Zelile, zillet kolay gelir [Safvet Senih]

Edebî bir ekol sahibi olan Üstad Mahmud Şâkir, Kahire’de 1940’lı yıllarda kendi konağında davetler verir, edebî sohbetler düzenlerdi… Bu sohbetlere o tarihlerde Kahire’de bulunan son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin oğlu İbrahim Bey ve o zaman talebe olan Ali Ulvi Kurucu Bey de katılırdı. Bir toplantıda, Abbasîler devrinin en büyük şairlerinden olan Ebu’t-Tayyib el-Mütenebbî’nin Divan okunuyordu. Şairin “Zelîl olan kimseye zillet kolay gelir. Ölmüş bir insanın aldığı yaradan acı duymaması gibi…” mânasına gelen beyti üzerinde duruluyordu. Herkesin bu beyitten ne anladığı soruldu. Üstad Mahmud Şakir söz alarak şöyle dedi: “Şairin beyitte abideleştirdiği mâna: İnsanlığın şeref tacı olan izzetin korunmasıdır ki, bu ulvî seciyeye fertler olduğu gibi, cemiyetler, milletler ve devletler de muhtaçtırlar. Kur’an-ı Kerim de bu mânayı meâlen şu âyet-i kerimede, nurdan bir mahya hâlinde bakınız nasıl edebiyet semalarına geriyor: ‘Şan ve şeref, izzet ve kuvvet, hâkimiyet ve üstünlük Allah’ındır; Resûlünündür; müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.’ (Münafıkûn Suresi, 63/8) 

“İşte şairin beytindeki, ruhlarımızı heyecanlara garkeden mânevî hava, bu ebedî hikmetin, fırtına hâlini almış ifadesidir. İmanla iradenin aşk hâline gelmesi ise  fert ve cemiyetteki topyekûn muvaffakıyetlerin baş şartı olduğu gibi, mukaddes davalar ve büyük sevdalar uğrunda savaşlara giren kahraman orduların da zafer tacıdır.

“Üslup ve ifadenin bu lâhut ufkuna yükselmesi hâlinde şiir, vezin ve kafiye olmak esaretinden kurtulmuş oluyor. Büyük sevdalara hız ve hamle kazandıracak ideal sancağı oluyor.  Bu sancağın dalgalanışında dile gelen besteler, aklın olduğu gibi hissin de, ruhun da, aşkın da nurdan ifadeleri oluyor…

“Zelîle, zillet kolay gelir. Bir fert yahut millet veya devlet, bir kere zelil olmaya görsün! Zillete düşen, ancak düştüğü bu zillet hâlinden utanmayan, acı duymayan, izzet-i nefsini kaybetmiş olan, aşkını yitirmiş, gayesi kalmamış, hedefsiz bir varlık, bir kalabalık hâline gelmiş olan fert veya milletin, bu hâle aldırmamasına şaşılmaz… ‘Nasıl olup da bu kadar zilletlere aldırmıyor?’ diye sorulmaz.

“Onun misali şudur ki, ona benzer ki, ölmüş bir cisim de yaradan, hançerden acı duymaz… Artık ona ne yapılsa aldırmaz. Çünkü ölmüş, canını, ruhunu, herşeyini kaybetmiştir. Bir ölü gibi, millî, dînî, ruhî, fikrî, manevî, izzet ve şerefini kaybetmiş fert, millet  veya devlet de, hakaretten, aşağılanmaktan, rezil ve sefil olmaktan utanmaz, acı duymaz. Allah korusun…

Bir talebe olmasına rağmen bu edebî sohbette bulunan Ali Ulvî Kurucu Bey, bu güzel sohbet gece hakkında, Yesârî Asım Beyin ‘Bezminde geçen her geceyi bin yıl uzatsam.” mısraını okur. Mahmud Şakir bir feryat kopararak: “Allah! Ya Ali Ulvî!... Okuduğun bu mısradan mâna olarak bir kelime anlamadım. Fakat bundaki, musiki, ahenk beni büyüledi! Allah aşkına bir daha oku!” dedi.

Okuyunca da:  “Lâfzı beni mestetti… Ya mânası nedir?” dedi. Ali Ulvî Bey, “Lâfzını okudum. Üstad İbrahim Sabri Bey de mânayı lütfetsinler.” dedi. Mânasını duyduktan sonra Üstad Mahmud Şakir dedi ki:
“Türk, İslâmı kabul etmekle neler kazanmış! Ben Türkçeyi bilmem, fakat zannederim ki, İslâmı kabul etmeden önce, Türk lisanında bu âhengi verecek, uzun heceler yoktu… Bu sonsuzluklara ait fikirleri ifade etmek için gereken dil zenginliği, nasıl gelişme kaydedip bu kadar genişlik ve derinlik kazanabildi?”

Onun bu sorusuna İbrahim Sabri Bey, onu hayrette bırakan şu şahane cevabı verdi: “Efendiler, Selçuklu’yla tekâmüle başlayan ve Osmanlı'yla devam eden, Türk'ün ilmî ve edebî sanat dili o hâle gelmiştir ki, Arapça’dan ve Farsça’dan zengin olmuştur, dersem; şaşmayın! Niçin? Çünkü Arapça ve Farsça'da yalnız Arapça, Farsça kelimeler var. Halbuki Türkçe, bu iki lisanın en güzel, en ahenkli ve en lüzumlu kelimelerini almış; üç dilin en güzel kelimeleri ile, güzeller güzeli, âhenkli bir lisan teşkil etmiştir. Türk şairleri de bu sayede, kelime ve kafiye zenginliğine kavuşmuşlardır. Arap şairleri gibi Türk şairleri de hiç yorulmadan yüz, yüz elli beyitlik kasideler yazarlar… Divan edebiyatı, öyle güzel bir terkip ile en yüksek edebiyat şahikasına erişmiştir… 

“Osmanlı, yazı bahsinde de buna benzer büyük bir hamle yapmıştır. Arabın ilk kullandığı pirimitif, ibtidaî yazı şeklini, Kûfî yazıyı almış; dokuz güzel şekilde geliştirmiş, fevkalâde bir sanat eseri hâline getirmiştir: Sülüs, celî, nesih, rik’a, ta’lik, dîvânî, icaze, kûfî, reyhanî… Bunlarla bir hüsn-i hat sanatı ihdas eylemiştir ki, bu netice ömürler süren çalışmalarla mümkün olabilmiştir. Osmanlı zamanla, yazıda yaptığını, şiir lisanında da yapmıştır. Belki tuhafınıza gider; inanması güçtür. Fakat bu olmuştur ve Osmanlı son devirde, aruzu o hâle getirmiştir ki, zihaf ve imâleyi kaldırmıştır. Şâirlerimiz, artık zihafsız ve imalesiz olarak, aruz vezniyle Türkçe şiirler yazmaktadır…”

Bu hususta bu feyizli sohbetlerin daha geniş tafsilatını Ali Ulvî Kurucu Ağabeyin Hatıraları'ndan takip edebiliriz…     

[Safvet Senih] 30.8.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Kefen: En sevimsiz kostüm! [Meral Aslan]

Elbette bir giysinin sevimsiz olması onu giymeyeceğimiz anlamına gelmiyor. 

Kefen de öyle. 

Bazı Anadolu insanları yaşlanınca daha hayattayken kefenlerini alırlar ama bu çok rahatsız eder sevenlerini. Yarın öleceği kesin olsa bile bunu düşünmek istemezler. Çünkü kişi sevdiğini kaybetmeyi düşünmez. Kaybetmek üzer insanı. 

Ölüm de üzer. 

Üzüntüyü hatırlayarak sevincin, mutluluğun tadını çıkarabiliriz. 

Böyledir insan psikolojisi çünkü. 

En kötü anlarımızda güzel günlerimiz anımsayarak mutlu olmayı deneriz ya da en sıkıntılı anlarımızda gelecek günlerin güzelliği bizi motive eder. 

Ölüm ancak hayata ve doğruluğa karşı bizi motive ediyorsa anlamlıdır. 

Yoksa ondan siyasi ve ekonomik rant elde ediyorsak, soğuktan da soğuk, çirkinlikten de çirkindir. 

Zaten “fistolu kefen” manzaraları da böylesi suiistimal neticelerinde ortaya çıkıyor. 

Yanmayan kefen pazarlayan hocaların çağında bir başka sorundan bahsetmek için yaptım bu giriş. 

Sanırım çağdaş İslamcılarımızın en büyük sorunlarından biri “lezzetleri ölümü çokça zikrediniz” ve “Her nefis ölümü tadacaktır” gibi kutsal öğütleri yanlış anlama, yanlış yorumlama ve yanlış nakletme problemidir. 

Her gördüğümde tüylerimi diken diken eden ancak fazlaca da komik ‘dantelli kefen’ konusuna girmeyeceğim ama Sayın Cumhurbaşkanımızın son olarak gittiği yerlerde durup durup “kefen giymekten’ bahsetmesi dehşet verici. 

Bir meseleyi hatırlamakla, onu talep etmek arasında çok fark olmalı sevgili okuyucularım.

Yakınlarımız için kaygılanırız mesela. 

Annelerimiz sık sık ‘üşüteceksin’ diye hatırlatırlar bize.

Hastalanmayı, kendimize zarar vermeyi, trafikte araçlara dikkat etmemizi isterler değil mi?

Bunun anlamın, üşütmeyi talep etmek mi olmalı?

Hastalanmayı istemek midir ‘kızım sıkı giyin üşütme’ ya da trafik kazasına kurban gitmeyi istemek midir annelerimizin ‘kızım karşıdan karşıya geçerken sağa sola bakmayı unutma’ demesi?

Eminim aklı başında din bilgeleri, kafası aydınlık inanç yorumcuları da hayrete düşüyordur. 

Yüce Allah’ın ‘ölümü hatırlayın’ demesi, kendimizi adaletsizliğe, boş vermişliğe, insanlara haksızlık yapmaya, hırsızlığa filan kaptırmamamız için olamaz mı?

Ey insan senin hayatın sınırlı, eninde sonunda öleceksin o halde değer mi bu dünya için bu kadar hırslanmana, haksızlık etmene, çalmana, çırpmana, vicdansızlığa değer mi?

Demiş olamaz mı bu kutsal nasihatler?

Birbirinizi üzmeyin, zarar vermeyin, öldürmeyin, bakın siz ölümlüsünüz anlamı çıkarıyorum ben ölümle ilgili hatırlatmalardan. 

Bu nasihatleri dinleyip ölüme şeklen hazırlanmak bana hiç de sahici gelmiyor özür dilerim. 

Ölümü gerçekten düşünen, ölüm hakikatine ve ahiret inancına gerçek anlamda sahip biri, değil insana zulmetmeyi, canlılara, doğaya zarar veremez. Bir çiçeğin yaprağını dahi koparamaz ölümü ve ahireti gerçekten idrak eden bir insan. 

Ama içten inanıyorsa böyledir. 

Politik olarak böyle görünüyorsa başta tabi. 

Haksızlığın, gelir adaletsizliğinin, sınıflar arası uçurumun korkunç boyutlarda olduğu medeniyetlerde ölüm bir tür motivasyon kaynağı olarak kullanılıyor. 

Ve ne yazık ki başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere o kadar çok kullanmaya başladılar ki bu terminolojiyi. İnsanın dehşete düşmemesi elde değil. 

Emekle, alın teri ile tebessümle yoğurmak gerekirken bir ülkeyi, kan ile gözyaşıyla, ölümle inşa etmeyi vaat etmek sadece ilkel değil aynı zamanda akıl dışı da!

İnsanları ölüme değil yaşama çağırın lütfen. 

İnsanlara kefen değil, güzel giysiler, şatafata kaçmadan sade ve huzurlu bir hayat vaat edin lütfen. 

Ölüm gerçeğini elbette unutmayalım. 

Ama ölümü öncelikli hedef yaparsanız radikal ve aklını yitirmiş bir toplum elde edersiniz. 

Buna en başta sevgi peygamberi olan Peygamberimiz karşı çıkacaktır. 

Peygamberler kefenlerle değil çiçeklerle karşılanmak isterler. 

Çağrı filmini kaç kere izledim sayısını unuttum. 

En bayıldığım sahne ise Mekke’den Medine’ye göç sahnesi. 

Ellerinde çiçekler, teflerle şarkı söyleyerek karşılıyor Medineliler peygamberlerini. 

Müthiş bir coşkuyla, müthiş bir neşe ile. 

Kimse kefenle, ölüm çığlıklarıyla, intikam naralarıyla karşılamıyor şefkat güneşini. 

Şimdi ise bu peygamberin temsilcisi olduğunu iddia edenler her cümlelerinde nefret kusuyorlar, öfkenin keskin dilini kullanıyorlar ve kefen vaat ediyorlar. 

İşin en acı kısmı ise, dinleyenlerin çoğu genç. 

Avuçlarını patlatırcasına alkışlıyorlar bu sözleri. 

Bir insan ölüm teklif ediyor genç kitleye ve genç kitle, sen bize yaşam ve güzellik vaat etmek dururken niye ikide bir kefenden ölümden kandan bahsediyorsun, diye sormuyor. 

Çılgınca alkışlıyorlar bu sözleri. 

Ölümü değil, hayatı hedeflemek lazım. 

Ölümü unutmadan, ancak talep de etmeden…

Bir şey söyleyeyim; fisto da sevimli hale getirmiyor kefeni. 

Sevgiyle…

[Meral Aslan] 30.8.2017 [Samanyolu Haber]
pedmrlaslan@gmail.com

Akılsız bücür Mücayit, hele bir dinle hele! [Seyfi Mert]

“Ölüm hiç bir şeydir; şerefsiz yaşamak her gün ölmektir.”
(Napolyon Bonapart)

Bilmiyorum deden seni ne diye çağırıyordu ama bu bızdık halinle on parmağında on kara herkese çalmayı kimden öğrendiğini sorardı şayet yaşasaydı. 

Bilmiyorum babanın nesiydin ama ruhunu bu kadar ucuza sattığını görse, sana tekrar bu ismi koyar mıydı emin değilim. 

Baban ahirete intikal etti ve ölülerin ardından konuşmak yoktur bizim kültürümüzde. 

Ama sen dirisin, senle ilgili birkaç kelam edebiliriz. 

Bak dikkat et, babanın şoförü, kimin elinde ailenle ilgili şantaj kasetleri filan olduğundan bahsetmiyorum. Bunu, son dönemlerde al takke ver külah şurup olduğun Ergenekoncu kardeşlerinle görüş. 

13 Temmuz günü “Ankara’yı ayağa kaldıracağız” diye sana mesaj yazdıranlara da değinmeyeceğim. 

İlkokuldan sonra babanın seni niye okutmadığını, açık öğretim diplomanı kimlerin aldığını, hele hele Ören Bayan meselesine de şimdilik girmeyeceğim. TRT koridorlarında yankılanan sesini hala anlatıyor emekçiler. Arkadan, değer mi üç kuruş için bu kadar alçalmaya diyen program müdürlerinin anlattıklarını da aktarmayacağım endişe etme. 

Amerikan vatandaşı olup hala Türkiye’de banka söğüşlemeni ise ekonomi yazarlarına bırakıyorum. 

Çok basit, bir mahalle maçı yapacağız seninle. 

Bilal’e anlatır gibi anlatacağım ‘Mücayit’e…

Bücürsündür, bilirsin anlarsın neyi kastettiğim. 

Senin gibi (boyu kısa olanları kastetmiyorum, çakal fitnebazları kastediyorum) yere yakınların ne tür madrabaz olduğunu Mahmutpaşa esnafı çok iyi biliyor. Size taktıkları lakabı söylemek istemem burada, rencide olursun canım kardeşim. 

İhlas Finans'ın faaliyetlerinin durdurulmasından sonra bu kuruluşa para yatıran onbinlerce insanın mağduriyeti ortaya çıkmıştı. Bunu inkar edecek halin yok. 

Hala günde beş vakit size beddua insanlar tanıyorum ben. 

Sonradan Amerikalılara sattığınız TGRT’yi kurarken kolundaki bileziğini aldığınız saf Anadolu kadınları, kocaları, anneleri, babaları...

Hani İslami film adı altında yaptığınız soytarılıklarda ihya ettiğiniz Yeşilçam şarapçıları var ya onların neler anlattığını, kaç tane dindar başörtülü kızın namusunun setlerinizde iğfal edildiğini de ayrıntılarıyla yazmayacağım. 

Sana harcanan emekleri, hiçbir işi becerememenden dolayı babanın gözü açık gittiğinden de hiç bahis açmayalım. Amerika’da bitirdiğin milyonların hesabını öte alemde vereceksin nasılsa!

Sadece batırdığınız İhlas Finansı konuşalım istersen. 

Ki bu ‘İhlas’ ismini nasıl ifsat ettiğinizi de Allah biliyor. Ahirette bu isim bile yakanıza yapışacak emin olun. İhlas Motor diye şirket ismi mi olur evladım, Allah belanızı verdi, şimdi baş haydudun emirlerini yerine getirerek biraz daha mamalanıyorsun ama uzun sürmeyecek bu gidişin sen de biliyorsun. 

Hatırlayalım neler olmuştu İhlas Finans’ta.

İhlas Finans'ın batması, inançları gereği faizden kaçınmak amacıyla bu kuruluşa para yatıran insanların tasarruflarını yok etmiş, Anadolu sermayesinin büyük yara almasına yol açmıştı. 

Hatırlıyorsunuz değil mi, gelen mudilere kırk takla atıp yalan billah yeminle para yok dedirttiğiniz şube müdürlerinizi?

Sen o sırada Amerika’da para ezmekle meşguldün bücür Mücayit!

28 Şubatçılara teşne olman da kurtaramamıştı bankanızı. Çünkü öylesine bir talan düzeni kurmuştunuz ki, devlet bile dayanamazdı size. 

Anlatıyorum celallenme…

Sadece Erzurum'da topladığınız paranın 40-50 trilyon civarında olduğu biliniyor akıllı bıdık. Nasıl yedin len o kadar parayı? Nerenle yedin, nereye koydun?

O elli trilyon Erzurum’un parasıydı, bugünüydü, geleceğiydi… Erzurum’a kimse bu kadar kötülük yapmamıştır tarih boyunca… 

Sizin çakallıklarınız yüzünden tüm faizsiz finans kurumları zor duruma girdi. Bırakınız başkasının sizi batırmasını, siz başkasını batırmak üzereydiniz. Allah’tan başkaları sizin gibi çakal değildi. Yoksa o dönemde faizsiz bankalardan çekilen mevduatın oranının yüzde 50 olduğunu herkes biliyor. Kolay dayanılabilecek bir kayıp değildi bu. Allah’tan sizden başka finans kurumları dürüst ve namuslu idiler ve hemen hepsi güçlenerek çıktı sizin oluşturduğunuz kriz ortamından. Şimdi utanmadan işi batırmanızın, parayı iç etmenizin suçunu cemaate atıyorsun he mi arsız herif?

Ben sana söyleyeyim sizi kimin ve nasıl batırdığını. Aslında sen de çok iyi biliyorsun ama çakallıktan söylemiyorsun. 

Kendi sübjektif görüşlerim de değildir bu yazdıklarım, bizzat devletin resmi raporlarından yazacağım. Bir kere Bankalar Yeminli Murakıpları'nın raporlarına göre İhlas Finans'ın batması ile içi boşaltılarak batırılan bankalar arasında yöntem olarak zerrece fark yoktur. Yani Cem Uzan nasıl bir çakalsa sen de öylesin. Onun farkı senden bi tık daha akıllı. Biraz da yakışıklı. 

Resmi raporlara göre yaptığınız Ali Cengizlerle topladığınız paraları holdinge aktardınız. Ve bu paralar bir daha geri dönmedi. Bu paraların büyük kısmını TGRT gibi tırıvırı kanalında batırdığını herkes biliyor. İçi geçmiş pavyon kadınlarına program adı altında para akıttığını da… Şov programı yapacağım diye senden aldığı milyonları her gece kumarda ezen Yeşilçam çakallarını tanıyorum ben. Kaybettikçe ‘yeyin anam yeyin, Enver Abinin helal parasıdır bunlar’ diye kahkaha atıp viski kadehi tokuşturduklarını da…

TGRT’de batırılan paranın haddi hesabı yoktu çünkü dolambaçlı yollardan İhlas Finans fonluyordu orayı. 

Sonra sen arazi oldun. 

Amerika’ya uçtun. Yatırım adı altında aptal saptal işlere girdin. Babanı da kahrından öldürdün ve paranın tamamını gömdün orada. Çar çur ettin Mücayit, batırdan annem batırdın. 

Şimdi utanmadan bunun suçunu cemaate atıyorsun he mi?

Cemaat mi sana eşcinsellere program yaptır dedi, cemaat mi sana ekranlarını pavyona çevir konsomatris kılıklı hatunlara trilyonları harca dedi. Ha Mücayit, kim dedi?

İhlas Finans’ın batışının ekonomik krizle filan ilgisinin olmadığını mahallenin bakkalı bile biliyor. Sonradan görme halinle bir anda kucağında bulduğun trilyonları çar çur ettin, hepsi buhar oldu Mücayit, pıss oldu annem pısss. 

Resmi raporlara göre bu işin sorumlusunu baba-oğul Ören’ler olduğu yazılı elimdeki raporda. Ne yapacaksın, bu raporları yok mu sayacaksın?

Kirişi kırıp ABD’ye kapağı attıktan sonra yemedi mi geri gelmek. Günün hırsızları borçlarınızı ertelemeye başlayana kadar niye hiç gelmedin Mücayitçim? Gelip banka davalarında kendini savunsaydın ya, o zaman beni cemaat batırdı deseydin ya?

Yemedi mi annem?

Utanmadan mahkemeye sadece ayda 600 milyon (Bugünün parasıyla 600 TL) kazancınız olduğunu siz belirtmediniz mi?

Holdingin patronunun siz olduğunuzu Zimbabwe’deki ambulans şoförleri bile bilirken, kime hangi yüzle bu yalanı yutturabileceğinizi zannediyorsunuz. 

Vicdanın var mı Mücayit, varsa elini koy vicdanına söyle, sen ayda 600 TL ile mi geçiniyorsun?

Yalancıyı …

Sibel Can’a ayda 100 bin TL program ücretini nereden kazanıp verdin Mücayit?

Sahi sen gelip bunların hesabını yargı önünde verdin mi Mücayit?

Yoksa elindeki medyayı Tayyip Bey’in hizmetine vererek yırttın mı bu işten?

Hani var ya Metro Turizmin sahibi olan gözleri fel fecr okuyan çakkaloz, sen de onun taktiği mi uyguluyorsun Mücayit?

Son dönemde medyanla Ziraat Bankası’na saldırmanın sebebi diğer yandaşlar kadar önüne et atılmaması mıdır bücür kardeşim?

Sahi ne yaptınız? Kaç yıl oldu milyonlarca lirayı (eskinin trilyonları) iç ettiğiniz, ödediniz mi geri? Yoksa yalakalık yaparak kapattıracak mısınız patrona tüm hesabı?

Ödediniz mi Mücayit 222 bin 298 mudiye, 676 milyon dolar ve 245 milyon Euro borcunuzu?

Reis’inin her seferinde erteleyerek, seni kapıkulu olarak ömrün boyunca kullanmasına razısın tabi!

Hemen atağa geçme, bu rakamlar gerçek değil, diye…

Hadi senin yaptığın hesapla söyleyelim, ödedin mi Mücayit, 68 bin hesap sahibinin 398 milyon dolarlık alacağını?

Ertele ertele nereye kadar Mücayit.

2009’da ertelettin.

2015’te ertelettin.

2016’ya kadar süre verildi ama tek kuruş dahi ödemedin. Bunun yerine iktidarın adi bir tetikçiliğini yaptırdın beş kuruşluk adamlarına.

Geçen sene darbeyi fırsata çevirip erteletmeyi denedin…

İpini elinde tutan biliyor zaaflarını meraklan istediği an basar boğazına. Hem o başkaları gibi yemez ‘beni cemaat bu hale getirdi’ palavralarını. Siz birbirinizi tanırsınız gözlerinizden. 

Savcı Bhahara’ya soralım mı senle ilgili şikâyet dilekçelerini?

Türkiye’de elin kolun serbest dolaşabiliyorsun belki ama senin sonun da Zarrab gibi olmasın sakın Mücayit?

Tekrar sorayın; onbinlerce Anadolu insanının, dindar, saf Anadolu insanının yüz milyonlarca dolarını iç etmekten utanmıyor musun Mücayit?

Sahi sen Allah’a inanıyor musun?

İnanıyorsan, korkmuyor musun Mücayit?

Mutlak hesap gününden!

Ha, bücür Mücayit!...

[Seyfi Mert] 30.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

TSK’nın talanı ve NATO’ya arka kapıdan giren Rusya [Göksel İlhan]

15 Temmuz’daki şaibelerle dolu darbe girişimine şu veya bu şekilde karışmış/karıştırılmış tüm TSK personeli hızlı bir şekilde ihraç edildi. Bu kişiler ihraç edilirken kimin suçlu kimin suçsuz olduğuna dahi bakılmadı. Yargı sürecinin başlaması, hiç olmazsa iddianamelerin hazırlanması dahi beklenmedi. Bununla da kalmadı. Genelkurmay’ın resmi açıklamasına göre olaylara karışmış/karıştırılmış rütbeli personel sayısı sadece 5.761 iken, 150 civarında general/amiral ve 11.000 civarı rütbeli personel KHK’larla ihraç edildi. İhraçlar halen sürüyor.

Adalet Bakanı “Lekelenmeme Hakkı“ndan bahsederken, yandaş medya ihraç olanları anında darbeci, cuntacı ve örgüt üyesi olarak yaftalıyor. Bu arada Perinçek medyası, yandaş medya ile ağız birliği yaparak ihraç olanların hepsinin NATO’cu ve Amerikancı personel olduğunu iddia ediyor. Erdoğan’ın ve Perinçek’in kör ve sağır takipçileri bu iftiralara anında inanıyor.

Son YAŞ toplantısı kararları, TSK’da 15 Temmuz ihraçlarından sonra geride kalabilmiş, devletine bağlı az sayıda generalin/amiralin de AKP’nin hışmından kurtulamadığını ve tasfiye edildiğini gösterdi. Önceden AKP’nin Ordu’yu talan etmesine ses çıkarmayanlar dahi yavaş ta olsa seslerini yükseltmeye başladılar.

Ancak halen açıkça sorulmayan çok önemli sorular var.

– Erdoğan ve AKP hangi zihniyetteki askerleri general/amiral yapıyor?

– Hangi askerler kritik görevlere getiriliyor?

– Hangi askerler NATO ve yurtdışı görevlerine gönderiliyor?

15 Temmuz’dan sonra TSK’da SADAT’ın etkisi artmış olsa da, SADAT’ın Ordu’daki tabanı geniş değil. Bu yüzden hızla özellikle AKP taraftarı personelden adam kazanmaya çalışıyorlar. YAŞ toplantılarında generalliğe terfi eden bazı SADAT’çılar dahi oldu. Bunlardan bazıları 15 Temmuz’da Erdoğan’ın kendilerine biçtiği rolü birebir oynamışlardı.

TSK’DA DEVİR AVRASYACILARIN DEVRİ

15 Temmuz’dan sonra şu ana kadar TSK’da hiç olmadığı kadar güçlenen grup ise Perinçek yanlıları, yani Avrasyacılar oldu. Bunların bir kısmı Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk vb. davalarda yargılanan kimseler. 15 Temmuz bahanesiyle TSK’daki Atatürkçü ve demokratik anlayışa sahip generallerin ve kurmay subayların neredeyse tamamı tasfiye edilince TSK Perinçek yanlılarının eline kaldı. Bunlar Atatürkçü görünseler de kesinlikle değiller. Demokrasiden, hukukun üstünlüğünden ve insan haklarının telaffuz edilmesinden nefret ediyorlar. Bir gün halkın çoğunluğunun demokrasiyi ve demokratik değerleri benimsemesi olasılığı bunların en korkulu rüyası. Çünkü o zaman ne Erdoğan gibileri başa gelebilir, ne de Perinçek gibiler bu ülkede insanları kandırabilir. Ülkemize tam demokrasinin benimsenmesi, hukukun üstünlüğünün ve insan haklarının da gelmesi demek olacağından, ülkenin dümenini istedikleri yöne çevirmeleri mümkün olmayacak. Bunu çok iyi biliyorlar ve şu anki tarihi fırsatı kullanarak TSK’nın içini hızla boşaltıyorlar, demokratik anlayıştaki insanları yaftalayarak tasfiye ediyorlar. Bunu da milletin gözünün içine bakarak yapıyorlar.

TSK’da her geçen gün hâkimiyetini pekiştiren Avrasyacı ekip, NATO’dan, AB’den ve Batı’dan nefret ediyorlar hatta bunları baş düşman olarak görüyorlar. Kendilerine Ulusalcı diyen bu grup, bu nefret ve düşmanlıklarının Türkiye’nin yüzyıllardan bu yana gelen problemlerini çözeceğini iddia ediyorlar.

DERTLERİ BAĞIMSIZLIK DEĞİL BAŞKA TÜRLÜ BAĞIMLILIK

Ulusalcıyız diyorlar ama ülkeyi Rusya’nın ve İran’ın kuyruğuna eklemlemeye çalışıyorlar. Özgün hiçbir düşünceleri ve idealleri yok. Kolaycılığa kaçıyorlar.

NATO’cu değiliz diyorlar ama Türkiye’yi demokrasiden sınıfta kalmış ülkelerin yedeğine, Şangay örgütünün dümen suyuna oturtmaya çalışıyorlar. Yandaş medya ile birlikte S-400 hava savunma sistemi alımı projesi üzerinden polemik yaparak, sığ ve samimiyetsiz fikirlerinin propagandasını yapıyorlar.

Bunlar Rusya ile tam müttefik olmaya, ülkemizin kaderini Rusya’nın stratejilerine bağlamaya çalışıyorlar. Perinçek’in etrafındaki emekli Ulusalcı askerler, sürekli Rusya’ya gidip geliyorlar. Putin’e yakın Rus yöneticilerle milli güvenlik konusunda işbirliğini hiç olmadığı kadar artırmaya çalışıyorlar. Hatta TSK’nın sırlarını paylaşıyorlar. Bir taraftan da gizli ajandasında Türkiye’yi bertaraf etmeyi hatta bölmeyi birinci sıradan indirmeyen İran ile askeri ilişkileri sürekli artırmaya çalışıyorlar. TSK’yı Humeyni’nin Ordusuna eklemlemeye çalışıyorlar. İran Genelkurmay Başkanı geldiğinde söz edilen istihbarat işbirliğini olabildiğince ileri götürmeye çalışıyorlar. Bir NATO ülkesi olan Türkiye’yi diğer NATO ülkelerinin endişeli bakışları altında tehlikeli sulara doğru sürüklüyorlar.

TSK neredeyse tamamen Perinçek yanlılarının ve SADAT’çıların elinde oyuncak haline geldi. Yurtdışı tayinleri, terfiler, görevlendirmeler; kişilerin karakter özelliklerine, tecrübelerine, liyakate göre değil, siyasi ideolojiye göre yapılıyor.

NATO KADROLARINA RUSYA YANLILARI GETİRİLDİ

TSK’da Genelkurmay idaresinde yürütülen, liyakate ve yabancı dil hâkimiyetine göre yapılan yurtdışı ve NATO tayinleri için seçim süreçleri 15 Temmuz’dan sonra çöpe atıldı. Vasıflı/vasıfsız olmak, yabancı dil bilmek/bilmemek önemini yitirdi. Avrasyacı gruba dâhilseniz veya onlara çalışıyorsanız NATO’da kadronuz hazır. SADAT’çılar da kadrolaşmaya çalışıyorlar ama geriden geliyorlar. Şu ana kadar NATO düşmanı ve Rusya yanlısı çok sayıda personel NATO kadrolarına atandı. Açık olarak ifade etmek gerekirse RUSYA NATO’YA ARKA KAPIDAN GİRDİ!

NATO 29 ülkeden oluşan, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını gözetmek üzere kurulmuş bir askeri ittifak. Aynı zamanda Türkiye’nin diğer üyelerle eşit oy hakkına sahip olduğu uluslararası tek teşkilat. Beğeniriz, beğenmeyiz, öyle veya böyle, NATO demokrasinin savunucusu olmak üzere kurulmuş ve tarihte en uzun süre ayakta kalabilmiş bir savunma örgütü. NATO’da karşılıklı tam güven ve işbirliği ile çalışılması esas. NATO’ya üye olan ülkelerin NATO’daki personeli, nükleer konulardan, balistik füze savunmasına ve Rusya’ya karşı geliştirilen savunma planlarına kadar çok kritik bilgilere sahip oluyorlar. Son zamanlarda NATO’ya tayin olan fazla sayıda Avrasyacı personelin Türkiye’ye verdikleri en büyük zarar, NATO’da Türkiye’nin güvenilirliği konusunda ciddi boyutta şüphe uyandırmaları. Perinçek yanlıları, NATO’yu Türkiye’nin düşmanı, Rusya’yı ve İran’ı da can dostu olarak görüyorlar. NATO’da çalışan NATO düşmanı Türk subaylarının ve bunların Perinçek’in etrafındaki işbirlikçileri vasıtasıyla NATO’nun sırlarının ve planlarının Rusya’nın eline geçmesi büyük bir olasılık. Aynı tehlike TSK’da NATO sırlarına hâkim kadrolara getirilen Ulusalcı generallerden de kaynaklanıyor.

Türkiye’nin NATO’nun sırlarını Rusya ve İran ile paylaşması mutlaka NATO’ya zarar verir. Yıllar boyunca hazırlanan planlar değiştirilmek zorunda kalınır. Kritik silah ve sistemlere ait bilgilerin Rusya ve İran’ın eline geçmesi ihtimali yüzünden NATO kendisini hiç olmadığı kadar risk altında hisseder. Ancak bu durumdan en fazla Türkiye zarar görür. Türk personel NATO için iç tehdit olarak görülür.

NATO’YA SIRT ÇEVİRMEK TÜRKİYE’NİN ZARARINA

Türkiye NATO üyeliğinden çıkarılırsa veya üyeliği askıya alınırsa, Putin yönetimindeki Rusya ve yayılmacı İran, şu anki dostane maskelerini hemen indirirler ve Türkiye’ye anlayacağı dilden konuşurlar. Putin yakın geçmişte bunun örneklerini Gürcistan’a ve Ukrayna’ya yaşattı. Ortadoğu’da Türkiye’yi kendisine tek rakip gören İran, Irak ve Suriye’de Türkiye’ye adım attırmaz. Gizli ajandasının birinci maddesi olan Kürt probleminin Türkiye’nin bölünmesi ile sonuçlanması için şu an atmakta zorlandığı tüm adımları rahatlıkla atar. Avrasyacı ekibe inanarak NATO’ya üyeliği sorgulayan ve NATO düşmanı personeli NATO kadrolarına gönderen kafasızlar da herhalde o zaman uyanırlar ancak, o gün çoktan iş işten geçmiş olur.

[Göksel İlhan] 30.8.2017 [TR724]

Erdoğan yine yanlış biliyor! [Adem Yavuz Arslan]

Aslında ‘o fotoğraf’ başlığı ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sosyal medyada gündem olan ‘son derece keyifli’ görüntüleri üzerine bir yorum yazacaktım.

Çünkü ‘o fotoğraf’ sayısız yazı, hatta kitaba bedel.

En başta 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşanan faşist uygulamalarla ilgili değerlendirme yaparken referans alınması gereken mihenk taşlarından birisi.

Bilmeyenler için kısaca özetleyeyim.

Uzun süredir iktidar partisinin mitinglerinde, açılış törenlerinde ve AKP’lilerin düğünlerinde boy gösteren Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Malazgirt Zaferi’nin 946. yılı anma törenlerine de katıldı.

Bilal Erdoğan’ın da olduğu protokolde çok keyifli görünüyordu.

Bir ara Erdoğan’ın kulağına eğilip (fotoğrafa göre şapkası Erdoğan’a çarpacak kadar yakın) bir şeyler anlatıyor. Erdoğan’a kahkaha attıracak kadar ne anlattı bilmiyoruz ama ortaya çıkan görüntü hayli ilginçti.

Kurmay subaylarının yüzde 90’ı delilsiz, yargılamasız ihraç edilmiş, darbe girişimine katılmamış binlerce personeli tutuklanmış, orgeneral seviyesindeki komutanlarına bile akıl almaz işkenceler yapılmış, F-16’ları uçuracak pilot bulamadığı için Pakistan’dan eğitmen pilot talep edecek kadar aciz bir ordunun komutanı olan Akar, bütün bu kararların altında imzası olan Erdoğan ile ‘can ciğer kuzu sarması’ pozunda.

Öte yandan hatırı sayılır bir kesim onu ‘kendi ordusuna kumpas kurmuş bir genelkurmay başkanı’ olarak görüyor.

Madalyonun bir de öbür yüzü var.

Erdoğan bilmediğimiz bir siyasetçi değil. ‘Derisinin ne kadar ince’ olduğuna herkes şahit. Kendisine yönelik en ufak bir eleştiriye bile tahammülü olmayan, ‘tez kellesi vurula’ diye küplere binen bir siyasetçi.

Bu konuda bir kısmını şahsen bildiğim sayısız örnek var.

Şimdi düşünün: Bırakın eleştirmeyi, kendine darbe yapmaya (hatta resmi söyleme göre öldürmeye) kalkmış bir ordunun komutanı Akar. Hulusi Akar’ın – Zekai Aksakallı’nın tabiriyle – ‘bir talimatla önleyebileceği kalkışmayı’ durdurmadığı da ortada. MİT’in darbeyi haber aldığı halde Erdoğan’a bildirmediği de herkesin malumu.

Normalde ne olması gerekirdi?

Erdoğan hem Akar’ı hem de Fidan’ı görevden alıp yargılanmalarını sağlamalıydı.

Peki ne oldu?

Erdoğan bırakın bu isimleri görevden almayı onlara ekstra koruma zırhı getirdi. Adeta bu iki ismin üzerine titriyor.

Sadece bu durum bile 15 Temmuz’da yaşanan tiyatroyu izaha yeter ama görmek ve anlamak için önce ‘Cemaat paranoyası’ndan kurtulmak lazım.

Maalesef Türkiye’de hatırı sayılır bir kesim ‘Cemaat saplantısı’ nedeniyle ayan beyan ortada olan birçok çelişkiyi görmemekte ısrar ediyor.

FAŞİZM TABUTUNA BİR ÇİVİ DAHA

Söz konusu fotoğrafı anlamlandıran bir gelişme ise hemen ardından geldi.

15 Temmuz’u bahane ederek ‘KHK Rejimi’ni kuran Erdoğan hafta başında bir gece yarısı KHK’sı daha çıkardı.

Daha önceki KHK’lar da en basit tabirle ‘insan hakları ihlalleri’ ile doluydu fakat 694 sayılı son KHK adeta tüy dikti.

58 sayfa ve 203 maddelik bu düzenlemede yok yok. Çok kapsamlı bir düzenleme. Adalet Bakanlığı ve Emniyet ile ilgili düzenlemeler de dikkat çekici fakat esas vurucu maddeler TSK ve MİT ile ilgili olan bölümlerde.

MİT Müsteşarı doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı. (Erdoğan’ın Fidan konusunda Binali Yıldırım’a bile güvenmediği tescillendi)

Fidan’ın tanık olarak bile dinlenmesi artık Cumhurbaşkanı’nın onayında. MİT zaten denetimsiz bir kurumdu, son düzenlemelerde tamamen dokunulmaz hale getirildi. Maaşlarını ve ikramiyelerini bile artık Erdoğan belirleyecek.

MİT yasasında ‘adrese teslim’ birçok düzenleme var. Benzerleri Esad Suriye’si ya da Saddam Irak’ında görülebilecek düzenlemeler bunlar.

TBMM’Yİ DE GECE YARISI KHK’SI İLE LAĞVETTİLER

Son KHK ile TBMM de lağvedildi, vekil dokunulmazlığı fiilen iptal edildi. Milletvekilleri siyasetin emrindeki Ankara Başsavcılığı’nca soruşturulacak.

Türkiye’de özgür medya kalmadığı için son KHK’nın getirdiği faşizan düzenlemeler gündem olamadı bile.

Neyse ki Erdoğan konuşmayı çok seviyor. (Bu arada Erdoğan’ın kariyeri boyunca hiç konuşmadığı, demeç vermediği, televizyonlara çıkmadığı en uzun zaman diliminin 15 Temmuz öncesindeki 6 gün olduğunu da hatırlatayım.)

Pazartesi akşamı tüm televizyonlardan yayınlanan ‘Cumhurbaşkanlığının 3. yılı kutlamaları’ röportajında hem KHK’ları hem de son MİT ve TSK düzenlemelerini savundu.

Bunu yaparken de ‘Tüm büyük devletlerde, mesela ABD’de de Fransa’da da böyledir. İstihbarat devletin başına bağlı olmalıdır’ dedi.

Erdoğan uzun süredir yandaş olmayan bir gazeteciye röportaj vermediği için doğal olarak ‘Sayın Erdoğan öyle diyorsunuz ama ABD’de Fransa’da istihbarat kurumları meclisin sıkı denetimi altında’ diye sorulmadı.

Ben buradan söyleyeyim, olay Erdoğan’ın bildiği gibi değil. ABD’de Erdoğan’ın bahsettiği gibi bir istihbarat düzeni yok.

İSTİHBARATA ETKİN DENETİM VAR

Özetle anlatacak olursam…

ABD’de enerjiden uyuşturucuya kadar değişik alanlarda çalışan 17 ayrı istihbarat kurumu var. En bilinenleri iç istihbarattan sorumlu olan FBI ve dış istihbarat yapan CIA. Her istihbarat örgütünün bağlı olduğu ayrı bir birim ve farklı çalışma şekli var.

Fakat en önemlisi şu: ABD istihbarat faaliyetleri çok net yasalarla tanımlı. Öyle ki ‘örtülü operasyonlar’ bile denetime açık.

ABD Başkanı FBI ve CIA başkanlarını öneriyor fakat atamalar Kongre yoluyla yapılıyor. Hem Senato’da hem de Temsilciler Meclisi’nde istihbarat komisyonları var ve bu komisyonlar istihbarat örgütleri üzerinde denetim yetkisine sahip. Kongre bütçe üzerinde söz sahibi. Dolayısıyla her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceleyebiliyorlar.

Senato ve Temsilciler Meclisi’ndeki istihbarat komiteleri (8-7 ve 12-9) iktidar ve muhalefet vekillerince oluşturuluyor. Yani sadece iktidar değil muhalefet de istihbarat kurumlarının denetiminde söz sahibi.

ABD Kongresi aynı zamanda ‘sorunlu’ bulduğu istihbarat yasalarını veto edebiliyor.

Dediğim gibi, dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatlarına sahip ABD’de aynı zamanda ‘en güçlü denetim’ mekanizması da var.

Kongre ilgili herkesi çağırıp ifadesine başvurabiliyor. ‘Hearing’ (sorguya çekme) denen bu oturumlar vekillere ve medya yoluyla kamuoyuna açık.

KİMSE MECLİSTEN ÜSTÜN DEĞİL

Mesela geçtiğimiz aylarda Donald Trump’ın görevden aldığı FBI Başkanı James Comey, Senato İstihbarat Komitesi’nde ifade verdi. Canlı yayında vekillerin sorularını yanıtladı.

Anlattıkları yenir yutulur şeyler değildi.

Yakın zamanlardaki popüler bir başka ‘hearing’ ise Obama kabinesinin Dışişleri Bakanı ve Demokratların başkan adayı Hillary Clinton’un oturumuydu. Başkan adayı Clinton tam 11 saat boyunca hem de canlı yayında vekillerin sorularını yanıtladı.

Bir de Türkiye’yi ve AKP rejimini düşünün.

MİT müsteşarı bırakın savcıları TBMM’ye bile gitmedi. Yargı yolu kapalı, son KHK ile ‘tanıklık’ bile izne bağlandı. MİT üzerinde TBMM’nin hiçbir yaptırımı ve denetimi yok. Yargı zaten iktidarın aparatı haline getirildiği için o da bir seçenek değil.

Aslında Erdoğan’ın kurduğu düzen ABD ya da Fransa modelinden çok Ortadoğu’daki Baas modeline benziyor. (Doğu Almanya’da ki Stasi teşkilatı da benzerlikler gösteriyordu.)

O yüzden getirdiğiniz düzeni Havuz medyasına ‘ABD’de olan düzenin aynısını getiriyoruz’ diye satabilirsiniz fakat gerçekler öyle olmadığı açık.

[Adem Yavuz Arslan] 30.8.2017 [TR724]

Kusma süreci başlıyor [Barbaros J. Kartal]

“Çanakkale’de şehitlerin olduğu mekânda içki içildiği iddialarına karşı gösterdiği duyarlılık için CHP yönetimine teşekkür ediyorum. Ortak değerlerimize karşı gösterilen bu saygı beni çok mutlu etti. Aynı şekilde bütün vatandaşlarımızın da bu ülkenin diğer ortak değerlerine aynı saygıyı göstermesini bekliyorum.”

Komik geldiğini biliyorum ama bunu dese ne kaybederdi? Çok şey. Çünkü bölmek, kutuplaştırmak ve toplumun bir kesimine nefret yüklemek en temel stratejisi. Bu sayede ayakta kalabileceğini biliyor. Nitekim beklendiği gibi de oldu. Önceki gece canlı yayında tahta çıkışlarının 3. sene-i devriyesi için hazırlanan show programında, “Malazgirt’te, bu hafta o yakıcı güneşin altında hamdolsun 50 bini aşkın genç vardı. Bu gençler oraya bir aşkla, heyecanla geldiler. Ama onlar, bir grup Çanakkale’ye gidenler gibi değildi. Onlar farklıydılar. O Çanakkale’ye ‘Adalet istiyoruz’ diye gidenler maalesef şehit mezarlıklarının olduğu yerlerde, onlar kimisi votka mı içersiniz, kimisi şarap mı, kimisi bira mı bunu konuşurken, bizim gençliğimiz orada sadece tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet dedi” sözlerini sarf etti.

Dediği kadar kalabalık yoktu, ayrıca o gençlerin oraya nasıl getirildikleri, küçük bir internet araştırması ile kolaylıkla öğrenilebilir.

MAKSAT CHP İLE BAŞBAŞA KALMAKTI

CHP’nin, hiçbir kutsalı olmayan bu propaganda makinesi ile mücadele etmesi imkânsız. Atlet üzerinden diyor ki, “Atatürk’ü hiç böyle gördün mü?”. Atatürk’ün yaptıklarında maslahat varsa o zaman Atatürk’ün yolundan git! Nefret ettikleri Atatürk’ü bile yeri geldiğinde nasıl kullandıkları Ahmet Taşgetiren gibi titrek vicdanı bile rahatsız etmiş olmalı ki “Bu AKP’nin dili değil” dedi. Düzelteyim “dili değil” dememiş, “bana pek dili gibi gelmedi” demiş.

Racon kesmekten bahseden, kefen giymeye hazır mısınız, diye soran ölmek ve öldürmekten söz eden ve elindeki bütün devlet imkanları ile toplumu geren bir mekanizmanın bizi getireceği yeri görmek için sosyoloji uzmanı olmaya gerek yok. Tarihte birçok kez şahit olunan bir gidişat ile karşı karşıyayız. Seçimle iktidarın değişmesi diye bir şey yok artık Türkiye’de. Seçimler sadece dış dünyaya meşruiyet algısı için.

MHP’nin bir devlet kurumu olduğu, HDP’nin devlet ve İmralı eliyle pasifize edildiği gerçeğinden sonra geriye bir tek CHP kalıyor. Zaten Erdoğan’ın en çok istediği şey de bu: Sadece CHP ile baş başa kalabilmek. Akşener ve partisini kurulduğunda tamamen görmezden geleceklerini düşünüyorum.

CHP, DEVLETLE MÜCADELE ETMENİN ACEMİSİ

CHP on yıllar sonra, sırtını devlete ve askere dayamış olmanın artık geçerli olmadığını görüp kitleleri toplamak, insanlara bir şey anlatmak için organizasyon yapmakla uğraşsın, onlar her Cuma camiye gelen kitleyi propagandaya boğuyorlar.

CHP gençlere ulaşmak için yollar düşünsün onlar on binlerce okulda ellerindeki milyonlarca öğrenciyi her gün biraz daha doktrine ediyorlar. Öğrencilerin zorla yönlendirildiği İmam Hatipler birer parti teşkilatından farksız hale gelmiş durumda.

Devletin parası ile beslenen gençlik dernekleri ve vakıfları incelendiğinde gençlerin kimlere emanet edildiği ayan beyan ortada.

CHP geçmişindeki bütün defolara ve skandallara rağmen – samimiyeti ayrı bir konu – demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik demeye çalışıyor ama karşıdaki dinin kendi işine gelen bütün dinamik etmenlerini kullanarak cihat, ecdat, şehitlik, haçlılarla mücadele etmek, emanete sahip çıkmak, kafirleri mağlup etmek, Osmanlı ruhu ve daha birçok argümanla ortaya çıkıyor.

MUHAFAZAKAR SOSLU AMA AYNI YEMEK

Geçmişte, laik vesayetçiler halka sevmedikleri bir yemeği zorla yedirmeye çalışırlardı. Şimdi aynı özgürlük düşmanı kafa, lezzetli muhafazakarlık sosu dökerek aynı yemeği yedirmeyi başardı. Bundan sonra yaşanacak olan bunu kusma süreci.

Yargı, yürütme, yasama ve medya – ki senin benim paramla finanse edilen kurumlar bunlar – sayesinde ellerinde FETÖ sopası toplumun yarısına dayak atıyor. Yarısını tehdit ediyor. Sözcü Gazetesi’nin düştüğü zavallı durumu gören ne demek istediğimi anlar. Cumhuriyet Gazetesi Atatürk ilkelerinden ayrılmakla ve Cemaat’le işbirliği yapmakla yargılanıyor. Meral Akşener’in partisinin yeni adı Havuz’da ‘FETÖ’nün yeni partisinin adı belli oldu’ diye geçiyor. Zavallı CHP önce FETÖ diyemeden tuvalete bile gidemiyor.

AKP’nin günümüz evrensel değerleri adına sunabileceği bir şey yok. Dindar gençlik gibi bir dertleri de yok. Dokundukları gençlerin hayatlarının nasıl olduğunu hepimiz yakından biliyoruz. O tornadan çıkacak tipler Cuma’ya giden eli bıçaklı Polat Alemdar’lar, şortlu kızlara saldıran “Oruçtum kafam iyi değildi” diyen serseriler, ellerinde pala sağa sola saldıran yobazlar, karnı doyduğu sürece Saray’a kul olmaktan gocunmayacak bütün ahlaksızlıklara gözünü kapatacak talihsizler. Ve daha başka tiplerin zuhur etmesi an meselesi.

İklimi oluşturduktan sonra artık bazı şeyleri planlamanıza da gerek yoktur. Siz tarlayı sürdüğünüz zaman çıkacak ürün belli. Bir de buna Ergenekon ve MİT’in yapacağı operasyonel işleri ekleyin. Yakında şiddetin topluma tamamen egemen olacağından şüpheniz olmasın.

DEVLETİ DEĞİL SUÇ ÖRGÜTÜNÜ YÖNETİYOR

Erdoğan artık bir devletten ziyade bir suç örgütünü yönetiyor. Devleti yönetmek zordur ama yazılı kurallar vardır neyin olup olmayacağı hukuken bellidir. Bu, işin teorisi. Şimdi devlet ortadan kalktığı için karşımızda bir suç örgütü var. Bu örgütü yönetmek kolay değil. Öncelikle her zaman beslemeniz gerekecek. Yeni ganimetler sunmanız gerekecek. Ve devamlı zinde tutmanız gereken yığınlar var. Zulümle bir kesimi zapturapt altına alabilirsiniz. Bazı toplumsal muhalefeti, bedelinin çok ağır olacağını göstererek engelleyebilirsiniz. Ama Türkiye gibi nüfusu çok kalabalık olan, dinamik ve çok heterojen bir ülkede bunu sürdüremezsiniz. Kimsenin galip gelemeyeceği bir iç savaştır bunun sonu. Bu yangın çıkınca o yangını kim söndürmüşse ya da kime söndürtmüşlerse onun borusu öter ve bir süre de onun zulmü devam eder.

Robota çevirdiğiniz zavallı yığınların düğmesi başkalarının eline geçtiği zaman en büyük düşmanınız yine kendi tornanızdan geçenler olacak.

“Bana yaptığınız haramdır, siz günah işliyorsunuz evlatlarım ben sizin babanızım, bu olamaz haram nedir bilmiyorsunuz”. Bunlar Kaddafi’nin son sözleriydi.

Saddam, “Beni neye göre yargılıyorsun?” diye sorduğunda, “Senin anayasana göre!” diye cevap vermişti hâkim.

Hitler hiç yargılanmadı, kendi sonu kendi eliyle geldi.

[Barbaros J. Kartal] 30.8.2017 [TR724]

Yakup Şevki Paşa’yı duymuş muydunuz? [Serdar Efeoğlu]

İngiliz tarihçi Carlyle tarihin, büyük adamların ve kahramanların hayat hikayelerinden ibaret olduğunu savunuyor ve şöyle diyordu:

“Yeryüzünde başarılmış olan her şey, meydana getirilmiş bütün eserler, dünyamıza gönderilmiş olan büyük adamlardaki fikirlerin maddî sonuçlarından, gerçeklik ve varlık kazanmasından ibarettir. Hiç tereddütsüz diyebiliriz ki, bütün dünya tarihinin ruhu onların tarihidir.”

Geçmişe baktığımızda kahramanların tarihe yön vermede önemli rol oynadıkları bir gerçek. Onların yerinde ve zamanında verdikleri kararlarla olayların farklı bir şekil aldığı da açık bir şekilde görülüyor.

‘DEĞERLİ KUMANDANLARIMIZ’

Her rejim, kendi kahramanlarının ön planda olduğu bir tarihi topluma benimsetmeye çalışır. Zaferden sonra Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanları da yeni rejimin tercihlerine göre takdim edilerek yeni bir anlayış getirilmeye çalışıldı. Bu amaçla Orhaniye Matbaasında yazarının “P.S.” rumuzuyla belirtildiği ve “Değerli Kumandanlarımız” adını taşıyan risaleler basıldı.

Yazarının “Peyami Safa” olduğu anlaşılan seride M. Kemal Paşa, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Refet Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Köprülülü Kâzım Paşa, Muhiddin Paşa, Rauf Bey, Ali Fuat Paşa “Anadolu’daki Faaliyetleri, Resmi Tercüme-i Hali ve Şahsiyeti” gibi başlıklarla kamuoyuna tanıtıldı. Bu risalelerden birinde de Yakup Şevki Paşa’ya yer verildi.

FARKLI BİR KUMANDAN

Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın komutanları, 2. Abdülhamit döneminin Harp okullarında okudular. Bu komutanlar M. Kemal, Kazım Karabekir, İsmet Paşa, Fevzi Paşa örneklerinde görüldüğü gibi seküler bir dünya görüşünü benimsediler.

Yakup Şevki Paşa, dönemin komutanlarından farklı özelliklere sahipti. Harp Okulu’nda birlikte okuduğu, Çanakkale ve Kafkasya cephelerinde beraber savaştığı “okul ve cephe arkadaşı” Vehip Paşa, Yakup Şevki’ye yazdığı bir mektupta “Günümüzde bir Peygamber gelseydi, sen olurdun” diyordu.

Yakup Şevki, 1876’da Harput’ta doğmuş, 1896’da Harbiye’yi bitirdikten sonra Erkân-ı Harbiye Mektebi’nden 1900’de mezun olmuş, subaylığının ilk yıllarından sonra Erzincan Harbiye Mektebi’nde ve Dersaadet Mekteb-i Harbiyesinde öğretmenlik yapmıştı. Yakup Şevki’nin bu görevi, subaylar tarafından kendisine “Hocam” diye hitap edilmesine neden oldu.

SAVAŞLAR VE YAKUP ŞEVKİ PAŞA

Yakup Şevki, birçok subay gibi Çanakkale’de savaştı ve M. Kemal’in Anafartalar Grubu Komutanlığına atanmasından sonra 19. Tümen Komutanlığına tayin edildi. 1916 yılında da 15. Kolordu Komutanı olarak Galiçya cephesine gitti.

Kolordusu, Çanakkale Muharebelerinde savaşmış tecrübeli askerlerden oluşmaktaydı.  Avusturya-Macaristan’a yardım etmek amacıyla gönderilen bu kuvvetler, ağır kayıplar verseler de Rus kuvvetlerinin püskürtülmesinde etkili oldular.

1916 Ekim’inde Mirlivalığa terfi ederek “Paşa” olan Yakup Şevki’nin yeni görev yeri Kafkas Cephesiydi. 1917 Ağustos’unda Vehip Paşa komutasındaki 3. Ordu’ya bağlı 2. Kafkas Kolordusu Kumandanlığı’na tayin edildi. Yakup Şevki Paşa, Kazım Karabekir ve Ali İhsan Paşa’nın emrindeki kuvvetler, 1918 Şubat’ında başlayan ileri harekâtla Doğu Anadolu’daki işgali sona erdirdiler.

Yakup Şevki Paşa’nın koordinesindeki birlikler önce 1914 sınırına ulaştılar, ardından Batum’a kadar ilerleyerek 1877 sınırının ötesine geçtiler. Paşa, daha sonra aynı cephede 9. Ordu’ya komutan olarak tayin edildi.

YAKUP ŞEVKİ’NİN MİLLİ MÜCADELEYE KATKISI

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla Osmanlı kuvvetlerinin Kars, Ardahan ve Batum’u tahliyesi istendi. Yakup Şevki bu aşamada halkın Ermeni ve Gürcü saldırılarına karşı milli şuralar şeklinde örgütlenmesi için büyük bir çaba gösterdiği gibi para, silah ve cephane yardımı da yaptı. Özellikle Cenub-i Garbi Kafkas Muvakkat-ı Hükümeti Milliye’sinin kurulması, Milli Mücadele için önemli bir motivasyon oldu.

Paşa’nın bölgedeki faaliyetleri, İtilaf devletlerinin tepkisine yol açtı ve bölgede Hıristiyan halkın katledildiği iddia edildi. Böylece İngilizlerin hedefi haline geldiğinden İstanbul’a dönmesi için Harbiye Nezareti’ne baskı yapıldı. Bu sırada gözlerindeki rahatsızlık artmış ve hastaneye yatırılmıştı. İngilizler ise hastalığın bir bahane olduğunu düşündüklerinden görevine devamını istemediler ve dönmediği takdirde İstanbul’u işgal etmekle tehdit ettiler.

İstanbul Hükümeti’nin emrini yerine getirmek zorunda kalan Paşa, Kars Milli Şurası’nın ve Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başına geçme tekliflerine rağmen İstanbul’a geldi. Yerine Milli Mücadelenin doğudan başlayan örgütlenmesinde önemli bir rol oynayacak Kazım Karabekir tayin edildi.

Yakup Şevki, Kars ve çevresindeki çalışmaları ile halkın mücadele azmini kamçılayarak milli şuurun oluşmasına önemli katkılar yaptı. Askerin terhis edildiği bu dönemde “15. Kolordu” adını alacak birlikleri tahliye etmeyerek dönemin tek düzenli ordusunu Karabekir’e devretti.

YAKUP ŞEVKİ İSTANBUL’DA

Paşa İstanbul’a geldikten sonra da ülkenin kurtuluşu için çalışmalar yaptı. Önde gelen devlet adamları ve komutanlarla toplantılar düzenleyerek 1919 Haziran’ında Harbiye Nazırı ve Padişah Vahdettin’e layihalar sundu. Layihalarda devletin yıkılış nedenlerini ortaya koyduğu gibi kurtuluş için de öneriler getirdi.

Bu tekliflerini Anadolu’da teşkilatlanma çalışmaları yapan M. Kemal’e de ulaştırdı. Paşa’nın amacı, Anadolu hareketi ile İstanbul Hükümeti’ni uzlaştırmaktı. Bunun için Milli Mücadelenin İttihatçı bir hareket olmadığını ısrarla vurguluyordu.

Paşa, İstanbul Hükümeti’nin desteklediği Kuva-yi İnzibatiye ve Aznavur isyanlarını önlemek için teşebbüslerde bulunduysa da faaliyetleri yine İngilizleri rahatsız etti. Yakup Şevki bu sırada Anadolu’ya geçmeye karar verdi. Fakat 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden İngilizler, Paşa’yı teravih namazına giderken tutukladılar ve Malta’ya sürgüne gönderdiler.

Paşa’nın Malta sürgünü 1 Kasım 1921’e kadar devam etti. Sürgün esnasında boş durmayan Yakup Şevki, A. Emin Yalman’ın anlattıklarına göre birçok kişinin sıkıntıdan kâğıt oynadığı bir zamanda sürekli kitap okumayı tercih etti.

YAKUP ŞEVKİ PAŞA VE BÜYÜK TAARRUZ

Yakup Şevki, Malta’dan dönüşte istasyonda ailesiyle hasret giderdikten sonra evine bile gitmeden Anadolu’ya geçti. Yeni görevi 2. Ordu Komutanlığı oldu. Görevi, düşmana son darbeyi vuracak askerleri taarruza hazırlamaktı. Günlerce at sırtında geçen yorucu bir süreçle kuvvetlerini yetiştirdiği gibi temposuna ayak uyduramayan subayları değiştirmekten çekinmedi.

Türk ordusu savaşa hazır hale geldikten sonra sıra harekâtın zamanını belirlemeye geldi. Garp Ordusu Komutanlığı, taarruzun Nisan ayında yapılacağını bildirince Paşa, buna şiddetle karşı çıktı. Cevabında henüz bataklıklar kurumadığından mevsimin taarruz için uygun olmadığını, Malazgirt, Varna ve Kosova gibi büyük zaferlerin Ağustos’ta kazanıldığını belirtiyordu. M. Kemal “Hocam” dediği Paşa’nın önerisini dikkate alacak ve taarruzu Ağustos ayına bırakacaktır. Bu uyarı olmasa belki de büyük bir bozgun yaşanacaktı.

Yakup Şevki, Büyük Taarruz’un kazanılmasında da etkin bir rol oynadı. Daha taarruzun başında askerlerine “Biz şu ana kadar İngiliz, Fransız ve Ruslara karşı savaştık; yendik, yenildik. Ama bu savaşı kazanacağımızdan eminim” diyerek büyük bir moral verdi. Paşa’nın 26 Ağustos gününden itibaren dâhice bir taktikle birliklerini geceleri sessizce ilerletmesi ile düşman, taarruzu 2. Ordu cephesinden beklerken 1. Ordu harekete geçti ve zafer kazanıldı. 2. Ordu’nun süvari birlikleri de geri çekilen düşmanın Müslüman halka zarar vermesini engelledi. 

ZAFER SONRASINDA TASFİYE

Yakup Şevki Paşa, “dindar, beş vakit namazını kılan, içki içmeyen, bilgili ve kültürlü” bir kişi olarak tanınıyordu. Muhtemelen yeni rejimle uyuşmadığından 1924 yılında Askeri Şura üyeliğine atanarak pasif bir göreve getirildi. 1926’da “Orgeneral” olan Paşa’nın Şura üyeliğinden hiç memnun olmadığı anlaşılmaktadır.

Yeni rejim, Peyami Safa’nın “Değerli Kumandanlarımız” serisinde yer alan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Paşa ve Ali Fuat Cebesoy’u İzmir Suikastı gerekçesiyle tasfiye ettiği gibi Türk ordusuna büyük faydaları olabilecek başka komutanları da tasfiye etti. Bu kişiler arasında Çanakkale kahramanı Esat Paşa ve Medine’yi kahramanca savunan Fahreddin Paşa da yer aldı. İşte bunlardan birisi de Yakup Şevki Paşa oldu.

Yakup Şevki yine de devlete küsmedi, göz rahatsızlığına rağmen sürekli projeler üreterek Şura toplantılarına iştirak etti. Hayatı harp meydanlarında geçen Paşa, 1939 yılında hayata gözlerini yumdu.

[Serdar Efeoğlu] 30.8.2017 [TR724]

694 no’lu KHK bir başkanlık provasıdır: Yüzde 50’ye ‘Geçmiş olsun!’ Yüzde 50’ye ‘Hayırlı olsun!’ [Erhan Başyurt]

Cumhurbaşkanı Erdoğan 13 Ağustos’ta Antalya’da AK Parti’nin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, ‘Artık parlamenter demokrasi yok’ açıklaması yaptı.

‘Başbakan yok, tüm yetkilerin tek elde toplandığı başkanlık sistemine geçildi’ anlamına gelen bu sözlere, kimileri ‘2019’daki seçimlere daha vakit var’ diyerek karşı çıkmıştı.

15 Ağustos 2017 tarihli 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK), Erdoğan’ın haklı olduğunu gösterdi.

Tam 205 madde ile yüzlerce farklı kanunda tek kalemde değişiklik yapıldı.

OHAL ile sınırlı ‘OHAL KHK’sı ile OHAL ile ilgisi olmayan, Meclis’in yetkilerini de yok sayan bir dizi radikal değişiklik yapıldı.

MUHABERAT DEVLETİ OLDUK!

En kapsamlı değişiklikler MİT kanununda yapıldı.

MİT resmen, başbakan halen görevde olduğu halde Cumhurbaşkanı’na bağlandı.

Madde 21, Madde 24 ve Madde 25, Madde 60, Madde 61 ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ilgili maddelerinde yer alan, ‘Başbakanca’ ibaresi ‘Cumhurbaşkanınca’, ‘Başbakan’ ibaresi ‘Cumhurbaşkanı’ şeklinde değiştirilmiştir.

Madde 62 ile ‘Cumhurbaşkanının başkanlığında Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu (MİKK)’ kurulmuştur.

Madde 63, Madde 65, Madde 66, Madde 67, Madde 68, Madde 69, Madde 0, Madde 71, Madde 72, Madde 73, Madde 74, Madde 75, Madde 76, Madde 78 ile ‘Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’ içerisinde yer alan ‘Başbakan, Başbakanının ve Başbakanca’ ifadeleri ‘Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanının ve Cumhurbaşkanınca’ şeklinde değiştirilmiştir. Madde 76 ile, MİT Müsteşarı’nın ‘tanıklık’ için izni Cumhurbaşkanına bağlanmıştır.

Cumhurbaşkanı, bu düzenlemelerin ardından istihbaratın tek elde toplandığı, atama ve harcamalarda tek yetkili mercii haline gelmiştir.

Madde 84 ile de MİT’in bütçe dışı ihtiyaçlarının Savunma Sanayii Fonu’ndan karşılanması hükme bağlanıyor.

Saray’ın eleştirilen ‘yasal olmayan istihbarat toplama ve fişleme’ faaliyetleri artık yasal hale getirilmiş durumda…

Uzun süredir tartışılan ‘muhaberat devleti olduk’ söylemi, artık bir hayal değil gerçek!

‘REHİNE DİPLOMASİSİ’ RESMİ POLİTİKAMIZ

694 sayılı KHK’nın 74’üncü maddesinde, ‘Türk vatandaşları hariç olmak üzere tutuklu ve hükümlü bulunanlar, Cumhurbaşkanının onayı ile başka bir ülkeye iade edilebilir veya takas edilebilir…’ deniliyor.

Bir süredir tartışılan ‘rehine diplomasisi’ artık yasal bir hale dönüştü.

Türkiye tutukladığı yabancı vatandaşları ‘takas’ için resmen ‘rehine’ olarak kullanabilecek.

Bir süre önce Almanya, tutuklu Alman gazetecilerin ‘takas’ edilmesini Türk yöneticiler tarafından önerildiğini açıklamıştı…

TSK’DA YENİ TASFİYE VE KADROLAŞMA YOLDA

Yeni KHK ile ‘Yüksek Askeri Şura’da albaylar ile rütbe bekleme süresi üç yıldan az olan general ve amiraller, rütbe bekleme süresine bakılmaksızın ve sicil şartı aranmaksızın Yüksek Askeri Şura değerlendirmesine alınabilir…’ deniliyor.

AK Parti’nin yeni atamalarda çok daha fazla söz sahibi olacağı, üst düzey kadrolaşma ve yeni tasfiyelerin olacağının bir işareti bu…

Harp akademileri ve harp okulları kanunlarında kapsamlı değişiklikler yapılırken, astsubay ve askeri yargı alımları yeniden düzenleniyor ve şartlar değiştiriliyor…

Jandarma ile de kapsamlı düzenlemeler gerçekleştiriliyor.

YARGI BAĞIMSIZLIĞININ YOK EDİLDİ

Madde 79 ve Madde 80, Madde 81, Madde 82 ile ‘Adalet Bakanlığı bünyesinde İnsan Hakları Daire Başkanlığı’ kuruluyor ve görevleri düzenleniyor.

AİHM kriterleri gereğince 5 yıla düşürülen uzun tutukluluk süresi, bir kalemde yeniden 7 yıla çıkarılıyor.

3 bin adi suçluya af getiriliyor, 30 bin kadar adi suçlunun da tutukluluk şartları iyileştirilip, terör suçlamasıyla tutuklananlara yer açılmaya çalışılıyor.

Uyuşturucu satıcıları ve mallarına el konulmasına ilişkin de düzenleme yapılıyor.

İdari yargıya yönelik yeni sınırlamalar getiriliyor.

Madde 198 ile üniversitelerden atılan akademisyenlerin hukuk yoluyla geri dönüş kararı aldırmaları halinde, kendi üniversitelerine dönüşlerinin yolu kesiliyor.

Yargının nasıl siyasileştiğinin ve keyfi bir ‘intikam’ aracına dönüştüğü bir kez daha teyit ediliyor.

YASAMA MECLİS’İNDEN ZİNDANA TÜNEL AÇILDI

Meclis’in yasama yetkileri yok sayılmakla kalmıyor, muhalif milletvekillerini yola getirmek ve muhalefeti sindirmek için anayasal güvence altında olan vekil dokunulmazlığı tamamen kaldırılıyor.

Madde 146 ile ‘Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen suçlara ilişkin’ milletvekillerini dokunulmazlığı kaldırılıyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ve bir ağır ceza mahkemesi bu dosyaları soruşturmakla görevlendiriliyor. Ama gerekmesi halde suçun işlendiği yer sulh ceza hakimliği de yetkilendiriliyor.

Meclis’teki muhalif vekillerin çoğu hakkında ‘fezleke’ olduğu göz önüne alınırsa, karar mercii de sulh ceza hakimliğine indirgenince, yeni şok tutuklamalar artık şaşırtıcı olmayacaktır.

Yeni KHK ile yasama meclisinden zindanlara tünel kazılmış kazınmış durumda!

KAYYIM ATANAN ŞİRKETLERE EL KOYMA

‘Torba kanun’ mantığında çıkarılan, konu bütünlüğü bile gözetilmeyen KHK ile kayyım atanan şirketlere yönelik de ‘el koyma’ kararı veriliyor.

Madde 180, kayyım atanan şirketlerde kayyımların mal sahiplerinin rızasını aramaksızın bir üst şirket kurmalarına ve TMSF’ye devrine izin veriliyor.

Madde 195’te de yine kayyım ve el konulan şirketler konusu düzenleniyor.

‘Kayyım atanan şirketlerin genel kurullarının yetkileri, Türk Ticaret Kanunu’na tabi olunmaksızın TMSF’nin ilişkili olduğu bakan tarafından kullanılır’ deniliyor.

Bakanın bu yetkilerini kısmen veya tamamen TMSF’ye devredebileceği hükme bağlanıyor.

Yani kayyım atanan milyarca dolar değerindeki, henüz yönetici ve sahiplerinin yargılamaları bile tamamlanmayan şirketlerin, Ticaret Kanunu dışında yönetilmesi ve tasfiyesi için TMSF’ye devredilmesine kapı aralanıyor.

Böylece ‘kayyım atama, el koyma ve tasfiye aracına’ dönüştürülüyor.

Türk ekonomisinin ciddi bir kriz içinde olduğu dikkate alınınca, bu kolaylaştırmanın sadece şu an el kayyım atanan şirketlerle sınırlı kalmayacağı, TÜSİAD üyesi ve Türkiye’nin en güçlü sermaye yapısına sahip diğer şirketlere de uzanacağının sinyali veriliyor.

694 nolu KHK’da, Sağlık Bakanlığı, kamu hastaneleri ve aile hekimliği gibi hususlarda da kapsamlı düzenlemelere de yer veriliyor.

‘Torba’ ya da ‘çorba’ KHK ile Aksaray’da Sultanhanı, Artvin’de Kemalpaşa ilçeleri de kuruluyor.

BU BİR BAŞKANLIK PROVASIDIR!

694 nolu KHK kapsamı ve sonuçları dikkate alındığında, sadece parlamenter rejimin bittiği değil, parlamentonun da demokratik başkanlık sistemlerinin aksine yetkisiz olacağının göstergesi.

694 nolu KHK 205 maddesi ile ‘Başkanlık Kararnamesi’ çıkarma yetkisine sahip olacak Cumhurbaşkanı’nın nasıl kararnamelere imza atacağının da göstergesi.

694 nolu KHK bir başkanlık rejimi provasıdır.

Yasama ve yargının yok sayıldığı ve sadece ‘Cumhurbaşkanı’ndan ibaret bir yürütme anlayışının olacağını gösteriyor.

ACI ACI ÇARESİZCE SEYREDİYORUZ

‘Rejimin değişmesine izin vermeyiz’ diyerek beylik laflar edenlere koca bir ‘Geçmiş olsun!’ diyoruz.

‘Tek Adam’ rejiminin ateşli destekçilerine de ‘bu ateş bir gün mutlaka sizi de mutlaka dokunacak’ hatırlatması yapmakla birlikte ‘Hayırlı olsun!’ diyoruz.

Muhalefet iktidarın ‘FETÖ sakızını’ çiğnemeye devam ettikçe kendi sonunu nasıl getirdiğini, ülkenin nasıl bir uçuruma sürüklendiğini acı acı, çaresizce yaşayıp görüyoruz!

[Erhan Başyurt] 30.8.2017 [TR724]