Gergerlioğlu, gözaltı işkenceleri, kaçırılanlara yapılanlar, hapishanedeki ihlaller, kadınlara yapılanlar ve daha fazlasıyla Türkiye’deki hak ihlallerinin dehşet verici boyotunu anlattı.
HDP Milletvekili ve Hak Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, GazeteDuvar’dan İrfan Aktan’a konuştu:
Mahpusların kaçı siyasi, kaçı adli?
FETÖ’den 60 bin civarında ve sanırım 15 bin civarında Kürt veya sol davalarından tutuklu ve hükümlü var. OHAL döneminde 550 bine yakın FETÖ gözaltısı oldu. Adli suçlarda da zaten büyük bir artış var. Barış söyleminden dolayı terörist denilerek hapse atılanlar, sol camiaya yönelik artan baskılar da eklenince, cezaevlerinin kapasitesi çok çok aşıldı. Az önce aktardığınız hak ihlali rakamları, insan hakları örgütlerine yansıyanlardan ibaret. Gerçek rakam çok daha fazla.
‘HAMİLE KADINLARI BİLE ÇIRILÇIPLAK SOYUP DEFALARCA ‘OTUR-KALK’ YAPTIRILIYOR’
Hapishanelerde işkence ve kötü muamele daha çok hangi anlarda, kimlerin eliyle yapılıyor?
Hapse girişte yapılan çıplak arama en büyük ihlallerden birini oluşturuyor. İnsanların onurunu ayaklar altına alırcasına, onları tamamen soyup arama yapıyorlar. Hamile kadınları bile çırılçıplak soyup defalarca “otur-kalk” işkencesi yapıldığını biliyoruz. Cezaeviyle ilk kez karşılaşanlar çoğunlukla buna itiraz bile edemiyor. Ancak ideolojik mahpuslar buna itiraz ediyorlar. Boyun eğdiğiniz takdirde çıplak arama işkencesine, itiraz ettiğinizde de başka bir işkenceye tabi tutuluyorsunuz. Dayakla, zorla soyulup aranıyor mahpuslar. Van Barosu’nun hazırladığı Beşikdüzü Cezaevi raporu bu konuda çok çarpıcıdır.
Nedir o rapor?
2018 yılı Aralık ayında Van Barosu, Trabzon Beşikdüzü Cezaevi’nde, Tekirdağ’dan nakledilen ve çıplak aramayı reddeden siyasi mahpusların falakaya yatırıldığını ortaya koyan bir rapor yayınladı. Fakat bu korkunç olaya rağmen iktidar tek kelime bir açıklama yapmadı, bir milim adım atmadı. Keza bu rapordan sonra da aynı hapishanede, bir bayram günü yapılan sevk sonrasında benzer bir olay yaşanmış, mahpus yakınları bana ulaşmıştı. Sosyal medyadan bunu paylaşınca, Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı yalanlama yapmıştı. Oysa olay ortada, şahitler açıktı.
‘İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNUN İHLALİN ÜSTÜNE GİTMEK GİBİ BİR DERDİ YOK’
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, bu tür “şaibeli” durumlarda, “hadi biz gidip görelim, denetleyelim, inceleyelim” demiyor mu?
Demiyor. Şunları görüyor musunuz? (Elinin altındaki kabarık dosyayı gösteriyor.) TBMM başkanlığına bu konularda binden fazla soru önergesi, İnsan Hakları Komisyonu’na 3 bine yakın dilekçe verdim. Tüm Türkiye’de komisyona ulaşan dilekçelerin üçte biri sadece benden gitti yani. Ama maalesef İnsan Hakları Komisyonu başkanlığının, bir ihlalin üstüne gidip sonuç almak gibi bir derdi yok. Şu gösterdiğim dosyada sayısız ihlal, dram, acı var.
Ne türden ihlaller mesela?
Bu sene Mayıs ayında, Ankara Emniyeti’nde işkence yaşandı ve kamuoyuna ilk ben duyurmuştum. Makattan cop sokmaya kadar, korkunç işkenceler… Bunu yaşayanlar da, anlatanlar da yaklaşık 111 Dışişleri Bakanlığı eski üst düzey personeli. Bu insanların neyle suçlandıkları, ne yaptıkları beni ilgilendirmez. Ben ihlale bakarım.
Bu olay nasıl ortaya çıktı?
Bana bu konuda bilgi gelince kamuoyuna açıklama yaptım. Tabii ortalık ayağa kalktı. Emniyet her zamanki gibi “böyle bir şey olmamıştır” dedi ama Ankara Barosu Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ender vakalardan biri olarak Ankara Emniyeti’ne 8 avukatıyla baskın yaptı ve başsavcılığın engelleme girişimlerine rağmen gözaltındaki bu insanlarla görüştü. Baronun görüştüğü 6 kişiden 5’i bu korkunç işkenceyi yaşadığını, bir kişi de bunları duyduğunu, bildiğini söyledi. Ne yazık ki işkence görenler başlarına daha fazla iş gelmesinden korktuğu için genelde susmayı tercih ediyor. Ama Ankara Emniyeti’ndeki iş aniden büyüdü. Beni sayısız ulusal ve yabancı basın, uluslararası insan hakları örgütleri aradı bu konuda.
Gözaltındaki 6 kişi neler anlatmıştı?
Karanlık bir odaya alındıklarını, çırılçıplak soyulduklarını, makatlarına cop sokulduğunu… Ankara Barosu’nun raporu çok ağırdı ve bu insanlar gözaltında oldukları, işkenceciler “gece tekrar geleceğiz” tehditlerine maruz kaldıkları, avukatlar oradan ayrılınca yine işkenceyi yapanlarla baş başa kalacaklarını bile bile konuşmuştu.
‘ZAMAN MUHABİRİ ‘DEVLETE ÇOK YÜKLENİYORSUNUZ’ DİYE BANA TEPKİ GÖSTERMİŞTİ’
Sonuçta işkenceyle ilgili bir soruşturma açıldı mı?
Ankara Emniyeti de, İçişleri Bakanlığı da daha sonra herhangi bir açıklama yapmadı ama yoğun baskılar sonucu savcılık soruşturma başlattı. Ama açıkçası bu soruşturmanın üstünün de kapatılacağını düşünüyorum.
Bu kişiler Fetullahçılıkla mı suçlanıyordu?
Mazlum-Der’de de, TBMM’de de insan haklarını savunurken mağdurun kimliğine bakmadım, bakmam. Mazlum-Der’deyken, insan hakları ihlallerine ilişkin bir açıklama sırasında Zaman gazetesinin muhabiri, “ya hocam, devlete de çok fazla yükleniyorsunuz” diyerek bana tepki göstermişti. Ama gün oluyor, devran dönüyor ve bu sefer ihlale uğrayan sen oluyorsun. Demek ki kime yapılırsa yapılsın, işkenceye, hak ihlaline karşı çıkacaksın. Bunu herkes yavaş da olsa öğreniyor ama ne yazık ki çok büyük acılar neticesinde. Oysa mağduru savunmak için illa mağdur olmak gerekmemeli.
‘KAÇIRILAN ZABİT KİŞİ’NİN 8 SAYFALIK MEKTUBU BENİ DEHŞETE DÜŞÜRDÜ’
İnsan hakları örgütleri, 2019 yılı içinde 7 kişinin zorla kaçırıldığı tespitini yapıyor. OHAL döneminden beri gözaltında kayıplara ilişkin de çok sayıda vak’adan söz ediliyor. Darbe girişimi sonrasında kaç kişi kaybedildi, kaç kişi bulundu, bulunanlar neler anlattı?
28 kişi kaçırıldı ve bunların 27’si erkek. Gülen grubuna yakın oldukları biliniyor. Biri de sol camiadan bir kadın, Ayten Öztürk. O da mahkeme sırasında nasıl kaçırıldığını, gördükleri işkenceleri anlattı. Daha sonra ortaya çıkarılan 27 kişinin ise bazısı konuşmadı, işkence gördüklerini anlatmadı. Ama anlatanlardan, konuşmayanların da başına neler geldiğini tahmin edebiliyoruz. Çünkü hepsi aynı tarzda, aynı araçlarla, aynı yöntemlerle kaçırıldı ve neredeyse aynı biçimde bulundu. Bize en net başvuruyu ve anlatımı, kaçırılıp sonradan bulunan Zabit Kişi isimli mağdur tarafından geldi.
Neler anlatıyordu Zabit Kişi?
Bana gönderdiği 8 sayfalık mektupta nasıl kaçırıldığını, 108 gün boyunca bir yerde tutulduğunu söylüyordu.
Şu an hapiste mi?
Kandıra Cezaevi’nde. Yıllardır insan hakları savunucusuyum ve sayısız vak’a gördüm, okudum, dinledim ama Zabit Kişi’nin 8 sayfalık mektubu beni bile dehşete düşürdü. Köpek kulübesi gibi bir yerde, gözleri kapalı halde tutulmuş. Sadece hayatta kalabilmesi için önüne bir parça ekmek, biraz su atılmış. 108 günde 30 kilo zayıflamış. Ağzından, burnundan, makatından kanlar gelene kadar işkence yapıldığını yazıyor. 75. gün, o da işkence yaparken kokusundan rahatsız oldukları için üstüne hortumla su sıkıp yıkamışlar. Defalarca kendini öldürmeye çalışmış. 8 sayfalık mektubu 4-5 saatte ancak okuyabildim. Bu sırada kendime defalarca “hayatımdaki en büyük öncelik işkenceye karşı mücadele etmek olacak” sözü verdim. Üstelik zaten önceliğim bu olduğu halde…
‘ZABİT KİŞİ, MAHKEMEYE ÇIKTIĞI AN ‘HAKİM BEY NE OLUR BENİ TUTUKLAYIN’ DEMİŞ’
Peki bu kişi nasıl ortaya çıktı?
Ankara Emniyeti’nin önüne atıp gitmişler. Kendilerini devlet görevlisi olarak tanıtmışlar. Zabit Kişi mahkemenin karşısına çıktığı an, “hakim bey ne olur beni tutuklayın” dediğini yazmış mektubunda. Ben bu mektubu daha sonra bakanlığa, tek kelime eklemeden soru olarak yönelttim. “Bu kişinin böyle bir iddiası var. Kaçıranlar gerçekten devlet görevlisi mi, yoksa mafya veya haydut kişiler mi” diye sordum. Sonuçta kendisine devlet görevlisi süsü verip bu işi yapmış insanlar da olabilir. “Kamera kayıtlarını inceleyin, araştırın” diyorum. (Kapıdan postacı girip Gergerlioğlu’na bir mektup veriyor.) Antalya, Döşemealtı L Tipi Cezaevi’nden gelmiş mektup. Hapishanelerden çok sık mektup alıyorum ve bunlardan çok sayıda ihlal bulgusu çıkıyor.
Zabit Kişi’nin mektubunu Adalet Bakanlığı’na sorduğunuzda ne yanıt aldınız?
Tek kelime eklemeden bu mektubu Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı makamına sundum. Bu insanın böyle iddiaları var, bu insanı kim kaçırdı? Tek bir açıklama yapılmadı. TBMM başkanlığına bunu soru önergesi olarak sundum. Başkanlık da “önergenizdeki ifadeler kaba ve yaralayıcı olduğu için işleme alınmamıştır” yanıtı verdi!
‘KAÇIRILANLARIN ÇOĞU BULUNDUKTAN SONRA KONUŞMUYOR’
Neydi o kaba ve yaralayıcı ifadeler?
Adamın işkence anlatımları. Meclis Başkanlığı bizim HDP milletvekili olarak sunduğumuz önergelerde “katliam”, “işgal” sözcüklerini görünce geri çeviriyor. Ama ben söz konusu soru önergesine sadece Zabit Kişi’nin mektubunu iliştirip “bu iddialar doğru mu, değil mi” diye sormuşum. Milletin meclisi olarak, milletin bir ferdinden gelmiş böylesi bir mektubu araştırmayıp da neyi araştıracaksın Allah aşkına! Yok, kaba ve yaralayıcı ifadeler varmış. Makata cop sokulması kibarca nasıl anlatılır? Yurt içinden, yurtdışından arayıp başından geçen benzer olayları “hocam aramızda kalsın” diyerek anlatanlar da oldu. Kimisi dağ başında bırakılmış, kimi Emniyet önüne atılmış. 250 gün sonra bulunan Hasan Kala diye bir adam, Ankara’nın merkezinde, Batıkent’te kaybolmuştu. Eşi, babası gelip benimle görüşmüştü. 250 gün sonra aniden ortaya çıktı. Tutuklanmadı da bu insan. Fakat sonra o insan da ortalıktan kayboldu.
Bir kez daha mı kaybedildi?
Hayır ama sanırım bir daha böyle bir şey yaşamamak için ortalıktan kayboluyorlar. Salim Zeybek mesela, Edirne’de eşi ve iki çocuğunun yanında kaçırıldı. Adamı alıp götürüyorlar, karısı ve iki çocuğunu da Edirne’den Ankara’ya kadar getirip eve kadar bırakıyorlar. Hatta kadına para bile veriyorlar. Kadın gidip polise, evinin önündeki kamera görüntülerini, kaçıranların parmak izleri vardır diye verdikleri paraları, aracın plakasını teslim ediyor. Kadın iyi bir ressam olduğu için kaçıranların resimlerini çizip veriyor polise. Salim Zeybek de Şubat ayında kaçırılmış, altı ay sonra Ankara Emniyeti’nde çıktı.
Başına gelenleri anlattı mı?
Zeybek, Ankara ve İstanbul’dan kaçırılan başka üç kişiyle birlikte aynı gün Ankara Emniyeti’nde bulundu. Fakat şu an Sincan Cezaevi’nde olan bu insanlar konuşmuyor.
Bunlar eski MİT’çi, yahut ellerinde çok önemli bilgiler bulunan insanlar mı?
Kaçırılıp ortaya çıkarılanların hepsi MİT davalarına bakmaya tahsis edilmiş Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor. Duruşmalara milletvekilleri, İHD yöneticileri alınmıyor.
1990’lı yıllarda kaybedilenlerin çoğuna ya bir daha hiç ulaşılamadı veya cenazeleri bulundu…
Belki bu adamların da ölüsü çıkacaktı ama yoğun baskı sonucu sağ bulundular. Sözünü ettiğim dört kişinin bulundukları haberi üzerine eşleri, sabahın köründe, avukatlarıyla birlikte emniyetin önünde bekliyorlardı. Fakat bu insanlar haber yollayarak “özel avukatla görüşmek istemiyoruz” demişler. Sonra bir baktık ki, esrarengiz bir şekilde bu insanlar, Emniyet merdivenlerinde kendilerine avukat bulmuş! Birisinin karısı “kim bu avukat, gözaltındayken nasıl avukat buldun, neden bizim tuttuğumuz avukatla görüşmüyorsun” diye soruyor. Adam avukat diye tuttuğu kişinin adını bile bilmiyor. Her dördü de eşlerine aynı şeyi söylemişler: “Nerede olduğumuzu boşver. Ulusal, uluslararası alanda başvurular yapmışsın, derhal başvurularını geri çek. Sezgin Tanrıkulu ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’yla görüşmüşsün, bir daha görüşme. Hakkımızda sosyal medya hesabı açmış, yazıp duruyormuşsun, kesinlikle tek kelime yazma. Çoluk-çocuğumuz var, kapatalım bu olayı.” Eşlerinin anlattığına göre bu kişiler 25-30 kilo zayıflamışlar. Ciltleri bembeyaz, belli ki hiç güneş görmemişler. Tedirginler, arada bir gözleri bekleyen polise takılıyor. Ama başlarından geçenleri anlatmama konusunda da son derece kararlılar. 12 gün gözaltında kaldıktan sonra bu insanlar tutuklandı ama eşleri neden, hangi suçlamadan tutuklandıklarını bilmiyor. Böyle bir muamma. Daha sonra ortaya çıkan iki kişi de eşlerine aynı telkinlerde bulunmuş.
‘EMNİYET VE SAVCILIK GAYET ‘RELAX”
Hâlâ kayıp kimse var mı?
Bu iki kişinin tutuklandıkları gün, hakkında arama kararı bulunan Yusuf Bilge Tunç isimli biri daha, 6 Ağustos’ta Ankara’da kayboldu ve hâlâ kayıp. Gittim, kameraların pek olmadığı bir yerde terk edilmiş arabasını da gördüm. Sanayi Bakanlığı’nda çalışmış eski bir KHK’lı. Eşi Emniyete gidiyor, ilgilenen yok. Bir-bir buçuk ay bu olayı araştıracak savcı bile belli olmadı. Kadın kendi çabalarıyla gidip kamera kayıtları almak istiyor, etraftaki işyerlerinden, kimse vermemiş. Emniyet de, savcılık da bu konuda gayet “relax”. Bu arada ilave edeyim, az önce sözünü ettiğim altı kişinin aileleri Türkiye’den sonuç alamayınca uluslararası kuruluşlara başvurdular. Fakat AİHM ve Birleşmiş Milletler Zorla Kaçırmalar Komitesi’nin acil koduyla Adalet Bakanlığı’na sorduğu soruların süresi bitmeden hemen önce ortaya çıktılar.
”HADİ DOĞUR DA SENİ TUTUKLAYALIM’ DENEN ÇOK KADIN OLDU
2019 yılı boyunca Sezgin Tanrıkulu’yla beraber en çok gündeme getirdiğiniz konulardan biri de hamileyken, yahut doğumdan hemen sonra FETÖ davasından tutuklanan kadınlar, hapishanede büyüyen çocuklar… Şu an kaç çocuk anneleriyle birlikte hapiste?
Bir ara bu sayı 864’e çıkmıştı. Birinci Yargı Paketi’nden sonra bu sayı, Kasım ayı itibariyle 780’e düştü. Ama son bir haftada bile yine bebekli anneler tutuklandığı için bu sayı sürekli yükseliyor. Keza daha üç gün önce, iki hamile kadın tutuklandı. OHAL döneminde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç olmadığı kadar fazla hamile, çocuk sahibi, yeni doğum yapmış, lohusa veya emziren kadın hapse girdi. Sonuçta Fetullah grubu, klasik örgütlerden farklı olarak ailelerin, annelerin, babaların, dedelerin, çoluk-çocuğun da içinde bulunduğu bir yapıydı. Dolayısıyla bu insanlar cezalandırılmaya başlayınca, kadın tutuklu sayısı aniden pik yaptı. Bu süreçte işin insani boyutu çok büyük bir dram biçiminde seyretti. 5275 sayılı yasanın 16/4 maddesi, kadınların hamilelik dönemi ve doğumdan sonra 6 ay boyunca mahpus edilemeyeceğini emrediyor. Aynı yasanın 116 maddesi bunu hem tutuklamalar için de emrediyor. Fakat bu yasa hiçe sayıldı. Yüzlerce hamile, yeni doğum yapmış kadın hapse atıldı. Kadın doğum için hastaneye gidiyor ve başında polis, “hadi doğur da seni tutuklayalım” diye bekliyor. Bu stresle, ağlaya-sızlaya doğum yapan ve başında polisin beklediği çok kadın oldu.
Bu insanlar örgüt üyeliğinden mi aranıyordu?
Doğum esnasında başında polis bekleyenler, hakkında arama kararı bulunanlar. Kadın arandığı için uzun süre kaçak yaşıyor ama doğum zamanı gelince hastaneye gitmek zorunda kalıyor ve polis de tepesine biniyor. Keza üç haftalık hamileyken tutuklanmış, doğum için hapisten hastaneye götürülmüş ve doğum yaptıktan birkaç saat sonra, bir gece bile hastanede bırakılmadan tekrar hapse götürülmüş çok sayıda kadın var. Hapisteyken düşük yapan Gülden Aşık, Nurhayat Kılıç ve Hanife Çiftçi, ismi aklımda kalan üç kadın. Bu kadınların durumunu başından itibaren takip ettim, daha mahkeme sırasında sıkıntılı bir hamilelik süreci yaşadıklarını anlattıkları halde dinlenmediler. Nurhayat Kılıç ikiz bebeklerini kaybetti. Dolayısıyla sırf benim takip ettiğim dört bebek bu şekilde gitti. Erken doğum yapan kadınlar oldu. Üç buçuk yıl boyunca, sırf yasa uygulanmadığı için yüzlerce kadın bu sıkıntılı süreci yaşadı.
‘ANNE-BABA KOMİK GEREKÇELERLE HAPİSTE, ÇOCUKLAR ORTADA’
Bir milletvekili değil ama hekim sıfatıyla baktığınızda size en zor gelen hikâye nedir?
Sayısız hikâye var tabii. Daha dün, 8 yaşındaki çocuğu Down Sendromlu bir kadın hapse atıldı. Bu çocuğa annesinin ortadan kayboluşunu anlatamazsınız. Otizmli çocuklar da öyle. Bir çocuk var mesela, babası öğretmen. Ailesi yüzde 90’a kadar iyileştirmiş. Sonra baba Metin Koç hapse atılıyor, 17-18 ay içeride kalıyor. Çocuğun iyileşme oranı yüzde 90’dan yüzde 26’ya düşüyor. Bu bir doktor olarak beni çok üzen bir hikâye. Anne-baba milim milim ilerleyerek, tarifsiz bir mücadeleyle iyileştirmiş o çocuğu. Sonra pat diye her şey sıfırlanıyor…
Baba hâlâ hapiste mi?
Çıktı ama bunun çok ağır bir bedeli oldu. Bu insanların önemli bir kısmı, ciddiye alınmaz gerekçelerle tutuklanıyor ve sonra da bırakılıyor. Ama bırakılana kadar ne hayatlar kayıyor… Hem yasayı çiğneyerek hamile veya yeni doğum yapmış kadınları tutukluyorsun, hem de tutuklama bir tedbir iken, cezaya dönüştürüyorsun. Halbuki bu insanlar tutuksuz da yargılanabilir. Ayrıca bu uygulamadan sadece FETÖ davası sanıkları değil, herkes etkileniyor. Mesela Diyarbakır ve Elazığ cezaevlerini ziyaret ettiğimde, “PKK koğuşlarında” da çocuklu kadınlar vardı. Semra Akgül, Diyarbakır Cezaevi’nde. Eşi de tutuklu. Bir gösteriye katılmışlar filan. 6 yaşına girmiş çocuğunu eve yeni göndermiş. Çünkü 6 yaşından büyük çocuğunuzu hapiste, yanınızda tutamıyorsunuz.
Anne-baba hapiste, bu çocuğa kim bakıyor?
17-18 yaşında iki ağabeyleri varmış, 6 yaşındaki çocuk onların yanında kalıyor! Kendi başlarına üç çocuk, düşünebiliyor musunuz? Buna benzer binlerce aile var. 15-20 gün önce bizim HDP Kocaeli teşkilatına operasyon yapıldı. Arkadaşlarımız Emine ve Mehmet Karaaslan tutuklandı ve bunların üç tane çocukları var. Suçlama ne? “Niye halay çektin? Niye parti yöneticisiyle görüştün? Telefonunu dinledik, ‘emaneti getir’ demişsin, ne o emanet, silah mı?” Ben de birebir, “arkadaşlar nedir hakkaten bu emanet” diye sordum. Emanetten kastı afişlermiş! Karı-koca bu tür komik gerekçelerle tutuklandı, çocuklar ortada kaldı. Mekiye Aydın, on yaşında dört tane çocuğu var, tutuklandı… Osman Kurum, anne hapisteydi, çocuğa o bakıyordu. Şimdi o da hapse girdi, çocuk ortada kaldı. Bunlar bizim HDP’li arkadaşlarımız.
‘BİR ÇOCUK AĞACI, KUŞU GÖRMELİ YAHU!’
Annesiyle hapiste büyüyen çocuklar, o koşullardan nasıl etkileniyor?
Diyarbakır ve Elazığ hapishanelerinde o çocukları gördük. Diyarbakır’da Dilda, Elazığ’da adını hatırlamadığım bir kız çocuğu vardı. Psikolojileri hiç iyi değil tabii. 10 kişilik koğuşlarda 20-25 kadın, dört duvar… Çocuklara, “tehlikeli renkler” yüzünden boyama kitabı bile vermiyorlar! Zaten biz içeride beş dakika durunca daralıyoruz, o çocuklar ne yapsın? Duvarlar çok yüksek, küçücük bir havalandırma. Hele Elazığ’da, havalandırmanın üstüne de tel örgü çekmişler.
Mahpuslar uçarak kaçamasın diye mi?
Muhtemelen! O ortamda bazı şeylerin ne kadar hayati olduğunu anlıyorsun. Diyarbakır’da o havalandırmadan gelen bir kuş vardı, sesi bile oradaki mahpuslara iyi geliyor. Elazığ’da kuşu bile engellemişler. Bir anne, cezaevinden hastaneye giderken çocuğunun kuşu ve ağacı gösterip “anne bu ne” diye sorduğunu anlatmıştı. Çünkü çocuk hiç ağaç ve kuş görmemiş, hapiste büyümüş. Bir çocuk ağacı, kuşu görmeli yahu! İnfaz koruma memurları her kapıyı açtıklarında, çocuk dışarı çıkmak için kapıya koşuyormuş. Kapı üstüne kapanınca ağlıyor, anlam veremiyor çünkü. Kadınlar ağlıyor, belki o kapıyı kapatan görevli de ağlıyor ama kimse bir şey yapamıyor. Annesi hapiste olan Miraz bebeğin hapishane önündeki videosunu herkes izledi. O sadece kameraya yansımış olanı ama benzer yüzlerce olay, hikâye var. Dışarıdaki bazı çocuklar anne-babasını ziyarete gitmek istemiyor. Çünkü ziyaretlerde, o turnikelerden geçene kadar o kadar eziyet görüyorlar ki… Silivri’de mesela, 600 ziyaretçiyi bir anda “haydi girin” diye içeri sürüyorlar. Herkes bir an önce girmek zorunda ki, zaman kaybetmesin. Tabii bu sırada çocuklar eziliyor. Sayısız kadın ziyaretçiden, ziyaret esnasında cinsel tacize uğradığına dair başvuru aldım.
‘İSLAMİ KAMUOYUNUN VİCDANINI KAYBETTİĞİNİ GÖRDÜK’
Türkiye hapishaneleri ve etrafında yaşanan hikâyelere baktığınızda, vaziyeti nasıl özetlersiniz?
Türkiye’nin bizatihi kendisi büyük bir hapishaneye dönmüş durumda. Mahpuslar, hapishane içinde hapislik yaşıyor. Zaten sonradan tahliye edilen pek çok kişi de bana “hocam dışarıda da çok farklı bir durum yokmuş” diyor. Hapishanede fiziki, psikolojik işkence görüyorsun ama dışarıda da aynı baskıcı ortam var. OHAL mağdurları yurtdışına çıkamıyor, içeride ekmek bulamıyor. En ufak bir ifade açıklaması sizi hapse attırabiliyor. Köşeyi sıkışmışlık duygusuyla ne yapacağını bilemeyen ve bu nedenle zulme başvuran bir iktidar var. Bu nedenle giderek ruhen daha da kötü insanlara dönüyorlar. Çünkü tüm bu zulmü kendimlerine anlatabilmek için vicdanlarına da büyük bir baskı uyguluyorlar.
AKP’li milletvekilleriyle bunları hiç konuşuyor musunuz?
Kimisi mırın-kırın ediyor. Geçen birisi bana, “sadece sen mi KHK mağdurlarıyla ilgilendiğini sanıyorsun? Ben de bir KHK’lıyla yarım saat konuştum” dedi. “Biz iktidarda kalmalıyız, dış mihraklar bize düşman” gibi hikâyelerle kendi vicdanlarını baskılamanın bahanelerini üretiyorlar. Hamile kadınları anlatıyorsunuz, “bunlar talimat hamileliğidir” yanıtı alıyorsunuz. Yahu bu mu yanıtınız? Çaresiz kaldığı için Ege’den, Meriç’ten geçerken otuza yakın insan boğuldu ve bunların 18’i çocuk ve bebekti, diyorsunuz. “E onlar da darbe girişimi yapmasaydı” yanıtı alıyorsunuz. İslâmi kamuoyu uzun süre bu dille vicdanını bastırdı. “Herhalde bu iş biraz abartıldı” diyen az sayıda insan şimdilerde çıkıyor. Ama sonuçta bu süreçte İslâmi kamuoyunun vicdanını kaybettiğini gördük.
[BoldMedya] 14.12.2019
Tenkil Müzesi Kassel’de: Nefes almanın zor olduğu sergi
Türkiye’de halen yaşanananları kayda geçirmek ve dikkat çekmek için düzenlenen Tenkil Müzesi’nin Kassel’deki sergisinin açılış gününe ilişkin Cevheri Güven’in izlenimleri..
“Benim için eskisi gibi olmayacak ama bu hukuksuzluklar bitecek. Hukuksuzluklar yaşanırken herkesin gerekli tepkiyi göstermesini insanlık adına umut ediyorum.”
Bu sözler, Meriç’te üç çocuğu ve eşini kaybeden Murat Akçabay’ın Almanya’nın Kassel şehrindeki Tenkil Sergisinde yaptığı konuşmadan.
Kassel’de Südflügen Kultur Bahnhof’ta 13 Aralık’ta açılışı yapılan sergi 15 Aralık’a kadar sürecek.
Tenkil Müzesi, halen içinden geçtiğimiz baskıcı dönemin kaydını tutma, izlerini unutturmamak için yola çıkmış bir proje. Farklı ülkelerde sergilerle, Türkiye’de yaşananları gerçek olay ve kişiler üzerinden anlatmaya çalışan serginin Kassel’deki açılış etkinliği yoğun ilgi gördü.
Salonda sergilenen eşyalar ve sahipleriyle ilgili okuduğunuz metinler, Türkiye’nin gerçeğini; bir bebeğin penceresinden de, hayatını kaybeden yetişkinlerin yaşadıklarıyla da görmenizi ve empati kurmanızı sağlıyor. Açılış konferansı kısmında yapılan konuşmalar, salonda varolan duygusal atmosferi zaman zaman nefes almayı güçleştiren boyuta getirdi.
Bakmaya dayanamadığınız eşyalar, dinlemeye dayanamadığınız hayat kesitleri, şu an Türkiye’de halen yaşanıyor.
Murat Akçabay’ın sözleri de kendi yaşadığı büyük dramdan çok buna dur denilmesi içindi: “Şu an bunlar yaşanıyor ve tepki şimdi gösterilmeli..”
Evet, Tenkil Müzesi projesi bu devrin kaybolabilecek izlerini arşivleme açısından önemli ama halen Türkiye’de kaybolan ve mahvedilen hayatlar var. Yapılan tüm çalışmaların ve etkinliklerin motivasyonun, bu zulmü durdurmak olduğunu hatırlattı bize Akçabay’ın konuşmasını bitirirken söylediği sözler.
Murat Akçabay zaman zaman konuşmasına ara vermek zorunda kaldı.
Akçabay, çoğu insanın kaldıramayacağı şeyler yaşadı. Üç çocuğu ve eşini Meriç’in sularında kaybetti.
“Çocuklarımız okula gidebilsinler diye, hastalandıklarında doktora gidebilsinler diye, arkadaşları olsun diye yurt dışına çıkmaya karar verdik.” sözleriyle anlattı bu yola neden düştüklerini. Son derece basit ve karşılanabilir bu ihtiyaçlar, Türkiye’de Gülen Hareketi üyeleri için ölümü göze alabilecek gereksinimler haline gelmiş durumda.
Tenkil Sergisi’ndeki her bir parçada bunu görebiliyorsunuz. Dizleri parçalanmış bebek kıyafetleri, halı olmayan hapishanenin zemininde emekleyen bir bebeğin gerçeğini, o beton zeminden daha sert çarpıyor yüzünüze.
Cezaevinin beton zemininde emeklemekten parçalanmış bebek kıyafetleri.
Gazeteci Yüksel Durgut da konuşmacılardan biriydi. Durgut, Silivri Cezaevi’ndeyken by-pass ameliyatı olmuştu. Ağır ameliyattan sonra mahkum koğuşunda üç gün pansumanları yenilenmeden bekletilip, elleri kelepçeli, yaz sıcağında, klimasız cezaevi aracında tekrar Silivri’ye gönderilmişti.
İnsan Hakları Hukukçusu Dr.Theodor Ratgeber de açılışta bir konuşma yaptı.
Durgut, salondaki Alman konuklara Türkiye’deki özgürlüğün düştüğü düzeyi anlatırken, Yunanistan’a geçtiğinde ilk iş telefonundan VPN’i sildiğini söylüyordu. Yasakların ülkesinde özgürlük bir gazeteci için VPN’den ulaşabildikleriydi çünkü.
Programın ilk konuşmacısı Mehmet Ali Uludağ’ın sözleri yarım kaldı. Yaşadıklarını anlatırken çocukları da salondaydılar ve oların gözyaşlarıydı konuşmayı yarıda bıraktıran.
Kendisi de genç bir mülteci olan piyanist Ömer Özdemir, süreçte hayatını kaybedenlerin isimleri duvardan akıtılırken kısa bir müzik dinletisi sundu.
Gerek, programdaki konuşmacıların zulmü gerçekten yaşayan insanlar oluşu, gerekse sergilenen hayattan parçalar; Türkiye’de şu an neler yaşandığını tüm çıplaklığıyla göz önüne seriyor.
Aslında o salonda bulunan Türkiye kökenli insanların hepsi yaralıydılar ve Murat Akçabay’ın merhum eşinin ismini birkaç denemenin ardından sesi titreye titreye söyleyebilmesini anlıyorlardı.
Bu insanlar, bir diktatöre karşı dik durdukları için bu acıları çektiler ve salondaki Alman konuklar da bunun gayet farkındaydı.
Acıların, unutturulmaması kadar neden yaşandığının insanlığa doğru biçimde aktarılması da önemli. Tenkil Müzesi projesini yürütenlerin bu nedenle insan hakları alanında çalışan irili ufaklı kuruluşlarla ortaklaşa sergiler açması/projeler yapması önlerindeki yeni hedef olmalı.
Özellikle Avrupa’daki insan hakları kuruluşları, düşünce kuruluşlarındaki tecrübe ve networka ulaşabilmek, hem de hak savunucularına Türkiye’de yaşananları eksiksiz anlatabilmek için.
[BoldMedya] 14.12.2019
“Benim için eskisi gibi olmayacak ama bu hukuksuzluklar bitecek. Hukuksuzluklar yaşanırken herkesin gerekli tepkiyi göstermesini insanlık adına umut ediyorum.”
Bu sözler, Meriç’te üç çocuğu ve eşini kaybeden Murat Akçabay’ın Almanya’nın Kassel şehrindeki Tenkil Sergisinde yaptığı konuşmadan.
Kassel’de Südflügen Kultur Bahnhof’ta 13 Aralık’ta açılışı yapılan sergi 15 Aralık’a kadar sürecek.
Tenkil Müzesi, halen içinden geçtiğimiz baskıcı dönemin kaydını tutma, izlerini unutturmamak için yola çıkmış bir proje. Farklı ülkelerde sergilerle, Türkiye’de yaşananları gerçek olay ve kişiler üzerinden anlatmaya çalışan serginin Kassel’deki açılış etkinliği yoğun ilgi gördü.
Salonda sergilenen eşyalar ve sahipleriyle ilgili okuduğunuz metinler, Türkiye’nin gerçeğini; bir bebeğin penceresinden de, hayatını kaybeden yetişkinlerin yaşadıklarıyla da görmenizi ve empati kurmanızı sağlıyor. Açılış konferansı kısmında yapılan konuşmalar, salonda varolan duygusal atmosferi zaman zaman nefes almayı güçleştiren boyuta getirdi.
Bakmaya dayanamadığınız eşyalar, dinlemeye dayanamadığınız hayat kesitleri, şu an Türkiye’de halen yaşanıyor.
Murat Akçabay’ın sözleri de kendi yaşadığı büyük dramdan çok buna dur denilmesi içindi: “Şu an bunlar yaşanıyor ve tepki şimdi gösterilmeli..”
Evet, Tenkil Müzesi projesi bu devrin kaybolabilecek izlerini arşivleme açısından önemli ama halen Türkiye’de kaybolan ve mahvedilen hayatlar var. Yapılan tüm çalışmaların ve etkinliklerin motivasyonun, bu zulmü durdurmak olduğunu hatırlattı bize Akçabay’ın konuşmasını bitirirken söylediği sözler.
Murat Akçabay zaman zaman konuşmasına ara vermek zorunda kaldı.
Akçabay, çoğu insanın kaldıramayacağı şeyler yaşadı. Üç çocuğu ve eşini Meriç’in sularında kaybetti.
“Çocuklarımız okula gidebilsinler diye, hastalandıklarında doktora gidebilsinler diye, arkadaşları olsun diye yurt dışına çıkmaya karar verdik.” sözleriyle anlattı bu yola neden düştüklerini. Son derece basit ve karşılanabilir bu ihtiyaçlar, Türkiye’de Gülen Hareketi üyeleri için ölümü göze alabilecek gereksinimler haline gelmiş durumda.
Tenkil Sergisi’ndeki her bir parçada bunu görebiliyorsunuz. Dizleri parçalanmış bebek kıyafetleri, halı olmayan hapishanenin zemininde emekleyen bir bebeğin gerçeğini, o beton zeminden daha sert çarpıyor yüzünüze.
Cezaevinin beton zemininde emeklemekten parçalanmış bebek kıyafetleri.
Gazeteci Yüksel Durgut da konuşmacılardan biriydi. Durgut, Silivri Cezaevi’ndeyken by-pass ameliyatı olmuştu. Ağır ameliyattan sonra mahkum koğuşunda üç gün pansumanları yenilenmeden bekletilip, elleri kelepçeli, yaz sıcağında, klimasız cezaevi aracında tekrar Silivri’ye gönderilmişti.
İnsan Hakları Hukukçusu Dr.Theodor Ratgeber de açılışta bir konuşma yaptı.
Durgut, salondaki Alman konuklara Türkiye’deki özgürlüğün düştüğü düzeyi anlatırken, Yunanistan’a geçtiğinde ilk iş telefonundan VPN’i sildiğini söylüyordu. Yasakların ülkesinde özgürlük bir gazeteci için VPN’den ulaşabildikleriydi çünkü.
Programın ilk konuşmacısı Mehmet Ali Uludağ’ın sözleri yarım kaldı. Yaşadıklarını anlatırken çocukları da salondaydılar ve oların gözyaşlarıydı konuşmayı yarıda bıraktıran.
Kendisi de genç bir mülteci olan piyanist Ömer Özdemir, süreçte hayatını kaybedenlerin isimleri duvardan akıtılırken kısa bir müzik dinletisi sundu.
Gerek, programdaki konuşmacıların zulmü gerçekten yaşayan insanlar oluşu, gerekse sergilenen hayattan parçalar; Türkiye’de şu an neler yaşandığını tüm çıplaklığıyla göz önüne seriyor.
Aslında o salonda bulunan Türkiye kökenli insanların hepsi yaralıydılar ve Murat Akçabay’ın merhum eşinin ismini birkaç denemenin ardından sesi titreye titreye söyleyebilmesini anlıyorlardı.
Bu insanlar, bir diktatöre karşı dik durdukları için bu acıları çektiler ve salondaki Alman konuklar da bunun gayet farkındaydı.
Acıların, unutturulmaması kadar neden yaşandığının insanlığa doğru biçimde aktarılması da önemli. Tenkil Müzesi projesini yürütenlerin bu nedenle insan hakları alanında çalışan irili ufaklı kuruluşlarla ortaklaşa sergiler açması/projeler yapması önlerindeki yeni hedef olmalı.
Özellikle Avrupa’daki insan hakları kuruluşları, düşünce kuruluşlarındaki tecrübe ve networka ulaşabilmek, hem de hak savunucularına Türkiye’de yaşananları eksiksiz anlatabilmek için.
[BoldMedya] 14.12.2019
Kaç mültecinin dosyası MİT’in eline geçti?
Almanya Dışişleri Bakanlığı, DW Türkçe’nin sorusu üzerine, Ankara’daki Almanya Büyükelçiliği’ne hukuki danışmanlık hizmeti veren ve Eylül ayından beri tutuklu olan avukat Yılmaz S. ile görüşüldüğünü doğruladı.
Alman yetkililerin, Ankara’daki Almanya Büyükelçiliği’ne hukuki danışmanlık hizmeti veren ve Eylül ayından bu yana tutuklu olan Yılmaz S.'yi cezaevinde ziyaret ettiği bildirildi. Almanya Dışişleri Bakanlığı, DW Türkçe’nin sorusuna verdiği cevapta avukat ile görüşmek istediklerini Türk makamlarına mütemadiyen ilettiklerini, bir kereye mahsus bir ziyarete izin verildiğini ve görüşmenin de gerçekleştiğini bildirdi.
Bakanlık, avukata yöneltilen suçlamaların aydınlatılması ve tutukluluğa bir an önce son verilmesi için yoğun çaba harcandığını da belirterek, "Avukat, Alman Büyükelçiliği’ne Avrupa’da yaygın olan, uluslararası düzeyde olağan ve kanaatimizce yasak olmadığı tartışma götürmez bir destek sağlamıştır. Bu sebepten dolayı tutukluluğu anlaşılmazdır" ifadesini kullandı.
Farklı ülkelerde de benzer hizmetler veren avukatlar bulunduğu ve bu hukukçuların yurt dışı temsilcilikleri için, söz konusu ülkenin yasal düzenlemelerini anlama ve bilgi verme konusunda önemli partnerler olduğu belirtiliyor. Danışmanlık yapan avukatların bulunulan ülkenin hukuki koşulları çerçevesinde önemli katkılar sunduğu, Almanya’ya sığınma başvurusu yapanların ifadelerinin doğruluğunun böylesi avukatlar üzerinden denetlenmesinin büyükelçiliklerin yasal görevleri kapsamına girdiği kaydediliyor.
Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği için çalışan Yılmaz S.'nin Türk vatandaşı olması nedeniyle şimdiye kadar Alman yetkililerle görüşmesine izin verilmediği ve bu nedenle tutuklanmasına ve cezaevi koşullarına dair doğrudan bilgi edinilemediği belirtilmişti.
Türk makamların eline kaç dosya geçti?
Almanya’nın Ankara’daki büyükelçiliğine çalışan avukat Yılmaz S.'nin 17 Eylül’de gözaltına alındığı, akabinde tutuklanıp cezaevine gönderildiği Kasım ayında kamuoyuna yansımıştı. Dosyadaki gizlilik kararı nedeniyle Alman yetkililer sınırlı bilgi verirken, Türkiye’de hükümete yakın medyanın, avukatın yakalanmasına ilişkin detaylı haberlere yer verdiği dikkat çekiyor.
Bunlara göre, avukatın dört ay süren takipten sonra yakalandığı ve gözaltına alındığı sırada üzerinden 13 dosya çıktığı ileri sürülmüştü. Ofisindeki aramalardan sonra ise Avrupa ülkelerinde siyasi sığınma talebinde bulunan 2 bin 500 Türk vatandaşına ait dosyanın ele geçirildiği iddia edilmişti.
Almanya'da Türkiye kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı Kuzey Ren Vestfalya İçişleri Bakanlığı bu hafta mecliste konuyla ilgili bir rapor sundu. Yeşiller Partisi’nin talebi üzerine hazırlanan rapora göre, avukat Yılmaz S.'nin tutuklanmasından sonra Almanya Federal Emniyet Teşkilatı (BKA) eyaletleri konudan ilk kez 28 Ekim'de haberdar etti.
30 Ekim'de, yani Yılmaz S.'nin gözaltına alınmasından yaklaşık bir buçuk ay sonra da, Almanya’da iltica talebinde bulunan ve bilgilerinin Türk makamlarının eline geçtiği tahmin edilen kişilere ait dosyaların yer aldığı ilk listeyi eyalet teşkilatlarına yolladı. 28 Kasım'da yine BKA tarafından ikinci bir listenin daha eyaletlere iletildiği ve sadece bu listede 276 dosyanın bulunduğu kaydediliyor. Kimi dosyaların birden fazla kişiye dair bilgiler içerdiği de raporda yer alan bilgiler arasında.
Her iki liste incelendiğinde sadece Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde ikamet eden, siyasi sığınma başvurusunda bulunmuş 265 Türk vatandaşının bilgilerinin Türk makamlarının eline geçtiği anlaşılıyor. Bunlardan 211'i ile emniyet birimlerinin bire bir uyarı görüşmesi yaptığı ve tehlike anında nasıl davranılması gerektiği konusunda bilgi verdiği belirtiliyor.
Böylece Alman makamlarınca şimdiye kadar açıklanan rakamların üzerinde dosyanın Türk makamlarının eline geçmiş olduğundan yola çıkıldığı anlaşılıyor.
"Rakamlar endişe verici"
Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Yeşiller Milletvekili Berivan Aymaz, rapor talebiyle ortaya çıkan rakamların endişe verici olduğunu belirtiyor ve Alman hükümetinden tam olarak hangi bilgilerin Türkiye’nin eline geçmiş olduğuna dair bilgi vermesini talep ediyor. Aymaz, iltica talebinde bulunan kişilerin ifadelerinde Almanya’ya geliş yollarına, görüştükleri kişilere ve kaldıkları evlere dair detaylı bilgi verdiklerini, aileden ve yakınlarından kimlerin bu süreçten haberdar olduğunu aktardıklarını belirtiyor. Ve bu bilgilerin Türk makamlarının eline geçmiş olması halinde o kişilerin güvenliğinin de tehlikede olacağını söylüyor.
Almanya'nın Ankara Büyükelçiliği için çalışan avukat Yılmaz S.'nin casusluk şüphesiyle Türkiye'de tutuklandığının ortaya çıkması Ankara ile Berlin arasında yeni bir gerginliğe neden olmuştu. Tek kişilik hücrede tutulduğu belirtilen avukatın Almanya'da iltica başvurusunda bulunmuş olan Türk vatandaşlarının ifadelerinin doğruluğunu denetleme konusunda Almanya Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile Federal Göç ve Mülteciler Dairesi'ne (BAMF) yardımcı olduğu bildiriliyor.
[Samanyolu Haber] 14.12.2019
Alman yetkililerin, Ankara’daki Almanya Büyükelçiliği’ne hukuki danışmanlık hizmeti veren ve Eylül ayından bu yana tutuklu olan Yılmaz S.'yi cezaevinde ziyaret ettiği bildirildi. Almanya Dışişleri Bakanlığı, DW Türkçe’nin sorusuna verdiği cevapta avukat ile görüşmek istediklerini Türk makamlarına mütemadiyen ilettiklerini, bir kereye mahsus bir ziyarete izin verildiğini ve görüşmenin de gerçekleştiğini bildirdi.
Bakanlık, avukata yöneltilen suçlamaların aydınlatılması ve tutukluluğa bir an önce son verilmesi için yoğun çaba harcandığını da belirterek, "Avukat, Alman Büyükelçiliği’ne Avrupa’da yaygın olan, uluslararası düzeyde olağan ve kanaatimizce yasak olmadığı tartışma götürmez bir destek sağlamıştır. Bu sebepten dolayı tutukluluğu anlaşılmazdır" ifadesini kullandı.
Farklı ülkelerde de benzer hizmetler veren avukatlar bulunduğu ve bu hukukçuların yurt dışı temsilcilikleri için, söz konusu ülkenin yasal düzenlemelerini anlama ve bilgi verme konusunda önemli partnerler olduğu belirtiliyor. Danışmanlık yapan avukatların bulunulan ülkenin hukuki koşulları çerçevesinde önemli katkılar sunduğu, Almanya’ya sığınma başvurusu yapanların ifadelerinin doğruluğunun böylesi avukatlar üzerinden denetlenmesinin büyükelçiliklerin yasal görevleri kapsamına girdiği kaydediliyor.
Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği için çalışan Yılmaz S.'nin Türk vatandaşı olması nedeniyle şimdiye kadar Alman yetkililerle görüşmesine izin verilmediği ve bu nedenle tutuklanmasına ve cezaevi koşullarına dair doğrudan bilgi edinilemediği belirtilmişti.
Türk makamların eline kaç dosya geçti?
Almanya’nın Ankara’daki büyükelçiliğine çalışan avukat Yılmaz S.'nin 17 Eylül’de gözaltına alındığı, akabinde tutuklanıp cezaevine gönderildiği Kasım ayında kamuoyuna yansımıştı. Dosyadaki gizlilik kararı nedeniyle Alman yetkililer sınırlı bilgi verirken, Türkiye’de hükümete yakın medyanın, avukatın yakalanmasına ilişkin detaylı haberlere yer verdiği dikkat çekiyor.
Bunlara göre, avukatın dört ay süren takipten sonra yakalandığı ve gözaltına alındığı sırada üzerinden 13 dosya çıktığı ileri sürülmüştü. Ofisindeki aramalardan sonra ise Avrupa ülkelerinde siyasi sığınma talebinde bulunan 2 bin 500 Türk vatandaşına ait dosyanın ele geçirildiği iddia edilmişti.
Almanya'da Türkiye kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı Kuzey Ren Vestfalya İçişleri Bakanlığı bu hafta mecliste konuyla ilgili bir rapor sundu. Yeşiller Partisi’nin talebi üzerine hazırlanan rapora göre, avukat Yılmaz S.'nin tutuklanmasından sonra Almanya Federal Emniyet Teşkilatı (BKA) eyaletleri konudan ilk kez 28 Ekim'de haberdar etti.
30 Ekim'de, yani Yılmaz S.'nin gözaltına alınmasından yaklaşık bir buçuk ay sonra da, Almanya’da iltica talebinde bulunan ve bilgilerinin Türk makamlarının eline geçtiği tahmin edilen kişilere ait dosyaların yer aldığı ilk listeyi eyalet teşkilatlarına yolladı. 28 Kasım'da yine BKA tarafından ikinci bir listenin daha eyaletlere iletildiği ve sadece bu listede 276 dosyanın bulunduğu kaydediliyor. Kimi dosyaların birden fazla kişiye dair bilgiler içerdiği de raporda yer alan bilgiler arasında.
Her iki liste incelendiğinde sadece Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde ikamet eden, siyasi sığınma başvurusunda bulunmuş 265 Türk vatandaşının bilgilerinin Türk makamlarının eline geçtiği anlaşılıyor. Bunlardan 211'i ile emniyet birimlerinin bire bir uyarı görüşmesi yaptığı ve tehlike anında nasıl davranılması gerektiği konusunda bilgi verdiği belirtiliyor.
Böylece Alman makamlarınca şimdiye kadar açıklanan rakamların üzerinde dosyanın Türk makamlarının eline geçmiş olduğundan yola çıkıldığı anlaşılıyor.
"Rakamlar endişe verici"
Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Yeşiller Milletvekili Berivan Aymaz, rapor talebiyle ortaya çıkan rakamların endişe verici olduğunu belirtiyor ve Alman hükümetinden tam olarak hangi bilgilerin Türkiye’nin eline geçmiş olduğuna dair bilgi vermesini talep ediyor. Aymaz, iltica talebinde bulunan kişilerin ifadelerinde Almanya’ya geliş yollarına, görüştükleri kişilere ve kaldıkları evlere dair detaylı bilgi verdiklerini, aileden ve yakınlarından kimlerin bu süreçten haberdar olduğunu aktardıklarını belirtiyor. Ve bu bilgilerin Türk makamlarının eline geçmiş olması halinde o kişilerin güvenliğinin de tehlikede olacağını söylüyor.
Almanya'nın Ankara Büyükelçiliği için çalışan avukat Yılmaz S.'nin casusluk şüphesiyle Türkiye'de tutuklandığının ortaya çıkması Ankara ile Berlin arasında yeni bir gerginliğe neden olmuştu. Tek kişilik hücrede tutulduğu belirtilen avukatın Almanya'da iltica başvurusunda bulunmuş olan Türk vatandaşlarının ifadelerinin doğruluğunu denetleme konusunda Almanya Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile Federal Göç ve Mülteciler Dairesi'ne (BAMF) yardımcı olduğu bildiriliyor.
[Samanyolu Haber] 14.12.2019
4 milyon kişi faturasını ödeyemedi
CHP Zonguldak Milletvekili Ünal Demirtaş’ın soru önergesine Enerji Bakanı Fatih Dönmez'in verdiği cevap düşündüren rakamları bir kez daha gündeme taşıdı.
Enerji Bakanı Fatih Dönmez, 2019 yılının 9 aylık döneminde 3 milyon 365 bin 784 kişi hakkında elektrik faturasını, 710.364 kişi hakkında da doğalgaz faturasını ödeyemediği için işlem yapıldığını açıkladı.
sol.org.tr'de yer alan habere göre Enerji Bakanı Fatih Dönmez, CHP Zonguldak Milletvekili Ünal Demirtaş’ın soru önergesine verdiği yanıtta elektrik ve doğalgaz faturalarını ödeyemeyen aboneler hakkında açıklamada bulundu.
Dönmez, soru önergesine verdiği yanıtta 2019 yılının 9 aylık döneminde elektrik faturasını ödeyemediği için 3 milyon 365 bin 784 kişi hakkında işlem yapıldığını söyledi.
CHP Zonguldak Milletvekili Ünal Demirtaş, TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında, elektrik ve doğalgaz fiyatlarına yapılan zamlara değindi. Demirtaş, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na “Kış, aylarında da elektrik ve doğalgaza zam yapılacak mı?” diye sordu.
CHP’li Demirtaş, Bakan Fatih Dönmez’den son 1 yıl içinde elektrik ve doğalgaz borcunu ödeyemeyen abone sayılarını da açıklamasını istedi.
Enerji Bakanı Fatih Dönmez, “2019 Ocak-2019 Eylül,9 aylık dönemde borcunu ödeyemediği için hakkında işlem yapılan elektrik abone sayısı 3.365.784, doğal gaz abone sayısı 710.364’tür” dedi.
[Samanyolu Haber] 14.12.2019
Enerji Bakanı Fatih Dönmez, 2019 yılının 9 aylık döneminde 3 milyon 365 bin 784 kişi hakkında elektrik faturasını, 710.364 kişi hakkında da doğalgaz faturasını ödeyemediği için işlem yapıldığını açıkladı.
sol.org.tr'de yer alan habere göre Enerji Bakanı Fatih Dönmez, CHP Zonguldak Milletvekili Ünal Demirtaş’ın soru önergesine verdiği yanıtta elektrik ve doğalgaz faturalarını ödeyemeyen aboneler hakkında açıklamada bulundu.
Dönmez, soru önergesine verdiği yanıtta 2019 yılının 9 aylık döneminde elektrik faturasını ödeyemediği için 3 milyon 365 bin 784 kişi hakkında işlem yapıldığını söyledi.
CHP Zonguldak Milletvekili Ünal Demirtaş, TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında, elektrik ve doğalgaz fiyatlarına yapılan zamlara değindi. Demirtaş, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na “Kış, aylarında da elektrik ve doğalgaza zam yapılacak mı?” diye sordu.
CHP’li Demirtaş, Bakan Fatih Dönmez’den son 1 yıl içinde elektrik ve doğalgaz borcunu ödeyemeyen abone sayılarını da açıklamasını istedi.
Enerji Bakanı Fatih Dönmez, “2019 Ocak-2019 Eylül,9 aylık dönemde borcunu ödeyemediği için hakkında işlem yapılan elektrik abone sayısı 3.365.784, doğal gaz abone sayısı 710.364’tür” dedi.
[Samanyolu Haber] 14.12.2019
Yiğit Adam ' Hidayet Karaca
14 Aralık Türkiye'de 'Medyaya Darbe'nin yıl dönümü .
Hidayet Karaca'ya hazırlanan anlamlı klip: 'Yiğit Adam'
14 Aralık 2014 Pazar günü Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca mesai arkadaşları tarafından televizyon binasından uğurlandı. Hakkında yakalama kararı olduğunu öğrendiği için kendi isteği ile Emniyete ifade vermek için gitti ama bir daha dışarı çıkamadı.
19 Aralık 2014’te Çağlayan'daki İstanbul Adliyesinde şaibeli bir şekilde tutuklandı. ve o günden beri 1820 gündür cezaevinde ... Son 2 yılını tecritte geçiren Karaca hakkında , 26 Nisan 2015’te verilen tahliye kararının uygulanmaması sebebiyle aslında 1.704 gündür esir !
HİDAYET KARACA: ÖRGÜT NEREDE?
Hidayet Karaca ilk tutuklandığında yıllar önce yayınlanan ‘Tek Türkiye’ dizisinin senaryosu sebebiyle suçlanıyordu. ‘Terör örgütü yöneticiliği’nden tutuklanan Karaca, ilk kez hakim karşısına çıktığında “Hakim bey bir delil var mı? Bir tek delil var mı? Silahlar nerede? Örgüt nerede?”diye haykırmıştı.
Hidayet Karaca ve ailesine zulüm cezaevideyken de devam etti. Tutuklu bulunan Karaca'nın evi bir kaç defa arandı. Çocuklarının bilgisayarlarına bile el konuldu .
O dava, hukuk skandallarıyla dolu bir süreçten sonra yine skandal bir kararla Hidayet Karaca'ya , 31 yıl 6 ay hapis cezası ile sonuçlandı. Hukuk katliamı bununla da bitmedi.
14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında tutuklu bulunan Hidayet Karaca, 15 Temmuz 2016’da darbeye teşebbüsten müebbet aldı!
Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Çatı Davası'nın son celsesinde Gazeteci Hidayet Karaca, hukuksuzluğu haykırmıştı.
Karaca, şunları söyledi: "İmamlık, müezzinlik gibi özel eğitim isteyen bir okulda okumadım.Gazeteciyim, sürekli basın kartı sahibiyim. Gazetecilik okulu mezunu olmadığım söylenirse, Sabah'ın başındaki Serhat Albayrak veya TRT'nin Genel Müdürü gazetecilik mezunu mu? Ayet, hadis mi var, gazetecinin gazetecilik okulu mezunu olması için. Başbakanlığı döneminde Erdoğan'ı 4 kez programıma konuk aldım.
ARINÇ, TOPTAN VE YILDIRIM EVİME GELDİ
Cebir, şiddeti mi konuştuk. Keza Cumhurbaşkanı Gül, Meclis Başkanları Bülent Arınç, Köksal Toptan, Bugünün Başbakanı, Ulaştırma Bakanıyken evime geldi, kahvaltı yaptık. Aslında bunları boşuna anlatıyorum. Çünkü bunları siz çok iyi biliyorsunuz."
VİCDAN AZABI DUYACAĞINIZDAN EMİNİM
Tahşiye davasında 31.5 yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatan Karaca, şöyle devam etti: "Bana ceza veren, verecek olan, zindanlarda süründüren savcısından heyetine kadar hiç kimseye kin ve nefret duymuyorum. Oruçluyuz, sizin iyi niyetinizden zerre şüphe etmiyorum. Ama sizin iyi niyetli olmanız, adil karar vereceğinizin garantisi değil. Ceza verirseniz vicdan azabı duyacağınızdan eminim. Allah bir daha kimseye bunları yaşatmasın. Karanlık zamanlarda yaşadığımızı kabul ediyorum."
BU SAVCININ İŞİ DEĞİL
Savcının, "Özgür basın susturuluyor kampanyaları düzenlendi. ABD'li 74 senatörden hükümete baskı mektupları alındı, hükümetin eleştirilmesi sağlandı" ifadesine cevap veren Karaca, "Hükümeti eleştirmek niye savcının işi olur? Hükümetin avukatlığını niye yaparlar? Hükümetin basın sözcüsü, kendi avukatları var. Gider, dava açar. Benden sonra gözaltına alınan tüm gazeteciler için ABD dahil tüm ülkeler konuştu. Özellikle ABD Sözcüsü, her basın toplantısında basın özgürlüğünü gündeme getirdi. Yani bu Hidayet Karaca'ya özgü bir durum değil. Cumhuriyet, Sözcü gazetesi için gelmedi mi?" dedi.
HİDAYET KARACA YAŞADIKLARINI YAZDI
Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, cezaevinde bir de kitap yazdı. Esaretinin 10. atında çıkan kitapta yaşadığı baskı ve zulmü cezaevinde anlattı. ‘Bir Dizi Film' ismiyle yayınlanan kitapta Karaca dizi senaryosuyla başlayan hukuksuzluğu “Yaşadıklarım öylesine olağanüstü ki, kendimi bazen sanki bir dizinin içinde gibi hissediyorum… Ama itiraf edeyim, senaryosu pek acemice yazılmış bir dizi bizimkisi. Böyle bir senaryo taslağı, bu işten anlayan kimin önüne gelse, ‘Gerçekçi değil. Delil olmadan adam mı tutuklanır? Bir dahaki sefere düzgün bir şeyler yazın.' der.” cümleleriyle anlatıyor.
Kitabında yıllardır medyanın içinde olan Karaca, kendisini çok yakından tanıyan insanların sessizliğine de sitem ediyordu. “Sesimi duyacak hal kalmamış medyada. Korku, medyaya bütünüyle sinmiş. Eski dostların bir kısmı beni düşman olarak görüyor, bir kısmı da yüzünü çevirip susmayı tercih ediyor. Benim suçlanmam, sorgulanmam ve nezarete alınmam mı daha acı, yoksa medyanın içine düştüğü bu tablo mu kestiremiyorum…”
Kitabında ümidini kaybetmediğini hatırlatan Karaca, kendisinin esir olduğunu düşünenleri ve tutuklanma emri verenlere ise “Siz benim burada bedenimi tutuyorsunuz. Ruhum arkadaşlarımın, milyonlarca insanın yanında. Dünyanın dört bir tarafında gözyaşlarıyla dua edenlerin yanında. Burada ben özgürüm. Masumiyetin verdiği gücü siz bilemezsiniz.” ifadeleriyle sesleniyor.
ZAMAN ZAMAN MEKTUPLAR GÖNDERDİ
Hidayet Karaca, zaman zaman avukatları veya ailesi aracılığıyla dışarıya mektuplar göndererek hap ümidini ifade etti
Bir yılbaşı mesajında : Nasıl bugün soğuk, kış ortamı varsa aslında bu kış baharın geleceğine işarettir. İnanıyorum ki ülkemde insanımız birlik, beraberlik baskı görmeden şiddete başvurmadan oturup rahatlıkla fikirlerini paylaşacak ve kimsede düşüncelerinden dolayı hapse atılmayacaktır.
Silivri'nin önünde 'Demokrasi Nöbeti' tutanlara, ülkenin her yerinde tutuklu gazeteciler için destekte bulunanlara ve soğuk kış gününde sizler buraya kadar gelip yüreğinizi ortaya koymanıza teşekküler.
En yakın zamanda kara günlerin arkada kaldığı, özgür dünyada buluşacağız.
2 YILDIR TECRİTTE TUTULUYOR
Türkiye'nin yaşadığı OHAL süreciyle birlikte Hidayet Karaca tek kişilik hücreye alındı. son iki yıldır Tek kişilik hücrede tecritte tutuluyor. Hukuk askıya alınınca kendini savunma imkanını da elinden aldılar. Avukatlarını ya göz altına alıp tutukladılar ya da haklarında yakalama kararı çıkartıp avukatsız bıraktılar. Hiç bir avukat davasını almadı. Kimse ile görüşemedi . İlk kitabından sonra yeni çalışmalar hazılayan Hidayet Karaca yazdıklarını kitaplaştıracak uygun zamanı bekliyor.
[Samanyolu Haber] 14.12.2019
Hidayet Karaca'ya hazırlanan anlamlı klip: 'Yiğit Adam'
14 Aralık 2014 Pazar günü Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca mesai arkadaşları tarafından televizyon binasından uğurlandı. Hakkında yakalama kararı olduğunu öğrendiği için kendi isteği ile Emniyete ifade vermek için gitti ama bir daha dışarı çıkamadı.
19 Aralık 2014’te Çağlayan'daki İstanbul Adliyesinde şaibeli bir şekilde tutuklandı. ve o günden beri 1820 gündür cezaevinde ... Son 2 yılını tecritte geçiren Karaca hakkında , 26 Nisan 2015’te verilen tahliye kararının uygulanmaması sebebiyle aslında 1.704 gündür esir !
HİDAYET KARACA: ÖRGÜT NEREDE?
Hidayet Karaca ilk tutuklandığında yıllar önce yayınlanan ‘Tek Türkiye’ dizisinin senaryosu sebebiyle suçlanıyordu. ‘Terör örgütü yöneticiliği’nden tutuklanan Karaca, ilk kez hakim karşısına çıktığında “Hakim bey bir delil var mı? Bir tek delil var mı? Silahlar nerede? Örgüt nerede?”diye haykırmıştı.
Hidayet Karaca ve ailesine zulüm cezaevideyken de devam etti. Tutuklu bulunan Karaca'nın evi bir kaç defa arandı. Çocuklarının bilgisayarlarına bile el konuldu .
O dava, hukuk skandallarıyla dolu bir süreçten sonra yine skandal bir kararla Hidayet Karaca'ya , 31 yıl 6 ay hapis cezası ile sonuçlandı. Hukuk katliamı bununla da bitmedi.
14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında tutuklu bulunan Hidayet Karaca, 15 Temmuz 2016’da darbeye teşebbüsten müebbet aldı!
Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Çatı Davası'nın son celsesinde Gazeteci Hidayet Karaca, hukuksuzluğu haykırmıştı.
Karaca, şunları söyledi: "İmamlık, müezzinlik gibi özel eğitim isteyen bir okulda okumadım.Gazeteciyim, sürekli basın kartı sahibiyim. Gazetecilik okulu mezunu olmadığım söylenirse, Sabah'ın başındaki Serhat Albayrak veya TRT'nin Genel Müdürü gazetecilik mezunu mu? Ayet, hadis mi var, gazetecinin gazetecilik okulu mezunu olması için. Başbakanlığı döneminde Erdoğan'ı 4 kez programıma konuk aldım.
ARINÇ, TOPTAN VE YILDIRIM EVİME GELDİ
Cebir, şiddeti mi konuştuk. Keza Cumhurbaşkanı Gül, Meclis Başkanları Bülent Arınç, Köksal Toptan, Bugünün Başbakanı, Ulaştırma Bakanıyken evime geldi, kahvaltı yaptık. Aslında bunları boşuna anlatıyorum. Çünkü bunları siz çok iyi biliyorsunuz."
VİCDAN AZABI DUYACAĞINIZDAN EMİNİM
Tahşiye davasında 31.5 yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatan Karaca, şöyle devam etti: "Bana ceza veren, verecek olan, zindanlarda süründüren savcısından heyetine kadar hiç kimseye kin ve nefret duymuyorum. Oruçluyuz, sizin iyi niyetinizden zerre şüphe etmiyorum. Ama sizin iyi niyetli olmanız, adil karar vereceğinizin garantisi değil. Ceza verirseniz vicdan azabı duyacağınızdan eminim. Allah bir daha kimseye bunları yaşatmasın. Karanlık zamanlarda yaşadığımızı kabul ediyorum."
BU SAVCININ İŞİ DEĞİL
Savcının, "Özgür basın susturuluyor kampanyaları düzenlendi. ABD'li 74 senatörden hükümete baskı mektupları alındı, hükümetin eleştirilmesi sağlandı" ifadesine cevap veren Karaca, "Hükümeti eleştirmek niye savcının işi olur? Hükümetin avukatlığını niye yaparlar? Hükümetin basın sözcüsü, kendi avukatları var. Gider, dava açar. Benden sonra gözaltına alınan tüm gazeteciler için ABD dahil tüm ülkeler konuştu. Özellikle ABD Sözcüsü, her basın toplantısında basın özgürlüğünü gündeme getirdi. Yani bu Hidayet Karaca'ya özgü bir durum değil. Cumhuriyet, Sözcü gazetesi için gelmedi mi?" dedi.
HİDAYET KARACA YAŞADIKLARINI YAZDI
Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, cezaevinde bir de kitap yazdı. Esaretinin 10. atında çıkan kitapta yaşadığı baskı ve zulmü cezaevinde anlattı. ‘Bir Dizi Film' ismiyle yayınlanan kitapta Karaca dizi senaryosuyla başlayan hukuksuzluğu “Yaşadıklarım öylesine olağanüstü ki, kendimi bazen sanki bir dizinin içinde gibi hissediyorum… Ama itiraf edeyim, senaryosu pek acemice yazılmış bir dizi bizimkisi. Böyle bir senaryo taslağı, bu işten anlayan kimin önüne gelse, ‘Gerçekçi değil. Delil olmadan adam mı tutuklanır? Bir dahaki sefere düzgün bir şeyler yazın.' der.” cümleleriyle anlatıyor.
Kitabında yıllardır medyanın içinde olan Karaca, kendisini çok yakından tanıyan insanların sessizliğine de sitem ediyordu. “Sesimi duyacak hal kalmamış medyada. Korku, medyaya bütünüyle sinmiş. Eski dostların bir kısmı beni düşman olarak görüyor, bir kısmı da yüzünü çevirip susmayı tercih ediyor. Benim suçlanmam, sorgulanmam ve nezarete alınmam mı daha acı, yoksa medyanın içine düştüğü bu tablo mu kestiremiyorum…”
Kitabında ümidini kaybetmediğini hatırlatan Karaca, kendisinin esir olduğunu düşünenleri ve tutuklanma emri verenlere ise “Siz benim burada bedenimi tutuyorsunuz. Ruhum arkadaşlarımın, milyonlarca insanın yanında. Dünyanın dört bir tarafında gözyaşlarıyla dua edenlerin yanında. Burada ben özgürüm. Masumiyetin verdiği gücü siz bilemezsiniz.” ifadeleriyle sesleniyor.
ZAMAN ZAMAN MEKTUPLAR GÖNDERDİ
Hidayet Karaca, zaman zaman avukatları veya ailesi aracılığıyla dışarıya mektuplar göndererek hap ümidini ifade etti
Bir yılbaşı mesajında : Nasıl bugün soğuk, kış ortamı varsa aslında bu kış baharın geleceğine işarettir. İnanıyorum ki ülkemde insanımız birlik, beraberlik baskı görmeden şiddete başvurmadan oturup rahatlıkla fikirlerini paylaşacak ve kimsede düşüncelerinden dolayı hapse atılmayacaktır.
Silivri'nin önünde 'Demokrasi Nöbeti' tutanlara, ülkenin her yerinde tutuklu gazeteciler için destekte bulunanlara ve soğuk kış gününde sizler buraya kadar gelip yüreğinizi ortaya koymanıza teşekküler.
En yakın zamanda kara günlerin arkada kaldığı, özgür dünyada buluşacağız.
2 YILDIR TECRİTTE TUTULUYOR
Türkiye'nin yaşadığı OHAL süreciyle birlikte Hidayet Karaca tek kişilik hücreye alındı. son iki yıldır Tek kişilik hücrede tecritte tutuluyor. Hukuk askıya alınınca kendini savunma imkanını da elinden aldılar. Avukatlarını ya göz altına alıp tutukladılar ya da haklarında yakalama kararı çıkartıp avukatsız bıraktılar. Hiç bir avukat davasını almadı. Kimse ile görüşemedi . İlk kitabından sonra yeni çalışmalar hazılayan Hidayet Karaca yazdıklarını kitaplaştıracak uygun zamanı bekliyor.
[Samanyolu Haber] 14.12.2019
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-45 [Tarık Burak]
Çağın Problemlerine En Etkili Çözüm
“Öyle bir demokrasi istiyorum ki, öldüğüm zaman kabirde de berzah hayatında da ahirette de bana yardımcı olsun. Dünyanın yanı başında, benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de çözsün”
28 Şubat Süreci (1997)
Refahyol hükümetinin icraatlarından rahatsız olan Türk Silahlı Kuvvetleri, 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısı esnasında bir takım kararları hükümete dikte ettirdi ve bunların takipçisi olacağını belirtti. O günden sonra uzun bir süre devam edecek olan 28 Şubat süreci başladı. Özellikle, Sincan'da tankların yürümesi bu sürecin simgesi oldu.
Bundan sonra, Millî Güvenlik Kurulu kararlarının uygulanıp uygulanmadığının denetimi amacıyla Batı Çalışma Grubu (BÇG) yasadışı olarak kuruldu. BÇG, Güven Erkaya'nın komutanı olduğu Deniz Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösterdi. Fikir babası ise Genelkurmay 2. başkanı Çevik Bir'di. İrticai faaliyet içerisinde olduğunu iddia ettiği kişilere karşı tedbir almak amacıyla kurulan BÇG'nin 28 Şubat sürecinde 6 milyona yakın insanı fişlediği iddia edilmektedir.
Tarihe, post-modern darbe olarak geçen 28 Şubat süreci, Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda olumsuz değişimlere neden oldu.
Hocaefendi’nin Bülent Ecevit’le Görüşmesi (1997)
Hocaefendi ile Ecevit, 23 Mart 1997 günü ikinci kez görüştüler. Bu görüşmeleri de tıpkı birincisi gibi, ikisinin de ortak ilgi alanı olan şiir, tasavvuf ve felsefe üzerine yoğunlaştı.
Nevval Sevindi'ye New York'ta Verdiği Mülakat (1997)
Fethullah Gülen Hocaefendi, sağlık problemleri nedeniyle 11 Haziran 1997 günü ABD'ye gitti. Orada bulunduğu sırada Türkiye'de yaşanmakta olan siyasi gerilim sonrası hükümet değişti ve yeni bir sürece girildi.
Türkiye’nin tehlikeli bir viraja doğru yol aldığı 28 Şubat sürecinde ANAP lideri Mesut Yılmaz başkanlığında 13 Temmuz 1997’de Anasol-D hükümeti kuruldu.
Bu sırada, Nevval Sevindi ABD'de Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilk defa röportaj yapan gazeteci olarak tarihe geçiyordu. 20 Temmuz 1997 günü Yeni Yüzyıl gazetesinde yayınlanmaya başlayan röportaj 10 bölüm halinde 29 Temmuz 1997 tarihine kadar sürdü.
Bu dönemde, Rusya Yazarlar Birliği, Amerika Birleşik Devletleri'nde tedavi gören Fethullah Gülen Hocaefendi'yi 10 Ağustos 1997’de Rusya'ya davet etti. Birlik Başkanı Timur Polatov, "Gülen'i Rusya'ya davet etmenin yararlı olacağına inanıyorum. Şu anda gerek Rusya gerekse Türkiye'de mevcut olan çağdaş sorunların farkındayız." diyordu.
Hocaefendi, tedavi için gittiği Amerika Birleşik Devletleri'nden 30 Eylül 1997 Salı Türkiye'ye döndü.
Bayram Yüksel'in Cenaze Namazını Kıldırdı (23 Kasım 1997)
Hayatı boyunca Bediüzzaman Said Nursi'ye hizmet eden Bayram Yüksel ile yanında bulunan Ali Uçar ve Mehmet Emin Çiçek, Almanya'dan dönüşlerinde Bulgaristan'da geçirdikleri trafik kazası sonucu vefat ettiler (19 Kasım 1997). Cenaze namazları Fatih Camii'nde kılındı. Bayram Yüksel nerde vefat ederse etsin cenaze namazını Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kıldırmasını ve naaşını kabre indirmesini daha önceden vasiyet etmişti. O yüzden cenaze namazını Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırdı (23 Kasım 1997).
İhsan Doğramacı’nın, Hocaefendi’yi Ziyareti (1997)
1997 yılında Yüksek Öğretim Kurulu eski Başkanı Profesör İhsan Doğramacı Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret etti. Doğramacı Hocaefendi’ye, üzerinde Osmanlı hat sanatının seçkin örnekleri olan bir antika hediye götürmüştü. “Hocabey” lakabıyla kendisini hocaların hocası olarak gören Doğramacı, o ziyarette Hocaefendi’ye bir levha getirmişti. Antika levhayı Hocaefendi’ye uzatan Doğramacı, tıpkı Kasım Gülek gibi “Hocaefendi Hazretleri” diye hitap ederek levhanın üzerindeki yazıyı okumasını istedi. Hocaefendi, 82 yaşındaki “Hocabey” unvanlı Doğramacı’nın bu isteği üzerine gülümseyerek yazıyı okudu. Yazı, Kur’an’daki “Fetih Sûresi”nden bir ayetti. Doğramacı bu sefer: “Bu arada duyduğuma göre siz abdestsiz yere basmıyormuşsunuz” dedi. Hocaefendi, Doğramacı’nın bu sözlerine sadece tebessümle karşılık verdi.
O ziyarette Doğramacı şunları söyledi: “Her türlü maddi imkânıma rağmen ben yıllardır uğraşıyorum Kuzey Irak’ta, Erbil şehrinde bir ilkokul açamıyorum. Sizin arkadaşlarınız Erbil’de lise açtı. Ben iki bin dolara öğretmen bulamıyorum. Para sorunum da yok. Koca adamlarla bir okul açamıyorum. Sizin arkadaşlarınız 500 dolara öğretmen buluyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?”
Doğramacızade Ali Sami Paşa’nın oğlu olan Doğramacı, Kuzey Irak’taki Erbil şehrinde doğmuştu ve sadrazam torunuydu. Ailesi bu bölgendi. Eşi Gülser Hanım da soylu bir aileden geliyordu ve Kerküklü’ydü. O yüzden Doğramacı, Kuzey Irak’ın bu bölgesinde yıllardan beri okul açmak istiyordu, ama açamıyordu.
Hocaefendi, o gün yemek sofrasında Doğramacı’ya yurtdışında açılan okulların gerisindeki gücün “fedakârlık” olduğunu anlattı.
Bediüzzaman ve Hocaefendi’ye göre bu kadar büyük fedakarlıklarda bulunan esnaf, öğretmen, kadın, erkek…adanmış her insanda dava uğruna ortaya koyduğu cehd ve gayrete mukabil ahireti kazanma mülahazası da olmamalıdır. Bir insan, Allah’a kulluğunu, ibadet ü taatini, evrâd u ezkârını, hatta i’la-yı kelimetullah yolunda mücahedesini, icabında zindanlara girmesini, değişik belalar altında kalıp prenslenmesini, sıkıntılara maruz kalmasını.. doğrudan doğruya Cennet’i kazanmaya bağlıyor ve bütün bunlarla Cennet’e girmeyi esas maksat yapıyorsa, o insan, kazanma kuşağında kaybediyor demektir.
‘Adanmış bir insanın başına, bunların hepsi gelebilir; fakat o bunlarla ahireti peyleme peşine düşmemelidir. Demelidir ki, “Allahım, eğer ben bütün bunlarla Sana yaklaşıyorsam, kendimi çok talihli bir insan sayacağım. Ben, başka değil, sadece Senin rızanı arıyorum.
Rasûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuşlardır ki: " Her kim Allah için olursa, Allah da onun için olur." Evet, sırf Allah için olma, dava adamının vasfıdır ve böyle bir insan, ellerini açtığı her zaman Allah’ın rahmet ve inayetini yanında bulacaktır. İnsan, Allah’ın rızasını tahsile çalıştığı yolda maddî-manevî füyûzat hislerinden fedakarlıkta bulunduğu nisbette O’na daha yakın olacaktır.’
Yurtdışındaki ilk Türk okulu Bakü’deki Kuba bölgesinde açıldı.
Peygamber Efendimiz (sav) yeryüzündeki ilk mescidini Kuba’da kurmuştu. ‘Ta ilk günden, temeli takvâ üzere kurulan mescidde (Kuba’da) namaza durman daha münasiptir. Orada, maddî ve manevî kirlerden arınmayı seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever.’ (Tevbe Suresi, 108) diye Yüce Allah’ın övdüğü Kuba Mescidi… Kaderin cilvesine bakın ki Bediüzzaman’ın hayatını adadığı, insanların maddi ve manevi olarak temizleneceği, ruhunu kanatlandıracağı evrensel anlamda okulların ilk halkası da aynı ismi taşıyan Kuba’ da açılmıştı.
Kışın o şiddetli soğuğunda öğretmenler ve öğrenciler tahta kulübeleri dershane olarak kullanmak zorundaydı.
Eğitimden anlamayan bir esnaf, tecrübesi olmayan bir öğretmen adını duymadığı, yerini bilmediği, dilini konuşamadığı ülkelere gidip dünya çapında madalya kazanacak okullar açıyorsa bu tamamen Allah’ın lütfuydu. Böyle birçok örnek, birer gerçek olarak ortadaydı. Bu, insanlığa Hizmet etmeyi hayatının gayesi yapmış samimi gönüllere Allah’ın büyük bir ihsanıydı.
Doğramacı, sonraları Türkçe konuşan ülkeler çocuk sağlığı kongresine katılmak üzere Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gittiğinde oradaki Türk okullarından birini ziyaret etti. Çocuklara İngilizce ve biyoloji derslerinde sorular sordu.
Çağın Problemlerine Çözümler
Bediüzzaman Said Nursi, insanlığı mahveden üç büyük problem üzerinde duruyordu: 1-Fakirlik, 2-Cehalet, 3-İhtilaf. İşte Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, ticareti teşvik etmesi, eğitime önem vermesi ve hoşgörü ikliminin yayılmasını istemesinin altında, memleketi kasıp kavuran bu üç bela ile mücadele etme arzusu vardı. 'Ticaret yapın ki, ülke zenginleşsin, eğitimi yaygınlaştıralım ki, cehalet sona ersin, herkese müsamaha gösterelim ki, tefrika ve ihtilaf ortadan kalksın.' diyordu.
Ahenkli Bir Toplum Arzusu
Bediüzzaman Said-i Nursi gibi, Fethullah Gülen Hocaefendi de, ihtilafların doğurduğu kargaşayı, büyük tehlike olarak görüyor. 'Birbirine yabancılaşan, birinin ak dediğine öbürünün kara dediği, adeta birbirinin kurdu haline gelen kitleleri' yeniden müşterek bir ülkü etrafında toplamak, vicdanları ve gönülleri birleştirmek. İşte hoşgörü mesajının altında böyle bir arayış yatıyor. Fertlerin, yaradılıştaki nizamdan örnek alarak, çelişkileri aşmasını, ahenge kavuşmasını istiyor Hocaefendi...
'Canlı ve cansız varlıkların arasındaki uyum ve dengeden, gökyüzünde bize sürekli göz kırpan yıldızlara, ağaçların dal yaprak ve çiçeklerinde tüllenen mânâlardan, canlılık soluklayan hayata kadar, her yerde ve her şeyde büyüleyen bir nizam hakimdir. Her yerde ve her şeyde nizam köpürdüğü halde, kargaşa yeryüzüne nereden gelmiştir' Yeryüzü kargaşayı ve onun arkasındaki ahlâk bunalımını insanoğlu ile tanıdı. Aklını Allah'a teslim etmemiş, iradesini şerlere karşı frenlemeyip, hayır duygularını coşturamamış insanoğluyla.'
Fethullah Gülen Hocaefendi, eğitim seferberliğini işte bu amaca hizmet için başlattı. Toplumun arasına serpiştirilen nifak tohumlarını ortadan kaldırmak, sevgi iklimini yeniden hakim kılmak, bilginin yanı sıra iyiliği, güzeli, doğruyu öğretmek üzere, mefkure insanlarını çevresinde topladı.
Bu Şüphe Neden?
Fethullah Gülen Hocaefendi, düşünen, tartışan, doğruyu ve güzeli arayan bir âlimdi. Onun mânâ dünyasına ulaşamayanlar, başkası için yaşamanın zevkine varamayanlar, giderek büyüyüp serpilen, halka halka genişleyen bu hizmete, korku ve kuşkuyla bakıyordu. ‘Acaba, farklı bir amacı mı var? diye soranlar vardı. Onun tek gayesi iyi Müslümanlar, ülkesine ve milletine hizmet eden inançlı insanlar yetiştirmekti. Sevgi ve hoşgörü soluyan bir dünya için çalışmaktı. Vicdanlar birleştiği takdirde ellerin kenetlenmesinin daha kolay olacağı kanaatini taşıyordu. 1994’ten itibaren gazete yöneticileriyle, aydınlarla ve sanatçılarla yaptığı görüşmelerde hep buna işaret ediyordu.
Müspet yöndeki bu gayretlerine rağmen, 1 Şubat 1998 günü, Türk solunun Maocu kanadı olan Aydınlık dergisi haziran fırtınasını (18 Haziran) adeta haber verir gibi kapağında şunu yazıyordu: “Fethullah Gülen’in sekiz aylık ömrü kaldı!” Bu, Hocaefendi’nin sekiz ay içinde cezaevine gireceğini açıkça ifade etmeleriydi. Aynı zamanda Hizmet aleyhinde kapılar arkasında ne çevirdiklerinin de ifşasıydı. 15 Temmuz Düzmece Darbesi bunu daha net olarak ortaya koydu.
Bu arada, Hocaefendi hizmetlerine devam ediyor, 3 Şubat 1998 akşamı İstanbul’da The Plaza Cevahir Otel’de Barış Manço, Erol Büyükburç… gibi sanatçı ve yazarlarla birlikte katıldığı bayramlaşma töreninde şunları söylüyordu: “Bölgemizde dünyevi bir cennet inşa edebilmemiz için, fikir mimarlarımıza ve düşünce işçilerimize (aydınlara) çok büyük görevler düşüyor.”
Ertesi gün yani 4 Şubat 1998 tarihinde Bülent Ecevit’le üçüncü görüşmeyi yaptıkları zaman Ecevit başbakan yardımcısıydı. Hocaefendi, Vatikan’a Papa’yla randevusuna gitmeden önce, başbakan yardımcısı olarak Ecevit’e bilgi vermeyi ve onun fikirlerini de almayı gerekli görmüştü.
Papa İle Tarihi Buluşma (1998)
1966 yılında Hocaefendi’nin İzmir Kestanepazarı’ndaki öğrencilerinden biri olan 13 yaşındaki Mesut Erişen yıllar sonra gazeteci olarak önce Balkan ülkelerinde, sonra İsviçre, Almanya ve Yunanistan’da görev yaptı.
Erişen, Yunanistan’da görevliyken Vatikan’da güçlü ilişkilere sahip Avusturyalı gazeteci Heinz Gstrein’le tanıştı. Gstrein, 57 yaşındaydı ve 35 yıllık gazeteciydi. Avusturya Haber Ajansı ve Vatikan Radyosu Atina temsilciliğiyle birlikte 30’a yakın basın kuruluşu için haber üretiyordu. Moskova, Kahire, Kıbrıs, Tunus, Arnavutluk, Roma gibi yerlerde görev yapmış, Afganistan’da iki ay Afgan mücahitlerle birlikte yaşamış, 1979-80 yılları arasında İstanbul’da gazetecilik yapmıştı. Eşi de gazeteciydi ve Fransız Haber Ajansı “Ajans France Press”in Ortadoğu muhabiriydi.
Her ikisinin de manevi değerlere önem veren gazeteciler olması Erişen ile Gstrein arasında güçlü bir dostluğun kurulmasını sağladı. Gstrein, 1997 yılı Şubat ayında İstanbul’a gelerek Hocaefendi ile bir röportaj yaptı. Hocaefendi bu röportajda, Batı aydınlanmasının sadece akla özgü kaldığını, kalpte bir aydınlanmanın olmadığını, bunun rasyonel olmayan her şeyi bir kenara ittiğini söyledi.
Gstrein, Mesut Erişen’e, “Batı’da insanlar her Müslüman’ı ikinci Humeyni ya da Hizbullah’ın militanı sanıyorlar. Batı’nın Gülen’i tanıması lazım” dedi.
Avusturyalı gazeteciye göre, Batı dünyası Fethullah Gülen Hocaefendi’yi mutlaka tanımalıydı. Gstrein’e göre, Hocaefendi’nin Batı dünyasında en etkili ve çarpıcı şekilde tanınmasının yolu onun Vatikan’da Papa II. Johannes Paulus’la bir araya gelmesiydi. Bu görüşmenin altyapısının oluşması için Vatikan’da Erişen için randevular aldı.
Gazeteci Erişen, 20 Mart 1997 günü Vatikan’da görüşmeler yaptı. Böylece, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin (9 Şubat 1998 günü) Vatikan’da Hıristiyan dünyasının lideri Papa’yla buluşması süreci başlamış oldu.
Vatikan’ın İstanbul Temsilcisi Georges Marovitch de Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Papa’yla bir araya gelmesini çok arzu ediyordu. Marovitch, Fethullah Gülen Hocaefendi’den gerçek Müslümanlık adına pek çok şey öğrenmiş, “Cevşen”i devamlı cebinde taşıyor ve tanıştığı herkese hediye ediyordu.
Hocaefendi, 1997’nin Haziran ayında ABD’ye gitti. Orada üç ay kalıp kalp tedavisi oldu. O sırada ABD Katoliklerinin lideri Kardinal John O’Connor New York’ta 19 Eylül 1997’de Hocaefendi ile görüştü. Bu görüşme sırasında O’Connor, “Gençliğimiz kiliseye gelmiyor” deyince Hocaefendi, “Aksine bizde gençler camileri dolduruyor” cevabını verdi. O aşamada O’Connor, Hocaefendi’yi hayal kırıklığına uğratan şu sözleri söyledi: “Bugün kötülükler çok arttı. Zulüm, çatışma, haksızlık, cinayetler, ahlaki yozlaşma çok yaygın. Doğrusu bu dinden kaçış karşısında Tanrı’nın yerinde olmak istemezdim…”
Hocaefendi, hiç beklemediği bu sözler karşısında ona şu karşılığı verdi: “Sizin seviyenizdeki bir kişinin Allah hakkındaki bu üslubunuzu talihsiz buldum, yadırgadım… Allah hakkında öyle düşünmek doğru değildir. Onu kendi mizanlarımızla (ölçülerimizle) tartamayız. İcraatını ve icraatındaki hikmetini tam kavrayamayız. Allah hakkında bir şey düşünür ve konuşurken çok dikkatli olmamız lazım.”
Bunun üzerine O’Connor, “Çok özür dilerim. Allah beni affetsin. Çok büyük bir hata işledim” diyerek pişmanlığını dile getirdi. Konuşmanın devamında O’Connor, Hocaefendi’ye, “Demokrasiyi nasıl buluyorsunuz?” sorusunu yöneltti. Hocaefendi, “Öyle bir demokrasi istiyorum ki, öldüğüm zaman kabirde de berzah hayatında da, ahirette de bana yardımcı olsun. Dünyanın yanı başında, benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de çözsün” cevabını verdi. O’Connor bu sözler karşısında hayrette kaldı: “Siz Batı için lazımsınız.”
O’Connor, Hocaefendi’nin görüşlerinden çok etkilenmişti ve onun mutlaka Papayla görüşmesi gerektiğine inanıyordu. Ve bunun için de devreye girdi. Çünkü Batı dünyası Müslümanlığı bu şekliyle tanımıyordu. Ve bilmediğinin de düşmanıydı.
Hocaefendi, daha sonra Türkiye’ye döndü. Vatikan’dan henüz davet gelmemişti. Papa II. Johannes Paulus herkesle kolay kolay görüşmüyordu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz üç yıldır Vatikan’dan davet bekliyordu.
Bu arada Mesut Erişen 1998’de İtalya’da “Vatikan muhabiri” olan tek Müslüman gazeteciydi. Zaman gazetesinin hem Roma hem de Vatikan temsilcisiydi.
Hocaefendi Vatikan’a Gitmeye Nasıl Karar Verdi?
Bir süre sonra Vatikan, Papa ile Hocaefendi’nin görüşme tarihini belirledi. Görüşme, 9 Şubat 1998 günü yapılacaktı. Davet mektubu Vatikan’ın Ankara Büyükelçisi Pier Luigi Celata ve Marovitch tarafından İstanbul’da Hocaefendi’ye iletildi.
Hocaefendi, Vatikan görüşmesi öncesinde Profesör Suat Yıldırım ve Profesör İbrahim Erkul’un görüşlerini aldı. Profesör Yıldırım zaten branşı gereği Hıristiyanlık alanında bir otoriteydi. Bir tıp profesörü olan Erkul da otuz yılı aşkın bir süredir Hocaefendi’nin yakın arkadaşıydı. İki profesör de görüşmenin yapılmasının büyük yararlar sağlayacağını söylediler. Profesör Yıldırım, görüşünü belirtmeden önce İslam kaynaklarından bir özel araştırma da yapmıştı. Hazreti Peygamber’in (sav) kendisini ziyarete gelen Hıristiyan din adamlarına mescitte cüppesini serip onlara yer verdiği İslami kaynaklarda yer alıyordu.
Öte yandan Hocaefendi Vatikan’a giderken, görüşlerine çok değer verdiği Bediüzzaman’dan da güç alıyordu. Bediüzzaman, Papa XII. Pius’a bir mektup yazmış ve Vatikan’a Osmanlıca el yazısıyla yazılan Zülfikar’ı göndermişti. Papa’nın temsilcisi Bediüzzaman’a gönderdiği cevabi mektupta, “Kitaplarınızı aldık, kütüphaneye koyduk” diyordu.
Bu, Bediüzzaman’ın yazdığı ve Risale-i Nur olarak bilinen kitaplarının yıllardır Vatikan kütüphanesinde mevcut olduğu anlamına geliyordu. Bediüzzaman’a göre, bu yüzyılda gerçek Müslümanlar ile gerçek Hıristiyanlar, inançsızlık aşılayan akımlara karşı birlikte durmalıydı. Yine Bediüzzaman, 1950’li yıllarda İstanbul’da Fener Rum Patriği Athenagoras’la görüşmüştü.
Böylece Fethullah Gülen Hocaefendi, Vatikan’da Papa II. Johannes Paulus’la görüşmek için 8 Şubat 1998 günü Roma Havalimanı’na indi. Burada kendisini Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Altan Güven karşıladı. Havaalanına girip Hocaefendi’yi uçaktan alan büyükelçi, VİP salonundan kendi arabasıyla çıkardı. Hocaefendi’nin Papa II. Johannes Paulus’la yapacağı bu görüşmeyi destekleyen Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, büyükelçiye Fethullah Gülen Hocaefendi’yi karşılaması talimatını vermişti.
Büyükelçi, Hocaefendi’yi kendi konutunda ağırlamak istiyordu. Ancak Hocaefendi için Roma’da Columbus Otelinde rezervasyon yapılmıştı. Columbus Oteli’ne geldiklerinde kendilerini çok sayıda gazeteci karşıladı. Hocaefendi, otele girince bir sürprizle karşılaştı. Otelin lobisinin duvarında Osmanlı Şehzadesi Cem Sultan’ın büyük bir yağlıboya tablosu asılıydı. Rodos Şövalyeleri’nin eline düşen Cem Sultan, Vatikan’daki esaret günlerinde burada kalmıştı. Tabloyu görür görmez oldukça duygulanan Hocaefendi, gözyaşlarını tutamadı.
Vatikan’da Fethullah Gülen Hocaefendi’ye gazeteci Mesut Erişen, işadamı ve gazete sahibi Alaattin Kaya ile ABD’nin Washington kentinde yaşayan Türklerden Rüştü Kalyoncu eşlik ediyordu. Avukat olan Kalyoncu, 25 yıldır Amerika’da yaşıyordu. Bu görüşmede Hocaefendi’ye tercümanlık yapacaktı.
Hocaefendi, o akşam Roma’da kaldığı Columbus Oteli’nde gecenin önemli bir bölümünü ibadetle geçirdi, bu görüşmenin insanlık adına faydalı sonuçlar doğurması için Allah’a dua etti.
“Türkiye Müslümanlığı” kavramını ilk defa kullanan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, bir milyar mensubu olan Katolik Hıristiyan dünyasının dini lideri Papa II. Johannes Paulus’la Vatikan’da bir araya gelmesi girişimlerinin, “Batı ile İslam dünyasının çatışması kaçınılmaz” tezinin hâlâ etkisini sürdürdüğü bir dönemde olması oldukça önemliydi. Onun için dünya gözünü bu görüşmeye çevirmişti.
Papa ile Hocaefendi’nin görüşmesi baş başa yapılacaktı. İçeride sadece Hocaefendi’ye tercümanlık yapacak olan Rüştü Kalyoncu bulunacaktı. Papa’ya ise Vatikan’ın İstanbul temsilcisi Georges Marovitch tercümanlık yapacaktı. Vatikan yetkilileri görüşme öncesinde Kalyoncu’ya önemli bir uyarı yaptılar. Papa, Parkinson hastası olduğundan rahatsızlığı, bu tür görüşmelerde de ortaya çıkabiliyordu. Böyle hallerde birden Papa’nın başı önüne düşüyor ve uyku haline geçiyordu. O anda görevliler gelip koluna girerek yatağına götürüyordu.
Nitekim birkaç gün önce saat dokuzda bu şekilde kafası öne düşmüş ve o günkü programlar yapılamamıştı. Dolayısıyla bu görüşmenin ne kadar süreceğinin bir garantisi yoktu. Vatikan yetkilisi, "Böyle bir durumda görüşme sadece üç dakika bile sürebilir" diyordu. Türk heyetine yapılan bir diğer uyarı ise şöyleydi: “İçeride kamera kaydı ve fotoğraf çekimi yapamayacaksınız. Çekim ve kayıtları Vatikan görevlisi yapacak, isterseniz satın alabileceksiniz.”
Ertesi gün bir araya geldiği Papa’ya Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Türkiye’ye davet mektubunu ileten Hocaefendi şöyle diyordu: “İnsanlık, çelişen görüşler ortaya koydukları gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkâr etmiştir. Bilginin tamamı Allah’a aittir ve din Allah’tandır. O halde bu ikisi nasıl çelişebilir?.. Bizler, sözde medeniyetler çatışmasının (inanç savaşının) gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış, şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, bariyerler gibi karşı durabiliriz…”
Çünkü “medeniyetler çatışması” tezinin sahibi Profesör Samuel Huntington, şunları öne sürüyordu: “Batı ve İslam medeniyetleri arasındaki fay kırıkları boyunca cereyan eden mücadele 1.300 senedir devam edegelmektedir… Avrasya’da medeniyetler arasındaki büyük tarihi fay kırıkları bir kere daha alevlenmiştir. Bu, Afrika’nın ucundan Orta Asya’ya kadar uzanan hilal biçimindeki İslam ülkeleri blokunun sınırları boyunca bilhassa doğrudur… Kısacası İslam kanlı sınırlara sahiptir… Şayet olursa bundan sonraki dünya savaşı, medeniyetler arası bir savaş olacaktır.”
Görüşme başladığı anda Kalyoncu’nun kafası Papa’nın hastalığıyla meşguldü. İlginç olan, görüşmenin daha başında Papa’nın başının önüne düşmesi oldu. Kalyoncu o anda Hocaefendi’ye baktı. Küfr-ü mutlaka karşı sadece Allah rızası için orada olduğundan Hocaefendi sakindi. Kalyoncu, yeniden dönüp Papa’ya bakınca, Papa’nın yavaş yavaş kafasını kaldırdığını ve uyandığını gördü. Görevliler gelip kendisini götürmeden Papa uyanmıştı. Görüşme devam edecekti. Yaklaşık bir saat süren görüşme boyunca Papa’nın başı bir daha önüne düşmedi.
Küba’da Devlet Başkanı Fidel Castro ile görüşen Papa’nın Vatikan’da Fethullah Gülen Hocaefendi’den sonraki konuğu Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’di. Bu üç görüşme içinde dünya basını özellikle Papanın, Hocaefendi ile görüşmesine çok geniş yer verdi.
‘Ümidin Eşiğini Aşarken’ kitabının yazarı Papa II. Johannes Paulus, bu kitabında Müslümanlık için çok da olumlu olmayan birtakım görüşleri olmasına rağmen, Hocaefendi ile görüşmesinden sonra sürpriz sayılabilecek bir mekânda, sürpriz bir adım attı. Papa, 2001 yılı haziran ayında Suriye’ye gittiğinde başkent Şam’daki Emevi Camii’ni ziyaret ederek, tarihte bir camiyi ziyaret eden ilk Papa unvanını aldı. Papa’nın eski çizgisini bilen gözlemcilere göre, 6 Haziran 2001 günü Şam’da yaşanan bu sürprizde Fethullah Gülen Hocaefendi ile görüşmesinin etkisi vardı.
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 14.12.2019 [Samanyolu Haber]
“Öyle bir demokrasi istiyorum ki, öldüğüm zaman kabirde de berzah hayatında da ahirette de bana yardımcı olsun. Dünyanın yanı başında, benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de çözsün”
28 Şubat Süreci (1997)
Refahyol hükümetinin icraatlarından rahatsız olan Türk Silahlı Kuvvetleri, 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısı esnasında bir takım kararları hükümete dikte ettirdi ve bunların takipçisi olacağını belirtti. O günden sonra uzun bir süre devam edecek olan 28 Şubat süreci başladı. Özellikle, Sincan'da tankların yürümesi bu sürecin simgesi oldu.
Bundan sonra, Millî Güvenlik Kurulu kararlarının uygulanıp uygulanmadığının denetimi amacıyla Batı Çalışma Grubu (BÇG) yasadışı olarak kuruldu. BÇG, Güven Erkaya'nın komutanı olduğu Deniz Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösterdi. Fikir babası ise Genelkurmay 2. başkanı Çevik Bir'di. İrticai faaliyet içerisinde olduğunu iddia ettiği kişilere karşı tedbir almak amacıyla kurulan BÇG'nin 28 Şubat sürecinde 6 milyona yakın insanı fişlediği iddia edilmektedir.
Tarihe, post-modern darbe olarak geçen 28 Şubat süreci, Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda olumsuz değişimlere neden oldu.
Hocaefendi’nin Bülent Ecevit’le Görüşmesi (1997)
Hocaefendi ile Ecevit, 23 Mart 1997 günü ikinci kez görüştüler. Bu görüşmeleri de tıpkı birincisi gibi, ikisinin de ortak ilgi alanı olan şiir, tasavvuf ve felsefe üzerine yoğunlaştı.
Nevval Sevindi'ye New York'ta Verdiği Mülakat (1997)
Fethullah Gülen Hocaefendi, sağlık problemleri nedeniyle 11 Haziran 1997 günü ABD'ye gitti. Orada bulunduğu sırada Türkiye'de yaşanmakta olan siyasi gerilim sonrası hükümet değişti ve yeni bir sürece girildi.
Türkiye’nin tehlikeli bir viraja doğru yol aldığı 28 Şubat sürecinde ANAP lideri Mesut Yılmaz başkanlığında 13 Temmuz 1997’de Anasol-D hükümeti kuruldu.
Bu sırada, Nevval Sevindi ABD'de Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilk defa röportaj yapan gazeteci olarak tarihe geçiyordu. 20 Temmuz 1997 günü Yeni Yüzyıl gazetesinde yayınlanmaya başlayan röportaj 10 bölüm halinde 29 Temmuz 1997 tarihine kadar sürdü.
Bu dönemde, Rusya Yazarlar Birliği, Amerika Birleşik Devletleri'nde tedavi gören Fethullah Gülen Hocaefendi'yi 10 Ağustos 1997’de Rusya'ya davet etti. Birlik Başkanı Timur Polatov, "Gülen'i Rusya'ya davet etmenin yararlı olacağına inanıyorum. Şu anda gerek Rusya gerekse Türkiye'de mevcut olan çağdaş sorunların farkındayız." diyordu.
Hocaefendi, tedavi için gittiği Amerika Birleşik Devletleri'nden 30 Eylül 1997 Salı Türkiye'ye döndü.
Bayram Yüksel'in Cenaze Namazını Kıldırdı (23 Kasım 1997)
Hayatı boyunca Bediüzzaman Said Nursi'ye hizmet eden Bayram Yüksel ile yanında bulunan Ali Uçar ve Mehmet Emin Çiçek, Almanya'dan dönüşlerinde Bulgaristan'da geçirdikleri trafik kazası sonucu vefat ettiler (19 Kasım 1997). Cenaze namazları Fatih Camii'nde kılındı. Bayram Yüksel nerde vefat ederse etsin cenaze namazını Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kıldırmasını ve naaşını kabre indirmesini daha önceden vasiyet etmişti. O yüzden cenaze namazını Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırdı (23 Kasım 1997).
İhsan Doğramacı’nın, Hocaefendi’yi Ziyareti (1997)
1997 yılında Yüksek Öğretim Kurulu eski Başkanı Profesör İhsan Doğramacı Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret etti. Doğramacı Hocaefendi’ye, üzerinde Osmanlı hat sanatının seçkin örnekleri olan bir antika hediye götürmüştü. “Hocabey” lakabıyla kendisini hocaların hocası olarak gören Doğramacı, o ziyarette Hocaefendi’ye bir levha getirmişti. Antika levhayı Hocaefendi’ye uzatan Doğramacı, tıpkı Kasım Gülek gibi “Hocaefendi Hazretleri” diye hitap ederek levhanın üzerindeki yazıyı okumasını istedi. Hocaefendi, 82 yaşındaki “Hocabey” unvanlı Doğramacı’nın bu isteği üzerine gülümseyerek yazıyı okudu. Yazı, Kur’an’daki “Fetih Sûresi”nden bir ayetti. Doğramacı bu sefer: “Bu arada duyduğuma göre siz abdestsiz yere basmıyormuşsunuz” dedi. Hocaefendi, Doğramacı’nın bu sözlerine sadece tebessümle karşılık verdi.
O ziyarette Doğramacı şunları söyledi: “Her türlü maddi imkânıma rağmen ben yıllardır uğraşıyorum Kuzey Irak’ta, Erbil şehrinde bir ilkokul açamıyorum. Sizin arkadaşlarınız Erbil’de lise açtı. Ben iki bin dolara öğretmen bulamıyorum. Para sorunum da yok. Koca adamlarla bir okul açamıyorum. Sizin arkadaşlarınız 500 dolara öğretmen buluyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?”
Doğramacızade Ali Sami Paşa’nın oğlu olan Doğramacı, Kuzey Irak’taki Erbil şehrinde doğmuştu ve sadrazam torunuydu. Ailesi bu bölgendi. Eşi Gülser Hanım da soylu bir aileden geliyordu ve Kerküklü’ydü. O yüzden Doğramacı, Kuzey Irak’ın bu bölgesinde yıllardan beri okul açmak istiyordu, ama açamıyordu.
Hocaefendi, o gün yemek sofrasında Doğramacı’ya yurtdışında açılan okulların gerisindeki gücün “fedakârlık” olduğunu anlattı.
Bediüzzaman ve Hocaefendi’ye göre bu kadar büyük fedakarlıklarda bulunan esnaf, öğretmen, kadın, erkek…adanmış her insanda dava uğruna ortaya koyduğu cehd ve gayrete mukabil ahireti kazanma mülahazası da olmamalıdır. Bir insan, Allah’a kulluğunu, ibadet ü taatini, evrâd u ezkârını, hatta i’la-yı kelimetullah yolunda mücahedesini, icabında zindanlara girmesini, değişik belalar altında kalıp prenslenmesini, sıkıntılara maruz kalmasını.. doğrudan doğruya Cennet’i kazanmaya bağlıyor ve bütün bunlarla Cennet’e girmeyi esas maksat yapıyorsa, o insan, kazanma kuşağında kaybediyor demektir.
‘Adanmış bir insanın başına, bunların hepsi gelebilir; fakat o bunlarla ahireti peyleme peşine düşmemelidir. Demelidir ki, “Allahım, eğer ben bütün bunlarla Sana yaklaşıyorsam, kendimi çok talihli bir insan sayacağım. Ben, başka değil, sadece Senin rızanı arıyorum.
Rasûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuşlardır ki: " Her kim Allah için olursa, Allah da onun için olur." Evet, sırf Allah için olma, dava adamının vasfıdır ve böyle bir insan, ellerini açtığı her zaman Allah’ın rahmet ve inayetini yanında bulacaktır. İnsan, Allah’ın rızasını tahsile çalıştığı yolda maddî-manevî füyûzat hislerinden fedakarlıkta bulunduğu nisbette O’na daha yakın olacaktır.’
Yurtdışındaki ilk Türk okulu Bakü’deki Kuba bölgesinde açıldı.
Peygamber Efendimiz (sav) yeryüzündeki ilk mescidini Kuba’da kurmuştu. ‘Ta ilk günden, temeli takvâ üzere kurulan mescidde (Kuba’da) namaza durman daha münasiptir. Orada, maddî ve manevî kirlerden arınmayı seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever.’ (Tevbe Suresi, 108) diye Yüce Allah’ın övdüğü Kuba Mescidi… Kaderin cilvesine bakın ki Bediüzzaman’ın hayatını adadığı, insanların maddi ve manevi olarak temizleneceği, ruhunu kanatlandıracağı evrensel anlamda okulların ilk halkası da aynı ismi taşıyan Kuba’ da açılmıştı.
Kışın o şiddetli soğuğunda öğretmenler ve öğrenciler tahta kulübeleri dershane olarak kullanmak zorundaydı.
Eğitimden anlamayan bir esnaf, tecrübesi olmayan bir öğretmen adını duymadığı, yerini bilmediği, dilini konuşamadığı ülkelere gidip dünya çapında madalya kazanacak okullar açıyorsa bu tamamen Allah’ın lütfuydu. Böyle birçok örnek, birer gerçek olarak ortadaydı. Bu, insanlığa Hizmet etmeyi hayatının gayesi yapmış samimi gönüllere Allah’ın büyük bir ihsanıydı.
Doğramacı, sonraları Türkçe konuşan ülkeler çocuk sağlığı kongresine katılmak üzere Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gittiğinde oradaki Türk okullarından birini ziyaret etti. Çocuklara İngilizce ve biyoloji derslerinde sorular sordu.
Çağın Problemlerine Çözümler
Bediüzzaman Said Nursi, insanlığı mahveden üç büyük problem üzerinde duruyordu: 1-Fakirlik, 2-Cehalet, 3-İhtilaf. İşte Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, ticareti teşvik etmesi, eğitime önem vermesi ve hoşgörü ikliminin yayılmasını istemesinin altında, memleketi kasıp kavuran bu üç bela ile mücadele etme arzusu vardı. 'Ticaret yapın ki, ülke zenginleşsin, eğitimi yaygınlaştıralım ki, cehalet sona ersin, herkese müsamaha gösterelim ki, tefrika ve ihtilaf ortadan kalksın.' diyordu.
Ahenkli Bir Toplum Arzusu
Bediüzzaman Said-i Nursi gibi, Fethullah Gülen Hocaefendi de, ihtilafların doğurduğu kargaşayı, büyük tehlike olarak görüyor. 'Birbirine yabancılaşan, birinin ak dediğine öbürünün kara dediği, adeta birbirinin kurdu haline gelen kitleleri' yeniden müşterek bir ülkü etrafında toplamak, vicdanları ve gönülleri birleştirmek. İşte hoşgörü mesajının altında böyle bir arayış yatıyor. Fertlerin, yaradılıştaki nizamdan örnek alarak, çelişkileri aşmasını, ahenge kavuşmasını istiyor Hocaefendi...
'Canlı ve cansız varlıkların arasındaki uyum ve dengeden, gökyüzünde bize sürekli göz kırpan yıldızlara, ağaçların dal yaprak ve çiçeklerinde tüllenen mânâlardan, canlılık soluklayan hayata kadar, her yerde ve her şeyde büyüleyen bir nizam hakimdir. Her yerde ve her şeyde nizam köpürdüğü halde, kargaşa yeryüzüne nereden gelmiştir' Yeryüzü kargaşayı ve onun arkasındaki ahlâk bunalımını insanoğlu ile tanıdı. Aklını Allah'a teslim etmemiş, iradesini şerlere karşı frenlemeyip, hayır duygularını coşturamamış insanoğluyla.'
Fethullah Gülen Hocaefendi, eğitim seferberliğini işte bu amaca hizmet için başlattı. Toplumun arasına serpiştirilen nifak tohumlarını ortadan kaldırmak, sevgi iklimini yeniden hakim kılmak, bilginin yanı sıra iyiliği, güzeli, doğruyu öğretmek üzere, mefkure insanlarını çevresinde topladı.
Bu Şüphe Neden?
Fethullah Gülen Hocaefendi, düşünen, tartışan, doğruyu ve güzeli arayan bir âlimdi. Onun mânâ dünyasına ulaşamayanlar, başkası için yaşamanın zevkine varamayanlar, giderek büyüyüp serpilen, halka halka genişleyen bu hizmete, korku ve kuşkuyla bakıyordu. ‘Acaba, farklı bir amacı mı var? diye soranlar vardı. Onun tek gayesi iyi Müslümanlar, ülkesine ve milletine hizmet eden inançlı insanlar yetiştirmekti. Sevgi ve hoşgörü soluyan bir dünya için çalışmaktı. Vicdanlar birleştiği takdirde ellerin kenetlenmesinin daha kolay olacağı kanaatini taşıyordu. 1994’ten itibaren gazete yöneticileriyle, aydınlarla ve sanatçılarla yaptığı görüşmelerde hep buna işaret ediyordu.
Müspet yöndeki bu gayretlerine rağmen, 1 Şubat 1998 günü, Türk solunun Maocu kanadı olan Aydınlık dergisi haziran fırtınasını (18 Haziran) adeta haber verir gibi kapağında şunu yazıyordu: “Fethullah Gülen’in sekiz aylık ömrü kaldı!” Bu, Hocaefendi’nin sekiz ay içinde cezaevine gireceğini açıkça ifade etmeleriydi. Aynı zamanda Hizmet aleyhinde kapılar arkasında ne çevirdiklerinin de ifşasıydı. 15 Temmuz Düzmece Darbesi bunu daha net olarak ortaya koydu.
Bu arada, Hocaefendi hizmetlerine devam ediyor, 3 Şubat 1998 akşamı İstanbul’da The Plaza Cevahir Otel’de Barış Manço, Erol Büyükburç… gibi sanatçı ve yazarlarla birlikte katıldığı bayramlaşma töreninde şunları söylüyordu: “Bölgemizde dünyevi bir cennet inşa edebilmemiz için, fikir mimarlarımıza ve düşünce işçilerimize (aydınlara) çok büyük görevler düşüyor.”
Ertesi gün yani 4 Şubat 1998 tarihinde Bülent Ecevit’le üçüncü görüşmeyi yaptıkları zaman Ecevit başbakan yardımcısıydı. Hocaefendi, Vatikan’a Papa’yla randevusuna gitmeden önce, başbakan yardımcısı olarak Ecevit’e bilgi vermeyi ve onun fikirlerini de almayı gerekli görmüştü.
Papa İle Tarihi Buluşma (1998)
1966 yılında Hocaefendi’nin İzmir Kestanepazarı’ndaki öğrencilerinden biri olan 13 yaşındaki Mesut Erişen yıllar sonra gazeteci olarak önce Balkan ülkelerinde, sonra İsviçre, Almanya ve Yunanistan’da görev yaptı.
Erişen, Yunanistan’da görevliyken Vatikan’da güçlü ilişkilere sahip Avusturyalı gazeteci Heinz Gstrein’le tanıştı. Gstrein, 57 yaşındaydı ve 35 yıllık gazeteciydi. Avusturya Haber Ajansı ve Vatikan Radyosu Atina temsilciliğiyle birlikte 30’a yakın basın kuruluşu için haber üretiyordu. Moskova, Kahire, Kıbrıs, Tunus, Arnavutluk, Roma gibi yerlerde görev yapmış, Afganistan’da iki ay Afgan mücahitlerle birlikte yaşamış, 1979-80 yılları arasında İstanbul’da gazetecilik yapmıştı. Eşi de gazeteciydi ve Fransız Haber Ajansı “Ajans France Press”in Ortadoğu muhabiriydi.
Her ikisinin de manevi değerlere önem veren gazeteciler olması Erişen ile Gstrein arasında güçlü bir dostluğun kurulmasını sağladı. Gstrein, 1997 yılı Şubat ayında İstanbul’a gelerek Hocaefendi ile bir röportaj yaptı. Hocaefendi bu röportajda, Batı aydınlanmasının sadece akla özgü kaldığını, kalpte bir aydınlanmanın olmadığını, bunun rasyonel olmayan her şeyi bir kenara ittiğini söyledi.
Gstrein, Mesut Erişen’e, “Batı’da insanlar her Müslüman’ı ikinci Humeyni ya da Hizbullah’ın militanı sanıyorlar. Batı’nın Gülen’i tanıması lazım” dedi.
Avusturyalı gazeteciye göre, Batı dünyası Fethullah Gülen Hocaefendi’yi mutlaka tanımalıydı. Gstrein’e göre, Hocaefendi’nin Batı dünyasında en etkili ve çarpıcı şekilde tanınmasının yolu onun Vatikan’da Papa II. Johannes Paulus’la bir araya gelmesiydi. Bu görüşmenin altyapısının oluşması için Vatikan’da Erişen için randevular aldı.
Gazeteci Erişen, 20 Mart 1997 günü Vatikan’da görüşmeler yaptı. Böylece, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin (9 Şubat 1998 günü) Vatikan’da Hıristiyan dünyasının lideri Papa’yla buluşması süreci başlamış oldu.
Vatikan’ın İstanbul Temsilcisi Georges Marovitch de Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Papa’yla bir araya gelmesini çok arzu ediyordu. Marovitch, Fethullah Gülen Hocaefendi’den gerçek Müslümanlık adına pek çok şey öğrenmiş, “Cevşen”i devamlı cebinde taşıyor ve tanıştığı herkese hediye ediyordu.
Hocaefendi, 1997’nin Haziran ayında ABD’ye gitti. Orada üç ay kalıp kalp tedavisi oldu. O sırada ABD Katoliklerinin lideri Kardinal John O’Connor New York’ta 19 Eylül 1997’de Hocaefendi ile görüştü. Bu görüşme sırasında O’Connor, “Gençliğimiz kiliseye gelmiyor” deyince Hocaefendi, “Aksine bizde gençler camileri dolduruyor” cevabını verdi. O aşamada O’Connor, Hocaefendi’yi hayal kırıklığına uğratan şu sözleri söyledi: “Bugün kötülükler çok arttı. Zulüm, çatışma, haksızlık, cinayetler, ahlaki yozlaşma çok yaygın. Doğrusu bu dinden kaçış karşısında Tanrı’nın yerinde olmak istemezdim…”
Hocaefendi, hiç beklemediği bu sözler karşısında ona şu karşılığı verdi: “Sizin seviyenizdeki bir kişinin Allah hakkındaki bu üslubunuzu talihsiz buldum, yadırgadım… Allah hakkında öyle düşünmek doğru değildir. Onu kendi mizanlarımızla (ölçülerimizle) tartamayız. İcraatını ve icraatındaki hikmetini tam kavrayamayız. Allah hakkında bir şey düşünür ve konuşurken çok dikkatli olmamız lazım.”
Bunun üzerine O’Connor, “Çok özür dilerim. Allah beni affetsin. Çok büyük bir hata işledim” diyerek pişmanlığını dile getirdi. Konuşmanın devamında O’Connor, Hocaefendi’ye, “Demokrasiyi nasıl buluyorsunuz?” sorusunu yöneltti. Hocaefendi, “Öyle bir demokrasi istiyorum ki, öldüğüm zaman kabirde de berzah hayatında da, ahirette de bana yardımcı olsun. Dünyanın yanı başında, benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de çözsün” cevabını verdi. O’Connor bu sözler karşısında hayrette kaldı: “Siz Batı için lazımsınız.”
O’Connor, Hocaefendi’nin görüşlerinden çok etkilenmişti ve onun mutlaka Papayla görüşmesi gerektiğine inanıyordu. Ve bunun için de devreye girdi. Çünkü Batı dünyası Müslümanlığı bu şekliyle tanımıyordu. Ve bilmediğinin de düşmanıydı.
Hocaefendi, daha sonra Türkiye’ye döndü. Vatikan’dan henüz davet gelmemişti. Papa II. Johannes Paulus herkesle kolay kolay görüşmüyordu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz üç yıldır Vatikan’dan davet bekliyordu.
Bu arada Mesut Erişen 1998’de İtalya’da “Vatikan muhabiri” olan tek Müslüman gazeteciydi. Zaman gazetesinin hem Roma hem de Vatikan temsilcisiydi.
Hocaefendi Vatikan’a Gitmeye Nasıl Karar Verdi?
Bir süre sonra Vatikan, Papa ile Hocaefendi’nin görüşme tarihini belirledi. Görüşme, 9 Şubat 1998 günü yapılacaktı. Davet mektubu Vatikan’ın Ankara Büyükelçisi Pier Luigi Celata ve Marovitch tarafından İstanbul’da Hocaefendi’ye iletildi.
Hocaefendi, Vatikan görüşmesi öncesinde Profesör Suat Yıldırım ve Profesör İbrahim Erkul’un görüşlerini aldı. Profesör Yıldırım zaten branşı gereği Hıristiyanlık alanında bir otoriteydi. Bir tıp profesörü olan Erkul da otuz yılı aşkın bir süredir Hocaefendi’nin yakın arkadaşıydı. İki profesör de görüşmenin yapılmasının büyük yararlar sağlayacağını söylediler. Profesör Yıldırım, görüşünü belirtmeden önce İslam kaynaklarından bir özel araştırma da yapmıştı. Hazreti Peygamber’in (sav) kendisini ziyarete gelen Hıristiyan din adamlarına mescitte cüppesini serip onlara yer verdiği İslami kaynaklarda yer alıyordu.
Öte yandan Hocaefendi Vatikan’a giderken, görüşlerine çok değer verdiği Bediüzzaman’dan da güç alıyordu. Bediüzzaman, Papa XII. Pius’a bir mektup yazmış ve Vatikan’a Osmanlıca el yazısıyla yazılan Zülfikar’ı göndermişti. Papa’nın temsilcisi Bediüzzaman’a gönderdiği cevabi mektupta, “Kitaplarınızı aldık, kütüphaneye koyduk” diyordu.
Bu, Bediüzzaman’ın yazdığı ve Risale-i Nur olarak bilinen kitaplarının yıllardır Vatikan kütüphanesinde mevcut olduğu anlamına geliyordu. Bediüzzaman’a göre, bu yüzyılda gerçek Müslümanlar ile gerçek Hıristiyanlar, inançsızlık aşılayan akımlara karşı birlikte durmalıydı. Yine Bediüzzaman, 1950’li yıllarda İstanbul’da Fener Rum Patriği Athenagoras’la görüşmüştü.
Böylece Fethullah Gülen Hocaefendi, Vatikan’da Papa II. Johannes Paulus’la görüşmek için 8 Şubat 1998 günü Roma Havalimanı’na indi. Burada kendisini Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Altan Güven karşıladı. Havaalanına girip Hocaefendi’yi uçaktan alan büyükelçi, VİP salonundan kendi arabasıyla çıkardı. Hocaefendi’nin Papa II. Johannes Paulus’la yapacağı bu görüşmeyi destekleyen Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, büyükelçiye Fethullah Gülen Hocaefendi’yi karşılaması talimatını vermişti.
Büyükelçi, Hocaefendi’yi kendi konutunda ağırlamak istiyordu. Ancak Hocaefendi için Roma’da Columbus Otelinde rezervasyon yapılmıştı. Columbus Oteli’ne geldiklerinde kendilerini çok sayıda gazeteci karşıladı. Hocaefendi, otele girince bir sürprizle karşılaştı. Otelin lobisinin duvarında Osmanlı Şehzadesi Cem Sultan’ın büyük bir yağlıboya tablosu asılıydı. Rodos Şövalyeleri’nin eline düşen Cem Sultan, Vatikan’daki esaret günlerinde burada kalmıştı. Tabloyu görür görmez oldukça duygulanan Hocaefendi, gözyaşlarını tutamadı.
Vatikan’da Fethullah Gülen Hocaefendi’ye gazeteci Mesut Erişen, işadamı ve gazete sahibi Alaattin Kaya ile ABD’nin Washington kentinde yaşayan Türklerden Rüştü Kalyoncu eşlik ediyordu. Avukat olan Kalyoncu, 25 yıldır Amerika’da yaşıyordu. Bu görüşmede Hocaefendi’ye tercümanlık yapacaktı.
Hocaefendi, o akşam Roma’da kaldığı Columbus Oteli’nde gecenin önemli bir bölümünü ibadetle geçirdi, bu görüşmenin insanlık adına faydalı sonuçlar doğurması için Allah’a dua etti.
“Türkiye Müslümanlığı” kavramını ilk defa kullanan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, bir milyar mensubu olan Katolik Hıristiyan dünyasının dini lideri Papa II. Johannes Paulus’la Vatikan’da bir araya gelmesi girişimlerinin, “Batı ile İslam dünyasının çatışması kaçınılmaz” tezinin hâlâ etkisini sürdürdüğü bir dönemde olması oldukça önemliydi. Onun için dünya gözünü bu görüşmeye çevirmişti.
Papa ile Hocaefendi’nin görüşmesi baş başa yapılacaktı. İçeride sadece Hocaefendi’ye tercümanlık yapacak olan Rüştü Kalyoncu bulunacaktı. Papa’ya ise Vatikan’ın İstanbul temsilcisi Georges Marovitch tercümanlık yapacaktı. Vatikan yetkilileri görüşme öncesinde Kalyoncu’ya önemli bir uyarı yaptılar. Papa, Parkinson hastası olduğundan rahatsızlığı, bu tür görüşmelerde de ortaya çıkabiliyordu. Böyle hallerde birden Papa’nın başı önüne düşüyor ve uyku haline geçiyordu. O anda görevliler gelip koluna girerek yatağına götürüyordu.
Nitekim birkaç gün önce saat dokuzda bu şekilde kafası öne düşmüş ve o günkü programlar yapılamamıştı. Dolayısıyla bu görüşmenin ne kadar süreceğinin bir garantisi yoktu. Vatikan yetkilisi, "Böyle bir durumda görüşme sadece üç dakika bile sürebilir" diyordu. Türk heyetine yapılan bir diğer uyarı ise şöyleydi: “İçeride kamera kaydı ve fotoğraf çekimi yapamayacaksınız. Çekim ve kayıtları Vatikan görevlisi yapacak, isterseniz satın alabileceksiniz.”
Ertesi gün bir araya geldiği Papa’ya Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Türkiye’ye davet mektubunu ileten Hocaefendi şöyle diyordu: “İnsanlık, çelişen görüşler ortaya koydukları gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkâr etmiştir. Bilginin tamamı Allah’a aittir ve din Allah’tandır. O halde bu ikisi nasıl çelişebilir?.. Bizler, sözde medeniyetler çatışmasının (inanç savaşının) gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış, şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, bariyerler gibi karşı durabiliriz…”
Çünkü “medeniyetler çatışması” tezinin sahibi Profesör Samuel Huntington, şunları öne sürüyordu: “Batı ve İslam medeniyetleri arasındaki fay kırıkları boyunca cereyan eden mücadele 1.300 senedir devam edegelmektedir… Avrasya’da medeniyetler arasındaki büyük tarihi fay kırıkları bir kere daha alevlenmiştir. Bu, Afrika’nın ucundan Orta Asya’ya kadar uzanan hilal biçimindeki İslam ülkeleri blokunun sınırları boyunca bilhassa doğrudur… Kısacası İslam kanlı sınırlara sahiptir… Şayet olursa bundan sonraki dünya savaşı, medeniyetler arası bir savaş olacaktır.”
Görüşme başladığı anda Kalyoncu’nun kafası Papa’nın hastalığıyla meşguldü. İlginç olan, görüşmenin daha başında Papa’nın başının önüne düşmesi oldu. Kalyoncu o anda Hocaefendi’ye baktı. Küfr-ü mutlaka karşı sadece Allah rızası için orada olduğundan Hocaefendi sakindi. Kalyoncu, yeniden dönüp Papa’ya bakınca, Papa’nın yavaş yavaş kafasını kaldırdığını ve uyandığını gördü. Görevliler gelip kendisini götürmeden Papa uyanmıştı. Görüşme devam edecekti. Yaklaşık bir saat süren görüşme boyunca Papa’nın başı bir daha önüne düşmedi.
Küba’da Devlet Başkanı Fidel Castro ile görüşen Papa’nın Vatikan’da Fethullah Gülen Hocaefendi’den sonraki konuğu Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’di. Bu üç görüşme içinde dünya basını özellikle Papanın, Hocaefendi ile görüşmesine çok geniş yer verdi.
‘Ümidin Eşiğini Aşarken’ kitabının yazarı Papa II. Johannes Paulus, bu kitabında Müslümanlık için çok da olumlu olmayan birtakım görüşleri olmasına rağmen, Hocaefendi ile görüşmesinden sonra sürpriz sayılabilecek bir mekânda, sürpriz bir adım attı. Papa, 2001 yılı haziran ayında Suriye’ye gittiğinde başkent Şam’daki Emevi Camii’ni ziyaret ederek, tarihte bir camiyi ziyaret eden ilk Papa unvanını aldı. Papa’nın eski çizgisini bilen gözlemcilere göre, 6 Haziran 2001 günü Şam’da yaşanan bu sürprizde Fethullah Gülen Hocaefendi ile görüşmesinin etkisi vardı.
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 14.12.2019 [Samanyolu Haber]
Erdoğan’ın Nobel aldığı bir dünya! [Uğur Tezcan]
Avusturya’lı edebiyatçı ve oyun yazarı Peter Handke’nin 2019 yılı Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülmesi eleştirilere konu oldu. Özellikle de bizimki gibi ne yazdığına değil, kimin yazdığına özel önem verilen toplumlarda Handke gibi Boşnak Soykırımına sözlü destek vermiş olan tartışmalı bir yazarın ödül almış olmasının aşırı tepkilere sebep olması gayet doğal. Hele topa bir de Erdoğan gibi son derece pragmatist bir siyasetçinin girmiş olması olayı daha da alevlendiriyor. Tabi, Erdoğan’ın bu tarz olayları siyasi getiri uğruna parlatması ateşin közünü birkaç saniyeliğine parlatmakla eşdeğer. Çünkü amaç; her zaman için ateşin çatırdayarak anlık parlama yapmasından gelecek olan kısa süreli imaj çalışması yapmak: ‘Vay be! Reis ne laf söyledi. İşte dünya lideri böyle olur!’ vs. dedirttikten sonra olay daha büyümeden hemen üzerine yatmak… Şimdiye kadar parladığı her hadise bu şekilde bir seyir izledi. Üzerine doktora tezi bile yapabilirsiniz bu hususun!
Öyle olmasaydı Bosna katliamı sorumlusu Sırpları iştahla ziyaret etmez, orada övgüler düzmez, onlarla et ticareti gibi ilişkilere girmezdi. Boş ve hamasi nutuklar atmak yerine mesela neden öncelikli olarak bu tarz ticari ilişkiler kesilmez tarzında sorular da sorul(a)maz bu ülkede zaten. Mevzu bahis olan şahsın İsrail’e meydanlardan ‘’terörist devlet’’ derken arka planda oğlunun ve damadının ticari gemilerini onlara yolluyor olması da ‘görmemiş gibi yap, Necmi!’ muamelesi görür çoğu zaman bu topraklarda…
Ödül haberi yayıldığında Erdoğan’ın, ‘’Nobel kendini tüketmiştir… Bundan önce de Türkiye’den kalkmışlar teröriste ödül vermişlerdir, anlayış budur… Bana verirlerse almam!’’ şeklindeki sözlerini duyduğumda hiç şaşırmadım. Tamamen ateşi anlık parlatmaya dönük söylemler bunlar. Aklıma iki soru düştü ardından: Erdoğan’a Nobel Barış Ödülü verildiği bir dünya nasıl bir dünya olurdu veya olur muydu öyle bir dünya; öyle bir noktaya gelinir miydi hiç?
Sonra da yanlış yollara girmeseydi, güç-makam-hırs bataklıklarının zehirli sularından içmeseydi; devletine hizmet etme sevdası ile kendisine destek veren devlet görevlilerinin desteği ile yaptığı faydalı işlere devam etseydi ne olurdu acaba diye geçirdim içimden. Öyle ya! Doğurgan, salih dengeler daha başka salih daireleri doğururlar ve artarak çoğalırlar. Oysa tıpkı yalan söylemekte olduğu gibi, kısır döngüler de hep kötülük ve bereketsizlik doğururlar ve insanın insanlığını tüketerek onu derin bir bataklığın içine çekerler.
Kimbilir hadiseler o düzlemde cereyan etseydi, bölgede oluşmasına vesile olabileceği pozitif gelişmeler sayesinde öyle bir ödüle layık olabilirdi Erdoğan. Böylece de, ciğere ulaşamayan kedinin, ciğere mundar demesi gibi, bugün olduğu gibi Nobel ödülü hakkında adamlarının çıkıp ‘’zaten lüzumsuz bir ödül’’ demesine gerek kalmaz, şahsının da ‘’zaten teröristlere veriyorlar’’ tarzında lüzumsuz bir ifadeye imza atmasına gerek kalmazdı.
Evet! Peter Handke’nin bir soykırıma sözlü destek vermesi, o soykırımı ‘’gerçek olmayan bir PR çalışması’’ olarak nitelemesi, bununla da hızını alamayıp asıl mağdurun Sırplar olduğunu savunarak soykırım gören Yahudilerden daha büyük mağduriyet yaşadıklarını iddia etmesi gibi konular tartışılabilir.
Zaten bu ödülü daha evvel başka tartışmalı kişilikler de almışlardı. Bunlardan biri eski ABD başkanı Barack Obama. 2019 yılında hem de henüz bir kaç aylık yeni bir başkan iken Barış ödülünü aldığında şahsım dahil bir çok kişi bunu siyasi bir ödül olarak görmüştük. Bazıları bunun sadece bir ‘’Sen George Bush değilsin’’ ödülü olduğunu iddia etmişlerdi.
Yanılmıyorsam CNBC’de geçen bir haberde zamanında Obama’ya ödül veren komitede olan bir kişi sonradan pişman olduğunu söylemiş ve ödülün verilme amacının Obama’yı başkanlığının başında faydalı projelere teşvik etme amaçlı olduğunu; ama bunun pek fayda vermediğini ifade etmişti.
Bundan sonraki dönemde ödülü Avrupa Birliği almıştı ki, bunu da eleştirenler olmuştu. Zira, bizzat Alfred Nobel’in, Barış ödülünün silahsızlanmaya hizmet eden kişilere verilmesini istediği bir ortamda en büyük silah üreticilerinden olan bir Birliğin barış ödülü almasını samimiyetsiz bulanlar vardı.
Daha önceki devrelere gidersek, 73 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Vietnamlı muadili ile birlikte ateşkes sağladıkları için Barış ödülüne layık görülmüştü. Kissinger’in savaşı bitiren mi yoksa azmettiren mi olduğu tartışılan bir konudur.
Sonra, 94 yılında yine çok tartışmalı bir kişilik olan Yaser Arafat bu ödülü almıştı ki onun liyakatı da eleştirilmeye son derece açıktır.
Bu konuda bir önceki tartışma, Barış ödülünü 91 yılında ‘’demokrasiye ve insan haklarına olan katkısından dolayı’’ alan Myanmar’lı (Burma) Aung San Su Kyi üzerinden yaşandı. Bundan bir kaç yıl evvel Arakanlı Müslümanlara yapılan katliamı aynı Handke’nin yaptığı tarzda savunan Aung, bugünlerde Myanmar ordusunun suçlarını Uluslararası Adalet Divanı’nın duruşmasında savunuyor ve uygulanan şiddetin ‘‘teröristlere karşı uygulanan gerekli tedbirler olduğunu’’ savunuyor!
Bütün bunları niye anlattım?
Çoğunuz Erdoğan’ın ‘verseler almam!’ şeklindeki ifadesini ilk duyduğunuzda belki güldünüz belki de sinirle karışık ‘hadi oradan canım, Erdoğan’a kim ödül verir ki!’ dediniz. Oysa siyasi ve politik mıknatısı kaymış öyle distopik bir dünyada yaşıyoruz ki; böyle bir gezegende her şey mümkün olabilir. Bugün Hizmet insanına soykırım uygulayan, Kürtlere yapılan eski zulümleri devam ettiren bir kişi belli dengelerin çıkarları gerektirirse Barış ödülü de alabilir. Onlara cesaret veren de zaten hep bu dengeler üzerinde yaptıkları ip cambazlıklarının çoğu zaman onlara kazanç olarak geri dönmüş olmasıdır.
Haddizatında her ne kadar ‘’verseler de almam’’ deseler de bu tarz kişilikler aslen bu tür ödülleri almayı hep arzu ederler. Kendi destekledikleri vakıflar üzerinden kendilerine ödüller verdirttikleri de malumunuzdur. Zira bu; onların arayıpta bulamadıkları imaj oluşturma-imaj düzeltme gayretlerinin doruk noktasıdır. Haber çıktığında buna işaret eden bir Twit atmış ve Erdoğan, Nobel Barış Ödülü’nü yakıp külünü verseler gene de almaya gider demiştim.
Hatta kendisi de başka bir imaj hastası olan ABD Başkanı Trump’ın başkanlık döneminin ilk başlarında Kuzey Kore ile silahsızlanma üzerinden yürüttüğü gayretlerinin, hep hedef tahtasına koyduğu Obama gibi, bu Barış Ödülünü almaya dönük gayretler olduğunu düşünmüşümdür.
Baştaki sorumuza geri dönelim. Dünya her köşe başında başka bir soykırımın ve insanlık dramının devam ettiği distopik bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Her tarafta ırkçı, faşist, ayrımcı eğilimleri olan liderler öne çıkıyor ve parlatılıyor. Belli dengeler ve çıkarlar uğruna destekleniyorlar veya yaptıkları hep görmezden geliniyor. Böyle bir dünyanın gidişatı Erdoğan gibi birisine de Barış ödülü vermeye son derece müsait. O nedenle, Erdoğan’ın Nobel Barış ödülü aldığı bir dünya tasavvuru hayal sınırlarını çok zorlayıcı, siyasal analizler gerektirecek kadar zor bir durum değil. Mantıklı bir dünyada bu ihtimale elbette gülünüp geçilir; ama mevcut dünyada her şey mümkün!
Trump, başkanlık seçimlerinde bugünkü ayrımcı, kaba, saldırgan vb. tavırlarını aynen sergiliyordu. O nedenle de iki bine yakın Amerikalı o başkan seçildiğinde Kanada’ya göç ettiler. Peki sizler, Erdoğan’ın Nobel Barış Ödülü aldığı bir gezegenden hangi gezegene kaçmak isterdiniz? Yoksa, Allah’ım artık dünyada işim bitti der, Azrail’e dua davetiyeleri mi gönderirdiniz?
Latife bir yana; demokratik mücadelenize ve sesinizi her yere duyurmaya devam ediniz!
Neme lazım!
[Uğur Tezcan] 14.12.2019 [TR724]
Öyle olmasaydı Bosna katliamı sorumlusu Sırpları iştahla ziyaret etmez, orada övgüler düzmez, onlarla et ticareti gibi ilişkilere girmezdi. Boş ve hamasi nutuklar atmak yerine mesela neden öncelikli olarak bu tarz ticari ilişkiler kesilmez tarzında sorular da sorul(a)maz bu ülkede zaten. Mevzu bahis olan şahsın İsrail’e meydanlardan ‘’terörist devlet’’ derken arka planda oğlunun ve damadının ticari gemilerini onlara yolluyor olması da ‘görmemiş gibi yap, Necmi!’ muamelesi görür çoğu zaman bu topraklarda…
Ödül haberi yayıldığında Erdoğan’ın, ‘’Nobel kendini tüketmiştir… Bundan önce de Türkiye’den kalkmışlar teröriste ödül vermişlerdir, anlayış budur… Bana verirlerse almam!’’ şeklindeki sözlerini duyduğumda hiç şaşırmadım. Tamamen ateşi anlık parlatmaya dönük söylemler bunlar. Aklıma iki soru düştü ardından: Erdoğan’a Nobel Barış Ödülü verildiği bir dünya nasıl bir dünya olurdu veya olur muydu öyle bir dünya; öyle bir noktaya gelinir miydi hiç?
Sonra da yanlış yollara girmeseydi, güç-makam-hırs bataklıklarının zehirli sularından içmeseydi; devletine hizmet etme sevdası ile kendisine destek veren devlet görevlilerinin desteği ile yaptığı faydalı işlere devam etseydi ne olurdu acaba diye geçirdim içimden. Öyle ya! Doğurgan, salih dengeler daha başka salih daireleri doğururlar ve artarak çoğalırlar. Oysa tıpkı yalan söylemekte olduğu gibi, kısır döngüler de hep kötülük ve bereketsizlik doğururlar ve insanın insanlığını tüketerek onu derin bir bataklığın içine çekerler.
Kimbilir hadiseler o düzlemde cereyan etseydi, bölgede oluşmasına vesile olabileceği pozitif gelişmeler sayesinde öyle bir ödüle layık olabilirdi Erdoğan. Böylece de, ciğere ulaşamayan kedinin, ciğere mundar demesi gibi, bugün olduğu gibi Nobel ödülü hakkında adamlarının çıkıp ‘’zaten lüzumsuz bir ödül’’ demesine gerek kalmaz, şahsının da ‘’zaten teröristlere veriyorlar’’ tarzında lüzumsuz bir ifadeye imza atmasına gerek kalmazdı.
Evet! Peter Handke’nin bir soykırıma sözlü destek vermesi, o soykırımı ‘’gerçek olmayan bir PR çalışması’’ olarak nitelemesi, bununla da hızını alamayıp asıl mağdurun Sırplar olduğunu savunarak soykırım gören Yahudilerden daha büyük mağduriyet yaşadıklarını iddia etmesi gibi konular tartışılabilir.
Zaten bu ödülü daha evvel başka tartışmalı kişilikler de almışlardı. Bunlardan biri eski ABD başkanı Barack Obama. 2019 yılında hem de henüz bir kaç aylık yeni bir başkan iken Barış ödülünü aldığında şahsım dahil bir çok kişi bunu siyasi bir ödül olarak görmüştük. Bazıları bunun sadece bir ‘’Sen George Bush değilsin’’ ödülü olduğunu iddia etmişlerdi.
Yanılmıyorsam CNBC’de geçen bir haberde zamanında Obama’ya ödül veren komitede olan bir kişi sonradan pişman olduğunu söylemiş ve ödülün verilme amacının Obama’yı başkanlığının başında faydalı projelere teşvik etme amaçlı olduğunu; ama bunun pek fayda vermediğini ifade etmişti.
Bundan sonraki dönemde ödülü Avrupa Birliği almıştı ki, bunu da eleştirenler olmuştu. Zira, bizzat Alfred Nobel’in, Barış ödülünün silahsızlanmaya hizmet eden kişilere verilmesini istediği bir ortamda en büyük silah üreticilerinden olan bir Birliğin barış ödülü almasını samimiyetsiz bulanlar vardı.
Daha önceki devrelere gidersek, 73 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Vietnamlı muadili ile birlikte ateşkes sağladıkları için Barış ödülüne layık görülmüştü. Kissinger’in savaşı bitiren mi yoksa azmettiren mi olduğu tartışılan bir konudur.
Sonra, 94 yılında yine çok tartışmalı bir kişilik olan Yaser Arafat bu ödülü almıştı ki onun liyakatı da eleştirilmeye son derece açıktır.
Bu konuda bir önceki tartışma, Barış ödülünü 91 yılında ‘’demokrasiye ve insan haklarına olan katkısından dolayı’’ alan Myanmar’lı (Burma) Aung San Su Kyi üzerinden yaşandı. Bundan bir kaç yıl evvel Arakanlı Müslümanlara yapılan katliamı aynı Handke’nin yaptığı tarzda savunan Aung, bugünlerde Myanmar ordusunun suçlarını Uluslararası Adalet Divanı’nın duruşmasında savunuyor ve uygulanan şiddetin ‘‘teröristlere karşı uygulanan gerekli tedbirler olduğunu’’ savunuyor!
Bütün bunları niye anlattım?
Çoğunuz Erdoğan’ın ‘verseler almam!’ şeklindeki ifadesini ilk duyduğunuzda belki güldünüz belki de sinirle karışık ‘hadi oradan canım, Erdoğan’a kim ödül verir ki!’ dediniz. Oysa siyasi ve politik mıknatısı kaymış öyle distopik bir dünyada yaşıyoruz ki; böyle bir gezegende her şey mümkün olabilir. Bugün Hizmet insanına soykırım uygulayan, Kürtlere yapılan eski zulümleri devam ettiren bir kişi belli dengelerin çıkarları gerektirirse Barış ödülü de alabilir. Onlara cesaret veren de zaten hep bu dengeler üzerinde yaptıkları ip cambazlıklarının çoğu zaman onlara kazanç olarak geri dönmüş olmasıdır.
Haddizatında her ne kadar ‘’verseler de almam’’ deseler de bu tarz kişilikler aslen bu tür ödülleri almayı hep arzu ederler. Kendi destekledikleri vakıflar üzerinden kendilerine ödüller verdirttikleri de malumunuzdur. Zira bu; onların arayıpta bulamadıkları imaj oluşturma-imaj düzeltme gayretlerinin doruk noktasıdır. Haber çıktığında buna işaret eden bir Twit atmış ve Erdoğan, Nobel Barış Ödülü’nü yakıp külünü verseler gene de almaya gider demiştim.
Hatta kendisi de başka bir imaj hastası olan ABD Başkanı Trump’ın başkanlık döneminin ilk başlarında Kuzey Kore ile silahsızlanma üzerinden yürüttüğü gayretlerinin, hep hedef tahtasına koyduğu Obama gibi, bu Barış Ödülünü almaya dönük gayretler olduğunu düşünmüşümdür.
Baştaki sorumuza geri dönelim. Dünya her köşe başında başka bir soykırımın ve insanlık dramının devam ettiği distopik bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Her tarafta ırkçı, faşist, ayrımcı eğilimleri olan liderler öne çıkıyor ve parlatılıyor. Belli dengeler ve çıkarlar uğruna destekleniyorlar veya yaptıkları hep görmezden geliniyor. Böyle bir dünyanın gidişatı Erdoğan gibi birisine de Barış ödülü vermeye son derece müsait. O nedenle, Erdoğan’ın Nobel Barış ödülü aldığı bir dünya tasavvuru hayal sınırlarını çok zorlayıcı, siyasal analizler gerektirecek kadar zor bir durum değil. Mantıklı bir dünyada bu ihtimale elbette gülünüp geçilir; ama mevcut dünyada her şey mümkün!
Trump, başkanlık seçimlerinde bugünkü ayrımcı, kaba, saldırgan vb. tavırlarını aynen sergiliyordu. O nedenle de iki bine yakın Amerikalı o başkan seçildiğinde Kanada’ya göç ettiler. Peki sizler, Erdoğan’ın Nobel Barış Ödülü aldığı bir gezegenden hangi gezegene kaçmak isterdiniz? Yoksa, Allah’ım artık dünyada işim bitti der, Azrail’e dua davetiyeleri mi gönderirdiniz?
Latife bir yana; demokratik mücadelenize ve sesinizi her yere duyurmaya devam ediniz!
Neme lazım!
[Uğur Tezcan] 14.12.2019 [TR724]
Hidayet Karaca 1.820 gündür esir! [Yusuf Dereli]
Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, 19 Aralık 2014’ten bu yana tutuklu, 26 Nisan 2015’ten bu yana esir! 26 Nisan 2015’de Hidayet Karaca ile birlikte 22 Temmuz’da tutuklanan 75 polis hakkında ‘delil yetersizliği’ nedeniyle tahliye kararı verildi. Ancak mahkemenin kararı yok sayılarak Karaca ve polisler esir alındı! 1.820 gündür tutuklu, 1.704 gündür tutsak! Varlığı yıllardır ispat edilemeyen ‘terör örgütünün’ kurucusu olmakla, o örgütü yönetmekle suçlanıyor.
Savcının vehimlerle dolu iddianamesine dayanarak Karaca hakkında 31 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedildi. Hidayet Karaca’nın, tutuklandığı mahkemede sorduğu sorunun cevabı ise 5 yıldır verilemedi: “Hakim bey bir delil var mı? Bir tek delil var mı? Silahlar nerede? Örgüt nerede?”Medyaya yönelik operasyonun köşe taşları bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından adım adım döşenmişti aslında… Bir konuşmasında, “Bir proje geliştiriyoruz. O bitince süreç hızlanacak.” dedi. 16 Haziran 2014’te Sulh Ceza Mahkemeleri’nin yerine süper yetkilerle donatılmış sulh ceza hakimlikleri kuruldu. Dönemin Twitter fenomeni @fuatavni_f, 11 Aralık 2014’te aralarında Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda ismin gözaltına alınacağını duyurdu.
BAŞSAVCI YALANLADI
Hidayet Karaca ve Ekrem Dumanlı, Çağlayan Adliyesi’ne giderek haklarında soruşturma olup olmadığını avukatları aracılığıyla sordu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu, böyle bir soruşturma olmadığını bildirdi. Ancak 14 Aralık Pazar sabahı gözaltılar başladı. Hidayet Karaca, Emniyet’e giderek teslim oldu. Dumanlı ve Karaca’nın sorguları gözaltına alındıktan tam 80 saat sonra yapıldı.
KUMPAS TİYATROSU!
Soruşturma Savcısı Hasan Yılmaz, Tahşiyeciler örgütüne kumpas kurulduğunu savunuyordu. Savcıya göre Fethullah Gülen, 6 Nisan 2009’da herkul.org’da yayınlanan sohbetinde örgütü hedef göstermiş, daha sonra STV’de yayınlanan dizide örgütten bahsedilmiş, ardından Zaman gazetesinde iki yazar, makalelerinin bir yerinde bu örgütü anlatmış, bütün bunlardan sonra da polisler operasyon yapmış ve şahıslar gözaltına alınmıştı!
HİDAYET KARACA: ÖRGÜT NEREDE?
Ekrem Dumanlı, kendisine bile ait olmayan iki makale ve bir haber; Hidayet Karaca ise 4 yıl önce yayınlanan ‘Tek Türkiye’ dizisinin senaryosu sebebiyle suçlanıyordu. ‘Terör örgütü yöneticiliği’nden tutuklanan Karaca, hakime çok zor bir soru sormuştu: , “Hakim bey bir delil var mı? Bir tek delil var mı? Silahlar nerede? Örgüt nerede?”
MAHKEME: ÖRGÜT YOK!
Hidayet Karaca’nın bu sorusuna İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, yaklaşık 17 ay sonra Can Dündar’ın yargılandığı davadaki kararında cevap verdi. Dönemin Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün, MİT’in kontrolündeki TIR’ların durdurulması olayına ilişkin yapılan haber nedeniyle çıkarıldıkları mahkemenin Mayıs 2016 tarihli karar metninde ‘FETÖPDY Silahlı Terör Örgütü’ adında bir örgütün varlığına dair kesin bilgi ve hüküm olmadığı’ belirtiliyordu.
İDDİANAME HAYAL ÜRÜNÜ!
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hasan Yılmaz tarafından hazırlanan iddianame, 2 Ekim 2015’te İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Çelişkilerle dolu iddianame, savcının hayal gücü ve vehimlere dayanıyor. Somut tek bir ‘suç’ delili yok. Savcı, ‘Hizmet Hareketi’nden ‘silahlı terör örgütü’ olarak bahsediyor. Ancak TCK’ya bir grubun ‘terör örgütü’ olarak kabul edilmesi için ‘cebir ve şiddet’ unsurlarını barındırması lazım. Zaten savcı da Cemaat’in bu unsunları barındırmadığını iddianamesinde itiraf ediyor. “Her ne kadar bu aşamaya kadar aktif cebir, şiddet içeren eylem ve işlemleri tespit edilmiş olmasa da…” diyor. TCK’ya göre ‘cebir ve şiddet’ yoksa, terör örgütü de yoktur! Kaldı ki Karaca ile polisler arasında nasıl bir bağlantı olduğuna dair de tek bir somut delil yok.
‘ETKİLİ OLMAK’ NE DEMEK?
Ortada Hidayet Karaca’nın ‘Karanlık Kurul’un senaryosunu yazdığını iddia eden hiç kimse ve bunu destekleyen hiçbir delil yok. Senaryoları yazanı tespit edemeyen savcı, ‘senaryo yazımında etkili olduğunu’ belirterek ihaleyi Karaca’nın üzerine yıkıyor. Senaryo yazımında etkili olmak ne demek? Bir hukuk devletinde ‘etkisi olma’ gibi muğlak bir kavramla bir kişiyi belirli bir eylemin faili olarak suçlamak mümkün mü? Ayrıca savcı, ‘Karanlık Kurul’un senaryosunu yazan İsmet Macit’in ifadesini bile almıyor.
Tahşiyeciler raporu MİT’ten geldi
Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı İsmail Hakkı Pekin imzalı Tahşiye Raporu
Peki gerçekte ne oldu? Tahşiye soruşturması Gülen’in sohbetinden çok daha önce başlamıştı. MİT, söz konusu grubu 2004’den beri takip ediyordu. 17.02.2009’da Tahşiyeciler’le ilgili TSK ve Emniyet’e bir rapor sunmuştu. Dönemin Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de imzasının bulunduğu ‘Tahşiyeciler’ raporunun kendilerine de MİT’ten geldiğini bizzat açıkladı. Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler, örgütün El Kaide ile bağlantılı olduğunu anlatmıştı.
LADİN’İN ORDUSUNA KATILMAK FARZDIR
Tahşiyecilerle ilgili soruşturma kapsamında ele geçirilen görüntüler sabit. Silahlı mücadeleyi savunuyorlar. Videolarda örgütün lideri olduğu ileri sürülen Mehmet Doğan, El Kaide lideri Usame bin Ladin’e övgü dolu sözler söylüyor. Onun ordusuna katılmanın ‘farz’ olduğunu anlatıyor. Doğan, CNN Türk’te katıldığı bir programda ise “Bin Ladin’i Müslüman olduğu için severim.” diye konuşmuştu.
[Yusuf Dereli] 14.12.2019 [TR724]
Savcının vehimlerle dolu iddianamesine dayanarak Karaca hakkında 31 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedildi. Hidayet Karaca’nın, tutuklandığı mahkemede sorduğu sorunun cevabı ise 5 yıldır verilemedi: “Hakim bey bir delil var mı? Bir tek delil var mı? Silahlar nerede? Örgüt nerede?”Medyaya yönelik operasyonun köşe taşları bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından adım adım döşenmişti aslında… Bir konuşmasında, “Bir proje geliştiriyoruz. O bitince süreç hızlanacak.” dedi. 16 Haziran 2014’te Sulh Ceza Mahkemeleri’nin yerine süper yetkilerle donatılmış sulh ceza hakimlikleri kuruldu. Dönemin Twitter fenomeni @fuatavni_f, 11 Aralık 2014’te aralarında Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda ismin gözaltına alınacağını duyurdu.
BAŞSAVCI YALANLADI
Hidayet Karaca ve Ekrem Dumanlı, Çağlayan Adliyesi’ne giderek haklarında soruşturma olup olmadığını avukatları aracılığıyla sordu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu, böyle bir soruşturma olmadığını bildirdi. Ancak 14 Aralık Pazar sabahı gözaltılar başladı. Hidayet Karaca, Emniyet’e giderek teslim oldu. Dumanlı ve Karaca’nın sorguları gözaltına alındıktan tam 80 saat sonra yapıldı.
KUMPAS TİYATROSU!
Soruşturma Savcısı Hasan Yılmaz, Tahşiyeciler örgütüne kumpas kurulduğunu savunuyordu. Savcıya göre Fethullah Gülen, 6 Nisan 2009’da herkul.org’da yayınlanan sohbetinde örgütü hedef göstermiş, daha sonra STV’de yayınlanan dizide örgütten bahsedilmiş, ardından Zaman gazetesinde iki yazar, makalelerinin bir yerinde bu örgütü anlatmış, bütün bunlardan sonra da polisler operasyon yapmış ve şahıslar gözaltına alınmıştı!
HİDAYET KARACA: ÖRGÜT NEREDE?
Ekrem Dumanlı, kendisine bile ait olmayan iki makale ve bir haber; Hidayet Karaca ise 4 yıl önce yayınlanan ‘Tek Türkiye’ dizisinin senaryosu sebebiyle suçlanıyordu. ‘Terör örgütü yöneticiliği’nden tutuklanan Karaca, hakime çok zor bir soru sormuştu: , “Hakim bey bir delil var mı? Bir tek delil var mı? Silahlar nerede? Örgüt nerede?”
MAHKEME: ÖRGÜT YOK!
Hidayet Karaca’nın bu sorusuna İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, yaklaşık 17 ay sonra Can Dündar’ın yargılandığı davadaki kararında cevap verdi. Dönemin Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün, MİT’in kontrolündeki TIR’ların durdurulması olayına ilişkin yapılan haber nedeniyle çıkarıldıkları mahkemenin Mayıs 2016 tarihli karar metninde ‘FETÖPDY Silahlı Terör Örgütü’ adında bir örgütün varlığına dair kesin bilgi ve hüküm olmadığı’ belirtiliyordu.
İDDİANAME HAYAL ÜRÜNÜ!
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hasan Yılmaz tarafından hazırlanan iddianame, 2 Ekim 2015’te İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Çelişkilerle dolu iddianame, savcının hayal gücü ve vehimlere dayanıyor. Somut tek bir ‘suç’ delili yok. Savcı, ‘Hizmet Hareketi’nden ‘silahlı terör örgütü’ olarak bahsediyor. Ancak TCK’ya bir grubun ‘terör örgütü’ olarak kabul edilmesi için ‘cebir ve şiddet’ unsurlarını barındırması lazım. Zaten savcı da Cemaat’in bu unsunları barındırmadığını iddianamesinde itiraf ediyor. “Her ne kadar bu aşamaya kadar aktif cebir, şiddet içeren eylem ve işlemleri tespit edilmiş olmasa da…” diyor. TCK’ya göre ‘cebir ve şiddet’ yoksa, terör örgütü de yoktur! Kaldı ki Karaca ile polisler arasında nasıl bir bağlantı olduğuna dair de tek bir somut delil yok.
‘ETKİLİ OLMAK’ NE DEMEK?
Ortada Hidayet Karaca’nın ‘Karanlık Kurul’un senaryosunu yazdığını iddia eden hiç kimse ve bunu destekleyen hiçbir delil yok. Senaryoları yazanı tespit edemeyen savcı, ‘senaryo yazımında etkili olduğunu’ belirterek ihaleyi Karaca’nın üzerine yıkıyor. Senaryo yazımında etkili olmak ne demek? Bir hukuk devletinde ‘etkisi olma’ gibi muğlak bir kavramla bir kişiyi belirli bir eylemin faili olarak suçlamak mümkün mü? Ayrıca savcı, ‘Karanlık Kurul’un senaryosunu yazan İsmet Macit’in ifadesini bile almıyor.
Tahşiyeciler raporu MİT’ten geldi
Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı İsmail Hakkı Pekin imzalı Tahşiye Raporu
Peki gerçekte ne oldu? Tahşiye soruşturması Gülen’in sohbetinden çok daha önce başlamıştı. MİT, söz konusu grubu 2004’den beri takip ediyordu. 17.02.2009’da Tahşiyeciler’le ilgili TSK ve Emniyet’e bir rapor sunmuştu. Dönemin Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de imzasının bulunduğu ‘Tahşiyeciler’ raporunun kendilerine de MİT’ten geldiğini bizzat açıkladı. Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler, örgütün El Kaide ile bağlantılı olduğunu anlatmıştı.
LADİN’İN ORDUSUNA KATILMAK FARZDIR
Tahşiyecilerle ilgili soruşturma kapsamında ele geçirilen görüntüler sabit. Silahlı mücadeleyi savunuyorlar. Videolarda örgütün lideri olduğu ileri sürülen Mehmet Doğan, El Kaide lideri Usame bin Ladin’e övgü dolu sözler söylüyor. Onun ordusuna katılmanın ‘farz’ olduğunu anlatıyor. Doğan, CNN Türk’te katıldığı bir programda ise “Bin Ladin’i Müslüman olduğu için severim.” diye konuşmuştu.
[Yusuf Dereli] 14.12.2019 [TR724]
“Bir dizi film” üzerinden Hidayet Karaca’ya kurulan kumpas [Av. Fikret Duran]
14 Aralık 2014 günü polis operasyonu ile gözaltına alınan Hidayet Karaca, cezaevinde 5. yılını doldurdu. Dosyası, birçok açıdan ilklere konu oldu. Fethullah Gülen hakkındaki ilk yakalama kararı bu dosyadan verildi. Erdoğan iktidarı ilk kez bir dini cemaate polis operasyonu gerçekleştirdi. Gülerce, ilk kez bu dosyanın hazırlanmasındaki rolüyle kumpaslara açık destek verdi. Hakyol Grubuna mensup olduğu konuşulan hakim ve savcıların adı ilk kez bu dosya ile öne çıktı. Savcılık ilk kez mahkemenin tahliye kararına direnerek, tahliyeyi gerçekleştirmedi.
Karaca’nın gözaltına alındığı gün, STV’den dizi senaristleri, dizi yapımcısı, grafikerler ve bir de stajyer gözaltına alındı. Zaman Gazetesi Genel Müdürü Ekrem Dumanlı ile birlikte gazetenin birkaç yazarı ve çok sayıda polis de gözaltı listesindeydi.
İlerleyen saatlerde emniyet otoparkına giren bir polis arabasının içinde Hüseyin Gülerce görüldü. Gülerce’nin hemen ardından, Erdoğan’ın avukatlarından biri de emniyet binasına girdi. Erdoğan’ın avukatı ile Gülerce’nin aynı anda Emniyette görülmesi kurulan kumpasın habercisiydi. Suçlanan iki köşe yazısından birinin yazarı olduğu halde nezarethaneye konulmak yerine müdür makamında ağırlanan Gülerce, bir kaç saat sonra yine polis arabasıyla ayrıldı emniyetten. Aynı dosyada şüpheli olarak yer alan Gülerce’yi, polisin Yenikapı Vapur İskelesi’nde karşılayıp emniyete getirdiği, ifadesinden sonra tekrar Yenikapı’ya bırakarak Yalova’daki evine uğurladığı öğrendik sonradan.
Hidayet Karaca’nın ne ile suçlandığını 4 gün boyunca bir türlü öğrenemedik. Karaca’yı gözaltı süresi boyunca her gün bir kaç kez ziyaret ettim. Bize söylenmeyen suçlamanın içeriği Sabah Gazetesi muhabirlerine sızdırılıyordu. Bu yüzden onu her ziyaret ettiğimde yandaş medyada çıkan haberler üzerinden gözaltı gerekçesinin ne olabileceği hakkında tahminler yapıyorduk. Bir medya grubu Genel Yayın Yönetmeni’nin, terör şubede ne işi olabilirdi ki?
Polis, ‘Her an ifadeyi alabiliriz’ diyerek emniyet önünden ayrılmamıza fırsat vermiyor, fakat bir türlü ifadeyi de almıyordu. Binanın dış kısmında avukatlar için ayrılan odada bekliyor, boş sandalye bulabilirsek orada uyumaya çalışıyorduk.
Hidayet Bey de 4 gün boyunca fiziksel ve mental olarak yoruldu. Nezarethane ortamı temiz değildi. Bunun yanında bir de zaten sağlık sorunları yaşıyordu: Şeker, tansiyon, kolesterol, böbrek yetmezliği ve kronik faranjit…
Yorgun geçen 84 saatin sonunda nihayet ifadesinin alınacağını öğrendik. Önce dosyadaki gizlilik kararı tutuşturuldu elimize, kararda bir kaç cümle ile şikayet konusundan bahsediliyordu. Sonra bir kaç polis eşliğinde Terör Şube’nin 4. Katında yer alan, içerisinde 40 polis ve MİT elemanının çalıştığı, başka bir polisin girişine dahi izin verilmeyen özel bölüme götürüldük. Burası, “dini bir cemaatten, nasıl terör örgütü üretilir atölyesi” gibi çalışıyordu. Aylardır yürüttükleri hummalı çalışmadan sonra, Hizmet Hareketi’ne karşı ilk operasyonu yapmışlardı nihayet.
Koridorda ilerleyip, Savcı Hasan Yılmaz’ın olduğu odaya alındık. Savcı Fuzuli Aydoğdu’da başka bir odada ifade alıyordu. Her ikisi de adliye içinde Hakyol Vakfı kökenli olarak bilinen kişilerdi.
Televizyon dizilerinde geçen konuşmaları okuyup, bunlardan soru soruyordu savcı Hasan Yılmaz. Mesele anlaşılmıştı, kurgu bir dizi film senaryosu üzerinden terör suçlaması yapılıyordu. Savcı, ifadenin sonlarına doğru Hidayet Karaca ile Fethullah Gülen arasında geçtiği iddia edilen bir “ses kaydından” bahsetti. Bu kaynağı belirsiz fakat amacı belli montajı hatırlıyordum. Hem Gülen, hem de Karaca tekzip etmişlerdi. Hızlıca maillerimi kontrol edip, şikayet dilekçelerini bulduktan sonra savcıya göstererek, itiraz ettim. İtirazım üzerine savcı, sorusunu geri çekerek bu konuda suçlama yöneltmekten vazgeçti. Hem Samanyolu TV’yi, hem de Gülen’i vurmak için aylardır üzerinde çalıştıkları bomba, ilk dakikada savcının elinde patlamıştı.
İfadeden çıktıktan sonra o geceyi de Emniyet’te geçirdik. Sabah 5 civarında telefonuma bir arkadaşımdan gelen mesajda, Hidayet Karaca’nın adliyeye götürüldüğünün NTV’de alt yazı olarak geçtiği yazıyordu. Oysa polisler bize savcının hala emniyetteki odada çalıştığını, sabah saatlerinde karar vereceğini söylüyordu. Beklemeden Çağlayan adliyesi yolunu tuttuk.
4 günlük gözaltı süresi dolmuştu. Adliyede saatler ilerliyor fakat mahkemeye sevk bir türlü yapılmıyordu. Yasaya göre, gözaltı süresi dolan Karaca’nın serbest bırakılması gerekiyordu. Ceza Muhakemesi Kanunu 91. Maddesi’nde şüphelinin en fazla 4 gün gözaltında tutulabileceği açıkça yazıyordu. Aynı maddenin 6. fıkrasına göre gözaltı süresinin dolması veya hakimin bırakması halinde şüpheli derhal serbest bırakılır ve aynı suçlama ile tekrar yakalama yapılamaz. İtirazlarımıza rağmen yasanın bu açık hükmü çiğnendi.
Hidayet Karaca o geceyi adliyenin eksi 7’nci Katında geçirdi. İlaç almak için su istediğinde bir polis memurunun düşmanca hislerle söylediği “burası kafeterya değil” sözüne o gece muhatap oldu.
Tutuklamaya sevk yazısında bir sürprizle karşılaştık; Hasan Yılmaz montaj kaydı geri çekmesine rağmen, tutuklama talebini bu sahte delile dayandırılmaktaydı.
19 Aralık günü saat 14.00’de Sulh Ceza Hakimi Bekir Altun tarafından tutuklanmasına karar verilerek, Silivri 6 No’lu Cezaevine götürüldü.
Cezaevindeki ilk ziyareti, tutuklanmasının ertesi günü yaptım. İlk zamanlarda “Bir kaç ayda çıkarım” diyordu. Bir dizi senaryosu nedeniyle üstelik sahte bir delil kullanılarak, ne kadar tutuklu kalınabilirdi ki?
İlerleyen günlerde cezaevi kampüsünde bir inşaat yapılmaya başlandı. Hızlanacak cemaat tutuklamalarına hazırlık için yapılan 9 no’lu cezaevi idi bu. İnşaat tamamlanır tamamlanmaz Hidayet Bey de 9 no’lu cezaevine konuldu.
CEZAEVİNDE NE YAPIYOR?
Tutuklular, cezaevi koğuşundaki günlerinin her dakikasını planlamıştı; Namaz saatleri, dua saatleri, kitap okuma saatleri, yemek saatleri. “Cezaevinde vakit yetmiyor” klişesinin temelleri o zamanlar atıldı. Ayrılırken, tekrar hangi gün, saat kaçta geleceğimi kararlaştırırdık. Cezaevi ziyareti değil, randevulaşmaydı ziyaretler.
Haftanın bazı günleri ben, bazı günleri başka avukat arkadaşlarım ziyarete gitti. İstisnasız her görüşmeye, koltuğunun altında kabarık dava dosyaları ile geldi Karaca. Koğuşunda çalışır, görüşmelerimize dolu gelirdi. Görüşme kabini, çalışma odası gibiydi. Tahliye talepleri, red kararları, Anayasa Mahkemesi başvurusu, ceza hukukçularından alınan mütalaalar, yandaşların iftiralarına yapılacak tekzipler, hakim ve savcılara açılacak tazminat davaları ve yapacağımız suç duyuruları orada tartışılırdı.
Aylar ayları takip etti, bir türlü tahliye kararı verilmedi; ta ki 25 Nisan 2015’e kadar. Sabah Gazetesi bir gün, Karaca hakkında tahliye kararı verileceğini yazdı. Haberi duyar duymaz adliyeye gittim, haber doğruydu. Hakim, tahliye kararını yazdırıyordu. Ama daha karar yazılmadan, Sabah Gazetesi’nde haberleşmesi, hayra alamet değildi. Belli ki tahliyenin önü alınıyordu.
İstanbul Başsavcısı, Adalet Komisyon Başkanı, HSYK müfettişleri gecenin o saatinde apar topar Çağlayan Adliyesi’ne gelenler arasındaydı. Bu isimlerin aynı katta toplantı yaptıklarını öğrendim. Güvenlik görevlileri, adliye koridorlarında gezip, o an adliye içinde olan avukatların adını sorup fişliyorlardı. Biraz çıkıştığımızda, Başsavcı Hadi Salihoğlu’nun avukatların adının listelenmesi için kendilerine talimat verdiğini söylediler.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, o gün nöbetçi olmayan 10. Sulh Ceza Hakimi de adliyeye getirilerek “Tahliye kararının yok sayılarak kararı veren merciine iade edilmesi” şeklinde karar vermesi sağlandı. Hidayet Karaca tahliye edilmiş, fakat tahliyesine izin verilmiyordu. Kanuna aykırı bu tutum, daha sonra bir çok muhalifi mağdur edecek bir uygulamaya dönüşerekti.
Hidayet Karaca’nın tahliye müzekkeresi
Nihayet iddianame yazılıp dava açıldı. Dosyada avukatların televizyonlarda yaptığı konuşmalar ve twit paylaşımları dışında yeni birşey yoktu. Fişlemeler boşuna yapılmıyordu, artık avukatlar da hedefteydi. Bu hem savunmaya açık bir gözdağı, hem de bu gün 2000 avukatı kapsayan soruşturmaların işaretiydi.
2016’nın Ocak ayında, Ankara’da yürütülen meşhur çatı dosyasının operasyonları gerçekleşti. Bu dosyanın savcısı, 15 Temmuz akşamı tüm illere gönderdiği yazı ile binlerce hakim ve savcının tutuklanmasını isteyen Serdar Coşgun idi. 1 yılı aşkın bir süredir cezaevinde bulunan Karaca’nın evine onlarca polis tarafından baskın düzenlenerek çocuklarının bilgisayar ve tabletlerine el konuldu. Cezaevinden bağlanarak verdiği ifade ve sorgunun ardından “kaçma şüphesi” gerekçesi ile ikinci kez tutuklandı.
Cezaevi ziyaretlerini 15 Temmuz’a kadar aralıksız sürdürdüm. Hatta 16 Temmuz Cumartesi günü için de cezaevi ziyareti planladım. Gece yarısı yaşanan darbe girişimine rağmen, ziyaret fikrimden vazgeçmedim. Çünkü, duruşma günü yaklaştığından, savunma metninin üzerinden geçmek için randevulaşmıştık. Sabah saatlerinde Silivri’ye giden meslektaşlarım, cezaevi ziyaretlerinin durdurulduğunu, ne zaman izin verileceğinin de bilinmediğini haber verdiler. O gün, ziyarete gidemediğim gibi, daha sonraki günlerde de gidemedim.
[Av. Fikret Duran] 14.12.2019 [TR724]
Karaca’nın gözaltına alındığı gün, STV’den dizi senaristleri, dizi yapımcısı, grafikerler ve bir de stajyer gözaltına alındı. Zaman Gazetesi Genel Müdürü Ekrem Dumanlı ile birlikte gazetenin birkaç yazarı ve çok sayıda polis de gözaltı listesindeydi.
İlerleyen saatlerde emniyet otoparkına giren bir polis arabasının içinde Hüseyin Gülerce görüldü. Gülerce’nin hemen ardından, Erdoğan’ın avukatlarından biri de emniyet binasına girdi. Erdoğan’ın avukatı ile Gülerce’nin aynı anda Emniyette görülmesi kurulan kumpasın habercisiydi. Suçlanan iki köşe yazısından birinin yazarı olduğu halde nezarethaneye konulmak yerine müdür makamında ağırlanan Gülerce, bir kaç saat sonra yine polis arabasıyla ayrıldı emniyetten. Aynı dosyada şüpheli olarak yer alan Gülerce’yi, polisin Yenikapı Vapur İskelesi’nde karşılayıp emniyete getirdiği, ifadesinden sonra tekrar Yenikapı’ya bırakarak Yalova’daki evine uğurladığı öğrendik sonradan.
Hidayet Karaca’nın ne ile suçlandığını 4 gün boyunca bir türlü öğrenemedik. Karaca’yı gözaltı süresi boyunca her gün bir kaç kez ziyaret ettim. Bize söylenmeyen suçlamanın içeriği Sabah Gazetesi muhabirlerine sızdırılıyordu. Bu yüzden onu her ziyaret ettiğimde yandaş medyada çıkan haberler üzerinden gözaltı gerekçesinin ne olabileceği hakkında tahminler yapıyorduk. Bir medya grubu Genel Yayın Yönetmeni’nin, terör şubede ne işi olabilirdi ki?
Polis, ‘Her an ifadeyi alabiliriz’ diyerek emniyet önünden ayrılmamıza fırsat vermiyor, fakat bir türlü ifadeyi de almıyordu. Binanın dış kısmında avukatlar için ayrılan odada bekliyor, boş sandalye bulabilirsek orada uyumaya çalışıyorduk.
Hidayet Bey de 4 gün boyunca fiziksel ve mental olarak yoruldu. Nezarethane ortamı temiz değildi. Bunun yanında bir de zaten sağlık sorunları yaşıyordu: Şeker, tansiyon, kolesterol, böbrek yetmezliği ve kronik faranjit…
Yorgun geçen 84 saatin sonunda nihayet ifadesinin alınacağını öğrendik. Önce dosyadaki gizlilik kararı tutuşturuldu elimize, kararda bir kaç cümle ile şikayet konusundan bahsediliyordu. Sonra bir kaç polis eşliğinde Terör Şube’nin 4. Katında yer alan, içerisinde 40 polis ve MİT elemanının çalıştığı, başka bir polisin girişine dahi izin verilmeyen özel bölüme götürüldük. Burası, “dini bir cemaatten, nasıl terör örgütü üretilir atölyesi” gibi çalışıyordu. Aylardır yürüttükleri hummalı çalışmadan sonra, Hizmet Hareketi’ne karşı ilk operasyonu yapmışlardı nihayet.
Koridorda ilerleyip, Savcı Hasan Yılmaz’ın olduğu odaya alındık. Savcı Fuzuli Aydoğdu’da başka bir odada ifade alıyordu. Her ikisi de adliye içinde Hakyol Vakfı kökenli olarak bilinen kişilerdi.
Televizyon dizilerinde geçen konuşmaları okuyup, bunlardan soru soruyordu savcı Hasan Yılmaz. Mesele anlaşılmıştı, kurgu bir dizi film senaryosu üzerinden terör suçlaması yapılıyordu. Savcı, ifadenin sonlarına doğru Hidayet Karaca ile Fethullah Gülen arasında geçtiği iddia edilen bir “ses kaydından” bahsetti. Bu kaynağı belirsiz fakat amacı belli montajı hatırlıyordum. Hem Gülen, hem de Karaca tekzip etmişlerdi. Hızlıca maillerimi kontrol edip, şikayet dilekçelerini bulduktan sonra savcıya göstererek, itiraz ettim. İtirazım üzerine savcı, sorusunu geri çekerek bu konuda suçlama yöneltmekten vazgeçti. Hem Samanyolu TV’yi, hem de Gülen’i vurmak için aylardır üzerinde çalıştıkları bomba, ilk dakikada savcının elinde patlamıştı.
İfadeden çıktıktan sonra o geceyi de Emniyet’te geçirdik. Sabah 5 civarında telefonuma bir arkadaşımdan gelen mesajda, Hidayet Karaca’nın adliyeye götürüldüğünün NTV’de alt yazı olarak geçtiği yazıyordu. Oysa polisler bize savcının hala emniyetteki odada çalıştığını, sabah saatlerinde karar vereceğini söylüyordu. Beklemeden Çağlayan adliyesi yolunu tuttuk.
4 günlük gözaltı süresi dolmuştu. Adliyede saatler ilerliyor fakat mahkemeye sevk bir türlü yapılmıyordu. Yasaya göre, gözaltı süresi dolan Karaca’nın serbest bırakılması gerekiyordu. Ceza Muhakemesi Kanunu 91. Maddesi’nde şüphelinin en fazla 4 gün gözaltında tutulabileceği açıkça yazıyordu. Aynı maddenin 6. fıkrasına göre gözaltı süresinin dolması veya hakimin bırakması halinde şüpheli derhal serbest bırakılır ve aynı suçlama ile tekrar yakalama yapılamaz. İtirazlarımıza rağmen yasanın bu açık hükmü çiğnendi.
Hidayet Karaca o geceyi adliyenin eksi 7’nci Katında geçirdi. İlaç almak için su istediğinde bir polis memurunun düşmanca hislerle söylediği “burası kafeterya değil” sözüne o gece muhatap oldu.
Tutuklamaya sevk yazısında bir sürprizle karşılaştık; Hasan Yılmaz montaj kaydı geri çekmesine rağmen, tutuklama talebini bu sahte delile dayandırılmaktaydı.
19 Aralık günü saat 14.00’de Sulh Ceza Hakimi Bekir Altun tarafından tutuklanmasına karar verilerek, Silivri 6 No’lu Cezaevine götürüldü.
Cezaevindeki ilk ziyareti, tutuklanmasının ertesi günü yaptım. İlk zamanlarda “Bir kaç ayda çıkarım” diyordu. Bir dizi senaryosu nedeniyle üstelik sahte bir delil kullanılarak, ne kadar tutuklu kalınabilirdi ki?
İlerleyen günlerde cezaevi kampüsünde bir inşaat yapılmaya başlandı. Hızlanacak cemaat tutuklamalarına hazırlık için yapılan 9 no’lu cezaevi idi bu. İnşaat tamamlanır tamamlanmaz Hidayet Bey de 9 no’lu cezaevine konuldu.
CEZAEVİNDE NE YAPIYOR?
Tutuklular, cezaevi koğuşundaki günlerinin her dakikasını planlamıştı; Namaz saatleri, dua saatleri, kitap okuma saatleri, yemek saatleri. “Cezaevinde vakit yetmiyor” klişesinin temelleri o zamanlar atıldı. Ayrılırken, tekrar hangi gün, saat kaçta geleceğimi kararlaştırırdık. Cezaevi ziyareti değil, randevulaşmaydı ziyaretler.
Haftanın bazı günleri ben, bazı günleri başka avukat arkadaşlarım ziyarete gitti. İstisnasız her görüşmeye, koltuğunun altında kabarık dava dosyaları ile geldi Karaca. Koğuşunda çalışır, görüşmelerimize dolu gelirdi. Görüşme kabini, çalışma odası gibiydi. Tahliye talepleri, red kararları, Anayasa Mahkemesi başvurusu, ceza hukukçularından alınan mütalaalar, yandaşların iftiralarına yapılacak tekzipler, hakim ve savcılara açılacak tazminat davaları ve yapacağımız suç duyuruları orada tartışılırdı.
Aylar ayları takip etti, bir türlü tahliye kararı verilmedi; ta ki 25 Nisan 2015’e kadar. Sabah Gazetesi bir gün, Karaca hakkında tahliye kararı verileceğini yazdı. Haberi duyar duymaz adliyeye gittim, haber doğruydu. Hakim, tahliye kararını yazdırıyordu. Ama daha karar yazılmadan, Sabah Gazetesi’nde haberleşmesi, hayra alamet değildi. Belli ki tahliyenin önü alınıyordu.
İstanbul Başsavcısı, Adalet Komisyon Başkanı, HSYK müfettişleri gecenin o saatinde apar topar Çağlayan Adliyesi’ne gelenler arasındaydı. Bu isimlerin aynı katta toplantı yaptıklarını öğrendim. Güvenlik görevlileri, adliye koridorlarında gezip, o an adliye içinde olan avukatların adını sorup fişliyorlardı. Biraz çıkıştığımızda, Başsavcı Hadi Salihoğlu’nun avukatların adının listelenmesi için kendilerine talimat verdiğini söylediler.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, o gün nöbetçi olmayan 10. Sulh Ceza Hakimi de adliyeye getirilerek “Tahliye kararının yok sayılarak kararı veren merciine iade edilmesi” şeklinde karar vermesi sağlandı. Hidayet Karaca tahliye edilmiş, fakat tahliyesine izin verilmiyordu. Kanuna aykırı bu tutum, daha sonra bir çok muhalifi mağdur edecek bir uygulamaya dönüşerekti.
Hidayet Karaca’nın tahliye müzekkeresi
Nihayet iddianame yazılıp dava açıldı. Dosyada avukatların televizyonlarda yaptığı konuşmalar ve twit paylaşımları dışında yeni birşey yoktu. Fişlemeler boşuna yapılmıyordu, artık avukatlar da hedefteydi. Bu hem savunmaya açık bir gözdağı, hem de bu gün 2000 avukatı kapsayan soruşturmaların işaretiydi.
2016’nın Ocak ayında, Ankara’da yürütülen meşhur çatı dosyasının operasyonları gerçekleşti. Bu dosyanın savcısı, 15 Temmuz akşamı tüm illere gönderdiği yazı ile binlerce hakim ve savcının tutuklanmasını isteyen Serdar Coşgun idi. 1 yılı aşkın bir süredir cezaevinde bulunan Karaca’nın evine onlarca polis tarafından baskın düzenlenerek çocuklarının bilgisayar ve tabletlerine el konuldu. Cezaevinden bağlanarak verdiği ifade ve sorgunun ardından “kaçma şüphesi” gerekçesi ile ikinci kez tutuklandı.
Cezaevi ziyaretlerini 15 Temmuz’a kadar aralıksız sürdürdüm. Hatta 16 Temmuz Cumartesi günü için de cezaevi ziyareti planladım. Gece yarısı yaşanan darbe girişimine rağmen, ziyaret fikrimden vazgeçmedim. Çünkü, duruşma günü yaklaştığından, savunma metninin üzerinden geçmek için randevulaşmıştık. Sabah saatlerinde Silivri’ye giden meslektaşlarım, cezaevi ziyaretlerinin durdurulduğunu, ne zaman izin verileceğinin de bilinmediğini haber verdiler. O gün, ziyarete gidemediğim gibi, daha sonraki günlerde de gidemedim.
[Av. Fikret Duran] 14.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Fikret Duran
Filmlere taş çıkartan bir kaçısın öyküsü [Hasan Cücük]
Galatasaray 1992’de kadrosunu iki Alman Falko Götz ve Reinhard Stumph ile güçlendiriyordu. Götz Köln’den, Stumph ise Kaiserslautern’den transfer edildi. İki oyuncu da iki yıl sarı-kırmızılı forma için ter döktü. İki Alman’dan Götz 51, Stumph ise 44 lig maçında ter döktü. 10 numara mevkinde oynayan Falko Götz 16 gol attı. İki oyuncuda 1994’de Galatasaray’a veda etti. Falko Götz’in hikayesi oldukça ilginçti. Doğu Almanya’da doğan Götz, büyük bir riski göze alıp Batı Almanya’ya kaçısın başrol oyuncularından biriydi.
1962’de dünyaya gelen Falko Götz doğmadan bir yıl önce iki Berlin’i birbirinden ünlü duvarla ayrılmıştı. Doğu’dan Batı’ya geçmek için ölümü göze almak gerekiyordu. Batı’ya kaçışta Götz’e eşlik eden isim futbolcu arkadaşı Dirk Schlegel’di. Her iki isimde futbola başladıkları Dinamo Berlin’in genç takımında hızla yükseldiler. Kulüp, Doğu Almanya’nın gizli servisi Stasi’nin desteğini arkasına aldığından, onursal başkanlığını gizli servisin acımasız başkanı Erich Mielke yapıyordu. İki arkadaşın ortak bir özelliği de; devlet nezdinde her ikisininde güvenilmez olmasıydı. Olağan şüphenin gerekçesi; her iki futbolcununda Batı’da akrabalarının olmasıydı.
Falko, 1979’da 17 yaşındayken, Schlegel ise iki yıl sonra 20 yaşında Dinamo Berlin’i A takımına yükseldi. Her ne kadar olağan şüpheli olsalar da yetenekleri gözardı edilemeyecek kadar üstündü. Doğu Almanya genç milli takımının formasını giymeye başladıklarında, yurt dışına çıkmasına izin verilen az sayıdaki Doğu Alman vatandaşlarından oluyorlardı. Sporcu olmaları ülkeden çıkışın vizesiydi. Ne Falko ne de Dirk kendilerine Doğu Almanya’da bir gelecek göremiyorlardı. Batı’da akrabalarının olmasından dolayı günün birinde her iki isme kulüp ‘teşekkür ederiz ama kimliğiniz yüzünden futbola son vereceksiniz’ diyebilirdi. İki yakın arkadaş mayıs 1982’de Fransa’da oynadıkları bir gençlik turnuvasında kafalarına ilk kez Batı’ya kaçmayı koydular. 1983 yazında ise artık kararlarını veriyorlardı; ne pahasına olursa olsun Batı’ya gideceğiz. Bunun için sağlam bir plan yapmaları gerekiyordu.
İki arkadaş ‘kaçış planı’ üzerinde kafa yorarken, konuyu konuştukları tek yer saatler süren orman yürüyüşleri oluyordu. Stasi’nin bunu duyması halinde sadece kendilerinin değil, aileleri ve takım arkadaşlarınında başı derde gerecekti. 1979’dan itibaren aralıksız 19 yıl boyunca lig şampiyonu olan Dinamo Berlin’in Avrupa kupalarında mücadele ediyor olması kaçış için uygun zemini hazırlıyordu. 1983-84 sezonunda rakibin durumuna göre kaçma planı yapacaklardı. İlk rakip Lüksemburg’dan Jeunesse Esch takımıydı. İlk maçı Dinamo Berlin, Falko’nunda attığı iki golle de sahasında 4-1 kazandı. Kaçışta kendilerine yardım edecek bir arkadaşlarıda vardı. Batı Almanya’ya uzun uğraşlar sonrası resmi izinle taşınan bir arkadaşları Lüksemburg sınırında oturuyordu. Ancak arkadaşlarının henüz Batı Almanya kimliğini alamamış olması Lüksemburg’a geçişin önünü kapatıyordu.
Falko Götz, kaçış planını sadece babasına açıkladı. ‘Belki geri dönemem’ deyip anlattı. Arkadaşı Schlegel ise kaçıştan anne-babası dahil hiç kimseye bahsetmedi. Lüksemburg’a kaçmak için iki arkadaş fırsat kolladı ama ne mümkün. Batı Almanya’ya sadece yarım saat mesafede oynanan maçı 2-0 kazanıp, tekrar Doğu’ya döndüler. Bu dönüşe en çok oğlunu bir daha göremeyeceğini düşünen Falko’nun babası sevindi.
İkinci turda rakip Yugoslovya’nın Partizan Belgrad takımıydı. Bu iyiydi. Yugoslovya resmen Doğu Bloku içinde olmamasına rağmen komünist olması dost ülke konumuna taşıyordu. İlk maçı Dinamo, Fako’nunda attığı bir golle 2-0 kazandı. İkinci maç Belgrad’da deplasmanda olacaktı.
Maçın oynanacağı 2 Kasım 1983 günü öğlen saatlerinde takım otobüsüyle şehir merkezine gittiler. Kulüp görevlisi koltuğundan kalkıp, ‘Bir saatlik serbest zamanınız var. Saat 13’de tekrar burada buluşuyoruz’ dediğinde otobüste farklı koltuklarda oturan Götz ve Schlegel’in gözleri parlıyordu. Schlegel, ‘Konuşmadık ama sadece birbirimizin gözünün içine baktık’ derken, iki arkadaş otobüsten indikten sonra bile hala konuşmadı. Takım arkadaşlarıyla birlikte alış veriş yapan Falko ve Dirk bir taraftanda kaçmak için fırsat kolladılar. Aradıkları şans gittikleri bir plakçıda karşılarına çıktı. Pek fark edilmeyen ikinci bir çıkış kapısını görünce, göz göze gelip kararını verdiler. Diğer oyuncular plaklar arasında dalmıştı. Yavaş yavaş kimseye hissettirmeden kapıya yöneldiler. Sonrasında ise hızla çıktılar.
İki arkadaş plakçıdan çıktıktan sonra beş dakika kadar nereye gittikleri belli olmayan bir yöne doğru koştular. Durdurdukları ilk taksiye kendilerini Batı Almanya büyükelçiliğine götürmesini istediler ancak kabul etmedi. İkinci taksiyi durdurup, 10 mark verip elçiliğe götürmelerini istediler. Sadece bir km süren yolculuk sonrasında artık Batı Almanya büyükelçiliğindeydiler.
Elçilik görevlileri, kaçtıkları anlaşıldığında ilk bakılacak yerin Batı Almanya büyükelçiliği olacağını söyleyip, biran evvel Zagreb’teki konsolosluğa gitmelerinin uygun olacağını söylediler. Elçilik araçları yeraltı otoparkından çıktığında iki futbolcu arka koltukta oturuyordu. 4 saatlik yolculuk sonrası Zagreb’teki konsolosluğa ulaştılar. Burada Yugoslovya’dan nasıl çıkacakları konuşulurken, her iki isim için sahte iki Batı Alman kimliğini hazırdı. En iyi yolun tren yolu olduğunu karar verip, Münih’e bilet aldılar. Tren Ljubljana’dan gece yarısı kalkıyordu. Saat akşamın 6’sıydı ve yaklaşık 6 saattir kayıptılar.
Schlegel ve Götz, arabayla Ljubljana’ya götürüldü. Tren kalkmadan önce, ellerinde biletleriyle istasyona gittiler. Schlegel’in yeni adı Norman Meier olmuştu. Götz ise o zaman aldığı adı hatırlayamıyor. Sınır ve Yugoslovya gümrüğüne gelmeden önce 30 km yol vardı. Trendeki yerlerini aldılar. Artık hareket saati gelmişti. Sınırdan geçmeden önce tren durup, polisler geldiğinde her iki futbolcununda kabi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Ancak kontrol sadece 20 saniye sürdü. ’Tamam sorun yok’ cevabıyla ikisi de derin bir nefes aldı. Sabah saat 6’da tren Münih’e vardığında büfeden aldıkları gazetenin manşetinde ’ Doğu Alman oyuncular Batı’ya kaçtı’ vardı.
Her iki futbolcuda Doğu’da kalan ailelerini düşünerek kesinlikle Doğu Almanya ve siyaset hakkında konuşmama kararı alıp, sadece futbol konuştular. Götz ve Schlegel 1979’da Batı’ya kaçan eski Doğu Almanya genç takım teknik direktörü Jorg Berger’e ulaştı. Berger, kulüplerle görüşmeler ayarladı. Bayer Leverkusen’e imza atmayı seçtiler ama forma giymek için bir yıl beklemek zorunda kaldılar. Dinamo Berlin, FİFA aracılığıyla her iki futbolcuya 12 ay transfer yasağı getirdi.
Falko Götz, Doğu Almanya’da bıraktığı anne-babasını tekrar 1988’de Macaristan’da görürken, Schlegel ise 1988’de Çekoslovakya’da gördü. Özgürce kavuşmaları ise 9 Kasım 1989’de Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla gerçekleşti.
[Hasan Cücük] 14.12.2019 [TR724]
1962’de dünyaya gelen Falko Götz doğmadan bir yıl önce iki Berlin’i birbirinden ünlü duvarla ayrılmıştı. Doğu’dan Batı’ya geçmek için ölümü göze almak gerekiyordu. Batı’ya kaçışta Götz’e eşlik eden isim futbolcu arkadaşı Dirk Schlegel’di. Her iki isimde futbola başladıkları Dinamo Berlin’in genç takımında hızla yükseldiler. Kulüp, Doğu Almanya’nın gizli servisi Stasi’nin desteğini arkasına aldığından, onursal başkanlığını gizli servisin acımasız başkanı Erich Mielke yapıyordu. İki arkadaşın ortak bir özelliği de; devlet nezdinde her ikisininde güvenilmez olmasıydı. Olağan şüphenin gerekçesi; her iki futbolcununda Batı’da akrabalarının olmasıydı.
Falko, 1979’da 17 yaşındayken, Schlegel ise iki yıl sonra 20 yaşında Dinamo Berlin’i A takımına yükseldi. Her ne kadar olağan şüpheli olsalar da yetenekleri gözardı edilemeyecek kadar üstündü. Doğu Almanya genç milli takımının formasını giymeye başladıklarında, yurt dışına çıkmasına izin verilen az sayıdaki Doğu Alman vatandaşlarından oluyorlardı. Sporcu olmaları ülkeden çıkışın vizesiydi. Ne Falko ne de Dirk kendilerine Doğu Almanya’da bir gelecek göremiyorlardı. Batı’da akrabalarının olmasından dolayı günün birinde her iki isme kulüp ‘teşekkür ederiz ama kimliğiniz yüzünden futbola son vereceksiniz’ diyebilirdi. İki yakın arkadaş mayıs 1982’de Fransa’da oynadıkları bir gençlik turnuvasında kafalarına ilk kez Batı’ya kaçmayı koydular. 1983 yazında ise artık kararlarını veriyorlardı; ne pahasına olursa olsun Batı’ya gideceğiz. Bunun için sağlam bir plan yapmaları gerekiyordu.
İki arkadaş ‘kaçış planı’ üzerinde kafa yorarken, konuyu konuştukları tek yer saatler süren orman yürüyüşleri oluyordu. Stasi’nin bunu duyması halinde sadece kendilerinin değil, aileleri ve takım arkadaşlarınında başı derde gerecekti. 1979’dan itibaren aralıksız 19 yıl boyunca lig şampiyonu olan Dinamo Berlin’in Avrupa kupalarında mücadele ediyor olması kaçış için uygun zemini hazırlıyordu. 1983-84 sezonunda rakibin durumuna göre kaçma planı yapacaklardı. İlk rakip Lüksemburg’dan Jeunesse Esch takımıydı. İlk maçı Dinamo Berlin, Falko’nunda attığı iki golle de sahasında 4-1 kazandı. Kaçışta kendilerine yardım edecek bir arkadaşlarıda vardı. Batı Almanya’ya uzun uğraşlar sonrası resmi izinle taşınan bir arkadaşları Lüksemburg sınırında oturuyordu. Ancak arkadaşlarının henüz Batı Almanya kimliğini alamamış olması Lüksemburg’a geçişin önünü kapatıyordu.
Falko Götz, kaçış planını sadece babasına açıkladı. ‘Belki geri dönemem’ deyip anlattı. Arkadaşı Schlegel ise kaçıştan anne-babası dahil hiç kimseye bahsetmedi. Lüksemburg’a kaçmak için iki arkadaş fırsat kolladı ama ne mümkün. Batı Almanya’ya sadece yarım saat mesafede oynanan maçı 2-0 kazanıp, tekrar Doğu’ya döndüler. Bu dönüşe en çok oğlunu bir daha göremeyeceğini düşünen Falko’nun babası sevindi.
İkinci turda rakip Yugoslovya’nın Partizan Belgrad takımıydı. Bu iyiydi. Yugoslovya resmen Doğu Bloku içinde olmamasına rağmen komünist olması dost ülke konumuna taşıyordu. İlk maçı Dinamo, Fako’nunda attığı bir golle 2-0 kazandı. İkinci maç Belgrad’da deplasmanda olacaktı.
Maçın oynanacağı 2 Kasım 1983 günü öğlen saatlerinde takım otobüsüyle şehir merkezine gittiler. Kulüp görevlisi koltuğundan kalkıp, ‘Bir saatlik serbest zamanınız var. Saat 13’de tekrar burada buluşuyoruz’ dediğinde otobüste farklı koltuklarda oturan Götz ve Schlegel’in gözleri parlıyordu. Schlegel, ‘Konuşmadık ama sadece birbirimizin gözünün içine baktık’ derken, iki arkadaş otobüsten indikten sonra bile hala konuşmadı. Takım arkadaşlarıyla birlikte alış veriş yapan Falko ve Dirk bir taraftanda kaçmak için fırsat kolladılar. Aradıkları şans gittikleri bir plakçıda karşılarına çıktı. Pek fark edilmeyen ikinci bir çıkış kapısını görünce, göz göze gelip kararını verdiler. Diğer oyuncular plaklar arasında dalmıştı. Yavaş yavaş kimseye hissettirmeden kapıya yöneldiler. Sonrasında ise hızla çıktılar.
İki arkadaş plakçıdan çıktıktan sonra beş dakika kadar nereye gittikleri belli olmayan bir yöne doğru koştular. Durdurdukları ilk taksiye kendilerini Batı Almanya büyükelçiliğine götürmesini istediler ancak kabul etmedi. İkinci taksiyi durdurup, 10 mark verip elçiliğe götürmelerini istediler. Sadece bir km süren yolculuk sonrasında artık Batı Almanya büyükelçiliğindeydiler.
Elçilik görevlileri, kaçtıkları anlaşıldığında ilk bakılacak yerin Batı Almanya büyükelçiliği olacağını söyleyip, biran evvel Zagreb’teki konsolosluğa gitmelerinin uygun olacağını söylediler. Elçilik araçları yeraltı otoparkından çıktığında iki futbolcu arka koltukta oturuyordu. 4 saatlik yolculuk sonrası Zagreb’teki konsolosluğa ulaştılar. Burada Yugoslovya’dan nasıl çıkacakları konuşulurken, her iki isim için sahte iki Batı Alman kimliğini hazırdı. En iyi yolun tren yolu olduğunu karar verip, Münih’e bilet aldılar. Tren Ljubljana’dan gece yarısı kalkıyordu. Saat akşamın 6’sıydı ve yaklaşık 6 saattir kayıptılar.
Schlegel ve Götz, arabayla Ljubljana’ya götürüldü. Tren kalkmadan önce, ellerinde biletleriyle istasyona gittiler. Schlegel’in yeni adı Norman Meier olmuştu. Götz ise o zaman aldığı adı hatırlayamıyor. Sınır ve Yugoslovya gümrüğüne gelmeden önce 30 km yol vardı. Trendeki yerlerini aldılar. Artık hareket saati gelmişti. Sınırdan geçmeden önce tren durup, polisler geldiğinde her iki futbolcununda kabi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Ancak kontrol sadece 20 saniye sürdü. ’Tamam sorun yok’ cevabıyla ikisi de derin bir nefes aldı. Sabah saat 6’da tren Münih’e vardığında büfeden aldıkları gazetenin manşetinde ’ Doğu Alman oyuncular Batı’ya kaçtı’ vardı.
Her iki futbolcuda Doğu’da kalan ailelerini düşünerek kesinlikle Doğu Almanya ve siyaset hakkında konuşmama kararı alıp, sadece futbol konuştular. Götz ve Schlegel 1979’da Batı’ya kaçan eski Doğu Almanya genç takım teknik direktörü Jorg Berger’e ulaştı. Berger, kulüplerle görüşmeler ayarladı. Bayer Leverkusen’e imza atmayı seçtiler ama forma giymek için bir yıl beklemek zorunda kaldılar. Dinamo Berlin, FİFA aracılığıyla her iki futbolcuya 12 ay transfer yasağı getirdi.
Falko Götz, Doğu Almanya’da bıraktığı anne-babasını tekrar 1988’de Macaristan’da görürken, Schlegel ise 1988’de Çekoslovakya’da gördü. Özgürce kavuşmaları ise 9 Kasım 1989’de Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla gerçekleşti.
[Hasan Cücük] 14.12.2019 [TR724]
Ehl-i Beyt’in “Ömer” sevgisi [Dr. Reşit Haylamaz]
Bir çoğumuzun duyduğu, okuyup seyrettiği o kadar yalan-yanlış beyan var ki bir müddet sonra kanaat oluşturuyor ve ne yazık ki insanı, aksine ihtimal verilemeyecek bir fikrin sahibi yapıyor. Hele birileri devreye girmiş ve kasıtlı olarak bilgi üretmeye başlamışsa ve bunu da nesiller boyu devam ettiriyorsa, toplum nezdinde telafisi imkansız yaraların açılması kaçınılmaz olabiliyor.
Başlıktan da anlaşılacağı üzere bugün bahsini edeceğim konu da öyle.
Ne yazık ki çoğu insanın zihni bugün, Hazreti Ebû Bekir ve bilhassa Hazreti Ömer ile Hazreti Âişe’ye (radıyallahu anhüm) Ehl-i Beyt’in nasıl baktığı konusunda oldukça karışıktır.
Neden?
Çünkü asırlar boyu pompalanan bilgiler hep bu istikamette.
Peki, realite nedir?
Bugün size, Hazreti Ali (radıyallahu anh) dahil olmak üzere sonraki asırlara da mührünü vuran Ehl-i Beyt imamlarının, çocuklarına verdikleri isimler üzerinden bir fotoğraf resmetmeye çalışacağım.
Hiç uzatmadan ve kaynaklara sadık kalarak işin özüne geçeyim:
Hazreti Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) vefatından sonra Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), Leylâ Bint-i Mes’ûd’dan bir oğlu dünyaya geldi ve adını “Muhammed” (İbnü’l-Hanefiyye) koydu. Ardından bir oğlu daha oldu ve ona da “Ebû Bekir” ismini verdi. Tebrik için ziyaretine gelenler, bunun sebebini soranlara, “Muhammed’den sonra ancak Ebû Bekir ismi konulabilir!” cevabını verdi. (Ne acı ki Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), “Ebû Bekir” adındaki bu oğlu, baba-bir kardeşi Hazreti Hüseyin (radıyallahu anh) ile birlikte Kerbelâ’da şehîd olmuştur.)
Daha sonra Hazreti Ali (radıyallahu anh), dünyaya gelen oğullarına sırasıyla, “Ömer”, “Osman” ve “Abbâs” isimlerini verdi ve Hazreti Abbâs’ı kastederek, “Amcanın adını niye sonraya bıraktın?” diye o zaman da sordular ki o gün onlara Hazreti Ali (radıyallahu anh), şu tarihi sözü söyledi:
“Resûlullah nezdindeki yerlerine riayet ettim!”
Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), oğullarına söz konusu isimleri verdiğini duymuş olabiliriz; ancak, şunları çoğumuzun ilk defa duyacağını zannediyorum:
Hazreti Hasan’ın (radıyallahu anh) bir oğlunun adı “Ebû Bekir”dir ve o da, amcası Hazreti Hüseyin (radıyallahu anh) ile birlikte Kerbelâ’da şehîd olmuştur. Yine, Hazreti Hasan’ın (radıyallahu anh) torunlarından birisinin adı da “Ebû Bekir”dir ki o da, Basra’da şehîd olanlar arasındadır.
Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) oğlu ve aynı zamanda Ehl-i Beyt’in en önemli imamlarından Zeynelâbidîn’in bir künyesi de “Ebû Bekir”dir.
İmam Mûsâ el-Kâzım’ın bir oğlunun adı “Ebû Bekir”dir.
Câfer Sâdık’ın oğlu Ali Rıza’nın künyesi, yine “Ebû Bekir”dir.
Ca’fer İbn-i Ebî Tâlib’in (radıyallahu anh) çocuklarından birisinin adı “Ebû Bekir” olduğu gibi, bir diğer oğlu Abdullah da, oğullarından birisine “Ebû Bekir” adını vermiştir. Abdullah İbn-i Ca’fer’in oğlu Ebû Bekir de, Hazreti Hüseyin (radıyallahu anh) ile birlikte Kerbelâ’da şehîd olanlardandır.
İmam Mûsâ Kâzım’ın torunlarından Ebu’l-Azm İbn-i Abdillah’ın oğlunun adı da “Ebû Bekir”dir.
Diyeceksiniz ki “Ebû Bekir” ismi ile kimsenin problemi olamaz; Ehl-i Beyt imamlarının çocuklarına bu ismi vermeleri kadar doğal olan nedir?
Doğru!
Peki, aynı şeyi Hazreti Ömer için de söyleyebilecek misiniz?
Tarih şahit ki Ehl-i Beyt ile Hazreti Ömer arasında, bugün var olduğu sanılan husumet, düne kadar hiç olmamış; işte delilleri:
Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), Ümmü Habîbe künyeli Sahbâ adındaki hanımından olan bir oğlunun adının “Ömer” olduğunu söylemiştik. Ömer İbn-i Ali, Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) soyunu devam ettiren beş oğlundan birisidir ve Taf’ta şehîd olmuştur. Söz konusu oğlu dünyaya geldiği gün Hazreti Ali (radıyallahu anh), Halife Hazreti Ömer’e giderek bir oğlu olduğunu haber vermiş ve kendisinden isim istemişti ki bunun üzerine bazı kaynaklar, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) ona, kendi adını verdiğini ve Mavrik adında bir de hizmetçi hediye ettiğini nakleder.
Ömer İbn-i Ali’nin “Ebû Hafs” şeklindeki künyesi de ayrıca dikkat çekicidir.
Hatta bazı kaynaklar, bir değil, “el-Ekber” ve “el-Asgar” ünvanlı, “büyük” ve “küçük” olmak üzere Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), “Ömer” isminde iki oğlunun olduğunu kaydetmektedir.
Dahası, Hazreti Hasan’ın (radıyallahu anh), amcası Hazreti Hüseyin (radıyallahu anh) ile Kerbelâ’da şehîd olan bir oğlunun adı da “Ömer”dir.
Hazreti Hasan (radıyallahu anh) gibi Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir diğer torunu olan Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) bir oğlunun adı da “Ömer” idi ki babası ile yakınları Kerbelâ’da şehîd edildiğinde o, henüz 4 veya 7 yaşlarındaydı.
Ali isminden daha çok künyesiyle iştihar eden İmam Zeynelâbidîn’in oğlunun adı da “Ömer”dir ki aynı zamanda Ömer İbn-i Ali, Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) torunu olmaktadır. Onun künyesinin “Ebû Hafs” olması da, yine ayrıca dikkat çekmektedir.
Üstelik, “Ömer” ismi, İmam Zeynelâbidîn’in nesli arasında kuşaktan kuşağa devam edegelmiştir. Mesela, oğlu Ömer İbn-i Ali’nin “Ali” ismindeki oğlundan olan bir torununun adı “Ömer” olduğu gibi onun oğlu Muhammed’in oğlunun adı da yine “Ömer”dir.
Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) beş göbek sonraki torununun adı da “Ömer”dir ki o, İmam Zeyd’in, Yahya adındaki oğlunun oğludur. Ayrıca, İmam Zeynelâbidîn’in torunu Hasan el Aftas’ın oğlu da “Ömer” adını taşımaktadır ve Ömer İbn-i Hasan el Aftas’ın torunu da yine “Ömer” adıyla tesmiye edilmiştir ki o, tuzak kurularak şehîd edilmiştir. Üstelik Ömer İbn-i Yahya’nın, torununun torunu da “Ömer” adıyla tesmiye edilmiştir ki bütün bunlar, Ehl-i Beyt arasında “Ömer” isminin, asırlar boyu devam ettiğinin açık birer göstergesidir. Zira Ömer İbn-i Yahyâ İbn-i Hüseyin, Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) 9 göbek sonraki torunudur. Dahası, İmam Zeynelâbidîn’in 13 göbek sonraki nesli arasında Sâlim İbn-i Muhammed, 14 batın sonrasında Ebû Ali ve 16 göbek sonrasında yer alan Muhammed İbn-i Abdillah da oğullarına “Ömer” ismini vermiştir.
Ca’fer es Sâdık’ın oğlu Mûsâ el Kâzım’ın 20 oğlundan birisinin adı, yine “Ömer”dir.
Ehl-i Beyt silsilesi içinde o kadar “Ömer” ismi var ki bütünü hakkında burada bilgi verme imkanı bulamadığımı itiraf etmek isterim; tarihe not düşme adına ve merak edenlerin ulaşabilmesi için buraya, sadece isimlerini kaydediyorum:
Ömer el Mencurani, Ömer İbn-i Ca’fer, Ömer İbn-i Abdillah, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Ömer, Ömer İbn-i Dâvûd, Ömer İbn-i Hamza, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Abdillah, Ömer Mecduddîn, Ömer İbn-i Ahmed, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Ahmed, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Ali, Ömer İbn-i Ahmed İbn-i Meymûn, Ömer İbn-i Ca’fer el-Multanî, Ömer İbn-i Hasan el-Aftas, Ömer İbn-i Hüseyin İbn-i Muhammed el-Hairî, Ömer İbn-i Şükr, Ömer İbn-i Abdillah İbn-i Ahmed, Ömer İbn-i Eşref, Ömer el-Asgar İbn-i Ali, Ömer İbn-i Ali İbn-i Ömer, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Ahmed İbn-i Hüseyin, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Abdillah İbn-i Ömer, Ömer el-Muhtâr, Ömer İbn-i Hibetullah, Ömer er-Reis İbn-i Yahyâ, Ömer İbn-i Yahyâ İbn-i Hüseyin ve Ömer İbn-i Ebi’l-Mikdâm (rahmetullahi aleyhim ecmaîn).
Bugün “Ömer” düşmanlığı yapanlara inat, Ehl-i Beyt arasında ne kadar çok “Ömer” var!
Hazreti Ali (radıyallahu anh) dahil Ehl-i Beyt’in sahâbe sevgisi, tabii ki Hazreti Ebû Bekir veya Hazreti Ömer ile sınırlı değildir; bilakis çocuklarına onlar, Hazreti Osmân, Hazreti Talhâ, Hazreti Âişe ve hatta Hazreti Muâviye’nin isimlerini de koymuşlar ve böylelikle, olacakları önceden görmüşçesine bir duruş sergilemiş ve bugün konuşulan yalan yanlış ne varsa hepsini, daha o günden tekzib etmişlerdir.
Yazının girişinde de ifade edildiği gibi Hazreti Ali’nin bir oğlunun adı da “Osman”dır ve Osmân İbn-i Ali de, baba bir kardeşi Hazreti Hüseyin ile birlikte Kerbelâ’da şehîd edilenler arasındadır. Hatta bazı müellifler, “Ömer” isimli oğullarında olduğu gibi “Osmân el-Ekber” ve “Osmân el-Asgar” şeklinde yer alan bilgilerden hareketle Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), birisi “Büyük” diğeri de “Küçük” olmak üzere Osmân adında iki oğlunun olduğu kanaatine varmışlardır.
Öte yandan, Hazreti Hasan’ın (radıyallahu anh) sekiz oğlundan birisinin adı “Abdurrahmân”, diğerinin adı ise “Talha”dır. Yine Hazreti Hasan’ın üç göbek sonraki torunlarından birisinin adı da “Talha”dır.
Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) ağabeyi Hazreti Ca’fer’in (radıyallahu anh) torunlarından birisinin adının “Muâviye” olması, oldukça dikkat çekicidir.
Aynı durum, Âişe Validemiz için de söz konusudur; O’na (radıyallahu anhâ) ateş püsküren bir dünyaya cevap mahiyetinde Ehl-i Beyt, daha o günden sahip çıkmış ve Annemiz’in ismini, bir daha silinmemek üzere Ehl-i Beyt kütüğüne nakşetmiştir. Mesela, Ehl-i Beyt’in meşhur imamlarından Ca’fer es-Sâdık’ın bir kızının adı “Âişe”dir ki Mısır’da medfundur.
Üstelik, Ehl-i Beyt arasında “Âişe” ismi, nesiller boyu devam edegelen bir uygulamadır; mesela, İmam Ca’fer Sâdık’ın oğlu İmam Mûsâ Kâzım’ın bir kızının adı “Âişe” olduğu gibi Mûsâ Kâzım’ın oğlu İmam Ca’fer’in kızı ile bir diğer oğlu İmam Ali Rıza’nın kızlarından birinin adı da yine “Âişe”dir. Dikkat çeken bir başka isim Hazreti Hasan’ın dört göbek sonraki torunlarından birisinin adı ile yine İmam Ali Rıza’nın üç göbek sonraki torunlarından birisinin adın da yine “Âişe”dir.
Bunlar bize ne anlatıyor?
Şüphesiz ki bunlar, sanıldığının aksine nesiller boyu devam edegelen bir husumet değil, aksine süregelen bir muhabbetin açık yansımasıdır.
Sevilen insanların düşmanı da çok oluyor ve maalesef, duyulan sevgi kadar birileri düşmanlık pompalıyor!
Hoca’nın kedi hikayesi var ya; zikredilen isimlerin Ehl-i Beyt kütüğündeki umdeler olduğunda hiç şüphe yok!
Peki, bu durumda, “Ebû Bekir”, “Ömer” ve “Osmân” düşmanlığı yapan, annemiz Hazreti Âişe’ye ateş püskürenler kim oluyor?
[Dr. Reşit Haylamaz] 14.12.2019 [TR724]
Başlıktan da anlaşılacağı üzere bugün bahsini edeceğim konu da öyle.
Ne yazık ki çoğu insanın zihni bugün, Hazreti Ebû Bekir ve bilhassa Hazreti Ömer ile Hazreti Âişe’ye (radıyallahu anhüm) Ehl-i Beyt’in nasıl baktığı konusunda oldukça karışıktır.
Neden?
Çünkü asırlar boyu pompalanan bilgiler hep bu istikamette.
Peki, realite nedir?
Bugün size, Hazreti Ali (radıyallahu anh) dahil olmak üzere sonraki asırlara da mührünü vuran Ehl-i Beyt imamlarının, çocuklarına verdikleri isimler üzerinden bir fotoğraf resmetmeye çalışacağım.
Hiç uzatmadan ve kaynaklara sadık kalarak işin özüne geçeyim:
Hazreti Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) vefatından sonra Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), Leylâ Bint-i Mes’ûd’dan bir oğlu dünyaya geldi ve adını “Muhammed” (İbnü’l-Hanefiyye) koydu. Ardından bir oğlu daha oldu ve ona da “Ebû Bekir” ismini verdi. Tebrik için ziyaretine gelenler, bunun sebebini soranlara, “Muhammed’den sonra ancak Ebû Bekir ismi konulabilir!” cevabını verdi. (Ne acı ki Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), “Ebû Bekir” adındaki bu oğlu, baba-bir kardeşi Hazreti Hüseyin (radıyallahu anh) ile birlikte Kerbelâ’da şehîd olmuştur.)
Daha sonra Hazreti Ali (radıyallahu anh), dünyaya gelen oğullarına sırasıyla, “Ömer”, “Osman” ve “Abbâs” isimlerini verdi ve Hazreti Abbâs’ı kastederek, “Amcanın adını niye sonraya bıraktın?” diye o zaman da sordular ki o gün onlara Hazreti Ali (radıyallahu anh), şu tarihi sözü söyledi:
“Resûlullah nezdindeki yerlerine riayet ettim!”
Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), oğullarına söz konusu isimleri verdiğini duymuş olabiliriz; ancak, şunları çoğumuzun ilk defa duyacağını zannediyorum:
Hazreti Hasan’ın (radıyallahu anh) bir oğlunun adı “Ebû Bekir”dir ve o da, amcası Hazreti Hüseyin (radıyallahu anh) ile birlikte Kerbelâ’da şehîd olmuştur. Yine, Hazreti Hasan’ın (radıyallahu anh) torunlarından birisinin adı da “Ebû Bekir”dir ki o da, Basra’da şehîd olanlar arasındadır.
Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) oğlu ve aynı zamanda Ehl-i Beyt’in en önemli imamlarından Zeynelâbidîn’in bir künyesi de “Ebû Bekir”dir.
İmam Mûsâ el-Kâzım’ın bir oğlunun adı “Ebû Bekir”dir.
Câfer Sâdık’ın oğlu Ali Rıza’nın künyesi, yine “Ebû Bekir”dir.
Ca’fer İbn-i Ebî Tâlib’in (radıyallahu anh) çocuklarından birisinin adı “Ebû Bekir” olduğu gibi, bir diğer oğlu Abdullah da, oğullarından birisine “Ebû Bekir” adını vermiştir. Abdullah İbn-i Ca’fer’in oğlu Ebû Bekir de, Hazreti Hüseyin (radıyallahu anh) ile birlikte Kerbelâ’da şehîd olanlardandır.
İmam Mûsâ Kâzım’ın torunlarından Ebu’l-Azm İbn-i Abdillah’ın oğlunun adı da “Ebû Bekir”dir.
Diyeceksiniz ki “Ebû Bekir” ismi ile kimsenin problemi olamaz; Ehl-i Beyt imamlarının çocuklarına bu ismi vermeleri kadar doğal olan nedir?
Doğru!
Peki, aynı şeyi Hazreti Ömer için de söyleyebilecek misiniz?
Tarih şahit ki Ehl-i Beyt ile Hazreti Ömer arasında, bugün var olduğu sanılan husumet, düne kadar hiç olmamış; işte delilleri:
Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), Ümmü Habîbe künyeli Sahbâ adındaki hanımından olan bir oğlunun adının “Ömer” olduğunu söylemiştik. Ömer İbn-i Ali, Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) soyunu devam ettiren beş oğlundan birisidir ve Taf’ta şehîd olmuştur. Söz konusu oğlu dünyaya geldiği gün Hazreti Ali (radıyallahu anh), Halife Hazreti Ömer’e giderek bir oğlu olduğunu haber vermiş ve kendisinden isim istemişti ki bunun üzerine bazı kaynaklar, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) ona, kendi adını verdiğini ve Mavrik adında bir de hizmetçi hediye ettiğini nakleder.
Ömer İbn-i Ali’nin “Ebû Hafs” şeklindeki künyesi de ayrıca dikkat çekicidir.
Hatta bazı kaynaklar, bir değil, “el-Ekber” ve “el-Asgar” ünvanlı, “büyük” ve “küçük” olmak üzere Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), “Ömer” isminde iki oğlunun olduğunu kaydetmektedir.
Dahası, Hazreti Hasan’ın (radıyallahu anh), amcası Hazreti Hüseyin (radıyallahu anh) ile Kerbelâ’da şehîd olan bir oğlunun adı da “Ömer”dir.
Hazreti Hasan (radıyallahu anh) gibi Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir diğer torunu olan Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) bir oğlunun adı da “Ömer” idi ki babası ile yakınları Kerbelâ’da şehîd edildiğinde o, henüz 4 veya 7 yaşlarındaydı.
Ali isminden daha çok künyesiyle iştihar eden İmam Zeynelâbidîn’in oğlunun adı da “Ömer”dir ki aynı zamanda Ömer İbn-i Ali, Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) torunu olmaktadır. Onun künyesinin “Ebû Hafs” olması da, yine ayrıca dikkat çekmektedir.
Üstelik, “Ömer” ismi, İmam Zeynelâbidîn’in nesli arasında kuşaktan kuşağa devam edegelmiştir. Mesela, oğlu Ömer İbn-i Ali’nin “Ali” ismindeki oğlundan olan bir torununun adı “Ömer” olduğu gibi onun oğlu Muhammed’in oğlunun adı da yine “Ömer”dir.
Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) beş göbek sonraki torununun adı da “Ömer”dir ki o, İmam Zeyd’in, Yahya adındaki oğlunun oğludur. Ayrıca, İmam Zeynelâbidîn’in torunu Hasan el Aftas’ın oğlu da “Ömer” adını taşımaktadır ve Ömer İbn-i Hasan el Aftas’ın torunu da yine “Ömer” adıyla tesmiye edilmiştir ki o, tuzak kurularak şehîd edilmiştir. Üstelik Ömer İbn-i Yahya’nın, torununun torunu da “Ömer” adıyla tesmiye edilmiştir ki bütün bunlar, Ehl-i Beyt arasında “Ömer” isminin, asırlar boyu devam ettiğinin açık birer göstergesidir. Zira Ömer İbn-i Yahyâ İbn-i Hüseyin, Hazreti Hüseyin’in (radıyallahu anh) 9 göbek sonraki torunudur. Dahası, İmam Zeynelâbidîn’in 13 göbek sonraki nesli arasında Sâlim İbn-i Muhammed, 14 batın sonrasında Ebû Ali ve 16 göbek sonrasında yer alan Muhammed İbn-i Abdillah da oğullarına “Ömer” ismini vermiştir.
Ca’fer es Sâdık’ın oğlu Mûsâ el Kâzım’ın 20 oğlundan birisinin adı, yine “Ömer”dir.
Ehl-i Beyt silsilesi içinde o kadar “Ömer” ismi var ki bütünü hakkında burada bilgi verme imkanı bulamadığımı itiraf etmek isterim; tarihe not düşme adına ve merak edenlerin ulaşabilmesi için buraya, sadece isimlerini kaydediyorum:
Ömer el Mencurani, Ömer İbn-i Ca’fer, Ömer İbn-i Abdillah, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Ömer, Ömer İbn-i Dâvûd, Ömer İbn-i Hamza, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Abdillah, Ömer Mecduddîn, Ömer İbn-i Ahmed, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Ahmed, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Ali, Ömer İbn-i Ahmed İbn-i Meymûn, Ömer İbn-i Ca’fer el-Multanî, Ömer İbn-i Hasan el-Aftas, Ömer İbn-i Hüseyin İbn-i Muhammed el-Hairî, Ömer İbn-i Şükr, Ömer İbn-i Abdillah İbn-i Ahmed, Ömer İbn-i Eşref, Ömer el-Asgar İbn-i Ali, Ömer İbn-i Ali İbn-i Ömer, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Ahmed İbn-i Hüseyin, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Abdillah İbn-i Ömer, Ömer el-Muhtâr, Ömer İbn-i Hibetullah, Ömer er-Reis İbn-i Yahyâ, Ömer İbn-i Yahyâ İbn-i Hüseyin ve Ömer İbn-i Ebi’l-Mikdâm (rahmetullahi aleyhim ecmaîn).
Bugün “Ömer” düşmanlığı yapanlara inat, Ehl-i Beyt arasında ne kadar çok “Ömer” var!
Hazreti Ali (radıyallahu anh) dahil Ehl-i Beyt’in sahâbe sevgisi, tabii ki Hazreti Ebû Bekir veya Hazreti Ömer ile sınırlı değildir; bilakis çocuklarına onlar, Hazreti Osmân, Hazreti Talhâ, Hazreti Âişe ve hatta Hazreti Muâviye’nin isimlerini de koymuşlar ve böylelikle, olacakları önceden görmüşçesine bir duruş sergilemiş ve bugün konuşulan yalan yanlış ne varsa hepsini, daha o günden tekzib etmişlerdir.
Yazının girişinde de ifade edildiği gibi Hazreti Ali’nin bir oğlunun adı da “Osman”dır ve Osmân İbn-i Ali de, baba bir kardeşi Hazreti Hüseyin ile birlikte Kerbelâ’da şehîd edilenler arasındadır. Hatta bazı müellifler, “Ömer” isimli oğullarında olduğu gibi “Osmân el-Ekber” ve “Osmân el-Asgar” şeklinde yer alan bilgilerden hareketle Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), birisi “Büyük” diğeri de “Küçük” olmak üzere Osmân adında iki oğlunun olduğu kanaatine varmışlardır.
Öte yandan, Hazreti Hasan’ın (radıyallahu anh) sekiz oğlundan birisinin adı “Abdurrahmân”, diğerinin adı ise “Talha”dır. Yine Hazreti Hasan’ın üç göbek sonraki torunlarından birisinin adı da “Talha”dır.
Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) ağabeyi Hazreti Ca’fer’in (radıyallahu anh) torunlarından birisinin adının “Muâviye” olması, oldukça dikkat çekicidir.
Aynı durum, Âişe Validemiz için de söz konusudur; O’na (radıyallahu anhâ) ateş püsküren bir dünyaya cevap mahiyetinde Ehl-i Beyt, daha o günden sahip çıkmış ve Annemiz’in ismini, bir daha silinmemek üzere Ehl-i Beyt kütüğüne nakşetmiştir. Mesela, Ehl-i Beyt’in meşhur imamlarından Ca’fer es-Sâdık’ın bir kızının adı “Âişe”dir ki Mısır’da medfundur.
Üstelik, Ehl-i Beyt arasında “Âişe” ismi, nesiller boyu devam edegelen bir uygulamadır; mesela, İmam Ca’fer Sâdık’ın oğlu İmam Mûsâ Kâzım’ın bir kızının adı “Âişe” olduğu gibi Mûsâ Kâzım’ın oğlu İmam Ca’fer’in kızı ile bir diğer oğlu İmam Ali Rıza’nın kızlarından birinin adı da yine “Âişe”dir. Dikkat çeken bir başka isim Hazreti Hasan’ın dört göbek sonraki torunlarından birisinin adı ile yine İmam Ali Rıza’nın üç göbek sonraki torunlarından birisinin adın da yine “Âişe”dir.
Bunlar bize ne anlatıyor?
Şüphesiz ki bunlar, sanıldığının aksine nesiller boyu devam edegelen bir husumet değil, aksine süregelen bir muhabbetin açık yansımasıdır.
Sevilen insanların düşmanı da çok oluyor ve maalesef, duyulan sevgi kadar birileri düşmanlık pompalıyor!
Hoca’nın kedi hikayesi var ya; zikredilen isimlerin Ehl-i Beyt kütüğündeki umdeler olduğunda hiç şüphe yok!
Peki, bu durumda, “Ebû Bekir”, “Ömer” ve “Osmân” düşmanlığı yapan, annemiz Hazreti Âişe’ye ateş püskürenler kim oluyor?
[Dr. Reşit Haylamaz] 14.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Kaydol:
Yorumlar (Atom)