"Elem içinde elem, azap içinde azap..." [Ebu Abdurrahman]

Bediüzzaman Hazretleri, siyasetten niçin şiddetle sakınıp uzak durduğunu şöyle izah ediyor:
“Bana en mühim iş, ebedî hayata çalışmak lâzım geliyor. Ebedî hayatı kazanmakta en birinci vâsıta ve ebedî saadetin anahtarı İMAN’dır, ona çalışmak lâzım geliyor. Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer’an hizmete mükellef olduğundan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya içtimâî ve dünyevî hayata ait olacak; o ise elimden gelmez.

“Hem fırtınalı bir  zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp en mühim en lüzumlu, en selâmetli olan İMAN’a hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım imânî hakikatları ve nefsimde tecrübe ettiğim mânevî ilaçları, diğer insanların eline geçmek için o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenab-ı Hak bu hizmeti kabul eder ve eski günahıma keffaret yapar. Bu hizmete karşı şeytan-ı racîm (taşa tutulmuş, lânetlenmiş ve kovulmuş şeytan) den başka hiç kimsenin –mümin olsun, kâfir olsun, zındık olsun – karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü imansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta (günahkârlık ve ahlaksızlıkta), büyük günahları işlemekte birer uğursuz şeytanî lezzet bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir lezzet ciheti yoktur.  Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir… azap içinde azaptır.” (On Altıncı Mektup, İkinci Nokta) 

Hakikaten öyle imiş. Öyle imiş diyorum, çünkü, eskiden Deniz Gezmiş’in bir arkadaşı vardı… Materyalizmi, Leninizmi iyice bellemiş. Mahallelerine gelen iamamları konuşamaz hâle getirmiş, sorularıyla… Ama yeni bir imam gelmiş. Onu da sorularıyla bunaltmak ve kaçırmak istiyormuş. O, hep gülümsüyormuş: “Bunların hepsinin cevabı vardır” diyormuş. Sonra Mehmet Özyurt Hocaya götürmüş. O da sorularına gülümsemeyle karşılık veriyormuş. Sonra da üniversite talebelerinin kaldıkları evlere götürüyormuş. Sonra da kitaplıktan kırmızı kaplı bir kitap alıp oradan bazı konuları okuyormuş. Hep de sorularına cevap yerleri çıkıyormuş. Sonra kendisi de o kitapları okumaya başlayınca şöyle bir ifadeye rastlanmış “İmanî meseleleri münakaşa suretinde ele almak doğru değildir.” Çünkü, enaniyetler devreye girer, hakikatı, nefis kabul etmek istemez. Ama normal olarak ortaya okunanlardan herkes hissesini alır. Öyle de olmuş.

Neticede imanı, elde etmiş: “Siz inançsızlığı yaşamadığınız için nasıl bir acı, nasıl bir karanlık, nasıl bir azap olduğunu tahmin edemezsiniz. Sabahlar, olur, akşamlar nasıl gelecek, zaman nasıl geçecek sıkıntılar içinde kıvranırsınız. Akşamlar olur bu sefer sabahlar nasıl olacak hiç bilemezsiniz” demiş. Aynen Mektubatta, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi…     

[Ebu Abdurrahman] 21.12.2016 [Samanyolu Haber]

Köprüdeki Maç [Konuk yazar: Hakan Asa]

Türkiye, sadece doğu ve batıyı birbirine bağlayan bir köprü değildir. Güneyle kuzeyi de birbirine bağlar. Türkiye’nin jeostratejik konumu dediğimizde bu sebeple, sadece Avrupa ve Ortadoğu değil, Rusya ve Ortadoğu’yu da hesaba katmak gerekir.

Türkiye’nin bu kutuplar arasında nereye yakın duracağına ilişkin en önemli gelişme, 15 Temmuz ile yaşanmıştı. Toplumsal görünümü başka olsa da, bu bir ‘oyun’du. Tribünler coşkulu, oyuncular hazırlıklıydı. Eski derin devletle bir süredir ‘balayı’ yaşayan siyasal İslamcılar, yalancı bir özgüvenle, kendilerini her şeye muktedir görüyordu.

15 Temmuz’da, bu Avrasyacı ekipten gollük bir pas geldi. Boş kaleye, ‘Cemaat’i linç etmek üzere, atılan bu pasın neden geldiğini hiç düşünmeden gole çevirdiler. Bu pas kimden gelmişti, 15 Temmuz’u önleme ‘cömertliğini’ kim göstermişti ve neden bunu yapmıştı, hiç akıllarına getirmek istemediler.

Köşeye sıkışmışlıklarından geçici bir kurtulma yaşadıkları için sanal bir güç ile azgınlıkları arttı.

15 Temmuz sanıldığının aksine…

Ancak Erdoğan bu konuda bir şeyler sezmişti. Şu an haksız yere hapiste olan Kadri Gürsel, 2 Ağustos 2016’da Cumhuriyet’te kaleme aldığı yazıda, Erdoğan’ın darbeden birkaç gün sonra Batı’ya karşı nasıl savunma pozisyonu almak zorunda hissettiğini yazmıştı. Batı’dan bir tehdit hissediyordu Erdoğan ve buna karşı denge olsun diye “Yenikapı ruhu” oluşturmaya çalışıyordu Gürsel’e göre. Ancak darbeden sonraki gelişmeler gösterdi ki, bu pek de işe yaramayacaktı. Batı’ya karşı denge, her zamanki gibi Rusya’ya yönelmekle bulunacaktı.

Bunu iyi bilen Avrasyacı ekip Rusya’yla bağları güçlendirme telkininde bulundu. Ancak bu da, Suriye’deki ve ülke içindeki 5 yıllık yatırımı çöpe atmak, yani yeni ‘satışlar yapmak’la mümkündü. Asıl hedefi köprüyü yok edip Doğu’yla Batı’yı ayırmak olan eski derin devlet, oyunun ikinci yarısını başlattıklarında siyasal İslamcıların hazırlıksız olduğunu anladık.

Havuz medyası şaşkın tavuk gibi

Havuz medyasından da takip edebilirsiniz, sosyal medyadan da. Beşiktaş ve Kayseri’deki saldırılar, Rus Büyükelçi’ye yönelik suikast, Ahmet Zeki Üçok’un ‘kaos kapıda darbe olacak’ tweet’leri, Doğu Perinçek’in açık tehditleri… Hepsini birlikte okuduğunuzda, iktidara yakın isimlerin de kafasının karışık olduğu açık. Oyunun nasıl devam edeceğini kimse kestirebilmiş değil. Bu kez aktörler başka çünkü.

Erdoğan’ın hiçbir zaman bürokraside ‘kendi adamları’ olmadı. Sürekli birileriyle ittifaka girmek zorundaydı. Bu da, oyun planını sürekli tahmin edilebilir kılıyordu. 17 Aralık soruşturmalarından kaçmak için sığındığı eski derin devlet ve onun bürokrasi ayağı, 15 Temmuz’da bitirici pası attı Erdoğan’a. Hedef, o güne kadarki soruşturmalarla bir netice alamayan Erdoğan’ın Cemaat’i ‘tamamen bitirmesinin’ önünü açmaktı.

Neden Cemaat? Erdoğan belki kendi iktidarını kaybetmemek ve suçlarını örtmek için Cemaat’i suçlu gösterme çabasındaydı ama Avrasyacı ekibin projesi daha eski ve daha köklüydü. Cemaat’in kökü kazınmalıydı çünkü bu hareket, Doğu ile Batı arasındaki köprüyü sağlamlaştırmaktan yanaydı. Yetiştirdiği diyaloga açık ve farklı kültürlerle iletişim hâlindeki nesil, bu köprüyü Türkiye’de ve dünyada ayakta tutacaktı. Cemaat’i diskalifiye etmenin yolu, ‘ayrılıkçılara’ güç kazandırmaktan geçiyordu.

Maçın ikinci yarısı başladı

Siyasal İslamcılar ve iktidar çevreleri, 15 Temmuz’dan itibaren maçın ikinci yarısının başladığının hâlâ farkında değiller. Sıra kendilerine geldi ama henüz uyanmadılar. Hâlâ aynı jargonu kullanıyorlar. Rus Büyükelçi öldürülünce panikle suçu yine Cemaat’e yıkma gayretleri beyhude. Gerçek düşmanlarını görme konusunda da hayli acemiler. Oyunu kimin oynadığını, kontrolü kimin elinde tuttuğunu göremediler. Dünya kamuoyunu manipüle edemeyecekleri ortada. Avrasyacı ‘derin güçler’ siyasal İslamcılara çarptırarak Erdoğan’a gol attı.

Bu saldırı sonrasında Türk-Rus ilişkileri zayıflamak bir yana daha da güçlenecek. Dün Türkiye, İran ve Rusya’nın dışişleri bakanlarının katıldığı zirvede yapılan açıklamalara ve Mevlüt Çavuşoğlu’nun fotoğraflarına iyi bakın. Erdoğan, Batı’ya karşı Rusya’yı, Rusya’ya karşı Batı’yı yedekte tutarak bir çeşit denge politikası gütmeye heveslenmişti. Ancak bu saldırı onu Rusya’ya mahkûm edecek. Rus uçağı örneğinde de görüldüğü gibi, ‘kırılan kemik eskisinden sağlam olur’ gerçeğini işin erbabı bilir.

Diskalifiye sezonu

Bu saldırı, sonuçları itibarıyla köprüdeki bölünmeyi ‘sağlama almak’ işlevi görecek. Elbette bu arada birileri tasfiye edilecek. Batı’nın yıllarca koruma altına aldığı bu ‘köprü’ artık Doğu’nun elinde. Üstelik köprünün yeni ‘hamisi’ Asya’da İslamcı bir hükümet istemiyor. Rusya’nın eskiden bu yana radikal İslamcılarla ‘amansız mücadelesi’ ortada. Türkiye’nin siyasal İslamcılıkla bağları baştan sona sorgulanacak şimdiki süreçte. Bazı oyuncular diskalifiye olacak.

Amigolar yapılan hamleyi okuyamayacak kadar körler. Ancak bir kişi var ki, o her şeyin farkında.

[Hakan Asa] 21.12.2016 [TR724]

Türkiye nereye sürükleniyor? [Erhan Başyurt]

Son iki haftada yaşanan bazı vahim olayları alt alta sıralarsanız, Türkiye’nin nasıl bir karanlık ortama sürüklendiği kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Türkiye’de ‘tek adam’ veya ‘seçilmiş diktatör’ rejimine geçişi öngören, AKP ve MHP ortak teklifi 10 Aralık’ta Meclis’e sunuldu.

Sadece siyaset değil, halkın da en önemli gündem maddesi olması beklenen bu çok önemli teklif ne var ki bir türlü tartışılamadı.

Beşiktaş’ta patlayan bomba

Aynı günün akşam saatlerinde İstanbul Beşiktaş’ta Çevik Kuvvet’e saldırı yapıldı. 36’sı polis 40’ın üzerinde şehit verdik. ‘TAK’ isimli PKK uzantısı bir örgüt üstlendi.

Saldırının ardından devletin zirvesinden oldukça sert açıklamalar geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Bedelini ağır ödeyecekler. Meydanı bu alçaklara bırakmayacağız…” Başbakan Yıldırım: “Köklerini kazıyacağız…” İçişleri Bakanı Soylu: “İntikamını alacağız… Tek tek hesap soracağız…”

Ardından bine yakın HDP’li tutuklandı.

Saldırganın daha kimliği netleşmeden, sivillere yönelik bu operasyona tabii ki anlam verilemedi.

Seferberlik ilan edildi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Aralık’ta muhtarlara yaptığı konuşmada, “Anayasamızın 104’ncü maddesine dayanarak, terör örgütlerine karşı milli seferberlik ilan ediyorum” dedi.

‘Seferberlik’ aynı zamanda sıkıyönetim demek, OHAL’ın sonlandırılması çağrıları yapılırken, sıkıyönetim daha fazla özgürlüklerin kısıtlanması ve yürütmeye ek yetkiler vermek demek…

İster istemez bu çağrı tartışma başlattı.

Perinçek ekibinden ‘kaos’ mırıltısı

Aynı gün Balyoz tutuklusu albay Ahmet Zeki Üçok, Türkiye’de bir kaos planının devreye sokulduğunu ve TSK’nın emir komuta içerisinde darbe yapacağını iddia etti.

Vatan Partisi Başkanı Doğu Perinçek de başkanlık referandumunun Mart ayında yapılacağının hatırlatılması ile dikkat çekici bir çıkış yaptı: “Mart’ta Türkiye alev alev yanacak. İstemeyiz ama…”

Bu açıklamalardan iki gün, Beşiktaş saldırısından tam bir hafta sonra 17 Aralık’ta Türkiye yeni bir terör saldırısı ile sarsıldı. Kayseri’de çarşı iznine çıkan askerlere bombalı saldırı düzenlendi. 14 askerimiz şehit oldu.

Siyasiler yine bildik sert ‘intikam’ açıklamaları yaptılar. Kayseri ve Beşiktaş bombalarının kardeş olduğu iddia edildi.

Ardından Kayseri başta Türkiye’nin birçok yerinde HDP parti binalarına saldırı düzenlendi, binalar ateşe verildi… Garip bir şekilde CHP’ye yönelik de daha küçük çaplı saldırılar oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı gün ‘milli seferberlik’ çağrısını yeniledi.

İki terör saldırısı arasında, Türkiye El Bab’a girdi, Rusya destekli Esed ordusu da Halep’in kontrolünü aldı.

Rus Büyükelçiye suikast

Ve 19 Aralık’ta Türkiye şok bir terör saldırısı ile daha sarsıldı.

Ankara Çevik Kuvvet’te görevli bir polis memuru, kameraların önünde Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’a suikast düzenledi. El Kaide’nin Suriye uzantısı El Nusra’nın marşını Arapça söyleyen saldırgan, “Halep’i unutmayın” deyip terör saldırısını gerçekleştirdi.

Türkiye’de 10 gün içinde yaşanan 3 kanlı terör saldırısına bakın. Açıklamaları dikkatle inceleyin.

Türkiye’nin gerçekten karanlık bir el tarafından kaosa sürüklendiği, istikrar ve güvenin büsbütün kaybolduğu apaçık ortaya çıkıyor.

Tabii ki sorumluluğu üstlenen de bugüne kadar istifa eden yetkili de yok! Saldırılardaki güvenlik ve istihbarat zaafını ortaya çıkarmaya yönelik en ufak çaba yok!

Aksine sorumluluk mevkiindekilerin sorumsuz açıklamaları ve kaosa benzin dökmeleri söz konusu…

Tabii tüm bu süreç ve saldırılar nedeniyle bırakın rejim değişikliği ve yeni başkanlık teklifini tartışmayı, gündeme getiren bile yok!

   ***

GERÇEKLERİ SAPTIRAN, SUİKASTI YAPTIRANDIR!

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrei Karlov’a suikastın ardından ‘tetikçi’ ve ‘istihbarat haber elemanı’ gazeteciler, suyu bulandırmak ve iz kaybettirmek yarışına girdiler.

Suikastçı polisin FETÖ’cü olduğu, suikastçının Today’s Zaman muhabirinin evinde kaldığı, suikastçının Körfez dershanesine gittiğini, Kuşadası’ndaki Hizmet’e ait ATA okulunun bursu ile okuduğu ve KPSS kopya şüphelisi olduğu yalanlarını yaydılar.

Sahte kimlikli AK Troll hesaplarla başlayan bu kara propagandayı, yandaş medya manşetleriyle, merkez medyadaki ‘istihbarat haber elemanları’ da yazı ve haberleriyle yaymaya çalıştılar.

İyi ama neden? Neden bu yalan ve iftiralar… Bu çarpıtma gayreti neden?

Neden panik içinde, Rus diplomata suikastın aydınlatılmasını engellenmeye ve suyu bulandırmaya uğraşıyorlar? Oysa gerçekler gün gibi ortada.

Birincisi, suikastçı polis Mevlüt Mert Altıntaş Ankara Çevik Kuvvet’te görevli ve resmi görevinde iken suikastı gerçekleştirdi.

İkincisi, 2014’te göreve başlamış. Yani güvenlik soruşturmalarının defaatle yapıldığı ve ‘partili referans’ arandığı bir dönemde. 15 Temmuz’dan sonra en ufak bir şüphe ile bile insanların açığa alındığı dönemde, görevinin başında. Yani sahip çıkılan bir polis…

Üçüncüsü, Ankara’da kaldığı adresin iftira atıldığı gibi Today’s Zaman Ankara Temsilcisi Abdullah Bozkurt’un evi ile uzaktan yakından bir alakası yok. Ankara’da görev yaptığı iki buçuk yıl boyunca da polis arkadaşlarıyla aynı evde kalıyormuş…

Dördüncüsü, suikastçı polis iddia edilenin aksine KPSS şüphelisi değil, Körfez dershanesine de gitmemiş, Kuşadası’nda hiçbir zaman Hizmet okulu da olmamış. Burs verdiği iddia edilen okulun da Hizmet ile hiçbir alakası yok!

O halde, bu planlı kara propagandayı kim planlıyor? İftiraları kim üretiyor? Psikolojik harekâtı kim yönetiyor? Bu panik ve dünyayı aldatma çabası neden?

Görünen o ki, ‘parti referanslı’ suikastçı polis, radikal dinci gruplarla temas halinde ya da sempatizanı… Tüm işaretler, El Kaide uzantısı El Nusra örgütünü gösteriyor. Rusya’nın son olarak Halep’ten çıkarttığı ve çok kayıplar verdirdiği bir örgüt. El Nusra, IŞİD’in aksine Suriye’de ‘yerli’ bir örgüt olarak kabul ediliyor.

Daha ilginci Ankara’nın da desteğini alabilmiş… Ankara, El Nusra’yı bir dönem terör listesinden çıkardığı için ABD başta Batılı ülkelerden tepki almıştı.

Ankara’nın o dönem, “El Nusra elemanlarına eğitim verip, örtülü ödenekten maddi destek sağladığı” şeklinde de yoğun eleştiriler mevcut.

Rusya’nın Halep operasyonu öncesi Ankara’dan “El Nusra, Halep’ten çekilsin” ricasında bulunduğunu, Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklamıştı. Türkiye, bu talebi yerine getirmişti.

İddialara göre Ankara, El Nusra’nın topraklarımızı silah ve insan geçişi için koridor olarak kullanmasına imkân vermiş, hatta kolaylaştırıcı yazılı resmi talimatlarda bulunmuştu.

Ankara’nın ve istihbaratın El Nusra ile ilişkisi, Ankara’nın IŞİD ile bilinen bağlantılarından daha güçlü ve bu durum Rusya başta tüm dünya tarafından da biliniyor.

İşte Ankara’nın ve ‘istihbaratçı haber elemanlarının’ paniği bundan… Bu yüzden akıl dışı iftira üretip, soruşturmayı ve gerçekleri saptırıyorlar.

Bir taraftan hedef saptırıp suikastçının bağlantılarının ve emri nereden aldığının üstünü örtüyor, bir taraftan da “FETÖ’ye yönelik uluslararası algı operasyonu” yapıyorlar.

Akılları sıra bir taşla iki kuş vurmaya çalışıyorlar…

Suikastçı polis, yaralı veya sağ yakalanmak yerine öldürüldüğü için de hiçbir şeyi itiraf etmesi mümkün olmayacaktır.

Ankara’da bir süredir “algı, gerçekten üstündür” ve “yalan ne kadar büyükse, inanan o kadar çok olur” şeklindeki Hitler’in propaganda anlayışı hâkim!

Ancak karşılarındakinin Rusya olduğunu, KGB kökenli bir devlet başkanlarının bulunduğunu unutuyorlar. Tereciye tere satmaya kalkıyorlar. Kendilerini aldatıyor ve panikleri ile şüpheleri aslında daha çok üzerlerine çekiyorlar.

Ne güzel söylemiş Ziya Paşa:

En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın

[Erhan Başyurt] 21.12.2016 [TR724]

Kayyım gaspının gürültüsü Moskova’dan geldi [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Rusya’dan 2,25 milyar metreküp doğalgaz ithal etme imtiyazını elinde bulunduran Akfel Holding’e evvela kayyım atanması akabinde holdingin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilmesi Ankara-Moskova hattında düşük yoğunluklu krize sebebiyet verdi.

Hükümetin bu hamlesi Rus enerji devi Gasprom’a dokundu. Zira Akfel’in ortakları arasında Gazprom ve Gazprombank da var. Gazprom’un Akfel’e el konulmasından duyduğu rahatsızlık Rus Kommersant Gazetesi‘nde de yer aldı. Buna göre, Gazprom Türkiye’deki en büyük aktiflerini kaybetme korkusu yaşıyor.

Haberde Rusya’dan en fazla gaz satın alan özel şirket konumundaki Akfel Gas’ın fiilen devletleştirildiği vurgulanıyor. Yılda 2,25 milyar metreküp gaz satın alan şirketin Rusya’dan Türkiye’ye özel sektör alımları içinde yüzde 55, toplam gaz satışında yüzde 20 payı olduğu ve yıllık 500 milyon dolara yakın ciroya ulaştığı kaydediliyor.

BİNALİ YILDIRIM’IN CEVABI TATMİN ETMEDİ

Gazprom’un ve Gazprombank’ın iştiraklerinden olan Akfel’in akıbeti son Moskova gezisinde Başbakan Binali Yıldırım’a da soruldu, ancak Ruslar, Yıldırım’dan tatmin edici cevap alamadı. Kommersant’a konuşan bir kaynağın sözleri rahatsızlığın ciddi boyutlara vardığını gözler önüne seriyor: “Türkiye’deki en büyük ve en kârlı şirketi elimizden aldılar.”

Enerji sektörünü yakından takip eden isimlere göre AKP’nin Türkiye’de attığı bu adım ‘siyasi krize’ dönüştü ve çözüm siyasî yollarla mümkün olabilecek.

Türkiye’de Baltacı ailesinin kontrolünde olan Akfel’de Fatih Mehmet Baltacı, Murad Abdurrahman Baltacı ve Melike Baltacı’ya ait hisselerin bir kısmını Gazprom satın almıştı. Akfel’e reva görülen hukuk dışı muamele tr724.com‘da 8 Aralık 2016’da yayımlanmıştı.

KAYYIMIN EKONOMİYE VERDİĞİ ZARAR NETLEŞİYOR

Akfel gibi onlarca holding ve şirketin TMSF’ye devredilmesinin siyasî ve iktisadî maliyeti elbette olacak. Şirketleri keyfî gerekçelerle müsadere etmenin, ticaretin çarklarının arasına demir çubuk sokmaktan ne farkı var? Ekonomik krizin, sermaye göçünün harici faktörlerden sonra en mühim sebebi belli: Hukuk devleti ortadan kaldırıldı ve mülkiyet hakkı ayaklar altına alındı. Neticede yatırımcının olmazsa olmazı itimat ortamı kalmadı.

TMSF, 25 milyar dolar büyüklüğündeki onlarca holdingi (15 Temmuz’dan sonra el konulan) idare edemez. TMSF Başkanı Şakir Ercan Gül, pimi çekilmiş bombaları daha ne kadar elinde tutacağını bilmiyor. Sadece vakit kazanmaya çalışıyor. Hükümet cenahının iddia ettiği gibi bahse konu şirketlerin satışı ya da tasfiyesi kolay değil.

DEVİR GEREKÇESİ YOK!

Bankacılık Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Sermaye Piyasası Kanunu gibi kanunları ne kadar eğip bükerlerse büksünler her kuruşu denetimden geçmiş bu şirketlerin TMSF ya da kayyıma devredilmesine hukukî mesnet bulamazlar. Siyasî intikam operasyonu namına yapılan her işlem nihayetinde fâillerine de zarar verecek. Ekonomik krizin faturasını sandıkta bugünkü hukuksuzluklara imza atan siyasetçiler ödeyecek.

TMSF, devraldığı tarih itibarıyla dolar bazında bilançoları kayıt altında olan bu şirketleri son ana kadar elinde tutmak isteyecektir. Batırmak da AKP’li hısım akrabaya üç kuruşa satmak da asıl sahiplerinin alacağı tazminatı katlayacaktır. Kurul üyeleri, AKP’nin kayyımlarına nazaran hukuk devletinin ne manaya geldiğini ve devlette hiçbir kaydın silinmediğini gayet iyi bilir.

Konunun hükümete bakan tarafı daha vahim. Bile bile kanunlar çiğneniyor. Bankacılık Kanunu’na göre yetkilendirilmiş Fon’un enerjiden mobilyaya kadar hemen her sektörde faaliyet gösteren şirketleri işletmesi her şeyden evvel kuruluş kanunu ile telif edilemez.

‘BİLMİYORDUM’ MAZERETİ GEÇERSİZ

Devlete tek kuruş borcu olmayan bu şirketlerin zarar ettirilmesi sadece Türk Ticaret Kanunu (TTK) muvacehesinden bile TMSF üyelerine veya kayyımlara ağır mükellefiyetler getirecektir.

Türk Ticaret Kanunu’nda Anonim Şirket yönetim kurulu mesuliyet halleri belirtilmiştir.

Madde metnine göre yönetim kurulu üyeleri, kanundan ve esas sözleşmeden yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zararlardan mesuldür.

TTK’nın 369. Maddesi’ne göre; yönetim kurulu üyeleri ve yönetimde görevli üçüncü kişiler görevlerini tedbirli bir yöneticinin hassasiyetiyle yerine getirmek, şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadırlar. 393. ve 549. maddeler de kanunun şakasının olmadığını gözler önüne serecek kadar katı ve kat’i.

KAYYIMLAR KASALARI BOŞALTIP TMSF’YE DEVRETTİ

Dolayısıyla TMSF’nin hâlihazırdaki kurul üyeleri, bu şirketlerde sebebiyet verdikleri 1 liralık zararın bile hesabını vermek mecburiyetinde kalacak. Kayyımlardan gelen Kaynak, Zaman (Feza Gazetecilik) ve Koza İpek gibi holdinglerin hesaplarını bir kere daha gözden geçirmeleri kendi menfaatlerine olacaktır.

Zira kasaları kayyımlar tarafından boşaltılan şirketlerin son durağı TMSF oldu. Her nevi zarar ve ziyanın hesabı da TMSF’ye suâl edilecektir. İleride ödeyecekleri tazminatın kabarık olmasını istemiyorlarsa kayyımlar ortaklıktan kaybolmadan teslim-tesellüm safahatını bir kere daha gözden geçirsinler. Aksi takdirde yüz kızartan bu yağma sofrasından semiz kalkan kayyımların da faturası TMSF’ye kalabilir.

Akfel’in gürültüsü nasıl Moskova’da koptu ise Kaynak, Koza ve Zaman’ın yurt dışındaki ortaklarının Tahkim’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açtığı davalar da hayli gürültülü geçecek.

[Semih Ardıç] 21.12.2016 [TR724]

Delili önceden bırakılmış cinayet [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Önce bir soru ile başlayayım: Katil, Rus Büyükelçisi Andrey Karlov’a ateş ettikten sonra sonra “Yaptığınız zulümler yeter! Bu, kanaat önderimize ve kardeşlerime 3 yıldır yaşattıklarınızdan sonra artık hiçbiriniz güvende değilsiniz” diye bağırsaydı ne olurdu? Cemaat, bunun ‘kör gözüne parmak’ bir provokasyon olduğunu canhıraş bir şekilde anlatmaya çalışırken sesini bile duyuramayacak kadar büyük bir gürültü kopar ve anında altında kalırdı. Benim cevabım şu: Bu zaten 15 Temmuz’da yaşandı. 15 Temmuz’da olan buydu zaten. Oradan elde edilmesi tasarlanan netice ne ise o hâsılat zaten elde edildi. Şimdi yeni bir ‘FETÖ’ komplosuna gerek yok. Artık yeni bir hedef söz konusu olabilir.

Peki, nedir o hedef? Bunun cevabını vermek için de biraz geriye gitmek isterim. Yaklaşık 1 yıldır sürekli gündeme gelen “Ergenekon ile AKP kapışır mı? Ne zaman güç savaşı başlar?” sorularına dönelim. Geçen yıl Ramazan ayında şöyle dediğimi hatırlıyorum: “İki gücün bir çatışmaya girmemesi, eşyanın tabiatına aykırı. Eninde sonunda büyük bir kapışma olacak ama bunun için öncelikle cemaatin tamamen bittiğine kani olmaları gerek. O yüzden de bu yaz ben YAŞ’ta büyük bir ‘cemaat tasfiyesi’ bekliyorum. Buna cemaatin de itiraz edeceğini zannetmiyorum. Eğer sürecin bitmesi için bu gerekiyorsa, tasfiyelere de ses çıkarılmayacaktır.”

Darbeden sonra gelen darbe

Bir ay sonra 15 Temmuz patladı. Ardından başta askeriye olmak üzere büyük bir tasfiye operasyonu başladı. Toplumun her katmanından onbinlerce cemaat mensubu zindanlara atıldı. Ardından Vatan Partisi lideri Perinçek’ten, “Cemaat bitti. Bir daha belini doğrultamaz” açıklaması geldi. AKP ile Ergenekon birlikteliği, ‘en güzel meyvesini’ vermişti. ‘Mutlu birliktelik’ devam ediyordu. Fakat Erdoğan’ın başkanlığı tekrar ısıtmasıyla birlikte çiftin arasındaki hava da soğumaya başladı. Perinçek ve ekibi üst üste mesajlarla Erdoğan’a ‘başkanlıktan vazgeç’ mesajları gönderdi. Daha 15 Kasım’da “Erdoğan, başkan olamayacak” öngörüsünde bulunmuştu.

Aydınlık Gazetesi’ndeki 11 Aralık tarihli köşe yazısında da “AKP’ye çağrı; cumhurbaşkanlığı sisteminden vazgeçin” diye seslendi. 15 Aralık’ta yine başkanlığı kastederek, “Türkiye, bu mafya diktatörlüğünü taşımaz” vurgusu yaptı. Büyükelçi cinayetinden 2 gün önce söylediği “Türkiye Mart aylarında alev alev yanacak” sözleri de hala sıcak. Sadece Perinçek değil, Ergenekon ve Balyoz sanığı Emekli Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok’un ‘kaos’ ve ‘darbe’ açıklamaları da epey tartışıldı.

Ergenekon’u tasfiye etmek demek…

Erdoğan’ın, Anayasa değişikliği teklifindeki haliyle ‘Cumhurbaşkanı’ olması demek, Türkiye’nin tek hâkimi olması demek. Dış politikasından yargısına kadar her şeye o karar verecek. Başkomutan da o olacak başsavcı da. Her türlü üst düzey bürokrat ataması onun iki dudağı arasında olacak. Yani devleti istediği gibi şekillendirip dönüştürebilecek. Kimseye de hesap vermeyecek. Kiminle nereye kadar ittifak kurup kimi ne zaman tasfiye edeceğine en doğru zamanda karar veren Erdoğan, işte o zaman Ergenekon’dan da kurtulmak için düğmeye basacak. Bunu en iyi bilen de şimdi zoraki nikâh yaptığı bu köklü ve derin yapı.

Erdoğan’ın Ergenekon’u tasfiye etmesi demek; bu yapının yıllardır hayalini kurup ilk kez AKP sayesinde çok yaklaştığı ’NATO’dan çıkmış, Batı’dan kopmuş, Avrasya eksenine girmiş Türkiye’ hayalinin de riske girmesi demek. Çünkü bütün ipleri elinde tutan bir Erdoğan, bugün bir çıkarı için AB’ye rest çekebilirken yarın da başka bir maslahat gereği Rusya’nın karşısına dikilebilir. Putin için eskiden beri ‘güvenilmez’ bir lider olan Erdoğan, başkanlıktan sonra daha da ‘öngörülemez’ hale gelebilecektir.

Buna bir de artık başkanlığı resmileşen Trump’ın yeni Rusya politikasını ve Ankara katliamı sonrası yaptığı “Radikal İslamcıların işi” açıklamasını da ilave edelim. Bundan sonra Rusya ile işbirliği öngören yeni ABD dış politikası ile ‘radikal İslam’a karşı’ ortak mücadele süreci başlarsa Erdoğan rejimi bundan ne şekilde etkilenir acaba?

Bu noktada, büyükelçi cinayetinin, ‘başkanlık sistemi’nin Meclis’e sunulması, Beşiktaş patlamaları ve Kayseri saldırısının hemen peşinden geldiğini de unutmamak gerek. Beşiktaş saldırısından sonra İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın, “Patlamaların arkasında devlet var. Bombalar, TSK envanterine kayıtlı” açıklaması önemliydi. Murat Yetkin’in Beşiktaş saldırısının arkasında, Avrasyacıların olabileceğine dair kaleme aldığı 2 önemli yazıyı da hatırlatmadan olmaz.

Somut gerçekler ne anlatıyor?

Şimdi tekrar saldırı sonrası elimizde olan somut ve net gerçekleri hatırlayalım: Saldırgan Mevlüt Mert Altıntaş, bir polis memuru ve 17 Aralık sonrasında mesleğe giriş yapmış.

Katil, Suriye ve Halep’te yaşananların intikamını aldığını belirtir sözler söyledi. Sol el işaret parmağını havaya kaldırarak cihadist sloganlar attı.

Saldırgan, canlı ele geçirilmek yerine olay yerinde öldürüldü. Böylece, cinayetin arkasını aydınlatacak en önemli delil ortadan kaldırıldı.

Olaydan sonra yayın yasağı geldi ve Twitter kapatıldı. 15 Temmuz’da tam tersi olmuştu.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, olay yerinde ve sonrasında gazetecilerden soru almadı.

Hiçbir devlet yetkilisi resmi ağızdan “FETÖ yaptı” demedi.

Putin’in talebiyle, suikastin perde arkasını aydınlatmak amacıyla iki ülke arasında ortak bir komisyon kurulması kararlaştırıldı.

Bu arada, Erdoğan’ın, 15 Temmuz gecesi CNN Türk’e bağlandığı andaki yüz ifadesi ile Karlov suikasti sonrası yüz ifadesini karşılaştıralım. Erdoğan’ın neden daha gergin ve sıkıntılı olduğu sorgulamaya değer.

Erdoğan’ın sıkıntısı

Tabii Erdoğan için sıkıntının bu denli büyük olmasının başka nedenleri de var. Çünkü bu, ‘delili önceden bırakılmış’ bir cinayet. Erdoğan, kendi ağzıyla El Nusra’nın ‘patronu’ olduğunu itiraf etmiş bir lider. Hem de Putin’e karşı. 19 Ekim 2016 tarihli konuşmasında, “Sayın Putin ile Halep’i konuştuk. Saat 22.00 itibarı ile hava operasyonunu durduracaklarını ifade ettiler. El Nusra’nın orayı terk etmesi konusunda ricası oldu. Arkadaşlarımıza bu konuda gerekli talimatı verdik; onlar da bu çalışmayı yapmak suretiyle, ‘El Nusra’yı Halep’ten çıkarmak ve Halep halkının bu noktadaki huzurunu sağlamak için bir çalışmanın içerisinde olalım’ diye aramızda böyle bir mutabakatı görüştük.” dedi. 21 Haziran 2016’da da “El Nusra’ya niye terör örgütü diyorsunuz?” çıkışına imza atmıştı. Küs oldukları dönemde Rusya’nın, Erdoğan’ın IŞİD’le ilişkilerine dair dünyaya servis ettiği bilgileri, Birleşmiş Milletler’e yaptığı başvuruyu da buraya önemle kaydedelim. Son olarak, Halep’teki katliamlardan sonra AKP ve yandaş kalemlerin teşvikiyle Rus büyükelçilği ile konsolosluk önünde tertip edilen protestoları hatırlayalım. Tıpkı Hanefi Avcı’nın, Ogün Samast’ın Hrant Dink’i katletmesiyle ilgili söylediği gibi;    ‘Sen odayı ısıtırsan birileri mutlaka ceketini çıkaracaktır.’

Katilin son anlarında söylediği sözleri tekrar hatırlayıp soralım; şimdi artık Erdoğan “Bizim El Nusra ile ne alakamız var? El Nusra terör örgütüdür” dese kim inanır? Katil için “Büyükelçiyi vurmaya giderken bana mı sordun?” diye sorması an meselesidir. Fakat yine de Putin buna inanacak mıdır?

Peki, öyleyse Rusya Devlet Başkanı neden “İki ülke arasındaki ilişkileri bozmaya yönelik bir provokasyon” dedi. Çünkü peşin peşin tekrar Batı’nın kucağına itmek istemediği bir Türkiye var. Olayı soruşturacak ortak komisyondan AKP’nin kimleri kaçıracağını göreceğiz. Perde arkası bir bir aydınlanmaya başladıkça iki ülke ilişkilerinin seyri de değişmeye; Allah korusun Türkiye de alev alev yanmaya başlayabilir.

[Ahmet Dönmez] 21.12.2016 [TR724]

Büyükelçi suikastındaki üst olmayan akıl [Adem Yavuz Arslan]

Washington bir ‘think thank cenneti’ sayılır. İrili ufaklı onlarca düşünce kuruluşunda, yüzlerce uzman dünya meselerine kafa yorar ve çok değerli raporlara imza atarlar.

Biz gazeteciler için, üniversitelerle birlikte iyi bir kaynaktır bu kurumlar. İmkan dahilinde panelleri, açık oturumları izler, raporları takip etmeye çalışırım.

Türkiye’deki gelişmelerin tartışılacağı bir paneli izlemek için Washington’un önemli üniversitelerinden birine gitmiştim.

Toplantının yapılacağı salona doğru yürürken kimliklerini daha sonra öğreneceğim, ‘kirli sakallı’, ‘agresif tavırlı’ iki kişi küfrederek üzerime yürüdü.

Tavırları gayet saldırgandı.

Ağızlarından ‘vatan haini’ ‘ajan’ vb ifadeler dökülüyordu. Araya girenler oldu ve hadise fiziki saldırıya dönüşmeden önlendi.

Polisi aradım, az önce asıp kesen ‘Aktrol’ler kayıplara karıştı.

O grupla beraber olan birine ‘neden saldırdıklarını’ sorduğumda bana havuz jargonuyla cevap verdi. Konuşma uzayınca söz konusu kişilerin hiçbir yazımı okumadıklarını, kitaplarımdan ve TV programlarımdan haberdar olmadıklarını fark ettim. En başta, çalıştığım kurumu bile bilmiyorlardı.

Tabi ‘iyi bir Havuz takipçisi’ ve AKP’li oldukları açıktı.

Bu anektodu aktarmamın nedeni Ankara’daki suikast. Malum olduğu üzere Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, Ankara emniyetinde görevli M. Mert Altıntaş isimli bir polisin silahlı saldırısı sonrası hayatını kaybetti.

Suikast neresinden bakarsanız bakın tarihi etkiye sahip.

Her ne kadar havuz medyası daha ilk andan -her zaman olduğu gibi- olayı Cemaat’e yıkıp işin içinden çıksa da durum o kadar basit değil.

Zira tüm  dünya televizyonları, internet siteleri saldırganın silahını ateşlerken attığı sloganları, el Nusra ile özdeşleşmiş ifadeleri, Halep ve Suriye mesajlarını izledi.

Bir büyükelçiyi, hele hele Rusya Büyükelçisini kameralar önünde öldürmek sıradan bir olay değil. Bu cinayetin çok büyük sonuçları olur.

Peki kim yada kimler bu cinayetin arkasında ? AKP söylemiyle ‘üst akıl’ kim? Açıkçası şu aşamada ‘üst akıl’ kim bilmiyoruz.

Olay istihbarat savaşlarının yansıması da olabilir, bireysel bir ‘yalnız kurt’ eylemi de. Veya ‘iyi çocukların’ organize ettiği bir kumpas da olabilir. Sonuçta Türkiye tarihi ‘karşıya üç kişi yollayıp bu tarafa 5 füze attıran’ örneklerle dolu.

Gerçek failleri zaman içerisinde görebiliriz fakat bu noktada başka bir boyuta dikkat çekmek istiyorum. Zira karşımızda çok ciddi bir sorun var ve maalesef kimse riskin büyüklüğünü fark edemiyor.

Türkiye için esas risk bizzat Erdoğan liderliğinde ve hükümet eliyle koordine edilen ‘nefret söylemi’.

2007’de Sabah-Atv ile başlayıp adım adım Türk medyasını ele geçiren AKP iktidarı zamanla bu devasa gücü bir propaganda-yalan makinesine dönüştürdü.

Bugün öyle bir hale geldik ki gazeteler, televizyonlar, internet siteleri ve sosyal medya adeta haysiyet celladı gibi.

Neredeyse AKP iktidarına muhalif olup da ‘vatan haini’ ‘CIA uşağı’ ‘terörist’ vb damgaları yemeyen kalmadı.

İktidar ve medyası, şehit çocuğundan büyükelçilere kadar herkesi hedef gösterdi.

Nitekim çok etkili bir büyükelçinin iktidar medyasınca hedefe konduktan sonra yaşadıkları diplomasi kulislerinde uzun süre konuşulmuştu.

Ölmek ve öldürmek kutsandı, kitlelere hedef olarak gösterildi. Her yerden kin ve nefret akıyor. İktidarın paraya boğduğu dizilerden topluma empoze edilen hamaset de cabası.

Başta Erdoğan olmak üzere tüm AKP ve havuz yöneticilerinin ‘eyy..’ ile başlayan söylemleri ortada.  Büyükelçilikler önünde ki eylemleri organize edenler de herkesin malumu.

Eğer siyasi irade eliyle topluma empoze edilen nefret söyleminin etkisini görmek istiyorsanız etrafınıza bir bakın.

Böyle bir atmosferde ‘üst aklın’ yada istihbarat örgütünün devreye girmesine gerek kalmayabilir. Çünkü psikolojik harpte kuraldır: ‘Bir bahçeyi sürekli sularsanız ayrık otu bitmesi için tohum atmanıza gerek kalmaz’.

Ya da Hanefi Avcı’yla meşhur olan şu söz: ‘Ortamı ısıtırsanız ceketi çıkarırlar’.

Kurtlar Vadisi tarzı dizilerle büyümüş, sabah akşam ‘vatan millet sakarya’ nutukları dinleyen, hamasetin zirve yaptığı bir kitle var.

Cehalet ise diz boyu.

Aklı selim herkes riski görüp ‘ortamı soğutma’ çağrıları yaparken Erdoğan bir adım daha atıp ‘milli seferberlik’ ve ‘komşuları ihbar’ çağrısı yapabiliyor.

Erdoğan ve AKP kadar düzenli anketler yapıp, toplumun nabzını tutan ikinci bir siyasi parti yok. Yükselen gerginliği görmemeleri mümkün değil.

Fakat iktidarlarının devamı için çatışmayı-çatıştırmayı tercih ediyorlar.

Kayda geçsin diye AKP tarzıyla soruyorum; Ey AKP ve Havuz medyası,

Sorumsuzca yaptığınız yayınlar, hedef göstermeler, yalanlar, iftiralar yüzünden insanlar bir birini boğazlayacak hale geldi.

Siyasi çıkarlarınız için kurduğunuz mekanizmanın ülkeyi yıkıma götürdüğünü ne zaman fark edeceksiniz ?

Son olarak Putin gibi istihbaratçılıktan gelmiş bir liderin yönettiği Rusya’nın suikasti ciddiyetle takip edeceği ve ağır bir diyet ödeteceğini bilmek için uzman olmaya gerek yok.

Bilinmeyen şey Putin’in isteyeceği diyetin büyüklüğü.

[Adem Yavuz Arslan] 21.12.2016 [TR724]

Akrebin kıskacında [Abdullah Aymaz]

Necip Fazıl Kısakürek, kendi zorlu mücâdelesini anlatırken “Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader” diye başına gelenleri şiirleştiriyordu…

Bediüzzaman Hazretleri de müminleri uhuvvette, birliğe ve beraberliğe davet ederken Mektubat’ta şöyle diyor:

“İşte ey müminler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz?.. Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazladır. Herbirisine karşı dayanışarak, el-ele verip müdafaa vaziyetini almaya mecbur iken; onların hücumunu kolaylaştırmak, onların İslamın en mahrem yerlerine girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik düşmanca inat, hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler ehl-i dalâlet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün  âlemine, tâ dünyanın dehşetlerine ve musibetlerine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silahın, siperin ve kalen “Uhuvvet-i İslâmiye” (İslâmî kardeşlik’tir. Bu İslâmî kaleyi küçük düşmanlıklarla ve bahanelerle sarsmak ne kadar vicdana ters ve ne kadar İslâmiyetin sunduğu menfaatlere aykırı olduğunu bil, ayıl!”  (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas Beşinci Vecih)

Meseleyi şahsileştirecek olursak:

“Evet, insan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi, hiç hükmünde…. Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde bir şey… Âdeta sermaye ve iktidarının dâiresi, eli nereye yetişirse, o kadardır. Fakat emelleri, arzuları, elemleri ve belâları ise; dâiresi, gözü, hayâli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. İşte bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan insan ruhuna ibadet, tevekkül, tevhid ve teslim, ne kadar büyük bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, idrak edip anlar.” (Sözler, Üçüncü Söz)

Pek çok düşmanları bulunan insan için kurtuluş yolu da şöyle gösteriliyor:

“İşte, nasıl eğer bir adam, hem hoca, hem subay, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa, o insanın, herbir dairede bir münasebeti, birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mesuliyeti, birer derece  derece yükselişi ve bunlara karşı, muvaffakiyetsizliğine sebep olacak birer düşmanı ve rakipleri oluyor. Padişaha karşı çok ünvanlarla görünüyor ve görüyor. Çok dillerle ondan medet ister. Âmirinin çok ünvanlarına müracaat eder. Düşmanların şerrinden kurtulmak için, yardımını çok suretlerle talep eder… Öyle de; Cenab-ı Hakkın Güzel İsimlerinden çok isimlere mazhar, çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ olan insan, Allah’a münacatında, nefis ve şeytanın şerlerinden ve kötülüklerinden Allah’a sığınmasında çok isimleri zikreder. Nasıl ki, insanlığın iftihâr tablosu ve en hakikî İnsan-ı Kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselam, Cevşenü’l-Kebîr namındaki münâcâtında bin bir ismiyle dua ediyor ateşten Allah’a sığınıyor. İşte şu sırdandır ki Nâs Suresinde Rab, Melik ve İlâh isim ve ünvanları ile ‘De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine (yegâne Hükümdarına) ve insanlarına İlâhına, o sinsi vesveseci şeytanın şerrinden istiâze edip sığınıyorum.’ (Nâs Suresi, 114/1-4) buyurularak, üç isim ve unvan ile istiâze emrediliyor ve ‘Bismillaharrirahmanirrahim’ de üç isimle (Allah, Rahman ve Rahîm) yardım dileme tarzı gösteriliyor.” (Yirmi Dördüncü Söz)

Kur’an-ı Kerim’de: Muhakkak ki nefis daima kötü şeyler emredip o yollara sevk eder.” (Yusuf Suresi, 12/53) buyuruluyor. Hadis-i şerifte de “Senin en zararlı düşmanın iki yanında bulunan nefsindir.” buyruluyor. Şeytan da en sinsi ve dehşetli düşman  olarak hazır. Yani akrebin  kıskancındayız. Öyleyse hep Allah’ı anıp zikredeceğiz. Yoksa “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan  çıkmış fâsıklardır.”  (Haşr Suresi, 59/19) âyetinin tokadını yeriz. Sağımızdan  solumuzdan  bir padişahın canavar köpekleri saldırınca, yine padişahlara sığınıp “Bizi, şu canavarlardan kurtar” diye ondan yardım isteyeceğiz. İmtihan için yaratılan şeytan ve nefis canavarlarından kurtulmak için elbette Hikmet Sahibi Yaradana sığınıp yalvaracağız. 

[Abdullah Aymaz] 20.12.2016 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com