Yüzde 48,6’nın medyası niye yok? [Analiz: Kemal Ay]

‘Türkiye’de TV izleme oranı yüzde 62. Diziler yüzde 77 oranla genel nüfusta en çok izlenen ikinci program tipiyken, kadınlar için ilk sırada yer alıyor. Bunu yüzde 57’yle haberler takip ediyor. Haberleri ise yüzde 41 oranı ile şans- bilgi yarışmaları izliyor.’ (Vatan Gazetesi, 31 Mart 2016).

Aynı araştırma şirketinin (IPSOS) 2011 verilerine göre TV izleme oranı yüzde 84 olarak ortaya çıkmıştı.

Bana sorarsanız azalma olumlu. Ancak bu azalmanın tek sebebi Türkiye toplumunun bir anda ‘aydınlanıp’ TV izlemek yerine başka işlerle uğraşmaya başlaması değil. Son yıllarda Türkiye’de yayın yapan televizyonların bir kısmı kapatıldı. Ana akım medya, otokontrol mekanizmasına teslim edildi (bkz. İrfan Değirmenci olayı). İktidar propagandası en kaba saba hâliyle TRT’den yandaş kanallara kadar yaygın.

Bu arada 2011’de reyting ölçüm kriterleri değiştirildi ve yüksek gelir sahibi, eğitimli, şehirli izleyiciyi temsil eden AB grubu verileri buharlaştı. Böylece birçok TV yapımcısı, sektörden çekildi. ‘Kaliteli yapımlara para harcamayalım, garanti seyircili işler yapalım’ anlayışı yaygınlaştı.

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ Mİ DEMİŞTİNİZ?

Ancak asıl ‘operasyon’, dizilerden sonra en çok izlenen programlar olan haber programlarına yapıldı. Hatırlarsınız, 2013 Gezi Parkı protestoları sırasında CNN Türk ve NTV gibi ‘ortadaki’ ana akım medya kanallarının haber yapmaktan çekindiğini seyretmiştik. Birçokları için Erdoğan’ın bu kadar ‘etkin’ hâle gelmiş olması için yeni bir bilgiydi ve şaşırtıcıydı. Ancak o günden itibaren ‘görünür’ bir şekilde haber programlarına baskı yapılmaya başlandı. Haber merkezlerine, tartışma programına çıkarılabilecek isimler için ‘listeler’ gitti. Erdoğan’ın internete sızan bir konuşmasında, tartışma programlarında ‘ezilen’ yandaş gazetecilere (bkz. Mustafa Karaalioğlu) bile sahip çıktığı görüldü.

AKP iktidarı ilk dönemlerinde ‘toplum mühendisliği’ lafını eleştirmek için kullanırdı. Ancak şu an yaşanan tam olarak bu.

Bir zamanlar ‘yerleşik medya düzeni’ tarafından mağdur edildiği için iktidarın ‘yandaş medya’ kurmasının ‘demokratik bir hamle’ olduğunu savunduk hep birlikte. ‘Yüzde 50’nin medyası, TV’si olmasın mı?’ kilit bir cümleydi. Ancak bu ‘dengeye getirme hamlesi’ bir anda terse döndü. Şimdi soru şu: 2017 referandumundaki yüzde 48,6’nın medyası var mı?

‘HAYIR’CILAR NEDEN GAZETE OKUMUYOR?

Buradaki ‘kabahat’ yalnızca iktidarın değil. ‘Hayır’ cephesi iddialarını savunmak için sosyal medyada paylaştığı haberlerin çoğunu şu 3 gazeteden alıyor: Cumhuriyet, BirGün ve Evrensel. Cumhuriyet’in Twitter’da takipçi sayısı 1,8 milyon, BirGün’ün 800 binin üstünde, Evrensel’in de 350 bin civarı. Bu gazetelerin bayi satışları ne kadardır dersiniz? Cumhuriyet’in 40 bin civarı, BirGün’ün 12 bin, Evrensel’in ise 6 bine yakın. (Sözcü gazetesi 300 bin civarında satıyor ama bu CHP’nin 12 milyon oy alması gibi bir şey…)

Türkiye’nin en önemli mizah dergilerinden Penguen, geçen hafta kapanacağını duyurdu. Derginin açıklamasında şu cümle dikkat çekiciydi: ‘Keşke dergi Facebook’taki like’larla çıkabilseydi’.

SANALLAŞAN MUHALEFET

Artan maliyetler, tehdit edilen reklam verenler ve bir türlü yükselmeyen tirajlar sebebiyle, yani aslında Türkiye’deki muhalefetin ‘tembelliği’ vesilesiyle ‘muhalif yayınlar’ sanallaşmaya mahkûm ediliyor. Bugün bu sebeple Hasan Cemal’i, Fehmi Koru’yu (düşünün onu bile!), Amberin Zaman’ı, Murat Belge’yi, Yavuz Baydar’ı ve daha nicelerini sadece ‘sanal ortamda’ okuyabiliyorsunuz. Bu isimleri TV’ye çıkarmak için kelleyi koltuğa almak lazım. Ruşen Çakır’ın Medyascope TV’si, Can Dündar ve Hayko Bağdat’ın Ozguruz.org’u, Celal Başlangıç’ın ArtıGerçek TV’si ve Webiz TV gibi ‘tasfiye olmuş gazetecilerin’ inisiyatifleri dışında ‘muhalif ekran’ yok denecek kadar az. Halk TV ve Ulusal TV, ihtiyaca cevap verebilecek ‘yenilikte’ değil.

Son dönemde Türkiye’de en heyecan verici medya hamleleri hep sosyal ağlardan geldi. 140journos ve journo.com gibi habercilik mecralarının yanı sıra, Doğruluk Payı ya da teyit.org gibi internetteki ‘yalan haberle’ mücadele eden mecralar da oluştu. Seçim zamanları sandık güvenliğini sağlamak için kurulan Oy ve Ötesi gibi girişimler bile ancak sosyal medya üzerinden etkili olabiliyor.

İTHAL İKÂMELİ MUHALEFET

İnternet yayıncılığı hâlen bağışlarla, reklamlarla ayakta durabilen bir yapı. Düzenli şekilde destek olunmadığı takdirde yok olup gitmesi an meselesi. Yukarıda ismini saydığım bazı internet siteleri, Avrupa ya da Amerika’dan bazı fonların desteğini alarak ayakta kalabiliyor. Bu, aslında Türkiye’nin geldiği noktayı daha net ifade ediyor. Bir kısım Ortadoğu diktatörlüklerinde olduğu gibi ‘muhalif’ söz söylemek pahalı bir şey hâline geldi, öyle ki Batı’nın ‘liberal demokrasiyi yayma faaliyetleri’ kapsamında oluşturduğu fonlar olmadan, Türkiye’de de gazetecilik yapmak, söz söylemek imkânsızlaşabilir.

12 milyon oy alan CHP, 6 milyon oy alan HDP ve hâlen işlerini yürütmeyi başarabilen varsa ‘muhalif’ iş adamları eğer yüzde 48,6’nın sesini duyurabilmek için daha çok çabalamazsa, Türkiye yüzde 51,4’ün gürültüsü altında boğulacak. KHK’larla kapatılan medyaya, işinden edilen akademisyenlere ‘sahip çıkmak’, yüzde 48,6’nın boynunun borcu olmalı…

[Kemal Ay] 4.5.2017 [TR724]

Yol arkadaşlığı hukuku ve tenkit (4) [Veysel Ayhan]

Her insanın ruh ve karakter heykelini gelenek ve görenekler, mahalli adetler, töre, örf ve ananeler yontup inşa eder. Ahlak büyük ölçüde böyle şekillenir.

Hizmet Hareketi milyonlarca fertten oluşuyor. Bu insanlar analarından doğduğu gibi tertemiz bir şekilde gelip hizmet prensipleriyle benliklerini doldurmuyor.

İçinde kahve içilmiş bir fincanda kahve telvesi kalır.

İçinde salep içilmiş bir bardakta salep kalıntısı olur.

O bardaklara zemzem bile koysanız berrak ve temiz olmaz.

İhlas Risaleleri ve bir bütün olarak Risale-i Nur, bize Kur’an ahlakını telkin eder. “Ölçü ve Yoldaki Işıklar” ve Pırlanta Serisi, neyi nasıl yapacağımızı ve nasıl yaşayacağımızı en ince ayrıntısına kadar anlatır. Bunları kendine rehber eden bir insan, mümine yakışır bir temsil sergiler. Ama benlikteki eski kalıntıları söküp atmak, yerine bunları yerleştirmek oldukça zordur.

KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARANLAR

O nedenle milyonlarca insanla yapılan bir hizmet hareketinde mutlaka yanlış insanlar yer alabilir. Mutlaka bir kısım hatalar, bir kısım “kaş yaparken göz çıkarma”lar olur. Kimse suiniyetle yola çıkmamış olsa da pek çok insan, yol arkadaşlarının hukukuna tecavüz etmiş olabilir. Birilerinin hatasından bir başkası zarar görmüş olabilir. “Atf-u cürm”lerin faydası yok. Biz başımıza gelen her şeyde  “Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine” inanıyoruz. Risale-i Nur okuyup sonra “sebeplere” takılmak doğru değil.

İçimizde yaptığı her şeyin her durumda doğru olduğunu sanan ve zeytinyağı gibi üste çıkanlar yok mu?  Var.

İçimizde hayatı boyunca özür dilememiş, özür dilemeyi bir erdem olarak görmeyenler yok mu?  Var.

Milyonlarca insandan oluşan bir toplulukta tabi ki her “model” insan olacak. Ve bu “model” insanların, hareketin ekseni dışında içtihatları, davranış ve projeleri olacaktır.

YARALI TOPRAKLARDA YAŞIYORUZ.

Demokrasi ve istişare kültürün uğramadığı topraklarda yaşıyoruz. Hz. Bediüzzaman 100 yıl önce teşhisi koymuştu: “Asya’nın bahtının miftahı meşveret ve şûradır” Bu söz, “istişare miftahını” kullanmazsanız başınıza geleceklere hazır olun demektir.

“Her Türk asker doğar” derler. Bunu az değiştireyim. Demokrasi kültürünün uğramadığı bu topraklarda “her Türk diktatör doğar”. Toplumda hukuk hassasiyeti ve demokrasi kültürü olmadığı için herkesin benliğinde faşizm kırıntıları ve diktatörlük temayülleri yer alır ve çevre şartları imkan verdiği ölçüde bunu gerçekleştirir. Kimi partisinde, kimi fabrikasında, kimi bulunduğu okulda, kimi müdürlük yaptığı kurumda “her şeyi en iyi bilen” birer diktatör olur.

Hizmet, bu yaralı topraklarda elinden gelenin en iyisini yapar ama “demokrasi ve istişare” bir boya değildir ki insanları içine sokup boyasın, sonra geçmiş kalıntıları çamaşır makinesinde yıkasın temizlesin. Hizmet, topluma bir ahlak biçimi sunar. Dileyen o Kur’anî ahlakı alır, dileyen nifak ve küfre ait evsafı benliğinde barındırmaya devam eder. Ve kimseye de “lütfen ayrıl!” demez. Demeye hakkı yoktur. Birilerinin bir başkasını “aforoz etme” yetkisi de yoktur.

Yapılan yanlışları dikkatle ve özenle not edip tedbir almak, her yeni adımda bu tecrübelerden ders almak ayrı bir mesele; yanlış yapanlara cihada çıkmak, eleştiri partileri düzenlemek, sosyal ağlarda toplu gıybet ayinleri yapmak ayrı mesele.

ELEŞTİRİ AYİNİ YAPMAK…

“Başka birini bulamadılar mı?”

“O makama niye hala o adam getiriliyor ki!”

“Bu adam neden hala görevde”

“Projeyi yanlış çizdiği için yaptığı caminin kubbesi çatladı. Yapılacak çeşmeyi niye buna çizdiriyoruz.”

“Falanın evini gördün mü, ooo…”

“Ya hâlâ eski usulle iş yapıyorsunuz.”

Bu ve benzeri cümleleri söyleyenler yüzde yüz haklı olabilir.

Bu insanlar, tenkitlerini ve gerekçelerini uzun uzun yazıp mesul gördüğü veya o hatanın mesulü gördüğü insana iletirse veya vicahi olarak anlatırsa hakperestlik yapıp sevap kazanır. Yapmazsa mesul olur. Varsa iletebileceği bir makam iletirse doğru yapmış, hakkını aramış olur.

Ama bu tenkitlerini ulu orta, bulduğu her mecliste dile getirip, yakaladığı her insana boca edenler lüzumsuz yere gıybet edip topluca günaha girer.

‘İÇİNİ KAVRAYAMADIĞIN BİLGİYE NASIL SABREDECEKSİN’

Kur’an’da anlatılan Hz. Musa (as) ve Hz.Hızır’ın (as) yolculuğunda şunlar olmuştu: Yolculuğun başında Hz. Hızır: “İçini kavrayamadığın bilgiye nasıl sabredeceksin.”18/68 der. Hz. Musa (as) ise “İnşallah beni sabrederken bulacaksın, senin emrine karşı gelmem.”18/69 der ve yola çıkarlar.

Hz. Hızır, bindikleri geminin bir yanını tahrip eder. Bir çocuğu öldürür. Kendilerine yemek vermeyen insanların bulunduğu yerdeki bir duvarı düzeltir. Hz Musa(as) her üç durumda gücünü kullanıp müdahale etmez. Engel olmaz. Yalnızca sözle itiraz eder. Ama itirazlarındaki haklı tehalükü yolculuğu bitirir. Sonra işin iç yüzünü öğrenir.

Kur’an bunları bize ibret için anlatıyor.

Ne biz Hz. Musa’yız (as) ne de karşımızdakiler Hızır (as).

Bize düşen; iç yüzünü tamamen bilmediğimiz, perde arkasına yüzde yüz hakim olmadığımız konularda yüzeysel duyumlarla konuşmamak. Her hadisenin taraflarını özgürce konuşturup dinlemeden sonrasında pişman olacağımız bir hükmü vermemek.

İLETTİK AMA HİÇ BİR ŞEY OLMUYOR!

Müminin her davranışı namaz eksenlidir. İmam hata yaptığında “Yanlış yapıyorsun” diye feryad edilmez. Kibar ve usulca “SübhanAllah” denir. İmam oturacağına kıyama kalktığında cübbesine asılmaya kalkarsanız namazınız bozulur.

Öfke ve feveran nöbetleriyle ifade edilen eleştiriler çoğu zaman subjektif ve hissidir. Mümine karşı öfke duymak iman zaafını ifade eder. Mümin bir başka mümine sevdiği ve yakıştırmadığı için kızar. Gayz ve kin duymaz. “kendi aralarında merhametli.” 48/29 olmak Kur’anî bir vasıftır. Bir mümine gayzla, öfkeyle davranılmaz.

Kur’an, bir sürçme sonrası ashabına şefkatle davranan, “Rauf ve Rahim” olan, onları ırgalamayan Efendimiz’in(sav) şahsında bize olan uyarısını şöyle yapar: “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et.” 3/159

Bize düşen yukarıdan aşağıya; aşağıdan yukarıya hatalara ve yanlışlara karşı mümin mülayemetiyle yaklaşmak.

BASTONLA ÇOCUK KOVALAMAK

Önemli olan üstümüze düşeni yapmak. Hata ve yanlışları usulünce ifade etmek. Arkasını takip etmek. Oldu oldu; olmadı olmadı. Sonrasında ise “Niye benim dediğimi yapmadılar? Niye bir şey olmuyor?” çiğliğine düşmemek. Ayrıca ne malum tenkidimizin boş, teklifimizin yanlış olmadığı?

Dünyada imtihan için varız. Kendi “soru”muzu çözelim kafi. Başka kimselerin önlerine gelen “sorulara” lakayt kalması veya o “soruları” yanlış yapması biz ikaz ettikten sonra bizi ilgilendirmez. Ön saftaki bir abdestsiz veya arka saftaki bir duasız bizim namazımızı bozmaz. Ama işimizi gücümüzü bırakıp cami içinde rükün ve vücup avına çıkarsak namazımız bozulur, camilerde çocukları bastonla kovalayan ihtiyarlar gibi sevimsiz oluruz.


[Veysel Ayhan] 4.5.2017 [TR724]

Zarrab’tan miras kalan altın üçgeni [Analiz: Semih Ardıç]

İran asıllı Reza Zarrab, ABD müeyyidelerinden bunalan İran’ın ihtiyaç duyduğu döviz ve altını Türkiye üzerinden teminine aracılık ediyordu. Geliştirdiği fiktif (sanal) işlemler sayesinde milyarlarca doları İran’a teslim ediyordu. İstanbul Kapalı Çarşı’dan aldığı altın ve dövizleri uçak kargosu olarak İran’a yolluyordu. Saadet üçgenini Birleşik Arap Emirlikleri (BAE, Dubai) tamamlıyordu.

Zarrab ve adamları, ambargoyu ihlal etmenin cezasının ne kadar ağır olduğunu bildikleri için mütemadiyen excel tablolar dolduruyordu. Amerika’ya yakalanmadan iş tuttuklarını zannetmişlerdi. Gelin görün ki Türkiye ve Dubai üzerinden İran ile tesis edilen hülleli işlemlerin hesabı şimdi New York’ta soruluyor. Suç Türkiye’de işlendi, mahkemesi ABD’de görülüyor. Zira Zarrab ile 4 bakan (Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) Türkiye’de 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk Soruşturması’nda suç üstü yakalanmasına rağmen bizzat devrin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla mahkemelerde hesap vermekten kurtarıldı.

ÜÇ AYLIK ALTIN İHRACATININ YÜZDE 88’İ DUBAİ’YE

Zarrab 14 aydır ABD’de cezaevinde tutuluyor. Geçen ay Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla da Zarrab gibi ‘kara para aklamak’ ve ‘bankacılık kanunlarını ihlal etmek’ ithamı ile tevkif edildi. Her iki zanlının muhakemesi sürerken Türkiye’nin altın ihracat ve ithalatına göz atmaya karar verdim. Tablolarda calib-i dikkat bir temayülle karşılaştım. 2017’nin ilk üç ayı 2013 senesinin neredeyse kopyası. Ocak ayında 531 milyon dolarlık toplam altın ihracatının yüzde 75’i (400 milyon dolar) Dubai’ye yapılmış. Şubat’ta da 619 milyon dolarlık altının 518 milyon dolara tekabül eden miktarını Dubai’ye satmışız. Mart ayında toplam altın ihracatı 740 milyon dolar. Dubai’nin payı yüzde 92 oldu. 2017’nin ilk çeyreğinde altın ihracatının yüzde 88’inin tek ülkeye, BAE’ye yapılması sizce ticaretin tabiatına muvafık mı?

TAM BİR AL-SAT DÜZENİ BU!

İhracat kalemindeki tuhaflık ithalat rakamları ile beraber mütalaa edildiğinde esrar perdesi daha da kalınlaşıyor. Aynı dönemde 2,7 milyar dolar tutarında altın ithal edilirken, bunun 1,7 milyar doları BAE’den yapıldı. Bu rakamlar gösteriyor ki ortada bir ticaret yok! Tam bir al-sat düzeni. Şubatta Dubai’ye 581 milyon dolarlık altın ihracatına mukabil 507 milyon dolarlık altın ithal edildi. Danışıklı dövüş martta daha da mücessem hale gelmiş. İhracat 678 milyon dolar, ithalat 692 milyon dolar. Şubat ve Mart aylarında toplam altın ihracatı 1,25 milyar dolar iken ithalat 1,20 milyar dolar. 105 dolarlık altın satmışız, 100 dolarlık altın ithal etmişiz. Altın bir ay evvel Türkiye’de, akabinde Dubai’de. Üçüncü aya gelindiğinde tekrar Türkiye’de…

Bu al-sat oyununun sadece ticaret hacmini artırmak ya da ihracatın düştüğü aylarda ihracatı yüksek göstermek için yapıldığına ihtimal vermiyorum. Altının gelip gittiği varsayılan aylarda İran, Türkiye ve Dubai’de birilerine milyonlarca dolar komisyon ödeniyor. Her üç devletin bizzat müdahil olmadığı bir sistemde böylesine girift işlemler bir yerde patlak verir. Anlaşılan o ki Reza Zarrab’ın açtığı yolda kirli ticaret devam ediyor. Rota biraz değişse de aktörler hemen hemen aynı… Bu kadar netameli işlemi Gümrük’te onaylatmak ancak siyasî irtibatlarla mümkün olabilir. İran kapısı kapandığı ya da deşifre olduğu için Dubai yine kilit rol üstleniyor.

2013’TE DE ALTIN İTHALATI REKOR KIRMIŞTI

2013’te altın ithalatı 15 milyar dolar rekoru kırmıştı. Sırrı sonradan anlaşıldı. Zarrab’ın dediği gibi cari açığın yüzde 15’ini (6 milyar dolar) tek başına kapattığı bir ihracat olmadığı gibi kâğıt üzerinde patlayan ithalat İran’ın o günlerde döviz transferi (swift) yasağını delmek için kullandığı bir aparattı. Her ne kadar Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ve TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi’nin elinden ihracat rekortmenliği ödülünü alsa da en fazla vergi ödeyenler listesinde ne Zarrab ne de holdingi Royal’in ismi vardı. Aradan 4 sene geçti ve Türkiye yine tehlikeli sularda seyir halinde. Geçen sene ilk üç ayda 699 milyon dolar olan altın ithalatı, 2017’nin aynı döneminde 2,7 milyar dolara çıktı. Neredeyse dörde katlandı. 2013’ün ilk çeyreğinde de altın ithalatı 2,8 milyar dolar tutarında idi.

RANT EKONOMİSİ İÇİN PARA LAZIM TABİİ

Türkiye’de enflasyonun yüzde 12’ye geldiği, doların ateşini düşürmek ümidi ile faizin yüzde 14-15’e doğru emin adımlarla ilerlediği şu günlerde Türkiye, İran ve Dubai üçgeninde cereyan eden altın ticaretindeki anormallikler dikkatten uzak tutulmamalı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının kurduğu rant ekonomisinin ayakta kalması kayıt dışı, kural dışı ticaretin devam etmesine bağlı. Zarrab ve Atilla, okyanus ötesinde Hâkim Richard Berman’ın sualleri karşısında soğuk terler dökerken ‘altın vuruş yaptıklarını’ zannedenlerin cesareti için ne denilebilir ki!

AMERİKA’DAKİ DAVADA TÜRKİYE VE HALKBANK’IN İSMİ NİYE GEÇSİN!

Şahısların kendi ihtirasları uğruna yaptıkları hatalar neticede kendilerini bağlar. Amma velakin Türkiye’nin isminin ‘kara para’, ‘terörizmin finansmanı’ gibi yüz kızartıcı suçlarla beraber telaffuz edilmesine sebebiyet verdikleri için altın üçgeninde rol alan herkes kıyamete kadar ‘veyl olsun size’ diyerek telin edilecek… Nitekim Halkbank’ın Amerika’daki bir kara para davasında ismi niye geçiyor? Bu ağır ithamın her nevi mesuliyeti iktidara ait değil mi?

Güya fezlekeler, Anayasa Mahkemesi’ne gitmeden TBMM’de sümenaltı edilmiş, ortalığı saçılan rüşvet görüntüleri unutulmuştu. Ankara’daki hesap Amerika’da şaştı. New York Eyaleti Başsavcılığı, hakkında 75 sene hapis talep edilen Zarrab’ın Türkiye ve İran’da mühim siyasetçilerle olan irtibatını tek tek ispat edeceklerini kaydediyor. Listede başka isimlerin de geçtiğini ve her bir ihlalin cezasının ağır olacağını söylüyorlar.

ZARRAB’IN AKIBETİ İBRETLİK

Zarrab da Türkiye’de layüsel yaşıyordu. Hep öyle kalacağını zannediyordu. Onu tevkif eden polisler, savcı ve hâkimlerin başına gelenler pişmiş tavuğunu başına gelmemişti. Hak yerini bulacak ya! Devran dönüyor. Zarrab belki de Türkiye’de 10-15 sene hapis yatıp kurtulabilecekken şimdi ABD’de ömrünün sonuna kadar mahpus kalma ihtimali ile karşı karşıya… Cezasının azaltılması savcıyla anlaşma yapmasına, suç ortağı başka isimleri mahkemeye vermesine bağlı…

Bugünlerde altından saadet üçgeninde al-sat oyunu tertip edenlerin akıbeti Zarrab’ın akıbetinden farklı olmayacak. Tarih ibret alınmadığında daha sık tekerrür eder…

[Semih Ardıç] 4.5.2017 [TR724]

‘Hiç bu kadar kelimesiz kalmamıştım’ [Tarık Toros]

Türkiye’deki belli gazetecilere, belli siyasetçilere, belli hesaplara vesaire, laf anlatmayı bırakalı yıllar oldu. Polemik çukuruna düşmem. Dileyen takipten çıkar, dileyen bloklar. Çekinmesinler, kolay kolay karşılaşmayacağız. Çıkarları, öncelikle kendilerini düşünmeyi gerektiriyor. Buna kimin ne diyeceği olabilir, neticede takipçilerine hesap verirler. Ne kadar itibarları varsa veya kaldıysa onu korumaya baksınlar. Kimsenin kimseden gazetecilik öğrenecek hali yok. Ve gazetecilik kimsenin de tekelinde değil.

KENDİNE PAY ÇIKARAN BETER OLSUN

Bir de şu çıktı:

“Ülkede yüzbinler mağdur, kurunun yanında yaş yandı, at izi it izine karıştı, bundan en çok yurt dışına kapağı atanlar yararlandı. Hatta, bundan çok memnunlar, ülkedeki zulmün ekmeklerine yağ sürdüğünü düşünüyorlar.”

Kestirmeden şunu diyeyim:

İçerideki mağduriyetten kendine pay çıkaran beter olsun! Yurt içinde ve dışında tanıdığım epey insan var. Kendi veya ailesi mağdur olmayan, sıkıntı yaşamayan bir tane bile örnek gösteremem. Bazılarının sülalesinden bir düzineden fazla insan gözaltına alınmış, tutuklanmış veya en hafifinden işini gücünü kaybetmiş, malına mülküne bankadaki parasına el konulmuş. Yurt dışına çıkanlar, çıkabilenler ise bırakın sıfırlamayı, sıfırın altında başlıyorlar. Ne o ülkenin dilini biliyorlar, ne çalışma-oturma izinleri var, ne de bir süre geçinmeye yetecek paraları. Bu konuda ahkam keserken gaddar olmamak lazım.

YAN GELİP YATAN YOK!

Bırakın örgütsel faaliyeti, insanların canını yakmak için soyadı tutan herkesi içeri tıktılar. Kocasını teslim olmaya zorlamak için karısını tutukladılar. Kimse ağaç kovuğundan çıkmadı, herkesin ülkede yakını akrabası var, onları fişleyip hayatı zindan ettiler. Babasının, annesinin cenazesine gidemeyen yığınla insan biliyorum ben. Bölünmemiş aile kalmadı. Boşanan, boşanma kertesine gelen bir sürü örnek var. Bütün bunlara maruz kalan birinin olan bitene sevinmesi, herhalde ruh sağlığı uzmanlarının alanına girer.

İHBARCIYI BAŞKA YERDE ARAMAYIN

Alemi nasıl bilirsin, kendin gibi. O hesap, olan bütün zulümlere gözünü kapayıp kuru yanarken ellerini ovuşturanlar, sıra yaşa gelince “Ama onlar terörist değil” diye veryansın etmeye başladı. Diğerleri yansın, kime ne! Aylar boyunca gözaltında işkenceye, hukuksuzluklara, aile dramlarına… 1 dolarlara, yasal bankaya para yatıranların, yasal okula çocuğunu verenlerin toplanmasına filan göz yumdular. “Tam temizlik için böyle gerekiyor” dediler. Şimdi sıra kendi arkadaşlarına gelince, “Yapmayın. Bu en çok dışarıdaki teröristlerin işine yarıyor” diye goygoya geçtiler. Kalpsiz, vicdansız, operasyonel beyinler, beyincikler işte.

AĞIR TRAVMA YAŞANIYOR

Hasan Hüseyin, mühim bir şairdir. 12 Eylül darbesinden sonra hapse düşmeyen solcularla ilgili dedikodular çıkınca kestirip atıyor, “Ne içeridekiler kahraman, ne dışarıdakiler hain” diye. Kahramanı haini bilmem. İçerideki çürüyor, dışarıdaki ise zulüm bitmeden travmayı atlatamayacak, onu bilirim.

EŞEKLİK BAKİ

Burada Doğan Grubu’na bir paragraf açmadan olmaz. Özellikle, 15 Temmuz sürecinde ilk andan itibaren siyasal iktidarın tezine teslim olan Hürriyet ve CNN Türk, Saray’a muazzam katkı sağladı. AHaber veya Sabah’ın yapamayacağı şeyi yaptı. AKP’nin söylemine mesafeli duran Sosyal Demokrat, Liberal, Beyaz Türk, Milliyetçi, Alevi, Kürt kitleyi ikna görevini üstlendi. Ve büyük ölçüde ikna da etti. Tüm yazarları, televizyon programcıları, sunucuları, muhabir ve editörleriyle buna abandı ve kendince tabuta son çiviyi çaktı, belki de çaktığını düşündü.

Yarın şu süreç masaya yatırıldığında “Ne yapalım, hata yapmışız. Yargı öyle deyince biz de sayfalarımıza taşıdık” gibi mazeretler yeterli olmayacak. Doğan Grubu, 28 Şubat’a göre, belki bin misliyle operasyonun içindeydi. Sebep oldukları linçler içinde “Vay Şerefsiz” manşeti attıkları Ahmet Kaya olayı münferit kalır. Hrant Dink’in katledileceği günlere doğru Hürriyet’in gerilimi pompalayan yayınlarını, Dink’i “düşmanlaştıran” yazıları dün gibi hatırlarım, Orhan Pamuk Nobel alınca “Nobel’e Ermeni gölgesi düştü” manşetini de… Hürriyet’in gazete olarak misyonu, 6-7 Eylül 1955 olaylarına kadar gider. Olayları çıkaran “Kıbrıs Türktür” derneğinin başkanı, aynı zamanda Hürriyet’in yazı işleri müdürüdür (Rıdvan Akar’ın “Unutulmayan 2 gün” belgeselini izleyin, Dailymotion’da var). Yarın devran dönerse, Doğan Grubu mensuplarını “eşeklik ettik” lafı kurtarmayacak. Zira, bu lafı pek bi severler. Onun için, başladıkları işi bitirmeyi onlar kadar isteyen yok.

Mini not: Başlıktaki ifade Murathan Mungan’ın. Önceki gün, Avukat Eren Keskin’le yolda karşılaşınca böyle demiş. Hal ve gidişat daha iyi ifade edilemezdi.

[Tarık Toros] 4.5.2017 [TR724]

Efsane’nin sonu [Vehbi Şahin]

Türkiye sonu belirsiz bir macera içinde…

Nereye gittiğini bilmeden tek bir adamın peşinden sürüklenip duruyor.

Ne demek istediğimi kısa cümlelerle anlatmaya çalışayım.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Ağustos 2014’e cumhurbaşkanı seçildi.

AKP ve Erdoğan için 10 Ağustos bir “milat” idi.

Neden?

Cumhurbaşkanını ilk kez millet seçmişti çünkü…

Erdoğan, seçmenin yüzde 52’sinin oyunu almıştı.

Türkiye, 2023 hedeflerine ulaşmak için çağ atlamaya hazırdı artık…

FETRET DEVRİ SANKİ

Yaklaşık 3 yıl önce AKP ve yandaşları bu halet-i ruhiye içindeydi.

Aradan tam 996 gün geçti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan salı günü partisi AKP’ye yeniden üye oldu.

21 Mayıs’ta da partinin başına geçecek.

Bakıyorum yine aynı terane…

Yeni bir başlangıçtan söz ediliyor.

“Efsane geri döndü” deniliyor.

Türkiye artık istikrara kavuşacakmış…

Sanırsın ki 996 gündür Türkiye’yi Erdoğan yönetmiyor.

Arada bir fetret devri yaşandı sanki…

Algı böyle maalesef…

Peki ya gerçekler?

ÜÇ KEZ SANDIK KURULDU

Bakınız Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin üzerinden geçen 2 yıl 8 ay 24 günde neler oldu Türkiye’de…

1) Millet iki kez genel seçim bir kez de referandum için sandık başına gitti.

“Milli irade ne derse o” diyen Erdoğan ve AKP, 7 Haziran 2015’te yapılan seçimde sandıktan çıkan sonuca razı olmadı.

Tek başına hükümeti kurma yetkisi alamadı milletten…

Bunun üzerine ne yaptı Erdoğan?

Ayak oyunlarıyla muhalefetin hükümet kurmasını engelledi.

Sonra erken seçim kararı aldı.

1 Kasım 2015’te yapılan seçim istediği gibi sonuçlandı.

AKP yeniden tek başına hükümet kurdu.

Bununla yetinmedi Erdoğan…

Bu kez hedefinde partisinin başına dönmek vardı.

Bu amaçla Meclis’te anayasa değişikliği yaptırdı.

Partili cumhurbaşkanı olabilmek için bu kararı 16 Nisan’da halk oylamasına sundu.

YSK marifetiyle kazandı!

AKP’ye yeniden üye olarak sonunda muradına erdi.

Burada soru şu:

Sık sık seçim yapmak istikrarsızlık diyen Erdoğan niye 3 yılda 3 kez millete başvurmak zorunda kaldı?

Bu sorunun cevabı ikinci maddede gizli…

İĶİ BAŞBAKAN HARCADI

2) Devlette iki başlılık olmaz diyen Erdoğan, cumhurbaşkanı olduktan sonra hükümetin çalışmalarını engellemeye başladı.

Kendisinden sonra Başbakan olan Ahmet Davutoğlu ile perde arkasında kavga etti.

Davutoğlu’nun, anayasadan aldığı yetkiyle kullanmaya çalıştığı başbakanlık görevini yapmasına fırsat vermedi.

Saray’da bakanlar kurulu topladı.

Başbakanın haberi olmadan bakanlara talimatlar verdi.

Bürokraside ikilik meydana getirdi.

Tek liderin kendisi olduğunu her fırsatta gösterdi.

Davutoğlu’nun, AB ve ABD ile yakın temas kurmasından rahatsız oldu.

Baktı ki tam manasıyla hükmedemiyor.

AKP eliyle Davutoğlu’nu azletti.

Yerine daha muti olacağına inandığı Binali Yıldırım’ı getirdi.

Başbakan Yıldırım onu yanıltmadı.

Yurt dışı seyahat bile yapmadan bir yıl canla başla Erdoğan’ın AKP’ye geri dönmesi için çalıştı.

GÜL’Ü İNDİRİRDİ

Burada sorulması gereken soru şu:

-Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve Yıldırım’a reva gördüğü muamelenin aynısını 11. Cumhurbaşkanı Gül’den görseydi, dönemin başbakanı olarak nasıl tepki verirdi?

Yeri göğü inletirdi.

Gül’ü Çankaya’dan indirmek için harekete geçerdi.

Nerede kaldı dava arkadaşlığı?

Hani siz kardeştiniz?

Geçiniz…

Hepsi palavraymış meğer…

Her şey Erdoğan için…

Gerisi sadece teferruat…

PARA PARA PARA

3) Erdoğan için iktidarda kalmanın sırrı parada…

Peki 10 Ağustos’tan bu yana ekonomide neler oldu?

Dolar fırladı.

Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiğinde 2,15 TL’den işlem gören dolar bugün 3,55 lira civarında.

Enflasyon son 9 yılın zirvesine çıktı.

Tek haneden çift haneye sıçrayan enflasyon 11,87’ye yükseldi.

İşsizlik arttı. Genç işsizler çoğaldı.

Esnaf kepenk indirdi. Fabrikalar kapandı.

Benzinin litresi 5,22 TL oldu.

Çeyrek altın 150 liradan 250 TL’ye çıktı.

Millet borca battı.

Kredi ve kredi kartı borcunu ödeyemez hale geldi.

İğneden ipliğe her şeye zam yapıldı.

Vatandaşın alım gücü azaldı.

Erdoğan ve AKP iktidarı ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın mali tablolar kötü…

Ciddi bir ekonomik kriz kapıda…

Hükümet kamu maliyesini ayakta tutarak, iç tüketimi teşvik ederek, sosyal yardımları artırarak ekonomide işlerin yolunda gittiği mesajını veriyor.

Ama mızrak çuvala sığmıyor artık…

TERÖR TIRMANDI

4) Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi doğu ve güneydoğudan oy alabilmek için Kürt meselesini çözmek için harekete geçti.

İmralı ve HDP ile masaya oturdu.

AKP hükümeti, HDP temsilcileriyle birlikte kameraların karşısına geçip Dolmabahçe mutabakatını kamuoyuna açıkladı.

Ancak bu birliktelik 7 Haziran seçimlerinden önce bozuldu.

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Seni başkan yaptırmayacağız” sözü üzerine Erdoğan, barış masasını devirdi.

Ardından terör tırmandı.

Seçimden iki gün önce Diyarbakır’da HDP mitingine saldırı oldu.

O tarihten sonra da şiddetini artırdı.

7 Haziran 2015’ten bu yana 596 sivil, 579 asker, 311 polis hayatını kaybetti.

Binlerce insan yaralandı.

Evler yıkıldı, ocaklar söndü.

El Bab’daki operasyonlarda 70’in üzerinde asker şehit oldu.

Bu kara bilanço Erdoğan’ı hiç rahatsız etmedi.

Sürekli yeni askeri harekatlardan ve şehitlerden söz edip durdu.

16 Nisan’da bitecek dedi, ama terör bitmedi.

Bölgeden yeni şehit haberleri gelmeye başladı.

YOLSUZLUĞU ÖRTMEK İÇİN…

5) Erdoğan liderliğindeki AKP 2002’de iktidara geldiğinde Avrupa normlarını hayata geçirmek için söz verdi.

Vesayetle mücadele adına AB çıpasına sıkı sıkı sarıldı.

Hukukun üstünlüğünü sağlayacak, özgürlükleri garanti edecek, ifade hürriyetine genişlik kazandıracak düzenlemeler yaptı.

Ancak 2011 seçimlerinden sonra başlayan “ustalık” döneminde Erdoğan, kendini “muktedir bir lider” olarak görmeye başladı.

İktidarını kalıcı hale getirmek için harekete geçti.

17-25 Aralık 2013’te ortaya saçılan yolsuzluk dosyaları için gereğini yapmadı.

Üstünü kapatmayı tercih etti.

Devletin altını üstüne getirdi.

Yüz binlerce memuru işinden etti.

200 binden fazla insanı ‘Cemaat’ şüphelisi olarak soruşturmadan geçirdi.

Genç ihtiyar, kadın erkek demeden 50 binden fazla kişiyi zindana attı.

Cemaate ait okulları, dershaneleri, hastaneleri gasp etti.

İş adamlarının mallarına el koydu.

Medya kuruluşlarını kapattı.

KÜMEYE DÜŞEN DEMOKRASİ

Bugün Türkiye basın özgürlüğü konusunda dibe vurmuş durumda…

Freedom House’ın 2017 Raporu’na göre Türkiye, 199 ülke arasında dünyada 163’üncü sırada…

2012-2016 yılları arasında notu 20 puan düşerek bu tarih aralığında basın özgürlüğü en fazla gerileyen ülke oldu.

Artık Türkiye “özgür olmayan” devletler kategorisinde…

Demokrasi karnesi de çok zayıf…

15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL ve çıkarılan KHK’lar Türkiye’nin demokratik değerlerini yerle bir etti.

The Economist’in her yıl yayınladığı Demokrasi Endeksi’ne göre Türkiye, 165 ülke arasında 97. sırada.

Listede birlikte sınıflandırıldığı Batı Avrupa’daki 21 ülke arasında “demokrasi” olmayan tek ülke konumunda…

ERDOĞAN’IN AŞİL TOPUĞU

Sonuç olarak…

Erdoğan, taraftarlarına göre bir efsane…

Fakat bu ‘efsane’ 15 yılda kazandığı krediyi şu anda  tüketmekle meşgul…

Cumhurbaşkanı seçildiği 10 Ağustos 2014’ten bu yana ülke yangın yerine dönmüş durumda…

Türkiye iyi yönetilmiyor.

Sorunlar birikti.

Toplum içten içe kaynıyor.

Ekonomik kriz her an çıkabilir.

Sosyal patlamalar meydana gelebilir.

Erdoğan farkında…

Belediye başkanlığı döneminden itibaren kurduğu sistem başkasına emanet edilemeyecek kadar büyük ve gizli…

Bu sistemi deşifre edecek “aşil topuğu” ise havuzdaki paranın bitmesi…

Erdoğan ‘efsane’yi bitirecek ekonomik ve siyasi bir kriz gelmeden tedbirini almaya çalışıyor şimdi.

Hem AKP’nin hem de devletin başına geçerek yeniden saadet günlerine dönme planı yapıyor.

Ama çok geç…

Seçmenin yüzde 50’si Erdoğan’ın numaralarını yutmuyor artık…

“Efsane” mukadder sona doğru hızla yol alıyor.

[Vehbi Şahin] 4.5.2017 [TR724]