Camileri ahır yaptılar! [Seyfi Mert]

“Tekkeleri devlet kapatmadı, tekkeler zaten kendi kendilerini kapatmıştı.”
(Abdülhakîm Arvasî)

Osmanlı’nın son zamanlarında, İstanbul’un halkın meşhur Şişhane yokuşunun rahat bir şekilde çıkılabilmesi için bir atlı tramvay ekibi kurulmuştu. Bu sistem yokuşu aşarak Beyoğlu’na ulaşmak isteyenler için kolaylık sağladıysa da, başka bir sıkıntı ortaya çıktı: Yokuşun epeyce dik olmasından dolayı atlar çabuk yorulmaya başlamıştı. Durum böyle olunca da arabacılar, gün içerisinde atlarını bu güzergâh üzerinde bir Rum vatandaşın işlettiği ahırda dinlenmeye bırakmak zorunda kalıyorlardı: Dingo’nun Ahırı ismiyle meşhurdu. 

Bu ahırı işleten kişinin adıydı Dingo… Kafası her daim kıyak olan Dingo usta, mekânı başıboş bırakmış, giren çıkan pek belli olmuyordu. Ancak atlı tramvaycıların başka seçeneği de yoktu. Ahırda sürekli karmaşa, tartışma, hırsızlık, kayıp vesaire oluyordu. 

Belli düzen, nizam, saygı yoktu. Millet birbirinin atını yürütüyor, atlar karışıyor, bazen dinlenmiş zannedilen at yorgun olduğu için yokuşu çıkarken çatlayıp ölüyordu. 

Zamanla Dingo’nun Ahırı bir sembol oldu. Girenin çıkanın belli olmadığı, her türlü edepsizliğin normal sayıldığı, kuralsız, ahlaksız bir mekan. Sahibinin kafası her daim binbeşyüz olduğu için, ne mal emniyeti vardı, ne can. Üstüne üstlük bir de ne kadar ipten kazıktan kopmuş çakal çukal varsa, alayı Dingo’nun ahırını mesken tutuyordu artık. Kavga, gürültü, şamata hiç eksik olmuyordu bu ahırdan. 

Ünü o kadar yayıldı ki, nerede bir karmaşa, düzensizlik, ahlaksızlık varsa, “burası Dingo’nun ahırına dönmüş” diye darb-ı mesel olarak anılmaya başladı. 

Yok… Endişe etmeyin memleketi Dingo’nun ahırına benzetmek için yazmadım bunları. 

Benzetenler olabilir, açıkçası çok da bir şey söyleyemez, pek itiraz edemeyiz bu benzetmeye. Lakin, başka bir mesele için yâd ettim Dingo’nun Ahırı’nı…

Muhafazakar kesimin Cumhuriyet’in Tek Parti dönemine atfettiği en önemli suçlamalardan ikisi mevzumuzla ilgili. 

İlki şudur; Allah demek yasaktı!

İkincisi ise; camileri ahır yaptılar!

Birincisinde az biraz çarpıtma vardı ama az bile söyleniyordu. Allah demek yasak, Tanrı demek serbestti. Ezanı bile ‘Tanrı uludur’ şeklinde okuttular bir süre. Sadece “Haydin kurtuluşa” yerine “Haydin felaha” dedirtiyorlardı müezzinlere. 

Tek parti trajedilerinden belki de en küçüklerinden biriydi bu. Durum bu kadar komik değildi şüphesiz. Kur’an okunması yasak, millet gizlice çocuğuna kutsal kitabını öğretiyordu. Dini kitap basmak yürek işiydi, çoğunu toprağa gömüyorlardı. 

Camilerin ahır yapılması kısmı ise bambaşka bir mevzu. Bir takım militan laikçilerin söylediğinin aksine doğrudur; camiler ahır yapıldı. Belki birkaç tanesi ama meselenin özü şu; camiye giden yollar kapatıldı. Türkçe ezan, Arapça öğrenilmesinin yasaklanması, hatta sanat müziği enstrümanlarına bile yasak getirilmesi zaten caminin yollarını çoktan kapatmıştı. Bir de Necip Fazıl’ın piri Arvasi’nin dediği gibi, Müslümanların yozlaşması ve dini mahalleri içi kof birer meskene dönüştürmesi zaten ibadethanelerin içini boşaltmıştı. Giden gelen yoktu. Öyle ki pek çok Anadolu köyünde cenaze yıkayacak imam bile bulmak çok zor oluyordu. 

Camiler sahipsiz kalınca, millet de dinden imandan soğumuş camiye gitmez olunca mezbeleliğe döndü bu mübarek mekanlar. Sonrası bildiğiniz gibi, normal devlet kurumuna çevrilenler, başka amaçla kullanılan yapılara dönüştü. Birkaç tanesi de ahır ve samanlık olarak kullanıldı camilerin. 

Bütün bunlar tek Parti dönemi zalimliğinde yapıldı. 

Halk cahil ve eğitimsizdi üstelik. 

Şimdi zurnanın zırt dediği yere geliyoruz. Bugün milleti cahilleştirilmek için iktidar elinden geleni yapıyor. Eğitimli kesime inanılmaz bir düşmanlık var. Bizzat üniversiteye rektör olarak atadıkları yaratık söylüyor, okunarak adam olunmaz diye. Parti ve lider yalakalığı en ideal meslek şu günlerde. Eğitimli insanlar ya hapiste ya da soluğu yurt dışında alıyor. Farklı düşünceye Tek Parti döneminde de tahammül yoktu ama bugün doğrudan hain ilan ediliyor. 

Din adamı kılıklı soytarılar baş tacı edilirken, hakiki din alimleri hain ilan ediliyor ya da suskunluğa terkediliyor. Milyonlarca şuursuz dinci şapşik ‘dindar’ diye afişe ediliyor. Görüyorsunuz işte, yanmayan kefen pazarlayan Cübbeli namlı şeddeli cühela, cennete yürüten terlik pazarlıyor ekranlarda. İktidar istediği yöne havlatıyor tek komutla. 

Camiler ahıra dönüştürülmedi belki ama hepsi Dingo’nun ahırı oldu. Camilerde yaşanan soytarılıkların, ahlaksızlıkların haddi hesabı yok. Cübbeli Ahmet’in cirit attığı cami Dingo’nun Ahırı olmuştur, ibadethane olmaktan çoktan çıkmıştır aga!

Siyasetçi propaganda merkezi yaptı camileri. Cuma hutbeleri parti bültenine döndü. Taciz, tecavüz din adamından camiye kadar indi. Camide fuhuş halinde basılan imamlar türedi.  Başörtüsüz kadınlar ahlaksızdır diyen yalamalı öpmeli vaazlar veriyor yobaz softalar. Sadece geçen yıl 1000’den fazla imam hatip açılmış ama uluslararası istatistiklere göre, dini en fos yaşayan ülkelerden ilk beşe girmiş Türkiye... Şeklen Müslüman, siyaseten İslam. En tehlikeli güruh da bu. Şerefsizlik yapmayı partisi için mubah, ahlaksızlığı kişisel oldukça sakıncasız görülüyor. Yahu, Amazon’dan seks oyuncağı sipariş veren bakan, bizzat reis-i cumhurun damadı, daha ne kadar kepaze bir tablo olur ki?

Şimdi de Cevşen suç delili sayılıyor, dua kitapları yakılıyor, dini kitaplar çöplüklere atılıyor korkuyla. İktidarda ise CHP yok AKP var. Bu gurur siyasal dincilerin!..

Evet, CHP camileri ahır yapmıştı. AKP ve Tayyip Erdoğan ise camileri Dingo’nun ahırı yaptı maalesef. Ve Dingo’nun ahırının akıbeti ise çok fena. Bir sarhoşun tutuşturduğu alev ile tarihe gömüldü içindeki atlarla beraber. 

[Seyfi Mert] 13.9.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Cibilli taraftarlık asla terk edilmez [Safvet Senih]

Yezid İbnu Erkam (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (S.A.S.) buyurdular ki: “Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah’ın Kitabı’dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. Diğeri de kendi neslim, Ehl-i Beytim’dir. Bu iki şey, Cennette Kevser havuzunun başında bana gelip hakkımızda bilgi verinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün.” (Tirmizi, Menâkıb 77)

Kur’an-ı Kerim’de “(Habibim) de ki: “Ben bu (tebliğime) karşı akrabalıkta sevgiden başka hiçbir mükâfat istemiyorum.” (Şura Suresi, 23) buyuruluyor.

Müslim’de geçen bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır:
“Ey insanlar, bilesiniz ki: Ben bir insanım, Rabbim’in elçisi (Azrail Aleyhisselam'ın) gelmesi ve davetine icabet etmem zamanı yakındır. Ben size iki kıymetli şey bırakıyorum: Birincisi Kitabullah’tır, içerisi nur ve hidayet doludur. Allah’ın Kitabını alın ve ona dört elle sarılın.” Peygamberimiz (S.A.S.) Kur’an-ı Kerim’e bir çok teşviklerde bulunduktan sonra devamla dedi ki: ‘Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum. Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum. Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum…”

Elbette semadan uzatılan bir mübarek ve mukaddes ip olan Kur’an-ı Kerim’e tutunmadan, ebedi saadete ulaşmak mümkün değildir. O, Kainatın Sahibinin Kitabıdır. En karanlık dönem ve mekanlarda en karışık mesele ve problemlerde “radyumvari ışığı” ile kör düğümleri çözecek, kat kat zulmetleri aydınlatacaktır. Yeter ki, bütün samimiyetimizle ona teveccüh edelim. Aklımız, gönlümüz, vicdanımız ve ruhumuz arzuladığı her şeyi o Allah Kelâmında bulacaktır. Hem zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşmekte, rumuzlu ifadeleri ince işaretleri de her gün biraz daha vuzuha kavuşup anlaşılır hâle gelmektedir.

Tavsiye buyurulan ikinci mesele ehl-i beyttir. Âlimlerimiz onlardan maksadın, Peygamberimizin (S.A.S) sünneti olduğunu beyan etmişlerdir. Doğrudur. Ama bunun ehl-i beyt olarak ifade edilmesinin de bir manası olmalıdır. Ehl-i beyt, Peygamberimizin (S.A.S) öz ailesi olması itibariyle İslamiyete cibilli taraftardırlar. Çünkü babalarının, dedelerinin, atalarının davasıdır. Zaten tarih boyunca büyük rehber ve mürşidlerin o aile ve hanedandan gelmiş olması da hadisin bu ifadesini anlamamıza yardımcı olmaktadır...

Vehbi Ağabeyimiz anlatmıştı:

Bir lisede öğretmendim. İdare solun elindeydi. Müdür de onlardandı içlerinde oturup sohbet ettiklerimiz vardı ama bazıları çok aşırı din düşmanları idi. Hele birisi çok kötüydü. Mukaddeslere dil uzatıyor, ifadesi bile zor olan sözler söylüyordu. Bir gün bunun müdürle münakaşa ettiğini hatta müdürün onun ağzına bir tokat vurduğunu öğrendim. Bunun sebebini öğrenmek için yanına uğradım. “Efendim sebebini bilmiyorum ama böyle bir şey olmuş ama o bizleri çok rencide ediyordu. Bir din bilgisi hocası olarak çok mutazarrır idim.” meâlinde  sözler söyledim. Müdür bey: “Terbiyesiz herif İslamiyete ve Hz. Muhammed’e küfretti. Dayanamadım ağzına bir tokat vurdum. Çünkü Hz. Muhammed, benim dedem. Ben namazsız, niyazsız da olsam onun torunuyum ve benim âidiyetim de elbette Müslümanlıktır.” dedi. Şaşırmıştım. 

Vehbi Ağabeyimizin bu hatırası da gösteriyor ki, ehl-i beyte mensup olanlar Kur’an’a İslama ve bilhassa Hz. Muhammed Aleyhisselama cibilli taraftardırlar.

Dokuzuncu Lem’a’da (el yazma nüshada) Albay Hulusi Ağabeye Üstad Hazretlerinin cevapları var. Bunlardan Birinciyi aktaralım:

“Birinci Sualiniz: Cedlerinizden birisinin imzası ‘es-Seyyid Muhammed’e dair mahrem sualiniz var. Kardeşim buna ilmî, tahkîkî  ve keşfî cevap vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: ‘Hulûsî ne şimdiki Türklere ne de Kürtlere benzemiyor. Bunda başka bir hâsiyet (özellik) görüyorum.’ Arkadaşlarım da beni tasdik ediyorlardı. HAK  VERGİSİNDE  KABİLİYET  ŞART  DEĞİLDİR sırrıyla Hulûsî’de büyük bir asâlet tezâhürü bir HAK  VERGİSİDİR, derdik.”

Diğer taraftan Üstad Hazretlerinin bilhassa Emirdağ’da ilk dersane talebeleri diyeceğimiz evinde, yanında kalan Ceylan Çalışkan, Zübeyir Gündüzalp, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel gibi ağabeylerimizin kökenlerine indiğimiz zaman hepsinin de Âl-i Beytle bir alâkalarının olduğu görülüyor. Üstad Hazretlerine ve Hizmete canla başla sahip çıkışlarının arkasında bir de işte bu gerçek ve bu müthiş alâka var… 

[Safvet Senih] 13.9.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Mescid-i Aksa avlusu yıldız harmanıydı: Sidretü’l Münteha -Hac Hatıraları-11 [Harun Tokak]

Hakk’ı görme hakkının yegâne sahibi olan Hakk’ın Habibi, Burak’ın üstünde Mescid-i Aksa’nın güney tarafından girdiğinde bütün peygamberler Onu karşılamak için hazırdı.

Yerden gökten nurlar yağıyordu.

“Selam sana ey şanı yüce Nebî!” diye seslendi bütün Nebîler…

O da onları selamladı…

Sonra Cebrail’in sesi duyuldu:

“Sen imam olacaksın Ya Rasulallah! Senin olduğun yerde kimse öne geçmez.”

Allah’ın Rasulü, Nebi mihrabının olduğu yerde durdu.

Bütün peygamberler, ayın etrafını saran yıldızlar gibi sardılar etrafını.

Müezzin Cebrail’di.

“Allahüekber.”

Aksâ titredi, arş titredi…

Bütün zamanların en kamil, en muhteşem insanları hep birlikte namaza durdu. Bu namaz Nebiler Serveri’nin tüm peygamberlerin gerçek varisi olduğunu da tescil ediyordu.

Kâinatın Efendisi’nin sesi duyulmaya başladı. Kâinatın imamı, kâinat kitabını okuyordu.

Kudüs’ün dağları taşları, başta Hazreti Davud’un sesi olmak üzere ne yakıcı, ne dokunaklı sesler duymuştu ama böylesini ilk defa dinliyordu.

Bütün Nebiler, Hakk’a boyun bükmüş, onu dinliyorlardı. Yüreği hep bir yangın yeri olan Allah’ın halili İbrahim’in vakur ve mahzun yüzü, duasını kabul ettiği ve neslinden böyle bir evladı kendisine verdiği için Hakk’a şükreder gibiydi.

Manzara muhteşemdi. Ömrümde ne böyle bir namaz gördüm, ne de böyle bir cemaat…

Gördüğüm serapa nurdu…

Namaz bitti… Allah’ın Sevgilisi duasını etti, elini yüzüne sürdü ve kalktı.

Hazreti Cebrail Peygamberimize içecekler sundu.

Kendisine sunulan cennet içeceklerinden sütü tercih etti.

“Fıtratı tercih ettin Ya Rasulallah!” dedi Cebrail.

Allah Rasulünün ve ümmetinin fıtrat üzere olmalarından maksat, İslam’ın, sevdirme ve kolaylaştırma esaslarıyla gelmiş, ifrat ve tefritin kökünü kesmiş, bütün insanlara ancak güçlerinin yeteceği sorumlulukları yüklemiş ve gönderildiği ilk hal üzere muhafaza edilmiş, insan tabiatına en uygun din olmasıydı.

Hakkın Habibi, dua için ellerini kaldırdı, bütün peygamberler o duaya iştirak ettiler.

Vakit tamamdı…

Derken göklerden ışıktan bir asansör indirildi. Cebrail’le birlikte gökler ötesi bir yolculuğa çıktılar.

Muhteşem bir havai fişek gösterisi gibi gökler gül gül açılıyor, gök kapıları gıcırdıyor, sesler duyuluyordu.

Bu şehrâyinde sizin göremediğiniz âlemlerde binlerce, yüz binlerce şahap sağa sola saçılıyordu. Yeryüzü yaratıldığı günden itibaren gökteki yıldızlar böyle bir şehrâyine asla şahit olmamışlardı.

Gecenin kirpiklerinde süzülüyordu fezalar…

“Yürü kim meydan senindir bu gece, sohbet-i Sultan, senindir bu gece…” (Süleyman Çelebi)

Artık o bir Miraç Şehsuvar’ı idi. Öyle ki o gece âdeta yıldızlar, kaldırım taşları gibi Onun ayaklarının altına serilmişti.

O ki, hepimiz onun yüzünden vardık. O ki, “şayet Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” sözünün biricik muhatabıydı.

Yerdeki, canlı cansız bütün varlık Onun güzelliğini görmüştü. Şimdi bu Güzeller Güzeli’ni görme hakkı gök sakinlerine aitti.

Melekler adeta bir visal yaşıyorlardı.

Güllerin Efendisi, birinci semada Hazreti Âdem, ikincisinde Hazreti Yahya ve Hazreti İsa, üçüncüsünde Hazreti Yusuf, dördüncüsünde Hazreti İdris, beşincisinde Hazreti Harun, altıncısında Hazreti Musa, yedincisinde ise Hazreti İbrahim tarafından istikbal edildi.

Kader kalemlerinin cızırtıları duyuluyordu.

O gece, serapa azap ülkesi olan cehennem Ona bütün dehşetiyle gösterildi.

Ateş denizlerinin sahillerinde kurulu ateşten şehirler, ateşten evler içinde ateşten sandukalar, ateşten sandukaların içinde azap çeken, feryat figan eden insanlar.

Ateş dağlarının tepelerine tırmanmaya çalışanlar, kayıp  aşağılara yuvarlananlar, sonra tekrar tırmanmaya çalışanlar…

Yandıkça, döküldükçe yenilenen ve yeniden yanan, yeniden dökülen deriler…

Bir ömür boyu hep ateş azabından ümmetini sakındıracak olan Allah’ın Rasulü, bir gün ashabına şöyle diyecekti: “Benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz.”

O gece serapa güzellikler ülkesi olan cennet bütün ihtişamı ile Güllerin Efendisine gezdirildi.

Yayılıp uzanmış gölgeleri, köpük köpük akıp giden süt ve bal ırmakları, tubası, maini…

Salkımlar, salkımlardan dökülen parıltılar…

Gök zümrütten, kızıl yakuttan köşkler…

Etraflarında koşuşturan huriler, gılmanlar…

“Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de beşer kalbine hatırlatılmış.”

Güllerin Efendisi gökler ötesi âlemlerde durmadan yükseliyordu.

Ve “Sidretü’l Münteha” denilen varlık ağacının nihai hududuna geldiler.

Buradan ötesinde “Ne mekân var anda, ne arz ü sema” (Süleyman Çelebi ). Bu noktada Cebrail’in dermanı kesildi. “Ben bir adım daha atarsam yanarım. Sen devam et. Yollar Senindir bu gece.” dedi.

İmkân ve vücub arasındaki nokta olan “Kâb-ı Kavseyn”de tüm zamanların en muhteşem buluşması gerçekleşti.

O doğuştan sürmeli gözler Hakk’ı gördü.

Allah Rasulü bütün varlıklar adına Âlemlerin Rabbini selamladı: “En kutsi, en temiz selamlar, tahiyyeler Allah’adır.”

Ve İlahî mukabele geldi…

“Ey Peygamber, selam Sana! Allah’ın rahmeti ve bereketi Senin üzerine olsun.”

O anda bile ümmetini düşünen Hakk’ın Habibi…

“Selâm, bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” dedi.

Melekler şahitliklerini “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve rasûlühû” diyerek ilân ettikleri gibi, müminler de miraçları olan beş vakit namazda, “teşehhüd”le bu şahitliğe iştirak ediyorlar.

Miraç’ta, bu selamlama sözlerinden gayri neler konuşulduğunu bilemiyoruz.

Aşkın yolculuğunda ayağa ihtiyaç olmadığı gibi, konuşmak ve dinlemek için söze ve dudağa ihtiyaç yoktu.

Beş vakit namaz, müminler için, Allah Rasulüne gökler ötesi seyahatin en son noktasında İlahî bir armağan olarak tevdi edildi. Böylece miraca çıkan yol, Efendiler Efendisi’nin ümmeti için de açık bırakılıyordu. Artık herkese kılacağı namazı ölçüsünde bir miraç mukadder olacaktı.

Böylece kulluğu, yani velayeti ile miraca çıkan Nebiler Serveri orada kalmayacak, ümmetine miraç yolculuğunda rehberlik etmek için risaleti ile geri dönecekti.

O, bu yüce makamda iken bile, yeryüzüne dönmek istemişti. Büyük velilerden Abdülkuddüs Hazretleri yıllar sonra şöyle diyecekti:

“Eğer ben, o makama varıp orada kalmak ile geriye dönmek arasında serbest bırakılsa idim, vallahi dönmez, orada kalırdım.”

“İşte nebi ile veli arasındaki fark!”

Onun miracı sadece müminler için değil âlemler için rahmetti, çünkü Eğer Allah Rasulü, kâinat gerçeğini anlatmasa, onu anlamlandırmasa ve yorumlamasaydı, kâinat anlamsız ve karışık bir kaostan ibaret kalacaktı. Oysa yaradılış başlangıçtan sona kadar, belli bir gayenin takip edildiği bir silsileden ibaretti ve insanlık, bu hakikati de Efendimizin mübarek beyanlarından öğrenecekti.

Allah, Efendimizi, maruz kaldığı bela ve musibetler karşısında teselli etmişti.

Duha Suresi baştan aşağı sanki bu sahnelerin ve söyleşilerin cevabı gibiydi; “Senin Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı. Ahiretin senin için dünyandan daha hayırlıdır. Rabbin sana, sen razı oluncaya kadar verecek…”

Sonraki gün, sabahın taze ışıklarında Mekkeliler, Harem-i Şerif’te birer ikişer toplanmaya başlamışlardı ki Allah’ın Rasulü halası Ümmühani’nin evinden çıkarak onların yanına geldi ve  gece yaşadığı kutlu yolculuğun sadece Kudüs kısmını onlara aktardı.

“Hiç böyle bir şey duyulmuş mudur?” dediler.

“Biz Kudüs’e develerimizin böğürlerini tepe tepe bir ayda zor gidiyoruz, sen bir gece içinde nasıl gidip geri dönebilirsin?”

İçlerinden bazıları “Biz Kudüs’ü biliyoruz, bize Mescid-i Aksa’yı anlat” dediler.

Mescid-i Aksa gözlerinin önüne geldi Güllerin Efendisinin.

“Sorun” dedi. “Ne istiyorsanız sorun.”

Sordular, sordular…

Her cevaptan sonra;

“Doğru” dediler.

Bu kez yolda olan kervanlarıyla ilgili bilgi istediler.

Güllerin Efendisi Burak’ın üzerinde giderken gördüğü kervanları anlattı onlara.

O kervanların birinden su içtiğini, en önde bulunan devenin özelliklerini, başka bir kervana da kaybettikleri develerini bulmaları için yardımcı olduğunu anlattı.

Bu kadar detay karşısında şaşırdılar. Herkes gelen kervanları beklemeye durdu.

Kervanlar geldiğinde kervancılar, anlatılanların doğru olduğunu söylediler.

“Bu apaçık bir sihir,” dedi Mekkeliler.

Efendimiz miracını haber verdiğinde Kureyş müşrikleri hemen Ebu Bekir’in yanına koştular.
“Ey Ebu Bekir! Senin Muhammed’den haberin var mı? O, güya bu gece Beytü’l Makdis’e varmış. Orada namaz kılmış. Sonra da Mekke’ye dönmüş!”
“Siz Onun hakkında yalan söylüyorsunuz!”
“Hayır! Kendisi, Kâbe’de halka böyle söyledi!”
“Vallahi, eğer O bunu söyledi ise muhakkak doğrudur!”
“Sen onun bir gecede Beytü’l Makdis’e gidip sabahtan önce Mekke’ye dönebileceğine inanıyor musun?”

“Evet! Bunda şaşacağınız ne var? Vallahi, ben gecenin veya gündüzün herhangi bir saatinde Ona semadan haber geldiğine inanıyor ve bana bildirdiği gaybi haberleri tasdik edip duruyorum!”

Hazreti Ebu Bekir bu konuşmanın akabinde hemen Allah Rasulünün yanına geldi ve:
“Ey Allah’ın Peygamberi! Sen şu halka, bu gece Beytü’l Makdis’e gittiğini söyledin mi?” diye sordu.
“Evet!” dedi Allah’ın Rasulü.
Peygamberimiz gece gördüklerini ve yaşadıklarını anlattıkça Ebu Bekir tasdik ediyordu.
Allah’ın Rasulü, “Ey Ebu Bekir! Sen, Sıddık’sın!” dedi. “Sıddık” sıfatını Hz. Ebubekir’in ismine hiç ayrılmayacak şekilde rabtetti.

AKABE

Sıcak bir sonbahar gecesi, Medine kapılarının Müslümanlara açıldığı Akabe Tepesi’ndeyiz.

Yesrib yiğitleri ile Güllerin Efendisi bir yaz gecesi burada buluşmuştu. O buluşmanın hatırasına Abbasî Halifesi Ebu Cafer Mansur buraya bir mescit inşa ettirmiş.

Sultan Abdülmecid tarafından şimdiki hâliyle restore edilen mescit, kapısındaki padişahın tuğrasıyla birlikte hiç değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelebilmiş nadir yapılardan biri.

Bu tarihi mekânda Ali Ağabeyim ve Hasan Abdullah’la birlikteyiz.

Bir ömür boyu Ali Ağabeyimle bu yerlerde birlikte olmanın, taşın, toprağın, suyun dile gelişini birlikte dinlemenin hayalini kurmuştum. Fakat onların kafilesi Medine ziyaretini öne, bizimki sona alınca, sadece Mekke’de kısa bir zaman diliminde birlikte olabildik. O bir ömre bedel buluşmalarımızdan biri Akabe’de oldu. Tarihin akışını değiştiren en muhteşem buluşmalardan birine ev sahipliği yapmış bu kutsal mekânda.

Duygu doluyduk.

Ortaokul ve lise yıllarımda oda arkadaşımdı Ağabeyim. Her gece Peygamberimizi rüyada görmek arzusu ile bir sürü dualar okuyarak yatardı. Bir gece ağlayarak kalktığını hala hatırlıyorum.

“N’oldu?” dedim. “Onu gördüm!” dedi.

Ona rüyasını hatırlattım, gözleri doldu. “Yarama dokundun.” dedi. O kadar güzel bir yerdeydik ki!.. Üstelik mehtap da vardı.

Bir süre hatıralarla baş başa, sessizce durduk. Sonra kalbimizi Akabe’ye yaslayıp sustuk. O, kalbinin aydınlığı yüzüne vurmuş yüce bir hatip gibiydi.

“Hakk’ın Habibi, gökler ötesi âlemlere yolculukla teselli edilmiş, şereflendirilmişti. Rabbi Ona, “Ben Sana dargın değilim ve Seni terk etmedim.” demişti.

Miladi takvimler 620 yılının hac mevsimini gösteriyordu.

Güllerin Efendisi, Mekke’ye gelmiş olan Arap kabilelerini İslam’a davet etmek için her gün şafaktan önce, yanına Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali’yi alarak yola çıkıyordu.

Yarın: 12. Bölüm, YESRİB BAHARININ İLK ÇİÇEKLERİ

[Harun Tokak] 13.9.2017 [TR724]

27 Mayıs’a giden süreçte vatan cephesi [Dr.Serdar Efeoğlu]

Demokrat Parti (DP), 14 Mayıs 1950’de büyük bir seçim zaferine imza atarak CHP’nin 27 yıllık iktidarına son verdi. “Yeter söz Milletindir” sloganı ile demokrasi vurgusunu öne çıkaran DP, ilk dört yıllık iktidarında ülkenin kalkınmasında önemli adımlar atarak 1954 seçimlerini de kazandı. 1950’de yüzde 55 olan oy oranını 1954’de yüzde 58’e çıkardığı gibi, milletvekili sayısını da 408’den 503’e yükseltti.

DP’nin yakaladığı rüzgâr 1955’den itibaren tersine dönmeye başladı. ABD’nin kredileri kısması, iç ve dış politikadaki sorunlar, Menderes ve DP’yi birçok sıkıntıyla karşı karşıya getirdi. DP, böyle bir ortamda gidilen 1957 seçimlerinde ciddi bir oy kaybına uğradı ve oyların yüzde 48, 6’sını aldı. Milletvekili sayısı da 424’e düştü.

Menderes seçimlerin yapıldığı gün için “Allah bana 27 Ekim gibi bir gece bir daha yaşatmasın” demiş, bir başka sözü de “1950’de kazandık, 1954’de kazandık, 1957’de yaralandık, kazandık” olmuştur.

DP tek başına iktidar olmaya devam etse de seçimlerde yaşanan oy kaybı, Menderes ve DP ileri gelenlerinin bir sonraki seçimin kazanılamayacağı ve iktidarın kaybedileceği endişesine kapılmalarına neden oldu.

VATAN CEPHESİ’NİN KURULMA NEDENLERİ

1957 seçimlerinde ortaya çıkan tablo, yeni bir cepheleşmeyi ortaya çıkardı. 19 Eylül 1959’da CHP, CMP ve HP liderlerinin bir araya gelerek bir “Güç Birliği” oluşumunu görüşmesi, DP’yi rahatsız etti.

Türkiye Köylü Partisi’nin Cumhuriyetçi Millet Partisi ile birleşmesi, HP’nin de CHP’ye katılması ile DP’ye karşı “Güç Birliği Cephesi” veya diğer adıyla “Milli Muhalefet Cephesi” kuruldu. DP, muhalefet cephesine tepki olarak Vatan Cephesi’ni kurdu. Bu teşebbüs, Türkiye’de ciddi bir kamplaşmayı beraberinde getirdi.

DP’yi otoriterleşmeye ve cephe siyasetine iten dış faktörler de olmuştur. Bunların başında Irak’ta yaşanan darbe gelmektedir. Irak Kralı 2. Faysal ve Başbakan Nuri Sait Paşa’nın öldürülmeleri ve bir darbe ile ordunun yönetimi ele geçirmesi, DP yönetimini endişelendirmiş ve kendilerinin de darbeye maruz kalacakları düşüncesini güçlendirmişti.

Menderes’in ayrıca Fransa’da yaşanan gelişmelerden etkilendiği anlaşılmaktadır. Fransa’da siyasi sistemin tıkanmasıyla 2. Dünya Savaşı’nın kahramanı General de Gaulle göreve çağrılmış, o da Dördüncü Cumhuriyetin Hükümete verdiği yetkilerin yetersiz olduğunu ileri sürerek yeni bir anayasa yapılması şartıyla Başbakan olmuştu. Hükümetin yetkilerini artıran ve parlamentoyu büyük ölçüde devre dışı bırakan yeni Anayasa’nın kabulü ile Beşinci Cumhuriyet kurulmuş, de Gaulle seçimleri kazanarak Başbakanlığını devam ettirmişti.

Menderes Fransa’yı örnek veriyor ve yetkilerin kendisinde toplandığı bir rejimi arzuluyordu. Böylece iktidarını devam ettirecek ve muhalefeti sıradanlaştıracaktı. Menderes bu yaklaşımla, Türkiye’nin geleceğiyle kendisinin ve partisinin geleceğini özdeşleştirmişti. O’na göre artık “Türkiye demek, DP ve Menderes” demekti.

VATAN CEPHESİ NASIL ÜYE YAPTI?

İnönü’nün muhalefete güç birliği çağrısı yaptığı 12 Ekim 1958 tarihinde Menderes Manisa’da yaptığı konuşmada, “kin ve husumet cephesine karşı” Vatan Cephesi’nin kurulmasının gerekli olduğunu, halkın katılımlarıyla bu cephenin DP’nin şimdiye kadar meydana getirdiği eserleri koruyacağını söylüyordu. Muhalefetin “Güç Birliği” oluşumunu “yıkıcı, bozguncu, şer cephesi, ehl-i salip (Haçlı)” olarak isimlendirerek halkı Vatan Cephesi’ne davet ediyordu.

DP’nin Vatan Cephesi’ni bir meşruiyet vasıtası olarak da gördüğü açıktır. Bunun için katılıma büyük önem verilmiş, sayı süratle artırılmaya çalışılmıştır. Menderes’in konuşmasından sonra her yerde hızla Vatan Cephesi ocakları açılarak üye kaydedilmiştir. Mart ayında ocakların sayısı 134’e, üyelerin toplamı da 76.040’a ulaşmıştır. Bir yıl sonra o dönemde nüfusu 25 milyon civarında olan Türkiye’de Vatan Cephesi üyelerinin sayısı bir milyona yaklaşacaktır.

Katılımı artırmak için gönderilen telgraflar gazetelerde yayınlanıyor, hatta bunun için gazeteler çıkarılıyordu. Vatan Cephesi için marş bile yazılmıştı. Dönemin en büyük medya aracı olan “Radyo” yoğun bir şekilde kullanılıyor, saatlerce Vatan Cephesi’ne girenlerin isimleri okunarak halkın büyük bir çoğunlukla DP’ye destek verdiği imajı oluşturuluyordu.

Gazetelerde üye olunma nedenlerine dair birbirine çok benzeyen ilanlar yayınlanıyor, genellikle DP’nin ülkenin çehresini değiştirdiği, çok büyük yatırımlar yaptığı, gece gündüz çalıştığı vurgulanıyordu. Telgraflarda muhalefete de mesaj verilerek CHP’nin bu ilerlemeyi hazmedemediği ifade ediliyordu.

Menderes üyelik için hızlı davranılmasını istiyor, bu da beraberinde birçok problem getiriyordu. Katılım sayılarında tutarsızlıklar görülüyor, hayali isimlerin kaydedildiği iddia ediliyor, muhalefet bunu alay konusu yapıyordu. Muhalefete göre radyoda; ölmüş kişiler, kundaktaki bebekler, zaten DP’de kaydı olanlar, hatta kedi ve köpek isimleri bile okunuyordu. Radyo spikerleri şaka olarak arkadaşlarının ismini okumuş, o yıllarda altı yedi yaşında olan Kadir İnanır bir röportajında kendi isminin de okunduğunu duyduğunu belirtmiştir.

Vatan Cephesi konusunda en büyük yanlış, devlet radyosundan liste okunması olmuştur. Saatlerce okunan listeler halkın tepkisine yol açmış, radyoya “Yalan Makinesi” denilmiş, hatta “Ajans Haberlerini ve Partizan Neşriyatını Dinlemeyenler Derneği” adıyla dernek bile kurulmuştur.

Gazetelerde üye kayıtlarına dair tekziplerin yer alması, iddiaların bir kısmının doğru olduğunu göstermektedir. Muhalefet ise Vatan Cephesi’ni “VC” şeklinde yazıp söyleyerek aşağılayıcı bir üslup kullanıyordu. CKMP Başkanı Osman Bölükbaşı ise menfaatin ön planda olmasından dolayı Vatan Cephesi’ne “Yağlı Pilav Cephesi” demekteydi.

DP yanlısı Zafer ve Son Havadis gazeteleri tamamen parti propagandası yaptığından sürekli tiraj kaybediyor, iki gazetenin gerçek tirajı ancak 70.000’i bulabiliyordu. DP muhalefeti devlete ve millete karşı olmakla suçlamakta, iktidar olmanın avantajını çok iyi kullanarak ödül ceza sistemini uygulamaktaydı. Kredi ihtiyacı olanlar, devlet dairelerinde bir sorunla karşılaşanlar, iş bulamayanlar Vatan Cephesi’ne katılarak iktidarın nimetlerinden yararlanmaya çalışıyorlardı.

DP, Vatan Cephesi ocağı açmaları karşılığında köylere yol yapma, cami inşa etme, kredi verme gibi çeşitli vaatlerde bulunuyordu. Bazen çeşitli tehditlerle kayıt yapılıyordu. Örneğin Ankara’da 300 kişi işten çıkarılmakla tehdit edilerek kaydedilmiş, TCDD çalışanları ve doktorlar baskı ile üye yapılmışlardı.

YASSIADA’DA YARGILAMA

Menderes ve 21 arkadaşının Yassıada’da yargılandığı konulardan birisi de Vatan Cephesi oldu. Gerekçe DP iktidarının ülkeyi demokrasiye aykırı bir şekilde yönetmesi, DP’nin dikta rejimini devam ettirmek için Vatan Cephesi’ni kurarak muhalefet partilerinin yok edilmesini amaçlamasıydı.

Soruşturma raporunda birçok vatandaşın kandırılarak üye yapıldığı, üye olmayı reddeden kişilere çeşitli müeyyideler uygulandığı, tehditle veya ihtiyaçlarının karşılanması yoluyla üye kaydı yapıldığı belirtiliyordu. Bir başka iddia, işadamlarının maddi beklentilerle zorla üye yapıldığı, hatta Vehbi Koç’un baskı yoluyla CHP’den istifa ettirildiği şeklindeydi.

Menderes ise Vatan Cephesi’nin hukuk dışı bir oluşum olmadığı, sadece DP’nin mevcut olduğu ve Vatan Cephesi’nin bir tabir olduğu, hiç kimsenin zorla üye yapılmadığı şeklinde savunma yapmıştır. Yüksek Adalet Divanı son kararında davanın Anayasayı İhlal Davası ile birleştirilmesine karar vermiştir.

KUTUPLAŞMANIN SONUCU: DARBE

Vatan Cephesi girişimi, DP iktidarının 27 Mayıs Darbesi’ne gidiş sürecinde en büyük hatalarından birisi olmuştur. Toplumda gereksiz bir kamplaşma yaşanmış, bu girişim ülkeye ve DP’ye herhangi bir fayda getirmemiştir. 27 Mayıs darbecileri de yaşanan kamplaşmayı bahane ederek Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesini yapmışlardır.

27 Mayıs Cuntası, bir milyona yakın üyeye rağmen bir tepki ile karşılaşmadan darbe yapabilmiş, Yassıada’da verilen idam kararlarına Vatan Cephesi üyelerinin bir tepkisi olmamıştır. Bu güvenle darbeciler; Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı bir direnişle karşılaşmadan idam etmişlerdir.

Günümüz siyasetçilerine düşen de toplumu kutuplaştırıcı söylemlerden vazgeçmek ve farklı görüş ve düşünceye saygıyı esas kabul ederek siyaset yapmak olmalıdır. Toplumu birbirine düşüren bir siyasetin çok tehlikeli sonuçları olabileceği unutulmamalıdır. 

Kaynaklar: S. Yıldırmaz, “Vatan Cephesi”, Türkiye’de Siyasal Muhalefet, İstanbul 2008; Z. Aslan, “Vatan Cephesi Davası”, History Studies, S. 4, 2012.

[Dr.Serdar Efeoğlu] 13.9.2017 [TR724]

Reza davasında hedef Türkiye’ymiş… Doktor bunlar ne? [Ahmet Dönmez]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, ABD’deki Reza Zarrab davasıyla hedefin Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğunu öne sürüyor. İran’a yönelik ambargodan sanki Türkiye devletinin ve AKP hükümetinin hiç haberi yokmuş da ilk kez Zarrab davasıyla haberleri olmuş gibi davranıyorlar.

Bunu yalanlayan onlarca başlık var. Sadece eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın kendi sözleri ve Zarrab’la beraber ikide bir yöntem değiştirmeleri bile bunun aksini ispat ediyor. Birleşmiş Milletler, AB ve ABD yaptırımları, Türkiye’yi de içine alacak şekilde kararlara bağlanmıştı. O zaman hepsi bunu biliyor ve yan yollar bulabilmek için çeşitli çakallıklar peşinde koşuyorlardı.

Bir kamu kurumu olan Türkiye Bankalar Birliği’nin 2012 yılına ait uyarı notundan da mı haberleri yok mesela? Bu uyarı notu, zaten her şeyi apaçık ortaya koyuyor. Notta, “İran’a Yönelik Yaptırımlar Kapsamında Banka Uygulamalarının Nedenleri Hakkında Değerlendirme” başlıklı notta, “Bilindiği üzere; Birleşmiş Milletler, A.B.D. ve Avrupa Birliği (AB) tarafından İran’a dönük çeşitli düzeylerde ekonomik, ticari, bilimsel, askeri ve finansal yaptırımlar uygulanmaktadır” dendikten sonra bu yaptırımlara uymamanın müeyyideleri sıralanıyordu.

Ayrıca, “İran’a yönelik yaptırım kararlarının ülkemiz mevzuatına doğrudan yansıması olmamakla beraber; bankalarımız, muhatap yabancı kuruluşlar tarafından, bu düzenlemelere uymaya zorunlu tutulmaktadır” hatırlatması vardı o notta. Bu taahhütlere uygun davranılmaması durumunda, transfer edilen fonların bloke edilmesi dahil, çeşitli yaptırımlarla karşılaşıldığına dikkat çekiliyordu. Açıklamada şu önemli uyarılar da vardı:

“Bu kurallara uymayan finansal kuruluşlar, ABD ve AB bankaları tarafından kendi otoritelerine bildirilmekte ve astronomik düzeyde cezai yaptırımlara maruz kalabilmektedir. Bu konudaki detay bilgilere http://www.treasury.gov/resource-center/sanctions/CivPen/Pages/civpen-index2.aspx bağlantısından ulaşmak mümkündür. Ayrıca bu bankalara dönük tüm finansal işlemler engellenebilmektedir. Örneğin 2010 yılında ABD tarafından yürürlüğe sokulan CISADA Kanununa göre; İran’la ilgili işlemlere aracılık ettiği tespit edilen Chinese Bank of Kunlun ve Elaf Islamic Bank kara listeye alınarak uluslararası finansal sisteme erişimleri kısıtlanmış; ABD finansal sistemine erişimleri ise tamamen engellenmiştir. Bankalarımızın uluslararası finansal sisteme erişim için bu hususlara dikkat etmeleri zorunluluktur.”

BM YAPTIRIMLARI 2006’DA BAŞLADI

Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir BM üyesi olarak yaptırımları tanıyan ülkelerden bir tanesi. Bu, uluslararası anlaşmalarla kayıt altına alınmış bir durum. Bugün bundan habersizmiş gibi davrananlar büyük bir pişkinlik örneği gösteriyor. Hem devleti zor duruma düşürüyor hem de kendilerini dışarıya karşı daha da gülünç hale getiriyorlar.

Gelin bu yaptırımların serencamına bir göz atalım:

BM, ilk olarak 31 Temmuz 2006 tarih ve 1696 sayılı karar ile İran’a 31 Ağustos 2006 tarihine kadar süre verdi. Bu süre zarfında nükleer faaliyetlerini durdurmaması halinde ekonomik yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulundu.

27 Aralık 2006 tarih ve 1737 sayılı kararla ilk yaptırımlar başladı. Üye ülkelerden ‘kendi toprakları üzerinde, karar ekinde İran’ın nükleer programı ile ilgili olduğu belirtilen kişi ve kurumlara ait bütün fonların, mali varlıkların ve diğer ekonomik kaynakların dondurulması’ istendi.

24 Mart 2007 tarih ve 1747 sayılı kararla İran’a yönelik yaptırımlar genişletildi ve silah alım-satımı da ambargoya dahil edildi. Ayrıca bir önceki kararın ekinde yer alan İran’ın nükleer programı ve balistik füze programı ile ilgili kişi ve kurumların sayısı artırıldı. Bu kişilerin seyahatlerine de sınırlama getirildi.

Bütün üye ülkeler ve uluslararası finans kurumlarından insani amaçlar ve kalkınma amaçları dışında, İran hükümetine mali yardım yapmak ya da borç vermek gibi yeni yükümlülüklere girmemeleri istendi. Buna ilaveten, üye ülke finans kuruluşlarının, bütün İran bankalarının İran dışındaki şubeleri ile ilişkilerinde, bu ülkenin nükleer ve balistik füze programına katkıda bulunmuş olmamak için dikkatli olmaları istendi.

BM Güvenlik Konseyi, 27 Eylül 2008’de kabul ettiği 1835 sayılı kararla da önceden aldığı bütün kararları teyit etti.

ABD, TÜRKİYE’YE AYRICALIK TANIDI

ABD ise 2005 yılından itibaren İran’a ambargo uyguluyor. 2005 yılında, 13382 sayılı kararname ile 8 İran bankası ve 1 İran şirketinin mal varlıkları donduruldu. ABD’li kurumların bunlarla iş yapması yasaklandı.

Ardından diğer uluslararası aktörlerin de İran’a yaptırım uygulaması için seferberlik başlatıldı. Bunun uzantısı olarak 2006 yılından itibaren BM yaptırım kararları devreye girdi.

2012 yılına girilirken de yeni bir evreye geçildi. 31 Aralık 2011 tarihinde, Kirk-Menendez Yasası olarak bilinen Ulusal Savunma Yetki Yasası kabul edildi. Buna göre, İran Merkez Bankası ve belli başlı İran mali kuruluşları ile işlem yapan banka ve finans kuruluşlarının ABD hesaplarının dondurulacağı ilan edildi. Yasada, yaptırımlar için enerji sektörü başta olmak üzere bazı alanlar için bir geçiş süreci de belirlendi. Bu belirlenen son tarihler de 2012 Haziran ayında son buluyordu.

Fakat bu yasanın Türkiye gibi müttefik ülkeleri sıkıntıya sokmaması için çeşitli muafiyetler getirildi. Bu maksatla 2013 yılında yeni bir düzenlemeye gidildi. 6 Şubat 2013 tarihli yeni kararlara göre, İran’dan doğalgaz veya petrol almak isteyen ülkelere bazı kolaylıklar getiriliyordu. Fakat bu da belli kurallara bağlanıyordu. Buna göre bu ülkeler, ihracat bedellerini ülkelerindeki bir banka hesabına yatıracaklar, bu tutarlar İran’a transfer edilmeyecek ve İran bu tutarlar ile o ülkeden yiyecek, ilaç, tıbbi malzeme ve endüstriyel ürünler alabilecekti.

Yani Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bu yaptırımlardan ilk defa haberdar olması gibi bir durum yok ortada. Aksini iddia etmek, ortada bir devlet, devlet kurumları ve devlet aklı olmadığını ileri sürmekten farksızdır.

AB DE AMBARGO KOYDU

Avrupa Birliği de bu sürecin dışında değildi tabi ki. AB ülkeleri, BM Güvenlik Konseyinin İran’a yönelik yaptırım kararlarını kendi mevzuatlarına uyumlu hale getirerek uygulamaya koydular. AB 2007 yılında, BM’nin 1737 sayılı kararında geçen listeye kendisinin belirlediği başka kişi ve kuruluşları da ekledi. Bu kişilere vize yasağı getirmekle kalmayıp mal varlıklarını da dondurdu.

AB, 2010 yılında da İran Merkez Bankasının üye ülkelerdeki hesaplarını dondurdu. Ayrıca İran’la yapılan kıymetli maden ticaretini yasakladı.

AB Konseyi 15 Mart 2012 tarihinde bazı İranlı finans kuruluşlarını sıralayarak bunlara yaptırım istedi. 2 gün sonra Belçika merkezli, uluslararası para transferinde kullanılan SWIFT sistemi bir duyuru yaptı. Üyelerinden, Türkiye saati ile 18.00’den itibaren Avrupa Birliği Konseyi’nin bu kararında yer alan İranlı kuruluşlarla işlem yapmamalarını istedi.

AB, 2012 Temmuz ayında İran petrolüne ambargo koydu. Ayrıca
Avrupalı sigorta şirketlerinin İran kaynaklı tüm petrol nakliyelerini sigortalamasını yasakladı.

2012 Ekim ayında AB, İran’dan tüm doğalgaz alımını durdurdu ve Avrupalı gemi inşa şirketlerinin İran’ın kullanımı için petrol tankeri inşa etmesini yasakladı.

AMBARGODAN KAÇMAK İÇİN HAYALİ İHRACATI KİM YAPTI?

17 Aralık dosyasına bakıldığında, özellikle 2012 yılından itibaren yukarıdaki kararlara paralel olarak Süleyman Aslan ve Reza Zarrab ikilisinin bir ‘üst akılla’ birlikte sürekli yöntem değiştirip durdukları görülüyor. Örneğin önceleri altın işi yapılırken sonra ambargo kapsamı dışında tutulan gıda ve ilaç ticaretine dönüş yapılıyor. Süleyman Aslan, durumu bizzat dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’la görüşerek bu yöntemi geliştiriyordu. Burada önemli olan şu; gerçekten gıda ve ilaç işi yapılmayacaktı. Kâğıt üzerinde yapılıyormuş gibi gösterilecek, sahte evraklar hazırlanacak ve hayali işlemlerle milyon dolarlar kazanılacaktı. Hani şu, buğday yetişmeyen Dubai’den binlerce tonluk buğday alınması; 5 bin tonluk gemilerle 150 bin tonluk gıda taşınması gibi absürtlükler işte bu süreçte yaşanacaktı.

Nitekim 17 Aralık operasyonunda Reza’nın adreslerine yapılan baskınlarda gümrüğe ait mühürler ele geçirilmiş, bu mühürlerle sahte evrak tanzim edildiği anlaşılmıştı.

‘EVRAKTA SAHTECİLİK YAPIYORUZ, HAPİS YATARIZ’

Bir kamu bankasının genel müdürü, bir hükümet üyesi ile beraber, şaibeli bir işadamına, uluslararası ambargoyu delmesi için suç teşkil eden yöntemler öneriyor, akıl veriyordu. Karşılığını da ‘yeşil yeşil bakan misafirlerle’ alıyor, o misafirleri banyo lifinde, ayakkabı kutularında ağırlıyordu. Yaptıklarının suç olduğunu hepsi biliyordu.

ABD’deki davada Zafer Çağlayan ve Süleyman Aslan’la birlikte tutuklanması istenen Zarrab’ın sağ kolu Abdullah Happani’nin sözleri zaten her şeyi özetliyor. 3 Temmuz 2013 tarihinde Zarrab’la yaptıkları bir telefon görüşmesinde, “Verdiğimiz şeyler yanlış evraklar, yani sonuçta gerçek olmayan evraklar. Evrakta sahtecilik hapis cezası gerektiren bir suç yani, paranın da ötesi bir şey” diyordu. Reza çaresizdi. “Ee, napacaz? Orjinalini mi verecez?” diye soruyordu. Ne gerek vardı ki? Happani’nin çözümü daha kolaydı. “Başka isimler üzerine paravan şirketler kurup, sahte ticareti bu şirketler üzerinden yapalım” diyor, Reza’nın da kafasına yatıyordu.

Görüldüğü gibi herkes, her şeyi biliyordu.

Dün yeşil yeşil dolarlar için bu kadar rezilliği himaye edenler, şimdi “Her şeyi devlet, millet için yaptık” hamaseti salgılıyor. Oysa oradan pis kokudan başka bir şey yükselmiyor.

[Ahmet Dönmez] 13.9.2017 [TR724]

Tarikatlarda ve cemaatlerde yabancılaşma [Mahmut Akpınar]

Gerek tarikatlar gerekse tasavvuf dışı cemaatler erdemli bir toplum inşa etmek ve haram, helal, hak, adalet bilen insanlar yetiştirmek için vardır. Her biri kendine göre spesifik hedefler belirlese de -zikri artırmak, Kur’an’ın lafzını öğretmek, Kitab-ı Kainatı ve Kur’an’ı asrın idrakine okutmak, öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak gibi- varlık sebepleri Allah’ın rızasını kazanmaktır. Rabbini bilen, ibadet eden, kulların hukukuna dikkat eden insanlar yetiştirmektir. Bu türden insanların sayısını artırmak ve toplumun huzuruna, barışına katkı vermektir.

Esnaflar, varlıklı kimseler hep bunun için hayır kurumlarına, cemaat-tarikat teşekküllerine yardımcı olur, destek verir; imkanlarını oraya akıtır. Hocalar yeni, ahlaklı, terbiyeli bir nesil yetiştirmek için asgari şartlarda hayatını idame ettirecek imkanlarla ülkenin-dünyanın her yerinde hizmet eder, koşturur, çabalar. Hanımlar, ablalar çoluğunu, çocuğunu, eşini ihmal edecek şekilde vaktini hayır kuruluşlarına, tarikatlere verir.

PROFESYONELLEŞME ZAMANLA BÜROKRASİYİ ‘BELİRLEYİCİ’ KILAR

Ancak bütün hareketlerde olduğu gibi cemaat-tarikat hizmetlerini, faaliyetlerini hep aynı safiyette sürdürmek mümkün olmaz. Zamanla profesyonelleşme oluşur. Yetkiler, hiyerarşiler ortaya çıkar. Abiler, ablalar, vekiller, şeyhler, hocalar sınıfı oluşur ve bunlar Rızayı İlahi için bir araya gelen insanlar içinde “ayrıcalıklı”, “önemli”, “etkili” hale gelirler. Bir bürokrasi teşekkül eder ve bütün bürokratik yapılarda olduğu üzere yapı hantallaşır, asıl gayeden uzaklaşır. Öndekiler avantajlarını koruma, gücünü artırma eğilimine girer. İtaat ve biat kültürünün yoğunluğuna, istişare-meşveret ahlakının yokluğuna bağlı olarak Cemaat ve Tarikat yapılarında profesyoneller/bürokrasi belirleyici hale gelir. Bazen bilerek, bazen farkında olmadan insanların safiyet ve samimiyetini istismar edenler çıkar. Bir görevde-yerde çalışma süresi uzadıkça bulunduğu konumu, makamı, imkanları benimseme, sahiplenme artar. Dua/ibadet/zikir/eğitim gerekçesiyle, manevi-sosyal faaliyetlerde kullanmak için yapılan binalar yöneticilerin “işyeri”, hatta “makamı” haline gelebilir. Eğer etkili bir denetim, meşveret mekanizması kurulmazsa önde gelenler mekanı ve makamı kendine mal edebilir. Yöneticiler ihtiyaçlarından öte kendi beklentilerine, arzularına, bazen egolarına hitap eden sistemler kurmaya yönelirler.

Bir cemaatte-tarikatte gösterişli binalar, paralı işler öne çıktıysa o yapı maksadından uzaklaşmış, asli gayesine yabancılaşmış demektir. Şeffaflıktan, öz denetimden, açıklıktan uzaklaşan tarikat/cemaat yapılarının zamanla dar bir grubun menfaatlerinin odağı haline gelmesi muhtemeldir.

YAŞANAN EN BÜYÜK AÇMAZ

Tarih boyunca dindarları dâhil siyasetçiler-sultanlar din, ilim ve tasavvuf büyüklerini siyaseti yönünde hep kullanmak istemiştir. Kullanamadığında cezalandırma ve yok etme yolunu tercih etmiştir. İmamı Azam’dan, İmamı Rabbani’ye, Halidi Bağdadi’ye, Bedizüzzaman’dan Süleyman Efendi’ye, Es’ad Efendi’ye kadar bütün büyükler bu açmazı yaşamışlardır. Gerçekten manevi donanıma, basirete, ufka sahip olanlar siyasetin istismarından ve içteki yozlaşmanın çürütücü atmosferinden kitlesini kurtarabilmiştir. Ancak ilk çileleri çekenlerden sonra hazıra konan kuşaklar maddi-manevi birikimi hevesleri, dünyevi arzuları, egoları doğrultusunda eritmiş ve yozlaştırmışlardır. Şeyhe/lidere veya onların soyundan gelenlere atfedilen kutsiyet, manevi güç yanlışların görülmesini engellemiştir. Çürümeyi, kokuşmayı, çözülmeyi gören kişiler manevi söylemlerle, şeyhi-lideri koruma saikiyle püskürtülüp refüze edilmiştir. Cesaret gösterip sorgulayanlar karşılığı ve önemi olan birisi ise kısmi değişikliklere muvaffak olabilmiştir. Eleştiren, sorgulayanlar çoğu zaman “fitneci”, “oyun bozan”, şeklinde suçlamalara maruz kalmıştır.

Kol kırılır yen içinde kalır anlayışı kapalı yapıların en önemli açmazlarındandır. Bu anlayış sebebiyle çok yararlı, hayırlı işler yapmış tarikatler/hareketler çürümeye terkedilmiştir. Maalesef manevi yapılar içindeki bu tür çürümelerin maliyeti herhangi bir dernek-vakıf gibi değildir. Çürüme yozlaşma içtekilerin ümidini/şevkini kırarken, dıştakilerin nefret ve husumetini artırmaktadır.

SİYASETÇİLER HEP KONTROL ETMEK İSTEMİŞLERDİR

Öte yandan dünden bugüne siyasetçiler toplumda etkisi olan kişileri-yapıları kontrol etmek, yönlendirmek ve kullanabilmek için şeyhin-liderin yanına, tarikatın önemli noktalarına adamlarını koymuşlardır. İçteki adamlarını kullanarak bu yapıları bazen bölme, bazen karıştırma, bazen maniple etme faaliyetlerine girişmişlerdir. Cemaatler, tarikatlar hiçbir kusuru olmasa, her şeyi düzgün yapsalar dahi siyasetçilerin hedefi olmuştur. İmamı Azam’a kadar pek çok maneviyat büyüğü sadece toplumdaki etkinliği, tesiri nedeniyle yöneticilerin baskısına, zulmüne maruz kalmıştır. Çünkü siyasetçiler kontrol edemedikleri güçten hoşlanmaz. Yararlı olduğunu düşünse dahi bir gün kendi aleyhine olabileceği ihtimali üzerine o gücü kontrol etmek, edemiyorsa bitirmek ister.

Siyasetçilerin, devlet adamlarının cemaat ve tarikatleri kontrol etme yollarının en başında cemaatin-tarikatin önde gelenlerine ulufeler, makamlar, imkanlar dağıtmak gelir. Bu işler “kamu yararına”, “hayır işlerine destek olma” sebeplerle başlar; ama sonra bireysel çıkarlara, avantajlara doğru evrilir. Sosyal yapıların önündeki kişileri kirleten, makama, paraya, şöhrete bulaştıran siyasetçiler kirlenmiş kişiler üzerinden koca bir kitleyi yönlendirir, maniple edebilir.

İMKAN ÇOKSA İMTİHAN DA O KADAR BÜYÜK OLUYOR

Eskiden tarikatler, manevi yapılar “bir lokma bir hırka” anlayışıyla oldukça mütevazı şartlarda hizmet veriyordu. Günümüzde tarikatlerin-cemaatlerin devasa yapıları, binaları, şirketleri holdingleri, TV’leri, gazeteleri vs. var. Dolayısıyla imkân ne kadar çoksa imtihan da o kadar büyük oluyor. Makam ne kadar fazla ise onu gözleyen, bekleyen de o kadar çok oluyor. Artık tarikatler kuru bir posttan, boş duvarlardan oluşan mütevazı dergahlardan ibaret değil. Şaşalı binalar, plazalar, büyük şirketler, cirosu yüksek işletmeler var. Bunlar çoğunlukla piyasa şartlarına göre rekabet etmedikleri, cemaate yönelik ve ayrıcalıklı çalıştığı için çok karlılar, cazipler. Profesyonel işler yapılıyor ama işlerin başına o işlerin ehli profesyoneller konmuyor. Genelde tarikatin-cemaatin itibarlı adamları, şeyhe-lidere yakın kişiler yönetici yapılıyor. Mütevazi bir hayat yaşaması, maneviyatına dikkat beklenen şeyhe yakın kişiler, çocuklar, damatlar büyük imkanları olan şirketlerle, makamlarla, zenginliklerle imtihan oluyor.

Samimi duygularla ve mütevazi imkanlarla başlayan yapılar/şirketler yıllar içinde büyüyor, gelişiyor ve muazzam rakamlara ulaşıyor. İmkanlar-rakamlar büyüdükçe de imtihan büyüyor, fitne büyüyor, ihlas, samimiyet, dava düşüncesi azalıyor. Manevi amaçlarla kurulmuş, topluma hizmet etmesi gereken binalar-şirketler dar zümrelerin kontrolünde suiistimal edilebiliyor. Zamanla zenginlik, binalar imkanlar asli fonksiyonların, varlık sebebinin önüne geçiyor ve amaç haline geliyor. İşte buna yabancılaşma deniyor. Eğer bir yapıda, tarikatta, cemaatte araçlar amaç haline gelmişse, araçlar için amaçlardan, gaye-i hayalden, dava düşüncesinden tavizler veriliyorsa; idealler esnetilip sündürülüyorsa burada yabancılaşma var demektir.

İSTİŞARE, HESAP VERME, SORGULANMA…

Yabancılaşmanın, yozlaşmanın engellenmesi ise istişarenin, hesap vermenin sağlanmasıyla mümkündür. Soru sorulamaz, eleştirilemez, irdelenemez kişilerin olduğu ortamlarda gerçek manada meşveret-istişare olmaz. İslamın özüne de aykırı şekilde adeta ‘günahsız, vebalsiz, hata işlemez’ kabul edilen kişilerin-ailelerin olduğu durumda sorumluyu bulmak ve hesaba çekmek imkansızdır. O nedenledir ki manevi anlam yüklenen insanların ve onların yakınlarının paralı, makamlı, imkanlı işlere bulaşmaması en doğrusudur.

Sol bir gazetede “artık tarikatler cemaatler şirke değil, şirketlere duyarlı” şeklinde bir eleştiri okumuştum. Maalesef şu anda pek çok cemaat-tarikat zikre, ibadete, tebliğe, tevhide, adalete, hakka değil; şirketlere, çıkarlara, aidiyete, kendilerine sunulan binalara, imkanlara duyarlı.

[Doç.Dr.Mahmut Akpınar] 13.9.2017 [TR724]

Avrupa’da ‘taşra siyaseti’ [Hasan Cücük]

Avrupa maceramızda 60 yılı geride bıraktık. İşçi olarak geldiğimiz Avrupa’da kalıcı olmaya başladıktan sonra işçilikten başka mesleklere terfi ettik. Hayatın her alanında var olmaya çalışırken, elbette siyaset sahası boş bırakılmayacaktı. Ya içinde siyasetçi kumaşı olanlar ya da Türklerin oyunu almak isteyen partilerin talebiyle Türk kökenliler aday olmaya başladı. Belediye meclis üyeliği ile başlayan süreç, milletvekili, bakan, parti başkanı düzeyinde temsile ulaştı. Aradan geçen süreçte bize has değişmeyen özelliklerimiz de vardı.

12 EYLÜL SEBEBİYLE AVRUPA’YA SIĞINANLAR

İlk gelen kuşağın siyaset pek umurunda değildi. Geliş sebebi ekonomikti. Hem Türkiye’nin sağ-sol çatışmasının yaşandığı çalkantılı döneminden kaçtıkları hem de daha çok kırsal kesimden oldukları için siyasete gönül dünyalarını kapalı tuttular. Sol kesimden 1980 darbesi öncesi ve sonrası haklarında tutuklama kararı olanlar, baskıdan ve hapisten kurtulma adına Avrupa’ya gelince Türk kesiminin siyasete ilgisi başladı. Türkiye’den siyasi pratiği olan bu isimler kendilerine ideolojik yakınlığı olan partilerle dirsek temasında bulunacaklardı. Siyasete atılmalarının bir nedeni de, Türkiye’de bıraktıklarının yaşadığı zulüm ve işkenceleri Avrupa kamuoyuna duyurmaktı. Bu isimler sol görüşlülerden ve Kürtlerden oluşuyordu. Aynı dönemde benzer şartlardan dolayı Avrupa’ya gelen milliyetçi (ülkücü) kesimden olanlar ise daha çok Türkler arasında yatay örgütlenmeyi tercih edecekti. Sol ve Kürt kesiminden olanlar da kendi çevreleri içinde örgütlenmeye gidiyordu ancak onlar milliyetçi-muhafazakâr kesim kadar geniş taban bulmakta zorluk çekiyordu.

Sol görüşü benimseyenler, kendi ideolojilerine yakın partileri kolay bulurken, sağ-muhafazakâr kesim için bu hiç de kolay değildi. Avrupa’nın sağ kulvar partileriyle kan uyuşmazlıkları vardı. Bu partiler göçmenlere mesafeli duruyordu. Göçmen istemeyen bir partide göçmen siyasetçi olmak, göçmenlerin sorunlarını dile getirmek kolay olmayacaktı. Yine o yıllarda Türklerin oy potansiyelinin kayda değer olmamasından dolayı, geldikleri ülkelerin partileri tarafından dikkate alınmıyorlardı. Bu ilk dönemde siyasi kabiliyeti olup, partiye katkı yapacak isimler dışında pek ilgi gören çıkmadı.

Sol kesimden siyaset yapanlar, Türk toplumu ile yakın temasa geçmiyordu. Sadece ideolojik sebeplerle değil, Türkiye’deki duruma eleştirel yaklaştıkları için ‘memleket hasreti’ duyan göçmenler arasında pek uygun ortam bulamışlardı. Devleti ‘baba’ olarak görenler, Türkiye’deki yanlışların ‘gavurun eline koz verecek şekilde’ tartışılmasından rahatsız oluyordu. Bu tarz siyasetçilere o sebeple ‘Almanlaşma’ ya da ‘asimile olma’ tabirleri uygun görüldü.

SAĞ MUHAFAZAKÂR TÜRK POLİTİKACI PROFİLİ

1990’lı yıllardan itibaren sağ-muhafazakâr kesimden göçmenlerin de siyasete ilgisi ortaya çıktı. O kesimin ‘temsil’ ihtiyacından değil, şartların uygunlaşmasından olmuştu bu. Türklerin oy potansiyelinin artmasının da bunda etkisi vardı elbette. Meydanı sol kesime kaptırmanın verdiği rahatsızlıkla sağ kesimden insanlar siyasete girmeye başladı. Daha çok yerelde siyaset yapıyorlardı. İlk hedef, belediye meclis üyeliğiydi. Türklerin oyuna ihtiyaçları olsa da öyle her parti ‘buyurun gelin aday olun’ demiyordu. Avrupa siyasetinin kendine göre kuralları vardı. Merkez değil, yerel teşkilatlar kimin aday olacağına karar veriyordu. ‘Ankara’da dayınız’ olması Avrupa için geçerli değildi. Yerelde adaylığı kotarmak için ise iki yol vardı: ya genç yaşta partiye üye olup, gençlik kollarından yükselecektiniz ya da ‘şark kurnazlığını’ devreye sokacaktınız!

Genç yaşta siyaset değil futbol gündemimiz olduğundan ikinci yol deneniyordu. Bu hem kestirme hem de garanti sonuçtu. Kimin aday olacağına yereldeki parti üyeleri karar verdiği için, ne kadar eş-dost, akraba varsa partiye üye yapılıyordu. Yıllık oldukça cüzi olan aidatlarını yatıran bu dostlar, akrabalar sayesinde adaylık seçiminde rahatlıkla listede yer alınması sağlanıyordu. Birkaç yüz tercihli oyu alanın seçildiği yerel seçimlerde ise benzer taktik uygulanıyor, tüm tanıdıklar mobilize edilerek seçim günü oy kullanmaları sağlanıyordu. Ardından geliyordu belediye meclis üyeliği.

Yerelde siyaset zor değildi. Birkaç klişe başlık gündem yapılıyordu: Çevre, yaşlıların sorunu, yabancı gençlerin kriminal olaylara karışması, eğitim vs. Bunların dışında asıl gündem, ‘oy deposu’ olarak görülen Türklere yönelik vaatlerdi. Sağ siyasetçinin işi kolaydı. ‘Yeni cami projesi’ her dönem oy toplayan bir argümandı. Bunun için belediye meclisine girmesi yeterliydi. Hele bir de bu vaadini yerine getirdiğinde artık yıllarca belediye meclisinde yeri garantiydi.

Türkiye’den gelen bazı alışkanlıklarımız değişmemişti. Örneğin seçimden seçime vatandaşla sıcak temas kuranların sayısı oldukça fazlaydı. Arkasında yeterli oy desteği olduğu için şehrin genel sorunları pek umurlarında olmuyordu. Belediye meclisi toplantılarında en az konuşanlar doğal olarak bizimkiler oluyordu. Çoğu zaman tek kelime etmeden toplantıdan çıkıyorlardı.

Bu durum partilerin de işine geliyordu. Etliye, sütlüye karışmayan oylama zamanı el kaldıran belediye meclis üyesinin zararı değil kârı vardı. Bunlar sayesinde hiç oy alamayacakları Türklerin oyunu alıyorlardı üstelik parti içi bir iddiaları olmadığı için ‘güdülmeleri’ de kolaydı. İki taraf da memnundu. Arada bir Türklerle ilgili taleplerini görüşüp bir karara bağlamaları yeterliydi.

YERELDEKİ SİYASETÇİLER DİKKAT ÇEKMİYOR AMA ÖNEMLİ

Ulusal çapta siyaset yapmak kolay değildi. Bunun için ciddi bir birikim gerekiyordu. Sadece Türk seçmenin oyu da seçilmek için yeterli olmuyordu. Bunu başaran siyasetçiler çıktığı gibi ‘milletvekili adayıyım’ demek için aday olanlar da az değildi. Aday adayı olan bu isimler yerel teşkilatlara üye yaptıkları eş dost sayesinde adaylığa terfi edip, listede kendilerine yer bulabildi. Seçimde yine Türk seçmene hoş gelen vaatlerde bulunuluyor, seçilmeseler de en azından aday olmanın ‘havası’ yetiyordu.

Bu tarz siyasetçilerin oranı maalesef oldukça fazla. Genelde bakan, milletvekili ve parti başkanı olan Türk kökenliler gündem olduğu için bu tür isimlere kimse dikkat etmiyor. Seçimden seçime meydana çıkmanın ve seçilme rahatlığının keyfini süren bu isimler için siyaset bir hizmet aracı değil, kendilerini tatmin için yapılan bir hobiden öteye geçmiyor. Hobi diyorum zira yerelde siyaset yapmanın maddi getirisi fazla yok. Siyasette Türkiye endeksli olanlar olduğu gibi bazı partiler tarafından göçmen kesime karşı ‘Truva atı’ olarak kullanılan isimler de var. Bunlar ayrı bir yazı konusu.

[Hasan Cücük] 13.9.2017 [TR724]

Cennette Türkiye kapısı var mı? [Barbaros Kartal]

Bir süredir şöyle bir mübalağalı ve ironik hissiyatım var, daha doğrusu bir hüsn-ü zan. İşin uzmanları başka birçok kriterle benim iddiama yakın şeyler söyleyebilir belki. Ben öbür dünyada, cennetin kapılarından bir tanesinin Türkiye kapısı olduğunu ümit ediyorum. Türkiye’de doğmuş, yaşamış ve ölmüş olup da imanını koruyarak gidebilmişler için özel bir kapı. “Yahu o ülkeden nasıl imanlı geldin mübarek, helal olsun sana” denilecek bir tablo ile karşı karşıyayız çünkü.

Sosyal medyada epey dolaşan karikatürü hatırlarsınız. “Yoksa öldüm de ben cennete mi geldim” diyen adama cehennem zebanisinin “Lan senin nasıl bir hayatın vardı?” diye sorduğu. Maalesef Türkiye’de böyle bir hayat yaşamaya mecbur bırakıldı insanlar.

Din diye ortada dolaşanların Cüppeli, Adnan Oktar, Hayrettin Karaman, Mehmet Görmez ve her gün yeni bir videosu düşen karikatür tiplerin olduğu bir yerde insanların hala müslüman olarak kalması güçlü bir irade işi. Her gün din adına bir rezilliğe tanık olmanın ızdırabı içindeyiz.

DİNE ZARARI, DİNDARLAR VERDİ

İdarenin dine baskı yaptığı zamanlarda dininizi korumak için refleksler geliştirirsiniz, motivasyonunuz ve bağlılığınız sağlamdır. Devlete güvenmediğiniz için din adına devletin müdahalelerine hep kuşkuyla bakar, pek yüz vermezsiniz. 163 kalktığı zaman bile üzülürsünüz. O idareler dindarlara baskı ve zulüm yapmışlardır ama dine zarar vermeyi başaramamışlardır.

Amma din adına ülkeyi yönettiklerini zannettikleriniz başta ise o zaman kandırılmanız çok kolaydır. Baskıcı laik sistemin yıllardır beceremediği şeyi, bu idarenin yapması o yüzden çok kolay oldu. Bir proje olan Diyanet’in şimdiye kadar yapamamış olduğu tahribatı İslamcı idarenin emri altında yaptığına tanık olmamız da bu yüzdendir. Saf yığınlar alnı secdeli insanların ülkeyi yönettiklerini zanneder, onlara karşı olan her şeyi de hak-batıl mücadelesinde bir yere oturturlar. Dinin siyasete alet edilmesi ile bu safları kandırmak düşünüldüğünden de kolay olur.

Bir de hiç de saf olmayan, yıllardır pazarda dava, misyon, mücadele satmış olanlar vardır. Bütün dertleri “yıllardır başkaları yedi şimdi sıra bizde”ymiş meğer. Her gün lanet okudukları devlet ellerine geçince en zalimlerden daha zalim oldular. Sonradan görmenin çok naif kaçacağı bir şımarıklık ve ben ne oldum hali. Ve hayatlarında elde edemeyecekleri şeyleri elde edip de bunları kaybetmenin korkusu ile zalimlerin ibrikçisi olanlar bunlar. İleride bütün ihaleyi baştaki adama kesip kendilerini kurtarmaya çalışacak olanlar da yine bunlar.

HUSUSİ UĞRAŞSALAR ANCAK BU KADAR OLURDU

Görevli bir ekip gelse dine zarar vermek için gece gündüz uğraşsa bunların yaptıklarının onda birini yapamazdı. Yetim hakkı yiyen, hırsızlıkları savunan, yaşanan zulümlere gözlerini kapayan, ortada yeşil adına bir şey bırakmamaya yeminli, her gün çocuk ve kadın istismarının yaşanmasından rahatsız olmayan, her gün ortaya atılan yalanları yalan olduğunu bildiği halde tekrarlayan, geçmişe göre daha az hassas yaşadığını bildiği halde vicdanı sızlamayan, her lafı hakaret küfür bu “dindar” güruhun gelecek adına bir şey vaad etmesi mümkün değil. O yüzden bu tecrübe, Türkiye’nin geleceğinde kimlerin olmayacağını göstermesi adına belirleyici.

Ülkede dinin bir cazibesi kalmadığı gibi maalesef din, zalim bir idarenin resmi söylemi haline gelmiştir. Yaptıkları bütün kötülükleri din şemsiyesi altına almışlardır. Bu sistematik tahribatın, bunların yeme içme lüks sevdasından çok öte bir proje olduğu çok geç olsa da anlaşılacak ümidindeyim. İleride yapılacak araştırmalarda ateizmin ve deizmin en fazla bu dönemde yükseldiğini tahmin etmek herhalde çok temelsiz bir iddia olmaz.

TÜRKİYE ÇOKTAN İRAN OLDU

Türkiye, İran olmayacak derken aslında Türkiye çoktan İran oldu. Dışarıda herkesin bir şekil göründüğü ama evlerde gayet dejenere bir hayat yaşandığı gibi. Meydanlarda kül bırakmayanların odalarına Osmanlı sancakları, çakma halifenin resmini asan tosuncukların bira partileri bu gidişata ufak bir örnek. Çok daha fazlası olduğundan şüpheniz olmasın. İran’da Bonyad adı verilen vakıflar aracılığıyla ülkenin nasıl söğüşlendiği üzerine bir dünya kitap var. Gidenlerin kolaylıkla gözlemleyebileceği, hepsi birer molla kontrolünde olan bu Bonyadlar sayesinde ülkenin gelirleri bir grubun tahakkümündedir. Baştaki herkesin bir vesile bu işlerde olduğunu düşünürseniz bunu engellemek de mümkün değil. Tam bir al gülüm ver gülüm işi.  AKP benzer bir sistemi ülkeye getirdi. Sadece bir ailenin nemalandığını düşünmeyin. O aile pastanın büyük bir kısmını götürüyor ancak o kadar çok kişi bu işlere ortak ki.

Çok da gürül gürül olmasa da, bu da benim kusurum olsun, zalim destekçisi yığınlar Diriliş izlediklerini zannederken nasıl bir tükeniş içinde olduklarını geç olmadan anlarlar inşallah diye dua ediyorum. Gerisi için? Elbette, zalimler için yaşasın cehennem.

[Barbaros Kartal] 13.9.2017 [TR724]

Zarrab’ın para tuzağı ve harcanan bir ülke! [Erhan Başyurt]

İran’a uluslararası ambargoyu deldiği için ABD’de tutuklanan Reza Zarrab dosyası Türkiye’nin başını çok ağrıtacak gibi…

İranlı Zarrab’ın para trafiğinde yer alan isimler hakkında tutuklama ve yakalama kararları halka halka genişliyor.

Önce İranlı adamları, sonra Türkiye’den Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı, ardından dönemin Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Arslan (Zarrab’ın gönderdiği rüşvet dolarları evinde ayakkabı kutusunda yakalanan kişi) ve son olarak dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan (Zarrab’ın valizle gönderdiği rüşvet paraları görüntülenen ve kolundaki ünlü pahalı saati hediye ettiği kişi)…

YAŞANANLAR ŞAŞIRTICI DEĞİL!

Peki yaşananlar şaşırtıcı mı?

Doğrusu, tek kelime ile ‘Hayır’!

Neden mi?

Zarrab’ın yaptığı şey, İran Devleti’nin ihraç ettiği ancak uluslararası ambargo nedeniyle parasını döviz olarak alamadığı paraları, hileyle İran’a aktarmak.

Başka bir deyişle, Zarrab İran’ın sıcak para ve döviz sorununu çözmek ikinci kullandığı bir aracı…

Dönemin siyasileri ve Halk Bankası bürokratları bile bile bu yasa dışı para trafiğinde yer almış, karşılığında rüşvet almış ve sonrasında da suçüstü olmuştur.

ÇİN’DE CEZA ALAN BANKAYA RAĞMEN…

Zarrab, aslında para aktarma işlemini önce Çin üzerinden gerçekleştirmiş, ancak ABD bunu fark ederek hem Çin Devleti’ni uyarmış hem de ilgili kamu bankasına yüklü bir ceza kesmiştir…

Sonrasında da Çin Devlet Yönetimi, banka yöneticisini ağır cezalandırmıştır.

İran’da yakalanıp idama çarptırılan Zencani ile birlikte çalışan Zarrab, Çin’daki sistemi çökünce Türkiye üzerinden alternatif bir para kanalı açmıştır.

Türk yetkililer bunu bilmiyordu?

Maalesef çok iyi biliyordu ve riskin yüksekliği nedeniyle de büyük miktarda rüşvet aldılar.

Mesela, Zarrab’ın Çin’de yaşadığı sıkıntıyı çözebilmek için dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler (‘Senin önüne yatarım Rıza’ diyen ve Zarrab’ı soruşturan bir baş komiseri yüklü rüşvet karşılığı süren kişi…) ‘güven mektubu’ yazmış ve Zarrab’a kefil olmuştur.

Halkbank üzerinden, gerçekte var olmadığı halde Türkiye’den gıda ihracatı yapılıyormuş gibi, Türkiye’den dövizin İran’a akmasına göz yumulmuş, hem uluslararası ambargo bu ‘hileyle’ aşılmaya çalışılmış hem de Türk halkı milyarca dolar daha fazla ihracat yapılıyor diye aldatılmıştır…

ATEŞE UÇAN KELEBEKLER GİBİ…

Zarrab, İran’ın döviz sıkıntısını çözmek için ‘para tuzağı’ kurmuş, Türk bakan ve bürokratlar da ‘ateşe uçan kelebekler’ gibi rüşvet karşılığı rızalarıyla bu tuzağa atlamışlardır.

ABD’nin Çin bankasına yaptırımlarını bildikleri ve Çinli bürokratın aldığı cezayı gördükleri halde, bir kamu bankası olan Halkbank’ı ateşe atmış ve kendilerini de rüşvetin sarhoşluğu içinde feda etmişlerdir.

Milyarca doların aklandığı bu transferlerin ve bu transferde yer alanlara yapılan diğer para aktarımlarının görünmeyeceğini ve ABD tarafından fark edilemeyeceğini düşünmek, tam bir basiret bağlanmasıdır.

Zarrab’ın ortağı Zencani’nin yakalanıp idama çarptırılmasıyla, İran’a yapılan transferde komisyon ve kaybın toplam rakamın yüzde 5’ine ulaştığı görülmektedir.

Demek ki, tüm bu para transferinde başkalarına da ‘komisyon’ adı altında rüşvet ödenmiş ya da Zarrab/Zencani ekibi ‘aslan payı’nı kendilerine almıştır.

Zarrab’ın bu nedenle ‘tutuklanacağını bile bile’ ABD’ye kaçtığı, İran tarafından yakalanmak ya da infaz edilmekten canını kurtardığı yönünde güçlü kanaat mevcuttur.

Şayet Zarrab, ABD hükümetiyle işbirliği yapar ve dağıtılan komisyon ve rüşvetleri, onları alanları açıklarsa, hakkında yakalama kararı çıkarılanların sayısı artacaktır. Bu listede başka Türklerin de adının olması şaşırtıcı olmayacaktır…

TÜRKİYE MUTLAKA HESAPLAŞACAK!

Sonuç olarak, mesele sadece bakan ve bürokratların Zarrab’ın para tuzağına düşmesi ve rüşvet alması değil, bir kamu bankasının da bile bile ateşe atılması ve ekonominin rakamları naylon ihracatla şişirilerek Türk halkının da aldatılmasıdır.

Türkiye bu hesaplaşmayı günü geldiğinde ve hukuk geri geldiğinde mutlaka yapacaktır.

İran’ın sıcak para ve döviz sıkışıklığını çözmek için kendisini bile bile ateşe atanlar ve kamu bankasını feda edenler için tek ‘havuç’ rüşvet midir? Başka nedenler de var mıdır? Bu husus da cevabı aranan önemli bir soru olarak yakın zamanda karşımıza çıkacaktır…

[Erhan Başyurt] 13.9.2017 [TR724]

Avukat Murat Akkoç, Tr724’e konuştu: ByLock delil vasfını yitirdi, sadece bir şantaj malzemesi [Adem Yavuz Arslan]

Bylock, aylardır Türkiye gündemini işgal ediyor. Nisan 2014’ten Şubat 2016’ya kadar Google Play ve Apple Store’da kullanıma sunulan bu uygulamayı indirmek Recep Tayyip Erdoğan’ın mutlak kontrolü altındaki güvenlik ve yargı bürokrasisine göre ‘terör suçu’. Şu ana kadar Birleşmiş Milletler’de çalışan hâkimden kamyon şoförü ya da ev hanımına kadar toplumun her kesiminden 35 bini aşkın kişi bu uygulamayı kullandığı iddiasıyla tutuklandı. İktidar çevrelerinden yapılan açıklamalara göre de 62 bin kişi daha tutuklanacak. Çünkü MİT tarafından ‘nasıl ve nerede hazırlandığı belli olmayan’ 102 bin kişilik bir liste var. Cezaevlerinde yer açıldıkça 62 bin kişinin daha tutuklanacağı herkesin malumu.

Peki nedir bu Bylock? Bir internet uygulamasını kullanmak terör suçu sayılabilir mi? Bylock listeleri nasıl oluşturuldu ve bu süreçteki tek söz sahibinin MİT olması nasıl açıklanıyor? Bu ve buna benzer onlarca soru işareti var. Maalesef Türkiye’deki yoğun baskı ortamından dolayı birçok hukukçu konuyla ilgili konuşmaktan korkuyor. Konuşanlar ise hukuki değil siyasi yaklaşımlar sergiliyor.

Avukat Murat Akkoç tecrübeli bir ceza hukukçusu ve son dönemde Bylock üzerine yazdıkları ile dikkat çekiyor. Ayrıca Bylock ile ilgili kapsamlı analizler ve örnek savunma dilekçelerini bylocksavunma.blogspot.com sitesinden yayınlıyor.

Avukat Akkoç ile Bylock üzerine konuştuk. Özetle şunu söylüyor Akkoç: “Bylock davalarının tamamı hukuksuz. Usule ilişkin hayati hatalar var. Tıpkı Ergenekon davasında olduğu gibi Bylock yargılamaları da bozulacaktır. Yüzde 99 demiyorum, yüzde 100 bozulacak. Türkiye’de olmazsa AİHM’de bozulacak ve inanılmaz bir tazminat yükü çıkacak bugünün sorumlularına.” 

Sohbetin ilk bölümü aşağıda…

Bylock iddia edildiği gibi ‘gizli, kapalı devre, Cemaat’in kriptolu haberleşme programı’ mıdır?

Bylock, Google Play Store’da ve Apple Store’de herkese açık, herkesin indirebileceği bir mesajlaşma ve konuşma programıdır. MİT’in mahkemeye gönderdiği ‘gizli’ ibareli 88 sayfalık raporunda 1 milyon kişi tarafından indirildiği yazıyor. 

Bylock iddiasıyla on binlerce insan tutuklandı ama hala kaç kişinin indirdiği bile net değil. Programın sahibi gözüken David Keynes Hürriyet’e verdiği röportajda bugüne kadar 500 bin kişinin programı indirdiğini söylüyor.

Ben hukukçu olarak elimdeki verilere göre konuşuyorum. MİT’in raporunda diyor ki 1 milyon kez indirilmiştir. Daha sonra da çeşitli APK sitelerinden de indirim olmuş. Fakat aynı MİT daha sonra ‘mükerrer indirimler olduğu için bu sayıyı 215 bine düşürdük’ diyor. Bir süre sonra da bu sayı 102 bine düştü. Ancak kullanıcı sayısının 1 milyondan 102 bine nasıl düşürüldüğüne dair hiçbir bilimsel veri ortaya koymadı MİT.

Oysa ki soruşturma makamlarının Google Play ve Apple Store’a resmi yazı yazıp net rakamları temin etmesi gerekirdi. Adli yazışma yapılabilirdi. Fakat bugüne kadar adli yazışma yapmadılar. Adli yazışma yapsa Bylock uygulamasının ne kadar indirildiği net olarak anlaşılır. 

‘Program herkese açık ama sadece Cemaatçiler kullandı’ gibi bir tez var tutuklamalarda. Bylock’u özellikli kılan nedir? Gerçekten sadece Cemaatçiler mi kullandı?

İnternette bu tür yüzlerce program var. Bylock’u sadece Cemaatçilerin kullandığı tezi MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddiası. Bunun sadece Cemaatçiler tarafından kullanıldığının iddia edilmesi için bilimsel veriler olmalı.

Kimin Cemaatçi olduğu bile belli olmazken bu programı sadece Cemaatçilerin kullandığının bilimsel verisi nedir?

1 milyon kullanıcı bilgisinin önce 215 bine sonra da 102 bine düşmesi şüpheli bir durum. Anladığım kadarıyla, ellerindeki fişleme listelerine göre Bylock listeleri yapıyorlar. IP çakışmaları vs. diyerek 102 bin kişiye düşürdük, diyorlar. 900 bin kişiyi nasıl ortadan kaldırdın? MİT raporu diyor ki bazıları birkaç kez indirmiş. Bunun hukukta bir karşılığı yoktur. Google Play’a sormamışsınız, Apple Store’a sormamışsınız, bu tamamen var olan yargılamalarda, MİT’in raporlarıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının ve siyasi iktidarın bir söylemi. Yoksa bilimsel bir veri yok bu programın sadece Cemaatçiler tarafından kullanıldığına dair. 1 milyon kez indirilen bir programı ‘sadece Cemaatçiler kullandı’ demek kamuoyu oluşturma amaçlı psikolojik harekât haberleridir. 

Cemaat neden böyle bir programa ihtiyaç hisseder? Yaygın söylemle ‘madem illegal bir işiniz yok neden kriptolu program kullanıyorsunuz?’ Kriptolu programlar kullanmak şüpheli bir durum değil mi?

Buna Cemaat’in avukatlarının cevap vermesi lazım. Ancak bu soruyu yanlış olarak görüyorum. Eğer Cemaat’in mensupları ekseriyetle WhatsApp kullanıyorsa WhatsApp bir ‘Cemaat programı’ mı sayılacak? Ayrıca kriptolu haberleşme programı kulağa fantastik gelebilir fakat WhatsApp da bir kriptolu haberleşme programı. Benzer uygulamalar aynı mantığa dayanıyor ve Bylock bu açıdan ekstra özellikli bir program değil. 

‘BU SUÇUN ÖMRÜ SİYASİ İKTİDARIN ÖMRÜ KADAR’

İnternette olan bir uygulamayı kullanmanın, ona erişmenin -eğer o programı kullanıp suç işlemiyorsanız- neden terör suçu olduğunun izahı var mı?

Eğer hukuk devleti değilseniz suç olur. Normal bir hukuk devletinde olmaz. Hukuk devleti değilseniz legal bir bankaya para yatırdığınız için, okula çocuğunuzu gönderdiğiniz ya da sendikaya üye olduğunuz için terörist sayılabilirsiniz. Bu suçlar TCK’da yok. Bu suçların ömrü, bu siyasal iktidarın ömrü kadardır. Burada bu siyasi iktidar suç dediği için suçtur. 

İddiaya göre Bylock’a ‘Cemaat referansı’ olmadan girilemiyor. Sizin çalışmanızda bu yönde bir bulgu var mı? Herhangi birisi Bylock’u indirip kullanabilir mi?

Dünya genelinde – tabi Türkiye’de de – çeşitli siyasi ya da kişisel gerekçelerle yüzbinlerce insan güvenli buldukları uygulamaları kullanıyorlar. Bylock kullanmak bir suç mudur? Bunun TCK’da karşılığı yok. Çok net söylemek gerekirse: Bylock kullanmak suç değildir. Maalesef şu anda Türkiye de öyle büyük bir baskı ortamı var ki, hukukçu söylemiyle cevap verilemiyor. Siyasi irade diyor ki ‘Bana göre bu suçtur, aleyhine konuşan vatan hainidir’. Bunun cevabı hukuki olmaz, siyasidir. 

Fakat ortada bir Yargıtay kararı var. Dolayısıyla ‘Bylock kullanmak terör örgütü üyesi delili’ kabul ediliyor.

Yargıtay 16. ceza dairesi, hakimler Metin Özçelik ve Mustafa Başer’i birinci sınıf hâkim oldukları için, Yargıtay 16. Ceza Dairesi ilk derece mahkemesi olarak yargıladı. 147 sayfalık gerekçe de Yargıtay, ‘Bylock uygulamasına erişim sağlanması terör örgütü üyeliği için yeterlidir’ diye karar verdi. İlk derece mahkemesi olarak bu şekilde karar verdi. Bu karar temyiz edildi. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda görüşülecek. Eğer Yargıtay Ceza Genel Kurulu ‘sadece programa erişimi terör örgütü üyeliği için yeterli’ görürse tüm yerel mahkemeler Bylock listelerini sorgulamadan 102 bin kişiyi terör örgütü üyesi olarak 6 yıl 3 ay mahkûm edebilir. 

Hukukçu gözüyle baktığınızda Yargıtay’ın kararını nasıl yorumladınız? Siyasi mi hukuki mi bu karar?

Bizim TCK’da herhangi bir verinin delil olup olmayacağı açıkça yazılmıştır. Buradan Bylock’a bakalım. MİT Bylock verilerini elde ediyor.

‘MİT BYLOCK DOSYASINI MAHKEMELERDEN KAÇIRIYOR’

Burada bir sorun yok mu? Adli kolluğun yapması gerekenleri neden MİT yapıyor? MİT in böyle bir görevi ve hakkı var mı?

CMK’da belirtilen usullere göre gerekli kararlar alınarak soruşturma başlatılır. MİT elde ettiği delilleri Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim ettikten sonra artık bu konudan çekilmesi lazımdı. Ama burada MİT, elindeki dijital materyallerin kimse tarafından araştırılmasını, dokunulmasını, sorgulanmasını istemiyor. Çünkü bu hukuken eksiktir. Burayı mahkemelerden ve diğer savcılıklardan da kaçırıyorlar. Çünkü eğer mahkemeler tarafından araştırılmaya tabi tutulursa yasak delil kapsamında olduğu ortaya çıkacaktır. O yüzden MİT bu alanı tamamen kapatıp dosyayı mahkemelerden ve başsavcılıklardan kaçırıyor. Şu anda yerel mahkemeler MİT’in 102 bin kişilik Bylock listesine yerel ve Yargıtay aşaması bitmiş, kesin hükümmüş gibi davranıyor.

Olması gereken şuydu: MİT elindeki listeleri getirip Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına verirdi. Bu normaldir. ‘Basit şüphe’ dediğimiz durumdur. Bir suç emaresini savcılık görürse soruşturma başlatabilir. ‘Neden Bylock soruşturması yaptınız?’ diye sorulamaz. Sorulması gereken soru şu: “Bu dijital materyalleri TCK ve CMK’da belirtilen hukuka uygun şekilde delillendirilmiş midir, listelere hukuka uygun oluşturulmuş mudur?”

‘AYRI BİR BYLOCK İDDİANAMESİ HAZIRLANMALIYDI’

Ayrıca gözden kaçan önemli bir konu daha var. Bugün Türkiye’nin birçok yerinde çok sayıda dosyada, binlerce kişi FETÖ/PDY isnadı ile yargılanıyor. Fakat Bylock ile ilgili ayrı bir iddianame hazırlamadılar. Oysa ki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ayrı bir Bylock İddianamesi hazırlamalıydı. Çünkü bu delillerin mahkemede araştırılması, incelenmesi, tartışılması ve orada karar çıktıktan sonra bunun bölge idare mahkemeleri ve ardından da Yargıtay’da incelenip araştırılması gerekirdi. Halbuki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı iddianameyi hazırlamayarak bu yolu kapattı. Bu savcılık, kendi soruşturmasını sanki kesin hükümmüş gibi sunmaktadır. Mahkemelere kesin hükümmüş gibi listeler gönderiliyor. Sadece bu tutum bile delillerin şüpheli olduğunun başka bir delilidir. 

En başa dönelim. MİT bunu öğrendi ki normal, yüzbinlerce insanın kullandığı programı bilmemeleri mümkün değil. Litvanya’daki ana bilgisayara sızdı ya da satın aldı vs. ortada birçok farklı senaryo var. Ergenekon davasını bozan Yargıtay 16. Ceza Dairesinin yasak delil içtihatıydı. Aynı şey burada yok mu, usule aykırı bir işlem yok mu?

MİT, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na Bylock ile ilgili bir hard disk bir tane de flaş disk getiriyor. “Dijital materyaller bunun içindedir” diyor. Savcılığın sorması gerekenler şunlardı: Sen bu verileri hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde ettin mi?  Mahkeme kararına dayandın mı? Şimdi burada MİT herhangi bir mahkeme kararına dayanmadan bu materyalleri elde etmişse en baştan yasak delil sınıfına girer. 

‘BYLOCAK’TA VERİ BÜTÜNLÜĞÜ KORUNMADI. DELİL VASFI KALMADI’

MİT mahkeme kararı almamış mı? Bundan nasıl eminiz?

Yüzde yüz eminiz. Kesinlikle böyle bir mahkeme kararı yok. Yargıtay ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı diyor ki “MİT’in kendi görevinden kaynaklı yasalar bu tip dijitalleri elde edilmesi için kendisine yetki vermektedir, kanundan kaynaklı yetkisine göre bu bilgileri elde edebilir “Hukuk kesindir, bir delil hukuk dışı elde edilmişse, sonradan mahkeme kararı alarak hukuki hale getiremezsiniz. Şöyle anlatayım, ben bir noteri ayarladım ve sahte vekaletname aldım. Bununla sizin evinizi sattım. O kişi başkasına sattı, sonra o da başkasına vs. İsterse onlarca kişiden el değiştirsin, ilk işlem hukuksuz olduğu için tüm işlemler hukuksuzdur ve bozulur. Yasadışı elde ettiğiniz delilleri sonradan sulh ceza hakimliğinden karar alarak hukuki hale getiremezsiniz.

Darbeden 6 ay sonra MİT, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir hard disk ve flash disk veriyor. Peki bu verilerin manipüle edilmediğini nasıl bileceğiz?

İkinci temel sorun da orada. Birinci mesele yani yasak delil elde edilmesi: Yargıtay Ceza Genel Kurulu içtihatları ile de sabit olan kararlara göre mahkeme kararı olmadan elde edilen deliller hukuka aykırıdır. Ceza yargılamasında keyfinize göre delil kullanamazsınız. Kesin hükümdür. Tartışılamaz bile.

15 Temmuz sonrası bir takım hukukçular ‘MİT’in kendi kanunundan kaynaklı yetkisi vardır, çünkü ceza yargılamasında delil serbestisi vardır’ diyorlar. Doğrudur ceza yargılamasında delil serbestisi vardır fakat delilin hukuka uygun olma şartı vardır. MİT’in kendi raporunda ‘teşkilatımıza özgü yöntemlerle elde edilen deliller’ diyor. Eğer bir mahkeme kararına dayansaydı o mahkeme kararına dayanarak elde ettim derdi. Şimdi basında çıkan haberlere göre MİT’in Bylock’tan satın aldığını ya da şifre kırma yöntemiyle elde ettiği iddia ediliyor. İster şifre kırma yöntemiyle ister satın almayla olsun, bizim şu ana kadar, Ergenekon kararında olduğu gibi, Bylock hükme esas alınamaz, yasak delil kapsamındadır.

Varsayalım ki bazı hukukçuların dediği gibi yani MİT kendi teşkilat yasasından kaynaklı yetkisini kullandı ve bu delilleri elde etti, burada hem kıta Avrupa hukuku hem Amerika ceza hukukunda tüm içtihatlarda, biraz hukukun olduğu yerlerde tartışılmayan bir alan vardır: veri bütünlüğü. Dijital materyallerin veri bütünlüğü. Bir hard disk, bir flash disk var. 104 gün sonra bir flash disk daha getiriyor. Bunu ilk elde ettiği zaman ilk yapması gereken şey bunun imajını, adli kopyasını alması, o kopyadan bir örneğinin HASH değerlerinin tutanak haline getirilmesi gerekirdi. İlk anda yapılması gereken buydu. MİT bunu -şifahi olarak bildiğimiz kadarıyla- HASH değerlerini tespit etmiyor. Bir hard diski ve bir flash diski savcılığa veriyor. Savcılık 9 Aralık 2016 tarihinde, Ankara 4. Sulh Ceza hakimliğinden CMK 134 kapsamında iletişimin tespiti kararı aldırıyor. Bu hard disk ve flash disklerin çözümü için mahkeme kararı alınıyor. Fakat bu tarihe kadarki süreç bilinmiyor. Bu veriler ne zaman ele geçirildi, üzerlerinde oynama yapıldı mı, ekleme çıkarma yapıldı mı bilmiyoruz? Veri bütünlüğü şüpheli hale gelmiştir. Artık bu konuda soruşturma yapan savcılıkların ya da kovuşturma yapan mahkemelerin bu veri bütünlüğünün korunup korunmadığını savcılığa sormaları gerekir. Bu dijital materyaller ne zaman ele geçti, veri bütünlüğünün korunup korunmadığını mahkemelerin araştırması lazım.

Eksik araştırma ve inceleme neticesinde hüküm tahsis edilmiş olur ki bunun Yargıtay’ın önceki kararlarına göre bozulması gerekir. Ergenekon kararında olduğu gibi bozulur. Maalesef günümüz yargılamalarına uygun bir şekilde Yargıtay onama verirse Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali olarak, bu kararı bozması lazım. AİHM yüzde 100 bozar. Yüzde 99 demiyorum, yüzde 100’dür.

Ceza yargılamasında, ispat yükü sanıkta ve şüphelide değildir. İspat yükü hâkim ve savcıdadır. Maddi gerçeğin araştırılması sanık ve şüpheli istemese dahi hâkim ve savcı yapmak zorundadır. Yüzde 1’e göre bir soruşturma yapabilirsiniz fakat hükmü, yüzde 1 şüphe olsa bile kuramazsınız. Yüzde 1 şüpheden sanık yararlanır. O yüzden hiçbir şüpheye yer vermeyecek dijital materyallere göre hüküm kurabilirsiniz. Yüzde 1 şüpheyle soruşturma yapabilirsin ama yüzde 100 ispatladığın konuda hüküm verirsin. Kişileri ikrara zorlamakta savcılık. Neden? Çünkü hukuka aykırı delili var ve ikrar yoluyla hukuka aykırılıkları ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Maalesef sadece erişimin terör örgütü üyeliğine yeterli sayıldığı şu günlerde 6 yıl 3 ay gibi bir hapis cezası ile baş başa bırakıyorlar. 

Şu ana kadar basına yansıyan ifadelere göre ortalama Bylock kullanıcıları bu uygulamayı sohbet paylaşmak, haberleşmek için kullanmış. Herkesin WhatsApp’ta yaptığı şeylerin benzeri. Peki birinin çıkıp ‘evet kullandım, şunları yaptım bunların hiçbiri de suç değildir’ demesi normal değil mi? Kaldı ki Bylock’ta herkese açık legal bir programdır.

Şu anda 6 yıl 3 ay ceza alır. 

Ama ortada suç yok.

Günümüz yargılamasında geçerli değil. Burada şuna dikkat edilmeli. Gazeteciler siyasiler vs. bu tip savunmalar konuşmalar yapabilir. Fakat tüm ceza yargılamalarında bir avukat önce usule göre itirazlarını yapar. Kaldı ki burada usulen baştan sakat bir dava ile karşı karşıyayız.

[Adem Yavuz Arslan] 13.9.2017 [TR724]