Avukat Akkoç, belgeleriyle ByLock tuzağını ispatladı: MİT, 278 bin ByLock kullanıcısını hangi kriterle listeden düştü?

ByLock davalarının uzman ismi Avukat Murat Akkoç, Ankara Cumhuriyet Savcılığı, MİT ve BTK eliyle kurulan liste tuzağını ve fişleme gerçeğini MİT’in ve mahkeme kayıtlarına yansıyan ByLock raporlarıyla ortaya çıkarttı. MİT’in elindeki ByLock kaydı olarak iddia ettiği verilerdeki son kullanıcı sayısına dikkat çeken Akkoç, iddia edilen kayıtlara göre 493.512 ID olarak tespit edilen kullanıcı sayısından 278 bin kişinin nasıl çıkarıldığının izahını sordu. Belgeleriyle tuzağı ispatladı.

Bu yeni oluşturulan listeden de önce 113 bin sona Zoka-Morbeyin uygulamaları gerekçesiyle 11 bin kişinin çıkarıldığını hatırlatan Akkoç, MİT’in Teknik Raporu’nd ByLock programına son kayıt olan kullanıcının 493512 sıra nolu ID olduğunun açıkça görüldüğünü, yine aynı raporda yer alan diğer verilerin çıkartma yapıldığını ispatladığını anlattı.

MİT’İN TEKNİK RAPORUNDA LİSTE EKSİLTME VE FİŞLEME AÇIKCA GÖRÜLÜYOR

Akkoç, şunları yazdı: “MiT  TEKNIK RAPORUNUN 46 ve 47.sayfalarında bulunan 3.6.2.13 “roster” tablosu incelendiğinde programa son kayıt olan kullanıcı Bylock ID’sinin 493512 olduğu açıkça görülmektedir. Yine 2.6.2.11 Log tablosu incelendiğinde programa Login(GİRİŞ) yapan 215092‘den buyuk ID’ler açıkça görülecektir. Her buyuk Bylock ID’si MİT’in Bylock kullanıcı listesinde çıkartma yapıldığının ispatıdır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve MIT  Bylock soruşturma dosyasını ısrarla 200 Ağır Ceza Mahkemesi, Avukat ve sanıklardan saklanmasının bir nedenide budur. Soruşturma hukuki gerekçelerle değil – elimizdeki fişleme listesine nasıl suç uydururuz- mantığıyla yapılmaktadır.”

-Akkoç’un paylaşımları ve ortaya çıkarttığı belgeleri şöyle:

Bylock akıllı telefon uygulamasının GİZLİ CEMAAT HABERLEŞME PROGRAMI algısını oluşturmak için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve MİT elindeki cemaat fişleme listesi haricindeki 278 bin kişiyi Bylock kullanıcı listesinden çıkartmıştır. NASIL ?

15 Temmuz darbe girişimi sonrası 215 bin olarak belirlenen Bylock kullanıcı listesi süreç içerisinde programa bir veya iki defa bağlanan TERÖRİST olmaz denilerek önce 113 bin kişi sonrada Bylock’ta Zoka/Morbeyin gerekçesiyle 11 bin kişi listeden çıkartılmıştır.

MİT 15 Temmuz öncesi server’ı ele geçirmiş ve server üzerinde 493.512 ID ve kullanıcı sayısı tespit etmesine rağmen elindeki Cemaat fişleme listesi harici 278.420 kişiyi Bylock kullanıcı listesinden çıkartarak 215.092 kişilik liste uzerınden operasyonlar başlatılmıştır.

Şimdi 278.420 kişinin nasıl çıkartıldığı izah edelim.

Bylock ID’si serverin üye kayıt numarasıdır. Her yeni kayıtta bir sonraki numara(ID) verilir. MİT Raporunda Veritabanı ile ilgili paylaşılan görsellerde User tablosunun“id” sütununa ait  teknik özelliklere baktığınızda “id” nin “Primary KEY” olarak seçildiğini görüyoruz.

Primary KEY “Birincil Anahtar” demektir. İlişkisel veri tabanı yönetim sistemlerinde (Relational Database Management System) tablolar oluşturulurken, tablonun her kaydının kimlik numarası niteliğinde bir kolon oluşturulur(bylock veritabanı user tabloda <id> bu şekilde tanımlı)

Bylock veritabanı User tablosundaki “ID” kişilerin TC kimlik numarası gibidir. Kullanıcıya ait tüm hareketler bu bylockID’si ile takip edilmektedir. Her yeni üyelikte kişiye sıradaki ID numarası verilir.

Her yeni üyelikte yeni ID ve sıralı artan bir sonraki numara verildiğini Hürriyet Gazetesi Murat YETKİN’in 13/09’2016 tarihli “Darbe Yolundaki Gizli Yazışmalar” köşeyazısında da yayınlanan VERITABANI GORSELI açıkça ortaya koymaktadır.

Bylock ID’sinin AutoIncrement (Her kayıt ile birlikte otomatik artan sayı) şekilde olduğu ve Bylock veritabanına ilk kayıt olan 25 kullanıcı  “id”sinin “1” ile başlayıp bir sonraki üyeye “1” artan şekilde bir sonraki sayının “id” olarak verildiği görülmektedir.

Bylock soruşturmaların temelini oluşturan MİT TEKNIK RAPORU’nun 15 ve 16.sayfasında veritabanında  215092 adet uygulamaya kayıtlı kullanıcı olduğu belirtilmiştir. Bu tespite göre programa son kayıt olan kullanıcının Bylock ID’sinin 215092 olması gerekir.

MİT  TEKNIK RAPORUNUN 46 ve 47.sayfalarında bulunan 3.6.2.13 “roster” tablosu incelendiğinde programa son kayıt olan kullanıcı Bylock ID’sinin 493512 olduğu açıkça görülmektedir.

Yine 2.6.2.11 Log tablosu incelendiğinde programa Login(GİRİŞ) yapan 215092‘den buyuk ID’ler açıkça görülecektir. Her buyuk Bylock ID’si MİT’in Bylock kullanıcı listesinde çıkartma yapıldığının ispatıdır.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve MIT  Bylock soruşturma dosyasını ısrarla 200 Ağır Ceza Mahkemesi, Avukat ve sanıklardan saklanmasının bir nedeni de budur. Soruşturma hukuki gerekçelerle değil – elimizdeki fişleme listesine nasıl suç uydururuz- mantığıyla yapılmaktadır.

Buradan açıkça ifade etmek isterim ki 24 Haziran seçim öncesi hazırladığınız 10 bin kişilik ikinci MORBEYIN LISTESI ve +

Cezalarda 1/2 indirim ve denetimli serbestlik süresinin artırılması şeklinde hazırlandığı yönünde söylentisi dolaşan AF KANUNU 15 Temmuz sonrası yaptığınız yargılamalardaki hukuka aykırılıkları ortadan kaldırmayacaktır.

Dünkü twitlerimiz sonrası 493512 nolu ID’den daha büyük ID nosu olduğu yönünde mesajlar aldık. 493512 nolu ID MIT TEKNIK RAPORUNDA tespit edilen en yüksek ID numarasıdır. Daha büyük ID numarası olması demek 278.420 kişiden daha fazla kişinin listeden çıkartıldığı anlamına gelir.

[TR724] 1.6.2018

Bir seçim, bin yalan… Değer mi? [Erhan Başyurt]

24 Haziran genel seçimi yaklaştıkça siyaset iyiden iyiye zıvanadan çıkıyor.

Seçim rekabeti değil sanki ‘yalan rüzgarı’ izliyoruz.

Artık sadece vaatleri sıralarken uçmuyor siyasiler, bizzat yaşayarak gözlerimizle şahit olduğumuz gerçekleri, gözlerimizin içine baka baka tersinden anlatıyorlar.

O kadar rahat yalan söylüyorlar ki, insan kendi bildiğinden şüphe duyuyor.

Yalan nasıl bu kadar rahat söylenebilir?

Yalanları yüzlerine çarpıldığında bile yüzleri kızarmıyor. Pes doğrusu!

***

16 yıldır iktidarı tek başına elinde bulunduran AK Parti, 15 Temmuz sonrası OHAL sayesinde yargı bağımsızlığını hepten yok eden AK Parti, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde yargı bağımsızlığı vadediyor.

Oysa seçimle ‘Tek Adam’a verilen yetkiler, yargının kalan bağımsızlık kırıntılarını da yok ediyor.

Kimse de çıkıp demiyor;

16 yıldır iktidarsınız, 2012’den bu yana yargı bağımsızlığını siz aşama aşama katlettiniz. Özel mahkemeler kurdunuz, hakimleri hapse attınız, AK Parti hakimleri atadınız… Yüzbinlerce insana delilsiz acılar çektirdiniz, hala da çektiriyorsunuz, siz kimi kandırıyorsunuz?

***

AK Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak Erdoğan, İzmir’de halka hitap ederken ‘’Adnan Menderes Havaalanı’nı biz açtık’’ dedi meydandaki halk da alkışladı…

Erdoğan, Isparta’da halka hitap ederken de, ‘’Süleyman Demirel Üniversitesi’ni biz açtık’’ dedi, yine bindirilmiş kıtalar misali meydandaki kalabalık alkışladı…

Erdoğan Habertürk’te canlı yayın konuğu olarak katıldığı programda, ‘’Yap-İşlet-Devret uygulamasını Türkiye’ye biz getirdik…’’ dedi.

Ve Erdoğan açıkladı;

‘’Geldiğimizde Türkiye G20’de miydi, şimdi G20’de…’’

***

Bunları duyunca insan kendi aklından şüphe ediyor. Bunadım mı? diye kaygıya kapılıyor.

Menderes Havaalanı dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından 1987’de, Süleyman Demirel Üniversitesi’de bizzat Demirel tarafından 1993’te açıldı.

Yap-İşlet-Devret yani (YİD) veya İngilizcesi ile BOT sistemi, Merhum Cumhurbaşkanı Özal tarafından 1984’te yasayla getirildi…

G20, 1999’da kuruldu ve Türkiye başından bu yana üyesi.

AK Parti 2002’nin sonunda iktidara geldi, Erdoğan da 2003’te ara seçimin ardından başbakan oldu.

Bilmem sizlerin de tüyleri diken diken oldu mu?

Acaba seçmen bunların hiçbirini hatırlamıyor mu?

Yoksa açıklamaların doğru veya yanlış olması kimsenin umurunda değil mi?

Tarafgirlik duygusu, sevgi veya nefret gözleri bu kadar kör mü etti?

***

Ekonomi Bakanı Zeybekçi iddialı konuştu:

’’24 Haziran’dan sonra dünyada ilk 10’da, Avrupa’da ilk 3 içinde olacağız…’’

Erdoğan sık sık tekrarlıyor;

‘’IMF’ye 23 milyar dolar dış borcu kapattık. Bizden 5 milyar dolar borç istediler. Verelim dedim. Borç alan emir de alır dedim…’’

Ülke ekonomik krizle boğuşuyor. Dolardaki rekor yükselişi ancak ‘tükürdüklerini yalayıp’ faizleri yüzde 3 artırmakla durdurabildiler.

‘’Faiz sıfırlayacağız’’ deyip, dünyanın en fazla faiz veren 3’üncü ülkesi haline geldiler.

Seçim sonrası halka ‘acı ilaç’ içirmeye hazırlanıyorlar. Ama halen gaz vermeye devam ediyorlar.

Sahi, ilk 10’a şimdiye kadar neden girmediniz? İlk 10’a girmek için Türk ekonomisinin mevcut büyüklüğünün en az iki katına çıkması, bu arada da 10’ncu sıradaki Hindistan’ın bu süre zarfında hiç büyümemesi gerektiğini biliyor musunuz?

IMF’ye 5 milyar dolar borç balonunu da Liberal Demokrat Parti eski Başkanı Cem Toker söndürdü.  Meğer IMF’ye Yunanistan bile 2008 krizi sonrası kaynak sağlamış, Türkiye bugüne kadar tek kuruş vermemiş…

Hem nasıl vereceksiniz ki, Türkiye’nin kamu dış borcu 230 milyar dolara çıktı. Yani kapattık diye övündüğünüz dış borcu 10’a katlamış durumdasınız.

Özel sektörün dış borcu ile birlikte dış borç rakamı 450 milyar doları aşıyor.

‘’Borç alan emir de alır…’’ demek kolay ama bu gidişle IMF’nin kapısını yeniden çalmak zorunda bile kalabiliriz.

***

Teyyo Pehlivan’ı aratmayan siyasi çıkışlar bunlar.

Bunlara her seçim öncesi üreteceğimizi açıkladıkları ‘yerli otomobil’ ve ‘yerli uçağı’ da siz ekleyin.

Prototipler, sahte resimler, hayal tacirleri havada uçuşuyor.

3 seçimdir kullanılan ‘hayal proje’ Kanal İstanbul var bir de…

Bakan Ahmet Arslan da hızını alamamış:

‘’Kanal İstanbul dünyadaki mazlumların ve mağdurların projesi…’’

Öyle ya Filistin’deki mağdurlar, Burma’daki mağdur ve mazlum Müslümanlar Kanal İstanbul bir an önce gerçekleşsin diye dua ediyorlar !!! ,

Ayıp ayıp! Bari mazlumları ve dünya müslümanlarını istismar etmeyin!

***

Son bir tartışma daha.

Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fethullah Gülen Hocaefendi’yi parti kurma aşamasında Pensilvanya’da ziyaret ettiğini iddia ediyor.

Erdoğan yalanlıyor. İnce, iktidarın TRT Haber Müdürü olarak atadığı Nasuhi Güngör’ün kitabındaki ziyaret ile ilgili bölümleri delil gösteriyor.

Erdoğan yine yalanlıyor. Daha da ilginci, kitabın yazarı utanmadan kendini inkar ediyor. Yazdıklarım doğru değildi diyor…

Oysa yazılanlar doğru. Ziyaretin bizzat şahidi olan Osman Şimşek de 4 yıl önce yayınlanan kitabında tüm detayları anlatıyor.

Üstelik anlatılan detaylar Nasuhi Güngör’ün kendisini yalanladığı detaylarla aynı…

‘Aydın’ı bile siyasi çıkarlara kul köle olmuş, utanmadan kendi yazdığı doğruları bile yalanlıyor!

Kaldı ki, bunun Erdoğan’ın Gülen’i ilk ziyareti olmadığı da biliniyor.

Erdoğan’ın, Gülen’i Altunizade’de iken yani İstanbul’da da ziyaret ettiği biliniyor ve şahitleri hayatta…

Önce masum insanlara iftira atıp ‘terörist’ ilan ettiler, şimdi de suç olmayan ziyaretlerini inkar ederek kendilerini aklamaya çalışıyorlar.

Attıkları iftiranın kurbanı oluyorlar. Yalan üstüne yalan üretip kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar.

Oysa durumları, bataklıkta çırpındıkça batan adamın durumundan farksız…

***

Yalan başını almış gidiyor. Neredeyse doğru konuştukları yok!

Yandaş medya Sabah ise haber yapmış, ‘’muhalefetin adayları yalan’’ söylüyor…

Güler misin ağlar mısın?

Fasılasız 3 yıldır, birinci sayfasında yalan ve iftira haberlerine özel yer ayıran ve operasyon yapan Sabah, utanmadan muhalefeti suçluyor…

Tüm bunların üzerine Bekir Bozdağ’ın şu sözleri geliyor;

‘’Muhalefet medyanın sesini şimdiden kısmaya çalışıyor’’.

200 medya kuruluşunu zorla kapattıklarını, muhalif gazetecileri hapse attıklarını, dava üstüne dava açıp insanları susturmaya çalıştıklarını bilmiyor olabilir mi Bozdağ?

AK Parti’nin polis zoruyla el koyduğu sonrasında kapattığı bir medya grubunda yönetici olarak, işsiz bırakıp, tazminatını ödemediği, hakkında susturmak için davalar açtığı, evini basıp, yazılarını sansürlediği bir gazeteci olarak duyunca benim yüzüm kızardı…

Ama Türkiye’yi dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi haline getiren Bozdağ’ın yüzü kızarmadı.

Bu kadar pişkinlik, yalan ve iftirada bu kadar rahatlık hayra alamet değil.

Halkın da, yöneticilerinin kendilerini aldatmasını bu kadar rahat sindirmesi, tüm bu yalan ve iftiraları görmemesi, tepki vermemesi de hayra alamet değil.

***

Evet bir seçim, bin yalan… Seçimi kazansanız ne olur, ebediyetinizi kaybettikten sonra?

Üç beş fazla oy için değer mi ülkeyi de, kendinizi de mahvetmeniz?

Ne diyelim, Ramazan ayının yüzü suyu hürmetine Efendimiz (sav)’in mübarek iki beyanını hatırlatalım, belki uyanmaya vesile olur;

‘’Bizi aldatan bizden değildir…’’

‘’Yalan, fücura (günaha) o da Cehennem’e ulaştırır. Bir insan kendini yalana kaptırıp yalan söyleye söyleye neticede Allah (cc) katında kezzab (yalancı) olarak yazılır…’’

[Erhan Başyurt] 1.6.2018 [TR724]

Saray mutfağından son haberler [Bir mutfak görevlisinin hatıratından] [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Aşağıdaki satırlar nereden bilmem, elektronik postama düştü. Düzgün bir el yazısı ile, dolmakalemle tutulmuş notların bir kısmı, hemen ilgimi çekti. Bu notlar bir günlüğün parçalarıydı. Biraz okuyunca bunların uzaklarda bir yerlerde bir sarayın mutfağıyla bağlantılı, son derece enteresan anekdotlar içerdiğini anladım. Lafı fazla uzatmadan, sizlerle paylaşayım.

“… Gece ışıklar yine hiç sönmemiş, bin-bir odalı sarayın bin-bir çalışanı harıl-harıl memleketimizin bekası, İslam âleminin muvaffakiyeti ve görünen-görünmeyen iç ve dış düşmanlara karşı verilen mukaddes mücadelenin gayretkeş amelleriyle meşguliyet içindeydiler. Ne mutlu ki ben de onlardan biriyim. Kolay değil – bu mukaddes davanın cevval muhariplerine çay-kahve taşımak, onları iaşe etmek, memleketin ve memalik-i İslam’ın reisinin suyunu taşımak!

Bu Ankara sabahında karşımda duran o Türkiye tarihini değiştiren adam. O bizim efsanemiz. Reisimiz. Öylece, kalın ve yaldızlı kadife, ipek işlemeli perdelerin önündeki çalışma masasında elindeki kupayı tutuyor. İçinde bitki çayı var. Her derde deva Anadolu yaylalarından ve dağlarından toplanan ıtırlı ve baharatlı bitkilerle, alternatif tıbbın ve şifalı otların uzmanı danışmanların gizli, hiç kimsenin bilmediği bir karışımı ile yapılıyor. Konusundan nenemin nane-limonunu, ıhlamuru ve kekik gibi diğer keskin kokulu bazı otları tanıyorum. “Hayırlı sabahlar Beyefendi” diyorum. Her zamanki gibi gözlerini az bir yumarak selamımı alma âlicenaplığını gösteriyor. Mübarek suratı her zamanki gibi ciddi, dudaklar sanki kahve höpürdetmenin ilk aşamasındaki dibi hafifçe öne doğru uzamış vaziyette, yanında danışman beyefendilerden birkaçı, fikir teatisindeler. Neden sonra kulak misafiri oluyorum tabii, “Elon’la konuştum. En ileri teknoloji neyse onu yapacağız” diyor. Bir önceki hafta yine çay kahve servisi esnasında, ecnebi tüccar ve âlim Elon Musk tabir edilen zatla istişarelerde bulundukları hatırıma geliyor. Adam o kadar hürmet ettiydi ki zatı-ı âlilerine, zannedersin İmam Hatip tedrisatından geçmiş! O derece hürmet!

Beyefendiye vırvırvır “Yeah, pretty cool stuff

Zatı âlilerinin ileri görüşlülüğünden çok etkilenen bu ecnebi Beyefendi hazretlerinin kendisine buyurduğu Türksat 5A ve Türksat 5B uydularımızın fezaya çıkartılması meselesine (Türkçe şeyettiklerinden oralarını kendim anladım) mukabil Beyefendiye vırvırvır “Yeah, pretty cool stuff” diyerekten kendi lisanlarında bir şeyler dedi.  O’nun dehasına ve ileri görüşlülüğüne atfettiği önemi ifade buyurmuşlardı zannedersem. Sonrasında tercüman Beyzade bana “Evet, çok takdire şayan” dediğini tercüme buyurmuştu da anlamıştık işin esasını.

Girişimciliğin dehası tabir edilen bu ecnebi müteahhit Elon Bey ve ilm-i-siyasetin Ortadoğu ve Balkanlar’daki tartışmasız ustası, son dönemde Avrasya steplerinden Suriye çöllerine kadar uzanan engin coğrafyada vasfını, dirayet ve kararlılığını defaten ispat eden, ümmet-i İslam’ın yegâne ümidi, biçare milletin bağrından doğan ve gölgesi bile atinin nuruna vesile Sayın Reis-i Cumhurumuz kafa kafaya vermiş, memalik-i Osmanî’nin en ücra serhatlarına kadar her köşeyi abad etmeye adeta ant içmişlerdir! Herkesin ortak kanaatleri böyleydi efendim. O ruh vardı o gün. Çok şükür Beyefendi hazretleri bu memlekete yolu, suyu, elektriği, treni, tayyare ve otomobili, fabrikayı, köprüyü, aklınıza ne gelirse artık, hepsini getirdi. Görmeyenin gözüne-dizine dursun (herkes âmin der mutfakta ben ne zaman bu saymakla bitmeyen icraatları efendim saysam).

Ayrılırken yine özel misafirlere çıkardığımız altın kupaları, altın yaldızlı koleksiyon bardakları toplarken, “I’m gonna check it out, Mr President – and I’ll get ya back!” diye vırvırvır bir şeyler dedi kendi lisanında. Tercüman beyzade yine sonradan bana manasını sağ olsun söyleyiverdi. “Vaziyeti menfaatimize olmak kaydıyle bilahare murakabe edip yüksek zatınızla temasa geçeceğim Sayın Cumhurbaşkanı Hazretleri inşallah” demiş. Şükür onun hizmetine şahsen kabul buyurduğu en yakın efendim personelinden biriyim. Allah’ın talihli kulu! O benim evet!

Derken, bu ecnebi sonradan Saray’dan ayrılmışlardır efendim. Beyefendi hazretleri sayesinde, bu bedbaht toprakların efendime söyleyeyim, müşahit olduğu büyük inkişaf ve kutlu yol sayesinde, en terakkiperver, en inkişaf etmiş, en hızlı ve karlı şekilde efendim, memleketimize ve vatandaşımıza… O da ne! İsmimi zikretti gibime geldi! Evet, işte oradan bana bakıyor! İkinci kez ismimi telaffuz ettirtmek mecburiyeti hâsıl olup da onu hiddetlendirmeden, hemen öne doğru atılarak, pür dikkat, ellerimi önden birbirine kavuşturmuş vaziyette zat-ı âlilerine doğru – tabii kata gözlerine bakmadan – hareket ettim. Asaletle efendim, O elindeki boş ve halen ılık olan kupayı bana verdi. Alırken hafifçene ürperdim tabii – ne kadar sık olsa da bu, hele de arada parmağı falan değdi mi, Billahi vakit namazına değin elimi yıkamam. Kim ürpermez ki! Hatta bulaşıkçısından şeflere, çeşnicisinden kasabına kadar emrimde kaç kişi varsa, velev ki şahsen bir münasebetimiz olsun, onlar da hürmet ve deruni hislerle aynı hürmeti gösterir, elimi bayramda öper gibi hafifçe çenelerine doğru götürerek o mübarek elin temas ettiği eli huşu içinde öperler. Burada herkes deruhte ettiği devlet ve memleket hizmetinin haricinde, hizmetlerinin adeta ahret yolunda ifa olduğunu bilecek kadar, efendim, dinine ve ümmetine bağlıdır. Hepsinin referanslarını ben bizzat tetkik ettim. Geldikleri cemaatleri, Menzil olsun, Erenköy olsun efendime söyleyeyim, ya da Sakarya grubu veya bazı muhterem zatların teveccüh edip bize sağ olsunlar, verdikleri muciz isimlerini bu fakir de yeri geldiğinde yamak, yeri geldiğinde şef yardımcısı veya garson, yeri geldiğinde ise bulaşıkçı kadrosuna dâhil ettim. Zinhar, iddia eden haysiyetsizlere bakmayın, kata en ufak bir şahsi menfaatim olmadı. Gelen hediyeleri efendim reddetmek ayıp olur. Hem hediyelerin teveccühe iltifat gereği kabulü de sünnettendir. Beyefendi hazretleri de – kendimi onunla mukayeseye men ederim! – öyle yapmıyorlar mı? Danışmanlarına ve has efradına da bu şekilde deruhte ettikleri devlet işlerinde aynı şekilde hareket etmeleri istikametinde tavsiyelerde bulunmuyorlar mı? Zati Karamanlı Hocaefendi de fetva vermedi mi, icazet-i riyasetle efendim?”

Sonra notlar daha ileri bir tarihle devam ediyordu. Okumaya devam ettim. Siz de okuyunuz:

“… Derken mübarek ramazanı idrak ettik. Beyefendinin iftarını servis ettiydim bugün. Efendime söyleyeyim, Fodula istedilerdi de. Bilmeyenine arz edeyim. Çavdar ekmeği inde dana eti! Çavdar ekmeğini çok sever Beyefendi. Sindirimi kolaylaştıran bu yemekle efendim, zat-ı alileri genellikle Mutancana yer. Güveçte kuzu eti, kayısı ve arpacık soğanı, kırmızı üzüm ve bal, badem ile pişirilir. Bunu yapmak genellikle 6-7 saat sürdüğünden, mutfakta çift vardiya usulüne göre efendim, mutfak amelelerini tanzim ettim. Dolayısıyla, gecemizi gündüzümüze kattık, devlet ve din için efendim, deruhte ettiğimiz vazifeleri bir an olsun gözümüzü kırpmadan, ondan sonra, ifa ediyoruz! Beyefendi ete düşkün olduğundan – her büyük ve muzaffer emir gibi – vişneli yaprak sarma, közlenmiş patlıcanla yapılan efendim, sarımsak ve zeytinyağı ile harmanlanmış, içinde biberi de olan babaguş gibi saray sebzelilerine pek iltifat buyurmaz. Yine de bunları hazırlamadan sofra kurmak adetten değildir. Neme lazım, ister falan! Yine biz ister diye hep öğlen ve akşam yemeklerinde, bir de Ramazan ise an itibarıyla olduğu üzere, mutlaka karidesli kalamar dolmasının yanına dövme hıyar salatasını da beraberce servis ederiz. Yemekleri bitirdiler. Kalanları biz bir yarım saat kırk beş dakikada topladık efendim – iki grup, servis ve toplama ağır işlerdir. Beyefendi tam teşekküllü sofra olmadı mı sağ oldu, Allah ona uzun ömürler versin, hiddetlenir. Fakat ne hikmetse o gün yemekte yanındaki danışmanlarından Yiğit Bey ve İlnur Beyler çok iştahlı değildi herhalde.

Yiğit Bey’in başı önündeydi – ki normalde yemeğini tabakta hiç bırakmaz, adeta yeni yıkanmış gibi pırıl-pırıl eder, Allah sizi inandırsın, ilk defa tabağındakilere dokunmamıştı bile desem mübalağa etmiş sayılmam. Bu işte bir gariplik var dememe kalmadı, bir başka hayra olmayan alamete rast geldik.

İlnur Bey’i ağlarken gördüm

Öğleden sonra İlnur Bey’i ağlarken gördüm. Hayırdır inşallah. Odada Beyefendi’nin sesi geliyordu da, biz tam anlamamıştık, acaba kapı mı aralık kaldı ki diye sormuştum kapıdaki özel harekâtçı çocuğa, kapalı amca dediydi. Hayırdır, ses geçirmez duvarlardan duyuracak kadar neden üzüp de bağırtıyorlar Beyefendiyi derken, kapı açıldıydı da orada gördüm. Kravatını ve buruşan gömleğini alelacele elleriyle ütüler gibi yapıp, yüzü al-al, tabi başı önde, çıkıp gitti. Yerleri silen Ali çavuş neden sonra yerde bulduğu iki küçük beyaz düğmeyi güvenliğe teslim etmiş de anlamış bizimkiler İlknur Bey’in yediği zılgıtı. Efendim, lider sert olmalı. Yeri geldiğinde adeta bir baba gibi, cennetten çıkmadır sonra, bunu devlet ve din hizmeti deyip, efendim, neyse gereği onu icra etmeli. Bana, kapıdaki özel harekâtçı çocuklara, bazen nice bakana, mebusa, artık devlet vazifesi kime gerektiriyorsa, hak ettiği şekilde, efendim, lazım geleni yapmalı. Liderlik budur. Riyasetin gereği budur. Suat Bey’in tabiri caizse benzetildiği gibi, ben yokken efendim üç bakanı sille-tokat, Osmanlı tokadı amma, benzettiği rivayet değil, bizzat yanında olaya şahitlik eden, efendim adını vermeyeyim, personel tarafından bizzat bana söylenmiştir. Fakat hiç biri İlnur Bey kadar – tabirimi mazur görün – ağır muamele görmedi Beyefendi hazretlerinden efendim. İlnur Bey’in çözüm süreci meselesini açarak Devlet Bey’i kızdırması, Yiğit Bey’in ise efendim döviz kurları meselesinde isabet puşendei- hata edememeleri, Beyefendinin efendim köpürmesine, hiddetinden efendim neredeyse altın varaklı yüksek ve geniş koltuğunun kolçağını heşm etmelerine sebebiyet verdi.

İşte günlerimiz böyle geçip gidiyor. Ben evvelki gün fakir aile iftarı yapan ve neredeyse Hanımefendiyle beraber aç kalan Beyefendi hazretlerine affınıza sığınarak yarma buğdaylı ve nohutlu Toyga Aşı Çorbası, kuzu gerdanından sebze ve bol baharatlı, üzerine ekşi erik asidesi serpilmiş Gerdaniye kebabı, yanında da inşallah pirinç unundan güllü memnuniyye helvası, son olarak da – biraz da bu ruznameye ahenktar olması babında! – üzüm pekmezli yaz tatlısı Zırva yapa durayım. Bunun daha sahuru var, siz beni mazur görün, olmaz mı!”

****

(Bu yazı tümüyle mizah amacıyla yazılmıştır ve tamamen kurgusaldır, hayal ürünüdür. Yazıda bahsi geçen şahısların gerçek hayattaki şahıslarla alakası yoktur. Gerçek karakterlerle olan benzerlikler – isim benzerlikleri de dâhil – tesadüften ibarettir. Bir yerlerde, ülkelerden birinde, anayasayı hiçe sayarak ülkesinde hukuku öldüren, anayasal devleti bitiren, insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayarak insanları hapse atan, onları takibata maruz bırakan hukuksuz rejimlerle veya o rejimlerin karar alıcıları ve yardakçılarıyla herhangi bir benzerlik varsa, bu da mutlaka bir rastlantıdır.)

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.6.2018 [TR724]

Ateşe atılıp gül bahçesine düşenler [Emine Eroğlu]

“Hazreti Ömer zamanında bir yangın oldu.” diye anlatmaya başlıyor Hazreti Mevlâna. Sonra kelimelerinin yüzünü bizden yana çevirip devam ediyor:

“Ateş, taşları bile kuru ağaçlar gibi yakmaktaydı. Yapıları, evleri yakmaya, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmaya başladı. Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı! Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar, yangın inada gelip alevini artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.

Halk Hazreti Ömer’e yüz tuttu, koşa koşa gidip, “Yangınımız suyla sönmüyor?” dediler. Hazreti Ömer, “O yangın, Allah alametlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şuledir. Suyu bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tabi iseniz cimriliği terk edin” diye cevap verdi.

Halk, Hazreti Ömer’e, “Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz” diye itiraz etti.
Hazreti Ömer dedi ki,“ Siz, âdet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık olmadınız. Övünmek, görünmek için cömertlik etmektesiniz. Allah korkusundan, niyazdan değil!”

Mal tohumdur, her çorak yere atma ki, o aynen yol kesen haydudun eline kılıç vermek gibidir. Din ehlini kin ehlinden ayırt et. Hakla oturanı ara, onunla otur!

Herkes, kendi yakınına cömertlik gösterip mal, mülk verir. Nadan kişi de bu suretle bir iyilik yaptığını sanır.”

ZÜLMÜN YANGINI

Hasislikten çok hissizlik ateşinden bir şuleydi, “ahir zaman yangını.”

Suyun bile ondan korkup çekindiği, akıllı kişilerin aldıkları tedbirlerin yetmediği bir “kötülük nârı”ydı..

Hani, “Ateş sendendir” diyordu ya Fütuhât’ta, Hazreti Muhyiddin. “Kötülüğünle onu tutuşturur, iyiliğinle de söndürürsün. Ateşin yalımını gördüğünde hızla kaçarsın. Halbuki zulmünle onu sen inşa etmektesin.”

Yürek yakanlar yaktıkları yüreğin ateşini, kan dökenler tüm insanlığı öldürmüşlüğün ateşini, susanlar zulme rıza göstermişliğin ateşini toplayıp gelmiş, eşi benzeri görülmemiş bir yangın çıkarmışlardı.

Halk, içine öfkelerini, şehvetlerini, iftiralarını attıkça ateş yükseldi. Muhabbetin çekildiği yürekleri kuru kütükler gibi tutuşturdu.

Tüm ülkeyi sardı, etrafa yayıldı.

Hicaz’daki kıvılcımlar Basra’daki develerin boyunlarını aydınlatacak hale geldi. Yangından öyle bir duman çıkıyordu ki, içinde kalanlar zükkam (ahir zaman nezlesi) oluyor, burunlarını silmekten başka bir şey yapamıyorlardı. Çevrelerini göremiyor, etraflarına bakamıyor, hadiselerin hikmetlerini okuyamıyor, yananlardan haberdar olamıyorlardı.

ZAMANIN NEMRUTLARI

Yangını başlatanlar zamanın Nemrutlarıydı. “Zulmü âdet haline getirdikleri için üzerlerine azap salıverilmiş,” (Araf, 162) hodendiş putperestler.

Allahu tealâ, hâşâ, Allahlığını onlara vermiş gibi davrandılar.

Dünyayı, önüne geleni yutmak için mekan, güreş tutmak için meydan, kendini satmak için pazar sandılar.

Yol kesen haydutların ellerine kılıç verdiler. Din ehli olamadıkları için kin ehli oldular. Hakla oturanların canlarına ve mallarına kast ettiler.

Onlara lazım olan bir damla suydu, deryayı kirlettiler.

Bir dâne için ambarı yele verdiler.

Canını aldıklarının ömrünü de alacaklarını sandılar. Yoksulun sofrasından ekmeğini çaldılar.
Âlemi bîzar ettiler.

“Hak sillesinin ne sedası, ne devası, ne de davası olur…” der erenler. Ateşin ta kendisi olduklarını, kıpkızıl korlara dönüştüklerini görmediler. Görmediler, konuşurken ağızlarından saçılan ejderha yalımlarını… Kendi eşlerinin, çocuklarının tutuşup yandığını.

Masumiyet, o zalim kavmi çoktan terk edip gitmiş, mahiyeti “odun” olanlar yana yana kül olmuştu.

SEMENDER TIYNET OLANLAR

Hakikat yolcularına gelince…

Onlar için kaderin tayin ettiği bir “sınanma”ydı zulmün ateşi.

Odunu kül eden aynı ateş deneyimi, insan olanı kul ediyor; ancak pervâne gibi yanan, yanmada derman bulanlar kötülüğün hararetinden korunabiliyordu.

“Ölümden daha büyük acılar tadanı ölümle korkutamazsınız.” diyordu, Meriç’ten geçip gelen bir dost. “Kim bilir kaç kere ölüp ölüp dirilmiş olanı hapisle, işkenceyle, açlıkla tehdit edemezsiniz.”

Madem, İbrahim meşrep olanlar, yani kâmil bir imanla “hasbünallah” (Allah bize yeter!) diyebilenler için ateşe ezelde verilmiş, “Serin ve selametli ol” emri vardır.

Ve madem “nar nuru yakmaz”, öyleyse nuraniyet ancak ateşle tecrübe edilebilir. Hazreti Mevlânâ’nın “Ateşe gir de ateş içinde gül ve yasemin bulan İbrahim’in sırlarını gör,” dediği… Seyyit Nizamoğlu’na aşikâr kılınan sır bu olmalı:

Eğer aşık isen yare
Sakın aldanma ağyare
Düş İbrahim gibi nâre,
Bu gülşende yanar olmaz!

GÜL BAHÇESİ

Tasavvuf dilinde gülşen (gül bahçesi), fethedilmiş, yani açılmış, Allah’ın esma ve sıfatlarının tecellisine uygun hale gelmiş kalp anlamında kullanılıyor.

Kendi derdi yâdına gelmeyenlerin, ciğerleri ıstırapla, aşkla, başkalarının derdiyle yana yana büryan olanların gönül bahçesi.

“Hak ile hâk olanlara
Kendi özün bilenlere
Dost yolunda ölenlere
Kan pahası dinar olmaz.” diyebilenlerin.

Ateşin şiddetinden deryaların tutuştuğu bir zamanda tulumbasını alıp imdada koşanların…

Öyleyse meşrebi haliliye olanlar ekmek dağıtsın yoksullara. Hakikate, ateşe atılıp gül bahçesine düşenler şahitlik etsin.

Bu yangını su değil, ancak iyilik söndürebilir.

[Emine Eroğlu] 1.6.2018 [TR724]

Uyandınızsa balığa gidelim! [Alper Ender Fırat]

Eski Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can’ın ‘Devlet aklını yok ettiler’ başlığıyla yayınlanan ve AKP’ye sıkı eleştiriler getirdiği röportajı okuyunca acı acı gülmekten kendimi alamadım. Birkaç yıl önce biz bunları söylediğimizde aralarında Abdullah Gül’den, Ahmet Taşgetiren’e, Osman Can’dan Etyen Mahçupyan’a kadar pek çok yazar ve siyasetçi höyküre höyküre ayağa kalkmış bizimle yaka paça bir kavgaya tutuşmuştu. AK Partinin artık hukuk, adalet ve demokrasi isteyen, hukuka göre hareket eden bir parti olmaktan çıktığını, tek adamın kişisel hikayesine dönüştüğünü dillendirdiğimizde bizi taşlamayan kalmamıştı. Balık hafızalı insanlar ülkesinde her şey çok çabuk unutulur ama bunları her zaman hatırlatmak hakikate olan bir borcumuz.

AK Partinin kendisiyle birlikte ülkeyi de tek kişilik bir diktatörlüğe dönüştürmeye başladığında bizim yüksek sesle itiraz etmemizden dolayı demedik laf bırakmayanlar bugün tam da söylediğimiz noktaya geldi. İdrak melekeleri o zaman birazcık açık olsaydı Türkiye böylesine tükenmiş,  harap olmuş bir noktada olmayacaktı. O zaman hizmet camiasının itirazlarına kulak verilseydi, yapılan yanlışlardan tam zamanında ders alınacak, hatalar düzeltilip, tekrar doğru istikamette yol almaya devam edebilme fırsatları olacaktı.

Sadece o zaman değil başından beri AKP ve Erdoğan; ikazları dikkate almış olsaydı, hem kendileri hem de Türkiye böylesine devasa bir bedel ödemeyle karşı karşıya kalmayacaktı.

Hizmet camiası; Hükümeti, İran ile sınırsız ve hesapsız ilişkilere girmemesi konusunda çok ikaz etti. Ama onlar İran tarafından nasıl bir tuzağa düşürüldüklerini fark edemediler; belki de etmek istemediler. Paranın ve onun sağladığı gücün şehvetine kapılıp gittiler. İran; Erdoğan ve şürekâsını rüyalarında bile göremeyeceği komisyonlarla ele geçirdi. Camia; Reza’nın ipi bunların hem kollarına hem boğazlarına dolanmadan, İran ile kirli muhabbetin ülkeyi nasıl bir tehlike ile karşı karşıya getireceği konusunda çok uyardı ama dinlemediler.

Erdoğan ve şürekâsı; İran ile böylesine karanlık ve kirli bir para ilişkisi kurarken Suriye’de de tam ters bir politikanın içine girdi. İran’ın her türlü askeri, lojistik ve siyasi desteğinin olduğu Suriye rejiminin yıkılması için muhalifleri silahlandırmaya başladı. Suriye’de izlenen politika konusunda yüreği ağzına gelip ‘aman dikkat’ diyenlerden biri de Fethullah Gülen’di

Rejimin dönüşmesi için fırsat verilmesi gerektiğini, başta göstermelik bile olsa seçimlerin yapılmasının ileride daha gerçekçi seçimlere kapı aralayacağını, orduyu elinde tutan rejimle silahla baş edilmesinin mümkün olmadığını çok kez dile getirdi. Ama dinlemediler. Milyonlarca insanın evsiz yurtsuz kalmasına, yüz binlerce sivilin ölmesine neden olacak savaşı hesapsızca başlattılar. Bu basiretsiz karar sebebiyle hem Türkiye’de, hem Suriye’de milyonlarca insanın hayatı ters yüz oldu. Bir o kadar insanda da kapanması mümkün olmayacak yaralar açıldı ve o derin yara tüm hızıyla kanamaya devam ediyor. Üstelik Suriyeli mülteciler meselesi Türkiye açısından devasa bir sorun olarak varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin en temel problemlerinden biri olan Kürt meselesinin çözümü konusunda da hükümete çok ikaz ve tavsiyeleri oldu camianın. Özellikle PKK terörü ile devlet içine saklanmış habis bir urun nasıl danışıklı işler yaptığını ve terörün bu yüzden bitirilemediğini, o habis urun temizlenmesi gerektiğini, sonrasında da atılacak kardeşlik adımlarını çok dillendirdik. Ama Erdoğan o habis uru temizlemek yerine onun arkasına saklanmayı, onlarla iş tutmayı tercih etti. Saray ve şürekası Kürt meselesi konusunda Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit edecek, Kürtlerdeki duygusal kopuşu hızlandıracak öylesine yanlış adımlar attılar ki, bir insan tepeden tırnağa art niyetli olsa bu adımları atmazdı.

Camia; AKP’ye, en çok uyarıyı Türkiye’nin rotası konusunda yapmıştı. Hizmet Hareketi’nde eli kalem tutanlar  Türkiye’nin yönünün Avrupa Birliği olduğu ve çağdaş bir hukuk devleti olabilmek için AB sürecini tamamlaması gerektiği konusunda çok ama çok ikazlar yaptı.

Ama bu konuda da ikazları bir kenara bırakıp ham bir hamasetin peşinde ‘Yeni Osmanlı’ hülyasıyla ülkeyi Ortadoğu bataklığına sapladılar. Türkiye, AB’ye namzet bir hukuk devleti olmak için çıktığı yolda, kendini tipik bir Ortadoğu diktatörlüğünde buldu.

Ülke henüz tek adamın iki dudağı arasına sıkıştırılmamışken, Her kimliğin, her aidiyetin kendini özgür ve güvende hissedebileceği yeni bir toplumsal mutabakata ihtiyaç duyulduğunu çok söyledik. Yeni ve evrensel değerler ihtiva eden çağdaş bir anayasa yapılması için ön ayak olması konusunda çok ikazlar ettik hükümete. 11 Haziran 2011 seçimlerine girerken hükümetin de en büyük vaadi buydu. Üstünlerin değil hukukun üstünlüğü sözünü veriyordu.

Bu vaatle girdiği 12 Haziran 2011 seçimlerinden yüzde 49,5 oy alınca verdiği bütün sözleri unuttu Recep T. Erdoğan. Gözlerin görmediği karanlık dehlizlerde İran ve Reza ile çok kirli ilişkilere girmeyi ve bu sayede hesapsız kitapsız çok büyük paralara sahip olmayı tercih ettiler. Çağdaş ve AB standartlarında hukukun olduğu yeni bir ülke kurmak yerine bu siyasi gücü kendi otokrasilerini kurmak için kullanmaya başladılar.

Bunu fark edip itiraz etiğimizde bugün sağda solda mıy mıy mıy laflar eden herkes sesimizi kesmek için elindekini ardına koymadı.

Evet iddia ile söylüyorum bugüne kadar Hizmet hareketi ve Fethullah Gülen Türkiye’nin başına dert açan tüm meselelerde haklı çıktı. Zaman ve olaylar Fethullah Gülen’in tespit ve öngörülerinin kesinlikle doğru olduğunu gösterdi. Ülkenin bugün karşı karşıya olduğu bütün krizlerde ilgilileri önceden ikaz etti ve hepsinde haklı çıktı. Bunun tersine hiç bir konu söyleyemezsiniz.

Ekonomisi bitmiş, dünyada itibarı sıfırlanmış, dünyanın en çok mülteci barındıran, sosyolojisi alt üst olmuş, kutuplaşmanın zirveye çıktığı 2018 Türkiye’sinde eğer filmi başa sarmak mümkün olsaydı ve hükümet hizmetin söylediklerini yapmış olsaydı bugün nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk?

Bu camia burnunun ucunu göremeyen kasaba siyasetçilerinin, tutarsız, öngörüsüz, ufuksuz siyasetini tolere ediyordu. Hizmet kadroları devletten tamamen tasfiye edildikten sonra Yılmaz Özdil’in dediği gibi cemaat gitti meydan at hırsızlarına kaldı.

Ülkedeki her şeyin çivisi çıkmış, devlet bir mafya devletine dönüşmüş, katillerin, teröristlerin, hırsızların en parlak günlerini yaşadığı bir zamanda, aydınların, akademisyenlerin, yazarların, ev kadınlarının, çocuklar ölmesin diyenlerin terörist diye tutuklandığı bu ülkede cemaati hâlâ bütün sorunların sebebi olarak göstermek tek kelimeyle embesilliktir.  İnsanda azıcık utanma, azıcık düşünce haysiyeti olur.

Her meseleyi getirip cemaate bağlayan bu embesiller güruhuna son kere söylemek lazım. Bugün yaşadığınız tüm sorunlarla ilgili Fethullah Gülen ve hizmet camiası sizi ikaz etti, çözüm önerileri sundu elinizin tersiyle ittiniz. Bugün doğruyu söylemenin ve bunun da kararlılıkla arkasında durmanın bedelini ödüyoruz. Olsun, insanoğlu sadece bugün değil tarih boyunca kendisine doğruyu söyleyen herkese bu muameleyi yaptı. Sonra başlarına nelerin geldiğini kutsal metinler anlatıyor.

Sizjn; koro halinde zalim ve müfteri olmanız gemiyi hep beraber batırdığınız gerçeğini değiştirmiyor. Biz üzerimize düşeni yaptık.

[Alper Ender Fırat] 1.6.2018 [TR724]

Bir arınma ve yücelme süreci: Ramazan’da i’tikâf [Cemil Tokpınar]

Dertlerinizi, sevinçlerinizi, duygularınızı, hatıralarınızı ve ideallerinizi paylaştığınız can dostunuzla baş başa kalmak kadar güzel ve tatlı bir şey var mıdır dünyada?

Üstelik uzun zamandır hasret kalmışsanız, birlikte olduğunuz zamanı en iyi değerlendirmek için çırpınır, adeta zamanın durmasını ister, karşılıklı sohbet ve ikram için yarış edersiniz. O sürede birlikte yenen yemeğin, içilen çayın, yapılan sohbetin tadı ve lezzeti bambaşkadır.

İşte Ramazan’ın son on gününde Allah’ın evi kabul edilen camiye çekilip, zarurî ihtiyaçların dışında sürekli ibadetle meşgul olmak demek olan i’tikâf, ezelî ve ebedî dostumuz olan Rabbimizle baş başa olmak, adeta Onunla sohbet etmek, Ona derdini dökmek, Ona aşkını ve bağlılığını ilan etmek demektir. Hiçbir dostluk, Cenab-ı Hakk’ın dostluğu kadar tatlı, lezzetli, hayırlı ve bereketli olamaz.

İ’tikâfta sürekli zikir, fikir, şükürle meşgul olan, Kur’an, oruç, tesbih, salâvat, dua ve namazla zamanını ebedileştiren kişi, kendisini Rabbinden uzaklaştıran günahlardan, kötü düşüncelerden arınarak, adeta melekleşir ve yüceler yücesine terakki eder. Çünkü kendisini Rabbiyle beraber olmaktan alıkoyan her şeyden alakasını kesmekte, akıl, kalp, ruh gibi manevî; göz, kulak, dil gibi maddî duygularıyla Allah’a yönelmekte ve Onun rızasını kazanmak için çırpınmaktadır.

İ’tikâf Müekked Sünnettir

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret ettikten sonra her yıl Ramazan’ın son on gününü Mescid-i Nebevî’de i’tikâfla geçirirdi. Vefatından sonra da mübarek hanımları onun bu sünnetini sürdürerek i’tikâfa devam etmişlerdir.

İ’tikâfın sahih olması için bazı şartlar vardır. İ’tikâf yapan kimsenin Müslüman, akıllı, temiz olması ve i’tikâfa niyet etmesi gerekir. İ’tikâf, içinde beş vakit namaz kılınan bir camide yapılmalıdır. Büyük camilerde yapılması faziletlidir. Kadınlar, kendi evlerinde mescit edinecekleri bir odada i’tikâfa girebilirler.

Tam ve mükemmel bir i’tikâf, Ramazan’ın son on günü boyunca yapılmalıdır. Ancak fıkıh âlimleri bir gün, hatta bir saat veya birkaç dakika bile i’tikâf yapılabileceğini belirtmişlerdir. Buna göre i’tikâf niyetiyle camiye giren kişi, akşam namazını cemaatle kılıp yatsıya kadar namaz, dua ve Kur’an’la meşgul olarak bu muhteşem sevap deryasından hissesiz kalmamış olur. Dileyen böyle bir i’tikâfı senenin farklı günlerinde, ne zaman müsaitse yapabilir. Böylece camide, birkaç dakikadan tutun birkaç güne kadar farklı sürelerde kalıp bütün varlığıyla Rabbine yönelebilir. Bunu hatırlatmak için bazı camilerin kapılarında Arapça, “Neveytü’l-i’tikâf” yani “İ’tikâfa niyet ettim” ifadesi yazılıdır.

İmkânı olanlar i’tikâfı Ramazan’ın son on gününde Mekke’de, Mescid-i Haram’da, Kâbe’nin çevresinde yaparak, adeta beşeriyetten sıyrılıp melekvâri bir hâle bürünebilirler. Bununla birlikte her camide, her zaman i’tikâfa girmek mümkündür. Bilhassa ibadet için çok faziletli zaman dilimleri olan akşam ile yatsı arası, sabah namazından işrak veya kuşluk vaktine kadar, perşembeyi cumaya bağlayan geceleri akşamdan sabah namazı veya işraka kadar i’tikâfa girmek, sürekli ibadet ve dua ile meşgul olmak muazzam sevaplar kazandırır.

Biz burada özellikle Ramazan’ın son on gününde yapılan i’tikâfın meziyetlerinden, güzelliklerinden, kişiye kazandırdığı faziletlerden bahsetmek istiyoruz. Hiç şüphesiz kısa süreli diğer i’tikâflar da bu büyük manadan hissedardır.

İ’tikâf Edenin Tek Hedefi Rabbine Kul Olmaktır

Allah’ın evi olan camide i’tikâfa giren kişi sonsuz merhamet ve ikram sahibi Cenab-ı Hakk’ın misafiridir. Misafirlerine ikram edenlerin en hayırlısı olan Rabbimiz, Kendisine yönelen kuluna elbette ihsanlarda bulunacak, dualarına cevap verecek, onu hidayet ve başarıyla şenlendirecek, dünyasını ve ahiretini mamur edecektir. Çünkü i’tikâfa giren kişi, bir ihtiyacı ve arzusu için büyük bir zatın kapısında oturup “İhtiyacımı yerine getirmedikçe buradan ayrılıp gitmem” diye yalvaran kimseye benzer ki, Allah’ın evine sığınmış, “Ya Rabbi, beni affedip kulluğuna kabul etmedikçe buradan ayrılıp gitmem” demektedir.

Cami öylesine temiz ve feyizli bir yerdir ki, orada kişiyi Rabbinden ve uhrevî düşüncelerden ayıracak meşguliyetler yoktur. Mümin, zamanını öldüren zararlı radyo, televizyon, gazete, dergi gibi engellerden uzak; dedikodu, gıybet, yalan, boş sohbet gibi günahlardan arınmış; lüzumsuz ve israfa varan yiyecek ve içeceklerden elini çekmiş bir vaziyette sadece ama sadece Rabbine yönelmekte, ibadetle yücelmektedir.

Tasavvufta nefsi kötülüklerden arındırmak, kalbi safileştirip terbiye etmek ve ruhu yüceltmek için uygulanan halvet, çile, uzlet ve riyazet gibi usuller, bir mürşidin rehberliğinde yapılan i’tikâfın geliştirilmiş bir şeklidir. Bu esnada mürid, zarurî ihtiyaçları dışında dünya ile alâkasını keser, yeme, içme, konuşma ve uyumayı en aza indirir, sürekli zikir, fikir ve şükürle meşgul olur.

Günümüzde sosyal hayatın çok yoğun meşguliyetleri içinde uzun bir süre arınma ve yücelme sürecine girmekte zorlanan Müslümanlar, hiç değilse i’tikâfla bir sporcunun kampa girip idman yapması gibi kendilerini geliştirmelidirler.

İ’tikâfta Neler Yapılmalı?

İ’tikâf namaz, oruç, Kur’an okuma, tefekkür, dua ve zikir gibi bütün ibadetleri içine alan kapsamlı bir ibadettir. Bu süreçteki ibadetler çeşitlilik bakımından zengin olduğu kadar kalitesi, niteliği ve derinliği bakımından da muhteşemdir. Namazlar daha huşûlu, oruçlar daha kaliteli, Kur’an okumak daha anlamlı, zikirler daha içten, dualar daha derinlikli ve feyizlidir.

İ’tikâfta bulunan kişi beş vakit namazını camide cemaatle kılar. Bir işe yetişmek, bir görevi üstlenmek gibi kaygılar taşımadığı için namazını aceleye getirmeden, gayet sakin, huzurlu, huşûlu bir şekilde eda eder.

Ayrıca namaz bahçesinin rengârenk gülleri olan nafile namazları keşf eder. Her birinin ayrı bir rengi, farklı bir kokusu olan tahiyyetü’l-mescid, işrak, kuşluk, evvâbîn, teheccüd, tesbih, hacet, istihare, tevbe namazlarıyla tanışır, zaten biliyorsa sürekli kılmak için gayrete girmiş olur.

İ’tikâf, namazı devamlı huşulu kılmak için öğrendiklerimizi uygulama imkânı verir. Namazdaki her rüknün manasını kavrayan kişi, okuduğu sure ve duaların da anlamına çalışarak sanki Rabbini görür gibi namaz kılarak “ihsan” makamına ulaşır. Her davranışını “Rabbi tarafından her an görüldüğü” şuuruyla yapar. Camide yalnız olmadığını, her şeyin Yaratıcısı olan Rabbiyle birlikte olduğunu düşünür, sadece Ona yönelir.

Kur’an Anlamıyla Okunmalı

İ’tikâfta, yüce kitabımız hem orijinalinden, hem de mealinden okunmalıdır. Eğer Arapça bilgimiz varsa okurken anlamları üzerinde düşünmek, hatta notlar almak; anlamını çıkaramıyorsak mealinden okuyarak Kur’an’la dostluk ve ünsiyet kurmak gerekir. Acaba inandığımızı söylediğimiz kitapta neler var? Biz nelere inanıyoruz? Uğruna canımızı feda etmekten çekinmeyeceğimiz bu güzide kitap nelerden bahsediyor? Bir bakıma Rabbimizin bize yazdığı hem genel, hem de özel mesajları bulunan bir mektup olan Kur’an’da bizim için neler söylenmiş?

Kur’an okurken belki de ilk kez duyduğumuz veya anlamı üzerinde bugüne kadar fazlaca düşünmediğimiz çarpıcı ayetleri not etmek, hatta bir kısmını ezberlemek mümkündür. Böylece Peygamberimiz (s.a.v.) Hira-i Nur’da Ramazan ayında, bir bakıma i’tikâf hâlindeyken inmeye başlayan Kur’an’ı benzersiz bir hâlet-i rûhiyeyle, sanki şu anda nazil oluyor gibi, adeta Rabbimiz doğrudan bize hitap ediyormuş gibi okuyabiliriz.

Dualarımız Derinlik Kazanmalı

İ’tikâf ibadetin ruhu ve kulluğumuzun büyük bir sırrı olan duayı en güzel, en çeşitli, en detaylı yapma imkânı verir. Çünkü duanın hakkıyla yapılabilmesi ve kabule karin olması için gerekli olan zamanın kutsiyeti, mekânın ulviyeti, muhtevanın etkili ve zengin olması, hâlet-i rûhiyenin kalitesi en mükemmel bir şekilde i’tikâfta vardır. Çünkü dualar bilhassa camilerde ve namazlardan sonra, bilhassa Cuma günlerinde, mübarek gecelerde ve Ramazanda, halis bir kalple, kabul edileceğinden ümit besleyerek, muhtevaları Kur’an ve hadisten alınırsa kabule yakın olur. Bu şartların tümü, i’tikâfta vardır.

Bu esnadaki dualarımız başta Peygamberimiz (s.a.v.) olmak üzere Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Zekeriya, Hz. Eyyub, Hz. Yunus, Hz. Yusuf Aleyhimüsslâm gibi diğer nebilerin ve Veysel Karanî, Abdülkadir Geylanî, İmam-ı Gazalî, Şah-ı Nakşibend ve Bediüzzaman gibi büyük evliyaların dualarından derlenmelidir.

Bununla birlikte kendi özel durumlarımızı kalbimizden geldiği gibi Rabbimize en içli bir şekilde arz etmek, adeta Onunla sohbet eder gibi dertlerimizi açmak, boynumuzu bükerek bütün aczimiz, fakrımız ve zayıflığımızla Onun kudretine ve rahmetine sığınmak mümkündür. İnanıyoruz ki, “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?”, “Dua edin cevap vereyim” buyuran Rabbimiz, bize en güzel bir şekilde cevap verecektir.

Tevbe ve İstiğfar

İ’tikâfın en verimli yönlerinden biri de, en samimi ve en nitelikli tevbe ve istiğfarlara vesile olmasıdır. Önce tevbe namazı kılarak her gün yüzlerce tevbe ve istiğfar cümleleriyle Rabbimizin Tevvab ve Gafûr isimlerine sığınmalıyız. Zira tevbe ve istiğfar Kur’an’ın bir emridir ve başlı başına bir ibadet olduğu gibi, arınmamız, temizlenmemiz, gözyaşıyla Rabbimize sığınmamız için önemli bir imkândır.

Belki böylece günahsız olduğu ve Rabbimizin Fetih Suresinde “geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığını” müjdelediği hâlde her gün yüz kere tevbe ve istiğfar eden Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetini uygulamış olur, daha sonra da kalıcı bir davranış hâline getirebiliriz.

Muhasebe Yapma ve Projeler Belirleme

İ’tikâfın önemli bir avantajı da, kapsamlı bir nefis muhasebesine imkân vermesidir. Bu muhasebede, geçen bütün yıllarımızı, aylarımızı, günlerimizi düşünerek, ibadetlerimizi, ahlâkımızı, duamızı, ilim öğrenme gayretimizi, dine hizmet için yaptığımız çabaları masaya yatırmalıyız. Ayrıca kötü alışkanlıklarımızı, yanlış davranışlarımızı, eksiklerimizi sorgulamalı, daha iyi bir Müslüman olmak için hem planlar yapmalı, hem dua etmeliyiz.

İ’tikâf aynı zamanda, kendi kendimize sözler verip, dinimizin yayılması için projeler yapıp hedefler belirlememiz gereken bir süreçtir. Çünkü maksadımız toplumdan ayrılıp sadece kendi nefsimizi yüceltmek değil, bir bakıma enerji, taktik, şevk depolayıp toplumun içine katılmak, ıslah, ihya ve inşa faaliyetleri yapmaktır.

Tabii ki, “On güne bütün bunlar sığar mı?” demeyin. Unutmayın ki, her gün zamanınızı boşa tüketen lüzumsuz ve bir kısmı zararlı bir dizi uğraştan geriye kalan öyle bereketli bir zamanınız olacak ki, belki kendinize özel keşifler, tespitler yapacak, bire bin kazandıran ibadetleri eda edeceksiniz.

[Cemil Tokpınar] 1.6.2018 [TR724]

Kalp krizini tetikleyen sebepler

Kalp krizi çoğu zaman ani ve beklenmedik bir şekilde gelir. Kriz geçirilmesinde, kronik hastalıklar ve çevresel faktörlerin etkisi büyük. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Cegerğun Polat, kalp krizini tetikleyen sebepleri şöyle özetliyor:

Kronik stres: Günümüzde temel sağlık sorunlarından biri stres. Ruhsal ve duygusal durumdaki dalgalanmalar, insan ilişkilerinden kaynaklanan faktörler ve iş stresi artık günlük yaşamın bir parçası. Bu faktörler, kronik hastalıkların da kaynağı olabiliyor. Kronik stres koroner damar darlıklarına zemin hazırlayabilir, ani başlayan stres de kalp krizine meyilli kişilerde krizi tetikleyebiliyor.

Pazartesilere dikkat: Haftanın ilk iş günü olan pazartesileri ve özellikle  sabah saatleri kalp sağlığını olumsuz etkileyebiliyor ve bazı acil durumlar oluşmasına yol açabiliyor. Stres karşısında daha kırılgan ve hassas olan kişilerin kalp krizi geçirme riski daha yüksektir. Yoğun tempolu iş yaşamı ve stresin yüksek olduğu mesleklerdekilerde kalp krizi, özellikle haftanın ilk günü etkili oluyor.

Trafik kalbi yoruyor: Yoğun ve gürültülü trafik kalp krizini tetikleyebiliyor. Yapılan araştırmalar, yoğun trafiğin olduğu ana cadde üstlerinde ikamet edenlerde kalp krizi riskinin daha yüksek olduğu gösteriyor.

Hareketsizlik: Özellikle uzun süre masa başında vakit geçiren ve düzenli spor yapmayan kişilerde diyabet, obezite, yüksek kolesterol ve kalp krizi riski arıyor. Hareketsiz yaşayan kişiler doktor kontrolünden geçmeden aniden ağır egzersiz yaptıklarında, uzun ve yorucu seyahatlere çıktıklarında kalp krizi tetiklenebilir. Siz de masa başında çok zaman harcıyorsanız, haftanın en az beş günü 30-45 dakika kadar tempolu yürüyüşü aksatmayın. Egzersiz için sabahın soğuk saatleri yerine akşamüstü saatleri tercih etmek, kalp sağlığı açısından daha güvenlidir.

Aşırı heyecan aşırı risk: Ani ve aşırı şekilde heyecanlanma, korkma, üzülme, sinirlenme ve hayal kırıklığına uğrama gibi olumsuz duygular kalp krizine yol açabilir. İlginç bir şekilde aşırı sevinme gibi olumlu duygular, ender de olsa kalp krizini tetikleyebiliyor. Yine deprem, sel, savaş, göç gibi olaylar da kalp krizi riskini artırıyor.

Beslenme şekli: Ağır ve tuzlu yemek, aşırı alkol tüketimi kalp krizini tetikleyen sebepler arasında. Kalp krizi açısından riskli hastaların, ağır yemekler sonrası kalp krizi risklerinin 7 kat artığı biliniyor. Bunun yanında kafein içerikli içeceklerin tüketimi, kalp hızı ve tansiyonu artırarak krizine yol açabilir. Sıklıkla kahve içme alışkanlığı olmayan hastalarda, kahve içimi sonrası kalp krizi riski, düzenli olarak her gün birkaç fincan kahve içenlere göre daha yüksektir. Dolayısıyla kahve alışkanlığı olmayan kişiler üst üste kahve içmekten kaçınmalı.

[TR724] 1.6.2018

HDP’nin Türk Solu fetişizmi başına iş açabilir! [Ebubekir Işık]

Memleket olarak 24 Haziran seçimlerine kilitlendiğimiz şu günlerde HDP içerisinde kaynamakta olan, fakat devam eden medya sansüründen ötürü kamuoyunun çok fazla takip etme şansına sahip olamadığı bir kaç önemli gelişme üzerinde durmak istiyorum.

Cumhur ve Millet ittifaklarının içerisinde mevcut siyasal konjonktür ve bir takım arkaik bagajlardan dolayı yer al(a)mayan HDP, benzer şekilde kendisini 24 Haziran seçimlerinde barajın çok ötesine taşıyacak toplumsal kesimlerle de ittifak kurmayı maalesef beceremedi. Bunun bir adım ötesine geçen Selahattin Demirtaş’sız HDP, milletvekili aday belirleme sürecinde kendisine oy veren kesimlerin sosyolojik gerçekliğine aykırı ve tabanı ile arasında ciddi sorunlara sebep olacak bir takım kararlara da imza attı.

HDP’ye oy veren kesimlerin profiline baktığımızda yüzde seksenlere yakın bir seçmen kitlesinin kendisini kabaca Kürt, muhafazakar ya da muhafazakar Kürt olarak tanımladığını görmekteyiz. Fakat, bu sosyolojik kompozisyona rağmen, HDP kendisine defaatla ittifak görüşmesi teklif eden PAK, PSK, Azadi Hareketi, PDK-Bakur ve PDK-T gibi Kürdistani partilerle maalesef bir ittifak denemesine dahi yanaşmadı. HDP yönetimi yer yer ideolojik yer yer ise bu partilere nicelik hesabı üzerinden bir okuma ile yaklaşarak, bu partilerin getirecekleri sınırlı seçmen desteğine ihtiyacı olmadığı sonucuna vardı. Ancak, HDP’nin bu partilerle olası bir ittifak çalışması, Kürt partileri arasında yan yana gelememe şeklinde tezahür eden ve on yıllardır aşılamayan kritik bir psikolojik eşiği geride bırakma sonucunu doğurabilirdi. Bu şans maalesef kaçırıldı.

Radikal Sol, HDP’nin Türkiyelileşme serüvenini akamate uğratabilir

En başından belirtmek gerekir ki, HDP haklı gerekçelerle kurulduğu günden bu tarafa adına Türkiyelileşme denen son derece gerekli bir siyaset izledi. Şahsen, bu siyaset tarzını HDP’yi bir Türkiye partisi yapması ve Türkiye siyasal spektrumunun merkezine daha da yakınlaştırması açısından desteklemiş biriyim. Fakat, HDP’nin özellikle Selahattin Demirtaş’ın hapse girmesinden bu tarafa Türkiyelileşme siyasetini ısrarla yanlış aktörler üzerine inşa etmesi, artık kendisi ve tabanı arasında önemli sayılabilecek kırılmalara sebep olmakta.

Vahap Coşkun hocanın da ifade ettiği gibi parti yöneticilerinin tamamını bir araya topladığınızda ortalama büyüklükte bir otel lobisini dahi doldurmayacak, siyasal söylemleri ve temsiliyetleri bakımından gerçek anlamda toplumsal karşılıkları olmayan bir çok minik siyasi partinin temsilcilerini liste başı milletvekili adayı gösteren HDP, tabanında bir çok kesimi şimdiden kendisine küstürmeyi başardı. Hatta, HDP yönetiminin bu tavrından rahatsız olan bazı Kürt grupların CHP ile görüşmeler yaptığı artık kamuoyu tarafından da bilinen bir gerçek.

HDP yönetiminin Türkiye solunun toplumsal karşılığı olmayan minik aktörleri ile beraber hareket etme ısrarını tabanına nasıl anlattığına baktığımızda, bu takıntının partinin Türkiyelileşme niyeti ile ilintili olduğu üzerinden bir argüman ortaya koyduğunu görmekteyiz. Fakat, radikal solun kendisinin bir Türkiyelileşme sorunu olduğu ve bu haliyle HDP’nin Türkiyelileşmesine nasıl bir katkı sunacağı maalesef büyük bir muamma olarak karşımızda durmakta. Dolayısıyla, HDP’nin kendi tabanında ki özellikle muhafazakar Kürtleri görmezden gelerek radikal sol üzerinden Türkiyelileşme siyasetini devam ettirmeye çalışması ve bunu radikal sola parti vitrininde daha fazla yer vererek uygulamaya çalışması, HDP’nin Türkiyelileşmesini yakın bir gelecekte akamate uğratabilir. Çünkü, HDP’nin Kürtlere gerekenden daha az bir temsille parti vitrininde yer vermesi, HDP’nin olması gerekenden daha az bir Kürt temsiliyetiyle Türkiyelileşmeye çalışması anlamına gelecektir. Bu durum HDP’yi orta ve uzun vadede radikal solun düştüğü benzer duruma düşürebilir ve Kürt seçmen nezdinde marjinalize edebilir.

HDP Radikal Sol’a ‘’hamallık’’ yapıyor

‘’Hamallık’’ tabiri bana ait değil. Bu tabir önce Mücahit Bilici daha sonra İsmail Beşikçi tarafından HDP’nin radikal sol ile ilişkisini resmetmesi açısından kullanılmış bir metafor. Hamallık tabiri HDP’nin toplumsal temsiliyetleri son derece sınırlı olan radikal sol aktörleri bir yönü ile kendi çabaları ile giremedikleri meclise sokma ısrarı şeklinde okunabilir. Öyle anlaşılıyor ki, daha bir kaç hafta önce Selahattin Demirtaş’ın HDP yönetimine yaptığı ‘’Müslüman halklarımızı kapitalist modernite karşısında sahipsiz mi bırakacağız?….demokratik İslam perspektifi bu açıdan bir daha ciddiyetle ele alınmalı ve pratikleştirilmelidir…’’ çağrısı maalesef yerde  kalmış. Asıl daha geniş bir temsiliyetle meclise taşınması gerekenler, son derece sınırlı ve marjinal temsiliyetleri olan Türk solunun bazı kesimlerine tercih edildiler. Dileyelim de HDP’nin Türk solu fetişizmindeki bu ısrarı kendi tabanından güçlü bir sille yemesine sebep olmasın.

[Ebubekir Işık] 1.6.2018 [TR724]

Avukat Nurullah Albayrak (2): Bugün yapılanların 15. Yüzyıl Engizisyon yargılamalarından farkı yoktur.

Cemaat, Ergenekon ve Balyoz davaları sebebiyle de çok eleştirildi. Bu davalarda bir hukuksuzluk yapıldı mı sizce? Sorun neydi o davalarda? Ne olmalıydı?

Öncelikle, Türkiye’de özellikle toplu görülen ceza davalarında her zaman yanlış ve hukuksuzluk yapıldığını, sistem olarak hukuksuzluk yapılmasının mümkün olduğunu düşünüyorum. Kişisel anlamda hukuksuzluk yapılsa da asıl hukuksuzluğun kişisel olmaktan öte yapısal olduğuna inanıyorum. Bahsedilen davalarda ki kamu görevlileri cemaate mensup mu değil mi bilmiyorum. Bence sorun, onların neci ve hangi düşünceye sahip olduğu değil sistemin problemli olmasında. Sistem sorunlu olduğu ve sorunları gidermek yerine daha fazla sorun oluşturacak düzenlemeler yapıldığı için yargılama makamında kim olursa olsun aynı sorunlar devam ediyor.

Örneğin, Cumhurbaşkanı adaylarından Selahattin Demirtaş kendisinin tutuklanmasına Cemaat’e mensup olduğunu söylediği savcıların sebebiyet verdiğini söyledi. Eğer bu iddiası doğru ise şu an bahsettiği savcılar tutuklu olduğu için Selahattin Demirtaş’ın serbest kalması gerekir, ancak tahliye edilmiyor. Hem de Cumhurbaşkanı adayı olan bir kişi tahliye edilmiyor. O zaman sorunu cemaat mensubu olduğu iddia edilen savcılarda değil sistemde aramamız gerekiyor.

Yapısal sorundan kastettiğim; mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmaması, iktidara bağımlı olması ve iktidarla birlikte hareket etmesi, savcıların konumu, emniyetin herkesi suçlu kabul eden yaklaşımı, imkân olsa cezalandırmayı kendilerinin yapması gerektiğini düşünen kolluk personelinin varlığı, gizli tanık uygulamaları, avukatlara getirilen yasaklar, savunmanın zorunluluk değil engel olarak görülmesi, yasal hakların kullandırılmaması, bunların yanında özel isimlerle kurulan DGM, Özel yetkili mahkemeler, Terör Mahkemeleri, Sulh Ceza Hâkimlikleri gibi mahkemelerin varlığıdır. Bu sorunlar ortada olduğu müddetçe hukuksuzluklar yaşanmaya devam edecektir. Bu nedenle yaşanan ve yaşanması muhtemel hukuksuzlukları sonlandırmak için yapısal anlamda değişiklikler yapmak zorundayız.

Hâkim ve savcının kim ya da neci olduğunu düşünmek zorunda kalmadığımız, siyasal, toplumsal, dinsel düşünce ve çatışmaların dışında, her türlü ön yargıdan uzak, sırf adalet çabası içinde, vicdanlı, ahlaklı, tutarlı, nezaketli, tarafsız, bağımsız, insan haklarına saygılı ve adil hâkim ve savcıların olduğu bir yargı sistemi en büyük beklentim ve isteğimdir.

Cemaat ile ilgili olarak Paralel Devlet Yapılanması ve ‘terör örgütü’ iddiası var. Öncelikle Türkiye’deki yasalara göre terör örgütü olmanın koşulları nelerdir? Görülmekte olan davalarda terör örgütü suçlamasına dayanak olarak gösterilen eylemler nelerdir? Tek merkezden emirler alındığı ve bürokratların ‘paralel devlet’ gibi davrandığı iddialarının delilleri nelerdir? ‘Devlete sızmak’ meselesinin hukukî karşılığı var mıdır? Bu iddialarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle Terörle Mücadele Yasası, düşünceyi değil, ‘terör’ amacına yönelik eylemleri cezalandırmayı amaçlamaktadır. Şiddet yöntemini içermeyen düşünce ve düşünce etrafında birleşme özgürlüğü suç sayılmaz. Yıkıcı eylem denilen bir eylemin varlığı için şiddeti öngören bir davranışın varlığı zorunludur. Cebir içermeyen, terörü amaçlamayan düşünce ve düşünce etrafındaki örgütlenmenin suç sayılması Terörle Mücadele Yasasına aykırıdır.

Aynı şekilde terörle mücadele için de olsa, ceza sorumluluğunun kişiselliği kuralına aykırı bir sistem oluşurulamaz. Yani herhangi bir kişi üçüncü kişinin eylemlerinden sorumlu tutulamaz.
Bir yapıya terör örgütü denilebilmesi için; cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinin biriyle Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek amacına yönelik olarak faaliyet yürütmek için oluşturulması gerekir. Bu yapıyı kuran, yöneten ve üye olan kişilerin de cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinin biriyle faaliyet yürütüleceğini bilmesi ve istemesi gerekir. Terör örgütü kurma, yönetme ve üyeliği suçu kasten işlenebilecek bir suç olup, bir kişi sadece kasten ve açığa vurduğu iradi hareketlerle bu suçu işlemiş olur.

Gülen Hareketi’nin terör örgütü ilan edilmesi sürecinin hukuki değil siyasi olduğunu ifade etmiştim. Terör örgütü ilan etme konusunda Cumhurbaşkanı ve iktidar mensuplarının 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaptıkları açıklamalar, örgüt var mı varsa bu durum ne zaman tespit edildi sorularına cevap vermesi açısından  önem arzetmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 16 Temmuz 2016 tarihinde saat 03.21 civarında İstanbul Havaalanında yaptığı açıklamada, darbe girişiminin paralel yapıya mensup askerlerce gerçekleştirildiğini ifade ettikten sonra, “Bu grubun silahlı terör örgütü olduğu AÇIĞA ÇIKMIŞTIR” demiştir. Ak Parti kurucularından olan, TBMM eski Başkanı ve Başbakan eski yardımcısı Sayın Bülent Arınç da, 21 Temmuz 2016 tarihinde, “Silahlı terör örgütünün Fetullahçı olduğunu o gece öğrendim” açıklamasını yapmıştır. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü İbrahim Kalın da, Türkiye’nin “15 Temmuz 2016 tarihinden bu yana yeni bir terör örgütü ile karşı karşıya olduğunu” 19 Ağustos 2016 tarihinde ifade etmiştir[1]. Bu açıklamalardan, devletin gizli bilgileri dâhil tüm bilgilerine vakıf olan Cumhurbaşkanı, uzunca bir süre MGK ve Bakanlar Kurulu üyeliği yapmış Bülent Arınç ve Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Kalın’ın, Gülen Hareketi isimli oluşumun terör örgütü olduğuna 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra ikna oldukları anlaşılmaktadır.

Bu açıklamalardan yola çıkılarak Gülen Hareketi’nin terör örgütü olmadığı 40 yıllık süreçte terör amacına yönelik bir faaliyetinin olmadığı anlaşılmaktadır. İktidarı 15 Temmuz öncesi söylemlerinin ve mahkemelerin kararlarının siyasi olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. Ayrıca, darbe girişimiyle ilgili olarak iktidarın söylemlerinin doğru olmadığı tam olarak ortaya çıktığında da terör örgütü suçlamasının tamamen mesnetsiz ve haksız olduğu görülecektir.

Bu aşamada şunu da ifade etmem gerekir; yapılan bu açıklamalar karşısında, 15 Temmuz 2016 tarihinden önceki eylem ya da işlemlerden dolayı terör örgütü üyeliği ile kimse sorumlu tutulamaz ve suçlanamaz. Bu durum suç ve cezaların geçmişe yürümezliği ilkesinin de bir gereğidir. Aksi durumun kabulü halinde, örneğin 1970’li yıllarda kurulan bir siyasi parti mensuplarının 2017 yılında gerçekleştirdikleri cebir ve şiddet içerikli bir eylemi nedeniyle, siyasi partinin bu tarihten önceki tüm yönetici ve üyeleri de, 2017 yılında terör örgütüne dönüşen bir siyasi partinin üyesi oldukları için suçlanabilirler. Bu türden bir uygulama ile işlenen suçlardan tamamen habersiz binlerce üye, kasten işlenebilen bir suç nedeniyle sorumlu tutulmuş olur. Bu durum, terör örgütü üyeliği suçunun tamamen keyfi yorumlanıp uygulanması anlamına gelir. İşlenen suçlar konusunda hiçbir iradi hareketi olmayan ve hatta bu olaydan tamamen habersiz olan binlerce kişinin, 2017 yılında terör örgütüne dönüşmüş bir siyasi partiye  üyelikleri ve geçmişteki faaliyetleri nedeniyle sorumlu tutulmaları, ceza kanunlarının öngörülemez şekilde keyfi yorumlanması anlamına gelir.

Hukuk önünde kişiler ya da onların tercihleri bakımından bir ayrımcılığa (discrimination) yer vermeksizin; suçlanan kişilerin hangi hukuksal tanımlama içerisinde ne tür bir suç işlediği, hangi yöntemleri benimsediği ve hangi amaçları güttüğü; başkalarının değil bizzat kendi eser, eylem, tutum ve davranışlarıyla somut kabul edilebilir tarzda ortaya konulması gerekir. Ceza hukukunda varsayımlara dayanılarak sorumluluk belirlenemez.

Paralel devlet yapılanması ve devlete sızma iddiasını da çok dile getirilen ancak hatalı değerlendirme yapılan bir konu olarak değerlendiriyorum.

Öncelikle, Anayasanın 70. maddesi gereği her Türk vatandaşı, liyakat hariç, hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmadan kamu görevine girme ve çalışma hakkına sahiptir. Dolayısıyla hiç kimse kendi partisinden, grubundan olmayan bir kişiye kamu görevlisi olamazsın diyemez.
İkinci olarak kadrolaşma suç olsa, Türkiye’de bu suçu işlemeyen siyasi ya da toplumsal grup neredeyse yoktur. Herkesin bildiği gibi, Türkiye’deki siyasi ve toplumsal cereyanların neredeyse tamamı devlette kadrolaşmaya çalışmaktadır. Ak Parti, CHP, ve MHP dâhil tüm siyasi partiler ve irili ufaklı cemaat, tarikat, hareket, loca, mezhepsel ya da etniksel grup ya da oluşum, devlette kendine yakın insanların görev alması için çaba sarf etmektedir. İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi, Türkiye’deki 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimine dair hazırladığı raporda, paralel devlet iddiaları konusunda Kemalistlerin de Ak Partililerin de paralel devlet oluşturduklarını ifade etmiştir. Doğu Perinçek, 7 Haziran 2016 tarihli Yeniyüzyıl Gazetesine verdiği demeçte, “Biz Aydınlıkçılar sadece MİT’te değil her yerde (devletin her kurumunda) etkiliyiz” açıklamasını yapmıştır. 22 Ağustos 1995 tarihinde dönemin Adalet Bakanı Mehmet Moğultay, SHP İstanbul il kongresinde, yargıda örgütlenme ve kadrolaşma konusunda şu açıklamaları yapmıştır: “Sayın Seyfi Oktay zamanında 2000 civarında hâkim alındı. Benim dönemimde 1000 civarında hâkim alındı. Toplam 3000 hâkim alındı. Bu örgüte kadro vermeyecekler de kime verecekler? MHP’ye mi verecekler? Olur mu öyle şey? Eskiden sınavlar olurdu. Sınavların olacağı tarih kimseye bildirilmezdi. Bilinmedik gazetelerde ilanları yapılırdı. Şimdi en azından biz adil davranarak, örgütü haberdar ediyoruz; örgütü bilgilendiriyoruz. Örgütün sınava girme olanağını sağlıyoruz. Yanlış mı yapıyoruz? Yapılacak en akıllı hareket kendi devri iktidarında örgütleneceksin… Kadrolaşacaksın… ve bu kadrolar günün birinde gelecek ve senin yolunu açacak.”[2] Tüm bu örnekler göstermektedir ki, devlette kadrolaşma, örgütlenme, devleti ele geçirme, devlete sızma veya paralel devlet iddiası suç değildir ve Anayasanın 70. maddesi ve kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi dikkate alındığında, bu iddianın hukuki herhangi bir temeli de yoktur.

Kanaatimce irili ufaklı her grubun devlette kadrolaşma istemesinin bazı sosyolojik nedenleri bulunmaktadır. Bunların başında, Derin Devlet ismiyle anılan yapının başlangıçta kendisini devletin yegâne sahibi olarak görüp, ideolojik veya başka gerekçelerle kendisine yakın olmayan vatandaşları kamu görevine almaması, devletten dışlaması ve/veya kamu görevine girmiş olanları da ya pasif görevlere ataması ya da başka illere sürmesi ve hatta kamu görevinden ihraç etmesi gibi ayrımcı uygulamalar gelmektedir. Eş ifade ile devleti ele geçirdiği anlaşılan bir grubun kamu görevine alma, yükseltme ve belirli kadrolara atamada, değişik gerekçelerle vatandaşlar arasında ayrımcılığa başvurması gelmektedir. Bu yanlış uygulama, maalesef daha sonra neredeyse tüm iktidar odaklarına ve siyasi partilere sirayet etmiştir. İktidara gelen her siyasi parti veya güç odağı, kendisine yakın olmayanları kamu görevinden dışlamış, görevden almış, mahrumiyet bölgesi olan başka illere sürmüş ve/veya kamu görevine alımda ayrımcılığa başvurmuştur. Az çok devleti bilen herkes bu maddi vakıadan haberdar olup, devlette kadrolaşma ya da paralel devlet kurma iddiası sadece bir gruba atfedilecek kadar basit bir olgu değildir. Türkiye’de devlete ilişkin sorunların ve mücadelelerin temelinde bu ayrımcılık ve değişik toplumsal kesimlerin bir birine duyduğu güvensizlik yatmaktadır. Bu olgu, Anayasanın 70. maddesindeki amir hükmün uygulamaya geçirilmediğini göstermektedir. Oysa ayrımcılık, toplumsal problemlerin temelini oluşturur ve toplumsal mozaiği paramparça eden hastalıklı bir uygulamadır.

Gülen Hareketi isimli oluşuma mensup ya da sempati duyan kişilerin, siyasi iradeden habersiz ve gizlice devlete sızdıkları iddiası da temelsizdir. Bir sivil toplum örgütüne mensup ya da sempati duyan insanlar, hiçbir ayrımcılığa maruz kalmadan kamu görevine girme hakkına sahiptir. Aksini düşünmek, ayrımcılık yapıldığının ve Anayasanın 70. maddesinin yok sayıldığının açık itirafı olur. Disiplin ya da ceza hukuku anlamında suç işleyenler varsa, bunları tespit edip yargılamak ve cezalandırmak bir devletin en temel hakkı ve görevidir. Suç ve cezaların şahsiliği prensibi gereği, suç işleyen kimse, o cezalandırılır. Hukuk devletinde, bir kişinin suç işlediği bahane gösterilerek yakınları ya da fikren kendisiyle aynı fikirde olanlar cezalandırılamaz. Birkaç Ak Partili, CHP’li, MHP’li ya da şu veya bu isimdeki tarikat veya gruba mensup bürokratın suç işlediği iddiasıyla aynı gruba ait tüm bürokratlar suçlu olarak değerlendirilip disiplin ve ceza hukuku açısından cezalandırılamazlar.
Kamu görevlilerinin kendilerini gizleme gereği hissetmelerinin ana nedeni, belki de tek nedeni, iktidara kendileriyle aynı görüşte olmayan bir siyasi parti veya siyasi odağın gelmesi durumunda, görevden alınma, işlerini kaybetme veya şu ya da bu şekilde mağdur olma riski altında olduklarını hissetmeleridir. Nitekim darbeden habersiz onbinlerce insanın, kamu görevinden uzaklaştrılmış olması, bu hissiyatın ne yazık ki yersiz olmadığını göstermektedir. Bugün Gülen Hareketi isimli yapıya mensup ya da sempati duyan insanları gizlenmekle suçlayanlar, 28 Şubat Sürecinde namaz kılma gibi en temel bir insan hakkı olan bir ibadeti dahi göstermeden, gizleyerek yerine getirdikleri herkesçe bilinmektedir. Daha önce dini hiçbir yaşantısı olmayan bazı insanların, Ak Partinin iktidarda olduğu dönemde, en hafif ifade ile düşünceleri açığa vurmaktan çekindikleri ve farklı hareketlerde bulundukları da herkesin malumudur. En temel insan haklarının suç olarak değerlendirildiği ve müeyyidelere dayanak yapıldığı bir bürokraside, mağdur olmak istemeyen bürokratların yaşam biçimlerini ya da görüşlerini gizlemelerinden daha doğal bir durum olamaz. Kısaca Türkiye’de bu konudaki ana sorun, bireylere atfedilecek bir sorun değildir. Sorun bireyler de değildir; sorun, tam demokratik bir yapıya bir türlü dönüşemeyen ve insan haklarını suç olarak gören kamusal uygulamalardadır. Sorun, aşırı politize olmuş bürokratik yapıdadır; birbirine tahammül edemeyen ve bir arada yaşamayı beceremeyen grupların kamu bürokrasisindeki yıllara yayılan yanlış tutum ve davranışlarındadır. Bu sorunu giderme yükümlülüğü devlete ait olup, ilk yapılacak işlem insan haklarını suç olarak görmekten kurtulmaktır.

15 Temmuz sürecinden hemen sonra yapılan yakalama ve gözaltı uygulamalarında ciddi işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler ve görüntülerden de az çok olayın vehameti görülebiliyor. Gözaltında ve daha sonra cezaevlerinde hayatlarını kaybedenler de oldu. Bu vefatların bir kısmı da kayıtlara intihar olarak geçti. Ve yine, gün ortasında adam kaçırmalar da yıllar sonra tekrar gündeme geldi. Hakeza, yurtdışında MİT tarafından kaçırılıp Türkiye’ye getirilen insanlar oldu. Tüm bu yaşananların hukuksuz olduğu değişik kesimlerden hukukçular ve insan hakları aktivistleri tarafından söylenmesine, ayrıca AB ve BM gibi kurumların bu yaşananların hukuksuz olduğuna dair hazırladıkları raporlara rağmen nasıl oluyor da bu tür hukuksuzluklar yapılabiliyor / yaptırılabiliyor?

Suç olduğu açık olan ve insanlığa karşı bir suç olması nedeniyle de sadece ülkemizde değil başka ülkelerde de yargılaması yapılabilen bir suçun bilerek işlenmesi için; cahil cesareti, tarafgirlik körlüğü, insani vasıfların yitirilmiş olması diyebilirim.

İnsan Haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmelerde korunan hakların başında işkence yasağı gelmektedir. İşkencenin engellenmesi ve sorumlularının etkin bir şekilde cezalandırılması amacıyla, sırf işkencenin önlenmesine matuf sözleşmeler kabul edilmiş ve sözleşmelerin kabul edilmesiyle de yetinilmeyerek bu sözleşmelerin etkin olarak uygulanabilmesi için mekanizmalar öngörülmüştür.
İşkenceyi meşru gören hiçbir kanun olmadığı gibi devletler de meşru görmemektedir. En ilkel devletlerde bile savaş ve olağanüstü dönemler dahil olmak üzere hangi gerekçeyle olursa olsun, işkence istisnasız olarak yasaklanmıştır. Bizim yasalarımızda da işkence suçtur ve Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesinin 6. Fıkrasında açıkça belirtildiği üzere ‘Bu suçtan dolayı zaman aşımı işlemez.’

Ne yazık ki hukuk sistemini yerle bir eden bazı hukukçu ve iktidar mensuplarının yaklaşımları ile iktidara yakın kişilerin işkenceyi tavsiye eden açıklamaları, bazı kamu personelini en iğrenç yöntemlerle işkence yapma sapkınlığına sevk etmektedir.

Ne yazık ki bugün yapılanların 15. Yüzyıl Engizisyon yargılamalarından farkı yoktur. “Bu yazılanları imzala, yoksa karınla oruç açarız”, ‘İstediğimiz şekilde ifade vermezsen eşini ve çocuğunu da buraya getiririz’, ‘İtiraf etmezsen buradan çıkamazsın’ şeklinde son derece iğrenç tehditler kullanmak suretiyle yapılan işkenceler de bir barbarlık örneği olarak işkencecilerin ismiyle birlikte tarih sayfalarındaki yerini alacaktır.

Engizisyon mahkemelerinde, tutuklular sorguya alınmadan önce aylarca zindanlarda tutulur, sanığın direnme gücünün kırılması planlanırdı. Mahkeme önüne çıkarıldığında kendisinden söylemesi istenilen şeyleri kabul etmesi gerekirdi aksi bir davranış yeniden zindana geri gönderilmesi ve büyük bir ihtimalle de bazı cezalara çarptırılması anlamına gelirdi. Sanıktan suçunu itiraf etmesi istenirken engizisyoncuların elinde kanıtlar olduğu, onun aleyhine tanıklık etmeye hazır tanıklar olduğuna inandırılırdı. Tutuklunun ne kanıtların niteliğini ne de tanıkların kimliğini öğrenmesine izin verilmediği gibi, sanık direnir veya suçu kabul etmezse daha şiddetli yollara başvurulurdu.
Bugün de aynı şekilde davranılarak insanlara işkence yapılarak itirafçı olmaya zorlanmaktadır. Bunun yapılmasına da ne yazık ki hukukçu kimliğine sahip kişiler onay vermektedir.

2 Temmuz 2017 tarihli HSK kararnamesi ile Burdur’dan alınıp Şanlıurfa’ya başsavcı atanan Sadi Doğan’ın açıkladığı gibi, 15 Temmuz 2016 tarihinden sonraki soruşturmalarda yazılı veya maddi delil bulunmadığı için, eldeki neredeyse tek delilin itiraflar olduğu ifade edilmiş ve itiraf elde etmek için gözaltına alınan neredeyse herkese kanuna aykırı vaatte bulunulmuş, işkence, insanlık dışı şartlarda (Asgari yiyecek, içecek, temizlik ve dinlenme şartları sunulmadan 30 güne yakın gözaltında tutulanlar olduğu gibi 3 kişilik nezarethanelerde kapasitesinin birkaç katı kişi bir arada günlerce tutulmuştur.) uzunca bir süre tutma, yorma, direncini kırma veya aşağılayıcı muameleye tabi tutma, başkaca isimler verirlerse kendilerinin serbest bırakılacağı gibi yasaya aykırı vaatlerde bulunma yöntemlerine yoğun şekilde başvurulduğu anlaşılmaktadır. HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’da benzer bir açıklama yapmış ve “itirafçı olacak tutuklu hâkim ve savcıların serbest bırakılacağı” yönündeki açıklamasının, tutuklu yargı mensuplarını (tuzağa düşürüp) itiraf elde etmek için yapıldığını itiraf etmiştir. 300 civarında itirafçı sayısına ulaştıklarını belirttikten sonra bunların da serbest bırakılmayacaklarını kamuoyuna açıklamıştır.

Unutulmamalıdır ki işkence suçlarında zaman aşımı olmadığı gibi bizzat işkencecilere karşı açılacak tazminat davasında da zaman aşımı yoktur. İşkenceciler ölseler dahi geride kalan aileleri tazminatları ödemekle karşı karşıya kalacaktır. İşkenceci bizzat fiili icra eden olarak anlaşılmasın; işkenceyi yapan, yapılmasına izin veren, yapılmasına göz yuman ve işkenceye itiraz etmeyen herkes işkencecidir ve açılacak tazminat davalarının ve ceza soruşturmalarının muhatabıdır.

1700’lü yıllarda yaşayan ünlü hukukçu Beccaria’nın, “Suçlar ve Cezalar” isimli eserinde işkenceyle ilgili olarak söylediği sözle bitireyim;

Bir adamın kendisinin ithamcısı olmasını istemek iddiası korkunç ve pek gülünçtür. Hakikat sanki onun adaleleri ve sinirleri arasına gizlenmiş gibi, işkence ile çıkarmağa çabalamak vahşet ve budalalıktır…. Ortada suç ya var yahut yoktur. Varsa o suça kanunun tespit ettiği ceza verilecektir ki, bu takdirde işkence faydasızdır. Şayet suç yoksa bir masuma eza ve cefa etmek müthiş bir vahşet olmaz mı?”

Anayasa Mahkemesi, OHAL dönemi sürdüğü müddetçe KHK’larla ilgili bir işlem yapmayacağını ilân etti. Peki, OHAL dönemi biterse, bu süreçte çıkarılan KHK’lar hem içerdiği yasalar hem de işten atmalar olarak AYM’ye götürülebilecek mi? Şu anki uygulamaların ‘geri döndürülme’ imkânı var mı? Mağduriyetler giderilebilecek mi? Gasıplar iade edilebilecek mi?

İktidar OHAL ilan ettikten sonra tüm ülkeyi KHK’larla idare etmeye başladı. KHK’larla 150.000’in üzerinde kamu görevlisi hiçbir savunma hakkı kullanamadan, adil yargılanma hakkının hiçbir gereğine uyulmadan, mesleklerinden çıkarıldı. Üniversitelerin de olduğu 3000 eğitim kurumuna ve 200’e yakın medya kuruluşuna KHK’larla el konuldu.

Binlerce insanın KHK’larla ihraç edilmesi de yapılan fişlemeler sonucunda olduğu itiraf edilmiştir. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, 25 Temmuz 2016 tarihinde, “İsimleri önceden tespit etmiştik” diyerek, tasfiyelerin darbe girişimiyle ilgisinin olmadığını ve fişleme yaptıklarını ifşa etmiştir (@dw_turkce – 25.7.16). Bu ifadeden kamu görevlilerinin kamu görevinden çıkarılmaları için darbe girişiminin beklendiği anlaşılmaktadır. Enerji Bakanı Berat Albayrak ise, 26 Temmuz 2016 tarihinde, “İşten uzaklaştırma listeleri emniyet ve istihbaratın yoğun çalışmasıyla hazırlandı” demiştir. Bir diğer Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli ise, aHaber kanalında, 28 Temmuz 2016 tarihinde, “O kararı almasaydık (yüzbinleri aşan kamu görevlilerini) 15 yılda temizleyemezdik” demiştir. Diğer Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da, “KHK’lar aceleyle değil, çok iyi bir hazırlığın sonucudur” diyerek, tasfiye listelerinin çok önceden planlı bir şekilde hazırlandığını ve darbe bahanesinin beklendiğini ima etmiştir. Savunma Bakanı da 29 Temmuz 2016 tarihinde “Tasfiyeler darbeden önce hazırdı” demiştir. Aynı konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan, El Jazeera Televizyonuna verdiği mülakatta, “Kimlerin FETÖ üyesi olduğunu biliyorduk; kanunlar bize engel oluyordu” açıklamasını yapmış ve kanunlar yürürlükte kaldığı sürece ve hukuk devletinin sınırları içerisinde bahse konu tasfiyeleri yapamayacaklarını ifade etmiştir. Bu açıklamadan şu sonuç çıkmaktadır: Aslında tasfiye edilen kamu görevlilerinin hukuka aykırı herhangi bir eylemleri olmadığı için, pozitif hukuk kurallarına göre ve hukuka uygun olarak kendilerini kamu görevinden çıkarmak imkânsızdı. Bu imkânsızlığı aşmak için hukuk dışına çıkarak tüm bu tasfiyeler yapıldı. Kanunlar bertaraf edilerek, yüzbinleri aşan kamu görevlisinin hukuka aykırı bir şekilde kamu görevinden çıkarıldığı ayrıca elkoyma işlemlerinin de hukuka aykırı olduğu itiraf edilmiş oldu.

Soruda belirttiğiniz gibi bu işlemlerin hukuki dayanağı bir OHAL KHK’sıdır. Anayasanın 148/1 maddesine göre, OHAL KHK’ları yargı denetimi dışındadır. Türk Hukukunda ne yazık ki bir OHAL KHK’sı ile yapılan işleme karşı mağdur olan kişilerin başvurabileceği ve tesis edilen işleminin hukuka aykırı olduğunu iddia edecek bir mahkeme bulunmamaktadır. İktidar da bunu bildiği için tüm hukuka aykırı kararları KHK’larla yapmıştır.

Şu an her ne kadar KHK’larla tesis edilen hukuka aykırı işlemlerin denetimi için OHAL Komisyonu kurulmuş olsa da hem komisyonun kuruluşu hem üyeleri itibariyle sorunları çözmesi mümkün değildir. Bugüne kadar verdiği kararlarla da bunu doğrulamıştır.

685 sayılı KHK ile oluşturulan OHAL Komisyonu yedi üyeden oluşmaktadır; bu Komisyonunun beş üyesini doğrudan yürütme organı belirlemekte olup, belirlenen üyelerin bizzat iktidarın direktifiyle hareket edeceği de atanan isimlerden anlaşılmaktadır.

Özellikle masumiyet karinesi ve yargılanmadan terör örgütü üyesi ilan edilmenin kaynağı doğrudan KHK’nın kendisidir. KHK iptal edilip bu KHK’nın hukuken varlığına son verilmedikçe, ileri sürülen ihlaller devam eden şekilde var olacaktır. Hak ihlallerin kaynağı olan OHAL KHK’larının hukuken varlığına son verilip iptal edilmedikçe, yaşanmış hak ihlalleri saptanarak giderilmedikçe, tazminat ödenmedikçe, hak ihlalleri giderilmiş sayılmaz. İhlalin kaynağı olan OHAL KHK’ları hukuken geçerli olarak varlığını sürdürdüğü sürece, masumiyet karinesi ihlali gibi ihlaller de devam eden şekilde varlığını sürdürecektir. Bu nedenle, insan hakları ihlallerinin giderilebilmesi için, ihlallerin dayanağı olan KHK’ların mutlaka iptal edilmesi ve hukuki varlıklarına son verilmesi gerekir.
Zorlu bir süreç olsa dahi yapılacak hukuki mücadele sonunda yaşanan tüm hak ihlallerinin ortadan kaldırılarak mağduriyetlerin giderilmesi yönünde karar verileceğine inanıyorum.

Şu an Türkiye’de yargılamanın savunma ayağının çökertildiğine dair ciddi iddialar söz konusu. Yukarıda da belirttiğim gibi, çok sayıda avukat hapiste ya da firari. Savunmasız veya avukat tutacak parası olmayan mağdurlara bu süreçte neler yapmalarını tavsiye edersiniz? Türkiye’de ya da dünyada haklarını arama adına başvurulabilecek ne gibi merciler bulunuyor? Bu noktada yardımcı olabilecek insan hakları kuruluşları ya da hukuk dernekleri var mıdır?

15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden hemen sonra, FETÖ/PDY sebebiyle açılan tüm davalara özel vekâlet sunmuş avukatlar hakkında gözaltı kararı alınmış ve söz konusu avukatlar tutuklanmıştır. 15 Temmuz 2017 tarihi itibariyle, bir yıl içerisinde, hali hazırda Türkiye genelinde bu davalara vekâlet sunan toplam 1542 avukat hakkında gözaltı kararı alınmış ve gözaltına alınanlardan şu an itibariyle 581’i tutuklu ve 138’i hakkında da mahkumiyet kararı verilmiştir. Ayrıca Temmuz 2017 tarihi itibariyle hakkında yakalama kararı bulunan avukat sayısı 200’den fazladır. Binden fazla meslektaşının gözaltına alındığını ve yarıdan fazlasının tutuklandığını ve mahkum edildiğini gören diğer avukatlar ise, bu atmosferde siyasi suçlarla suçlanan sanıkları etkin şekilde savunmadan ve hatta vekâlet almadan çekinir olmuşlardır.

Bu durumun şüpheli ve sanıkların kendi seçecekleri avukat yardımından yararlanma hakkına son derece ağır bir müdahale oluşturmasına ek olarak, İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal da, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada, “FETÖ sanıklarına avukat atayacak kadar enayi miyim? Elbetteki kimseyi atamadık; atamayacağız” demiştir. Böylece, en temel sanık haklarından biri olan avukat yardımından yararlanma hakkının (AİHS m. 6/3c) gerekleri, özerk olan bazı Barolar tarafından da yerine getirilmediği açıklanmıştır. Ayrıca, Çağdaş Avukatlar Derneği Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı, Ankara Barosu’nun 64. Olağan Genel Kurulu’nda yaptığı 16 Ekim 2016 tarihli konuşmasında, “Hizmet (Hareketi) mensubu, Paralel Devlet Yapılanması mensubu yargıçlara, savcılara, askerlere, polis memurlarına veya vatandaşa sistematik işkence yapılıyor. Farkında mısınız? … Bu arkadaşlarınıza hapishanelerde tecavüz ediyorlar. Bu arkadaşlarınızın tırnaklarını söküyorlar, emniyet birimlerinde. Emin olun. Bana güvenin. … Kalın bağırsak ameliyatı olmuş insanları gördüm; makatlarına sokulan eşyalar nedeniyle; emniyette ve hapishanede. Ülke genelinde 40 000 tutuklama var. 80 000 gözaltı yapıldı. Sistematik olarak işkence yapıldı. … 18 kişi intihar etti. Savcılar, polis müdürleri, kaymakamlar; bir insana ne yapılır da kafasına silahı dayayıp sıkar?” belirtmesine ve işkence delilleri devletin resmi haber ajansı Anadolu Ajansının 7 dakikalık görüntülerinde ve Hürriyet Gazetesinin manşetinde[3] yer almasına, vücudu sargılı ve kafasında darp izleri olan kişilerin resimlerine bu gazetenin ilk sayfasında yer verilmesine rağmen, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, hiçbir nezarethane veya cezaevini ziyaret etmeden, şüpheli ve sanıkların hiçbiriyle görüşmeden, ABD’ye giderek, Türkiye’de işkence olmadığını açıklamıştır.

Birçok Baro, 15 Temmuz 2016 tarihinden sonraki gözaltılar için sınırlı sayıda avukatı CMK avukatı (resen atanacak avukat) olarak özel şekilde belirlemiştir. Yukarıda belirtildiği gibi, İstanbul Baro Başkanı, övünerek 15 Temmuz 2016 sonrası gözaltı alınanlara avukat göndermediklerini itiraf etmiştir. Özel belirlenen avukatlara Adalet Bakanlığınca özel brifingler verildiği ve nasıl davranmaları gerektiğinin dikte edildiği sosyal medyada iddia edilmiştir. Bazı illerde, birçok avukat müvekkillerine itirafçı olmalarını telkin etmiş, şüphelilerin kendilerini suçlamama haklarının tam tersi ve bu en temel sanık hakkının ihlaline yol açacak şekilde, avukatlık mesleğinin gerekleriyle taban tabana zıt bir şekilde, Hükümet ajanı gibi davranmışlardır. Bu hususta sosyal medyada isim belirtilerek birçok haber yapılmış, ancak söz konusu avukatlar hakkında da hiçbir işlem yapılmamıştır.

Bazı barolar, FETÖ/PDY üyesi suçlamasıyla gözaltına alınanlara avukat atamayacaklarını açıklamışlardır. Kanunen küçüklerin gözaltına alınması durumunda mutlak zorunluluk olmasına rağmen, 18 Ağustos 2017 tarihinde, Bylock kullandığı iddiasıyla kelepçelenerek gözaltına alınan eski Emniyet Müdürü Anadolu Atayün’ün 17 yaşındaki kızı için Konya Barosu avukat atamamıştır.

Maalesef yaşanan hukuksuzluklara ve kötü muameleyle avukatlar mücadele etmesi gerekirken bazı Baroların yanlış tutumları nedeniyle insanlar hak arama ve savunma konusunda yalnız kalmış ve gerekli mücadeleyi verememiştir.

Şu an itibariyle özellikle yurtdışında insan hakları örgütleri ve insan hakları konusunda çalışan hukukçular tarafından hak arama konusunda yardım ediliyor. Mağdurlar korkmadan çekinmeden haklarını aramak için mücadele etmek istediğinde kendilerine yardımcı birini bulacaklardır.
Kurumlar açısından değerlendirme yapıldığında başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olmak üzere Birleşmiş Milletlerin çalışma grupları ve komitelerine başvuru yapılabilmektedir.

Türkiye’deki mevcut hukuksuzlukların giderilmesi ve ülkenin yeniden hukuk rayına oturtulabilmesi için meslek kuruluşları, ya da uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimler var mı? Bu girişimler karşılık buluyor mu? Daha neler yapılabilir?


Yaşanan mağduriyetlerin büyüklüğü ve tüm mağduriyetlerin arkasında da bir ülkenin iktidarı olduğu için netice almak biraz zor oluyor, hele de bu iktidar her türlü yolu kullanmaktan çekinmediği için. Ancak gelinen aşamada özellikle Avrupa ülkeleri ve Avrupa’da bulunan kurumlar nezdinde yaşanan mağduriyetler ve bu mağduriyete sebebiyet veren hukuksuzluklar bilinmektedir. Şahsen hukukçular olarak beklentimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yaşanan tüm hukuksuzluklarla ilgili karar vermesidir. AİHM tarafından yapılan başvuruların gecikmeksizin incelenmesi ve ihlal kararlarının verilmesi için de her kesimden mağdurun çabası devam ediyor. Umut ediyorum ki yakın bir zamanda ihlal kararları çıkacaktır.

Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?

Öncelikle, tarihe not düşülmesine katkı sağlayacağını düşündüğüm bu çalışma için size teşekkür etmek istiyorum.

Son olarak da bir hayalimi ifade ederek bitirmiş olayım.

Dili, dini, ırkı, inancı, cemaati, cemiyeti, tarikatı, partisi, grubu, cinsiyeti, makamı, mansıbı, parası ne olursa olsun insanların birbirinin hakkına saygı gösterdiği, birlikte daha iyiye ulaşmanın çabasını sergilediği, karşısındaki insana değer verdiği hoşgörünün, sevginin, kardeşliğin esas olduğu bir ülkemiz olmasını istiyorum. Mevcut şartlarda zor gibi gözüküyor, ancak hayal eder olması içinde mücadele edersek gerçekleşeceğine inanıyorum.


[1] http://www.trt.net.tr/francais/turquie/2016/08/19/article-d-ibrahim-kalin-bruxelles-a-un-probleme-555000

[2] https://m.youtube.com/watch?v=7DPxEJxD8jMhttps://m.youtube.com/watch?v=CHfSkm3HKIE

[3] Bkz. 21 Temmuz 2016 tarihli Hürriyet Gazetesi.

[thecrcl.ca] 1.6.2018

Aydoğan Vatandaş: “Cemaat aldığı siyasi tutumlar nedeniyle bu duruma düştü…”

Aydoğan Vatandaş, Hizmet Hareketi içinden çıkmış nev-i şahsına mahsus bir gazeteci.

Velut bir kalem. Uzmanlık alanları; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler. Nitekim, bu aralar eğitim kurumlarında Medya, İletişim dersleri de veriyor, çeşitli etkinliklere sık sık uzman misafir konuşmacı olarak katılıyor.

Armageddon, ASALA Operations, Monşer  yayınladığı kitaplarından bazıları.  13 kitabı var. Bu kitaplardan bir kısmı da Türkiye’de en çok satanlar listelerinde yer aldı haftalarca.

Türkçe çalışmalarının yanında iki de İngilizce kitabı var: Reporting from the Bridge and Hungry for Power: Erdogan’s Witch Hunt and The Abuse of State Power.

Aydoğan’la zaman zaman telefonda fikir alışverişlerinde bulunuruz. Nettir, kitabın ortasından konuşur; önemli bilgilerini ve keskin gözlemlerini açıklıkla ve cesurca dile getirir.  Bu zor zamanlarda, The Circle’a hiç bir mazeret ileri sürmeden konuştuğu için hassaten teşekkür ediyorum kendisine.

Aydoğan bugün  en verimli dönemini idrak ettiği yaşlarda. Huffingto Post, İndependent gibi mecralarda fikirlerini okuruyla paylaşıyor. Amerika’da kendine iyi bir network edindi.  Çevresi, İngilizcesi ve vizyonuyla Hereket içinde “dünya gazetecisi”olma evsafını haiz sayılı isimlerden. The Circle olarak, Aydoğan’la, Diyasporada Yaşayan Türkiye Aydınımız başlığı altında ufuk açıcı bir söyleşi yaptık. Kendisine sorularımızı yanıtladığı için çok teşekkür ederiz.

Bize bir Aydogan Vatandaş resmi çizseniz desek?

Zor iş. İnsanın kendisini tanıması ve tanımlaması başka insanları tanımasından ve tanımlamasından daha zor. Ama insanın kendisini gerçekleştirebilmesi için kendisini tanıması çok önemli. İnsanların verimli birer tarla olduklarını varsayarsak, bu tarlaya uygun tohumu ekip, uygun su miktarını ve gübreyi doğru tespit edebilmek insanın yapmak istediklerini gerçekleştirebilmesi için hayati. Aksi taktirde, mevcut eğitim sistemi sizi hangi limana ulaştırırsa kendinizi orada bulursunuz.

Bu anlamda, lise yıllarımda ne yapmak istediğim konusunda kendimle uzlaştığımı düşünüyorum. O yüzden asker olmaktansa, özgürce yazabilecek bir ortam aradım kendime. Yanlışlar yapmaktan korkmadığımı ve kendimi o yıllarda klasik eğitim sisteminin olabildiğince uzağında tutmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Örneğin, şiir yazmaya hevesli bir genç olarak, bir şiiri bitirebilmek için 1 yıl uğraşmayı göze alabilirken, aynı çabayı termodinamik kanunlarını öğrenmek için harcamadım. Mühendis olmayı hiç düşünmedim. Yanlışlar yapmaktan korkmamak ile yaratıcılık arasında bir bağ da olabilir sanıyorum. Her çocuk aslında muazzam bir sanatçıdır.

Önemli olan o yaratıcılığın önünü açabilecek cesareti çocukların edinmesine engel olmamak ve dahası çocukların o sanatçı, yaratıcı doğalarını yetişkinliklerinde de muhafaza edebilecekleri vizyonu edinmelerine yardımcı olabilmek. Bu anlamda ilkokul 3.sınıfta yaptığım yanlışlardan biri olarak annemden gizleyerek okuduğum Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’ romanını anımsıyorum. Gençlik yıllarımda kendimi şair olarak görürdüm. Ama uzun yıllar şair olarak kalamayacağım bir meslek hayatım oldu. Son 23 yılımı kendimi gazetecilik yaparken, kitaplar yazarken buldum. 2006 yılından beri Amerika’dayım. New York’ta The New School University’de Medya Çalışmaları Bölümü Master programından 2011 yılında mezun oldum. Alvernia University’de Liderlik Çalışmaları Bölümünde Doktora eğitimimi yarıda bırakıp, Fatih Üniversitesi Uluslar İlişkiler ve Siyaset Bilimi Doktora Programını, tez aşamasına geldiğim sırada Universite’ye kayyım atanması dolayısıyla tamamlayamadım. Amerika’da İngilizce yayımlanmış iki kitabım var.

Türkiye siyasetiyle ilgilenmek, takip etmek, yazmak, sosyal medya vs. sizi yormuyor mu? Beni yordu da!…

Türkiye gündemi elbette insanı yorar ama bunun aynı zamanda bir uzmanlık alanı olduğunu unutmamak gerekir. Son 2 yıldır Huffpost’a düzenli olarak Türkiye’yi zaman zaman da Amerika-Türkiye ilişkilerini yazdım. Türkiye’yi bilimsel bir perspektifle yakından takip edebilmek şu an çok kıymetli. Türkiye’yi bilmeden bölge hakkında da fikir yürütmek eksik olur.

Neler okuyorsunuz bu aralar?

Şu an Levitsky’nin ‘How Democracies Die’(Demokrasiler Nasıl Ölür) adlı kitabını okuyorum. İki hafta önce bazı Türk asıllı Amerikalı lise son öğrencileri kendilerine zaman zaman bazı konularda konuşma yapmamı, kendilerine rehberlik etmemi istediler. Ben de yok öyle yağma dedim. Bu kitabı almalarını, 1.bölümü okumalarını ve de birlikte müzakere edebileceğimizi söyledim. Haftaya da başlıyoruz. Onlara bir de ‘The Post’ filmini izlemelerini tavsiye ettim. Zira Amerikan Demokrasisinin karşı karşıya kaldığı önemli problemlerden biridir, Nixon’un The New York Times ve The Washington Post’a yönelik yayın durdurma girişimleri. Amerikan Anayasasının temelinde devleti yönetenlerin tiranlaşma ihtimaline karşı, demokrasiyi ve temel özgürlükleri koruma fikri var. Bu fikir, zaman zaman devleti yöneten populist otoriterlerce tırpanlanmak istendi. Amerikalı aydınlar ve anaakım medya, Trump’ın da aynı eğilimde olduğunu görüyorlar ve Amerikan demokrasisinin geleceğini tartışıyorlar. Kitap aslında merkezine bu konuyu almış. Rusların Amerikan seçimlerinde Trump’ın kazanmasını tercih etmesinin nedeni olarak, Trump’ın Rus yanlısı olmasına değil, Trump’ın liderlik tarzına bağlamıştım. (https://www.huffingtonpost.com/entry/why-russians-backed-mr-tr_b_13724354.html)  Rusların, Trump’ın otoriter bir lider olarak Amerikan toplumunu ve devlet sistemini böleceğini, kamplaştıracağını öngördüklerini düşündüm. Gerçekten de öyle oldu.  Rusya bu süreçte de alabileceği kadar yol almayı hesaplıyor.

Bu konuyu biraz açar mısınız?

Soğuk savaş döneminin son yıllarında ABD, Gorbaçov üzerinden Sovyetler Birliğini çözdü. Gorbaçov demokratik bir liderdi. Demokratik liderlik tarzı ise otoriterlik temelli ideolojik Sovyet devlet aygıtını çözdü. Şimdi demokratik temelli ve küresel mücadelesini ‘demokrasi ve liberal ekonomik modeli’ pazarlayarak yürüten ABD’nin otoriter ve ulusalcı ekonomik modeli savunan bir liderlik tarzıyla sarsıntı yaşadığını gözlemliyoruz. Otoriter liderler yapıları gereği sürekli düşman üretirler ve bu ister istemez toplumu böler. Amerikan siyasi tarihi kanımca Vietnam savaşından bu yana hiç bu kadar bölünmemişti.

Bir klasik sual: Amerika’dan Türkiye nasıl görünüyor?

Amerikan medyasını incelediğimizde, Türkiye tamamen otoriterliğe kaymış, demokratik kazanımlarını kaybetmiş, Freedom House’ın son raporuyla da desteklendiği gibi ‘özgür olmayan’ bir ülke olarak gözüküyor. Türkiye’den ABD’ye yönelik çok sert ve diplomatik olmayan çıkışlara ragmen ABD yönetiminin oldukça müsamahakar olduğunu gözlemliyorum.
Özlüyor musunuz memleketi?

İnsanın özlediği, özlem duyduğu şeyler genellikle yaşadığı güzel anılar oluyor. Yaşanan en güzel anılar ise arkadaşlarla yaşanmış olanlar. Gazeteci arkadaşlarımın bir kısmı hapiste bir kısmıyla da zaten düşman kamplara düştük.

Kırgınlık?

Hayır. Kimseye kırgın değilim.

10 yıl sonranız?

Bütün uzman görüşlerine rağmen, dünyanın sadece bir kaç hafta içerisinde bile neye benzeyebileceği kimse tarafından tahmin edilemiyor. Olaya böyle baktığımızda mevzu bahis tahmin edilememezlik  dünya açısından gerçekten korkutucu boyutlarda. Bireysel olarak da baktığımzda 10 yıl çok uzun bir süre. O kadar ömrümüz olup olmadığını dahi kim bilebilir?

Ne olacak bu Cemaat’in hali?

Cemaat’e hareketin içinden de kimi eleştiriler var. Cemaat ve eleştiri konusunda neler söylersiniz?
Sosyal aidiyeti Cemaatle özdeşleşmiş kimselerin bu soruyla hemhal olmaları aslında varoluşsal bir sorun. Yani Cemaatin yok olması ihtimali ile insanın yok olması ihtimali aynı şiddette bir varoluş sorunu olarak hissediliyor olmalı. O yüzden bazı akademisyen arkadaşların Cemaat ve eleştiri konularını gündemde tutmaları, aslında en temelde onların bizzat kendi yaşadıkları varoluşsal krizin de göstergesi olabilir. Yani bilinçlerini şekillendiren bir Organizasyonun yaşadığı sorunlar, bu insanlar açısından varoluşsal bir sorun olmasa, akademik olarak eğilebilecekleri başkaca onlarca konu olmasına rağmen bu civarda dolaşmaları onların yaşadığı aidiyet, kimlik krizi ve hayal kırıklığının tezahürü de olabilir. Diğer taraftan Cemaati eleştirenler ve bu eleştirileri haksız bulanlar da biraz önce bahsettiğim nedenlerden ötürü, aslında eşit oranda bu Cemaatin unsurlarıdır. Bir kısım muhtemelen, Cemaatin yok olma ihtimali, düştüğü durum dolayısıyla varoluşsal bir kriz yaşarken, bir kısım da bu eleştirileri kendi sosyal aidiyetlerine, kimliklerine yapılmış sayıyor olabilirler. Bu durumda aslında her iki taraf da aynı yapının farklı katmanlarında varolmaya devam ediyorlar kanımca.

Bununla birlikte, dünyanın pek çok yerinde onlarca Üniversite kurabilmiş, binlerce insanı akademisyen olarak bilimsel düşünceye yönlendirmiş bir organizasyondan söz ediyoruz. Böyle bir yapıda eleştirel aklın tolere edilemeyecğini düşünmek yanlış olur. Düşünün, mesela Columbia ya da Harvard Üniversitesi’nde genetik biyoloji alanında doktora yapmış bir insana sanırım evrimin palavra olduğunu anlatamazsınız. Ama aynı zamanda, bilimin ulaştığı günümüz seviyesinde, insanın genetik yazılımının 4 harfin 3 milyar farklı kombinasyonundan oluşan 260 bin sayfalık olağanüstü bir kitap olduğunu ve bu olağanüstü yazılımın da bir programcıyı, bir başka deyişle yaratıcıyı gerektirdiği düşüncesini akla getiren de günümüz bilimi.

Diğer taraftan Cemaat türü yapılar siyasi parti değildir. Kaldı ki, bugün Türkiye’de hangi siyasi parti kendi içerisinde mutlak bir demokratik kültürü geliştirebilmiş? Türkiye 600 yıllık bir Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş. Hiç bir döneminde devlet karşısında güçlü bir sivil toplum oluşmamış. Devletin ali menfaatleri gereği kardeş katlinin normal görüldüğü, öncesinde babadan oğula geçen, saltanata dönüşmüş Hilafet teorisinin İslamın siyaset teorisi olarak geliştiği bir gelenek var karşımızda. Yani Hilafet makamın tesis edilmesiyle dünyadaki tüm müslümanların sorunlarının çözüleceğini varsayan siyasal ve cihadist islamcı hareketlerin at koşturduğu, krallıkların İslami yönetim diye yutturulduğu bir coğrafyada demokrasiye, demokratik kültüre, Hizmet Hareketi uzak değildir. Hakan Yavuz, örneğin, Hizmet Hareketini seküler bir yapı olarak tanımlar. Sekülerizm olmadan demokrasi imkansızdır.

Kanımca, organizasyonlarda, denetlenebilirlik, hesap verebilirlik liderlerin ve yöneticilerin başarısını artıran unsurlar olarak değerlendirilmeli. Diğer taraftan Cemaat, Hizmet hareketi olduğunu iddia ediyorsa, sadece hizmeti ve hizmetkar liderliği esas almalı. Yani yönetmeyi, hükmetmeyi amaçlayan otoriter liderleri ve liderlik anlayışını değil, başkalarına hizmet etmeyi amaçlayan, takım oyununu bilen, eleştiriye açık, alçak gönüllü, hesap vermekten çekinmeyecek liderler yetiştirebilmeli.
Cemaatin bugünkü durumuna dönersek… Gazeteci Adem Yavuz Arslan, The Circle’a verdiği mülakatında, Cemaat, “halkı ve devleti tanıyamadı” diyor. Yine akademisyen Özgür Koca ise bu durumu düpedüz “kötü liderliğe” bağladı. Sizin ne düşünüyorsunuz bu konularda?

Cemaat aldığı siyasi tutumlar nedeniyle bu duruma düştü. Biz zuhurata tabiyiz. Görünen odur. Mavi Marmara olayında Gülen’in sürece mesafeli yaklaşması Erdoğan yönetimiyle yakın gelecekte yaşanacak kopuşun da başlangıcına tekabül eder. Peşi sıra 17 Aralık yolsuzluk soruşturması, ucu bugünlere kadar süren cadı avının da nedeni oldu. Türkiye’de yaşanan krizin özünde, Erdoğan’ın tüm kanaat önderlerinden, toplumsal kesimlerden mutlak bir itaat beklentisi var. Gülen, Alparslan Kuytul, Selahattin Demirtaş, irili ufaklı çeşitli sol gruplar Erdoğan’a biat etselerdi elbette bugün bu durumda olmazlardı. Ancak bu durumda tarihin nasıl şekilleneceği konusunda da elimizde matematiksel bir kesinlik yok. Yani durumları daha iyi olabilirdi tahmini ile daha kötü olurdu tahmini uzaklıkları merkeze  eşit mesafede olan iki noktadır.  Erdoğan’ın gücü yeterse, bu süreçten Meral Akşener, Kemal Kılıçdaroğlu, Abdullah Gül ve çevresi ve tüm muhalif kesimler de sırayla payını alabilir.
Cemaat medyasında uzun yıllar çalıştınız.

Cemaat çok başarılı yayın kuruluşlarına sahip oldu. Ama aynı zamanda basın ve ifade özgürlüğü konularının ıskalandığı  devletçi ve partizan yaklaşımların egemen olduğu zamanlar da oldu. Bununla birlikte asıl yatırım binalara değil, insana yapılmalıydı. Ekonomik durumun çok iyi olduğu dönemlerde gençler yurt dışına eğitime gönderilebilirdi, yurt dışında çeşitli medya organları ile ortaklıklar tesis edilebilirdi.

Cemaatin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’den çıkışlar neticesinde, yurt dışına çıkan binlerce aile, onbinlerce çocuk oldu. Hizmet hareketi kanımca yeni bir ‘faza’ geçiyor. Gülen,  Said Nursi’nin temellerini attığı müktesebat ve metinler üzerinden yürüdü. Sıfırdan başlamadı. Sanırım yeni jenerasyon da eldeki müktesebat üzerinden yol alacak. Geleceği belirleyecek olan bu aileler, onların çocukları ve hicret ettikleri ülkelerde yetişen çocuklar olacak kanısındayım.

[Engin Sezen] 30.5.2018 [thecrcl.ca]