Dışarıda Kimse Kaldı Mı? [Ahmet Bozkuş*]

Dışarıda Kimse Kaldı Mı?


Ben hala dışarıdayım…
Hiçbir polisin eksi bilmem kaçıncı katlarda günlerce mantıksız sorularına muhatap olmadım.
Kamera; yine bir hain(!) gözaltına alındı diye çekerken vakur duruşumu gösteremedim.
Adım hiçbir mahkeme tutanağında geçmedi.
Hiçbir gardiyan adımı bağırarak zindanı inletmedi.
Hiçbir hakimin karşısına bu şerefle çıkmadım.
Çünkü ben Medrese-i Yusufiye’de değilim.
Kendi devirlerinin destanını yazan Yusufları, Zübeyirleri, Bekirleri, Sümeyyeleri okumak düştü payıma.
Onlar yaşadı ben okudum.
Ben dışarıdaydım onlar içeride…

Sen onlardan birisin.
Dışarıda esir düşmüş bir kalbin şiirisin.
Sana dışarıda kalmış bir kelam uzatıyorum..
Benimki garip bir heves..
Belki sana olan hayranlığımı sana olan özlemimi anlatacak bir kırık ses..
O kara günden beri ruhum gırtlağımda yaşadım..
Bir gece Urfa için ağıt yaktım, bir sabah Edirne’nin ayazında üşüdüm.
Bir gün Adana’nın sıcağında yandım, bir akşam Trabzon’un yağmurunda ıslandım..
81 ilin toprağına karıştım da giden her Yusuf’un ayak izi oldum.
Yakub gözlerimle yollara düştüm..

Kah penceresiz odalarda binlerce sorunun altında seninle beyin sancısı çektim..
Kah koridorlarda iffetimize halel gelmesin diye kelimelerle bir cambaz gibi oynadım..
Hakkında tutukluluk kararı verdiğinde hakim,
Kalbimi paramparça senin valizinin köşesine sakladım.
Ben dışarıdaydım ama ruhum binlerce hapishanenin koğuşlarında inim inim..

Allah şahit!
Bu kış kızgın sobalar, alev alev yanan petekler ısıtmadı ayaklarımı..
Senin koğuşunun soğuğunda her gece titredim..

Allah şahit!
Güneşin rengi, yağmurun kokusu, karın beyazını bilmedim..
“Dünyaya kapalı Allah’a açık” koğuşundan içeri ne kadar güneş girdiyse benim gözüm o kadarını gördü.

Allah şahit!
Hiçbir gece yatağa rahat girmedim, uyku zehirliydi sen oradasın diye..
Gözümü her kırptığımda hıçkırıklarla kalktım da soluğu secdede aldım..
Senin secde üveyki olup kanatlandığını duyunca ben de ardına düştüm..
Yemekle, suyla, lezzetle en önemlisi de çayla arama kalın bir duvar ördüm sen gelene kadar..
Hiçbir lokma boğazıma bir düğüm atmadan geçmedi..
Her sofrada karşında oturdum, buz gibi yemeklerle karnımı doyurdum.

Allah şahit!
Her gece evradına ve secdelerine beni arkadaş etsin diye yalvardım O’na.
Allah şahit hiç görmedim seni, ismini duymadım, ama gecelerim dualarım Kuranım secdelerim Sen diye inledi..
Seni diledim Allah’tan, senli günleri diledim..
Yusuf’unu bekleyen Yakub gibi bekledim seni.

Allah şahit!
Seninle demir parmaklıkların arasında kaldı ellerim de evladımı bağrıma basmadım.
Senin evladına hasretin yaktı ellerimi.
Riya değil sen annene babana hasretsin diye anama babama gurbet oldum..
Onlar her yavrum dediğinde seni söyledim.

Allah şahit her açık görüş gününü iple çektim, gün saydım.
O masada dakikalar saatlere dönsün dudaklarım dilim kıpır kıpır dua ettim..
Ayrılık vakti gelince senden önce koştum koğuşuma aldım başımı ellerimin arasına hıçkıra hıçkıra ağladım..
Allah şahit sen gittin gideli her gün senin emanetlerinin peşine düştüm..
Ne tanıyan var ne bilen, ne telefon var ne adres..
İçime dert oldu annen, eşin, evladın, kardeşin…
Sen dışarıdayken yapamadığım kardeşliğimin kefaretini ödeyecektim..
Evini aradım sokak sokak, tanıyan tanımayan herkese sordum..
Evine sıcak çorba, yavrunun yanına abi, abla; annene evlat olmaya gittim.. Sen gelene kadar..
Emanetini kalbimin aziz misafiri bildim..

Allah şahit!
Emzirip bağrına basamadığın yavrunun süt sancısı sıtmalara vurdu beni.
Ağrıdan kalkamadı ruhum..
Yığılıverdi süt kokan bebeğinin avuçlarına…
Allah şahit..
Sen öyle içerideyken, ben böyle dışarıdaydım..

Ey benim azizim, nasiplim, kısmetlim, cami kürsüsünde, minberde destan destan anlatılan bahadırım…
Şimdi sen yoksun diye yarım kaldı bir yanımız..
Senli günlerin hayali en büyük heyecanımız.
Bu kalem benim ama her harfinde imzası var benimle olan kardeşlerimin.
Biz bir yarısı parmaklıklar ardında bir yarısı 170 ülkede sana duacı yüz binleriz..
Şimdi söyle bana
Dışarıda kimse kaldı mı?

*Şiir, bana ait değil. Bir kardeşimiz gönderdi, ben seslendirdim.
http://www.ahmetbozkus.com/tndm/disarida-kimse-kaldi-mi/

Elektrik ve Risale-i Nur - 2 [Abdullah Aymaz]

Bir önceki yazımda Kur’an âyetlerinde  işaret edilen Elektrik meselesi üzerinde durmuştuk. Bu günde aynı konuya devam edelim.

Nur Suresi'nin Nur Âyeti'nden sonra gelen âyetlerde: “O NUR’a Allah’ın yükseltilmesine ve içinde kutlu İSMİ’nin zikredilmesine izin verdiği evlerde kavuşulur  / bulunur O NUR… Oralarda sabah akşam O’nun şânını yücelterek tenzih eden (Sübhaneke ya Allah, taâleyte ya Rahman diyerek tesbihat yapan) öyle yiğitler vardır ki, ne ticaretler, ne alım ve satımlar onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla îfâ etmekten, zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar kalblerin ve gözlerin dehşetinden halden hale döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe edip korkarlar. Allah Taâla onlara yaptıklarına karşılık en güzel mükafaatı verecek, onların mükafaatını kendi lütfundan artıracaktır. Allah dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.” (24/36-38) buyurulmaktadır...

Bu âyetlerin çağımıza bakan küllî mânalarından cüz’î bir mânası da bu Hizmet-i İmaniye ve Kur’âniye'ye  işaret eder. 

Eğer ihlas ve uhuvvetle, sarsılmaz bir tesanüdle ve müfritane irtibatla birbirine sarılıp kenetlenmiş Hizmet fertleri, şartlar ne olursa olsun, hadsiz ve sınırsız bir bahtiyarlığın namzetleri demektir. Nasıl namaz tesbihatında sanki bir zikir meclisinde bir hatme-i muazzama-yı Muhammedî’de Efendimiz (S.A.S.) bir serzâkir gibi başımızda bizlere tesbih ve zikir ettiriyor; öyle ki bütün zamanlar tek bir zaman, bütün mekanlar tek bir mekân olmuş bütün Ümmet-i Muhammediye ile beraber zikir ve tesbihatlarımızı  yapıyoruz!..

Böyle bir niyet ve tasavvur ile ne kadar nurlara ve feyizlere vesile olur bir düşünelim. Aynı şekilde Hizmetin mensupları da geniş bir dairede, ders ve sohbet halkalarında aynı niyet ve tasavvur ile, cihan çapında yapılan hizmetlerin sevabından, nurlarından ve feyizlerinden hissedar olur...

Üstad Hazretleri bu meseleyi bilhassa namaz tesbihatlarının önemini anlatırken genişçe şöyle izah ediyor:

“Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsül (tembellik) göstermesi üzerine dedim:

“Namazdan sonraki tesbihatlar Tarîkat-ı Muhammediyedir (S.A.S.) ve Velâyet-i Ahmediye’nin (S.A.S.) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra bu kelimenin hakikatı böyle inkişaf etti:

“Nasıl ki, peygamberliğe inkılab (dönüşen) Muhammed Aleyhisselam'ın velâyeti (evliyalığı) bütün velâyetlerin üstündedir. Öyle de o velâyetin tarikatı ve o en büyük velâyetin özel evradı (zikir ve virdleri) olan namazın sonundaki tesbîhat, o derece diğer tarikatların ve evradların üstündedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti ki:

“Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut Nakşî Tarikatının Hatmesinde, bir mescidde birbiriyle alâkadar insanların bütün heyetinde, nûrânî bir vaziyet hissediliyor. Kalbi hüşyar (uyanık) bir zât, namazdan sonra ‘Sübhanallah!. Sübhânallah!.’ deyip tesbihi çekerken, o zikir dairesinin Reisi olan Muhammed Aleyhisselam'ın zatının muvâcehesinde (sanki yüz yüze gelip beraber bulunurcasına) yüz milyon tesbih eder, tesbih elinde çektiklerini mânen hisseder. O azamet ve ulviyetle ‘Sübhânallah!. Sübhânallah!.’ der. Sonra o Serzâkir’in (S.A.S.) mânevî emriyle, ona uyarak ‘Elhamdülillah!. Elhamdülillah!’ dediği vakit, o zikir halkasının ve o çok geniş dairesi bulunan Muhammedî (S.A.S.) Hatmenin dairesinde yüz milyon müridlerin ‘Elhamdülillah! Elhamdülillah!’ demelerinden tezâhür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde ‘Elhamdülillah!’ diyerek iştirak eder. Aynı şekilde ‘Allahü Ekber! Allahü Ekber!’ dedikten ve dua ettikten sonra otuz üç defa ‘Lâilâhe illallah! Lâ ilâhe illallah!’ diyerek o Tarikat-ı Muhammediyenin (S.A.S.) zikir halkasında ve en büyük Hatmesinde o geçen mâna ile o tarikat kardeşlerini nazara alıp o halkanın Serzâkiri olan Muhammed Aleyhisselamın zatına müteveccih olup (yönelip) ‘Elfü elfü salâtin ve elfü elfü selâmin aleyke yâ Rasulullah!.’ Yani ‘Sana milyonlarca salat ve milyonlarca selâm olsun yâ Rasulullah!’ der, diye anladım, hissettim ve hayâlen gördüm. Demek, Namaz Tesbihatı'nın çok önemi var.”  (Kastamonu Lâhikası, 60. Mektup)

Bir buz parçası nevindeki enâniyetini Kevser-i Kur’aniyeden süzülen havuzun  içine atıp eritenler, ittihad ve ittifak ile âzami ihlas ve sadakatla, müfritane bir irtibat içinde dayanışmalarını temin edenler işte bu  sınırsız bahtiyarlıktan inşallah bol bol istifade edeceklerdir…

[Abdullah Aymaz] 21.3.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Türkiye’nin felaketi ve sırrı dökülmemiş aynadan yansıyanlar [Akif Umut Avaz]

Ziya Paşa, “Her şahsı harîm-i Hakk’a mahrem mi sanırsın? / Her tâc giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın?” şeklindeki bir beyitle başladığı Terkib-i Bend’inde “Ey müftehir-i devlet-i yek-rûze-i dünyâ / Dünyâ sana mahsûs u müsellem mi sanırsın?” diye devam eder.

Ziya Paşa, esas çarpıcı tespitini ise, “Hâlî ne zaman kaldı cihân ehl-i tama’dan / Sen zâtını bu âleme elzem mi sanırsın?” dedikten sonra “En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” diyerek yapar.

Hakikaten de körlüğün ve sersemliğin en ileri hali herkesi kör, âlemi sersem sanmak olsa gerektir. Etkisi altına alarak ahmaklaştırdığı milyonlarca insanın şeksiz biatına olan güveninden midir, yoksa gırtlağına kadar battığı zulüm, suç ve ahlaksızlık bataklığının sebep olduğu çaresizlikten midir bilinmez ama asrın diktatörü Erdoğan, herkese kör, âleme sersem muamelesi yapıyor.

AMA YİNE DE BİR SORUN VAR

Alternatif bütün sesleri susturup kendi sesinden ve bön sesinin izzetsiz yankılanmalarından başkasına hayat hakkı tanımayan Erdoğan, yaptığı kesintisiz propagandayla mankurtlaştırdıklarının artık ne dese yiyeceklerinden hiç şüphe duymuyor. Aslında şüphe duymamakta da haklı. Medyası, sözde entelektüeli ve kuru kalabalıklarıyla aynadan yansıyan kendi akislerine dönüştürdüğü yandaş kitlelerin tek yaptığı, Erdoğan’ın yüksek perdeden aşıladığı en saçma iftiraları, yalanları yetenekli papağanlar gibi tekrarlamaktan ibaret.

Varsın yaptıkları papağanlarınki gibi Erdoğan’ı tekrarlamaktan ibaret olsun. Bunun ne önemi var? Neticede Erdoğan, yegâne ses haline geldiği ülkede mankurtlaştırdığı kitlelerden yansıyan kendi akislerinin oluşturduğu kuru gürültüyü özenle inşa ettiği sanal dünyasının yegâne gerçekliği kabul ediyor.

Ama yine de bir sorun var. Ne zulüm altında inleyen Türkiye’deki herkes Erdoğan’ın mankurt sürülerine dâhil olmuş durumda, ne de dünya büyük bir kısmını yalan ve iftiralarıyla efsunlamayı başardığı Türkiye’den ibaret.

Bu noktada bir hatıramı paylaşayım. 1990’lı yılların ortalarıydı. Ankara’da görev yapan tecrübeli ve oldukça entelektüel bir büyükelçi, söyleşi sonrası devam eden bir muhabbet esnasında, komplo teorileriyle beslenen diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’nin de temel probleminin kendi hatalarından kaynaklanan sorunların teşhisini yapmak için basitçe aynaya bakmak yerine, eline geçirdiği bir teleskopla sorunun sebeplerini uzaklarda aramak olduğunu söylemişti.

Teleskopla teşhis edilmiş gibi sunulan ülkedeki sorunların sebeplerinin bazen “yabancı güçler”, bazen “büyük güçler”, bazen “emperyalistler”, bazen “üst akıl”, bazense doğrudan Avrupa, ABD, Rusya, İngiltere, Almanya, İsrail vs. şeklinde isimlendirildiğini biliyoruz. Bünyedeki sorun ve hastalığın kendisi başlı başına bir dertken, o hastalığın sebeplerinin bizzat hastalığın sebepleri tarafından uzaklarda aranması çok daha büyük bir dert.

İÇERİDEN YAPILACAK TEŞHİS İÇİN GEÇ KALINDI

Kendimizden kaynaklanan sorunların teşhisi için karşısına geçip bakacağımız, büyükelçinin teşbihindeki o aynanın, yine de sırrı dökülmemiş bir ayna olduğunu varsaymamız gerekiyor. Oysa bugün Türkiye’de, normalde iktidarlar için bir ayna vazifesi görmesi gereken sivil toplum tamamen güdümlü hale gelmiş, medya tekelleşmiş, akademiya susmuş, aydınlar devşirilmiş ya da bastırılmış, muhalefet güdükleştirilmiş durumda. Henüz paramparça parçalanmasa da sırrı dökülerek bir cam parçasına dönüşmüş eski bir ayna misali Türkiye’de karşısına geçip hastalığın ne olduğunu anlamak için kullanılabilecek bir mikyas aracı bulmak imkânsız hale gelmiş.

En tepeden başlayıp toplumun her kesimine az ya da çok sirayet ettiği için hastalığın içeriden yapılacak teşhisi için artık geç kalınmış durumda. Bu yüzden, bünyesi sağlıklı, demokratik mekanizmaları işleyen, hukuk mercileri adil ve diri, hak ve özgürlüklerin koruyucusu sosyo-politik immün sistemi çalışır vaziyette olan yani henüz parçalanmamış ve sırrı dökülmemiş durumdaki başka aynalardan nasıl göründüğümüz daha önemli hale geldi. Vizyonu yetersiz olanlar, ülkenin içinde debelendiği vahim durumu görmek için uzaktaki sağlıklı aynalardan nelerin yansıdığını görmek için teleskop da kullanabilirler.

Ne yazık ki, hastalıklı sivil toplumu, borazanlaşmış medyası, kör ve sağır akademiyası, vicdanını yitirerek hissizleşmiş toplumunun hastalıklı refleks ve reaksiyonları Türkiye’nin nasıl bir hastalığa düçar olduğunu anlamamıza artık imkân vermiyor. Bu yüzden, ülke hakkında rapor üzerine rapor yayınlayan Avrupa Parlamentosu’ndan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği’ne, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiserliği’nden Venedik Komisyonu’na, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Freedom House’a, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nden Gazetecileri Koruma Komitesi’ne, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Uluslararası Af Örgütü’ne varıncaya kadar çeşitli uluslararası kuruluşların Türkiye’ye dair objektif olduğu kadar vahim gözlem ve teşhisleri her zamankinden çok daha kıymetli hale gelmiş durumda.

YERLİ MÜTEHASSISLARIN YETERSİZLİĞİ

Bunların yanısıra, henüz vicdanını ve demokratik duyarlılığını yitirmemiş yabancı aktörlerin saptamalarını da dikkate almak durumundayız. Erdoğan’ın sabah akşam meydan meydan, ekran ekran dolaşarak zikrettiği, her gün onlarca gazetenin manşetlerine yerleştirdiği saçmalıkların tesirinde kalmadan, kendisine ve ülkeye dair verdiği hastalıklı fotoğrafın sağlıklı bir teşhisi için hastalığın az ya da çok sirayet ettiği yerli mütehassısların teşhisleri artık yeterli olmayacaktır.

6-7 yıl öncesine kadar Türkiye’deki demokratik her gelişmeyi canla başla alkışladıklarını hatırladığımız, bu yüzden gerçekliği yansıtan sağlıklı bir ayna vazifesi olabileceklerini düşündüğümüz demokratik dünyadaki kurumların, kuruluşların, medya ve entelektüellerin Türkiye hakkındaki tespit ve teşhisleri bu açıdan daha bir anlam kazanıyor. Türkiye’de anamuhalefet partisinin ve geriye tek tük kalan güya muhalif medyanın bile Erdoğan’ın uydurduğu iftiralarla siyaset ve yayın yapma pejmürdeliğine düştüğü bir ortamda doğrusu başka bir alternatifimiz de bulunmuyor.

Erdoğan ve ahlaksız yandaşlarının tedavüle soktuğu yalan, iftira ve yaftalara dünyada aklı başında hiç kimse itibar etmiyor. Erdoğan uydurduğu palavraların dünyada inandırıcı bulunmaması karşısında yaptıklarından pişmanlık duyacağına daha da panikliyor ve panikledikçe daha büyük yalan ve iftiralara sarılıyor, daha fazla zulüm ve baskıya yöneliyor. Bir fasit daire içerisinde debelenip durdukça sadece kendi itibarını değil, efsunladığı geniş kitlelerin şuursuz alkışları arasında ülkenin itibarını da yerin dibine geçiriyor.

Görüyorsunuz işte, ilk dakikadan başlayarak, elde hiçbir delil olmadan son 10 aydır her dakika tekrarladığı bir yalan ve iftirasına dünyadan hiçbir alıcı çıkmadı. AB İstihbarat Örgütü, NATO ve son olarak Alman istihbaratı olmak üzere 15 Temmuz 2016 başarısız askeri darbe teşebbüsünün arkasında dünyanın en sivil, en barışçıl sivil toplum harekelerinden biri olan Hizmet Hareketi’nin olduğu iftirasına kimse inanmadı. Öyle ki, Erdoğan’ın devletin bütün imkanlarını seferber ederek histerik bir şekilde yaymaya çalıştığı iddia ve iftiraları bu saatten sonra sadece tek bir işe yarayacak: Erdoğan ve ahlak yoksunu yandaşlarının ne büyük müfteriler ve ne büyük yalancılar olduğunun daha iyi anlaşılmasına.

TÜRKİYE’Yİ ONARILMASI GÜÇ BİR YIKIMA GÖTÜRÜYOR

Bugün yerlerde sürünen itibarıyla Erdoğan, kendisiyle birlikte tüm yandaşlarını ve maalesef Türkiye’yi onarılması güç bir yıkıma, korkunç bir bataklığa sürüklüyor. Gün geçtikçe medeni dünya, Erdoğan ve şürekasını rezilliği sermaye edinmiş bir ahlaksızlar güruhu olarak görüyor. Hollanda ile son iki haftadır yaşanan kepazeliğin üstüne Almanya, Avusturya ve İsviçre ile yaşananların da eklenmesi bu algı ve görüşü daha da güçlendiriyor.

Yabancı dillerdeki yayınlara yansıyanlar bir yana, Erdoğan ve sultası altındaki Türkiye hakkında sadece BBC ve DW’nin Türkçe yayınlarına yansıyan algıya bakmak bile her ehl-i vicdanın dehşet duymasına yeter. Mesela, Erdoğan’ın temelsiz Nazi suçlamaları eşliğinde Merkel ve Almanya’ya ölçüsüz saldırılarının Merkel ve Almanya’ya hiçbir zararı dokunmazken, bu saldırıların Erdoğan’ın ahlaki gradosunu ele vermeye yaradığı görülüyor.

İşte bu gradoya Türkiye dostu olarak bilinen SPD Genel Başkanı Martin Schulz, “küstahlık” diyor: “Dost bir ülkenin cumhurbaşkanının bu ülkenin başbakanını bu şekilde aşağılaması küstahlıktır.”

Türkiye’nin 16 Nisan referandumunda AB ile ilişkilerinin de oylandığını bilmesi gerektiğini söyleyen Alman Federal Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen ise, Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesi durumunda AB ile üyelik müzakerelerinin sona ereceği uyarısında bulunuyor. Erdoğan’ın planlarını “devlet darbesi” olarak nitelendiren Röttgen, Erdoğan’ın Nazi benzetmesine ilişkin olarak ise yorum yapmayarak “Biz bu seviyede değiliz” diye cevap veriyor.

Avrupa Parlamentosu’ndaki muhafazakâr partilerin oluşturduğu Avrupa Halk Partisi Başkanı Manfred Weber da, “Bir ülkenin onurunun diğerlerini aşağılamakla korunamayacağını” söylemiş. Weber, Erdoğan’ın “her geçen gün biraz daha tuhaflaşan saldırgan çıkışlarıyla en çok kendi ülkesine zarar verdiğini,” söylemeyi de ihmal etmemiş.

Frankfurter Allgemeine Zeitung ise yorumunda: “Devlet bundan böyle de Almanya’daki Türk ve Almanların özgürce yaşamalarının teminatı olacaktır. Ama sadece Almanya’da değil. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’nu kabul etmişti. Ancak idam cezasının ikide bir zevk alırcasına gündeme getirilmesinden de anlaşılabileceği gibi Avrupa’ya açıkça sırt çevrilmesine Almanya’nın ses çıkarmak zorunda olduğu gerçeği değişmez.”

Erdoğan’ın “cinnet geçirdiği” şeklindeki bazı yorumlara katılmadığı görülen Allgemeine Zeitung, “Almanya uygun bir tavır almaya çalışırken Türkiye Cumhurbaşkanı ‘çarpışma’ stratejisini aynen devam ettiriyor. Erdoğan çıldırdığı için değil, katı siyasi hesapları doğrultusunda böyle davranıyor,” diyor.

Der neue Tag gazetesi ise şöyle diyor: “Almanya Federal Cumhuriyeti, Alman titizliğiyle Nazi terör rejimiyle hesaplaşmış bir devlettir. Türkiye ise ne Ermenilerin sürgüne uğratılmasıyla ne de Kürtlere yapılan baskıyla özeleştirel yüzleşmeyi göze alamamaktadır… Nazi benzetmesi, Alman siyasetindeki en büyük tabu ihlalidir… Merkel, tahriklere kapılmamakla ve haddini bilmez politikacılara sahne yasağı koymakla en iyisi yapıyor.”

Südkurier gazetesi ise “Türkiye Cumhurbaşkanı bu kez Nazi uygulaması benzetmesini doğrudan Merkel’e yaptı,” diye başlamış ve şöyle devam etmiş: “Bunu ancak, iktidarını kaybetme korkusuyla bütün köprüleri yakan bir politikacı yapabilir. Uğradığı gerçeklik kaybı gerçekten ürkütücüdür. Çünkü en kaba politikacı bile günün birinde hakaret ettiği kişilerle aynı masaya oturmak zorunda kalacağını bilmelidir… Türkiye çoktan diktatörlük yoluna koyuldu.”

“…Erdoğan yeni bir anayasa uğruna verdiği referandum mücadelesinde cinnet geçiriyor,” diyen DW’nin Baş Editörü Aleksander Kudascheff, şöyle devam ediyor: “Görgü kurallarını ve her türlü diplomatik sağduyuyu bir yana bırakarak, Almanya Başbakanı’na, Almanya’nın geneline, Hollanda’ya, AB’ne, Avrupa’ya ve Avrupalıların geneline hakaret ediyor. Ve arka planda Erdoğan’ın bakanları alkış tutarak aynı kakafoniyi, ithamları ve saldırgan isnatları yüksek sesle dile getiriyorlar… Bu noktada Donald Trump bile attığı tweetler ile onun konumuna erişemiyor. Erdoğan yeni yetme gençler gibi sağa sola sataşıyor… Bütün bunları da lâik Cumhuriyet’ten Şark despotluğuna geçme hedefi uğruna yapıyor…”

Erdoğan gibi kendi propagandasının etkisinde kalarak herkesi kör, âlemi sersem sananlardan değilsek eğer, ara sıra başımızı kaldırıp Erdoğan’ın başını çektiği siyasal İslamcı şarlatanlar güruhunun ve tassallutları altındaki Türkiye’nin dünyadan nasıl görüldüğüne şöyle bir bakmakta büyük fayda var.

[Akif Umut Avaz] 21.3.2017 [TR724]

Mahkeme sanıklara delil klasörlerini ‘ekolojik’ gerekçelerle vermemiş! [Analiz: Kemal Devran]

Türkiye’de yargılanan şüphelilerin savunma haklarının komik gerekçelerle engellendiğine dair çarpıcı bir belge ortaya çıktı. Gazeteci Hidayet Karaca ve emniyet müdürlerinin tutuklu yargılandığı davada cezaevi yönetiminin, mahkeme kararına rağmen 57 bin sayfa tutan delil klasörlerini, “çevre kirliliği, doğaya ve ekolojik çevreye zarar vereceği” gerekçesiyle tutuklulara vermediği tespit edildi. Cezaevi yönetimi, savunma hakkı için hayati önemdeki tutanakları tutuklulara teslim etmemesine gerekçe olarak ayrıca ‘yangın riskini’ öne sürdü.

AKP iktidarının cadı avı operasyonları neticesinde tutuklanan Gazeteci Hidayet Karaca ve emniyet müdürleri ancak 1,5 yıl sonra hâkim karşısına çıkabildi. Fakat 9’u tutuklu 33 şüpheli bir türlü iddianame eklerinde kendileriyle ilgili delillerin bulunduğu klasörlere ulaşamadı. Bu nedenle uzun süre savunmalarını hazırlayamadı. Terör örgütü El Kaide bağlantılı olduğu iddia edilen ‘Tahşiye Grubu’na yönelik soruşturma açtıkları için yargılanan polisler de birçok delili görmeden savunma vermek zorunda kaldı.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti yargılama başladıktan sonra tüm tutanakları DVD içinde toplayıp şüphelilere dağıtılmasına karar verdi. Ancak Silivri Cezaevinde DVD’den okuma yapılması için yeterli süre verilmediği gibi bilgisayarların da çalışmadığı ortaya çıktı. Bunun üzerine şüpheliler tutanakların kâğıt halinde kendilerine verilmesini talep etti. Mahkeme heyetiyle yaklaşık 10 duruşma süren tartışmalar sonucunda delil klasörlerinin fotokopisinin cezaevinde şüphelilere gönderilmesine karar verdi.

Kendileriyle ilgili tutuklu yargılama devam ettiği halde bir türlü delil klasörlerini göremeyen şüphelilerin savunma hakkı bu kez de cezaevi yönetimi tarafından kısıtlandı. Mahkeme heyeti verdikleri kararın neden uygulanmadığını sorması üzerine cezaevi yönetiminden ilginç bir cevap geldi.

SAVUNMA HAKKI ÇEVRE KİRLİLİĞİ BAHANESİYLE ENGELLENDİ

Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü tarafından gönderilen cevapta, “İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından fiziki çıktı olarak gönderilen 114 adet ek klasörlerin (57 bin sayfa) belirtilen adetlerde fiziki çıktının kağıt ortamında tutuklulara verilmesinin çevre kirliliği ve ekolojik çevreye ve doğaya verebileceği” ifade edildi. Gerekçenin devamında ise, bahse konu tutanakların tutuklulara verilmesiyle ilgili “oda veya koğuş düzenini bozabileceği, ek klasörlerin kâğıt olması nedeni ile kurum ve tutuklu/hükümlülerin güvenliğini tehlikeye düşürebilecek istenilmeyen olaylara yangın v.b. gibi sebebiyet verebileceği” anlatıldı. Son olarak, bu kadar çok kâğıt nedeniyle aramalar sırasında suç unsuru şeylerin saklanabileceği ileri sürüldü.

Cezaevi yönetimi mahkemenin kararına uymamakla birlikte şüphelilere yasaya aykırı bir yöntem dayattı. Buna göre tüm delil klasörleri ve tutanaklar kütüphanede tutulacaktı. İsteyen tutukluya her gün sadece 6 saat kütüphanede okuma hakkı verildi. Örnek alınmasını istediği sayfaları ise dilekçe yazarak yönetimden isteyecek ve çekilen fotokopinin parası da yine tutukludan alınacaktı.

CEZAEVİ YÖNETİMİNE İŞLEM YAPILMADI

İstanbul Eski Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün yargılama sırasında savunma haklarının kısıtlandığını anlatarak, “Savunma yapacağım susma hakkımı kullanmayacağım. 10 bin 500 sayfa Selam Tevhid iddianamesi var. 33 bin sayfa bu iddianame. Ben nerede okuyacağım bu iddianameleri? Anayasa sana yetki vermiş. Cezaevi idaresi sizin isteklerinizi yerine getirmiyorsa hakkında gereğini yapın” demişti. Ancak mahkeme cezaevi yönetimi hakkında hiçbir işlem yapmadı.

İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlerinden Ömer Köse de “Siz yangından mal mı kaçırıyorsunuz, ne istiyorsunuz, ceza vermek mi istiyorsunuz? O zaman savunma almadan basın cezayı. Bizim yaptığımızdan bir endişemiz yok. Sadece bize savunma için süre tanıyın” demişti.

[Kemal Devran] 21.3.2017 [TR724]

Sürgündeki bir gazeteciden Avrupalı liderlere mektup [Erman Yalaz]

Sayın Avrupa Parlamentosu Başkanı Antonio Tajani,

Sayın Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland,

Sayın Hollanda Başbakanı Mark Rutte,

Sayın Almanya Şansölyesi Angela Merkel,

Bu mektubu size 7 ayı aşkındır gurbette yaşamak zorunda kalan,  15 Temmuz’dan sonra gazetecilere yönelik baskı, gözaltı, tutuklama ve hedef göstermelerden kaçarak Avrupa topraklarına sığınan genç bir gazeteci olarak yazıyorum.  Siz değerli Avrupalı siyasilerin Türkiye ile ilgili gelişmeleri; özellikle ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin kısıtlama ve yaşananları çok yakından takip ettiğinizi biliyorum. Size biz gazetecilerin yaşadıklarıyla ilgili son gelişmeleri yazıp, sizden bir kaç küçük ricada bulunmak istiyorum.

Ülkelerinizde, Türkiye  ve diğer Avrupa Birliği ülkelerinde gazetecilerin üye olduğu  RSF, PEN, EFJ, IFJ, WAN, Freedom House, Amnesty International gibi uluslararası mesleki ve insani kuruluşlar Türkiye’deki gazetecilere ilişkin neredeyse 3 seneye yakındır onlarca rapor ve yazı yayınladı. Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin gazetecilere karşı yürüttükleri  sistematik yok etme, hapsetme ve susturma politikalarını kaleme alıp sizlere çağrılar yaptı.

Bugün gelinen noktada 190’a yakın gazeteci tutuklu. Binlercesi susturulmuş durumda. Ahmet Altan’ı, Aslı Erdoğan’ı, Kadri Gürsel’i, Şahin Alpay’ı, Ali Bulaç’ı, Nazlı Ilıcak’ı, Büşra Erdal’ı, Ayşenur Parıldak’ı ve son olarak Deniz Yücel’i, Nur Ener’i tutuklayan savcı ve hakimlerin asıl irade ve gücünü nereden aldıklarını biliyorsunuz. 300’e yakın gazeteci denetim ve baskı altında, 900’e yakın gazeteci bir sene içinde soruşturma geçirdi. Halen sesi çıkan üç beş yayın organı sürekli iktidar sopasının tehdidi altında işlerini yapmaya çalışıyor. 14 Aralık 2014’te Zaman Gazetesi’nin basılmasıyla başlayan bu süreçte mağdur olmayan yayın kuruluşu kalmadı: Cumhuriyet, Zaza Tv, IMC, Yeniçağ, Evrensel, Yeni Asya…

15 Temmuz’dan önce 15 televizyon, 3 radyoyu, 3 gazete ve 3 dergiyi kapatıp el koyan AKP hükümeti, 7 ayda 178 yayın kuruluşunu kapattı. Bunların içinde 5 Haber Ajansı (Cihan, Muhabir, SEM, Dicle, Jinha), 62 gazete, 19 dergi, 34 radyo, 31 televizyon, 29 yayınevi ve dağıtım kurumu var. Türkiye devletinin resmi istatistik kurumunun 2015 yıl sonu verilerine göre basın iş kolunda işsiz kalan dağıtıcı, tasarımcı, editör, yazar, muhabirlerin sayısı 7500’dü. Darbe gerekçesiyle toplumun her kesimini susturmaya yönelik hamlenin büyüğünü medyaya karşı yaptı AKP ve Erdoğan. Son büyük sindirme operasyonunun ardından işsiz kalan binlerce gazeteci eklendiğinde, basın iş kolunda 12 binden fazla kişinin mesleklerinin yok edildiğini söyleyebiliriz.

Sayın Şansölye Merkel,

‘Seçilmiş’ bir Türk mahkemesi  (İstanbul 9. Sulh Ceza) Deniz Yücel’i 27 Şubat’ta tutukladı. Neredeyse bir ay olmak üzere. Erdoğan ve AKP her korktuğunda, rahatsız olduğunda gözünü gazetecilere dikti. Tutuklama furyası ve cüreti o kadar ileri noktaya geldi ki, Almanya’nın en çok satan ve saygın yayın kuruluşlarından Die Welt’in bir ülke muhabiri ve temsilcisi olmasına rağmen Deniz tutuklandı. Onun yazdığı haberlerin Erdoğan’ın ayağına bastığını ve yumuşak karnı olduğunu siz de biz gazeteciler de biliyoruz.

Sayın Başbakan Rutte,

İki Türk bakanın ülkenizde yapmak istedikleri siyasi propagandaya yerel yöneticilerin izin vermemesi nedeniyle başlayan tartışma ve diplomatik krizde çokça suçlandınız. Görevleri sadece habercilik ve toplumun sorunlarını kamuoyuna ulaştırmak olan ve Hollanda’da yaşayan iki Türk gazeteci günlerdir AKP hükümetinin medyası tarafından hedef gösteriliyor.

Zaman Vandaag Gazetesi muhabiri Hakan Büyük hem sosyal medyadan hem açık kaynaklardan ölümle tehdit edildi. Ülkenizde 25 yıldır gazetecilik yapan Basri Doğan, hükümet yanlısı Beyaz TV’de televizyonun genel koordinatörü Osman Gökçek ve sunucu Ferda Yıldırım tarafından açıkça hedef gösterildi. ‘Terörist’ olmakla suçlandı, Hollanda’da yaşayan diğer Türklerin bu gazeteciden hesap sorması (!) istendi. Açıkça ‘susturun, gazetecilik yapmalarına izin vermeyin’ diyorlar. Erdoğan’ın uzun kolu sistematik olarak Türk vatandaşlarını ve özellikle gazetecileri hedefe koydu.

Sayın Jagland,

Eylül 2016’de Reuters’a verdiğiniz röportajınızda Türkiye’nin, sırf Gülen Cemaati’ne ait iş yerlerinde çalıştıkları için öğretmen ve gazetecileri hedef almaması gerektiğini söylediniz. “Aksi halde Türkiye Strazburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne verilebilir” uyarısında bulundunuz. Halen onlarca gazetecinin haksız tutukluluk başvurusu dediğiniz gibi AİHM’e ulaştı.

Sayın Antonio Tajani,

Geçen hafta verdiğiniz bir röportajda “Bir gazetecinin sırf yazdıkları beğenilmiyor diye tutuklanması bizim için akıl alır gibi değil” dediniz. İnsan hakları ve basın özgürlüğü konusunda Türkiye’nin ters bir yola girdiğinin altını çizdiniz. Deniz Yücel’in yaşadıklarına bakıp, “Ben de geçmişte gazetecilik yapıyordum, ben de hapse girebilirdim” değerlendirmesi yaptınız. Endişelerinizi ve desteğinizin paylaştığınız için tüm meslektaşlarımız adına teşekkür ediyoruz.

Sayın Liderler,

Ülkelerinize sığınmış, hayata tutunmaya çalışan gazeteciler var. Mesleğini Avrupa’da sürdürmeye çalışan Hollandalı Doğan gibi Büyük gibi gazeteciler de var. Sizlerden üç beş cümle ile özetleyeceğim çok kısa ricalarım olacak.

Öncelikle işini kaybetmiş, gazeteleri ve televizyonları kapatılmış biz gazetecileri hedef haline getiren AKP hükümetinin yandaş gazetecilerini yakından takip etmelisiniz. Örneğin Türkiye’nin başkenti Ankara’nın belediye başkanı Melih Gökçek’in oğlu Osman Gökçek bir gazeteci değil, babasının parasıyla kurulmuş bir TV’yi yönetiyor. Yalan ve iftira makinesi olarak Türk halkının kafasını bulandırırken, bir kaç gün önce olduğu gibi gazetecileri de hedefe koyuyor. İnanın hedefe konan sadece gazeteciler değil.

Bir başka örnek Erdoğan’ın damadının kardeşi Serhat Albayrak tarafından yönetilen Sabah, Takvim, Güneş gazeteleri, Atv ve A Haber kanalları. Gazeteciler (!), Adem Yavuz Arslan, Ekrem Dumanlı, Aydoğan Vatandaş, Emre Uslu gibi gazetecileri sığındıkları ülkelerde fişlediler. Gazetelerinde manşetler atarak terörist ilan ettiler. Abdurrahman Şimşek, Ferhat Ünlü, Nazif Karaman, Ersoy Dede, Rasim Ozan Kütahyalı, Fatih Tezcan, Cem Küçük….

Hayır, gazetecileri size şikayet etmiyorum. Sadece yaptıklarını sıralıyorum. Zehirlenmiş Türk demokrasinin, rayından çıkmış hukuk devletinin ve tabi ki her dediği emir gibi uygulanan ve istediği gazeteciyi, dilediği kişiyi hapse gönderen Erdoğan ve hükümetinin gücü bu yalan makinesinden geliyor.

Biz gazetecilerin ve gazetecilik kuruluşlarının son 7 aylık raporlarına ve yazdıklarına bakın lütfen. Evrensel bütün gazetecilik ilkelerini ve hukuk kurallarını tanımayan hükümet yandaşı bu gazetecilerin sizlerin ülkelerine geldiklerini, konferanslar verdiklerini, turistik geziler yaptıklarını da elçiliklerinizden soruşturun. Biz gerçek gazetecileri hedef haline getiren ‘kendisine gazeteci diyen bu kişilere’ Avrupa vizesi vermeyin mesela. Ayrımcılık, nefret söylemi, demokrasi dışı taleplerde bulunan gazetecileri ülkelerinizin büyükelçilerine, basın ateşelerine sormanız yeterli.

Ülkelerinizden vize talebinde bulunan yazar, akademisyen, gazeteciler  de var. Onları değerlendirirken, yukarıda ismini saydığımız basın ve insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarına bir sorun.

Türkiye’de kimsenin; kalan ve görevine devam eden gazetecilerin de, medyanın yüzde 95’ini eline geçiren Erdoğan ve yandaşlarını durdurmaya gücü yetmez. Yetse, bir tartışma programı yapalım dense yayınları engellenir anında.

Başka bir çok konuda politik davranabilir, pragmatik olabilirsiniz. Ama hiç değilse kendi toplantılarınıza gazetecileri hedef gösteren bu sözde gazeteci ve kurumları davet etmeyin. Evet zor bir karar, ‘akreditasyon uygulayın’ diyorum. Ama Türkiye’de basın sustuğunda bütün ülkenin hatta şimdi Avrupa’da tutuklanan ve hedefe konan gazetecilerle bütün Avrupa’nın, Avrupalı değerlerin susturulmak istendiğini görmüyor musunuz?

Türkiye’ye gittiğinizde, kapatılmış yayın kuruluşlarının önüne gidip bir karanfil bırakın. Cezaevindeki gazetecilerle görüşmek için AP’den ülkenizden milletvekillerini, gazetecileri gönderin. Türk hükümetini ziyaretlere izin vermeye zorlayın. Ahmet Altan’a, Ahmet Turan Alkan’a, Şahin Alpay’a, Deniz Yücel’e kütüphanenizden bir kitap hediye edin. Silivri’ye, Sincan’a, Adana’ya, Antalya’ya; cezaevlerindeki tüm gazetecilere bir selamlama kartı, bir küçük mektup gönderin.

Bu kadarcığını da yapamaz mısınız?

Saygılarımla,

Erman Yalaz

[Erman Yalaz] 21.3.2017 [TR724]

En ılımlı akıl hocası Japon JCR’ı bile çileden çıkardılar [Analiz: Semih Ardıç]

Referandumdan çıkacak netice ne olursa olsun Türkiye’de kriz derinleşecek. Tehir edilen yüzleşmede herkes bir şeyler kaybedecek. ‘Evet’ için olmayan paraları ‘müjde’ diyerek havaya saçan hükümet, sandıktan istediği neticeyi alsa bile 17 Nisan’dan itibaren açıkları kapatmak için yine vatandaşın cebine göz dikecek. Köprüden geçince sözler unutulacak. Daha fazla zam daha fazla ceza daha fazla vergilerle vatandaşın beli iyiden iyiye bükülecek.

Silahlı pozlar veren AKP’lilere bakılırsa ‘Hayır’ ihtimalinde ekonomiyi konuşacak iklim kalmayabilir! O vakit ne ekonomi kalır ne de Türkiye. Bu tehlikeden haberdar oldukları halde şahsî ikballeri uğruna memleketi ateşe atacak kadar gözleri kararmış. AKP ve Saray cenahı, tek adam rejiminin öteki ismi olan Partili Cumhurbaşkanlığı’nın içtimaî birlik ve ahengi ortadan kaldırdığını görmezden gelse de dünya, Türkiye’nin adım adım uçurumun kenarına yaklaştığını daha yüksek sesle ifade etmeye başladı. Moody’s, Commerzbank’ı müteakip Japon kredi derecelendirme kuruluşu Japan Credit Rating (JCR) de ciddi ikazlarda bulundu.

SİYASÎ VE İKTİSADÎ KURUMLARIN İÇİ BOŞALDI

Japon JCR, Türkiye’yi Moody’s, Standard&Poor’s ve Fitch’e nazaran daha fazla kolluyordu. İyimserliği ve Türkiye lehine yaptığı açıklamalarla diğer üç akıl hocasından ayırlan Japon JCR’ın da sabrı tükenmiş olmalı ki kuruluşun Eurasia Rating Başkanı Orhan Ökmen, hükümetin sun’i teşviklerle ekonomiyi ayağa kaldıramayacağına dikkat çekiyor: “Kamusal alanda, siyasî ve iktisadî kurumların gücü, kalitesi ve hizmet üretme kapasitelerinde yaşanan zayıflama süreci devam etmektedir. Güven ve güvenlik ortamlarının endişeli yapısı yatırımcılar nezdindeki iyimserliği engellemektedir.”

SPK, BDDK ve Hazine gibi hassas müesseselerin içi boşaltılmışsa, TBMM Saray’ın arzu ettiği kanunları tasdik eden noter kâtipliği derekesine indirilmişse, mahkemeler bizzat adaletsizlik tevziinde birbirleri ile yarışıyorsa ‘devlet’ denen yapıyı ayakta tutmak zorlaşır. Kurumların gücü, kalitesi ve hizmet üretme kapasitelerinin giderek zayıflarken güvenden, güvenlikten bahsedilemez.

Ökmen Türkiye’nin göremediği kronik hastalığa işaret ediyor esasında. AKP’nin takip ettiği hamaset eksenli ve içi boş siyasetin iç kanaması olan insanın eline, koluna bandaj yapan gafil hekimden ne farkı var. Sadece Recep Tayyip Erdoğan ve ailesini hoşnut etmeye müteallik adımların yatırımcıyı ikna etmeyeceğini, bilakis tedirginliği artıracağını belirten Ökmen’in şu tespitleri gayet berrak: “İktisadî, içtimaî ve hukukî alanlardaki yapısal reformların gerçekleştirilememesinin büyümeyi uzun vadede geçmişte görülen ortalamasının altına düşürecek. Öngörülebilirlik artırılmadan, hükümetin ekonomik yavaşlamaya karşı aldığı önlem paketlerinin, uzun vadeli yapısal sonuçlar üretmesi mümkün değildir. Ayrıca bu önlemler genel ekonomik dengeleri bozma riski de taşımaktadır.”

OHAL UYGULAMALARI ULUSLARARASI ARENADA İTİBARI ZEDELEDİ

OHAL’i uzatmaktan büyük bir haz duyan hükümet, Ökmen’in sözlerinden hareketle OHAL’in maliyetini hesaplayabilse keşke. Ökmen şunları söylüyor: “Hukuksal alanlarda OHAL süreci boyunca görülen uygulamaların, ülke yönetim gücünde ve yatırımcı güveninde sebep olduğu erozyon, içeride ve uluslararası arena nezdinde Türkiye’nin yatırım atmosferini oldukça hırpalamıştır.”

Merkez Bankası’nın zımnen faiz artırma (yüzde 11,75) komedisine de temas ediyor Ökmen. “Faiz ve kurda görülen yüksek volatilitenin (hareketlilik) esas sebebi, bağımsız bir para politikasının oluşturulmasına imkân sağlayan bir ortamın yok edilmesidir. Kurumsal yönetimi ve araç bağımsızlığı OHAL şartlarına göre uyarlanıp şekillendirilen bu sıra dışı para politikası, Türkiye ekonomisinde faiz ve kurun birlikte enflasyonu beslediği garip bir duruma sebep olmaktadır.” diyen Ökmen ile aynı kanaatteyim.

İSTİKRARI BİZZAT MERKEZ BANKASI BOZUYOR

Defaatle yazdım. Kanunun verdiği imtiyazı kullanmaya cesareti kalmamış bir Merkez Bankası fiyat istikrarına odaklanamaz. Odaklansa da piyasa tarafından kale alınmaz. TL’nin kırılgan hali, çift haneye çıkan enflasyon, yüzde 13’e dayanan işsizlik yüzünden Türkiye’nin yabancı yatırımcı nezdinde cazibesi kalmadı. İşsizlik içtimaî, iktisadî dengeleri tehdit edecek eşiği çoktan geçtiği halde hükümetin gündeminde istihdam odaklı kalkınmaya dair ne var! Kocaman bir hiç.

Bankalar batık firmalara kredi vermeyince Hazine’nin kefaletini 25 milyar TL’den 250 milyar TL’ye çıkarmaktan daha sahih ve samimi bir siyasete ihtiyaç var. Bir banka, herhangi bir firmanın kredibilitesini kâfi görseydi zaten kredi verirdi. Para kazanacak neticede. İşi bu. Hazine kefil olacak diye yüzde 100 batacak krediyi niye tahsis etsin? Krediyi tahsil edemediğinde ödemeyi Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek yapmayacağına göre hakikatte kıymeti harbisi olmayan imzalarla milleti oyalamak Ökmen’in ‘kurumsal kalitesizlik’ tarifine birebir uyuyor.

JCR bile “Türkiye ekonomisi en önemli dinamiği olan kurumsal kalite ve yatırımcı güvenini kaybetti. Bu gidişat hayra alamet değil.” ikazında bulunuyorsa her tenkide akla ziyan sözlerle mukabelede bulunmaktan vazgeçilmeli.

Ekonomi gemisi su alırken güvertede konser veren Türkiye, artık ses ver!

[Semih Ardıç] 21.3.2017 [TR724]

KHK inceleme Komisyonu ve devekuşları! [Sefer Can]

23 Ocak 2017’nin ilk dakikalarına girmişken yeni bir kararname haberi düştü medyaya. 685 numaralı Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) diğerlerinden önemli bir farkı vardı: İlk defa mağdurlar için hak arama yolu açılıyordu. KHK’lara dair şikayetleri inceleme Komisyonu kurulacaktı. Düğün değil bayram değil hayırdır inşallah demeye kalmadan kokusu çıktı. Aynı gün Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde Türkiye hakkında oylama vardı. Raportörler Türkiye’nin 13 yıl önce çıkarıldığı ‘denetim altındaki ülkeler’ ligine gönderilmesini istemişti. Üye devletler de 15 Temmuz’dan sonra ayyuka çıkan ihlal iddialarını ikna edici bulmuştu. Oylamanın aleyhte sonuçlanması beklenirken yapılan son dakika atağı, Avrupa’daki AKP lobicilerine bir fırsat sundu.

Kulislerde, Türkiye’nin KHK marifetiyle yaşanan ihlaller için harekete geçtiğine dair bilgi dolaştırıldı. Yargı yolu sadece komisyon kararlarına açılmışken sanki bütün KHK’lar için açılmış kandırmacası bile yapıldı. Neticede, mümkünse cenazeyi katile kaldırtmayı tercih eden Avrupalılar geri adım attı. Denetim sürecine döndürme talebi reddedilmemiş ama evetler karar yeter sayısına ulaşamamıştı.

AVRUPALILAR APTAL YERİNE KONULDU!

AKPM, Erdoğan Türkiye’sine bir şans daha verirken aslında bile bile lades yapıyordu. Hükümet kurnazca bir manevrayla yeni düzenlemenin tartışılmasına imkan bırakmayacak şekilde işi son dakikaya bırakmıştı. Geldiğimiz nokta trajikomik. 23 Ocakta yayınlanan kararnamede komisyonun bir ay içinde faaliyete geçeceği kayıt altına alınmıştı. Bir ay 23 Şubatta  doldu. Üstüne neredeyse bir ay daha geçti, hâlâ komisyon ortada yok. Avrupalılar kendilerini aptal yerine konulmuş olarak hissediyor mu? Bilmiyorum. Ancak AKP’liler aynı oyunu sürdürme niyetinde. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Başbakan Binali Yıldırım’ın talimat verdiğini ve komisyonun yakında kurulacağı ‘müjdesini’ verdi.

Bozdağ’ın müjdesi KHKlıların kara kaşı için değil. AKPM Denetim Komisyonu talebini tekrarladı. Nisan ayındaki toplantıda Türkiye’nin durumu tekrar oylanacak. Bu defa AKP lobicisi Avrupalıların kafayı kuma gömme teklifinin sonuç vermesi zor olacak. Referandumda evet çıkması için yeldeğirmenleri ülkesi Hollanda’ya yapmacıktan savaş açan, Almanya’yı Nazileşmekle suçlayan Erdoğan’ı savunmak artık eskisi kadar kolay olmayacak.

AYM TÜRKİYEYİ ATEŞE ATTI

Erdoğan Türkiye’sinde KHK’lar anayasanın bile üstünde metinler. Öyle ki Anayasa Mahkemesi ve Danıştay denetlemeye korkuyor. Topu birbirlerine atıp ortadan kayboluyorlar. Böylesine güçlü ve dokunulmaz bir metin, bir ay içinde uygulanır hükmüne rağmen hayata geçmiyor. Burada konu yeni bir boyut kazanıyor. AYM’nin ülkeyi getirip bıraktığı açmaz katmerleniyor. Yüksek Mahkeme, “KHK’ların anayasaya uygunluğunu denetleyemem” diyerek kenara çekildi.

Peki, örnekte olduğu gibi uygulanmayan KHK’lar için kim, nasıl hesap soracak? KHK’lar bir yasama faaliyetiyse, onun hayata geçmesini sağlayacak, aksi halde ya da yanlış uygulamada denetimi kim yapacak? Bu korkak tavırla AYM ve onun Başkanı Zühtü Arslan mağdurları yüzüstü bırakmakla kalmadı, ülkeye ve hatta AKP’ye zarar verdi. Şimdi onun yapmadığı denetimi uluslararası kurumlar yapacak. Politik organlar siyasi müeyyide yoluna gidecek. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, hukuksal denetim yetkisini kullanacak. Bazı gazeteciler hakkında verdiği öncelikli görüşme kararları bunun işareti. Siyasi yaptırımların ekonomik yansımalarını da üstüne koyduğunuzda, zaten, işsizlik, enflasyon ve kur dengesizliği gibi ağır sorunlarla boğuşan ekonomi bir darbe daha yiyecek.

Avrupa başını kuma gömme ve dayanaksız iyimserliğinin cezasını son günlerde çekiyor. Ama ya biz, ya ülkemiz… korkak yargıçların, işbirlikçi aydınların ve çıkarperest siyasilerin üç maymunu oynamasının faturasını ağır ödeyeceğiz.

[Sefer Can] 21.3.2017 [TR724]

En iyi belgesel Oscar’ı [Tarık Toros]

Bu yıl en iyi belgesel Oscar’ını, “O.J.: Made in America” kazandı. Oscar kazanan en uzun metrajlı yapım, Ezra Edelman imzalı, tam 7 saat 47 dakikalık bir belgesel.

Yine bu sene, 2 Altın Küre ve 9 Emmy ödülü kazanan dizi de aynı konuda: “American Crime Story: The People vs OJ Simpson.” Dizi, Netflix’te var, 8 saat 21 dakika. Belgesel ise BBC Four’da yayımlandı. Hemen şu tepkiyi vermeyin: Bildiğimiz OJ Simpson vakası, karısını öldürmekten yargılanan aktör, tipik reality şov vs.

Hayır! OJ Simpson davası, Amerikan halkı, insanların genel psikolojisi ve yapılan toplum mühendisliği hakkında müthiş bir vaka.

DELİLLER GÜÇLÜ OLABİLİR AMA…

Kabaca konu şu: 12 Haziran 1994’te, OJ Simpson’ın eski eşi Nicole Brown ve erkek arkadaşı Ron Goldman, Los Angeles’ta kadının iki çocuğuyla yaşadığı evin bahçesinde, bıçakla hunharca katledilmiş halde bulunur. Olay yerinde OJ’in kan ve DNA izlerine rastlanır. Katilin kullandığı eldivenin bir teki olay mahallinde, diğeri OJ’in evinde bulunur. Kanlı ayak izleri, OJ’in el yapımı ayakkabısına aittir. Ayrıca aracı evin hemen dışındadır ve kapısında kan izi, aracın içinde boğuşmaya bağlı deliller bulunmaktadır. Kadın, öncesinde defalarca ihbar hattını arayıp eski eşinin tacizlerinden ve kıskançlıklarından şikâyet etmiş, defalarca dövülmüş, bunu da fotoğraflarla belgelemiştir. OJ Simpson, olay sırasında bölgededir, ayrıca parmağında taze bir kesik vardır. Şüpheli olarak derhal ifadesine başvurulur, sonra serbest bırakılır. DNA ve kan örnekleri incelemesinden sonra tekrar tutuklama kararı çıkar. Fakat teslim olmaz, kaçar. İşte her şey bundan sonra başlar.

OYUN BAŞLIYOR…

ABD’de yüz milyona yakın kişi kovalamacayı TV’lerden naklen seyreder, onlarca canlı yayın aracı, helikopter… Öyle ki Ulusal Futbol Ligi (NFL) maçını kesip bunu vermeye başlarlar. OJ, sonuçta ikna edilir, yakalanır, cezaevine konur. Bundan sonra yaşanacaklar artık mahkemenin değil kamuoyu mahkemesinin meselesidir. Daha dava başlamadan medya hemen her konuya balıklama dalar. Görgü tanıkları para karşılığında TV’lerde konuşur, haliyle davadaki tanıklıkları düşer. Aile yakınları kanal kanal öyküler anlatır, kitaplar yazar. Dava başladığında savcının, avukatların, mahkeme başkanının vs özel hayatı reality şov malzemesidir. Çılgınlık had safhadadır, mesela savcının çıplak fotosu, eski kocası tarafından gazetelere satılır. Tüm duruşmalar canlı yayımlanır. Savcılık kendinden emindir, çünkü deliller çok güçlüdür. OJ Simpson’ın avukatları da bunun farkındadır ve kazanmak için akıl almaz bir yol seçerler: Irkçılık üzerinden kamuoyunu kutuplaştırmak!

SADECE RENGİ SİYAH!

OJ Simpson, siyah bir adamdır. Lakin hayatı boyunca kendi ırkını umursadığı hiç görülmemiştir. 70’lerde ülkenin en meşhur futbolcusudur. Ardından reklam filmleri, TV şovları gelir. Fanatikleri hatırlar, Naked Gun (Çıplak Silah) serisinin üç filminde de Nordberg rolündedir. Paraya, şöhrete kavuşmuş, hayatı beyazlar içinde, beyazların semtlerinde geçmektedir. Sevgilileri ve son eşi beyazdır. Fakat siyahların rol modelidir. Los Angeles Polis Departmanı (LAPD) ise siyahlara kötü muamelesi ile ünlüdür. İşte avukatlarına göre; OJ Simpson ırkçılığın son kurbanıdır, LAPD’nin gözünde olağan şüphelidir, hatta onu suçlayan deliller LAPD marifetiyle olay yerine yerleştirilmiştir. Oysa, OJ Simpson’ın o güne kadar polislerle hiç meselesi olmamış, bilakis verdiği sayısız partide baş köşede ağırlanmışlardır, ilişkileri iyidir, karısının şikayetleri dahi bu yüzden sonuçsuz kalmıştır. Lakin bu kimin umurundadır.

HALK BASİT DÜŞÜNÜR

Dava bir medya sirkine döner. Siyahların çoğu “OJ suçsuz” derken, beyazlara göre “suçludur”. Dönem kuralsız TV yayıncılığı dönemidir, haberlerin doğruluğundan şüphe edilmez. İnternet yoktur. DNA teknolojisi yenidir, uzmanlar mahkemede anlatır ama halktan oluşan jürinin bilimsel lafları çözmesi mümkün değildir. OJ’in milyon dolarlar akıttığı avukatlar da savunma stratejilerini buna oturtur: Amerikan halkı basit düşünür ve kitlesel olarak çabuk etkilenir. Onun için çok iyi bildikleri ve yaşadıkları ırkçılık üzerinden yürüyeceğiz.

KENDİNE SINIRSIZ GÜVENİN SONU

Savcılık iki büyük hata yapar: Olay yerinde bulunan eldivenleri OJ’in denemesi istenir. Eldivenler eline olmaz. “Kandan dolayı çekmiş” dense de olan olmuştur. İkinci hata ise, olay yerine ilk giden polislerden biri, ırkçılığı tescilli olduğu halde tanık sandalyesine oturtulur. Savunma, polisin siyahlara zenci (nigger) dediği kayıtları bulup dinletir. Avukatların ifadesiyle “Bu onlara göklerden gelen bir lütuftur” (Dizide ilgili bölümün adı da bu: Manna From Heaven)

SUÇLU OLDUĞUNU BİLSELER DE…

Dava 9 ay sonra biter. Sadece duruşma tutanakları 50 bin sayfa kadardır. 12 kişilik jürinin 9’u siyahtır. Karar toplantıları yalnızca 3.5 saat sürer: “OJ Simpson suçsuzdur!” Kiliseleri dolduran siyahlar havalara uçarken, ekranları başındaki beyazlar adeta yıkılır. Esasen davada delillerin, kimin katil olduğunun, OJ katil değilse gerçek katilin nerede olduğunun filan önemi yoktur. Afro Amerikan halkı uzun yıllardır tabi tutuldukları linçin öcünü aldığını düşünmektedir.

AVUKATI, KIM KARDASHIAN’IN BABASI

OJ evine döner, çoğu arkadaşı sırt çevirmiştir. Aile dostu, avukatı Robert Kardashian bile onu terk eder. Kaldı ki, Kardashian’ın eşi ve kızları sonraki yıllarda bu sansasyonel davayı lehlerine kullanıp hepsi birer reality yıldızı olacaktır.

OJ BUGÜN NEREDE?

Meşhur davadan sonra maktul yakınları bir dava daha açarlar, OJ bu defa suçlu bulunur. Aynı suçtan iki kere yargılama olamayacağı için 33 milyon dolar para cezasına çarptırılır. Her şeyine haciz gelir. Florida’ya taşınır. 2007 yılında, 5 kişi ile birlikte Las Vegas’ta bir otel odasını basmaktan yargılanır. Aptalca bir olaydır esasen. Hatıra spor eşyaları çaldığı iddia edilir. Avukatları, kendisine ait eşyaları geri almaya çalıştığını öne sürer ama mahkeme çok katıdır. OJ, 3 Ekim 1995’te aklanmıştır, kadere bakın ki 13 yıl sonra aynı gün, 3 Ekim 2008’de tam 12 suçtan hüküm verilir, 33 yıl hapis! Suçlamalar arasında “adam kaçırma” dahi vardır. Delili de olay sırasında OJ’in “Kimse bu odadan çıkmayacak” sözüdür. Kefalet ve 10 yıldan önce şartlı tahliye talepleri dahi reddedilir. Hukuk çevrelerine göre, azami ceza sınırı 2 yıldır, fakat ABD yargısı eski hesabı kapatmaktadır.

ÇIKARILACAK 10 MÜHİM DERS

Haliyle konu, “karısını öldürmekten yargılanan aktör”, “tipik reality malzemesi” değildir. Amerikan halkının anatomisidir.

Öykü:

-Cinayeti işlediğine dair çok sayıda güçlü delil olsa da,
-Halkının değerlerinden uzak yaşadığı halde, ırkçı söylemlerle onların desteğini arkasına alıp,
-Avukatlara çuvalla para akıtan,
-Ve yine avukatları marifetiyle toplumu kutuplaştıran,
-Mahkeme salonlarının dışında kaos çıkaran,
-Halk jürisinin üzerinde baskı kurarak onları etkisi altına alan,
-Suçlu olduğu aşikâr olsa da, kendi üzerinden siyahîlere “öç alma” yolu açan,
-Sonraları çok daha basit bir suçtan, çifte cinayete eşdeğer cezaya çarptırılan bir adamın,
-Ve içinden çıktığı toplumun öyküsüdür.
-Haliyle, tabloyu çok iyi analiz ettiği için en iyi belgesel Oscar’ını almıştır. Boşuna değildir.

[Tarık Toros] 21.3.2017 [TR724]

Skoru sayıyor musunuz, bu kaçıncı gol? [Haber-Yorum: Kemal Ay]

AKP yönetimindeki Türkiye son yıllarda dış politikada ardı ardına ‘gol’ yiyor. En son, dost ve müttefik ülke olarak ABD’nin ‘şerrinden’ kaçıp sığındığımız Rusya, Suriye’de Kürtlerin ve Özgür Suriye Ordusu’nun ‘hâmiliğini’ üstlenen bir yapı kurulduğunu ilan etti. Haberi yabancı basın ajansları, ‘Rusya PYD’yle üs kuracak ve PYD askerlerini eğitecek’ şeklinde geçse de, Rusya bölgede PYD ile Türkiye himâyesindeki Özgür Suriye Ordusu arasında çıkabilecek çatışmaları ‘önlemeye çalışacağını’ duyurdu. Bu hamle, Rusya’nın kuzey Suriye’deki Kürt varlığını tanıyacağını bir kez daha göstermiş oldu. Rusya’nın bu hamlesinden kısa süre önce de, Rakka operasyonu için ABD’nin PYD ile anlaşmaya daha yakın olduğu ortaya çıkmıştı. Acaba neden dünyanın devleri, Türkiye gibi meşru bir ülke yerine, ‘terör örgütü’nü tercih ediyor? Ankara bunu hiç düşünüyor mu?

Meşhur fıkradır: Temel bir gün doktora gitmiş, “Şu parmağımla nereme dokunsam ağrıyor, doktor. Çok hastayım” demiş. Tabi doktor hemen testlere, röntgenlere, tahlillere başlamış. Nihayet ortaya şu sonuç çıkmış: Temel’in meğer parmağı kırıkmış.

Türkiye’nin dış politika sorunları aynen bu fıkrada olduğu gibi. Nereye dokunsa, oradan bir arıza, bir sorun çıkıyor çünkü aslında problem o parmakta.

Hariciye tarihini bilenler, eskiden oralarda görev yapmış bürokratlar, problemin kaynağında AKP’nin özellikle Arap Baharı’ndan sonra uygulamaya çalıştığı gerçeklerden kopuk dış politikanın yattığını savunuyor. Biraz daha içeriden konuşanlar, dış politikayı yönlendiren politik akıl kadar, bürokratik kadronun da budana budana, iyice yetersiz hâle gelmesinin etkili olduğu görüşünde.

Şu anki Türk dış politikasının temel dinamikleri şöyle: Erdoğan’ın şahsi ilişkileri (petrol, inşaat vs.), devletin delirmiş gibi yürütmeye gayret ettiği (yurt dışı) Cemaat operasyonları, Balkanlarda ‘Osmanlıcılık’ hayaliyle yapılan örtülü istihbarat operasyonları, Ortadoğu’da ABD ile Rusya arasında bir oraya bir buraya savrularak oluşturulmaya çalışılan ‘denge’, Suriye’de cihatçılarla girilen ve önü sonu hesaplanmamış bir macera, İsrail ve İran’la biri inerken, diğeri çıkan tahtarevalli ilişkileri, Avrupa’yla mülteci kozunu kullanarak yürütülen fırtınalı bir aşk-nefret ilişkisi…

POLİTİKA HANGİ TEMELLERE DAYANACAK?

Bu tablodan ‘omurgalı’, ayakları üzerinde duran, tutarlı bir dış politika gelme şansı var mı? Elbette, yok. Hâl böyle olunca, tribünlere oynayıp kısa vadeli ‘puan alma’ hamleleri tercih ediliyor.

Hollanda krizi bunun en yakın örneğiydi. Bir yandan Hollanda ve Almanya’ya ‘Nazi kalıntısı’ denilerek, yurt içinde “Haçlılara meydan okuyan ülke!” imajı köpürtüldü, diğer yandan mülteci kozu tekrar hatırlatılarak Avrupa’nın ‘çaresizliği’ gündeme taşındı. Hollanda, seçim arefesinde olduğundan ateşe karşı ateş oyunu oynadı. Ancak Merkel, bu tartışmadan sıkılmış durumda ve oyunu soğutmaktan yana. Bu da, Türkiye’ye ‘oyunu kendi bahçende oyna’ mesajı.

Daha önceki ‘puan alma’ hamlelerinin objesi ABD eski Başkanı Obama, 15 Temmuz’dan sonra ‘darbenin 1 numarası’ olarak gösterilmişti yandaş gazeteler tarafından. Aynı gazeteler, Trump’ın ekibinde yer alıp Erdoğan’a ‘diktatör’ diyen, 15 Temmuz’u açıkça destekleyen emekli askerleri pek görmedi. (Dahası onlardan biri olan Mike Flynn’le 530 bin dolar karşılığında, Gülen aleyhine lobicilik için anlaşmaya çalıştı.)

ABD VE RUSYA, SURİYE’DE PYD İLE YAKIN

AKP ekibi, bu türlü hamlelerle içeride puan alıyor belki ama dış politikanın yerlerde sürünmesine engel olamıyor.

Suriye politikasının geldiği nokta ortada. Obama yönetimi PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’yi destekliyor diye kızıp Rusya’ya yakınlaşan Ankara, şimdilerde Rusların Suriye’deki Kürtlerle yaptığı anlaşmalar karşısında şaşkına dönmüş durumda. Dün ortaya çıkan anlaşmaya göre, Rusya PYD ile Özgür Suriye Ordusu (FSA) arasındaki olası gerilimi önlemek için bir gözetleme merkezi kuracağını duyurdu. Bu durum, Rusya’nın Türkiye’ye güvenmediğinin, Suriye’de ‘kendi hesabını görmek isteyeceğinden’ kuşkulandığının bir göstergesi. Aynı zamanda, Suriye’nin kuzeyindeki PYD yapılanmasına ses etmeyeceğinin de bir işareti. Ruslar daha önce de, Kazakistan’ın başkenti Astana’daki Suriye zirvesinde Kürtlere Suriye’nin kuzeyinde özerk bölge talep etmişti.

(Bu haberdeki ilginç durum, Reuters gibi ajansların bile “Rusya PYD ile anlaştı” açıklamasından sonra, Rusya’nın açıklama yapıp durumu Türkiye lehine dengelemesi. Bu biraz da, Türkiye’yi oyalama içeriyor.)

Bölgedeki diğer temel dinamik, ABD Başkanı Donald Trump’ın iç siyasette yaşadığı hüsranı örtebilmek için IŞİD’e karşı ‘kesin zafer’ parolasıyla Rakka operasyonunu yakında başlatacak olması. Türkiye’nin Trump yönetimini ikna edemediği ve Rakka’da PYD’nin tercih edileceği yönünde güçlü sinyaller var. (Bu arada Trump ekibi hâlen dış politika çarkını çevirecek noktaya gelemediği için, Türkiye ile gayriresmi kanallarla görüşmeyi sürdürüyor, pazarlıklar ortada denebilir.)

15 TEMMUZ ‘FIRSATI’ NASIL TEPİLDİ?

15 Temmuz’un hemen ardından Avrupa ve ABD, Erdoğan iktidarına “Darbeyle ilgili tezlerini ispat etme ve temize çıkma” şansı tanımıştı. Bunun pratik bir sebebi vardı: Darbe girişimi gibi ciddi bir olayı kendi lehine çevirebilirse, Erdoğan’ın ‘kalıcılığı’ tescillenecekti. Üçüncü dünya ülkelerinde bu şekilde kalıcı bir rejim tesis etmiş çok sayıda despot biliyordu Batılı diplomatlar. Bu yüzden denilebilir ki, hem Avrupa hem de ABD, Erdoğan’ın tezlerine inanmaya hiç olmadığı kadar açıktı. ‘Maksat işler yürüsün’dü…

Ancak açgözlülük ve hırs, Erdoğan ekibini bütün dünyada başarısızlığa mahkûm etti. Darbeyle alakalı alakasız yüz binlerce insanın ‘politik kıyımdan’ (purge) geçirilmesi, önceleri sadece rahatsız ediciydi. Şimdilerde ise, geçenlerde Alman İstihbarat Şefi’nin de verdiği röportajda görüleceği üzere, Erdoğan’ın tezleri inandırıcı da gelmiyor. Bilhassa 15 Temmuz’un arkasında Gülen’in olduğu tezi, iyiden iyiye tedavülden kalkmış durumda.

Bu tabloda daha ‘acı’ olanı, mülteci krizinden ötürü Türkiye’ye daha kolay ‘taviz vermesi’ beklenen Yunanistan’ın, darbe girişimine bizzat katılmış ve helikopterle Yunanistan’a kaçıp sığınma talep eden askerleri Türkiye’ye iade etmemesi. Ankara’da hâlâ dış politika konularına kafa yoran birileri kalmışsa, oturup bu tabloyu kara kara düşünmesi gerekir.

Mevcut Türk dış politikası, sürekli eşinden ikinci bir şans isteyen ama her defasında nefsine yenik düşen alkolik kocaların hâline benziyor. Yurt içindeki korku ve baskı, insanları özgürlükleri ya da cepleri ile tehdit etme işe yarayabilir. Ancak uzun soluklu planlama ve yatırım gerektiren dış politikanın bu savrulmaların sonunda, ‘çok naz âşık usandırır’ kıvamına gelmesi kaçınılmaz.

[Kemal Ay] 21.3.2017 [TR724]