Şebnem Şahin: “Biz takke örer, şapka örer, ayakkabı boyar, limon satar bu işi devam ettiririz. Kardeşlerimizi kimseye muhtaç etmeyiz ve bu kervan yürür.”(Röportaj) [Mahfi, The Circle]

Eskiler, “Kadının elinde iğne, mücâhidin elinde mızrak gibidir.” derler. Ve şimdilerde toplumların kadın şefkatine ihtiyacı olduğu gerçeği, her gün biraz daha derinden hissediliyor. Bunun yanı sıra geri kalmış ve gelişmekte olan toplumların da en çok mağdur olanları yine kadınlar. Yani tutarsızlığı, tutup kaldıran hep kadınlar, yine kadınlar…

Meselemizin şimdiki bahsi olan ve elindeki iğnesi ile mücâhidelik yapan bir başka kadın, hanımefendi ise Şebnem Şahin. Kendisini sosyal medyadan tanıdığım ve şimdilerde bir aile dostu olarak görüştüğümüz Şebnem hanım, bir İstanbul hanımefendisi olsa da varoşların çileli kadınını yansıtıyor günümüzün pembe hayatlarına… Onun en önemli özelliği, vefa ve sadakati aksiyonla birleştirip hiç durmadan yoluna devam etmesi. Kendisi, yaptığı el emeği göz nuru işleriyle insanlara hem umut oluyor, hem kardeş, hem anne oluyor, hem de yoldaş. Belki de hepimizin ihtiyacı olan en önemli şey, vefamızı ve inandığımız değerleri bir kere daha sorgulamak! Bunu kendim de yer yer sorguluyor, Meriç’i geçmiş bir insan olarak “kendisinden vefa beklendiğinde dolu dolu vefa hissiyle coşmuş insanlara” hep imreniyorum. Çünkü bugün vefanın ve sadakatin adı, dimdik durmakla beraber, “kardeşim nasılsın, var mı bir isteğin arzun” sorusunu birilerine sorup, hacet gidermek olsa gerek… Bunun yokluğunu derinden yaşamış biri olarak vefanın eksikliğini yine vefalı dostlarda buldum… Ve bir kere daha inandım ki hizmet hareketinin yetiştirdiği çok nadide gönüller var hem de dünyanın her yerinde. Bu vesileyle Şebnem ablaya bu samimi röportaj için ayrıca teşekkür ediyor, hayırlı ömürler diliyorum.

 Kendinizi tanıtır mısınız?

İstanbul doğumluyum üç kızım var. 18 yıl önce Paris’e eğitim amaçlı geldik ve halâ burada yaşıyoruz. O gün bugündür derdimizin peşindeyiz.

Peki şu an ne ile meşgulsünüz?

Ev hanımıyım. Tabii bunun yanı sıra dernek, diyalog işleri ve sosyal etkinlikler, kermesler derken arkadaşlarla beraber çeşitli uğraşlar içerisindeyim. İşim bu yani benim. Bunu kendime iş edindim.

Hizmet Hareketi’yle ne zaman tanıştınız?

Orta okulda tanıştım. Yaklaşık otuz yıllık bir mazi ve bunun yirmi yılı mütevelli olarak geçti. Aslında beni Hizmete bağlayan en önemli mesele bir gün okul çıkışı eve giderken bir ablanın otobüste benim biletimi de basmış olmasıydı. Çok onore olmuştum işte o gün hizmet benim gönlümü çaldı ve bir aşka dönüştü. Sürekli hediyeleşmeler olurdu. Bu yüzden hediyeleşmeye çok önem veririm çok da severim hediye verip, almayı… Sonra çok sıkıntılar yaşamış olsak da aşkı hep sıkıntının önünde oldu.
O çayı içmeyecektin diyor ya şair bir başka yerde, sizin mesele de işte öyle bir şey.

Ah o bileti hiç basmayacaktım, o çayı hiç içmeyecektim ve o maklubeyi yemeyecektim   O yüzden hediyeleşmeleri hep önemsemişimdir. Dediğim gibi ortaokuldan beri hep hayat ağacım oldu Hizmet. Bazen meyve verdi, bazen vermedi, işte bazen baltalandı ama kökünden yine sürgün veriyor bakalım. Benim süreçte bir tespitim olmuştu: Nasıl ki kırık bir kemik yanlış kaynamıştır da onu tekrar kırıp yerine yerleştirirler ve çok acı çekeriz. Bu hayatı bir meseledir ve olmak zorundadır.

Evet acı çekiyoruz, türlü acılar çekiyoruz… peki neden? Çünkü Allah bizi doğruluyor,  canımızın yanması bundan…

 Tam da burada sorayım: Sizce Hizmet Hareketi nedir?

Emanet bir vazifedir Hizmet. Malımız değil, miras değil, bizden sonrakilere devredeceğimiz bir vazife; ama emanet titizliği isteyen bir vazife bu… Hizmet’e sahip çıkmak ayrı, sahibi olmak ayrı, bambaşka, yekpare bir şuur diyelim.

Yunanistan’a yakın zamanda Hizmet Hareketi’ne mensup mültecilere yardım kampanyası kapsamında bir ziyaretiniz oldu bildiğim kadarıyla. Oradaki izlenimlerinizi anlatır mısınız?
Kendimi çok zorlayarak gittiğim bir geziydi bu. Ne duyacağım, ne göreceğim, ne yaşayacağım kendimi nasıl tutacağım mülahazalarıyla gittim. Hani kalbim durur mu diye çok düşündüm. Ama gittiğimde çok ümitvar oldum. Buradan bir kaç aile gittik ve bir amaç uğruna kardeşlerimizi ziyarete gidiyor olmamız beni çok duygulandırdı. Sonuçta biz hiç tanımadığımız insanları ziyarete gittik fakat ziyaret ettiğimiz evlerdeki kardeşlerimizin de “ailemizden birileri geldi” nidalarıyla bizi karşılaşmaları ve “bütün yakınlarımız ve ailemizin bize sırt döndüğü bir zamanda siz geldiniz bizi ziyaret ettiniz” sözleri beni çok duygulandırdı ve orada daha çok gençlerle karşılaşmaktan çok ümitvar oldum. Çünkü hem kendileri çok genç hem de her bir gencin küçük çocuklarını görmek bana şu hissiyatı verdi. Sonra içimden şöyle dedim “Rabbim bu çocukları dünyanın her bir yerine tohum gibi ekiyor.” Ve bu manzara gözümde bir resim gibi canlandı iyi ki gitmişim deyip çok mutlu oldum. Ümitvar olarak geri döndüm ve hiçbirini mutsuz görmedim. Yani kurtulduk, özgürüz bundan sonra hizmetimize bakacağız diyorlardı. Bir şey dikkatimi çekti gittiğimiz her evde kaloriferlerin üzerinde hemen edinilmiş bir risale, küçük dua kitapları ve cevşenler vardı. Sayfaları karıştırılmış o kitapları öyle görünce çok mutlu oldum. Ve orda Yunan halkı ve ev sahipleriyle kaynaşmaları da çok içtendi. Hep iyi ki gitmişim diyorum ve nasip olursa inşallah yakında yine gideceğim.

Bu soru sizi çok mutlu etti yüzünüz güldü.

Evet yüzümü güldürdü. Şimdi anlatırken hayâlen oradayım o kadar genci bir arada görmek bana enerji verdi. Ve bu arada Atina dua ettiğim bir şehir oldu benim için. Allah bu şehre selamet versin. Kardeşleri barındırıyor kimler var sinesinde ne hikayeler var inşallah hepsinin yüzü gülsün.
Evet o şehir, bizim de gönlümüzün ince bir kenarında artık.

Özellikle Yunanistandaki eşsiz hanımlar ve çocuklar konusundaki izlenimlerinizi alabilir miyim?
Böyle bir aileyi ziyaret ettik. İki bayan ve küçük çocukları bir arada aynı evde geçinen. Sonra ikisi de Almanya ya geçebildiler çok şükür. Yaşanılan onca sıkıntılara rağmen onları çok güçlü gördüm. Tabi ki kendini her an bırakabilecek bir başka bayan da vardı, içi kan ağlıyordu. Halini hatırını sorduğumda cevabı, nasıl olabiliriz ki şeklindeydi. Çok zor şartlarda karşıya geçmiş. Yalnızlık onu özel bir psikolojiye sokmuş ve çok duygusaldı. Küçük çocukları vardı hem de onlara sahip çıkmaya çalışıyordu. Ben de ona bütün bu sıkıntılara rağmen bir şeylerle meşgul olabileceğini söyledim. Çünkü benim de bir manada çıkış yolum böyleydi. Ufak tefek uğraşıların, el emeğinin hem ona iyi geleceğinden hemde biraz olsun maddi problemlerine çözüm olabileceğinden bahsettim. Fakat o an beni hiç anlamıyor bakıyor ama göremiyorum. Ve ben ona anlatıyor ama ulaşamıyordum. Gariptir ertesi gün o müteessir bayanın arkadaşı aradı beni “Abla arkadaşa bir şeyler söylemiştin o da sizin gibi bir şeyler yapmaya karar vermiş ve bu konuda da oldukça heyecanlı. Biz bu konuda ne yapabiliriz?” Ben de onlara biraz malzeme falan gönderdim hakeza yaptı biraz da harçlık kazanmış çok iyi olmuştu. Sonra eşiyle kavuştu hasar kalmadan toparladı çok şükür. Şu anda halâ daha görüşüyorum bana hep dua ediyor ben de ona dua ediyorum.

Yani sizin o an bedenine dahi ulaşamadığınız bir insanla şimdi ruhen birliktesiniz. Ne güzel.
Aslında bu konu elime ayağıma buz kestiren, kalbimin çok dayanmadığı bir konu. Bunu ben yaptığım için söylemiyorum basite almamak lazım ama küçük bir hobi bir insanı hayata bağladı. Ve sonra bu bayan üç, beş kişiye daha öğretti bunu. Ve heyecanla bana resimler atıyordu. Bazen nelere vesile olduğunuzu bilemiyorsunuz. Bunlar belki söylenecek şeyler değil ama yaptığımızda başkaları adına hayata tutunma vesilesi olabiliyor ve sizin buna vesile olmanız insan olarak size haz veriyor.

Malumunuz yakın zamanda merhum Esma Uludağ hanımın yaşadıkları kamuoyuna yansımıştı, siz bir anne ve eş olarak bu konuda söyleyeceklerinizi duymak isterim.

(Derin bir sessizlik…)  Esma kardeş, Esma abla… Esma kardeşin vefatıyla tam üç gün hiç uyuyamadım. Beni en çok yoran ise nasıl vefat ettiğini anlatmıştı bir arkadaş, kapıya kadar sürünerek inmiş ambulans gelmiş ve birine çocuklarımı sana emanet ediyorum demiş. Benimle uğraşmayın çocuklarıma bakın dediğini duymuştum. Esma kardeş bizim gülen şehidimiz gibi oldu. İnşaallah onu vefatı çok şeye paratoner olmuştur. Yani dünya cihetiyle evet çok üzücü ama onlar inşallah kazananlardan oldular. Ben kendimi hep böyle diyerek sakinleştiriyorum. Bilmiyorum belki de bir kaçış yoludur… Aslında çok daha düşündüğümde hayati fonksiyonlarımı etkileyen bir konu. Yani bakamıyorum o videolara tek başına üç çocuğu Meriçten geçirebilmesi bunlar varlıkta bizim yapamayacağımız şeyler. Kendime hep şunu diyorum “Meriçin dibi doluyor kardeşlerinle, senin derdine bak be kadın!” Ben bunu arkadaşlara da hep söylüyorum hatta bazen sopalık ilan ediliyorum. Çünkü başka her türlü konu tali bir mevzu şimdilerde…

 Burayı biraz açar mısınız?

Şöyle ki; sosyal medyada bile bana soruyorlar sen kimi referans aldın ki böyle şeyler yapıyorsun? Benim kimseyi referans alma gibi bir arayışım olmadı. Ama çok merak edenlere hep şunu diyorum. Hocaefendi dedi ki “biz takke örer, şapka örer, ayakkabı boyar, limon satar bu işi devam ettiririz. Kardeşlerimizi kimseye muhtaç etmeyiz ve bu kervan yürür.” Benim referansım budur ve ben o gün konuyu kapattım çünkü çocukluğumdan beri yaptığım hobiler, el işleri, kendimi oyalama yöntemlerim… Ben gurbeti bugün değil tam on sekiz yıl önce tanıdım… Aslında hizmet benim yaşamım olmuş, benim hayat ağacım. Hizmet benim hayat ağacım. Orta okuldan beri tanıdığım dünyanın en güzel insanlarıyla çıktığım bir yolculuk hizmet…

Sizi sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla ev hanımlarına ve hizmet arkadaşlarınıza örnek, güzel çalışmalarınızı görüyorum. Yaptığınız çalışmalardan elde ettiğiniz gelirlerin tek gayesi mağdur ailelere muavenet olduğunu şahsınızdan da duydum. Bu yardımlar belki çok cüzi fakat özellikle yardım ettiğiniz aileler açısından nasıl bir tesiri var?

Hocaefendi’nin verdiği o slogan. “Biz takke örer, şapka örer, ayakkabı boyar, limon satar bu işi devam ettiririz. Kardeşlerimizi kimseye muhtaç etmeyiz ve bu kervan yürür.” Bu basit gibi görünebilir evet bir çok kişiye göre de basit ama devamlılık arzeden bir şey.

 Sizi bu kadar şevklendiren nedir öğrenebilir miyim?

Bir bayan olarak yapabileceğim şey bu benim. Bir anne olarak elimden gelen şey bu. Ve sosyal medyada gideri olduğunu düşündüğüm için gayretleniyorum. Ürün gönderdiğim yerlerden çok güzel mailler, mektuplar alıyorum ve bunu beni çok şevklendiriyor. Arada üzücü şeyler de olsa benim yapabileceğim şey bu az dahi olsa bir katkımın olması niyetindeyim. Meriçi dibi doluyor ben boş duramam yani! Referansım hocamızın o cümlesi ve elimden gelen bu, içimden gelen bu ve derdim bu… Şu ana kadar hobi olarak başlayıp, yaptığım el sanatlarım paraya dönüşüp birilerinin ihtiyacını görüyor ve ben çok mutlu oluyorum. Aslında şevke de gerek yok yaşıyoruz yani, dağıldık hercü mer(i)ç olduk!

 Bütün bu yaptıklarınızı neden yapıyorsunuz? Sonuçta Şebnem Şahin bunca strese girmeden elinde olan imkanlarla muavenet yapsa yetmez mi?

Şu dönemde kardeşlerime sahip çıkmak için yapıyorum. Ve bunu kendim için, vicdanım için inandığım değerler hatırına yapıyorum. Yarın her şey bittiğinde elimden bir şey gelmiyordu dememek için ve inandığım davadaki kardeşlerimi yalnız bırakmamak adına yapıyorum. Çünkü onlar çektiği sıkıntıları benim için de çekiyorlar. O sıkıntılara eğer maddi şeyler bir nebze derman olabilecekse ben o dermanın peşindeyim. Kardeşlerime sahip çıkmaya çalışıyorum ve onlara sahip çıkarken aslında kendime sahip çıkıyorum. Bütün mesele bu.

 Süreç’in kazanımı olarak değerlendirebileceğiniz neler var?

Süreç çok zor geçiyor. Bu sürecin beni mutlu eden tarafı da dünyaya dalma meyilli olan o nefsimdeki sivrilikleri torpülemesi. Dünya benim gözümde bitti artık.. Çok özendiğim şeydir benim; ayakkabılarım, çantalarım, yüzüklerim, takılarım saatlerim ve hepsinin birbirine uyumları çok özendiğim şeylerdir bunlar ama şimdi hiçbiri gözümde yok. Eşyalarımı veriyorum ikinci elden satıyor arkadaşlar muavenet için. Asıyorum baş ucumda iki tunik, iki pantolon ve iki ayakkabı. Demek ki hayat böyle de geçebiliyormuş. Artık dünya gözümde sıfır! Bir de etrafımda çok gereksiz insanlar varmış onları da süpürüp götürdü süreç. Bu benim için sürecin en büyük kazanımı…

Gelecekle ilgili  beklentileriniz?

Gelecekten hiçbir beklentim yok. Şu insanların çektikleri sıkıntılar bir geçse. Bizim anlayamadığımız, anladığımızı zannettiğimiz, yaşadığımızı zannettiğimiz ve eminim ilerde de acı yarıştıracağımızı düşündüğüm; ben de çok çekmiştim de ama söylememiştim falan… Bunları yaşamadan şu insanların yaşadıkları sıkıntılar geçsin, mutlu olsunlar. İnsanca, rahatça yaşayabileceği ve şu hizmetin hakkının geri verildiği zaman bir gelsin benim beklentim budur. Gelecekten başka hiçbir şey ummuyorum. Bu işin dramı yada demogojisi değil olay, hissiyatım bu. İçeridekilerin çıkması ailelerine kavuşması, bir anne olarak en damarıma dokunan, en kanıma dokunan çocuklu annelerin eziyet görmesidir. Annelerin ve bebelerin o kıyamadığımız bebeklerin, sıkıntılı ortamlarda yaşamalarının artık son bulması. O kuşlar artık özgürlüğüne uçsun başka hiçbir şey istemiyorum. Ve hizmet böyle bu güzel insanlarla kaldığı yerden devam ederse ne mutlu. O ana kadar da biz işin içinde kaymadan durabilir ve bir işin ucundan tutarsak bu beni mutlu edecek. Ve beklenti olarak bunu bir beklenti sayabilirim…

Peki kırgınlıklarınız var mı?

Kırgınlıklarım var elbet! Fakat pişmanlığım, keşkelerim yok. Kırılabiliyor insan çünkü oldukça hassas bir dönem kırılmak için… Ne büyük bir mesele keşkesiz olabilmek… Evet üzüldük, üzülmemiz de lazım. Kırıldık, kırılmamız da lazım; toparlanmak için…

 Hali hazırda okudugunuz kitaplar, varsa kitap tavsiyeniz?

Şu anda Risalelerden Lemaları takip ediyorum. Tavsiye edebileceğim kitap ise Osman Şimşek beyin İnkisar kitabı.

Güzel bir tavsiye. Zaten hicranlı gönüllere de İnkisar giderdi…

Uzun zamandır Fransa da yaşıyorsunuz. Fransa'da yaşayan biri olarak yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalan hizmet gönüllülerine tavsiyeleriniz nelerdir?

Yüzümüzü doğudan, batıya çevirmemiz lazım. Etrafımızdaki yerlilerden dostlarımız olmalı. Dil bilsek de bilmesek de ilk etapta hâl diliyle anlaşıp dostluklar edinmeliyiz. Hatta bizim çocuklarımızın anadili bulundukları ülkenin dili olmalı.

Peki bu insanlarla nasıl iletişim kurmak lazım?

Avrupa insanı bilgili ve kültürlü insanlar. Bazen sizi, sizden daha iyi bilirler. İnançlardan kültüre kadar malumat sahibidirler. Ona göre bilerek yaklaşmak konuşmak lazım. Konuşamıyorsak hâl diliyle, tebessümle mukabelede bulunmak lazım. Çünkü bu bizim sünnet diye bildiğimiz bir davranış ama bu insanlar bunu yapıyor. Dışarıda, trende, sosyal ortamlarda onlar size hep gülümsüyorlar. Adab-ı muaşeret kurallarıyla bu insanların arasına karışmak lazım. Sosyal ortama katılmadan bu insanlarla kaynaşmak neredeyse imkansız. Sosyalleşmek çok önemli. Ben bunu tavsiye edebilirim.
 Son olarak söylemek istedikleriniz?

Bu röportajda, sadece hüsnü misal olsun ve yaptıklarımın bir şeylere vesile olması niyetindeyim. Dermanımız oldukça koşacağız… Vesselam

[TheCrCl.Ca] 25.10.2018

‘Orada kimse var mı?’

Sosyal medyaya yansıyan mektubunda yazar Nihat Dağlı böyle sesleniyor: “Orada kimse var mı?”

23 Mart 2018 tarihinde İzmir’de gözaltına alınıp tutuklanana denemeci ve editör Dağlı, Silivri Cezaevi’nde 36 kişilik bir koğuşta kalıyor. NT kitap mağazalarından alışveriş yapmak, Bank Asya’ya para yatırmak (bahsi geçen para 5 bin TL, hesapta bir hafta kalmış) gibi suçlamalarla “terör örgütü üyesi şüphelisi” olarak yargılanıyor. 2015 yılında yayımlanmış bir yazı önüne suç delili olarak çıkarılıyor.

Terör bahanesiyle cezaevine konan Nihat Dağlı, dokuz kitapta imzası olan; birçok gazete ve dergide yazıları yayınlanmış bir yazar. Bütün ömrü kitaplarla geçmiş, okuyarak ve yazarak rızkını temin etme talihine erişmiş bir kalem erbabı. Hayatını “Nihat Dağlı kimdir sorusuna hakikatli bir cevap olmak için yaşıyor” diye özetleyen Dağlı, 200 günü aşkın bir süredir özgürlüğünden, çok sevdiği İzmir’den, hasta annesinden ve kitaplarından uzakta,  bütün ülkeyi esir alan karabasanın geçmesini ve hürriyetini bekliyor.

Nihat Dağlı’nın Silivri Cezaevi’nden yazdığı, sosyal medyada ve Gazete Duvar’da yayımlanan iki mektubundan bazı bölümleri paylaşıyoruz.

‘DAHA EZANLAR OKUNMAMIŞKEN GÖZALTINA ALINDIM’

“23 Mart’ın sabahında, daha ezanlar okunmamışken alınacağımı bilmezdim, beklemiyordum. Baharı bekliyordum ben, çiçeğe duran mevsimin güzel kahvaltılarını. Hem İzmir’in kitap fuarı yaklaşıyordu, 21 Nisan’da Hilmi Yavuz Hoca’yla programım vardı. Her cumartesi Z Kitap-Cafe’de ‘Başka Okumalar’ başlığı altında kitap söyleşilerim başlamıştı. 24 Mart’ta Zweig’in Satranç’ını konuşacaktım. Evet, ansızın oldu gözaltına alınmam; ölüm gibi yani, habersiz oldu. Suçun konusu olabilecek fiillerin faili değildim ki, beklediğim bir şey olsun. Ben, bilgisayarım ve cep telefonum alınıp polis merkezine götürüldüğümde tedirgin değil, şaşkındım. Evden ayrılırken hasta yatan annemin ellerinden dahi öpmedim, ifadeden sonra hemen geri dönecektim. Dönemedim ama…”

‘KAFKA’NIN DAVA’SINA KAHRAMAN OLARAK EKLENECEĞİMİ BİLMEZDİM’

“’36 kişiyle paylaştığım koğuşun kapalı görüşü salı günü gerçekleşiyor. Malum, benim aile, birinci dereceden akrabalar İzmir’de olduğu için kapalı görüşe çıkma imkânım olmuyor. İzmir-İstanbul arası mesafe, bunun ekonomik maliyeti… Aslında kimsenin gelmesini de istemiyorum. 20-25 dakika kadar, duvar ve cam ile bölünmüş bir mesafede telefon ahizesiyle konuşulabiliyor. Görüşe çıkmayınca, görüşebildiğim tek kişi avukatım oluyor. Kafka’nın Dava’sına kahraman olarak ekleneceğimi bilmiyor, beklemiyordum. Her gün yüzlerce insanın girip alışveriş yaptığı NT Kitap Mağazaları’ndan benim de alışveriş yapmam; editör/yazar olarak çalıştığım yayın grubunun yayın yönetmeniyle (11 yıl içinde) 63 kez telefon görüşmemin olması; maaşımın yatırıldığı Bank Asya’daki mevduat hesabıma ATM’den yatırdığım ve bir hafta kadar sonra çektiğim 5 bin lira gibi bir paranın görülmesi; yayın grubuna atanan kayyım heyetinde dahi yayınını sürdüren bir dergide, 2015 yılında yazımın yayınlanmış olması beni bir terör örgütü üyesi şüphelisi yapabiliyormuş. Bu halin, bu değerlendirmenin kudretini, imkanını, ruh durumunu anlamaya çalışırken; şık, kederli bir gülüşle yaralanıyorum. Kalbim acıyor.’ Ben böyle konuşunca avukatım gülmeye başladı. ‘Nihat Bey’ dedi, ‘Cumhuriyet Gazetesi’nin davasından buraya geliyorum. Bence kendinizi yormayınız; hukukun değil siyasetin konususunuz. En iyisi okumalarınızı sürdürün, yazmak için bir yere kapatıldığınızı düşünün.'”

‘TEK İHTİYACIM KİTAP!’

“Cezaevi burası, yoksulluğun yurdu, varsıllığın minimuma inmesi… Bilirsin, varsıl biri değilim, bütün sahipliklerden azadeyim. Eş yok, çocuk yok. Babadan yadigâr hasta bir annem, sonra kardeşler işte. Yok, kitaplarımı unutamam. Sahip olduğum tek şey onlar. Ama şimdi onlardan da yoksunum. Yanı başımdan ayırmadığım klasiklerimi evden isteyemem. İsteyemem çünkü hepsinin altı çizili. Altı çizili kitaplar cezaevine sokulamıyor, çıkarılamıyor da… He olduğu gibi tek ihtiyacım kitap! Ancak bunu istemiyor, beklemiyorum. Kitabı istemek, kitabın gelmesi epey masraflı ve çok zaman alıyor. Cezaevi kütüphanesinden bu ihtiyacı karşılamaya bakıyorum. Hem koğuş arkadaşlarımın bir kısmı ciddi kitap okuru. Edebiyat dergileri geliyor mesela. Burada kendi okurlarımla karşılaşmak da varmış… Bugünler geçecektir. Karamsar değilim; ülke kendi hikayesinden geçiyor. İçinden geçtiğimiz bu çok ilginç zamanlar içimizden de geçerek hakikati, asıl olanı gösteriyor. Üzgün değil, kederliyim. Var oluşumun esaslı, hakikatli mevsimi oldu bu yıllar; yıkarken inşa etti. Koyu ve derin bir yas havası içinde olsam da, kötü değilim. Dedim ya, telvesi bol bir kederim var sadece. Uzun bir gece bu. Dili olmayan, dile sığıp oturmayan bir gece.”

‘JİLETLİ DİKENLERLE ÖRTÜLMÜŞ AVLUDA…’

“Sabah 07.30 gibi kapısı açılan bir avlumuz var Z. Eni 5-6, uzunluğu 10-15 metre olan betondan bir avlu. Betona basıyoruz bolca. Sağa döndüğümüzde duvar, sola baktığımızda duvar dikiliyor karşımıza. Önü duvarlarla kesilen, hiçbir yere varmayan aralıksız adımlar atmayı öğrendim. (Neyse, adına volta denen bu yürüyüş biçimini ayrıca yazacağım.) Bizim avlu diyordum, işte ben ona ‘göğe bakma durağı’ diyorum. Turgut Uyar da, şiir de affetsin, bu avluya ‘göğe bakma durağı’ demem; hemen her sabah ve açık olduğu sürece oradan göğe bakmam sebebiyledir. Sabahları, avluya açılan kapı gürültüyle açıldığında kendimi dışarı atıyorum. Kameralar şahittir, avluya ilk çıkan ben oluyorum genellikle. Çıkıyor, başımı göğe dikiyor, jiletli dikenlerle örtülmüş avlumuzdan görülen baklava dilimi göğe bir süre bakıyor, sonra gözlerimi kapatıp baktığımı, DIŞARI’yı içime çekiyorum.”

‘210 GÜNDÜR NE AĞACA DOKUNABİLDİM NE GÖLGESİNDE DİNLENEBİLDİM…’

“Tam iki yüz on gündür ne bir ağaca dokunabildim, ne de gölgesinde dinlenebildim bir ağacın. Evet, tam iki yüz on gündür bir denizin kıyısından geçip gitmek de nasip olmadı. Denizlerden birinin kıyısında öylece duran bir bankta ufka dalıp gitmek; dalgaların kıyıya bıraktığı, kıyıdan alıp uzaklara taşıdığı seslere kulak kesilmek… anla sen dostum, iki yüz on gündür, gönlü toprakla eşit dostunun ayağı toprak görmedi… Okuma serüvenim, peşine düştüğüm sorular, geride bıraktığım ve yüzümü çevirip yürüdüğüm şey, toplamda verdiğim fotoğraf, ‘kendi olmaya doğru’ bir ‘özgürlüğe kaçış’ olarak okunabilecekken, ülkenin sabahlarından birinde tutuklanıverdim. Cümle kurmaktan yaşamaya, başka şeylere yabancılaşan tenimde kelepçenin metal soğukluğunu hissettiğimde tutukluluk nedir, aşağılanmak nedir öğrendim, yaşadım.”

‘BİR KORKU, BİR KAYGI İÇİMİZDE BİR BAŞEFENDİ GİBİ OTURUYOR’

“Dostum, sorayım sana: Birine, birilerine teslim olup kendimden vazgeçebilecek bir miyim? Buna dair bir iz/işaret gördün mü bende; bu hali hatırlatan bir koku aldın mı benden? Emir almaktan da emir vermekten de iğrenen, emr ile görünür olan yapıların iklimiyle uyumsuz bu kendine asılıp duran dostunun bir “terör örgütü”ne üye olabileceğini hiç düşündün mü? Bil artık, dostun, böyle bir şüphe ve suçlamayla tutuklu bulunuyor. İki yüz on gün, yedi aydır, böyle tutuklu ve habersizim senden… Sana çok yazmak istedim, istiyorum. Mektup adresini bilmiyor oluşum bir bahane. Sebep bu değil, içimde dolanıp duran şey tuttu beni, tutuyor. Ülkenin yeni hallerinden biri bu; kapı ve pencerelerden girip içlere kadar sızmış şey. Bir korku, bir kaygı. Başefendi gibi içimizde oturuyor veya biz artık onun içinde hayatlarımızı çürütüyoruz. İtiraf edeyim, sana yazmaktan çekiniyorum. ‘Tamam’ diyorum, ‘dostuna yazmak istiyorsun. Sular seller gibi ona dökülmek… Peki o senden mektup almak ister mi? Mektubun onu tedirgin etmez mi?’ içimden geçince böyle şeyler, kalemi-defteri bırakıp düşüne kalıyorum. Öyle ya, sırf sana yazdığım için ve sen benden mektup aldığın için şüpheli durumuna düşebilirsin. Değil mi, böyle bir tedirginlik böyle bir korku, sokakları, hayatlarımızı doldurmamış mı? ya kapısını çaldığım adreste yoksan? Çalsam kapını ve açmazsan kapını? Evet, ‘ya evde yoksan!’ Bana adres olmaktan çıkmışsan!… Orada kimse var mı?”

NOT: Nihat Dağlı’ya mektup yazmak ya da kitap göndermek için adres: 4 No’lu Cezaevi, Silivri / İstanbul

[Kronos.News] 28.10.2018

Fazla Uzatmayın! Nasıl Olsa Erken Final Yapacak! [Kadir Gürcan]

Devlet terörünün son kurbanı Suudlu Gazeteci oldu. Ortadoğu'da mevcut sisteme muhalif olmanın faturası çok hem de çok ağır. En iğrenç tarz ve şekilleriyle suikast bunun nihai ve çok tekrarlanan metodlarından. Suud İdaresi, bölgenin diktatör yelpazesinde, ABD ve Avrupa ile yakın ilişkileri açısından en şanslı kadrolarından. Petrol fırtınasının başladığı on yıllardan itibaren, sevseler de sevmeseler de, Suud, dünyanın gündeminden hiç düşmemiş. Petrol müptelası olan ülkeler için Suudi Arabistan, vazgeçilemez uğrak yerlerden.

Suudlu idarecilerin, Bush ailesi başta olmak üzere, ABD Başkanları ile ticari ve şahsi dostluk ilişkileri çok ileri. Trump da bundan istisna değil. O bile iki ülke arasındaki yakın münasebetleri bir çırpıda bitirecek delilikler yapamıyor. Başkanlığa geldiği ilk günlerde, Amerika'ya seyahat yasağı getirdiği altı Müslüman Ülke arasında Suudi Arabistan yok. 11 Eylül, 2001'de İkiz Kulelere yapılan terör saldırısında, olayın maddi sponsorları arasında Suud geçmesine rağmen, aynı yasağın neden bu ülkeye uygulanamadığını herkes merak ediyor. ABD'de teknolojinin merkezi sayılan Silicon Valley, Suud Ailesi'nin, hayattan kam almasını bilen ve bunu gizleme ihtiyacı duymayan, modern dünya ile barışık fertlerince destekleniyor.

Ailenin ülke içindeki, kahir-despot ve baskıcı rejim uygulamaları 'iç işleri' kategorisinde ele alınıp, kendi haline bırakılmış durumda. Kanunların hangi oranda şer'i, ne ölçüde seküler olduğu kimsenin de umurunda değil. Kaşıkçı olayı, yabancı bir ülkede gerçekleştiği için ses getirdi. Özelde Suud, genelde bütün Ortadoğu'da devam eden insan katliamı Kaşıkçı infiali ile hız kesmeyecek. İlginçtir, Ortadoğu, ölümün kanıksandığı ve alışılagelen günlük meşgaleler arasına girdiği garip bir coğrafya. Sadece resmi lig ve federasyonu yok...

Dünya skalasında, Şii İran'a karşı, Sünni Dünya'nın temsilcisi rolü, Suud'un üzerine zorla geçirilmiş geniş ve ağır bir elbise. İran'ın sık sık, Şii yayılmacılığı hırsları ile kendinden haberdar etme gayretkeşliğine rağmen, Sünni Dünya olarak kategorize edilen kesimin kendi iç işleri ile haşır-neşir olması, modern dünyanın çözemediği düğümlerden. İran her yıl, biri ile alakalı “katli vacip” fetvası yayınlayıp, dünya kamuoyunu memnun ediyor. Dünyaya ihraç edilen Şii tandanslı terörün merkezi İran. Bunda herkes müttefik. Şimdiye kadar bu tür dini görünümlü, siyasi fetvanın yerine getirildiğine dair bir haber de duymadık. Havaya boş fişek sıkmak, İran'ın PR işlerinden.

Kaşıkçı Suikasti ile beklenenin ötesinde ilgilenen yabancı gazeteler, Sünni Dünyayı tek başına tarif etme becerisini gösteremiyorlar. Ta başından, İslami Düşünceyi, Şii-Sünni kategorisine hapsederek girdikleri yanlış şerit, onları sürekli boş adreslere çıkarıyor. İstanbul'da işlenen cinayet daha yeni konuşulmaya başladığında, meselenin 'dini' olduğunu dile getirenler bile oldu. Suudlu gazetecinin, siyasi muhalefeti biliniyor da, abid, zahid ve mescidden çıkmayan biri olduğu hiç dile getirilmedi. O zaman, “Bahsettiğiniz dini motivasyon nedir?” şeklindeki basit sorumuzu sormaya müsaade edin, lütfen. Batılı da olsanız, düştüğünüz yanlışın farkında olmazsanız, komik olmaktan kurtulamazsınız.

Suud Devleti'ne biçilen “Sünni Temsilci” rolü, ne aile fertleri ile sınırlı kalmış idari kadronun, ne de onların taleplerini uygulayan-yine aile ile irtibatlı- ilmi kadronun altından kalkabileceği bir iş. Devlet destekli “İslam alimi” modelinin işe yaramadığı ve hiçbir tesirinin olmadığını gösteren en canlı örnek Suud Alimleri'dir. Neredeyse bir buçuk asırdır içine düştükleri Vehhabi katılık ve müsemahasızlığı, Haremeyn-i Şerifeyn'in alim ve idarecilerini hem dinin ruhundan hem de yaşadıkları asrın realitelerinden kopardı. Dindeki laubalilik, onları, seküler olarak da ciddiye alınmayacak bir hafifliğe sürükledi. Geçtiğimiz yüzyılın, İslami Uyanış tecrübelerinin en başarısızı Vehhabi düşünce ve kendisini bu eğilim ile tarif edenler olmuştur.

Suudlu Zenginlerin, yurt dışında maddi destekte bulunduğu İslami Müesseseler, Vehhabi ideoljisinin yayılmasına yöneliktir. Neredeyse üç çeyrek asırdır para döktükleri mescid, cami, İslami Okul ve İslami ilim merkezleri, İslam'ın değil, Vehhabi katılığının neşredildiği merkezlerdir. Vehhabi Düşüncenin, Sünni Dünyayı temsil ettiğini şimdiye kadar kimse söylemedi. Söyleyenler de yanlış kaynakların darlığına hapsolmuş durumda.

Diğer taraftan, Seküler Dünya, hiçbir şeylerini beğenmedikleri Suud İdarecilerinin, sınırsız para kaynaklarına bir şekilde sondaj vurmayı çok iyi biliyorlar. Dünyanın en pahalı at yarışlarına, Saf Kan Arap Atları ve İngiliz Kraliyet Atları liginde milyon dolarlar yatıran Suudlu Milyonerler, İngiltere de dahil, eğlenceyi hayatın merkezine oturtan çılgın Avrupalılar için vazgeçilemez dostlar arasında.

“Saf Kan Arap Atı!” demişken, bir kaç hafta önce, Saray mensubu birisi de “Ata sporumuz olan biniciliği, çocuklarımıza sevdirelim!” diye sağda-solda konuşmalar yapıyordu. Öteden beri, Suud'lu zenginlerin bizim devletlilere Saf Kan Arap Atı hediye ettiği biliniyor. “Batılılar...” deyip, bakış açımızı daraltmayalım. Suud Ailesi ile olan münasebetlerin hiç birisi, dini bir zeminde değil. Zavallı bir gazetecinin yok yere katledilmesi, karşısında, Suud Devletini haritadan silineceği falan yok. Stres yapmayın. Sadece çok alındıklarını, gücendiklerini, bir daha olursa, asla affetmeyeceklerini söylüyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı'nın Suud'a silah satışı ile alakalı ambargo söylentilerinin “Riyakarlık ve ikiyüzlülük!” olduğunu söylemesi boşuna değil.

Putin, her yıl bir kaç tane muhalifin defterini dürüyor. Kendi yakınlarının öldürmekten çekinmeyen Kuzey Kore'li diktatör en son kendi kardeşinin hakkından geldi. Türkiye'de akibeti meçhul yüzlerce gazeteci ve sayısı elli bini bulan masumun akibeti meçhul. Diktatörlerin günlük olarak katlettikleri masumlar için ürettikleri mazeretler ne kadar dini(!) motivasyon kaynaklı ise, Kaşıkçı Suikasti de o kadar dini.

Suudlu Gazeteci'nin öldürüldüğü sabit. Bundan sonraki detaylar, neticeyi değiştirecek büyük sürprizler gizlemiyor.Türkiye'deki yetkililerin ve Suudlu hükümet adamlarının her gün değişen açıklamaları da işin sulanmaya başladığının en büyük kanıtı. Sonu şimdiden belli olan senaryoyu, heyecansız taktiklerle uzatmanın bir manası yok. Nasıl olsa, başarısız Türk Dizileri gibi, erken final yapacak! Neden “Türk Dizisi gibi...”? Diziye yabancı oyuncu ithal edemediler de ondan!

[Kadir Gürcan] 29.10.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

'Elhamdülillahi'llezi Feddalana...' [Abdullah Aymaz]

Cenab-ı Hak Neml Suresinde, “(Davud ve Süleyman)  ‘Bizi mümin kullarının bir çoğundan faziletli ve üstün kılan Allah’a hamdolsun.’ dediler.”  (27/15) buyuruyor. Surenin en son âyetinde de “Ve şöyle de: (Ey Muhammed)  ‘Allah’a  hamdolsun…” (Neml Suresi, 27/93) buyuruluyor.

Elmalılı Hamdi Yazır Merhum tefsirinde diyor ki: “Kim yüzünü, iyilik yapan biri Allah’a yöneltirse… (2/112)  âyetine göre Allah’ın birliğine teslim olan ve yaptığını Allah için yapan hâlis Müslümanlardan… Ve “De ki: ‘Hamdolsun Allah’a…’  O, size âyetlerini gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız. Yani Kur’an’da kudret delillerinden İslâm’a vaad ettiği olağanüstü yardım ve başarıları ileride fiilen gösterecek. Şimdi  tanımak  istemediğiniz o hakikatleri o vakit tanıyacaksınız. “Şüphesiz ki, bu Kur’an, sana hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından verilmektedir.” (Neml Suresi, 27/6)  “Rabbin şüphesiz onlar arasında hükmünü verecektir.” (Neml Suresi, 27/78),  “O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız.”  âyetleri müminlere hidayet ve müjde için indirildiği başında bildirilen bu surenin ruhu yerinde olan teminat âyetleridir.

“Bu surenin indirildiği Mekke’de Hz.  Peygamberin (S.A.S.)  ne kadar  yalnız garip olduğu düşünülür de öyle bir zamanda böyle bir sure ve özellikle bu kesin âyetlerle gelecek hakkında vaad ve teminatın kuvveti ve büyüklüğü ve gerçekte hicretten sonra İslam tarihinin açtığı kudret ve saltanatın genişliği ve önemi düşünülürse bu surenin ve bu âyetlerin, bu yüksek haber ve teminatın ne kadar büyük mucizeleri içinde bulundurduğu ortaya çıkar. Ve gerçekten bu Kur’an’ın, her şeye hâkim, her şeyi bilen yüce Allah tarafından geldiği bütün açıklığı ile anlaşılır.

“Tarihî araştırmalar ‘Bedir’den başlayıp Hz. Ömer devrinden, Fatih, Yavuz ve Kanunî Süleyman devirlerine kadar yüce Allah’ın ‘Hamdolsun Allah’a!  O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız” buyurduğu üzere, âyetlerini nasıl gösterdiğini hiç şüphesiz görür, hamd ederler. Selim ve Süleyman saltanatlarını, Hz.  Davud ve Hz.  Süleyman saltanatları gibi  ‘Bizi mümin kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun” (27/15) şükraniyesiyle doğması da bu suredeki müjdelerin neticelerinden olduğunda şüphe yoktur.”

“Bahar Neşidesi” isimli kitabında M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bir soruya cevap verirken şöyle diyor: “Cin tayfasına eziyet edip onları celbetmek, hiçbir mânâsı olmadan onlarla eğlenmek en azından boş bir iştir. Fakat cinler bir kısım hayırlı işlerde kullanılabilirler. Bunu ‘Cenab-ı Hak yerde ve gökte ne varsa hepsini sizin emrinize musahhar etti.’  (Câsiye Suresi, 45/13) âyetindeki prensibe dayanarak söylüyorum. Onlar da bu âyetin mânasına dahildirler. Cinlerin Hz. Süleyman Aleyhisselamın emrine musahhar olmalarından anlıyoruz ki, beşer için o noktaya kadar bir yol var. Beşer o yolu takip edip bir şeyler yapabilir. En küçük bir günaha karşı tir tir titreyen bir NEBİ’ye  VERİLEN  RUHSAT, haliyle arkadan gelenlere de verilebilir. Bilhassa geçmiş peygamberlere ait ahkâm –haklarında nesholunduğuna dair bir hüküm yoksa – bizim için de geçerli olacağı için hayırlı bir takım işlerde cinleri kullanmakta bir beis olmadığı söylenebilir.

“Hz. Süleyman, cinleri tesiri altına alıyor ve çalıştırıyordu. Böylece yeryüzünde âdilâne bir hüküm icrâ ediyordu. Yapabilen bunu yapar; ama bu herkesin hevesine göre kullanılmaya başlanırsa, iş çığırından çıkar ve eğlence mevzuu olur. Fakat  kanaatim şudur ki, bir gün gelecek, yeryüzüne sâlih kullar vâris olacak ve o zaman Allah onları tam teshir imkânını da verecektir. Yeryüzünde hayvanlardan cinlere kadar bütün varlıkları kullanmaya o devrin SÂLİH  İNSANLARI yol bulacaklardır. Bu sayede dünyada Hz. Süleyman Aleyhisselamınkine benzer âdil bir hükümranlık tesis edilecektir. Bu, bir kısım âyetlerin müjdesinden anlaşılıyor.

İnsanlar, cinleri tesir altına alabildikleri gibi onların da insanlara tesir etmeleri söz konusudur. Biz insanlar, mazharı olduğumuz Esma (Cenab-ı Hakkın Güzel İsimleri ) ile onlara müdahale edebildiğimiz gibi onlar da mazhar oldukları Esmâ ile bize müdahale edebilirler. İbn-i Ebi’d-Dünya, cinlerin istedikleri zaman istedikleri şekle giremeyeceklerini söylüyor. Onların şekil değiştirmeleri belki de mazhar oldukları bir isme göre oluyor. Mesela diyelim ki ‘el-Musavvir’ cinlerin mazhar olduğu isimlerden biri olsun. Belki onlar bunu söyledikleri zaman hayalinden ne geçirirlerse, o şekle girerler. Ağaç deyince ağaç, yılan deyince yılan şeklini alabilirler. İşte cinler böyle bir kısım Esma’ya mazhardırlar. Bu isimler vasıtasıyla kendi daireleri ve sahaları içinde bazı kimseleri tesirleri altına almaları düşünülebilir. Fakat umumiyet itibariyle biz, cinlere maskara olan ve onların tesiri altına giren insanların üç yolla bu duruma maruz kaldıklarını görüyoruz.  (…)  Cinlerle ilgili bir başka nokta ise, bir kısım kimseler tarafından gerçekleştirilen ispirtizma seanslarıdır. Hem bu tür seansları yapanların söylediklerine hem de ehlullahın bu mevzudaki beyanlarına istinaden, bu seanslarda gelenlerin daha ziyade cinler ve ervah-ı habise olduğu kanaati hâkimdir. Meselâ, Mevlâna Celâleddin Rumî Hazretlerini çağırdıklarında gelen Mevlana Celâleddin Rumî’nin ruhu değildir. Çünkü o meclislere iştirak eden kimselere yardımcı bazı cinler vardır. Hz. Mevlana’nın ruhunu çağıracak cinler hiçbir zaman Hz. Mevlana gibi bir kimsenin makamına ulaşamaz ki, onu çağırabilsin. Hak ehli bir zattan bir müceddidin ruhunu çağırmasını istediklerinde o, ‘Biz nerede, onun ruhu nerede! Biz onların seviyesine ulaşamayız.’ diye cevap verir. Evet, o yüce zatların ruhlarıyla temas kurmak için en az onların makamına çıkacak seviyede olmak lâzımdır. Dolayısıyla sıradan insanlar, Hz. Mevlâna, İmam-ı Gazzâlî ve İmam-ı Rabbanî gibi mübeccel insanların muallâ ruhlarının bulunduğu yüce mevkiye çıkıp onları çağıramaz; bu mümkün değildir; o zatlar gelmez de. Belki onların kılık ve kıyafetlerinde, Mevlâna külâhıyla bir cin gelir, onlarla alay eder de o zavallılar farkında bile olmaz. Hele bu tür seanslarda din adına telkin edilen şeyler var ki, Hz. Adem Aleyhisselamdan Efendimize (S.A.S.)  kadar hiçbir peygamberin bu konuda bir beyanı yoktur. Öyleyse bu hususta yapılanlar, insanları maskaraya alma, onlarla alay etme ve onları baştan çıkarmadır.”
Yirminci Söz’de Ütad Hazretleri bu hususta daha geniş bilgi vermektedir…

[Abdullah Aymaz] 29.10.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Bombalı paketler ve sinagog saldırısı [Ali Emir Pakkan]

Amerika son bir haftadır bombalı paketleri konuşuyordu. Cumarfesi Pittsburg’da bir Sinagog’a saldırı sonucu 11 kişi hayatını kaybetti. Gündem terör eylemlerine kaydı. Hillary Clinton, Barack Obama gibi kişilere bombalı paletleri gönderdiği iddia edilen bir kişi yakalandı.

Türkiye bu tür eylemlere aşına bir ülke ve oradan biliyoruz. Aydınlar ve gazeteciler bombalı paketlerle katledildi.

1993’de Doç. Bahriye Üçok, evine gelen bir paketin patlaması sonucu öldürülmüştü. O zamanki MİT müsteşarı sonradan Üçok’un bu konuda uyarıldığını açıklamıştı! MİT’in eylemi önceden haber almasına rağmen cinayeti önleyememesi çok tartışılmıştı! Faillere de ulaşılamadı!

Gazeteci Uğur Mumcu ise arabasına yerleştirilen bombanın patlatılması sonucu hayatını kaybetti. Mumcu cinayetinden önce de MİT, bazı gazetecilere yönelik eylemler planlandığını açıklamıştı.

90’lı yıllar oluk oluk kanın aktığı kayıp yolları olarak tarihe geçti. Toplum laik-antilaik diye kutuplara ayrıldı.

Yine bombalı paketlerle 12 Eylül 1980’e zemin hazırlandı. 1978’de Malatya belediye başkanı Hamid Fendoğlu, bombalı paketin patlaması sonucu can verdi. Emniyet, aynı tarihlerde üç ayrı paketin Ankara’dan postalandığını belirledi! İz sürüldü. Amerika’dan bomba uzmanları getirildi paket düzeneği incelendi! O tarihlerde böylesine bir eylemi planlayacak terör örgütü de yoktu. Sonrasında faillere ulaşılamayan dosya kapatıldı.

Türkiye’de terör, siyasi amaçlara ulaşmak için hep bir araç olarak kullanıldı. İşin içinde derin yapılar vardı... Faillere hiç ulaşılamadı... (Ne yazık ki ülke bugün 90’lı yolların da çok gerisinde...)

Amerika’da bombalı paketler ve Sinagog saldırısının tam da ara seçimler öncesine denk gelmesi ilginç! Toplumsal fay hatları harekete geçirilmek isteniyor olabilir! Toplumsal barışın bozulması, korku ve endişenin yayılması kimin işine geliyor, bakmak gerekir!

Bu satırları yazarken sinagog saldırısının şüphelisi Robert Bowers (46) da yakalanmıştı.

Nereden ve kimden gelirse gelsin terörün her türlüsü lanetlenmelidir...

Bugün sinagoga saldıran, yarın kilise ve camiye de yönelecektir.

Terörün dini imanı yoktur. Nefret değil sevgi tohumları saçarak eylemlerin zemini yok edilebilir.

[Ali Emir Pakkan] 29.10.2018 [Samanyolu Haber]

Bilgisayar düşkünü çocuklar öğrenme güçlüğü çekiyor

Mahalle arkadaşlarıyla oynayan, sosyal ilişkiler geliştiren çocukların yerini, elinde bir tabletle oyalanan, bilgisayar oyunlarıyla kendinden geçen ya da televizyon başından kalkmayan çocuklar aldı. Uzmanlar, bilgisayar oyunlarına düşkün ya da televizyon bağımlısı çocukların öğrenme güçlüğü çektiği konusunda hemfikir.

“Çocuklarımızı teknolojiden tamamen mahrum etmek mümkün olmasa da mutlaka bir sınırlama olmalı.” diyen Psikolog Ceren Aydın’a göre, teknoloji bağımlısı çocuklarda sosyal beceri köreliyor. Aydın, ailelere şu kritik uyarılarda bulunuyor: “Yapılan araştırmalara göre fazla televizyon izleyen, bilgisayar oyunu oynayan çocuklarda dikkat ve konsantrasyon eksikliği ile beraber öğrenme güçlüğü görülebiliyor. Uzun süre ekran başında oturmak fiziksel olarak görme ve duruş bozuklukları ile obezite riskine yol açabiliyor. Uzun süreli kullanım ileriki dönemler için bağımlılık riskini de beraberinde getiriyor. Bilgisayar, oyun ya da televizyon bağımlısı olan çocuklar sosyal ilişkilerde ve akademik performansta gerileme, sorumluluklarını yerine getirememe, engellendiğinde yoğun öfke duyma gibi çeşitli problemlerle karşılaşıp ailesi ile daha fazla çatışma içine girebiliyor. Birebir ilişkiler kurmak yerine çocuğun kendi başına ekran başında zaman geçirmesi sosyal becerilerin körelmesine ve içe kapanmaya yol açabiliyor.”

Teknolojik cihaz bağımlılığının zararları nelerdir?

-İki yaş altındaki çocukların televizyon izlemesine izin vermeyin, 2 yaşından büyük çocuklar en fazla 1-2 saat eğitici bir program izleyebilir.

-Çocuklarınıza teknolojide var olan olası riskler ve zararları hakkında anlayacağı bir dille bilgi verin.

-Kumandayı çocuğun eline verip onu televizyon karşısında yalnız bırakmayın. Ne izleyebileceğini o değil, siz belirleyin.

-Üç yaş altındaki çocukların bilgisayarla tanışması için henüz erken olduğunu unutmayın.

-İnternet erişimini mutlaka denetleyin ve uygun olmayan sitelere erişimi denetlemek için aile koruması uygulayın.

-Teknolojik araçları tamamen yasaklamak yerine kısıtlama getirin. Bu konudaki kurallarınızı gerekçeleri ile birlikte ve net bir dille çocuğunuza ifade edip kararlılıkla uygulayın.

-Teknolojiye erişimi bir ödül mekanizması olarak kullanmayın. (Örneğin ödevini yaparsan bir saat fazla televizyon izleyebilirsin gibi)

-Teknolojik araçların, lego, kitap, oyun hamuru ve yaşa uygun eğitici, hayal gücünü ve gelişimi destekleyici oyuncakların yerini almasına asla izin vermeyin.

-Çocuklarınızın gelişim dönemine uygun içerikleri tercih edin. Korku ve şiddet, vb. içeren içeriklerden çocuklarınızı uzak tutun.

-Çocuğunuza sosyalleşebilmesi ve boş zamanlarını değerlendirebilmesi için yararlı alternatifler sunarak internete duyduğu ihtiyacın önüne geçmeye çalışın.

-Çocukların en önemli öğrenme kaynaklarından biri model almadır. Bu nedenle ebeveynler olarak ilk önce siz çocuğunuza model olun ve konuya yönelik davranışlarınızda tutarlılık gösterin.

[TR724] 29.10.2018

Krizle boğuşan Türkiye için bir bu eksikti [Semih Ardıç]

Türkiye kendi krizi ile boğuşurken iktisatçılar dünyada risklerin arttığına dair emarelere odaklandı.

Petrolün varil fiyatı geçen sene 55-65 dolar arasında seyretti. 2018 yılında fiyatlar yükseldi ve yeni aralık 75-85 dolar oldu.

7 KASIM’DAN İTİBAREN İRAN PETROLÜ YASAK

7 Kasım’dan itibaren İran’dan petrol ithalatını yasaklayan ABD kararının petrol fiyatları üzerinde “yükseltici” tesiri olacak.

İran’a matuf ABD müeyyideleri Türkiye başta olmak üzere çok sayıda devlete ilave maliyetler yükleyecek.

ABD borsaları başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde hisse senetleri istikrarsız bir temayül var. Wall Street’te değer kayıpları bazı günlerde yüzde 4-5’i buldu.

Enflasyonu yüzde 2 bandının altında tutmak için ABD Merkez Bankası’nın (FED) repo faizini yüzde 2-2,25 seviyesine yükseltmesinin bir başka veçhesi kredi maliyetlerinin artmasıdır.

TİCARET SAVAŞLARININ MALİYETİ

Donald Trump ABD Başkanlığı koltuğunda ikinci seneyi geride bırakıyor. Beyaz Saray’a geldiği ilk günden beri ticaret savaşlarının baş kumandanlığını yapıyor.

Ticaret savaşlarında en ağır bedeli de Çin, akabinde Avrupa Birliği (AB) ödüyor. Karşılıklı misillemeler ticarette zayiatını artırmaktan başka bir netice vermiyor.

Kısa vadede ABD namına büyüme ve gelir artışı gibi görünen gümrük duvarlarının dibinde başka krizlerin tohumları saçılıyor.

AB’NİN BİTMEYEN KRİZLERİ

2008 krizinden beri Uluslararası Para Fonu (IMF) ve AB destekleri ile ayakta duran ekonomilerde nükseden hastalıklar da bir başka tedirginlik sebebi.

AB, bugünlerde İtalyan hükûmetinin bütçesini yeniden gözden geçirmesini talep etti. Zira Brüksel’e taahhüt edilen tasarruf tedbirlerinden bazıları 2019 bütçesinde görünmüyor.

Yunanistan, İspanya, Portekiz ve Danimarka’nın aldığı borçları ödeyip ödeyemeyeceği de bu ekonomilerin krizi ne kadar aştıklarını gösterecek.

ROUBINI’YE GÖRE KRİZ 2020 SENESİNDE

Bütün bu belirsizlikleri alt alta yazan İstanbul doğumlu iktisatçı Nouirel Roubini 2020 senesinde dünyanın yeniden ve daha çetin bir kriz ile karşı karşıya gelebileceğini belirtiyor.

Roubini o tarihte Trump’ın vergi teşviklerinin nihayete ereceğini ve bunun da yatırımları azaltacağına işaret ediyor.

İtalya’nın AB’den çıkabileceğini de kaydeden Roubini, Trump’ın ABD Merkez Bankası’nı (FED) hedef alan sözlerini de risk faktörü olarak not ediyor.

Türkiye’de Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın Merkez Bankası’nı (TCMB) baskı altına almasının enflasyonu ne hale getirdiği ortada.

Faizler arttığı halde enflasyon bir kere kontrolden çıktığı için yüksek faiz ve yüksek enflasyon kol kola ilerliyor.

Roubini, İran gibi noktalarda yaşanabilecek jeo-siyasi şokların da küresel ekonomiye zarar vereceği görüşünde.

2008’İN YARALARI SARILAMADI

Roubini demek istiyor ki dünya ekonomisinde kırılganlık ve nekâhet dönemi bitmeden yeni hastalıklar baş gösterdi.

Varlık fiyatlarındaki balon 2008’de patladı, sistem çöktü. Merkez banklarının bastığı karşılıksız paralarla muvakkaten aşıldı. Şimdi FED ve AB Merkez Bankası o paraları geri istiyor.

Yüzde 0’a yakın faize alışan piyasalar için yeni döneme nasıl intibak edileceği hakkında bir mutabakat yok. Bileşik kaplar misali dünyanın bir ucunda yaşanan iktisadî iniş yahut çıkış diğer tarafta anında hissediliyor.

2020’de kriz yaşanıp yaşanmayacağını bilmiyoruz. Mamafih tarih bizlere dünyanın her 10-15 senede bir şiddeti az ya da çok iktisadî şoka maruz kaldığını haber veriyor.

TÜRKİYE İÇİN FELAKET OLUR

Muhtemel bir küresel kriz Türkiye gibi kendi krizi ile boğuşan ekonomiler için tek kelime ile “felaket” olur.

2008 krizinin akabinde 2009 senesinde yüzde 5’e yakın küçülen ekonomi bugün ile mukayese edilmeyecek kadar iyi vaziyetteydi.

Türkiye’ye adeta sermaye yağıyordu. Yabancılar senede 15 milyar dolar doğrudan yatırıma imza atıyordu.

En basitinden bankaların ve şirketlerin döviz borcu 220 milyar dolar değildi. Borcun 114 milyar dolarının 1 sene içinde ödenmesi gibi bir mecburiyet hiç yoktu. Bütçe açıkları bu kadar fazla değildi.

EKONOMİ 2009 KRİZİNDE BİLE BUGÜNDEN SAĞLAMDI

Sağlık Bakanlığı, “hastanelerde acil ameliyatlar haricinde ameliyat yapılamaz” acziyetine düşmemişti. Mahkemelerde avukatlardan A4 kâğıt talep edilmemişti.

Aynı şekilde okul idareleri, velilerin eline “keçeli kalem, A4 kâğıdı, tahta silgisi, Arap sabunu, çamaşır suyu, deterjan ve kova” yazılı ihtiyaç listesi tutuşturmamıştı.

Konkordato için şirketler mahkeme önlerinde sabahlamıyordu.

Enflasyon yüzde 9,50 idi. Halihazırda yüzde 24. Merkez Bankası’nın gösterge faizi yüzde 13 idi. Bugün yüzde 24.

Hangi göstergeye bakılırsa bakılsın Türkiye bugün kendi kendine çıkardığı bir krizi aşmaya çalışıyor.

Türkiye tek adam rejimini tercih etmenin, hukuk devletinin icaplarından kopmanın tabii neticesi ile karşı karşıya…

Dünya ekonomisinin en istikrarlı günlerinde krize girmek başlı başına bir maharetti (!)

2008 krizini daha evvel haber vermesi ile tanınan iktisatçı Roubini’nin 2020 ikazını en fazla Türkiye’yi idare eden zevat dikkate almalı.

[Semih Ardıç] 29.10.2018 [TR724]

Celladıma gülümsedikten sonra sıvarken! [Naci Karadağ]

Bir sabah, genç bir Norveçli, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaşır. Bir süre sonra biri daha kitap bırakır aynı yere. Sonra biri daha, biri daha, biri daha… Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığarlar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşanır, ne de kötü bir laf edilir. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağılırlar. Adeta kendi kitaplarından bir dağ oluşur Hamsun’un bahçesinde…

Biliyorum pek çok kişi –birazdan yazacağım İsmet Özel demeci için- “Adam bu lafı üç yıl önce söylemiş, şimdi birileri servis ediyor” filan gibi beylik “ama”lara sığınacak. Bektaşi’nin “ben yeni duydum” demesi gibi değil derdimiz bunu bilin evvelen.

İsmet Özel hikayesiyle, kişiliğiyle çok enteresan biridir.

Dolayısıyla kendisi üç yıl gecikmeli de olsa böyle gündeme oturmaktan haz alacaktır, memnuniyet duyacaktır.

Nice zaman önce, hatırlıyorum, Hürriyet gazetesine “Ben İslamcıların gazetelerinde tenezzülen yazdım” diyerek gündem olmayı denemişti. O zan da aklıma Şeytan’ın meşhur “Kibir en sevdiğim günahtır” cümlesi gelmişti.

“Beni anlamıyorlar; şiiri bıraktım” diye âlay-ı vâlâ ile maraza çıkarması ise ayrı bir vakıa.

Kibir, şeytanı cennetten kovduran maraz.

Kibir, küfrün dibacesi, bir alev yumağı, onurlu gibi göstererek kişiliği yiyip bitiren bir bela.

Şeytan kâfir değildi, kibirliydi. Kibri onu küfre götürmüştü.

İsmet Özel yaşadığı dönüşüm sonrasında el üstünde tutulup, başlar üzerinde kendisine açılan kadife zeminli şilteye yerleştikten bir süre sonra sanatıyla (En azından İslamcı kitle nezdinde) Necip Fazıl’ı, Karakoç’u geçemeyeceğini anladı maalesef.

Belki haklıydı, yazdığı şiirler değerliydi ama ülkedeki muhafazakar gençlik için birer semboldü Necip Fazıl ve Karakoç..

Şairden ve şiirden çok fazlasıydılar.

Sıkıntı bunu idrak edememekti.

Mehmet Akif ile zaten aynı lige bile çıkamayacak bir kalibrasyon vardı ortalıkta.

Bu ara aşamayı cerbeze, provokatif demeçler ve aykırı fikirler ile diklemesine aşmayı denedi hep İsmet Özel.

Bosna Savaşı’nda “Tepemizde Sırp uçakları uçsun” filan diye abukluklar ile gündem olmayı denedi ama belki de çok elitist bir ironiydi yaptığı, milletin birkaç santim üzerinden uçup gitti. Ciddiye alan olmadı.

Oysa belki de fark edilmek, kınanmak, protesto edilmek, hisleri manipüle etmek istiyordu şair.

Ama olmadı, bir kod uyuşmazlığı ve doku tipi tutmazlığı vardı yeni hedef kitlesiyle arasında.

Özellikle bugün AKP kitlesini oluşturan vasat ve yarı-aydın kitle de her dediğini alkışlar halde olunca ömür denen çark acımasızca öğüttü şair Özel’i…

40 yaşında yaşadığı dönüşümden sonra sadece omuzlarda taşınmak istemiyordu. Şiir filan da yazamayınca boş beleş polemik konularıyla ömrü heba etti ne yazık ki…

Megalomani sınırlarını da aşıp absürt bir “fars” dönüşen İstiklal Marşı Derneği ve Özel’in evlere şenlik ırkçılık anlayışına hiç girmeyelim isterseniz, oralar tam bataklık, kirli çamur deryası.

2000’li yılların başlarında Nuriye Akman’la yaptığı söyleşiyi hatırladım. Çağın zalimleri Zaman’ın belleğini yok etmese belki de bulacaktım. Tıpkı birazdan size izleteceğim videodaki gibi, muhtemelen bıyık altından hınzırca sırıtarak şu cümleyi kurmuştu Özel:

“Benim önüme çıkan şeytan dünyayı kundaklamaya beni kışkırtıyor.”

Nuriye Akman’ın o zamanki tespiti hala zihnimdedir:

“Ben sizin huysuzluğunuzun sırrını istedim. Yoksa sizin önünüze de size dev aynası tutan şeytanlar mı çıkıyor?”

Kibir hiç bu kadar güzel tarif edilmemiştir belki de; şeytanın egoya tuttuğu dev aynası!

O röportaj aslında İsmet Özel’in ne olduğunu ortaya döken muazzam bir meslek konsültasyonu, eşsiz bir karakter çözümlemesidir.

Örneğin Akman’ın “Kadınlardan nefret mi ediyorsunuz?” sorusuna şöyle cevap veriyordu Özel, “Nefret demeyelim de hınç diyelim. Çünkü ben sevdiğim kızla evlenemedim. Hıncım onun gibilere. İnsan tercih edilmek, seçilmek istiyor.”

Aynı röportajda kadının erkeğin kölesi olduğunu saçmalamış, bu saçmalığına da Allah’ı şahit göstermeye kalkışmıştı İsmet Özel. Esas komik olan ise aynı röportajda “İyi ki Arapça bilmiyorum, yoksa çok daha ukala olurum” diye açıklama yapmıştı!

Nuriye Akman’ın röportajı kapama cümlesi hala belleğimde tazedir:

“Çünkü sevgi yok sizde.”

Aslında İsmet Özel modellerinin tarihte benzerleri var.

Knut Hamsun mesela. Sırf konuşulmak, gündem olmak, tartışılmak ve protesto edilmek için peşine düştüğü saçmalıklar bir süre sonra gerçek fikirlerine dönüşür Hamsun’un.

İskandinavların İsmet Özel’i: Knut Hamsun

Norveç ve dünya edebiyatının en büyük yazarlarından, 1920 Nobel ödülü sahibi bu adam, ikinci dünya savaşı yıllarında, henüz ülkesi işgal edilmeden evvel Nazi taraftarlığı ve propagandası yapıp ülkesinin işgaline zemin hazırlamaya çalışır. Ve sonunda Norveç işgal edilir. Acı dolu günler yaşanır. Savaş bitip işgal sona erdiğinde son derece kırgındır Norveçliler en büyük yazarlarına. Devlet tarafından yargılanır ve cezalandırılır. Fakat Norveçliler ne hakaret ederler, ne bağırıp çağırırlar ne de intikam hissiyle saldırıya geçerler.

Peki, ne mi yaparlar?

Yazının girişindeki şeyi…

Bu zarif tepki, doksan küsur yaşındaki yazara ömrünün en acı dersini verir. Pişman, mutsuz ve utanç içinde yumar hayata gözlerini…

İsmet Özel ortalığa yeni düşen videosunda birkaç yıl önce “Müslüman terörist olmalıdır” diyor açık açık.

İslam’a attığı bu iftiranın vebalinden belli ki habersiz. Bıyık altından sinsice gülümseyerek oyun oynadığını zannediyor ama bu mukaddes dinin mualla yüzüne buladığı çamurun nasıl bir geri dönüşü olacağı umurunda bile değil. Ahiret inancı bu kadar sakat yani…

Buyrun izleyin videoyu…


Bugünlerde kermes düzenleyen, içli köfte satan teyzelerin terörist diye aylarca, yıllarca sorgusuz sualsiz hapse atılması, gazete okuyan, bankaya para yatıran insanların bir günde terörist yapılması hiç sorun olmazken İsmet Özel gibi rejimin yamacına sığınıp, evin haylaz çocuğu ruh haliyle şımarıklık yapması kelimenin en hafif tabiriyle densizliktir.

Şekspir’in yazar olmak isteyen şemsiyeciye verdiği cevabı hatırlıyorsunuzdur.

İnsan İsmet Özel’e yanaşıp usulca şöyle diyesi geliyor:

“Keşke sadece şiir yazsan, sadece şiir yazsan!”

Acil şifalar diliyoruz…

Bonus:

Bir İsmet Özel şiiri:

“Kardeşler!  Deseydim “Kardeşlerim! ”

Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan

Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan

Bakın yaklaşıyor..

Yazık, şairler kadar cesur değilim

Çocukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan

Gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.”

[Naci Karadağ] 29.10.2018 [TR724]

Maldini’ler gitti, Milan efsanesi bitti! [Hasan Cücük]

Bir kulüple özdeleşen soyadı hangisi? sorusunun cevabı; Maldini olur. Maldini soyadı Milan’la özleşmiş bulunuyor. Cesare Maldini ile başlayan dönemi oğlu Paolu devam ettirdi. Torun Christian ise soyadının ağırlığını taşıyamadı. Maldini’lerin gitmesiyle bir anlamda Milan efsanesi de bitti.

Cesare Maldini, 5 şubat 1932’de doğdu. Futbola 1952’de profesyonel olarak Triestina’da başlayan Cesare Maldini, sadece 2 yıl top koşturduktan sonra 1954’de Milan formasını giymeye başladı. Milan formasını aralıksız tam 12 sene giyen Cesare Maldini, Milan’ın Avrupa’da kazandığı ilk kupayı kaptan olarak kaldırdığında tarih 1963 yılını  gösteriyordu. 1966’da Torino formasını giyen Cesare Maldini sezon sonunda futbola veda ederek, oyunculuk kariyerine son noktayı koydu.

Teknik adam olarak kariyerine 1974’de Foggia ile start veren Cesare Maldini sırasıyla 1976 – 77 Ternana’yı, 1978 – 80 arasında Parma’yı çalıştırdı. Bu tarihten sonra 6 yıl dinlenen Cesare Maldini, 1986’da İtalya U21 milli takımını 2 yıl çalıştırdı. 1996’da İtalya milli takımının başına geçen baba Maldini’ye en büyük muhalefet oğlu Paolo’dan geldi. Bu muhalefet, babanın teknik bilgisinden ziyade, sağlık durumundan kaynaklanıyordu. Baba Cesare’nin kalbindeki rahatsızlık, oğul Maldini’nin itiraz noktasıydı.

Cesare Maldini’nin teknik adam, oğul Paolo Maldini’nin kaptan olarak boy gösterdiği İtalya, 1998 Dünya Kupası’nda çeyrek finalde Fransa’ya penaltılarda elendi. Kupa sonrası Cesare Maldini görevi bırakırken, Çizme basını benimsediği ‘ultra defans’ anlayışından dolayı eleştiri oklarını acımasızca yöneltti. 2001’de kısa bir dönem Milan’ı çalıştıran Cesare Maldini, 2001 – 2002’de Paraguay’ın teknik direktörlüğünü yaptı. Bu tarihten sonra aktif teknik adamlık kariyerine nokta koyan baba Maldini, 3 Nisan 2016’da 84 yaşında hayata veda etti.

Tarih 20 Ocak  1985. Milan’ın rakibi Udinesse. İlk yarı 1-0 Udinesse’nin üstünlüğüyle bitiyor. Karşılaşmanın 2. yarısında sahaya genç bir isim Paolo Maldini çıkıyor. Udinesse’nin golünü atan Franco Selvaggi karşısında ’acemi bir çaylak’ bulmanın keyfini yaşıyor. Ancak daha ilk çalım girişiminde kendini yerde bulunca karşısındakinin kaya gibi bir defans olduğunu anlıyor. Devre boyunca Maldini rakibin bütün ataklarına başarıyla karşı koyarken, Mark Hataley’in attığı golle Milan beraberliği sağlayarak maçtan bir puan çıkarıyordu. Teknik patron Nils Liedholm’un sahaya sürdüğü 16 yaşındaki Maldini herkese kendini hayran bırakıyordu.

Teknik patron Nils Liedholm’un sahaya sürdüğü Paolo Maldini Milan seyircisi için şahsından ve oyunundan dolayı değil ama soyadından dolayı yakından bilinen bir isimdi. Babası Cesare Maldini’nin Milan geçmişi oğul Maldini’ye iyi bir referans olmuştu. Ama Paolo Maldini, soyisim kontenjanından oynamadığını kısa sürede ispatlayacak, Cesare Maldini’nin oğlu imajı, bir süre sonra Paolo Maldini’nin babası Cesare Maldini’ye dönüşecekti.

26 Haziran 1968 tarihinde Milano’da doğan Maldini kariyeri boyunca sadece Milan’da top koşturdu. Adı bir çok kulübün transfer listesinde olmasına karşılık, Milan’dan ayrılmayı hiç düşünmedi. Bir ara Chelsea’nın ısrarı transfer teklifine birazda eski arkadaşı Vialli’den dolayı ‘evet’ diyecek olmasına karşılık, Milan’ın sembol ismi olmasından dolayı bu teklifi de geri çevirdi.

Genç yaşta Milan formasını giymeye başlayan Paolo Maldini, istikrarın sembolü oldu. Gullit, Van Basten, Weah, Jean Pierre Papen, Rijkaard, Shevchenko ile beraber top koşturdu. Dünyanın en iyi liberosu olarak gösterilen Marco Baressi ile rakip forvetlere gol şansı vermedi. 1980’lı yılların sonunda kurulan efsane kadronun temel taşlarından biri oldu. 1989’da kazanılan Şampiyon Kulüpler Kupası Maldini’nin kazandığı ilk Avrupa kupası oldu. Finalde Milan Steau Bükreş’i 4-0 yenerek kupaya uzanmıştı. O yıl Galatasaray, yarı finalde Steau Bükreş’e elenmişti.

Paolo Maldini Gök – Maviler’in formasını 1988’de giydi. Aralıksız 14 sene milli formayı giyen Maldini 2002 Dünya Kupası sonrası milli takıma veda ederken geriye 126 maçlık bir rekor bıraktı. 64 maçta sahaya kaptan çıkan Maldini, 7 gole imza attı. Yapılan bütün ısrarlara rağmen, bu tarihten sonra tekrar milli takıma dönmeyi kabul etmedi.

20 Ocak 1985’de giydiği Milan formasını 24 yıl başarıyla giyen Paolo Maldini 647 maçta  forma şansı bulurken 29 gol attı. Avrupa kupalarında ise 161 maçta forma şansı bulup, 3 gole imza attı. 2005’te İstanbul’da oynanan Şampiyonlar Ligi finalinin 52. saniyesinde attığı golle ‘finallerde en erken gol atan oyuncu’ unvanını aldı. Maldini, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde tam 8 final oynadı. Bu 8 finalin 5’inde sahadan kupayı kazanarak ayrıldı.  Kulüp düzeyinde tatmadığı başarı kalmayan Paolo Maldini, milli takım düzeyinde kupa sevinci yaşayamadı. Euro 2002 finalinde kupaya uzanmasına maçın bitimine saniyeler kala Wiltord engel olurken, uzatma devresinde Trezeguet altın golle kupa hayaline darbe vuran isim olmuştu.

1996 doğumlu torun Christian henüz 9 yaşında Milan’la sözleşme imzalamasına karşılık, dedesi ve babasının başarıyla temsil ettiği Maldini soyadını yeşil sahalarda aynı başarıyla sürdüremedi. Christian Maldini kariyerini şu sıralar Serie C takımlarından A.S. Pro Piacenza 1919’un formasını giyiyor.

Paolo Maldini, Milan formasıyla 7 Serie A şampiyonluğu yaşadı. Maldini’nin 2009’da futbola veda etmesinden sonra Milan sadece 2010-11 sezonunda şampiyonluk gördü. Son yıllarda ise Milan, Serie A’nın sıradan takımları olma yolunda hızla ilerliyor. Maldiniler gitti, Milan efsanesi bitti. Evlatlarına sahip çıkmada örnek bir kulüp olan Milan ise 3 numaralı formayı müzeye kaldırarak Maldini’ye vefasını gösteriyordu.

[Hasan Cücük] 29.10.2018 [TR724]

Unsuz Ülkenin Elekçileri [Hakan Zafer]

Her evden iki kişinin anten işini deruhte ettiği, birinin aşağıdan “oldu, oldu!” diye bağırana kadar çatıdakinin anteni çoktan oynatıp televizyonu karınca yuvasına çevirdiği yıllar. İlk defa “kompüter” görmek için, nükleer saklar gibi saklamış muhasebecinin “yazane” camına –o dönem henüz ofis kelimesi tedavülde değil idi- vantuz gibi yapışmış halimle, borudan roket denemeleri yapmaya “böyle giderse ortalığı yakarım kesin” diye son vermiş biri olarak, rahmetli Sadri Alışık’ın uzay gemisine ışınlanmış turist hali arasındaki farkı kapattığım yıllar.

Daha az olsa da benzer etkiye sahip VHS videolar, öyle çoluğun çocuğun dokunamayacağı saygıdeğer aletlerdendi. Ara sıra akşamları misafirliğe gider, gittiğimiz eve gelenlerden birinin, fırından yeni çıkmış somunu koltuğunun altına alamadığı için yarım metre önden önden götüren adam telaşıyla getirdiği vaaz bandını seyrederdik. Çocuk olduğum için koltuklarda yer kalmazsa yeni gelene yer açmak maksadıyla halıya ilk diz kıran ben olur, ayağım uyuştukça uyuşur ama pür dikkat dinlerdim. O bantların başlangıcındaki yaylı tamburla uşşak taksimini,  şiiri ve fondaki galaksi görüntüsünü hiç unutmuyorum… İlginç bir duyguydu o. Keşke her şey o durulukta kalsaydı…


Babamın, “daireden” bir arkadaşı vardı. Benim o kasetleri dinlediğim vakitler üçümüz bir aradayken, “oğlanı oraya gönderme abi, onların amacı var” diye babama bir laf etti. Aradan geçmiş neredeyse otuz yıl, hiç unutmuyorum o lafı. Babamın yanında ukalalık olmasın diye yeni çatallanmış sesimle o adama “neymiş o?” diye soramadım ya ona yanarım. Neyse o amaç(!),bu yaşa kadar ne bilen biri söyledi ne de ben bizim milletin bu amaç çözme maharetini anladım.

Niye yoruyorsunuz bizi vicdansızlar? Lafı kim alsa, elinde un izi yok. Aslında tarladan habersiz, harman bilmez, buğday bile ekmemiş ama günün sonunda ambarı unla dolu zanneden milyonlarca insan. Bu zihin rahatlığının engellediği, ertelediği her türlü gelişmeden mahrumken, sövüp saymanın gevşetici etkisine tav olmakla yetinmelerine acımasın da insan ne yapsın peki?

Bu, ununu elemiş, eleğini asmış gibi görünen kimseler bana hep geç kalmışlık hissi veriyor. Bu his insanı durduk yere yoruyor. Yürümenin yeterli olduğu yere koşarak gitmek zorunda kalıyorsun. Geç kalsan iyi de etrafında seni yanıltan bu hazır un hayalcileri varken koşturunca, vardığın yerde senin hayallerin yıkılıyor. “Niye koştum, yürüsem de olurmuş”  diyorsun. Yok sayıp görmezden gelmek de yetmiyor, duygusal dönüş zorlaşıyor, başaramıyorsun. Bence, arsızın başardığı bir şey varsa o da budur, köprünün altından onca sel geçmişken dönüp dolaşıp hiç bir şey olmamış gibi yapmak.

Son Söz

Hava kararıp gün çekilince gideceğin yer konusunda bir fikrin yoksa garibin padişahısın işte. Daha zavallısını biliyorum, karanlık çöktüğünde yanındakinin yüzü görünmez olup bir yabancı gibi tanıyamıyorsan Hak Teâlâ sana yardım ede. Ondan dileğim, bu yardımın bir parçası olarak, kimin ne olduğunu, gelecek gün yolu gözlemekten yorulmuş gözlerimize bir an önce ayan beyan göstermesidir. Ne o güne ağzım sulanıyor ne de tükürük biriktiriyorum. Garipler gülsün yeter.

[Hakan Zafer] 29.10.2018 [TR724]

Hazır olun! Hollanda Avrupa Birliği’nin patronu oluyor! [Ebubekir Işık]

Beş yılda bir yapılan Avrupa Birliği seçimleri 2019’da 23-26 Mayıs tarihleri arasında vuku bulacak. Avrupa Birliği kurumlarını yakından ilgilendiren bu seçimler, temelde 751 sandalyeli Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Komisyon Başkanı, Avrupa Birliği Konsey Başkanı, Avrupa Birliği’nin dışişleri bakanlığı mahiyetinde olan Avrupa Dış Eylem Servisi (European External Action Service) gibi pozisyonlara kimlerin seçileceğini belirlemesi açısından hayati öneme sahip.

2019’da yapılacak seçimlerle alakalı bugünden net tahminlerde bulunmak her ne kadar güç olsa da, bazı verileri kullanarak bir takım projeksiyonlar yapmak mümkün. En başından belirtmek gerekir ki, 2019 seçimlerinde çok büyük bir aksilik olmazsa Avrupa Hristiyan demokratlar grubu (EPP) Avrupa Parlamentosu’nda en fazla vekil sayısına sahip olacakları için Avrupa Birliği Komisyon başkanlığı için öne sürecekleri aday AB komisyon başkanı olacak. EPP grubuna baktığımızda hali hazırda bu pozisyon için iki ismin AB seçim kampanyalarını domine ettiğini ifade edebiliriz.

Bir tarafta, kendi ülkesinde başbakanlık ve dışişleri bakanlığı da yapmış olan Finlandiyalı Alexander Stubb; diğer tarafta ise EPP grubunun başkanı ve Baveryalı olması ile bilinen Alman siyasetçi Manfred Weber’in olduğunu görmekteyiz. Her ne kadar, Alexander Stubb daha tecrübeli ve liyakat açısından bir ok Avrupalıyı heyecanlandırsa da, büyük bir aksilik olmazsa Weber’in Merkel ve Avrupalı müttefiklerinin desteğini almış olması kendisini Avrupa Komisyonu başkanlığına ulaştıracak öngörüsünde bulunabiliriz.

Fakat, Avrupa Birliği’nin en önemli dört kurumundan diğer ikisi olan özellikle Avrupa Konseyi başkanlığı ve dışişleri bakanlığı mahiyetinde olan Avrupa Dış Eylem Servisi için EPP grubundan bir ismin en azından bu iki kurumdan birinin başına geçmesi ihtimalinin 2014 yılındaki seçimlere göre son derece düşük olduğunu da ifade etmekte yarar var. İşte tam bu noktada küçük ama siyasi etkinliği son derece büyük olan ‘Hollanda faktörü’ karşımıza çıkıyor. Nasıl mı? Açıklayalım…

Hollanda Avrupa Birliği’nin Yeni Patronu Olmaya Koşuyor

Geçtiğimiz günlerde Amsterdam, Avrupa Birliği’nin önümüzdeki beş yılını derinden etkileyecek son derece önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Hollanda başbakanı Mark Rutte basına kapalı yaptıkları toplantıda 2019 yılında Avrupa Liberaller Grubu (ALDE) üzerinden bir ortaklık kurarak Avrupa Birliği kurumlarında ki EPP dominasyonunu sona erdirme ya da önemli ölçüde sınırlandırma noktasında son derece önemli kararlar aldılar. Bu kararların bir kısmı basın ile paylaşılırken bir kısmı ise daha sonra her iki liderin danışmanları tarafından kırıntılar şeklinde farklı mahfillerde dile getirildi.

Bu toplantıda Macron’un partisi olan En Marche’nin Rutte’nin de üyesi olduğu Avrupa Liberal Grubu’na (ALDE) üye olması noktasında prensipte anlaşılırken, medyaya çok yansımasa da, Rutte’nin 2019’da Avrupa Birliği Konsey başkanlığı için aday olmak istediği ve böyle bir durumda Macron’dan tam destek alacağı konuyu takip eden bazı uzmanlar tarafından dile getirildi.

Avrupa Konseyi’nde ALDE grubuna üye 8 devlet başkanının olduğu düşünüldüğünde (benzer şekilde Avrupa Konseyi’nde EPP grubuna da üye 8 devlet başkanı bulunmakta), Rutte’nin gerek Macron’un gerekse de AB Konseyi’nde ki diğer 8 ALDE’li devlet başkanının desteğini almak suretiyle Avrupa Konseyi başkanı olması son derece muhtemel. Böyle bir seneryoda, Hollandalı bir siyasetçi Avrupa Birliği’nin dümeni sayılabilecek son derece önemli bir kurumun başına geçmiş olacak.

Diğer taraftan, 2019’da ‘Hollanda Faktörü’ olarak ifade ettiğimiz durumun yalnızca Avrupa Konseyi başkanlığı ile sınırlı olmadığını vurgulamak durumundayız. Hollandalı diğer bir siyasetçi olan ve hali hazırda Avrupa Komisyonu birinci başkan yardımcılığını yapan Frans Timmermans Avrupa Sosyalist Grubu (S&D) tarafından Avrupa Komisyon başkanlığı için aday gösterildi. Hemen ifade etmek gerekir ki, Frans Timmermans’ın mevcut siyasal konjonktür dikkate alındığında Avrupa Birliği Komisyon başkanı olması imkansız olmasa da son derece güç. Dolayısıyla, S&D grubunun Frans Timmermans’ı Komsiyon başkanlığı için aday göstermesinin altında yatan asıl gerekçenin, Timmermans’ı birliğin dış işleri bakanlığı olarak ifade edebileceğimiz Avrupa Dış Eylem Servisi’nin (European External Action Service) başında görmek istemesi ile açıklanabilir.

Bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunda, ALDE grubunu en üst düzeyde temsil edecek olan Mark Rutte’nin gerek Konsey gerekse de Avrupa Dış Eylem Servisi’nde iki Hollandalının olmasını temin etmek niyeti ile S&D’li olsa bile Timmermans’a destek vereceğini öngörmek hiçte güç değil.

Daha yalın bir yaklaşımla ifade etmek gerekirse, bir tarafta Macron ve AB konseyi’nde ki sekiz ALDE’li devlet başkanının desteğini alarak AB Konsey başkanı olması son derece muhtemel olan Hollandalı Mark Rutte bulunurken; diğer tarafta gerek S&D’nin desteğini almış gerekse de Hollandalı olduğu için Mark Rutte’nin desteğini alması son derece muhtemel olan ve bu durumda Avrupa Dış Eylem Servisi’nin başına geçmesi ihtimali son derece yüksek olan diğer bir Hollandalı siyasetçi Frans Timmermans bulunmakta.

Tüm bu olasılıkları hesaba kattığımızda, Hollanda gibi küçük bir AB üyesi ülkeden iki önemli siyasetçinin Avrupa Birliği’nin en önemli 4 kurumundan ikisinin başında olmaları ihtimali hiçte yabana atılacak ve düşük görülecek projeksiyonlar değil. Bu nedenle, 27 Mayıs 2019 sabahında dümenin başında Hollandalıların olduğu bir Avrupa Birliği’ne uyanabiliriz.

[Ebubekir Işık] 29.10.2018 [TR724]

Ayetlerin manası, nüzül sebebi, metin içi ve metinler arası münasebeti, bağlamı ve mesajı [Ahmet Kurucan]

İki haftalık aradan sonra ayetlerin manası nüzul sebebi metin içi ve metinler arası münasebeti, bağlamı ve mesajı başlıklı yazıma kaldığım yerden devam ediyorum. Yayınlanan yazımda bu kavramların hepsinin Allah’ın maksadını doğru anlamada çok büyük öneme sahip olduğunu söylemiş, ilk üçü üzerinde kısaca durmuş ve metinler arası münasebete gelmiştik.

Metinler arası münasebet; savaş esirlerine davranış tarzı ile alakalı Kur’an’da iki tane ayet vardır. İlki Enfal suresinde. Şöyle diyor Allah: “Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip, ezici bir üstünlük sağlayıp hakim hale gelmedikçe, hiçbir peygambere esir alması ve esirleri fidye karşılığı serbest bırakması  yakışık almaz. Ey müminler. Siz belli ki fidye ve ganimet gibi gelip geçici dünya menfaatlerini istiyorsunuz. Halbuki Allah ahiretteki mükâfata nail olmanızı ve bu mükâfat için çalışmanızı istiyor. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (8/67)

İkinci ayet ise Muhammed suresinde. Orada da şöyle buyuruyor Allah: “O kafirler/müşriklerle savaşta karşı karşıya geldiğinizde onları ezip geçin. Size karşı direnme güçlerini tamamen kırıp onları etkisiz hale getirdiğinizde sağ kalanları esir alın. Daha sonra onları ister karşılıksız ister fidye karşılığında serbest bırakabilirsiniz. Böyle yapın ki onların bir daha sizinle savaşacak hal ve mecalleri kalmasın. Evet, yapılması gereken budur. Gerçi Allah dileseydi onları savaşsız da cezalandırırdı. Fakat O, birbirinizle savaşmanızı takdir ederek sizi sınamak (böylece hem sizin samimiyet ve sadakatinizi hem de gücünüz karşısında müşrikleri hor ve hakir hale düşmesini gözler önüne sermek) istedi. Allah kendi yolunda savaşanların gayretlerini asla boşa çıkarmayacaktır.” 47/4-5)

Ne görüyorsunuz bu iki ayet arasında? Net konuşalım, savaş esirlerine davranış şekli, muamele tarzı adına birbiri ile çelişen iki ayrı beyan, iki ayrı hüküm? İlkinde yeryüzünde hâkim hale gelinceye kadar esir almanız ve fidye karşılığı salmanız yakışmaz; ikincisinde aynı amaç adına esir alın, isterseniz fidye karşılığı salıverin. Allah’ın kendi beyanında kendisi ile çelişmesi söz konusu olmayacağına göre, bu durum nasıl izah edilebilir?

Ayeti nazil olmuş olduğu tarihi zeminden kopartıp literal bir okuma yaparsanız bu çelişkiyi izah edemezsiniz. Ama ilk ayetin Bedir, ikinci ayetin Hayber sonrası siyasi, askeri, dini, ekonomik arka plan şartlarının birbirinden farklı olduğu  zamanlarda nazil olduğunu, mitolojik değil tarihsel ve toplumsal bir gerçekliğe çözüm olarak beyanda bulunduğunu, esirlere yönelik her iki muamele tarzının devrin cari uygulamaları ile kesiştiğini, hatta ikinci ayette esirleri öldürme seçeneğinin kaldırıldığını öğrenince meselenin çelişki değil, birbirini tamamlayan hatta esirlere muamele tarzında daha insanı adımlar atıldığını görebilirsiniz. Bunun için yapılacak şey yukarıda örneğini ve kısa açıklamasını gördüğümüz gibi ayetlerin ilk muhataplarına nazil olduğu o tarihi zeminde ne dediğini anlamaktan geçer. Çok defa ifade ettiğim gibi eğer ayetleri -sadece ayetleri de değil hadisleri de, İslam alimlerinin hukuki görüşlerini de hatta sıradan insanların herhangi bir meselede söylediği sözleri de- söylendiği tarihi zeminden kopartırsanız, o sözlere her türlü anlamı yükleyebilir, o anlam üzerinden her türlü yorumu yapabilirsiniz. Ama unutmamalı, bu defa konuşan siz olursunuz, Allah, Hz. Peygamber veya o söz sahibi değil.

İkinci misal, daha önce bu sayfalarda yayınlanan cihat yazılarımda ifade ettiğim bir gerçek. Kur’an’daki cihat, kıtal, katl, harb ile alakalı ayetleri nazil olduğu tarihi zeminden kopartıp mutlak bir metin olarak değerlendiren bazı ulema, seyf/kılıç ayeti diye adlandırılan Tevbe süresi 5. ayeti ile gayri müslimlerle Müslümanların tabii haklara, din ve ifade özgürlüğüne sahip eşit bireyler olarak birlikte yaşamalarını ifade eden bütün ayetlerin nesh olduğunu, hükmünün ortadan kaldırıldığını söylüyor. O yazılarda 5’li bir tasniften bahsetmiştim. İsteyenler tekrar bakabilir. Allah rahmet eylesin Suriye’li büyük alim Said Ramazan el-Buti’de aynı çerçevede 4’lu bir tasniften söz eder. Ona göre gayri müslimlerle savaşmada 4 dönem olmuştur. İlki, Mekke’nin ilk yıllarında gizli davet. İkincisi, yine Mekke’de savaşsız açık davet. Üçüncüsü, Medine’nin ikinci yılından Hudeybiye’ye kadar savaşlı açık davet. Dördüncüsü; iman etmeleri için savaş. Delil: Müşrikleri nerede bulursanız öldürün.” Ve emsali ayetler.

Ne görüyorsunuz yukarıdaki iki tasnifte? Bir; savaş tek boyutlu olarak ele alınmış. O boyut ise sadece din ve dine davet. İkincisi, “Müşrikleri nerede bulursanız öldürün” ayeti ile diğer ayetlerin hükmü ortadan kaldırılmış. Üç, dört, beş daha birçok yorumu sıralayabilirsiniz. Sıralayacağınız bu hususlar yukarıda zikrettiğimiz müslümanlarla gayri Müslimlerin birlikte yaşamaları için zemin oluşturan, özgürlük, adalet, eşitlik vb. temalarına vurgu yapan yüzlerce ayettir. Dolayısıyla seyf/kılıç ayeti eğer bu ayetlerin tümünün hükmünü ortadan kaldırmışsa birbirine zıt iki ayrı anlamlar içeren ayetlerle karşı karşıyayız demektedir.

Nasıl aşacağız bunu? Esir ayetlerinde dediğim gibi ayetlerin nüzul toplumu şartlarında ilk muhataplarına ne dediğini anlamakla işe başlayacağız. Nitekim alimlerimiz daha çok erken dönemlerden itibaren bunun farkında olduğu için söz konusu karışıklığı aşabilmek adına birçok usul geliştirmişlerdir. Anlam yöntemi diyebileceğimiz usul/metodoloji ilminde ortaya koydukları umum-husus, mutlak-mukayyed, mücmel-mufassal, hakikat-mecaz, muhkem-müteşabih, te’vil, tehir, nesh, istihsan, maslahat ve daha nice kavram evvelemirde bu zihni karışıklığı ve çelişki gibi gözüken hususları sonlandırabilmek, Allah’ın maksadını daha iyi anlayabilmek ve uygulayabilmek için üretilmiş metodlardır. Hatta ulemamız bu metodların ayetlere tatbikinde öyle noktalara varmıştır ki bazen nasslar maslahatlar karşısında tahsis dahi edilir demişler ve hükmü de ona göre vermişlerdir. Belki bir başka yazı dizisinin konusu olan bu hususu şimdilik bir kenara bırakalım ama yeri gelmişken Şelebi’den bir iktibasta bulunayım. Şelebi Ta’lilu’l Ahkam’ında özellikle Hanefilerin nassları maslahatlara binaen tahsis etmelerinin  şer’i naslara, ayetlere, hadislere muhalefet değil, tam aksine muvafakat diye anlatır. Zira nasslar insanların maslahatların temini için nazil olmuştur ama zaman başkalaştığı ve işler mahiyet değiştirdiği için aynı maslahatların sağlanması, nassın zahiri manasından ayrınılmasını gerektirmiştir. (Şelebi, Ta’lilu’l-Ahkam, s,361)

Şelebi istihsan’ı anlatırken ele aldığı bu önemli konuda nassların varlığına rağmen icma -ki buradaki kasdı kamunun ortak vicdanı/kanaati demektir- zaruret, hafi kıyas, örf ve maslahat gibi gerekçelerle verilen hükümlerden örnekler sunar. Şatibi de ünlü Muvafakat adlı eserinde  naslarla mübareze söz konusu olduğunda amellerin sonuçlarına bakarak maslahatın celbi mefsedetin def’inin öncelendiği açıkça ifade eder. (Şatibi, Muvafakat, 4/206) Zira nassların doğrudan uygulanması maslahatı değil mefsedeti netice verecektir.

Maalesef Kur’an, Hz Peygamber (sas) ve sahabi örnekliğine dayandırılarak kurucu imamlarla sistematize edilmeye başlanan ve tedvin asrı boyunca devam eden bu damar daha sonraları kesilmiştir. Damar derken kastım İslam’ın vurguladığı değerleri önceleyen ve katı bir biçimde uygulanan şekilcilikten kısmen uzak, meseleleri  Allah’ın maksadı, insanların maslahatı ekseninde ele alıp içtihada geniş bir alan açan literatürde ashab’ı re’y veya Irak ekolü dediğimiz ekoldür. Bunun karşısında “Nasslar karşısında maslahatlara itibar edilmez” diyen ve sistemlerini bu anlayış üzerine bina eden ulema da vardır ki ehlinin malumu olduğu üzere onlara ashab’ı hadis/Hicaz ekolü denilmektedir.

Farkındayım metinler arası münasebet derken söz mecburen farklı bir mecraya kaydı ama meselenin daha iyi anlaşılması adına bir-iki paragrafla bile olsa bu ilave açıklamayı yapmayı zaruri gördüm. Bitirmeyi düşünmüştüm ama bitiremedim. Bağlam ve mesajı da bir sonraki yazıda ele alayım.

[Ahmet Kurucan] 29.10.2018 [TR724]