an hizmeti ve hizmet mensuplarını hasım ve düşman gibi kabul edip, hizmet kurumları başta olmak üzere, insanların mal, can ve namuslarına kadar her şeye göz dikip ellerinden alanlar, -devletin ve milletin eğitim, sağlık ve yardım kurumlarıyla itibarını yükseltme gayreti içinde çırpınan- hak dostlarına karşı adeta savaş açmışlardır.
   
Bundan dolayı, hizmet gönüllüleri doğruluğuna ve hakkaniyetine inandıkları, faydasından başka hiç kimseye  zararı bulunmayan temsil ettikleri hizmetleri adına meşru haklarını, kendilerine yakışır bir tavır ve ahlak üzere hukuk çerçevesi içinde savunmakta ve müdâfaa etmektedirler.
   
Allah’a ve Resulullah’a verilen sözleri yerine getirebilme azim ve kararlılığı içinde olanlar; maddi manevi her türlü sıkıntılara rağmen diklenmeden ve inatlaşmadan, hakta sebat edip dik durmak ve geriye adım atmamak zorundadırlar. Vahdet-i ruhiyeye sımsıkı sarılarak, asla ye’se düşmeden  telaşa kapılmamalıdırlar.

Gemi batarken direkleri boyamakla meşgul olunmamalıdır. Allah’ın izni ve inayetiyle pes etmeden, yaratılış gayesine uygun hakikatleri, içinde bulunulan ağır şartlara rağmen, yeryüzünde muhtaç olan bütün Allah kullarına, şefkat, merhamet ve kavl-i leyyin‘le  ulaştırmaya gayret edilmeli, böylece dünya barışı ve huzuruna katkıda bulunulmalıdır.
   
Dünyada en büyük sermaye insan ve iman gerçeğidir. İnsanın ve imanın olmadığı bir dünya hiçbir işe yaramayacaktır. Onun için, onları kaybetmemek olmazsa olmaz en önemli vazife telakki edilmelidir.  Bunun reçetesi de kafaları ilimle aydınlatma, kalpleri de iman ve ahlâkla donatmak suretiyle, yeryüzünde huzuru, güveni temsil edecek ıslahçı bir nesil yetiştirmek olmalıdır.
     
Milletler maddi-mânevi değerlerini, yetiştirecekleri şuurlu nesillerle devam ettirirler. Geleceklerini, maddi-mânevi değerlerini teminat altına almak isteyenler, yarının büyükleri olacak çocuklarına ve gençlerine sahip çıkmalıdırlar. Öğrenip öğretmeyi, îman ve âmâl-i sâlihayı ihmal edenler, neticede bin nedâmet ve pişmanlık duyarlar ama, ezilmekten ve üzülmekten başka ellerinden bir şey gelmez.
   
Bütün olup bitenler karşısında zamanında fırsatlar değerlendirildiyse, o zaman insan vicdânen müsterih olabilir. Netice de, kaderin takdirine râzı olarak sabredilir. Bunun yanında, mevcut imkanlar değerlendirilerek vazifeye devam edilir. Böyle davranmak Allah‘a karşı saygının ifadesidir.
     
Ehl-i iman, dünyaya âhiret gözlüğüyle bakar, ölümle sona erecek bu fâni âleme gönlünü kaptırmaz, Allah’ın rızasından başka hiçbir şeye râzı olmaz ve olmamalı da.
   
İhlas ve samimiyetle ‘İman ve Kur’an adına yapılan hizmetleri kim yaparsa yapsın önünü açan ve muvaffak kılan Allah‘dır (cc). Binaenaleyh, yapılan bu hizmetler  hiçbir zaman şahıslara bina edilmez ve edilmemelidir.
   
Bunu fark edemeyip anlayamayanlar veya inat ve hasetlerine mağlup olanlar, Allah’ın iradesine karşı çıkmış, içtihatlarında yanılmışlardır. 

Böylesine yüce ve kutsî bir mefkûreye gönül vermiş yiğitlere karşı; ne hak, ne hukuk, ne adalet, ne çocuk, ne kadın, ne hasta, ne ihtiyar, ne suçlu, ne suçsuz dinlemeden zulmedenlerin hasmı Allah’dır. Unutulmamalıdır ki, inansın inanmasın her insan için, bu dünyanın ahireti de vardır..
 
İzzet ve onuruyla yaşayan masum insanlar, hususiyle rızkından arttırarak burs veren, kermes yaparak bir yetimin, bir garibin hayata tutunmasını sağlamaya çalışan, gençliğin istikbâlde topluma yararlı bir insan olmaları için çalışıp çırpınan kadınlar, yanlarında koşturan yavrular kelepçelenerek hapishanelere doldurulmakta, hayvanlara yapılmayacak muamelelere maruz bırakılmaktadırlar.

İster istemez bu durum, insana tarihin kirli sayfalarında yer alan ve nefretle anılan, Roma’nın gaddar kâfir ve zâlimlerinin, inananları imanlarından dolayı arenalarda, aç bırakılan aslanlara yem olarak atmalarını, kahkahalar atarak zevkle bu vahşeti seyretmelerini hatırlatıyor.
   
Aynı zamanda, Mekke’de suçları sadece ‘Allah Bir‘ demek olan ve bundan dolayı zincirlere vurulan, boykotlarla yıllarca aç bırakılan, darağaçlarına çekilen, canlarına, mallarına el konulan, doğup büyüdükleri beldelerinden zorla çıkarılarak işkencelere maruz bırakılan Sahabe Efendilerimiz‘i (r.anhüm) hatırlatıyor.

İman olmayınca veya iman iz’an haline gelmeyince insan ne kadar vahşileşiyor, canavarlaşıyor. Böylesine halife-i ruy-i zemin olarak Allah’ın yarattığı, harikulâde kabiliyetlerle donatılan bu insanlar; inat, hased, çekememezlik, gayz, kin ve nefret gibi duyguları müsbet manada kullanmadığı için, maalesef mazlumlara, mağdurlara hak etmedikleri cezaları çektiriyorlar.
     
Allah (cc) inadı, hakta sebat, hasedi de hakta yarışmak için vermiştir. Bütün güzelllikleri de, toplumun huzur, barış ve güvenini temin etmeye matuf, muvakkaten insana emanet etmiştir.

Kendisine emanet edilen bu değerler ve güzelliklerle, insanlığın yüzünü güldürmek ve İslam’ı yeryüzündeki liyakatı olan insanlara ‘Allah’tan geldiği şekliyle‘ kavl-i leyyinle, tatlı dil güleryüzle anlatıp tanıtmak ve sevdirmek, bu vesileyle saâdet-i dâreyni -iki dünya mutluluğunu- kazanmalarını sağlamaktır.

Kâbil’in Hâbil’e, onu öldürme pahasına en büyük düşmanlığı, Hâbil’in kurbanının Cenab-ı Hak tarafından kabul edilmesidir. Kıskançlıktan dolayı Kâbil kardeşi Hâbil’e, ‘seni öldüreceğim‘ demesine karşılık Hâbil‘in; ‘sen beni öldürsen de sana el kaldırmam‘ cevabını vermesi, gerçekten Allah’a hesap vereceği güne inananlarla, Rabb-ül âlemin olan Allah’a baş kaldıranları anlatmak için çok güzel bir örnektir.
     
Onun için bugün Hakk’a gönül vermiş ehl-i imanın, küfr-ü mutlaka asla el kaldırmadan, sokağa dökülüp taşkınlık yapmadan, temsil ettiği hizmetlerini yüceltmek ve bütün insanların kafalarını aydınlatıp kalblerini ahlâk ve güzelliklerle donatmak, sorumluluk ve mes’uliyet duygusuyla toplumun huzurunu ve güvenini sağlamak en büyük vazifesi olmalıdır.
     
Böylesine büyük bir sorumluluğu uhdesine almış, bir defaya mahsus olmak üzere şu misâfirhâne-i dünyaya gönderilen insanın, nerede ve nasıl öleceğini bilmediği bir hayatta hiç bir beklentisi olmadan, kendi mes’uliyetinin şuuru ve Allah’tan korkarak vazifesinin hakkını vermeye çalışmaktan başka hiç bir derdi ve düşüncesi olmamalıdır.

Kendilerini İslâm kimliği ile dini temsil ve koruma iddiasında bulunanlar, -yaptıkları ve söyledikleriyle hiç de samimi oldukları izlenimini vermemektedirler- inançlarında gerçekten samimi iseler; gelecek nesl-i âtiye kötü örnek olacak şekilde kendi ülkesi ve dünyanın farklı ülkelerinin de huzur ve güvenini bozmaları, ortalığı fesada vererek yakıp yıkmaları,  dâvây-ı İslâm‘a sâhip çıkan ehl-i îmâna, her türlü yalan, isnad ve iftirada bulunarak zulmetmeleri onlara doğrusu  hiç yakışmıyor..

Hz.Üstad, tecritte, hücresinde, çok soğuk hava şartlarında kapı pencere kapatılarak kimseyle görüştürülmediği dönemde talebelerine; 'Hiç endişe etmeyiniz, biz inâyet altındayız ve bütün meşakkatlere karşı kemâl-i sabırla, belki şükürle mukabele etmeye azmetmişiz. Bir dirhem zahmet, bir batman rahmet ve sevabı netice verdiğinden, şükretmekle mükellefiz“ (14.Şua) tavsiyesinde bulunarak ümit vermekte ve hizmet ehline de aslî vazifesilerini hatırlatmaktadır.

Herkesce malumdur ki, bir karınca Firavun’u, bir sinek Nemrud’u, bir mikrop bir cebbarı; Allah’a intisabın -O’nun emriyle hareket etmenin ve O’na güvenmenin- neticesinde mağlup ediyor.
     
Binaenaleyh, ehl-i iman dâvâsında samimi ise, bir beklenti içinde değilse, Allah’ın rızası gayesi ise, O’na olan tevekkül ve teslimiyeti şüphe götürmüyorsa; kafirlerden, zalimlerden, münafıklardan, fâsit ve fâcirlerden hiç korkmadan, kendi vazifelerinde yoğunlaşarak küfür, dalâlet ve nifak yangınından nefislerini, nesillerini ve bütün insanları kurtarabilmek için dertlenmek ve çırpınmak zorundadırlar.
   
Evet dert varsa, derman yetişir. Dertlenmek sadece çırpınmak değildir. Vahdet-i ruhiye içinde çare üretmektir. İnsanlar yangında yanarken, dizlerini dövüp ağlamak değil, hortumunu alıp ateşi söndürmek için koşmaktır.
   
Mü’min, şartlar ne kadar ağır olursa olsun Allah’ın hakkında takdir edip izin verdiği bütün sıkıntılara karşı, neticesindeki güzelliklere talip olarak sabretmeli, dünyada da ahirette de kendisini utandıracak bir iş  yapmamalıdır. İzzetiyle, onuruyla, namusuyla yaşamalı ve aynı vasıflarla dünyada ahiret hayatını kazanma gayreti içinde bulunmalıdır.
 
[Mehmet Ali Şengül] 3.11.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Hedef, en az 400 bin kişiyi gözaltına aldırmak! [Prof. Dr. Sedat Laçiner]

Erdoğan’ın Cemaat’e karşı başlattığı operasyon hızlanarak devam ediyor…

2014’den bugüne 4 binden fazla kişi gözaltına alınmış… Bunlardan bine yakını tutuklanmış…

Operasyonlar durmuyor, yavaşlamıyor, katlanarak büyüyor. Sadece geçtiğimiz bir ayda bine yakın gözaltı olmuş, 200’e yakın kişi tutuklanmış…

Haziran ayının bilançosunun daha büyük olması bekleniyor. Ramazan olmasına rağmen gözaltı ve tutuklamalar hızlanacak…

Bu rakamlara açığa alınan, sürülen, görevden alınan, kamu kurumlarında soruşturması süren ve benzeri süreçlerden geçen kurbanlar dahil değil. Bunları da eklerseniz Erdoğan’ın ‘cadı avı’ olarak nitelendirdiği FETÖ operasyonlarında on binlerce kişinin soruşturma ve yargılamadan geçtiğini söyleyebiliriz!

Peki, tüm bu operasyonları AK Parti mi yapıyor?

Elbette hayır!

AK Parti’nin böyle bir kini ve kapasitesi mevcut değil. Bunu Erdoğan da biliyor. Belki de bu nedenle, Erdoğan, Gülen Cemaati’ni bitirme işini Parti dışından bir gruba verdi.

Bu grup bana göre Derin Devlet’in sözde sol kanadı.

Biliyorsunuz Susurluk’ta sağ kanat tartışmasız bir şekilde ortaya çıkmıştı. İşte bugün karşımızda derin yapının sol kanadı var ve bu kanat seçilmiş Hükümet ile stratejik bir ortaklığa girdi. Onlar Erdoğan için Cemaat’i temizleyecekler, başkanlığın yolunu açacaklar; Erdoğan da onlara istedikleri mevkileri verecek, istedikleri politikaları izleyecek....

Anlaşma neticesinde Ulusalcı-devletçi-sol kanat devlette hayal dahi edemeyeceği yerlere geldi.

Polisin en kritik noktaları da onlara teslime dildi.

Şu anda her istediklerini yapabiliyorlar. Bunlarda, AK Partililerde az rastlanabilecek bir kin ve kızgınlık da olduğundan operasyonlar çok sert geçiyor. İşlerini yaparken adeta keyif alıyorlar, intikam alırcasına bir haz duyuyorlar…

Dikkat ederseniz pek çok operasyon sahur vaktinde, iftar vaktinde, çocukların gözü önünde, Kadir Gecesi’nde vs. yapılıyor. Tutukluların namaz kılmaları, oruç tutmaları zorlaştırılıyor. Kuranı Kerim, hadis kitapları ve diğer dini kitaplara yasak yayın muamelesi yapılıyor, evlerdeki aramalarda tespih ve takkelere dahi el konuluyor. Zekat vermek, kurban kesmek, hatta sadaka vermek bile suç sayılabiliyor…

Bunun nedeni, nüfusun yüzde birinin bile desteğine sahip olmayan bu grubun muhafazakâr cemaatlere duydukları kızgınlık. Zaten onlara bırakılsa operasyonlar sadece Gülen cemaati ile sınırlı kalmayacak, halka, adım adım diğer cemaatleri de kapsayacak şekilde genişleyecek.

Yaşananları gözlemleyen gazeteci-yazar Ruşen Çakır geçen hafta diyor ki “Gülen cemaatine yapılan hiç kimseye yapılmadı. 28 Şubat’ta bugün yapılanların dörtte biri bile yapılmamıştı ”.

Çakır’a göre Hükümet, Cemaat’e karşı mücadelesinde fazlaca müttefik bulamıyor, hatta Erdoğan dışında AK Parti içinde bile bu konuda onun kadar konuyu sahiplenen kimse de yok.

Ruşen Çakır, partililerin bu konuyu neden Erdoğan kadar sahiplenmediklerini açıklamıyor ama Erdoğan’ın kin ve kızgınlığının nedenini 17/25 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu’na bağlıyor. Ruşen Çakır’a göre Erdoğan, Cemaat’in kökünü kazıyarak kendisini ve ailesini korumuş oluyor, bu nedenle operasyonlar AK Parti cenahında Erdoğan’ın kişisel sorunu gibi kalıyor, hep onun ittirmesiyle gidiyor.

Ancak operasyonları yürüten, Ulusalcı grup için durum hiç de öyle değil. Onlar Erdoğan’ın Cemaat’i bitirme istekliliğinden memnun olsalar da daha fazla hızlanmak istiyorlar, tutuklama ve soruşturmaları yeterli bulmuyorlar. Hatta zamanın daraldığını, muhafazakâr kesimin her an sessizliğini bozup operasyonları durdurabileceği korkusunu yaşıyorlar. Bu nedenle hızlanmak istiyorlar. Bunun sonucu olarak bu ramazan ayı boyunca tutuklama ve gözaltların sayısında patlama yaşanabilir.

Ayrıca Ulusalcı grup, mahkemelerden daha hızlı sonuç alınmasını istiyor. En azından bir mahkemeden FETÖ diye bir terör örgütünün varlığını teyit eden karar aldırabilseler diğer mahkemelerin de bunu takip edeceğinden eminler. MGK ve Bakanlar Kurulu’nda alınan kararlar onları çok rahatlattı, ancak hukuk açısından bakıldığında Yürütme’nin alacağı bu tür kararlar mahkemelerin işini kolaylaştırmıyor, tam aksine alınacak mahkeme kararlarına gölge düşürüyor. MGK ve Bakanlar Kurulu’nun mahkemelerden önce aldığı siyasi karar, hâkim ve savcıları baskı altına alıyor, mahkemelerin bağımsızlığını sözde hale getiriyor.

Peki, bu operasyonlar ve davalar ne zaman bitecek. Erdoğan’a ve birlikte hareket ettiği Perinçekçilere kalırsa hiçbir zaman bitmeyecek, bin yıl sürecek.

Cemaate biraz sempatisi olan, hatta hakkında şüphe olan kişilerin bile evleri basılacak, mallarına el konulacak, şirketleri kayyım yoluyla zor durumda bırakılacak, ülke dışına göçe zorlanacaklar, hatta şartlar değişirse işkence ve kötü muamele daha da artacak.

Başta söylediğimiz gibi şu ana kadar on binlerce insan bu baskıyı yaşadı, yaşamaya devam ediyor… Ancak benim edindiğim izlenim operasyonun harekat beyni konumundaki Ulusalcılar, en az 400 bin kişiyi polis merkezlerinden ve mahkemelerden geçirtmek istiyorlar.

Eğer karşılarına bir engel çıkmazsa, Erdoğan’ın devletteki hâkimiyeti güçlenmeye devam eder ise, yakalanan kişileri artık spor salonları almayacak ve stadyumlar bu amaç için kullanılacak… Bir anlamda BALYOZ ve KAFES planları uygulanacak yani… Bir farkla, artık bu planları uygulamak için askeri darbe gerek olmadığından, uygulama sivil ellerle, yani AK Parti’nin üzerinden gerçekleştirilecek.

400 bin rakamı Aydınlık gazetesinin Nisan ayında yayınladığı bir haberde de kullanıldı. Habere göre Cemaat, 400 bin taraftarını devlete yerleştirmiş, 40 bin kişiyi ise kritik görevlere atamış.

Peki, 400 bin kişi hapsedildiğinde, gözaltına alındığında, mallarına el konulduğunda, yani sindirildiğinde operasyonlar bitecek mi?

Hayır, bitmeyecek!

Bundan sonra diğer cemaatler ve dini gruplara, diğer muhafazakâr gruplara geçilecek. Tabii o aşamaya kadar ortada başka bir cemaat veya dini grup kalır ise.

Bu planları yapanların tahminine göre, Cemaat ibreti âlem olacak şekilde acımasızca ezilebilirse, diğer gruplar başlarına gelecekleri görecek ve zaten kendiliğinden siyasi-toplumsal iddialarından vazgeçip dağılacaklar.

İşin aslına bakacak olur isek diğer cemaatlere bu gidişle operasyon yapmaya zaten gerek kalmayacak. Çünkü tamamına yakını pasifiye edilmiş durumda. Bu gruplar, iktidarın maddi imkânları ile adeta sarhoş vaziyetteler. Bu zevk hissi azaldıkça etkisizleştirildiklerini anlayacaklar, ancak artık çok geç olmuş olacak.

ASIL HEDEF DEMOKRASİYİ BİTİRMEK

Derin Devlet’in gerek sol kanadı, gerekse sağ kanadı nihai hedeflerini gizlemek için devletçi ve milliyetçi görünüyor. Kitlelerin bölünme ve anarşi korkusu ellerindeki en güçlü araçlar arasında. Erdoğan’ın Cemaat’e olan kişisel nefreti onlara bulunmaz bir araç daha verdi.

İlk bakışta hedef dini ve muhafazakâr kesimler gibi görünse de o iş o kadar basit değil. Derin Devlet için dindar veya laik fark etmiyor. Sorun, oy veren kitlelerin kontrolü ve mevcut devlet anlayışının muhafazası. Yani ortada gerçek anlamda bir sağ veya sol yok. İki uç aynı ideolojiye ve aynı hedeflere sahip: Devlete sahip olmak ve onu olduğu gibi korumak.

Dolayısıyla, halkın ‘istenmeyen talepleri’ kontrol edilebildiği sürece sorun kalmıyor. Bu manada esas hedefin demokrasiyi askıya almak olduğunu söyleyebiliriz.

Derin Devlet’in bir diğer hedefi ise Türkiye’yi Avrupa Birliği yolundan saptırabilmek. Çünkü AB standartları Türkiye Cumhuriyeti’nin kodlarını değiştirebilecek en önemli etken. Eğer Türkiye AB’ye yaklaşırsa, şu ana kadar geçerli olan devlet anlayışını yaşatabilmek imkânsız. Çünkü AB standartları, demokratik-hukuk devletini büyük oranda garanti ediyor. Bu ise bizdeki Derin Devlet’in oksijensiz kalması anlamına geliyor.

İki koldan ilerleyen Derin Devlet, Güneydoğu/Kürt politikalarını 1990’lara geri döndürmeyi başardı…

Avrupa Birliği ve dış dünya ile ilişkilerde de ‘dört tarafımız düşman’ moduna geri döndük. Türkiye artık içe kapanıyor, dünyadan izole ediliyor…

1970’lerde gözlemlediğimiz kutuplaştırma politikası da ufak tefek revizyonlarla yine sahnede.

Anlayacağınız ekonomiden kültürel hayata yaşamın her alanında eski Türkiye yeniden ve yeniden inşa ediliyor. İster seçilmiş, ister bürokrat devletin muktedirleri yine değişmiyor.

ARAFTA KALANLARA NE OLACAK?

Süreç herkesin gözüne soka soka ilerliyor; Ortada hiçbir delil yokken insanlar tutuklanıyor, köşe yazıları sözde suça kanıt sayılıyor, hâkimler ‘kanıta ne gerek var, her şey zaten ortada’ türünden garip kararlar alıyor ve herkes susuyor. Çünkü herkes biliyor ki yargı bağımsız değil, ağır baskı altında.

Bu ortamda en kötüsü yaşananları kabul etmeyen aydın ve yazarların durumu.

Olan bitene birazcık itiraz eden herkes önce paralel ilan ediliyor, ardından hain, en nihayetinde terörist. Can Dündar ve Erdem Gül örneği bunun en çarpıcı kanıtı…

İsterseniz en azılı komünist olun, hatta Tanrı tanımaz radikal bir ateist olun, isterseniz AK Parti’nin kurucularında olun, hiç fark etmiyor. ‘Paralel’ yakıştırması herkese kolayca yapıştırılıyor ve kimsecikler de buna ses çıkartamıyor.

Sayıları on binden fazla denilen trol ekipleri sizi gözüne kestirdiyse, hiç şansınız kalmıyor. Birkaç hafta içinde hakkınızda o kadar çok ‘bu adam paralel’ yorumu çıkıyor ki bir süre sonra siz bile kendinizden şüphelenmeye başlıyorsunuz.

Troller kamuoyuna şüphe tohumunu yerleştirdikten sonra trol-gazete ve televizyonlar devreye giriyor ve avlarını dişlerinin arasında param parça ediyorlar. Bu maksatla kurulmuş yerel-ulusal internet siteleri bile var.

Çıkan haberleri altta bir ekip hızlıca BİMER’e, CİMER’e ve savcılıklara ‘mağdur-müşteki’ görüntüsü altında ihbar olarak gönderiyor. Kurbanın paralel olduğu söylenip, dilekçenin devamına akıllara seza ithamlar ekleniyor. Savcılar, bu suç duyurusunu anında işleme alıyor ve böylece hakkınızda birden fazla soruşturma başlamış oluyor.

Devlet memuruysanız o zaman tam yandınız demektir. Attığınız, hatta paylaştığınız bir twitter veya facebook mesajı sizi terörist yapmak için yeterli olabiliyor.

Bir kere mahkemeye düştükten sonra ise artık işiniz tamam demektir.

Başka bir deyişle, hedeflenen belki 400 bin kişinin gözaltına alınması, tutuklanması ve yargılanması, ancak gerçekte sindirilen insan sayısı 80 milyon. Korku hızlı yayılan bir mikrop gibi, hızla tüm Türkiye’yi sarıyor…

[Prof. Dr. Sedat Laçiner] 6.6.2016 [Haberdar]

Merhaba olmasın onlara! [Emine Eroğlu]

Abbasi dönemi vezirlerinden Ahmed bin Hâlid kendisine, “Sana, Hazreti Peygamber’e (as) bile verilmeyen bir üstünlük bahşedilmiş!” diyen birine çıkışarak:

“Eğer bu söylediğinden vazgeçmezsen boynunu vurdururum!” diye karşılık verir. Bunun üzerine adam, sözlerini izah eder:

“Cenab-ı Hak, Hazreti Peygamberden (as) bahisle;

‘Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, insanlar çevrenden dağılır, giderlerdi.’ (Âli İmran 159) diye buyuruyor. Sen bu tarife uygun kaba saba ve katı kalpli birisin. Ama bak, bizler yine de senin etrafından dağılıp gitmiyoruz!”

***

Vezirin bu kıyasa nasıl karşılık verdiğini bilmiyoruz. Fakat ben, “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” hükmünce hikâyeyi zihnimden şöyle tamamlıyorum:

“Evet, dağılıp gitmiyorsunuz” diye cevap vermiş Vezir, “Çünkü sizler de en az benim kadar kaba ve katı yüreklisiniz!

Şerre ve şirretliğe yol veren, bağrınızda kötülüklerin barınmasına açık yaşayan siz olduğunuz için kötüler ve şirretler sizi idare ediyor. Atmosferinizde fenalıklar yeşeriyorsa bilin ki o zaman Allah (cc), sizin başınıza, benim gibi katı kalpli ve kaba saba insanlar getirir de siz de hiçbir yere dağılıp gidemezsiniz.

Yoğurt siz olmasaydınız, kaymağı ben olmazdım.”

HAKSIZLIĞA UĞRASA DA MAZLUM OLAMAYANLAR

Aç aslana muhabbet gösterisi yapan, kendi onurunun paramparça edilişi üstüne bir de diş ve tırnak kirası ödeyen zillet ehlini görünce aklıma geliyor, “Sen kaba saba ve katı kalpli birisin. Ama bak, bizler yine de senin etrafından dağılıp gitmiyoruz!” itirafı.

Bütün cahiliye adetlerini benimsemiş bir kabile devleti içinde bu cümlelere, “Yaptıklarını meşrulaştırmak için zemin hazırlar, sözlerini ayet ve hadislerle tevil ederiz” gibi kutsamalar da ekleniyor.

Oysa en çok da o kaba ve katı kalpli diktatörler biliyor, etrafındakilerin dağılıp hiçbir yere gidemeyeceğini. Makam arzusu ve şöhretperestliğin ruhları nasıl felç ettiğini. İradelere korkuyla nasıl kement vurulduğunu. Tenperverlik ve rahata düşkünlüğün ayaklara nasıl dolanacağını. Aç bir gözü ancak toprağın doyuracağını…

Sadakat gibi görünen şeyin aslında patolojik bir süreçte gelişen ezilmişlik/aşağılanmışlık psikolojisinden ibaret olduğunu.

Menfaat sütünden kesilenlerin çıkarabilecekleri en yüksek sesin yalvarma ve sızlanmalardan ibaret kalacağını…

Şeytan’ın âdemoğlunu bildiği gibi biliyor, test ettiği gibi her gün yeniden test ediyorlar.

Övülerek yaratılmış insanın düşmüşlüğü karşısında Şeytan’ın duyduğu lezzeti duyuyorlar. (Hazreti Mevlâna Rubailer’inde, Şeytan’ın insanın zaafları karşısında zil takıp oynadığını anlatır.)

Dil yalan söylemeye, omurga eğilmeye alışmayagörsün “yalan” bir karaktere dönüşüyor da, omurga kendiliğinden bükülüveriyor. Parmaklar farkında olmadan adalet cübbesinde iliklenecek düğme arıyor. Eller istemsizce birbirini ovuşturmaya başlıyor. Ses inceliyor, kelimeler eğilip bükülüyor. Yüzler kıpkırmızı oluyor, alınlardan terler boşalıyor.

O kadar çok birbirlerine benziyorlar!..

“Sen onları ifadelerinden, ses tonlarından kesinlikle tanırsın.” (Muhammed Suresi, 30) diyor Cenâb-ı Hak, münafıklar için. Elmalılı, “Her halde sen onları lâkırdılarının edasından tanırsın.” şeklinde meal veriyor aynı ayete.

Bu yüzden zaaflarının perçeminden yakalanıp sayısız cürüm işleyenler, haksızlığa uğrasalar da mazlum olamıyor, hiç kimsede merhamet duygusu uyaramıyorlar.

RAHAT YÜZÜ GÖRMESİN O ZALİMLER!

Kur’an, pek çok yerde zulmün önderleriyle onların peşinden giden kitleler arasında “büyük duruşma” sırasında yaşanacak çekişmeleri nakleder.

İlgili âyetleri dikkatle takip ederseniz çekişenler aralarındaki ilişkinin “gadredenle mağdur” ilişkisi olmadığını, birbirlerine kesintisiz zulmetseler de taraflardan birinin “mazlum” olmadığını görürsünüz. Onlar aynı cürmün failleridir ve Kur’an’ın nazara verdiği ibret tablosu aslında burada hazırlanmaktadır:

(Zulüm ve isyanda başı çekenlere kendilerine tâbi olanlar gösterilerek) “İşte şunlar dünyada körü körüne maiyetinizde koşup giden güruhtur!” denilince,

(Elebaşları,) “Merhaba olmasın onlara, rahat yüzü görmesin o zalimler! Zira onlar cehenneme gireceklerdir,” (derler.)

Tâbi olanlar, onlara: “Hayır, asıl size merhaba olmasın, rahat yüzü görmeyin sizler! Bu azabı bize getiren sizsiniz. O ne kötü yerdir!” derler.

Sonra hep birden dua edip derler ki: “Ya Rabbena, kim bunları önümüze yığdı ise, Sen onun azabını kat kat artır!” (Sad 59–61)

ZALİMLER ORATORYOSU

Görünen o ki, haramilerin saltanatına alkış tutmuş, hakkı batıl batılı da hak haline getirmişseniz elebaşlarınızın etrafından dağılıp gitmek gibi bir şansınız kalmıyor.

Mananın yerine madde, adaletin yerine zulüm, merhametin yerine nefreti koymuşların hangi dine mensup olduğu önemini yitiriyor.

Neticede herkes sevdikleri ile haşr oluyor ve “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, bana ittiba ediniz ki Allah da sizi sevsin” (Ali İmran 31) diyen Allah Resulünün verdiği ölçü içinde siz, kime tabi oluyorsanız onu seviyorsunuz.

Zulme ittiba ile, “Emniyete ve güvenliğe geldiniz, burada rahat edebilirsiniz; size teminat veriyoruz.” manasına gelen ‘merhaba’ hayatın içinden çekilip gidiyor.

Ve elbette yitirilen her değer yerini ahlaki bir çöküntüye bırakırken azap, toplumu asimetrik olarak kuşatıyor.

Koro halinde sesler sonsuzlukta yankılanıp duruyor:

“Merhaba olmasın onlara. Rahat yüzü görmesin o zalimler!”

[Emine Eroğlu] 3.11.2017 [TR724]

Siyahın acımasız tonları [İskender Derviş]

‘Israrla söylüyorum ki belanın başı Tayyip değildir, TC devletinin kanserleşmiş yapısıdır.’ Sevan Nişanyan, blog sayfasındaki biraz zorlama, biraz da kaba saba siyaset yazısına böyle başlıyor. Zorlama diyorum çünkü çevreden siyaset yazması konusunda bir ısrar olmuş belli ki. Kaba saba deme sebebim de, 2002’den bu yana yaşadığımız süreci çok kuş bakışı bir şekilde, nüansları atlayarak aktarması. Ama giriş cümlesini sevdim. Çünkü doğru bir tespit içeriyor. Evet, ‘belanın başı’ Tayyip Erdoğan değil. Aslında yaşadığımız genel bir ‘sistem sorunu’ da değil. 2010 referandumunda koşa koşa ‘evet’ demiş bir insan olarak, artık ‘yeni anayasa’ ile Türkiye’deki sorunların çözülebileceğini de düşünmüyorum. Zira anayasa ne derse desin, zaten siyaset onu yapıyor. Ekranlarda bir takım uzmanlar, gözlerinizin içine baka baka, yapılanların yanlış olduğunu fakat ‘zor zamanlarda’ bunların yapılması gerektiğini söylüyor. Yani, yalan söylüyor.
Zira ‘zor zamanlar’ tezi, neredeyse iktidar adına yalan söyleyen herkesin bahanesidir. O bahaneye sığınarak, ‘normalde yapamayacaklarını’ yaparlar. Kim için? Millet için olduğunu, söylerler. Yani, yine yalan söylerler. Ama bu yalanlarında o kadar ısrarcı, o kadar kendinden emindirler ki, herkes inanır. İnanmaktan başka da çareleri yoktur belki de. Kime gideceksin başka? Herkes birbirinin aynı. Kürsüde yalan söyleme özgürlüğü var. Siyasetçi demek, yalan söyleyen demek. Yalan olduğunu bile bile, kitleleri galeyana getirecek sözü hiç utanıp sıkılmadan ağızdan çıkarabilen kişidir iyi siyasetçi. Ve bizim ülkemizde herkes biraz siyasetçidir. Gazetecisi de, akademisyeni de, avukatı da, hâkimi de siyasetçidir. Kameralar ve mikrofonlar kendisine yönelmiş, millete konuşuyormuş, onları ikna etmek, onları gaza getirmek zorundaymış gibi konuşur. İnanmıyorsanız Twitter adreslerine bakın insanların. Atılan tweet’lerin içerisinde yığınla yalan var. İktidarından muhalefetine kimse bu yalanlardan gocunmuyor. ‘Gerçekten böyle mi?’ diye kontrol etme zahmetine girmiyor kimse. RT ve Like alıyorsa, doğrudur. Alkışlanıyorsa, olumludur.

***

Muhalefet saflarında bir huzursuzluk seziyorum. ‘FETÖ’ adı ile anılan hukukî (!) soruşturmalarda yapılan onca zulüm, masum insanların haklarının gaspı, ‘Bir gün acaba yeniden Cemaat lehine döner mi?’ endişesi var. En azılısı Doğu Perinçek. Cemaat’in bir terör örgütü olmadığını kabul ediyor fakat ‘temizlik’ için bu yapılanların devam etmesi gerektiğini savunuyor. Az daha ılımlısı, Cemaat’in Bylock’u bir ‘tuzak’ hâline getirdiğini, böylece yargı birimlerini ‘yanılttığını’ filan anlatıyor uzun uzun. İktidarın Bylock’u nasıl kanırta kanırta kullandığını, alakalı alakasız herkesi bu torbaya tıkıştırmak için Bylock’lularla görüşme sayılarını bile ‘iddianameye’ eklediğini unutuyor. Dayak yiyen Cemaat, suçlu da Cemaat. Bunun az daha vicdanlısı, Mehmet Bekaroğlu, ‘taban-tavan’ ayrımı yaparak, ‘tepedeki yöneticiler kaçtı kurtuldu, olan garibana oldu’ diyerek kendince ‘Cemaat analizi’ yapıyor. Bilgi ve belgeyle konuştuğunu ifade eden bir başkası da, Cemaat’in ‘üst yöneticilerinin’ Batı ülkelerinde ‘rahat’ olduğunu, geriye kalanları Cemaat’in umursamadığını filan anlatıyor…
Osman Kavala’nın tutuklanmasını sağlayan dosyanın Gezi soruşturması kısmını Savcı Muammer Akkaş’ın yürütmesinden hareketle, şimdiki moda da ‘Cemaat’in savcılarının hukuksuz işlemleri ile AKP’nin tutuklama yapması’ yönündeki çıkarımlar. Yahu Muammer Akkaş o dosyayı açmasa, şimdiki yargının Osman Kavala’yı tutuklayamayacağını mı zannediyorsunuz gerçekten? Madem ‘Cemaat savcısı’ dosya açınca, o dosyanın meşruiyeti yok oluyor, 17–25 Aralık dosyalarını neden canhıraş savunuyorsunuz? Muammer Akkaş’ın saçma sapan Gezi Protestoları dosyasının, bir genellemeye kurban gitmesinin ne anlamı var? Ah, evet. Bir anlamı var. Siyasî anlamı var. Hep haklı çıkmak, karşınızdakini bir çeşit ‘dinci kavgası’ kıvamında tutup oradan kendinize ‘üstünlük’ devşirmek niyetindesiniz. Ama zaten bu siyasetten çekmiyor muyuz? Erdoğan da aynısını yapmıyor mu? Elinize bir oyuncak veriyor ve siz İslam’a, dindarlara, dinî hayata laf ederken keyfinden dört köşe olmuyor mu? Çünkü dindar-seküler kavgasından hep galip çıkacağını biliyor. ‘İslam düşmanları’ retoriğine bu kadar kolay düşmeniz de, siyasetçiliğinizden işte.

***

Ama bu öyle bir siyaset ki, karşıt fikirli olanlar ancak yerlerde süründüğünde ferah buluyor. Öyle acayip bir ‘ahlakî üstünlük’ halüsinasyonu ki, karşıt fikirdekinin azıcık da olsa mağdur olmasına, birazcık da olsa haklı ve ahlaken doğru olmasına tahammül edemiyor. CHP’lisi, kendi milletvekilini kurtarmak için yaptığı Adalet Yürüyüşü’nden ‘kâr etme’ derdinde (ki onu bile kurtaramadı). MHP’lisi, iktidardan alacağı payların hesabıyla dertleniyor. HDP’lisi, PKK’nın Suriye macerasının yedeği olmaktan başka çaresi kalmadığı için iktidarın baskıları karşısında ancak birkaç söz söyleyebiliyor. Ana akım medyası, iktidara secde etmiş ama hâlen ‘ayaktayız’ pozları kesiyor. Geri kalanı, günlük dertlerin, geçim sıkıntısının, ‘ahlakî üstünlüğü’ kaptırmamanın, hasılı kuyruğu dik tutmanın kaygısında. Dünyaya sürekli bu gözlerle, bu kaygılarla bakıyor olmanın, hep siyasetçi gibi davranmanın getirdiği kıvraklıkla malul herkes. Buradan da bir alternatif, bir umut ışığı çıkamıyor işte. Bir kara delik gibi her şeyi, ışığı bile, yutuyor.

Yeniden umut besleyebilmek için sapasağlam bir iman gerekiyor belki de…

[İskender Derviş] 3.11.2017 [TR724]

Kabri aydınlatan nur: Teheccüd Namazı [Cemil Tokpınar]

Abdullah bin Ömer (r.a.) gençlik yıllarında geceyi mescitte geçirir ve orada uyurdu. Bir gece rüyasında iki melek onu yakalayarak Cehenneme götürdüler. Cehennem kuyu duvarı gibi taşla örülmüş olarak görünüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı. Burada kendilerini yakından tanıdığı kimseleri de görmüştü. O anda:

— Cehennemden Allah’a sığınırım, demeye başladı. O sırada yanına başka bir melek gelerek ona:

— Korkma, sen buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur, dedi.

Abdullah bin Ömer (r.a.) bu rüyasını Resûlullahın (s.a.v.) hanımı olan ablası Hz. Hafsa’ya (r.a.) anlattı. Hafsa Validemiz de Resûlullaha (s.a.v.) aktarınca Efendimiz şöyle buyurdu:

— Abdullah ne iyi adamdır. Keşke gecenin bir kısmında kalkıp da ibadet etmeyi âdet edinseydi.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) burada kast ettiği ibadet teheccüd namazıydı. Abdullah bin Ömer (r.a.) bunu öğrenince gecenin pek azında uyuyup, kalan zamanını ibadetle geçirmeye başlamıştı.

Ömrünün büyük bir kısmı mescitte, namazda ve secdede geçen İki Cihan Serveri (s.a.v.) geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Zaten ümmetine sünnet olan teheccüd namazı, Rabbimiz tarafından ona özel bir farz olarak emredilmişti:

“Gecenin bir kısmında sana mahsus bir nafile olan teheccüd namazını kılmak üzere uyan, böylece Rabbin seni övülmüş bir makam olan en büyük şefaat makamına ulaştırır.” (İsra Suresi: 79)

Peygamberimiz (s.a.v.) bu emri öylesine bir aşk ve şevkle yerine getiriyordu ki, onun namaza olan sevgisi, değerli hanımı Hz. Âişe Validemizi bile hayrete düşürüyordu. Onun anlattığına göre, Efendimiz (s.a.v.) bir gece namazında ayakta ve rükûda sakalı ıslanıncaya kadar ağlamıştı. Secdede de ağlamayı sürdürmüş, gözyaşıyla yer ıslanmıştı. Bu hâli gören Âişe Validemiz:

— Ya Resûlallah, Allah sizin geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ibadet konusunda kendini bu kadar zorluyorsun, diye sorunca şu cevabı almıştı:

— Ben Allah’ın bu mağfiretine karşı şükreden bir kul olmayayım mı?

Teheccüd nimetlere karşı büyük bir şükür, kabir ve Cehennem azabına karşı bir zırhtır. Gece namazı, Allah’ın sevgisini kazandırır, insanı faziletli kılar, manevî zevklerin kaynağıdır, acı ve felâketlerden korur, bedenin şifasıdır, ruhî ve kalbî terakkiye vesiledir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, “kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık”tır.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ibadet hayatını kendilerine rehber edinen sahabeler gece namazına da büyük önem verirlerdi. O kadar ki gece namazını, yolculuk, hastalık, savaş gibi ağır ve sıkıntılı durumlarda bile terk etmezlerdi. Bunu gösteren şöyle muhteşem bir hadise yaşanmıştı:

“Zâtü’r-Rikâ” Savaşı’nda, ordu istirahata çekilince Peygamberimiz (s.a.v.),  Ammar bin Yasir (r.a) ile Abbâd bin Bişr’i (r.a.) nöbetle görevlendirdi.

İkisi aralarında anlaşarak ilk bölümde Abbâd’ın nöbet tutmasına karar verdiler. Bunun üzerine Ammar, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının yanında uyumaya başladı. Nöbete duran Abbâd da çevrenin sakin olduğunu görünce vaktini değerlendirmek için gece namazına durdu.

Abbâd bin Bişr, gecenin sessizliğinin verdiği huzurla namaza kendini vermiş, bütün benliğiyle Allah’a ibadet etmenin hazzını yaşıyordu.

Bu sırada bir müşrik, çok uzak mesafedeki karaltıyı görünce, yayına bir ok yerleştirdi ve bıraktı. Ok Hz. Abbâd’ın vücuduna saplandı. Bu sırada Abbâd, on bir sayfalık Kehf Suresi’nin ortalarına gelmişti. Eliyle oku çıkardı ve namaz kılmaya devam etti.

Biraz bekleyen müşrik, önceki okun yerini bulmadığını sanarak Abbâd’a ikinci okunu da fırlattı. İkinci ok da eliyle koymuş gibi namazda olan Abbâd bin Bişr’e saplanmıştı.

Bu oka da aldırmadan çıkardı ve namazına devam etti. Sanki atılan oklar onun vücuduna saplanmamış gibi huşû içinde namaz kılıyordu.

Büyük bir öfkeye kapılan müşrik, bu okun da isabet etmediğini düşünerek üçüncü bir ok fırlattı. Üçüncü okun da isabet ettiği Abbâd bu oku da çıkardı. Bir müddet sonra arkadaşı uyandı. Müşrik, onların iki kişi olduklarını görünce kaçtı.

Ammar, saplanan üç oku ve arkadaşından akan kanları görünce şaşkına dönmüştü:

— Sübhânallah! Sana henüz ilk ok isabet ettiğinde beni niçin uyandırmadın, diye sordu. Hz. Abbâd, yaptığından gayet memnun ve huzur dolu bir sesle şu ibretli cevabı verdi:

— Öyle bir sure okuyordum ki kesmek istemedim. Eğer Resûlullah’ın verdiği görevin aksamasından korkmasaydım, ölünceye kadar namaz kılmaya devam ederdim, dedi.

Hz. Abbâd’ın tavrı öyle bir namaz aşkını gösteriyordu ki, saplanan oklara bir diken kadar bile değer vermemişti. İşte onlar namazdan böylesine zevk alır, haz duyarlardı.

Gece İbadeti Bir Yıl Farz Kılınmıştı

Cenab-ı Hak, Müzzemmil Suresiyle Peygamber Efendimize (s.a.v.) ve bütün müminlere gece ibadetini bir yıl boyunca farz kılmıştı. Çünkü gece, sükûneti ve bir meşguliyetin olmayışı sebebiyle ruhî eğitim ve yükseliş için daha uygundu. Müminler müşriklerin tepkilerine ve işkencelerine, ancak gece ibadetindeki namaz ve dualarla karşı koyabiliyorlardı. Yine Bedir Savaşı’nın gecesinde sabaha kadar namaz kılıp dua eden Peygamberimiz (s.a.v.) bu benzersiz namazın mahiyeti sorulunca şu cevabı vermişti:

Bu namaz “ümit, korku ve yalvarma namazı”dır.
Rabbimiz gece ibadetiyle ilgili meâlen şöyle buyurur:

“Onların yanları yataklarından uzaklaşır (teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkarlar), korkarak ve umarak Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (hayır için) harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için gözlerini aydınlatıcı ne güzel (nimetlerin) saklandığını hiç kimse bilmez.” (Secde: 16-17)

Ebû Hureyre ve Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Kim geceleyin uyanır ve karısını da uyandırarak beraberce iki rekât namaz kılarlarsa, Allah’ı çok zikreden erkek ve kadınlardan yazılırlar.” (Ebû Davûd, Vitr: 13).

Allah’ı çok zikreden erkek ve kadınlar Allah’ın mağfiret ve mükâfatına nail olacaklardır. Rabbimiz onlar hakkında “Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar, işte Allah bunlar için mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab: 35) buyurmuştur.

Ne Zaman Kalkmalı?

Teheccüd namazı, eğer vakti girmeden uyunmuşsa, geceleyin bir müddet uyuduktan sonra kalkıp kılınır. Çünkü gece rahmet, mağfiret, feyiz ve bereketin coştuğu bir zaman dilimidir. Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Gecenin (üçte ikisi geçip de) son üçte biri kaldığında Rabbimiz dünya semasına inerek (rahmetiyle tecelli ederek) buyurur ki: Hani bana kim dua eder ki, duasını kabul edeyim! Benden kim istekte bulunur ki, dileğini vereyim! Benden kim mağfiret diler ki, onu bağışlayayım!” (Buhârî, Teheccüd: 14)

İşte teheccüde kalkmak, Rabbimizin bu sorularına karşı, “Ya Rabbi, ben dua ediyorum. Ben istekte bulunuyorum. Ben Senin mağfiretini arzuluyorum” diyebilmektir. Bu hadisten anlıyoruz ki, teheccüd namazı kılarak kim ne isterse Rabbimiz onu verecektir. Dünya ve ahiret saadeti için tüm isteklerimizi sıralayabilir ve inşallah onlara kavuşabiliriz. Bütün bu hazineler için yapacağımız tek şey, “istemek”tir.

Teheccüdün vakti gece yarısından sonra başlayıp imsaka kadar devam eder. En faziletlisi, gecenin son üçte biridir. Söz gelişi, sabah namazının vaktinin girdiği imsaktan bir müddet önce kalkıp teheccüdü kılmak, sonra bir müddet daha uyuyup güneş doğmadan sabah namazını kılmaya kalkmak mümkündür.

Sahabeler ve Allah dostlarının gece ibadeti uygulamaları çok farklıdır. Gecenin tümünü, yarısını veya son üçte birini ibadetle geçiren olmuştur. Bunlar içinde her gece yüz rekâttan bin rekâta kadar namaz kılanlar vardır.

Gecenin feyizli anlarından birkaç dakika bile olsa yararlanmak büyük bir nimettir. Bunun için herhangi bir vakitte uyanıp iki rekât namaz kılmak bile güzeldir. (Geceyi ihya ile ilgili Prof. Abdülhâkim Yüce’nin Gece İbadeti isimli eseri çok faydalı bir kaynaktır ve mutlaka okunmalıdır.)

Uyumadan teheccüd kılınır mı?

Teheccüdün zamanıyla ilgili önemli bir husus da şudur:

“Teheccüd bir müddet uyuduktan sonra kalkıp kılınır” ifadesi yanlış anlaşılmakta, “Teheccüd uyumadan önce kılınmaz” denmektedir. Oysa uyku hiçbir ibadetin şartı olamaz. Bu husus tam anlaşılmadığından gecenin yarısından fazlasını Allah için koşturmakla geçirmiş bazı kimseler teheccüd kılabilmek için oturdukları yerde birkaç dakika kestirip sonra namaza kalkıyorlar ya da uyuyakalıp teheccüdü kaçırıyorlar.

Oysa uyku teheccüdün şartı değil, vaktini belirleme vasıtasıdır. Yani gece yarısından önce uyuyan kimse teheccüdü kılıp uyursa, bu elbette sevaplı bir ibadet olur, ama teheccüd olmaz. Fakat teheccüd vakti olan gece yarısına veya daha ilerisine kadar uyanık kalan bir kimse, özellikle de tekrar uyanamayacağını düşünüyorsa, kılıp yatabilir.

Peki, gece nedir, ne zaman başlar ve ne zaman biter? Gece, akşam namazı vaktiyle (güneşin batışıyla) başlar, sabah namazının ilk vakti olan imsak vaktine kadar devam eder. Bu sürenin yarısı güneşin batış vaktine eklendiğinde gece yarısı bulunmuş olur ki, yaz ve kış aylarına göre değişir. Mesela, güneş saat 19’da batsa, imsak vakti de saat 5’te olsa, gecenin müddeti on saat olur. Bunun yarısı olan beş saat, akşam namazı vakti olan 19’a eklenirse 24 çıkar; yani saat 12, gecenin yarısına işaret eder. Gece yarısı teheccüd vaktinin başladığı zamandır.

İbadet ve duanın çok faziletli olduğu seher vakti ise, takvimlerimizde yazan imsak vaktinden biraz önceki vakittir.

Kaç Rekât Kılmalı?

Peygamberimizin (s.a.v.) teheccüd namazını ne kadar kıldığı konusunda farklı rivayetler bulunsa da, en kuvvetlisi sekiz rekât kıldığı şeklindedir. Efendimiz (s.a.v.) gecenin sonuna doğru, imsaktan önce, sekizi teheccüd, üçü de vitir olmak üzere 11 rekât namaz kılardı.

Herkes yaşı, işi, zamanı ve şartlarına göre bir miktar belirlemeli, her gün ona titizlikle uymalıdır. “Allah’a en sevimli olan amel, az bile olsa devamlı olandır” hadis-i şerifini esas alırsak, zor şartlarda bile bunu uygulamak gerekir. Mesela, yolculukta, misafirlikte, aşırı sıcak ve soğukta, dar zamanda, uykusuzluk, yorgunluk, hastalık gibi hâllerde bile teheccüdü terk etmemek büyük bir fazilet ve muhteşem bir kârdır.

Bu tür olumsuzluklar teheccüdü terk etmeye değil, belki bazen rekâtını azaltmaya, sure ve dualarını kısaltmaya sebep olabilir. Bu şekilde teheccüd kılan bir kimse, “Ya Rabbi, her şeye rağmen Senin huzuruna bu gece de çıktım. Belki hakkıyla kılamadım. Ama Seni ve Seninle birlikte olmayı, huzuruna gelmeyi unutmadım, ihmal etmedim” demiş olmaktadır. Cenab-ı Hak Kendisini unutmayan bu kimseye öyle yardımlar eder ki, belki yıllarını harcasa onları elde edemez. Bu yüzden teheccüd kılan kimsenin, yüzü nurlu, hâl ve tavrı sempatik, işleri hayırlı ve başarılı olur. Çünkü kendisine yapılan hayırlı bir amele, en güzel karşılık verenlerin en hayırlısı ve cömerdi Cenab-ı Allah’tır.

Neler Okumalı?

Teheccüd namazı kılarken en kısasından en uzununa kadar bütün sureler okunabilir. Herkes kendi durumuna göre bir seçim yapmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bazen çok uzun okuyuşlarda bulunurdu.

Onun arkasında bir gece namazı kılan Hz. Huzeyfe (r.a.) anlatıyor:

“Bir gece Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte namaz kıldım. Bakara Suresini okumaya başladı. Ben yüz ayeti bitirince rükûya varacaktır dedim, ama o devam etti. Ben Bakara Suresini bir rekâtta bitirecektir dedim, devam etti. Ben sureyi bitirince rükû edecek derken, Nisa Suresine başladı, onu okudu. Sonra Al-i İmran Suresine başladı, onu okudu. Sonra rükûya gitti. Rükûda ayaktaki kadar kaldı. Secdede ise rükûdaki kadar durdu.”

Tabii ki bu ona mahsus muhteşem bir namazdır. Belki de Rabbimiz Miraç’ta olduğu gibi zaman içinde zaman yaratarak onu bast-ı zamana mazhar etmişti. Sahabeden ve onlardan sonra gelen salih kimselerden çok uzun kıraatleri olanlar çıkmıştır. Bunlar yerine göre, bir rekâtta bir, beş, on, yirmi sayfa okumuşlardır.

Burada da ölçü şu olmalıdır: Her zaman uygulayabileceğimiz, zamanımıza ve imkânımıza uygun bir okuyuş seçmeliyiz. Ama her zaman yapamasak bile çok müsait olduğumuz zamanlarda uzun sureler okuyabiliriz. Mesela, her rekâtta kısa bir sure veya birkaç ayet okunabileceği gibi, müsait olunduğunda her rekâtta bir sayfa ya da Yasin, Fetih, Rahman, Tebâreke, Amme gibi sureler okunabilir, hatta teheccüd Kur’an’ından okumak suretiyle gece namazıyla hatim bile yapılabilir.

Teheccüde Nasıl Başlamalı?

Bugün beş vakit namaz gibi kesin farz olan bir ibadet bile büyük bir ihmale uğramaktadır. Bu yüzden nafile namazlardan önce farz namazları tavizsiz bir şekilde uygulamak gerekir. Ancak beş vakit namazını kılanlardan müsait olanların da teheccüde sarılmaları çok önemlidir.

Ne var ki, bir web sitesinde yapılan ankete göre, ülkemizde namaz kılanlar içinde teheccüd kılanların oranı sadece yüzde 4’tür. Demek ki ferdî, ailevî, millî ve dinî hayatımızda muhtaç olduğumuz İlâhî destek ve yardıma karşı gerektiği gibi istekli ve gayretli olamıyoruz.

Eğer henüz teheccüd namazı kılmıyorsanız, nasıl başlamak gerekir?

Hiç şüphesiz namaz kılanların yüzde 70’inin sabah namazına bile kalkmakta zorlandığı bir ülkede teheccüde kalkmak kolay değildir. Çünkü her şey, geç yatmaya ve geç kalkmaya göre ayarlanmıştır. Ne yazık ki, geç vakitlere kadar süren boş sohbetler ve misafirlikler, TV dizileri ve tartışma programlarına bol bol zaman ayırtan nefis, teheccüd için 15 dakikayı bile insana çok görür.

Her şeye rağmen şartlara teslim olmamak, şartları teslim almak gerekir. Eğer teheccüdün sonsuz feyiz ve bereketinden faydalanmak isterseniz şu hususlara dikkat edin:

  1. Teheccüde başladığınız zaman mümkün mertebe erken yatmaya gayret edin. Normalden bir sat önce yatmanız size kalkmada kolaylık kazandıracaktır.
  2. Eğer öğleden biraz önce başlayıp ikindi öncesine kadar devam eden vakitte kaylûle denen uykuyu alışkanlık hâline getirebilirseniz gece uyanmanız daha kolaydır. Çünkü yarım saatlik öğle uykusu iki saatlik gece uykusuna bedeldir.
  3. İlk günlerde sekiz rekâtı çok görüyorsanız iki veya dört rekâtla başlayın. Alıştıkça arttırabilirsiniz.
  4. Eğer aile fertleri veya arkadaş grubundan birkaç kişiyle birlikte başlarsanız, teşvik, dua ve uyarma imkânı olacağından daha iyi olur. Mesela, bu hususta sözleşen dört kişilik bir arkadaş grubundan her gün bir kişi uyarma görevini üstlenebilir. Her ne kadar saat veya telefon alarmıyla kendi başınıza uyanabilseniz de, arkadaşınızın sizi uyarması daha etkileyici olur.
  5. Teheccüde başlamak için özellikle imsakin geç olduğu kış ayları ve Ramazan ayı önemlidir. Zaten sahura kalkacağınız için birkaç dakikanızı teheccüde ayırır, arkasından yemeğinizi yersiniz. Bayramdan sonra da devam etmeniz mümkündür.
  6. Uykusuzluk, yorgunluk, hastalık, yolculuk, zaman darlığı gibi durumlarda, eğer teheccüdün tehlikeye gireceğini tahmin etmişseniz, gece yarısından sonra vakti girdiği için yatmadan önce veya imsaktan biraz önce kılıp arkasından sabah namazını kılabilirsiniz. Böylece âdet hâline getirdiğiniz bir ibadeti terk etmeyip sürdürmüş olursunuz. Eğer terk ederseniz nefsin eline büyük bir fırsat vermiş olursunuz ki, nefis her fırsatta, “Bugün kılmasan olmaz mı? Nasılsa teheccüd sünnettir. Hem bir gün vakit geç olmuştu da kılmamıştın. Şimdi de hastasın” diyerek her gün bir bahane bulur. Hasta ve yorgun iken şu hadise göre hareket edilebilir: Hz. Âişe Validemizin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Gece namazını terketme. Çünkü Resulullah (s.a.s) onu terketmezdi. Hasta ve yorgun olduğun zaman oturarak kılardı.” (Ebû Davûd, Salatu’t-Tatavvu’: 18)
  7. Teheccüde kalkmak, sabah namazını asla engellememeli. Ne kadar faziletli olsa da hiçbir sünnet, farzın yerini tutamaz.
  8. Her ne kadar namaz eşsiz dualarla süslenmiş muhteşem bir ibadet olsa da, teheccüdün arkasından mutlaka dua edin. Çünkü namazın peşinden yapılan dualar kabul edilir. Bilhassa ülkemizde ve İslâm âleminde böyle zor bir sürecin yaşandığı şu günlerde her teheccüd dua için muhteşem bir fırsattır. Adeta her nafile namazı bir hacet namazı hâlet-i rûhiyesiyle, mahzun, çaresiz ve ümitvar bir şekilde kılmalıyız.
[Cemil Tokpınar] 3.11.2017 [TR724]

Zaman’sız kalan Türk medyası [Zaman 31 Yaşında!] [Erman Yalaz]

Bugün 3 Kasım. Zaman, 31. yaşına girdi. Geçen sene bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılmıştı. Önce ferman geldi, yöneticileri hedefe kondu. Sonra kayyımlara verildi gazete. 15 Temmuz meşum darbe girişimi ile tamamen yok edildi. Son 20 senesine gün be gün şahit olduğum Zaman’sız bir medya var Türkiye’de.

HERKESİ KUCAKLAYAN GAZETE

Yeni Cumhuriyetin ilk gazetelerinden biriydi Zaman. 3 Kasım 1986’da Zaman basın hayatına tekrar döndüğünde başkent Ankara’nın Rüzgarlı sokağında bambaşka bir heyecan başlamıştı. Demokrat, Müslüman, muhafazakar kesim başta olmak üzere herkesin sesi olma ahdiyle yola çıktı. Cumhuriyetin ilk döneminde yayını sürmüş, sonra yıllarca yayın yapmamıştı. Kasım 1986’dan itibaren tekrar hayat buldu.

Bab-ı Ali’de, yani Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’daki yüce devlet kapısında sembolleşen muharrirlik, yazarlık çizerlik hayatının Ankara’ya taşınması ta Yakup Kadri’lerin dönemine dayanıyordu. Meclise, devlete, kurumlara yakın olma psikolojisiyle Ankara yıllarca gazetecilerin başka bir başkenti olmuştu. Matbaaların yeri, ulaşımın ve dağıtımın en kolay en ucuz olduğu/olacağı yere göre seçiliyordu. Başkentte Rüzgarlı sokak  tercihi tamamen bundandı. Rüzgarlı’da başlayan o heyecan hep sürdü. Matbaasında, dizgisinde, yayın katlarında, mutfağında, arşivinde çalışanların heyecanı hiç bitmedi. Türk basınında yeni bir okul kuruldu. Muhafazakar, dindar, sağcıların da kitlesel bir iletişim aracı, bir gazetesi, sesi soluğu vardı artık. Okuruyla büyüdü Zaman. Hem öğrendi, hep topluma doğruyu, güzeli, iyiyi gösterme çabasıyla ilerledi.

Bir müddet sonra gazetenin adresi İstanbul oldu: Yenibosna, Çobançeşme. Türk basının deveranı sürüyordu. İstanbul’a dönen sadece Zaman değildi. Dün Bab-ı Ali’yi terk edip gitmek zorunda kalan gazeteciler bu kez İkitelli’ye dönmüşlerdi. Tekstil atölyelerinin, fabrikaların, çamurlu, yağmurlu, tozlu sokakların içine gelmişti medyacılar, televizyoncular. İkitelli dendiğinde medya akla geliyordu bu yüzden.

Herkesi kucaklamak, demokrasiye sahip çıkmak, ülkeyi, ekonomisini, Anadolu halkını büyütmek için çorbada tuzumuz olsun diyenlerin halinden anlayan bir gazete hedeflendi. O okulda, Hekimoğlu İsmail’ler, Fehmi Koru’lar, Fikret Ertan’lar, Abdullah Aymaz’lar, Mustafa Ünal’lar, Ahmet Turan Alkan’lar, Mümtaz’er Türköne’ler, Ahmet Selim’ler, Ali Bulaç’lar, Ekrem Dumanlı’lar, Bülent Korucu’lar, Abdülhamit Bilici’ler, Mehmet Kamış’lar, Ali Çolak’lar, Can Bahadır’lar yetişti. Hilmi Yavuz’lara, Selim İleri’lere, Elif Şafak’lara, Etyen Mahçupyan’lara, İskender Pala’lara ve yüzlerce genç gazeteciye ev sahipliği yaptı.

ZAMAN’LA TANIŞMAK

Herkesin bu yeni yayınla, gazeteyle, gazetemizle tanışıklığının bir hikayesi vardır. Ben şahsen ortaokul yıllarında tanıştım Zaman’la. Küçük bir Anadolu şehrinin çınar ağaçları ve Osmanlı evlerinin ara sokaklarında sokak maçı yaparken, mahalle bakkalının önünde taburenin kenarına ilişmiş bir üniversite öğrencisinin elinde okuma aşkını görmüştüm. Sonra ağabeyimin koltuğunun altında her gün eve giren bu gazetenin Vehip Sinan karikatürleriyle, siyah-beyaz yüzüyle tanıştım. Yazmak, okumak, birikim işiydi. Yoksulluğun hüküm sürdüğü sokaklarda, ekmek parasının hesap edildiği yıllarda bir gazete almak, okumak, okutmak fedakarlıktı Anadolu insanı için. Kasketini ters çevirip vakit namazına duran Hacı amcalar ve tabi bizim ailemiz için çok lükstü. Ama hiçbir zaman yük değildi. İçinde bilgi vardı, sevgi vardı, görgü vardı; hakikat penceresiydi. Farklıydı Zaman. Ailemizden biriydi.

Liseli yıllarımızda ‘gerçekler Zaman’la anlaşılır’ slogan haline gelmişti. Dillere pelesenkti. Üniversite öğrencilerinin kimi zaman şehrin en kalabalık caddesinde küçük bir masa etrafında, kimi zaman bir Cuma namazı çıkışı İstanbul’da Üsküdar, Beyazıt meydanında, Ankara Kocatepe, Maltepe’de  abone koçanlarıyla yeni okuyucu arama telaşı sürdü. Bir avuç gazetecinin, hakikat aşığının hayali olarak başlamıştı belki ama Zaman, zamanla Anadolu insanın duası, gözü, dili oluverdi. Sağduyu vardı, demokrattı, soğuk kanlıydı, cesurdu, yeniydi, bilgi veriyordu, insanları dinliyor, dertlere derman arıyordu. Bir fikir fabrikasıydı, ömrünü insanlığa adamışların fikir çilelerini sulayıp büyüttükleri bir büyük rengarenk çiçekleri, desenleri olan bir bahçeydi.

MİLYONA ULAŞAN TİRAJ

1990’lar belki Türkiye’nin en çetin sınavlardan geçtiği dönemlerden oldu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü, terörün zirve yapması, 28 Şubat süreci, faili meçhuller, gazetecinin değil, gazetelerin sokağa alınmadığı korku yılları yaşandı. 2000’li yıllar kısmen de olsa serbesti getirdi. Eski yayıncılar, yazarlar da yerine yenilerini bıraktı. 2001, Zaman için de değişim yılıydı. Genç ve dinamik bir kadro tasarımından yayın çizgisine kadar her şeyi tekrar elden geçirip, Zaman’ı zamanın içine yeniden kazandırdı. Tasarımıyla, haberciliğiyle, fikir zenginliğiyle yepyeni bir çizgi inşa edildi. Avrupa Birliği yolunda ilerleyen, ekonomisini, demokrasisini, hukuk devletini istihkam eden yeni Türkiye’nin lokomotif kurumlarından biri kuşkusuz Zaman gazetesiydi. 1990’ların 50-100 binlerdeki okur rakamları, gazete tirajları milyona ulaştı.

14 Aralık 2014 tarihinde Zaman Gazetesi’ne Ekrem Dumanlı’yı tutuklamak için yapılan baskın kırılma anı oldu. Bütün dünyanın gözü önünde hakikatın sesini kısmak isteyen bir kişi ilk hedef olarak Zaman’ı seçmişti. O baskın sırasında söylenmiş çok söz var. Türk Basın tarihinin en utanç verici baskıları, susturma, sindirme operasyonları yapılırken susanlar, bugün Erdoğan rejiminin Türkiye’yi getirdiği yerden şikayet ediyorlar. İş işten geçti. Daha dün RTÜK başkanı gerine gerine Meclis’te OHAL kapsamında 70 radyo ve televizyonu kapattıklarını anlatıyor. Binlerce işsiz gazeteci. 250’den fazlası tutuklu. Bir o kadarı sürgünde.

Zaman’ın okur buluşmalarında bir dağıtıcının anlattığı sevdayı hiç unutmadım. O dağıtıcı arkadaş şöyle diyordu: “Her sabah uyandığımda yeryüzüne Allah’ın rahmetiyle bereketiyle kullarına rızık dağıttına inanıyor, şahit oluyorum. Bu rızık dağıtılırken, Zaman’ın eksik kalmasını istemiyorum.”

Plaza medyasının ya da yandaşların kalemşörlerine bu duyguyu anlatamayız asla. Onlar bunu bir kutsama ayinine benzetirler daha ilk elden. Ancak ne kadar haklıymış o dağıtıcı kardeşim. Doğru bilgi, hakikat, gerçekleri yüreklice haykırmak; okuruna, milletine sahip çıkmak ne büyük nimetmiş. Bir millet belki de önce elinden ilk alınan bu nimetle imtihan oldu. Şimdi Zaman yazarları, çizerleri, muhabirleri, editörleri bir hukuksuz, ahlaksız cadı avının hedefi haline getirildi. Ömürlerini darbelere ve vesayet rejimine karşı mücadele ile geçirmiş insanlar darbecilikle suçlanıyor. Kalan medya, tüm Türkiye sus pus.

ELİMİZDEN ALINAN İMKÂNLAR…

Sanki herkes hak ettik diyor. Zaman’sız kaldığından beri medyanın hal-i pür melalini anlatacak mecalimiz de kalmadı. İttihat gazetesi yayın hayatına girdiğinde Hekimoğlu İsmail abinin yaşadığı heyecanı yıllar sonra kendi ağzından dinleyerek şahit olmuştum. İttihat gazetesinin ıskartaya çıkan ikinci ele düşen nüshalarına bakıp çokça düşünmüş iki arkadaş. Hekimoğlu Ağabey o zaman buldukları formülle, eski gazeteleri kağıt fabrikası yerine her hafta bir başka köy otobüsüne koyarak Anadolu köylerine gönderdiklerini anlatmıştı. Basitti beklentileri. Gazete köylerde kırılan bir camın yerine, bir yer sofrasının yanı başına iliştiriliyordu. Hekimoğlu Ağabey ve arkadaşı ise o gazeteden bir cümle bile olsa okuyacak bir genç çıkar diye eski gazeteleri her hafta köylere gönderiyordu. Zahmeti rahmete çeviren lütuflar bu gayretler ve düşüncelerle geldi.

Şimdi Allah elimizden bu imkanları aldı. İmtihanın bir başka boyutu bizim için. Ama şu anda bu okuduğunuz site gibi hakkı-hakikati haykıran, gurbette, sürgünde demokrasiye yaşatmaya çalışan bir grup gazeteci var. Dün sahip çıkmadıklarımız elimizden alındı. Bu elimizdekileri de alıp imtihan olmayalım.

Evet, bugün Zaman’sız kalan bir Türk medyası var. Yani gazetesiz, yani subjektif, yani yalan ve manipülasyona açık, yani çok sesliliğin, çok kültürlülüğün öldüğü, fikri zenginliğin, zevki selimin, aklı selimin linç edildiği günlerdeyiz; karanlık bir devrin medyasının manşetleri hüküm sürüyor gazete bayilerinde. Apartmanların evlerin posta kutuları garip. Gerçekler değil, yalanın ve Pravda’ların hüküm sürdüğü bir yokluk ve yoksulluk dönemi var şimdi. Bilgi yok, propaganda ve sinmişlik var. Araştırma ve objektiflik yok, servis edilmiş haberlerle, muhaberat devleti ilkelerine teslim olmuş, parti yayınına dönmüş bir medya var. Hakikati haykıran bir avuç insan dışında, gazeteci ve gerçek gazete yok. Olanlar sürgünde, hapiste. Dile kolay bir buçuk yılda tutuklanan gazeteci sayısı 250’den fazla. Bunların yarıya yakını Zaman okulundan mezun. Şimdi tutsaklar.

Belki her evin bütçesi, maliyesi biraz daha hallice. Ama bilgiden, sevgiden, hayattan, dostluktan, orta yoldan, Zaman’dan kopmuş, koparılmış bir cehalet hüküm sürüyor evlerde. Oluklar çift; birinden kir, diğerinden kir akıyor. Doğru bilgi, muhbiri sadıklar, ‘Habir’ isminin hakkını vermek için gecesini gündüzüne katanlar sürgünde, hapiste. Gazeteciler, Türk medyası linç edilmiş, tacize, tecavüze uğramış… Zamansız kalmış her şey…

[Erman Yalaz] 3.11.2017 [TR724]

Sarayın çürük çocukları [Alper Ender Fırat]

Sıvasız evlerde yaşayan anneler keşke yazabilselerdi. Keşke acıyı tarif eden kelimelere sahip olsalardı. Evlat ne demek, diyebilselerdi. Ateşin düştüğü yeri tarif edebilseler acının resmini çizebilselerdi.

Muktedirlerin; sadece bir sayıdan ibaret gördükleri evlatlarını, toprağa vermenin nasıl bir şey olduğunu kelimelere dökebilselerdi keşke….

Ateş nedir, can acısı nedir, evladı toprağa vermek nedir başkalarına da hissettirebilselerdi.

Haberlerde beş saniyeye sığdırılan bir ömrün bütün detaylarını tek tek kaydetselerdi.

Değil toprağa vermeyi bir derece yükselen ateşin bile kendisini kaç yüz derece kaynar sulara attığını ah bir dillendirebilselerdi.

Anlatabilselerdi belki evlat üzerinden iktidar devşiren vampirler acı nedir anlayabilirlerdi.

Oysa şimdi görüyoruz ki, ‘sıvasız evlerin çocuklarının’ toprağa düşmesi onların yüreklerinde en küçük bir acıya sebebiyet vermiyor.

Verseydi keçe gibi suratlarından anlayabilirdik. Vampir ruhlu bir kadın ‘Yeni nesil candan vazgeçmeyi çok iyi biliyor’ diye konuşurken, içtiği taze kan, ağzının kenarlarından sızmaya devam ediyor.

O kan onların hayat damarı. Bilal’in saraylarda güvenle yaşayabilmesi için sıvasız evlerin çocuklarının, canından vazgeçmeyi çok iyi bilmesi gerekir.

Kan içtikçe hayat devşiren, yeni saraylar inşa eden, yeni uçaklar, yeni makam arabaları alan, koruma orduları kuran, güvenlik içinde güvenlik yaşayanların, o sıvasız evlerde büyümüş çocukların taptaze kanlarına ihtiyaçları var.

Başka da bir işe yaramazlar.

Öyle ya, bu mavi kanlı insanların koluna taktığı bir çantanın fiyatı bile 10 tane sıvasız ev satın alabilir.

Çocuklar ölecek ki muktedirler tartışılmasın, iktidar sahiplerinin her istediği olsun, vatandaş denen vergi ve can vermekle mükellef insan yığınları hiçbir şey için sızlamasın!

Sadece bunlar değil Saray artığı aveneler de en arsız ağızlarla  ‘şehitlere Allah’tan rahmet’ cümleleri kurup taziyede bulunuyorlar.

Gerçi üç-dört şehit gelince artık onu da yapmıyorlar ama sekiz ve üzeri olunca çok yoğun gündemlerinden(!) bir vakit bularak taziye yayınlama zahmetine katlanıyorlar.

Keçe gibi suratlarıyla, ruhlarının hiçbir yerine değmeden Twitter’den 40 yıldır söylenen sözlerin bir tekrarını yazıp işlerine bakıyorlar.

Haşa Cennet de bunların tekelinde olduğu için Allah’tan rahmet diliyorlar ki, sıvasız evlerin çocukları bari cennete gidebilsin. Öyle ya Rahmet dilemeseler öte tarafta o sıvasız evleri bile bulamazlar!

‘Şehitler ölmez vatan bölünmez ulan’ diye naralar atanlar ise, sıvasız evde oturanların çocuklarını ölüme gönderirken kendi tatlı canlarını emniyete alabilmek için çürük raporu alıyorlar.

GATA, iktidarın kontrolüne geçtikten sonra ‘ötekine’ şehit edebiyatı yapan AKP güruhu içinden 155 bin kişi kendi çocuklarına çürük raporu alıp canlarının emniyetini sağlamışlar.

Öyle ya bunlar Saray kadar olmasa da hatırı sayılır pahalılıkta evlerde oturan yeni dönemin hatırı sayılır haramzadeleri.

Canları vatan için de olsa toprağa düşemeyecek kadar kıymetli. Onlar cenneti yeryüzünde buldular ve ölüm bir daha asla onları bulmayacak.

Zannediyorlar…

Ama kısa çöpün bile uzun çöpten hakkını aldığı gibi ‘acının sahipleri’ de bu ahlaksız düzendeki muktedirlerden hakkını alacak.

Kan içerek hayat bulanlar o içtikleri kanda boğulacak.

[Alper Ender Fırat] 3.10.2017 [TR724]

Kusura bakmayın, vatandaş bu yalanlara müstehak [Tarık Toros]


Ülkede paranoyanın ulaştığı noktayı yurt dışında yaşayanlar anlayamaz.

Hele hele son 8-10 sene, Türkiye’de yaşamamış olanların empati yapması dahi mümkün değil.

15 Temmuz 2016’dan önce yurt dışına çıkanların Türkiye’si de çok çok gerilerde kaldı.

Artık başka bir ülke, histeri krizinde bir yurt var.

***

Şu son birkaç gün içinde yaşanmış iki misal vereceğim.

AKP’li Metin Külünk, “Atatürk, 15 Temmuz’un arkasındaki güç tarafından zehirlenerek öldürüldü” demiş.

Artık her düşen haberin mizah sitesi Zaytung kaynaklı olup olmadığına bakar olduk.

Birkaç tıklamayla gördüm ki, evet böyle demiş.

Hadi, “darbeci” ilan edilen Cemaat’i filan geçtim.

Lafı, Atatürk yaşarken hayatta dahi olmayan Fethullah Gülen’e getirmeye de gerek yok.

Ülkenin kurucu liderinin öldürüldüğü, bunun zehirlenerek yapıldığı savını nereye koyacaksınız?

Lakin şaşırmayacaksınız.

Vatandaş müstahak olduğu bir idare tarafından yönetiliyor.

***

İkinci misal, medyaya dair.

Oda TV, “Gülen’in yeşil kartı tehlikede” diye bir manşet atmış.

Haberi tıklıyorsunuz, ABD Başkanı Trump’ın açıklamaları.

Başkan, yeşil kart piyangosunun artık kaldırılması gerektiğini söylüyor.

Yeşil Kart, ABD’de süresiz oturum ve çalışma hakkı veren bir ayrıcalık.

ABD’ye yerleşme kararı alan göçmenlerin bunu elde etmesi ise uzun sürüyor.

Aynı ABD, her sene 50 bin kişiye çekilişle bu hakkı veriyor. Bu da bir nevi piyango.

Lakin, önüne düşen her habere Gülen histerisi ile bakan Oda TV sitesi “yeşil kart” lafını görünce hemen ilişkiyi kuruyor.

Doğru, Gülen’in yıllar önce aldığı yeşil kart var.

Çekilişle de verilmedi bu.

Habere başlık atan editörler iki vahim hata yapıyor, sorgulayan yok.

İlki, haberde Gülen’e dair bir atıf yok, metinde geçmiyor bile.

İkincisi, yeşil kart piyangosunun kaldırılmasının mevcut kart sahiplerini etkilemeyeceğini bilmek için gazeteci olmaya da gerek yok.

Buna da şaşırmayın.

Vatandaş, müstahak olduğu medyanın yalanlarına maruz kalıyor.

Doğrusunu araştırmıyor, sorgulamayı bırakalı çok oldu.

***

Ülkedeki genel rahatsızlık, kötü giden her şeyin aynı gruba havale edilmesi.

Şu an korunmasız ve açık hedef olduğu için Cemaat buna maruz kalıyor.

Onun için, kimse insan hakkı ihlallerine değinmediği gibi, yalan yanlış iftiraları düzeltme gayretine de girmiyor.

***

Genel havayı göstermesi açısından son bir misal verip bitireceğim.

Mehmet Bekaroğlu.

CHP İstanbul Milletvekili.

Profesör doktordur.

Psikiyatristtir.

İnsan hakları aktivistidir, (bkz. Hayata Dönüş Operasyonu).

Oturup kalkmışlığımız, aynı sofrayı paylaşmışlığımız var.

TV’lerimize defalarca konuk olmuş bir siyasidir.

Gelmiş özgürce fikirlerini paylaşmıştır.

İki gün önce, tutuklanan başörtülü kadınlarla ilgili bir fotoğraf paylaşıp şöyle yazmış:

“Hep böyle olur; yukarıdakiler, ağalar, kaçıp gider, toplanan paralarla yurt dışında keyif sürer, o paraları veren garibanlar bedel öder.”

***

Neresinden tutup ne anlatacaksın.

AKP rejiminin yıllardır sistematik olarak yürüttüğü propaganda, bir CHP milletvekilinin eliyle tweet olup aynı amaca payanda oluyor.

Teknik olarak Melih Gökçek veya Hüseyin Gülerce ile Bekaroğlu arasında bir fark olmadığını da düşünebilirsiniz.

***

Tüm bu tuhaflıklara açıklama getirecek, izah edecek, uğraşacak halimiz yok.

Hemen her gün böyle yüzlerce sakat bilgi ve kanaat dolaşıma sokuluyor, ekranlarda konuşuluyor, yazılıp çiziliyor.

Ülke bir istikamete girmiş, bildiği yolda devam ediyor.

Etsin.

Yegâne meselemiz;

-15 Temmuz’un ardındaki gerçekleri ortaya çıkarmak,

-Ve içerideki mazlum ve masumlara hürriyetin çok uzakta olmadığını göstermek olmalı.

Bunun iç dinamiklerle olmayacağı ortada.

Ülkede deniz bitti.

Türkiye, uluslararası sözleşmelerin ve uluslararası hukukun denetiminden çıkmamalı.

En büyük korkumuz ve endişemiz bu.

Çare demokrasi.

Çare farklılıklara saygı.

Çare kuvvetler ayrılığı.

[Tarık Toros] 3.11.2017 [TR724]

Yerli araba için zoraki nikâh [Semih Ardıç]

Yerli araba tacirliğinde son perde. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan aradığı ‘babayiğit’ firmaları bulmuş. Türkiye’nin yerli arabasını Anadolu Grubu (Tuncay Özilhan), Zorlu/Vestel Grubu (Ahmet Nazif Zorlu), Kıraça/Karsan (İnan Kıraç), BMC (Ethem Sancak) ve Turkcell (Ahmet Akça) müşterek imal edecekmiş.

Erdoğan, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun şefliğindeki yerli araba orkestrasını Saray’da ağırladı. Melih Gökçek’in Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na hazin vedasının Gökçek’e en yakın işadamlarından Rifat Bey’i endişeye sevk ettiği konuşuluyordu. Erdoğan’ın yerli araba tacirliğinin taşeronluğunu üstlendiği için derin bir nefes aldığı hissine kapılmış olmalı ki salonda onun haricinde gülücük dağıtan yoktu. Sebebi bilinmez, lakin imzalar atılırken Erdoğan’ın bile yüzünden düşen bin parçaydı. Velhasıl salondaki hava, zoraki nikâhtan farksızdı.

Amansız rekabette geride kalmamak için yenilikçi ve verimlilik odaklı teknolojilere yatırım yapan otomotiv firmalarının Türkiye’nin yerli araba projesini kıskandıkları hezeyanı, içi boş yerli hamaset nutuklarından sadece biridir. Nitekim hiç olmadığı kadar çok alternatife sahip tüketici arabayı milliyetine bakarak almıyor. Tamamen rasyonel sebepler belirleyici oluyor.

BAŞKANLIK SEÇİMİ İÇİN HAYAL TACİRLİĞİ

Erdoğan, işbirliği protokolü imzalanırken prototipin 2018’e kadar bitirilmesi talimatını verdi, gecikmeye tahammülü olmadığının altını çizdi. Esasında 2018 tarihi bütün bu merasimin can alıcı noktasını teşkil ediyor. Nitekim 2019’da başkanlık seçimi var. Ondan evvel yerli arabanın yollarda arz-ı endam etmese bile bu hikâyenin parlatılması şart.

Arabanın motoru Güney Kore’den, şanzımanı BMC’den, lisansı bilmem hangi firmadan intihal edilse de millet o tarafına bakmaz diye düşünüyorlar. Saray’ın gazete ve televizyonlarına malzeme lazım. Bir fotoğraf, iki kelimeden ibaret yerli araba. Gerisi kiralık kalemlerin hayal gücüne kalmış. Mevzunun özünde propaganda var. Yeri otomobilin ekonomik olup olmaması kimsenin umurunda değil.

İSVEÇ’TEN TIR’LA GETİRİLEN ‘YERLİ’YE NE OLDU?

Bilvesile devrin Bilim ve Sanayi Bakanı Fikri Işık’ın 7 Haziran 2015 seçiminden evvel İsveç’ten TIR’a yükleyip getirttiği üç otomobil ne olacak? Hani onlar yerli otomobildi? TÜBİTAK’ın hazırladığı prototip tamamdı, seri imalata geçecek bir babayiğit aranıyordu.

İşin aslı sonradan ortaya çıktı. İsveçli SAAB’ın imal etmekten vazgeçtiği eski bir model ‘yerli araba’ diye takdim edilmişti. 50 milyon Euro’dan fazla para ödenmişti SAAB’ın damalı modeline. Turuncu ve beyaz kâğıtlarla kaplanmıştı siyah karoser. Bütün bunların TÜBİTAK patentli bir yalan olduğu bugün itibarıyla tescil edildi. Şimdi beş firmadan yeni bir prototip hazırlamaları isteniyor. Madem prototip vardı, niye o modeli imal edip piyasaya sürmüyorlar?

2012’DE YOLLARDA OLACAKTI

Karoser, motor, şasi, şanzıman ve bilumum aksamı SAAB’a ait bir modelle iki sene oyaladıkları millete başkanlık seçimine kadar beş firma vasıtasıyla yine hayal tacirliği yapacaklar. ‘2012’de yollarda olacak’ denilen arabanın 2017 senesi geride kalırken esamisi bile okunmuyor. Hal böyle iken Saray’da şatafatlı imza merasimleri ile bu minareye kılıf uydurulamaz. Naklen yayında atılan imzalarla yerli araba yürümez, yürütülemez.

ELEKTRİKLİ KOLAY, PİL VARSA TABİÎ

Gelelim yerli arabanın teknik taraflarına. Araba hibrit (hem akaryakıtlı hem elektrikli) ya da elektrikli olacakmış. Dünya devleri Toyota, Ford, Opel, Citroen, Mercedes ve BMW’nin çözemediği pil meselesi nasıl çözülecek? Elektrikli arabada en büyük maliyet pil. Firmalar maliyeti düşürmek için pili kiralıyor. Yerli arabanın motor, şanzıman ve diğer aksamı yüzde 100 yerli olsa bile pil mecburen kiralanacak. Bundan hiç bahsedilmiyor.

Motor lisansı, marka ve diğer fikrî sınaî mülkiyet hakları gibi başlıklarda milyarlarca dolara ihtiyaç duyulacak. Kim verecek bu paraları? Beş firmanın böyle bir imkânı olmadığına göre masraflar Hazine’den karşılanacak. Arabanın kâr getirmesi için Türkiye’de en az 200 bin adet satılması lazım. İhracat da 300 bin adet olmalı ki o tesis ayakta kalabilsin. Yani 500 bin araba satmazsa iflas kaçınılmaz.

Türkiye’de ortalama pazar büyüklüğü 800 bin otomobilden ibaret. Burada Doğuş Oto, Ford, Renault ve Fiat gibi devler pazarın yüzde 80’ini elinde tutuyor. Yerli araba bunların arasında ne kadar varlık gösterebilir?

500 BİN ADET SATMAZSA BATAR

Tek bir modelle bu nasıl olacak? O modeli bugünün şartlarında 50 bin liradan aşağıya mal etmek imkânsız. Sıfır vergi ile satılsa bile 50 bin liralık araba Renault’un ucuz Dacia’sının yanında bile külüstür ve demode kalacaktır. Vergi mevzuatı hükûmete yerli araba da olsa böyle bir ayrıcalığa gitme imkânı vermiyor. En düşük Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) yüzde 45+yüzde 18 Katma Değer Vergisi (KDV) ilave edildiğinde anahtar teslim fiyatı 85 bin lirayı geçiyor.

Hadi millî seferberlik ilan ettiniz ve içeride krediyle 200 bin arabayı zorla sattınız. Pekâlâ Türkiye hudutlarının ötesinde tanınmamış bir markayı satmak maksadıyla 300 bin müşteriye nasıl ulaşılacak? Zira Erdoğan’a göre batıda herkes üst akıl ve Türkiye düşmanı.

SATILAN 100 ARABADAN 77’Sİ İTHAL

Yedek parça bulunabilecek mi? Bayi ve servis hizmetleri kâfi mi? Müşteri hız, konfor, emniyet ve donanım itibarıyla Türkiye’de imal edilen ya da ithal markalarla mukayese ettiğinde yerli arabaya 10 üzerinden kaç verecek? Satılan sıfır model her 100 arabadan 77’sinin ithal olduğu Türkiye’de araba tercihinde çıta çok yukarıda. Kimse ‘yerli’ diye içine sinmeyen, avantajlı bulmadığı bir arabaya para vermez.

İtalyan Fiat ile Bursa’da TOFAŞ fabrikasında ortaklığı devam eden Koç Holding, Fransız Renault’un yerli ortağı Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) sektöre ait en ince ayrıntılara vakıf olduğu için böyle bir maceraya girmedi. Zoraki nikâha imza atmadıklarına göre vardır bir bildikleri.

KOÇ VE OYAK YOK

Aksi takdirde otomotivin iki devi devlet teşvikini alır, hazır tesiste daha fazla para kazanmanın keyfini sürerdi. Bugün bu işin üstesinden gelebilecek iki firma var onlar da tribünde kalmayı tercih etti. Son derece manidar! Koç ve OYAK (TSK’nın kurduğu sandık) gibi Sabancı Holding (Temsa) ve Ferit Şahenk’in Doğuş Otomotiv’i de sahaya inmedi.

Anadolu Grubu’nun Japon Isuzu ile midibüs ve kamyonet imalatında tecrübesi olsa da o işlerin hepsi Japonların lisansı ile icra ediliyor. Japon ortağının bu işten çok memnun kalmayacağını söylemeye lüzum görmüyorum. Anadolu Grubu patronu, eski TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan’ın yerli arabaya giderken evdeki Isuzu’dan olma ihtimali de var.

Vehbi Koç’un damadı ve Karsan’ın patronu İnan Kıraç, otomobil işine ticarî taksi ile birkaç defa teşebbüs etti, mamafih muvaffak olamadı. Ticari faaliyetine minibüs ile devam ediyor. Ethem Sancak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), yani hükûmetin kıyağı olmasa BMC’nin önünden dahi geçemezdi. BMC hal-i hazırda ‘Kirpi’ denilen zırhlı askerî taşıtların yanı sıra belediyelere sattığı otobüslerle ayakta duruyor. Dış pazarda varlık gösteremiyor. İç pazardaki varlığın da tamamen siyasî desteğe borçlu. Yerli oto işinde sektörde tecrübesi olmayan Sancak var, Koç ve OYAK yok.

ZORLU CENTER’IN İMAR DİYETİ

Zorlu Grubu’nun patronu Ahmet Nazif Zorlu, insansız hava araçları işine, cep telefonuna da merak salmıştı. Paneli Uzakdoğu’dan getirip Türkiye’de televizyon imal etmekle olmuyor bu işler. Vestel kıymetli bir marka, fakat yerli araba bahsinde Vestel’in imkân ve kabiliyetleri fazla değil. Keşke Vestel her sene milyarlarca dolar ödediğimiz akıllı telefonlarda dünya çapında işler yapabilseydi.
Ahmet Nazif Bey, muhtemelen İstanbul Zincirlikuyu’da Karayolları arazisi üzerine inşa ettiği Zorlu Center’ın bedelini ödemeye devam ediyor. Bir işadamı rüşvet ve iltimas çarkının içine girmeye görsün. Artık kendisinin bile inanmadığı işlere talimatla girer, itibarını ayaklar altına alır.

TURKCELL’İN ESAS SAHİBİ NE DİYOR?

Resmî olarak Mehmet Emin Karamehmet’e ait Turkcell’in yönetim kurulu başkanı olarak Ahmet Akça da Saray’da yerli araba protokolüne imza attı. Akça’ya sual etmek lazım: Emaneten tayin edildiğiniz Turkcell’de esas patronlar bu işe ne diyor? Halka açık bir şirket olan Turkcell’in Genel Kurulu’ndan tensip alınmasını icap ettirecek bu kararı tek başınıza nasıl aldınız?

BMC ve Turkcell’in Karamehmet’in elinden niçin cebren alındığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Ankara’ya boyun eğmeyen işadamlarının şirketlerine kayyım, bağımsız ismi altında bağımlı üyeler tayin edilmesi boşuna değilmiş. Bunun ismi talimatlı serbest piyasadır. Turkcell’in yerli arabanın neresini imal etmeyi düşündüğünü hakikaten çok merak ediyorum.

2000’lerin başında Turkcell’in bölgenin lider GSM şirketi olma hedefi vardı. O minvalde Ukrayna’ya da yatırım yapılmıştı. Akça ve AKP kontenjanından tayin edilen yönetim kurulu üyeleri Ukrayna pazarındaki Life markasını satışa çıkardı. Telekomünikasyon sektöründe satın alma fırsatlarına trene bakar gibi bakan Turkcell ne kadar şayan-ı dikkat ki Erdoğan’ın gönlünü hoş etmek üzere yerli arabaya bindiriliyor.

ZORAKİ NİKÂHIN DAMADI: İNAN KIRAÇ

Dikkat ederseniz beş babayiğitten ikisi Karamehmet’in gasp edilen iki şirketi BMC ve Turkcell. İmar, enerji ihaleleri ve diğer Ankara iltisaklı diğer işlerinden mütevellit Zorlu’nun vaziyeti iç güveysinden hallice. Sancak, Erdoğan’a duyduğu aşkın karşılığını alıyor. Özilhan üzerime gelecekler endişesini böyle bertaraf ediyor.

İnan Kıraç da bu zoraki nikahta damat oluyor. Sermayenin ne kadar omurgasız olabileceğini merak edenler bin küsur odalı Saray’da yerli araba tiyatrosu için toplanan işadamlarına, hassaten orkestranın şefliğini üstlenen TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na bakmalı. “Biz bunu yaparız” diyerek ortaya atılan Rifat Bey, firma ya da sermaye olarak yerli araba için taşın altına elini koymadı. Vardır bir bildiği…

Hazır yerli arabaya binmişken ‘jet fadıl’ lakaplı Fadıl Akgündüz’ü de davet etselerdi keşke. Hayal tacirliğinde onun da tecrübelerinden istifade ederlerdi.

[Semih Ardıç] 3.11.2017 [TR724]

İki büyük takımın iki küçük kâbusu [Efe Yiğit]

Şampiyonlar Ligi’nde dördüncü hafta maçları geride kalırken, gruplarda durum giderek netleşmeye başladı. Bu yılın sürprizlerinden birisi, ilk 3 maçını kazanan Beşiktaş’ın grubunda lider olması. Ancak en çok şaşırılan gelişme, Atletico Madrid ve Borussia Dortmund’un gruplarındaki zayıf rakipleri Karabağ ve Apoel ile, iki maçta da berabere kalarak gruptan çıkma şanslarını neredeyse imkânsız hâle getirmeleri.

GRUPTAKİ AVERAJ TAKIMI KARABAĞ OLACAKTI

Chelsea, Roma ve Atletico Madrid’in yer aldığı C Grubu’na dördüncü torbadan tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’ne katılan Azerbaycan temsilcisi Karabağ çıkmıştı. Kura sonucuna bakan futbol yorumcularının beklentisi, Chelsea’nin grup birinciliğinde Roma ve Madrid arasında bir ikincilik mücadelesiydi. Önceki yıllarda iki kez, 2014 ve 2016’da, Şampiyonlar Ligi’nde final oynamış Atletico’nun grup birincisi olması işten bile değildi.

AZERBAYCAN’DA İLK PUAN

Barcelona ve Real Madrid’den sonra La Liga’nın 3. büyüğü olan Diego Simeone’nin yönetimindeki Atletico Madrid, Devler Ligi’nin de gediklisiydi. 2014 ve 2016’da adını finale yazdırmıştı. Ancak bu sezon gruptaki ‘averaj takımı’ Karabağ FK’ya karşı hayli kötü performans sergiledi. Chelsea ve Roma’nın kolay geçtiği Karabağ FK, üçüncü maçında sahasında ağırladığı Madrid ekibiyle 0–0 berabere kaldı. Adeta etten bir duvar örmüştü ceza sahasına. Tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’nde puan alıyordu. Üstelik maçın 75. dakikasında Dino Ndlovu’nun kırmızı kart görmesiyle son bölümü 10 kişi tamamlamıştı.

KALECİ İBRAHİM SEHİC’İ GEÇEMEDİ

Dördüncü maçlar, üçüncü haftanın bir nevi rövanşıydı. Atletico Madrid, grupta iddiasını sürdürmek için bu kez Karabağ FK’yı mutlaka yenmeliydi. Ancak büyük bir sürpriz yaşandı. Karabağ FK, maçın 40. dakikasında rakibi karşısında, Michel’in attığı golle 1–0 öne geçti. Herkes şaşkındı. Maçın ikinci yarısında bu şaşkınlığı üzerinden atan Madrid ekibi, 56. dakikada Thomas’la skoru dengeye getirdi. 3 dakika sonra da Karabağ FK’dan Pedro Henrique kırmızı kartla oyundan atıldı. Şimdi Atletico Madrid farka gidecek zannetmişti herkes.

Son 30 dakika tek kale geçti. 10 kişi kalan Karabağ FK defansı kilitlemeye çalışırken, Boşnak kaleci İbrahim Sehic, kalesini gole kapatıyordu. Alınan 1 puanın da mimarı olan Sehic, Türkiye ligini takip edenler için tanıdık bir isim. 2011–13 yılları arasında Mersin İdmanyurdu formasını terletmişti.

GRİEZMANN’IN NEREDEYSE BEŞTE BİRİ

Atletico Madrid’li yöneticiler muhtemelen kuralar çekildiğinde Karabağ’la oynayacakları iki maç için 6 puanı hanelerine yazmış, hesaplarını buna göre yapıyordu. Ancak iki maçta ancak 2 puan alınabildi. Üstelik iki maçta da 10 kişi kalmış rakibine karşı! Madrid ekibine karşı gol yollarını kapatan Karabağ’ın toplam piyasa değeri 17 Milyon Euro. Atletico’da ise sadece Fransız yıldız Antoine Griezmann için 80 milyon Euro değer biçiliyor.

APOEL’İN LANETİ

Real Madrid, Tottenham, Borussia Dortmund ve Apoel’in yer aldığı H Grubu’nda mutlak favori, son iki yılda Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine götüren İspanyol temsilcisiydi. Sezona iyi bir başlangıç yapan Dortmund ile Tottenham arasında ise ikincilik yarışı olması bekleniyordu. Ancak İngiliz temsilci Tottenham 4 maç sonunda 10 puanla grubun zirvesine yerleşirken, Real Madrid ancak 7 puan toplayabildi. Asıl hazin olan ise Borussia Dortmund’un durumuydu. İlk iki maçında Tottenham ve Real Madrid’e karşı kaybeden Alman ekibinin, iddiasını sürdürmesi için grubun en zayıf takımı Apoel’i iki maçta da yenmesi gerekliydi.

KIBRIS’TA BIRAKILAN 2 PUAN

Alman ekibi üçüncü hafta mutlak 3 puan parolasıyla gittiği Kıbrıs Rum Kesimi’nde ilk şoku yaşadı. Apoel adına 62. dakikada Pote’nin attığı gole 67. dakikada Rum oyuncusu Sokratis Papastathopoulos’la cevap vererek beraberliği zor kurtardı. Götze, Aubameyang, Pulisic gibi yıldızlarına rağmen 3 puanı hanesine yazdıramadı.

POTE’NİN GOLLERİ

4.haftada 65 bin taraftarının önünde Apoel’i ağırlayan Dortmund, bu kez galibiyet alacağından emindi. 29. dakikada Raphael Guerreiro ile 1–0 öne bile geçti. Fakat ikinci yarıya hızlı başlayan Kıbrıs Rum Kesimi ekibi, 51. dakikada yine Pote ile golü buldu. Maçın geri kalan bölümünde Dortmund gol bulamayınca, tabela değişmedi. Alman ekibi, Şampiyonlar Ligi’nde 4 maçta ancak 2 puan toplayabildi. Apoel’le arasında ise sadece averaj farkı var. Eğer 3. sırada tamamlarsa grubu, UEFA Avrupa Ligi’nin favorileri arasında gösterilecek muhtemelen fakat Devler Ligi’ndeki bu hüsran da kolay unutulmayacak.

Tıpkı Karabağ’ın kalecisi İbrahim Sehic gibi, Dortmund’a iki maçta da gol atan Pote’yi de Türk futbolseverler Adana Demirspor’dan hatırlayabilir. Apoel’in golcüsü Pote, TFF 1. Lig’de iki sezon üst üste gol krallığı yaşamıştı.

[Efe Yiğit] 3.11.2017 [TR724]

Zehra Bebek [Zeynep Zahide]

Kemal amca ve eşi Asuman hanımın yaşları artık altmışı devirmiş,  yetmişe aheste yürüyorlardı. Sağlık sebeplerinden dolayı ancak bir çocukları olabilmişti. O da kızları Asude hanımdı. Evin biricik evladı olması hasebiyle üzerine titriyorlar, tabir yerindeyse sineğin kanadından bile korumaya çalışıyorlardı.

Bu hassasiyetleri onun eğitim hayatına yansıdığı için kızları Asude’yi Türkiye’nin gözde okulları olan Hizmet Hareketine ait okullarda okuttular. Asude’nin okulda gördüğü milli ve manevi değerlere bağlı, ahlaken de mükemmel eğitimden oldukça memnunlardı. Son dönemde ülkemizde uyuşturucunun ilkokullarımıza kadar girdiğini düşündükçe, kızları Asude’nin yetiştirildiği Hizmet Hareketine ait müesseselerin kıymetini daha iyi anlamışlardı.

Kemal amca ve Asuman teyze varlıklı insanlardı. Kızları Asude hem ahlaken hemde fiziken güzel bir kızdı. Asude üniversite eğitimini tamamlamış, yetiştiği Hizmet Hareketine ait bir okulda da göreve başlayalı iki sene olmuştu. Asude’nin hem çok güzel hem de ahlaken mükemmel olması, ister istemez, gerek kendi akraba çevresinden gerek yaşadıkları muhitten konu komşularının Asude’ye talip olmalarını netice verdi. Ancak Kemal amca kapısına gelen, dünyaya bakan yönüyle dört dörtlük damat adaylarının hepsini reddediyordu. Onun aradığı damat adayının özellikleri farklıydı.

Ama gözüne kestirdiği delikanlı da kızını istemeye bir türlü gelmiyordu. Asude’yi istemeye gelenlerden bıktığı bir demde kalkıp doğruca Hizmet Hareketine ait erkek lisesine gitti. Teneffüs saatini bekledi, zil çalar çalmaz öğretmenler odasına yöneldi. Çok geçmeden ziyaret etmek istediği, bu okulda görev yapan matematik öğretmeni Salih Hoca öğretmenler odasına geldi. Salih hoca Kemal amcayı tanıyordu. Görür görmez “Oo Kemal amca hoş geldiniz” deyip hemen elini öpmek için hamle yaptı ama Kemal amca müsaade etmedi.

Salih hoca Kemal amcaya sebebi ziyaretini sordu. Kemal amca Salih hocaya kendisiyle görüşmek istediğini ancak konuşacakları mevzunun on dakikalık teneffüste anlatılamayacağını, dersten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Salih hoca da “Eyvallah Kemal amca, son dersim boş. 45 dakika sonra kantinde bir çay içeriz” dedi.
Kemal amca “Hele sen dersten bi çık da, biz seninle başka bir yere gideriz. Ben sizi bahçede bekleyeceğim” deyip Salih hocayı derse uğurladı. Kemal amca okulun bahçesinde bir banka oturup Salih hocayı beklemeye başladı.

Kemal amca Salih hocayı beklerken kafasındaki soruların gelgitleri arasında bocaladı durdu. Yaptığı işin doğru olup olmadığını ölçtü tartı. Acaba bu iş için farklı bir yöntem mi uygulasam diye aklından geçirdi. 45 dakika boyunca kendi kendine konuşup durdu. Derken teneffüs zili çaldı ve çok geçmeden Salih hoca da çıkageldi.

-Buyrun Kemal amca sizi dinliyorum. Benimle konuşacağınız mevzuyu merak ettim.
-Hocam seninle şöyle biraz dolaşalım.
-Eyvallah nereye gidiyoruz?
-Bir yere gittiğimiz yok hocam. Arabada benzin var nereye istersek oraya gider, hem gezer hem dertleşiriz.
Salih hoca iyice meraklanmıştı.
-Kemal amca iyice meraklandırdın beni. Hadi gidelim o zaman.
Kemal amca mevzuya nasıl gireceğini bilemiyordu. Bak Salih hocam! diye başladı söze;
- Bu mevzuyu sana nasıl açacağımı günlerdir düşünüyorum ama kafamdaki düşünceleri bir kalıba döküp şekillendiremedim. Onun için belki senin için de tuhaf gelebilir, şimdiden söyleyeyim.
-Hele bir söyle bakalım Kemal amca neymiş seni günlerdir meşgul eden konu? İnşallah bir kusurumuz olup da fırça atmak için gelmediniz?
-Yok hocam! Estağfurullah. Olur mu öyle şey.
-Dinliyorum Kemal amca.
-Salih hocam bizim Asudeyi tanıyorsun.
-Evet! Zümrelerde karşılaşıyoruz o kadar. Ne oldu ki?
-Salih hocam, son bir yıldır sürekli sağdan soldan talipleri geliyor. Fakat, ne benim ne de kızımın, hiçbirine bir türlü kanımız ısınmadı.
-Ee
-Ee si! Diyorum ki siz bir birinize yakışırsınız.

Bu sözü duyan Salih hoca bir anda ne diyeceğini şaşırdı. Adeta; boğazına bir şey kaçmışta zorla onu çıkarmaya çalırcasına öksürmeye başladı. Bir taraftan hiç beklemediği, hem de hiç alışık olmayan bir tarzdaki bu teklife şaşırdı, diğer taraftan da yetiştiği çevre itibariyle edebinden kıpkırmızı kesildi. Bu hal beş dakika kadar sürdü. Sonra ikisi de sustu.

Sessizliği yine Kemal amca bozdu.
-Ne diyorsun hocam?
-Kemal amca ne diyeceğimi şaşırdım. Ben bu teklifi hiç beklemiyordum. Daha doğrusu sizden beklemiyordum.
-Salih hocam ben aslında bir kaç defa müdür beye durumu izah etmeye çalıştım ama sanırım o beni anlamadı. Ya da işlerinin yoğunluğundan bu mevzuyla ilgilenemedi. Salih hocam Asude benim dünyadaki tek evladım. Sizi tanıyorum siz de Asude’yi tanıyorsunuz. Bir yıldır taliplilerine söz yetiştirmekten bıktım. Bu işi noktalamak istiyorum artık. Annesi ağzını yoklamış. O da bizim gibi düşünüyor. Eşinin Hizmet Hareketinden biri olmasını istiyor. Arkadaşlardan da hiç halimizi görüp anlayan yok. Mecburen biz söylemek zorunda kaldık.

-Kemal amca, annemler de beni sürekli sıkıştırıp, akrabalarımızın kızlarını teklif edip duruyorlar. Ama ben de sizin gibi düşünüyorum. Evleneceğim müstakbel eşimin Hizmet Hareketinden biri olmasını istiyorum. Şimdiye kadar annemleri hep oyaladım durdum. Fakat ben biraz daha bekar kalıp Hizmet etmek istiyordum. Malum, evlenince bekar gibi rahat hareket edemiyor insan.
-Hocam sizi anlıyorum ama evlenince de farklı kulvarlarda hizmet edersiniz. Asude de hizmetlerinizi engellemez.
-Kemal amca Asude hanım engellemez de çoluk çocuk derken farkında olmadan bazı vazifelerimi aksatırım diye korkuyorum.
-Olur mu öyle şey hocam? Siz aklı başında insanlarsınız. Onun da plan ve programını yapar, yine de bu işin altından kalkarsınız.
-Kemal amca bana biraz müsaade et biraz düşüneyim.
-Olur hocam. Sizden haber bekleyeceğim.

Kemal amca, aynı zamanda çalıştığı okulun pansiyonunda müdürlük yapan Salih hocayı okula bırakıp evine döner.
Eve geldiğinde eşi Asuman teyzeye bu gün ne yaptığını anlatır. Asuman teyze şaşırır ama yaptığının güzel bir şey olduğunu söyleyip Kemal amcayı rahatlatır.
Kemal amca eşi Asuman teyzeyi tembihler “Şimdilik Asude’ye bir şey belli etme. Salih hoca kararını verirse istemeye geliyorlarmış gibi normal prosedürü işletiriz” der.

Neticede bir hafta sonra Salih hocanın ailesinin de oluruyla ilk girişimde bulunurlar. Salih Hoca anne ve babasıyla Asude’yi istemeye gelirler.
Çok geçmeden, söz, nişan derken iki ay içinde düğünlerini yaparlar. Kemal amca Salih hocaya adeta yalvarırcasına dil döker. Çok büyük olan evlerinde beraber yaşamaya razı eder. Çünkü Kemal amca ve Asuman teyze kızlarına aşırı derece düşkündürler. Salih ve Asude’nin evliliklerinin altıncı ayında Asude’nin hamile olduğu öğrenirler. Kemal amcaların sevinci görülmeye değer. Öyle mutlular ki; daha kızlarının hamile olduklarını duyar duymaz evlerindeki en büyük odayı bebek odası yapamaya karar verirler. Daha cinsiyetini bile öğrenmeden başlarlar eve bebek eşyaları almaya. Derken, iki ay sonra cinsiyetini de öğrenirler.

Kemal amca ve Asuman teyze gelecek torunlarıyla ilgili hayaller kurup planlar yaparken, günler; kaderin kaza hükmünün icra edileceği zamana doğru akmaktadır. Aylardan  Temmuz, günlerden Cuma. Saatler akşam 9:30 - 10. Yaz sıcaklarından bunalıp, akşam yemeğinden sonra evlerinin balkonunda çaylarını yudumlarken içerden Asuman teyze, “Kemal bey Kemal bey, hele içeri gelin, garip şeyler oluyor memlekette” der.

Kemal amca, Salih hoca ve Asude hemen içeri girip televizyonun karşısına geçerler. Hakikaten garip şeyler oluyor. Sıradan bir onbaşı dahi planlasa bu kadar acemice darbe girişimin olamayacağı, dünyanın en geri zekalı insanının dahi senaryo olduğunu anlayacağı bir tiyatro sahneye konmaktadır. Kemal amcanın ilk tepkisi şu olur “Eyvah! Bu işin faturası bize kesilmek üzere planlanmış. Ama O (cc) plan yapanların en hayırlısıdır” der.

O gece ve arkasından gelen üç gece sokaklarda, aldatılmış yığınların aşırı gürültü yapmalarından doğru dürüst uyuyamazlar. Gelen haberler çok kötüdür. Hizmet Hareketine ait müesseseler yağmalanmakta, Hizmet hareketine mensup oldukları bilinen insanların evleri taşlanmakta, hatta linç girişimleri haberleri gelmektedir.

Salih hoca çalıştıkları okulu görmek ister ama Kemal amca başlarına bir şey gelir diye, evden dışarı çıkmalarına müsaade etmez. Neticede Salih hocanın ısrarıyla bir gün öğleden sonra Kemal amca, Salih ve Asude arabaya binip çalıştıkları Hizmet Hareketine ait okulu ziyarete etmek için yola çıkarlar.

Okula vardıklarında gözyaşlarını tutmazlar. Vandallar, Türkiyenin gurur duyduğu okulu adeta harabeye çevirmişlerdir. Zaten kapıda bekleyen polis olduğu bile meçhul birileri tarafından içeri bile sokulmazlar. Dönüp gerisin geriye evlerine dönmek isterlerken orada bulunan ve her halinden onların elebaşları olduğu anlaşılan kişi tarafından durdurulurlar. Kimlik kontrolleri yapılır ve Kemal amcanın korktuğu başına gelir. Kızı ve damadı Salih hoca gözaltına alınır.

Kemal amca beyninden vurulmuşa döner. “Ben şimdi Asuman’a ne cevap vereceğim” der ve oturup, arabada dakikalarca ağlar. Çaresiz eve döner. Eve döndüğünde Damadı ve kızını Eşinin yanında göremeyen Asuman teyze bir şeylerin ters gittiğini anlar ama Asude’si ve damadının tutuklanabileceği hiç aklına gelmez.

Konuşacak mecali kalmamış Kemal amcayı karşısına alır ve başlar ardarda sorular sormaya. Aldığı her cevapla yıkılır Asuman teyze. Kemal amca ve Asuman teyzeyi o halde gören komşularının hiçbiri gelip de “Ne oldu size? Niye bu feryad u figan” demezler bile. Oysa daha düne kadar çocuklarını onların referansıyla Hizmet Hareketine ait okul ve yurtlara yazdırmak için eşiklerini aşındıran, kapılarında kuyruk döven aynı insanlardır.

Kemal amca ilk şoku atlatmış, eşi Asuman teyzeyi teselli etmeye başlamıştı. Ama mümkün mü Asuman teyzenin teselli olması? Uçan sinekten korudukları hemde hamile olan biricik kızları kim bilir şimdi nasıldı? “O hiç alışık değildi dar yerlerde kalmaya” deyip, başlar ağlamaya. O gece Kemal amca ve Asuman teyze uykusuz ve ağlayarak secdede sabahlar. İkinci gün sabahın erken saatlerinde Emniyet müdürlüğünün öne gelirler. Ama haber almaları mümkün değildir. Bir hafta, her gün sabahın ilk ışıklarıyla emniyetin önüne gelirler, taa gecenin yarısına kadar orada beklerler.

Bir hafta sonra  Salih hocayı ve Asude’yi tutuklanmak üzere mahkemeye sevk ederler. Kemal amca, damadı ve kızının tutuklanma gerekçesini duyduğunda kulaklarına inanamaz. Yaklaşık 8 aydır uygulamadan kaldırılan, arkadaşlarıyla günlük okuyacakları virdlerin paylaşıldığı “Bylock” uygulanması gerekçe gösterilmiştir “Bunda bir yanlışlık var. Bu hesap Bağdat’a varmadan döner” diye, eşi Asuman teyzeyi teselli etmeye çalışır.

Günler su gibi akarken, Kemal amca ve Asuman teyzenin gözlerinde de yaşlar çağlayan olur adeta. Bir müddet sonra kurur gözyaşları. Geçen zaman zarfında Asude hapishanede çok zor şartlarda doğum yapar. Farklı şehirlere sevk edilen damadı ve kızlarının açık görüş günlerini hep iple çekerler. Torunlarına Zehra adını koymuşlar. Ellerinde, torunlarından hatıra, hapishane fotoğrafçısının çektiği bir tek fotoğraftan başka bir şey yok. Çıkacakları günü iple çekiyor, dua dua yalvarıyorlar, bu zalimlere mühleti veren Rab-i Rahimlerine.

Geçen hafta Zehra bebeğin doğum günüydü. Kemal amca adeta torunu yanındaymış gibi bebek odasını süslemiş, gidip küçük bir pasta almış ve kimseciklerin gelmediği doğum gününü bir boş beşiğe bir de duvarda her gün öpüp kokladıkları Zehra bebeğin resmine bakıp ağlayarak kesmişler doğum günü pastasını.

Şimdi siz, benim bu yazdıklarımı 17 bin ile çarpıp, üstüne 668 ekleyerek okuyun. Yani 17 bin kadın ve 668 bebek, Türkiye'de darbe suçlamasıyla hapishanelerde. Ve, hamile bir bayanın, sıradan bir öğretmenin, darbe suçlamasıyla bir yıldan fazla hapiste tutulmasına söyleyecek sözünüz varsa bir yorum yapın.

Ey rahmeti sonsuz Allah’ım, kimisi hapishanede, kimisi gurbette. Kimisi evladına, kimisi anne babasına. Kimisi eşine, kimisi beyine hasret. Sen bu hasretleri tez zamanda vuslata inkılap ettir.

Amin amin elfü elfi amin.

[Zeynep Zahide] 2.11.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com