Başkasına yazdırdığı doktora teziyle enerji uzmanı olup, damat kontenjanından bakan koltuğu kapan Damat Berat Albayrak, kayınpederinin dünyaya teşrifleri münasebetiyle bir kısa film hazırlatmış.
Sosyal medya adresinden paylaştığı film “iyi ki doğdun başkomutanım” ekseninde bağlılıklarını bildirme seansı.
Filmciği izlerken uzun zamandır duymadığım bir cümleye rastladım: “Kardinal külahına Osmanlı sarığını tercih etmek”
Hepimize orta öğretimden itibaren anlatılana göre İstanbul’da yaşayan Bizanslı ahali Osmanlı’nın adaletinden o kadar etkilenmişler ki “Şehirde kardinal külahı görmektense Türk sarığını yeğlerim” demişler.
Aslında cümle Patrik Grandük Notoras’a ait ve orjinalinde “kardinal” yerine “latin” kelimesi yeralıyor. Yani şu şekilde: “Şehirde Latin külahı görmektense Türk sarığını yeğlerim”
Tarih derslerinde olay Osmanlı adaletine hayranlık bağlamında anlatılsa da realitede bir tercih meselesinden ibaret.
Anadolu ve Rumeli hisarının inşasından sonra Osmanlı baskısından bunalan Bizans çareyi Avrupa’dan yardım istemekte bulmuş. Papa’nın yardım şartı ise Ortodoks ve Katolik kiliselerinin birleştirilmesi olmuş.
Bizans bir süre direnmiş ardından Kral Konstantin, bu talebi kabul etmiş. Ancak Ortodoks Rum din adamları ve halk, Katolik olmaya ve Katolik tarzı ibadet etmeye şiddetle karşı çıkmışlar. Osmanlı’yı tercih edecek kadar…
İşte bu sebeple dönemin Patriği Notoras, kiliselerin berleşip Ortodoksluğun Katolik mezhebi içinde erimesindense Osmanlı hükümranlığı içinde -devletlerini de kaybetme pahasına- Ortadoks olarak yaşamayı tercih ettiğini beyan eden bu cümleyi kurmuş.
Tayyip Erdoğan, damadından ileri giderek bu sözü Bizanslı kadınların söylediğini iddia etmişti ama o cephede zaten cehalette sınır yok.
Bu cümleyi hemen her gün uğradığım mülteci kampındaki Müslüman ailelere bakarak tekrar düşündüm.
Suriyeli, İranlı, Iraklı ve Türkiyeli Müslümanlar neden Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümranlığını değil de Hristiyan Avrupa’yı tercih ediyor.
Farklı milletlerden Müslülanlar fiilen “Recep Tayyip Erdoğan’ın sarığını görmektense Kardinal külahı görmeyi tercih ederim” diyorlar.
Bunu dedirtmeyi başarmak ve Avrupalılara 1453’teki İstanbul Fethi’nde Patrik Notoras’ın söylediği cümlenin rövanşını aldırmak Erdoğan’a nasip oldu.
Erdoğan bunu dillere nam salan adaletsizliğiyle başardı.
Merkel mülteci krizi sırasında “Biz torunlarımıza anlatacağız bunu. Müslümanlar Müslümanların üzerine basıp ölümü göze alarak bize gelmeye çalışıyor, bunu tarih yazacak.” demişti.
Üzerine bastıkları Müslümanlar elbette Erdoğan’ın yönetiminde olanlar.
Suriyeliler, Iraklılar, İranlılar, Pakistanlılar ve Afganlar akın akın Türkiye’yi pas geçerek “kardinal küllahı görecekleri” topraklara geliyor.
Berat Albayrak, kayınpederine bağlılıklarını bildirmek için hala 1453’teki cümlenin hamasetini yapa dursun, bugünün gerçeği bu.
Diktatörlerden, haksızlıklardan, zulümden kaçanların durabilecekleri topraklar değil Erdoğan’ın yönettiği topraklar. Kendi halkı dahi ölümü göze alarak çoluk çocuk mülteci botlarına dolmakta.
Avrupa’da onlarca Türkiyeli Mülteci bulmayacağınız kamp yok.
Ne dün ne de bugün insanların derdi Osmanlı sarığı yahut Kardinal külahı değildi.
İnsanlık hep adalet aradı. Elinde çantasıyla…
[Cevheri Güven] 27.2.2018 [Kronos.News]
‘Diktatörlük bittiğinde yığınlar her şeyden habersiz olduklarını söyler’ [Muhammet Mertek]
Beyaz Gül, Nazi iktidarı döneminde insanlık dışı uygulamalara karşı canları pahasına mücadele veren bir direniş grubunun adı. Diktatörlüğü, savaşı ve kitlesel katliamları hazmedemeyen bir avuç gencin başlattığı hareketin amacı Almanları uyandırmaktı.
Neden “Beyaz Gül”? Devlet terörüne karşı saflığı ve fazileti sembolize ediyor. Fakat bakmayın adının öyle olduğuna, ‘beyaz gül’ devlet gücüyle de koparılamadı. Hans Scholl ve kız kardeşi Sophie ile arkadaşları Christoph Probst, Alexander Schmorell, Willy Graf ve profesör Kurt Huber’den oluşan gençler, eğitimli ve kültürlü insanların Nazilerin politikalarını öylesine benimsemelerini, körü körüne ırkçı söylemlerinin arkasına takılmalarını bir türlü kabullenememişti. Bildiri dağıtarak, afiş asarak, duvarlara Hitler karşıtı sloganlar yazarak korkusuzca suç rejimine karşı çıktılar. “Yaşasın özgürlük!” veya “Kahrolsun Hitler!” diyerek ülkelerinin aklını yitirmiş bir diktatör tarafından önlemez bir felakete sürüklenmesine izin vermek istemiyorlardı.
18 Şubat 1943, Beyaz Gül direnişçileri için kader günüdür. O gün Sophie ve Hans Scholl kardeşler Münih Üniversitesi’nde balkondan aşağı bir yığın bildiri fırlatır. Hademe Jakob Schmid tarafından hemen Gestapo’ya ispiyonlanırlar. Dört gün içinde giyotinle idam edilirler. Bu dehşet verici olay daha sonra Alman demokrasisi için aydınlatıcı bir simge olur.
Münih Üniversitesi’nde dağıtılan bildiri net ifadeler, uzlaşmaz bir dil ve büyük bir cesaretle yazılmıştır. Duygu dolu ve hala geçerliliğini koruyan bir uyarı niteliğindedir:
“Bir parti komitesinin en aşağılık güç içgüdüsüne Alman gençliğinin arta kalanını feda mı edeceğiz? Asla! (…)”
Özgürlük ve onur! 12 yıl boyunca Hitler rejimi güç kullanarak bu önemli iki kavramın tam tersini yaptı. Nazilerin Almanya ve Avrupa’da neleri tahrip edip arkada nasıl yıkıntılar bıraktığını, o felaket ve zulüm günlerini yaşayıp binbir zorluğa katlanarak hayatta kalanların hafızalarda tutması gerekiyordu. Düşünce hürriyeti, geleneksel ahlaki değerler ve toplumsal hoşgörü gibi yenilikler toplumun kucağına gökten düşmez. “Beyaz Gül”ün o zaman yaptıklarını anma ve hatırlamanın tesiri ancak uzun süre sonra görülebilir. Bu kadar açık vahşet ve canavarlıklarıyla Nazi rejimi gerçekten bütün Almanların gözünü açtı mı, tartışılır.
Sophie’den geriye infaza götürülmeden önce söylediği şu sözleri kalır: “Ne kadar güzel, güneşli bir gün ve ben gitmek zorundayım. Fakat bu günlerde cephelerde ne kadar insan ölmek zorunda, ne kadar genç ve umutsuz hayat… Binlerce insan bizim sayemizde uyanır ve harekete geçerse, benim ölümüm neden bir sorun olsun ki!”
Sophie Scholl’ü anmak için Doğu Almanya’da 1985’e kadar aynı şartlarda yaşayan yazar Alexander Richter’le konuştuk. Yazar yayımlanmayan bir romanı sebebiyle altı yıla mahkûm olmuş. Bu romanda, kendi ifadesiyle ‘Zulüm Devleti’ SED’nin hemen bütün yönlerini gerçeğe uygun şekilde tek tek anlatmış. Richter şanslı mahkumlardanmış, iki buçuk yıl yattıktan sonra Batı Almanya tarafından insani bir gerekçeyle ödenen fidye sonucu ülkeyi terk etmiş. Ve Doğu Almanya’ya 100 bin DM döviz kazandırmış.
Alexander Richter’le evimizde kahvelerimizi yudumlarken sohbet ettik. Güngörmüş bir ses tonuyla söyledikleri günümüze de ışık tutuyordu.
Otokratik bir yönetimin özellikleri sizin tecrübenize göre nedir?
Düşünceyi serbestçe ifade etmenin ve sivil derneklerin yasak olması, seyahat özgürlüğünün olmaması, serbestçe gazetecilik yapılmaması, iş yerini seçememek, devletin ideolojisini işleyen eğitim sistemi, evlerin ve işyerlerinin sürekli denetime açık olması. Muhalif partileri sadece vitrinde tutan tek parti sistemi. Ülkenin militarize edilmesi, sokaklarda korkutan polis ve asker varlığı ve eli her tarafa uzanan bir istihbarat. Bir de hükümetin %99,99 kazandığını söyledikleri küstahça seçim yalanları.
O dönemde gazetecilerin ve aydınların durumu nasıldı?
Fikirleri ufak bir çevrede bile dile getirmek riskliydi. Devletin tahrik edilmesi, dışlanması, ona iftira atmak ceza hukuku özel maddelerine öyle yerleştirilmiş ki, istenmeyen ifadeler kullanan birine hangi cezanın verileceği tespit edilmiş. Buna göre herkes rahatlıkla ‘düşman güçler’le işbirliği yapmakla veya ajan olmakla suçlanabiliyordu.
Peki toplum böyle bir diktatörlüğü niçin kabullendi?
İnsanlar korkuyorlardı. Diktatörlükten kurtulabilecek bir çıkış yolu bulamadılar. Doğu Almanya bir polis devletiydi. Bir de böyle ufak bir ülkeye bir milyon Sovyet askeri yerleşmişti. Gorbaçov’un 1989 sonbaharında göstericileri bastırma emri vermemesi büyük bir şanstı. O zamanlar bütün cesaret ve değişim taleplerine rağmen tank ve silah kullanılması korkusu da hakimdi. Haziran 1953’teki isyan bu şekilde kanlı biçimde bastırılmıştı. Fakat her şeye rağmen savaş bitiminden ve Stalin diktatörlüğünün başlamasından beri özgürlük ve demokrasi için bireysel veya ufak gruplar halinde mücadele veren birçok direnişçi vardı. Ve bunların hepsi kendilerini bekleyen ağır cezaların farkındaydı.
Toplum neticede nasıl bir bedel ödemek zorunda kaldı?
Toplumdaki çoğunluk büyük bir özlemle Batı’yı seyrediyordu. İnsanlarda mutsuzluk hakimdi, Doğu Almanya’daki tüketim imkanları kıttı. Yurt dışına seyahat edilemiyordu. Hükümetin başından sonuna her şeyde yalan söylediğini de biliyorlardı. Ordu ve istihbarat noktasından bakınca demokratik bir dönüşümün ne zaman gerçekleşebileceği kestirilemiyordu. Ekonomik olarak Doğu Almanya diğer doğu bloku ülkelerine nazaran daha güçlüydü, ama Batıya yaklaştıkça zayıf kalıyordu. Konut sektöründe ve önemli tüketim maddelerinde ciddi eksiklikler ve yolsuzluk hakimdi. Ustalar ve ufak ölçekli esnaflar kendilerini çok ağırdan satıyorlardı; hizmet alabilmek için arkalarından koşmak ve rüşvet vermek gerekiyordu. Buna uygun olarak da ‘iş yapanlar’ın iş ahlakı çok düşük, genel atmosfer çok kötü, insanların kendini devletle özdeşleştirmesi de hemen hemen sıfırdı. Doğu Almanya’da gerçekten özgürce seçimler yapılsaydı, Ulbricht ve daha sonra Honecker yönetimindeki rejim kesinlikle iki rakamlı bir sonuç alamazdı.
Ya toplum vicdanının durumu?
Yığınların vicdanı diktatörlüklerde genellikle ikinci plandadır. Devletin uyguladığı şiddeti göstermek ve bütün halkın onurunu kurtarmak için sıklıkla ve haklı olarak fertler kendilerini feda ederler. Nazi dönemi için ‘Beyaz Gül’ hareketi üzerine konuştuk. Sosyalizm zamanında ise Jan Palach veya Oskar Brüsewitz isimli kişilerin kendilerini yakarak toplumu sarstıklarını biliyoruz. Diğer yandan değişik toplumlarda kitle hareketleri için sembol olan kurbanlar da var. Litvanya’da 1990’daki kitle gösterilerinde bir kız çocuğunu Sovyet tankı ezmişti. Hastanede şu sözleri söyleyerek vefat etmişti: “Yaşayacak mıyım?” Bu o kadar sarsıcıydı ki acımasız Sovyetler bile irkildiler. Öğrenci Benno Ohnesorg’un ölümünün de Federal Almanya’da başlayan isyanda nasıl etkili olduğunu biliyoruz. Diktatörlük bittiğinde yığınlar ya her şeyden habersiz olduklarını söyler veya yapılan zulümlere o zamanlar engel olunamayacağını iddia ederek savunmaya geçerler. Bu sebeple demokratik ülkelerde muhtemel şiddet ve ırkçılık üzerine açıkça tartışılabilmesini faydalı buluyorum.
Doğu Almanya yönetimi bu açık direniş karşısında nasıl davrandı?
Yönetim, ideolojisini herkesin şartsız inanması gereken zorunlu bir dinmiş gibi dayattı. Buna uymayanlar ise hizaya getirildi. Hafif ve çok sert cezalar vardı. Aklını kullananlar, cezasını çektikten sonra bağışlanabiliyor ve toplumda kendine uygun bir yer bulabiliyordu. Kontrol ve denetim sistemi bir ağdı ve insanları sürekli gözetim altında tutuyordu. Bu ağdan kurtulmanın yolu yoktu. Her insanın üç dosyası vardı: Yerel dosya, polis dosyası ve tabi Stasi (Devlet Güvenlik) dosyası. Doğu Almanya’da çalışma zorunluluğu olduğundan her vatandaşın bir işyeri bulması gerekiyordu ki, orada da sürekli gözetlenmek, yönlendirilmek ve hatta cezalandırılmak mümkündü. Sınırdan kaçmanın zor olduğunu ise herkes biliyor. Daha Şubat 1989’da Chris Gueffroy isimli bir genç, Berlin Duvarı’nda teslim olmasına rağmen arkadan vurularak öldürüldü.
Özgürlük ve demokrasi kendiliğinden gelişen değerler değil. Genellikle unutuluyor bu. İnsanın bunlara değer vermeyi öğrenmesi ve bunları savunması gerekiyor. Bunun için canını vermesi ve geleceğini tehlikeye atması da gerekmiyor. Ama ne görmezden gelmeli ne de susmalı. Sıklıkla söylendiği gibi şunu da hatırlatalım: Geçmişe dürüstçe bakmadan sağlıklı bir gelecek kuramayız.
[Muhammet Mertek] 27.2.2018 [Kronos.News]
Neden “Beyaz Gül”? Devlet terörüne karşı saflığı ve fazileti sembolize ediyor. Fakat bakmayın adının öyle olduğuna, ‘beyaz gül’ devlet gücüyle de koparılamadı. Hans Scholl ve kız kardeşi Sophie ile arkadaşları Christoph Probst, Alexander Schmorell, Willy Graf ve profesör Kurt Huber’den oluşan gençler, eğitimli ve kültürlü insanların Nazilerin politikalarını öylesine benimsemelerini, körü körüne ırkçı söylemlerinin arkasına takılmalarını bir türlü kabullenememişti. Bildiri dağıtarak, afiş asarak, duvarlara Hitler karşıtı sloganlar yazarak korkusuzca suç rejimine karşı çıktılar. “Yaşasın özgürlük!” veya “Kahrolsun Hitler!” diyerek ülkelerinin aklını yitirmiş bir diktatör tarafından önlemez bir felakete sürüklenmesine izin vermek istemiyorlardı.
18 Şubat 1943, Beyaz Gül direnişçileri için kader günüdür. O gün Sophie ve Hans Scholl kardeşler Münih Üniversitesi’nde balkondan aşağı bir yığın bildiri fırlatır. Hademe Jakob Schmid tarafından hemen Gestapo’ya ispiyonlanırlar. Dört gün içinde giyotinle idam edilirler. Bu dehşet verici olay daha sonra Alman demokrasisi için aydınlatıcı bir simge olur.
Münih Üniversitesi’nde dağıtılan bildiri net ifadeler, uzlaşmaz bir dil ve büyük bir cesaretle yazılmıştır. Duygu dolu ve hala geçerliliğini koruyan bir uyarı niteliğindedir:
“Bir parti komitesinin en aşağılık güç içgüdüsüne Alman gençliğinin arta kalanını feda mı edeceğiz? Asla! (…)”
Özgürlük ve onur! 12 yıl boyunca Hitler rejimi güç kullanarak bu önemli iki kavramın tam tersini yaptı. Nazilerin Almanya ve Avrupa’da neleri tahrip edip arkada nasıl yıkıntılar bıraktığını, o felaket ve zulüm günlerini yaşayıp binbir zorluğa katlanarak hayatta kalanların hafızalarda tutması gerekiyordu. Düşünce hürriyeti, geleneksel ahlaki değerler ve toplumsal hoşgörü gibi yenilikler toplumun kucağına gökten düşmez. “Beyaz Gül”ün o zaman yaptıklarını anma ve hatırlamanın tesiri ancak uzun süre sonra görülebilir. Bu kadar açık vahşet ve canavarlıklarıyla Nazi rejimi gerçekten bütün Almanların gözünü açtı mı, tartışılır.
Sophie’den geriye infaza götürülmeden önce söylediği şu sözleri kalır: “Ne kadar güzel, güneşli bir gün ve ben gitmek zorundayım. Fakat bu günlerde cephelerde ne kadar insan ölmek zorunda, ne kadar genç ve umutsuz hayat… Binlerce insan bizim sayemizde uyanır ve harekete geçerse, benim ölümüm neden bir sorun olsun ki!”
Sophie Scholl’ü anmak için Doğu Almanya’da 1985’e kadar aynı şartlarda yaşayan yazar Alexander Richter’le konuştuk. Yazar yayımlanmayan bir romanı sebebiyle altı yıla mahkûm olmuş. Bu romanda, kendi ifadesiyle ‘Zulüm Devleti’ SED’nin hemen bütün yönlerini gerçeğe uygun şekilde tek tek anlatmış. Richter şanslı mahkumlardanmış, iki buçuk yıl yattıktan sonra Batı Almanya tarafından insani bir gerekçeyle ödenen fidye sonucu ülkeyi terk etmiş. Ve Doğu Almanya’ya 100 bin DM döviz kazandırmış.
Alexander Richter’le evimizde kahvelerimizi yudumlarken sohbet ettik. Güngörmüş bir ses tonuyla söyledikleri günümüze de ışık tutuyordu.
Otokratik bir yönetimin özellikleri sizin tecrübenize göre nedir?
Düşünceyi serbestçe ifade etmenin ve sivil derneklerin yasak olması, seyahat özgürlüğünün olmaması, serbestçe gazetecilik yapılmaması, iş yerini seçememek, devletin ideolojisini işleyen eğitim sistemi, evlerin ve işyerlerinin sürekli denetime açık olması. Muhalif partileri sadece vitrinde tutan tek parti sistemi. Ülkenin militarize edilmesi, sokaklarda korkutan polis ve asker varlığı ve eli her tarafa uzanan bir istihbarat. Bir de hükümetin %99,99 kazandığını söyledikleri küstahça seçim yalanları.
O dönemde gazetecilerin ve aydınların durumu nasıldı?
Fikirleri ufak bir çevrede bile dile getirmek riskliydi. Devletin tahrik edilmesi, dışlanması, ona iftira atmak ceza hukuku özel maddelerine öyle yerleştirilmiş ki, istenmeyen ifadeler kullanan birine hangi cezanın verileceği tespit edilmiş. Buna göre herkes rahatlıkla ‘düşman güçler’le işbirliği yapmakla veya ajan olmakla suçlanabiliyordu.
Peki toplum böyle bir diktatörlüğü niçin kabullendi?
İnsanlar korkuyorlardı. Diktatörlükten kurtulabilecek bir çıkış yolu bulamadılar. Doğu Almanya bir polis devletiydi. Bir de böyle ufak bir ülkeye bir milyon Sovyet askeri yerleşmişti. Gorbaçov’un 1989 sonbaharında göstericileri bastırma emri vermemesi büyük bir şanstı. O zamanlar bütün cesaret ve değişim taleplerine rağmen tank ve silah kullanılması korkusu da hakimdi. Haziran 1953’teki isyan bu şekilde kanlı biçimde bastırılmıştı. Fakat her şeye rağmen savaş bitiminden ve Stalin diktatörlüğünün başlamasından beri özgürlük ve demokrasi için bireysel veya ufak gruplar halinde mücadele veren birçok direnişçi vardı. Ve bunların hepsi kendilerini bekleyen ağır cezaların farkındaydı.
Toplum neticede nasıl bir bedel ödemek zorunda kaldı?
Toplumdaki çoğunluk büyük bir özlemle Batı’yı seyrediyordu. İnsanlarda mutsuzluk hakimdi, Doğu Almanya’daki tüketim imkanları kıttı. Yurt dışına seyahat edilemiyordu. Hükümetin başından sonuna her şeyde yalan söylediğini de biliyorlardı. Ordu ve istihbarat noktasından bakınca demokratik bir dönüşümün ne zaman gerçekleşebileceği kestirilemiyordu. Ekonomik olarak Doğu Almanya diğer doğu bloku ülkelerine nazaran daha güçlüydü, ama Batıya yaklaştıkça zayıf kalıyordu. Konut sektöründe ve önemli tüketim maddelerinde ciddi eksiklikler ve yolsuzluk hakimdi. Ustalar ve ufak ölçekli esnaflar kendilerini çok ağırdan satıyorlardı; hizmet alabilmek için arkalarından koşmak ve rüşvet vermek gerekiyordu. Buna uygun olarak da ‘iş yapanlar’ın iş ahlakı çok düşük, genel atmosfer çok kötü, insanların kendini devletle özdeşleştirmesi de hemen hemen sıfırdı. Doğu Almanya’da gerçekten özgürce seçimler yapılsaydı, Ulbricht ve daha sonra Honecker yönetimindeki rejim kesinlikle iki rakamlı bir sonuç alamazdı.
Ya toplum vicdanının durumu?
Yığınların vicdanı diktatörlüklerde genellikle ikinci plandadır. Devletin uyguladığı şiddeti göstermek ve bütün halkın onurunu kurtarmak için sıklıkla ve haklı olarak fertler kendilerini feda ederler. Nazi dönemi için ‘Beyaz Gül’ hareketi üzerine konuştuk. Sosyalizm zamanında ise Jan Palach veya Oskar Brüsewitz isimli kişilerin kendilerini yakarak toplumu sarstıklarını biliyoruz. Diğer yandan değişik toplumlarda kitle hareketleri için sembol olan kurbanlar da var. Litvanya’da 1990’daki kitle gösterilerinde bir kız çocuğunu Sovyet tankı ezmişti. Hastanede şu sözleri söyleyerek vefat etmişti: “Yaşayacak mıyım?” Bu o kadar sarsıcıydı ki acımasız Sovyetler bile irkildiler. Öğrenci Benno Ohnesorg’un ölümünün de Federal Almanya’da başlayan isyanda nasıl etkili olduğunu biliyoruz. Diktatörlük bittiğinde yığınlar ya her şeyden habersiz olduklarını söyler veya yapılan zulümlere o zamanlar engel olunamayacağını iddia ederek savunmaya geçerler. Bu sebeple demokratik ülkelerde muhtemel şiddet ve ırkçılık üzerine açıkça tartışılabilmesini faydalı buluyorum.
Doğu Almanya yönetimi bu açık direniş karşısında nasıl davrandı?
Yönetim, ideolojisini herkesin şartsız inanması gereken zorunlu bir dinmiş gibi dayattı. Buna uymayanlar ise hizaya getirildi. Hafif ve çok sert cezalar vardı. Aklını kullananlar, cezasını çektikten sonra bağışlanabiliyor ve toplumda kendine uygun bir yer bulabiliyordu. Kontrol ve denetim sistemi bir ağdı ve insanları sürekli gözetim altında tutuyordu. Bu ağdan kurtulmanın yolu yoktu. Her insanın üç dosyası vardı: Yerel dosya, polis dosyası ve tabi Stasi (Devlet Güvenlik) dosyası. Doğu Almanya’da çalışma zorunluluğu olduğundan her vatandaşın bir işyeri bulması gerekiyordu ki, orada da sürekli gözetlenmek, yönlendirilmek ve hatta cezalandırılmak mümkündü. Sınırdan kaçmanın zor olduğunu ise herkes biliyor. Daha Şubat 1989’da Chris Gueffroy isimli bir genç, Berlin Duvarı’nda teslim olmasına rağmen arkadan vurularak öldürüldü.
Özgürlük ve demokrasi kendiliğinden gelişen değerler değil. Genellikle unutuluyor bu. İnsanın bunlara değer vermeyi öğrenmesi ve bunları savunması gerekiyor. Bunun için canını vermesi ve geleceğini tehlikeye atması da gerekmiyor. Ama ne görmezden gelmeli ne de susmalı. Sıklıkla söylendiği gibi şunu da hatırlatalım: Geçmişe dürüstçe bakmadan sağlıklı bir gelecek kuramayız.
[Muhammet Mertek] 27.2.2018 [Kronos.News]
Siyah kaplı kitabı arayanlar [Abdullah Aymaz]
Bir profesör, asistanına bir meseleyi anlatırken kütüphanesindeki kırmızı kapaklı Risalelerin içinden, “Kara kaplı Kastamonu Lâhikasını bulup getirmesini” istiyor. Kastamonu Lâhikası gözünün önünde durduğu halde bir türlü kitabı bulup getiremiyor. Çünkü hep kara kitap arıyor… İşte insanların kafaları bir yanlışa kotlanıp kilitlenirse, gerçeği bir türlü göremezler; halbuki o gözlerinin önünde bulunmaktadır. Algı operasyonlarının neticeleri böyledir. Kişiler ve topluluklar hakkında insanların kafalarındaki şifreler kirlenir yanlış şeylerle kotlanırsa bir türlü hakikata ulaşamazlar.
Meşhur Pavlov’un şartlandırma psikolojisinden istifade ile kitleler hakkında yazılmış şartlandırmalar ve algı operasyonları ile uyuşturulmuş hatta zombileştirilmiş toplumların varıp dayandıkları noktalar hep trajedilerle doludur.
Biz gerek Fransız ihtilalini, gerek Bolşevik ihtilalini gerekse Nazizm ve Faşizmin bir anda kitleleri peşine takıp dünya için bir tehlike arz edişini KİTLELER PSİKOLOJİSİNİN kullanılmasıyla, yığınların kandırılması, kitlelerin yoğunlaştıkça daha duygulu, daha kadınsı vasıf ve meyil kazanması fertlerin KİTLE HİPNOZU ile birer UYURGEZER vaziyet alarak büyülenmiş olmasıyla izah edelim veya daha başka şeylerle izahlar edelim, bunları kimler niçin yapmış olurlarsa olsunlar, hepsinin üzerinde İlahî irade ve Kudretin mührünü, Mukadderatın çok ince ve teferruatlı planını görüyoruz. Yani işler varıp “Kalbler, Allah’ın kudretin ‘İki parmağı’ arasındadır. İstediği gibi evirir-çevirir.” hakikatına dayanıyor. Hikmetlerin kökleri çok derinlerde. Karıştırılınca amel cinsinden bir ceza karşımıza çıkıyor veya zâlim vasıta yapılıp İlahî intikam alınıyor. Veya işler ve hesaplar âhiret hesabına cereyan ediyor. Evet, hikmetin sırları çok ince kanunlara bağlı, İlahî icraat çok yönlü… Zeytin gibi ayçiçeği gibi nesnelerin yağları mengenelerde sıkılarak elde edildiği gibi, bir çok buluşlar, yepyeni fikirler ve insanlık çapındaki maslahatların vasatı da o büyük musibet anlarında oluşmuştur. Savaşlarda, karşılıklı tarafların birbiriyle yarışları hırslı araştırmalar yeni teknik imkanları ortaya çıkarmış hatta Cenab-ı Hakkın atom enerjisi gibi gizli sanatlarının izharına da vesile olmuştur.
“İyiler mutlaka nimet içindedirler. Kötüler de yakıcı ateş içindedirler.” (İnfitar Suresi, 13-14) âyetlerini Bediüzzaman Hazretleri Sünuhat Risalesinde izah ederken diyor ki: “Bütün akıbetler, cezaya ve azaba delildir. Çünkü herkes hususi bir tecrübe ile görüyor ki, hiçbir tabii münasebet olmadığı halde masiyet ve günah kötü bir neticeye varıp dayanıyor. Bu kadar çokluk, tesadüfle izah edilemez. Eğer şu bütün muhtelif hususi tecrübeler nazara alınırsa, görünür ki, ortak nokta yalnız masiyet ve günahın tabiatıdır ki, cezayı gerektiriyor. Demek CEZA, masiyet ve günahın ‘zâtî lâzımı’dır. Madem ki, dünyada ekseriyetle bu ‘lâzım’ sırf masiyet ve günahın tabiatı için gerekiyor. Elbette bu dünyada terettüp etmeyen öbür dünyada terettüp edecektir. Acaba kim vardır ki, küçücük bir tecrübe geçirmemiş ve dememiş ki: ‘Filan adam fenalık etti. Belasını buldu.”
Ben kendim, ayak sancılarından şikayet eden birisinin sancıları şiddetlenince: ‘Ah anacığım, sana attığım tekmelerin cezasını çekiyorum!..’ diye inlediğini hiç unutmam…
Taberî Tefsirinde anlatıldığı üzere: Ertat bin Münzir diyor ki: İbn-i Abbas’a bir adam geldi ve ona ‘Hâ Mîm Ayn Sîn Kâf” âyetinin tefsirini bana anlat’ dedi. İbn-i Abbas, başını hemen öne eğdi. Sonra cevap vermedi. Adam soruyu tekrarlayınca İbn-i Abbas yine cevap vermedi ve hoşnutsuzluk belirtti. Adam üçüncü defa tekrar etti, yine cevap vermedi. Bunun üzerine orada bulunan Hz. Huzeyfe (r.a.): ‘Ben sana niçin hoş görmediğini söyleyeyim, sebebini biliyorum.’ dedi. ‘Evet bu âyet-i kerîme Resulullah’ın (S.A.S.) Ehl-i Beytinden olan ve Abdü’l-İlah veya Abdullah isminde bir kişi hakkında nazil oldu. Bu kişi, şark nehirlerinden bir nehrin kenarında konaklar. Bu nehrin kenarında iki şehir kurulmuştur. Böylece nehir şehri birbirinden ayırmıştır. Allah, o kişinin mülklerinin zevâline, devletlerinin ve müddetlerinin son bulmasına izin verdiği zaman, o şehirlerden biri üzerine bir gece bir ateş gönderir de o şehrin bulunduğu taraf sabahleyin yanmış olarak simsiyah hâle gelir. Az bir müddet geçer geçmez bütün anîd (inatçı, kaypak) cebbarlar orada toplanır.” Bu rivayet, Bağdat şehrinin sonradan Dicle nehri etrafında kurulacağını, orada Ehl-i Bey’ten devlet adamı Abdü’l-İlahın öldürüleceğini haber vermiştir. 1958 Irak ihtilalinde bu olay gerçekleşmiş. Ezher âlimleri hayretle “Kur’an’ın bir mucizesi daha gerçekleşti!” demişlerdir…
14 Temmuz 1958’de kanlı bir ihtilal yapılmış, Irak’ın genç kralı Faysal, amcası Abdülilah, Başbakan Nuri Said Paşa darbeden hemen sonra öldürülmüşlerdi. İhtilalcilerin ufacık bir gecikmesi genç ve sevilen kralı kurtarabilecekti. Çünkü Faysal o gün Türkiye’ye Cento toplantısına katılmak üzere hareket edecekti. Fakat ikisi de yakalanarak öldürüldüler. İhtilalciler bilhassa Abdülilah’ın cesedini parça parça oluncaya kadar sokaklarda sürüklediler. Çünkü çeşitli parçalarını yoldaki direklere astılar. Krala yakınlığıyla tanınan kim görülürse azgın kalabalıkların elinden kurtulamıyordu.
Halk darbe lideri General Kasım’ı çılgınca alkışlıyordu. Ama 3 Şubat 1963’te bu sefer General Arif ihtilal yaptı. Kasım, kralı Amerikancı diye suçlamıştı. Kendisi de Rusya’ya yanaşmıştı. Bu sefer Bağdat Radyosu Kasım için: “Diktatör, komünist, Allah ve halk düşmanı” diyerek suçluyordu. Sabaha karşı Kasım’ın bulunduğu Savunma Bakanlığını bombalayan General Arif’in uçakları, binayı delik deşik etmişlerdi. Fakat Kasım enkazın arasından sağlam çıkmıştı. Önce direnmek istedi ama, ordunun, telefon ve radyonun ihtilalcilerin eline geçtiğini öğrenince Arif’ten, Irak’ı terketmesi için izin vermesini istedi. Arif, Kasım’ın kendisini idama mahkum ettirip senelerce kararın infazını beklettiği bir insandı; Kasım’ı iyi tanıyordu. İzin vermedi. Kasım’ın sahte delillerle idam hükmü verme rekoru kırmış Mahkeme Başkanı ve yaverini yani üçünü kurşuna dizdirdi. İnfaz anını televizyondan bütün Irak gördü. Halk daha dört-beş sene önce alkışladıkları diktatör Kasım’ın, bu sefer öldürülmesini ve feci âkıbetini alkışlıyorlardı, hem de delice…
Tarih tekerrürlerden ibaret, algı operasyonlarıyla uyutulan halk, kimbilir bundan sonra daha kimleri elleri patlayıncaya kadar alkışlayacak Allah zulümden ve zâlimden bizleri korusun…
Meşhur Pavlov’un şartlandırma psikolojisinden istifade ile kitleler hakkında yazılmış şartlandırmalar ve algı operasyonları ile uyuşturulmuş hatta zombileştirilmiş toplumların varıp dayandıkları noktalar hep trajedilerle doludur.
Biz gerek Fransız ihtilalini, gerek Bolşevik ihtilalini gerekse Nazizm ve Faşizmin bir anda kitleleri peşine takıp dünya için bir tehlike arz edişini KİTLELER PSİKOLOJİSİNİN kullanılmasıyla, yığınların kandırılması, kitlelerin yoğunlaştıkça daha duygulu, daha kadınsı vasıf ve meyil kazanması fertlerin KİTLE HİPNOZU ile birer UYURGEZER vaziyet alarak büyülenmiş olmasıyla izah edelim veya daha başka şeylerle izahlar edelim, bunları kimler niçin yapmış olurlarsa olsunlar, hepsinin üzerinde İlahî irade ve Kudretin mührünü, Mukadderatın çok ince ve teferruatlı planını görüyoruz. Yani işler varıp “Kalbler, Allah’ın kudretin ‘İki parmağı’ arasındadır. İstediği gibi evirir-çevirir.” hakikatına dayanıyor. Hikmetlerin kökleri çok derinlerde. Karıştırılınca amel cinsinden bir ceza karşımıza çıkıyor veya zâlim vasıta yapılıp İlahî intikam alınıyor. Veya işler ve hesaplar âhiret hesabına cereyan ediyor. Evet, hikmetin sırları çok ince kanunlara bağlı, İlahî icraat çok yönlü… Zeytin gibi ayçiçeği gibi nesnelerin yağları mengenelerde sıkılarak elde edildiği gibi, bir çok buluşlar, yepyeni fikirler ve insanlık çapındaki maslahatların vasatı da o büyük musibet anlarında oluşmuştur. Savaşlarda, karşılıklı tarafların birbiriyle yarışları hırslı araştırmalar yeni teknik imkanları ortaya çıkarmış hatta Cenab-ı Hakkın atom enerjisi gibi gizli sanatlarının izharına da vesile olmuştur.
“İyiler mutlaka nimet içindedirler. Kötüler de yakıcı ateş içindedirler.” (İnfitar Suresi, 13-14) âyetlerini Bediüzzaman Hazretleri Sünuhat Risalesinde izah ederken diyor ki: “Bütün akıbetler, cezaya ve azaba delildir. Çünkü herkes hususi bir tecrübe ile görüyor ki, hiçbir tabii münasebet olmadığı halde masiyet ve günah kötü bir neticeye varıp dayanıyor. Bu kadar çokluk, tesadüfle izah edilemez. Eğer şu bütün muhtelif hususi tecrübeler nazara alınırsa, görünür ki, ortak nokta yalnız masiyet ve günahın tabiatıdır ki, cezayı gerektiriyor. Demek CEZA, masiyet ve günahın ‘zâtî lâzımı’dır. Madem ki, dünyada ekseriyetle bu ‘lâzım’ sırf masiyet ve günahın tabiatı için gerekiyor. Elbette bu dünyada terettüp etmeyen öbür dünyada terettüp edecektir. Acaba kim vardır ki, küçücük bir tecrübe geçirmemiş ve dememiş ki: ‘Filan adam fenalık etti. Belasını buldu.”
Ben kendim, ayak sancılarından şikayet eden birisinin sancıları şiddetlenince: ‘Ah anacığım, sana attığım tekmelerin cezasını çekiyorum!..’ diye inlediğini hiç unutmam…
Taberî Tefsirinde anlatıldığı üzere: Ertat bin Münzir diyor ki: İbn-i Abbas’a bir adam geldi ve ona ‘Hâ Mîm Ayn Sîn Kâf” âyetinin tefsirini bana anlat’ dedi. İbn-i Abbas, başını hemen öne eğdi. Sonra cevap vermedi. Adam soruyu tekrarlayınca İbn-i Abbas yine cevap vermedi ve hoşnutsuzluk belirtti. Adam üçüncü defa tekrar etti, yine cevap vermedi. Bunun üzerine orada bulunan Hz. Huzeyfe (r.a.): ‘Ben sana niçin hoş görmediğini söyleyeyim, sebebini biliyorum.’ dedi. ‘Evet bu âyet-i kerîme Resulullah’ın (S.A.S.) Ehl-i Beytinden olan ve Abdü’l-İlah veya Abdullah isminde bir kişi hakkında nazil oldu. Bu kişi, şark nehirlerinden bir nehrin kenarında konaklar. Bu nehrin kenarında iki şehir kurulmuştur. Böylece nehir şehri birbirinden ayırmıştır. Allah, o kişinin mülklerinin zevâline, devletlerinin ve müddetlerinin son bulmasına izin verdiği zaman, o şehirlerden biri üzerine bir gece bir ateş gönderir de o şehrin bulunduğu taraf sabahleyin yanmış olarak simsiyah hâle gelir. Az bir müddet geçer geçmez bütün anîd (inatçı, kaypak) cebbarlar orada toplanır.” Bu rivayet, Bağdat şehrinin sonradan Dicle nehri etrafında kurulacağını, orada Ehl-i Bey’ten devlet adamı Abdü’l-İlahın öldürüleceğini haber vermiştir. 1958 Irak ihtilalinde bu olay gerçekleşmiş. Ezher âlimleri hayretle “Kur’an’ın bir mucizesi daha gerçekleşti!” demişlerdir…
14 Temmuz 1958’de kanlı bir ihtilal yapılmış, Irak’ın genç kralı Faysal, amcası Abdülilah, Başbakan Nuri Said Paşa darbeden hemen sonra öldürülmüşlerdi. İhtilalcilerin ufacık bir gecikmesi genç ve sevilen kralı kurtarabilecekti. Çünkü Faysal o gün Türkiye’ye Cento toplantısına katılmak üzere hareket edecekti. Fakat ikisi de yakalanarak öldürüldüler. İhtilalciler bilhassa Abdülilah’ın cesedini parça parça oluncaya kadar sokaklarda sürüklediler. Çünkü çeşitli parçalarını yoldaki direklere astılar. Krala yakınlığıyla tanınan kim görülürse azgın kalabalıkların elinden kurtulamıyordu.
Halk darbe lideri General Kasım’ı çılgınca alkışlıyordu. Ama 3 Şubat 1963’te bu sefer General Arif ihtilal yaptı. Kasım, kralı Amerikancı diye suçlamıştı. Kendisi de Rusya’ya yanaşmıştı. Bu sefer Bağdat Radyosu Kasım için: “Diktatör, komünist, Allah ve halk düşmanı” diyerek suçluyordu. Sabaha karşı Kasım’ın bulunduğu Savunma Bakanlığını bombalayan General Arif’in uçakları, binayı delik deşik etmişlerdi. Fakat Kasım enkazın arasından sağlam çıkmıştı. Önce direnmek istedi ama, ordunun, telefon ve radyonun ihtilalcilerin eline geçtiğini öğrenince Arif’ten, Irak’ı terketmesi için izin vermesini istedi. Arif, Kasım’ın kendisini idama mahkum ettirip senelerce kararın infazını beklettiği bir insandı; Kasım’ı iyi tanıyordu. İzin vermedi. Kasım’ın sahte delillerle idam hükmü verme rekoru kırmış Mahkeme Başkanı ve yaverini yani üçünü kurşuna dizdirdi. İnfaz anını televizyondan bütün Irak gördü. Halk daha dört-beş sene önce alkışladıkları diktatör Kasım’ın, bu sefer öldürülmesini ve feci âkıbetini alkışlıyorlardı, hem de delice…
Tarih tekerrürlerden ibaret, algı operasyonlarıyla uyutulan halk, kimbilir bundan sonra daha kimleri elleri patlayıncaya kadar alkışlayacak Allah zulümden ve zâlimden bizleri korusun…
[Abdullah Aymaz] 27.2.2018 [Samanyolu Haber]
Herkes kendi seçimini yapıyor Ey Muhbir! [Ahmet Dönmez]
1930’ların Viyana’sında sıradan bir kadındı. Adını bugün kimsenin bilmediği, sıradan bir kadın. Bir öğle sonrasıydı. Çamaşır asıyordu. Birazdan bir seçim yapacaktı. Bugün hiç kimse adını bilmese de onun nasıl bir insan olduğunu bütün dünyanın kıyamete kadar bilebilmesini sağlayacak bir seçim…
“Avusturya’nın Mona Lisa’sı” olarak tanınan Adele Bloch-Bauer’in yeğeni Maria Altmann (Maria Victoria Bloch) ile yeni evlendiği kocası, opera sanatçısı Fredrick’in (Fritz) Nazilerden kaçış anıydı bu…
O sahneyi izlemiş misindir bilmiyorum Ey Muhbir, iyi dinle. Bu gerçek hikaye, ‘Woman in Gold’ filmi ile beyazperdeye de aktarılmıştı.
30’ların sonunda Maria ile Fritz, Nazilerin Avusturya’yı işgal edip Yahudileri toplama kamplarına götürmesinin hemen ardından peşlerindeki askerleri atlatıp kaçmaya çalışıyorlardı. Onların kaçtığını anlayan eczacı, hemen dışarıda bekleyen askerlere haber veriyor, peşinden ‘asırlarca sürecek’ bir kovalamaca başlıyordu. Eski Viyana’nın dar sokaklarından birinde, karşılarına çamaşır asmakta olan işte bu kadın çıkıyordu. Kadın, eliyle bir sokağı işaret edip “Bu tarafa” diyordu. Bir kaç dakika sonra peşlerindeki askerler koşturarak geldiklerinde ise aynı kadın, başıyla tam tersi yönü işaret edecekti.
***
Bir seçim yaparsın…
Bu asla sadece o anın içinde mücerret bir an değildir. Belki anan-babandan tevarüs etmiş bir hamiyet ya da tam tersi bir soysuzluk mirası, çocukluğundan itibaren ruhuna yerleşen bir cevher ya da hayvanlık doğası, karakterine işlemiş siyah ya da beyaz nişanı ile muhtasar bir andır o. İmbikten süzülen bir damla gibi sızıverir dışarı. Elin havaya kalkar; ya sağı göstereceksindir ya solu. Ya siyahı seçeceksindir ya beyazı. Marvel Evreni gibi ya adını ‘iyiler’ arasına yazdıracaksındır ya da ‘kötüler’ listesine.
Bu bir seçimdir. Kendi seçimindir. Bu bazen bir el hareketidir. Bazen göz kırpma. Bazen bir göz yumma. Bazen de bir sözdür. Karakterinin gereğidir. O eczacı da olabilirsin o çamaşırcı kadın da…
Haddizatında bu bir seçim de değildir belki. Yerini tayindir. Yer tespitidir. Konum bildirmedir. Aynı zamanda karakterin ilamıdır.
***
Ey Muhbir!
Ey kendi kazurâtı içerisinde kâmkârâne yaşayıp giden küçük adam!
Dinle!..
Sensin mevzua bahis.
Hani 40’ların Türkiye’si idi bu kez… O sıralar hedef gayrimüslimlerdi. Varlık Vergisi adı altında bir cadı avı vardı. Sen o gün, bütün aç gözlülüğün ve tamahınla bir konakta misafirdin. Hani Salkım Hanım’ın Taneleri’nde, yanına sığındığı, hep iyilik gördüğü ‘dönme’ Halit Bey’i ihbar edip konağının üzerine konan Durmuş var ya, işte sen oydun. “Baksana olum elalemin gavurları güzelim tükanların üzerine çöreklenmiş, biz de kakıp onların hamallığını mı yapak?” diyordun.
Oysa seninle aynı şartlara sahip bir de Bekir vardı. Hemşehrindi. O iyiliği, vefayı, vicdanı seçerken sen ihbarı, cinayeti, şemateti seçtin. Bu senin kendi seçimindi. Sana göre haklıydın. Bunun için, sana bir zaman hayırhahlık yapan arkadaşını da öldürdün. Yine haklıydın. Sen hep haklıydın. Hep hainler vardı. ‘Muhanatın’ kem gözleri hep ‘torpak’larımızdaydı. Sense daima pirüpak, daima hakkı yenmiş ve mağdurdun. Hakkını arayandın.
***
1941 İstanbul’uydu…
Taksim Sakız Ağacı Caddesi, numara 85…
Sabahın 6’sında evin kapısı çalındı. Askerler, kunduracı Suren Garavaryan’ı almaya gelmişlerdi. Askerliğini yapmış olan gayrimüslim erkekler yeniden askere alınıyordu. ‘İhtiyat Askerliği’ adı verilen bu uygulama ile gayrimüslimlerin ticari faaliyetleri dolaylı olarak donduruluyordu. Sanılmasın ki gerçekten askerlik yaptırılıyordu bu insanlara. Geri hizmetlerde taş kırdırılıyor, demiryollarında amele olarak çalıştırılıyorlardı. Varlık Vergisi uygulamasının da hemen arefesiydi. Ekonominin Türkleştirilmesi için çaba gösteriyordu devletimiz.
Pijamasıyla alıp götürdüler 37 yaşındaki Suren Garavaryan’ı. Çocuklarının gözleri önünde. Civardaki bütün gayrimüslim evlerinden çığlıklar yükseliyordu. 1 yıl sonra geri geldiyse de kısa zaman sonra bu kez Varlık Vergisi nedeniyle Aşkale’ye götüreceklerdi Suren’i. Normal bir kunduracının 10 katı vergi tahakkuk ettirilmişti. Eve haciz memurları geldi. Çeyiz sandığının içinde evin küçük oğlu Ohannes’in kemanı vardı. Onu da alacaklar diye ağlamaya başladı 4 yaşındaki Ohannes. Gözyaşlarından etkilenen iki memur, evden çıktıktan sonra haciz kağıtlarını yırtıp çöpe atacaktı. Küçük Ohannes ve annesi camdan bu manzarayı izleyip minnet duyacaklardı.
Bu da bir seçimdi. O uygulamanın haksız olduğunu bilen iki memur, evde haczedecek bir şey olmadığını beyan edeceklerdi.
***
1955 İstanbul’uydu…
6 Eylül öğleden sonra, saat 2 sularıydı…
Kapalıçarşı Kalpakçılar Caddesi’nde, Beyazıt Kapısı’na yakın Büyük Çeşme’nin tam karşısında, düğmeci Hagop’un dükkanıydı…
O çeşmenin hemen yanında eski elbiseler satan bir Hasan vardı. Hasan işte, sadece Hasan. O kadar. Soyadı bile yok bugün. Ama iyiler listesinde onun da adı yazılı. “İçi-dışı temiz bir insandı.”
O kemanı için ağlayan küçük Ohannes Garavaryan büyümüş, 18 yaşına gelmişti. Hagop Usta’nın yanında çıraktı.
İşte o öğleden sonra Hasan tedirgin bir şekilde yanaşıp, “Onnik, dükkânı derhal kapat ve doğru evine git!” dedi. Devamı şöyle geldi:
– Hasan Abi, bu saatte dükkânı kapatmak olmaz. Ustam her gün saat altıya kadar açık tutmamı söyledi
– Ben ne diyorsam onu yap! Dükkânı derhal kapat ve eve git!
– Neden? Bir şey mi oldu?
– Sonra anlatırım. Sen hiç oyalanma, elini çabuk tut! Ben sonra ustanla konuşurum. Haydi çabuk ol! Ağabeyine de telefon et. O da dükkânını kapasın, eve gitsin!
‘Onnik’ söyleneni yaptı. Nedenini az sonra anlayacaktı. Beyazıt Kapısı’ndan çıkmasıyla birlikte ellerinde sopalar, baltalar, demir çubuklar, kırıcı, kesici aletlerle kamyon kasalarını doldurmuş yabani tipleri gördü. Birazdan onlarca insanın canına, yüzlercesinin yaralanmasına mal olacak ve tarihe 6-7 Eylül Olayları olarak geçecek vahşi olaylar başlayacaktı. Yüzlerce kadın tecavüze uğrayacak, 4 binin üzerinde gayr-i müslimin evi, binin üzerinde dükkan, 73 kilise, sinagoglar, manastırlar, okullar, fabrikalar saldırıya uğrayacak, yağmalanacaktı.
Hasan o gün bir seçim yapmıştı. Aylardır tanıdığı ve hiç bir zararını görmediği Hagop Usta’yı, ‘Onnik’ diye hitap ettiği çırağı Ohannes’i ve dükkanlarını korumayı seçmişti. Seferberlik Tetkik Kurulu’nun eline balta verip İstanbul caddelerine saldığı vahşilerden değildi.
***
Yine aynı gün…
Eminönü Yeni Postane Caddesi’nde bir küçük matbaa…
‘Penik Usta’nın matbaası…
Gerçek adı Penyamin Torunyan’dı. “Hayırsever, insaniyetli, vicdan sahibi bir insandı.”
O gün, oğlu Hrant vardı dükkanda. Dışarıdan gelen gürültü patırtı üzerine dışarıya baktı Hrant. Babıâli yönünden kalabalık geliyor, her tarafı kırıp döküyorlardı. Hemen dükkandaki bayrağı alıp dışarı çıktı, kapının önüne astı. Kepengi kapattı. Korku içinde etrafa bakarken Halk Bankası ile Ziraat Bankası’nın bekçilerini gördü. Tabancalarını, gözü dönmüş kalabalığa çevirip, “Bu caddede gâvur yok! Bu caddede sizin aradıklarınızdan yok! Dokunmayın! Gidin burdan!“ diye bağırıyordu bekçiler. Barbarları oraya sokmadılar. Eli baltalı adamlar geri dönüp gittiler.
O bekçiler bir seçim yapmıştı. Tercihini kötülükten, vicdansızlıktan, ihbarcılıktan, yağmacılıktan yana kullanacak başka adamların olduğu, başka caddelere doğru yol aldı gözü dönmüş kalabalık.
Hrant Torunyan, onlarca yıl sonra vereceği bir röportajda, “Bu bekçiler gibi insanlar İstanbul’da, Türkiye’de her zaman var olmuştur. 1915 felaketi sırasında bile kendi hayatlarını tehlikeye atıp, sürgün edilmiş birçok Ermeniyi korumuş melek ruhlu insanlar olmuştur. 6 Eylül 1955 akşamı, eğer o banka bekçileri olmasaydı benim dükkânım da kırılıp yıkılır, belki Erol’la birlikte dükkânımızın içinde öldürülürdük. Bizi banka bekçileri kurtardı.” diyecekti.
***
Evet, her ikisi de vardı.
Bu bir seçimdi.
Kimi Adalar’da bir papazı bir eşeğin üstündeki sepetin içine saklayıp kaçırıyor kimi de yakaladığı papazları sokak ortasında sünnet ediyordu.
Neden biliyor musun Ey Muhbir?
Çünkü, devletin öyle demişti. Devletinin içinden karanlık bir çete “Yunanlılar Selanik’te Ata’mızın evine saldırdı” diye bir yalan haber üretmişti. Bombayı atan da aslında senin istihbaratın, senin derin devletindi. Hani bugün 15 Temmuz için aklının ucundan bile geçmeyen ‘kendi kendine tertip’ oyunu var ya, aslında senin o kutsal devletinin en usta olduğu alanlardandı o, bilmiyordun. En iyi bildiği işlerdendi hem de. Sadece senin devletinin de değil aslında, tarihin her devrinde her toprakta sahnelenegelen bir kalleş oyundur bu. Her defasında işe yarayan, hedefini bulan. Hep senin yüzünden. Senin aymak bilmez hamakatinden.
Sırf sen “Vay hainler!”, “Vay gavurlar” diye provoke olasın, alasın eline baltayı, düşesin yollara ve ne kadar Rum dükkanı varsa yıkasın, yağmalayasın, eline geçen Rum’u perişan edesin diye… Çünkü Kıbrıs davası ısınıyordu. Mitingler yapılıyor, “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak” diye sloganlar atılıyordu. Çünkü millette bir Rum hassasiyeti peydahlamak gerekiyordu. Yüzyıllardır bu topraklarda yaşasalar, kapımıza komşu, yolumuza yoldaş da olsalar önemli değildi…
***
Ve sen seçimini yapıyordun…
Senin Durmuş olarak ihbar ettiğin Halit Bey, Aşkale’de karla kaplı bir bozkırda hayatını kaybediyordu.
Yaşadıkları ağır gelip ölenlerin hikayesini uç uca eklesen, bu ülkenin yazılmamış tarihi çıkar ortaya. Her şeyi alınıp bozkıra ya da bir nehrin ortasına gömülenlerin isimlerinin değiştiği bir dram tarihi…
Bu ‘başkaları’nın hayatıdır…
***
Hani 1980’lerin sonuydu. Doğu Alman gizli servisi Stasi’nin soğukkanlı istihbarat elemanı Yüzbaşı Gerd Wiesler, yazar Georg Dreyman’ın evinin çatı katında dinleme yapıyordu. Dreyman ve hayat arkadaşı tiyatro oyuncusu Christa Maria Sieland’ı izliyordu. Rejim ona bu görevi vermişti. Fakat zamanla yaptığının yanlışlığını farkedecek ve onlar hakkındaki bilgileri Stasi merkezinden saklayarak bu çifti koruyacaktı. Kendini riske atmak pahasına bir seçim yapacaktı…
‘Başkalarının Hayatı’ filmini anlatıyorum, evet. Kısa süre sonra Doğu Alman rejimi çökecek, Berlin Duvarı yıkılacak ve Stasi arşivleri açılacaktı.
Yazar Dreyman da arşivlere girip bakanlardandı. Yıllarca takip edildiğini, 24 saatinin izlendiğini hayretler içerisinde öğreniyordu. Fakat ilginç bir şekilde, kendisi için riskli olan detayların raporlara konmadığını farkedecekti. Tutanakların altında, kendisini izleyen istihbaratçının kod adı vardı: HGW XX/7.
Eski Yüzbaşı Wiesler, Berlin’de sıradan bir hayat sürmekteydi artık. Bir gün bir kitapçının önünden geçerken camda kocaman bir afiş gördü. Aylarca takip ettiği Greg Dreyman’ın yeni kitabı çıkmıştı. ‘İyi Bir İnsan İçin Sonat’ adını taşıyan bu kitabı merak etti Wiesler. İçeri girip kitabın kapağını açtı. İlk sayfada şöyle yazıyordu: “HGW XX/7’ye adanmıştır. Teşekkürlerimle…”
***
Tarihin neresinde yer alacağını, nasıl anılacağını, filmlere ve kitaplara nasıl konu olacağını herkes kendisi seçer.
[Ahmet Dönmez] 27.2.2018 [TR724]
“Avusturya’nın Mona Lisa’sı” olarak tanınan Adele Bloch-Bauer’in yeğeni Maria Altmann (Maria Victoria Bloch) ile yeni evlendiği kocası, opera sanatçısı Fredrick’in (Fritz) Nazilerden kaçış anıydı bu…
O sahneyi izlemiş misindir bilmiyorum Ey Muhbir, iyi dinle. Bu gerçek hikaye, ‘Woman in Gold’ filmi ile beyazperdeye de aktarılmıştı.
30’ların sonunda Maria ile Fritz, Nazilerin Avusturya’yı işgal edip Yahudileri toplama kamplarına götürmesinin hemen ardından peşlerindeki askerleri atlatıp kaçmaya çalışıyorlardı. Onların kaçtığını anlayan eczacı, hemen dışarıda bekleyen askerlere haber veriyor, peşinden ‘asırlarca sürecek’ bir kovalamaca başlıyordu. Eski Viyana’nın dar sokaklarından birinde, karşılarına çamaşır asmakta olan işte bu kadın çıkıyordu. Kadın, eliyle bir sokağı işaret edip “Bu tarafa” diyordu. Bir kaç dakika sonra peşlerindeki askerler koşturarak geldiklerinde ise aynı kadın, başıyla tam tersi yönü işaret edecekti.
***
Bir seçim yaparsın…
Bu asla sadece o anın içinde mücerret bir an değildir. Belki anan-babandan tevarüs etmiş bir hamiyet ya da tam tersi bir soysuzluk mirası, çocukluğundan itibaren ruhuna yerleşen bir cevher ya da hayvanlık doğası, karakterine işlemiş siyah ya da beyaz nişanı ile muhtasar bir andır o. İmbikten süzülen bir damla gibi sızıverir dışarı. Elin havaya kalkar; ya sağı göstereceksindir ya solu. Ya siyahı seçeceksindir ya beyazı. Marvel Evreni gibi ya adını ‘iyiler’ arasına yazdıracaksındır ya da ‘kötüler’ listesine.
Bu bir seçimdir. Kendi seçimindir. Bu bazen bir el hareketidir. Bazen göz kırpma. Bazen bir göz yumma. Bazen de bir sözdür. Karakterinin gereğidir. O eczacı da olabilirsin o çamaşırcı kadın da…
Haddizatında bu bir seçim de değildir belki. Yerini tayindir. Yer tespitidir. Konum bildirmedir. Aynı zamanda karakterin ilamıdır.
***
Ey Muhbir!
Ey kendi kazurâtı içerisinde kâmkârâne yaşayıp giden küçük adam!
Dinle!..
Sensin mevzua bahis.
Hani 40’ların Türkiye’si idi bu kez… O sıralar hedef gayrimüslimlerdi. Varlık Vergisi adı altında bir cadı avı vardı. Sen o gün, bütün aç gözlülüğün ve tamahınla bir konakta misafirdin. Hani Salkım Hanım’ın Taneleri’nde, yanına sığındığı, hep iyilik gördüğü ‘dönme’ Halit Bey’i ihbar edip konağının üzerine konan Durmuş var ya, işte sen oydun. “Baksana olum elalemin gavurları güzelim tükanların üzerine çöreklenmiş, biz de kakıp onların hamallığını mı yapak?” diyordun.
Oysa seninle aynı şartlara sahip bir de Bekir vardı. Hemşehrindi. O iyiliği, vefayı, vicdanı seçerken sen ihbarı, cinayeti, şemateti seçtin. Bu senin kendi seçimindi. Sana göre haklıydın. Bunun için, sana bir zaman hayırhahlık yapan arkadaşını da öldürdün. Yine haklıydın. Sen hep haklıydın. Hep hainler vardı. ‘Muhanatın’ kem gözleri hep ‘torpak’larımızdaydı. Sense daima pirüpak, daima hakkı yenmiş ve mağdurdun. Hakkını arayandın.
***
1941 İstanbul’uydu…
Taksim Sakız Ağacı Caddesi, numara 85…
Sabahın 6’sında evin kapısı çalındı. Askerler, kunduracı Suren Garavaryan’ı almaya gelmişlerdi. Askerliğini yapmış olan gayrimüslim erkekler yeniden askere alınıyordu. ‘İhtiyat Askerliği’ adı verilen bu uygulama ile gayrimüslimlerin ticari faaliyetleri dolaylı olarak donduruluyordu. Sanılmasın ki gerçekten askerlik yaptırılıyordu bu insanlara. Geri hizmetlerde taş kırdırılıyor, demiryollarında amele olarak çalıştırılıyorlardı. Varlık Vergisi uygulamasının da hemen arefesiydi. Ekonominin Türkleştirilmesi için çaba gösteriyordu devletimiz.
Pijamasıyla alıp götürdüler 37 yaşındaki Suren Garavaryan’ı. Çocuklarının gözleri önünde. Civardaki bütün gayrimüslim evlerinden çığlıklar yükseliyordu. 1 yıl sonra geri geldiyse de kısa zaman sonra bu kez Varlık Vergisi nedeniyle Aşkale’ye götüreceklerdi Suren’i. Normal bir kunduracının 10 katı vergi tahakkuk ettirilmişti. Eve haciz memurları geldi. Çeyiz sandığının içinde evin küçük oğlu Ohannes’in kemanı vardı. Onu da alacaklar diye ağlamaya başladı 4 yaşındaki Ohannes. Gözyaşlarından etkilenen iki memur, evden çıktıktan sonra haciz kağıtlarını yırtıp çöpe atacaktı. Küçük Ohannes ve annesi camdan bu manzarayı izleyip minnet duyacaklardı.
Bu da bir seçimdi. O uygulamanın haksız olduğunu bilen iki memur, evde haczedecek bir şey olmadığını beyan edeceklerdi.
***
1955 İstanbul’uydu…
6 Eylül öğleden sonra, saat 2 sularıydı…
Kapalıçarşı Kalpakçılar Caddesi’nde, Beyazıt Kapısı’na yakın Büyük Çeşme’nin tam karşısında, düğmeci Hagop’un dükkanıydı…
O çeşmenin hemen yanında eski elbiseler satan bir Hasan vardı. Hasan işte, sadece Hasan. O kadar. Soyadı bile yok bugün. Ama iyiler listesinde onun da adı yazılı. “İçi-dışı temiz bir insandı.”
O kemanı için ağlayan küçük Ohannes Garavaryan büyümüş, 18 yaşına gelmişti. Hagop Usta’nın yanında çıraktı.
İşte o öğleden sonra Hasan tedirgin bir şekilde yanaşıp, “Onnik, dükkânı derhal kapat ve doğru evine git!” dedi. Devamı şöyle geldi:
– Hasan Abi, bu saatte dükkânı kapatmak olmaz. Ustam her gün saat altıya kadar açık tutmamı söyledi
– Ben ne diyorsam onu yap! Dükkânı derhal kapat ve eve git!
– Neden? Bir şey mi oldu?
– Sonra anlatırım. Sen hiç oyalanma, elini çabuk tut! Ben sonra ustanla konuşurum. Haydi çabuk ol! Ağabeyine de telefon et. O da dükkânını kapasın, eve gitsin!
‘Onnik’ söyleneni yaptı. Nedenini az sonra anlayacaktı. Beyazıt Kapısı’ndan çıkmasıyla birlikte ellerinde sopalar, baltalar, demir çubuklar, kırıcı, kesici aletlerle kamyon kasalarını doldurmuş yabani tipleri gördü. Birazdan onlarca insanın canına, yüzlercesinin yaralanmasına mal olacak ve tarihe 6-7 Eylül Olayları olarak geçecek vahşi olaylar başlayacaktı. Yüzlerce kadın tecavüze uğrayacak, 4 binin üzerinde gayr-i müslimin evi, binin üzerinde dükkan, 73 kilise, sinagoglar, manastırlar, okullar, fabrikalar saldırıya uğrayacak, yağmalanacaktı.
Hasan o gün bir seçim yapmıştı. Aylardır tanıdığı ve hiç bir zararını görmediği Hagop Usta’yı, ‘Onnik’ diye hitap ettiği çırağı Ohannes’i ve dükkanlarını korumayı seçmişti. Seferberlik Tetkik Kurulu’nun eline balta verip İstanbul caddelerine saldığı vahşilerden değildi.
***
Yine aynı gün…
Eminönü Yeni Postane Caddesi’nde bir küçük matbaa…
‘Penik Usta’nın matbaası…
Gerçek adı Penyamin Torunyan’dı. “Hayırsever, insaniyetli, vicdan sahibi bir insandı.”
O gün, oğlu Hrant vardı dükkanda. Dışarıdan gelen gürültü patırtı üzerine dışarıya baktı Hrant. Babıâli yönünden kalabalık geliyor, her tarafı kırıp döküyorlardı. Hemen dükkandaki bayrağı alıp dışarı çıktı, kapının önüne astı. Kepengi kapattı. Korku içinde etrafa bakarken Halk Bankası ile Ziraat Bankası’nın bekçilerini gördü. Tabancalarını, gözü dönmüş kalabalığa çevirip, “Bu caddede gâvur yok! Bu caddede sizin aradıklarınızdan yok! Dokunmayın! Gidin burdan!“ diye bağırıyordu bekçiler. Barbarları oraya sokmadılar. Eli baltalı adamlar geri dönüp gittiler.
O bekçiler bir seçim yapmıştı. Tercihini kötülükten, vicdansızlıktan, ihbarcılıktan, yağmacılıktan yana kullanacak başka adamların olduğu, başka caddelere doğru yol aldı gözü dönmüş kalabalık.
Hrant Torunyan, onlarca yıl sonra vereceği bir röportajda, “Bu bekçiler gibi insanlar İstanbul’da, Türkiye’de her zaman var olmuştur. 1915 felaketi sırasında bile kendi hayatlarını tehlikeye atıp, sürgün edilmiş birçok Ermeniyi korumuş melek ruhlu insanlar olmuştur. 6 Eylül 1955 akşamı, eğer o banka bekçileri olmasaydı benim dükkânım da kırılıp yıkılır, belki Erol’la birlikte dükkânımızın içinde öldürülürdük. Bizi banka bekçileri kurtardı.” diyecekti.
***
Evet, her ikisi de vardı.
Bu bir seçimdi.
Kimi Adalar’da bir papazı bir eşeğin üstündeki sepetin içine saklayıp kaçırıyor kimi de yakaladığı papazları sokak ortasında sünnet ediyordu.
Neden biliyor musun Ey Muhbir?
Çünkü, devletin öyle demişti. Devletinin içinden karanlık bir çete “Yunanlılar Selanik’te Ata’mızın evine saldırdı” diye bir yalan haber üretmişti. Bombayı atan da aslında senin istihbaratın, senin derin devletindi. Hani bugün 15 Temmuz için aklının ucundan bile geçmeyen ‘kendi kendine tertip’ oyunu var ya, aslında senin o kutsal devletinin en usta olduğu alanlardandı o, bilmiyordun. En iyi bildiği işlerdendi hem de. Sadece senin devletinin de değil aslında, tarihin her devrinde her toprakta sahnelenegelen bir kalleş oyundur bu. Her defasında işe yarayan, hedefini bulan. Hep senin yüzünden. Senin aymak bilmez hamakatinden.
Sırf sen “Vay hainler!”, “Vay gavurlar” diye provoke olasın, alasın eline baltayı, düşesin yollara ve ne kadar Rum dükkanı varsa yıkasın, yağmalayasın, eline geçen Rum’u perişan edesin diye… Çünkü Kıbrıs davası ısınıyordu. Mitingler yapılıyor, “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak” diye sloganlar atılıyordu. Çünkü millette bir Rum hassasiyeti peydahlamak gerekiyordu. Yüzyıllardır bu topraklarda yaşasalar, kapımıza komşu, yolumuza yoldaş da olsalar önemli değildi…
***
Ve sen seçimini yapıyordun…
Senin Durmuş olarak ihbar ettiğin Halit Bey, Aşkale’de karla kaplı bir bozkırda hayatını kaybediyordu.
Yaşadıkları ağır gelip ölenlerin hikayesini uç uca eklesen, bu ülkenin yazılmamış tarihi çıkar ortaya. Her şeyi alınıp bozkıra ya da bir nehrin ortasına gömülenlerin isimlerinin değiştiği bir dram tarihi…
Bu ‘başkaları’nın hayatıdır…
***
Hani 1980’lerin sonuydu. Doğu Alman gizli servisi Stasi’nin soğukkanlı istihbarat elemanı Yüzbaşı Gerd Wiesler, yazar Georg Dreyman’ın evinin çatı katında dinleme yapıyordu. Dreyman ve hayat arkadaşı tiyatro oyuncusu Christa Maria Sieland’ı izliyordu. Rejim ona bu görevi vermişti. Fakat zamanla yaptığının yanlışlığını farkedecek ve onlar hakkındaki bilgileri Stasi merkezinden saklayarak bu çifti koruyacaktı. Kendini riske atmak pahasına bir seçim yapacaktı…
‘Başkalarının Hayatı’ filmini anlatıyorum, evet. Kısa süre sonra Doğu Alman rejimi çökecek, Berlin Duvarı yıkılacak ve Stasi arşivleri açılacaktı.
Yazar Dreyman da arşivlere girip bakanlardandı. Yıllarca takip edildiğini, 24 saatinin izlendiğini hayretler içerisinde öğreniyordu. Fakat ilginç bir şekilde, kendisi için riskli olan detayların raporlara konmadığını farkedecekti. Tutanakların altında, kendisini izleyen istihbaratçının kod adı vardı: HGW XX/7.
Eski Yüzbaşı Wiesler, Berlin’de sıradan bir hayat sürmekteydi artık. Bir gün bir kitapçının önünden geçerken camda kocaman bir afiş gördü. Aylarca takip ettiği Greg Dreyman’ın yeni kitabı çıkmıştı. ‘İyi Bir İnsan İçin Sonat’ adını taşıyan bu kitabı merak etti Wiesler. İçeri girip kitabın kapağını açtı. İlk sayfada şöyle yazıyordu: “HGW XX/7’ye adanmıştır. Teşekkürlerimle…”
***
Tarihin neresinde yer alacağını, nasıl anılacağını, filmlere ve kitaplara nasıl konu olacağını herkes kendisi seçer.
[Ahmet Dönmez] 27.2.2018 [TR724]
AKP’yi ülkenin başına bela eden iki kişiden biri ben değilim muhterem! [Tarık Toros]
Mesele hükümet Cemaat kavgası değildir.
Değildi.
Cemaate dair…
“Hayati hatalar yaptı, daha da belini doğrultamaz” tespitleri…
Şahsen diyeyim…
Hükümet cemaat kavgasının teyididir, ki yanlıştır.
***
Barış için akademisyenler tutuklanırken…
İmamın Ordusu kitabının yazarı Ahmet Şık tekrar içeri alınmışken…
Can Dündar sürgünken…
Ahmet Nesin’den Celal Başlangıç’a…
Yavuz Baydar’dan Amberin Zaman’a…
Cengiz Çandar’dan Hayko Bağdat’a, yüzlerce gazeteci, yazar, düşünür, aydın yurdu terk etmiş, dönemezken…
En başta Selahaddin Demirtaş, Kürt Siyasal Hareketi tüm unsurlarıyla hallaç pamuğu gibi atılmışken…
Kapatılan yüzlerce Alevi, Sol, Kürt yayın organı, radyosu, gazetesi, televizyon kanalı varken…
Ahmet Kaya’nın bile ismi halk evlerinden sökülürken…
Murat Sabuncu’dan Osman Kavala’ya…
Furkan Cemaati Lideri Alparslan Kuytul’dan Amerikalı rahip Andrew Craig Brunson’a…
On binlerce tutuklu orada dururken…
Necmiye Alpay’lar, Aslı Erdoğan’lar, İştar Gözaydın’lar, Kadri Gürsel’ler, Deniz Yücel’ler ve binlercesi ülke cezaevlerinde haksız/hukuksuz çile doldurmuşken…
Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve yüz binlercesi KHK zulmü altında inim inim inlerken…
Olayın merkezine tek grubu oturtmak, pek de insaflı değildir yani.
***
Doğru:
En ağır zulmü gören…
Mensupları itibariyle OHAL sürecinin belki yüzde 80 mağduru Gülen Cemaati’dir.
Belki de bu yüzden fatura tümüyle oraya kesilmektedir.
Özeleştiri veya itiraf…
Adına ne derseniz deyin.
Şu noktalara hizmet etmesi olasıdır:
-Suçlamaları haklı çıkarır.
-Aleyhindeki kamuoyunu teyit eder.
-İçeride inim inim inleyen yüz binlerin hayal kırıklığını kamçılar.
-Dışarıda tutunmaya çalışanları birbirinden uzaklaştırır.
-Nihayetinde, egemenlerin ekmeğine yağ sürer.
***
Hizmet Hareketi veya Cemaat üzerine fikir yürütecek bilgi ve malumat sahibi değilim.
Hareketin Türkiye ve dünyadaki faaliyetleri, hiyerarşisi vs. içinde olmadığım konular.
Gazetecilikte alanım siyaset.
Kamuoyundaki Cemaat algısı söz konusu ise, elbette bu yönde fikirlerim var.
Özellikle 2008’den bu tarafa yaşanan ve adım adım gelişen sürecin canlı tanığıyım.
Uygun her platformda düşüncelerimi seve seve paylaşırım.
Paylaşıyorum da zaten.
***
Birileri birilerine zulmediyorsa…
Ortadan kaldırmaya çalışıyorsa…
Yakıp yıkıyor, içeri tıkıyor, soyunu kurutmaya çalışıyorsa…
Ve bu konuda her türlü şeytanlığı yapmaktan çekinmiyorsa…
Öncelikli olarak bakılacak şey bellidir.
***
Yok edilmeye çalışılan her ne ise…
Bir kabahati olmak zorunda değil.
Örneklerle açayım:
***
6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da Rumların evleri dükkanları işaretlenip talan edildi.
Kadınları tecavüze uğradı.
Komşusu, kapıcısı dahil insanlar gözü dönmüş biçimde Rum mallarını yağmaladı.
Rumlar zaten azınlıktaydı.
Sayıları daha da azaldı.
Misal, 1964’te Bakanlar Kurulu kararı ile son kalan Rum nüfusundan 13 bin kişi Yunanistan’a yollandı.
Üstelik yanlarına sadece 20 kilo eşya, 20 dolar tutarında TL almalarına izin verilerek…
Gerisine el konuldu tabi.
Kimse Rum cemaatine dönüp:
-Verin bakalım özeleştirinizi, bunlar niye başınıza geldi bakayım?
-Devletin vardır bir bildiği, boşuna çalmaz kapınızı.
-İçinizde bazı hainler olmasa, kurunun yanında yaş yanmazdı.
..diye sormadı.
Halen Heybeliada Ruhban Okulu açılmaz mesela.
Yarın sabah eğitime başlayacakmış gibi okulu, yatakhanelerini tiril tiril tutuyorlar.
Fakat Rumları sistematik olarak azaltan, adeta kökünü kurutan “devlet”, oralı değil.
***
Mesele hükümet Cemaat kavgası değildir.
Değildi.
Doğru:
Cemaat AKP ile koalisyon yaparak büyük hata yaptı.
Sonrasında başına gelecekleri de öngöremedi, öngörebilse tedbir alabilirdi.
Ama kimse çıkıp da, “AKP’yi ülkenin başına siz bela ettiniz, sonra çekip gittiniz” demesin.
***
AKP’yi iktidara 28 Şubat politikaları getirdi.
Başörtüsü yasağı, imam hatip presi, tuzu biberi oldu.
Ekonomik kriz tüm partileri bitirdi, barajın altına sürükledi, AKP yüzde 34’le 363 milletvekili kazandı, 4 vekil daha bulsa tek başına Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa ulaştı.
AKP’nin sonraki tüm seçimlerde oyu ne olursa olsun, bu vekil sayısını tutturamadı.
Bu bir.
***
2007 başlarında AKP’nin oyu yüzde 30 civarındaydı.
Partinin kendi şişirilmiş anketleri dahi yüzde 40’ı görmüyordu.
Meclis’e cumhurbaşkanı seçtirmediler.
Genelkurmay’ı, Anayasa Mahkemesi, CHP’si, Erkan Mumcu’su, Mehmet Ağar’ı bir oldu.
27 Nisan e-muhtırası geldi.
22 Temmuz 2007 erken seçimlerinde AKP iki kişiden birinin oyunu aldı, yüzde 47.
Bu da iki.
***
En son 1 Kasım 2015 seçiminde AKP iki kişiden birinin oyunu aldı.
Bu da üç.
Sonuncusunda Cemaat’in katkısı olduğunu kimse iddia edemez herhalde.
Öncekilerde de belirleyici olan vesayet rejimidir, başkası değil.
***
Akın İpek’in sözleriyle bitireyim:
-Hayatı gasp edilmiş insanların ne hissettiğini sadece hayatı gasp edilmiş insanlar anlar.
-Kendine dayak atanı değil de, birlikte dayak yediği insanları suçlayan ahmaklar beni takip etmesin kardeşim… Benim onlara bir sözüm yok.
[Tarık Toros] 27.2.2018 [TR724]
Değildi.
Cemaate dair…
“Hayati hatalar yaptı, daha da belini doğrultamaz” tespitleri…
Şahsen diyeyim…
Hükümet cemaat kavgasının teyididir, ki yanlıştır.
***
Barış için akademisyenler tutuklanırken…
İmamın Ordusu kitabının yazarı Ahmet Şık tekrar içeri alınmışken…
Can Dündar sürgünken…
Ahmet Nesin’den Celal Başlangıç’a…
Yavuz Baydar’dan Amberin Zaman’a…
Cengiz Çandar’dan Hayko Bağdat’a, yüzlerce gazeteci, yazar, düşünür, aydın yurdu terk etmiş, dönemezken…
En başta Selahaddin Demirtaş, Kürt Siyasal Hareketi tüm unsurlarıyla hallaç pamuğu gibi atılmışken…
Kapatılan yüzlerce Alevi, Sol, Kürt yayın organı, radyosu, gazetesi, televizyon kanalı varken…
Ahmet Kaya’nın bile ismi halk evlerinden sökülürken…
Murat Sabuncu’dan Osman Kavala’ya…
Furkan Cemaati Lideri Alparslan Kuytul’dan Amerikalı rahip Andrew Craig Brunson’a…
On binlerce tutuklu orada dururken…
Necmiye Alpay’lar, Aslı Erdoğan’lar, İştar Gözaydın’lar, Kadri Gürsel’ler, Deniz Yücel’ler ve binlercesi ülke cezaevlerinde haksız/hukuksuz çile doldurmuşken…
Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve yüz binlercesi KHK zulmü altında inim inim inlerken…
Olayın merkezine tek grubu oturtmak, pek de insaflı değildir yani.
***
Doğru:
En ağır zulmü gören…
Mensupları itibariyle OHAL sürecinin belki yüzde 80 mağduru Gülen Cemaati’dir.
Belki de bu yüzden fatura tümüyle oraya kesilmektedir.
Özeleştiri veya itiraf…
Adına ne derseniz deyin.
Şu noktalara hizmet etmesi olasıdır:
-Suçlamaları haklı çıkarır.
-Aleyhindeki kamuoyunu teyit eder.
-İçeride inim inim inleyen yüz binlerin hayal kırıklığını kamçılar.
-Dışarıda tutunmaya çalışanları birbirinden uzaklaştırır.
-Nihayetinde, egemenlerin ekmeğine yağ sürer.
***
Hizmet Hareketi veya Cemaat üzerine fikir yürütecek bilgi ve malumat sahibi değilim.
Hareketin Türkiye ve dünyadaki faaliyetleri, hiyerarşisi vs. içinde olmadığım konular.
Gazetecilikte alanım siyaset.
Kamuoyundaki Cemaat algısı söz konusu ise, elbette bu yönde fikirlerim var.
Özellikle 2008’den bu tarafa yaşanan ve adım adım gelişen sürecin canlı tanığıyım.
Uygun her platformda düşüncelerimi seve seve paylaşırım.
Paylaşıyorum da zaten.
***
Birileri birilerine zulmediyorsa…
Ortadan kaldırmaya çalışıyorsa…
Yakıp yıkıyor, içeri tıkıyor, soyunu kurutmaya çalışıyorsa…
Ve bu konuda her türlü şeytanlığı yapmaktan çekinmiyorsa…
Öncelikli olarak bakılacak şey bellidir.
***
Yok edilmeye çalışılan her ne ise…
Bir kabahati olmak zorunda değil.
Örneklerle açayım:
***
6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da Rumların evleri dükkanları işaretlenip talan edildi.
Kadınları tecavüze uğradı.
Komşusu, kapıcısı dahil insanlar gözü dönmüş biçimde Rum mallarını yağmaladı.
Rumlar zaten azınlıktaydı.
Sayıları daha da azaldı.
Misal, 1964’te Bakanlar Kurulu kararı ile son kalan Rum nüfusundan 13 bin kişi Yunanistan’a yollandı.
Üstelik yanlarına sadece 20 kilo eşya, 20 dolar tutarında TL almalarına izin verilerek…
Gerisine el konuldu tabi.
Kimse Rum cemaatine dönüp:
-Verin bakalım özeleştirinizi, bunlar niye başınıza geldi bakayım?
-Devletin vardır bir bildiği, boşuna çalmaz kapınızı.
-İçinizde bazı hainler olmasa, kurunun yanında yaş yanmazdı.
..diye sormadı.
Halen Heybeliada Ruhban Okulu açılmaz mesela.
Yarın sabah eğitime başlayacakmış gibi okulu, yatakhanelerini tiril tiril tutuyorlar.
Fakat Rumları sistematik olarak azaltan, adeta kökünü kurutan “devlet”, oralı değil.
***
Mesele hükümet Cemaat kavgası değildir.
Değildi.
Doğru:
Cemaat AKP ile koalisyon yaparak büyük hata yaptı.
Sonrasında başına gelecekleri de öngöremedi, öngörebilse tedbir alabilirdi.
Ama kimse çıkıp da, “AKP’yi ülkenin başına siz bela ettiniz, sonra çekip gittiniz” demesin.
***
AKP’yi iktidara 28 Şubat politikaları getirdi.
Başörtüsü yasağı, imam hatip presi, tuzu biberi oldu.
Ekonomik kriz tüm partileri bitirdi, barajın altına sürükledi, AKP yüzde 34’le 363 milletvekili kazandı, 4 vekil daha bulsa tek başına Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa ulaştı.
AKP’nin sonraki tüm seçimlerde oyu ne olursa olsun, bu vekil sayısını tutturamadı.
Bu bir.
***
2007 başlarında AKP’nin oyu yüzde 30 civarındaydı.
Partinin kendi şişirilmiş anketleri dahi yüzde 40’ı görmüyordu.
Meclis’e cumhurbaşkanı seçtirmediler.
Genelkurmay’ı, Anayasa Mahkemesi, CHP’si, Erkan Mumcu’su, Mehmet Ağar’ı bir oldu.
27 Nisan e-muhtırası geldi.
22 Temmuz 2007 erken seçimlerinde AKP iki kişiden birinin oyunu aldı, yüzde 47.
Bu da iki.
***
En son 1 Kasım 2015 seçiminde AKP iki kişiden birinin oyunu aldı.
Bu da üç.
Sonuncusunda Cemaat’in katkısı olduğunu kimse iddia edemez herhalde.
Öncekilerde de belirleyici olan vesayet rejimidir, başkası değil.
***
Akın İpek’in sözleriyle bitireyim:
-Hayatı gasp edilmiş insanların ne hissettiğini sadece hayatı gasp edilmiş insanlar anlar.
-Kendine dayak atanı değil de, birlikte dayak yediği insanları suçlayan ahmaklar beni takip etmesin kardeşim… Benim onlara bir sözüm yok.
[Tarık Toros] 27.2.2018 [TR724]
Kürtler ve Türkiye’de demokrasi [Mehmet Efe Çaman]
Kürtler, Türk devletinin laik karakteri ile beraber 1980’den beri derin devletin ana meşruiyet kaynağı oldular. 1980’lerden beri ne kadar siyasi parti ve hareket varsa, derin devletin bu iki tanımlanmış “hassasiyetine” göre değerlendirin, hemen siyasi meşruiyet ve bu iki ana damar güvenlik kıstası arasındaki bağlantıyı göreceksiniz.
1923’ten beri Sevr Antlaşması’nın paranoyası ile muzdarip olan Türk devlet aklı, Kürtlerin siyasi varlığından büyük endişe duydu ve ne pahasına olursa olsun tek millet ve tek devlet konseptinin ana unsuru olan üniter ulus devletin varlığını sürdürmesi için gerçek veya potansiyel tüm Kürt siyasi hareketlerine karşı sert önlemlere başvurdu. Yine 1900’lerde Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojileri üzerine inşa edilebilecek potansiyel kimlikler, Türk kimliği karşısında ciddi bir tehdit olarak algılandı. Özellikle cumhuriyetin ilanını müteakip, devlete eklemlenen laik karakterle, seküler bir milli kimlik inşa edilmeye çalışıldı. Türklük aidiyeti, Müslümanlık aidiyetine göre öncelendi. Her ne kadar dozajında azımsanmaması gereken farklılıklar da mevcut olsa, ana hatlarıyla 1923 sonrası Türkiye’de dizginleri eline alan her türlü iktidarın ortak yönü, gerek devletin laik karakterine, gerekse de tek millet ve tek devlet düsturunun ete kemiğe bürünmüş hali olan milli üniter devlet nosyonuna uygun olmaktı.
SHP TECRÜBESİNDEN TEKRAR CHP’YE
1991’de bugünkü CHP olan Sosyaldemokrat Halkçı Parti ( SHP) ile ittifak yapan Kürt siyasi hareketi, Halkın Emek Partisi (HEP) adı altında onlarca milletvekilini meclise soktu. 1993 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan HEP, Türk orta solu içinde sosyal demokrat ve ulusalcı ayrımının belirginleşmesine zemin hazırladı ve dönemin SHP lideri Erdal İnönü’nün başına ciddi bela açtı. Derin devletin yoğun baskılarına dayanamayan İnönü, siyasi Kürt hareketine mensup HEP milletvekillerini istifaya zorladı. Derin devlet, Türk orta solu içinde operasyon yapmış, potansiyel olarak sosyal demokratlığa evrilebilecek (ve hatta Türk-Kürt ulusal aidiyetleri dışında Avrupa tipi, sınıf ilişkilerini önceleyen rekabetçi ve iktidar alternatifi olabilme kabiliyetine sahip olabilecek) bir sol partiyi hizaya getirmiş, hatta bunu Milli Şef’in oğluna bizzat yaptırtmıştı. Böylece 1980 darbesi sonrası kurulan Veto Rejimi (askeri vesayet sisteminin teknik adı) Türk siyasetindeki etkisini korudu.
SHP içinde Deniz Baykal ve ekibi, ulusalcı derin yapının uzun kolu olmuştu. Bu yapı HEP operasyonu öncesinde 1989’da Paris’teki Kürt Konferansı’na katılan SHP milletvekillerinin partiden ihracında derin devlet adına ipi çeken taraf oldular. İnönü’nün aksine, Baykal SHP’nin “sistemle entegre” yapısından gayet memnundu. SHP her ne kadar Güneydoğu’da Kürt bölgelerinde aldığı oy oranını yüzde 35’lere dek yükseltebilmiş de olsa, derin devletin müdahalesinden sonra meydana gelen ayrışma Kürt siyaseti tarafından Türk devletinin milliyetçilik politikasının (Atatürk ilkelerinden biri) devamı olarak görüldü ve SHP Türkiye’nin sınıf tabanlı sosyal demokrat birleştirici unsuru olma şansını yitirdi. Tüm bu gelişmelere karşın İnönü, Milli Şef’in olu olarak değil, sosyal demokrasiye inanan, aydın bir akademisyen kimliği ile defalarca Baykal’ın genel başkanlık yarışında kendisine ve politikalarına meydan okumasına direndi. Bunun üzerine, İnönü’yü yenemeyeceğini anlayan Baykal ve hizbi, 1980’de kapatılan CHP’yi yeniden açtı ve bir grup milletvekili transferiyle CHP’ye geçti. Bunun üzerine gittikçe etkinliğini ve gücünü yitiren SHP, sonunda CHP çatısı altında CHP ile birleşerek ortadan kalktı.
Sınıf tabanlı Avrupa tipi sosyal demokrat hareket ise CHP içindeki nasyonalistlere (ulusalcılara) teslim oldu ve ortadan tümüyle kaybolmamakla beraber marjinalleşerek etkisini bütünüyle yitirdi. Kürt siyasetiyle yakınlaşmak, derin devlete ve nasyonalist solculara (ulusalcılara) büyük koz vermiş, İnönü ve sosyal demokrat ekibi ise bitirmişti. Böylelikle Kürt siyasetinin laneti, Türkiye’de sol hareketlerin daima kendi bekaları bakımından birincil olarak dikkate almaları gereken bir faktör oldu.
TÜRK SAĞI VE KÜRT MESELESİ
Peki ya Türk sağı? Türk sağı üzerinde derin devletin etkisi her daim sol hareketlere nazaran daha belirgin olmuştu. Ecevit öncesi zaten Türkiye’de son diye bir mevhum yoktu. Çok partili hayatın başlamasından beri CHP içinde ortanın soluna dönük bir yeni jenerasyon oluştu ve Ecevit İnönü’den genel başkanlığı alınca CHP’nin “sol parti” olma durumu kurumsallaştı. Ancak bu bir aldatmacaydı. Esasında Karaoğlan’ın solculuğu, çok ala Turka bir yapıyı işaret etmekteydi. İçinde hafif ekonomik ilişkiler ve uluslararası sol patentli feodalizm türü kavramlar eklemlenen, ama ana çatısı ulusalcılık (nasyonalizmin sol türü) olan bir siyasi yapı oluştu.
Bu durumda Demokrat Parti kökenlerinden gelen Adalet Partisi de bu madalyonun içinde biraz daha popülizm ve işveren sınıfı eğilimli, sağ milliyetçi soslu bir siyaset rotası belirledi. Süleyman Demirel de tıpkı Ecevit gibi devlet kavramını her zaman piyasanın da diğer değerlerin de önüne koyan ve üstünde tutan bir anlayışta oldu. Partilerin devleti temsil eden değil, devletin giysisini giyen ve “önceden belirli” politikaların dışına çıkmayan vesayet modelini benimsemeleri bakımından sağ partiler de daima derin devletin etki alanı oldular. Güvenlik politikası askerin tekeline terk edilen bir konu başlığıydı ve esasen “yüksek politika” alanı olarak tüm politikaların kırmızı çizgisiydi. Ve Kürt siyaseti, vesayet sisteminin öncelikli bir güvenlik alanıydı.
AKP’ye dek sağ partiler asla Kürt siyasetine el atamadı. Turgut Özal bir ara Kürt meselesine yönelik olarak derin devletten farklı bir tutum izlemeye kalktı ise de, somut adımlar atmak şöyle dursun, sorunun mevcut adının Türk yerleşik karar alıcı elitine, bürokrasiye ve “devlet aydınlarına” kabul ettirmeyi dahi başaramadı. Bu konuda motivasyonu olsa da, zaten ömrü vefa etmedi. Bu noktada Özal’ın ölümüne ilişkin yürütülen kanıtsız suikast iddialarına girmeyi yazının objektifliği bakımından doğru bulmuyorum. Ama Özal’ın kendisini çok derin ve tehlikeli sulara attığını da es geçmemek lazım. Yani Kürt siyasetinin laneti, Türk sağı bakımından da – kendi varlığı bakımından – önemli bir tehlike alanı oluşturmaktaydı.
AKP, TİPİK BİR SAĞ PARTİ DEĞİLDİ
AKP, Kürt sorununa çok farklı yaklaştı. Belki de tipik bir Türk sağı partisi olarak yaklaşmamasının ana sebebi, AKP’nin tipik bir Türk sağı partisi olmamasıydı. İslamcılık ideolojisinin Türkiye’deki temsilcisi Milli Görüş geleneğinden gelen bir parti olarak AKP devletle – derin devletle yani! – sorunlu bir partiydi. Cumhuriyetin diğer ana damar güvenlik kıstası olan Müslüman kimliğinin Türk kimliği ardına itilmesi meselesi ile, bunun ete kemiğe bürünmesi olan laiklik konseptinin karşısında bir kutup olarak, AKP siyasetçileri Türk devletinin bir “ötekisiydi”. Tıpkı Kürtler gibi, sisteme entegre olmak için kapatılan-yumuşayan-kapatılan-yumuşayan bir örüntü ile, 1980’lerden 2000’lere uzanan Türk siyasi karadeliğinde giderek sisteme entegre olan Milli Görüş, 28 Şubat post modern darbesi sonrasında “biz değiştik” diyerek kendilerini piyasaya yeni bir ambalajla sürdü. İslamcılıktan muhafazakârlığa gerileyen anti-laiklik damarı, askeri vesayeti sonlandırmak adına AB politikalarına yönelmekle eş güdümlü ilerledi. Böylece reformlar reformları kovaladı, askeri vesayetin (derin yapının) sahası giderek daraltıldı.
Kürt siyaseti, bu daralmanın neticesinde giderek derin devletin kontrolünden çıkan bir yer oldu. Erdoğan, Kürtlerin oyunu alabilmek için – ki bunda ayıp bir şey yok – birbiri ardına Kürt açılımları yaptı, sonunda da barış süreci ve Dolmabahçe Mutabakatı yapıldı. Bu sürece giden yolda Oslo görüşmelerine PKK ile görüşme üzere MİT’i görevlendirmekten tutun da, PKK lideri Öcalan ile görüşmeye, HDP milletvekillerini İmralı’ya aracı olarak göndermeye, Barzani’nin Kürt askerlerini Kuzey Irak’tan Türkiye toprakları üzerinden Suriye’ye sevk ettirerek YPG’nin Kobane’yi savunmasına destek olmaya, YPG lideri Salih Müslim’i defalarca Ankara’da ağırlamaya kadar bir sürü hamle yapıldı. Bunları yapan Erdoğan derin devleti çok, ama çok kızdırdı. Dahası Erdoğan TSK üzerine darbe davaları olan Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi davalarla giderek, aleni bir savaş başlattı. Bu davaların önemli deliller üzerine inşa edilmeleri yanında, aynı zamanda inanılmaz sulandırılarak ve muğlaklaştırılarak birçok masum askeri de kapsama alanına almalarıyla, bir zafiyet alanı ortaya çıktı. Bazı hukuksuzluklar, yasa dışı işlere bulaşmış subayların da pozisyonlarını toplum nezdinde güçlendirdi. Ortaya bir mağduriyet anlatısı çıkıverdi.
DERİN YAPININ YATTIĞI PUSU
Artık derin yapı pusuya yatmış, Erdoğan’ın açık vermesini bekliyordu. Fırsat, 17/25 Aralık soruşturmalarıyla altın tepside kendilerine adeta armağan edildi. Erdoğan “Türk ordusuna kumpas kuruldu” noktasına geriletilerek, derin yapıya biat ettirildi. Artık Erdoğan Demirel’in 28 Şubattaki rolüne benzer bir tür vitrin rolünü benimsemeye hazırdı. 15 Temmuz sonrasında hem Ergenekon ve türevi davaları üzerine yıktığı günah keçisi Cemaat’ten, hem de lanetinin gazabına geldiği Kürt siyaseti alanından ayrıldı, “sakin ve huzurlu” derin yapının oto-pilotuna bağlanarak, 1923 sonrası Türkiye siyasetinin olağan ve sıradan akışına kendisini koyuverdi.
Derin yapı bir taşta birkaç kuş vurmuş, hem Kürt siyaseti açılımını bitirmiş, hem AB demokratikleşmesinin sağladığı tüm hukuk devleti sahasını tarumar etmişti. Hem kendi adamlarını en hayati bürokratik aparat pozisyonlarına getirmiş, hem de fiilen yönetime ortak olmuştu. Tüm bunların yanında, İslamcıları kendi kontrolüne alarak, adeta Cumhuriyetin ilk yıllarında elde ettiği “devletle barışık” ve “nasyonalizmin aparatı haline devşirilmiş” bir İslamcılık ideolojisi yarattı. Erdoğan, artık nasyonalist bir cephenin vitriniydi. AKP bitirilerek devletin partisi yapılmış, MHP ve CHP’nin ulusalcı kanadı sağ ve sol nasyonalistler olarak bu cephede farklı işlevleri üstlenmekle beraber, derin yapının kafasındaki fabrika ayarlarını kayıtsız şartsız benimsemişlerdi.
Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında bölünmüş ve bu Ortadoğu bölgesel güçlerinin topraklarına yamanmış Kürtler, 1920’lerden beri anayasal güvencelerden ve anayasa ile tescil edilmiş bir kimlikten mahrum olarak varlığını sürdürüyor. Irak’ta son referandum sonrasında fiili olarak Kürtlerin durumunun diğer bölgelerden çok da ileride olmadığı – ya da olamadığı – görülmedi mi? Irak’ta nasıl büyük güçlerin siyaset motivasyonunda Kürtler ne ise, Irak’ta da odur. İran ve Türkiye’ye girmeye dahi gerek yok. Türkiye’deki siyasetin Kürtler bakımından mevcut acıklı tablosu bir yana, Türkiyeliler bakımından olan acıklı tablosu çok daha dramatik.
Demokrasinin başladığı ve bittiği yerde Kürtler var Türkiye’de. Ve aynı yerde, köşe başında duran, kendisini her daim meşrulaştırmayı başaran bir derin yapı. Mahzeninde sol-sağ (aralarında çok da fark mı var ki!) cenahtan birçok siyasetçi ve parti iskeletleri olan bu köşe, derin yapının hâkimiyet alanı. Bernard Lewis’in virüs olarak adlandırdığı nasyonalizm (milliyetçilik ve ulusalcılık – ikisi de aynı şey), Türkiye’de bir kez daha ana kimlik olduğunu ispat ederken, iplerin kimin elinde olacağına dair en önemli gerekçe ve sonsözü kimin söyleyeceğinin ideolojisi olduğunu gözler önüne serdi. Erdoğan can havliyle kendisini kendi için “doğru olan tramvaya” atarken, ülkeyi de demokrasiden, insan haklarından, hukuk devletinden ve adaletten uzaklarda Ortadoğu’nun sıradan coğrafyalarının bilindik ve tanıdık ateşine attı. Ey Kürt siyaseti – sen nelere kadirsin?
[Mehmet Efe Çaman] 27.2.2018 [TR724]
1923’ten beri Sevr Antlaşması’nın paranoyası ile muzdarip olan Türk devlet aklı, Kürtlerin siyasi varlığından büyük endişe duydu ve ne pahasına olursa olsun tek millet ve tek devlet konseptinin ana unsuru olan üniter ulus devletin varlığını sürdürmesi için gerçek veya potansiyel tüm Kürt siyasi hareketlerine karşı sert önlemlere başvurdu. Yine 1900’lerde Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojileri üzerine inşa edilebilecek potansiyel kimlikler, Türk kimliği karşısında ciddi bir tehdit olarak algılandı. Özellikle cumhuriyetin ilanını müteakip, devlete eklemlenen laik karakterle, seküler bir milli kimlik inşa edilmeye çalışıldı. Türklük aidiyeti, Müslümanlık aidiyetine göre öncelendi. Her ne kadar dozajında azımsanmaması gereken farklılıklar da mevcut olsa, ana hatlarıyla 1923 sonrası Türkiye’de dizginleri eline alan her türlü iktidarın ortak yönü, gerek devletin laik karakterine, gerekse de tek millet ve tek devlet düsturunun ete kemiğe bürünmüş hali olan milli üniter devlet nosyonuna uygun olmaktı.
SHP TECRÜBESİNDEN TEKRAR CHP’YE
1991’de bugünkü CHP olan Sosyaldemokrat Halkçı Parti ( SHP) ile ittifak yapan Kürt siyasi hareketi, Halkın Emek Partisi (HEP) adı altında onlarca milletvekilini meclise soktu. 1993 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan HEP, Türk orta solu içinde sosyal demokrat ve ulusalcı ayrımının belirginleşmesine zemin hazırladı ve dönemin SHP lideri Erdal İnönü’nün başına ciddi bela açtı. Derin devletin yoğun baskılarına dayanamayan İnönü, siyasi Kürt hareketine mensup HEP milletvekillerini istifaya zorladı. Derin devlet, Türk orta solu içinde operasyon yapmış, potansiyel olarak sosyal demokratlığa evrilebilecek (ve hatta Türk-Kürt ulusal aidiyetleri dışında Avrupa tipi, sınıf ilişkilerini önceleyen rekabetçi ve iktidar alternatifi olabilme kabiliyetine sahip olabilecek) bir sol partiyi hizaya getirmiş, hatta bunu Milli Şef’in oğluna bizzat yaptırtmıştı. Böylece 1980 darbesi sonrası kurulan Veto Rejimi (askeri vesayet sisteminin teknik adı) Türk siyasetindeki etkisini korudu.
SHP içinde Deniz Baykal ve ekibi, ulusalcı derin yapının uzun kolu olmuştu. Bu yapı HEP operasyonu öncesinde 1989’da Paris’teki Kürt Konferansı’na katılan SHP milletvekillerinin partiden ihracında derin devlet adına ipi çeken taraf oldular. İnönü’nün aksine, Baykal SHP’nin “sistemle entegre” yapısından gayet memnundu. SHP her ne kadar Güneydoğu’da Kürt bölgelerinde aldığı oy oranını yüzde 35’lere dek yükseltebilmiş de olsa, derin devletin müdahalesinden sonra meydana gelen ayrışma Kürt siyaseti tarafından Türk devletinin milliyetçilik politikasının (Atatürk ilkelerinden biri) devamı olarak görüldü ve SHP Türkiye’nin sınıf tabanlı sosyal demokrat birleştirici unsuru olma şansını yitirdi. Tüm bu gelişmelere karşın İnönü, Milli Şef’in olu olarak değil, sosyal demokrasiye inanan, aydın bir akademisyen kimliği ile defalarca Baykal’ın genel başkanlık yarışında kendisine ve politikalarına meydan okumasına direndi. Bunun üzerine, İnönü’yü yenemeyeceğini anlayan Baykal ve hizbi, 1980’de kapatılan CHP’yi yeniden açtı ve bir grup milletvekili transferiyle CHP’ye geçti. Bunun üzerine gittikçe etkinliğini ve gücünü yitiren SHP, sonunda CHP çatısı altında CHP ile birleşerek ortadan kalktı.
Sınıf tabanlı Avrupa tipi sosyal demokrat hareket ise CHP içindeki nasyonalistlere (ulusalcılara) teslim oldu ve ortadan tümüyle kaybolmamakla beraber marjinalleşerek etkisini bütünüyle yitirdi. Kürt siyasetiyle yakınlaşmak, derin devlete ve nasyonalist solculara (ulusalcılara) büyük koz vermiş, İnönü ve sosyal demokrat ekibi ise bitirmişti. Böylelikle Kürt siyasetinin laneti, Türkiye’de sol hareketlerin daima kendi bekaları bakımından birincil olarak dikkate almaları gereken bir faktör oldu.
TÜRK SAĞI VE KÜRT MESELESİ
Peki ya Türk sağı? Türk sağı üzerinde derin devletin etkisi her daim sol hareketlere nazaran daha belirgin olmuştu. Ecevit öncesi zaten Türkiye’de son diye bir mevhum yoktu. Çok partili hayatın başlamasından beri CHP içinde ortanın soluna dönük bir yeni jenerasyon oluştu ve Ecevit İnönü’den genel başkanlığı alınca CHP’nin “sol parti” olma durumu kurumsallaştı. Ancak bu bir aldatmacaydı. Esasında Karaoğlan’ın solculuğu, çok ala Turka bir yapıyı işaret etmekteydi. İçinde hafif ekonomik ilişkiler ve uluslararası sol patentli feodalizm türü kavramlar eklemlenen, ama ana çatısı ulusalcılık (nasyonalizmin sol türü) olan bir siyasi yapı oluştu.
Bu durumda Demokrat Parti kökenlerinden gelen Adalet Partisi de bu madalyonun içinde biraz daha popülizm ve işveren sınıfı eğilimli, sağ milliyetçi soslu bir siyaset rotası belirledi. Süleyman Demirel de tıpkı Ecevit gibi devlet kavramını her zaman piyasanın da diğer değerlerin de önüne koyan ve üstünde tutan bir anlayışta oldu. Partilerin devleti temsil eden değil, devletin giysisini giyen ve “önceden belirli” politikaların dışına çıkmayan vesayet modelini benimsemeleri bakımından sağ partiler de daima derin devletin etki alanı oldular. Güvenlik politikası askerin tekeline terk edilen bir konu başlığıydı ve esasen “yüksek politika” alanı olarak tüm politikaların kırmızı çizgisiydi. Ve Kürt siyaseti, vesayet sisteminin öncelikli bir güvenlik alanıydı.
AKP’ye dek sağ partiler asla Kürt siyasetine el atamadı. Turgut Özal bir ara Kürt meselesine yönelik olarak derin devletten farklı bir tutum izlemeye kalktı ise de, somut adımlar atmak şöyle dursun, sorunun mevcut adının Türk yerleşik karar alıcı elitine, bürokrasiye ve “devlet aydınlarına” kabul ettirmeyi dahi başaramadı. Bu konuda motivasyonu olsa da, zaten ömrü vefa etmedi. Bu noktada Özal’ın ölümüne ilişkin yürütülen kanıtsız suikast iddialarına girmeyi yazının objektifliği bakımından doğru bulmuyorum. Ama Özal’ın kendisini çok derin ve tehlikeli sulara attığını da es geçmemek lazım. Yani Kürt siyasetinin laneti, Türk sağı bakımından da – kendi varlığı bakımından – önemli bir tehlike alanı oluşturmaktaydı.
AKP, TİPİK BİR SAĞ PARTİ DEĞİLDİ
AKP, Kürt sorununa çok farklı yaklaştı. Belki de tipik bir Türk sağı partisi olarak yaklaşmamasının ana sebebi, AKP’nin tipik bir Türk sağı partisi olmamasıydı. İslamcılık ideolojisinin Türkiye’deki temsilcisi Milli Görüş geleneğinden gelen bir parti olarak AKP devletle – derin devletle yani! – sorunlu bir partiydi. Cumhuriyetin diğer ana damar güvenlik kıstası olan Müslüman kimliğinin Türk kimliği ardına itilmesi meselesi ile, bunun ete kemiğe bürünmesi olan laiklik konseptinin karşısında bir kutup olarak, AKP siyasetçileri Türk devletinin bir “ötekisiydi”. Tıpkı Kürtler gibi, sisteme entegre olmak için kapatılan-yumuşayan-kapatılan-yumuşayan bir örüntü ile, 1980’lerden 2000’lere uzanan Türk siyasi karadeliğinde giderek sisteme entegre olan Milli Görüş, 28 Şubat post modern darbesi sonrasında “biz değiştik” diyerek kendilerini piyasaya yeni bir ambalajla sürdü. İslamcılıktan muhafazakârlığa gerileyen anti-laiklik damarı, askeri vesayeti sonlandırmak adına AB politikalarına yönelmekle eş güdümlü ilerledi. Böylece reformlar reformları kovaladı, askeri vesayetin (derin yapının) sahası giderek daraltıldı.
Kürt siyaseti, bu daralmanın neticesinde giderek derin devletin kontrolünden çıkan bir yer oldu. Erdoğan, Kürtlerin oyunu alabilmek için – ki bunda ayıp bir şey yok – birbiri ardına Kürt açılımları yaptı, sonunda da barış süreci ve Dolmabahçe Mutabakatı yapıldı. Bu sürece giden yolda Oslo görüşmelerine PKK ile görüşme üzere MİT’i görevlendirmekten tutun da, PKK lideri Öcalan ile görüşmeye, HDP milletvekillerini İmralı’ya aracı olarak göndermeye, Barzani’nin Kürt askerlerini Kuzey Irak’tan Türkiye toprakları üzerinden Suriye’ye sevk ettirerek YPG’nin Kobane’yi savunmasına destek olmaya, YPG lideri Salih Müslim’i defalarca Ankara’da ağırlamaya kadar bir sürü hamle yapıldı. Bunları yapan Erdoğan derin devleti çok, ama çok kızdırdı. Dahası Erdoğan TSK üzerine darbe davaları olan Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi davalarla giderek, aleni bir savaş başlattı. Bu davaların önemli deliller üzerine inşa edilmeleri yanında, aynı zamanda inanılmaz sulandırılarak ve muğlaklaştırılarak birçok masum askeri de kapsama alanına almalarıyla, bir zafiyet alanı ortaya çıktı. Bazı hukuksuzluklar, yasa dışı işlere bulaşmış subayların da pozisyonlarını toplum nezdinde güçlendirdi. Ortaya bir mağduriyet anlatısı çıkıverdi.
DERİN YAPININ YATTIĞI PUSU
Artık derin yapı pusuya yatmış, Erdoğan’ın açık vermesini bekliyordu. Fırsat, 17/25 Aralık soruşturmalarıyla altın tepside kendilerine adeta armağan edildi. Erdoğan “Türk ordusuna kumpas kuruldu” noktasına geriletilerek, derin yapıya biat ettirildi. Artık Erdoğan Demirel’in 28 Şubattaki rolüne benzer bir tür vitrin rolünü benimsemeye hazırdı. 15 Temmuz sonrasında hem Ergenekon ve türevi davaları üzerine yıktığı günah keçisi Cemaat’ten, hem de lanetinin gazabına geldiği Kürt siyaseti alanından ayrıldı, “sakin ve huzurlu” derin yapının oto-pilotuna bağlanarak, 1923 sonrası Türkiye siyasetinin olağan ve sıradan akışına kendisini koyuverdi.
Derin yapı bir taşta birkaç kuş vurmuş, hem Kürt siyaseti açılımını bitirmiş, hem AB demokratikleşmesinin sağladığı tüm hukuk devleti sahasını tarumar etmişti. Hem kendi adamlarını en hayati bürokratik aparat pozisyonlarına getirmiş, hem de fiilen yönetime ortak olmuştu. Tüm bunların yanında, İslamcıları kendi kontrolüne alarak, adeta Cumhuriyetin ilk yıllarında elde ettiği “devletle barışık” ve “nasyonalizmin aparatı haline devşirilmiş” bir İslamcılık ideolojisi yarattı. Erdoğan, artık nasyonalist bir cephenin vitriniydi. AKP bitirilerek devletin partisi yapılmış, MHP ve CHP’nin ulusalcı kanadı sağ ve sol nasyonalistler olarak bu cephede farklı işlevleri üstlenmekle beraber, derin yapının kafasındaki fabrika ayarlarını kayıtsız şartsız benimsemişlerdi.
Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında bölünmüş ve bu Ortadoğu bölgesel güçlerinin topraklarına yamanmış Kürtler, 1920’lerden beri anayasal güvencelerden ve anayasa ile tescil edilmiş bir kimlikten mahrum olarak varlığını sürdürüyor. Irak’ta son referandum sonrasında fiili olarak Kürtlerin durumunun diğer bölgelerden çok da ileride olmadığı – ya da olamadığı – görülmedi mi? Irak’ta nasıl büyük güçlerin siyaset motivasyonunda Kürtler ne ise, Irak’ta da odur. İran ve Türkiye’ye girmeye dahi gerek yok. Türkiye’deki siyasetin Kürtler bakımından mevcut acıklı tablosu bir yana, Türkiyeliler bakımından olan acıklı tablosu çok daha dramatik.
Demokrasinin başladığı ve bittiği yerde Kürtler var Türkiye’de. Ve aynı yerde, köşe başında duran, kendisini her daim meşrulaştırmayı başaran bir derin yapı. Mahzeninde sol-sağ (aralarında çok da fark mı var ki!) cenahtan birçok siyasetçi ve parti iskeletleri olan bu köşe, derin yapının hâkimiyet alanı. Bernard Lewis’in virüs olarak adlandırdığı nasyonalizm (milliyetçilik ve ulusalcılık – ikisi de aynı şey), Türkiye’de bir kez daha ana kimlik olduğunu ispat ederken, iplerin kimin elinde olacağına dair en önemli gerekçe ve sonsözü kimin söyleyeceğinin ideolojisi olduğunu gözler önüne serdi. Erdoğan can havliyle kendisini kendi için “doğru olan tramvaya” atarken, ülkeyi de demokrasiden, insan haklarından, hukuk devletinden ve adaletten uzaklarda Ortadoğu’nun sıradan coğrafyalarının bilindik ve tanıdık ateşine attı. Ey Kürt siyaseti – sen nelere kadirsin?
[Mehmet Efe Çaman] 27.2.2018 [TR724]
Süleyman Soylu’nun Pirus Zaferi [Sefer Can]
Her şey İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Eğer, sıkıntıda olduğunuz görülüyorsa geri çekilmekten hiçbir zaman vazgeçmeyin. Geri çekilmek de bir erdemdir. Hangi görevde olursam olayım Recep Tayyip Erdoğan’ın neferi olarak hayatıma devam edeceğim. Hakkınızı helal etmenizi diliyorum” sözleriyle başladı.
Bakan SS’in sözleri doğal olarak ‘veda’ şeklinde algılandı. Sosyal medyadaki ‘bakan istifa ediyor’ söylentisi medyanın da gündemine taşındı. SS’ye yakın isimler istifa algısını körükleyecek şekilde yazdı. O da bir tweet ya da iki cümlelik yazılı açıklamayla bitirilecek bir tartışmanın sürmesine göz yumdu. AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan’la gece telefonla görüşüp kalmayı netleştirmesine rağmen yine tartışmayı bitirmedi. Ta ki Erdoğan ona ‘sahip çıkana’ kadar. Bakan SS, akıllıca bir stratejiyle koltuğunu sağlamlaştırmış görünüyor. Ancak bu görüntünün yanıltıcı olduğunu ve kazanılan Pirus Zaferi’nin aslında yenilginin başlangıcına işaret ettiğini düşünüyorum.
Macunun tüpten çıktığını ve geri dönüşün zorlaştığını tahmine sevkeden maddeleri şöyle sıralayabilirim.
İSTİFA PASLAŞMASI ŞİMDİLİK NETİCE ALDI
İstifa yalanlanmadı, Cumhurbaşkanı’nın sahip çıkması sonucunda geri alınmış bir kararın varlığına kuşku yok. Şimdilik pansumanla ilk müdahale yapıldı ancak kanamaya hazır bir yara tescillendi. SS kendisine gelmesi kaçınılmaz yangını karşı ateşle püskürttüğünü düşünüyor. “Lafı eğip bükmeye gerek yok istifa edecek” diye en net biçimde yazan Cem Küçük, Erdoğan’ın açıklamasından sonra şu tweet’i attı: “Sayın Bakanımız Soylu ile şimdi konuştum. ‘Cumhurbaşkanımızın talimatı her şeyin üzerindedir’ dedi.” Küçük, “Cumhurbaşkanımız ne kadar mert, ne kadar yiğit bir adam olduğunu İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu’ya sahip çıkarak bir kez daha gösterdi,” diye eklemeyi ihmal etmedi. Küçük ile SS’nin paslaştığı açık biçimde görünüyor.
SS’yi savunmak için harekete geçen troller ile karşıtlarının çarpışması yıpratıcı bir tablo ortaya çıkardı. Bakan’ın veliaht Prens Damat Berat Albayrak’la arasının limoni olduğu biliniyordu, bu çatışma geri dönülmez noktaya getirdi. SS’nin bindirilmiş kıtaları, savunmayla yetinmek yerine Damat Albayrak’a ağır eleştiriler yöneltti. Bunlar kayıtlara geçti ve ipleri tamamen kopardı. Sadece gölge başbakan Albayrak değil, görünürdeki başbakan Binali Yıldırım’ın da SS’den rahatsızlık duyduğu biliniyor. SS’nin Erdoğan’dan sonra Kabine’deki işe yarar tek adam ve büyük kahraman havasında dolaşması eş başkanlar Yıldırım ve Albayrak’ı öfkelendiriyor. Yıldırım neyse de Damat’ın öfkesi bakanı götürür.
Erdoğan’ın da, SS’nin kahraman pozlarından ve istifa şovundan rahatsız olduğunu düşünüyorum. Arşivden çıkarılan ve Erdoğan’a ağır hakaretler içeren videoların sanıldığının aksine problem oluşturmadığı kanısındayım. Tam tersine tükürdüğünü yalaması, Erdoğan’a bir güç sarhoşluğu bile yaşatıyor bence. Ancak kendi ayakları üzerinde durabildiği ve yönettiği alanda inisiyatif kullandığı izlenimi vermesi hanesindeki eksi puan.
ÜÇ VAKTE KADAR GİDİCİ
İstifa şovundan duyduğu hoşnutsuzluk ‘sahip çıkma’ açıklamasında bile hissedildi. Erdoğan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında çıkan istifa iddialarına ilişkin soruyu, “Bu söylenenler veya belki ifadem biraz ağır olacak ama ahlaksız troller vasıtasıyla yapılanlar bizleri ciddi manada rahatsız etmektedir. İçişleri Bakanımızın konuşmasında belli bir yerinde duygusallık olabilir ama ben de kendisiyle dün akşam görüştüm. İstifası asla söz konusu değil” diye cevapladı. Erdoğan’ın “Türkiye’yi troller idare etmeyecek. Biz idare etmeye devam edeceğiz,” sözlerinin ve ahlaksız nitelemesinin trolleri hedef aldığını sanmak saflık olur. Trolleri harekete geçiren iradeye “ayağını denk al, seni görüyorum” diyor Erdoğan.
SS, zafer sarhoşluğu içinde bunları görür mü bilmiyorum, ama üç vakte kadar gidici diyebiliriz.
[Sefer Can] 27.2.2018 [TR724]
Bakan SS’in sözleri doğal olarak ‘veda’ şeklinde algılandı. Sosyal medyadaki ‘bakan istifa ediyor’ söylentisi medyanın da gündemine taşındı. SS’ye yakın isimler istifa algısını körükleyecek şekilde yazdı. O da bir tweet ya da iki cümlelik yazılı açıklamayla bitirilecek bir tartışmanın sürmesine göz yumdu. AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan’la gece telefonla görüşüp kalmayı netleştirmesine rağmen yine tartışmayı bitirmedi. Ta ki Erdoğan ona ‘sahip çıkana’ kadar. Bakan SS, akıllıca bir stratejiyle koltuğunu sağlamlaştırmış görünüyor. Ancak bu görüntünün yanıltıcı olduğunu ve kazanılan Pirus Zaferi’nin aslında yenilginin başlangıcına işaret ettiğini düşünüyorum.
Macunun tüpten çıktığını ve geri dönüşün zorlaştığını tahmine sevkeden maddeleri şöyle sıralayabilirim.
İSTİFA PASLAŞMASI ŞİMDİLİK NETİCE ALDI
İstifa yalanlanmadı, Cumhurbaşkanı’nın sahip çıkması sonucunda geri alınmış bir kararın varlığına kuşku yok. Şimdilik pansumanla ilk müdahale yapıldı ancak kanamaya hazır bir yara tescillendi. SS kendisine gelmesi kaçınılmaz yangını karşı ateşle püskürttüğünü düşünüyor. “Lafı eğip bükmeye gerek yok istifa edecek” diye en net biçimde yazan Cem Küçük, Erdoğan’ın açıklamasından sonra şu tweet’i attı: “Sayın Bakanımız Soylu ile şimdi konuştum. ‘Cumhurbaşkanımızın talimatı her şeyin üzerindedir’ dedi.” Küçük, “Cumhurbaşkanımız ne kadar mert, ne kadar yiğit bir adam olduğunu İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu’ya sahip çıkarak bir kez daha gösterdi,” diye eklemeyi ihmal etmedi. Küçük ile SS’nin paslaştığı açık biçimde görünüyor.
SS’yi savunmak için harekete geçen troller ile karşıtlarının çarpışması yıpratıcı bir tablo ortaya çıkardı. Bakan’ın veliaht Prens Damat Berat Albayrak’la arasının limoni olduğu biliniyordu, bu çatışma geri dönülmez noktaya getirdi. SS’nin bindirilmiş kıtaları, savunmayla yetinmek yerine Damat Albayrak’a ağır eleştiriler yöneltti. Bunlar kayıtlara geçti ve ipleri tamamen kopardı. Sadece gölge başbakan Albayrak değil, görünürdeki başbakan Binali Yıldırım’ın da SS’den rahatsızlık duyduğu biliniyor. SS’nin Erdoğan’dan sonra Kabine’deki işe yarar tek adam ve büyük kahraman havasında dolaşması eş başkanlar Yıldırım ve Albayrak’ı öfkelendiriyor. Yıldırım neyse de Damat’ın öfkesi bakanı götürür.
Erdoğan’ın da, SS’nin kahraman pozlarından ve istifa şovundan rahatsız olduğunu düşünüyorum. Arşivden çıkarılan ve Erdoğan’a ağır hakaretler içeren videoların sanıldığının aksine problem oluşturmadığı kanısındayım. Tam tersine tükürdüğünü yalaması, Erdoğan’a bir güç sarhoşluğu bile yaşatıyor bence. Ancak kendi ayakları üzerinde durabildiği ve yönettiği alanda inisiyatif kullandığı izlenimi vermesi hanesindeki eksi puan.
ÜÇ VAKTE KADAR GİDİCİ
İstifa şovundan duyduğu hoşnutsuzluk ‘sahip çıkma’ açıklamasında bile hissedildi. Erdoğan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında çıkan istifa iddialarına ilişkin soruyu, “Bu söylenenler veya belki ifadem biraz ağır olacak ama ahlaksız troller vasıtasıyla yapılanlar bizleri ciddi manada rahatsız etmektedir. İçişleri Bakanımızın konuşmasında belli bir yerinde duygusallık olabilir ama ben de kendisiyle dün akşam görüştüm. İstifası asla söz konusu değil” diye cevapladı. Erdoğan’ın “Türkiye’yi troller idare etmeyecek. Biz idare etmeye devam edeceğiz,” sözlerinin ve ahlaksız nitelemesinin trolleri hedef aldığını sanmak saflık olur. Trolleri harekete geçiren iradeye “ayağını denk al, seni görüyorum” diyor Erdoğan.
SS, zafer sarhoşluğu içinde bunları görür mü bilmiyorum, ama üç vakte kadar gidici diyebiliriz.
[Sefer Can] 27.2.2018 [TR724]
28 Şubat’ın başarısı ve siyasal İslamcının vicdan münafıklığı [Bülent Keneş]
Aylardan yine Şubat ve yine 28 Şubat’ın arefesindeyiz. Yani dünün mazlumu, bugünün alçak zalimi dinbaz siyasal İslamcı’nın mürailiğinin ve vicdan münafıklığının zirveyi yokladığı günlerdeyiz.
Türkiye’nin AB üyeliği rotasında demokrasi, hukukun üstünlüğü, bireysel hak ve özgürlüklerinin gelişmeye devam ettiği yakın geçmişe kadar, 28 Şubat 1997’de başlayan süreçte hepimizin payını aldığı mağduriyetleri dile getirmenin bu tür dönemlerin tekrarlanmaması için belki bir anlamı vardı. O günlerde yıldönümlerini vesile kılıp hafıza tazelemenin mutlaka bir faydası vardı.
Ya peki bugün? 28 Şubat Süreci’nde mazlum olanların ya da mazlum görüntüsü vermesi sağlananların, siyasal İslamcı ahlaksızlar tarafından yaygın olarak propagandası yapılanın aksine, daha sonraları 28 Şubat’ın asıl hedefi olduğu açıktan itiraf edilen, işin gerçeği o gün de en büyük mağdurlarından biri olan, Hizmet Hareketi’ne karşı giriştikleri amansız, pervasız, ahlaksız, namussuz, alçakça zulümlerin yanında ağır da olsa o dönem yaşananlar çerez bile sayılmaz.
Başı örtülü, sakallı siyasal İslamcı dinbazların, bilinçsiz yobaz sürülerinin ve büyük-küçük menfaatlerinin peşinde şahsiyetsiz birer zebuna dönmüş kitlelerin omuzlarında yükselen İslamofaşist rejimin bugün yapmakta olduğu sistematik ve yaygın zulümler karşısında sadece kör, sağır ve dilsiz olmakla kalmayıp üstüne bir de ortak olan vicdan münafıklarının, bundan 21 yıl önce hepimizle birlikte yaşadıkları mağduriyetlerden hiç utanıp arlanmadan sayfalar, ekranlar dolusu bahsetmeleri tek kelimeyle mürailiktir, insafsızlıktır ve ahlaksızlıktır.
BUGÜN SEBEP OLDUKLARI ACILAR KARŞISINDA ÜÇ MAYMUNU OYNARKEN…
Bugün şirretliği kuşanarak dünün radikal İslamcı mazlumlarının elinde yaşanan çok çok daha büyük zulümleri alkışlarken, milyonlarca insana yaşatılan soykırım ölçeğindeki acılar karşısında üç maymunu oynarken 28 Şubat mağduriyetlerinden bahsetmek, ancak siyasal İslamcı dinbaz mürailerin yapabileceği bir şeydi ve iştihayla yapıyorlar.
İslamofaşist Erdoğan rejiminin adi ve çirkef bir kara propaganda, yalan ve iftira aracına dönüşen Anadolu Ajansı günlerdir 28 Şubat mağduru dediği isimlerle sayfa sayfa söyleşiler yapıp yayınlıyor. Bugün hepsi “önemli yerlere” gelmiş olan bu mağdurlar, ne tıklım tıklım hapishane koğuşlarında, demir parmaklıklar arasında beton zeminde emeklemek zorunda kalan 700’den fazla bebeği, ne bebekli, hamile, hasta ya da yaşlı olduklarına bakılmaksızın hapislere tıkılan 17 binden fazla masum kadını, ne de halen Mersin Emniyet Müdürlüğü Binası’nda devam etmekte olan 80 kadın ve genç kıza yapılmakta olan en ahlak dışı, en alçakça, en adi işkenceleri hiç sorun etmeksizin, kuruldukları makam odalarında 28 Şubat’ta yaşadıkları kendi mağduriyetlerini dile getiriyorlar. Bu ahlaksızlığı yaparken de o dönemin asıl hedefinde olan Hizmet Hareketi mensuplarına ezberlenmiş iftiralar üzerinden hakaret edip, an aşağılık iftiraları tekrarlamayı ihmal etmiyorlar.
Mesela, AA’nın pazar günü söylediklerini servis ettiği bir 28 Şubat mağduruna kulak verelim. Bu mağdurumuz 28 Şubat döneminde Beykoz Rüzgarlıbahçe İlköğretim Okulu’nda öğretmenlik yaparken atılan Semra Birdal Ergün. Bugün Üsküdar Mithatpaşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde müdürlük yapıyor. İlköğretim okulu öğretmeninin kariyerine teknik lise müdürü olarak devam etmesinin sırrını uzun uzadıya anlatmaya gerek yok sanırım.
İşte bu değerli insan, bugün 50 binden fazla öğretmenin çoğunun sadece işlerinden değil, mesleklerinden da atıldıklarını, bir daha öğretmenlik yapmak şöyle dursun, sigortalı bir işte bile çalışamaz hale getirildiklerini, daha önce çalıştıkları 2,000’e yakın özel eğitim kurumunun bir gecede kapatılmakla kalmayıp buralarda çalışan öğretmenlerin teröristlikle suçlanıp aileleriyle birlikte sistematik olarak açlığa mahkum edildikleri, bu yetmezmiş gibi nefes alamaz hale getirildikleri ülkelerinden ayrılarak rızklarının ve çocuklarının geleceğinin peşinde yurtdışına çıkma ihtimallerinin dahi, pasaportları iptal edilmek suretiyle, ellerinden alındığını bilmiyor olamaz.
MAĞDURLARDAN BOŞALAN MAKAMLARDA MAĞDURİYETTEN BAHSETMEK…
Ama Ergün ve benzerleri, tüm bu zulümler bugün sanki hemen yanıbaşlarında olmuyormuş gibi, belki de bu mağdurlardan birinden boşalan masaların ve makamların birinde oturarak, hiç utanmadan, hiç arlanmadan, kendilerinden iğrenmeden 28 Şubat’ta yaşadıkları mağduriyetten, mazlumiyetten, zulüm ve adaletsizlikten bahsedebiliyorlar. Fırsatını bulduklarında ise milyonlarca insana yakıştırdıkları “F…” iftirasını o mürai ağızlarına alarak gevelemekten geri durmuyorlar.
Nasrettin Hoca hani bir fıkrasında bir gün damda düştüğünde hekim falan istemez de “Bana damdan düşen birini bulup getirin, damdan düşenin halinden en iyi damdan düşen anlar,” diyordu ya, işte o konuda çok yanılmış. Tabiri caizse 28 Şubat’ta damdan düşenlerin on binlerce insanı damdan aşağı nasıl bir hazla ittirdiklerini görse emin olun ne o nükteyi yapardı, ne de söylediğinden o kadar emin olurdu.
AA’nın ay başından bu yana yaptığı onlarca söyleşiden birinin muhatabı da 28 Şubat döneminde TSK ile ilişiği kesilen Yüzbaşı Sadık Güray Balatekin olmuş. O süreçte, bugün çocuklarıyla birlikte işsiz, güçsüz, parasız bırakılarak açlığa mahkum edilmekle kalmayıp sigortasız, sağlık güvencesiz bırakılan binlerce insanın başına geldiği gibi, Balatekin’de sadece ordudan atılmakla kalmamış, subaylıktan atılınca tedavisi yarım bırakılan eşini de kaybetmiş.
Peki bugün ne mi yapıyor bu muhterem? Ne yapacak, kendisine çektirilen acılardan çok daha fazlasını başkalarına yaşatan adi bir rejime payandalık yapıyor. 28 Şubat mağduriyetini anlatırken “Nizamiyelerde eşini arabanın bagajına koyarak geçenler oldu. Arka koltuğa yatırdığı eşinin üzerini battaniyeyle örterek lojmanına girenler oluyordu,” diyor. Diyor demesine ama şimdi muhtemelen o insanlara uygulanan en ahlaksız soykırımların en adi bir parçası olmaktan da geri durmuyor muhtemelen.
Hele hele parçası olduğu İslamofaşist düzeninin zulümlerinden dolayı, çaresizlikten ülkesini valiz içerisinde terketmeye çalışan çocuklardan ve kadınlardan hiç haberi yokmuş gibi konuşuyor. Böylece vicdan münafıklığı dediğimiz şeyin ete kemiğe bürünmüş bir örneği haline geliyor.
O gün ordudan atılan belki sayıları toplamda birkaç yüzü bulacak subaylar için Balatekin şunları söylüyor: “Kan kustuk ama kızılcık şerbeti içtik. Kendimize de zarar vermedik. Milletin bütün mukaddesatını muhafaza edecek her şeyi yaptık. Atılan arkadaşların belki trafik cezalarını bile bulamazlar, böyle insanlardır. Bizim bu sabrımız, ‘çatışma olmasın’ diyeydi. Belki de istedikleri oydu. Bu kadar insanı ayağa kaldırmak, reaksiyona sokmak, toplumu kaosa sürüklemek… Ama elhamdülillah atılanlar buna tevessül etmedi. Bu arkadaşlardan inanın yüz tanesi bir araya gelse ortalığı ayağa kaldırırdı. Hiçbiri en ufak bir vukuatın içinde bulunmadı.”
DÜN YÜZLERCE OLANI ANLATANLAR BUGÜN ONBİNLERCE OLANI GÖRMÜYOR!..
Doğru söylüyor söylemesine de o gün birkaç yüz subay için söylediklerinin, bugün muhtemelen emrine amade olmayı onuru bildiği, aşağılık bir despotun her gün onlarcasını görevden attığı, gözaltına aldırttığı, hapse attırdığı onbinlerce subay, askeri öğrenci ve polis için de geçerli olduğunu nedense göremiyor. Hakikaten göremiyor mu? Göremiyor olduklarını düşünsem kör ve sağır derdim, oysa bunlar için kendilerine en çok yakışan ifadeyi kullanmayı yeğliyorum: Vicdan münafıklığı.
28 Şubat Süreci’nde, başörtüsüyle okula alınmadığı için peruk takarak eğitimine devam etmek zorunda kalan iki çocuk annesi Hatice Bayram da, AA’ya 28 Şubat sürecinde yaşadığı mağduriyetlerden bahsedenlerden. Üniversite hayalini gecikmeli olarak gerçekleştiren Bayram, artık sıkıntılarını duyurabilme şanslarının olduğunu belirtirken, bugün bazıları bebekli ya da hamile, kendisi gibi masum 17 bin kadını suçsuz yere hapse tıkan, genç kızlara tecavüz tehditlerinde bulundurtan Despot Erdoğan’a övgüler düzüyor.
“Umudumu hiç kaybetmedim. Bir gün bizim de sesimizi duyurabilme umudunu hiç yitirmedim ve o an geldi. Şu anda herkese seslenebiliyoruz. İçimizdeki o örtülmüş ve bastırılmış duyguları şu anda herkese duyurabilme imkanımız var. Duyuyorlar bizi,” diyor Bayram. Emişn misin? Duydukları artık senin gibi muktedir olmuşların sesi. Peki sen ve senin gibiler çığlıkları, feryatları arşa çıkan onbinlerce mazlumun sesini bugün duyabiliyor musun? Yoksa ülkelerini kendileri için yaşanmaz hale getirdiğiniz insanların çocuklarıyla birlikte Ege’nin, Meriç’in soğuk sularında yitip gitmesinde oynadığın zımni-açık rolle mi övünüyorsun?
Bir de tabii bizzat failleri oldukları için bugün yaşanmakta olanları meşrulaştırmak için yalana ve iftiraya sarılan avukat Hüsnü Tuna gibi siyasal İslamcı ahlaksızlar var. O da konuşmuş İslamofaşist rejimin borazanına. Utanmaz herif, temcit pilavı gibi dillerine pelesenk ettikleri o iftirayı tekrarlamış. O dönemin önemli aktörlerinden birinin Hizmet Hareketi olduğu iftirasını atmakla kalmamış bu ahlaksız herif, bir de üstüne MGK’de ele alınan İslamcı örgütlerin bilgilerinin, dokümanlarının Hizmet Hareketi mensupları tarafından temin edildiğini, onlar tarafından MGK’ya sunulduğu yalanını da söylemiş. Bugünkü alçakça zulümlerin dinamosu niteliğindeki bu türden siyasal İslamcı mürailerin kendilerinin sebep oldukları mazlumiyetlere, işin tabiatı gereği, ses olmalarını bekleyemeyiz herhalde.
İKNA ODALARINDAN ÇİVİLİ SİLİNDİRLERE, DİKENLİ MENGENELERE…
28 Şubat döneminde yaşananlara ilişkin “İkna Odaları” adlı bir kitap yazan Gülşen Demirkol Özer ise, bu süreci tarihe kayıt düşmek için kitaplaştırdığını söyledikten sonra, siyasal İslamcı mürailik ritüelinin, vicdan münafıklığının olmazsa olmaz şartı olan Hizmet mensuplarına vermiş veriştirmiş. İkna Odaları’nı kitaplaştıracak kadar mağduriyet hissini derinden yaşayan bu muhterem, bugün yaşadıkları yanında “ikna odaları”nın çok lüks kalacağı çivili silindirler altında, dikenli mengeneler arasında ezilerek bir soykırıma maruz bırakılanların başına gelenlerden belli ki apaçık haz alanlardan.
AKP Konya Milletvekili Leyla Şahin Usta da AA’nın konuştuğu, bugün kendi yaptıkları zulümleri görmeyen o vicdan münafıklarından bir diğeri. Benim için hiç önemli değil ama bu siyasal İslamcı mürailer bayraklaştırdıkları için söylüyorum, çoğu başörtülü 17 bin kadını çocuklarıyla birlikte hapse atan bir alçaklık rejiminin adi bir neferi olan bu kadın, “28 Şubat’ta tarihin en acı günleri yaşandı,” demekten utanmıyor. “Kırıldık, incindik ancak kimseyi kırıp incitmedik,” demeyi de ihmal etmiyor. Ya bugün kırılmak ne ki, fiilen soykırım uygulayıp kıyıma uğrattığınız yüzbinlerce masum insana karşı da aynı incelikte misin ey bre vicdan münafığı.
Bugün yaşanan zulümlerin ardında yatan yalan, iftira ve hasetten beslenen şu hınç ve nefrete bakar mısınız? “FETÖ mensupları en az yasakçılar kadar zarar verdi. Bizlerin atıldığı her konumdan onlar faydalandı ve ilerlediler. Maalesef 15 Temmuz darbe girişiminin planları 28 Şubat’tan beri yasakçılarla iş birliği içinde uygulanarak gelmiştir. FETÖ mensuplarının hesapları çok ağır ve zor olacak. Hak, hukuk tanımayan bu insanların bu ülkeye verdiği zarar çok büyüktür.” İşledikleri zulümler karşısında o mürai vicdanlarını rahatlatmak için şu arsız zalimlerin yaptığı ahlaksızlığa bakın hele…
28 Şubat döneminde okuduğu İstanbul Üniversitesi (İÜ) Çapa Tıp Fakültesi’nden başını açmadığı gerekçesiyle atılan Dr. Arzu Tatlı, başı açık fotoğraf vermediği için ikna odasına çağrıldığını, başörtüsünün kendi tercihi olduğunu ve açmayacağını söylemesi üzerine hocaları tarafından çeşitli baskılara maruz kaldığını anlatmış. “Hepsi ‘Seni asla okutmayacağız. Hatta Türkiye’de yaşatmayacağız. Bu senin sonun olacak. Yanlış yoldasın,’ gibi sözlerle ciddi bir şekilde tehdit ettiler. Çok korktum. İkna odasını hatırladığım zaman hala çok kötü oluyorum,” demiş. Diğer ahlaksız siyasal İslamcılar gibi 28 Şubat zulümlerini de Hizmet Hareketi’ne yıkan bu muhterem de bugün onbinlerce masum insanın her gün yüzlerine çemkirilen “Sizi Türkiye’de yaşatmayacağız” alçaklık korosunda yerini yerli yerince almış.
KAVAKÇI KARDEŞLERİN ALÇAKLIKLARININ TURNUSOL KAĞIDI ILICAK
Bu faslı geçenlerde Deutsche Welle (DW) söyleşisinde rezil olan AKP’nin bugün artık memlekette esamesi okunmayan insan haklarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve 28 Şubat’ta parlamentodan atılan Merve Kavakçı’nın kardeşi Ravza Kavakcı Kan ile bitireceğim. Karakterini DW’de yeterince ele vermiş olan bu mürai şarlatan, 28 Şubat için “İnsanların hayallerinin, ruhlarının üzerinden tanklar geçti. Seçilmiş bir hükümet istifaya zorlandı. Milletin iradesi hiçe sayıldı. Tabii o dönemin Türkiye’sinde maalesef askeri vesayetin ve elitist anlayışın hakim olduğu dönemde birçok vatandaşın hayatı alt üst edildi. Haksız yere hapse girenler, ekonomik olarak hayatları alt üst olanlar oldu,” diyor.
Bu dönemde kendi elleriyle irat ettikleri diğer tüm alçaklıklar, zulümler her neyse de, bugün tapındığı siyasal İslamcı güruhun tırstığı bir ortamda ablasına kol kanat geren Nazlı Ilıcak’ın sırf muhalif yazılarından dolayı müebbet hapis cezasına çarptırıldığı bir dönemin iktidar partisinin insan haklarından sorumlu genel başkan yardımcısı olarak diyor bunu, bu utanmaz… İnanın, insanın küfredesi geliyor böylesine bir mürai müptezelliğe…
Bugün milyonlarca masumun üzerinde tepinip, yüzlercesinin kanlarına ellerini bulaştırmışken bile hiç utanmadan hala 28 Şubat mağduriyetlerinden bahsedebilen bu vicdan münafıklarının, bu ahlaksızlar gibi mağduriyet edebiyatı yapıp anlatmadığımız ve anlatmayacağımız 28 Şubat’a dair mağduriyetlerimizi yok sayıp, o kepazeliğin de vebalini sırtımıza yüklemeye kalkmasına ve attıkları iftiralara en iyi cevabı aslında o sürecin dinamolarından biri olan dönemin Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök vermişti. Ama bu dinbaz alçaklar, Özkök’ün parçası olduğu 28 Şubat alçaklıklarını sanki matah bir şeymiş gibi anlatırken söylediklerine de kulak tıkamayı tercih ettiler tabii.
MÜRAİ DİNBAZLARIN İFTİRALARINI ÖZKÖK YÜZLERİNE VURMUŞTU AMA…
18 Ekim 2016 tarihli “Acaba bunlardan kaçı kurunun yanındaki yaş” başlıklı yazısında Özkök, o tarih itibariyle Hizmet Hareketi’ne yönelik yapılan kıyımların listesini veriyor ve şu tarihi itirafta bulunuyordu: “28 Şubat kararları işte bunu yapmak için alınmıştı. Ama yapamadı.”
Yazısının ilgili bölümü şöyleydi: “Bu tabloyu hocam Emre Kongar’ın dünkü Cumhuriyet’teki köşesinden aldım. Vicdansız bir darbe girişiminin bir ülkeye insani maliyetini çok çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. İnsanın içini burkan bu tablodan tarihe kalacak tek soru şu olacak: Acaba bunların kaçı kurunun yanında yanan yaştı…
93.000 kamu görevlisi açığa alındı. (2 Anayasa Mahkemesi yargıcı, 3,392 yargıç ve savcı, 167 Danıştay ve Sayıştay mensubu, 9,331 polis, 50,000’in üstünde öğretmen.)
59,841 kamu görevlisi ihraç edildi.
40,000 kişi gözaltına alındı.
32,000 kişi tutuklandı.
100 küsur gazeteci ve yazar tutuklandı.
85 gazetecinin sürekli basın kartı, 660 gazetecinin sarı basın kartı iptal edildi.
15 üniversite kapatıldı.
934 özel okul kapatıldı. (53’ü sonradan açıldı.)
35 hastane kapatıldı.
19 sendika kapatıldı.
109 özel yurt kapatıldı.
104 vakıf kapatıldı.
1,225 dernek kapatıldı.
Askeri okullar kapatıldı.
18 televizyon kanalı kapatıldı.
45 gazete kapatıldı.
23 radyo kapatıldı.
15 dergi kapatıldı.
3 haber ajansı kapatıldı.
29 yayınevi kapatıldı.
28 belediyeye kayyum atandı.
1 bankaya el konuldu.
200’den fazla şirket ve holdinge el konuldu.
50 milyar lira el değiştirdi.
30,000’den fazla şirket çalışanının akıbeti belirsiz.
SONUÇ: 28 Şubat kararları işte bunu yapmak için alınmıştı. Ama yapamadı…”
Özkök’ün burada sıraladığı rakamlar yazdığı gibi de kalmadı, zaman içinde katlandı. 28 Şubat’ı bile Hizmet Hareketi’ne yıkma iftira ve ahlaksızlığına sapan siyasal İslamcı müptezeller, iyi bakın bakalım 28 Şubat’ta yaşanan mağduriyetlere dair sayıları bugün çok daha kabaran yukarıdaki listenin sadakası niteliğinde bir mağduriyet listesi oluşturma imkanı var mı? Mağduriyetleriniz böyle bir yekünü yoktu ama bugün zulümleriniz var. Yani diyeceğim o ki bugün işlediğiniz cinayetler, zulümler, haramilikler ve alçaklıklar karşısında vicdanlarınızı 28 Şubat’taki göreceli mağduriyetlerinizle rahatlatamazsınız.
28 Şubat Süreci’nde olduğu gibi bugün de mazlumlara ses olmaya çalışan Ömer Faruk Geregerlioğlu da dün Artı Gerçek’te yayınlanan “28 Şubat’ın 21. yılında roller değişti” başlıklı yazısında benim gibi bu mürailiklere isyan ediyordu. Gergerlioğlu, o gün ve bugün yaşanan zulümleri sıralıyor ve kendi mahallesinden olan siyasal İslamcı vicdan münafıklarına haklı olarak veryansın ediyordu:
“Günün iktidar sahiplerine ve destekçilerine soruyorum şimdi. Yukarıdaki halden farklı bir gün mü yaşadığınızı sanıyorsunuz siz? Bugün de hukuk rafa kaldırılmış değil mi? İntihar eden onlarca mazlum yok mu sanıyorsunuz siz? Gülünç gerekçelerle hayatı karartılmış insanlar bugün yok mu sanıyorsunuz siz? Cezaevleri yine ağzına kadar doldurulmamış mı sanıyorsunuz siz? Derdini bile anlatmaya korkan yüzbinler yok mu sanıyorsunuz siz? Sessizce gözyaşı akıtan kadınların gözyaşları baksan sel olmaz mı sanıyorsunuz siz? Acımanın ortadan kaldırıldığını duymadınız mı siz? Mazlumun ahının arşı titrettiğini bugünlerde hiç hissetmiyor musunuz siz? Peki nasıl olur da kalkıp 28 Şubat’ta yapılanların aynısının ve kat kat fazlasının yapıldığını görmezsiniz, bilmezsiniz siz eski 28 Şubat mağdurları? Nasıl olur da rollerin değiştiğini görmezsiniz siz? 21 yılda bu denli hayal kırıklığını nasıl oluşturdunuz siz?
28 Şubat’ın 21. yıldönümünde büyük hayal kırıklığı içindeyim. Dün beraber ağladığımız arkadaşlarımız bugün zalim. Dün beraber dayak yediğimiz arkadaşlarımız bugün mazlumlara dayak atıyor. Çok duyarsızlar, çok hissizler, çok zalimler…”
28 ŞUBAT’IN EN BÜYÜK BAŞARISI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’DIR..
28 Şubat’ın mağdurları, aralarından çıkan muktedir haramilerin peşinde, 28 Şubatçılarla, Ergenekoncularla el ele, omuz omuza 28 Şubat’ın hayal bile edemeyeceği zulümlere imza atıyorlar bugün. Bu açıdan bakıldığında şayet 28 Şubat’ın bir başarısından bahsedilecekse o başarının Recep Tayyip Erdoğan gibi mayasında haramilik olan İslamofaşist bir despotu cilalayıp piyasaya sürmek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Erdoğan da doğrusu velinimetlerine olan borcunu fazlasıyla ödüyor. 28 Şubat’ın görünen resmi aktörlerinin beceremediği ve asla beceremeyeceği zulümleri peşine taktığı ahmak sürülerinin coşkun tezahüratları sayesinde Erdoğan ve çevresine topladığı dinbaz şer şebekesi bilhakkın yerine getiriyor.
28 Şubat’ta arzuladıkları sonucu vermeyen bu zulüm çarkı, Erdoğan sayesinde bugün 28 Şubatlarda planlandığı şekilde tıkır tıkır işliyor. Bu zulüm çarkının işlerinden, aşlarından, özgürlüklerinden, haklarından mahrum bıraktığı milyonlarca masum insanı medeni ölülere dönüştürüyor. Bir taraftan 28 Şubat mağduriyetlerinden bahsederken diğer yandan 28 Şubat zihniyetine onların hayal edemeyeceği bir maharette taşeronluk etmeyi içine sindirebilmek ancak siyasal İslamcı dinbaz mürailerin yapabileceği bir şeydi.
Bu yaptıklarından da zerre miktar utanmıyorlar, arlanmıyorlar. Tam tersine gurur duyuyorlar… Çevre ve Şehircilik Bakanlığı koltuğunu dolduran siyasal İslamcı dinbaz Mehmet Özhaseki, Hizmet Hareketi’nin maruz kaldığı alçakça zulümlere dair birkaç gün önce ne diyor? “Onu temizlemek kolay değildi. Bizden başka da onu temizleyecek başka bir Allah’ın kulu, bir ortam, bir kurum, bir parti de yoktu. Çok şükür o da temizlendi.”
Bugün 28 Şubat’ın güya görünürde hedefe koyduğu bir yobazlıktan çok daha yobaz bir zihniyet, bir taraftan 28 Şubat’ın gerçek hedefi olan Hizmet Hareketi’ni yok ederken, diğer taraftan Türkiye sosyolojisini IŞİD, el-Kaide, Boko Haram benzeri bir kıvama getiriyor. Ülkeninm İranlaşması, Sudanlaşması için elinden geleni ardına bırakmıyor.
Siyasal İslamcı müptezel dinbazlar sanmasınlar ki, onursuzca maşalığını üstlendikleri bu zulüm devranı böyle gider. Dedikleri gibi küfür belki sürer ama zulüm ilelebet sürmez. Sakın ola ki unutmayın, bugün yaptığınız alçaklıklar bir gün hepinize ağır bir bedel olarak geri döner. Geriye ise elinizde utancınız kalır… Men dakka dukka…
[Bülent Keneş] 27.2.2018 [TR724]
Türkiye’nin AB üyeliği rotasında demokrasi, hukukun üstünlüğü, bireysel hak ve özgürlüklerinin gelişmeye devam ettiği yakın geçmişe kadar, 28 Şubat 1997’de başlayan süreçte hepimizin payını aldığı mağduriyetleri dile getirmenin bu tür dönemlerin tekrarlanmaması için belki bir anlamı vardı. O günlerde yıldönümlerini vesile kılıp hafıza tazelemenin mutlaka bir faydası vardı.
Ya peki bugün? 28 Şubat Süreci’nde mazlum olanların ya da mazlum görüntüsü vermesi sağlananların, siyasal İslamcı ahlaksızlar tarafından yaygın olarak propagandası yapılanın aksine, daha sonraları 28 Şubat’ın asıl hedefi olduğu açıktan itiraf edilen, işin gerçeği o gün de en büyük mağdurlarından biri olan, Hizmet Hareketi’ne karşı giriştikleri amansız, pervasız, ahlaksız, namussuz, alçakça zulümlerin yanında ağır da olsa o dönem yaşananlar çerez bile sayılmaz.
Başı örtülü, sakallı siyasal İslamcı dinbazların, bilinçsiz yobaz sürülerinin ve büyük-küçük menfaatlerinin peşinde şahsiyetsiz birer zebuna dönmüş kitlelerin omuzlarında yükselen İslamofaşist rejimin bugün yapmakta olduğu sistematik ve yaygın zulümler karşısında sadece kör, sağır ve dilsiz olmakla kalmayıp üstüne bir de ortak olan vicdan münafıklarının, bundan 21 yıl önce hepimizle birlikte yaşadıkları mağduriyetlerden hiç utanıp arlanmadan sayfalar, ekranlar dolusu bahsetmeleri tek kelimeyle mürailiktir, insafsızlıktır ve ahlaksızlıktır.
BUGÜN SEBEP OLDUKLARI ACILAR KARŞISINDA ÜÇ MAYMUNU OYNARKEN…
Bugün şirretliği kuşanarak dünün radikal İslamcı mazlumlarının elinde yaşanan çok çok daha büyük zulümleri alkışlarken, milyonlarca insana yaşatılan soykırım ölçeğindeki acılar karşısında üç maymunu oynarken 28 Şubat mağduriyetlerinden bahsetmek, ancak siyasal İslamcı dinbaz mürailerin yapabileceği bir şeydi ve iştihayla yapıyorlar.
İslamofaşist Erdoğan rejiminin adi ve çirkef bir kara propaganda, yalan ve iftira aracına dönüşen Anadolu Ajansı günlerdir 28 Şubat mağduru dediği isimlerle sayfa sayfa söyleşiler yapıp yayınlıyor. Bugün hepsi “önemli yerlere” gelmiş olan bu mağdurlar, ne tıklım tıklım hapishane koğuşlarında, demir parmaklıklar arasında beton zeminde emeklemek zorunda kalan 700’den fazla bebeği, ne bebekli, hamile, hasta ya da yaşlı olduklarına bakılmaksızın hapislere tıkılan 17 binden fazla masum kadını, ne de halen Mersin Emniyet Müdürlüğü Binası’nda devam etmekte olan 80 kadın ve genç kıza yapılmakta olan en ahlak dışı, en alçakça, en adi işkenceleri hiç sorun etmeksizin, kuruldukları makam odalarında 28 Şubat’ta yaşadıkları kendi mağduriyetlerini dile getiriyorlar. Bu ahlaksızlığı yaparken de o dönemin asıl hedefinde olan Hizmet Hareketi mensuplarına ezberlenmiş iftiralar üzerinden hakaret edip, an aşağılık iftiraları tekrarlamayı ihmal etmiyorlar.
Mesela, AA’nın pazar günü söylediklerini servis ettiği bir 28 Şubat mağduruna kulak verelim. Bu mağdurumuz 28 Şubat döneminde Beykoz Rüzgarlıbahçe İlköğretim Okulu’nda öğretmenlik yaparken atılan Semra Birdal Ergün. Bugün Üsküdar Mithatpaşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde müdürlük yapıyor. İlköğretim okulu öğretmeninin kariyerine teknik lise müdürü olarak devam etmesinin sırrını uzun uzadıya anlatmaya gerek yok sanırım.
İşte bu değerli insan, bugün 50 binden fazla öğretmenin çoğunun sadece işlerinden değil, mesleklerinden da atıldıklarını, bir daha öğretmenlik yapmak şöyle dursun, sigortalı bir işte bile çalışamaz hale getirildiklerini, daha önce çalıştıkları 2,000’e yakın özel eğitim kurumunun bir gecede kapatılmakla kalmayıp buralarda çalışan öğretmenlerin teröristlikle suçlanıp aileleriyle birlikte sistematik olarak açlığa mahkum edildikleri, bu yetmezmiş gibi nefes alamaz hale getirildikleri ülkelerinden ayrılarak rızklarının ve çocuklarının geleceğinin peşinde yurtdışına çıkma ihtimallerinin dahi, pasaportları iptal edilmek suretiyle, ellerinden alındığını bilmiyor olamaz.
MAĞDURLARDAN BOŞALAN MAKAMLARDA MAĞDURİYETTEN BAHSETMEK…
Ama Ergün ve benzerleri, tüm bu zulümler bugün sanki hemen yanıbaşlarında olmuyormuş gibi, belki de bu mağdurlardan birinden boşalan masaların ve makamların birinde oturarak, hiç utanmadan, hiç arlanmadan, kendilerinden iğrenmeden 28 Şubat’ta yaşadıkları mağduriyetten, mazlumiyetten, zulüm ve adaletsizlikten bahsedebiliyorlar. Fırsatını bulduklarında ise milyonlarca insana yakıştırdıkları “F…” iftirasını o mürai ağızlarına alarak gevelemekten geri durmuyorlar.
Nasrettin Hoca hani bir fıkrasında bir gün damda düştüğünde hekim falan istemez de “Bana damdan düşen birini bulup getirin, damdan düşenin halinden en iyi damdan düşen anlar,” diyordu ya, işte o konuda çok yanılmış. Tabiri caizse 28 Şubat’ta damdan düşenlerin on binlerce insanı damdan aşağı nasıl bir hazla ittirdiklerini görse emin olun ne o nükteyi yapardı, ne de söylediğinden o kadar emin olurdu.
AA’nın ay başından bu yana yaptığı onlarca söyleşiden birinin muhatabı da 28 Şubat döneminde TSK ile ilişiği kesilen Yüzbaşı Sadık Güray Balatekin olmuş. O süreçte, bugün çocuklarıyla birlikte işsiz, güçsüz, parasız bırakılarak açlığa mahkum edilmekle kalmayıp sigortasız, sağlık güvencesiz bırakılan binlerce insanın başına geldiği gibi, Balatekin’de sadece ordudan atılmakla kalmamış, subaylıktan atılınca tedavisi yarım bırakılan eşini de kaybetmiş.
Peki bugün ne mi yapıyor bu muhterem? Ne yapacak, kendisine çektirilen acılardan çok daha fazlasını başkalarına yaşatan adi bir rejime payandalık yapıyor. 28 Şubat mağduriyetini anlatırken “Nizamiyelerde eşini arabanın bagajına koyarak geçenler oldu. Arka koltuğa yatırdığı eşinin üzerini battaniyeyle örterek lojmanına girenler oluyordu,” diyor. Diyor demesine ama şimdi muhtemelen o insanlara uygulanan en ahlaksız soykırımların en adi bir parçası olmaktan da geri durmuyor muhtemelen.
Hele hele parçası olduğu İslamofaşist düzeninin zulümlerinden dolayı, çaresizlikten ülkesini valiz içerisinde terketmeye çalışan çocuklardan ve kadınlardan hiç haberi yokmuş gibi konuşuyor. Böylece vicdan münafıklığı dediğimiz şeyin ete kemiğe bürünmüş bir örneği haline geliyor.
O gün ordudan atılan belki sayıları toplamda birkaç yüzü bulacak subaylar için Balatekin şunları söylüyor: “Kan kustuk ama kızılcık şerbeti içtik. Kendimize de zarar vermedik. Milletin bütün mukaddesatını muhafaza edecek her şeyi yaptık. Atılan arkadaşların belki trafik cezalarını bile bulamazlar, böyle insanlardır. Bizim bu sabrımız, ‘çatışma olmasın’ diyeydi. Belki de istedikleri oydu. Bu kadar insanı ayağa kaldırmak, reaksiyona sokmak, toplumu kaosa sürüklemek… Ama elhamdülillah atılanlar buna tevessül etmedi. Bu arkadaşlardan inanın yüz tanesi bir araya gelse ortalığı ayağa kaldırırdı. Hiçbiri en ufak bir vukuatın içinde bulunmadı.”
DÜN YÜZLERCE OLANI ANLATANLAR BUGÜN ONBİNLERCE OLANI GÖRMÜYOR!..
Doğru söylüyor söylemesine de o gün birkaç yüz subay için söylediklerinin, bugün muhtemelen emrine amade olmayı onuru bildiği, aşağılık bir despotun her gün onlarcasını görevden attığı, gözaltına aldırttığı, hapse attırdığı onbinlerce subay, askeri öğrenci ve polis için de geçerli olduğunu nedense göremiyor. Hakikaten göremiyor mu? Göremiyor olduklarını düşünsem kör ve sağır derdim, oysa bunlar için kendilerine en çok yakışan ifadeyi kullanmayı yeğliyorum: Vicdan münafıklığı.
28 Şubat Süreci’nde, başörtüsüyle okula alınmadığı için peruk takarak eğitimine devam etmek zorunda kalan iki çocuk annesi Hatice Bayram da, AA’ya 28 Şubat sürecinde yaşadığı mağduriyetlerden bahsedenlerden. Üniversite hayalini gecikmeli olarak gerçekleştiren Bayram, artık sıkıntılarını duyurabilme şanslarının olduğunu belirtirken, bugün bazıları bebekli ya da hamile, kendisi gibi masum 17 bin kadını suçsuz yere hapse tıkan, genç kızlara tecavüz tehditlerinde bulundurtan Despot Erdoğan’a övgüler düzüyor.
“Umudumu hiç kaybetmedim. Bir gün bizim de sesimizi duyurabilme umudunu hiç yitirmedim ve o an geldi. Şu anda herkese seslenebiliyoruz. İçimizdeki o örtülmüş ve bastırılmış duyguları şu anda herkese duyurabilme imkanımız var. Duyuyorlar bizi,” diyor Bayram. Emişn misin? Duydukları artık senin gibi muktedir olmuşların sesi. Peki sen ve senin gibiler çığlıkları, feryatları arşa çıkan onbinlerce mazlumun sesini bugün duyabiliyor musun? Yoksa ülkelerini kendileri için yaşanmaz hale getirdiğiniz insanların çocuklarıyla birlikte Ege’nin, Meriç’in soğuk sularında yitip gitmesinde oynadığın zımni-açık rolle mi övünüyorsun?
Bir de tabii bizzat failleri oldukları için bugün yaşanmakta olanları meşrulaştırmak için yalana ve iftiraya sarılan avukat Hüsnü Tuna gibi siyasal İslamcı ahlaksızlar var. O da konuşmuş İslamofaşist rejimin borazanına. Utanmaz herif, temcit pilavı gibi dillerine pelesenk ettikleri o iftirayı tekrarlamış. O dönemin önemli aktörlerinden birinin Hizmet Hareketi olduğu iftirasını atmakla kalmamış bu ahlaksız herif, bir de üstüne MGK’de ele alınan İslamcı örgütlerin bilgilerinin, dokümanlarının Hizmet Hareketi mensupları tarafından temin edildiğini, onlar tarafından MGK’ya sunulduğu yalanını da söylemiş. Bugünkü alçakça zulümlerin dinamosu niteliğindeki bu türden siyasal İslamcı mürailerin kendilerinin sebep oldukları mazlumiyetlere, işin tabiatı gereği, ses olmalarını bekleyemeyiz herhalde.
İKNA ODALARINDAN ÇİVİLİ SİLİNDİRLERE, DİKENLİ MENGENELERE…
28 Şubat döneminde yaşananlara ilişkin “İkna Odaları” adlı bir kitap yazan Gülşen Demirkol Özer ise, bu süreci tarihe kayıt düşmek için kitaplaştırdığını söyledikten sonra, siyasal İslamcı mürailik ritüelinin, vicdan münafıklığının olmazsa olmaz şartı olan Hizmet mensuplarına vermiş veriştirmiş. İkna Odaları’nı kitaplaştıracak kadar mağduriyet hissini derinden yaşayan bu muhterem, bugün yaşadıkları yanında “ikna odaları”nın çok lüks kalacağı çivili silindirler altında, dikenli mengeneler arasında ezilerek bir soykırıma maruz bırakılanların başına gelenlerden belli ki apaçık haz alanlardan.
AKP Konya Milletvekili Leyla Şahin Usta da AA’nın konuştuğu, bugün kendi yaptıkları zulümleri görmeyen o vicdan münafıklarından bir diğeri. Benim için hiç önemli değil ama bu siyasal İslamcı mürailer bayraklaştırdıkları için söylüyorum, çoğu başörtülü 17 bin kadını çocuklarıyla birlikte hapse atan bir alçaklık rejiminin adi bir neferi olan bu kadın, “28 Şubat’ta tarihin en acı günleri yaşandı,” demekten utanmıyor. “Kırıldık, incindik ancak kimseyi kırıp incitmedik,” demeyi de ihmal etmiyor. Ya bugün kırılmak ne ki, fiilen soykırım uygulayıp kıyıma uğrattığınız yüzbinlerce masum insana karşı da aynı incelikte misin ey bre vicdan münafığı.
Bugün yaşanan zulümlerin ardında yatan yalan, iftira ve hasetten beslenen şu hınç ve nefrete bakar mısınız? “FETÖ mensupları en az yasakçılar kadar zarar verdi. Bizlerin atıldığı her konumdan onlar faydalandı ve ilerlediler. Maalesef 15 Temmuz darbe girişiminin planları 28 Şubat’tan beri yasakçılarla iş birliği içinde uygulanarak gelmiştir. FETÖ mensuplarının hesapları çok ağır ve zor olacak. Hak, hukuk tanımayan bu insanların bu ülkeye verdiği zarar çok büyüktür.” İşledikleri zulümler karşısında o mürai vicdanlarını rahatlatmak için şu arsız zalimlerin yaptığı ahlaksızlığa bakın hele…
28 Şubat döneminde okuduğu İstanbul Üniversitesi (İÜ) Çapa Tıp Fakültesi’nden başını açmadığı gerekçesiyle atılan Dr. Arzu Tatlı, başı açık fotoğraf vermediği için ikna odasına çağrıldığını, başörtüsünün kendi tercihi olduğunu ve açmayacağını söylemesi üzerine hocaları tarafından çeşitli baskılara maruz kaldığını anlatmış. “Hepsi ‘Seni asla okutmayacağız. Hatta Türkiye’de yaşatmayacağız. Bu senin sonun olacak. Yanlış yoldasın,’ gibi sözlerle ciddi bir şekilde tehdit ettiler. Çok korktum. İkna odasını hatırladığım zaman hala çok kötü oluyorum,” demiş. Diğer ahlaksız siyasal İslamcılar gibi 28 Şubat zulümlerini de Hizmet Hareketi’ne yıkan bu muhterem de bugün onbinlerce masum insanın her gün yüzlerine çemkirilen “Sizi Türkiye’de yaşatmayacağız” alçaklık korosunda yerini yerli yerince almış.
KAVAKÇI KARDEŞLERİN ALÇAKLIKLARININ TURNUSOL KAĞIDI ILICAK
Bu faslı geçenlerde Deutsche Welle (DW) söyleşisinde rezil olan AKP’nin bugün artık memlekette esamesi okunmayan insan haklarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve 28 Şubat’ta parlamentodan atılan Merve Kavakçı’nın kardeşi Ravza Kavakcı Kan ile bitireceğim. Karakterini DW’de yeterince ele vermiş olan bu mürai şarlatan, 28 Şubat için “İnsanların hayallerinin, ruhlarının üzerinden tanklar geçti. Seçilmiş bir hükümet istifaya zorlandı. Milletin iradesi hiçe sayıldı. Tabii o dönemin Türkiye’sinde maalesef askeri vesayetin ve elitist anlayışın hakim olduğu dönemde birçok vatandaşın hayatı alt üst edildi. Haksız yere hapse girenler, ekonomik olarak hayatları alt üst olanlar oldu,” diyor.
Bu dönemde kendi elleriyle irat ettikleri diğer tüm alçaklıklar, zulümler her neyse de, bugün tapındığı siyasal İslamcı güruhun tırstığı bir ortamda ablasına kol kanat geren Nazlı Ilıcak’ın sırf muhalif yazılarından dolayı müebbet hapis cezasına çarptırıldığı bir dönemin iktidar partisinin insan haklarından sorumlu genel başkan yardımcısı olarak diyor bunu, bu utanmaz… İnanın, insanın küfredesi geliyor böylesine bir mürai müptezelliğe…
Bugün milyonlarca masumun üzerinde tepinip, yüzlercesinin kanlarına ellerini bulaştırmışken bile hiç utanmadan hala 28 Şubat mağduriyetlerinden bahsedebilen bu vicdan münafıklarının, bu ahlaksızlar gibi mağduriyet edebiyatı yapıp anlatmadığımız ve anlatmayacağımız 28 Şubat’a dair mağduriyetlerimizi yok sayıp, o kepazeliğin de vebalini sırtımıza yüklemeye kalkmasına ve attıkları iftiralara en iyi cevabı aslında o sürecin dinamolarından biri olan dönemin Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök vermişti. Ama bu dinbaz alçaklar, Özkök’ün parçası olduğu 28 Şubat alçaklıklarını sanki matah bir şeymiş gibi anlatırken söylediklerine de kulak tıkamayı tercih ettiler tabii.
MÜRAİ DİNBAZLARIN İFTİRALARINI ÖZKÖK YÜZLERİNE VURMUŞTU AMA…
18 Ekim 2016 tarihli “Acaba bunlardan kaçı kurunun yanındaki yaş” başlıklı yazısında Özkök, o tarih itibariyle Hizmet Hareketi’ne yönelik yapılan kıyımların listesini veriyor ve şu tarihi itirafta bulunuyordu: “28 Şubat kararları işte bunu yapmak için alınmıştı. Ama yapamadı.”
Yazısının ilgili bölümü şöyleydi: “Bu tabloyu hocam Emre Kongar’ın dünkü Cumhuriyet’teki köşesinden aldım. Vicdansız bir darbe girişiminin bir ülkeye insani maliyetini çok çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. İnsanın içini burkan bu tablodan tarihe kalacak tek soru şu olacak: Acaba bunların kaçı kurunun yanında yanan yaştı…
93.000 kamu görevlisi açığa alındı. (2 Anayasa Mahkemesi yargıcı, 3,392 yargıç ve savcı, 167 Danıştay ve Sayıştay mensubu, 9,331 polis, 50,000’in üstünde öğretmen.)
59,841 kamu görevlisi ihraç edildi.
40,000 kişi gözaltına alındı.
32,000 kişi tutuklandı.
100 küsur gazeteci ve yazar tutuklandı.
85 gazetecinin sürekli basın kartı, 660 gazetecinin sarı basın kartı iptal edildi.
15 üniversite kapatıldı.
934 özel okul kapatıldı. (53’ü sonradan açıldı.)
35 hastane kapatıldı.
19 sendika kapatıldı.
109 özel yurt kapatıldı.
104 vakıf kapatıldı.
1,225 dernek kapatıldı.
Askeri okullar kapatıldı.
18 televizyon kanalı kapatıldı.
45 gazete kapatıldı.
23 radyo kapatıldı.
15 dergi kapatıldı.
3 haber ajansı kapatıldı.
29 yayınevi kapatıldı.
28 belediyeye kayyum atandı.
1 bankaya el konuldu.
200’den fazla şirket ve holdinge el konuldu.
50 milyar lira el değiştirdi.
30,000’den fazla şirket çalışanının akıbeti belirsiz.
SONUÇ: 28 Şubat kararları işte bunu yapmak için alınmıştı. Ama yapamadı…”
Özkök’ün burada sıraladığı rakamlar yazdığı gibi de kalmadı, zaman içinde katlandı. 28 Şubat’ı bile Hizmet Hareketi’ne yıkma iftira ve ahlaksızlığına sapan siyasal İslamcı müptezeller, iyi bakın bakalım 28 Şubat’ta yaşanan mağduriyetlere dair sayıları bugün çok daha kabaran yukarıdaki listenin sadakası niteliğinde bir mağduriyet listesi oluşturma imkanı var mı? Mağduriyetleriniz böyle bir yekünü yoktu ama bugün zulümleriniz var. Yani diyeceğim o ki bugün işlediğiniz cinayetler, zulümler, haramilikler ve alçaklıklar karşısında vicdanlarınızı 28 Şubat’taki göreceli mağduriyetlerinizle rahatlatamazsınız.
28 Şubat Süreci’nde olduğu gibi bugün de mazlumlara ses olmaya çalışan Ömer Faruk Geregerlioğlu da dün Artı Gerçek’te yayınlanan “28 Şubat’ın 21. yılında roller değişti” başlıklı yazısında benim gibi bu mürailiklere isyan ediyordu. Gergerlioğlu, o gün ve bugün yaşanan zulümleri sıralıyor ve kendi mahallesinden olan siyasal İslamcı vicdan münafıklarına haklı olarak veryansın ediyordu:
“Günün iktidar sahiplerine ve destekçilerine soruyorum şimdi. Yukarıdaki halden farklı bir gün mü yaşadığınızı sanıyorsunuz siz? Bugün de hukuk rafa kaldırılmış değil mi? İntihar eden onlarca mazlum yok mu sanıyorsunuz siz? Gülünç gerekçelerle hayatı karartılmış insanlar bugün yok mu sanıyorsunuz siz? Cezaevleri yine ağzına kadar doldurulmamış mı sanıyorsunuz siz? Derdini bile anlatmaya korkan yüzbinler yok mu sanıyorsunuz siz? Sessizce gözyaşı akıtan kadınların gözyaşları baksan sel olmaz mı sanıyorsunuz siz? Acımanın ortadan kaldırıldığını duymadınız mı siz? Mazlumun ahının arşı titrettiğini bugünlerde hiç hissetmiyor musunuz siz? Peki nasıl olur da kalkıp 28 Şubat’ta yapılanların aynısının ve kat kat fazlasının yapıldığını görmezsiniz, bilmezsiniz siz eski 28 Şubat mağdurları? Nasıl olur da rollerin değiştiğini görmezsiniz siz? 21 yılda bu denli hayal kırıklığını nasıl oluşturdunuz siz?
28 Şubat’ın 21. yıldönümünde büyük hayal kırıklığı içindeyim. Dün beraber ağladığımız arkadaşlarımız bugün zalim. Dün beraber dayak yediğimiz arkadaşlarımız bugün mazlumlara dayak atıyor. Çok duyarsızlar, çok hissizler, çok zalimler…”
28 ŞUBAT’IN EN BÜYÜK BAŞARISI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’DIR..
28 Şubat’ın mağdurları, aralarından çıkan muktedir haramilerin peşinde, 28 Şubatçılarla, Ergenekoncularla el ele, omuz omuza 28 Şubat’ın hayal bile edemeyeceği zulümlere imza atıyorlar bugün. Bu açıdan bakıldığında şayet 28 Şubat’ın bir başarısından bahsedilecekse o başarının Recep Tayyip Erdoğan gibi mayasında haramilik olan İslamofaşist bir despotu cilalayıp piyasaya sürmek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Erdoğan da doğrusu velinimetlerine olan borcunu fazlasıyla ödüyor. 28 Şubat’ın görünen resmi aktörlerinin beceremediği ve asla beceremeyeceği zulümleri peşine taktığı ahmak sürülerinin coşkun tezahüratları sayesinde Erdoğan ve çevresine topladığı dinbaz şer şebekesi bilhakkın yerine getiriyor.
28 Şubat’ta arzuladıkları sonucu vermeyen bu zulüm çarkı, Erdoğan sayesinde bugün 28 Şubatlarda planlandığı şekilde tıkır tıkır işliyor. Bu zulüm çarkının işlerinden, aşlarından, özgürlüklerinden, haklarından mahrum bıraktığı milyonlarca masum insanı medeni ölülere dönüştürüyor. Bir taraftan 28 Şubat mağduriyetlerinden bahsederken diğer yandan 28 Şubat zihniyetine onların hayal edemeyeceği bir maharette taşeronluk etmeyi içine sindirebilmek ancak siyasal İslamcı dinbaz mürailerin yapabileceği bir şeydi.
Bu yaptıklarından da zerre miktar utanmıyorlar, arlanmıyorlar. Tam tersine gurur duyuyorlar… Çevre ve Şehircilik Bakanlığı koltuğunu dolduran siyasal İslamcı dinbaz Mehmet Özhaseki, Hizmet Hareketi’nin maruz kaldığı alçakça zulümlere dair birkaç gün önce ne diyor? “Onu temizlemek kolay değildi. Bizden başka da onu temizleyecek başka bir Allah’ın kulu, bir ortam, bir kurum, bir parti de yoktu. Çok şükür o da temizlendi.”
Bugün 28 Şubat’ın güya görünürde hedefe koyduğu bir yobazlıktan çok daha yobaz bir zihniyet, bir taraftan 28 Şubat’ın gerçek hedefi olan Hizmet Hareketi’ni yok ederken, diğer taraftan Türkiye sosyolojisini IŞİD, el-Kaide, Boko Haram benzeri bir kıvama getiriyor. Ülkeninm İranlaşması, Sudanlaşması için elinden geleni ardına bırakmıyor.
Siyasal İslamcı müptezel dinbazlar sanmasınlar ki, onursuzca maşalığını üstlendikleri bu zulüm devranı böyle gider. Dedikleri gibi küfür belki sürer ama zulüm ilelebet sürmez. Sakın ola ki unutmayın, bugün yaptığınız alçaklıklar bir gün hepinize ağır bir bedel olarak geri döner. Geriye ise elinizde utancınız kalır… Men dakka dukka…
[Bülent Keneş] 27.2.2018 [TR724]
UBER Terör Örgütü [Kemal Ay]
AKP ve CHP, dokunulmazlıkların kaldırılması, Suriye ve Irak’taki Kürt bölgelerine askerî operasyon yapılması gibi konulardan sonra bir konuda daha anlaştı: UBER’in Türkiye’den kovulması ve taksici esnafının mağduriyetlerinin giderilmesi.
Malum, taksici dernek ve kooperatifleri daha önce yaptıkları ortak açıklamada UBER’in ‘tıpkı FETÖ gibi’ olduğunu beyan etmişti. Açıklama kelimesi kelimesine şöyle:
“Biz ülkemizde paralel polis, paralel savcı duymuştuk ama paralel taksicilik olacağı aklımıza gelmemişti. Bunlar tıpkı FETÖ örgütü gibi. Onların sistemlerine benzer sistemi var. O sistem sayesinde yönlendirme yapıyorlar. Piyasada gördüğünüz siyah arabaların yüzde 90’ı alenen taksicilik yapıyor. Bizim hükümetten, devletten isteğimiz, bunların iletişiminin kesilmesi. Bunların web siteleri kapatılırsa, ağır ceza-i müeyyideler uygulanırsa bunlar bu işten vazgeçer. Yoksa bizim 50 yıllık emeğimiz heba olup, gidecek. Bizim devletten isteğimiz, bu UBER denilen, okyanus ötesinden gelip, ekmeğimizi çalan paralel taksicileri durdurun.”
Anahtar kelimeler şahane değil mi? ‘Paralel taksici’, ‘okyanus ötesinden gelip’… Üstelik UBER’i ‘bir kuruş vergi vermemekle’ itham ediyorlar. Bunu, ‘basit usul vergi sistemi’ne tabi olan taksiciler söylüyor. Taksi plakaları bilmem kaç milyona ulaşmışken üstelik. Ayrıca UBER’in Türkiye’deki çok sayıda insana ‘geçim kapısı’ olduğunu da unutuyorlar.
Buna mukabil, Meclis’teki basın toplantısında da AKP milletvekili Metin Külünk, UBER için ‘kamu düzeni ve iç güvenlik için tehdittir’ demişti. CHP’den Akif Hamzaçebi ise ‘küresel hırsız’ tanımlamasını yaptı.
ÖNCE BİR MESELEYİ ANLAYALIM
Öncelikle şunu söyleyelim: UBER meselesini teknolojinin regülasyonu, ekonomik ve toplumsal sonuçları, küreselleşme ve karşılıkları açısından tartışmakta hiçbir mahsur yok. Hatta faydası da var. Mesela Avrupa Birliği son yıllarda UBER ve AirBnb gibi uygulamalar hakkında çeşitli kararlar aldı. Farklı AB ülkeleri, bu konuda kendilerince yasalar çıkardı. İspanya ve Fransa’da taksiciler UBER’e karşı ayaklandı, gösteriler yaptı.
UBER kendisini bir nevi ‘çöpçatan’ gibi konumluyor. Araçların sahibi değil. Şoförlerin doğrudan ‘amiri’ gibi de davranmıyor. Teknolojisinin, yani şoför ve konum bilgilerinin şeffaflığının, tek başına yeterli güvenlik sağladığını düşünüyor. Bir UBER şoförüyle ciddi sorun yaşadığınızda, onu işten atabiliyor mesela. Müşteri memnuniyetini de ‘geri besleme’ mekanizmaları ile ön planda tutuyor.
Dünyada bir anda bu kadar yaygınlaşmasının haklı gerekçeleri var: Cep telefonundan kolayca taksi çağırabiliyorsunuz, ödemeyi kredi kartınızdan ve program aracılığı ile yapıyorsunuz, üstelik geleneksel taksicilikten daha ucuz, seyahatinizi üçüncü kişiler rahatlıkla takip edebildiği için güvende oluyorsunuz. Kısaca: Pratik, ucuz ve güvenli. Üstelik dilini bile bilmediğiniz bir ülkede havaalanına iner inmez, şoförle tek kelime konuşmadan taksi çağırıp istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. Yani, serbest piyasa rekabetinin geçerli olduğu her yerde UBER daha avantajlı görünüyor.
Ulusal çapta organize olmuş ticarî teşekküllerin, küresel çapta organize olanlar karşısında bu türlü dezavantajlara sahip olması, beklenen bir gelişme. Daha önce de defalarca örneği görüldü. McDonald’s, Starbucks, Apple, Amazon gibi devasa boyutlarda üretim ve tüketim zincirine sahip küresel markalar, ister istemez çok daha ucuz maliyetlerle iş yapıyorlar ve çok büyük paralar kazanıyorlar. Üstelik bu firmalar küresel çapta bir reklam ağına sahip oldukları için lokal üreticilerden 5-0 önde başlıyorlar işe.
KÜRESEL TEKELLERİN DANSI
Burada her şeyden önce tekelleşme gibi büyük bir tehlike var. Bugünlerde ABD’de tartışılan konulardan birisi bu. Bilhassa Amazon’un küçük işletmeleri iyiden iyiye sıkıntıya sokan aşırı büyümesi, en güncel problemlerin başında geliyor. Onun yanına Çin’in en büyük firmalarından Ali Baba’yı koyduğunuzda, KOBİ diyebileceğimiz boyuttaki firmaların tutunma şansı hayli düşük. Amazon ve Ali Baba’nın kargo ücretini sıfırlama konusundaki ‘devrim gibi’ uygulamaları dükkân alışverişinin altını oyuyor.
Bu tartışmanın bir başka boyutu da ‘veri güvenliği’. AB’deki tartışmalar özellikle bu alana yoğunlaşmış durumda. Dünya üzerinde milyonlarca kullanıcıya erişen bu şirketler, aynı zamanda bu kullanıcı bilgilerini ‘reklam’ amaçlı kullanarak, müşterilerini daha fazla tüketime yönlendirebiliyor. Mesela Amazon’da yaptığınız aramalara göre size cazip ürünler pazarlanıyor ve böylece daha fazla tüketmeniz sağlanıyor. Bu sadece ‘daha fazla kâr’ anlamına gelmiyor. Kişisel verilerin böyle hoyratça kullanılması, Brexit ve ABD Başkanlık Seçimleri’nde olduğu gibi toplumsal yönlendirmeler için de risk oluşturuyor. Aynı zamanda devasa bir ‘gözetleme’ ve ‘özel alan ihlali’ anlamına geliyor.
YEREL ÜRETİCİYİ NASIL KORURUZ?
Bazı ülkeler bu türlü tehditlere ve dezavantajlara karşılık ‘yerli ve milli’ muadilleri desteklemeye çalışıyor fakat bunun pek karşılığı yok. Zira küresel çapta hareket eden dev bir organizmayla rekabet etmek kesinlikle kolay değil. Nitekim Türkiye’de BiTaksi gibi uygulamalar mevcut fakat UBER’le kıyaslanamaz durumda. (Her ikisini de kullanmış biri olarak UBER’in çok daha iyi hizmet verdiğini rahatlıkla söyleyebilirim.)
Küresel rekabete karşı ‘yerel üreticiyi’ korumanın vergilendirmeden tutun, çeşitli teşvik paketlerine kadar pek çok yolu var. Devlet istese vermiş olduğu pek çok hizmeti, üreticiyi güçlendirmek için ucuzlatabilir ya da bedelsiz hâle getirebilir. Sonuçta karşılığında vergi alacağı bir yatırımdan bahsediyoruz. Ancak kolay olan ‘yabancıyı kovalamak’ olduğu için, Türkiye’de siyasetçiler booking.com örneğinde olduğu gibi ‘bize vergi vermiyor’ bahanesiyle ülkeyi küresel rekabetin sahası olmaktan çıkarmayı tercih ediyor. Mevcut AKP iktidarı açısından bu anlaşılır bir durum çünkü ‘yerli ve milli’ üreticiyi rahatlıkla kontrol edebiliyor ama küresel markaları her zaman kendi güdümünde tutamayabilir.
Bununla birlikte taksiciler bahsinde görülebileceği gibi küresel rekabetten korkan bazı yerli ve milli teşekküllerin ekonomik ya da sosyal açılardan ne kadar ‘verimli’ olduğunu tartışmak da aynı şekilde elzem. Taksi plakalarının neden bu kadar pahalı olduğu, plaka sahiplerinin bu kadar para kazanırken taksicilerin neden üç kuruşa talim ettiği gibi konuları merak etmek gerekiyor. Sosyal medyada paylaşılan bir yığın kötü taksi tecrübesini de dikkate almalı.
Çünkü bir meseleyi adam akıllı tanımlamadan ve çerçevesini belirlemeden tartışamadığınızda, ‘Bunlar FETÖ gibi’ deyip işin içinden çıkıyorsunuz. Ondan sonra da dünya alıp başını gidiyor ve siz 300 senedir aynı yerde sayıyorsunuz. Bu sefer yapmayın bari…
[Kemal Ay] 27.2.2018 [TR724]
Malum, taksici dernek ve kooperatifleri daha önce yaptıkları ortak açıklamada UBER’in ‘tıpkı FETÖ gibi’ olduğunu beyan etmişti. Açıklama kelimesi kelimesine şöyle:
“Biz ülkemizde paralel polis, paralel savcı duymuştuk ama paralel taksicilik olacağı aklımıza gelmemişti. Bunlar tıpkı FETÖ örgütü gibi. Onların sistemlerine benzer sistemi var. O sistem sayesinde yönlendirme yapıyorlar. Piyasada gördüğünüz siyah arabaların yüzde 90’ı alenen taksicilik yapıyor. Bizim hükümetten, devletten isteğimiz, bunların iletişiminin kesilmesi. Bunların web siteleri kapatılırsa, ağır ceza-i müeyyideler uygulanırsa bunlar bu işten vazgeçer. Yoksa bizim 50 yıllık emeğimiz heba olup, gidecek. Bizim devletten isteğimiz, bu UBER denilen, okyanus ötesinden gelip, ekmeğimizi çalan paralel taksicileri durdurun.”
Anahtar kelimeler şahane değil mi? ‘Paralel taksici’, ‘okyanus ötesinden gelip’… Üstelik UBER’i ‘bir kuruş vergi vermemekle’ itham ediyorlar. Bunu, ‘basit usul vergi sistemi’ne tabi olan taksiciler söylüyor. Taksi plakaları bilmem kaç milyona ulaşmışken üstelik. Ayrıca UBER’in Türkiye’deki çok sayıda insana ‘geçim kapısı’ olduğunu da unutuyorlar.
Buna mukabil, Meclis’teki basın toplantısında da AKP milletvekili Metin Külünk, UBER için ‘kamu düzeni ve iç güvenlik için tehdittir’ demişti. CHP’den Akif Hamzaçebi ise ‘küresel hırsız’ tanımlamasını yaptı.
ÖNCE BİR MESELEYİ ANLAYALIM
Öncelikle şunu söyleyelim: UBER meselesini teknolojinin regülasyonu, ekonomik ve toplumsal sonuçları, küreselleşme ve karşılıkları açısından tartışmakta hiçbir mahsur yok. Hatta faydası da var. Mesela Avrupa Birliği son yıllarda UBER ve AirBnb gibi uygulamalar hakkında çeşitli kararlar aldı. Farklı AB ülkeleri, bu konuda kendilerince yasalar çıkardı. İspanya ve Fransa’da taksiciler UBER’e karşı ayaklandı, gösteriler yaptı.
UBER kendisini bir nevi ‘çöpçatan’ gibi konumluyor. Araçların sahibi değil. Şoförlerin doğrudan ‘amiri’ gibi de davranmıyor. Teknolojisinin, yani şoför ve konum bilgilerinin şeffaflığının, tek başına yeterli güvenlik sağladığını düşünüyor. Bir UBER şoförüyle ciddi sorun yaşadığınızda, onu işten atabiliyor mesela. Müşteri memnuniyetini de ‘geri besleme’ mekanizmaları ile ön planda tutuyor.
Dünyada bir anda bu kadar yaygınlaşmasının haklı gerekçeleri var: Cep telefonundan kolayca taksi çağırabiliyorsunuz, ödemeyi kredi kartınızdan ve program aracılığı ile yapıyorsunuz, üstelik geleneksel taksicilikten daha ucuz, seyahatinizi üçüncü kişiler rahatlıkla takip edebildiği için güvende oluyorsunuz. Kısaca: Pratik, ucuz ve güvenli. Üstelik dilini bile bilmediğiniz bir ülkede havaalanına iner inmez, şoförle tek kelime konuşmadan taksi çağırıp istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. Yani, serbest piyasa rekabetinin geçerli olduğu her yerde UBER daha avantajlı görünüyor.
Ulusal çapta organize olmuş ticarî teşekküllerin, küresel çapta organize olanlar karşısında bu türlü dezavantajlara sahip olması, beklenen bir gelişme. Daha önce de defalarca örneği görüldü. McDonald’s, Starbucks, Apple, Amazon gibi devasa boyutlarda üretim ve tüketim zincirine sahip küresel markalar, ister istemez çok daha ucuz maliyetlerle iş yapıyorlar ve çok büyük paralar kazanıyorlar. Üstelik bu firmalar küresel çapta bir reklam ağına sahip oldukları için lokal üreticilerden 5-0 önde başlıyorlar işe.
KÜRESEL TEKELLERİN DANSI
Burada her şeyden önce tekelleşme gibi büyük bir tehlike var. Bugünlerde ABD’de tartışılan konulardan birisi bu. Bilhassa Amazon’un küçük işletmeleri iyiden iyiye sıkıntıya sokan aşırı büyümesi, en güncel problemlerin başında geliyor. Onun yanına Çin’in en büyük firmalarından Ali Baba’yı koyduğunuzda, KOBİ diyebileceğimiz boyuttaki firmaların tutunma şansı hayli düşük. Amazon ve Ali Baba’nın kargo ücretini sıfırlama konusundaki ‘devrim gibi’ uygulamaları dükkân alışverişinin altını oyuyor.
Bu tartışmanın bir başka boyutu da ‘veri güvenliği’. AB’deki tartışmalar özellikle bu alana yoğunlaşmış durumda. Dünya üzerinde milyonlarca kullanıcıya erişen bu şirketler, aynı zamanda bu kullanıcı bilgilerini ‘reklam’ amaçlı kullanarak, müşterilerini daha fazla tüketime yönlendirebiliyor. Mesela Amazon’da yaptığınız aramalara göre size cazip ürünler pazarlanıyor ve böylece daha fazla tüketmeniz sağlanıyor. Bu sadece ‘daha fazla kâr’ anlamına gelmiyor. Kişisel verilerin böyle hoyratça kullanılması, Brexit ve ABD Başkanlık Seçimleri’nde olduğu gibi toplumsal yönlendirmeler için de risk oluşturuyor. Aynı zamanda devasa bir ‘gözetleme’ ve ‘özel alan ihlali’ anlamına geliyor.
YEREL ÜRETİCİYİ NASIL KORURUZ?
Bazı ülkeler bu türlü tehditlere ve dezavantajlara karşılık ‘yerli ve milli’ muadilleri desteklemeye çalışıyor fakat bunun pek karşılığı yok. Zira küresel çapta hareket eden dev bir organizmayla rekabet etmek kesinlikle kolay değil. Nitekim Türkiye’de BiTaksi gibi uygulamalar mevcut fakat UBER’le kıyaslanamaz durumda. (Her ikisini de kullanmış biri olarak UBER’in çok daha iyi hizmet verdiğini rahatlıkla söyleyebilirim.)
Küresel rekabete karşı ‘yerel üreticiyi’ korumanın vergilendirmeden tutun, çeşitli teşvik paketlerine kadar pek çok yolu var. Devlet istese vermiş olduğu pek çok hizmeti, üreticiyi güçlendirmek için ucuzlatabilir ya da bedelsiz hâle getirebilir. Sonuçta karşılığında vergi alacağı bir yatırımdan bahsediyoruz. Ancak kolay olan ‘yabancıyı kovalamak’ olduğu için, Türkiye’de siyasetçiler booking.com örneğinde olduğu gibi ‘bize vergi vermiyor’ bahanesiyle ülkeyi küresel rekabetin sahası olmaktan çıkarmayı tercih ediyor. Mevcut AKP iktidarı açısından bu anlaşılır bir durum çünkü ‘yerli ve milli’ üreticiyi rahatlıkla kontrol edebiliyor ama küresel markaları her zaman kendi güdümünde tutamayabilir.
Bununla birlikte taksiciler bahsinde görülebileceği gibi küresel rekabetten korkan bazı yerli ve milli teşekküllerin ekonomik ya da sosyal açılardan ne kadar ‘verimli’ olduğunu tartışmak da aynı şekilde elzem. Taksi plakalarının neden bu kadar pahalı olduğu, plaka sahiplerinin bu kadar para kazanırken taksicilerin neden üç kuruşa talim ettiği gibi konuları merak etmek gerekiyor. Sosyal medyada paylaşılan bir yığın kötü taksi tecrübesini de dikkate almalı.
Çünkü bir meseleyi adam akıllı tanımlamadan ve çerçevesini belirlemeden tartışamadığınızda, ‘Bunlar FETÖ gibi’ deyip işin içinden çıkıyorsunuz. Ondan sonra da dünya alıp başını gidiyor ve siz 300 senedir aynı yerde sayıyorsunuz. Bu sefer yapmayın bari…
[Kemal Ay] 27.2.2018 [TR724]
Joker teknik adam sorunu [Hasan Cücük]
Teknik direktör kıyımında Türkiye Süper Ligi liderliği elinde bulunduruyor. Sezona başladığı teknik adamla yola devam eden kulüp sayısı giderek azalıyor. Bazı kulüpleri bir teknik adam değişikliği kesmiyor. Birkaç teknik adam değiştiren kulüplerimiz var. Teknik adamlar değişiyor ama kulüplerin puan sıralamasındaki yeri aynı. Artık kulüp kulüp gezmeyi alışkanlık haline getiren teknik adamlarımız var. Kovulduktan birkaç hafta sonra başka bir kulübe imza atacakları için bavullarını daima hazır bekletiyorlar. Başarısızlıkta ilk faturayı doğal olarak ilk teknik adamlar ödüyor. Peki onca kulüp değiştiren teknik adamlarımızın hiç mi suçu yok?
SADECE 8 TAKIM YOLA AYNI HOCAYLA DEVAM EDİYOR
18 takımlı Süper Lig’de yoluna sezona başladığı teknik adamla devam eden sadece 8 takım bulunuyor. Beşiktaş, Başakşehir, Fenerbahçe, Akhisar, Sivasspor, Kayserispor, Göztepe ve Bursaspor teknik adam değişikliğine gitmeyen takımlar. Daha önümüzde uzun haftalar olduğu için bu kulüplerden bazılarına ‘şimdilik’ şerhini düşmek gerekiyor. Örneğin Bursaspor, böyle giderse her an teknik değişikliğine gidebilir.
Ligde 3 teknik adam değiştiren Antalyaspor, Karabükspor ve Gençlerbirliği’ne son olarak Alanyaspor da eklendi. Sezona Saffet Susiç’le başlayan Alanyaspor, 6 hafta önce koltuğu Hikmet Karaman’a teslim etmişti. Alanyaspor’u 13. sıradayken devralan Karaman, 6 haftada 5 maç kaybedince görevine son verilip giderken 15. sırada bir takım bıraktı. Karaman’ın yerine gelecek isim ise hemen belli oldu. Ligin ‘joker’ teknik adamlarından Mesut Bakkal, Alanyaspor’un yeni patronu oldu. Sezona takımsız merhaba diyen Mesut Bakkal, Ümit Özat’ın kovulmasıyla Gençlerbirliği’nin başına geçmişti. Ancak görevde sadece 76 gün kalan Bakkal gönderilirken, takım yeniden sezon başındaki isim olan Ümit Özat’a emanet edilmişti.
MESUT BAKKAL’IN KISA DÖNEMLERİ
Teknik adamlık kariyerine 2005’te Gençlerbirliği’nde başlayan Mesut Bakkal 13 yılda 11 değişik takım çalıştırdı. Bu süre içerisinde Gençlerbirliği’nde 4, Sivasspor’da ise 3 kez göreve geldi. Takım değiştirmeyi alışkanlık haline getiren Mesut Bakkal’ın en uzun süre takım yönettiği dönemler çok gerilerde kaldı. 2005-07 arasında Gençlerbirliği’nin başında 59 maça çıkan Bakkal, böylece en uzun süreli görevde kaldığı dönemi yaşamış oldu. Mersin İdman Yurdu’nda 5, Kayserispor’da ise 6 ile kariyerinin en kısa süreli teknik adamlık günlerini yaşadı.
SADECE 2 HAFTA ÇALIŞTIRDI
Mesut Bakkal’a koltuğunu devreden Hikmet Karaman, 1995’te başladığı teknik adamlık serüveninde tam 14 takım çalıştırdı. Türk futbolunun gelecek vaat eden teknik adamlarından biri olacak gözüyle bakılan Karaman’ın, Anadolu takımlarında rüştünü ispat edip İstanbul takımlarına gelmesi bekleniyordu. Ancak Hikmet Karaman’ın yolu bir türlü İstanbul’a düşmediği gibi ‘joker’ teknik adamlardan biri oldu. Kariyerinde en uzun süreyi 2. Rizespor Dönemi’nde yaşayan Hikmet Karaman, 2014-17 arasında 127 maçta saha kenarında görev yaptı. En kısa görevi ise 2 hafta görevde kaldığı Erzurumspor ve Adanaspor’da yaşadı.
BEŞİKTAŞ’IN ÖĞRENCİLERİ
Süper Lig’deki mevcut teknik adamlar arasında en çok takım çalıştıran isim Samet Aybaba. 1990’da Ankaragücü’yle teknik adamlık kariyerine başlayan Aybaba, bir zamanlar kaptanlığını yaptığı Beşiktaş’ta da 38 hafta teknik adamlık yaptı.
Trabzonspor’da görev yapan Rıza Çalımbay, 12 farklı takımda görev yaptı. Göztepe ile başladığı teknik adamlık kariyerinde en uzun süre 108 hafta ile Sivasspor’da kalan Çalımbay, Beşiktaş’ta ise 30 hafta görevde kalmıştı. Rıza Çalımbay, ligin büyüklerinden Beşiktaş ve Trabzonspor’da görev yaparak teknik adamlık kariyerinde hedeflediği noktaya bir anlamda ulaşmış bulunuyor.
DENİZLİ, BAŞARISINA RAĞMEN
3 büyük takımda şampiyonluk yaşayan tek teknik adam olarak tarihe geçen Mustafa Denizli, 1’i milli takım olmak üzere 11 farklı takımda görev yaptı. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta şampiyonluk sevinci yaşayan Mustafa Denizli elde ettiği bu başarılara rağmen istikrarı yakalayamamış bir teknik adam olarak tarihe geçti. Denizli son yıllarda takım çalıştırma yerine daha konforlu bir iş olan televizyonda yorumculuğu tercih etti.
AVCI VE GÜNEŞ’İ ÖRNEK ALIN
Teknik adam istikrarı başarının bir nevi anahtarı konumunda bulunuyor. Başakşehir’i 8 Ağustos 2014’ten bu yana çalıştıran Abdullah Avcı ve Beşiktaş’ı 12 Haziran 2015’ten itibaren çalıştıran Şenol Güneş’in başarıları ortada. Sürekli takım değiştirmeyi alışkanlık haline getiren teknik adamların, Avcı ve Güneş’i örnek alması lazım. Sonra kalkıp ‘Bize az kredi tanınıyor’ demenin bir anlamı olmuyor. Başarısız olacağını bile bile bir takıma imza atan teknik adamlar kendi sonlarını aslında hazırlıyorlar.
[Hasan Cücük] 27.2.2018 [TR724]
SADECE 8 TAKIM YOLA AYNI HOCAYLA DEVAM EDİYOR
18 takımlı Süper Lig’de yoluna sezona başladığı teknik adamla devam eden sadece 8 takım bulunuyor. Beşiktaş, Başakşehir, Fenerbahçe, Akhisar, Sivasspor, Kayserispor, Göztepe ve Bursaspor teknik adam değişikliğine gitmeyen takımlar. Daha önümüzde uzun haftalar olduğu için bu kulüplerden bazılarına ‘şimdilik’ şerhini düşmek gerekiyor. Örneğin Bursaspor, böyle giderse her an teknik değişikliğine gidebilir.
Ligde 3 teknik adam değiştiren Antalyaspor, Karabükspor ve Gençlerbirliği’ne son olarak Alanyaspor da eklendi. Sezona Saffet Susiç’le başlayan Alanyaspor, 6 hafta önce koltuğu Hikmet Karaman’a teslim etmişti. Alanyaspor’u 13. sıradayken devralan Karaman, 6 haftada 5 maç kaybedince görevine son verilip giderken 15. sırada bir takım bıraktı. Karaman’ın yerine gelecek isim ise hemen belli oldu. Ligin ‘joker’ teknik adamlarından Mesut Bakkal, Alanyaspor’un yeni patronu oldu. Sezona takımsız merhaba diyen Mesut Bakkal, Ümit Özat’ın kovulmasıyla Gençlerbirliği’nin başına geçmişti. Ancak görevde sadece 76 gün kalan Bakkal gönderilirken, takım yeniden sezon başındaki isim olan Ümit Özat’a emanet edilmişti.
MESUT BAKKAL’IN KISA DÖNEMLERİ
Teknik adamlık kariyerine 2005’te Gençlerbirliği’nde başlayan Mesut Bakkal 13 yılda 11 değişik takım çalıştırdı. Bu süre içerisinde Gençlerbirliği’nde 4, Sivasspor’da ise 3 kez göreve geldi. Takım değiştirmeyi alışkanlık haline getiren Mesut Bakkal’ın en uzun süre takım yönettiği dönemler çok gerilerde kaldı. 2005-07 arasında Gençlerbirliği’nin başında 59 maça çıkan Bakkal, böylece en uzun süreli görevde kaldığı dönemi yaşamış oldu. Mersin İdman Yurdu’nda 5, Kayserispor’da ise 6 ile kariyerinin en kısa süreli teknik adamlık günlerini yaşadı.
SADECE 2 HAFTA ÇALIŞTIRDI
Mesut Bakkal’a koltuğunu devreden Hikmet Karaman, 1995’te başladığı teknik adamlık serüveninde tam 14 takım çalıştırdı. Türk futbolunun gelecek vaat eden teknik adamlarından biri olacak gözüyle bakılan Karaman’ın, Anadolu takımlarında rüştünü ispat edip İstanbul takımlarına gelmesi bekleniyordu. Ancak Hikmet Karaman’ın yolu bir türlü İstanbul’a düşmediği gibi ‘joker’ teknik adamlardan biri oldu. Kariyerinde en uzun süreyi 2. Rizespor Dönemi’nde yaşayan Hikmet Karaman, 2014-17 arasında 127 maçta saha kenarında görev yaptı. En kısa görevi ise 2 hafta görevde kaldığı Erzurumspor ve Adanaspor’da yaşadı.
BEŞİKTAŞ’IN ÖĞRENCİLERİ
Süper Lig’deki mevcut teknik adamlar arasında en çok takım çalıştıran isim Samet Aybaba. 1990’da Ankaragücü’yle teknik adamlık kariyerine başlayan Aybaba, bir zamanlar kaptanlığını yaptığı Beşiktaş’ta da 38 hafta teknik adamlık yaptı.
Trabzonspor’da görev yapan Rıza Çalımbay, 12 farklı takımda görev yaptı. Göztepe ile başladığı teknik adamlık kariyerinde en uzun süre 108 hafta ile Sivasspor’da kalan Çalımbay, Beşiktaş’ta ise 30 hafta görevde kalmıştı. Rıza Çalımbay, ligin büyüklerinden Beşiktaş ve Trabzonspor’da görev yaparak teknik adamlık kariyerinde hedeflediği noktaya bir anlamda ulaşmış bulunuyor.
DENİZLİ, BAŞARISINA RAĞMEN
3 büyük takımda şampiyonluk yaşayan tek teknik adam olarak tarihe geçen Mustafa Denizli, 1’i milli takım olmak üzere 11 farklı takımda görev yaptı. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta şampiyonluk sevinci yaşayan Mustafa Denizli elde ettiği bu başarılara rağmen istikrarı yakalayamamış bir teknik adam olarak tarihe geçti. Denizli son yıllarda takım çalıştırma yerine daha konforlu bir iş olan televizyonda yorumculuğu tercih etti.
AVCI VE GÜNEŞ’İ ÖRNEK ALIN
Teknik adam istikrarı başarının bir nevi anahtarı konumunda bulunuyor. Başakşehir’i 8 Ağustos 2014’ten bu yana çalıştıran Abdullah Avcı ve Beşiktaş’ı 12 Haziran 2015’ten itibaren çalıştıran Şenol Güneş’in başarıları ortada. Sürekli takım değiştirmeyi alışkanlık haline getiren teknik adamların, Avcı ve Güneş’i örnek alması lazım. Sonra kalkıp ‘Bize az kredi tanınıyor’ demenin bir anlamı olmuyor. Başarısız olacağını bile bile bir takıma imza atan teknik adamlar kendi sonlarını aslında hazırlıyorlar.
[Hasan Cücük] 27.2.2018 [TR724]
Terör suçlarından kaynaklı tazminat davaları [Levent Derya]
Bazı devlet kurumlarının, 15 Temmuz olayları nedeniyle binalarında meydana gelen zararların karşılanması için maddi tazminat davası açtıkları bir süredir basında yer almaktadır. Daha olayların üzerindeki sır perdesi aralanmamışken, olayları kimin başlattığı, kimin devam ettirdiği, kimin durdurduğu netliğe kavuşmamışken bu acele nedendi! Cumhurbaşkanı bile hala darbe teşebbüsünü kimden ve kaçta öğrendiğinden emin değildi. Hal böyleyken yangından mal kaçırma telaşıyla insanlar aleyhine olabildiğince yüksek meblağlarda maddi tazminat davaları açmanın iyi niyetle izahı elbette mümkün değildi.
Terörle Mücadele Kanunu 20/A maddesi, ihtiyati tedbir kararı verilmesini ve şerh düşülmesini öngörüyor, tazminat davası açılmasını değil. Bunun benzeri bir düzenleme 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununda (85/2. md) bulunmaktadır. Mantığı da, haksız fiile yani suça el koyan savcı, failin kötü niyetle mallarını elden çıkarmaması için hemen tedbir şerhi koymasına yöneliktir. Bu şerh bir müddet durur ve mağdur hukuk mahkemesine başvurup yeni tedbir koydurtmazsa, savcının veya hâkimin koyduğu tedbir kendiliğinden kalkar.
Ancak bu olaylarla ilgili failler hakkında dava açılıyordu. Henüz ceza davaları sonuçlanmadan nasıl davalılar tespit edilebiliyordu? Bu durum, adeta sanıkları (davalıları) peşinen suçlamak anlamına gelmez mi? Açılan bu davalarla masumiyet karinesi ihlal edilmiş olmaz mı? Zaten adaletten sapmış ceza hâkimleri bu davalar nedeniyle daha da fazla etkilenmez mi?
Bu soruları çoğaltmak mümkün ama bir de bu davaların açılma şartları oluşmuş mu ona bakalım.
TAZMİNAT DAVALARININ ŞARTLARI
Darbe teşebbüsünde zarar gören kamu binaları için maddi tazminat talepleri, hukuk bilimi açısından “haksız fiilden kaynaklanan tazminat davaları” olarak tanımlanmaktadır. Tazminat hukukuna göre bir kişi başkasına haksız bir fiille zarar vermişse bu zararı tazmin etmelidir. Zararın tazmini, öncelikle durumun fiil öncesindeki haline getirilmesiyle olur. Ama bu mümkün değilse para olarak maddi karşılığı hesaplanır, zarar görene ödenir. Mesela biri benim arsama arabasını park etmiş ve ben arsamı kullanamıyorsam, bu haksız fiildir. Araba oradan çekilince, durum arabanın park etmesinden önceki hale gelmiş ve zarar giderilmiş olur. Fakat birisi benim duvarımı yıkmışsa veya ağacımı kesmişse, bunların eski hale getirilmesi fiilen imkansızdır. Bu durumda zararın tazmini, duvar için aynısını yeniden yaptırmak, ağaç içinse maddi değeri neyse hesaplatıp para olarak ağacın sahibine ödemektir.
Tazminat davalarında dört temel unsur vardır: 1) Davalının fiili, 2) zarar, 3) Kusur veya hukuka aykırılık, 4) Fiille zarar arasında illiyet bağı, yani sebep-sonuç ilişkisi.
Fail ve zarar unsurları zaten malum. Hukuka aykırılıktan maksat, zarara neden olan fiilin hukuk tarafından korunmaması yani fiilin meşru olmamasıdır. Mesela, imara aykırı bir yapının yıkılması hukuka uygundur, dolayısıyla yapının sahibi zararını isteyemez. Bazen fiil hukuka aykırıdır, fakat failin kusuru yoktur. Mesela belediye kepçesini kullanan kişiye başkan “şu duvarı yıkın, imara aykırı” der. Gerçekte imara aykırılık yoktur, başkanın başka hesapları vardır. Ama kepçecinin bunlardan haberi yoktur, mevzuata uyarak kendine verilen görev ve talimatı yerine getirmiştir. Bu durumda kepçecinin kusurundan söz edilemez. Haliyle tazminat da istenemez. Burada kusurlu olan, dolayısıyla zararın ve tazminatın sorumlusu başkandır. Fiille zarar arasındaki illiyet bağı ise, o zararın o fiilden ötürü gerçekleşmesidir. Kepçeyi kullanan başkan olmasa da duvarın yıkılması ile başkanın talimatı arasında uygun illiyet bağı, sebep-sonuç ilişkisi elbette vardır.
ZARAR SABİT, TARTIŞMAYA GEREK YOK
Şimdi gelelim kamuoyuna yansıyan ceza davalarında yargılanan kişiler aleyhine açılan tazminat davalarına. TMSF, TBMM, EGM gibi devlet kurumları, binalarındaki maddi hasarların tazmini için, darbe teşebbüsü veya örgüt üyeliği isnadıyla yargılanan kişiler aleyhine dava açtılar.
Evvela zarar sabit görünüyor ve tartışmaya gerek yok. Fakat bundan sonrası biraz karışık. Öncelikle failin kim olduğu şüpheli. Havuz medyasına bakılırsa her şey ortada, ama kazın ayağı hiç de öyle değil. En azından Ahmet Nesin ve Ahmet Dönmez’in program ve köşe yazılarına bile baksanız isnat ve iddiaların ne kadar mesnetsiz olduğu, tam aksine işin içinde bir bit yeniği olduğu görülüyor. Mesela TBMM’de oluşan hasar konusunda, eşyaların, tabloların durumu, iddia edilen bombanın teknik özelliği ve ortadaki durum ve sonuç arasındaki çelişkiler, uçakların bombalamasını naklen veren TV yayınında bombanın patlaması ve binanın hasarının yayında alenen izlenmesine karşılık ne geçen bir uçak ne de düşen bir bombanın görünmemesi gibi onlarca çelişki ve soru işareti var ortada. Bu durumda olayın, iddia edildiği gibi değil de, hedefe konulan sanıkları yani davalıları yok etmek, en azından toplumdan soyutlamak için kurgulandığı ve bir tuzak olduğu ihtimalini akla getirmektedir.
Dolayısıyla bu şüpheler giderilmeden tazminat davasının açılmış olması, davanın adilliğine fayda sağlamayacaktır. Öncelikle bütün bu tereddütlerin ceza yargılaması, disiplin yargılaması gibi mekanizmalarla netleşmesi ve maddi hakikatin açık bir şekilde ortaya çıkması, ondan sonra tazminat davası açılması gerekirdi.
KUSUR, TUZAĞI KURGULAYANLARDA
Ne yazık ki normal bir hukuki süreç yaşamıyoruz. Böyle bir dava ile yüzleşen birisi, eğer davaya konu binanın, eşyanın hasar görmesine neden olan bombayı atan, silahı ateşleyen, yani zarar veren eylemi bizzat gerçekleştiren değilse, nedensellik bağı kurulamayacağından, hakkındaki davanın reddi gerekir.
Bizzat zarar veren fiilin faili olup da, hataya veya tuzağa düşürülmüş ve bu da delilleriyle ortaya konulmuşsa yine dava reddedilmelidir. Bilindiği gibi ceza davalarındaki pek çok dosyadan askerlerin, hatta subayların, askeri öğrencilerin “tatbikat var”, “terör saldırısı olmuş, operasyona gidiyoruz” ve benzeri görevler uydurularak masum olan bu kişilerin tuzağa çekildiği anlaşılıyor. Bahsettiğimiz duvarın yıkılması, kepçeci ve belediye başkanı örneğinde olduğu gibi, burada “göreve gidiyorum ve görevimi yapıyorum” saikiyle eylemi gerçekleştirenin hiçbir kusuru yoktur. Doğal olarak ondan tazminat da istenemez. Bu olguda bütün kusur, tuzağı kurgulayıp, bu doğrultuda talimat verenindir.
Bir de ortadaki zarara neden olan eylemle hiçbir alakası olmadığı halde, mesela “bu da aynı yapının mensubu” gibi düşüncelerle dava açılma durumu var. Bunu izaha bile gerek yok aslında. Belediyenin işçisi kasten birinin duvarını yıkınca, bütün belediye işçileri aleyhine dava açmak ne kadar adil ve mantıklıysa bu da öyledir.
HÂKİMLERİN TERCİHLERİ NE OLACAK?
Kafa karışıklığı oluşturan unsurlar çözülmeden ve ceza davaları sonuçlanmadan tazminat davalarının adil bir şekilde yürütülmesi çok zordur. Burada hukuk hâkimlerine tarihi ve vicdani sorumluluklar düşmektedir. Bu hâkimler ya ceza hâkimi meslektaşları gibi adaletten sapıp emir-komuta gereği ilgili davalılar hakkında bir yargılamaya bile gerek görmeksizin istenilen tazminata hükmedecekler ya da hukuk ve vicdanın gereğini yerine getireceklerdir.
Kader planında herkesin imtihanda geçtiği bugünlerde hâkimler de zorlu bir imtihanda geçmektedirler. Kendileri, ya gassalın elindeki meyyit gibi olup, akıllarını bir tarafa bırakarak gassala (dava açma emri verene) itaat edecekler ya da kendilerini de gassalı da Yaratan’a bir gün hesap verecekleri şuuruyla adaleti tesis edecekler. Hayat dediğin zaten tercihlerden ibaret değil midir?
[Levent Derya] 27.2.2018 [TR724]
Terörle Mücadele Kanunu 20/A maddesi, ihtiyati tedbir kararı verilmesini ve şerh düşülmesini öngörüyor, tazminat davası açılmasını değil. Bunun benzeri bir düzenleme 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununda (85/2. md) bulunmaktadır. Mantığı da, haksız fiile yani suça el koyan savcı, failin kötü niyetle mallarını elden çıkarmaması için hemen tedbir şerhi koymasına yöneliktir. Bu şerh bir müddet durur ve mağdur hukuk mahkemesine başvurup yeni tedbir koydurtmazsa, savcının veya hâkimin koyduğu tedbir kendiliğinden kalkar.
Ancak bu olaylarla ilgili failler hakkında dava açılıyordu. Henüz ceza davaları sonuçlanmadan nasıl davalılar tespit edilebiliyordu? Bu durum, adeta sanıkları (davalıları) peşinen suçlamak anlamına gelmez mi? Açılan bu davalarla masumiyet karinesi ihlal edilmiş olmaz mı? Zaten adaletten sapmış ceza hâkimleri bu davalar nedeniyle daha da fazla etkilenmez mi?
Bu soruları çoğaltmak mümkün ama bir de bu davaların açılma şartları oluşmuş mu ona bakalım.
TAZMİNAT DAVALARININ ŞARTLARI
Darbe teşebbüsünde zarar gören kamu binaları için maddi tazminat talepleri, hukuk bilimi açısından “haksız fiilden kaynaklanan tazminat davaları” olarak tanımlanmaktadır. Tazminat hukukuna göre bir kişi başkasına haksız bir fiille zarar vermişse bu zararı tazmin etmelidir. Zararın tazmini, öncelikle durumun fiil öncesindeki haline getirilmesiyle olur. Ama bu mümkün değilse para olarak maddi karşılığı hesaplanır, zarar görene ödenir. Mesela biri benim arsama arabasını park etmiş ve ben arsamı kullanamıyorsam, bu haksız fiildir. Araba oradan çekilince, durum arabanın park etmesinden önceki hale gelmiş ve zarar giderilmiş olur. Fakat birisi benim duvarımı yıkmışsa veya ağacımı kesmişse, bunların eski hale getirilmesi fiilen imkansızdır. Bu durumda zararın tazmini, duvar için aynısını yeniden yaptırmak, ağaç içinse maddi değeri neyse hesaplatıp para olarak ağacın sahibine ödemektir.
Tazminat davalarında dört temel unsur vardır: 1) Davalının fiili, 2) zarar, 3) Kusur veya hukuka aykırılık, 4) Fiille zarar arasında illiyet bağı, yani sebep-sonuç ilişkisi.
Fail ve zarar unsurları zaten malum. Hukuka aykırılıktan maksat, zarara neden olan fiilin hukuk tarafından korunmaması yani fiilin meşru olmamasıdır. Mesela, imara aykırı bir yapının yıkılması hukuka uygundur, dolayısıyla yapının sahibi zararını isteyemez. Bazen fiil hukuka aykırıdır, fakat failin kusuru yoktur. Mesela belediye kepçesini kullanan kişiye başkan “şu duvarı yıkın, imara aykırı” der. Gerçekte imara aykırılık yoktur, başkanın başka hesapları vardır. Ama kepçecinin bunlardan haberi yoktur, mevzuata uyarak kendine verilen görev ve talimatı yerine getirmiştir. Bu durumda kepçecinin kusurundan söz edilemez. Haliyle tazminat da istenemez. Burada kusurlu olan, dolayısıyla zararın ve tazminatın sorumlusu başkandır. Fiille zarar arasındaki illiyet bağı ise, o zararın o fiilden ötürü gerçekleşmesidir. Kepçeyi kullanan başkan olmasa da duvarın yıkılması ile başkanın talimatı arasında uygun illiyet bağı, sebep-sonuç ilişkisi elbette vardır.
ZARAR SABİT, TARTIŞMAYA GEREK YOK
Şimdi gelelim kamuoyuna yansıyan ceza davalarında yargılanan kişiler aleyhine açılan tazminat davalarına. TMSF, TBMM, EGM gibi devlet kurumları, binalarındaki maddi hasarların tazmini için, darbe teşebbüsü veya örgüt üyeliği isnadıyla yargılanan kişiler aleyhine dava açtılar.
Evvela zarar sabit görünüyor ve tartışmaya gerek yok. Fakat bundan sonrası biraz karışık. Öncelikle failin kim olduğu şüpheli. Havuz medyasına bakılırsa her şey ortada, ama kazın ayağı hiç de öyle değil. En azından Ahmet Nesin ve Ahmet Dönmez’in program ve köşe yazılarına bile baksanız isnat ve iddiaların ne kadar mesnetsiz olduğu, tam aksine işin içinde bir bit yeniği olduğu görülüyor. Mesela TBMM’de oluşan hasar konusunda, eşyaların, tabloların durumu, iddia edilen bombanın teknik özelliği ve ortadaki durum ve sonuç arasındaki çelişkiler, uçakların bombalamasını naklen veren TV yayınında bombanın patlaması ve binanın hasarının yayında alenen izlenmesine karşılık ne geçen bir uçak ne de düşen bir bombanın görünmemesi gibi onlarca çelişki ve soru işareti var ortada. Bu durumda olayın, iddia edildiği gibi değil de, hedefe konulan sanıkları yani davalıları yok etmek, en azından toplumdan soyutlamak için kurgulandığı ve bir tuzak olduğu ihtimalini akla getirmektedir.
Dolayısıyla bu şüpheler giderilmeden tazminat davasının açılmış olması, davanın adilliğine fayda sağlamayacaktır. Öncelikle bütün bu tereddütlerin ceza yargılaması, disiplin yargılaması gibi mekanizmalarla netleşmesi ve maddi hakikatin açık bir şekilde ortaya çıkması, ondan sonra tazminat davası açılması gerekirdi.
KUSUR, TUZAĞI KURGULAYANLARDA
Ne yazık ki normal bir hukuki süreç yaşamıyoruz. Böyle bir dava ile yüzleşen birisi, eğer davaya konu binanın, eşyanın hasar görmesine neden olan bombayı atan, silahı ateşleyen, yani zarar veren eylemi bizzat gerçekleştiren değilse, nedensellik bağı kurulamayacağından, hakkındaki davanın reddi gerekir.
Bizzat zarar veren fiilin faili olup da, hataya veya tuzağa düşürülmüş ve bu da delilleriyle ortaya konulmuşsa yine dava reddedilmelidir. Bilindiği gibi ceza davalarındaki pek çok dosyadan askerlerin, hatta subayların, askeri öğrencilerin “tatbikat var”, “terör saldırısı olmuş, operasyona gidiyoruz” ve benzeri görevler uydurularak masum olan bu kişilerin tuzağa çekildiği anlaşılıyor. Bahsettiğimiz duvarın yıkılması, kepçeci ve belediye başkanı örneğinde olduğu gibi, burada “göreve gidiyorum ve görevimi yapıyorum” saikiyle eylemi gerçekleştirenin hiçbir kusuru yoktur. Doğal olarak ondan tazminat da istenemez. Bu olguda bütün kusur, tuzağı kurgulayıp, bu doğrultuda talimat verenindir.
Bir de ortadaki zarara neden olan eylemle hiçbir alakası olmadığı halde, mesela “bu da aynı yapının mensubu” gibi düşüncelerle dava açılma durumu var. Bunu izaha bile gerek yok aslında. Belediyenin işçisi kasten birinin duvarını yıkınca, bütün belediye işçileri aleyhine dava açmak ne kadar adil ve mantıklıysa bu da öyledir.
HÂKİMLERİN TERCİHLERİ NE OLACAK?
Kafa karışıklığı oluşturan unsurlar çözülmeden ve ceza davaları sonuçlanmadan tazminat davalarının adil bir şekilde yürütülmesi çok zordur. Burada hukuk hâkimlerine tarihi ve vicdani sorumluluklar düşmektedir. Bu hâkimler ya ceza hâkimi meslektaşları gibi adaletten sapıp emir-komuta gereği ilgili davalılar hakkında bir yargılamaya bile gerek görmeksizin istenilen tazminata hükmedecekler ya da hukuk ve vicdanın gereğini yerine getireceklerdir.
Kader planında herkesin imtihanda geçtiği bugünlerde hâkimler de zorlu bir imtihanda geçmektedirler. Kendileri, ya gassalın elindeki meyyit gibi olup, akıllarını bir tarafa bırakarak gassala (dava açma emri verene) itaat edecekler ya da kendilerini de gassalı da Yaratan’a bir gün hesap verecekleri şuuruyla adaleti tesis edecekler. Hayat dediğin zaten tercihlerden ibaret değil midir?
[Levent Derya] 27.2.2018 [TR724]
Bu yıl Oscar kime gider?
2018’in Oscarları 4 Mart’ta sahiplerini bulacak. En büyük yarış her yıl olduğu gibi en iyi film dalında yaşanıyor. “The Shape of Water” 13 dalda aday. Ancak, 90. Akademi Ödülleri için yarışan filmler arasında daha birçok iddialı yapım var. İşte o favori filmler:
The Shape of Water (Suyun Sesi): Film, Sally Hawkins tarafından canlandırılan, gizli bir askeri merkezde çalışan dilsiz bir temizlikçi kadının suda yaşayan bir yaratıkla ilişkisini anlatıyor. Romantik film, bu yılki Oscarlarda en fazla ödüle aday gösterilen yapım oldu. Guillermo del Toro’nun yönettiği film toplam 13 dalda adaylık aldı.
The Post: 1971 yılındaki Pentagon belgelerini konu alan filmde Merly Streep, ABD’deki Washington Post gazetesinin sahibi Katherine Graham adında bir karakteri canlandırıyor. Streep’in başarılı performansı The Post’un şansı.
Three Billboards outside Ebbing, Missouri: Frances McDormand tarafından canlandırılan bir annenin sürükleyici hikayesini anlatan filmin Oscar Ödülü’ne 7 dalda aday. McDormand, En İyi Kadın Oyuncu dalında ödüle aday gösterilirken, Sam Rockwell ve Woody Harrelson da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüne aday gösterildi.Film ayrıca En İyi Film, Ein İyi Orijinal Senaryo ile En İyi Kurgu dallarında da aday.
Lady Bird (Uğur Böceği): Greta Gerwig’in ilk yönetmenlik denemesi olan film, liseli genç bir kız ile annesinin hikayesini komedi-dram türlerinde anlatıyor. Gerwig ilk filmi ile beş alda Oscar’a aday gösterildi.
Dunkirk: Christopher Nolan’ın II. Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen olaylardan biri olan Dunkerque Tahliyesi’ni konu edinen filmi sekiz dalda Oscar’a aday gösterildi.
Call Me By Your Name: Timothée Chalamet’nin Elio isimli karakteri canlandırdığı filmde Chalamet, En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilen üçüncü en genç oyuncu oldu. Luca Guadagnino tarafından yönetilen filmde Elio ile babasının stajyeri arasındaki aşk hikayesini ve Elio’nun olgunlaşmasını izliyoruz. Film aynı zamanda En İyi Film ödülüne de aday gösterildi.
Phantom Thread: Paul Thomas Anderson’ın yazıp yönettiği filmin hikayesi, 1950’li yıllarda Londra’nın moda dünyasında geçiyor. Film En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu olmak üzere 4 dalda Oscar’a aday.
Loveless (Sevgisiz): Altın Küre Ödülü’nün sahibi Fatih Akın, Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar’a aday olamadı. Bu daldaki 5 aday arasında favori olarak Rus yönetmen Andrei Swjaginzew imzalı Loveless öne çıkıyor.
Loving Vincent: Ünlü ressam Van Gogh’un yaşamını konu alan ve dünyada ilk kez her karesi tuval üzerine yağlı boyayla çizilerek hazırlanan animasyon filmi, En İyi Animasyon dalında ödüle aday gösterildi. Pixar’ın Coco filmi ile Nora Twomey’in The Breadwinner filmi de bu kategoride aday gösterilen diğer iddialı filmler arasında yer alıyor. (DW)
[TR724] 27.2.2018
The Shape of Water (Suyun Sesi): Film, Sally Hawkins tarafından canlandırılan, gizli bir askeri merkezde çalışan dilsiz bir temizlikçi kadının suda yaşayan bir yaratıkla ilişkisini anlatıyor. Romantik film, bu yılki Oscarlarda en fazla ödüle aday gösterilen yapım oldu. Guillermo del Toro’nun yönettiği film toplam 13 dalda adaylık aldı.
The Post: 1971 yılındaki Pentagon belgelerini konu alan filmde Merly Streep, ABD’deki Washington Post gazetesinin sahibi Katherine Graham adında bir karakteri canlandırıyor. Streep’in başarılı performansı The Post’un şansı.
Three Billboards outside Ebbing, Missouri: Frances McDormand tarafından canlandırılan bir annenin sürükleyici hikayesini anlatan filmin Oscar Ödülü’ne 7 dalda aday. McDormand, En İyi Kadın Oyuncu dalında ödüle aday gösterilirken, Sam Rockwell ve Woody Harrelson da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüne aday gösterildi.Film ayrıca En İyi Film, Ein İyi Orijinal Senaryo ile En İyi Kurgu dallarında da aday.
Lady Bird (Uğur Böceği): Greta Gerwig’in ilk yönetmenlik denemesi olan film, liseli genç bir kız ile annesinin hikayesini komedi-dram türlerinde anlatıyor. Gerwig ilk filmi ile beş alda Oscar’a aday gösterildi.
Dunkirk: Christopher Nolan’ın II. Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen olaylardan biri olan Dunkerque Tahliyesi’ni konu edinen filmi sekiz dalda Oscar’a aday gösterildi.
Call Me By Your Name: Timothée Chalamet’nin Elio isimli karakteri canlandırdığı filmde Chalamet, En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilen üçüncü en genç oyuncu oldu. Luca Guadagnino tarafından yönetilen filmde Elio ile babasının stajyeri arasındaki aşk hikayesini ve Elio’nun olgunlaşmasını izliyoruz. Film aynı zamanda En İyi Film ödülüne de aday gösterildi.
Phantom Thread: Paul Thomas Anderson’ın yazıp yönettiği filmin hikayesi, 1950’li yıllarda Londra’nın moda dünyasında geçiyor. Film En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu olmak üzere 4 dalda Oscar’a aday.
Loveless (Sevgisiz): Altın Küre Ödülü’nün sahibi Fatih Akın, Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar’a aday olamadı. Bu daldaki 5 aday arasında favori olarak Rus yönetmen Andrei Swjaginzew imzalı Loveless öne çıkıyor.
Loving Vincent: Ünlü ressam Van Gogh’un yaşamını konu alan ve dünyada ilk kez her karesi tuval üzerine yağlı boyayla çizilerek hazırlanan animasyon filmi, En İyi Animasyon dalında ödüle aday gösterildi. Pixar’ın Coco filmi ile Nora Twomey’in The Breadwinner filmi de bu kategoride aday gösterilen diğer iddialı filmler arasında yer alıyor. (DW)
[TR724] 27.2.2018
İnşallah senin çocukların, torunların da şehit olur ve o bayrağı üzerlerine örteriz!
[TR724] 26.2.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)