Cezaevinde tedavisi yapılmadığı için kötürüm oldu [Sevinç Özarslan]

İki yıldır cezaevinde bulunan Veysel Avunan, verem ve menenjite yakalandı. Tedavisi ihmal edildi. Şimdi ayakları tutmayan Avunan, tekerlekli sandalyeye mahkum oldu.

BOLD ÖZEL- Cezaevindeki hak ihlalleri inanılmaz boyutlara ulaştı. Elazığ Cezaevindeki iki hasta tutuklu durumları ağır olmasına rağmen tahliye edilmiyor.

Cezaevine sağlam giren ve 5 ay önce tüberküloz menenjit teşhisi konulan Veysel Avunan (28), tedavisi geciktirildiği için tekerlekli sandalyeye mahkum oldu. Artık çaresi olan verem ve menenjit gibi hastalıklardan dolayı bir genç cezaevinde felç olmak ve bir daha yürüyememek tehlikesiyle karşı karşıya.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri geçtiğimiz günlerde Elazığ ve Diyarbakır cezaevlerini ziyarete gitti. Daha önce durumundan haberdar olduğu iki hastanın koğuşunu özellikle görmek isteyen komisyon üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, karşılaştıkları manzara karşısında tüylerinin ürperdiğini anlattı.

BÜYÜK BİR İHMALE UĞRAMIŞ

Bingöllü Veysel Avunan’ın oldukça kalabalık bir koğuşta kaldığını ifade eden Gergerlioğlu hasta tutuklunun durumunu şöyle anlattı:

“Sandalyesine oturmuş, kalkamıyordu. Mart ayından beri şikayetleri olmuş ve sevk gecikmesi, teşhis gecikmesi vb. nedenlerle ancak temmuz ayında teşhis konulmuş ve tedavi başlamadan artık çok gecikildiği için yoğun bakımda yatmak zorunda kalmış. Çünkü tüberküloz mikrobu beyne zarar vermiş. Tüberküloz menenjit olmuş, o kadar bakımsız kalmış, o kadar ihmale uğramış ki… Büyük ihmal, mahrumiyet, gıdasızlık, beslenememe, doktora zamanında ulaşamamaktan kaynaklanır bu hastalığın bu kadar kötüleşmesi.”

Veysel Avunan’ın bu videosu Haziran 2019’da Elazığ Şehir Hastanesinde çekildi. Elazığ Cezaevinde bayılınca yoğun bakıma alınan Avunan’a tüberküloz menenjit teşhisi konuldu. Şu anda bu durumdan daha kötü bir halde cezaevinde kalıyor.

ORTASI DELİK BİR SANDALYE YAPTIK

Yoğun bakımda yaklaşık bir ay kalan Veysel Avunan’ın kendini biraz toparlayınca tekrar cezaevine gönderildiğini ifade eden Gergerlioğlu, “Kendisiyle konuştuk. Bilinci yerinde değil, birçok şeyi unutuyorum dedi. Maalesef ihmallerden dolayı 2 bacağı da tutmuyordu. Kalkıp yürüyemiyordu. Koğuş arkadaşları ‘Yukarıda yatağından alıp aşağıya tuvalete indiriyoruz, onun için ortası delik bir sandalye yaptık. Sandalyeye oturtuyoruz. Büyük abdestini yaptıktan sonra bir kişi altını temizliyor. Sonra sırtımıza alıp odasına tekrar çıkarıyoruz, arkasından tuvaleti temizliyoruz. İnfaz erteleme alması lazım, durumu hiç iyi değil. Veysel Avunan da çok mahcuptu. Arkadaşlarına mahkum yaşıyor. Veysel Avunan’ın sağlık kurulu ve adli tıp kararıyla bir an önce tahliye edilmesi gerekiyor.” ifadelerini kullandı.

HUKUK MEZUNU

Cemaat soruşturması kapsamında tutuklanan ve örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Veysel Avunan, Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunu 28 yaşında bir genç. Bingöl’ün Genç ilçesinden 9 kardeşli bir ailenin en büyük oğlu.

Bold Medya’nın ulaştığı Veysel Okunan kız kardeşi Ceylan Korkmaz “Kaç aydır sesimizi duyurmaya çalışıyoruz” diyerek yardım istedi, çaresizliklerini anlattı:

CEZAEVİNDE BAYILDI, BEYNİNDE KANLI ENFEKSİYON ÇIKTI

“Abim 15 Eylül 2017’den beri Bingöl Cezaevinde tutukluydu. Geçtiğimiz mart ayında hastalandı. Zatürre idi, sonra menenjite çevrildi. Elazığ’a kontrole götürdüler. Orada net bir teşhis konulmadı. Ta ki Elazığ Cezaevinde bayılana kadar… Hastaneye kaldırdılar, komaya girdi. Menenjit geçirdiği anlaşıldı. Beyninde kanlı enfeksiyon vardı.

21 GÜN KAYSERİ’DE YOĞUN BAKIMDA KALDI

Birkaç gün Elazığ Devlet Hastanesinde kaldı. Sonra Kayseri Şehir Hastanesine götürüldü. 21 gün Kayseri’de yoğun bakımda kaldı. Bilincini kaybetmişti. Hastane abime rapor verdi, 12 ay hastanede tedavi görmesi gerektiğine dair. Yoğun bakımdan çıkar çıkmaz tekrar Elazığ’a hastaneye getirdiler.

1 hafta hastanede kalmadan tekrar Elazığ Cezaevine gönderildi. Hastane dedi ki ‘artık iyi oldun, serumluk bir durum yok, kullanacağınız ilacı hapiste de alabilirsin’. Sonra Bingöl Cezaevine geldi abim. Açık görüşe gittik, o hafta abim iyiydi. İkinci açık görüşte yürüyemiyor, ayaklarını basamıyordu, kollarından tutarak arkadaşları getirmişti. Arkadaşları sırtlarına alıp alt kata tuvalete, yemeğe götürüp getiriyorlar. Şimdi tekrar Elazığ’a götürdüler, bir aydır orada.

KAÇ AYDIR SESİMİZİ DUYURMAYA ÇALIŞIYORUZ

Geçtiğimiz salı günü açık görüş vardı gittik, abim diyor ki, belden aşağı kendimi hissetmiyorum. Abim ihmalkarlıktan böyle bir duruma düştü, zaten ağır bir hastalık. Kaç aydır sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Allah korusun belden aşağı felç de olabilir. Abimin psikolojisi bunu kaldıramaz. Kaç mahkum böyle intihar etti. Benim abim o durum düşsün istemiyorum.

Bizim istediğimiz hastaneye götürülsün, tedavi olsun. Nerede olursa olsun tedavi edilsin. Sağlığından oldu, canından olmasın. Abimin durumu içler acısı. Annem üzüntüden kalp hastası oldu.

İNFAZ ERTELEME İSTEMEDİ ÇÜNKÜ…
Abimin tahliyesine bir yıl kaldı. Onun istediği tahliye olmadan tedavi görmek. Seneye kasımda çıkacak. Yoğun bakımda kaldığı dönemde biz ceza ertelemesi istedik ama kendisi istemedi. Heyete de çıktı, raporu geldi, cezaevinde kalması uygundur denilmiş. Öyle karar verildiği için elimizden gelen başka bir şey yok.

Abim neden cezaevinden çıkmak istemedi biliyor musunuz? Verem ve menenjit tedavisi görüyordu. Ekstradan da ayaklar eklendi. Ve bunların tedavisi ağır. Ailemin maddi durumu hiç yok. Annem babam köyde hayvancılık yapıyor. Öyle bir yerdeyiz ki kuş geçmez kervan geçmez. Abim dışarı çıksa tedavisini yaptıracak imkan bizde bulunmuyor. Bundan dolayı ben içeride kalayım, tedavim yapılsın diye düşünüyor. Biz tahliye edilsin diye uğraşıyoruz. ‘Hayır ben ceza ertelemesi istemiyorum, içeride tedavim yapılsın’ diyor.”

Cezaevine girdiğinde sapasağlam olan Veysel Avunan, tedavisi yapılmadığı için sakat kalmak üzere.

BEYİN FELCİ GEÇİRDİ, HASTANEYE GÖNDERİLDİ

By-pass ameliyatı olduktan beyin felci geçiren ikinci hasta tutuklu Zeki Bektaş ise koğuşta bilinci kapalı bir şekilde yatıyor. Gergerlioğlu, Bektaş’ın durumunu dair ise şu bilgileri verdi: “Zeki Bektaş, bilinci bulanmış bir şekilde yatakta yatıyordu. Kendinde değildi. Hayatla ölüm arasında olan biriydi. By-pass ameliyatından sonra beyin felci geçirmiş. Bilinci bulanık. Hastaneden cezaevine gönderilmiş. Bu kişinin hastanede şartlarında kalması gerekiyor. Komisyon üyeleri olarak başına gittik, herkes ne diyeceğini bilemedi, tüyler ürpertici bir andı.”

[Sevinç Özarslan] 15.11.2019 [BoldMedya]

“Önce eşimi ve çocuğumu zehirleyip sonra kendim intihar edeceğim…”

Siyanürle eşini ve çocuğunu öldürdükten sonra intihar eden Bahattin Delen’in telefonunda gönderilmeyen bir mesaj bulundu: “Önce eşimi ve çocuğumu zehirleyip sonra kendim intihar edeceğim.”

BOLD – Adli Tıp Kurumundaki ilk incelemede Bahattin Delen, Zübeyde Delen ve Ali Delen’in siyanürle zehirlendikleri belirlendi. Delen ailesine yapılan kan testinde, öldürücü düzeyde siyanür tespit edildi.


Baba Bahattin Delen’in telefonunda yapılan inceleme ise bir yakınına hitaben yazdığı ancak gönderilmeyen kayıtlı mesaj bulundu. Mesajda, “Önce eşimi ve çocuğumu zehirleyip sonra kendim intihar edeceğim” yazdığı öne sürüldü.

Öte yandan cenazeler Adli Tıp Kurumu Morgu’ndan alınarak, Alibeyköy Gasilhanesi’ne götürüldü. Cenazelerin yarın öğle namazı sonrası Fatih Camii’nde düzenlenecek cenaze töreniyle son yolculuklarına uğurlanacakları bildirildi.

[BoldMedya] 15.11.2019

Yanlış hastaneye götürülen hamile tutukluya yolda işkence

Hamile tutuklu Kimya Bozkurt’a cezaevi aracında işkence yapıldı. Rapor almak için yanlış hastaneye götürülen Bozkurt, arabada kusmasına rağmen kimseye sesini duyuramadı.

BOLD ÖZEL – 21 Ekim 2019’da Gaziantep’te tutuklanan 6 aylık Kimya Bozkurt’a yönelik hak ihlalleri artarak devam ediyor. Hakimin duruşma salonunda “sağa dön sola dön” diyerek hamile olduğuna inanmayarak tutukladığı Kimya Bozkurt, kurul raporu almak için başvurdu. Bozkurt, yanlış hastaneye götürülürken kelepçeli yolculuk işkenceye dönüştürüldü.

Kimya Bozkurt, Tenkil Süreci’nde tutuklanan hamile kadınlardan biri. BOLD’a ulaşan Bozkurt’un bir aile yakını, hamile kadının tutuklandıktan sonra yaşadıklarını anlattı:

“Kurul raporu almak için hastaneye götürülmüş ama komikliğe bakın gidilen hastanede doktor yok. Yanlış hastaneye gidilmiş. Kimya da tahlil yapılır diye aç gitmiş. Dönüşte midesi bulanmış, elleri kelepçeli kabinde kusmuş, seslenmesine rağmen bakmamışlar. Hastaneye gitmek onun için işkence artık.”

HAKİM SAĞA SOLA DÖNDÜREREK HAMİLELİK TESTİ YAPMIŞTI

Gaziantep L Tipi Cezaevinde bulunan Bozkurt’un hamile olduğuna inanmayan Ardahan Sulh Ceza Hakimliği, mahkeme salonunda ‘sağa dön, sola dön’ diyerek Bozkurt’a hamilelik kontrolü yapmaya çalışmıştı. Yeni evli olan ve ilk bebeğini bekleyen Bozkurt, tutuklandıktan iki gün sonra da rapor almak için cezaevi yönetimi tarafından kelepçeli bir şekilde hastaneye götürülmüştü.

[BoldMedya] 15.11.2019

23 gün gözaltında kaldı… Hakim karşısına çıkmadan tüm mal varlığını sattılar!

16 yıl Diyanet İşleri Başkanlığında çalıştıktan sonra 1998 yılında ticarete atılan iş adamı Süleyman Türk, 23 gün gözaltında kaldı. Hâkim karşısına çıkmadan 3 sürücü kursuna el konuldu. 30 otomobil, 8 otobüs ve 2 tırı satıldı.


[Samanyolu Haber] 15.11.2019

Yeni Ailem Dergisi’nin Kasım sayısında neler var? [Dr. Ali Demirel]

Yeni Ailem Dergisi, Kasım sayısında yine çok önemli bir konuyu kapağına taşımış: Aile Toplantıları. Uzmanlar hane içinde aile bireylerinin birlikteliğini perçinleme adına aile toplantılarını çok önemsiyorlar.

Doktor anne, 0-3 yaşları arasında mutlaka desteklenmesi gereken çocuğun dil gelişimi üzerinde duruyor ve “Çocuğumun dil gelişimi yeterli değil, ne yapmalıyım?” sorusunu cevaplandırıyor.

Çok yakından tanıdığınız iki sürpriz yazar, derginin yazar kadrosuna katılıyor bu aydan itibaren.

İlki, Abdullah Aymaz Hocamız. İlk yazısıyla Yeni Ailem okurlarına merhaba diyen Hocamız, Hocaefendi’nin “Çekirdekten Çınara” kitabı ile Şemsinur Bektaş Hanımın kaleme aldığı “Hocaanne ve ailesi” kitabının tanımını yapıyor.

“Eşinize ait kusurları başkalarına anlatmayın!” diyen Dr. Işılay Yatkın, yazısında hanımlara bu konuyla alakalı bazı ikazlarda bulunuyor.

Her ay yaptığı haberlerle Yeni Ailem okuruna farklı okuma lezzetleri sunan Ebru Nida Bilici, bu sefer Hatice Cebeci ve ailesini konuk ediyor yazısına. Yazıda zor dönemler yaşayan ailelerin hayata tutunma adına nelere dikkat edilmesi gerektiği konusu işleniyor.

M. Zehra Kaya, yazısında zamanın ötesinde bir lider olan Fatih Sultan Mehmet’i anlatıyor ve okurlara onun örnek hayatından kesitler sunuyor.

Enes Kanter, “Bir kamptan daha fazlası” başlıklı yazısında “Hedef ve gayret varsa başarı da vardır” diyerek özellikle genç okurlara önemli tavsiyelerde bulunuyor.

Kapak konusu yazısını Cemil Tokpınar üstlenmiş. Tokpınar Hoca, yazısında aile toplantılarının önemini, toplantıların nasıl yapılması gerektiğini ve aileye neler kazandıracağını anlatıyor.

Süleyman Sargın, “Af şu gafletimiz” diyerek hizmet insanına Hocaefendi’nin diliyle önemli ikazlarda bulunuyor.

İsmet Macit, on beşinci yüzyılın başlarında yaşayan Albrecht ve Albert isimli iki kardeşin fedakarlık öyküsünü kaleme alıyor.

Derginin yazı kadrosuna yeni katılan diğer yazar ise M. Ali Şengül Hocamız. Kendisi “Kalpler Bismillah ile aydınlanır” başlıklı yazısında Besmele ve sırları üzerinde duruyor.

Abdullah Yiğit, dil öğrenmeye çalışan kimseler için çok önemli bir yazı kaleme almış. “Anlıyorum ama konuşamıyorum” diyenler bu yazıyı mutlaka okumalı.

Dert Babası, bir okurundan gelen “Değişik gurbetleri iç içe yaşadığımız şu günlerde çocuklarımıza nasıl davranmalıyız?” sorusunu cevaplandırıyor.

Ayrıca dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında da 16 sayfalık bir çocuk dergisi sunuyor okurlarına. Bilmece, bulmaca, hikâye ve masallarla dolu olan bu bölüm, çocuklarımızın hem zihinsel gelişimlerine hem de manevi eğitimlerine katkı sağlıyor.

Evet bu ay da Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır.

Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz.

Abonelik: https://abone.yeniailem.com/clientarea.php

Whatsapp: +49 2773 7456295.

[Dr. Ali Demirel] 15.11.2019 [Samanyolu Haber]

Gerçek bir teröristle yan yanayım bana bakıyor ve basıyor küfrü! [Ali Turna]

NASIL TERÖRİST OLDUM?

Sizi etkileyecek süslü cümlelerim olmayacak. Size yön verecek farklı fikirler de sunmayacağım. Yazmaya çalıştıklarım sadece ve sadece durum tespiti niteliğindedir. Çok bilge bir tip değilim. Vasatın altında bir hayatımın olduğunu da inkâr etmiyorum. Kendi halinde çok da dinini iyi yaşayan bir mücahit de değilim.

İşiyle meşgul olan, okey masalarında zaman öldürmekten zevk alan, vakit namazlarının bir kısmını kaçıran vasat bir hayattı yaşadığım. Ve bir gece dört polisin kapıma dayanması ile öğrendim; azılı bir terörist olduğumu...

Önce anlayamadım olan biteni. Vatan’a götürülüp eksi bilmem kaçıncı kattaki daracık bir nezarethanede açtım gözümü. Suçum neydi, ben kimdim ve bu olanlar neydi? Kafamda bu soruların etkisi ile etrafı gözlemliyordum. Ameliyat olacağım günden bir gün önce alınmam da benim için ayrı bir problemdi. Boynumun ve kolumun ağrısından uyuyamazken, koğuşlardan gelen muhabbet sesleri ile daha da irkildim. Gasp edenler, kadın satanlar, uzili silahlarla yakalanan çeteler... Nereye gelmiştim ben? Bu insanlarla ne işim vardı benim? Hayatımda gerçek silaha yalnız askerde tanık olmuş biri olan benim geçmişim de kavgalı bir olayım dahi yoktu.

Kafası estikçe polisler, tuvalet molası için kapıları açıyordu. Birileri abdest alıyor ve hücrelerinde, polislerden öğrendikleri kıbleye doğru dönerek namaz kılıyorlardı. Ömrümden ömür eksilten üç günden sonra mahkeme için yola çıktık bu alnı secdeli insanlarla. Ve hâkim hükmü verdi:

“Silahlı terör örgütüne üye olmaktan tutuklanmasına...”

O an sormak istedim hâkime:

“Kaç silah yakaladınız bu 32 kişilik tutukludan? Bomba yapımında kullanılan kaç malzeme buldunuz tutukluların evlerinde?   Her boş vakitte ibadet eden bu insanlar, nasıl bir örgüt olabilirlerdi?”

Ve suçum İran’da, Arabistan’da, Avrupa’da hatta Amerika’da bile kullanılan; isteyenin ücretsiz dilediği gibi indirebildiği bir programdan, çocuğum olduğunda aldığım tebrik mesajlarıymış. Bir de devletin izin verdiği bir bankaya, müşterim 1300 TL havale yapmış. Ve bu sebeplerden dolayı, ben silahlı terör örgütüne üyeymişim...

Önce kamera aradım etrafımda, çünkü bu bir kamera şakası olmalıydı. Ellerim, takılan kelepçelerden ağrımaya başladığında ve Metris yoluna koyulduğumuzda anladım, hiçbirinin şaka olmadığını. Beraber alındığımız arkadaşlara baktım sonra hiçbirini tanımıyordum. Birbirinden habersiz, ilk defa nezarethanede tanışmış olan bu insanlar da silahlı terör örgütüne üyeymiş...

Kabullenemedim ama koskoca devletin hâkimi, savcısı yalan mı söyleyecekti? Belki sadece ben yanlış alınmışımdır diye düşünerek, diğerleriyle muhabbet etmeye başladım ve sordum:

-“Nerelisin?”
-“Sivaslıyım.”
-“Mesleğin ne?”
-“Öğretmenim”
-“Hangi silahı kullanıyordun?”
-“Ne silahı gardaş?”

Şaşırdım. Bu konuştuğum tip tam olarak, Anadolu’nun bağrından kopmuş, saf, temiz, dinini yaşamaya çalışan, asgari ücretli bir öğretmendi. Diğerlerine de sordum ve hep benzer cevaplar aldım.

Esnaf, öğretmen, doktor, öğrenci, mühendis, perdeci vb. bu şekilde bir gecelik bir Metris macerası.

Atıldığımız koğuşta bizden önce orada olan beş kişi vardı. Önce simalarını süzüyorum, hafiften korkarak. Toplama alanında şimdiden iki katil, bir dolandırıcı ve bir hırsızla tanışmıştım bile. Ama geceyi geçireceğim koğuşta nasıl uyuyabilirdim bu suçlularla, bunu düşünüyordum. Düşüncelerimden, biz yeni gelenlere çay ikram ettiklerinde sıyrıldım. O sırada aklıma Taksim’de duvara yazdıkları bir cümle geldi:

“Çay veren adam, hiç kötü olur mu?..”

Demek ki oluyormuş deyip tedbiri elden bırakmadım. Bir şekilde irtibata geçip çözmem gerekiyordu. O yüzden:

“Tanışalım mı?” diye sordum ortaya. “Ben Furkan, öğrenciyim.” dedi bir genç.

“Ben Ali, okulu yeni bitirdim. İş bakıyordum.” diye kendini tanıttı diğer genç.

“Ben de Osman, öğretmenim” vb.

Bunun gibi bir sürü tanışma cümlelerini sabaha kadar süren muhabbetler kovaladı. Üç gündür bir bardağına servetimi verebileceğim çaya kavuşmuşum uyur muyum?..

“Sigara var mı?” diye sordum. Kullanmıyoruz dediler. İçimden ne biçim teröristsiniz siz diye geçirdim.

Allah’tan bekleme odasındayken dolandırıcıların birinden bir paket sigara satın almıştım. Ve o paket, o gece onlarca çay ve hiç duymadığım hayat hikâyeleri eşliğinde bitti. Kimi evinden alınmış, kimi tren istasyonundan kimi de Gebze-Harem hattındaki minibüsten. Ama özellikle biri var ki hikâyesi çok acı. Ailesiyle beraber kayınpederine gelmişler ve ev sahibinin kızı sırt çantalı görünce, “Burada F...cüler var.” diyerek polisi aramış. On beş dakika içerisinde gelen polisler de bu aileyi alıp götürmüş. Ve işte acı gerçek...

Şaka değildi ve biz silahlı terör örgütüne üye olmaktan tutuklanmıştık. Aşağıda şen şakrak olan, öğrenciliği yeni bitmiş ve iş bakarken yakalanan Özcan’ı, yatağında ağlarken görünce hemen eşlik etmeye başladım. Kayıtsız kalamazdım ki... Ve ertesi gün, kelepçeli Silivri yolculuğu başladı. Uzun bir aramanın ve eziyet gibi geçen bir kayıt sürecinin ardından, üstü sidiklerden sapsarı olmuş bir sünger yatağı elimize verip koğuşumuza gönderdiler. Ve 34 kişiye dört kişi daha eklendi. Güler yüzle karşılayıp, eşyalarımızı ellerimizden aldılar ve yatağımızı hazırladılar. Tabi aynı zamanda da çay ve yemek ikram ediyorlardı. Bu nasıl bir terör örgütüydü?

Kısaca bir günlerini size anlatmam gerekirse:
Sabah ezanıyla uyanıyor ve cemaatle namaz kılıyorlar.
Ardından tesbihat yapıyorlar ve sonra da gardiyanlar tarafından sayım yapılıyor.
Kahvaltı işi bitiyor ve kalan vakitte Kur’an veya kitap okuyorlar.
Saat 11 olduğunda ise su şişelerinden yaptıkları aletlerle sporlarını yapıyorlar.
Öğle namazını kılıp, öğle yemeklerini yiyip, tefsir dersi için toplanıyorlar ve sonra da ikindiye kadar tekrar Kur’an okuyorlar.
İkindiden sonra da voleybol oynayıp volta atıyorlar ve zikir saatine kadar kitap okuyorlar.
Ardından akşam yemeklerini muhabbet eşliğinde yiyip cemaatle birlikte akşam namazını kılıyorlar ve sonra tekrar sayım yapılıyor.
Yatsı namazına kadar çay saati ilan ediyorlar ve cemaatle yatsıyı kıldıktan sonra da yatana kadar Kur’an okuyorlar...

İki ihtimal vardı:

Ya devlet yeni bir sistem kurmuştu ve benim gibi dinini yarım yamalak yaşayan insanları hapis adı altında bu görevli grupla ıslah etmeye çalışıyordu ya da bu işte kesinlikle bir yanlışlık vardı...

Merakıma yenik düşüp hepsine tek tek suçlarını sordum ve aldığım cevaplar şunlardı:

-“Bilmiyorum daha iddianamem gelmedi, 6 ay oldu.”
-“Başbakanımızla gittiğimiz Somali yardımından dolayı, 22 ay oldu.”
-“Program varmış bende ama içerik yokmuş, 8 ay oldu.”
-“Biri beni ihbar etmiş, itirafçıymış. Ama ismimi yanlış söylüyor ve dediği şehre de hiç gitmedim, 1 yıl oldu.”
-“Ben yayıncıyım.”
-“Ben beyaz eşya satıyordum, laptopumu bile aldılar. Alacak verecek hepsi gitti, iş yerimi arkadaşıma emanet ettim. Borcum vardı, bir ödesem gerisi kolay.”
-“Ben de matematik öğretmeniyim.” (Suçun ne abi, sıfırla devleti mi çarpmaya çalıştın?)

Oha diye bağırasım geldi, nasıl bir örgüttü bunlar ya...

Ben mi ne oldum? 5 yıldır elime almadığım Kur’an’ı, her gün bir cüz olacak şekilde okuyordum. Hiç okumadığım tefsirli Türkçe mealini okuyordum. Ve kendime kızıyorum, neden daha önce hiç okumamışım diye... Ayrıca ketılla farklı farklı yemekler yapmayı öğreniyorum. Daha önce günde birkaç vakit anca kıldığım namazımı burada hiç kaçırmıyorum ve daha yavaş, daha düzgün kılmaya çalışıyorum. Galiba ben, azılı bir terörist oldum burada...

Terörist olmayı gözünüzde çok büyütmeyin. İnanın çok zor değil hatta siz de teröristsinizdir de farkında değilsinizdir. Yaşadıklarım beni kahraman da yapabilirdi, normal sıradan bir insan da ama gel gör ki büyüklerimiz bizi  terörist ilan etmişti. Gerçi kimseyi inandıramadık.

Bir gün kelepçeyle hastaneye götürülüyorum tabuta (cezaevi aracı) bindirdiler. Adli suçlular yani hırsız, tecavüzcü, katil koltuklu minibüsle; biz azılı teröristler tabutla götürülüyoruz. Yanımda diğer örgütten bir terörist oturuyor. Ama harbi terörist... Bomba, silah ne ararsan var, dağlarda yaşamış falan. Bana suçumu sordu silahlı terör örgütüne üye olmak dedim. “Hassttir senden terörist mi olur?” deyince farklı bir ikilem oluştu bende. Eğitim şart n'apalım, öğretmediler diye takıldım.
Devlet zar zor beni terörist olduğuma tam ikna etmişti ki bu pkklı benim terörist olamayacağımı hatırlattı.
O halde ben neydim ve neden hapisteydim? Ailem inanmıyor, bazı arkadaşlarım inanmış ki irtibatlarını kestiler. Müşterilerimin bir kısmı selam dahi vermiyor devlet 6 yıl 3 ay ile tescilledi terörist etti ama terörist camiası bizi kabul etmiyor. Çık çıkabilirsen bu durumdan.

Ticaretle uğraşan bir esnaftım. 20’li yaşlarda başladım iş hayatıma. İyi kazanıyor, iyi harcıyordum. Sokak çetesi olabilecek dahi bir arkadaşım olmadı hiç. Hayatımda sadece askerlik yaparken silah gördüm orada bile kullanmadım yazıcı yaptılar. Sadece silahı Tahtakale’de vitrinlerde gördüm o da kurusıkıydı. Ülke ülke dünyayı gezdim umursamaz bir hayattı benimkisi. Ne zamanki vicdan denen dürtü bir tarafıma batmaya başladı o zaman Allah adı geçen sohbetlere gitmeye başladım ve namazıma daha da dikkat etmeye çalıştım. Bilmiyordum bu sürecin beni terörist yaptığını. Fakir fukara dediler gittik bizzat yardımda bulunduk. Fakir öğrenci dediler cebimizden verdik. Meğer bunların hepsi suçmuş. Başıboş hovarda gezerken babam demişti ki ite kopuğa takılma hapse düşersin. Ben de namazında niyazında insanlara takıldım hapse düştüm. Meğer aç bir insan gördün mü dönüp kaçacaksın, fakir mi gördün bir tekme de sen sallayacaksın. Aksi halde terörist damgasıyla Silivri’ye gönderiyorlar.

Eski hayatımı yaşasaydım, hovarda bir şekilde, kimseye faydası olmayan, gezip tozan, bencil bir hayat hapse girmeyecektim. Yaşadıklarımdan ders aldım mı diye soracak olursanız maalesef hayır. Tahliye olduktan sonra da gördüğüm zor durumdaki insanlara elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorum. İçimdeki vicdan denen şeyi kesip atamıyorum. İnsani duygularım ağır basıyor. Zannederim iflah olmaz bir teröristim...

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 15.11.2019 [Samanyolu Haber]

Onu Siz Susturdunuz [Harun Tokak]

İnsan en çok da aşinası olduğu sesleri özler. Rahmetli anam, “oğlum sen köyden gidince senin sesini özlüyorum” derdi.

Köyün sabah sesleri, horozların kesik kesik ötüşü, kumruların ‘Yusufçuk, Yusufçuk’ deyişleri, koyun kuzu meleyişleri bir yana insan köyünün ve şehrinin gürültülerini bile özlüyor. Hele karanlıkları yırta yırta, aydınlıkları devşire devşire uzak yakın köylerden yükselen sabah ezanları, seher rüzgârının sesine kendilerini kaptırarak tan aydınlığında rakseden çamların içli içli uğultuları unutulur gibi değil.

İnsan ayrı kalınca daha bir özlüyor o sesleri.

Tutuklu gazetecilerden Zafer Özcan Akhisar Süleymanlı Cezaevi’nden kızı Ebrar’a mektup yazıyor.

“Biliyor musun Ebrar, pek çok şeyin yanında şehrin kendine has sesini ve uğultusunu da özlüyorum bu mekânda. Seslerin giderek aynılaştığı ve tek düzeleştiği bir ortamda şehrin karmaşası bile sevimli görünüyor gözüme. İçimde bir yerlerde İstanbul diye fısıldayan biri var ve peşimi hiç bırakmıyor. Bu fısıltının eşliğinde odaklanıyorum koğuşun seslerine. Kulaklarımı kapatıp o sesleri bir kez de yüreğimle dinlemeye koyuluyorum. Sana şimdi yüreğime nakşettiğim o sesleri duyurmak istiyorum. Ranzada bu satırları yazarken “abiler yemek” diye sesleniyor alt kattan biri. Koğuş dünyasında istinasız her gün en az iki kez yankılanır bu ses.”

Bu günlerde beton duvarları, demir kapıları, tel örgüleri aşan bu sesler bütün dünyada yankılanıyor.

Kelimelerin güçlü efendisi Ahmet Altan, Kâğıttan flüt’ün sesini dünyaya duyurdu:

“Üç yıldan fazla bir zaman küçük bir hücrede iki mahkûmla birlikte kaldım, hiçbir suçları yoktu, söylediklerini kimse dinlemiyordu, defalarca suçsuz olduklarını anlatmalarına rağmen Silahlara Veda’daki yargıçlara benzeyen birileri tarafından mahkûm edildiler.
Aralarından biri oğlumla aynı yaştaydı, tutuklandığında yeni evlenmişti. Dindardı ama aynı zamanda felsefeye ve bilimsel araştırmalara da meraklıydı.
Müthiş bir el becerisi vardı, imkânların çok kısıtlı olduğu yerde akla gelmeyen malzemelerden akla gelmeyecek şeyler yapardı. Tuz paketlerinden dumbbell, çatallardan mandal, çay kaşıklarından cımbız yapabilirdi. Hapishane yemeklerine değişik malzemeler katarak yepyeni yemekler icat ederdi. Adı Selman’dı. Şikâyet etmenin, Tanrının çizdiği kadere karşı gelmek olduğunu düşünür ve asla şikâyet etmezdi.
Çeşitli nedenlerden dolayı hiç ziyaretçisi yoktu.
Bundan da şikâyet etmezdi.
Bir gün plastik masada yeni romanım Hayat Hanım’ı yazarken avludan bir müzik sesi duydum. Bir flüt sesi. Avluya çıktım. Selman sırtını duvara dayamış, gözlerini kapamış elindeki flütü çalıyordu. Çevredeki hücrelerde sesler kesildi. Herkes bu beklenmedik müziği dinliyordu. Şarkı bittiğinde müthiş bir takırtı duyuldu. Çevre hücredekiler kantinden almış oldukları şekerlemeleri atıyordu bizim avluya. Bu, alkış ve “bis” anlamına geliyordu. Saatlerce çaldı Selman.
Avlu kapısı kapanınca, “bu flütü nereden buldun” dedim. Takvim kartonlarından yapmıştı. Elinde bir mezura olmadığı için deliklerin aralıklarını parmak hesabıyla belirlemiş, plastik bir soda şişesinin ağzını kesip flüte ağızlık olarak takmıştı.
Yeryüzünde hiçbir müzik aletinden duyulamayacak bir ses çıkıyordu flütünden…”

Ahmet Altan, Kâğıt Flüt‘ün sesini dünyaya duyurduktan sonra susturuldu. Sanki o sesi duyurmak için çıkmıştı.

Selman’ın arkadaşları onun hayat dolu biri olduğunu söylüyorlar. “Sadece flüt değil, Selman piyano, yaylı tambur gibi aletleri de çok güzel çalardı. Sanata tutkun bir insandı.” Diyorlar.
Bazen, “eve gidip biraz piyano çalmam lazım” derdi.
Sokak sakinleri evlerinin içine dolan o sesin niye sustuğunun sırrını bir türlü çözemediler.
Ta ‘Kâğıttan Flüt ’ün sesini duyuncaya kadar.
Tıpkı Çanakkale’deki ses gibi…
Ay ışığının olmadığı zifiri karanlık gecelerde Gelibolu sırtlarından yanık bir ses yükselirdi.
Tıpkı Selman’ın sesi gibi yanıktı…
Günün bağrında kızmış çölden daha yanık, uçan kuşlardan, akan sulardan daha özgür…
Ayrılıklarla besili…

“Değmen benim gamlı yaslı gönlüme
Ben bir selvi boylu yardan ayrıldım”

Her gece, hüzne bulanmış bir rüzgâr gibi vadilere, tepelere yayılır, Boğaz’ın kanlı lacivert sularına karışırdı o ses…
Akşama kadar savaşmaktan bîtab düşen askerler, gecenin karanlığında “yürek kesilirdi” bu yanık sese.
Düşman askerleri bile yakın siperlere yığılır, bu dokunaklı sesi dinlerdi.
Onların da yolunu gözleyen yuvaları, yavruları vardı.
Gecenin karanlığında eriyip giden bu güzel, bu berrak ses kimindi?
Acılarla, korkularla, iniltilerle dolu savaş alanını inleten bu yiğit kimdi?
Bir türkü bu kadar mı içten, bu kadar mı yürekten söylenirdi?
Kan kokan, barut kokan, vadiler, tepeler nasıl da içerdi bu sesi?
Mehmetçiğin sadece düşmanla değil, sinek ordularıyla, yoklukla, salgın hastalıklarla, açlıkla savaşmak zorunda kaldığı Gelibolu tepelerinde yankılanan bu ses, ta Anadolu’nun evlerinde; mum ve kandil ışığında cephedeki evlatlarına elbise diken, çorap ören anaların, bacıların yüreğine ulaşırdı.
Öyle gür, öyle içli, öyle dokunaklı bir ses ki, düşman askerleri bile bu sesi dinlemeye doyamazdı.
Köyündeki nergislerin, hanımelilerin, sarmaşık güllerinin, kır çiçeklerinin bayıltan kokuları karışırdı hüzne belenmiş bu sese…
Ağır topçu ateşiyle çöken siperlerinin altında kalıp da sağ kurtulabilen Mehmetçikler, kabrinde dirilen ölüler gibi üstleri başları toz toprak içerisinde doğrularak bu yanık sesi dinlerdi.

“Çanakkale, sende vurdular beni
Sevgilinin çevresiyle sardılar beni
Ölmeden toprağa koydular beni”

Okullarının son sınıfları mezun vermeyen liseli taze yiğitler de dinlerdi…
Ve taze bedenleri, papatyaların, gelinciklerin üstlerine düşen “On Beşliler” de…
Denizdeki gezginci kalelerinden devamlı salvo ateşleri yapan, top mermileri ile Çanakkale’yi cehenneme çeviren düşman askerleri de dinlerdi.
Mehmet diyerek batan güneşler, Mehmet diyerek doğan mehtap dinlerdi.
Gelibolu’da sessizce nöbet tutan ağaçlar dinlerdi.
Düşman askerleri bile yakın siperlere yığılır, yürekten söyleyen bu yiğidi dinlerdi...

Bir akşam yine vakit gelmişti.
Yine o güzel sesi dinleyeceklerdi.
Dost, düşman siperlere yığılmıştı. Az sonra ruhları kavrayan, yürekleri yakan o ses yine yükselecek, dinleyenlere yuvalarının, yavruların özlemini duyuracaktı..
Yine herkesi alıp alıp götürecekti…
Yine gecenin karanlığında beyaz güvercinler gibi kanatlanacaktı kanlı tepelerden…
Vakit gelmişti ama o ses bir türlü duyulmuyordu.
İkinci, üçüncü, dördüncü akşam…
O yanık ses hiç duyulmadı.
Hiç…
O ses neden susmuştu?
Terhis mi olmuştu?
Yuvasına, yavrusuna mı kavuşmuştu?
Düşman askerleri durumu öğrenmeye karar verdiler.
Bir kâğıt parçasına “o ses niye sustu?” diye yazdılar. Kâğıdı bir taşa sararak Türk siperlerine fırlattılar.
Bir süre sonra içindeki taşla birlikte kâğıt geri atıldı. Kâğıttaki yazıyı gören askerler derin bir hüzne boğuldu.
“O sesi siz susturdunuz. ”

[Harun Tokak] 15.11.2019 [Samanyolu Haber]

İşte Harbiyelilere kurulan tuzağın belgeleri; 15 Temmuz’dan önce öğrenciler ve aileleri tek tek kayıt altına alınmış

15 Temmuz’dan sonra çıkartılan KHK’larla TSK’dan ilişi kesilen binlerce Harbiyeli ve askeri okul öğrencisi, MİT ve Emniyet istihbarat tarafından tek tek fişlendiği ortaya çıktı. Fişleme belgelerinde askeri öğrencilerin ailelerinin de takibe alındığı öğrenildi.

İngilizce yayın yapan Nordic Monitor’de Levent Kenez imzasıyla yer alan haberde, 15 Temmuz’a ilişkin karanlıkta kalan birçok noktaya ışık tutacak belgeler yayınlandı. Binlerce askeri öğrencinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) ayrılmasına ve yüzlerce askeri öğrencinin müebbet hapse mahkûm edilmesine neden olan MİT ve Emniyet İstihbaratının hazırladığı fişleme belgeleri ortaya çıktı.

Yayınlanan belgelerde askeri öğrencilerinin ailelerinin de yakından takip edildiği ve haklarında bilgi notu yazıldığı görüldü. Kanunlara aykırı olduğu iç yazışmalarda dile getirilen istihbarat çalışması sonrasında elde edilen bilgilerin beklendiği gibi çıkmadığı göze çarpıyor. 15 Temmuz’dan bir kaç gün sonra bütün askeri liselerin kapatılarak, harp okullarının Milli Savunma Üniversitesi çatısı altında toplanmasının çok önceden planlandığı iddiaları güçlenirken, darbe gecesi Harbiyelilerin terör saldırısı denilerek sokaklara neden çıkarıldığı bir kez daha cevaplanmış oldu.

Dönemin Kara Harp Okulları Komutanı Tümgeneral İzzet Çetingöz imzalı gizli bilgi notunda, askeri öğrencilerin “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” adı verilen ve “malum yapı” olarak adlandırılan Gülen Cemaati ile irtibatlı olup olmadığının tespit edilmesi ve gelen güvenlik soruşturma raporlarının değerlendirilmesi için Genelkurmay bünyesinde bir heyet oluşturulduğu ifade ediliyor.

Aynı bilgi notunda yer alan bir diğer skandalda, heyet üyelerinin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı başta olmak üzere Cemaat ile ilgili davalara bakan hakimlerle bir araya gelerek akıl aldıkları bilgisi yer alıyor. Hakimlerin, MİT ve Emniyet’le koordineli çalışılması tavsiyesinde bulunduğu heyet üyelerine öğrenciler hakkında ihbarda bulunularak haklarında dava açılması salık veriliyor. Özel hayata dair gizli bilgilerin, telefon kayıtlarının ve banka bilgilerinin mahkeme kararı olmadan toplanamayacağı yine bilgi notunda yer alıyor.

MİT ve Emniyet’in Harbiyeliler hakkında istenen güvenlik soruşturmalarını yaparak Genelkurmay’a ilettiği açıkça görülüyor. Kara, Hava, Deniz, Jandarma ve Sağlık Komutanlıkları bünyesindeki tüm askeri okullarda okuyan 4813 öğrencinin tek tek araştırıldığı görülüyor. Fişleme notlarına göre 2014 ve 2015 yıllarında askeri okullara giren 4813 öğrenciden sadece 140’u ile ilgili Cemaat iltisakı tespit edilebilmiş. Bunlardan 20 tanesinin ordudan ilişiği kesilmiş, 120 öğrencide takip altına alınmış. Aynı fişlemelerde 2 öğrencinin Hizbullah, 11 öğrencinin PKK ve 39 öğrencinin “diğer” adı verilen örgütlerle ilişkili olduğu iddia ediliyor.

Gizli ibareli bir başka belgede de, Genelkurmay kayıtlarında yer alan başka bir istihbarat bilgisi yer alıyor. Nisan 2016 tarihi itibariyle tüm sınıflarda 149 Harbiyeli hakkında olumsuz bilgi sahibi olunduğu bunlardan sadece 25 tanesinin öğrencinin kendisi ile ilgili olduğu 124 tanesinin de aile ile ilgili olduğu açıkça belirtiliyor. Yine bu istihbarat notunda aileleri sebebiyle ya da bireysel 128 öğrencinin PDY, 5 öğrencinin PKK ve 16 öğrencinin “diğer” örgütlerle ilişkili olduğu ifade edilmekte. Bazı öğrencilerin karşısına kardeşi, amcası, babası şeklinde notlar düşüldüğü görülüyor.

MİT ve Emniyet’in gizli yürüttüğü istihbarat çalışmaları sonrasında elde ettiği bulguların kamuoyunda yürütülen propagandayla örtüşmediği de ortaya çıkmış oldu.

25 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan KHK ile köklü askeri liselerin tamamı kapatılmış, harp okulları da kurulan Milli Savunma Üniversitesi bünyesine alınmıştı. Yeni sistemde orduya alınan askeri öğrencilerin disiplinsiz davranışları sık sık sosyal medyaya yansıyor.

15 Temmuz gecesi yüzlerce Harbiyeli yataklarından kaldırılarak terör saldırısı iddiasıyla önceden organize edildiği kesinlik kazanan otobüslerle İstanbul’un değişik noktalarına götürülmüşlerdi. Halkla karşı karşıya getirilen silahsız Harbiye öğrencileri arasında linç edilen ve yaralananlar olmuştu. 2017 yılında çıkarılan başka bir KHK ile darbe girişimi esnasında darbeyi önlemek için sokağa çıkan sivillerin herhangi bir cezai yükümlülüğü olmadığı ilan edilmişti. Bu sebeple Harbiyeli ailelerin açtığı davalar bu KHK gerekçe gösterilerek kabul edilmemişti.

259 Harbiyeli darbeden hemen sonra tutuklanmış ve 187 tanesi müebbet hapis cezalarına çarptırılmıştı. Kendilerine darbe gecesi toplanma talimatı veren bir çok komutanlarının daha sonra terfi ettiği basına yansımıştı. Bir askeri öğrencinin verilen emri yerine getirmeme gibi bir durumunun olmadığı sıkça vurgulansa da mağduriyetin giderilmesi için somut bir adım atılmadı.

[TR724] 15.11.2019

Orhan Pamuk: Ahmet Altan’a yapılan sistematik haksızlığa sustukça insanlığımızdan utanıyoruz

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Orhan Pamuk, gazeteci-yazar Ahmet Altan’ın 1138 gün tutuklu kalmasının ardından tahliye edildikten bir hafta sonra tekrar tutuklanmasına tepki gösterdi.

Orhan Pamuk, “Ahmet Altan’a yapılan sistematik haksızlıklar sürdükçe ve olup bitenler karşısında bizler sustukça hepimiz kendimizden ve insanlığımızdan utanıyoruz”dedi.

Pamuk, “Ahmet Altan serbest kalmalı, Türkiye hak ettiği normal ve adil bir hukuk düzenine geri dönmelidir” çağrısı yaptı.

Orhan Pamuk’un T24’te yer alan açıklaması şöyle: “Artık Türkiye de gerçeği söylemek için kişinin Ahmet Altan kadar cesur ve güçlü olması gerekiyor. Altan, üç yıldan fazla zamandır, zaten siyasi nedenlerle inandırıcı olmayan kanıtlarla içerideydi. Üç yıldan sonra onu serbest bırakanlar cesur yazarın onca baskıya rağmen korkmadığını, yılmadığını, devleti ve hükümeti örnek bir cesaretle eleştirmeye devam ettiğini görünce onu yeniden içeri attılar. Hukukun bu derece bir keyfilikle çiğnenmesi, yüksek mahkeme kararlarının pervasızca ayaklar altına alınması kabul edilir değil. Altan’a yapılan sistematik haksızlıklar sürdükçe ve olup bitenler karşısında bizler sustukça hepimiz kendimizden ve insanlığımızdan utanıyoruz. Daha kötüsü hukuksuzluk ve keyfiliği olağan karşılıyor, normalleştiriyoruz.

“Altan içeride tutuldukça gittikçe tuhaflaşan hukuksuzluk hepimizi zehirlemeye devam edecek… Hapisten çıktı diye sosyal medyada Altan’ın aleyhine kampanya düzenleyenlerin, onun yeniden hapse atılması için bir hafta boyunca ısrarla yayın yapanların tahammül edemedikleri Altan’ın sözleri değil, hapse atıldıktan sonra gösterdiği cesur tutumu ve kararlılığı. Toplumu korkuyla sindirerek yönetmek isteyenler için Ahmet Altan’ın cesareti ve kişiliği bir engel. Bu yüzden onun karşısında tek çare olarak hukuksuzluğa dönmeyi ve yeniden hapse atmayı görüyorlar… Ahmet Altan serbest kalmalı, Türkiye hak ettiği normal ve adil bir hukuk düzenine geri dönmelidir.”

[Tr724] 15.11.2019

Prof. Dr. Ömer Taşpınar: Benim duyduğuma göre Putin’in elinde yolsuzluklardan,15 Temmuz’un gerçek yüzüne kadar kirli dosyalar var

National Defense University’de ulusal güvenlik stratejileri profesörü olan Ömer Taşpınar, Beyaz Saray’daki Trump-Erdoğan görüşmesini değerlendirirken Rusya ayrıntısına dikkat çeken bilgiler verdi.

ABD’nin başkenti Washington’da Brooking Institution’da Türkiye çalışmaları direktörü olarak da çalışmalar türüten Ömer Taşpınar Medyascope’a yaptığı açıklamada, “Bana göre Erdoğan, Putin’den daha çok çekiniyor. Çünkü Rusya kirli oyun oynayabiliyor. Türkiye üzerinde daha fazla manevra kabiliyeti var. Benim duyduğuma göre Putin, istese Erdoğan’ı zor durumda bırakacak birçok dosyaya sahip. Yolsuzluklardan tutun da 15 Temmuz’un gerçek yüzüne gidebilecek kadar kirli dosyalar var elinde.” dedi.

Bu gerekçelerle Erdoğan’ın, Putin’e karşı daha zor durumda olduğunun altını çizen Prof. Taşpınar, Trump’ın elinde ise Senato’dan geçebilecek yaptırım kartları olduğunu hatırlattı.  Taşpınar, “Senatörlerden bazıları, yaptırımlar sonrası Erdoğan tamamen Rusya’ya döner mi endişesi taşıyor. Bazıları ise ‘Türkiye zaten Rusya’nın elinde, zamanında kırmızı çizgi getirmemiz nedeniyle oldu bunlar. Türkiye’ye bizim de Rusya gibi sopa göstermemiz gerekiyor’ görüşünde.” ifadesini kullandı.

[TR724] 15.11.2019

Ahmet Altan, darbeci olduğu için değil, darbecilerle mücadele ettiği için hapse atıldı

HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, gazeteci yazar Ahmet Altan’ın ‘darbeci’ olduğu için değil, tam tersine darbecilerle mücadele ettiği için hapse atıldığını söyledi.

Ahmet Altan’ın yeniden tutuklanmasını Meclis kürsüsünde eleştiren Gergerlioğlu, “Mahkemenin yeniden tutuklama kararına baktığımız zaman, ‘harici davranışlar’ deniliyor. Pişmanlık göstereceğin dair beyanlarını olmaması. Yani boyun eğmemesini söylüyor. Kaçma şüphesinden bahsediyor. Zaten yurt dışı yasağıyla tahliye edilmiş. Biz biliyoruz ki, Ahmet Altan darbeci olduğu için değil, tam tersine darbecilerle mücadele ettiği için hapse atıldı. Kendi yazısında, ‘Her zorba, her zalim, her diktatör hukuku öldürmek ister ama hiçbirinin gücü buna yetmez. Hukuk ölümsüzdür. İnsanlardan uzakta kendisine ihtiyaç duyanların gelip kendisine sığınması için sabırla bekler. Hukuku bulunduğu yüce zirverelerden alıp topluma taşıyacak olan yargıdır. Her zorbanın, her diktatörün ilk hedefi yargıdır. Silahlar değil, kalemler korkutuyor onları. Çünkü kalem silahın ulaşamayacağı bir yere, toplumun vicdanına ulaşıyor’ diyordu. Onurlu bir insan için susmak, hapis yatmaktan daha kötü bir şey!” ifadelerini kullandı.
[TR724] 15.11.2019

Eynesil’de neler oluyor? [İlker Doğan]

Savcılık ve Adli Tıp’ın iddiası: Olay intihar. Rabia Naz, evin çatısından fındık bahçesi tarafına doğru atladı. Rabia’nın 4,5 metrelik verandayı aşarak yola düşmesi mümkün değildi. Bu yüzden, yeni savunma şöyle: Omurgası ve ayakları kırık olduğu halde, bahçeden yola kadar çalılıkların arasından dirseklerinin üzerinde sırt üstü sürünerek yola kadar geldi.

Ailenin iddiası: Olay kaza/cinayet. Rabia Naz’a dönemin AKP’li belediye başkanı Coşkun Somuncuoğlu’nun yeğeninin kullandığı bir araba çarptı. Ağır yaralanan kızın yaraları yakınlardaki metruk bir binada temizlendi ve çocuk evin önündeki yola bırakıldı. Ardından cinayetin üzerini örmek için Nurettin Canikli olmaz üzere iktidar temsilcileri seferber oldu.

HABER İNCELEME | İLKER DOĞAN

Giresun’un Eynesil ilçesinde 11 yaşında şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Rabia Naz Vatan, adeta AKP rejiminin kabusu oldu. Kızının, dönemin AKP’li belediye başkanı Coşkun Somuncuoğlu’nun yeğeninin kullandığı bir aracın çarpması sonucu ağır yaralandığını ve o halde evinin önündeki yola bırakıldığını iddia eden baba Şaban Vatan, önce ‘akıl hastanesine’ yatırılmak istendi. Tepkiler üzerine geri adım atıldı. Emniyet ve savcılığa göre olay intihardı ve araştırmaya gerek bile yoktu! İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “Araştırdık, bir şey bulamadık.” dedi. Ancak somut veriler ve fiziki gerçekler intiharı değil baba Şaban Vatan’ı destekliyordu. Görgü tanıkları ifade değiştirdi. Bu arada Rabia Naz’ın tırnakları arasında erkek DNA’sı bulunduğu ortaya çıktı. Adli Tıp’ın bu bulgusu aylarca kamuoyundan gizlenmişti. Son olarak baba Şaban Vatan ve olayı araştırmak için ilçeye gelen iki gazeteci gözaltına alındı. Ellerindeki tüm dijital malzemelere el konulması kararı verildi. Baba ve gazeteciler ‘şantaj’la suçlanıyor! Ancak iddiaya göre, gözaltıların esas sebebi, gazeteciler olayın cinayet olduğunu ortaya çıkaracak tanığa ulaştı. Şaban Vatan ve iki gazeteci dün gece serbest bırakıldı.

Rabia Naz’ın şüpheli bir şekilde hayatını kaybettiği Eynesil’de garip şeyler oluyor. İddiaya göre bir cinayetin üzeri, kamuoyunun tepkisine rağmen göz göre göre örtülüyor. Zira olayın üzerinden 17 ay geçmesine rağmen üzerindeki sis perdesi aralanabilmiş değil. Son olarak olayın araştırılması için 15 aydır çırpınan baba Şaban Vatan ve iki gazeteci Canan Coşkun ve Kazım Kızıl gözaltına alındı. Başsavcılık’tan yapılan açıklamada üç ismin de ‘şikayet’ üzerine gözaltına alındığı belirtiliyor.

7 AY ÖNCE: SONA YAKLAŞTIK!

Ancak açıklama hiç kimseyi tatmin etmedi, etmiyor…. Zira bugüne kadar resmi kaynaklardan yapılan hiç bir açıklama gerçeklerle örtüşmüyordu. Giresun Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahim Alan, 12 Nisan 2019’da Rabia Naz’la ilgili yürütülen soruşturmada sona gelindiğini söylemişti. Aradan 7 ay geçti. Gelinen noktada dosya ‘kördüğüm’ olmuş durumda.

SÜLEYMAN SOYLU, NEDEN YALAN SÖYLEDİ?

Türkiye’nin gündeminden düşmeyen konu, 27 Nisan 2019’da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya da sorulmuştu. Soylu, “Benim araştırma gücüm, polisimin, emniyetimin, kolluk kuvvetlerimin, mülkiye müfettişlerimin araştırma gücü bu kadar ve biz bir şey bulamadık.” ifadelerini kullanmıştı. Ancak bir kaç gün önce ortaya, Adli Tıp’ın yaptığı ilk incelemede Rabia Naz’ın tırnaklarında erkek DNA’sı bulunduğu ortaya çıktı. Adli Tıp söz konusu delili 1 yıl önce bulmuştu. O halde bu bilgi kamuoyundan ve baba Şaban Vatan’dan neden gizlendi?

HTS KAYITLARI ISRARLA İSTENMİYOR

Baba Şaban Vatan, şüphelilerin isimlerini hem Emniyet’e hem de savcılığa verdi. Aradan 17 ay geçti ancak söz konusu şahısların HTS kayıtlarının incelenmesi talebi halen yerine getirilmiş değil. Söz konusu şahıslara ait HTS kayıtları neden istenmiyor?

TANIK İFADE DEĞİŞTİRDİ!

Bugüne kadar savcılık ve emniyet, Rabia’nın evin çatısından yola doğru atlayarak intihar ettiğini savunuyordu. Rabia’yı olay yerinde bulan kişi Mürsel Küçükal, ilk ifadesinde kızı yolda hareketsiz bir şekilde yatarken bulduğunu söylemişti. Bu ifade emniyet ve savcılığın tezini tamamen çürütüyor zira 11 yaşında ve 65 kilo olan bir kız çocuğunun çatıdan yola atlayabilmesi için 4,5 metrelik verandayı aşması gerekiyordu. Ve yeni bir gelişme oldu sorşuturmada; Mürsel Küçükal, ifadesini değiştirdi!

OMURGASI KIRIK AMA DİRSEĞİYLE, SIRT ÜSTÜ 10 METRE SÜRÜNMÜŞ!

Daha önce Rabia’yı yolda bulduğunu anlatan Küçükal, ilk ifadesinin tam tersine, ‘pat diye bir ses’ duyduğunu söyleyerek, “Kafası betonda, ayakları bahçede birinin süründüğünü gördüm.” diyordu. Adli Tıp da 25 Temmuz 2019 tarihli raporunda da, ‘muhtemelen Küçükal’ın yeni ifadesini dikkate alarak, ‘Rabia’nın dirseklerinin üzerinde hem de sırt üstü 10-12 metre sürünerek gelmiş olabileceğini’ belirtiyor. Rapora göre, küçük çocuk 16 metreden atlayıp, omurgası ve ayakları kırık olduğu halde yola kadar 10-12 metre kadar sürünmüş! Hem de sırt üstü ve sadece dirseklerini kullanarak! Bu arada Rabia Naz’ın kıyafetlerinde ‘sürünmeye’ dair hiç bir iz olmadığını da hatırlatalım!

Rabia Naz’ın şüpheli bir şekilde hayatını kaybettiği Eynesil’de garip şeyler oluyor. Önce akıl hastası ilan edilmeye çalışılan baba Şaban Vatan, dün gözaltına alıdı. Olayın araştırmak için gazeteciler Canan Coşkun ve Kazım Kızıl’ın gözaltına alınması ‘Ne gizleniyor’ sorusunu gündeme getirdi. İddiaya göre gazeteciler, olayın seyrini değiştirecek tanığa ulaştı. Şaban Vatan ve iki gazeteci dün gece serbest bırakıldı.
TBMM Araştırma Komisyonu, geçtiğmiz hafta Eynesil’deydi. Savcılık ve anne-babayı dinledi. Baba Şaban Vatan kızının nerede ve ne şekilde bulunduğunu komisyon üyelerine göstererek anlattı. Komisyon üyelerinden MHP Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt, “Evi görünce tekrar bir canlandırma yapmaya gerek olmadığı ortaya çıkıyor. O verandayı 65 kilo ağırlığında, 11 yaşındaki bir çocuk istese de atlayıp aşamaz. Zaten Trabzon otopsi raporunda da olayın bir intihar olmadığı apaçık ortaya çıkıyor. Muhtemelen bu olay bir kaza.” dedi.

AJANSLAR ‘TRAFİK KAZASI’ OLARAK GEÇTİ

Olayda çok fazla soru işareti var. Ve elde edilen bütün bulgular, ‘kaza/cinayet’ iddiasını güçlendiriyor. Olay ilk olarak haber ajansları DHA ve İHA tarafından ‘trafik kazası’ olarak geçilmişti. Ayrıca, 16 metre yüksekten atlayan bir kişide iç kanama olmaması da manidar! Hacettepe Tıp Fakültesi Adli Tıp’tan alınan 17 Eylül 2018 tarihli otopsi raporunda ‘…bulguların trafik kazasına bağlı çarpma sonucu meydana gelmiş olabileceği’ kaydediliyor. Ayrıca Rabia’nın sol dirsek ve kolunda çarpmaya bağlı olduğu tahmin edilen zedelenme var.

[İlker Doğan] 15.11.2019 [TR724]

Hangi partinin dogması daha tehlikeli? [Engin Tenekeci]

Biz de, Tanzimat ile başlayan, onun bir meyvesi hükmünde olan Cumhuriyet ilanından bu yana  din ve laik kesim hep yaka paça olmuştur. Farklı bir ifadeyle; bu iki olgu birer kutuplaşma aracı olarak istismal edilmiştir.

CHP’nin tek partili döneminde uyguladığı ideolojik rejim baskısı herkesin malumu: Dini müesseselerin kapatılması, zoraki harf inkilabı (ki bu tedrici yapılabilirdi), ezanın aslından koparılarak Türkçe okutulması, İslam alimlerine yapılan cebrilikler, istibdatlar, sürgünler, idamlar…

Bu baskı doğal olarak dindar kesimin  tepkisine neden oldu. Zira aydınlanmanın tesiri altında kalan Türk aydınına göre artık dindar yobaz, yozlaşmış, gerici, ilimden bihaber; dini metinler birer dogma, İslami kanunlar bir ‘çöl yasaları’ndan ibaretti. Artık Türk toplumu üzerine yeni bir güneş doğuyordu! Rasyonalizm yani akılcılık! Din, hadisler, mucizeler, eşya ve hadiseler aklın rehberliği altında yorumlanıyordu. Hem de dindar aydınlar tarafından. Bugün de olduğu gibi.

Burada yeri gelmişken Hilmi Yavuz’un, “Alafrangalığın Tarihi” isimli kitabında yer alan “Aydınlanma Nedir” başlıklıklı yazısındaki bahsimize dair  tespitlerine de değinmek icap eder. Yavuz, mükemmel bir toplum inşa etme, Aydınlanmacıların hayali olduğunu; ancak Foucault’un bize, Aydınlanma çağında ‘askerî bir toplum hayali’nin de söz konusu olduğunu bildirdiğini hatırlatır. Yazar, ilerleyen satırlarda Robespierre’in ‘Jakoben aklı’na dikkat çeker ve şunları ekler: “Çünkü Foucault’nun deyişiyle ‘askeri bir toplum hayali’, ancak aklın dogmalaştırıldığı ve tastamam bu nedenle, yani dogmalaştırıldığı için, o dogmaları dayatan gözetleyici, cezalandırıcı, baskıcı ve disipline edici bir projeyle mümkün olabilir. Bunun da adı, düpedüz, evet düpedüz, totalitarizmdir!”

Türkiye’de uzun dönem askeri bir totalitarizm hüküm ferma sürdü, belki de hala sürüyor. Darbeler, bu askeri ideolojik rejimin birer ürünüdür. Foucault’un ‘askeri bir toplum hayali’ tespiti, Türkiye’de uzun süre vücud bulmuştur. İşte bu rasyonel-askeri-anti-islam rejimi; bugünkü siyasi rejimi netice vermiştir.

Çoğunluğu müslüman olan Türkiye halkı, böyle bir baskıdan bunalmış, çareyi, “İslam, Allah” diyen siyasi rejimlerde aramıştır. Böyle bir siyasi ideoloji beraberinde Refah Partisi ve AKP gibi partileri doğurdu. Ancak politik söylemleri, anti-laik, anti-ABD, anti-Avrupa üzerine bina edilen bir siyasi retorik. Her ne kadar AKP bir dönem AB yanlısı görünmüş olsada, günü gelmiş bu fikriyatından 360 derece dönüş yapmıştır.

AKP’nin tek partili ve koalisyon dönemi zulümleri, CHP’nin tek partili dönemindeki zulümlerini katlamış durumda. Aradaki en bariz belki de  tehlikeli şey, günümüz siyasetinin dini, siyasi çıkırlarına istismal etmesi; nifakı çıkarlarına birer perde yapmasıdır. Ayrıca, CHP’nin toplum inşaası askeriyken; AKP’ninkiyse sivildir. Ancak son dönemlerde AKP’yi tek partili CHP’ye  yakınlaştıran şey, yine AKP’nin derin anti-İslam (Ergenekon) askeri kanatla kol kola girmesidir.

AKP, tıpkı CHP tek parti rejimi gibi her şeyi tekeline almış durumda: Medya, hukuk, iş ve akademi dünyası, din, aydınlar, yazar-çizerler… Korku üzerine bir Türkiye inşa etti. Tek partli CHP, kendince gayri hukuku gördüğü şeylerin üzerine asker gönderiyordu; AKP ise, kayyım, toma ve biber gazlı polis. Kim ne derse desin AKP’nin şu an, hem askeri hem de sivil bir diktatörlük tesis ettiği bir realitedir.  AKP’nin dogması sırasıyla, rant, rüşvet, nifak, yalan, talan, zulüm, hukuksuzluk, makam ve mansıp olmuştur. Sizce hangi partinin dogması daha tehlikeli?

[Engin Tenekeci] 15.11.2019 [TR724]

7 numaralı iki dev marka [Hasan Cücük]

David Beckham ve Cristiano Ronaldo… Ortak noktası oldukça fazla olan iki isim. Her ikisi de Manchester United’da yıldızlaştı. Sonra Real Madrid’de top koşturdular. United’de Beckham selef, Cristiano halef olarak 7 numara ile boy gösterdi. Beckham, Real Madrid’den sonra ABD’ye, Cristiano Ronaldo Juventus’a gitti. Ancak her iki oyuncunun transferinde farklı nedenler vardı.

2000 yılında Real Madrid başkanlığına seçilen Florentino Perez’in en büyük hayali, ‘Los Galacticos’tu. Yani süper yıldızlardan oluşan bir takım… Luis Figo ile başlayan dünyanın en iyi oyuncularını Real Madrid’e kazandırma çalışması, Zinedine Zidane ve Brezilyalı Ronaldo ile devam etmişti. 2003’te kadroya bu kez David Beckham katılırken, İngiliz oyuncunun transferini Los Galacticos olarak görmeyenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Luis Figo ile aynı mevkide oynayan Beckham’ın transferi sadece futbolu için değildi.

Beckham, 2003’te Real’in yolunu tuttuğunda dünyanın en iyi Top 10 listesinde bulunmayan bir isimdi çünkü. Ancak buna karşılık Beckham hiçbir futbolcunun yakalayamadığı popülariteye sahipti. İngiltere’de her gazetede mutlaka hergün Beckham’la ilgili bir haber vardı. Birçokları için Beckham bir fenomendi. Manchester United, Beckham gibi bir fenomene daha önce George Best’le sahip olmuştu. Best, sahadaki başarılarını normal hayatında yaşayan futbol tarihinin ilk ismiydi. Best’le aynı dönemde futbol oynayan Johan Cruyff, Günter Netzer ve Gerd Müller, Best’ten daha iyi futbol oynamalarına karşılık onlar şöhretlerini saha dışına taşıyamadı. Best ise tarihte ilk defa futbolcunun ‘iyi bir reklam ürünü’ olacağını ispat eden ilk isim olarak yerini aldı.

1990’lı yıllarda tüm dünyayı kasıp kavuran Spice Girls (Baharat Kızlar) grubundan Victoria ile evlenen David Beckham, artık İngiltere’nin markalarından biri olmuştu. İşte Beckham’a Real Madrid yolunu bu marka değeri açmıştı. 35 milyon Euro ödenip kadroya katılan David Beckham, Real Madrid formasını 4 yıl giydi. Yıllık 11 milyon Euro ücret alan Beckham’a 4 yılın sonunda Real Madrid 44 milyon Euro öderken; bu oyuncunun marka değerinden kazandığı rakam, bu rakamın tam 10 katıydı.

Cristiano Ronaldo ise 9 yıl top koşturduğu Real’e veda edip Juventus’un yolunu tutarken; ona ödenen ücret 117 milyon Euro idi. 33 yaşındaki bir oyuncu için ödenen bu rakam oldukça yüksekti ama oyuncunun adı Cristiano Ronaldo ise rakamın bir anlamı kalmıyordu. 2008’den itibaren futbol dünyasına damga vuran Ronaldo, hem saha içi hem de saha dışında futbolun bir numaralı markasıydı. Saha içi başarıda Messi ile amansız bir rekabeti vardı ama saha dışında bir numara Ronaldo idi. ‘CR7’ dünyanın sayılı markalarından biri oluyordu.

Juventus, 4 yıllığına renklerine bağladığı Cristiano Ronaldo’ya maaş ve vergilerle birlikte tam 340 milyon Euro ödeyecek. Juventus’a yıllık maliyeti 85 milyon Euro. Bu rakam Süper Lig’in 4 büyüklerinin toplam oyuncu değerinden daha fazla. Juventus Başkanı Andrea Agnelli, Ronaldo’nun kendi döneminde finansal kazanımlar düşünülerek yapılan ilk transfer olduğunu ifade ederken, aradan geçen bir yıl kulüp başkanını haklı çıkardı. Juventus, Ronaldo gelmeden önce son 7 yılı üste üste şampiyon tamamlamıştı. Ancak İtalya ve Serie A sınırlarını aşmak için Ronaldo gibi bir markaya ihtiyaç vardı. Portekizli yıldız, hem sahadaki oyuncu hem de pazarlama aracı olarak hayal kırıklığı yaşatmadı.

Cristiano Ronaldo, 5 kez Altın Top’u kazanmış, Real Madrid ile Şampiyonlar Ligi’ne damga vurmuş bir isim olarak adı Juventus ile anılmaya başladığında hemen etkisini İtalyan kulübü görüyordu. Resmen Torino ekibine gideceği haberlerini takip eden 24 saatte Juventus’un çeşitli sosyal medya hesaplarına 2.2 milyon yeni takipçi katıldı. Bu artış beklendiği gibi 17 aydır devam ediyor. Instagram’da yaklaşık 10 milyon takipçiden 33.5 milyona fırlayan Juventus, YouTube’da ise takipçi sayısını üçe katladı. ‘Yaşlı Leydi’yi Facebook’a 7.5 milyon takipçi eklerken, sadece İtalyanca yayın yapan Twitter hesabı bile 1.7 milyonluk artış yaşadı. İtalyan devinin Portekizce bir Twitter hesabını da eylül ayında hayata geçirmesi elbette tesadüf olamazdı. Ronaldo’nun etkisi sadece Avrupa ile sınırlı değildi. Juventus’un, ‘Çin Facebook’u’ olarak nitelendirilen Sina Weibo’da takipçi sayısı 10 kat artıyordu.

Ronaldo’nun Juventus’a katkısı saymakla bitmiyordu. Adidas ile Juventus, ocak ayında 7 yıllık yeni ve iyileştirilmiş bir sözleşme imzaladı. Daha önceki anlaşmayı ikiye katlayan Juventus, bu kontratla 357 milyon Euro kazanmayı garantiledi. Geçen ay forma göğüs sponsoru JEEP ile de mukavele uzatan İtalyan devi, ilk anlaşmadan elde ettiği 17 milyon Euro’luk gelirini 42 milyon Euro’ya taşıdı. Yine bilet satışlarındaki 70 milyon Euro’luk artış da Ronaldo sayesinde gerçekleşti.

Geçen sezon attığı 21 golle şampiyonlukta önemli pay sahibi olan Cristiano Ronaldo, Serie A’nın en değerli oyuncusu seçildi. David Beckham, Real Madrid’e saha dışı gelirle büyük katkı yaparken, şubat ayında 34 yaşına basan Portekizli, yıllara meydan okuyup hem saha içinde hem de saha dışında kazandırmaya devam ediyor.

[Hasan Cücük] 15.11.2019 [TR724]

Bunları göremediğim için kendime acıyorum [Prof. Dr. Osman Şahin]

Fethullah Gülen Hocaefendi “Acıyorum” başlıklı bamtelinde kendisini çok ağır bir şekilde eleştirmektedirler:“Bunu göremediğimden dolayı, kendime de acıyorum! Münafığı, mü’min-i hakiki gördüğümden dolayı kendime acıyorum! Yapacakları şeyleri bir firâset ile sezemediğimden dolayı kendime acıyorum!.. ‘Yuf olsun bana!’ diyorum. Onları doğru okuyamadığımdan dolayı kendime acıyorum! Bunca acınacak şeylere sebebiyet vereceklerini baştan sezemediğimden dolayı kendime acıyorum! Acınacak durumdayım!..” Bu yazıda  Hocaefendi’nin yaptıkları özeleştirisinin mahiyeti ve ilham ettiği bazı hususlar üzerinde durmak istiyorum.

Öncelikle Üstad Hazretleri’nin Mektubat’ta ele aldıkları şu soru-cevaba bakalım: “Hazret-i Yakub’dan sorulmuş ki: “Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de yakınında bulunan Ken’an Kuyusundaki Yusuf’u görmedin?”  Cevaben demiş ki: “Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”

Peygamberlerde bile (as) durum böyle ise, Hocaefendi gibi peygamber varisi olan zatların da, Allah (cc) istemedikçe hadiseleri önceden sezip, tedbir almaları mümkün olmaz. Sunuhat’ta bahsedilen manevi bir mecliste, Üstad Hazretleri’ne sorulan bir soru ve cevapta da ifade edildiği gibi “Umûmî musibet ekseriyetin hatasının neticesidir.” O halde,  Hocaefendi, muhasebesini yaparken niçin kendisine bu kadar yüklenmektedir?

Hocaefendi’nin yaşanan süreçte, müteaddit defa kendisine bakan yönüyle bu tarzda şahsi muhasebesini yaptığına şahit oluyoruz. Büyükler, her zaman başa gelen bela ve musibetlerden öncelikle kendilerini sorumlu tutmuşlar ve hemen Hakk’ın kapısına yönelerek hata ve kusurlarının affını talep etmişler, başa gelen bu felaketlerin def’i için dua dua yalvarmışlardır.

Allah (cc) Kur’an’da kendisini kınayan nefis üzerine yemin etmektedir…

“Sızıntı’dan Çağlayan’a” başlıklı bamtelinde böyle bir muhasebesine daha şahit oluruz: “Bir arkadaşımız, bana diyor ki: “Ben öyle hep meseleyi üzerinize aldığınızdan dolayı çok üzülüyorum. Bu mevzuun tek günahkârı siz değilsiniz!” Ama ben, mevzuun önemli bir günahkârı olarak kendimi görüyorum: “Neden beynimin nöronlarını bütünüyle çalıştırmadım? Neden münafığa “münafık!” diyemedim, o teşhisi koyamadım? Neden zâlimi başta keşfedemedim? Edemedim!.. Hüsn-i zannına binaen bütün arkadaşlarımızın mesailerine âdeta bir kerte vurdurdum!..

Ben, kendi kendimi sorguluyorum. Çok samimi söylüyorum. Başımı, Rabbime en yakın olunan secde halinde, yere koyduğum zaman, رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا، وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ “Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Bizi günahlarımız sebebiyle azaba uğratma!” diyorum. “Ben ettim ya Rabbî!..” Çok defa içimden, kelam-ı nefsi ile… Hanefi mezhebine göre, meşhur-mütevâtir olmayan şeyler, namazda söylenmez. Ama çok defa, bir yönüyle, kelam-ı nefsiyle dilim onu kıpırdanıyor: “Ben ettim yâ Rabbi, Sen etme!” diyorum. Efendim.. “Benim günahlarımdan, hatalarımdan dolayı o tamamen masum, inanmış, kendini bu işe adamış insanlara çektirme! Kadın, erkek, çoluk, çocuk, zindanlarda, sürgünlerde, ihtifâlarda, yurt içinde gaybubetlerde.. aç, susuz, sefil.. gavurun revâ görmediği şekilde, olmayacak şeylere revâ görülmüş olarak.. o mazlumlar, o mağdurlar, o mehcûrlar, o muhtefîler, o fârrlar (firar edenler)…”

Bu zâtlar, bu yaptıkları muhasebe ile aynı zamanda kendisine tabi olanlara muhasebelerini nasıl yapmaları gerektiğinin yolunu fiili olarak göstermektedirler. Aynı zamanda, insanların yaşanılan hadiselerde “ben nerede yanlış yaptım” deyip kendilerini nasıl sorgulayacaklarının da dersi verilmektedir. Hocaefendi “Havadan nem kapıyor derler. Onlara canım kurban olsun. Ya yağmurun altında ıslanmayanlara ne demeli” sözü ile bizleri hadiseler karşısında duyarlı olmaya ve mesuliyetlerinin şuurunda olarak, kendilerini sorgulayabilen fertler haline gelmeye teşvik etmektedirler.

Şüphesiz ki, meydan gelen hadiselerde hem maddi, hem de manevi olarak, her bir ferdin bazı kusurları, ihmalleri ve hataları olmuştur.  Büyüklerin bu kendileriyle yüzleşerek yaptıkları muhasebelerden aldığımız derslerle, bizlerin de “bu işlerde nerelerde nasıl yanlışlar irtikap ettim, ne gibi haksızlıklara yol açtım, maddi-manevi olarak hangi hususlarda yanlışlar yaptım da hadiseleri öngöremedim, gerekli olan tedbirleri alamadım, hangi günahlarımdan dolayı ayağım sürçtü de bu hadiselere sebebiyet verdim…” şeklinde çok ciddi bir muhasebe içerisine girmemiz zarureti bulunmaktadır.

Allah (cc), kendini durmadan kınayan nefse (Nefs-i levvame) çok kıymet vermekte ve bu şekilde nefislerini kınayan insanlar yüzü suyu hürmetine, toplulukları, başlarına gelen belalar ve felaketlerden kurtarmaktadır.

Hocaefendi “Konum haini” başlıklı bamtelinde, kendini kınayarak yerden yere vurmaktadırlar: “Ben, şahsım adına meseleye öyle bakıyorum. Günümün yarısı, kendimi tokatlamak ile geçiyor. kendimi bir “eşek” yerine koyarak, Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği konumun hakkını vermediğimden, kendimi konum hâini sayıyorum; konum hâini…” Tabi ki Hocaefendi’nin kendi hakkında kullandığı bu ifadelere estağfirullah diyoruz. Fakat burada, O’nun kendi nefsi ile ne ölçü de yaka paça olup, yerden yere vurduğuna şahit oluyoruz.

Bireyler bazında yapılacak muhasebenin önemi…

Aynı sohbet içerisinde ayet-i kerimeden iktibas edilmiş olan şu önemli ölçüye dikkat çekilmektedir: “En küçük bir musibeti, kendimizden bilmeliyiz; Cenâb-ı Hakk’ın sağanak sağanak başımızdan aşağıya yağdırdığı iyilikleri de O’nun rahmetinin vüs’atine vermeliyiz! Bizi, yerin dibine batırmamasını yine rahmetinin vüs’atine vererek, “Allah Allah! O, bizi bu konuma getirdiği halde hakkını veremedik…” demeliyiz.

Hz. Ömer (ra) gibi, “Kenar-ı Diclede bir kurt kapsa koyunu, gelir de adl-i ilâhi Ömer’den sorar onu!” anlayışına sahip olmak gerekmektedir. Kur’an-i ve Nebevi terbiye gereği, her bir fert başa gelen bela ve musibetlerde her şeyden önce kendini sorgulamalı,  “Başa gelen hadiselere benim günahlarım sebebiyet vermiştir” düşüncesine sahip olmalıdırlar. Burada yöneticiler de , yönetilenler de kendilerinin muhasebesini yapmalıdırlar. Suçları ve kusurları sürekli başkalarına aktarmak suretiyle kendimizi işin dışında tutmamak gerekir ki, bu muhasebeler hakkımızda Rahmet-i İlahi’nin tecellisine vesile olsunlar. Aksi takdirde sürekli kusurları başkalarında arayan ve kendilerinde kusur görmeyen insanların eleştirileri ile bir yere varmak, hakiki manada bir ıslah ve tamirin olması ve gerçek problemlerin anlaşılabilmesi mümkün olmayacaktır. Problemler doğru tesbit edilemeyeceği için de mualeceler yanlış olacaktır.

Tabi ki, nerelerde yanlış yapıldığı ile ilgili çalışmalar yapılmalı, yazılmalı ve çizilmelidir. Aksi takdirde tekrar aynı yanlışların yapılması kaçınılmaz olacaktır. Muhakkak ki, hizmet erlerinin hakkı, hakikatı her yerde uslubunca dillendirmeleri, haksızlıklar karşısında dilsiz şeytan olmamaları, hakkın hatırını her türlü hatırın üstünde tutarak yanlışları dillendirmeleri, çözüm önerileri geliştirmek gibi vasıflara sahip olmayı ifade eden “isyan ahlakına” sahip olmaları çok büyük öneme haizdir.

Ama, eleştiriler sadece içtimai meselelerde olmamalıdır.  En az onun kadar, bireye bakan yanlarına, hadiselerin melekut cihetlerine doğru da yapılmalıdır. Hizmette genel manada yapılan yanlışlar bir taraftan ele alınırken, diğer taraftan asıl bu problemlere  yol açan hadiselerin perde arkası denilebilecek, melekut ve manevi boyutlarına da inmek gerekmektedir. Aksi takdirde siz ne yaparsanız yapın, aklın ve hikmetin gerektirdiği her türlü projeleri ve tedbirleri hayata geçirin, yine muvaffak olamayacaksınız. Çünkü işin temelinde insan vardır ve dava maddi dünyayı elde etmek davası değildir. Dava, insanları hak ve hakikata, insan-ı kâmil olmaya, başta kendilerimiz olmak üzere irşat etmek davasıdır. Hal böyle olunca her şeyden önce bu işi yapacak olan insanların bu keyfiyete ulaşmaları, bu kıvamı yakalamaları çok daha önemli olmaktadır. Hizmet davası bir şirket-i maneviyedir ve maddeci bir bakış açısıyla ele alınmamalıdır.

Yanlış anlaşılmasın!  Burada, deruhte edilecek hizmetin tam olarak eda edilmesi, korunması, verimli olması, denetlenmek suretiyle yanlışların azaltılması vs.. gibi yerine getirilmesi gereken maddi tedbirler ihmal edilsin demiyorum. Muhakkak bunlar olmalıdır. Fakat, öncelikle bireysel planda problemlerin çözümüne yoğunlaşmak gerekmektedir. Bunun için elbette maddi unsurlara  da ihtiyaç vardır. Hizmette var olan, Nebevi ve Kur’ani prensibler, bu ihtiyaca zaten cevap verecek mahiyettedir. Günümüzdeki ihtiyaçlara göre, geliştirilen yeni metodların ilavesi ile de zenginleştirilerek bu ihtiyaçları karşılamak mümkündür.

Hocaefendi bu haftaki “Kurbet Yolculuğu, Güzergâh Emniyeti Ve Muâvenet” başlıklı Bamtelinde de bu konuyu ele almaktadırlar.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 15.11.2019 [TR724]

İhlâs: Her başarının olmazsa olmazı! [Cemil Tokpınar]

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, son Bamteli sohbetinde Cenab-ı Hakkın rızasını kazanma ve cemalini görmekle şereflenmeyi anlattıktan sonra sözü şöyle bağlıyor:

“Şimdi bunlar kazanılmış ise, kazanılacak bir şey kalmamış demektir. Konumlandırma, o istikamette… Öyle konumlandıran Zât’a (celle celâluhu) canlarımız fedâ olsun, kurban olsun!.. O mevzudaki Rehberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yanıltmayan bir rehber. Bu çağda, onun (sallallâhu aleyhi ve sellem) tercümanı, -esasen- çağın sözcüsü de milimi milimine hep onu izleyen bir zat idi. O da Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’i ile -inşaallah- sevinsin öbür tarafta. Onun eli omuzlarımızda bizim, arkamızda inşaallah; onun yolunda yürüyorsak, İhlas Risaleleri, Uhuvvet Risalesi, İ’lâ-i Kelimetullah mülahazaları ile. Allah’ın izni ve inayeti ile… Bu kadar güçlü eller tarafından garanti altında bulunuyorsanız, artık denecek/edecek şey kalmamıştır.” (www.ozgurherkul.org, 10.11.2019 tarihli Bamteli)

Bu cümlelerde İhlâs ve Uhuvvet Risalelerini okumaya ve müzakere etmeye önemli bir teşvik hissettik. Risale-i Nur’u okumaya ve anlamaya gönül vermiş yaklaşık 40 kardeşimizle İhlâs Risalelerinden 21. Lem’ay’ı müzakere ederek okumaya karar verdik. Dün ikindi namazını kılıp başladık ve akşam ezanına kadar kelime kelime anlamaya çalıştık.

Tabiî ki Risaleler bir okyanus, Üstadın her bir cümlesi vecize gibi kapsamlı, derin ve kuşatıcı. Ancak giriş kısmını müzakere edebildik. Karşılıklı müzakereyle ortaya çıkan mananın bir özetini sizlerle paylaşmak istiyorum.

İhlâs nedir?

İhlâs, bütün amelleri, ibadetleri, hizmetleri sadece Allah emrettiği için yapmak ve karşılığında Onun rızasından başka bir şey beklememektir. Üstad konuyla ilgili şöyle der:

“Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak’tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir.” (Lem’a’lar, 17. Lem’a, 13. Nota)

“İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.” (İşaratü’l-İ’caz)

Demek ki yapılan amellerde şahsî ve dünyevî maksatlar ve menfaatler hedeflenirse ihlâs kaybolur. Eğer ibadet ve hizmet karşılığında maddî menfaat, şan, şöhret, makam, yetki, insanların teveccühü beklenirse amel boşa gitmiş olur. Bundan dolayı enaniyet, riya, fahr, hodfuruşluk, rekabet, ucb gibi kötü hasletler ihlâsa aykırıdır.

İhlâsın dokuz özelliği

Amellerde, bilhassa iman ve Kur’an hizmetinde ihlâslı olmayı çok önemseyen Bediüzzaman Hazretleri, 21. Lem’a’nın girişinde ihlâsın dokuz özelliğini sayar:

“Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde; en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinat, en kısa bir tarik-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıt, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyet ihlâstır.”

Bizlere sorulsa, bir hizmeti gerçekleştirebilmek için gerekli olan bir dizi maddî sebep sayarız.  Oysa en evvel, en mühim ve en vazgeçilmez ihtiyaç, ihlâstır. İhlâs varsa Allah’ın izniyle her şey var olur; o yoksa hiçbir şey yapılamaz, yapılsa da faydası olmaz.

Belki de birçoğumuzun ezberinde olan bu paragrafın kısa bir tahlilini yaparak, “bilhassa uhrevî hizmetlerde” önemli olan ihlâsın mahiyetini bir kere daha düşünmüş olalım:

En mühim bir esas: Bir hizmeti yapmak için birçok prensip gerekebilir.  Dikkat, teenni, ihtiyat, uhuvvet, irtibat, tesanüt gibi… Ama bu prenesipler içinde en mühim esas, ihlâstır.  Birincilik makamı onundur.

En büyük bir kuvvet: Uhrevî hizmetlerin gerçekleşmesi için çok çeşitli güçlere ihtiyaç vardır.  Para, mal, eleman, ilân gibi güçler içinde en büyük ve en başta gelen kuvvet, ihlâstır.  O, tıpkı bir mıknatıs gibi bütün güçleri cezp ve celp edebilir. İhlâs, her şeyin besmelesi, ruhu hükmündedir.

En makbul bir şefaatçi: Ahirete müteveccih bir hizmetin muvaffakiyetini herkes ister.  Tevfiki verecek ise Cenab-ı Hak’tır. Biz manen çok zayıf ve günahkâr olduğumuz için bir şefaatçi lâzımdır ki bize yardım etsin, Rabbimize bizim adımıza dilekte bulunsun.  İşte bu şefaatçiler arasında Rabbimiz tarafından en makbul olanı, ihlâstır.

En metin bir nokta-i istinat: Bir mefkûre uğrunda çalışıp didinen kimselerin en çok ihtiyaç duyduğu şey, bir dayanak noktasıdır.  Ayağını sağlam bir zemine basmalı, sırtını güçlü bir mevkiye dayamalıdır ki sarsılmasın. Oysa sağlam bildiğimiz nice dayanak, en küçük bir fırtınada yok olup gidebilir.  İşte dayanak noktaları içinde en sağlamı, ihlâstır. Ona dayanan, hiçbir zaman sarsılmadan hizmetini sürdürür.

En kısa bir tarik-ı hakikat: İnsanları hakikate ulaştıracak yollar çoktur.  Bizim zamanımız kısa, vazifemiz çok olduğu için, en kısa ve selâmetli bir yola ihtiyacımız vardır.  İşte bu yol, ihlâstır. Muhlis kimse, maksadına en kısa yoldan vasıl olur.

En makbul bir dua-yı manevî: Âciz insanın başarılı hizmet yapabilmesi için inayet-i İlâhiye gerekiyor.  Onun celbi için de en büyük silâhı duadır. Duanın en makbulü ise ihlâstır. Çünkü halis olmak, manevî bir duadır.

En kerametli bir vesile-i makasıt: Bizleri maksadımıza ulaştıracak vesileler lâzımdır.  Ancak ne kadar güçlü ve büyük vesilelere sahip olursak olalım, işimiz çok, gücümüz az, düşmanımız kuvvetlidir.  Bu durumda mutlaka birtakım kerametlere, ikramlara, tevafuklara, olağanüstülüklere mazhar olmalıyız ki, hadsiz engelleri aşıp sayısız düşmanlarımıza galip gelebilelim.  İşte ihlâs, maksada götüren en kerametli bir vesiledir. Bunun için, ihlâsla hareket eden, hiç ummadığı yardımlara, kolaylıklara, başarılara mazhar olur. Allah, muhlis adamın davasına insanları hizmetkâr, kalpleri musahhar eder.

En yüksek bir haslet: İman ve Kur’an davası için say ü gayret ederken çok çeşitli hasletlere ihtiyacımız vardır.  Cesaret, kerem, hilm, tevazu gibi kıymetli ve faydalı hasletler arasında en yükseği, en vazgeçilmezi, “onsuz” diğerlerinin olamadığı haslet, ihlâstır.  Çünkü ihlâs, korkağı cesur, cimriyi kerim, sert huyluyu hilm sahibi, mağruru mütevazı yapar.

En safi bir ubudiyet: Rabbimize takdim edeceğimiz ubudiyet tavır ve vaziyetleri içinde en safisi, en temizi, en ârisi, ihlâstır.  O, her türlü ibadetin ruhu, elektriği, nuru hükmündedir. Onsuz hiçbir ubudiyet makbul değildir.

Hakkıyla anlatamadığımız bu dokuz özelliği taşıyan ihlâs, uhrevî hizmetler içinde en vazgeçilmezidir.  Hayırlı işlerin muzır mânilerini aşmak için dayanılması gereken en büyük kuvvet, ihlâstır.

İhlâs olmadan hiçbir şey olmaz

Binaenaleyh bir hizmete girişirken, bir ideale koşarken kuşanılacak ilk silâh, ihlâstır.  Bir başarısızlık neticesinde üzerinde durulacak, yoklanacak, sorgulanacak ilk husus da ihlâs olmalıdır; çünkü ihlâs olmadan hiçbir şey olmaz! Üstad Hazretleri, ihlâslı olmak konusunda azamî gayret ve dikkat gösterdiği halde bütün olumsuzluklarda önce nefsini sorgulamıştır. Bu hususta “Konuşan Yalnız Hakikattir” başlıklı mektubu birçok yönden şaheserdir.

İşte böylesine mühim olan ihlâsın 21. Lem’a’da sayılan altı düsturu şunlardır:

  1. Amelde rıza-yı İlâhîyi esas almak.
  2. Hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşleri tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemek.
  3. Bütün kuvveti ihlâsta ve hakta bilmek.
  4. Kardeşlerin meziyetlerini şahıslarımızda ve faziletlerini kendimizde tasavvur edip, onların meziyetleriyle şakirane iftihar etmek.
  5. İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek için rabıta-i mevt yapmak.
  6. İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sanii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeat ile huzur kazanıp Allah’ın rızasından başka beklentiye girmemek.

Buradaki ilk dört düstur madde olarak sayılıyor, son ikisi ise dördüncü düsturun içinde zikrediliyor.  Gerçekten de ölümü çok düşünmek ve masnuat üzerinde imanî tefekkür, Risale-i Nur’un ısrarla üzerinde durduğu ve çok sık vurguladığı iki önemli esastır.

Düsturlar yaşanmak için vardır

Burada zikrettiğimiz altı düsturun her birisi üzerinde uzun uzun müzakereler yapmak, kendi yaşayışımızla mukayese etmek; tam bir nefis muhasebesine girişmek demektir.

İlim başkadır, irfan başkadır.  Bir meseleyi aklî olarak bilmek yeterli değildir.  Zaten Risale-i Nur, kişinin aklen, kalben, ruhen ve sair duyguları itibarıyla inkişaf ve terakkisini hedef alır.

İhlâs düsturlarını bir ilim olarak bilmek kişiye fazla bir şey kazandırmaz; çünkü bu düsturlar yaşanmak için vardır.  Aksi takdirde, “Ey mü’minler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?” mealindeki ayette geçen sorgulamaya maruz kalırız.

Risaleyi düz okumayı bir cihaz bizden daha güzel yapabilir; asıl olan, onu yaşamaktır.  Bu yüzden ihlâs düsturlarını bir hâl ve meleke olarak hayatımıza yerleştirmek zorundayız.

İşte o zaman hakikî ittihat etmiş ihlâslı dört kişinin 1111 kuvvetinde olduğu anlaşılır.  Eğer bırakın dört kişiyi, 44 kişi bile 1111 kuvvetini gösteremiyorsa, hakikî ittifakın olmadığı ve tam ihlâsın uygulanmadığı gerçeğiyle yüz yüze geliriz.

Bir nefis muhasebesi

Bu risalenin başında “en az 15 günde bir kez okunması gerektiği” hatırlatılırken önemli bir mesaj verilir.  Maksat sadece öğrenmek olsaydı bir yılda en az 25 kere okuyan bir kimse bu risaleyi fevkalâde öğrenmiş olurdu.  Ama maksat, bilinen bir gerçeği sık sık hatırlatıp, uygulayıp uygulamadığımızı kontrol etmek üzere bir nefis muhasebesi yaptırmaktır.

Hepimiz kendimizi özeleştiriye tâbi tutmalıyız.  Manzara olumluysa devamına dua ve gayret etmekten başka yapılacak bir şey yok.  Ama nefsimizde kusur ve eksiklik varsa, ihlâs düsturlarını yaşama konusunda terakki etmemiz gerekir.

[Cemil Tokpınar] 15.11.2019 [TR724]

Erdoğan’ın ABD ziyaretinin düşündürdükleri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Erdoğan’ın ABD ziyareti Türk rejimi için de, ABD yönetimi için de hem kendi iç siyaset bunalımları, hem de dış siyasetteki kesişim noktaları bakımından son derece kritik bir dönemde gerçekleşti.

Erdoğan rejimi için ABD’ye davet edilmek ve Beyaz Saray’da başkan Trump’la görüşebilmek, içeride oluşturulmaya çalışılan güçlü Türkiye imajı bakımından önemli olduğu kadar, Erdoğan’ın yurtdışındaki mal varlığına yaptırım getirme ihtimali bulunan ABD’deki havanın koklanması açısından da mühimdi. Bunun yanında, F-35 konusu, Halkbank yaptırımları meselesi, Suriye’deki Kürtlere karşı ABD’nin hassasiyetlerini test etme sorunsalı gibi konular da Türk heyetinin ilgi odağındaydı.

ABD yönetimi açısından, Trump’ın azil sürecinde sansasyonel bir Erdoğan ziyareti, Washington’da dikkatleri dağıtmak ve azil sürecinin ilk gününde kamuoyuna bir başka “malzeme” sunarak, ortaya bir “kıtır atmak” bakımından iyi bir fırsattı. Üslubu ve bilgi birikimiyle, üzerindeki sorumluluğun hakkını vermek konusunda çok tartışmalı bir başkan olan Trump, metin dışına her çıktığında saçmalıyor. Bu ziyarette de öyle oldu. Bu mini skandallara karşın, YPG komutanı Kobane konusundaki kurgu soruya, ABD’nin Kürtlerin arkasında durduğu mesajını direkt bir biçimde veren ve “metin dışına çıkmadan” PENTAGON ve State Department’ın (dışişlerinin) duruşunu ortaya koyan Trump, ABD’nin dünyanın gözleri önünde 70 yıllık müttefik Türkiye ile Suriye Kürtleri’nin yönetimini eşit olarak algıladığını gösterdi. O da lafın gelişi zaten! Çünkü de facto ABD tarafından bugünkü rejim bir “müttefik” olarak algılanmıyor! IŞİD konusunda işbirliği yapıldığı da yok, “birinci günden beri çok sıkı dostuz!” diye güzelleme yaptığı Erdoğan’dan da hiç hazzetmiyor Washington. Trump’ın yalnızlaştığı şu günlerde Erdoğan’ın görüşmesinde sarf ettiği pohpohlayıcı cümleler, S-400’lerden dolayı F-35 projesinden üretici olarak da müşteri olarak da kovulan Türkiye’nin fiili durumunda bir artı oluşturmuyor. Evet, Trump güçlü liderlerden hoşlanıyor. Ve Erdoğan’ın Amerika’daki imajı, Kuzey Suriye’de Kürt sivilleri katleden, kendi ülkesinde Kürt kent ve köylerini ağır silahlarla bombalatan, yazarları, profesörleri ve gazetecileri yıllarca hapislerde çürüten, Müslüman Kardeşler ideolojisinin yörüngesinde seküler Türkiye’yi Ortadoğululaştıran bir otokrat olduğu yönünde!

Erdoğan için ABD’ye gitmek önemliydi. İstediğini aldı. Tabanına “bakın bal gibi de yurtdışına gidebiliyorum!” dedi. Vay canına, ne büyük bir başarı ama demeyin. Cidden önemli başarıdır. Türkiye öylesine yolsuzluğa bulaşmış durumda, öylesine otoriterleşmiş ve hukuktan kopmuş bir konumda ki, bu koşullarda ABD’yle bu kadar sorun varken Beyaz Saray’da görüşmeye davet edilmek, her otoriter rejimin rüyasıdır desek yalan olmaz. İç kamuoyuna “dünya lideri reisin” ABD başkanıyla görüşmeye gitmesi iyi malzeme verir. Nitekim verdi de. IŞİD lideri Baghdadi Türkiye kontrolündeki bir bölgede ele geçirildi, ama Türkiye de görüşme öncesi Baghdadi’nin karısını ve kız kardeşini yakaladı – yani bulundukları yerden aldı! – ve bu “eksiyi” dengelemiş oldu! Böylece Washington’a “müttefikiz işte!” mesajı verildi. Trump’ın yönetimiyle ciddi bir güç kaybı yaşayan ABD, Türkiye’nin artık stratejiyi falan geçtik, ortak bile olmadığını bilmesine karşın, Rusya yörüngesine tamamen girmesin diye sürekli alttan aldığı Ankara’ya Ortadoğu liderlerine yapılan türden bir Oryantal program uyguladı. Türkiye fiili söylemlerle (mesela General Kobane ile Türkiye cumhurbaşkanını eş tutmak gibi!) yerden yere vurulsa da, Erdoğan’a “sultan” muamelesi yapılarak, durum kurtarıldı. Pelikancı Hilal’e Trump’ın “gazeteci olduğundan emin misin?” demesi, Türk medyasının Trump kriterlerine göre bile “Türkiye’ye çalışan” (yani aldığı direktiflere göre yayın yapan) bir propaganda aracı olduğunu gözler önüne serdi. Fakat bunlar tabi ki Erdoğan ve yakın çevresinin umurunda değil. Tıpkı Hilal Kaplan’ın ve diğer kuklaların umurunda olmadığı gibi! Sonuçta herkes neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Oynadıkları rolleri canlandırmadaki başarılı performansları sizi aldatmasın. Erdoğan ne kadar “asrın lideri” veya “halife” ise, Hilal kaplan da o kadar gazeteci. İşin matrak yanı, herkes kendisine verili olan role fit durumda! Enteresan şekilde sistemin içinde kalmak arzusu, tüm “Türk aydınları” (!) için çok önemli. Sistem tabii devlet! Ve devlet de velinimet. “Ekmek veren eli ısırmamak” dürtüsü, Orhan Pamuk’undan Mustafa Akyol’una, Mahmut Övür’ünden Ahmet Hakan’ına, Ertuğrul Özkök’ünden Nedim Şener’ine, Özgür Mumcu’sundan Engin Ardıç’ına, Emre Kongar’ından İsmail Saymaz’ına, hep aynı! Aralarında ciddi dünya görüşü farklığı olduğunu zannettiğiniz insanların “devletlu” refleksleri konusunda nasıl da aynı tornadan çıktıklarını görünce, Türkiye’de otoriter rejimin konsolide oluşunun neden pürüzsüzce, tereyağından kıl çeker gibi gerçekleştiğini daha iyi anlıyorsunuz. İşin feci durumu şu ki, medya ve basın özgürlüğünün şampiyonu olmaktan ışık yılı uzaklarda bir yerlerde olan ABD başkanı Trump’ın skalasına göre bile hilkat garibesi bir medya var Türkiye’de. Tabi belki de bu konuda Trump Erdoğan’a imreniyordur, belli olmaz! Fakat mesele şu ki, Trump ABD değil, ABD Trump’tan çok daha kapsamlı ve derin bir ülke.

Türkiye öyle değil ama! Türkiye, bugün itibarıyla tam manasıyla Erdoğan’a eşitlenmiş bir hukuk sistemine (lafın gelişi!), ortalama vatandaşa, etik değerlere (özellikle burası çok önemli!) sahip. Trump ABD’yi kolay dönüştüremiyor belki, ama Erdoğan için işin enteresan tarafı, Türkiye’yi dönüştürmeye ihtiyaç bile duymamış olması! Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş misali, mağdur edilen yaklaşık bir milyona yakın insanın uğradığı haksızlık konusunda çok geniş bir toplumsal mutabakat olması, dikkat çeken bir durum. ABD’de Demokrat Parti, özgür medya, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlarla, sivil toplum, bilim dünyası, sanatçılar kıyasıya “öteki Amerika’yı” bize her gün gösteriyorlar. Ancak Türkiye’de Nobel Edebiyat Ödülü almış romancı Orhan Pamuk bile lütfedip (!) Ahmet Altan’a yarım ağız sahip çıkıyor. Veya uluslararası alanda en çok tanınan gazeteci Can Dündar’dan Nobel Ödüllü bilim insanı Aziz Sancar’a kadar Türk entelijensiyası rejim jargonunu kullanarak “FETÖ’cülerin” nasıl devlete sızdıklarını farklı boyutlar ve bağlamlarda dile getirme gereği hissediyor. ABD ve Türkiye sivil toplumları arasındaki en temel fark nedir sorusunu soracak olursak, bu sorunun çok absürt bir soru olduğunu söyleyerek diğer soruya geçmemiz gerekiyor. Çünkü Türkiye’de sivil tolum yok! Olmayan bir şeyi, olan bir şeyle mukayese edemezsiniz.

İşte ABD ziyareti, bu nedenle bir rejim müsameresinden öteye gidemiyor. ABD başkanı tarafından dalga geçilen, Erdoğan’dan “büyük lideriniz” diye bahsedilirken bile bu alayın açıktan hissedildiği, ancak dil bilmeyen Erdoğan’ın çevirinin yansıtamadığı bu nüansları algılayamamasından kaynaklı bir sürekli bıyık altı sırıtma durumunun, kanalizasyon medyasının seçkinleri arasında bile artık gizlenemediği bir durum, söz konusu olan! Herkes çapsızlığı görüyor, ama “dur ya, biraz daha sıkalım dişlimizi!” modunda, “oturmuş düzenlerini” bozmama yönünde her türlü vahim durumu “rasyonalize” ediyorlar. Sonuçta ödenecek taksitler, tatil planları, çocuklarının yurtdışı okul taksitleri ya da siz ve ben fanilerin hayal edemediği başka ilişkiler… Sonuçta bir hafif tebessüm… Ve hop, Cumhurbaşkanlığı uçağındaki akşam yemeği menüsünü seçiyorsun.

Fakat artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu ABD ziyareti, bence Erdoğan’ın son ABD ziyaretiydi. Yakında S-400 – F-35 sorunu patlar. Üzerine Halkbank yaptırımları ve Erdoğan ve çevresinin Türkiye dışındaki mal varlıklarına el konması meselesi, işleri karıştırır. Azil sürecinde Trump daha da sıkışarak klasik Cumhuriyetçilerin çizgisine girmeyi ve “denileni yapan” bir başkan olmayı kabullenerek en iyi ihtimalle ikinci döneme şeklen başkan biri olarak başlamayı sineye çekebilir. Ya da azledilen ilk başkan olarak tarihe geçer. Ama bu ihtimal az. Veya üçüncü bir olasılık, Demokratların başkan adayı Trump’ı seçimde yener. Bu olasılıklar içinde her şeyin eskisi gibi devam ettiği olasılık yok – ya da bence çok ufak bir ihtimal! Her halükarda, yeni yönetim Türkiye, Rusya ve Ortadoğu-Avrasya konularında daha angaje ve rasyonel hareket edecektir. Erdoğan’ın Rusya’ya yamanması, içerideki Avrasyacılar olsa da olmasa da sanki bir süre daha devam etmek zorunda gibi. Çünkü iktidarın devamını önceleyen ve “önce ben, sonrası Allah’a emanet!” diyen inançlı cumhurbaşkanı, yurtdışındaki banka hesaplarına, firmalarına, çocuklarının mal-mülklerine, kısacası “fani dünya işlerine” kendisini çok kaptırmış gibi.

Bu nedenleri bir kenara bırakalım ve biraz da işi “formasyonlar” boyutunda ele alalım. Butik arsacı Tayyip ve emlak kralı Trump, birbirlerini formasyonları gereği iyi anlıyor, iyi de anlaşıyorlar. Her ikisi de damatlarına çok güveniyor. “Family biz” (aile işletmesi) türü bir anlayışla, etik ölçütlerden bağımsız bir yönetim anlayışından geliyorlar. Her ne kadar Trump zengin çocuğu, Tayyip ise başka bir dünyanın insanı olsa da, paraya verdikleri önem, ikisinin değerler bazındaki en temel ortak noktası. Her ikisi de siyasete “ortak iyi arayışı” olarak değil, “bana bu işlerin faydası nedir” penceresinden bakıyor.  Bir diğer ortaklıkları, Putin’in çekim alanında olmaları. Ve ikisi de “var olan düzene karşı çıkan lider” imajıyla, kendi ülkelerinin en eğitimsiz kesimlerinden destekle iktidara gelmiş bulunuyor.

ABD ve Türkiye anlaşamıyor. Ama Trump ve Erdoğan “ilk günden beri” (from day one) dostlar!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.11.2019 [TR724]

Gazeteciliğin ölümü [Yavuz Altun]

ABD Başkanı Donald Trump, Çarşamba günü Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Beyaz Saray’da yaptığı basın toplantısının soru cevap kısmına gelindiğinde misafirine, soru sorması için bir gazeteci seçmesi gerektiğini söyledi. Tam Erdoğan, hükümet yanlısı Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan’a söz verdiği sırada Trump, “Türkiye’den yalnızca arkadaş canlısı gazetecilerden soru alınacağını,” duyurdu. “Onlardan fazla da yok zaten” diye de ekledi.

Sabah yazarı, Erdoğan’la görüşmeden sonra, Türkiye’nin terörist başı dediği YPG’li Mazlum Kobani’yi, Trump’ın Beyaz Saray’da ağırlamayı hâlâ düşünüp düşünmediğini sordu. Trump, cevabını bitirince Kaplan’a, “Şimdi kendi cumhurbaşkanına soru sorabilirsin,” dedi. Kaplan’ın soru sormayacağını öğrenince de, “Gazetecilik yaptığına emin misin? Türkiye için çalışıyor olmayasın?” karşılığını verdi.

Hikâye burada bitmiyor elbette. Rivayet o ki, o esnada salonda bulunan ABD Senatörü Lindsay Graham arkasında oturan ABC muhabirine, Trump’ı onaylarcasına Türkiye’de “dost canlısı” (burayı yandaş diye okuyabiliriz) olmayan gazeteci kalmadığını söylemiş. Graham, Trump iktidarının ilk yıllarında “gayri resmi Türkiye elçisi” gibi hareket ederken, şimdilerde azılı bir Erdoğan karşıtı.

Bütün bunlara, bir önceki gün, yani Salı günü, New York’taki Economic Club’da uzun bir konuşma yapan Trump’ın şu sözleri sarf ettiğini de ekleyebiliriz: “Ülkelerin liderleriyle görüşeceksem – ki bunlar krallar, kraliçeler, başbakanlar, başkanlar ve diktatörler olabilir – hepsine kapım açık. İsteyen herkesle görüşürüm. Diktatörler? Sorun yok. İçeri buyurun. Amerika Birleşik Devletleri için iyi olan neyse, o. İnsanımıza yardım etmek istiyoruz.”

Trump bu konuşmasında ağırlıklı olarak ekonominin üzerinde durdu. Diktatörlerle görüşme sebebi de, elbette ikili ticarî ilişkiler. Yakın zamanda ABD’de “Anonim” imzasıyla yayınlanan ve Beyaz Saray’da kapalı kapılar arkasında olup bitenleri anlattığını iddia eden bir kitaba göre, Trump’ın gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinden sonra Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’la karşı karşıya gelmeme sebebi de bu. Kitabın iddiası o ki, Trump danışmanlarına, petrol fiyatlarının bir gecede fırlamasının müsebbibi olmak istemediğini söylemiş.

Bunun yalnızca siyasetçilere has bir durum olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Geçen hafta ABD teknoloji şirketi Uber’in CEO’su Dara Khosrowshahi, bir gazeteye verdiği röportajda, Kaşıkçı cinayetinin bir hata olduğunu ve kurumların hatadan ders çıkarmalarını beklemek gerektiğini, şu sözlerle savundu: “Bu (Kaşıkçı cinayeti) ciddi bir hata. Biz de sürücüsüz araçla hata yaptık, sürüşü durdurduk ve bu hatadan kurtulduk. Bence insanlar hata yapar. Bu onların asla affedilmeyeceği anlamına gelmez.”

Röportajda bu konuyla ilgili soru gelmesinin sebebi, Uber’in hissedarlarından birinin Suudi Varlık Fonu PIF olması. Üstelik fon, Uber’in yönetim kurulunda bir de sandalyeye sahip. Khosrowshahi, Suudi temsilcinin aktif ve başarılı bir yönetim kurulu üyesi olduğunu da aynı röportajda dile getiriyor. Körfez sermayesi sadece teknoloji şirketlerine değil, Batılı üniversitelere, think tank’lere ve medya kuruluşlarına da ciddi yatırımlar yapıyor. Bir anlamda onları bağımlı kılıyor.

SANSÜRÜN YENİ BİÇİMLERİ

Son yıllarda dünya liderleri ve süper-zenginler, eleştirel gazetecilerin olmadığı bir dünya hayal ediyor ve bu yönde sağlam adımlar atıyorlar. Bunun yaygın örneklerinden birisi SLAPP kısaltmasıyla anılan tazminat davaları. Siyasetçiler ve işadamları, eğer bir gazeteci kendilerini hedef alan yayınlar yapıyorsa, o gazeteciye yüklü bir tazminat davası açarak, onu ve çalıştığı kurumu hayattan bezdirme yolunu seçiyor.

Malta’da Ekim 2017’de öldürülen araştırmacı gazeteci Daphne Caruana Galizia’yı hatırlarsınız. Malta’da dönen yerel ve uluslararası yolsuzlukları ortaya çıkaran Galizia, arabasına konan bir bombayla hayatını kaybetmişti. Bir banka şubesine gitmek üzereydi. Galizia’nın bankada ne işi vardı biliyor musunuz? Yaptığı haberler sonrasında hakkında açılan 42 farklı tazminat davasından dolayı hesapları dondurulmuştu ve onları aktif hâle getirmeye uğraşıyordu.

Eğer avukatlara verecek yeterince paranız varsa, bu davalar aracılığı ile sizin peşinize düşen gazetecilerden kurtulmanız kolaylaşıyor. Türkiye’de de yakın zamanda bir örneğini yaşadık. Gazeteci Çiğdem Toker’e, metro ihalelerindeki yolsuzluğu ortaya çıkardığı yazıları sebebiyle ihaleyi alan Bayburt Grup isimli şirket 1,5 milyon liralık iki farklı tazminat davası açmıştı. Neyse ki ilkini mahkeme reddedince, ikincisine davacı avukatı katılmadı ve o dava da düştü.

Gazetecileri susturmanın bir diğer yoluysa yayın yasakları, İngilizcesiyle “gag order”. Yargı sürecinde doğabilecek mağduriyetleri önleme ve mahkeme kararı çıkana kadar masumiyet karinesine halel getirmemek için yasada yer bulan yayın yasakları, sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok ülkesinde aktif bir sansür aracına dönüşmüş durumda. Yasaklara aldırmadan bu konuda yayın yapmayı sürdürebilirsiniz, fakat mahkemede her haberi savunmanız beklenebilir. Bu da mesai ve para gerektiriyor. Böylece sansüre boyun eğmeniz hedefleniyor.

Türkiye gibi gitgide otoriterleşen ülkelerde, çok yaygın bir uygulama. Mesela İsrail’de son 15 yılda yayın yasaklarının sayısı üç katına çıkmış. Sadece 2015’te, mahkemeler 231 yayın yasağı kararı vermiş. Nisan 2019’da Hindistan’da bir milletvekili adayı, mahkemeden kendisiyle ilgili “aşağılayıcı” haberlere karşı, Google, Facebook ve Youtube da dâhil olmak üzere, yayın yasağı çıkarttırabilmiş.

Freedom House’un son medya raporuna göre, dünyada basın özgürlüğü geriliyor. Bunun en büyük sebebi ise, gelişmiş ülkelerin ifade özgürlüğünü kısıtlamanın yeni yollarını keşfetmiş olmaları. Yüklü tazminat davaları ve yayın yasakları işin sadece bir yönü. ABD Başkanı’nın sık sık medyayı hedefe koyması, Beyaz Saray’ın The New York Times ve Washington Post aboneliklerini sonlandırması, işine gelmeyen her habere “yalan haber” damgası vurması, köklü bir mücadelenin sürdüğünü gösteriyor.

Birçok ülkede politikacılar ve işadamları, medyaya yönelik “ceza-ödül” mekanizması kurmuş durumda. Hoşlarına giden yayınlar yapanlara para akıtan güç sahipleri, beğenmedikleri yayınların gelir kaynaklarını kurutmak için çeşitli yöntemlere başvuruyor. Dijitalleşmeyle birlikte medyanın reklam pastasından aldığı payın giderek azalması, güç sahiplerine karşı elinin daha da zayıflamasına yol açıyor.

İNTERNET ÇÖZÜM MÜ, SORUNUN PARÇASI MI?

İnternetin buradaki rolü de ciddi anlamda tartışmalı. Dijital dünya sayesinde hiçbir şeyin saklı kalmayacağını düşünebilirsiniz. Fakat doğru habercilik sadece “saklı bir gerçeği ortaya çıkarmak” demek değil. Gazetecilik, o bilginin tam olarak ne anlama geldiğini anlatabilecek birikime sahip olmayı da gerektiriyor. Bunun için de yıllar boyunca bu mesleği istikrarlı bir şekilde icra edebilecek finansal sermayeye sahip olmalısınız.

Dünyada ana akım medya, yıllarca bu ihtiyacı gideren bir rol üstlendi. Daha da önemlisi, hem iş adamları hem de politikacılar ana akım medyaya kısmen muhtaçtı. Kitleye erişimin neredeyse tek yoluydu. Gelgelelim, internetle birlikte bu ihtiyaç giderek azalıyor. ABD Başkanı’nın artık demeç vermek için bir gazeteye ihtiyacı yok. Kendi kitlesiyle Twitter’dan günlük iletişim kurabiliyor. Bununla birlikte, medya teknolojisinin ucuzlaması, “yandaş medya” kurumlarının kolaylıkla serpilmesine de yol açtı.

(Konuya ilgi duyanlara ana akım medyanın önemi için Kadri Gürsel’in Birikim’de yayınlanan “Ana Akım Medyanız Nasıl Olsun?” başlıklı yazısını önerebilirim.)

Normal şartlarda, giderek büyüyen ve güçlenen politikacı, iş adamı zümresine karşılık, medyanın da kültürel ve finansal sermayesini bir araya getirmesi ve bu zümrenin toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesinin önüne geçmesi beklenir. İktidarların “böl, parçala, yönet” taktiğine karşı, medya toplumsal ayrışmaların ortasında durup her kesime seslenebilmeli. Ancak günümüzde artan kutuplaşma, bu imkânı da elimizden alıyor.

Git gide parçalanan medya ortamı, saman alevi gibi ortaya çıkan muvakkat kahramanlar çıkarabilir. Ama buna aldanmamak lazım. Gazetecilik, her şeyden önce sağlam bir iş planı ve istikrarlı takip gerektiren bir iştir. Tek kişilik bir gösteri asla değil. Sığ tartışmaların ötesine geçemeyen yayınlar, ancak kutuplaşmanın taraflarına günlük cephane sağlar. Türkiye’nin “hafızasız” bir toplum olduğundan en çok dem vuranların, bu hafızayı diri tutması beklenen gazeteciler olması, ironiktir.

Medya, tarihsel olarak elit zümrelerin ihtiyaçlarından doğan bir araçtı. Elitler için kitlelerle iletişimi sağlamanın, toplumların nabzını tutmanın, istikrarı kollamanın en önemli yoluydu. 21. yüzyıl itibariyle medya, imtiyazlı kitlelerin manipülasyonlarından korunmak zorunda kalan toplumun bir ihtiyacıdır. Eğer toplumlar, kitleler politik olarak hâlen etkin olmak istiyorsa ciddi anlamda bağımsız (finansman kaygısı gütmeyen, popülist ve sansasyonel davranmak zorunda kalmayan) medyaya yatırım yapmalılar. Doğru yolda olduğunu düşündükleri medya araçlarını desteklemeliler.

Dünya büyük ve kalabalık. Toplumlar doğru iletişim sağlayamazsa, kendi geleceklerini “yeni-oligarkların” eline teslim etmiş olacaklar.

[Yavuz Altun] 15.11.2019 [TR724]

Selman’ın flüdü, Metin’in düdüğü! [Ramazan Faruk Güzel]

Flüt, bilinen en eski enstrümanlardan… Yunan mitolojisinde, Yunan tanrıçası Athena’nın ilk flütü icat ettiği söylenir. Kuş cıvıltısı gibi neşenin sembolü olabildiği gibi hüznün ve huzurun da sesi olabilmesiyle bilinir…

Düdük de oldukça eski bir tarihe sahip ses çıkaran bir alet… Enstrüman olarak kullanıldığı gibi, farklı amaçlar için de kullanılmıştır.

Türk Dil Kurumuna göre ise düdük; üflendiğinde içinden keskin bir ses çıkaran, genellikle İŞARET vermek için kullanılan araçtır.

Flüt; huzurun sesidir, huzur verir. Düdük ise huzuru kaçırır, uyarır. İşaret verir.

**

Bu hafta hepimiz duyduk bu iki sesi…

Kulak zarımız ve işitme kemiklerimiz titremedi belki ama ilk önce ruhumuz titredi Selman’ın “Kâğıttan Flüdü” ile… Sonrasında irkildik Metin’in düdüğüyle!

Kişilerin ve kimliklerin önemi yok aslında. Biri birinin yeğeniymiş, bir diğeri ise 1960 darbecilerinin destekçisi ve gözbebeği birinin torunu… Ne önemi var ki bu bilgilerin?!

Ne kadar saçma değil mi; bir yakınınızın ismi nedeni ile sorumlu tutulmak. Oysa karşımızda bir gerçeklik var sadece, o da: kötülüğün iyiliği boğması… Tıpkı düdük sesinin güzel bit flüt ezgisini boğması gibi…

Selman kim? Metin kim? Gelin birlikte hatırlayalım.

ÖNCE SELMAN!

Hiçbirimiz tanımıyorduk Selman’ı… Hatta kağıttan flüt yapılabildiğini de bilmiyorduk.

Yazar Ahmet Altan sayesinde haberimiz oldu. Hani;

– Bir iki yazısı nedeniyle tutuklanan,

– “Subliminal darbe mesajı verdi” saçmalığı ile önce müebbet alan,

– Sonra hakkında verilen karar bu dönemin Yargıtay’ı tarafından dahi hukuka aykırı bulunan,

– Daha sonra da 10 yıl 6 ay hapis cezası verilerek kısa süreliğine tahliye edilen,

– Sonra birilerinin çığırtkanlığı ile tekrar tutuklanan,

– Dünyaca tanınmış yazar, edebiyatçı, gazeteci, ülkenin yüz akı, aydını Ahmet Altan sayesinde…

**

Selman, koğuş arkadaşıymış ve onun oğlu yaşında…

“Kaderi hakkında karar verme gücüne sahip olanlara” sesini duyuramamış olması nedeni ile mi bilinmez, suçsuz bir şekilde gençliğini çürüttüğü demir parmaklıklar ardında kâğıttan yaptığı flütü çalarmış şikâyet etmeden.

Selman’ın flütünün çok deliği varmış, kâğıttanmış… Belki de güzel ses vermesi ondan…

Biraz da kalbin ve nefesin güzelliğindendir, kim bilir.

VE METİN!

Metin ise hepimizin tanıdığı… Biz üniversiteyi bitirirken o okulda asistan olmuştu, sonra prof bile oldu!..

Sonra parti başkanlığına oynama iddiası ile muhalifimsi çıkışlar yapmaya çalışmıştı. Şimdilerde Saray müdavimi… Yeşil pasaport hakkı ile yargıda devrim yapıldığına inanan(!) Barolar Birliği Başkanı.

Bir yazarın yazısı nedeni ile tutukluluğunu eleştirmek yerine tahliyesine üzülen “Hukuk Profesörü”.

O, kendince, gördüğü yanlışlara(!) düdük çalar. Düdüğün tek deliği olduğu için de hep aynı sesi çıkarır. Yazar Ahmet Altan’ın tahliyesi sonrası da kendine yakışanı yaparak;

“Bunlar aydın filan değil. Bunlara aydın muamelesi yapılmasın. Bunlar Türk Mahkemeleri kararlarıyla suçlu ilan edilmişlerdir.”  diyerek çaldı düdüğünü.

Ceza Hukuku Profesörü unvanını ailesel referans ile elde etmiş değil ise bilmesi gerekirdi oysa; kesinleşmiş mahkeme kararı olmadan kimsenin suçlu ilan edilemeyeceğini. Gerçi tek deliği vardı düdüğün, değil mi?

**

Peki Metinlerin düdüğünden sonra ne mi oldu?

Selman’ı bize tanıtan Yazar Ahmet Altan’ın 1138 gün tutukluluğunun ardından kendisine 10 yıl 6 ay hapis cezası verilerek tahliye edilmesine düdük sesini duyan hemen savcı itiraz etti.

Evet, tüm hukuksuzluklar gibi bir OHAL KHK’sı ile savcıya tahliyeye itiraz etme yetkisi verilmiştir. CMK 267 ve devamı maddelerindeki itiraz yoluna savcı da başvurabilir. Şekli hukuk açısından burada bir sorun olmasa da yasa tanımazlık bundan sonra başladı.

CMK’nın 223/1. Maddesi gereğince duruşmanın sona erdiği ilan edildikten sonra Mahkeme hükmünü verir. Bu o mahkemenin yargılama faaliyetinin bittiğinin ilanıdır ve verilen mahkûmiyet kararı üst dereceli mahkemenin denetimine açık hale gelir. Bu nihai karar içerisindeki cezayı belirleyen maddeler gibi; müsadere, tutukluma, tahliye hatta yargılama gideri gibi diğer tüm maddelerde mahkemenin kararının bir parçası olur. Bunlarla ilgili verilen hiçbir karar ara karar değildir.

Ara karar olmadığı için CMK’nın 267 ve devamı maddelerindeki itiraz yolunun konusu olamaz. İlk derece Mahkemelerinin yargı faaliyeti bitmiştir. Karar olağan kanun yolları denetimine tabidir artık. Yani CMK’nın 272. Maddesi uyarınca önce İstinaf denetimine tabidir. Tahliyeye itirazı da ancak İstinaf Mahkemesi değerlendirebilecek iken düdük sesini duyan İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi bir hafta sonra yeniden tutuklama kararı vermiştir. Bu işlem açıkça yasaya aykırıdır ve bu kararı verenler hürriyeti tahdit suçu işlemiştir.

NOT DÜŞELİM…

Bu yasadışılığı hukuken çürütmeye çalışmanın bir fıkradaki espriyi karşısındakilere izah etmeye çalışan adam kadar itici geldiğinin farkındayım aslında. Bu nedenle olayı flüt ve düdük arası kısaca özetlemek gerekirse; çirkin bir sesin güzel bir sesi boğmasıdır olay.

Haksızlığa uğramış olsa da asla şiddete ve hukuksuzluğa başvurmayan, imkansızlıklar içinde elindeki bir kağıttan güzel melodiler çıkabilen Selmanlar ile devletin tüm imkanlarını eline geçirmiş, masumlara zulmeden hukuk tanımaz Metinlerin hikayesidir bu…

Ahmet Altan’ın yeniden tutuklanma gerekçelerinde de ne diyordu mahkeme:

“…harici davranışları da dikkate alınarak…

ve …pişmanlık göstereceğine dair beyanlarının olmaması… nedenleriyle yeniden tutuklanmasına”

Yani Altan’ın dik duruşu nedeniyle, daha ilk fırsatta Selmanların sesini, iniltisini duyurduğu, onların korkutma maksatlı icraatlarından korkmadığı için tutuklanmıştı yeniden…

İşin hukuki boyutu nedir sahiden? Bunu hukuk bağlamında nasıl izah edebiliriz?

Orhan Veli’nin İstanbul’u en güzel anlattığı “Anlatamıyorum” şiirindeki gibi,

“Bu süreci ben hukuken açıklayamıyorum” diyordu Prof. Yaman Akdeniz, Ahmet Altan’ın tutuklanmasını değerlendirirken…

Evet, bu süreç anlatılamıyor şu dönem. Ama ileride hukuk ve tarih bütün yönleriyle anlatacaktır; Metinleri, Selmanları, Altanları ve yapılanları…

Ve “Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır.” (Hz. Muhammed s.a.v.)

“Bir kişiye karşı yapılmış haksızlık, bütün insanlığa karşı yapılmış haksızlık demektir.” (Emile Zola)

Son söz olarak şunu diyeyim ey elinde düdük çığırtkanlık yapan, zulmün borazancılığını yapan Metinler, köşe başlarını tutan sözde aydınlar, mahkemelerde siyasilerin esiri haline gelen yargı mensupları; Altanlara, Selmanlara yanlış yapıyorsunuz!

O insanlara haksızlık yapıyorsunuz. Onlara yapmakla bütün insanlığa karşı suç işliyorsunuz!

Tarihe not düşmek için hatırlatıyorum. Devran dönüp de size zulmedilmeye başladığında da, size zulmetmeye kalkan olursa da aynı şeyleri onlara hatırlatacağım. Şimdinin zalimleri sizler olduğunuz için sizlere diyorum bütün bunları…

[Ramazan Faruk Güzel] 15.11.2019 [TR724]