Erdoğan’ın yazlık sarayı 25 hektar başladı, 92 hektara yayıldı!

Gökova’daki Okluk Koyu’nda yapılan Cumhurbaşkanlığı Yazlık Sarayı’nın bitişiğindeki 27 hektarlık alanın önce koruma derecesi düşürüldü, ardından da ‘Kamu hizmet alanı’ ilan edilerek Saray tarafından kullanımının yolu açıldı. 20 hektar alanda başlayan daha sonra güvenlik alanı gerekçesi ile 65 hektara yayılan yerleşkeye, 27 hektarlık yeni bir alan daha eklenmiş oldu!

200 metrekarelik bina yıkılarak yerine 300 odalı olduğu iddia edilen dev yazlık saray inşa edilen, çevresine yüzme havuzlu binalar eklenen, 3 helikopter pisti, dev yatların bağlanabileceği iskeleler yapılan yazlık saray, peşpeşe atılan adımlarla ormanlık alanda yayılıyor. Birgün Gazetesi’nden Nurcan Gökdemir’in haberine göre, 20 hektar alanda başlayan daha sonra güvenlik alanı gerekçesi ile 65 hektara yayılan yerleşkeye 27 hektarlık yeni bir alan daha eklendi. Sarayın yayıldığı alanın hemen bitişiğindeki 27,48 hektarlık alanın doğal sit olan statüsü Ocak ayında Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Koruma Kullanım Alanı olarak değiştirildi.

SARAY’IN EMRİNE TAHSİS EDİLDİ

Bununla sadece yörede yaşayanların geleneksel yaşam şekillerine uygun yapıların korunması, yenilerinin inşa edilmemesi, en fazla kamping alanı yapılmasına izin veren hükümler aşıldı. Düşük yoğunluklu yerleşim faaliyetleri ve turizm faaliyetleri yürütülmesinin koruma amaçlı imar planına uygun olması koşuluyla turizm tesisleri, yat limanı, tekne imal ve çekek yeri ve düzenli depolama tesisi yapılabilmesinin önü açıldı. Alınan son kararla da bu alan fiilen Saray emrine verildi.

1/25000 ölçekli Çevre Düzeni Plan Değişikliği kararı Muğla Valiliği Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü tarafından önceki gün askıya çıkartıldı. Kararda, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Okluk Koyu mevkiindeki “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Koruma Alanı” sınırları içinde kalan yaklaşık 27,48 hektarlık alanın “Kamu Hizmet Alanı” olarak ayrılmasına ilişkin 27 mayıs 2020 tarihinde karar aldığı belirtildi. Plan değişikliği kararı bir ay süreyle askıda kalacak.

[TR724] 12.6.2020

Kyani; fırsat mı, tuzak mı? [Yusuf Dereli]

Kyani, kozmetik ve besin takviyeleri alanında faaliyet gösteren uluslararası bir firma. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından 2018’de açıklanan listede ‘piramit’ sistemine dayanan ‘saadet zinciri’ yapılanmaları arasında gösterilmişti. Sisteme girip satış yapabilmek için Türkiye’de fiyatları bin 700 TL’den başlayan ‘reklam setlerinden’ bir tane almanız şart. Avrupa’da ise ülkeye göre fiyat değişiyor. Reklam seti almazsanız ‘distribütör’ olamıyorsunuz. Ürünlerin internetten, marketlerden veya pazar yerlerinden satışı da yapılmıyor. Kimilerine göre ‘fırsat’ olarak tanımlanan Kyani, kimilerine göre ise para tuzağı!

Özellikle son dönemde artan işsizlikle birlikte insanlar para kazanmak için yeni yollar aramaya başladı. Korona salgınının da etkisiyle Network Marketing de bu yollardan biri olarak sivrildi. Bu alanda faaliyet gösteren farklı markalar var.

Son dönemde bu konuda öne çıkan markalardan biri de Kyani. Peki nedir Kyani? Sisteme nasıl giriliyor? Para kazanmak için ne yapmanız lazım? Riskleri var mı? İnternetten satış yapılabiliyor mu? Fırsat mı yoksa tuzak mı?

Kyani 2005 yılında kurulmuş bir firma. Kozmetik ve besin takviyelerinde 3 ürünle piyasaya giriyor. Bugün ürün sayısı 10’a ulaşmış. Firma, Türkiye’deki faaliyetlerine yaklaşık 7 yıl önce başladı. Türkiye’den distribütörlerin verdiği bilgiye göre, 7 yılda 130 milyon TL prim dağıttı.

GİRİŞ İÇİN REKLAM SETİ ALMAK ZORUNDASINIZ

Peki nasıl distribütör olunuyor? Bunun için firmanın mevcut reklam setlerinden birini satın almanız şart koşuluyor. Aksi halde satış yapamıyorsunuz. Şirket bunun ‘giriş bedeli’ olmadığı, karşılığında ürün verdiklerini iddia ediyor. Türkiye özelinde en ucuz giriş setinin fiyatı 1.700 TL. İsteyenler 4 bin 700 TL’lik pakete de para yatırabiliyor. Farklı ülkelerde farklı fiyatlar var. Bu paketlerden herhangi birini aldığınızda artık ‘distribütör’ oluyorsunuz.

GETİRİLEN HER ‘DİSTRİBÜTÖR’DEN KOMİSYON!

Network marketing sistemleri, ana unsur olarak ürün satışını esas alıyor. Kyani’de sattığınız ürünlerden yaklaşık yüzde 20 kazanıyorsunuz. Ancak asıl parayı yeni ‘iş ortakları’ yani ‘distribütörler’ bulduğunuzda kazanıyorsunuz. Bunun için de ilk aşamayı geçmeniz, birkaç reklam seti almanız ya da en azından 3-4 yeni ‘distribütör’ bulmanız gerekiyor. Bunları yaptığınız zaman ‘Jade’ oluyorsunuz. Yani sistemde ‘terfi’ ediyorsunuz. Bu durumda getirdiğiniz her yeni ‘iş ortağı’ için şirketten komisyon alıyorsunuz. Bu sebeple sözkonusu yapı ‘titan saadet zinciri’ne benzetiliyor.



KOMİSYONLAR NEREDEN ÖDENİYOR?

Yasal bir network marketing firmasını ayırt etmedeki en önemli kriterlerden biri komisyonlar. Uzmanlara göre, komisyonların gerçek değeri olan ürünlerin satılması veya aracı olunmasıyla ödenmesi gerekiyor. Eğer üye kaydından dolayı komisyon ödeniyorsa bu şirketler şüpheli olarak kabul ediliyor. Kayıt sayısı ile kazanç arasında paralel bir ilişki olması durumu ‘sakıncalı’ olarak değerlendiriliyor. Kyani’de üye kaydından komisyon alındığı için sistem ‘sakıncalı.’ Ancak sisteme dahil olanlara göre, ortada alınıp satılan bir ‘ürün’ var bunun için dolayısıyla sorun yok.

‘REKLAM SETİ’ ALMAK NEDEN DAYATILIYOR?

Sistemin eleştirilen yönlerinden biri İnternet’ten satışının olmaması. Sistemi tuzak olarak değerlendirenler, ‘Madem ürünleriniz bu kadar kaliteli, neden internetten veya marketlerden de satmıyorsunuz?’ diyor.

Tr724 bu soruyu şirkete sordu. Firmanın cevabı şöyle: ‘Karışıklık olmaması için internetten satışımız yasak.’

Bir başka eleştiri de sisteme giriş yani satıcı olmak için neden reklam seti almak zorunda olunduğu. Örneğin, yıllardır aynı sistemle satış yapan bir başka marka, Avon’un ürünlerini satmak için ‘reklam seti’ almak ya da distribütör olmak zorunda değilsiniz!

HER ZAMAN ‘KASA’ KAZANIYOR

Sistemi eleştirenlere göre, parayı asıl kazananlar her zaman piramidin en tepesindekiler oluyor. Fakat sisteme dahil olanlar, ‘ne kadar çok çalışılırsa, o kadar para kazanılacağını’ savunuyor. Kyani’nin ‘tuzak’ olduğunu savunanlar, benzerlerinde olduğu gibi insanların sosyal çevrelerinden ‘sömüreceği’ kimse kalmadığında sistemin tıkanacağını belirtiyor. Peki sistem çöker mi? Kyani distribütörlerine göre sistem sağlıklı işliyor.

BAKANLIK: SAKINCALI ŞİRKET

Burada son olarak Ticaret ve Gümrük Bakanlığı’nın listesine bakmakta fayda var. Bakanlığın yaklaşık iki yıl önce hazırladığı listede Kyani, ‘piramit sistemler’ içerisinde gösteriliyor. Yani bakanlığa göre Kyani, ‘saadet zinciri’ riski taşıyor.

[Yusuf Dereli] 12.6.2020 [TR724]

Devrim olabilir: Sivrisinek tükrüğünden elde edilen aşıda son aşamaya gelindi

Bilim insanlarının sivrisinek tükürüğünden salgın hastalıklara karşı etkili aşı geliştirdiği ve koronaya karşı da kullanılabileceği belirtildi.

Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) bir grup araştırmacı sivrisineklerin tükürüğünde bulunan bir proteini kullanarak koronavirüs benzeri salgın ve ateşli hastalıklarda etkili bir aşı geliştirdi.

Euronews'te yer alan habere göre yaklaşık beş sene önce ABD Ulusal Alerji Salgın Hastalık Enstitüsü'nde (NIAID) başlayan çalışmalarda büyük ivme kaydeden araştırma görevlileri kesin sonuç elde ettiği taktirde sıtma, dengue ateşi, sarı humma, zika, chikungunya ateşi, batı nil humması ve koronavirüs gibi ateşli ve salgın hastalıklar vücuda zararlı patojen bakterilerin direnci kırılarak büyük ölçüde tedavi edilebilecek.

Lancet Dergisi'nde ayrıntısı yayınlanan söz konusu aşı projesinin başındaki bilim insanı Jessica Manning araştırmalarında daha fazla gelişmiş yöntemler kullanmaları gerektiğini belirterek, aşının bulunması durumunda bunun büyük bir nimet olacağını söyledi.

Manning, "üzerinde çalıştığımız aşı vücuttaki antikor üretimini artırdı ve organizmayı koruyan bağışıklık yanıtını güçlendirdi." diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 12.6.2020

'Meriç’ten geçerken onun gözlüğünü geride bırakamazdım'Bu dönem zulümlerinin şahidiydi gözlük, onu geride bırakamazdım

Kardelen Söyleşileri

Tenkil mağdurlarının hayat hikayelerinin ve süren yeni hayatlarının konu edinildiği Kardelen Söyleşileri’nin ilki İnstagram’dan canlı olarak yayınlandı. Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri, hukuksuzluklar neticesi mağdur olan ve dünyanın dört bir yanına iltica etmek zorunda kalan, yakınlarını kaybedenlerin, yeni bir dünyada kardelenler gibi yeni baharlara açanların konuk edildiği Kardelen Söyleşileri’nin sunuculuğunu Tenkil Müzesi Derneği Yönetim Kurulu üyesi Yasemin Aydın yaptı. Programın ilk konuğu ise 15 Temmuz süreci sonrasında gözaltına alınan ve 13 günlük sürede işkenceye mağruz kaldığı için vefat eden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkollu Hanımefendi oldu. Yaklaşık 30 dakikalık programda ilginç başlıklar ele alındı.

GÖKHAN AÇIKKOLLU NASIL BİR ÖĞRETMENDİ?

Gökhan Hocanın 15 yılı yakın Hizmet Hareketine mensuplarının kurduğu okullarda görev yaptığını haftanın 6 günü tam mesai, evini ve çocuklarını unutacak kadar öğrencileriyle hemhal olduğunu anlatan Tülay Açıkkollu şu hatıralarını paylaştı: “Biz onun yüzünü çok zor görürdük. Hatta eve geldiği zamanlarda da, akşam çok geç vakitte gelmesine rağmen, rehberliğindeki öğrencilerini teker teker arardı. Bugün kaç soru çözdünüz, çalışmalarınızda hedefinize ulaştınız mı diye takiplerini yapardı. O dönem gecesi gündüzü öğrencileriydi. Öğrencileri de onun çok esprituel yönü olduğundan bahsederlerdi. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullara geçti. Ben ortakokul öğretmeniydim, benim mezun ettiğim öğrencilerin bir kısmı lisede onun talebesi olurdu. Karşılıklı selam gönderirlerdi. Onlar da anlatırlardı yani, öğrencilere yaklaşımı açısından olsun onlarla empati kurması açısından olsun... Meslek lisesinde çalışıyordu, vermesi gereken ilk 20 dakikada verdiyse, sonrasında öğrencilerle değişik etkinlikler yapıyormuş mesela. Yine tarih dersini sevdirerek anlatmasını anlatırdı öğrencileri. Tarihi Gökhan Hoca ile sevdiklerini anlatırlardı. Bu şekilde mesleğini çok severek yapan bir öğretmendi.”


‘ÖĞRENCİLERİYLE FOTOĞRAF ÇEKİLMEYİ SEVERDİ, BİZİMLE BİLE BU KADAR FOTOĞRAFI YOKTUR’

Gökhan Hoca’nın bir yaz günü arefesinde öğrencileriyle çekilmiş fotoğrafının hikayesini de anlatan Tülay Açıkkollu, “Öğrencileriyle selfi çektirmeyi çok seferde bu fotoğraf da o hatırılardan birisi, öğrencileriyle çok fazla selfileri vardı. Belki ailesiyle bile bu kadar fotoğrafı yoktur.” dedi.

‘BU DÖNEM YAŞANAN ZULMÜN SEMBOLÜYDÜ O GÖZLÜK, MERİÇ’TEN GEÇERKEN ONU GERİDE BIRAKAMAZDIM’

Gökhan Hoca’nın Tenkil Müzesi’ne bağışlanan gözlüğü ve cebinden çıkan ‘veda notu’nuda anlatan Açıkkollu, gözlüğü emniyetten kendisine teslim etmek istemediklerini, nezarethaneden çıkan eşyaları arasında ilk etapta olmayan gözlüğü almak için şerh düştüğünü, sert tartışmalar yaşandığını aktardı. Açıkkollu gözlüğü Meriç’ten geçerken yanına aldığını şöyle anlattı: “O gözlüğü teslim almak istiyorum kesinlikle. Ve o zaman da biliyordum ki, bu dönem yaşanan zulmün sembollerinden birisi olacak o gözlük. Çünkü, hep reddettikleri işkence altında kırılan bir gözlüktü. Eşimin hani kolay kolay kırılmayan bir camdan yapılmış gözlüğü nasıl kırılabilir, işkenceye uğramadıysa? Sıkıntılı bir şekilde ben o gözlüğü aldım. Hatta Meriç’ten geçeceğimizde bile eşyalarımızı hazırlarken, hani çok eşya alabiliyorsunuz sırt çantasına ve ben o gözlüğü çantama koymuştum. Geride bırakmak istemedim. Çantamın içinde o gözlüğü de yanımda götürdüm...”

İÇİMDE HEP UKDE İDİ ONU SEVDİĞİMİZİ SÖYLEMEK, NOTU YILLAR SONRA BULUNCA 9-10 GÜN BOYUNCA ONUNLA YAŞADIĞINI ANLADIM

4 yıl aradan sonra eşofmanının cebinden çıkan ve kendisinin Gökhan Hoca gözaltında iken ilaçlarını verirken Emniyet nezarathanesine ulaştırdığı ‘veda notu’nu detaylarını paylaşan Tülay Açıkkollu, o günleri ve duygularını şöyle anlattı: “Biliyorum ki gözü arkada kaldı. Haber alamıyor bizden, bir anlamda onun merakını gidermek, bir anlamda güçlü olması için, bir anlamda biz iyiyiz, sakın bizimle bile tehdit etseler o iftiracı itirafçılardan olma anlamında bir mesajdı benim verdiğim o not. ‘Seni çok seviyoruz, bizi merak etme, kendine dikkat et. Allah’a emanet ol...’ şeklinde bir nottu. Eline ulaşmaz diye düşünmüştüm. İlaçlarını vermeyenler o notu da vermemişlerdir diye düşündüm. Eşyalarını aldım, katladım. İlerde delil olur diye. Kan lekeleri var. Eşofman cebine bakmak aklıma gelmemişti. Buraya taşındıktan sonra eşyaları kontrol ederken baro avukatı kağıdı, sonra benim yazdığım not. İçimde bir burukluk acı, hep şey içimed kalmıştı. Avukatla son görüştüğümde avukat, eşinizin bir mesajı var diyerek, “Eşime onu çok sevdiğimi söyleyin” dediğini söylemişti.  Biz de onu çok seviyoruz, mutlaka iletin demiştim. Ama avukatın onu görmesi söz konusu olamadı. Avukat onunla görüşene kadar iki gün sonra eşim vefat etmişti. Bizim onu sevdiğimizi söylediğimiz mesajı iletemedi avukat diye içimde hep bir ukdeydi. Ama o 9-10 boyunca cebindeki o notla yaşamış. Belki o güç verdi biraz ona... bilemiyorum tabi ki... Biraz da olsa burukluğum gitmiş oldu. Onun için çevremizdeki herkese diyorum ki, vaktiniz varken sevdiklerinize sevdiğinizi söyleyin...”

GAZETECİ İFTİRALARIYLA DAVA AÇILINCA KARAR VERDİM...

Hicret etme kararını nasıl aldığını ve Yunanistan’a geçmesinden sonra yaşadıklarına da değinen Tülay Açıkkollu, Süleyman Özışık ve Nazif Karaman isimli yandaş gazetecilerin yazılarından sonra açık hedef gösterildiğini ve savcılık tarafından kendisine de iddianame yazıldığını aktardı. Çocuklarının babalarının gözaltına alındığı zamanın korkusunu yaşadığını, savcının kendisine sorguda vefat eden eşine yönelik darbe suçlamalarını tekrarladığını hatırlatan Açıkkollu, bir buçuk ay çıkıp çıkmamayı düşündüğünü son noktada hicrete karar aldığını belirtti.
 Yunanistan’da 2 ay kaldıklarını sanki Ashabı Kehf mağarasında oldukları hissiyatı yaşadıklarını, 2 yıl sonra rahat nefes aldıklarını, üstüne adeta sekine yağdığını anlattı. Bir Avrupa ülkesine geldiğinde 6 kamp değiştirdiğini, burada kaldığı dönemde eski döneminde olduğu gibi 2 ay erişte kestiklerini, mağdur ve mazlumlara yardım etmeye çalıştıklarını söyledi. “Tek derdimiz onların sesi olabilmek, onların derdini anlatabilmek... Allah herkese o özgürlüğü hakkıyla yaşatsın. Üstadın Sözü hep hatırıma geliyor, ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam, hakikaten onu yakından hissediyoruz.” ifadelerini kullandı. Dil öğrendiğini, hemşirelik ya da öğretmenlik olan iki mesleğinden birini veya ülkede gönüllülük esasıyla yapacağı işler için hazırlandığını belirtti.

[Samanyolu Haber] 12.6.2020

CHP’nin AYM başvurusunda skandal: Düşünce suçunda ayrımcılık talebi

İnfaz değişikliğinin esastan iptaliyle ilgili Anayasa Mahkemesine iptal başvurusunda bulunan CHP, büyük bir ayrımcılığa imza attı. Kendisine yakın isimlere özgürlük isteyen Anamuhalefet partisi, binlerce düşünce suçlusu için infaz indirimi başvurusu yapmadı.

CHP, düşünce suçluları arasında ayrım yaparak, kendisine yakın gördüğü gazeteci ve siyasetçilerin ceza aldığı TCK 314-3 ve 220-6-7-8’nci maddelerde yer alan ‘örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek ve üye olmamakla birlikte yardım ve propaganda suçlarının’ kapsam dışı bırakılmasının iptalini istedi. Böylece CHP, düşünce suçunda ayrımcılığa imza attı.

AKP ve MHP’nin çıkardığı infaz yasasıyla hırsızlık, gasp, uyuşturucu, cinayet gibi adli suçları işleyen 90 bine yakın tutuklu ve hükümlü tahliye oldu. Tahliye olanlar arasında mafya lideri Alaattin Çakıcı da yer aldı. AKP ve MHP’nin terör diyerek kapsam dışında bıraktığı cezaevlerinde binlerce düşünce suçlusu bulunuyor. Cezaevlerindeki düşünce suçluları arasında, 15 Temmuz’un ardından tutuklanan ya da Hizmet Hareketi’ne mensup olduğu, banka hesabı açtırdığı, sendika ya da derneğe üye olduğu gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu’nun 314-2’nci maddesinde yer alan silahlı terör örgütü üyeliği ile yine 220’nci maddesinde yer alan örgüte yardım suçundun ceza verilen binlerce muhalif kişi bulunuyor.

Ancak CHP, AYM’ye yaptığı başvuruda sadece partisine üye yada kendisine yakın gördüğü bir kısım gazetecilerin infaz değişikliğinden yararlanmasını, kapsam dışı bırakan maddelerin iptalini istedi. CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, AYM önünde yaptığı açıklamada, “Düşüncesini açıklamaktan başka hiçbir kusuru olmayan insanın hüküm giymesi hakkaniyetli değildir” dedi. Ancak yaptıkları iptal başvurusunda skandal bir ayrımcılığa imza atarak, binlerce düşünce suçlusunun infaz indiriminden faydalanmasını istemedi.

‘DÜŞÜNCESİNDEN BAŞKA BİR KUSURU OLMAYAN İNSANIN HÜKÜM GİYMESİ HAKKANİYETLİ DEĞİLDİR’

Engin Altay, dün AYM önünde bu konuda şu açıklamayı yaptı: “CHP bu başvuru ile eli kanlı teröristlerin de tahliyesini istiyor zannedilmesin. Herkes için uygulanan denetimli serbestlik ve koşullu salıverilme indiriminde, TCK’nın 314. Maddesi’nin 3. Fıkrası’ndan ceza alınanların da yararlanmasını istedik. Yine biz, TCK’nın 220. Maddesi’nin 6-7 ve 8. Fıkrası’ndan hüküm giyenlerin de yararlanmasını istedik. Yani düşüncesini görsel ve yazılı medya ile ifade edenler bundan yararlansın dedik. Basılmamış kitaptan ceza alanlar bu indirimden yararlansın dedik. Yani, hırsızın yararlandığı indirimden gazeteciler yararlansın dedik. Denetimli serbestlik ve koşullu salıverilmede CHP’nin başvurusunda terör örgütü kurucusu, yöneticileri ve üyeleri için bir indirim talep edilmemiştir…Düşüncesini açıklamaktan başka hiçbir kusuru olmayan insanın hüküm giymesi hakkaniyetli değildir. Askerimize, polisimize kurşun sıkan, sıktıran teröristlerle ilgili bir başvuru yoktur. Erdoğan’ı eleştirenlerin basınç altındaki hakim ve savcılarca terörle ilişkilendirilerek cezaevine konulmalarını görüyoruz. Onların da denetimli serbestlikten yararlanmalarını bir zaruret görüyoruz.”

BAŞVURUYA DA BAKMAK LAZIM

Avukat Gizay Dulkadir, Twitter hesabından CHP’nin yaptığı ayrımcılığa dikkat çekti. Dulkadir, şunları kaydetti: “CHP bugün, Anayasa Mahkemesine TCK 314/3 ve 220/6-7-8’den hüküm giyenlerin de infaz indirimi ve denetimli serbestlik hükümlerinden yararlanması için başvurdu. Açıklamalara göre örgüt üyeliği yani TCK 314/2 kapsamında bir başvuruda bulunulmamış. Özetle başvuru, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, yine üye olmamakla birlikte yardım ve propaganda suçları bakımından yapılmış. Herkes AYM’nin geçmişte verdiği kararlardan bahsediyor ancak sadece kararlara değil, yapılan başvurulara da bakmak gerektiğini düşünüyorum. Her şey kanunda yazıyor gibi düşünülebilir ama uygulamada öyle olmuyor maalesef. 3 hukukçunun olduğu yerden 4 farklı görüş çıkıyor.”

İKTİDARDAN NE FARKINIZ VAR?

CHP’nin düşünce suçluları arasında yaptığı ayrımcılığa çok sayıda kişi sosyal medya üzerinden tepki gösterdi. CHP’nin sosyal medya hesabını etiketleyen bir kişi, “Yargılamalardaki adaletsizlik ve hukuksuzluklar ortadayken, yasal dayanaktan yoksun kriterlerle insanlar terör örgütü üyeliğinden hüküm giyerken siz bunlar hariç talepte bulunuyorsunuz. Yazıklar olsun…Aynı adaletsizliklere muhatap olmanızı dilerim” dedi. Başka bir kullanıcı ise CHP’ye, “Ona istemedik buna istemedik demek nasıl bir saçmalık. Hem eşitlik ilkesine aykırı diyeceksiniz hemde ona istemedik buna istemedik, gazeteci çıksın siyasetçi çıksın işte efendim şöyle böyle diyeceksiniz. Bu nedir yav” tepkisi gösterdi. Bir başka kişi ise, “Hiçbir suç işlememiş, devletine milletine yanlış yapmamış iltisak ve irtibat masalı ile 314/2 den yargılanan ve ceza alanlar terörist yani, onlar için biz bir şey yapmayız öyle mi hadi oradan mide bulandırıcılar, iktidardan ne farkınız var bu halinizle..” yorumu yaptı.

[Samanyolu Haber] 12.6.2020

Kesintisiz Beyaz Geceler [Harun Tokak]

Balkonda oturuyorum.
Mehtap yeryüzüne nurlarını döküyor.
Kuzey ülkelerinde beyaz geceler…
Ağaçlar, evler, dağlar, tepeler bir buğulu ışık denizinde yüzüyorlar.
Yakın bir gelecekteki kesintisiz beyaz geceleri hayal ediyorum
İbrahim Bey ve Mehtap Hanım çiftinin kutuplardaki evlerine birkaç “aksakalla” birlikte misafir oluyoruz.
Hem balkonda oturmak hem de kutuplara misafir olmak nasıl bir şey dediğinizi duyar gibiyim.
Aslolan muhabbet olunca mesafelerin ne önemi var.
Bu ziyareti Çayzoom projesi çerçevesinde gerçekleştiriyoruz.
Çayzoom, Zoom marifetiyle gerçekleştirilen ziyaret projesi.
Ailenin birbirinden tatlı iki kızı var.
Ceyda ve Mihrimah…
Mihrimah adını duyunca bir Mihrimah sohbeti başlıyor.
Mimar Sinan’ın ölümsüz aşk eserlerini simgeleyen Üsküdar ve Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan camilerini hatırlıyoruz.
Gurbet öyle bir şey işte… Sıla, en mutlu anınızda bile bir paslı bıçak gibi saplanır sinenize.
Önce İbrahim Bey kendini tanıtıyor.
“Ben İbrahim.” diyor.
“Zonguldaklıyım. Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi mezunuyum. Fizik öğretmenliğinde master yaptım. 2007’de İstanbul’a döndüm.
15 Temmuz 2016’ya kadar Fatih Koleji’nde çalıştım.
2016 yılında babam akciğer kanseri oldu. Aynı yıl içinde beyin ameliyatı oldu.
Hakkımda arama kararı olduğunu öğrenince günlerim hem babama bakmakla hem de yarı gaybubette geçti.
2017’nin temmuz ayında tutuklandım. Babamı kardeşime emanet ettim. 2018 yılında kardeşim, 2019 yılında da eşi tutuklandı.
Sekiz ay Silivri Cezaevi’nde kaldım.
Bir gün Silivri’de telefon görüşmesi vardı. Arkadaşlardan birisinin üzerinde zeytin çekirdeğinden yapılmış bir tespih çıktı.
Gardiyan tespihi aldı ve mazgaldan içeri attı.
Arkadaş nüktedan birisi idi.
”Niye attın tespihimi, çalarlar.”dedi.
Gardiyan birden doğruldu. “Hiç merak etme.” dedi. “Bu koğuşta hiçbir şeyine zarar gelmez, hırsız yok onların arasında!’’
Sekiz ay sonra çıkarıldığım mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım.
2019’un kasım ayında babam vefat etti.
Bu süre zarfında istinaf cezamı onadı.
Eşim de aranıyordu. İki kızımın da okula gitmesi gerekiyordu.
Müfteriler de çoğalmıştı.
Sanki gece, deniz, balık, karanlık aleyhimizde ittifak etmişti.
Huzursuzduk.
Her an, her şey olabilirdi. Canımız gibi sevdiğimiz ülkemizden ayrılmaya karar verdik. Takvimler 2 Mart 2019’u gösteriyordu.
Hava oldukça soğuktu.
Kaçıyorduk…
Tutsak ceren yavruları gibiydik. Yaralıydık. Yanaklarımız ıslaktı. Yürüdüğümüz yollara kan damlıyordu yüreğimizden. Sevdiğimiz sokaklar göz yumuyordu kaçmamıza.
Arkamızdan sesler bizi çağırıyordu.
İbrahiiiim! Nereye gidiyorsun?
Annemin sesiydi.
Son kez baktık doğup büyüdüğümüz sokaklara. 
Sokaklar ağlıyordu...
İstanbul ağlıyordu...
Sanki anam ve babam ikisi birlikte evimizin önünde bize bakıyordu.
Babam el sallıyor, annem beyaz yaşmağının bir ucuyla göz pınarlarını siliyordu.
Sevdiklerimizden kaçıyorduk.
Bizim gibi birkaç aile daha vardı. Onlar da kaçıyorlardı. Meriç kıyılarında askerin pusu kurduğunu öğrenince moralimiz bir hayli bozuldu. Toplu halde olmamızın tehlikeli olduğu söylenince birbirimizden ayrıldık.
Hava soğuk, gece karanlıktı. Göz gözü görmüyordu. Ağaçlar düşman askeri gibi görünüyordu. Biz bir su kanalına saklandık. Gece boyunca birkaç aile askerler tarafından yakalandı.
Askerin “yat, yat” seslerini ve o ailenin çocuklarının ağlamalarını, bağırışlarını, feryatlarını yıllar geçse unutmamız mümkün değil.
Altı ve dokuz yaşlarındaki kızlarımızın sabrı ve metanetleri görülmeye değerdi. Az ilerimizde asker tarafından yakalanan ailelerin bağrışlarına, kanalın içinde ayakları su çekmesine ve üşümelerine rağmen hiç ses çıkarmadılar. Küçük kızım bazen kucağıma gelse de 1,5-2 saat yürümeleri hicret yolculuğumuzu ayrıca taçlandırdı. Sabah gün ağarmadan bizi derme çatma bir balıkçı kulübesine götürdüler. Orada yanımızda getirdiğimiz hurma, zeytin ve bisküvi ile çocuklarla kahvaltı yaptık. Üzerimizdeki ıslak elbiseleri çıkarıp kuruttuk. Balıkçı kulübesinde akşam olup karanlığın çökmesini bekledik.
Akşam namazını kıldıktan sonra yola çıktık.
Delik bir botla Meriç’in azgın suları ile boğuşarak geçtiğimizde şafak söküyordu.
Ülkemin minarelerine can veren sabah ezanları duyulmaya başladı.
Eşim, buğulu gözlerle baktı bana.
Yasaklı kulaklarla son kez dinledik ülkemizin ezanlarını.
Son kez yasaklı gözlerle baktım ülkeme.
Meriç’ten sonra üç saat kadar dikenlerin arasında yürüdük.
Atina’da üç buçuk ay kaldıktan sonra kuzeyin bu ülkesine geldik.’’
Bu mevsim buralarda güneşin batışı ile doğuşu bir oluyor. Geceler 1,5 saate kadar düşüyor.
İbrahim Bey’in Azerbaycan’da çalıştığını öğrenince Enver muallimi de davet ediyoruz.
Ve bir Azerbaycan muhabbeti başlıyor.
20 Ocak 1990 olaylarını konuşuyoruz. Azeri kardeşlerimize gidecek olan yardım tırlarının geçeceği Hasret Köprüsü’nün nasıl inşa edildiğini konuşuyoruz.
Türkiye’ye toprağını öpmek hasretiyle halk köprüye yüklenince köprünün sallanmaya başladığını, Ali Bayram Ağabey ile Aliyev’in birbirlerine sarıldığını; Aliyev’in “Korkma Ali Bayram, iki milletin buluşması için iki Ali feda olsun!” sözlerini hatırlıyoruz.
O köprüden önce yardım konvoylarının sonra da ışık süvarilerinin nasıl geçtiği dile geliyor.
Sohbet koyulaşıyor.
Salih Ağabey ilk Asya seyahatini anlatıyor.
Hocaefendi “Asya’yı bir dolaşın bakalım, okul açabilecek miyiz” dediğinde; Mehmet Ertekin Bey’le dört beş ülkeyi dolaştık.
Bunlardan sadece Kazakistan Milli Eğitim Bakan Yardımcısı “Ülkemizde okul açabilirsiniz.” dedi.
Hocaefendi “Kazakların bu söylediğini diğer ülkelerin yetkililerine söyleyin” dedi.
Kazakistan’ın bu izni o gün için çok değerli idi. Çünkü ülkeler henüz bizi tanımıyordu. O yıl devlet okulları bünyesinde birkaç sınıf açıldı.
Daha sonra rahmetli Ali Bayram Ağabey gelince müstakil okullar açılmaya başladı.
Müstakil okulların hikâyesi de oldukça ilginç...
1993 yılında rahmetli Özal, Orta Asya seyahati sırasında Kazakistan’a da uğruyor. Ali Bayram Bey devlet okulu bünyesinde ki sınıfları ona gösteriyor.
 Özal hasta ve yorgun, merdivenleri zor çıkıyor.
 “Ali Bayram benden ne istiyorsun?” diyor.
 “Efendim yetkililere söyleyin, bize müstakil on bina göstersinler. Okul açalım.”
Özal yetkililere ‘‘Bu arkadaşlar 16 bina istiyorlar, okul açacaklar. Ben bunlara kefilim.’’ diyor.
Güçlükle arabasına biniyor.
Kulağına bir ses geliyor.
“Elini öpemedim ya.”
 “İndirin beni arabadan!” diyor.
“Kim o elini öpemedim diyen?”
Bir genç “Benim, efendim.” diyor
Gel bakalım. Elini uzatıyor öptürüyor. Sonra da ‘‘Bu kâfi değil, gel bakalım, şöyle bir hatıra fotoğrafı çektirelim.’’
 Özal bu işte.
 Tekrar arabasına biniyor.
Arabanın camını açıyor.
 “Ali Bayram görevimi yaptım mı?” diyor.
“Efendim bu olmadı, yine bekliyoruz.”
 “Ben gelemem ama bizim Korkut gelir”
 O sene 15 okul açılıyor. Ali Bayram Bey, “Özal boşuna konuşmaz 16. Okul nerede acaba, Arkalık’a gitmedik gidin bir bakın” diyor.
Gürkan Beyler gittiğinde başta kadınlar olmak üzere hummalı bir faaliyet ile karşılaşıyorlar.
O sene 16 okul açılıyor.
Mehtap Hanım söz alıyor.
Onun da sosyoloji mezunu olduğunu, yakalanma korkusundan dolayı tutuklu iken eşini hiç ziyaret edemediğini, Küresel Doktorlar’la sosyal sorumluluk projelerinde şimdilerde kendisi gibi gurbetlerde olan Hacer Korucu Hanım’la birlikte çalıştığını öğreniyoruz.
İlgili arkadaşımız Hacer Hanım’ı da davet ediyor.
Meğer bacılarımızın çok önceleri bu güzellikleri başlattıklarını öğreniyoruz.
‘’Biz, 160 arkadaşla fika yapıyoruz. Bunlardan otuz kadarı yerli’’ diyor Hacer Hanım.
Fikanın çay saati, ya da çay molası olduğunu öğreniyorum.
Dün, Mehlika Sultan’a âşık gençler gibi Asya bozkırlarına, Kaf Dağları’nın ardına koşan gençler bugün bir tohum gibi beyaz gecelerin bağrına saçılmışlar.
Evimin balkonunda oturuyorum. Mehtap nurlarını döküyor.
 “Ağlama kızcağızım! Babanın ışığı gecenin olduğu here yere ulaşacak” diyen Peygamberimi hatırlıyorum.
Yakın bir gelecekteki kesintisiz beyaz geceleri hayal ediyorum.

[Harun Tokak] 12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Tutuklu gazeteci Öztaş, ‘geciken belgeler’ yüzünden iki haftadır ailesiyle telefonda görüşemiyor

Cezaevinde kansere yakalanan, ‘hayati tehlikesi vardır, hapis kalamaz’ raporuna rağmen tahliye talebi reddedilen gazeteci Mevlüt Öztaş’ın, iki haftadır geciken belgeler nedeniyle ailesiyle telefon görüşmesi yapamadığı ortaya çıktı.

KRONOS 12 Haziran 2020 GÜNDEM

ANKARA – Cezaevinde yakalandığı pankreas kanseri nedeniyle zor günler geçiren, tedavi gördüğü Ankara Yıldırım Beyazıt Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından ‘cezaevinde kalamaz’ raporu almasına rağmen tahliye talepleri reddedilen gazeteci Mevlüt Öztaş’ın şimdi de geciken evraklar nedeniyle iki aftadır ailesiyle telefon görüşmesi dahi yapamadığı ortaya çıktı.

Babasıyla ilgili son gelişmeleri sosyal medya hesabından paylaşan kızı Büşra Öztaş, “Yine belgelerin cezaevine gecikmesinden kaynaklı 2 haftadır telefon görüşü yapamıyoruz, babamın sesini duyamıyor ona destek olamıyoruz. İmkânsızlıkların içinde en temel hakkımız olan telefon görüşü ile moral vermeye çalışacağız formalite işler yüzünden onu bile yapamıyoruz” ifadelerini kullandı.

Hastalığına rağmen cezaevi şartlarında tutulan babasına sesli de olsa destek olamamanın acı odluğunu belirten Büşra Öztaş, “Bir insanın yüreği yanarken, babasının acı çektiğini bildiği halde evlat olarak üzerine düşeni yapamaması eli kolu bağlı sadece beklemesi nedir bilir misiniz? İnşallah hiçbir zaman öğrenmezsiniz” dedi.

Mevlüt Öztaş, KHK’yla kapatılan Cihan Haber Ajansı’nın Uşak Muhabiri olarak görev yapıyordu. Öztaş, 2018 yılının şubat ayından bu yana tutuklu. Cezaevinde kansere yakalanan ve ciddi sağlık sorunları yaşayan Öztaş hakkında hastaneden verilen “Cezaevinde kalamaz, hayati riski var” raporuna binaen yapılan tahliye talebi de İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi tarafından reddedilmişti.

[Kronos.News] 12.6.2020

Hüda Kaya’dan Diyanet’e: Müslümanları temsil eden bir kurum değilsiniz!

28 Şubat mağduru HDP Milletvekili Hüda Kaya, Diyanet İşleri Başkanlığının Müslümanlar adına ahkam kesemeyeceğini vurguladı. Hırsızlar ve çocuk istismarcıları hakkında konuşmasını söyledi.

BOLD – HDP Milletvekili Hüda Kaya, Diyanet İşleri Başkanlığının şikayeti üzerine Ankara Barosu’na yönelik başlatılan soruşturmaya tepki gösterdi. Kaya, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi baroların da bir konu hakkında düşüncesini söyleme hakkına sahip olduğunu ifade etti.

“KENDİNİZİ KUTSALLARIN SAHİBİ İLAN EDEMEZSİNİZ”

“Diyanet bizim adımıza ahkam kesemez” diyen Kaya, “Diyanet, diyanetliğini yapacaksa, din adına konuşacaksa hırsızlık için, çocuk tecavüzleri için konuşmalı. Kuran kurslarında tecavüze uğrayan erkek çocukların hakkını savunmalı” ifadesini kullandı. Kaya, sözlerinin devamında Diyanet’in kendisini temsil etmediğini ve güven vermediğini ifade ederek şöyle konuştu:

“DÜŞÜNCE HAKKI, ÖZGÜRLÜK İÇİN KONUŞMALI”

“Biz muhâfazakârız, biz aile kutsiyetine sahip çıkıyoruz diye kendinizi kutsalların sahibi gibi ilan edemezsiniz. AKP Genel Başkanının da LGBTİ+ için söylediği sözleri gidin internetten okuyun. Diyanet işler bir Müslüman olarak beni temsil eden bir kurum değildir. Meşru değildir. Çocuklarımızın bile öğrettiği din derslerini aldırabilecek kadar güvene sahip değildir. Diyanet bizim adımıza ahkam kesemez. Diyanet kendi düşüncesini söylüyorsa barolarda düşüncelerini söyleme hakkına sahiptir. Mezhepçi, Emevici düşünceyi İslam adına bu topluma dayatma hakkına sahip değilsiniz. Diyanet, Diyanetliğini yapacaksa, din adına konuşacaksa hırsızlık için, çocuk tecavüzleri için konuşmalı. Kuran kurslarında tecavüze uğrayan erkek çocukların hakkını savunmalı. Yolsuzluklar için, haksız yere katledilen insanlar için konuşmalı. Kuran’da insani hakların temeli olan düşünce hakkı, özgürlük için konuşmalı. Tüm kötülükleri tek bir noktada yoğunlaştırması diyaneti meşru kılmaz.”

12.6.2020 [Bold Medya]

Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya yine gözaltına alındı

Müebbet hapis cezasına çarptırılan askeri öğrencileri gündeme getiren Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, polislere “Ben oğlumu istiyorum” derken gözaltına alındı.

BOLD – Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, müebbet verilen askeri öğrencileri gündeme getirmeye devam ediyor. Ankara Yüksel Caddesi’nde yaşananları tek tek anlatarak yürüyüş yapan Çetinkaya, dün yine gözaltına alındı. Daha önce de birkaç kez polis tarafından sürüklenip bırakılan Çetinkaya, bu kez gözaltı işlemine tabi tutuldu.

“19 YAŞINDAKİ ASKERİ ÖĞRENCİ DARBE YAPABİLİR Mİ”

Çetinkaya yürüyüş yaparken şunları söyledi: “15 Temmuz’da darbe yaptınız’ diye 19 yaşındaki askeri öğrencilere müebbet hapis cezası verildi. Çocuklarımızın masum olduğunu söyledik. 19 yaşındaki askeri öğrencinin, 5 günlük erin, kursiyer teğmenin, astsubayların, uzman çavuşların darbe yapamayacağını söyledik. Maalesef hakimlere savcılara dinletemedik. Sizlere soruyorum hey halk! 19 yaşındaki askeri öğrenciler, erler darbe yapabilir mi?”

“5 GÜNLÜK ERLERE MÜEBBET VERDİLER”

Darbe olduğunda benim oğlum 19 yaşındaydı. Terör saldırısı var diyerek komutanları İstanbul’a yola çıkardı. Mala ve cana zarar vermediler, ateş etmediler. Halkıyla birlikte İstiklal Marşı okudular. Buna rağmen 329 Hava Harp Okulu öğrencisine, kursiyer teğmenlere, uzman çavuşlara, 5 günlük erlere müebbet cezalar verildi. Bizim çocuklarımız 4 yıldır cezaevinde. Dedik ki ‘eğer bizim çocuklarımız suçluysa gelin bu mahkemeleri canlı yapalım. Darbeyi kim yapmış herkes görsün.’ Bunu söylememize rağmen bizim mahkemelerimizi canlı yapmadılar. Çocuklarımızın masumiyetinin delillerini sunmamıza rağmen bizim çocuklarımıza müebbet verdiler.”

“TSK EMANETE HIYANET ETTİ”

“Hulusi Akar bizim çocuklarımıza sahip çıkmadı. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal bizim çocuklara sahip çıkmadı. Bizim çocuklarımızı 13 yaşında Işıklar Hava Askeri Lisesi’ne teslim ettik. TSK o zaman bize ne dedi. ‘Sizin çocuklarınız bize emanet’ dedi. TSK emanete hıyanet etti. Bizim çocuklarımız 7 kişilik koğuşlarda 45 kişi kalıyorlar ve 28 kişilik yemek veriliyor.”

“LÜTFEN GELMEYİN” DERKEN ALINDI

Çetinkaya “Ben artık çok yoruldum ve bıktım. Evladımı istiyorum. Lütfen gelmeyin. Ben çocuğumu istiyorum. Adalet istiyorum, hak istiyorum.” derken polisler tarafından böyle alındı. O sırada çekim yapan Yüksel TV muhabiri Nazan Bozkurt’un da görüntü alması polis tarafından engellendi.

12.6.2020 [Bold Medya]

Cemaat soruşturmalarında yargılanan iş adamının evini yağmaladılar [Cevheri Güven]

Yargı süreci devam eden iş adamı Gökhan Akdemir’in evi yağmalandı. Yağmacılar, eşyaları, kapıları, mutfak dolaplarını bile söküp götürdü.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Hakkında Cemaat soruşturmaları kapsamında yargı süreci devam eden Tatlıcı Köse’nin kurucusu iş adamı Gökhan Akdemir’in evi komşularının gözü önünde güpegündüz yağmalandı. Evdeki tüm eşyalar hatta banyo ve mutfak dolapları bile sökülüp götürüldü.

EVİ SİLAHLI POLİSLERCE BASILDI

Gökhan Akdemir, Tarsus-Mersin bölgesinde pastaneleri ve gübre fabrikası bulunan bir iş adamıydı. 15 Temmuz’dan iki ay önce 10 Mayıs 2016’da polis evini bastı ve çocuklarının gözü önünde yere yatırılıp vücuduna silah dayandı.

12 yaşındaki oğlu Orhan, olaydan yaklaşık 1,5 yıl sonra çektiği videoda o gün yaşadıklarını kendi bakış açısıyla gözyaşları içinde paylaşmıştı.

Akdemir, üç gün gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakıldı ancak iki ay sonra gerçekleşen 15 Temmuz sonrası hakkında tekrar yakalama kararı çıkartılınca Türkiye’yi terk etti.

ORTAĞI PASTANELERİNE EL KOYDU

Gökhan Akdemir’in asıl mesleği ise pastanecilikti. Tarsus’ta  ‘Tatlıcı Köse’ markasıyla 5 şubesi bulunuyordu. Sürekli ağır vergi cezaları gönderilmesi ve iktidarın tüm mal varlıklarına bloke koyma ihtimali nedeniyle Akdemir, pastanelerdeki payını güvendiği ortağı Murat Tutuk’a kağıt üzerinde devretti. Ancak Murat Tutuk, Akdemir yurt dışına çıkınca üzerinde emanet olarak bulunan pastanelerin tamamına el koydu.

MAL VARLIĞINA EL KONULDU FABRİKASI İFLAS ETTİ

Akdemir’in süreç içerisinde sahibi olduğu  çok sayıda gayrimenkule el konuldu ya da bloke edildi. Sahibi olduğu gübre fabrikası iflas ettirildi, çalışanları işsiz kaldı.

Geçtiğimiz hafta ise Mersin Çamlıyayla’daki üç katlı yayla evi yağmalandı. Akdemir yağma olayını şöyle anlattı:

“Yağma güpegündüz olmuş. Bir araba ve iki pikap evin önüne yanaşmış. Bütün eşyaları yüklemişler. Evin iç kapılarını sökmüşler, mutfak ve banyo dolaplarına kadar ne varsa sökmüşler. Evde hiçbir şey kalmamış. Alt katı toplantılar için ayrıca döşemiştim. Orada ne var ne yok onlar da yağmalanmış.”

Akdemir ailesinin teras kapısı kırılarak içeri girilip evi yağmalandı.

“BUNLARIN MALLARI HELAL DİYE YAĞMALAMIŞLAR”

“Muhtemelen bunların malları helal diye yağmalamışlardır. Komşuların sessizliği de utanç verici. Güpegündüz evin yağmalandığını görüyorlar korkudan sesleri çıkmıyor. Sonra bana akrabalar üzerinden haber gönderdiler de öyle öğrenebildim yağmayı. Komşularım beni severdi, sevilen insandım, ama seslerini çıkartamamışlar. Başımıza iş gelir korkusuyla. Plakaları bile söyleyemiyorlar.”

EŞİ GÖZALTINA ALINDI

Ailesinin gözleri önünde yere yatırılıp kafasına silah dayandığını unutamayan Akdemir, olanlara 12 ve 9 yaşındaki çocuklarının da şahit olduğunu belirtiyor. Yurt dışına çıkış kararını bu nedenle aldığını belirten Akdemir, sonrasında ailesinin hedef alındığını belirtiyor:

“Ben gidince ailemi tehdit etmeye başladılar. Eşim Arya gözaltına alındı. 2 yaşında bebek vardı. 9, 12 yaşındaki çocuklar zaten evin basılmasına, yere yatırılıp kafama silah dayanmasına şahit olmuşlardı. Onları da ülkeden çıkarmam gerekti.”

Akdemir ailesinin evinin iç kapıları da sökülüp götürüldü.

“TAKSİ EHLİYETİ ALDIM HAYATA YENİDEN BAŞLAYACAĞIM”

Tüm mal varlığını kaybeden, eşyaları dahi yağmalanan Akdemir şimdi hayata yeniden başladığını söylüyor:

“İsveç devletinin verdiği sosyal yardımla ayakta durduk. Şimdi bir taksi ehliyeti aldım. Taksiciliğe başlayacağım. Hayatımızı yeniden kuracağız.”

Akdemir ailesinin evindeki mutfak dolapları da sökülüp götürüldü.

ORHAN AKDEMİR’İN AĞZINDAN O GECE

Ailenin 12 yaşındaki oğlu Orhan Akdemir, evlerini polis basması, babasının başına silah dayanmasını olaydan 1.5 yıl sonra çektiği bir videoda anlattı. Polis geldiği sırada arkadaşlarıyla Playstation oynadığını anlatan Orhan’ın dilinden o gece şöyle:

“Merhaba ben Orhan bugün bir topluluğun, adını çok vermek istemiyorum. Bugüne kadar yapılan zulümleri anlatacağım, artık canıma tak etti. Videolarını izliyorum, duygulanıyorum. Çok şükür halime diyorum. Öncelikle kendi yaşadıklarımı anlatayım. Bugünler olmamıştı, 10 Mayıs’tı evimiz basılmıştı. O gün de misafir vardı. Hırsız polis oynuyorduk. Ben hırsız karakterindeydim. Oyunu durdurdum kapıyı açmaya gittim. Kapıyı açtım polis gelmiş. 50-60 kişi gece 2’ye kadar her şeyi aradılar. Ben kapıyı açtığımda bana bile ‘yat yere, yat yere’ dediler. Ellerinde silahlar. Ben de ağlaya ağlaya arka odaya koştum. Sonra ağlama Orhan dedim. Git bak babana ne yapıyorlar. Oradan bağırma sesleri geliyordu. Salona gittim. Babanız yerde, elleri kelepçeli, sırtına silah dayanmış. Düşünsenize babanızı öyle bir durumda görüyorsunuz. Ve babam dedi ki korkma geçecek. O durumda bile babanızın size öyle diyebildiğini düşünsenize. Düşünün ne kadar üzücü. Biz topluluk 160 ülkede bayrak dalgalandırmaya gidiyorlar, okul açıyorlar, bilmediği yerlere gidip şehit oluyorlar. Siz hala bu insanlara zulmediyorsunuz. Ben 18 aydır görmüyorum babamı. Çok bir süre değil herhalde, bilmiyorum. Güçlü olmaya çalışıyorum, aileme bakabilmeye çalışıyorum…. Sizden bir şey isteyeceğim. Ne olur bu durumdaki insanlara haberlerden duyup da küfretmeyin. Yok şunu yapmışlar, yok böyle olmuş, reis sen çok yaşa… Böyle kötü kelimeler lütfen sarf etmeyin. Haberlerden duyduğunuz her şeye inanmayın. Benim ilerideki görevim de böyle masum insanlar olursa onları kurtarmak için kurum yapmak. Neyse.. Bakın o kadar üzgünüm ki konuşamıyorum, dilimden kelimeler çıkmıyor.”

[Cevheri Güven] 12.6.2020 [Bold Medya]

10 trilyon dolar gitti!

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının sebep olduğu krizin gelir eşitsizliğini daha da artıracağını belirtti.

Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını dünya ekonomisini eşi görülmemiş bir krizle karşı karşıya bıraktı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, salgınının dar gelirlileri daha da yoksul hâle getireceğini belirterek, "Yeni tahminler, dünya çapında 100 milyona yakın kişinin aşırı yoksulluğa düşebileceğini ve son 3 yılda yoksulluğun azaltılmasına yönelik elde edilen tüm kazanımları silebileceğini gösteriyor." ifadelerini kullandı.

Georgieva, küresel ekonomi ve kapsayıcı ekonomik toparlanmaya dair bir blog yazısı kaleme aldı.

Korona Krizi'nin en savunmasız kesimleri daha çok etkilediğini belirten Georgieva, "Bu felaket, gelir eşitsizliğinde önemli bir artışa sebep olabilir." değerlendirmesinde bulundu.

DÜŞÜK GELİRLİ AİLELERİN SAĞLIĞI TEHDİT ALTINDA

Hükûmetlerin daha kapsayıcı bir ekonomik toparlanmayı teşvik etmek için ellerinden gelen her şeyi yapması gerektiğini vurgulayan Georgieva düşük gelirli hane halklarının virüs sebebiyle daha büyük sağlık riskleriyle karşı karşıya olduğunu aktardı.

Georgieva, bu kesimin işsizliğin yükünü taşıdığını belirterek, uzaktan eğitimden faydalanma ihtimalinin daha az olduğunu kaydetti.

Dünya genelinde hükûmetlerin olağanüstü politika önlemleri aldığına işaret eden Georgieva, "Küresel olarak bu zamana kadar uygulanan mali eylemlerin tutarı 10 trilyon dolar. Ancak krizin ciddiyeti göz önüne alındığında önemli ilave çabalar gerekli." değerlendirmesinde bulundu.

ÜÇ KONUYA ÖNCELİK VERİLMELİ

Georgieva, eşitsizliklerdeki kalıcı artışların önüne geçilmesi için fırsatlara erişimin her zamankinden kritik olduğunu vurguladı.

Üç önceliğe değinen Georgieva, mali teşviklerin akıllıca kullanılması, yeni neslin eğitimle güçlendirilmesi ve finansal teknolojilerin gücünden yararlanılması gerektiğinin altını çizdi.

12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Sağlık Bakanlığı şehir hastanelerinin milyarlık kiralarını gizledi

Sağlık Bakanlığı 2019 yılı mali tablolarını yayınladı. Ancak bu tablolarda şehir hastanelerine ödenen kira bedellerine yer verilmemesi tepkiyle karşılandı.

Sağlık Bakanlığı 2019 yılı dönem sonu mali tablolarını açıkladı. Ancak tablolarda Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) yöntemiyle yapılan şehir hastanelerine ödenen milyarlarca liralık kira bedellerinin yer almadığı ortaya çıktı.

Sözcü'den Erdoğan Süzer'in haberine göre, Genel Sağlık-İş Sendikası Başkanı Zekiye Bacaksız, Sağlık Bakanlığı'nın kira gelirlerini tabloya yazıp devasa hastane kira giderlerini yazmamasını ‘sansür' olarak niteledi.

Bacaksız, milyarlarca lirayı bulan kira ödemeleri yüzünden Türkiye'nin sağlık harcamalarının artmış gibi göründüğüne dikkat çekerken, ihaleler yoluyla müteahhitlere aktarılan kaynakların sağlığa ayrılan bütçeyi yuttuğunu söyledi.

KİRA GİZLENDİ Mİ?

Başkan Bacaksız, Sağlık Bakanlığı'nın yayımladığı 2019 yılı dönem sonu mali tabloları üzerinde yaptıkları incelemelerde kamuoyunun bilgisine sunulması gereken bilgilerin gizlendiği sonucuna vardıklarını bildirdi.

Sağlık Bakanlığı'nın mali tablolarının gelirler bölümünde kira gelirleri yer almasına karşılık giderler bölümünde kira giderleri başlığının bulunmadığına işaret eden Bacaksız, “Bu tablolar yıllık ödemeleri milyar doları bulan şehir hastaneleri kira giderlerini sansürleme çabası mıdır” diye sordu.

Bacaksız, yayımlanan mali tablolarda bakanlığın 2019 yılı giderlerinin 51 milyar 514 milyon TL, gelirlerinin ise 5 milyar 557 milyon TL olduğuna işaret ederken giderlerde ilk sırayı 21.5 milyar lirayla personel ödemeleri, ikinci sırayı 13.5 milyar lirayla mal ve hizmet alımları, üçüncü sırayı da 12.5 milyar lirayla hizmet alımlarının oluşturduğuna dikkat çekti.

Başkan Bacaksız, geçen yıl kâr amacı gütmeyen kuruluşlara 140 milyon lira para transfer edildiğini, ancak bu transferin hangi kuruluşlara yapıldığının da açıklanmadığını söyledi. Bacaksız, bilançoların kamuoyuna şeffaf bir şekilde sunulması çağrısı yaptı.

NASIL BU KADAR ARTTI?

Genel Sağlık-İş Sendikası Başkanı Zekiye Bacaksız, 2015 yılında giderlerin sadece 2 milyar lira, mal ve hizmet giderlerinin 175 milyon lira, hizmet alımlarının 38.4 milyon lira olduğuna işaret ederek, “2015 yılında hizmet alımlarının tüm giderler içindeki payı yüzde 1.9 iken, 2019 yılında bu pay yüzde 24'e fırlamıştır.

Hizmet alımı ödemelerindeki büyük artışın sebebi KÖİ modeli ile uygulamaya konulan şehir hastanelerine ve Sağlık Bakanlığı hizmet binasına yapılan kira ödemeleri midir” diye sordu.

12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Gizli yargılama mı geliyor?

2.yargı paketini ihtiva eden Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nde, duruşmaların bir kısmının ya da tamamının kişilerin “üstün menfaatinin korunması” gerekçesiyle gizli yapılması imkânı tanınması yargı bağımsızlığı açısından sıkıntılı görülüyor.

Türkiye’de hükümetin gündeme getirdiği ikinci yargı paketine bazı dâvâların kamuoyundan saklanacağı gerekçesiyle muhalefetten itiraz yükseliyor. AKP ise muhalefeti düzenlemeyi çarpıtmakla suçluyor. DW Türkçe’nin haberine göre İkinci yargı paketini içeren Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi, TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. CHP, HDP ve İYİ Parti’nin şerh koyduğu teklif, önümüzdeki günlerde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülecek. Her üç parti de teklifte kamuoyunu yakından ilgilendiren duruşmaların bir kısmının ya da tamamının kişilerin “üstün menfaatinin korunması” gerekçesiyle gizli yapılmasına imkân tanınmasını yargı bağımsızlığı açısından sıkıntılı görüyor.

Fahrettin Altun ve Man Adası örnekleri

Teklife göre duruşmaların bir kısmı ya da tamamı yargılama ile ilgili kişilerin korunmaya değer üstün menfaatinin kesin olarak gerekli olduğu hallerde gizli yapılabilecek. CHP, teklifteki “korunmaya değer üstün menfaat”in ne olduğu konusunda kafaların karıştırıldığını belirterek Cumhurbaşkanlığı ya da hükümetle ilgili dâvâların bu madde kapsamında kamuoyundan gizlenebileceği öngörüsünde bulunuyor. Meclis Adalet Komisyonunun CHP’li üyesi Alpay Antmen, “Örneğin Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un bahçesindeki kaçak olduğu söylenen yapı ile ilgili yargılama yapılabilirse duruşma gizli olarak görülebilir. Bu örnek bile düzenlemenin sakıncasını gösteriyor” diyor. TBMM Adalet Komisyonu’nun AKP’li Başkanvekili Yılmaz Tunç ise muhalefetin eleştirileriyle ilgili olarak teklifin üzerinde uzun uzun çalışıldığını anlatırken “O çalışmalar sırasında Fahrettin Altun’la ilgili tartışmalar yoktu. Muhalefet teklifi çarpıtmak için bir yerinden tutturdu, gidiyor” diyor. Eski cumhuriyet savcılarından Ömer Faruk Eminağaoğlu da düzenlemeye eleştirel yaklaşıyor. Eminağaoğlu, “Çünkü AİHM, kuralların açık anlaşılabilir, bilinebilir ve belirli olmasını özellikle vurgular. Hele yargıda bağımsızlık sorunlarını düşününce, iktidarın ilgilendiği dâvâların basından ve halktan sıklıkla saklanacağını bugünden söylemek için müneccim olmaya gerek bulunmuyor” diyor.

12.6.2020 [Samanyolu Haber]

‘Erdoğan, Libya’dan sonra Yemen’e de Suriyeli paralı asker gönderecek’

Türkiye'nin, Libya'dan sonra Yemen iç savaşında çatışmak için Suriyeli paralı savaşçıları organize ettiği ve operasyonu yürütmek için Afrin'de görevli üst düzey bir istihbarat subayını görevlendirdiği öne sürüldü.

Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Ankara’nın ilişki içinde olduğu Suriyeli paralı askerleri Yemen’e göndermeye hazırlandığını iddia etti. SOHR, Libya’dan sonra şimdi de Yemen’e savaşçı gönderme hazırlığı yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, asker transferlerini Türkiye’den izleyebilmek için bir de operasyon odası oluşturduğunu öne sürdü.

SOHR Direktörü Rami Abdel Rahman, ellerindeki bilgiye göre Yemen’e gitmeyi kabul eden savaşçılara ön ödeme olarak 500 Amerikan doları, daha sonra ise her ay düzenli olarak 900 Amerikan doları maaş verileceği bilgisini paylaştı.

Türkiye’nin tüm iç sorunlarına rağmen bölgedeki devletlerin iç işlerine karışmaya ve bazı güçleri kışkırtmaya devam ettiğini savunan Rahman, “Erdoğan’ın Libya’da yaptığını bu kez de Yemen’e uyarlamak istiyor” dedi. Duyumlara göre 60’tan fazla Suriyeli Yemen’e gitmek için başvuruda bulundu.

ANKARA SURİYELİ PARALI ASKERLERİN MAAŞINI YATIRMIYOR

Suriye’nin kuzeyindeki Afrin’de bulunan bir Türk istihbarat subayının Suriyeli savaşçıların Yemen’e transfer edilmesini organize ettiğini söyleyen Rahman,  Ankara’nın, Libya’da Türkiye için savaşan paralı askerlerin maaşların düzenli ödenmediğini duyan paralı savaşçıların, Suriye dışına çıkmayı reddettiklerini öne sürdü.

LİBYA’DA 11 BİN SURİYELİ ASKER VAR

Libya Ulusal Ordu Sözcüsü Ahmed el-Mesmari, Ankara’nın paralı askerleri toplayıp Libya’ya gönderdiğini söylemiş, Reuters da, Ankara’nın Libya’da savaşan Suriyelilere 2 bin Amerikan doları maaş bağladığını bildirmişti.

Libya’da 11 bin paralı savaşçı olduğunu söyleyen el-Mesmari, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Müslüman Kardeşler’in İslah Partisi askerlerinden savaşmak isteyenlere 5 bin Amerikan doları maaş verdiğini de iddia etmişti.

12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Pelikancılara ‘kardeş’ mi geliyor: AKP’den sosyal medya hamlesi

AKP Genel Merkezi’nde, ‘son dijital teknolojik yeniliklerle donatıldığı’ ifade edilen ‘Dijital Medya Takip Merkezi’ ismiyle yeni bir ofis kuruldu. Ofis, sosyal medyadaki siyasi tartışmalar için milletvekilleri ve teşkilat mensuplarına ‘içerikler’ üretecek. Bu hamle, ‘AKP yeni bir trol ekibi mi kurdu’ sorusunu akıllara getirdi

AKP, sosyal medyada parti lehine içerik üretmek için genel merkez bünyesinde yeni bir ofis kurdu.

‘Dijital Medya Takip Merkezi’ ismindeki ofis, ‘dezenformasyonla mücadele’ iddiasıyla partili milletvekilleri ve teşkilat mensupları için içerikler üretecek, dijital takip yapacak.

AKP Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal,  “Her bir milletvekilimizin kişisel hesaplarında kullanacakları içerikleri üretmesi için bu stüdyoyu kurduk” dedi.

‘Siyasi partilerin medya takibini yapmaları gerektiğini’ söyleyen Ünal, “Tanıtım Medya başkanlıkları aynı zamanda hem siyasi partinin algısından hem de medya ortamında kendisiyle ilgili yapılan haberlerden ve üretilen içeriklerin takibinden kaçınılmaz olarak haberdar olmak durumunda” ifadelerini kullandı.

Ünal, 2007'de tasarlanan Medya Takip Merkezi'nin, Dijital Medya Takip Merkezi’ne dönüşümünün 2020 yılındaki planları çerçevesinde olduğunu kaydetti.

Dijital Takip Merkezi'nde iki farklı çalışma yaparak ‘hem içerik üreten hem de içerik takibi yapan bir merkez oluşturduklarını’ anlatan Ünal, çok amaçlı bir stüdyo oluşturarak diğer yandan internet ortamının takibini oluşturacak bir mekan tasarladıklarını aktardı.


‘CİDDİ BİR DEZENFORMASYON…’

Ünal, “Avrupa'da Fransa ve Almanya'nın da internet ortamındaki dezenformasyona ilişkin bazı önlemler aldığını” savunarak, şunları söyledi:


“Dijital Takip Merkezi, ciddi bir dezenformasyonla mücadeleyi de aslında sağlamış oluyor. Ne kadar sahte gerçeklik üretilse de yalan, iftira ve dezenformasyon oluşturulsa da hakikat insan için bir ihtiyaçtır. Biz burada gerçek kişilerle 2 milyon 100 bin teşkilat mensubumuzla aslında bir çalışma yürütüyoruz. Hem içerik takibi, il il ve ilçe ilçe hem de bir içerik üretimi oluşturmuş oluyoruz.”

Ünal, 2018 yılında oluşturdukları Dijital Genel Merkez üzerinden Türkiye'nin 81 il ve ilçelerinde 2 milyon 100 bin teşkilat mensubunun kendi içinde haberleştiği ve veri paylaşımında bulunduğu bir ağ oluşturduklarını, Dijital Medya Takip Merkezi'nin aslında kalbinin Dijital Genel Merkezlerinden oluştuğunu bildirdi.

YENİ BİR ‘TROL’ EKİBİ Mİ?

AKP’nin son birkaç yıldır sosyal medya alanındaki faaliyetleri tartışma konusu.

Bu konu özelindeki tartışmalar daha çok, Saray’a bağlı çalıştığı söylenen ve kamuoyunda ‘Pelikancılar’ olarak bilinen , Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi üzerinden yapılıyor.

Adını ilk kez Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan istifa ettirildiği Mayıs 2016’da duyuran Pelikan grubu, son dönemde gazeteciler Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Murat Ağırel’in tutuklanmasının ardından yeniden gündeme gelmişti.

Üsküdar Kuzguncuk’ta bulunan bir yalıda, Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi (Twitter’da @BosphorusGlobal) adı altında faaliyetlerini sürdüren bu oluşumun Erdoğan’a yakınlık derecesi dün olduğu gibi bugün de tartışma konusu.

Erdoğan, Ağustos 2019’da Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’u da yanına alarak Pelikancıları Kuzguncuk’taki meşhur yalılarında ziyaret etmişti. Ziyarete ilişkin fotoğraf, Bosphorus Global’in resmi Twitter hesabından paylaşılmış; tweette, Erdoğan’a organizasyonun yürüttüğü sosyal medya faaliyetleri hakkında bilgi verildiği kaydedilerek, gerçekleştirilen 1,5 saatlik görüşmede Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi Başkanı Süheyb Öğüt, Hilal Kaplan ve Ceyhan Aksoy’un bulunduğu bilgisi yer almıştı.

AKP Genel Merkezi’nde Dijital Medya Takip Merkezi’ ismiyle kurulan ofis, ‘Yeni bir trol ekibi mi kuruluyor?’ sorusunu akıllara getirdi. Bu ofisin sosyal medyada ne tür faaliyetler yürüteceği ve Pelikancılarla olan ilişkisi ise zaman içinde netlik kazanacak.

12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Sıra kıdem tazminatına mı geldi?

Krizde yana yakıla para arayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti işçilerin kıdem tazminatına göz dikti.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "tamamlayıcı  emeklilik" diye nitelediği yeni düzenlemenin altından kıdem tazminatı çıktı.

Hükûmet ve sendikalar kıdem tazminatlarında işçi aleyhine pek çok düzenleme içeren "Tamamlayıcı Emeklilik Düzenlemesi" için ilk müzakereyi yaptı.

Çalışma Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak dün işçi ve işveren temsilcileriyle yeni düzenleme hakkında toplantı yaptı.

İşçi sendikaları daha önce "Kıdem tazminatı kırmızı çizgimizdir." ikazında bulunmuştu.

1) DÜZENLEMEDE NELER VAR?

Tamamlayıcı emeklilik düzenlemesi çalışanların kıdem tazminatı için iş verenin aylık ayırdığı primin bir kısmının bir fonda toplanması düzenlemesine verilen isim.

Düzenlemeye göre işçinin kıdem tazminatını oluşturan aylık brüt maaşın yüzde 8,33'lük kısmının yüzde 3'ten bir miktar fazlası oluşturulacak fona aktarılacak.

Bir başka ifadeyle işçinin 11 günlük kıdemi devlet fonuna aktarılırken, kalan 19 günlük kıdeminin sorumlusu yine işveren olacak. Üzerinde durulan başka bir formüle göre ise çalışanın katkı mecburiyeti olmadığı seçenekli bir formül üzerinde duruluyor.

2) NE ZAMAN YÜRÜRLÜĞE GİRECEK?

Yeni kıdem tazminatı düzenlemesinin 2021 yılından önce yürürlüğe girmesi beklenmiyor.

3) MÜKTESEP HAKLAR NE OLACAK?

Sistemin mevcut çalışanların müktesep kıdem tazminatı haklarını etkilemesi beklenmiyor. Düzenlemenin yeni işe girenleri kapsaması üzerinde duruluyor.

4) PARA NE ZAMAN ÇEKİLECEK?

Düzenlemede en fazla tepki çeken unsurlardan biri işten kovulan vatandaşın kıdem tazminatının ilgili kısmını çekmeye 60 yaşından önce hak kazanamayacak olması.

Evlilik ve ilk konut alımı gibi istisnai durumlarda biriken kıdemin sınırlı olarak çalışana verilmesi öngörülüyor.

5) SENDİKALAR NE DİYOR?

Ankara'da hükûmet tarafı sendikalar ile görüştü. Sendikalar düzenlemeye net bir biçimde karşı olduklarını söyledi.

12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Hizmet'e yakın işadamlarını kaçırıp şantaj yapan çete üyeleri kaçtıkları Arjantin'de yakalandı

İzmir'de 'silahlı suç örgütü kurma' davasının sanıkları Serkan Kurtuluş ve Lider Camgöz, Arjantin'de yakalandı. Sanıkların Buenos Aires'te lüks bir otelde konakladıkları belirtilirken çetenin suçları arasında Hizmet Hareketi'ne yakın işadamlarını kaçırarak para kopardıkları, işkence ettikleri ve şantaj yaptıkları belirtiliyor.

Arjantin basınında çıkan haberlere göre İnterpol'e bağlı federal polis birimleri Kurtuluş ve Camgöz'ü başkent Buenos Aires'te gözaltına aldı. 8 Numaralı Federal Mahkemece alıkonulan bu kişilerin ülkeye yaklaşık 6 ay önce sahte pasaportla giriş yaptıkları ve Buenos Aires'te lüks bir otelde konakladıkları belirtildi. Kurtuluş ve Camgöz'ün uluslararası tutuklanma talebinin, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapıldığı bilgisi paylaşıldı.

İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince önceki gün kabul edilen iddianamede, firari Serkan Kurtuluş'un elebaşılığını yaptığı organize suç örgütünün geçmişine yer verilmişti.

Çete lideri böyle yakalandı
İddianamede, 61 sanığın 'suç işlemek amacıyla örgüt kurma', 'suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma', 'tasarlayarak kasten öldürmeye teşebbüs', 'mala zarar verme', 'ateşli silahlar ve bıçaklar ile diğer aletler hakkındaki kanuna muhalefet', 'suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla yağma' gibi suçlardan cezalandırılması istenmişti.

Serkan Kurtuluş daha önce Gürcistan'da Interpol tarafından yakalanmış ancak bürokratik işlemler uzun sürdüğü için iade edilememiş, bu arada Arjantin'e kaçmayı başarmıştı.

HİZMET HAREKETİ'NE YAKIN KİŞİLERİ KAÇIRIP PARA KOPARIYORLARDI

Serkan Kurtuluş’un liderliğini yaptığı suç örgütü hakkında açılan davadaki bilgilere göre çete üyeleri arasında eski İzmir İstihbarat Şube Müdürü Kudret Dikmen ve AKP il başkan yardımcısı Ahmet Kurtuluş da bulunuyor.

İddianameye göre, bazı devlet görevlilerinin mafya ile işbirliği yaparak cemaat soruşturmalarında ismi geçenlere yönelik şantaj ağı kurdular.Hakkında kırmızı bülten çıkarılan Serkan Kurtuluş'un suçları saymakla bitmezken masum insanlara kumpas kuran bir kişi olduğu da ortaya çıktı.

Çete lideri Serkan Kurtuluş, mafya lideri Alaattin Çakıcı'yı hapiste ziyaret etmiş

Hakkında 524 sayfalık iddianame yazılan çetenin polis müdürü olan elemanı Kudret Dikmen’in Hizmet Hareketi’ne yönelik operasyonlarda gözaltına alınacak olan kişilerin listesini önceden Ahmet Kurtuluş aracılığıyla çeteye sızdırdığı, çetenin de “MİT’e çalışıyoruz, devlet arkamızda.” diyerek listede adı bulunan kişilere ulaşıp tehditle para kopardığı belirtildi.

İddianamede, Serkan Kurtuluş’un liderliğini yaptığı iddia edilen örgütle ilgili şu ifadelere yer verildi: “Örgüt mensupları ve lideri mağdurlara karşı iş yapalım tarzında yaklaşım sergileyip, akabinde ‘MİT’ ve ‘Emniyet’ bağlantıları olduğuna inandırıp, korkutucu güçlerinin yardımıyla da haksız bir şekilde para talep etmekte, zorlukla karşılaştıklarında ya da mağdurların ilgisiz ve isteksiz olduklarına kanaat ettiklerinde, bu kez türlü senaryolar ile organize bir şekilde istediklerini alana kadar cebir ve hile kullanmaktadırlar.”

İŞADAMINI KAÇIRIP ÇIPLAK FOTOĞRAFLARINI ÇEKTİLER

İddianamede, Hizmet Hareketi’ne yönelik gözaltı listesinde bulunan müşteki İ.G.’nin polis süsü verilmiş örgüt üyeleri tarafından kaçırılarak alıkonulduğu, bir süre sonra çıplak fotoğraflarının çekilerek serbest bırakıldığı ve baskıyla iki kez para alındığı ifade edildi.

100 BİN DOLAR VERMEM KARŞILIĞINDA AKLANACAĞIM SÖYLENDİ’

Soruşturma kapsamında ifadesine başvurulan iş adamı T.K.,Emniyet içerisinde bazı kişilerin Ayakkabıcılar sitesinde kendilerini ‘MİT’çi’, bazen de ‘İstihbaratçı’ olarak tanıtıp esnaftan gözaltı listesinde olduklarını söyleyip para topladıklarını, üç esnaftan bu şekilde para istendiğini kardeşinden duyduğunu anlattı.

İşadamı T.K., 2016 yılında kendisini geçmişte cemaat yemeğine davet eden Y.P.’nin işyerine gelerek ‘Cemaate 8. ayda operasyon yapılacağını, ‘100 bin dolar vermesi halinde aklanacağını’ söylediğini iddia etti. T.K., bir süre sonra Serkan Kurtuluş’un kendisini telefonla arayarak gözaltı listesinin elinde olduğunu, İstihbarat Şube Müdürünün tanıdığı olduğunu, söz konusu listeden kendisini çıkarabileceğini söylediğini ileri sürdü.

Akabinde birlikte Konak’ta bulunan emniyet müdürlüğüne giderek, Kudret Dikmen ile görüştüklerini iddia eden T.K., oradan ayrıldıktan sonra Serkan Kurtuluş’un kendisinden 500 bin TL istediğini, çok olduğunu söyleyince 250 bin TL’ye indiğini belirtti. T.K., parayı vermediği için gözaltına alınıp tutuklandığını belirtti.

EMNİYET SORUŞTURMAYA İZİN VERMEMİŞ

Bu arada iddianamede, ifadeler üzerine İstihbarat Daire Başkanlığında görevli Emniyet Müdürü şüpheli Kudret Dikmen hakkında Emniyet Genel Müdürlüğünden istenen soruşturma izninin 6 Ağustos 2018 tarihinde reddedildiği bilgisi de yer aldı. Soruşturma izni verilmemesi kararına yapılan itiraz üzerine 28 Ağustos 2018’de Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. Dava Dairesinin kararı üzerine soruşturma izni verildiği ortaya çıktı.

12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Güven duygusunun tamiri, küskünler ve isyan ahlakı 1 [Prof. Dr. Osman Şahin]

Hizmet insanları Hizmet ilke ve prensiplerinin doğruluğu ve uygulanmasının gerekliliği noktasında ittifak halindedirler. Herkes bu ilkelere ve prensiplere uyulmasını istemektedir. Ama her türlü beşerî organizasyonda görülebilecek bazı arızalar sebebiyle bir kısım ilke ve prensiplerin uygulanmasında bazı yerlerde ve zamanlarda birtakım eksiklikler ve yanlışlıklar bulunabilmektedir. Bu geçmişte böyle olduğu gibi bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir. Çünkü Hizmet bireylerden oluşmaktadır ve bireyler eksiksiz, kusursuz ve mükemmel varlıklar değillerdir.

İlke ve prensiplerin uygulanmasında en önemli görev hizmet ferdlerinin kendilerine düşmektedir. Bu konuda yöneticiler ve yönetilenler diye bir ayırım yapmak doğru değildir ve tamamı bundan sorumludurlar. Bu hususta da en güzel örnekleri sahabe efendilerimizde (R. Anhüm) bulmak mümkündür. Nasıl ki onlar doğru ve hak bildikleri hususların sonuna kadar mücadelesini vermişlerdir ve haksızlıklar karşısında susmamışlardır, Hizmet insanları da öyle olmalıdırlar.

Bireylerin çiçek açmasına, yeniden ilke ve prensipler üzerinden ortak bir ahlak ve kültür oluşturulmasına ihtiyaç bulunmaktadır…

Kur’an’a, Sünnet’e, Hizmet ilke ve prensiplerine uygun olmayan davranışlara izin verilmemelidir. Böyle durumlarla karşısında net bir tavır ortaya konmalı, usul ve üsluba da riayet ederek bunlar dillendirilmelidir. Bu duruş bütün ferdler tarafından ortak olarak sergilenmelidir ki buna muvaffak olunabilsin ve ayrıca hakperest davrananlar bir zarara maruz kalıp dışlanmasınlar ve ötekileştirilmesinler.

Bu hususlarda cemaatin bireylerinde bir ortak şuur/kültür/ahlâk ve akıl oluşmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Hizmet insanlarının bu şuuru kazanabilmeleri adına süreç önemli bir misyon eda etmiş olsa da hala ihtiyaç olan seviyede bu bilinç seviyesine ulaşılamamıştır.

Fethullah Gülen Hocaefendi gidilen yeni coğrafyalarda muvaffak olabilmek için Hizmet insanlarının Türkiye’de sahip oldukları kafayı, düşünce yapısını ve o kültürden elde edilen yanlış bakış açılarının, yanlış telakilerin ve alışkanlıkların bırakılması gerektiğine vurgu yapmaktadırlar. Bu kültürden edinilen bazı anlayış ve uygulamaların İslam’da ve Allah Rasûlu’nün (SAV) hayat-ı seniyelerinde karşılığı yoktur ama, doğru ve hak bilinerek birçokları ve hatta bazı Hizmet insanları tarafından da uygulanmışlardır.

Bu acı tablonun sebebi ise dinimizi tam bilmememiz, Kur’an’a ve Sünnet-i Seniye’ye, Siyeri Nebevi’ye ve bunları en güzel anlayıp uygulayan başta Hülefayı Raşidin efendilerimiz olmak üzere sahabe efendilerimize ve onların pratikteki uygulamalarına tam vâkıf olamamızdır.

Hizmet insanları Risale-i Nurlar’ı, Pırlanta serisi eserlerini okumaları ve Hocaefendi’nin sohbetlerini dinleyerek toplumun genelinden önemli ölçüde ayrışsalar da maalesef sahip olmaları gereken şuur seviyesine halen sahip değillerdir. Maalesef ana kaynaklarından beslenmeyi, sahip oldukları bu kaynakları okumayı ve bunlar üzerinde müzakerelerde bulunarak tam istifadeyi yeterince yapamamaktadırlar. Dolayısıyla yeniden bir şuurlandırma ve bilinçlendirme kampanyasının başlatılmasına ihtiyaç vardır. Ehemmiyetine binaen örnekleri istişareler konusu üzerinden vermek istiyorum.

İstişarelerin mahiyeti, şartları, onu oluşturacak fertlerin sahip olmaları gereken hususiyetleri, istişare ahlâkı, istişarenin meşruiyetinin şartları, şartlarına uygun gerçekleştirilen istişarelerde alınan kararların bağlayıcılığı, istişarenin tam olabilmesi için her bir ferde düşen sorumluluklar, hakkın tahakkuk etmesi için ferdlere düşen görevler gibi konularda bireylerin bilgilendirilmesi, o şuur ve hassasiyetlerin kazandırılmasına çalışılması gerekmektedir. Bu şuur seviyesine ulaşıldığı zaman kimsenin ferdi hareket etmesine alan kalmayacak, yanlış uygulamalar kabul görmeyecek ve yapılan yanlışlar diğer Hizmet bireyleri tarafından düzeltilecektir. Bu hususta sahip olunması gereken ahlâkı ise Hocaefendi “İsyan Ahlâkı” olarak nitelemektedirler.

Böyle bir yapı içerisinde her bir ferd bir denetici rolü üstlenecek, bütün Hizmet ilke ve prensiplerinin uygulanmasını hem sağlayacak hem de takip edecektir. Kararlar üsûlüne uygun olarak alınıp uygulanacağı için de cemaat için çok önemli olan uhuvvet ve güven duygusu tam manasıyla teessüs edebilecektir.

Güven duygusunu yıkan ve küskünlüğe yol açan en önemli husus istişarelerin hakkının verilmemesidir…

Hocaefendi, “Şura” başlıklı yazısında buna dikkat çekmektedirler: “Efendimiz, hakkında nass vârid olmayan her meseleyi, kadın-erkek, genç-ihtiyar herkesle istişare ederdi ki, değişik sahalarda onca ilerlemeye rağmen, meşveret mevzuunda o gün ulaşılan noktaya henüz ulaşabildiğimiz söylenemez."

Bazı yerler ve zamanlarda önümüzdeki sahabe efendilerimizin uygulamalarına bakılmamış ve onların yaptığının tam tersine istişarelerde haksızlıklar karşısında susma, hakkı dillendirmeme, ilke ve prensiplere aykırı davranış ve uygulamalar karşısında sessiz kalma “büyüklere itaat”, “sadakat”, “saygı”, “büyüklerin/baştakilerin hal ve hareketlerinde bilemediğimiz hikmetler vardır…”, “itaat et ve kurtul”, “gassalın elinde meyyit olmak gerek” ve “fitneye sebebiyet vermeme” gibi kavramlarla kabul edilmeye ve savunulmaya çalışılmış ve böylece insan olmanın en önemli vasıflarından biri olan “akıl” melekesi yok sayılabilmiştir.

Hocaefendi “Ortak Akla Müracaat” başlıklı “Kırık Testi’de” insanların küsüp kenara çekilmelerindeki en önemli sebep olarak istişarelerin doğru yapılmaması hususunu vurgulamaktadırlar: “Ortaya konulan işlerin ekmeliyet ve etemmiyet içinde yapılmasını sağlayan ve insanı hata ve yanlışlardan koruyan önemli bir disiplin de ortak akla müracaat edilmesidir. Günümüzde hem ferd, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız. Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde, sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız.”

İlginç değil mi? Suç ve kabahat istişarenin hakkını vermeyenlerdedir ama suçlananlar ise diğerleridir.

İnşaAllah bir sonraki yazıda devam edelim.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Fırsatlar bekle(tile)mez [Dr. Ömer Özdemir]

BAŞLARKEN

Her dönemine eğitim ve öğretim çalışmalarının hakim olduğu, öğretmenlikle başlayıp eğitim yöneticiliği ve akademisyenlikle devam eden otuz yıllık profesyonel hayatımın son dört yıllı Türkiye’de esmekte olan hukuk ve adalet yoksunu kavurucu havanın etkisine maruz kaldı.
Hayatının önemli bir bölümünü yoğun eğitim  atmosferinde geçirmiş birisi olarak ihtiyacım, cigerlerimi çektiğim hava kadar düşünce ve fikirlerimi de paylaşabileceğim bir ortamdı. Böyle bir imkanı sunduğu için  Samanyolu Haber ekibine minnettarım.

Benim için ayrılan bu alanda, akademik çalışmalarımın da merkezini oluşturan; işletme bilimi içerisinde ele alınan yönüyle yönetim, liderlik, organizasyon, organizasyon davranışları, organizasyon içinde birey davranışları konularındaki fikirlerimi paylaşma ve sizlerden gelecek yorumlarla da onları geliştirme fırsatını yakalamanın mutluluğunu yaşıyorum.

Bana vereceğiz desteklerinizden dolayı şimdiden sizleri teşekkür ediyorum.

DR. ÖMER ÖZDEMİR

FIRSATLAR BEKLE(TİLE)MEZ...

Bir Afrika sözü der ki:
‘’Her sabah Afrika’da bir ceylan uyanır. Kafasında tek bir düşünce; en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek, yoksa aslana yem olacaktır.

Her sabah Afrika’da bir aslan uyanır. Kafasında tek bir düşünce; en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek, yoksa açlıktan ölecektir.

Aslan da olsanız, ceylan da olsanız, güneş doğduğunda bilmeniz gereken dünden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğidir. Aksi takdirde ertesi gün olmayacaktır.

Aslansanız ve en yavaş koşan ceylanı dün yakalamışsanız ve bugün bir ceylan daha yakalamak istiyorsanız, artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan bugün sizden daha hızlıdır. O halde düne göre bugün hızınızı artırmanız gerekmektedir.

Ceylansanız ve henüz aslan sizi yakalamamışsa bugün dünden daha hızlı olmalısınız. Çünkü aslanın hedefinde siz olabilirsiniz.

Afrika çöllerindeki hayat koşuşturmacasında, devam edebilmenin tek koşulu var: Dünden daha hızlı koşmak.’’

Dr. Bahtiyar Eren’in Yalın Yönetim ve Teknikleri adlı kitabında, Thomas L. Friedman’ın Dünya Düzdür adlı kitabından aktardığı bu Afrika sözü bize; ister aslan olalım isterse ceylan, güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğumuzu anlatır. Hem de dünden daha hızlı. Böyle bir ortamda ayakta kalabilmek, hayatı devam ettirebilmek ise, yeni doğan güneşle birlikte oluşan şartlara uymak ve kapıya çalan fırsatları değerlendirmekle mümkün olacaktır.

Fırsatlar doğduğunda, çekingenlik ve ürkekliğin tehlikesinden sıyrılmak cesaretle üzerlerine atlamak hiç şüphesiz hazır olmayı gerektirir.

Fırsatlar ortaya çıktığında, başarısızlığa sürükleyen şüphe ve tereddüt iklimine yakalanmadan cesur karar verebilmek için de gerekli donanımlara sahip olmak gerekir.

Hızlı tempoda seyreden iş, kariyer ve hayat akışı zaman zaman değişik sebeplere bağlı olarak yavaşlayabilir, kesintilere maruz kalabilir veya durabilir. Buna sosyoekonomik faktörler veya küçük bir virüs sebep olabileceği gibi yerine göre bir hastalık, bazen de bir haksızlık ve hukuksuzluk yol açabilir. Bu sebeplerin kaynağı kişinin kendisi veya kendi dışındaki etkenler de olabilir.
Ancak, her gecenin de bir sabahı olduğu unutulmamalı, güneş doğduğunda daha hızlı koşmaya başlayabilmek için bu dönemde oluşan bol vakit ve imkan iyi değerlendirilmelidir. Rutinin bozulması ile oluşan belirsizlik girdabına yakalanmamak önemlidir. O zamanların verimli kılınması, güneşle beraber koşmak için gerekecek enerjinin biriktirilmesi, o donanımın kazanılması, en çok insanın kendi kendini motive ve disipline etmesine bağlıdır. Başarının özünde insanın kendi gayret ve katkısının yattığı göz ardı edilmemelidir.

Yaşamakta olduğumuz şu Covid-19 sürecinde hemen hemen dünyanın her yerinde, yediden yetmişe herkes evine kapanmak zorunda kaldı. Dışarıya çıkamadı. Bazı insanlar bu dönemde bile iyi bir planlama ile kendilerini, işlerini ve mesleklerini geliştirici çalışmalara devam ederken bazıları ise boşa geçirdi. Halbuki öyle yada böyle bu izolasyon sürecinin bir sonunun olduğunu öngörüp akabindeki yoğun rekabet ortamında başarılı olabilmek için kendimizi geliştirici ve güçlendirici çalışmaları gerçekleştirmek en akıllıcası olacaktır.

90 milyon Euro bonservis bedeli ile Napoli’den Juventus’a transfer olan Gonzalo Higuain’nin evde kalma sürecinde aldığı fazla kiloları ile son hali teknik heyeti hayrete düşürüp, antreman sonrası çekilen ve medyada paylaşılan kilolu fotoğrafları taraftarın tepkisini çekmeye devam ederken, öte  tarafta, yapılan fiziksel testlerde Portekizli 35 yaşındaki Cristino Ronaldo’nun Mart ayına göre tüm verilerde daha üst seviyeye çıktığının  açıklanması, evde kalma sürecini fırsata dönüştürmüş olması sevenlerini mutlu etmiştir. Elbetteki bu iki futbolcunun önümüzdeki günlerde sahalarda segileyecekleri performansları evde kalma sürecinin onlar üzerindeki kazanımlarının etkilerinin yansıması olacaktır.

Gazeteci Ahmet Altan, Türkiye’de demokrasinin kesinteye uğradığı, hukuk ve adaletin yok edildiği, halen yaşanmakta olan soykırım sürecinin mağduru yüzlerce medya mensubundan  birisidir. 1138 gün sonra cezaevinden tahliye edildiğinde yaptığı ilk açıklaması; ‘‘Yıllarım kaybolmadı. Yıllarımın kaybolmasına izin vermedim. Kitaplar yazdım. Yıllarımı o kadar kaybetmem ben…” şeklindeydi. 
Louis Pasteur’ün ifade ettiği gibi ‘’Şans sadece hazırlanmış zihinleri destekler.’’ Bu kesinti dönemlerinde rutinlerden çıkıp, yenilikçi ufuk genişletilmeli, farklı perspektifler kazanılmalı, hobilerle, imkan dahilindeki seyahatlerle ve okunan kitaplarla bilgi dünyası büyütülmeli ki, şans kapıyı çaldığında hem zihinsel hem de kişisel ve ruhsal donanım onu değerlendirmeye hazır halde olmalıdır.

Bu hazırlık kişinin kendi özel durumlarına göre farklılıklar gösterecek, özellikle geçmiş eğitimleri, iş ve meslek hayatı en belirleyici faktörler olacaktır. Bazı insanlar daha önceki bilgi ve becerilerini geliştirmeye yoğunlaşacak, maden ocağında derinlemesine ilerleyecek ve öze ulaşmaya çalışacak, bazı insanlarda farklı alanları keşfetme tercihini kullanacaktır. Ama bu dönemlerde özellikle yepyeni kapılar açacak olan orijinal fikirlerin doğmasını kolaylaştıracak çeşitlilik ve farkılılıklardan da kaçınılmamalıdır.

Yarın için hazırlık, bu gün elinden gelenin en iyi şekilde yapılması ise, o zaman yarınlarda daha hızlı koşabilmek ve ortaya çıkan fırsatları değerlendirebilmek için hazır olunmalıdır.
Çünkü fırsatlar beklemez, bekletilemez.

Fırsatlar, doğru yerde durup hazır beklemekle yakalanır.

[Dr. Ömer Özdemir] 12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Önde olma arzusu nasıl ve nerelerde olmalı? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Sosyal hayatın gereği olarak bazı durumlarda önde bulunmanın, insanları hayra sevk etmenin, beşerî münasebetleri düzenleyip insanların nizam ve intizamını sağlamanın bir zaruret olduğunu görüyoruz. Böylesi durumlarda önde bulunma arzusu nasıl ve nerelerde olmalı?” (Kemal Y.)

Sorunuz uzundu Kemal Bey. Buraya kısaltarak aldım.

Bu konuda ortaya konan düsturumuzu elbette biliyorsunuz: Dine hizmet ettiğini düşünen her mümin kardeşimiz, iman ve Kur’an hizmetinde önde, pâye, ücret, makam, mansıp ve ganimette geride, gerilerin de gerisinde bulunmalıdır.

Asr-ı saadette meydana gelen şu olay ve benzerleri konumuza iyi bir örnek mahiyetindedir. Şöyle ki, yeni Müslüman olan bir Sahabi, muharebelerin birinde Efendimiz aleyhissalâtü vesselam’ın ordu saflarındaki yerini alır. Muharebe olur, biter ve ganimet dağıtılırken, bu Sahabi kendisine verilen ganimeti reddeder ve bunu, kendisine yapılmış acı bir teklif olarak kabul eder. Sonra da elini kaldırır, boğazını göstererek Rasulü Ekrem’e şöyle der:

“Ya Rasulallah! Ben bunun için Müslüman olmadım. Müslüman oldum ki işte şuradan bir ok yiyeyim!”

Muharebenin ikinci bölümü başlarken, bu Sahabi kendisini kıyasıya düşman saflarına atar ve üzerine düşeni yapar. Şehitler aranırken, onu da Efendimiz’e söylediği gibi parmağıyla işaret ettiği yerden ok yemiş olarak bulurlar. O Sahabi Efendimize ganimet alma nasip olmamıştır...

Buna benzer diğer bir hadise de siyâsî olduğu kadar askerî bir dâhî olan Hz. Amr b. el-Âs için anlatılır. Müslüman olduğu ilk dönemlerde kendisine ganimet teklif edilince o dev insan: “Ya Rasulallah! Ben bunun için Müslüman olmamıştım.” der.

Mücadele verirken karşılığında ne makam ne mansıb ne şeref ne de maddî menfaat adına bir şey beklememe Müslümanlıkta önemli bir esastır. Meselenin farklı bir yönü de olsa, ganimeti almanın günah olmadığını belirtip geçmede de fayda var.

Mücadelede önde, ücrette arkada olma düşüncesine sahip insanın söyleyeceği sözler şunlar olmalıdır: “Eğer birisi terleyecek veya zorlanacak yahut da meşakkat çekecekse o kişi ben olmalıyım. Yine bir kimsenin malını mülkünü harcaması ve parasını sarf etmesi gerekiyorsa o kişi de ben olmalıyım.”

Evet, Kur’an’a hizmet ettiğine inanan her mümin, mücadelede önde olduğunu fiilen böyle koşarak göstermelidir.

İman ve Kur’an hizmeti adına yorulma ve onu aç sinelere anlatmada önde bulunma, övülecek bir şey olmakla beraber istisnâî bir durumu arz etmekte de fayda var:

Böyle bir durumda anlatan veya yorulan kişinin enaniyeti okşanıyor, kendisine bir beğenme hissi geliyor ve bazen de başkası onun konuşmasından rahatsız oluyorsa, o kişinin önde değil de arkada olması ve din adına anlatılacak şeyleri bir başkasına anlattırması daha makbul, daha ihlaslı ve daha sevaplı olur. İstisnaî de olsa bu duruma da dikkat etmek gerekir.

Hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede çalışan her fert, çalışmada önde olup mükâfat taksimine gelince de arkada bulunurken hiçbir zaman özel konumlarına bakmamalıdırlar. Bir topluluk içinde dinine hizmet eden hiçbir fert: “Ben bu hizmette ilklerden ve baştakilerden idim” dememelidir.

Mesela iman hizmeti adına Mekke-i Mükerreme’de olan ilk müslümanlar Medine’ye hicret ettikleri zaman orada bulunan muhacirlere şayet: “Biz sizden evvel müslüman olduk, siz bize uyacak, bize tabi olacak ve bizi dinleyeceksiniz” demiş olsalardı, bunlar kısmen de olsa sevaplarını hebâ etmiş olurlardı. Medineliler de eğer onları kabul etmeselerdi, onlar da kadirnâşinaslık yapmış olurlardı.

Bu ak yolun ilk kahramanları ölüm tehlikesi, idam tehdidi altında, din ve Kur’an hizmetine hep sahip çıkmış, ufkumuzda bir yalancı şafağın dahi henüz belirmediği ve tek şimşeğin çakmadığı dönemlerde, her şeye rağmen bu uğurda hırz u can etmişlerdir. Bize düşen de onlara karşı hep kadirşinaslıkta bulunmak olmalıdır.

Eğer onları büyük görmez hatta onlardan feyiz alamazsak, kadirnâşinaslık da bulunmamış oluruz. Ama onlar da kendilerinden küçükler üzerinde faziletfuruşluk nevinden onların gıpta damarlarını tahrik edecek tavırlara girerlerse, kibre, gurura girmiş, ve kıymetlerini ayak altına almış olurlar. Yani bu meselede karşılıklı bir sorumluluk söz konusudur.

Hasılı, bu yüce yolun ilk yolcuları turnikeye daha sonra girenlere karşı faikiyet iddiasında bulunmamalıdırlar. Aslında böyle bir ahlakı bize Kur'an-ı Kerim öğretmektedir: “Onlardan sonra gelenler (başta muhacirler olarak, kıyamete kadar gelecek müminler): “Ey kerim Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur ya Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!” (Haşr, 59/10)

Evet bu, mümince bir düşüncenin ifadesidir, Rabbimiz bizleri bu mümince düşünceyle serfiraz eylesin.

[Dr. Ali Demirel] 12.6.2020 [Samanyolu Haber]

Twitter, hükümet yanlısı 7 bin 340 ‘troll’ hesabı arşiviyle birlikte ifşa etti ve kapattı

Twitter, Türkiye’de AKP gençlik örgütlenmesiyle bağlantılı 7.340 hesabı kapattığını açıkladı. Devletler ile bağlantılı hesaplar tarafından gerçekleştirdiği belirtilen enformasyon operasyonlarını ifşa ettiğini açıklayan Twitter, Çin, Rusya ve Türkiye hükümetleri ile ilişkili olan 32 bin 242 hesabın, halkın erişimine açıldığı belirtildi. Sektörde böylesine bir ifşanın ilk defa gerçekleştiğini belirten Twitter, tespit edilen bu hesapların ve bu hesapların tweetlerinin platformdan kaldırıldığını ifade etti.

Twitter, bu araştırmanın Avustralya Strateji Politikaları Enstitüsü (ASPI) ve Stanford İnternet Gözlemevi (SIO) ile birlikte yapıldığı aktardı.

Mayıs 2020 itibarıyla Türkiye’de hükümetle ilişkili olduğu iddia edilen 7.340 hesabın, 5 GB’lık tweet arşivi ve 821 GB’lık medya arşivi kamuya açıklandı.

Araştırmanın Türkiye ile ilgili kısmında şu açıklamalara yer verildi:

“2020’nin başında tespit edilen bu bir dizi bağlantılı hesabın koordineli ve gerçek olmayan aktivitelerinin asıl hedefi Türkiye’deki kullanıcılar. Platformumuzun teknik altyapısı ve hesap davranışlarından yola çıkan analizimiz, bu sahte ve ele geçirilmiş hesapların AKP lehine siyasi bir anlatım yaratmaya çalıştığını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a güçlü bir destek verdiğini gösterdi. Bugün bu 7.340 hesabı açıklıyoruz.”

“Teknik işaretler, partinin gençlik kollarıyla bağlantılı ve merkezi bir ağın ele geçirilmiş birçok hesapla ilişkili olduğunu gösteriyor. Bunun sonucu olarak bugün ifşa ettiğimiz ağ içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümetini eleştiren hesaplar da var. Bu ele geçirilen hesaplar, düzenli olarak yukarıda belirtilen devlet aktörleri tarafından hack ve ele geçirme çabalarının hedefi olmuştur. Bu geniş ağ aynı zamanda kripto para birimleriyle ilişkili spam gibi ticari aktiviteler için de kullanıldı.”

HABERLE İLGİLİ KAYNAĞA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYIN

[TR724] 12.6.2020

Obruk ve Köprü! [M.Nedim Hazar]

Köprü; medeniyet, insanoğlunun tabiatla kurduğu yakınlık, usulünce yapılırsa, sanat, estetik ve nefaset. 

Zevksiz, rafine olmayan kültürün elinde ise köprü bir beton yığını, çirkinlikten başka bir şey değil maalesef.

Cennet ve Cehennem Obrukları, Silifke – Narlıkuyu yakınlarında bulunan, doğal yollarla oluşmuş, tarihi ve turistik ilgi çeken, çok derin mağaralar. Cennet Çöküğü ve Cehennem Çukuru olarak adlandırılan bu iki çukur arasında 80 metre mesafe var.

Yeraltı deresinin yol açtığı kimyasal erozyonla tavanın çökmesi sonucu meydana gelen çukur elips biçimindeki ağız kısmı çapları 250 m. ve 110 m. olup derinliği 70 metredir. Çökük tabanının güney ucunda 200 m. uzunluğunda ve en derin noktası 135 m. Esas olarak bu çukuru ilginç kılan mağaranın girişindeki tarihi kilise. Pek çok yerli yabancı turist gidip gelmesi epey meşakkatli olan bu kiliseyi ziyaret eder her sene.

Kilisenin giriş kapısı üzerindeki 4 satırlık kitabede, bu kilisenin V. yüzyılda Paulus adında dindar bir kişi tarafından Meryem Ana’ya ithafen yaptırılmış olduğu yazılıdır. Cennet çöküğünün içine her biri oldukça geniş 452 basamaklı taş bir merdivenle inilir ve kiliseye 300. basamakta varılır. Kiliseden sonraki mağaranın bitim noktasında mitolojik bir yeraltı deresinin sesi duyulur filan..

El alttığı her şeyi kurutmak ve tahrip etmekte Cumhuriyet tarihindeki tüm iktidarlara taş çıkaran AKP rejimi bu güzelim yere de el attı. Bir süre önce Cennet ve Cehennem Çukurlarına köprü, asansör ve teras yapacağını ilan etti.

Epeyce milyon dolarlar da harcadı.

Ve ne yazık ki ortaya öyle bir ucube çıktı ki, bırakınız doğal ve tarihi dokuya uyumu, tam bir zevksizlik abidesiydi.

Eskiler bir ihtiyaç olan köprüleri sanat eserine dönüştürmeyi başarmışlar. Tüm o eski teknolojiler ve imkansızlıklara rağmen öylesine güzel köprüler inşa edilmiş ki, insanın üzerinden geçmekten çok oturup seyredesi geliyor.

Köprü; medeniyet dedik. Ve ihtiyaç duyulduğu anda da zaruret… 

Amerika’da bulunduğum senelerde en sık kullandığım cümlelerden biriydi; ‘Bu Amerikalılar köprü yapma hastası! İki metrelik çukur, 5 metrelik eğim gördükleri anda hemen bir köprü kurmuşlar sanki. Yaparken tabiata zarar verdiler mi, bilemiyorum ama bütün köprüleri şu anda tabiatla uyum içerisinde, hepsinin etrafı yemyeşil çimenlik, ağaçlık. 

Peki biz neden karşı çıkıyoruz köprü ya da tarihi doğal bölgelere yeni inşaat, teras filan yapımına?

Galiba, yeni köprülerimiz de, şu anki halimizden çok farklı değil. Derme çatma, ölçülüp biçilmeden yapılmış ve estetik açıdan felaket olması muhtemel. 

Medeniyeti baltalayan şey ise, şuursuzca yapılacak tahribattır. Toprağa, ağaca, suya dokunup bozmak… Bundan şüphe duyulması ise doğaldır sevgili okur. 

Yanlış anlaşılmasın, belirli bir mimarisi olmayan ülkeler gibi, köprüler ve viyadükler cumhuriyeti olmaktan bahsetmiyorum burada. Ama körü körüne köprüye karşı olmanın da anlamsızlığını idrak etmek gerekiyor. Köprü bir sembol, nişane, simge… Bakın Mostar köprüsüne…

Köprü meselesinde itiraz ettiğim noktalardan biri de isim meselesi. Anladığım kadarıyla köprüye isim konulurken Amerika gibi ülkelere bakılıp, onlar rol model alınıyor. Lincoln Bridge, Washington Bridge gibi isimlere bakarak esinlenip konuluyor adlar. 

Şahsen, bu tür yapılara isim konulurken tarihselliğinden ziyade köprünün kurulma gayesi ve ruhuna uygun isimler araştırılmamasına, bu yönde kafa patlatılmamasına içerliyorum. Gönüllere köprü kuran onlarca tarihi isme sahip bir kültürün bu konuda sıkıntı çekmeyeceğini de biliyorum. Misal, üçüncü köprüye isim konulurken Mevlana gibi, Yunus gibi, Yesevi gibi mana gönülden gönüle köprü kurmuş isimlerin akla gelmemesini acı ve düşündürücü buluyorum. 

Ezcümle, ihtiyaç ve zaruret halinde elbette köprüler inşa edilmeli. Ama tabiatı tahrip etmeden, çevreye zarar vermeden, birilerini zengin etmeden ve ucubeye dönüştürmeden. İçimizdeki beton ve metal aşkını frenleyerek yaklaşmalıyız bu tür yeni yapılara ve büyük bir vebal olduğunu idrak etmeliyiz.

Allah aşkına Bir obruk açılışında sanayi ve teknoloji bakanının ne işi olur yahu?

[M.Nedim Hazar] 12.6.2020 [TR724]

Heykeller yıkılırken… [Yavuz Altun]

Irak’ın devrik ve merhum lideri Saddam Hüseyin’in 65. yaş günü bütün ülkede coşkuyla kutlanmıştı. Hayatını anlatan bir oyun tiyatrolarda gösterime girerken, memleketi Tikrit’te adına devasa bir pasta kesilmişti.

Bağdat’da ise yüksekçe bir Saddam heykeli, Firdevs meydanındaki eski bir heykelin yerine ikâme edilecekti. Yerel kaynaklara göre başkentte o gün 1 milyon kişi toplandı.

Ancak Saddam yalnızca televizyonlarda yayınlanan kısa bir mesajla halkın bu coşkusuna karşılık verebildi. Çünkü yerini kimse bilmiyordu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


2002 yılının Nisan ayıydı ve ABD Başkanı George W. Bush, onu doğrudan hedef almıştı. 11 Eylül saldırılarının Amerikalılarda yarattığı öfkeyi Ortadoğu’da birkaç ülkeyi işgal ederek dindirmeye karar veren Bush yönetimi, Irak’a askerî bir operasyon düzenlemek üzereydi.

Saddam Hüseyin, 66. yaş gününü meşhur sarayında kutlayamadı. 9 Nisan 2003’te – Saddam 28 Nisan doğumludur – ABD askerleri Bağdat’a girmiş, Firdevs meydanındaki heykeli alaşağı etmişti. Bütün dünyaya servis edilen görüntüler, Irak’ın işgalinin tamamlandığı hissi uyandıracaktı.

Dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld gazetecilere şu açıklamayı yaptı:

“Iraklıların sokaklarda kutlama yaptığı, Amerikan tanklarının üzerinde şehri gezindiği, Bağdat’ın ortasında Saddam Hüseyin’in heykellerini alaşağı ettiği görüntüler can alıcı. Bunları izlerken, Berlin Duvarı’nın düşüşünü ve Demir Perde’nin yok oluşunu hatırlamamak elde değil.”

Bugünden bakınca Saddam heykelinin yıkılması, ne ABD açısından ciddi bir zafer olabildi, ne de dünyanın ya da bölgenin geri kalanı için daha müreffeh daha özgür bir dünyanın başlangıcı.

ABD yönetimi Irak’ta çok kolay bir askerî zafer elde etmiş gibi görünse de, milyarlarca dolar kaynak aktarmasına rağmen propagandasını yaptığı “liberal demokrasiyi” bölgeye taşıyamadı.

O yıllarda Ortadoğu’daki agresif tutumu, ileride Arap Baharı rüzgârı sırasında eli kolu bağlı oturmasına sebep oldu.

2012’de Libya’nın Bingazi şehrindeki Amerikan elçiliğine terör saldırısı yapıldığında, Başkan Barack Obama yönetimi hamle yapamamakla eleştirildi. Suriye’deki iç savaşta ise Beşşar Esad’ın yerinden edilememesi, ABD’nin Ortadoğu’daki imajını ciddi ölçüde sarsacaktı.

Geçtiğimiz Nisan ayında Çek Cumhuriyeti, ya da yeni ama pek kullanılmayan ismiyle Çekya, Mareşal Ivan Konev’in heykelini kaldırma kararı verince, Rusya’yla aralarında diplomatik gerilim yaşandı.

Konev, Ruslar için bir halk kahramanı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Doğu’daki toprakların Almanlardan geri alınmasına liderlik eden generaldi. Savaştan sonra Konev, Berlin Duvarı’nın inşa edilmesi ve Doğu Avrupa’daki komünizm karşıtı ayaklanmaların bastırılmasında da rol oynadı.

1980’de Prag’a bir heykelinin dikilmesi, hâliyle Çeklere bir gözdağıydı.

Yakınlarda Çek yönetimi Konev heykelinin yanı başına bu durumu ifade eden bir plaka astı. Birkaç ay önce ise, heykeli bir müzeye kaldıracağını duyurdu. Bunun üzerine Rusya, heykelin Moskova’ya gönderilmesini talep etti.

Sovyetler Birliği’nden kalma heykeller aslında bir hayli geniş ve keyifli bir konu. 1990’ların başında Birlik dağılınca, bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki ilk eylemlerden biri, onlara Moskova’nın baskıcılığını hatırlatan bu heykellerin alaşağı edilmesiydi.

Ukrayna’da buna “Leninopad” yani “Lenin-düşmesi” adını vermişler. 1991’de hâlihazırda ülkede 5,500 Lenin heykeli varmış.

2014’te Kiev’de başlayan Rusya karşıtı eylemlerin bir hükümet değişikliğine yol açmasının ardından da yine Lenin heykelleri saldırıların hedefi olmuştu. Burada yıkılan heykellerle birlikte bugün Ukrayna’daki Lenin heykeli sayısının 1,300’lere düştüğü söyleniyor.

2016 yılında Polonya, ülkedeki yaklaşık 200 kadar Sovyet askeri heykelini yerinden kaldırarak bir açık hava müzesinde toplamaya karar verdi. Heykeller, Çekya’da olduğu gibi, Polonya topraklarının Nazi işgalinden kurtuluşundan sonra, Sovyet Kızıl Ordusu’nu temsilen yaptırılmıştı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası bu heykeller, Polonya’daki komünizmin sigortası gibiydi muhtemelen. Ancak şimdi Polonyalı yetkililer, bu heykelleri topladığı müzede komünizmden kurtuluşlarını anlatacak.

Macaristan ise Rusya’yla bağını tam anlamıyla koparamadığı için heykel konusunda farklı bir yol izliyor. Viktor Orban’ın Fidesz partisi iktidara geldiğinde, anti-komünist çizgisiyle, Budapeşte’nin Özgürlük Meydanı’ndaki devasa Sovyet anıtını yıkmayı vaat etmişti.

Gelgelelim, Rusya’yla ekonomik ilişkiler ve Moskova’nın bu konudaki tavizsiz tutumu heykelin kaldırılmasını engelleyecekti. 2011’de, Orban başka bir formül buldu. Büyükçe bir Ronald Reagan heykeli, Özgürlük Meydanı’nda belirdi.

ABD’nin 40. Başkanı Reagan, komünizme karşı sert duruşuyla biliniyordu.

Aynı meydanda 1996’da, yani Sovyetlerin yıkılmasından kısa süre sonra, Imre Nagy heykeli de inşa edilmişti. Nagy, 1956’da Sovyetlere karşı Macar Devrimi’ni başlatan isimdi. İki yıl sonra Sovyet ordusu Budapeşte’ye girmiş, Nagy Yugoslav elçiliğine sığınmış fakat Rusların eline geçmekten kurtulamamıştı. Sonunda da idam edildi.

Heykellerin inşası kadar yıkılması da sembolik öneme sahip. Birçok medeniyet için heykeller, birer propaganda aracı. Hâkimiyeti gösteren semboller. O hâkimiyetten kurtulmanın, farklı bir anlayışı hâkim kılmanın yolu da, öncelikle o sembolleri tersyüz etmekle başlıyor.

Dünyanın çalkantılı bölgelerinde, hâkimiyetin sık sık el değiştirdiği coğrafyalarda, heykel yıkma gösterileri çokça rastladığımız pratikler. Ama bugünlerde ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinde tecrübe ediliyor.

Amerika’da ırkçılık karşıtı protestoların üçüncü haftası sona ererken, ırkçılığı ya da “Beyaz Adamın Üstünlüğünü” çağrıştıran anıtlara saldırılar da arttı. Önce Amerikan İç Savaşı’nda ırkçılığın kaldırılmaması için çarpışan generallerin heykelleri nasibini aldı bundan.

1861’de güney eyaletleri Amerika Konfedere Devletleri ismiyle bağımsızlığını ilan etmiş ve köleliği kaldırmaya çalışan kuzeyle savaşa girişmişti. Ne hikmetse, savaşı kaybetmelerine rağmen “ayrılıkçı” generallerin heykelleri güney eyaletlerini süslüyordu.

2018’de “Make It Right Project” adı verilen ve Brad Pitt gibi Hollywood yıldızlarının da yer aldığı bir girişim, ABD’nin kölelik geçmişine ait 10 kadar heykelin kaldırılması için çalışmalara başlamıştı zaten. Brad Pitt, 2013’te vizyona giren ve kölelik geçmişiyle yüzleşen “12 Yıllık Esaret” (12 Years A Slave) filminin de yapımcıları arasındaydı.

Şimdi protestocular bu tür heykelleri tabiri caizse yapı bozumuna uğratıyor. Ya yıkıyor ya da sprey boyalarla üzerlerine sloganlar yazıyorlar.

Boston’da Kristof Kolomb’a ait heykellerden birinin başı koparıldı

Bununla yetinilmedi, önceki gün Avrupalı kolonicilerin Amerika kıtasını keşfinin sembolü olan Kristof Kolomb heykelleri en az 3 eyalette yıkıma uğratıldı: CNN’e göre biri göle atıldı, diğerinin başı kesildi, üçüncüsüyse yere devrildi.

Kolomb’un seyahati, her ne kadar Batı kanonunda önemli bir keşif olarak adlandırılsa da, kolonyalizmin ve köleliğin Amerika kıtasındaki başlangıcı sayılıyor. Tabi bu harekete, Amerika’nın yerli halkı da destek verdi.

Heykel yıkma törenleri Avrupa’ya da sıçradı. İngiltere’de yaklaşık 80 bin Afrikalıyı köle olarak Amerika’ya taşıyan Edward Colston heykeli tıpkı Saddam heykeli gibi alaşağı edildi. Ardından kanala atıldı.

Bu eylemlerden Winston Churcill ve Kraliçe Viktorya heykelleri de nasibini aldı. Churcill’in ırkçı ifadeleri, Viktorya’nınsa İngiliz kolonyalizmine katkıları buna sebep oldu.

Belçika’da ise Kongo’da yaklaşık 10 milyon yerliyi katletmesiyle maruf Kral İkinci Leopold’un heykelleri saldırıya uğradı. Göstericiler bazı Leopold heykellerinin üzerine sprey boyayla “Black Lives Matter” ve “George Floyd” yazdı. Antwerp şehrinde, bir Leopold heykeli ateşe verildi. Gördüğünüz gibi Beliçka’da bolca Leopold heykeli var.

Belçika’daki Leopold heykeli tahrip edildi.

Göstericiler, kendilerine tepki gösterenlere şu basit soruyu soruyorlar: Bu heykeller, ithaf edildikleri kişilerin neler yaptıkları bilindiği hâlde neden bunca zamandır yerlerinde duruyordu?

Türkiye’ye dönelim.

Malumunuz Müslümanlar heykele pek sıcak bakmadıkları için tarih boyunca hâkimiyetin göstergesi camiler oldu. Tabi bu hâkimiyet yalnızca cami inşa edilerek gösterilmedi, fethedilen Hıristiyan topraklarındaki çok sayıda kilise camiye çevrildi.

Tarihi değiştirmenin, gücünü ispat etmenin, “Burasının sahibi artık benim,” demenin bir yöntemiydi bu. Yoksa – tabi fıkıh ehli daha iyi bilir fakat – İslam’a göre namaz kılmak için illa ki şehrin en şaşaalı yapısının camiye çevrilmesine lüzum olmasa gerek.

Miladî 537 yılında inşa edilen Ayasofya’nın İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilmesi ve yaklaşık beş asır boyunca cami olarak hizmet vermesi, Osmanlı’nın buraya vurduğu mühürdü. Gerçi o mühür, iktidar için yeterli olmadı. Prusya’ya karşı yakıcı bir mağlubiyet alan Sultan Birinci Ahmed, 17. yüzyılın başlarında özgüven tazelemek için Ayasofya’nın karşısına Sultanahmet Camii’ni inşa ettirecekti.

1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararında Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle ilgili şu kayıt düşülmüştü:

“[E]şsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul’daki Ayasofya Camii’nin tarihi durumu itibariyle müzeye çevrilmesinin bütün şark âlemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle, bunun müzeye çevrilmesi…”

Bütün şark âlemi bu kararla sevindi mi bilinmez, fakat 1950’lerin başında Yunanistan’la Kıbrıs meselesinden ötürü aramız bozulunca, Necip Fazıl’ın çıkarttığı Büyük Doğu mecmuası, “Bizans’ı hortlatmak isteyenlere karşı Ayasofya tekrar cami yapılmalıdır” kampanyası başlatmıştı.

Şimdi Türkiye’de bu tartışmanın yeniden yapılmasının, Batı’da heykellerin yıkılmaya başlandığı bir zamana denk gelmesi bilemiyorum kaderin bir cilvesi mi?

[Yavuz Altun] 12.6.2020 [TR724]

Dün imamdı, bugün camiler kapatılsın diyor! [Hasan Cücük]

Danimarka yakın tarihinin en önemli gelişmelerinden biri 30 Eylül 2005’te patlak veren Karikatür Krizi oldu. Jyllands Posten gazetesi, Hz Muhammed (SAV) hakaret içeren karikatürleri yayınlayarak, krizin fitilini ateşlemişti. Olayın global bir krize dönüşmesini sağlayan ‘imamlar heyeti’ oldu. İmamlar heyetinin sözcülüğünü yapan Ahmed Akkari ise bugün farklı bir cephede bulunuyor. Yeni Merkez Sol (Nyt Centrum-Venstre) adlı partinin kuruculuğunu yapan Akkari’nin partisinin programında değme ırkçılara taş çıkartan vaatler bulunuyor.

30 Eylül 2005’te sağ tandanslı Jyllands Posten’in kültür sayfasını açanlar gözlerine inanmakta zorlanacağı 12 karikatürü görüyordu. ‘’Muhammed’in yüzleri’’ başlığıyla verilen haberde, Danimarka’da giderek artan otokontrol eleştirilip, müslümanlar hakkında bir şey yazmanın zorlaştığı yazıyordu. Gazete buna isyan(!) edip, Hz Muhammed (SAV) resmeden 12 karikatür yayınlıyordu. Karikatürlerden en fazla tepkiyi çeken Kurt Westergaard’un çizdiği Peygamber Efendimizi (SAV) başında bomba ile tasvir eden karikatür oldu.

Hakaret karikatürleri yayınlandıktan sonra beklenen tepki hemen ortaya çıkmadı. Danimarka’da yaşayan müslümanlar, olaya sağduyu ile yaklaşıp tepkisini demokratik yollardan gösterdi. Bu durumdan rahatsız olan iki kesim vardı. Biri Jyllands Posten diğeri Danimarka’da kendini müslümanların temsilcisi gören gruplardı. Jyllands Posten haberinin deprem etkisi yapması için takip eden günlerde ülkenin önde gelen isimlerine mikrofon tutup, haberin ateşini harlamaya devam etti. Diğer yandan ise müslümanların temsilcisi konumuna kendilerini oturtan isimler ise, Danimarka’da yaşayan müslümanları mobilize edemediğini görünce oluşturdukları ‘imamlar heyeti’ ile Ortadoğu turuna çıktılar. Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkelere giden bu heyetin sözcülüğünü Ahmed Akkari isimli ‘imam’ yapıyordu. Akkari, Danimarka İslam Toplumu sözcülüğünü de yapıp, karikatür krizinde ekranlarda en fazla boy gösteren isim oldu.

Ortadoğu turuna çıkan ‘imamlar heyeti’, Danimarka’da yaşayan müslümanların ne denli zor durumda olduğunu anlatıp, adeta ‘Daha ne kadar sessiz kalacaksınız ey İslam dünyası’ diyordu. Kerameti kendinden menkul ‘imamlar heyeti’, gittikleri her yerde Danimarka’yı yerden yere vurdular. Propaganda için yanlarında götürülen materyaller arasında Danimarka’da vuku bulmayan olaylarda vardı. ‘İmamlar heyeti’ amacına ulaşıyordu. Kısa sürede İslam dünyasında, Danimarka karşıtlığı tavan yapıyordu. Konsolosluk ve büyükelçilikler basılıyor, Danimarka ürünleri boykot ediliyor, bayrağı ayaklar altında çiğneniyordu. Öyleki çıkan gösterilerde yaklaşık 50 kişi hayatını kaybediyordu.

Hakaret karikatürlerini global bir krize dönüştüren heyetin en önemli ismi Ahmed Akkari ilerleyen yıllarda fikri bir değişime girdi. Önce imamlık görevini bırakıp, asıl mesleği olan öğretmenliğe döndü. 2007’de anavatanı Lübnan’a yerleşen Akkari bir yıl sonra Grönland’a taşınıp öğretmenlik yapmaya başladı. Grönland yıllarında yaşadığı fikri değişimi kamuya açık bir şekilde ifade etmeye başladı. ‘İslamcı’ geçmişini silen Akkari, Karikatür krizi dönemindeki tavrının yanlış olduğunu söyledi. Hakaret karikatürlerinin yayınlanmasını normal buldu. İfade özgürlüğü sınırları içinde gördü. Akkari’nin değişimi kendini bağlardı. Nihayetinde Danimarka gibi ifade özgürlüğünün olmazsa olmaz bir ülkede yaşıyorduk.

Akkari birkaç gün önce yeniden gündem oldu. Bu kez kendisi gibi Lübnan asıllı olan Hanna Ziadeh ile kurdukları parti ile arz-ı endam ettiler. Partinin adı Yeni Merkez Sol (Nyt Centrum-Venstre) idi. Dernekler ülkesi olarak tanımlanan Danimarka’da parti kurmak dernek kurmak gibi bir şey. 3-5 kişi bir araya gelip parti kurmanız mümkün. Seçimlere katılmak için ise 20 bin imza gerekiyor. Ne var 20 bin imzada demeyin, kurulan onlarca parti yeterli imzayı bulamadığı için seçimlere katılamıyor. Meclis’te temsil edilmek için ise yüzde 2’lik seçim barajını aşmak gerekiyor. Yeni Merkez Sol’un önünde daha alması gereken uzun yol var.

Ancak partiyi ülke gündemine taşıyan vaatleri oldu. Hem de ne vaatler! Danimarka aşırı sağının bile dile getirmediği vaatler. Neler mi var? Danimarka’daki tüm camilerin kapatılması var. Gerekçe, ‘Kur’an-ı Kerim’in doğmatiklerini okutan’ camilerin kapısına kilit vurulmadı. Din özgürlüğü, Akkari’nin partisine göre hikayeden ibaret. Dahası, Türkiye, Pakistan, Lübnan başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinden gelenlere ülke kapılarının kapatılması var. Bu ülkelerden hiçbir şekilde ‘göçmen’ kabul edilmeyecek. Gerekçe basit; bu ülkelerden gelenler radikal oluyor! Camilerin kapatılmasını aşırı sağcılar bile yüksek sesle telaffuz etmezken, eski imam Akkari’nin partisini bunu programına koydu.

Garip bir durumla karşı karşıyayız. Dünün imamı bugün camilerin kapatılmasını istiyor. Bunu yaparken de insan hakları savunucusu kimliğini kullanıyor. Hayat hakikaten garip, savrulmanın sınırı olmuyor.

[Hasan Cücük] 12.6.2020 [TR724]